![]() |
Onu ilk kez orta 2 de görmüstüm. Gerçekten çok güzeldi. Dümdüz saçlari, ela gözleri vardi. Içimde acayip birsey hissetmistim. Ama o bana sadece bakmisti. Benim sanki dünyam yikilmisti. Sonraki günler gene okulda onu görüyordum. Ama o bana sadece bakiyordu. Onu düsünerek bütün yili geçirmistim. Son siniftaydim. Okulun ilk günüydü. Herkes birbiriyle selamlasiyordu. Ben biraz geç gitmistim. Zaten okulun ilk günüydü. Gene onu görmüstüm. Çok güzeldi. Daha bir güzel olmustu. Sanki bütün bir yaz, güzellik merkezinde geçirmis gibiydi. Koridorda yürürken herkes ona bakiyordu. O an “ALLAHIM!! NE KADAR GÜZEL BIR KIZ…!!!!!!” diye geçirdim içimden. Ama biliyordum, böyle bir kiz benimle beraber olmazdi. Sinifi benimkinin hemen yaniydi. Arkadaslarimi görme bahanesiyle siniflarina girerdim. Amacim onu daha çok görmekti. Ogün birçok kez onunla göz göze gelmistim. Ama o hep baska taraflara bakiyordu. Benimse sanki dünyam yikiliyordu. O aksam eve gittim. Gece hep onu düsündüm. Kendi kendime: “BEN NE YAPIYORUM!!” dedim. Muhakkak beraber oldugu biri vardir diye geçiriyordum içimden. Unutmaya çalisiyordum. Ama hep onu düsünüyordum. Hergün gözgöze bakismalarla sömestr gelmisti. Kafama koymustum. Tatilden sonra muhakkak onunla tanisacaktim. Ve bu hayalimle yariyil tatiline girmistim. Nihayet tatil bitmisti. 15 gün bana 15 asir gibi gelmisti. Ve nihayet onu görmüstüm. Koridorda yürümüyor adeta süzülüyordu. Sinifina girdi. Arkasindan bende girmistim. Sinif çok kalabalikti. Yerine oturdu. Sonra bana bakti. Ve güldü. Beni o sekilde donmus bir mumya gibi görünce yüzünde bir gülümseme oldu. Bense kipkirmizi olmustum. Hemen ordan uzaklastim. Hiç tenefüse bile çikmadim. Okul çikisinda eve yildirim hiziyla varmistim. O aksam hiç uyuyamadim. Uzun zamandir hoslandigim kiz bana gülümsemisti, ama ben kaçmistim. O kalabalik ortam benim bütün cesaretimi kirmisti. Bir hafta boyunca hiç onun yüzüne bakamamistim. Bir gün kantinde tek basima otururken yanima geldi. Ben saskinliktan hiçbirsey yapamamistim. O dünya güzeli kiz neden yanima gelmisti diye kendi kendime sorarken, bana : “Geçen gün için sizden özür dilerim. “ dedi. Ve uzun uzun gözlerimin içine bakti. Gözlerimin içine bakarken yüregimde bir sicaklik hissettim. Ama heyecanimdan hiçbirsey söyleyemedim. Ve yanimdan kalkti gitti. Hiçbirsey anlamamistim. Neden özür diledi. Ve neden gözlerimin taa içine uzun uzun bakmisti. Artik karar vermistim. Onunla ne pahasina olursa olsun tanisacaktim. Birgün okul çikisinda gözlerim onu aradi. Ve en sonunda onu gördüm. Hemde yanlizdi. Iste firsat diye geçirdim içimden ve ona dogru yürümeye basladim. Yanina vardigimda bana bakti ve gene uzun uzun gözlerimin içine bakti. O an nasil yaptim hala bilmiyorum ama ona : “ SIZINLE KONUSABILIRMIYIZ??” dedim. Bir an bir suskunluk oldu. Ve “OLABILIR!” dedi. Sanki dünyalar benim olmustu. Uzun zamandir hoslandigim kizla tanisma imkani bulmustum. Okulumuzun hemen yaninda park vardi. Oraya dogru yürümeye basladik. Ama hiçbirsey konusmuyorduk. En sonunda parka varmistik. O oturmustu ben ayaktaydim. “BENIMLE NE KONUSMAK ISTIYORSUNUZ?” dedi. Bende bütün cesaretimi toplayarak: “SINIFLARIMIZ YANYANA… SIZIN SINIFTA HEMEN HERKESI TANIYORUM. SIZ HARIÇ.. SIZINLEDE TANISMAK ISTEMISTIM DE.” demistim. Oda “BILIYORUM. HEMEN HER TENEFFÜS BIZIM SINIFTASINIZ.” dedi. Heyecanim giderek azaliyordu. Ama kalbim deli gibi atiyordu. Sonra : “BEN RIDVAN” dedim elimi uzatarak. “BENDE ARZU!!!” dedi. Tokalastik. ARZU dedim içimden. “EFENDIM” dedi. Sadece bakisiyorduk. Bir an “ELLERINIZ TITRIYOR!!” diye bir ses duydum. Özür dilerim dedim. Ellerimiz ayrilirken dualar ediyordum. Bu an hiç bitmesin diye. “YARIN DAHA ÇOK VAKTIMIZ OLUR. EVE GEÇ KALDIM!!” dedi. Ben sadece bakakalmistim. Ayrilirken gene bana bakti ve güldü. Ama bu seferki bir baska gülüstü. Kalbim deli gibi atiyordu. Sabahi iple çekiyordum. O gün zar zor uyumustum. Erkenden kalkmistim. Apar topar okula varmistim. Koridorun ucunda adeta kamp kurmustum. Içimden “ARZU, ARZU, ARZU” diyordum. Bir an “EFENDIM!” diye birses duydum. Arkami döndüm ve onu gördüm.Meger o gün erken gelmis. Ben heyecandan ne yapacagimi bilmezken o bana “MERHABA” dedi. Biraz bekledikten sonra “MERHABA” diye karsilik verdim. “ILK IKI DERSIM BOS. “ dedi. Ve lafini bitirmesine izin vermeden “BENIMKILERDE “ dedim. Beraber kantine indik. Kimseler yoktu. Masanin etrafina karsilikli olarak oturduk. Sadece bakisiyorduk. Bir an kitaplarim yere düstü. Ve o ses beni kendime getirdi. Onunla muhabbet etmeye basladim. Nereli, kaç yasinda, kaç kardes herseyini ögrenmistim. Konustukça ne kadar güzel konusuyo, ne güzel fikirleri var diyordum. Sonra zil çaldi. 2 ders bu kadarmi kisa sürerdi. Siniftayken yillar gibi gelen dakikalar, simdi sanki birkaç saniye gibiydi. “ZIL ÇALDI. GITMEM GEREKIYOR. “ dedi ve yanimdan ayrildi. Giderken gene o hasta oldugum gülümsemesini yapti. Daha sonraki günler gene onunla kantine inip muhabbet ettik. Bazen siniflarina gittigimde onunla konusan erkek gördümmü ters ters bakardim o çocuklara. Onun hiçbir erkekle beraber olmasina tahammül edemiyordum. Onu herkesten kiskaniyordum. Hemen her teneffüs beraberdik. O da bundan rahatsiz gibi görünmüyordu. Samimiyetimiz bayagi ilerlemisti. En sonunda kafama koydum. Ona soracaktim. Beraber oldugu biri varmi. Eger beraber oldugu biri yoksa, acaba beni kabul edermi??? Evet bunu yapacaktim. Bir cuma günü, okul çikisinda “HAFTASONU NE YAPACAKSIN?” diye sordum ona. Arkadaslariyla okulda bulusup taksime gidecegini söyledi. Üzülmüstüm. Oysa benimle beraber olmasini o kadar çok istiyordumki!!! Kafami önüme egdigim anda “AMA PAZAR GÜNÜ EVDEYIM!!” dedi. Kafami kaldirip yüzüne baktigimda gülümsüyordu. Hemen lafi degistirip “ISTERSEN EVINE KADAR BERABER YÜRÜYELIM” dedim. “TAMAM” dedi. Yolda yürürken hep o konusuyordu. Bense pazar günü ne yaparim diye kafamda planlar yapiyordum. Evinin önüne geldigimizde “ISTE EVIM BURASI “. “BENIMLE BERABER YÜRÜDÜGÜN IÇIN TESEKKÜRLER” dedi ve usul usul bana bakarak evine girdi. Pazar gününü iple çekiyordum. Bir bahane bulur ve evine giderim diye düsünüyordum. Pazar günü erkenden kalktim. Ama pencereden disari baktigimda bütün planlarim altüst olmustu. Disarida acayip bir yagmur vardi. Bende mecburen evde oturmak zorunda kaldim. Okullarin kapanmasina bir ay kala “LISEYI NERDE OKUYACAKSIN?” diye sordum ona. “BILMIYORUM!! AMA BÜYÜK IHTIMALLE BAKIRKÖY’DE” dedi. “NASIL YANI BÜYÜK IHTIMALLE” diye sordum. “SANA GÖSTERDIGIM EV TEYZEMIN EVI….. ANNEM BABAM VE ABIM KEMERBURGAZDA OTURUYORLAR…. ORDAKI OKULLAR PEK IYI DEGIL…. ONUN IÇIN BENI BURAYA, TEYZEMIN YANINA GÖNDERDILER.” dedi. Nasil yaptim bilmiyorum ama “IYIKI GÖNDERMISLER” dedim. Bana bakti ve güldü. “INSALLAH AYNI OKULA DÜSERIZ” dedim. O da kafasini evet der gibi salladi. Son hafta “TATILDE NE YAPACAKSIN” diye sordum Arzu’ya. “MEMLEKETE GIDECEGIZ” dedi. Ben sanki yikilmistim. “YANI IZMIR’EMI GIDIYORSUNUZ” diyebildim. Basini öne egerek “EVET!!!” dedi. Bir an durdum ve “SEN GELENE KADAR SENI BEKLEYECEGIM!!!” dedim. Bana bakti ve güldü. Gözlerine baktim sanki isil isil parliyordu. Ve aniden boynuma sarildi. Sanki “BENI BIRAKMA !!” der gibiydi. O an kalbimde bir sicaklik hissettim. Aglamamak için kendimi zor tuttum. Sonra “HADI GIT….. NE OLUR ÇABUK DÖN!!” dedim. Ve gitti. Okul bitti. Tatile girdik. Ben hep onu düsünüyordum. Geceleyin sokaklarda bos bos dolasip onu hayal ediyordum. Eve geç gidiyordum. Bu aralar evlede aram açilmaya baslamisti. Onun yanindayken birkaç saniye gibi geçen saatler, artik asirlar gibi geliyordu. Onu çok özlüyordum. Acaba oda beni özlüyormu diye içimdende geçiriyordum. Hergün dualar ediyordum. Onun yüzünü biran önce görmek için. En sonunda dualarim kabul olmustu. Okullarin açilmasina bir ay kala istanbula gelmisti. Telefon çaldiginda bakmistim. Arayan oydu. Sesini hemen tanidim. “BEN GELDIM.. BENI HALA BEKLIYORMUSUN?” diye sordu bana. “EVET. HEMDE DUALAR EDEREK BEKLIYORUM” dedim. Okulun önünde bulusalim dedi. Tamam dedigim gibi disari çiktim. Yürümüyor sevincimden kosuyordum. Okula vardigimda ter içinde kalmistim. Onu beklemeye basladim. Ve onu köseden dönerken gördügümde gözlerime inanamadim. 2 ay boyunca göremedigim, ugruna dualar ettigim kiz bana gülümseyerek geliyordu. Bende ona dogru yürümeye basladim. En sonunda beraber olmustuk. “HOSGELDIN” dedim, oda “HOSBULDUK” dedi. Gözlerim dolmustu. “SENI ÇOK ÖZLEDIM ARZU” dedim ve boynuna sarildim. Öyle bir sarildim ki 2 ayin hincini çikartiyordum adeta. Oda bana sariliyordu. Sonra gözlerimiz bulustu. “SENIN EN ÇOK NEYINI ÖZLEDIM BILIYORMUSUN!!! ELA GÖZLERINI VE EN ÇOK DA GÜLÜSÜNÜ” dedim. Bir an bakakaldi. Sana birsey söyleyecegim dedi. Ailem liseyi bakirköyde okumama izin verdi. Bu lafi duyunca sanki dünyalar benim olmustu. Sevdigim kizla ayni yerde liseyi okuyacaktim. Birbirimizin telefonlarini aldik ve onun hangi liseye kayit olacagini ögrendim. Kendimi de o liseye kayit ettirdim. Okulun ilk günüydü. Onu kapinin önünde bekleyeme basladim. En sonunda görünmüstü. Ama yaninda bir erkek vardi. O an dünyam basima yikilmisti. Sevdigim kizin yaninda bir erkek vardi. Hemde bayagi büyük biriydi. Bu bana çok koymustu. Ben bunlari düsünürken o beni gördü kosarak yanima geldi. “MERHABA” dedi. Ben sadece gözlerine bakiyordum. Cevap vermedigimi görünce “NE OLDU” dedi. “KIM O ÇOCUK” dedim. Sakayla karisik “YOKSA KISKANDINMI?” dedi. Bayagi sinirlenmistim. O da bunu anlayinca o benim abim. Okulun ilk günü beni birakmaya geldi. Nasil bir okul oldugunu annemlere söyleyecek dedi. Ben “OH BE “ dedim. “NEDEN OH BE DEDIN” diye sordu bana. “HIIIÇ” dedim. Gözlerimin içine bakti. Sanki bana birseyler anlatmak istiyordu. Sonra “ARZU” diye bir ses duydum. Ikimizde ayni yöne bakinca abisinin yanimiza geldigini gördüm. Hadi gir içeri dedi. O da tamam dedi. Abisi bana bir bakti. Sonra çekti gitti. Ben çok mutluydum. Çünkü sevdigim kizla ayni okuldaydim. Bir hafta sonra Arzu’ ya “SENINLE BIRSEY KONUSACAGIM.” dedim. “NE HAKKINDA” diye sordu. “ÖZEL BIRSEY” dedim. Gözleri parlayarak “TAMAM” dedi. “CUMARTESI OKULUN ÖNÜNE GEL ORDA BULUSUP BIRYERLERE GIDIP KONUSURUZ” dedim. O da olur dedi. Bu sefer bütün cesaretimi toplayip bu kiza onu deliler gibi sevdigimi söyleyecegim. Diye içimden geçiriyordum. Cuma günü arzu birini getirdi yaninda. Ben arkadasi sanmistim. Sizi tanisatirayim dedi. Kizin adi fulyaymis. Arzu’ nun yegeniymis. Ayni okulda olmasinin bir sebebi de oymus. Ailesi bir akrabasi yaninda olursa daha iyi olur demis. Ertesi gün erkenden kalktim güzelce giyinip okulun yolunu tuttum. Okulun önünde beklemeye basladim. Köseyi döndügünü görünce sok olmustum. Harika giyinmisti. “NE KADAR GÜZEL!!” diye geçirdim içimden. Yanima geldi “MERHABA” dedi. “BUGÜN ÇOK GÜZELSIN” dedim. Yanaklari kipkirmizi oldu. Basini önüne egip “TESEKKÜR EDERIM!!” dedi. Ileride bir café var oraya gidelim dedim. Olur dedi. Kafeye vardigimizda birseyler söyledik. Ve konusmaya basladik. “BENIMLE NE KONUSMAK ISTIYORSUN?” diye sordu Arzu. “BIR KIZDAN HOSLANIYORUM. AMA ONA BIR TÜRLÜ AÇILAMIYORUM. BANA YARDIM EDERMISIN?” dedim. Ben bunlari söyledikten sonra gözleri dolmustu. Aglamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerimin içine bakarak “O KIZI TANIYORMUYUM?” diye sordu. “EVET!!! HEMDE ÇOK YAKINDAN TANIYORSUN..” diye cevap verdim gözlerinin taa içine bakarak. Sanki daha bi yikilmisti. Ama bilmiyorduki hoslandigim kiz oydu. “SENCE NE YAPMALIYIM?” diye sordum ona. Içinden ne geliyorsa onu yap dedi. “BEN DUYGULARIMI KOLAY KOLAY ANLATAMAM..” dedim. “SEN BILIRSIN.” “ARTIK BENI EVE GÖTÜR!!!” dedi. “NEDEN! NE OLDUKI ?” diye sordum. “BASIM AGRIYOR!” diye karsilik verdi. Peki deyip onu evine kadar götürdüm. Eve gidene kadar yolda hiç konusmadik. Evinin önüne gelince gözlerimin içine bakti. Içim sizlamisti o bakislar karsisinda. Boynuma sarilip kulagimin içine birseyler söyledi. Ama anlamamistim. Tekrar söylermisin dedim. Bosver dedi yüzüme bakmadan apartmanin içine girdi. Sanirim agliyordu. Sanirim onu üzmüstüm. Hayatta tek deger verdigim insani aglatmistim. Bu bende tarif edilemez bir aciya sebep olmustu. Ondan sonraki günler benimle pek konusmamaya baslamisti. Onu her gördügümde bir yerlere dalip gidiyordu. Bir hafta sonra “ARZU NEYIN VAR!!! KAÇ GÜNDÜR BENIMLE FAZLA KONUSMUYORSUN..” diye sordum. Oda bana “O HOSLANDIGIN KIZLA SENI YANLIZ BIRAKIYORUM YA!! DAHA NE ISTIYORSUN!!” dedi. Sinirli sinirli bakarak. Beni okul çikisinda eski okulumuzun ordaki parkta bekle. Sana o kizin kim oldugunu söyleyecegim dedim. Basini öne egerek “OLUR BEKLERIM!!” dedi. Okul çikisini iple çekiyordum. Çok ama çok heyecanliydim. Ve sonunda zil çalmisti. Okulun kapisindan çikarken “ALLAHIM BANA GÜÇ VER!!” diye dualar ettim. Parkin önüne gelip beklemeye basladim. Bir kaç dakika sonra yanima geldi. “HADI SÖYLE!!” dedi. “SANA DAHA ÖNCEDE SÖYLEMISTIM…. BEN DUYGULARIMI, IÇIMDEKILERI KOLAY KOLAY DILE GETIREN BIRI DEGILIM. “ dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. “HOSLANDIGIM KIZIN EN ÇOK NEYINI BEGENIYORUM BILIYORMUSUN"”diye sordum. Gözlerimin içine bakarak “SÖYLE!!” dedi. Gözlerimi kapatip ve bütün cesaretimi toplayip “ELA GÖZLERINI!!!!! VE EN ÇOK DA GÜLÜSÜNÜ!!!!” dedim. Sonra gözlerimi açtim. Rahat bir dakika sadece bakistik. Sonra boynuma sarildi. Ve hüngür hüngür aglamaya basladi. Kulagima “BENDE!” dedi. O kiz kim anladinmi? Diye sordum. Basini salladi. Sonra yüzüme bakarak tekrar “BENDE!” dedi. Ve kosarak evine gitti. Hiç kipirdayamiyordum. Sanki donup kalmistim. “ALLAHIM SANA SÜKÜRLER OLSUN!!” diye defalarca içimden geçirdim. En sonunda benimde artik bir sevdigim var. diyordum. Heyecanimdan kalbim deli gibi atiyordu. O hoslandigim kiz, ugruna dualar ettigim kiz. O da benden hoslaniyormus. Bunu bildikçe sevincim bir kat daha artiyordu. Sonra o parktan taa eve kadar yürüyerek geldim. Aksam yattigimda ne kadar yoruldugumu anladim. Sabahleyin kalkar kalkmaz kahvalti bile yapmadan okula gittim. Siniflarina gittim daha gelmemisti. Çok iyi dedim içimden. Onu karsilarim. Dedim içimden.. 10 dakika sonra koridorun ucunda görünmüstü. Sanki bana daha bir baska gözüküyordu. Daha bir güzellesmis gibiydi. Koca okulda sadece koridorda yürüyen ARZU, birde ona bakan BEN vardim sanki. Hiçkimseyi gözüm görmüyordu. Koridorda yürürken sadece o bana bende ona bakiyordum. Yanima geldi “MERHABA” dedi. Kekeleyerek “MERHABA” diyebildim. “KANTINE GIDELIMMI “ diye sordu. “TABIKI” dedim. Kantine vardigimizda kimseler yoktu. Kantinin ortasinda durdu, bana döndü, resmen aglamak üzereydi. Boynuma sarilip “NE OLUR BENI BIRAKMA!!” dedi. O anki duyguyu anlatamam. Hani derler ya yasanmadan anlamazsin, gerçektende öyle birseydi. Aglayarak cevap verdim. “HIÇBIR ZAMAN!!” dedim. Sonra bana daha bi siki sarilmaya basladi. Rahat bir dakika boyunca birbirimize sarilmistik. Sonra gözlerimiz birbirimize bakti ikimizde agliyorduk. “BILIYORUM!! DUYGULARINI DILE GETIREMIYORSUN.. AMA INAN SENDEKI DUYGULARIN AYNISINI BENDE SANA HISSEDIYORUM… SÖYLEMESENDE BILIYORUM… BENI DELI GIBI SEVIYORSUN… BUNU HISSEDEBILIYORUM..” dedi. Ben sadece kafami öne egip “EVET!!” diyebildim. Neden bilmiyorum ama söyleyemiyordum. Onu deliler gibi sevdigimi ugruna canimi verebilecegimi bagira bagira söylemek istiyordum, ama yapamiyordum. Bütün bir yil boyunca hep beraber dolastik. Hafta sonlarini ve teneffüsleri iple çekiyordum. Onu daha fazla görebilmek amaciyla. Yil sonu yaklasiyordu. Okulun kapanmasina yaklastikça daha bir hüzünleniyordu. Bir gün “NEDEN SON GÜNLERDE HÜZÜNLENIYORSUN?” diye sordum. “BILIYORSUN!! TATILLERDE HEP MEMLEKETE GIDIYORUZ. SENDEN AYRILMAK BENI MAHVEDIYOR. ONUN IÇIN ÜZÜLÜYORUM.” dedi. Biliyordum. Her yaz memlekete giderlerdi. Ve bu beni daha bir üzerdi. “NE OLUR GITME!! HIÇ OLMAZSA BU YAZ ISTANBUL DA KAL” dedim aglayarak. “AGLAMA!!! SEN AGLADIKÇA BEN DAYANAMIYORUM. ÇOK ÜZÜLÜYORUM.” diyordu. “BENIM IÇINDE ÇOK ZOR GEÇECEK. SENSIZ 2 KOCA AY” dedi. Ve sonunda okullar kapandi. Giderken onu son bir kez daha görmek için evlerine gittim. Kapida babasinin arabasi vardi. Evet gidiyorlardi. Az sonra hepsi birden kapidan çiktilar. Annesi, babasi, abisi ve en sonunda ARZU.. herkes arabaya bindi. Arzu tam binerken kendimi gösterdim. Aglayarak ona baktim sanki o da agliyordu. “NE OLUR BENI BIRAKMA!! GITMEME IZIN VERME” der gibiydi. Araba çalisti. Sanki, deliler gibi sevdigim kizi elimden zorla aliyorlar, götürüyorlar gibiydi. Gitmisti. 2 ay boyunca onu göremeyecek, onunla olamayacaktim. Her gece dualar ediyordum. sokaklarda bos bos dolasiyordum. Onu düsünüyordum. “KESKE YANIMDA OLSA” diyordum. Birgün telefon çaldi. Arayan ARZU’ ydu. Hatrimi sormak için aramis. “YAKINDA GELECEGIM.!!! SENI ÇOK ÖZLEDIM.” dedi. “BENDE!!” diye cevap verdim. “BENI DÜSÜNÜYORMUSUN?” diye sordu. “HER GÜN HER SAAT “ dedim. “DINLE O ZAMAN” dedi. “BENI YANINDA ISTIYORSAN, GECELERI AY’ A BAK BENI DÜSÜN.... EGER KALBINDE BIR SICAKLIK HISSEDERSEN, ANLAKI BENDE SENI,,, AY’ A BAKIP DÜSÜNÜYORUMDUR…” dedi. Ben aglamaya basladim. Beni, benden fazla seven biri vardi diye geçirdim içimden. “TAMAM!! CANIM” dedim. Sonra telefonu kapatti. O aksam onun dedigini yaptim. Aya baktim onu düsündüm 10-15 dakika sonra bir kalbimde sicaklik hissettim. “ALLAHIM!! SEN NE BÜYÜKSÜN!” dedim içimden. Gerçektende kalbimde onu hissettim. Ne olur çabuk gel dedim aya bakarak. Aradan bir ay geçti. Tekrar telefon çaldi. Arayan gene ARZU’ydu. “ISTANBULA GELDIM. TEYZEMLERDEYIM. BIR SAAT SONRA OKULUN ÖNÜNDE BULUSALIM CANIM “ dedi. “TAMAM” dedim. En güzel kiyafetlerimi giydim. Eee kolaymi? Sevdigim kiz uzaktan geliyor. O kadar çok heyecanliydim ki. Hemen okulun önüne gittim. Daha 20 dakika vardi. Onu beklerken her dakika bir ömür gibi geliyordu bana. En sonunda görmüstüm onu. 2 aydir göremedigim sadece kalbimde hissettigim kiz, bana dogru geliyordu. Bende ona dogru kosmaya basladim. Yan yana geldigimizde “HOSGELDIN “ dedim. Aglamaya basladim. Ve sonra öyle bir sarildim ki, bütün özlemimi sanki ondan çikariyordum. “SENI ÇOK ÖZLEDIM CANIM!!” diyordum. “BENDE!!!” dedi. Hep o bana BENDE! derdi. Sonra “GEL!!! SENI TEYZEMLE TANISTIRACAGIM” dedi. Teyzesinin evine dogru yola koyulduk. Eve vardigimizda teyzesini gördüm. Koltuga oturdum. Arzu’ da yanima oturdu. Teyzesi “BU O ÇOCUK MU?” diye sordu. Arzu’ da utanarak “EVET!!” dedi. Teyzesi “BAHSETTIGIN KADAR VARMIS KIZ “ dedi. Bir ara gülüstüler. Ben hiçbirsey anlamamistim bu konusmadan Ama onlarin gülmesi benimde hosuma gitmisti. Bütün gün teyzesinde oturduk. Muhabbet ettik. Teyzesi beni sevmisti. Ayrilirken kapinin önünde ben ayakkabilarimi giyerken teyzesi ve ARZU beni izliyordu. Ben hosçakalin diyecekken teyzesi “BEN SIZI YANLIZ BIRAKAYIM ?” dedi gülerekten. Sanki aklimi okumustu. “TEYZEN ÇOK IYI BIRI…. NE OLUR KENDINE DIKKAT ET.!!!!!!!” dedim ve ona doya doya sarildim. O da “GÜLE GÜLE” dedi. Onu çok seviyordum. Oda bunu biliyordu. Ama bunu bir türlü söyleyemiyordum. Okullar açilana kadar hergün onunla beraberdim. O yanimdayken zaman hiç geçmesin, o anlar hiç bitmesin istiyordum. Okullar açildiginda gene beraberdik. Siniflarimiz gene yanyanaydi. Her teneffüs onu görmek için yanina giderdim. Her yanina gidisimde, ayri bir heyecan vardi yüregimde. Kalbim onun yanindayken deli gibi atardi. Eger ben onu üzmüssem, yanliz kaldigimiz bir anda bana masum masum bakar, ben ne oldugunu anlar nedenini bile sormadan “ÖZÜR DILERIM! “ derdim.. Bütün yil boyunca hep böyle geçti. Derslerim zayifmis artik hiç umrumda bile degildi. Onunla beraberken dünyayi tanimiyordum. Yil sonunda onun dogum günü vardi. Ona söz vermistim. Okullarin kapandigi hafta onu bir yere götürecektim ve dogum gününü orda beraber kutlayacaktik. Hafta sonu Arzu’yla beraber yola koyulduk. Aksam saat 10’da teyzesinden zor izin almistim. Doya doya 2 saatim vardi. Onunla sahile gittik. Bir demet kirmizi gül almistim. O gün hava biraz bozuktu. Çiçegi Arzu ‘ya verdim. Biraz yürüdükten sonra bir bankta yanyana oturduk. Bana “KIRMIZI GÜLÜN NE ANLAMA GELDIGINI BILIYORMUSUN?” diye sordu. Basimi evet anlaminda salladim. “SÖYLE O ZAMAN“ dedi. Gözlerine baktim, sanki o iki kelimeyi ona söylemem için bana yalvariyordu. “AYAGA KALK” dedim. Onu karsima aldim ve bütün cesaretimi toplamaya çalisiyordum. Gözlerimi kapadim. “HADI SÖYLE” diyordu. Söylemiyor adeta yalvariyordu. “ARZU” dedim. “EVET !!! DEVAM ET !” dedi. “BEN SE………” dedim ve burnuma bir yagmur damlasi geldi. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Ve yagmur baslamisti. O an onun gözlerine baktigimda sanki “NE OLUR DURMA!!!! SÖYLE !” diyordu. Ama benim bütün cesaretim kirilmisti. O yagmur beni mahvetmisti. Yagmur o anki bütün büyüyü bozmustu. Sonra o bana ben ona bakarak gülmeye basladik. Yagmur deli gibi yagiyordu. Birden onun gözlerine baktim. Gülmeyi birakmis sadece bakisiyorduk. “NEREYE GIDERSEN GIT YANINDA OLACAGIM!!!!!!!!! O IKI KELIMEYI SÖYLEYEMESENDE!!!!” dedi. Gözlerimin taa içine bakarak. Ondan sonra bir sarildi ki……. O an hiç bitmesin istedim. Islanmaya baslamistik. Seni evine götüreyim dedim. Eve kadar yürüdük. Hiç durmadan çiçeklere bakiyordu. “BENIM GÜZELLERIM!!” diyordu. Eve geldik. Iyi geceler dedim. Ve ona sarildim. Onu eve biraktiktan sonra sokaklarda, o yagmurlu caddelerde dolasmaya basladim. O kadar mutluydum ki. Her ne kadar söyleyemesemde, bir sevdigim vardi. Hemde benim onu sevdigim kadar. Ve o kötü an gene gelmisti. Her yaz oldugu gibi gene memlekete gidiyorlardi. Onu ugurlamaya gidecektim. Ama o izin vermedi. “SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM.. SENI ÜZMEK ISTEMIYORUM.” dedi. Onun yaninda aglamami hiç istemezdi. Ve gitti. Ben gene o bos sokaklarda deli gibi onu düsünüyordum. Her gün aya bakiyordum. Onu düsünüyordum. Ama bu sefer tatil sanki daha bi erken bitmisti. Gene okul açilmisti. Onu gene görmüstüm. Okulun koridorunda yürürken bana öyle bir bakiyordu ki…… anlatamam. Yanima geldiginde “HOSGELDIN…. CANIM!!” dedim. “HOSBULDUK!!” dedi. Bütün bir yili onunla beraber geçirdim. Okulun kapanmasina 2-3 ay kala “ÜNIVERSITE SINAVINA GIRECEKMISIN?” diye sordum. Evet dedi. “PEKI ISTANBUL IÇINI KAZANABILIRMISIN?” dedim. “BILMIYORUM….. AMA SANMAM… ISTANBUL IÇI ÇOK PUAN….. O KADAR PUANI ALAMAM” dedi. Bende “ O ZAMAN SENDE, AÇIKÖGRETIMI YAZ” dedim. olur dedi. “AMA SENDE BIR YERE GITME OLURMU. SENSIZ BEN BURALARDA NE YAPARIM” dedi. “SENI HIÇBIR ZAMAN BIRAKMAYACAGIM..” dedim. Okul kapanmisti. Sinav günü gelmisti. onu aradim. “INSALLAH KALBINDEKI YERI KAZANIRSIN” dedim . “KAZANDIM BILE……. ÇÜNKÜ KALBIMDE SEN VARSIN!!! “ dedi.. Ben o an müthis derecede sevinmistim. Sonra sinava girdim. Sinavda dualar ediyordum. Arzu yanimda olsun diye. Ama onun benim yanimda olmasi için benimde istanbul içinde bir yere puan tutturmam lazimdi. Ve bunlari düsünerek sinavdan çikmistim. Sinavdan sonra hemen arzuyu aradim. Nasil geçti diye sordum. “ÇOK IYI…. SENINKI NASILDI” diye sordu. Benimkide iyiydi dedi. O sene tatile gitmemisti. Bütün yaz beraberdik Sinav sonuçlari açiklaninca kendi kazandigim yere baktigimda sok olmustum. Bogaziçi gibi bir yeri tutturmustum. Bu mutlu haberi hemen arzuya ilettim. O da çok sevindi. Sen nereyi kazandin diye sordum. “ILK TERCIHIM AÇIKÖGRETIMDI…. ORAYI KAZANDIM..” deyince dünyalar benim olmustu. Bir ara ailesinin yanina gitti. Bir hafta kadar sonra geri geldi. Onlarida çok özledim. Onun için gittim dedi. En sonunda ben üniversiteye yazildim. Ilk gün beraber gittik. Kantindeki manzara çok güzeldi. Köprünün bir kismi gözüküyordu. Deniz ayaklarinin altindaydi. Kantinde çevreme baktim. Her kesimden insan vardi. “NE KADAR ÖZGÜR BIR YER DEGIL MI?” diye sordum. Gözlerimin içine öyle bir baktiki “NE OLDU? NIYE ÖYLE BAKIYORSUN” dedim. “BEN SANA BIR ISIM TAKMISTIM… DEMIN ONU SÖYLEDIN?” dedi. “NEYMIS O ISIM” diye sordum. “BASBASA KALDIGIMIZ BIR ZAMAN SÖYLERIM.” dedi. “PEKI “ dedim. Yariyil tatili yaklasirken arkadaslarimla kantinde konusurken biri “YAA… HARÇLARADA BAYA ZAM YAPTILAR BEE” dedi. Ben sasirmistim. Daha bir açiklayici olmasini istedim. Çok para istiyorlarmis. Zaten benim babam harcin bir kismini zar zor vermisti. Bu kadar parayi kesinlikle bulamazdi. Hemen rehber ögretmenin yanina gittim. Herseyi anlattim hocaya. Hoca “DERSLERIN NASIL DIYE SORDU…” diye sordu. “PEK IYI DEGIL” dedim. Biraz daha konustuktan sonra benim babamin bu parayi bulamayacagini söyleyerek birazda kizarak kaydimi sildirdim. Üniversite hayatim tamamen bitmisti. Canim çok sikiliyordu. Ama ARZU hep yanimda oldu. Bu durumu hemen atlattim. Bir ay sonra arzu telefon etti. Aglayarak “NE OLUR YANIMA GEL!!” dedi. Ben sok olmustum. Telefonu kapattigim gibi teyzesinin evine gittim. Kapiyi çalar çalmaz açti. Beni karsisinda görünce daha çok aglamaya basladi. Onu salona kadar götürdüm. “NE OLDU KIZIM.. ANLATSANA” dedim. “BILIYORSUN.. BABAMI ISTEN KOVMUSLARDI.... KAÇ AYDIR IS ARIYOR.. EN SONUNDA BURDA YAPAMIYACAGIMIZI, IZMIRDEKI AKRABALARDAN BIRININ IS TEKLIFI YAPTIGINI SÖYLEDI… BABA GITMEYELIM DEDIM AMA O BENI DINLEMEDI. 2 GÜN SONRA IZMIRE TASINIYORUZ..” dedikten sonra hüngür hüngür aglayarak boynuma sarildi. Ben bu sözleri duyunca sok oldum. Dayanamayip bende agladim. “SEN AGLAMA.. BEN SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. Salonun ortasinda konusmadan öylece duvarlara bakiyordum. “PEKI NE YAPACAGIZ” dedim. “BILMIYORUM. “ dedi. Ben felaket derecede üzülmüstüm. Sevdigim kiz bu sefer gerçekten gidiyordu. Hemde dönmemecesine. Bir ara o bana bakti ve gülmeye basladi. “NEDEN GÜLÜYORSUN” dedim. “SEN BENIM EN ÇOK NEYIMI SEVIYORDUN” diye cevap verdi. Sonra bende gülmeye basladim. “SENI AGLARKEN GÖRMEK BENI KAHREDIYOR.. LÜTFEN AGLAMA” dedi. Sonra bende ne demek istedigini anladim. Gözlerine baktim aglamamak için kendini zor tutuyordu. O bana ben ona bakiyorduk. Ikimizde biliyorduk 2 gün sonra ayrilacagiz. Sonra birden “HANI SEN ÜNIVERTEDEKI ILK GÜNÜMDE BANA BIRSEY SÖYLEMISTIN HATIRLADINMI” diye sordum. “HIÇ UNUTMADIM KI “ dedi. “NEYDI BANA TAKTIGIN O ISIM “ dedim. Elini kalbime koydu ve gözlerimin içine bakarak “ÖZGÜR ADAM” dedi. Ben donmustum. Ama kalbimde öyle bir sicaklik hissettim ki anlatamam. “NEDEN…….. “ diyecektimki elini agzima götürüp susmami söyledi. “SEN SOKAKLARDA BENI DÜSÜNÜRKEN BEN SENI RÜYALARIMDA GÖRÜYORDUM. SOKAKLARDA DOLASIP BENI DÜSÜNÜYORDUN. BUNU SADECE ÖZGÜR BIR ADAM YAPAR.” dedi. O an içimden “ISTE GERÇEK SEVGI BU OLMALI “ dedim. O gün onlarda kaldim sabahleyin kalktigimizda telefon çaldi. Arayan babasiydi. Hemen eve gelmesini istedi. Onu istemiyerek de olsa evine götürdüm. Ona sordum “NEREDEN SAAT KAÇTA GIDIYORSUNUZ.” Cevap vermedi. “SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. “AKSAMA SON KEZ BULUSALIM”dedim. Kafasini evet anlaminda salladi. Onu biraktiktan 1-2 saat sonra yagmur yagmaya basladi. Aksam olunca evinin önünde onu beklemeye basladim. Onu çagirdim. Asagiya geldi. “BIRAZ YÜRÜYELIM” dedim. “AMA BU YAGMURDA…. YA HASTA OLURSAN BEN NE YAPARIM” dedi. “SANA BIRSEY SÖYLEYECEGIM.” dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. Gözlerinin içi parlamisti bir anda “HADI YÜRÜYELIM !!! “ dedi. Yagmur altinda koca sokakta yürümeye basladik. Bir kaç adimdan sonra bana döndü. “NE OLUR SÖYLE!! ARTIK O IKI KELIMEYI DUYMAK ISTIYORUM!!!” dedi. Anlamisti sanirim. Bu sefer söyleyecektim. Gözlerimi kapattim. “SÖYLE!! NE OLUR SÖYLE!!” diyordu. “SENI S……” dedim ve ARZU diye kalin birsesle irkildim. Camdan babasi çagiriyordu. Arzuda bana usul usul bakarak evine gitti. O koca caddede sadece o ve ben vardik. O bana bakarak eve giderken, ben ona elimi uzatmis “NE OLUR GITME…. BENI BIRAKMA!!!!!” diyordum. Apartmana girerken bana son bir kez bakti ve güldü. Ben kaderime isyan ediyordum. Sevdigim kiza bir kez olsun onu deliler gibi sevdigimi söyleyemedim diye. Sevdigim kizi elimden aliyorlar diye. Kalbim çok aciyordu. Onsuz ne yapacagimi düsünüyordum. Ertesi gün erkenden kalktim. Evlerinin önüne gittim. Ama camlarinda perde yoktu. Apartmana kosarak girdim. Kapi açikti eve girdim hiçbir esya yoktu. Bütün odalar bombostu. “SIZ KIMSINIZ” diye bir sesle irkildim. “BEN ARZUNUN BIR ARKADASIYIM. ONU ZIYARETE GELDIM “ dedim. “ONLAR TASINDILAR.. BIR DAHA ISTANBULA BELKIDE HIÇ GELMEYECEKLER. BEN ONLARIN KOMSUSUYUM. SEN GALIBA O ÇOCUKSUN.” dedi yasli teyze. “HANGI ÇOCUK” diye sordum. “BAZEN ARZU’ YU EVDE GÖRÜRDÜM. ÇOK NADIREN… ONU HER GÖRDÜGÜMDE KENDI DUVARINA BAKIP DALARDI.. GÖZLERI DOLARDI.. SANIRIM BIRINI DÜSÜNÜYORDU… DELIKANLI,,,,, BIZDE GENÇ OLDUK.. BIZDE BU DUYGULARI YASADIK…. ALLAH SANA YARDIM ETSIN!!!” dedi ve gitti. Ben hemen onun odasina gittim. Ve duvarina baktim. Baktigim gibi gözlerim doldu. Bir kalp resmi vardi. Çok ufakti. Ama benim için çok büyüktü. Kalbin içinde birseyler yaziyordu. Yaklasip baktigimda kalbimde bir sicaklik hissettim. Kalbin içinde “ÖZGÜR ADAM” yaziyordu. Gözlerim dolmustu. O bana böyle bir isim takmisti. Demek duvara bakip beni düsünüyordu. Diye geçirdim içimden. Ne yapacagimi bilmiyordum. Gene sokaklarda bos bos dolasiyordum. Ama bu seferki bir baskaydi. Içimde kötü bir his vardi. Sanki bir sey olacakmis gibi bir his vardi içimde. Aradan 4 gün geçti. O GÜN 2 MARTTI. Aksam uyuyamamistim. Geceleyin hava biraz bozuktu. Gökyüzüne bakip ayi aradim. Ama bulamadim. Uykuya dalar gibi oldum. Kalbimde çok büyük bir aciyla uyandim. Kalbim çok aciyordu. O an aklima arzu geldi. Acaba ne oldu diye düsünürken, aklima gökyüzü geldi. Orda ayi aradim. Bir kaç dakika sonra görmüstüm. Hemde bütün ihtisamiyla duruyordu. Bembeyazdi. Onu düsünürken gene kalbimde bir aci hissettim. Tam o anda ayin yanindan bir yildiz kaydi. 10 saniye boyunca o yildizin kayisini izledim. Izlerkende kalbim aciyordu. Yildiz kaydi. Kalbimin acisida durdu. “ACABA NE OLDU” dedim içimden. Ertesi günler içimde bir huzursuzluk vardi. Asagi yukari 2 hafta olmustu. ama arzu hala aramamisti. 9 mart günü telefon çaldi. Arayan fulyaydi. Sesi aglamakliydi. “RIDVAN” dedi. “BEN SU AN IZMIRDEYIM. ARZU VE BABASI TRAFIK KAZASINDA ÖLDÜ…. MURAT ABIMDE KOMADAN YENI ÇIKTI… NE OLUR METIN OL” dedi. Ben yikilmistim. Telefonu kapattim. Yere diz çöktüm. “ALLAHIM!!!! NEDEN BEN ?” dedim. Kendi kendime bir söz söyledim; “KAYBETMEYE MAHKUM BIR ADAMSIN!!” kisaca KMBA derdim. Disari çiktim. Sahil kenarina gittim. Aglamamak için acayip çaba sarfediyordum. Çünkü o benim aglamami istemezdi. Sahile vardim. Kimse yoktu. Deniz acayip dalgaliydi. “HAYIR YA !!! NEDEN BEN YA NEDEN!!!” bagirmaya basladim. En sonunda dayamayip agladim. Gözümden bir yas damladi. Kalbimde bir sicaklik hissettim. Sanki bana aglama diyordu. Ama ben kendimi tutamiyordum. Deliler gibi agliyordum. Simdi ne yapacagim diyordum kendi kendime. O aksam deli gibi yagmur yagiyordu. O yagmurlu sokaklarda, o soguk caddelerde ben tek basima aglayarak dolasiyordum. Aglamam hiç durmuyordu. Hep onu düsünüyordum. Birkaç gün sonra gene fulya aradi. “NE OLUR AGLAMA.. BILIYORSUN!! O SENIN AGLAMANI HIÇ ISTEMEZDI.” dedi. “PEKI “ dedim. Bana telefonda herseyi anlatti. Kazanin nasil oldugunu. Kimin hatali oldugunu. Ondan mezarligin adresini aldim. Sonra hemen bir ise basladim. Amacim para bulup bir an önce mezarliga gitmekti. Kafama koymustum, mezarligin yanina gittigimde birsey yapacaktim. HALA DÜSÜNÜYORUM..... YAPSAMMI........ YAPMASAMMI....... NOT: bu hikayenin yazarini görmek isterseniz, pazar günleri aksam saatlerinde BAKIRKÖY sahiline gidin..... orda bir uçtan bir uca dolasan birini göreceksiniz.. İŞTE O KİŞİ BU HIKAYEYİ YAŞAYAN KİŞİDİR.... |
Üç yıla yakın süredir, bir gün bile tatil yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde ettim.Dağ karlar altındaydı; kiraladığım kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim. Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın streslerinden uzak bir düş gibi kalmıştı. Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı. Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli zevk aldığımı hiç anımsamıyorum. Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor, rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu. Kar, birike birike pencere pervazına dek yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm. - “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum; dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ kalamayacağı kesindi. Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün, masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim. Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra yorularak kulübeye dönmeye karar verdim. Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi, kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek, yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim bile. Birden genç ve güzel bir yüzle burun buruna gelince irkildim. Başında, Kuzey İtalya’da kimi kadınların kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım. Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana dedi ki: - “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum. - “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım. - “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı çok iyi bilirim, hiç de korkmam.” İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim. Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi, ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu hissettim.Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala, onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız, karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi sesim yanıt verdi. Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini tutuştururken ellerim titriyordu.Feneri kemerime bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak izlerini bile göremedim.Şimdi, gökyüzünde ay çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim. Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim. Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler mırıldanıyordu.Adam, kırksekiz saate yakın uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle, - “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım” dedi. - “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye karşılık verdim. - “Alfredo’sunuz, değil mi?” Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını eğmekle yetindi.Artık ona gerçeği söylemem gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu.Neden sonra, başını duvar tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu büyük acısı karşısında elimden bir şey gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız bıraktım.Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu kez sesi sakindi. “Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç vardır” dedi. “Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya gömmüştüm.” Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun açıklanmasının olanaksız olduğunu anlamıştık.Gözlerim pencerenin dışına, dağın zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok güçsüz hissettim. |
Bay İyi Niyet Aslında Bay İyi niyet’in neden dün gece apar topar hastaneye kaldırıldığı hakkında kimse kesin bir şey bilmemektedir. Bir çok kişi bu konuda varsayımlar öne sürmüş, herkes olayı kendi gördüğü gibi anlatmıştır ama hiçbir ifadede belirgin ortak noktalar dışında pek bir benzerlik görülmemektedir. ÖrneğinHerkes Bay İyi niyet’in o gece o yolda yürüdüğü konusunda hemfikirdir ama neden yürüdüğüne dair farklı şeyler söylemektedir. Bunun gibi daha bir sürü noktada farklıklar ortaya çıkmaktadır. İşin en ilginç yanı ise bu olay üzerinde o kadar çok farklı yorum yapılmaktadır ki Bay İyi niyet’in kendi ifadesi bile inandırıcı bulunmamaktadır. Aslında burada biraz da Bay İyi niyet’in hastanede baygın bir şekilde yatarken, aklı başında olmadığı için söyleyecekleri şeylerin pek güvenilir olmamasının çok doğal bir şey olması da etkilidir. Bu arada izninizle bundan sonra Bay İyi niyet’e Bay İyi diye hitap etmek istiyorum. Aynı uzun ve sıkıcı ismi defalarca duymak hem sizi hem de beni yoracaktır. Neyse sanırım Bay İyi konusunda artık formalite icabı gevelemelerimi bitirip olayın asıl yüzünü sizi aktarmalıyım. Ama işte anladığınız üzere işin asıl yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğiz çünkü herkes olayı kendi gördüğü gibi anlamakta ve böyle kabullenmektedir. Bu insanların en doğal hakkı olduğu için kimseyi suçlayamamaktayız. Zaten Bay İyi’nin hastaneye kaldırılış hikayesi de özünde bunu barındırıyor, gerçekler maalesef önümüze bir sergideki gibi serilmediği için farklı görüşlerin doğruluklarından yola çıkarak kimin haklı, kimin haksız olduğuna siz kara vereceksiniz... Şahsen ben Bay İyi ile bu olay hakkında konuşamadım ama hastanede ilk müdahaleler yapıldıktan ve Bay İyi kendine gelip, konuşabilecek duruma geldikten sonra kendisiyle konuşma fırsatı bulan birkaç hemşireden - olayları hemşirelerden dinleyebildim çünkü meslek ahlakı gereği doktorlar hastalarının sırlarını veremezlermiş - olayların nasıl geliştiğini öğrendim. Bay İyi o gün her zamanki gibi arkadaşlarıyla iş çıkışı Taksimde bir Cafe’de - bir Cafe diyorum çünkü Bay İyi Cafe’nin adını söylememiş - oturuyormuş. Havadan sudan muhabbet ettikten sonra eve geç kaldığını ve çocuklarıyla karısının onu merak edeceğini düşündüğünden arkadaşlarından ayrılmış ve Taksim Otoparkında duran arabasına doğru yürümeye başlamış. Bu sıra da haliyle İstiklal Caddesinde yürürken ara sokakların birinde seyyar bir satıcının tezgahında duran bereler dikkatini çekmiş. Kızının renkli bir bere istediği aklına gelmiş. Bu vesileyle ara sokağa doğru girerken bir kadının çığlık attığını duymuş ve hemen baktığında biraz daha sokağın içlerine doğru karanlık bir köşede kadını yanında bir adamla boğuşurken görmüş. Karanlık olduğu için tam olarak göremiyormuş ama adam galiba kadının çantasını çalmaya yelteniyormuş. Bunun üzerine kadıncağızı kurtarmak için oraya doğru yönelmiş. Hızlı adımlarla adamla kadının bulunduğu yere geldiğinde adam kadının çantasını çoktan ele geçirmiş ve boynundaki gerdanlığı koparmakla uğraşıyormuş, kadın ise bir yandan bağırmaya bir yandan da adamla mücadeleye devam ediyormuş. Bu sırada Bay İyi neden bilmeden bir anda adamın üstüne doğru atılmış. Adamın kolundan tutmuş ve çekmiş, böylece çantanın yere düşmesini sağlamış. Daha sonra hatırladığı kadının çantasıyla kendisine vurduğu ve kendini yerde bulduğu olmuş. En son gördüğü kişiyse üstüne çullanan dev gibi bir adammış. Gördüğünüz üzere Bay İyi de olayların nasıl geliştiği konusunda pek emin değil. Bunun üzerine olayın görgü tanıklarından olduğu için merak ettiğimden hastane çıkışı olay yerine gidip orada Bay İyi’nin dediğine göre bere satan seyyar satıcıyla görüştüm. Kendisinden çok yararlı bilgiler alacağımı sanıyordum ama yanılmışım. Seyyar satıcı bana adamın birinin tezgahına doğru yanaştığını sonra bir anda adamın durup dururken yön değiştirip ilerde duran bir kadınla adamın yanına doğru koşmaya başladığını söyledi. Daha sonra birkaç bağırış çağırış duyduğunu ve oraya gittiğinde aynı adamın kendisinden biraz daha iri biriyle kavga ettiğini bir kadınından başlarında heyecanla onları izlediğini söyledi. Seyyar satıcının dediğine göre ikisini zor ayırmışlar ama ayırmasalar adam Bay İyi’yi oracıkta öldürüverecekmiş. Bunları anlattıktan sonra seyyar satıcı konu hakkında bir de şöyle yorum yaptı : Herhalde adam (Bay İyi) diğerinin karısına laf falan attı ki öteki böyle sinirlendi. İyi ki oradaydık zor ayırdık vallahi!... Araştırmalarım bu kadar değil tabi. Olay yerinde bulunan kişilerden konuşabildiklerimin hepsi kavga sonunda Bay İyi’nin çok feci dayak yemiş olduğunu diğer adamın da inanılmaz derece de sinirli olduğunu hatta kendilerine bile saldırabileceğinden korktuklarını söylediler. Bunun üzerine karakola gidip o sırada ifade vermekte olan adamı yani Bay İyi’yi döven adamı dinledim; Adam o gün işten kovulmuş bunun üzerine patronuyla kavga etmiş oradan çıkıp birahanede efkar dağıtırken bir yanda da maç izliyormuş. Bayağı bir içmiş, zaten sinirli, bir de maçta da Fener mağlup olunca bu da Aziz Yıldırım’a küfürleri saydırınca biriyle daha kavga etmiş ve birahaneden bağırış çağırış içinde kovulmuş. O sırada yolda yürürken Bay İyi’yi kadının birini taciz ederken görmüş. Kadın da o kadar çok bağırıyormuş ki zaten ağrıyan başı çatlayacak gibi olmuş. Bunun üzerine adam Bay İyi’nin üzerine doğru yürümüş ’’Ulan ayıp be! Yol ortasında becermeye çalışıyorsun karıyı! ’’ demiş ve vurmaya başlamış. Körü körüne vuruyormuş zaten kafası bozukmuş önüne gelen ilk kişiden çıkarmış sinirini ama iyi yapmış en azından kadının namusunu kurtarmış. Bıraksalar parçalarmış o ********i... Karakoldan tekrar İlk yardım Hastanesine geri dönüp olayda herkesin bahsettiği şu meşhur kadınla da konuşma fırsatı buldum. Kadın şokta olduğu için hemşirelerden konuşma izni almak için bayağı uğraştım ama sonunda odaya girip yatakta saçı başı dağılmış ağlamakta olan kadına olayın nasıl olduğu sordum. Kadının bana anlatacakları sanırım tüm gerçekleri anlamamı sağlayacaktır diye düşünüyordum ama kadın iki de bir hıçkırıklar ve gözyaşlarıyla kestiği konuşmasında bana şunları anlattı ; O akşam sevgilisiyle birlikteymiş, son zamanlarda araları çok kötüymüş ve o akşam olanlar olmuş, kadın sevgilisiyle yemek yerken adamı biri aramış kadın zaten şüphelendiği için hemen davranıp telefonu açmış. Karşıda bir kadın sesi varmış, bunun üzerine kadın telefonu kapayınca kıyamet kopmuş. Sevgilisi sinirlenmiş ve bir daha böyle bir şey yaparsa onu mahvedeceğini söylemiş. Bunun üzerine kavgaya başlamışlar, kadın adamın kendisini aldattığını iddia ediyormuş adam da kadını gereksiz kıskançlıkları yüzünden suçluyormuş. Neyse daha sonra kavga bitmiş ama moralleri çok bozukmuş, bunun üzerine adam eve gitmek istemiş böylece restorandan kalkmışlar ve yolda yürürken adamın telefonu tekrar çalmış, kadın gene şüphelenmiş adam sessiz sessiz ve kaçamak konuşuyormuş, kadın iyice çıldırmış ama tekrar kavga çıkmasın diye bir şey dememeye çalışıyormuş ki derken adam telefondakine ’’ tamam canım seni ararım ben’’ deyince kadın kendini tutamamış ve bağırmaya başlamış. Gene adamın onu aldattığını iddia ediyormuş ki adam sonunda gerçeği itiraf edip ve onu aldattığını söyleyince kadın çıldırmış ve adama çantasıyla vurmaya başlamış tabi adam hemen çantayı kadının elinden kapmış ve onu susturmaya çalışmış ama kadın çılgınca bağırıyor, ağlıyormuş bu sırada adamın biri gelmiş ve sevgilisini itmiş. Bunun üzerine kadın yere düşen çantasını alıp sevgilisine saldıran adama saldırmaya başlamış derken başka bir adam gelip saldırdığı adamı dövmeye başlamış. Bu sırada kadının sevgilisi ortadan kaybolmuş. Kadın onu çok seviyormuş, onsuz nasıl yaşayacağını bilmiyormuş ama o adi adam onu orda bırakıp kaçmış, kendisini asla affetmeyecekmiş aslında belki affedermiş bilmiyormuş onun yerinde ben olsam ne yaparmışım... Kadının yanından zor ayrıldım, Bay İyi olayı hakkında bilgi almaya çalışırken bir anda kendimi kadının sorunlarıyla baş başa buldum. Aslında kadının hayat hikayesini de bu arada dinlemiş oldum ama onları da başka bir zaman, başka bir yerde anlatırım. Şimdiye kadar dinlediğim insanların hepsinin farklı şeyleri anlatması iyice moralimi bozmuştu. Ama açıkcası kadının anlattıkları tüm konuya bakış açımı değiştirecek derecede olduğundan bir de olanları olayın bir başka kahramanı olan kadının sevgilisi olduğunu iddia ettiği yani Bay İyi’nin kapkaççı olarak nitelendirdiği adamdan dinlemek için onu buldum ve zor da olsa konuşturdum ama sonuç olarak gene hiçbir şey elde edemedim çünkü adam da diğerleri gibi farklı bir olaydan bahsediyordu: Bir kere adam kadından ayrılalı çok uzun zaman olmuş ama kadın hep onu rahatsız edermiş, adamcağız artık bıkmış. O akşam da iş çıkışı restoranda yemek yerken tesadüfen kadın oraya gelmiş. Ama adam kadının kasıtlı olarak oraya geldiğini düşünüyormuş çünkü kendisinin genelde orada yemek yediğini biliyormuş. Neyse kadın gelip adamın yanına oturmuş biraz sohbet ettikten sonra adamın telefonu çalmış arayan sevgilisiymiş, kadın bir anda telefonu alıp adamın meşgul olduğunu söyleyip telefonu kapatmış. Adam hemen sevgilisini aramış ama sevgilisi telefona cevap vermiyormuş. Bunun üzerine sinirlenmiş ve kadına bağırmaya başlamış. Sonra da hesabı ödeyip restorandan çıkmış. Tabi kadın da peşinden gelmiş. Olayın olduğu sokağa geldiklerine adamın telefonu tekrar çalmış arayan gene sevgilisiymiş adam özür dilemiş olayları anlatmış ve telefonu kaparken kadın bir anda üstüne atlamış ve ağlamaya, haykırmaya başlamış. Kendisine geri dönmesini istemiş, onu çok sevdiğini onsuz yapamadığını söylemiş. Devamlı özür diliyormuş. Adam kadından susmasını ve gitmesini istemiş ama kadın onu bırakmıyormuş sonra bir anda eğer kendisine dönmezse kendisini öldüreceğini söylemiş ve çantasında silah olduğunu söyleyip elini çantasına atınca adam çantayı kadının elinden kapmış. Bu sırada kadın üstüne atlayıp onu öpmeye çalışmış adam da kadını engellemeye çalışırken başka biri gelip kendisine vurmuş. Önce ne olduğunu anlamamış ama kadının kendisine vuran adama saldırdığını görünce fırsat bu fırsat deyip kaçmış. Artık bu kadından bıkmış , bu kadın manyakmış... Sonuç olarak anladığınız üzere herkes farklı bir şey anlattı. Hepsine göre suçlu farklı kişi ama olaydan en çok etkilenen tabi ki hiçbir suçu olmadığı halde Bay İyi oldu. Aslında belki de gerçek suçlu Bay İyidir. Ne de olsa kimsenin başkasını düşünmediği bir dünya da başkalarını düşünmek sanırım en büyük suç... |
http://img66.imageshack.us/img66/3518/hikaye100243iz.jpg ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER.... Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte.. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..." Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?.. Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden... Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl.. Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı... Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ? "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz.. Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..." Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı.. " Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığınıı ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen.. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim.... Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak.. SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..." |
GERÇEKTEN DOĞRUYA, DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU... Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, “acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış...... Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi? VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın. |
Doğum Günün, Kutlu Olsun Bebeğim. Bilirsin ne çok severim Ahmet Arif’i... Ve o’nun şaşılası güzel dizelerini... “Seni, anlatabilmek seni / İyi çocuklara, kahramanlara” diye başlayan, tüm zamanların en mahsun, en umutlu, en lirik ve en ‘yok-sun’ şiirini... Oysa bugün ben, yokluğunda, kötü çocuklara, anti-kahramanlara anlatıyorum seni... Buddist bir öğretiydin sen bende... Salt varlığım yerine konup, çılgın bir aşkla arzulanan. Acıyla yoğruldum ben sende... Istırapla. Var olmak ya da sensiz olmaktı yolun sonu... Yolun sonu, yokluğun. Nirvana uzak... Nirvana’nın elleri nasırlı, kocaman. Ama senin ellerin bebek, senin ellerin küçücük... Yüreğin kocaman. Sen de Aragon’un aradığı mutlu aşk, sen de Can Baba’nın ‘soyunduğu dünya’ vardı... Oysa ben sadece, seni ‘giyinmek’ istedim... Seni, oyun bahçeme hapsetmek istedim. Romantik bir asi, bireyci bir sosyalist olarak! Sen özgürlüğümdün benim, ben seni bukağım saydım. Kanatlarımı göremeyecek kadar kör, gökyüzünün gördüğüm kadar olmadığını anlamayacak kadar sağırdım... Evrik bir aşktı yaşadığımız; lunaparkımdaki dönme dolap: Her başlangıç bir son... Her son, yeni bir başlangıçtı. Evirilip durduk öylece... Günler, aylar ve hatta yıllar hiç direnmedi bize. Direnmedim kendime.. Direndim sana.. Bugün senin doğum günün.. Varlığında hiç aklıma gelmeyen bir şey yaptım bugün... Seni ışığa tuttum. Eperin aşkla, sadakatle, inatla örülüydü... Orada yazıyordu, şimdi gördüm: Aşık olmak, ayak diremekti hayatın sıradanlığına... Sınırsız, sığasız yaşamaktı; tutkuyla bağlanmaktı yaşama; bütün pamuk ipliklerini çöpe atmaktı. Önceden okuyamadım Bebek! Kördüm... Sağırdım. Düşün ki utandığında yanaklarına düşen o bergamodî rengi, gülünce yüzünde açan gül kızılı yediverenleri bile şimdi şimdi görüyorum... Yalnızlığımın ağısı, acılarımın baldıranı, imkânsız aşkım... Bebeğim. Sen büyük aşkların kadını, ben entipüften hayatların adamı.. Olamazdık... Olmadı! Hasretinden prangalar eskiyor... Doğum günün, kutlu olsun Bebeğim. |
KELEBEK Ah be güzelim, Ah benim canım arkadaşım yine benden şikayet ve sıkıntı dolu bir mektup alıyorsun haberin olsun. Bulandım... Durulmak çabası vardı bilirsin bende. Her seferinde “bırak bulan bulananlar ayrıcalıklıdırlar” derdin sen. Dedin ve dinlemelisin o halde... Tutunmaktı niyetimiz, yaşamın bir ucuna. Kendi seçimlerimiz değildi yaşamlarımız. Bir beden vardı ve o bedene uygun giysiler ama biz giyinik doğmuştuk. Bedenimizi çıplak göremedik. İşin garibi giyinik doğduğumuzdan, bedenimizi merak etmedik. Çıplaklık ne demekti, çıplak nasıl kalınırdı, bu bedenlere daha uygun giysiler bulunur muydu ya da nasıl bulunurdu bilmezdik. Zaten düşünmezdik de... dedim ya niyetimiz sadece tutunmaktı. Tutunamayanlar çıplak olmak isteyenlerdi ya da arayanlardı uygun giysilerini... biz tutunamayanları garipsedik. Bir gün bu garipsediklerimizden biriyle karşılaşınca neler olduğunu anlamaya çalıştık “neler söylüyordu o öyle neler düşünüyordu?”. Yasaktı, ayıptı... çıplak kalmak ne demekti, her yanının görünmesi ya da uygun giysiler ne demekti. Annelerimiz ne derdi, toplum ne derdi ya da dostlarımız ne derdi. “Ne derlerse desinler” dedi, onun bir yere tutunmaya ihtiyacı yoktu ya da bir şeylerin ona tutunması gerekmiyordu. Bir nevi kozasından çıkmaya hazırlanan kelebeklerdi onlar; o denli az olmasına karşın yaşayacakları gün sayısı bunun için bile her şeye değerdi, böyle dedi ve büyüledi beni. Belki çok oldu bunu diyeli o belki de bir an kadar kısa bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki ben ona tutunmaktan kendime tutunamadım uzunca bir süredir. Yürek bazen söz dinlemez, eğitmek zaman alır onu. Geçmiş tecrübelerin tutar elinden ama bilinmedik kapıları açmak bırakıp da geçmişin elini çok daha heyecan verici olabiliyor. Ne anlatayım, nasıl anlatayım ona dair, Bilirsin işte... Hastalıksı bir şey nevrotik, ele avuca sığmaz. Kendini ve onu düşünmekten başka hiçbir şey yaptırmaz. Kendinlik de aslında onluktur; onunla olmak, onu düşünmek, onu paylaşmamak vardır. Onlar değil biz vardır sadece. Adı aşktır. Yepyeni bir dünyadır, yeni solukları paylaşmaktır. Denizin ne kadar mavi olduğunu görmektir, ya da şarabın tadını yeniden keşfetmektir. İnsanlar daha güzeldir. Hayat yaşanılasıdır. Her gün yeni gün demektir ve her yeni gün de onu görmek için doğan bir bahanedir. Sabah onu düşünerek başlar ve gece onu düşünerek sonlanır. Rüyanda bile o vardır. İşte böyleydik, ah be canım arkadaşım, hani derdin ya “sen yazarsın senin yazarak anlatamayacağın şey yoktur” diye; oluyormuş demek ki... kelimeler sıralanıyor birbiri ardına ama sonra donakalıyorlar. Sanırım her şey anlatılır da o gecelerimiz anlatılamaz, kelimeler yetmez ki sevişlerimizi anlatmaya... Ateş kızılıydı, yakıcı, kavurucu; ibadet eder gibi, huzurlu uyumlu. Aşkın en onulmazına tutulmuştuk ilacı yoktu. Ne dünümüz vardı ne yarınımız, biz bugünü yaşıyorduk. Avans almıştık yarından düne ve beraber geçmeyen günlere inat, anı kıskandıran. Saatler duruyordu sanki o an ya da çok daha hızlı ilerliyordu bilmiyorduk. İyi de sıkıntı bunun neresinde diyeceksin değil mi? Her büyük aşk gibi sorunlar çıkmaya başladı, çıplaklığımız sorun olmaya başlamıştı önce. Bir de kozasından çıkmak için onun yardımını almış bir kelebektim ve normal değişim süremi dolduramamıştım; oysa benim kozamdan çıkmamda onun yardımına ihtiyacım olmamalıydı, her tırtıl bir gün kelebek olacaktı, oysa ona o denli tutunmuştum ki kozadan çıkarken yaşayacağım o değişim sürecini yavaş geçiremediğimden, bir sürü sorunlarım ortaya çıkmaya başlamıştı. Ne yazık ki o yaralı ve hasta bir kelebeği daha fazla taşımak istemedi. Uzaklaşmaya başladı benden. Görmek istemiştim sadece gözlerini elimden geleni yaptığımı da zannediyordum açıkçası ama... O kendini suskunluğuna sığındırıp kaçmak isterken olumsuz düşüncelerinden, beni burada bir başıma bırakması ne denli adilce? Tenekeli kuyruğunun sesi bitinceye kadar dolaştırmak ardında ve sonra da “hadi benim sıram bitti” diyerek gelmesi benim yanıma... Her seferinde “ben buradayım hala” demem gerekti değil mi? Ne yaparsa yapsın hep yanındayım demem gerekti değil mi? Ayrı ayrı yaşamak isterdi sıkıntılarını ve her seferinde çıkıp avlusuna kendi başına dolaşır ve derdi ki; “kal bir başınalığınla...” Paraleller ancak sonsuzda kesişirler, aynı noktada kesişmek adına sonsuzluğu mu beklemek gerekiyordu bilmiyordum; ama beklemedim. Asıl acı olan bana bekle bile dememesi... Biliyor musun şiir bile yazdım ona sen şiir sevmezsin ama bir oku lütfen: HENÜZ AÇMAMIŞ BİR SÜRÜ GONCA SAKLIYORDU YÜREĞİM. HENÜZ KOKLANMAMIŞ BİR SÜRÜ ÇİÇEĞİM KOZASINDAN ÇIKAMAMIŞ KELEBEKLERİM VARDI BEKLİYORDU HEPSİ BİR ANDA SANA AÇILMAYI SANA UÇMAYI İSTEMEDİN, İZİN VERMEDİN, onca emek onca çaba KAPIYI VURUP ARKANA ÇEKİP GİTMEK İÇİNMİŞ MEĞER. BİR GÜN GELİRSEM AKLINA, DÖNMEK İSTERSEN BANA, TEKRAR ALIŞTIRIP KENDİNE SONRA GİDECEKSEN EĞER KAL OLDUĞUN YERDE İSTEMEM, SENİ BIRAKTIM SANA. Susup biriktirerek yaşamaya çalışmak daha ne kadar sürecek ki? Şimdi mutlak bir tevekkül içindeyim. Her şey güzel gibi ama aslında düşünmediğimden, sorgulamadığımdan, tersini hatırlamadığımdan, hatırlamak istemediğimden bu böyle. Bu arabayla kaza yapmış birinin arabaya tekrar binmek istememesi ya da direksiyona geçmekte çok zorlanması gibi bir şey değil ben arabanın bile farkında değilim. Neden oldu bu böyle demiyorum; bile isteye yaptım bunu. Bundan pişmanlık duymak gibi bir şeyi aklıma bile getirmiyorum ama neden olduğunu biliyorum neden olduğunu biliyorsam neden olmayacağını da bilmem gerekiyor. Geçici bir süreç geçecek er ya da geç geçecek. Yaşadığın düş kırıklıkları ne kadar çok ve ne denli derin olursa yaşadığın bulanmalar o denli o çok oluyor ve bazen seni kumların arasında nefessiz bırakıyor. Yıllarca içinde biriktirdiklerini, kişiliğini, hayallerini, kavgalarını yok ettiğini düşünüyor. Belki bir süreliğine gizliyor doğru ama sürekli bitiremez. Deniz biter mi? Bir süreliğine güneşini, suyunu kesersen bitkinin kurutursun onu doğru, sonrasında vereceğin su, güneş ve vitaminle belki eskisinden de canlı hale getirebilirsin. Ama süre uzarsa... Kavgalar vardır vuruşuruz birbirimizle Birisi yaralanır, birisi ölür, kazanan birileri vardır her zaman. Kendinle yaptığın kavgalarda birisi olacaksa kazanan bu kendinden başkası değildir. Kendinle kavganda kendin galip gelmen gerek o yüzden kavgadan korkma. Hayatı sorgulamak tek gaye olmasın evet ama kavgaya tutuşmaktan kaçınma ne olursa olsun. Dedim ben de kendime... Sen de söyle bir şeyler. Varsın ve çoksun bende. Tüm sevgimle... |
Kalbimin Sahibi Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka bir şey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kim bilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi. Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı...Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim...Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu ??... Seni seviyorum, yanıma gelinceye kadar da seveceğim.. |
Aşk gider,acısı kalır.. Aşk gider,acısı kalır.. Aşk için bahar.Tehlike her yerdedir...Vuruluverirsin hiç ummadığın birine.Ama öyle çarpar ki kalbin, duracak gibi aldatır seni.Bahardan sonra yaz gelir...Hepimiz biliriz, sabun köpüğü gibidir yaz aşkları.Bence öyle basit değil.Henüz silinmedi hiçbirinin yarası benden.Aşk gitti ama acısını bıraktı, iz kaldı.Güz aşkları mevsimine dönünce dönence, pencereye sinmiş insanlar gelir gözümün önüne.Ve yavaş yavaş görünürler etrafta.Kimi yaza girerken terk ettiği aşkını, kimi yaz aşkını düşünür.Kimi ayrılık planlar ama hala yüreği yanar.Kimi terk edilmişliği sindirmeye çalışır.Çok azdır taze aşk yakalayan. Sanki bir doğum öncesi ölüm gibidir.Sonra kış gelir.Kimi yüzsüzler yazın hiç aldatmamış gibi eski sevgilisine döner;kimi sadıklar kavuşur...Kimi yalnızdır, kimi yorgun...O yorgunlar için kış uykusu başlar...Belki de taze baharlara, taze aşklara enerji depolarlar...Aşk dört mevsimdir herkesin sözlüğünde.Ama nedense bana bu anlattıklarımı çağrıştırmaz.Saçmaladım belki de bir paragraf boyu.Yalan attım.Aslında doğru olsalar bile yalanlardı çünkü, hissetmediklerimi yazdım.Ezbere konuştum.Aşk , kelimesi içimde gebe olduğum bir kelimedir.Her duyuşumda doğum sancısı çeker, doğuramam.Ama gözlerimin önüne o gelir.Sadece bir bakışına karın ağrıları, suyla yatışmalar.Bir tebessüme ömür bulmak.İtiraf.Saatler süren telefon konuşmaları.İlk duygular, çocuksu güzellikler.Ve sonra..... Nefessiz kalmacasına ağlamalar.Izdırap çığlıkları...Kış..Kış..Kış..... Azap....Ve sonunda doğan gün....Hemen her mevsim aşık olmuşumdur birilerine....Hatta sonbaharda bile...Ama onca ufaklı büyüklü sevda içinde, böylesine derinde var olan,böyle yaktı mı iz bırakan, bu kadar çaresiz bırakan,bu kadar arzu illetine hasta eden, bu kadar dizginsiz, sorgusuz,başına buyruk, acımasız, bu kadar bugünsüz sevda görmedim.Ve işte hiç biri böyle koyup, böyle yıkıp gitmedi.Ondan önce hiç biri içimden bir şey götürmemişti.Ondan sonrası zaten götüremez çünkü, götürülecek bir şey kalmadı..İşte o insan, beni aşka karşı böyle kelimesiz böyle hayretli, böyle çaresiz, isteksiz bırakıp gitti..Şimdi ben nefretten bile aciz isem bana bir şeyler borçlu.İçimden söküp aldığı bir şeyleri.Bana beni borçlu.Herkesi seven o sersem yüreğimi..Benden alıp kaçtığı o masum kızı borçlu.Bana bir dün, birde yarın borçlu.Benim ne günahım vardı da aşk için üç kelime etmekten aciz kalacaktım.Benim ne günahım vardı da her mevsim başka meyve yemek varken iştahsız kalacaktım.Yoktu elbet günahım..Onunda yoktu ya..Öfkem susmama engel...Ama ikimizin de suçu yoktu...Suçlu yoktu..Benim mevsimim sonbaharsa, yaza, kışa, bahara dönmez...Benim gibilerin nasibi pencere önüne sinip, mazide yaşamak,kendinle kanlı bıçaklı düellolar yapmak...Kendinle savaşmak , hırpalamak...Yaptığının farkına varıp ,bir de üstüne onun için cezalandırmaktır. |
Seviyorum seni...Canımdaki yasayan can..Her an seninle yasıyorum..karanlık gecemde gözlerin düsüyor bir yıldız gibi..Üsüyen günüme sevgin sıcaklıgıyla süzülüyor yüregime..her seni sevmek icin kalbimdeki umut kırıntılarını senin yüzündeki tebessümlere yüklüyorum..Dilimde söylenen her sarkıda sana birkez daha " seni seviyorum " sesleniyorum.. Ates atılmıs bir kalbim varken sen kabul ettin ..Kısın ortasında kalmıs bedenimi sevginle ısıttın..Sana ne demeliydim..Canım" demek istedim..Sen bana hep canım diye seslenirdin..Yüreginin bir yarısı sendeydi..her zaman sende kalıp iki ayrı bedeninin tek kalbindeki deli sevdasını yasıyoruz...Seni seni diye seviyorum..Belki sna söylenen her kelime basittir..Süslü degildir kelimelerim .Ama bil ki canım sana söylenen kelime sana okunan her siir senin kalbindeki sevgiyle güzellesip özel bir sevda oluyor..keske senin sevgi denizinde bir damla su olabilseydim..Seni sevmek bir kuru ekmegi paylasmak gibi..Her lokmada daha cok sevmek seni..Sana sevdalanmak yagmurun icindeyken gözkyüzündeki nazenin ciceklerin gövdelerine düsmek gibi..Yıldız olup senin karanlıgında gözlerinde kaybolmak belki senin sevginde nefes almak..Yalnızlıga perdeleri cekip mutlulukların gölgelerinde serinlemek seninle...Seviyorum seni demekten öte senin icin yasıyorum bu hayatta..öyle tutulmusum ki sana herseyimi sana verdim...Daha cok sevmek icin yüregine konakladım..Bir misafirdim ilk önceleri ama seni sevdikce artık senin kalbinde kalıcıyım..her kısın ortasında sıcagı arıyorum ne de yazın ortasında serinlemek icin rüzgarı soruyorum...Tek yaptıgım seni ,senin kalbinde yasayarak seviyorum..Dertlerimi sende unutup hayatın acı suretlerine gülümsüyorum.kalabalık sehirlerinden uzaklasıp senin gül yüzünle aynalarda yarınlarıma bakabiliyorum..Seni canımdan öte seviyorum..Ucurumun kenarıyda solmayı bekleyen bir cicekken senin sevginle yeniden mutluluklara tomurcuk acıyorum...her sabah perdeleri aralayıp senin günısıgında sevgini aralıyorum..Sen farklısın..Canımdan birisi, nefesimin mutluluk rengindeki suretisin sen...Adını konulmamıs sevdanın en güzel melegisin..Belki kalbimdeki tek can..hayata dair tek umudumsun..Seninle yasayıp seninle hayata bakabilmek...Düsündükce seni aklımda büyüyor bu sevdan..Daldıkca gözlerim ufka senin gözbebeklerin geliyor..Büyüdükce gözlerin satırlara dökülüyor sevdan...her dizede seni yazıp seni yasıyorum..Sen nefes aldıkca ben mutluyum buralarda..Seni seviyorum...Belki hayatımda bir kez böyle cok sevmisken seni kalbime hediye ediyorum...Zenginim cünkü seviyorum seni..Zenginim cünkü senin tarafından seviliyorum..En büyük hediyem senin askın..Her nefesim sana armagan olsun....Hayatımdaki en büyük asksın..ve son sevdamsın yarınlara dair..Seni seviyorum..Kanatlanan her kusun gözbebeklerine yarınlarında yasayacagın mutlulukları yükledim..her sahile vuran dalgaya yarınlarındaki sarılacagın umutlarını yükledim..her geceye bir siir yazdım hep senin isminle baslayan siir diye seslendigin- iste o siirleri her gece gökyüzüne yazacagım..Seni seviyorum..Öylesine seviyorum ki bu dünyada kavusamasa da kollarımız ; seni Cennetin güllere acılan bahcesinde seni bekliyor olacagım..Ve sen yasadıkca bu nefes senin atacak..her gece sana dua ederek sarılacagım uykulara..Esen her rüzgarda senin kokunu arayacagım..Ve seni kalbimin en derin yerinde yasacagım..Seni sen diye canımdan bir can diye sevecegim..Seni seviyorum .Hem de Canımdan öte... :P |
PASTA Firina geldigimde, ortalikta ekmek görünmüyordu.Eski bir dostum olan firinci: - Biraz bekleyeceksin hocam, dedi.Iki-üç dakikaya kadar çikartiyorum. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken,içeriye yaslica bir adamin girdigini gördüm. Eskimis ceketinin sol yakasi altinda bir madalya parildiyor ve yürürken hafifçe topalliyordu. Selâm verdikten sonra: - Ekmeklerimi alayim, dedi. Benim ikizler acikmistir. Firinci,adamin kendisine uzattigi torbayi alarak tezgâhin altina egildi ve bir gün öncesine ait oldugu anlasilan ekmeklerden dört bes tane koydu.Ekmeklerden bazilarinin alti yanmis, bazilari da her nedense seklini kaybetmisti.Firinciya dogru sokularak: - Neden taze ekmek vermiyorsun? dedim. Biraz sonra çikacak ya!.. Firinci: - Bozuk ekmekleri kendisi istiyor,dedi.Çok fakir oldugundan, ona yari fiyatina veriyorum. - Kim bu adam? diye sordum. - Kore gâzilerinden,dedi.Ogluyla gelini bir trafik kazasinda vefat edince,ikiz torunlarini yanina almisti.Yillardir onlara bakiyor,hem de çok az bir maasla. Firincinin anlattiklari karsisinda içimin yandigini hissediyor ve ufak da olsa bir seyler yapmak istiyordum. - Aradaki farki ben vereyim, dedim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler. Firinci, teklifimi kabul etti ve biraz sonra çikan sicak ekmekleri büyük bir umursamazlikla adamin torbasina doldururken: - Çok sanslisin haci amca, dedi. Çocuklar için bugün sana pasta gibi ekmek verecegim. Yasli adam, bir evlât sevgisiyle kucakladigi torbayi gögsüne bastirirken: - Allah senden razi olsun evlâdim,dedi.Bugün onlarin dogum günleri oldugunu nereden anladin? |
Ateşin İki Biçimi Üstüne Bir Aşk Hikayesi 1855 yılının güvercinlerin, kedilerin ve köpeklerin bile gölge ve kuytu bir saçak altı aradıkları; çınar, ıhlamur ve badem ağaçlarının serinliğine, bulunan ilk fırsatta kaçıldığı sıcakların sürdüğü bir temmuz sabahı, Beyoğlu’nun ara sokaklarından birinde genç bir adam, henüz şehrin üstüne güneş doğmamış, toprağı ve yol taşlarını ısıtmamışken, evlerin cumbalarının neredeyse birbirine değecek gibi olduğu dar sokaklardan, Unkapanı’ndaki nalıncı dükkanına doğru düşüncelere dalmış yürüyordu. Herkesin uykuda olduğu bu saatlerde, genç Selim’in yolda olmasının sebebi, İbrahim Paşa’nın yedi çift nalın siparişinin yarına yetişmek zorunda oluşu dışında, o gün, yamak olarak on yaşlarındayken yanında işe başlayan Davut’un, esnaf erbabından birkaç kişinin de bulunacağı bir törenle kalfalık makamına yükselişi vardı. Bu yüzden gün ağarmadan yola çıkmıştı. Bir taşa takıldığında, fenerini almadığı için kendi kendine söylendi. Evlerin arasındaki boş arsalardan ara sıra görünen deniz, derin bir uzlete çekilmiş gibi görünüyordu. Gündüz bir ışık ve renk cümbüşü sergileyen İstanbul, geceleri, eğer ay da yoksa karanlık bir örtünün altında, yalnızca siluetlerin meydana getirdiği tuhaf şekil ve gölge oyunlarının arka arkaya sahne aldığı, semanın ve karanın birbirine karıştığı dipsiz bir uçurumu andırıyordu. Fenerlerin, belli başlı sokakları ve meydanları ya da meyhanelerin, kahvehanelerin kapılarını aydınlattığı, küçük pencerelerden kedi gözleri gibi parladığı ve gemi fenerlerinin denize yansıyan ışıklarının tatlı tatlı oynaşarak titrek danslar yaptığı bu ıssız manzarayı seyretmek doyumsuz bir haz veriyordu Selim’e. Kapkaranlık korular, meydanlar ve sokaklar geceleri iyice ıssızlaşır ve şehir, bekçilerle köpeklerin, meyhane müdavimleriyle katil ve hırsızların, uğursuz ve sefihlerle aşk kaçamağı yapan kadınlarla delikanlıların hükümranlığına terkedilirdi. Bir çamur birikintisinin üstünden atlayan Selim, akşamsefalarının, ıhlamur ve sabun kokan çamaşırların arasından geçerek, sokağın başını tutmuş tembel tembel uyuklayan köpeklerin yanından, neredeyse parmak uçlarında usulca ilerleyip, endişeyle sere serpe yatan kalabalık çeteye baktı. Boz renkli, kulağı parçalanmış yara bere içinde olanı tek gözünü aralayarak Selim’i şöyle bir süzdü, sonra umursamaz bir şekilde uykusuna geri döndü. Uyanmamış olmaları büyük şanstı doğrusu, yoksa bütün mahalleyi velveleleri ile ayağa kaldırmaları işten bile değildi. Defterdar yokuşundan inerek yoluna devam etti. Bu sırada sabahın sessizliğini, selatin camilerin minarelerinden yükselen, müezzinlerin hüzünlü ve yorgun sesleri doldurmuş, güneşin doğuşunu haber vermişti şehre. Sabah kalktığında karısı Firuze henüz uyuyordu. Alacakaranlıkta, bir süre onu seyretmiş, bedeninin tenha serinliklerini örten ve her nefes alışında üstünden sıyrılacakmış gibi ahenkle hareketlenen geceliğinin her bir kıvrımında hayat bulan; hüzün ve neşeyle, sevgi ve nefretle dolu acı hatıraların izlerini sürmüş, mühürlenmiş geçmiş zamanları düşünmüştü hüzünlenerek. Bir cevap bulamadığı soruları. İlk karşılaşmalarında olduğu gibi hala güzelliğiyle kendisini şaşkına çeviren tuhaf büyünün devam ettiğine sevinerek gecenin sessizliğinde Firuze’nin huzurlu soluklarını dinlemişti… Venedikli bir mimara yaptırılan Tophane-i Amire’nin önüne vardığında, kesif bir barut kokusu sarmıştı sabahın bu duru havasını. Döküm ustalarının Ejderhan, Balyemez, Zorbozan gibi isimler verdiği, Avrupalıları gürültüleriyle korkudan hop oturup hop kalkmalarına sebep olan dev topların döküldüğü imalathanenin bacalarından yükselen kara duman, döküm ocaklarının demir ve bronzu eritmek üzere hazırlığa başladıklarını gösteriyordu. Sabah namazı için Kılıçalipaşa Camisine girip, abdestini almak üzere çeşmenin başına gitti. Cemaatten birkaç kişiye selam verdi ve ayakkabılarını sonra da yandan kopçalı mestini çıkarıp ayaklarını çeşmenin altına uzattı, suyun teninde bıraktığı serinliğe daldı bir süre. Henüz bir çocukken, Firuze’yi gördüğü ilk anı hatırladı. Feridiye mahallesinde birlikte büyüdükleri Yusuf ile oyun oynamaya iki sokak ötedeki boş bahçeye gitmişlerdi. Haytalıklarıyla mahalle sakinlerini canından bezdiren bu iki kafadarın, girmedikleri bostan, aşırmadıkları erik, peşinden koşmadıkları köpek kalmamıştı nerdeyse. Yüksek duvarlarla çevrili ve içinde bir kısmı yanmış ve terkedilmiş bir köşkün bulunduğu bahçede tek başına oynarken tesadüf etmişlerdi Firuze’ye. Yusuf’la beraber boş vakitlerinin çoğunu geçirdikleri ve hayallerinde canlandırdıkları serüvenlere masal dekoru olan bahçede, bir peri kızı gibi karşılarına çıkan küçük kız ikisini de büyülemişti. Uzak diyarlardan getirilmiş, isimlerini bilmedikleri, uzun süredir bakımsız kaldıkları için sık dokunmuş bir kilim gibi birbiri içine girmiş artık geçit vermeyen devasa ve envai çeşit bitkinin, ağacın olduğu, kimi köşeleri korkutucu bu ormanda, bir orman perisi gibi karşılarında belirmesi, serseme döndürmüştü ikisini de. Küçük bir açıklığın ortasında bulunan iki metrelik bir çukurun önünde, ipekli kumaştan, bahçenin bütün yeşilinden daha göz alıcı şalvarı, beyaz içliği ve yeşil kadife üstüne altın sırmalı cepkeniyle, zamanın akışına hükmeden bir saflık ve güzellik tanrıçası gibi kendi kendine oyun oynuyordu. Onun dışında akan zaman sanki yavaşlamıştı. Bulunduğu yer, her şeyin merkezi olmuştu. Her şey onun içindi ve her şey onun etrafında dönüyordu. Saf bir ışık kaynağı ormanın ortasında parıldıyor ve bu kaynağın cazibesiyle, gelip geçen her şeyin onu izleyebilmek için durduğu, sonra sudaki dalgalanmalar gibi hızını kaybederek kaybolduğu ve her şeyin flulaşıp bozulduğu garip bir tablonun içine sıkışıp kalmışlardı sanki. İki kafadar şaşkınlıklarından sıyrılıp birbirlerine baktıklarında, aynı efsunlanmaya maruz kaldıklarını anlamışlardı. Çalılıkların arasına iyice gizlenerek onu seyretmişlerdi. Bahçede arıların, böceklerin ve onun billur sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Küçük kız kuyunun yanı başında piştov gibi kullandığı bir tahta parçasıyla yürekli ve atak, patlama benzeri sesler çıkartarak, oyun oynuyordu. Yürekli, ama bir yandan da korkuyordu: Küçük kızın korkusu, ne yalnızlığından ne esen rüzgardan ne de içinde bulunduğu ormanın karanlık köşelerindendi. O’nun korkusu kuyudandı! Küçük kız kuyu’nun yanı başında, ıslak dudaklarında bir tekerleme, telkinde bulunuyordu sanki kendine. Bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyordu kuyudan. Kuyuya her yaklaşışında kendi kendine mırıldanıyordu: - “Ortada kuyu var yandan geç!” Ne olduysa o sırada oldu. Çukurun yanına fazla yaklaşan küçük kız bir taş gibi yuvarlanıp, birden gözden kaybolmuştu. Afallamış olan iki arkadaştan, kendine ilk gelen Yusuf ‘tu. Her zaman gözü pek, atılgan ve fiziğine güvenen Yusuf, tereddüt etmeden çalıların arasından çıkıp koşmaya başlamıştı bile. Selim de, bir iki metre geride, sert çalıların bedeninde açtığı çizikleri umursamadan var güçüyle Yusuf’un peşinden koşuyordu. Koşmaları esnasında devam eden sessizlik, endişelerini bir kat daha artırmış: “Bu küçük orman perisinin yer altı güçlerince kurban edildiği” düşüncesini zihinlerine getirmemeye çalışmışlardı. Selim’e göre daha iri yarı ve güçlü kuvvetli olan Yusuf, vakit geçirmeden kendini çukurun içine bırakmıştı. Ancak, gördükleri manzara karşısında şaşakalmışlardı. Öfkeden kıpkırmızı olmuş yüzüyle, canının yanmış olmasından çok, “nasıl düştüm?” diye kendine kızan bir peri vardı karşılarında. Bir yandan dizini ovuşturuyor, bir yandan da berelenmiş eline bakıyordu… Birdenbire karşısında peydahlanan iki delikanlıyı gördüğün de, onlar kadar, o da şaşırmıştı... O gün, aşk ateşinin yüreğine düştüğü gün oldu. Gizemli aşk yolunun, ehil yolcusu olması da Firuze’nin yaktığı ateşle başlamıştı… Camiden çıktığında sokaklar da hareketlenmeye başlamıştı. Kemankeş Sokağından, Haliç istikametinde yürüyerek sahile ulaştı. Sabaha kurşuni bir rengin hakim olmasına yol açan sis, İstanbul’un tepesinde asılı duruyordu. Marmara denizi ve Haliç’in kıpırtısız yüzeyi üzerinde usul usul sallanan mavnalar, salapuryalar, buharlı ve yelkenli gemiler, Sultanın beyazlar içindeki saltanat kayıkları, limanı dolduran renk renk yüzlerce irili ufaklı, ince uzun tek ya da çift kürekli kayıklar, bu kurşuni örtü ile birlikte esrarlı ve uçucu bir görünüm sergiliyordu. Fener, Balat ve Hasköy, istikametine giden yolcular kayık bulma derdine düşmüş telaşla kürekçilere sesleniyordu. Limana yanaşmak üzere olan, uzak denizlerden gelmiş bir buharlının yeknesak sesi martılara eşlik etmekteydi. Parça parça dağılan, ani bir esintiyle yırtılıveren sisin ardından, sihirli bir dokunuşla ortaya çıkmış gibi duran yeşillikler, dev çınarlar, akça ağaçlar, çamlar ve serviler içine saklanmış köşkler, kasırlar, kimi kagir, kimi ahşap birbiri üstüne yaslanmış gibi duran şahnişinli evler, kubbeler, fildişi kuleler gibi gökyüzüne doğru uzanan hepsi birer sanat şaheseri olan minareler, köşkleri çevreleyen büyük bahçeler, günün ilk ışıklarının altında mücevherler gibi parlıyordu. Saray Burnu’ndan başlayıp bütün tepeyi gerilere doğru, Sultan Ahmet meydanına kadar kuşatan ve yedi cihana hükmeden Sultanın; yalnızlığı, şehveti, suikastları, entrikaları, aşkları, zaferleri ve bir kan deryasında kaybolan hülyalarını keşfettiği mutantan Topkapı sarayı bütün heybetiyle gözler önüne serilmişti, sisin dağılmasıyla. Yedi tepe üstüne kurulmuş, şairlerin, gezginlerin, sofistlerin, çeşitli milletlerden insanların ikbal aramak için peşine düştükleri bu nazlı ve büyülü şehir, Sultanın kimi zaman merhametli, kimi zaman da zalim kanatları altında, güneşin bu açık davetiyle yeni bir güne hazırlanıyordu. Sabahın ilk saatleri olmasına rağmen, güneşin yüzünü göstermesiyle birlikte, günün ne kadar sıcak geçeceğinin ilk işaretlerini de vermeye başlamıştı. Köprüye vardığında kalabalık daha da artmıştı. İmparatorluğun başkenti İstanbul, yeni güne telaş ile başlarken, bu karmaşadan uzakta Selim zihnin de başka alemlere yelken açmış, Firuze’ye alacağı ipek atlas kumaş için nihayet birkaç akçe ayırabileceğini düşünürken, sırık hamallarının, “destur!” sesleriyle daldığı rüyadan uyandı. Şimdiden terlemişti; kuşağından çıkardığı mendille alnını, ensesini ve yüzünde boncuk boncuk birikmiş terleri sildi. Nereden çıktığı bilinmeyen bir esinti yüzünü okşadığında biraz ferahladığını hissetti. Beyaz mintanından içeri giren esinti, göğüs tüylerini titreterek yoluna devam ederken, başkalarını da serinleterek, İstanbul üzerindeki gezintisini sürdürmek üzere uzaklaştı. Selim korkuluklara yakın durup yüzünü bu esintiye çevirdiğinde, köprünün dubalarından gelen gacırtılara kulak verip, Boğazı seyre koyuldu. Kısmi bir ferahlık sağlamış olsa da, aslında bu rüzgarın bir felakete dönüşeceğinden habersizdi. Kefeleri balık dolu bir tablakârın bağırtısı, daldığı manzaradan çekip çıkardı. Yürümesine devam edip, köprüdeki kalabalığın arasına karışarak gözden kayboldu. Gün doğumundan, gün batımına kadar tuhaf bir kargaşanın sürdüğü köprü, bir kıtadan diğer kıtaya akan çeşitli milletlerden insanları bir araya getiren bir geçitti sanki: Koskoca yüklerin altında iki büklüm, kalabalığın arasından kendine geçit bulmaya çalışan hamallar bir anda yerlerini, ipek taftalar içinde Cenevizli bir sefir karısının bulunduğu sedef kakmalı bir tahtırevana bırakıyordu. Biraz ilerde kara cüppeleri içinde bir papaz sakalını sıvazlayarak geçiyor, öte tarafta kuşağında hançerleriyle bir Çerkez, omuz atıp yanından geçen bir Gürcü’ye sırıtarak bakıyordu. Buhara’lı bileyici sırtında çarkı, yorgun argın bir mahalleye doğru giderken, yeşil cüppesi ve beyaz sarığıyla ulemadan biri dualar mırıldanarak geçiyor, bir başka köşeden çıplak tenleriyle Afrikalı esirler görünüyordu. Sonra sırtlarında yükleriyle salınarak üç deve ilerliyor bir tacirin arkasından. Kırmızı sarığıyla bir Faslı, Venedikli bir soylu, rengarenk feraceleri içinde harem ağasının peşi sıra giden hareme ait kadınlar, deve kılından hırkasıyla bir derviş, beyazlar içinde bir Bedevi, bir Acem, sarı cübbesi içinde hızla yürüyen bir Yahudi, kulağında koca halka küpeleriyle yalınayak bir Çingene. İtalyan ya da Rum hastanelerinde görevli rahibelerin peşinden bir Arnavut geçiyor belinde kubur piştovu ile, kemerli burnuyla Trabzonlu Ermeni kendine yol açmaya çalışıyor, hemen arkasından atlarına binmiş kalabalığa tepeden bakan imparatorluk askerleri göğüslerini gererek ilerliyordu. Sırtında kırbasıyla, su satmaya çalışan bir sakanın bağırtıları duyuluyordu uzaklardan. Bir arabaya kurulmuş peşinde maiyetiyle bir paşa, genç beyler arayan yosmalar, sandıklarıyla kundura boyacıları aksıra tıksıra müşteri bakınıyor, omzunda sırığıyla bir ciğerci, çıplak ayakları ile berberler, şerbet satanlar karmakarışık geçit yapıyor. Çeşitli dinlere mensup, çeşitli tarikatlardan rahipler, din bilginleri, Cizvitler, dervişler, dilenciler, Galatalı sırık hamalları, fesli zabitler, kuşağında palası ve dokuz patlarıyla Zeybekler, Rumca bağırarak gazete satmaya çalışan çocuklar, hırsızlar, dubaracılar, cellatlar üç kıtanın payitahtı olan İstanbul’da bir araya geliyordu sözleşmişçesine. İtalyanca’ya Fransızca karışıyor, Don Kazak’ının söylediğine bir Bulgar cevap yetiştirirken, Kur’an ayetlerine, kabalacı mırıltılar eşlik ediyordu… Selim, bu telaşlı kalabalığın arasında ilerlerken, karısı Firuze’nin onu uğurlarken söylediği sözler aklına düştü:”Birine ulaşmadıkça yolun ne anlamı kalır Selim!”sonra da “ Seni seviyorum,” demişti karısı. “ Ben de seni seviyorum”, diyememişti. Buna kibri mi engel olmuştu , yoksa başka bir şey mi bilemiyordu. Ama, ne olursa olsun akşam eve döndüğünde ilk işi “ben de seni seviyorum “ demek olacaktı. Doğumundan dört gün sonra ölen Seher’in kaybıyla dünyaları alt üst olmuştu. İki koca yıl geçmişti. Zamanın bu hoyrat ilerleyişini çok fazla umursamıyordu Selim. Selim’i asıl üzen şey, anneliği bu kadar çok isteyen Firuze’nin bir daha hamile kalamayacağı gerçeğini bir türlü kabullenemeyişiydi. Bu süre zarfında gitmedikleri üfürükçü, kullanmadıkları kocakarı ilacı neredeyse kalmamıştı. Epeydir de, bu gerçeği kabullenmeye başlamış görünüyordu. Ama, küçük de olsa bir umudun varolduğu düşüncesine sarılmaktan vazgeçememişti. Bu çaba Firuze’yi rahatlatıyordu. Bu yüzden ara sıra kulağına çalınan bazı üfürükçülere gitmeyi ihmal etmiyordu. Neler denememişti ki: komşuları, altı çocuklu Yarımdünya İsmet’in evinde kıl çuval içinde yuvarlanmış, sonra yine çok çocuklu bir kadının kocasına ait ceketi giyip yatmıştı, külotunun önünde de uzun bir süredir muska taşıyordu. Artık çok fazla ses etmiyordu Yusuf. “Bizi yakan bu ateş bir gün aydınlanmaya da götürür. Her şeye rağmen, seni tanıdığım güne şükrediyorum,” diye içinden geçirdi. Mısır çarşısına girdiğinde yoğun bir baharat kokusu burnuna doluverdi. Çeşitli otların terkibiyle oluşan rayihaları ile, aynı zamanda bir renk cümbüşü meydana getiren aktarların önü, dertlerine derman olacak bir ilaç bulmaya çalışan insanlarla doluydu. Baş ağrısına, pekliğe, öksürüğe karşı Hindistan’dan, Mısır’dan, Arabistan’dan gelmiş her türlü baharat: saç boyamak, narin elleri güzelleştirmek için kına, asabi kadınlar için yatıştırıcı bitkiler, iştah artırmak için Amber, nefes darlığı için Günlük ağacı, iktidarsızlığa karşı Hüsnüyusuf, yemeklere lezzet katması için çeşitli otlar, güzel kokular, macunlar ve merhemlerle insanı serseme çeviren bu karışım, çarşıdan çıkıncaya kadar peşinizden gelmeye devam ediyordu. Şimdiden kalabalıklaşmaya başlayan Hasırcılar Sokağında dükkanlarını açan, temizlik yapan esnafın, alışverişe gelmiş Anadolulu tüccarların, hamalların arasında yürürken, ani bir kararla güzergahını değiştirip, Odun Kapı Yokuşuna saptı. Kasnakçılar Sokakta tütüncü dükkanı olan, Yusuf’a uğramaya karar vermişti. “Onu da alır Gediğe beraber gideriz” diye düşünmüştü. Daracık, karanlık, yan yana dükkanların sıralandığı sokağın sonundaki dükkana girdi. Çuvallar içinde, envai çeşit tütünün bulunduğu dükkanda, altın sarısı ince kıyım saray erkanının tercihi tütünden, Yenice ve Kırcali’de yetişen, Ege’den, Karadeniz’den, Anadolu’dan gelen sigaralık, pipoluk, tömbekilik şark tipi tütünlerle doluydu dükkan. Selim içeri girdiğinde Yusuf’un çırağı temizlik yapıyordu. Çırak, yaptığı işi bırakıp selam verdi Selim’e. - Yusuf usta nerelerde? diye sordu çırağa. - Ustam henüz gelmedi, Cibali’de bir toptancıya gideceğini söylemişti dün, ne zaman gelir bilmiyorum, dedi. - Allah Allah! Halbuki o da gedikteki törene gelecekti bugün, diye daha çok kendi kendine söylendi Selim. Tekrar yola düştüğünde, Yusuf’un gelmemiş olmasından çok, son günlerdeki tuhaf davranışlarını düşündü. Derdinin ne olduğunu sorduğunda da, ısrarla hiçbir şeyi olmadığını söylemiş, pederiyle biraz tartıştığından, buna canının sıkkın olduğundan söz etmişti. Kırım’da Ruslarla iki senedir devam etmekte olan savaş sebebiyle Yusuf’un işleri çok iyiydi. Cepheye sigara ve tütün yetiştirmekte zorlanır hale gelmiş; hatta birkaç kez karaborsadan tütün almıştı. Baharda başlayan savaş hazırlıkları yaz boyu devam etmiş ve Sivastopol’de yoğun çarpışmalar yaşandığı yönünde haberler gelmeye başlamıştı. Zambak sokağın köşesinde durmuş, ileriye doğru bakan Yusuf, ne yapacağına karar verememiş düşünüyordu. Sıcak yüzünden sayfiye yerlerine gitmiş ya da evlerinin serin köşelerine çekildikleri için bomboş kalmış sokakta, bir iki köpek hımbıl hımbıl dolaşıyordu. Aynı kıza aşık olan iki arkadaşın, yıllardır Firuze için yaptıkları yarışı, Selim’in galip bitirmesini bir türlü hazmedememişti. Firuze’nin çulsuz Selim’e varması, zihninden atamadığı bir saplantıya dönüşmüş, mağlubiyetin getirdiği yürek acısını dindirmek mümkün olmamıştı. Yüreğinin sesini dinleyerek kaç kez gelmişti buraya artık hatırlamıyordu. Giderek bir buhurdanlığa benzeyen sokağın başında, sıcaktan çok, başka sebeplerden terleyen ellerini sürekli mendiliyle kurulamaya çalışırken, güneş yakıcı bir soru gibi tepesine dikilmiş, geçen her saniye hararetini artırarak, eyleme geçmesi için kışkırtıyordu sanki Yusuf’u. Biraz daha vakit kazanmak için gölge bir yer bulabilme ümidiyle çevresine bakınan Yusuf, vazgeçip hedefine doğru kararlı adımlarla yürümeye başladı. Dükkana vardığında, Davut temizliğini bitirmiş Selim’i bekliyordu. Dükkana kilit vurup, Fatih’teki gedik merkezine birlikte yürümeye başladılar. Törene Davut’un ustası ve yol göstericisi olarak katılacak olan Selim aynı zamanda, gedik teşkilatının muteber isimlerinden biriydi. Gedik düzeninde, tezgah başında zanaat, zaviyelerde ise edep öğretilmesi esastı. Din ayrımı gözetmeksizin, Gayr-ı Müslim tebaanın da bu meslek örgütlenmesi içinde yer alması, temelde iyi ahlaklı, yardımsever ve cömert olmasıyla mümkündü. Herkes eşit sayılır, ancak aşama bakımından küçükten büyüğe doğru bir saygı vardı teşkilatta. Şeriat Kapısı, Tarikat Kapısı ve Marifet Kapısı olarak üç aşamalı, dokuz dereceli olan bu teşkilata, hırsızlar, cinayet işleyenler, küçültücü davranışlarda ve işlerde bulunan, çevresinde iyi tanınmayanlar alınmazdı. Çıraklar yalnızca mesleki olarak değil, manevi olarak da eğitimden geçer; Türkçe, Farsça, Arapça, matematik ve edebiyat öğretilir, tasavvufi bilgiler verilirdi. Haftanın belirli günlerinde de, ata binmeyi, kılıç, kalkan, ok ve mızrak kullanmayı öğrenirlerdi. Gedik sahibi olabilmek için, çeşitli mertebelerden geçip ustalık makamına ulaşmak gerekirdi. Ancak o zaman bir dükkan sahibi olunurdu. Zaviyede toplanan gediğin ileri gelenleri yerlerini almış, törenin başlamasını bekliyordu. Altıncı basamaktan biri eline tuz alıp, topluluğun ortasında duran suya saldı. Esnaf ve sanat erbabı salavat getirip dua ettikten sonra, kalfalık makamı alacak Davut gösterilip öne çıkartıldı. Eğitim aldığı ustayı sordular, Davut saygıyla Selim’i gösterdi. Gediklilerden biri sordu: - De bakalım Ahiliğin açığı kaçtır? - Dörttür. - Say gelsin. - Eli, yüzü, gönlü, sofrası. - Kapalısı kaçtır? - Üçtür. - Say gelsin. - Gözü, beli, dili. Bu sorulardan sonra iyi ahlakına kendi ustası dışında üç usta daha tanıklık etti. Herkes ayağa kalkarken, o sırada bir hoca da dua okuyordu. Gedik başkanı kalfalık kuşağını Davut’un beline sarıp, üç düğüm atarken, öğütlerde bulundu. Davut kalfa, ustasının ve orada bulunan büyüklerinin elini öptükten sonra şerbet içilmiş ve zaviyeden dışarı çıkılmıştı. Gediğin önünde toplanmış çeşitli esnaftan çıraklar hararetle kalfayı kutladılar… Hızır Külhani Sokaktaki dükkana vardıklarında saat on olmuştu. Babasından Selim’e kalan nalıncı dükkanı, babasına da dedesinden kalmıştı. Üç kuşaktır nalıncılık yapıyorlardı. Keseriyle yontuğu nalınların yongalarını topladığı meşin önlüğü giyip, hemen işe koyulan usta ve kalfası, İbrahim Paşanın siparişi olan nalınları hazırlamaya başladılar. Davut Kalfa bir yandan da çevre esnafının kutlamalarını kabul ettiği için, işin çoğu Selim’e kalmıştı. Paşanın hanımı için yaptığı nalına ayrı bir itina gösteriyordu Selim. Abanozdan yontuğu mercan kakmalı nalının, sırma ile karışık inci işlemeli kadife kemeriyle uğraşıyordu. Raflar, şimşir ya da abanozdan yapılmış, sedef işlemeli, gümüş tel sırmalı, mercan kakmalı ya da ayna kırıkları ile süslenmiş nalınlarla doluydu. Babasından ona kalan keseriyse bir yonga kümesinin üstünde yanı başında duruyordu. Bu sırada, sabahtan beri giderek şiddetini arttıran rüzgar, dükkandan içeri girerek yongaları dağıtırken, sokağın tozunu da beraberinde getirmişti. Hemen kapıyı kapatan Selim, başını cama dayayıp bir süre rüzgarın güçü karşısında eğilen ve çatılara sert darbeler vuran ağaçları seyretti. Taburesine oturduğunda biraz önce yongaların dağılmasıyla devrilmiş olan baba yadigarı keseri eline alıp kucağına koydu. Rüzgar, sanki içeri girebilmek için kuvvetli kollarıyla zorluyordu kapıyı… Kapının sesiyle, daldığı işten korkuyla sıçrayan Firuze, mutfakta una bulamakta olduğu patlıcanları bırakıp ellerini yıkadı, ocağın üstündeki tencerenin kapağını araladı, telaşla kapıya doğru seğirtti. - Kim o? diye seslendi . - Ben Yusuf, Selim’den bir haber getirdim Firuze! Yeşillikler arasındaki küçük ev Selim’e babasından kalmıştı. Merakla kapıyı aralayan Firuze: - Ne oldu Yusuf bey hayırlı bir haberdir inşallah, diyerek tasalı bir ifadeyle baktı. - Hayırlı hayırlı, buyur etmeyecek misin biraz soluklanayım hele? - Kusura bakma Yusuf bey, kimseyi beklemiyordum… böyle siz gelince şaşırdım. Kenara çekildi içeri girmesi için. Sade döşenmiş oda da, boydan boya bir sedir, şal kaplı yastıklar, bir iki sehpa, beyaz örtüler, Yağcıbedir işi bir Yörük halısı, ilmi ve dini birkaç kitap, duvarda asılı Kur’andan ayetler ve hadisler içeren birkaç tane hat vardı. Uzun boylu, siyah dalgalı saçları, deniz rengi yeşil gözleri, beyzi yüzüne tarifsiz bir güzellik katan kalın siyah kaşları, hafif kemerli burnu ve narin dudaklarıyla yirmi yaşlarında güzel bir kadındı Firuze. Bahar dallarının serpiştirildiği basma şalvarı, beyaz gömleği ve gelişi güzel saçlarını örttüğü eşarbıyla kaşları kalkık soru sorar gibi konuşmadan Yusuf’a bakıyordu. Kuşağında duran tütün kesesini çıkarıp bir sigara sardı Yusuf. - Sana da sarayım mı Firuze? - Kullanmadığımı biliyorsunuz Yusuf bey. - Ne zamandan beri bey olduk Firuze, sen yine eskisi gibi Yusuf de bana. Yusuf, bir duman perdesinin ardında kalan gözlerine, şalvarın içindeyken bile belli olan vücut hatlarını, diri dolgun memelerinin uçlarını gizleyemeyen gömleğinden kalçalarına doğru hiç utanmasız kısa bir seyahat yaptırırken, zihninde de başka seyahatler yapıyordu. “ Ne kadar çok inanmıştım sana, aşkımıza, meğer nasıl da aldanmışım! Peşinde olduğum yıllar boyunca, yüreksizliğim yüzünden sana açılamadığım için nasıl pişmanım şimdi… Kim bilir, belki de yalnızca kuruntuydu tüm bunlar. Karmakarışık olmuş bir dimağın hezeyanlarıdır belki de bu düşündüklerim. Aslında, senin davranışların ve sözlerin üstüne inşa ettiğim bu temelsiz ve çatısız binanın altında kalmadım mı bir anda, Selim’e varınca? Arkamdan ne kumpaslar dönmüş ve ben hiç birini görememişim meğer… Neler düşünüyorum böyle. Bu ben miyim? Tüm o davranış ve sözler arasında kurduğum yanlış ve doğrulanabilir hiçbir zemine oturmayan bir bağlantının tuhaf, ama o kadar da çaresiz bırakan karmaşık gerçekliğinde yatıyor her şey. Aşk yalnızca bir yanılsama. Bir çocuğun tekmelediği bir teneke kutu gibi gürültüyle oradan araya savruluyorum tutunamadan. Halbuki senin için yaptım her şeyi. Sırtımdan hançerlediniz beni. Yosma!.. Firuzem!” - Şerbet içersiniz herhalde, diyen Firuze’nin sesiyle daldığı düşüncelerden uyandı. Bir cevap vermesini beklemeden mutfağa geçen Firuze, bir yandan serinlikte bekleyen sürahiye uzanırken, diğer yandan da zihninde dolanan sorulara bir cevap bulmaya çalışıyordu. Gülsuyu kokan şerbetle içeri girdiğinde Firuzeyi şöyle bir baştan ayağa süzdü. Pembe avuç içleri hafif terlemiş olan Firuze şerbeti uzattığı sırada eline dokundu Yusuf. Firuze elini çekmeye fırsat bulamadan, gömleğinin manşetinden sıyrılan ince beyaz bileğini yakaladı Yusuf: - Otur hele şöyle yanıma, dedi sırıtarak. Bileğini hızla çeken genç kadın canının yanmasından değil, kirlenmiş olduğu duygusuyla bir süre ovuşturup durdu bileğini. Hiddetten kıpkırmızı kesilmiş yüzünde, yıllar önce çukura düştüğü sırada oluşan aynı ifade vardı. - Ocakta yemeğim vardı, ne diyecekseniz deyin Yusuf bey! dedi sinirlenerek. - Ne o öyle, türbe eriği gibi kızardın. Kızma hemen. Aynı alaycı sırıtış yapışıp kalmıştı suratına sanki Yusuf’un. “Kaltak! Benim sayemde oldu her şey: evliliğiniz, Selim’e verdiğim borçlar. Bende olmayan ne var Selim’de? “ diye, giderek kabaran bir öfkeyle düşündü. Kadının tedirginliği, sessizlik uzadıkça giderek çoğalmaktaydı Yusuf ise gözlerini dikmiş mütemadiyen kadını seyrediyordu. Birden ayağa kalktı: - Ben artık gideyim,dedi. Şaşırmıştı kadın, yeşil gözlerinde bir gölgelenme oldu. -Selimden haber getirmiştiniz, diyecek oldu kekeleyerek. O an, hışımla üstüne atıldı genç kadının. Bir yandan öpmeye çalışırken, bir yandan da galiz konuşmalarla gömleğini çıkartmaya çalışıyordu. İtirazları bir işe yaramayınca yumruk vurmaya, ümitsiz gözlerle eline geçirebileceği bir şey aramaya çalışıp kendini müdafaa eden Firuze, hiddetle bağırmaya başladı. Ancak, eşiği çoktan geçmiş, gözü şehvetten kararmış olan Yusuf, tüm bu karşı koymalara, haysiyet üzerine yapılan kısa kesik konuşmalara kulaklarını çoktan tıkamıştı. - Sensiz bir hiçim Firuze! Firuzem! Kelimelerinden başka bir şey çıkmıyordu ağzından. Firuzem! ismini sayıklamaktan başka bir şeyi düşünecek halde değildi. Güçlü kolları arasında ümitsizce çırpınan genç kadının arzusuna hilafın yaptığı bu davranışı kavrayacak durumu da kalmamıştı artık. Genç kadının feryatlarını da, üst üste yüzüne vurduğu kuvvetli tokatlarla kesince, dışarıda köpürmekte olan rüzgarın uğursuz uğultusundan başka bir ses duyulmaz oldu. Tamamen sessizleşen genç kadının gövdesinden yayılan ter, heyecan ve kederden oluşan buğu, esrarlı bir tütsü gibi daha da sarhoş etmişti Yusuf’u. Bu savunmasız, dilsiz gövde, yepyeni bir sultanlığın kapısını açmıştı sanki. Onun şehvetinin hizmetine giren; sonsuz emirlerin, isteklerin fütursuzca karşılanabileceği, dilsizleştirilmiş hizmetkarından hiçbir itiraz gelmeden faydalanabilirdi artık. -Firuzem, Firuzem! diyerek, dudaklarını ve göğsünü öpüyor, pervasız ve hoyrat ellerini gezdiriyordu genç kadının mermerden gövdesinde. Onun zorla boyun eğişindeki kendini beğenmişlikte, erkekliğinin aşağılanışını gören Yusuf, daha da hırçınlaşarak, kaba ve hor davranışlarla bu çıplak, dilsiz ve masum kadının üstüne tüm güçüyle abandı. Sonra tekrar. Tekrar. Tekrar… Tekrar… Her şey bitmişti. Soluk soluğa kalmıştı. Soluğunun bir düzene girmesini, ateşin kendi bedeninden ayrılan son su damlasıyla sönmesini bekledi. Çılgınlığının yatışması pek uzun sürmedi. Yavaş yavaş, yüzünü dayadığı Firuze’nin yanağından uzaklaşırken, yüzüne yapışmış genç kadına ait kan, ter ve gözyaşıyla ıslanmış uzun, simsiyah saçlarından kurtulamadı bir süre. Dizlerinin ve iki elinin üzerine doğrulduğunda, kurbanını ona bağlayan tek bağdan da kurtulmuş oldu böylece. Kadının kıpırtısız gövdesinden birkaç santim uzağında, ağzından kan gelen narin yüzüne baktı. Giderek yatışan deliliğinin gözünü kör eden perdeleri kalktıkça, bu ayrıksı sükunetin varlığı odayı doldurdukça, elinde kalan tek şeyin, dehşetle yüzleşmek olduğunu kavramaya başladı. Rüzgarın şiddetiyle çarpan bir kapının gürültüsüyle kendine geldi. O sırada, birkaç dakikalığına kapanan duyularının tümünün açılmasıyla, burnuna ve genzine dolan dumanı fark etti. Firuze’ye saldırdığı sırada elinden düşürdüğü sigara, içi kuru ot dolu olan sediri tutuşturmuştu. Ayağa kalkıp sağına soluna bakındı, bir şal alıp alevlere vurmaya başladı. Ne yapsa fayda etmiyordu, sanki söndürmeye çalıştıkça daha da büyümekteydi alevler. Elindeki şal da tutuşmuş, alevler canını yakmıştı. Bu kez bir seccade kaptı, onunla dövmeye başladı köpüren alevleri. Ancak alevler o denli hızlı hareket ediyordu ki, yetişmekte güçlük çekiyordu. Bir çekirge misali, bir sedirden diğerine, bir yastıktan diğerine atlıyordu. Sonunda bu çabadan vazgeçip son kez Firuze’ye baktı, sonra dışarı attı kendini. Köpeklerden ve elinde şemsiyeleri ile birkaç ev öteden gelen iki kadından başka kimse yoktu sokakta. Üstünü başını düzeltip, aksi istikamette hızlı adımlarla uzaklaştı… Mis Sokaktan Beyoğlu’na çıktı. Bir vitrine bakarak oyalandı bir müddet. “Tanrım ne yaptım ben? Nasıl yapabildim Firuze’ye bunu? Sızlanmanın ne faydası var şimdi. Hakketmişti yosma! Oyuna gelecek adam mıyım ben? Firuzem!” Bu med-cezir içinde vicdanıyla boğuşan Yusuf, gerisin geri eve doğru koşmaya başladı. Sokağa girdiğinde bir çıra gibi yanan evle karşılaşınca donakaldı. Yüksek ökçeli natır nalınlarına bakan bir müşteriye, nalının ince işleri ve kullandığı malzemenin sağlamlığı üstüne bilgi veren Selim, sonunda ikna olan müşteriye malını vererek, yüzünü ıslatmak üzere arka kısmına geçti dükkanın. Bunaltıcı sıcağın etkisinden kaçabileceği bir yer yoktu. Başına da döktüğü suyla biraz olsun serinlemişti: “Bugün İstanbul yanıyor!” diye düşündü. On bir sularında başlayan yangına mahalleli müdahale etmeye çalışıyordu, ancak Beyoğlu çeşmelerinin çoğu sakalar sularını çoktan dağıttıkları için kilitliydi. Komşular evden getirdikleri küçüklü, büyüklü kovalarla yangını söndürmeye çalışıyor, ama tüm çabalar yetersiz kalıyordu; yangın bütün evi sarmıştı ve kimse içeri giremiyordu. Rüzgar da, üzerine düşeni yapmaya başlamıştı. Beraberinde taşıdığı bir alevi, mıhlandığı yerden kurşun gibi fırlayan kor olmuş bir çiviyi, komşu eve ulaştırmıştı bile. Yusuf büyük bir keder ve pişmanlıkla, bu kadar hızlı yayılabileceğini düşünmediği yangını önce uzaktan seyretmiş, sonra o da alevlerle savaşanların arasına katılmıştı. Beyazıt kulesinin nöbetçi katındaki köşklü, esen şiddetli rüzgarda tutunduğu yerden ayrılıyormuş gibi sesler çıkarıp, zangır zangır titreyen çember şeklindeki ahşap odanın içinde, avını gözleyen bir atmaca gibi İstanbul’un üzerinde belirecek olan kıyamet habercisi kara dumanı gözlüyordu. Galata’nın sırtlarında ince uzun yılankavi dumanı gördüğünde beti benzi attı önce, gözlerini fal taşı gibi açarak dikkatlice baktı. Sonra bir koşu işaret katına çıkıp bir döşeğe uzanmış dinlenen Ağasını dürtüp, kule geleneklerine uygun olarak, biraz da telaşla seslendi: - Ağam, Ağam kalk bir çocuğun oldu! - Kız mı oğlan mı? - Kız! Galata ve Serasker kulesinin tepesindeki köşklüler dumanları görüp, gündüz yangınlarını haber veren kırmızı bayrakları koymuş ve Tophaneden atılan yedi pare top atışıyla felaket bütün İstanbul’a duyurulmuştu. Limanın olağan kargaşası içinde bir ses duyuldu: Tulumbacılar! Köprünün üstünü işgal eden kalabalık hızla kenara çekildi. On kişilik bir güruh, Allah! Allah! nidaları ile gürültüyle koşuyordu. Üstleri çıplak, kurşuni şalvarları, vücutlarının çeşitli yerlerine kızgın demir ya da antimuanla yapılmış dövmeleri, kimi çıplak ayak, kiminin ayağında tulumbacıların giydiği karakaçan, suratlarında vahşi bir ifade, ter içinde nefes nefese kalmış koşarak geliyorlardı. İki kişinin omuzlarında taşıdıkları yirmi beş kiloluk, emme-basma tulumba, her birinin elinde balta, kürek, kazma, urgan, hortum, merdiven, teneke ibrikler, naralar atarak kimi genç, kimi ihtiyar, kimi de iri cüsseli, saçı başı dağınık serdengeçtilerden kurulu Eminönü Ocağının tulumbacı bölüğü, Pera yönünde hızla gözden uzaklaştı. -Yangınnnn vaaaaaaaaar! Yangınnnn vaaaaaaaaaaar! - Haaaayt! Karada aslan, denizde kaplan, yetmiş iki buçuk millete duman attıran, yaman gelir, yaman gider. Kasım Paşanın yiğitleri bunlar! Nidaları ile ilk tulumbacı bölüğü görünmüştü sokağın ucunda. -Yangınnnnnn vaaaaaaaaar! Feridiyedeeeee yangınnnn vaaaaaaar! Yangının başladığı Feridiye mahallesine Harbiye nazırı, zabitler, farklı semtlerden tulumbacılar gelmeye başlamıştı bile. Daracık sokaklar, birbirine yakın evler ve rüzgar, yangını söndürmek için verilen uğraşıyı güçleştiriyordu. -Yaman gelir, yaman gideriz Tophaneli aslan tulumbacılarız! Zaman ilerledikçe, gelen tulumbacıların sayısı artıyorken, yangın da aynı oranda büyüyordu sanki. Halk telaş içinde evlerinden mobilyalarını, değerli eşyalarını, hatıralarını kurtarmaya çalışıyor, ancak herkes kendi derdine düştüğü ve yeterli hamal bulunamadığı için her yerde bir düzensizlik hüküm sürüyordu. Yaptığı işe dalmış olan Selim kapalı duran dükkan kapısının ötesinde geçen koşuşturmayı gördüğünde, insanların fırtınadan kaçtığını düşünüyordu. Komşu esnaftan Zımzım Mustafa’yı kapıda görünce gülümsedi. Kalkıp kapıyı açtığında Zımzım Mustafa’nın yüzündeki kederli ifadeden ters bir şeyler olduğunu anladı. - Zımzım ne bu suratının hali, Çarşamba pazarına dönmüşsün! - Haberin yok galiba, Feridiye’de yangın varmış…! - Aman Tanrım! Bir balyozla vurmuşlar gibi, allak bullak olmuştu Selim. Hemen toparladı kendisini: - Ben eve gidiyorum Davut, dükkanı sen kapatırsın… Önlüğünü çıkarıp bir köşeye attı. - Ustam, ben de geleyim seninle, bakarsın yardımım dokunur. - Peki, nasıl istersen. Sen paşanın mallarını hazır et, sonra da gel. Daha fazla oyalanmadan yola koyuldu Selim. Herkes sokaklara fırlamış ve yangın yerine doğru büyük bir kargaşa içinde koşmaya başlamıştı. Beyoğlu eşrafı ne yapacağını bilemez haldeydi. Yangın henüz birkaç evi küle döndürmesine rağmen yakın mahallelerdeki insanlar eşyalarını pencerelerden atıyor, bağırış çığrış içersinde koşturup duruyordu. Yangın yerindeki kalabalık çoğaldıkça, başıbozukluk da artıyordu. Çalışmayan tulumbalar, yetmeyen su, çeşme bekçilerinin geç kalışı, suyun uzaklardan getirilmek zorunda oluşu, tulumbacıların düzensizliği karmakarışık bir yün yumağına çevirmişti ortalığı sanki. “Ne yapıyor acaba şu an tek başına. Herkes kendi derdine düşmüş yardım edeni de yoktur. Allah’ım ayaklarıma, ciğerlerime güç ver, yanına varayım Firuze’min.” Selim’le birlikte aynı yöne koşan kalabalık, şimdi bir engel gibi görünüyordu Selim’e. Elleriyle önünde koşanları çekiştirerek yol açıyor, insanlara çarpıyor, tökezler gibi oluyor, sonra toparlayıp kendini zaman ve ateşle yaptığı yarışa devam ediyordu. Köprüyü geçince, hangi yol daha kısadır? diyerek bir yandan koşmasını sürdürürken, kararsızlıkla muhakemede bulunuyordu. Kalabalık, tıpkı yatağını bulmuş bir nehir gibi akıyordu. Öylesine gürültülü ve zorlu bir akıştı ki, bundan kurtulması pek mümkün görünmüyordu zaten. Selim de kendini bu akıntıya bıraktı tevekkülle. İzdihamdan ve daracık sokaklardaki karmaşadan müteşekkil bir korku her yanı sarmıştı. Ateş ilerledikçe, yangınla savaşmaya çalışan tulumbacılar ve zabitler mahalle mahalle geri çekilmeye başlamıştı. Rüzgar, alevleri oyunbaz bir kedi gibi oradan oraya sıçratarak yangını söndürme ümitlerini de azaltıyordu. Alevler evlerin çatılarından diğer evlerin çatılarına bir şelale gibi dökülerek, hala içerde birkaç parça eşyasını kurtarmaya çalışan insanların üzerine yağıyordu. Selim nihayet yangın yerine ulaşmıştı. Ancak, evinin olduğu sokağa gitmek imkansız gibiydi. Yangının vahametini o zaman anlayan Selim, telaş içersinde tanıdık birilerini aramaya başladı. Rüzgarın dalgalandırdığı yaprak hışırtılarına karışan yangın çatırtıları, tuhaf bir musikiyle peşrev yapıyordu henüz. Daha cehennem şarkısı başlamamıştı. Bir saat içinde Zambak sokakta yanmayan tek bir ev bile kalmamıştı. Rüzgarla birlikte eğilip bükülen alevler, dolambaçlı yollar izliyor ve önüne çıkan her şeyi dümdüz ediyordu. Bir sokağın ucundaki evi kurtardım diye düşünürken, sokağın öteki ucunda, arkadan dolanarak gelmiş yeni bir yangın uç veriyordu. Kalabalığın arasında tanıdık bir sima görür gibi oldu Selim. O yöne doğru giden Selim, koluna yapıştı Tahtaburun Cemil’in. Yüzü gözü yağlı isten kararmış, nefes almakta zorluk çekiyor ve aksırıp tıksırıyordu. - Cemil, benim Selim! Tanıyamamış gibi yüzüne baktı bir öksürük nöbetine tutularak. Zorla konuşabildi. - Büyük felaket Selim! Her yer yanıyor. - Firuze’yi gördün mü Cemil? O iyi mi? Bir şeyi yok ya! - Hiç görmedim. Yangın sizin evden başlamış diyorlar. - Oy Firuzeee, gülüm!.. Cemil’i iki büklüm olmuş öksürük kriziyle baş başa bırakıp, sokağına ulaşabileceği bir yol bulmak üzere oradan ayrıldı. Her yer, yangından kaçırılmaya çalışılmış ve çoğu yanmış kitaplar, der top edilmiş halılar, üstüne basılıp kırılmış müzik enstrümanları, parçalanmış arabalarla doluydu. Bunların arasında yürümek ve yangının olası tuzaklarına dikkat ederek geçmek gerekiyordu. Yokuşlardan, içine gözyaşları karışmış erimiş metal pınarlar akıyordu. Pencerelerin camları büyük bir şamata ile kırılıyor, parçaları insanların çıplak ayaklarını kesiyor, yüzüne gözüne sıçrıyordu. Tarlabaşına doğru yayılan yangın, Büyük Parmak Kapı ve Hasnun Galip Sokağa sıçramış, oradan Mis Sokağa, sonra Farabi, Ağa Cami ve Sakız ağacı ve nihayet Kalyoncu Kulluğa kadar yayılmıştı. Her yanda bir korku, şaşkınlık, telaş hüküm sürüyordu. Yangın taşkın bir sel gibi hızla yayılıyor, aileler perişan bir vaziyette kayıp yakınlarını, çocuklarını arıyordu. Sanki yüz kişi tarafından ayrı ayrı yerlerden kundaklanmış gibi her bir yanı sarmıştı alevler. Birkaç saat sonra Beyoğlu’nun yarısı alevden tuzakların altında inim inim inlemekteydi. Kapkara dumanlar, rüzgarın da yardımıyla kara bir örtü gibi Pera’nın, Galata’nın, Haliç’in bütün mahallelerini örtmüştü. Kızgın korlar, çiviler, metal parçaları uçuşuyor, nereye gideceğini bilemezmiş gibi havada bir tur atıyor, sonra bir volkanın lavları gibi evlerin çatılarına akıyordu. Karadenizli ahşap ustalarının titizlikle işledikleri, ahşap sanatının eşsiz örnekleri, şahnişinler, çatı kenarı süslemeleri, camilerin ahşap minareleri bu cehennemden paylarını alıyordu. Sokakların bu olağanüstü aydınlanması, sıcağın bu dayanılmaz yüksekliği karşısında insanlar çaresiz kalmıştı. Seraskerlikten, köşklülerden insanlar sağa sola emirler yağdırıyor, neredeyse İstanbul’un bütün tulumbacı ocaklarından gelen bölükler canla başla alevlere karşı amansız bir savaş veriyordu. Köpek sürüleri korkuyla uluyor ve kaçacak delik arıyor, buldukları küçük bir açıklığa sığınıyor ama alevler oraya da ulaşınca gerisin geriye acı feryatlar atarak kaçıyorlardı. Askerler yanmış üniformalarıyla yangınzedelere yardım ediyordu. Kavrulmuş saçlarından hala duman tüten insanlar acı içinde kıvranıyor, başıboş dolaşan atlar, yaralıların, yanmış cesetlerin arasında sahibini arıyordu. Dar sokaklara yığılan eşyaları kurtardım diye düşünürken, sinsi bir düşman gibi arkadan gelen alevlere teslim oluyordu eşyalar ve insanlar. Bir alev çemberinin ortasında kalmışlar gibi kaçacak tek bir delik bulunamıyordu. Bütün bunlar olurken, şehrin bütün haydutları, çeşitli milletlere mensup fedailer ve hırsızlar da, sözbirliği etmişçesine yangın yerine akın etmişti. Eşya kurtarıyorum diye eve dalanlar ortalığı talan edip, ganimeti yüklenip kaçıyordu. İmparatorluk askerleri neyle uğraşacağını şaşırmış durumdaydı. Yangınla mı yoksa bu hırsız sürüsüyle mi baş edeceklerdi şaşırmıştılar? Tulumbacılar, sakalar ve hamallar kendi aralarında anlaşıp bazen bu talana karışıyor ya da para karşılığı yardım ediyordu. Hırsızlar birbirleriyle çatışıyor, cinayet işleniyor, kılıçlar, palalar, hançerler havada uçuşuyordu. Tam bir başıbozukluk hakimdi her mahalle ve sokakta. Selim de oradan oraya koşturuyor, kapkara olmuş yüzünde iki aydınlık çukur gibi duran gözlerinde, yaşanan büyük felaketin, facianın yol açtığı dehşetin izleri okunuyordu. Bu cehennem sıcağında hummaya tutulmuş gibi titreyen bir adam, aklını kaçırmış kendi etrafında pervane gibi dönüp kaybolmuş çocuğunu arayan genç bir anne, elinde kılıcıyla, ganimeti paylaşamadıkları için kavgaya tutuştuğu hasmının canını alan zebella gibi bir harami, bir kenara yığılmış acı çığlıklar atarak kavrulmuş ellerine bakan genç bir delikanlı; hepsi ve daha nicesi bu uğursuz ve garabet oyunun uyumsuz aktörleri gibi, cehennem ateşiyle aydınlanan bu sahnede bir araya gelmişti. Evine varabilmek için yaptığı her hamlesi, ateşten bir duvar tarafından engellenen Selim, yaralılar ve cesetler arasında Firuze’yi arıyordu. “Dokunmaya kıyamadığım sedef tenine, gül yüzüne tekrar bakabilecek miyim Firuzem?”, diyerek deli gibi dolanıyordu. Kalabalığın arasında bir ara Yusuf’u görür gibi olmuş, ama gözden kaybetmişti. Sokak sokak Firuze’yi ararken, ateşle dansın ölümcül sahnelenişini görüyordu her yerde. Kuvvetli, ayağına çabuk cesur tulumbacılar, ateşin içine naralar atarak dalıyor, kundağında unutulmuş bir bebeği ya da ayakları tutmayan bir ihtiyar kadını kurtarıyordu. Müslümanlar ve diğer dinlerden olan insanlar bu ortak düşmana karşı cengaverce, birlikte meydan okuyor ve çarpışıyordu. Dünya malı, dünyada kalır diyen insanlar canlarını kurtarmaya bakıyor, kimisi nasılsa yangından kaçırılabildiği bir taburede, keder içinde, evinin yanışını seyrediyordu. Gündüz gözüyle kara bir gece yaşanıyordu sanki. Yangının tahribatı büyüdükçe, kalabalık arasındaki kargaşa daha da artıyor ve deliren ümitsiz insanlar boş gözlerle enkazın arasında dolanıyordu. Yanmış, kömür olmuş bebeğini bağrına basmış anneler, derileri kalkmış, soyulmuş, su toplamış acı içinde feryat eden ihtiyarlar, çocuklar ve kadınlar, ağlaşıp dövünerek sahile kaçmaya çalışıyordu. Her dilden dualar işitiliyordu. Kaçan kalabalık, hala dört bir yandan gelen tulumbacılar, askerler, saray habercileri, paşalar, haydutlar, kayıp ailelerini bulmak için gelenlerle tıpkı, iki ordunun göğüs göğse çarpışması gibi daracık ve kül yığınıyla, kor ateşle dolu sokaklarda birbirlerinin üstüne yığılıyordu… Sabaha karşı, rüzgarın da durmasıyla söndürülen yangınının geride bıraktığı zayiat çok ağırdı; sekiz bin ev yanmış, üç bin insan ölmüştü. Sahil, sanki bir düşman tarafından buraya kadar püskürtülmüş insanlarla doluydu. Selatin camilerinden duyulan müezzinlerin ıstırap ve hüzün dolu sesleri, güneşin doğuşuyla birlikte, ışıl ışıl bir yaz günün başladığını haber veriyordu. Felaketten canlarını kurtarabilenler, birkaç parça eşyası ve ailenin sağ kalan fertleriyle birlikte, ateşin bir dost olduğu kadar, nasıl bir şiddeti de içinde taşıdığını, yaşam kadar ölümü de kucakladığını anlıyordu. Bir sofistin dediği gibi: Bir odun ateşinin yanarken söylediği şarkının romantikliği kadar, bir volkana da dönüşebileceğinin dramatik bilgisine varmanın gizemini çözmeye çalışıyorlardı… Selim, sokağına ulaşmış, evinden geriye kalan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yönünü kaybetmiş gibi evinin nerede olduğunu bulamadı önce, sokak boyunca sağlı sollu uzanan bir kül ve enkaz yığınından başka bir şey yoktu. Nihayet evinden arta kalan bahçeye vardı. Hala dumanlar tütüyordu enkazdan. Kapının basamakları önüne, günün bütün yorgunluğuyla dizleri üstüne çöktü kaldı: ”Birine ulaşmadıkça yolun ne anlamı kalır Firuze!” Elinin yanmasına aldırmadan yerden avuçladığı külleri öfkeyle havaya savurdu. Yağmur gibi üstüne başına yağarken küller, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Her şey küle döndü, ateş söndü. Ya ruhumdaki ateş, onu nasıl söndüreceğim?” Bu sırada bir el omzuna dokundu. Bir umutla bu elin sahibine baktı. Keder içindeki kadim dostu Yusuf’u gördü. - Ah Yusuf, yalnız İstanbul değil, yüreğim de yandı! |
HAYIR VARDIR Bir zamanlar Afrika da ki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? " |
Nefesim Sensizlik Kokuyor Kırık bir kadehsin sen elimi kanatsan da.Eski bir şarkısın sen yüreğimde yankılanan.Defalarca dinleyip ,dinlemekten bıkmadığım , her dinlediğimde gözyaşlarımla eslik ettiğim bir eski ask şarkısın sen.Puslu sabahlarda yarınlarımda kurduğum hayallerimsin sen.Sen, beni terk etsen de hayallerimin en güzel düşüsün.Çekip gitsen de gönlümden kopartmaya kıyamadığım nazenin çiçeğimsin .Sönmüş bir yıldızsın sen gözlerimde ; sen uzaklarda olsan da seni gözlerimden silemiyorum ve de gözlerimi sana bakmadan alamadığım parlak yıldızım sen sen.., O parlak gözlerinde mutlu ömrümü yasadım .Bir bahar yasadımsa kalbimin karakışlarda bil ki ;senin gözlerindeki yasama sevinçlerindeki bahar tomurcukları sayesindedir.Bin defa ölümdümse yasarken ; bil ki senin gözlerinden süzülen gözyaşlarına kıyamadığımdandır. Ardına bakmadan, kollarımı kollarından mahrum bıraktığın için gecenin sessizliği ruhumu tırmalıyor. Hasretimin çığlıkları karanlık geceyi hıçkırıklara boğuyor. Bir mum ışığı gibi yavaşça sönüyor yasam ışığım. Ne uzanan bir el ne de ışıklar var karanlık var odamda. Karanlıklar içinde üşüyormuş gibiyim. Kaybettim tüm yaşama sevinçlerimi, yüzümdeki seninle açan gülüşlerimi özledim.Senden kalan yalnızlıklarımda hüzün denizlerinde fırtınalarla savaşıyormuşum gibiyim.Sensiz yasarken seninle her gün ölüyormuş gibiyim...Asırlar geçse de solmaz derken askımız ,ilkbaharları bırakıp karakışlara yenildik.Bir ömür boyu bitmez derken sevdamız hüzün denizindeki ayrılık fırtınalarına yenildik.Hayallerimizde Cennetteki Leyla ile Mecnunu yasarken sevdanın gururu altında ezildik ve sevdamıza ask-ı memnu derken şimdilerde birbirimizi gördüğümüzde ayrı iki yabancı gibiydik. |
http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gifAşk Kapıyı Çaldığında Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim. Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği... O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti. Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım. Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek. http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gif |
Aşk Dedikleri Aşk: en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o,adı kendisidir zaten.Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur.''Aşık oldum'' dediğiniz an akan sular durur,küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlar.Çünkü aşkın dili tektir.Aşk cesaret ister,kocaman bir yürek ister.Nedir bu aşk denilen şey?Elle tutulmaz,gözle görülmezbir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler?Aşk,hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir,bu yüzdende kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir.Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz.Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrınıda çözerdik herhalde.Ama o zamanda aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.Aşk hayata ve zamana karşı işlenen en büyük suç ortaklığıdır,aşk hayatın bütün tek düzeliğine,bütün sıradanlığına en soylu baş kaldırıdır.Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz.Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak,yargılamak,karala! mak da aşka yakışmaz.Bu önce haksızlık kendinize saygısızlık olur.İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını karşılık görmesede,acı çekeceğini hissetsede,yarın terk edileceğini bilsede,ailesini karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli aşkından.''SENİ SEVİYORUM'' diyebilmeligöğsünü gere gere.Aşk işte o zaman aşktır.Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur,zaten aşkın kendisi doğrudur.Kime karşı duyuluyorsa bu aşk,doğru insanda işte odur.Aşkın zamanı yoktur hep hazırlıksız yakalar insanı.Evli olmanız,sevgilinizin olması,bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız,bağlılıktan korkmanız,ailenizden çekinmeniz,hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiçmi hiç umrunda değildir.İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelme yürekliliğidir,belkide yeni hayata geçebilme yoludur...Aşkın ne zaman geleceği belli olmadığı gibi,ne zaman gideceğide hiç belli değildir.Fazla vakti yoktur onun,uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülüde yoktur.Bir başka göze bakmaya bir başka tene dokunmaya baş! laması okadar da zor değildir... Aşktan değil onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyormusunuz hayat zaten kocaman bir yalan.Bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK lütfen ona haksızlık etmeyin.Aşkına,sana aşık olana sahip çok ve onu kaybetme.''SENİ SEVİYORUM'' demek için geç kalma! Sevgiyle kal... |
Bir Bitişin Hikayesi Tam tamına 17,5 yaşındaydım o gün.Bütün eyitin hayatımı adadığı ve sonunda başardığım üniversitemin bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken küçük bir çocuktum.Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük bir hızla geçiyor ve gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu. Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı baş başa geçirmekten, İstanbulcun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten büyük keyif ali yorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben de her gün yeni şeyler öğreniyordum. Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine girmiştik .Evleneceğimiz günler şayiliydi. 5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda. Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum. Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi yakaladı, ama hemen kendimizi toparlayarak uzaklaştık. İşte yine ben eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .- Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana öyle geliyordu. Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5. yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı. Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala duruyor. Aşk mı bir daha asla. http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gif |
FAKİR VE KÖR Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar. Fakir olanı biteni anlatır. Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider. Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde: - Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlamda senin gözünü açsın, diye dua eder. Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar. Körün görmesi ile ilgil i haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yüreklide duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir: - Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı. - Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı. - Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmışki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır. Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandır, göz açar. Ancak gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler. |
Gelinlik Kız Çocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtiği dostluklar ve gitmek zorunda kaldığı yerler. Annemin gönlünce kurduğu dostlukları severdim ben. Çoğu dünyadan elini, eteğini çekmiş kimselerdi. Öyle yerlere gideceğimizde annemin ince kıvrımlarla biçimlenmiş dudakları sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kızıla dönüştürüyor kırmızısını. Kapıdan kedi adımlarıyla çıkıyoruz. Annem, dikkatle sokak kapısını kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açıcı serinlikte, sonbaharı yaşıyorsak iyicene iliklerimizi ısıtan ılık güneşlerle dolardı. Yollarda dönüp dönüp gerime bakıyorum. Şifa'nın denize çıkan burnunda sakızağaçları vardı. Artık deniz banyolarından vazgeçilmiş günlerde, gençler onların altlarına otururlardı. Yoğurtçu tarafından sandallar çıkıyor; Kurbağalıdere'nin ağzına gelince ya Kalamış kıyılarına uzanırlar ya da Şifa'dan Moda'ya kadar gezinirlerdi. Öğlen güneşinin omuzlara eğilişi, okşayışı. Annemin yeniden gençkız gibi yollardan geçtiği sıralarda, yağmurlardan bile gönenirdim. Bu yağmurlar ergenlik yıllarımın ve şimdinin yağmurlarına yabancıdır. Rüzgâr üşütmezdi; soğuk rüzgârlar yağmurluğumun yakasını, eteklerini açıp uçurtmazdı. Yağmurda yürüyüşlerimiz annemle. Tramvayların, otobüslerin, vapurların, ender bindiğimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanın bütünleşerek cama çarpışı; dağılarak kendince su yolları açıyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuşlar uyduruyorum, ayyıldızlı Türk bayrakları... Yağmurun çiçekdürbününden binlerce şekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardık. İncilâ Abla'yla. İncilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittiği evin kızıydı. Annemin onları nereden tanıdığını çıkaramıyorum. Belki uzaktan bir yakınlık, hısımlık vardı aramızda. Bizim geldiğimizi görünce delicesine sevinirlerdi. İffet Hanım beni kucaklar, saçlarımı defalarca öpüp koklardı. Taşlıktan girilince karşımıza düşen odaya koşardım. Burada İffet Hanım'ın annesi yaşıyor. İffet Hanım'ın annesi, ben hatırladığımda çok yaşlı bir kadındı. Vücudunun yorgunluğuna karşın, aklı dinçti. İhtiyarlığından yerinden kalkmıyor, sabahtan akşama kadar bir köşe koltuğunda dua ediyordu. Mor kadife üzerine sırma işlemeli kesesinden elyazması Kur'an'ını çıkarır, hiç sıkılmadan ezbere bildiği ayetleri tekrar tekrar okurdu. Onun elini öperdim. Bu el, her vakit tuhaf, baygın bir menekşe kolonyası kokardı. Kolonyası Nuhbe Hanım'ın başucunda dururdu. Yuvarlak, tombul şişenin kapağı sincap rengiydi. Nuhbe Hanım kına yakardı saçlarına. Önü işlemeli beyaz tülbentlerle örterdi saçlarını. İncecikti saçını örttüğü tülbentler. Yatağının ayak ucuna konmuş bohçasında kalın tülbentler vardı, lavanta torbacıklarıyla sarmaş dolaş. Nuhbe Hanım azıcık kıpırdanıp hareket ettiğinde terliyordu ve kızı sırtına kalınca tülbentlerden koyardı. Elbiselerinin yakalarına rokoko yapraklar işlenmiş; ikide bir ellerini bu yapraklara değdiriyor Nuhbe Hanım. Benle büyük insanmışım gibi konuşuyor. İffet Hanım'a, "Çocuğa bir bardak tükenmez versenize canım," diyor. İffet Hanım hâlâ tükenmez kurardı kış aylarında. Benim için taze meyveler, balbademler, içfıstıkları getirir; sessizce bir yana bırakırdı. Gerçekte onurun saklatdığı bir yoksulluk, odalardan taşlığa, taşlıktan mutfağa belli belirsiz sinmişti. İncilâ Abla'ların evi. Bahariye'nin arka sokaklarındaydı. Buradaki üç kârgir konakları, zenginlik çağlarını kapadıklarından kiraya verilmişti. Ev sahipleri, herhalde pek önceden karşı yakaya taşınmışlardı. Bazı günlerde, havanın açık ve aydınlık olduğu günlerde at arabasıyle gelirdik İncilâ Abla'lara. Öteden sokağa sapar sapmaz dantelalı mendil kenarlarını hatırlatan çatı çıkmaları görünürdü. Tahta oymalar çok güzeldi. Nicedir konağın yüzü yağlıboya görmediğinden kararıp çirkinleşmişti. Damında hep sazlar bitmişti. Kırık döküktü pencerelerin kepenkleri. Bahçeden girince, konakta kimselerin yaşamadığını düşünüyordu insan. Dutağaçlarıyle akasyalar bakımsızlıktan yabanıllaşmışlardı .. İncilâ Abla'lar, hemen bahçeye açılan en alt katta oturuyorlardı. Ama pencereleri kapalı durduğundan mevsimlerin rengi, ışığı, kokuları konağın kilerinden bozma eve giremezlerdi. Evin içi suskunluk ve sıcak; İncilâ Abla'nın yeşil marul yapraklarıyle beslediği kanaryasının ötüşleriyle dağılırdı. Taşlıkta duvarlar ak badanaydı. Nuhbe Hanım'ın odasında gülkurusu. Kireç badananın üzerine yapışmış fırça kıllarını ayıklamaya bayılırdım. Nuhbe Hanım'ın eşyası yıllardır yenilenmemişti. Evin kökeni gibiydi eşya. Duvara dayalı, parlaklığını yitirmiş pirinç topuzlarla bezeli yüksek, demirden karyolası; sağlı sollu, yastıklarla tıka basa doldurulmuş koltuk; üzerinde iki büyük gaz lambasının durduğu aynalı konsol... Şimdi sadece bunları anımsayabiliyorum. Sonraları Nuhbe Hanım'ın yanından ayırmadığı İncilâ Abla'nın mevlut şekerlerini bir de. İffet Hanım'a, kolay kolay, Nuhbe Hanım'ın kızıdır denemezdi. Ufak tefekti, içi tez kadındı. Çok çökmüştü, yaşını kestiremezdim bu yüzden. Annesine sigara saran elleri, tütünden olacak, sapsarıydı. Modası geçmiş uzun elbiseler giyerdi. Giysileri değişir, göğsüne taktığı elmas iğne değişmezdi: Ne dalı olduğu anlaşılmayan bir altın çubuğa oturtulmuş taşlar. Taşların tümüne su kaçmıştı, kara karaydı. Saçları topuzdu İffet Hanım'ın. Başındaki kemik tokaları, firketeleri ne zaman saymaya kalksam, sonunu getiremezdim. Dışarda yaşanan kalabalıklardan, eğlencelerden, sevinçlerden, hatta üzüntülerden ve kederlerden bu eve sızabilen bir tek bizlerdik: Annemle ben. İncilâ Abla, geçmiş zamanlardan kalma bir perikızı gibiydi. Kızıl saçlarını omuzlarına döker, ağır ağır tarardı. Papatya sularıyle yıkanıyordu kızıl saçları. Papatya kaynıyor ocakta. İkimiz ufalıyoruz papatyaları. İncilâ Abla'yla karanfil kurusu kaynatıp esans yapıyoruz. Onunla birlikte olmaktan mutluluk duyardım. İlişirdim kucağına. Defterime kenarsüsü yapardı Faber kalemlerimle. Çukulata yaldızlarını biriktiriyor, kırışıkları ince parmaklarıyle düzeltiyor; ben gelince bana verecek. Kimi vakitler annesi gibi saçlarını topluyor, ama onun topuzu sıkı değil. Aralardan kaçan yumuşak bukleler ensesine düşerdi. Başka gelen giden yok muydu oraya? Sanki üst katlarda kimse oturmuyordu ve biz, kimsenin yaşamadığı bir konağa tanıktık. Öbür kiracılarla merdiven başında, bahçede, dut ağaçlarının gölgeliğinde, hiçbir yerde hiçbir yerde karşılaşmadık. Nuhbe Hanım'ın sözünü ettiği insanlar geçmiş, göçmüşlerdi. Solgun yüzleri, sarkık yanaklarıyle çektikleri fotoğrafları gösterirdi bana eski tanıdıklarının. Anılarıyle yetiniyordu. İffet Hanım'sa böyle şeyleri düşünmeye, anmaya fırsat bulamazdı sanırım. Evi evirip çeviren, kotarandı İffet Hanım. İncilâ'yla birlikte bütün günler çalışırlardı. Kasnağa geçmiş işler biter bitmez, İffet Hanım satmaya götürürdü. İncilâ'nın babasından kalan azıcık emekli aylığına, dul ve yetim maaşına İffet Hanım'ın zorlukla sattığı işlemelerin, göz nurunun, el emeğinin pek ucuza gider karşılığını eklerlerdi. Üçü bir başlarına erkeksiz yaşıyorlardı. Belki de dış dünyayla ilgisiz yaşamları bundandı. İffet Hanım'ın elinde en canlı iplikler hüzne bulanır; en göz kamaştırıcı çiçekler acı çökertirdi. Oysa İncilâ Abla'nın suzenîleri, sarmaları, hesapişleri huzur verirdi içimize. Annem, onlara gittiğimizde daima hediyeler götürürdü. Sırayla Nuhbe Hanım'a, İffet Teyzeye ve İncilâ Abla'ya. Ama bu hediyeler, annemin gitmek zorunda kaldığı yerlere götürdüğü buket çiçeklere, lüks fondanlara benzemezdi. Paketleri gizlice taşlıktaki ayakları sallantılı yemek masasına bırakırdı. İffet Hanım hemen farkeder, "Kızım ne diye zahmet ediyorsun," derdi. Sesindeki titreyiş, bende onlardan, o taşlıktan ve odalardan kaçmak ihtiyacını uyandırırdı. Taşlıkta ayakkabılarımızı çıkartırdık. Naftalin kokulu terlikler getirirdi İncilâ Abla. Terlikler ayaklarıma biraz büyük geliyor. Çay vakti kızarmış küçük ekmeklere sürülü reçel ve tereyağıyla kahvaltı ediyoruz. Birden iştahım kapanırdı. İncilâ Abla'nın gözlerini aradım. Bakışlarımız birleştiğinde dinerdi midemin sinsi bulantısı. Bunca eski, yalın eşyanın ortasında çay fincanları harikulâdeydi. Bunlar porselendi. Kulplarıysa çaya eğilmiş, çatı yudumlamaya hazır gümüş kuşlardı... Çay içtikten sonra İncilâ Abla bize ut çalardı. "ek deveci develeri engine / Şimdi rağbet güzel ile zengine" diye bir Güney-Anadolu türküsü söylerdi. Nuhbe Hanım, bu türkü söylendiğinde İncilâ Abla'ya nedense dargın, küsmüş bakardı. Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü akşamın karardığı saatlerde kapının gıcırdayarak sokaktan açılmayacağını bilmek, bende çözemediğim duyguların başlangıcı sayılır. Sözgelimi bize sunulan gümüş kuşlu fincanların kırıldığını duyardım. Kafesteki kanaryanın bir sabah öldüğünü. Bahçedeki camları boydan boya çatlak limonlukta sıkışmış arıları. Biz eve döndüğümüzde babamı beklerdik. Şaşırmam gereken konulardan biri, İffet Hanım'la İncilâ Abla'nın bize hiç gelmemeleriydi. Nuhbe Hanım'ın yaşlılığına, yürüyemeyecek kerte yorgun oluşuna bağlardım bunu. Bir gün olağanüstü bir şeyle karşılaştık İncilâ Abla'larda. Nuhbe Hanım'lara annemle benden başka misafir gelmezken, ilkyaz öğleden sonrasında, genç ve yakışıklı bir adam, taşlıktaki masayı çevreleyen iskemlelerden birine oturmuş, kahve içiyordu. Pencerelerin kepenkleri aralanmıştı üstelik. İçeriye yansıyabilen, nihayet odaları dolduran gün ışığı ansızın eski eşyayı büyülemiş, şenlendirmişti. Genç adamın saçlarından bir demet alnına dökülmüştü. İffet Hanım annemi karşıladığında, o da ayağa kalktı. "Ne iyi ettiniz de geldiniz," dedi İffet Hanım, "erişte kesmiştim ben de." İncilâ Abla ibrişimleri, elvan elvan iplikleri topluyordu telâşla. "Kusura bakmayın," dedi anneme. "Biz yabancı mıyız İncilâ?" "Cahit," dedi İffet Hanım. "Tanıyacaksın Süheylâ, Hasan amcayla Kâmran yengenin oğlu." Annem gülümsüyordu. Hasan amcayla Kâmran yengenin adlarını ilk kez işitiyordum. "Mühendis çıkmış bu sene Cahit. Binbir güçlükle arayıp bulmuş burasını sağolsun." Ben hemen mühendis olmaya karar veriyordum. Genç adam, hemen benim Cahit ağbim oluyordu ve ben, büyüyünce tıpkı ona benziyordum. Geniş omuzlu, uzun boylu, insanın elini sıkarken güvenç veren. Cahit ağbi saygıyla annemin elini sıktı. Benim de. Galiba hayatımda alaysız elimi sıkan birinci insandı o. Dün gibi hatırlıyorum: O gün kandil simitleri yedik Nuhbe Hanım'ın odasına doluşup. Nuhbe Hanım bayağı gençleşmişti. Cahit ağbinin getirdiği siyah-beyaz damalı başörtüsünü göstermişti anneme. Onları arayıp soran bir başka insanın gizli gururunu taşıyordu. "Cahit ağbine şiir okusana" dediler bana. Cahit ağbime başımı çeviriyor, sonra utançla yere eğiyordum. Bahçeye çıktık; İncilâ Abla, Cahit ağbi üçümüz. Camları boydan boya çatlak limonlukta kuru otlara oturduk. Taşlığa girip pıtpıt terliklerimizi giydiğimizde güneş batıyordu. Nuhbe Hanım'ın odası alacakaranlığa bürünmüştü. Cahit ağbi, alacakaranlıkta, İncilâ Abla'yı seyrediyordu sezdirmeden. Cahit ağbiye defterimi, İncilâ Abla'nın yaptığı kenar süslerini gösterdim. Çarpım cetvelini çıkardım okul çantamdan. Boncukların yerlerini değiştirdim. Pergelle suda halkalar çizdi defterime Cahit ağbi. Nuhbe Hanım, oradan oraya koşturan İffet Hanım'ın terli yüzüne bir şeyler mırıldanarak üfledi. İncilâ Abla ud çalmadı. Eriştelerimizi patiska bir torbaya koydu İffet Hanım; "Sana da vereceğim Cahit," dedi. "Size gelip yerim teyzeciğim." Hasan amcanın, Kâmran yengenin yinelenen adları. Nuhbe Hanım'ın kadife kesesinden çıkan elyazması Kur'an. Ayrılırken annem, İncilâ Abla'yı sevecenlikle kucaklıyor. İlkyaz aylarında Cahit ağbiye hep rastladık Nuhbe Hanım'larda. Misafir odası şimdi, bize olduğu gibi, onun için de açılıyordu. İşe girmişti Cahit ağbi. Mühendisliğin önü şimdi açıktılar, herkes mühendis olmak istiyordular... Kadıköyü'ne geçtiğinde, ne yapıp ne edip, Nuhbe Hanım'larda erişte yiyordu. İffet Hanım kasnakları konsolun gözüne kaldırmış durmadan bir şeyler dikiyordu. Sayfalarını çevirdiğim Manidifata'lar da yoktu ortalıkta. Taşlıktaki masanın altına beyaz kâğıtlar yayılıyor, kumaşlar biçiliyordu. Sokağa çıktığımızda anneme sordum: "Anne, Cahit ağbi onların nesi oluyor?" "İncilâ Abla'yla evlenecekler. Allah yüzünü güldürsün İncilâ'nın." "İncilâ Abla gidecek mi buradan?" İncilâ Abla'yı yitirmekten ürküyordum. Çocuk kalbime hançerler batıyordu. İncilâ Abla limonlukta yine ut çalıyor, Cahit ağbi gür sesiyle "Etme beyhude figan vazgeç gönül" şarkısını okuyordu. Nuhbe Hanım, odasının penceresini ardına kadar açmış, dinliyordu. Kafesteki kanarya güneşlerde bahçeye çıkartılıyordu. Ot gövermiş, harap bahçeler azmıştı. Nuhbe Hanım'ın sedefli kavuklarına yerleştirilmiş cılız küpeçiçekleri bile tomurcuklanmıştı. Ben konağın oymalı dam çıkmalarından hoşlanmıyordum, limonlukta yükselen kalın erkek sesini sevmiyordum, Cahit ağbi dostum olmuyordu. İffet Hanım'ların odasındaki cilalı tahta sandık açılıp kapanıyordu. Okul çıkışlarında genellikle buraya geliyorduk annemle. Tahta sandığın açılıp kapanışlarına. "Eskiden," diyordu Nuhbe Hanım, "kızların çeyizinde bir teli ipekten, bir teli ketenden kıvır kıvır dokunmuş hilâli gümlekler makbuldü." Herkes gülüyordu onun anlattıklarına. Aralık kepenklerden şişman dut sinekleri giriyordu odaya. Hevessiz, coşkusuz günlerim. İncilâ Abla'yı, o dutağaçlarının gölgelediği evden ayrı düşünemiyordum. İncilâ Abla bir perikızı olmaktan uzaklaşıyor, etiyle-kemiğiyle gerçeğe dönüşüyordu. Çarşaflardan sıcaktutacağına, her şey hazırlanıyordu çeyizde. "O uğursuz mum çiçeklerinden," diyordu da, başka bir şey demiyordu annem. Nişan elbisesi dikilirken söz bozuldu. Cahit ağbinin gelişleri seyrekleşmişti. Limonluğa geçip şarkılar söylemiyordu artık. İncilâ Abla'yı kucaklayışlarında soğuktu, bıkkındı. Oturup kalkması, giyinip kuşanışı başkalaşmıştı. Defterime gönyesiyle üçgenler yapmadı boy boy. Mum çiçekleri limonlukta kendi kendilerine bitmişlerdi. "Yıllarca otun üremediği limonlukta." Cahit Ağbi'nin İncilâ Abla'yla nişanlanmayışının nedeni belirsizdi. Annem konuşmuyordu sorduğum vakit. Ben onlara gitmediğimizde çarçabuk unutuyordum. Zaten tatil yaklaşıyordu, yazın esrikliği vurmuştu başıma. İffet Hanım'ı kıpkırmızı gözlerle buluyorduk. Uçuk pembe tafta nişan elbisesi eski gardıroba asılmıştı. "Üzülmeyin İffet Abla." diyordu annem.. "nerde İncilâ gibi bir kız bu zamanda. Kısmeti kapanmadı ya." Kendi de inanmıyordu söylediklerine pek. Kanarya eski yerine kondu. İncilâ Abla'nın yüzünde yaşamadan tükenmiş umut ışığı gülümsemeler. Sonra sonra zayıflamaya başladı. İnce vücudu ateşlerle kavruluyordu. "Bu yapılır mıydı," dedi annem, "bu yapayalnız, sığınaksız insanlara yapılır mıydı bu!" Annemin misafir gününde beyaz eldivenler geçirmiş, güneş şemsiyeli bir kadın, "İncilâ'yı da bundan sonra kimse almaz," dedi. "Az gezmedi o mühendis çocukla. Limonlukta şarkıların bini bir paraydı. Gökleri çınlattı âvazeleri." Hallerini bilmeyişlerinden söz edildi İffet Hanım'ların; Kızılay'a satılan hesapişleri, mürver iğneler, civan kaşları. Nişan bozulmasından bir yaz geçmişti. Koskoca bir yaz geçmişti. Cahit ağbiyi yanında kısaca boylu, çok şık bir kızla Moda'da görmüştük. Deniz Kulübü'ne giriyordu. Gençkızın saçları bukle bukle kesilmişti. Perçemleri, yokuşta Cahit ağbiye yaslanışları... Deniz Kulübü'nde caz çalıyordu. Kayıklarla gelip dans edenleri seyrediyordu halk. Cahit ağbi, anneme selam vermek istemişti: Hasan amcayla Kâmran yengenin oğlu, "Tanıyacaksın Süheylâ." Buz gibi durmuştu annem. Bana el sallamıştı Cahit ağbi, kolumdan çekip sürüklemişti annem. Düğünler yaşanıyor. Gelin güleryüzle iniyor merdivenlerden. Çocuklar geziniyor ortalıkta. Kadınlar aynalarda yapılı saçlarını düzeltiyorlar. Düğün pastası kesiliyor. Ben hiç düğünlere gitmiyorum. İçinde akide şekerleriyle bir tek lokumun olduğu pembe kâğıdı açmıştım. Pembe kâğıt külahta İncilâ Abla'mın soluk baskılı fotoğrafını görmüştüm. Limonluğa kar yağıyordu. Kar, çatlak camlardan içeriye yağıp eriyordu. Kuru ayazın ardından yağmurlar geldi. "Hoş geldiniz, "dedi annem. "Şakır şakır yağmur, manşonumu ıslattı," dedi annemin güneş şemsiyeli konuğu. Çizmelerini çıkardı. Manşonunun tüylerini kabarttı. Soba yanan odaya girerken, "İşittiniz mi?" diye sordu. "Sizin İncilâ'nın Cahit, eski elçilerden Regaip beyin kızıyla nişanlanmış, yıldırım nikahıyla evleneceklermiş." Bir an sustu anlamlı göz süzmelerle. "Regaip bey çok seviniyormuş. Sevinir elbet, Cahit hem güzel çocuk hem de istikbali açık." Annem, misafir hanıma muzlu pastadan tutmuyordu. |
Borcum vardi Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburalaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup: - Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden? Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken: - Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece... Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek: - Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı? Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip : -Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak. Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti. Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle: - Elli yıl kadar önceydi,diye devam etti. Rahmetli babamı,sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde. Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti. Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken: - Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden... |
Ağaç Bir dostunum yılbaşı armağanıydı: küçük boy saksı içinde birkaç yaprak, adını bilmediğim bir bitki. Getiren de adını bilmiyordu. Büyüdükçe güzelleşeceğini söylemiş satın aldığı çiçekçi. Öyle de oldu, Saksıyı evin arkasındaki balkonda bir köseye koyduk, iki günde bir su veriyorduk. Onun orada olduğunu unutuyordum çoğu zaman. Sonra bir gün yardımcım, bitkinin büyüdüğünü, saksı değiştirmemiz gerektiğini haber verdi. Saksısını değiştirdik. Da-ha da büyüdü. Yeni saksı aldık. Ev değiştirdiğimizde onu kapıdan içeri nasıl sokabildiğimize şaşıranlar oldu. Yeni evde balkon yok-lu. Onu salonda, iki pencere arasındaki duvarın önüne yerleştirdik. Önce yerine alışamadı. Yaprakları sararıp bükülmeye başladı. Güneşten korumak için gündüzleri perdeleri kapadık, geceleri camları açtık. Yavaş yavaş kendine geldi. Benimle birlikte o da yeni eve alıştı. Boylanıyordu günden güne. Yaprakları arasından önce yuvarlaklaşıp dolgunlaşan kahverengi uç-lar çıkıyor, uçların ağızları açılıp küçük, yeşil yavru-lar burunlarını gösteriyor, birkaç gün içinde büyü-yüp birer yelpaze gibi açmaya başlıyorlardı. Gittikçe gövdesi kalınlaştı. Maslak yoluna çıkıp en büyük toprak saksıyı aradık. Bulunca, köklerin yoğunlaşıp sığ-maz olduğu eski saksıyı kırdık, toprağını değiştirdik, yeni saksıya geçirdik. Birkaç içinde gövdesinden ince dallar uzadı, yeşil, taze taze yapraklarla donandı. Boyu tavana ulaştı. O zaman dallarını hırpalamadan, yanlara çekerek tavandan kurtardık. Gövdenin ortasına kocaman bir nazar boncuğu astık. Kırmızı kü-çük çoraplar, renkli pabuçlar, daha bir sürü incik boncukla donattık. O günlerde konuşmaya başladım onunla; yalnızlığımı unutmak için. Yanına koydu-ğum koltukta oturuyordum çoğu zaman. Delice şey-ler yapmaya başlamıştım. Kitap okurken o da dinle-sin diye sesimi yükseltiyordum. Yardımcım basını uzatıp kapılardan bakıyor, bir şeyler homurdanıyordu odalardan birinde kaybolurken. "Deli karı!’ dediğini biliyordum ama, o da sevip kollamaya başlamıştı ağacı. Dostlarım, ağacın çok çabuk büyüdüğünü, bir gün odayı kaplayıp beni sokak kapısına itip evden atacağını söyleyerek alay ediyorlardı. Kızım, ne za-man salona girse ağacın kocaman dallarıyla üstüne yürüdüğünü, onu korkuttuğunu söylüyor, ağaçtan uzakta oturmaya dikkat ediyordu. Evin içinde böyle bir ağacı nasıl büyütebildiğime şaşıranlar çoktu. Oysa ben fazla bir şey yapmıyordum. Yalnızca dost olmuştum onunla. Sabah kalktığımda biraz konuşuyor-dum. Yeni gelen yavrulara, "Hoş geldiniz," diyor-dum. "Canım, tatlım" diyordum. Yıllardır söyleme-diğim sevgi sözcükleriyle yaklaşıyordum yanına: "Hele bak! Gece ben uykudayken doğmuşsun!" diye yeni tomurcukları yavaşça öpüyordum. Konuklar geldiğinde ağacın çevresini birlikte dolanırken onları yeni dallar, yapraklarla tanıştırıyordum. Kimileri ağa-cın karşısında şaşkın kalıyorlardı. Onu sevenler, dallarının altındaki koltukta oturmaktan hoşlananlar da vardı. Ağaç benim için bir canlıydı. Aksamları odama çekilirken "Hoşça kal ağaç. iyi uykular!" dediğim, sa-bahları "Günaydın ağaç!" diye selamladığım yoldaşımdı. Sanki yaşamımda ondan başka kimse kalma-mış, herkes birer birer çekip gitmişti. Karşısındaki kollukta içkimi içerken yalnızlığımı, korkularımı, dünyayı saran felaketleri unutarak gülümseyebiliyordum. Dostumdu ağaç. Beni sevdiğini biliyordum. Ge-ce basıp da okumaktan yorulan gözlerimi dinlendir-mek için ışıkları söndürdüğümde; ağaç, ayışığında dışarıdan vuran yan aydınlıkta yapraklan gümüşlen-miş, gövdesi ise siyaha çalan zeytin yeşili alçak dallarıyla Magritte’in yarı karanlık, yarı aydınlık resimleri gibi duvara yapışıp ışıldardı. Kimi zaman hayallere, kimi zaman yarı uyanık ’kuş uykuları’na salardı beni. Küçük serçeler görürdüm dallarında. Yapraklarla gülüşüp beni söyleştiklerini, benden söz ettiklerini duyardım. Yarı uykulu gülümserdim. Kitap dizlerimden düştüğünde sıçrardım yerimde. Kuşlar uçup kaçı-şır, yaprakların fısıltıları susardı. Küstüğü günler olurdu ağacın. Kısa bir süre için çıktığım yolculuklar-dan döndüğümde yerde bir sürü kavruk yaprak bulurdum. Telaşlanır, suyunu, vitaminim artırır, dört dönerdim çevresinde. "Ağaç, yapma, ağaç beni bırak-ma!" diye, Ertesi gün canlanırdı. Çayımı karşısında içerdim. "Merhaba ağaç!" diye, kıvançla selamlardım onu. Yaprakları inceden hışırdayarak kargılık verirdi. Karanlık, düşman bir dünyada ağaç, sevgiydi. Her-kesten uzaklaşmıştım. İnançlarımı yitirmiştim. Yal-nız ağaçla birbirimizi sevdiğimize inanıyordum. Bir aksam ışıkları söndürmüş önünde duruyor-dum. Dışarıda incecik yarım bir ay, yıldızlar vardı. Sert bir sonbahar rüzgârı bahçedeki ağaçları birbirine vurup tokatlıyordu. Gökyüzünün koyulaşan aksam mavisi içinde, ağaç, eşyalar, hepimiz biraz silinip kaybolmuştuk. İnsanın içini isle kaplayan hüzünlü ak-samlardan biri... Bunalımlı günlerin, karabasan dolu rüyaların başlangıcıydı. Böyle günlerde köpeklerimle, eşyalarla, en çok da ağaçla konuşurdum ben. "Ne yapacağımı bilmiyorum, "dedim. "Radyolar" televizyonlar, gazeteler hepsi ölüm, kin, yalan kusu-yor ağaç; bense karşı duramayacak kadar yaşlı, yor-gunum. Usandım. İnsanlardan nefret ediyorum. Ken-di kendimden de. Kimseyi görmek istemiyorum, kimseyi sevmiyorum, sevemiyorum." Ağaç ilk kez konuştu. Dedi ki: "Televizyonu açma, gazeteleri okuma, radyoları dinleme. Kitaplarını al, dallarımın altına gel; sakın canına kıymaya kalkma." Aksam arkadaşlar geldiler. Beni her zaman gittiğimiz küçük meyhaneye götürdüler. Benim için içki-nin en iyi ilaç olduğunu bilirdi onlar. Sarhoş döndüm eve. Ağacı görmedim bile. Gidip kendimi yatağa attım. Sızmışım. Ertesi sabah kalktığımda saksının yanında, yerde bir sürü ölmüş, sarı yaprak vardı. Dalları üzgün aşağılara sarkmıştı. O. Henry’nin ’Son yaprak’ öyküsü geldi aklıma. Vuruldum. "Öyle olsun ağaç, birlikte ölürüz," dedim. Yardımcım, öğleye doğru eve geldiğinde ben hâlâ ağacın karsısında oturuyordum. Kucağımda bir sürü kuru, kızıl, uçları yanık yapraklarla. Kime telefon etti, kimi çağırdı bilmiyorum, biri-leri geldiler, "Sen her zamanki depresif periodlarından birine girdin," dediler. Anımsamıyorum ama ara-bada söylemiştim: "Hayır her zamanki bunalımlarımdan biri değil. Ağaç ölüyor, ben de onunla öleceğim. Çünkü çok mutsuzum," demişim. Doktor beni karsısında görünce şaşırmadı. Buna-lım başlayıp karabasanlar sıklaşınca ona koşardım. Yakınlarımdan biri, "Ölümden çok söz eder oldu, bir de evindeki ağaca taktı," diye fısıldamış kulağına. Doktor birkaç gün hastanede alıkoydu beni, testler-den geçirdi. Sonunda bedensel hiçbir şeyim olmadığını, her şeyin kafamda olup bittiğim söyledi, içki içmemi yasakladı. Gündüz, gece içmem için yatıştırıcı-lar verdi. Her zamankinden daha bitkin eve döndüm. Uyku ilacının dozunu artırıp yattım o gece. Hemen uyumuşum. Sabah kapım vuruldu. Uyandım. Yardımcımdı. "Ne çok uydunuz!" dedi, "Meraklandım. Doktor kötü bir şey mi söyledi yoksa?" "Domuz gibi sağlıklı olduğumu söyledi," dedim. Yüzü güldü. "Haydi kalkın, size bir şey göstereceğim," dedi. Salona geçtik. Ağacın karsısında durduk. Her yanından fışkıran yaprakları, yeşil birer göz gibi dalla-rın ucunda açmaya hazır tomurcuklarıyla ağaç güler gibiydi yüzümüze. Yardımcı "Siz hastanedeyken toprağını değiştirip bol bol su verdim. Bakın nasıl canlandı." Gülüyordu. "Ona durmadan sizin yakında geleceğinizi söylüyordum. İkimiz de sizi bekliyorduk." Ağaç da ben de iyileşeli çok oluyor. Ağaç yürüyüşünü salonun ortasına doğru sürdürüyor. Beni ne zaman kapıdan dışarı atacak bilmiyorum. Onun sözünü dinleyip arlık televizyonu, radyoyu açmıyorum, gazeteleri okumuyorum. Dallarının altında otu-rup dünyanın en güzel kitaplarını okuyorum. Yıllar-ca önce okuyup unuttuğum ne çok kitap varmış... Siz şimdi lonesco’dan esinlenip bir şeyler uydurduğumu sanacaksınız. Öyle değil. Ağaç da ben de yaşamaya kararlıyız. Konuşmalarımız sürüyor. İlgisiz-lik yüzünden ne çok dost kaybettiğimi biliyorum. Az kalsın ağacı da kaybedecektim. Sevdiğimiz şeylere yalnız bakmakla olmuyor, görmek de çok önemli. Ağaçla olan dostluğumu yitirir, birbirimizden uzaklaşırken kim kimi kurtardı bilmiyorum. Bu ne kadar sürer onu da bilemiyorum. |
Sevda Uğruna Ölüm Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini. Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi. Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle. Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar. Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden.. Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz. Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek... Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan ; -N’olacak şimdi... Kadın, adam kadar cevapsız... “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum” Artık sorgulamalar başlar duyguları ... ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?” Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak.. Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir. Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese sevda denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır. Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.” Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu.Verilen son nefestir sanki.. “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal” Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir... Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının “Hoşçakal” Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR... |
Ekim’de Bekleyiş Suyu görünce yeşeren, yeşerdikçe çoğalan ekinler gibi büyüyor içimdeki özlemler. Hasretim arttıkça kan toplanıyor beynime. Kocaman yüreğimle koşuyorum düşlerime, sonsuzluğa. Kavurucu yaz sıcakları ortasında reyhan rengi yalnızlığımı bilemekteyim. “Neden gittin?” yakarışlarımı duymazdan geldin, gittin o uzak diyarlara. İnadınla bilinmezlere gömüldün sessizce, çığlık çığlığa. Götürdüğün anıların ağırlığı hiç mi acıtmadı yüreğini? Ardında bıraktığın, çam ağaçlarının sert, dikenli yapraklarıydı bu Temmuz ortasında. Hayal gözlerinle, hayal bir geleceğe bıraktın beni, öyle soğukta, yalınayak, ezilmiş benliğimle. Hani yorgunluğumu atmak için yalnız bırakmıştın ya beni?.. Daha yorgun yarınlara. Çocukça salınacağımız parksız çocuk bahçelerinde seninle yan yana, yapayalnız dolaşmıştık çalı çırpılar arasında, el ele. Yıkadık yüreğimizi duygu nehirlerinde ağladık, çırpındık, ama boşuna. Koşacağım günleri beklemekteyim. Bulutların arkasında umutsuzluğumun yıkıldığı anı beklemekteyim, umudun kucağına atılacağım anı. Beklentilerinin içine gömüleceğim anı düşlemekteyim, sahipsiz kimliğimle ve bütün acılara inat koşacağım eskisi gibi buruk ama hazin kendimle ulaşılmaza. Beni, bensizlikte boğulmuşluğunla karşılayacaksın, biliyorum. Bir efsanenin bitmemiş sonunda, seninle uzakta da olsa mutluluğa soyunmayı beklemekteyim, hasretinle. Akıl almaz bir sevdanın en onulmaz noktasında sana ulaşmanın sancısıyla uyanacak mıyız dersin sahipsiz sabahlara? Yaşam denen o karmakarışık dehlizlerde buluşacağız belki; sigarada, bir bardak çayda, gülen gözlü çocuğumuzda biz olarak, güzel bir gelecekte... Yitirilmiş ama bulunacak bir kayıp gibi buluşacağız. Bilinçsizce bulunacak bir kayıp gibi kavuşacağız diye gözlerim ışıldamakta benim. Koyu bir sensizlik gölgesinde varolacakla yaşamaktayım düşlerimde, umudumda. Nisan yağmurları yağacak koyu bulutların arkasından bir sonbahar sabahında. Serçeler anlatıyor buluşacağımızı, uçarak telaşla gökyüzünde. Birbirini kovalayan, ağustosa inat ötüşleriyle seni müjdeleyen serçeler götürecek beni, sana. Mutluluk gözyaşları süzülecek yanaklarımızdan, ama kimse bilmeyecek, vakitsiz bir sonbaharın kapısında olduğumuzu. Bir yazı devirmekle geçiyordu günlerim. Onca çirkinliklerin onca ihanetlerin kavurucu sıcaklığında bir Harranlı kadının mağrurluğu ile geçirmekteyim bu son yaz ihaneti günlerini. Bitecek, diye umutlanarak serinliğe uzanacağım sıcak yaz günlerinin inadına; ama endişesiz, kaygısız, rahatlamış yaz akşamlarına veda etmenin hüznünü de taşımaktayım tüm ağırlığıyla. Kuşlar ötüşmüyor; her yan, sıcağın yapışkanlığı altında kilitlenmiş, kımıldamıyor. Buharlaşmaya başlayan pislikler, gökyüzüne savrulmakta harmandaki buğday başakları gibi. Sonbaharın yüklü yağmur bulutlarına kavuşmak için gün saymaktayım sabırsızlıkla. Sabırdan sıkıldım, sabırsızlığı sevmekteyim nedense... Kaç yaz geçirdik yanarak, ateşe basar gibi zıpladık durduk o sıcaklarda, cayır cayır. Umudumu Eylül’ün sarıya çalan yapraklarının Ekim’de dökülüşüne bağladım acı sarı fiyonklarla. Yüreğimi, yakan yazın o yalancı duygularından sıyırıp sonbaharın umut böceklerine saklamaktayım şimdilerde. O sararmış, ömrü bitmiş yapraklar dökülecek bir bir ya da rüzgarların etkisiyle birbirine girerek havada uçuşarak dökülecek. Ve kendi ayaklarımla duygularımın ezikliği altında yürüyeceğim, saçlarım rüzgarlarda özgürce savrula savrula. Dumanlanmış başım açılacak ve rahatlayacağım diz boyu güzelliklerle. Ağustos, ekime dayanırken ardında sıcaklarını bıraktı, farkında olmadan. Değişen çok şey gibi ekimin o serin, az güneşli, duygu yüklü bulutları kaplayacak yeryüzünü. Kısa yaşam yolculuklarımı hayallerimle aldatacağım ama kimselere zarar vermeden. İyi sarılacağım ekimde, önce kendime, sonra da sana sevgili dost. Sen de o acıya bulanmış umudu bekliyorsan. Acaba içinde bir umut çiçeğinin büyümesini bekleyen var mı şu an, sabırla? Yalnızlık insana yakışmıyor ki! Bana hiç yakışmaz. Yalnız, sevgisiz, kimsesiz yaşamak olur mu bu koca dünyada? Bir dost bir post, yetecek bana, gerisi boş, diye geçirmekteyim içimden. Haksız mıyım? Kim yalnız direnebilir bu koca dünyaya, yaşama? Kendimle, sevgimle, anlayanımla yürüyeceğim zor bir dünyanın tünelinden, ama onurluca ve dostça. Seninle. Arayışlarımı, sevgimi karşılıksız bırakmayan bir dost olabileceksen sen... Acılarım sona erecek ekim parklarında, çocuk sesleriyle dinlenecek ruhum. Bir parkta gözlerim arayacak çok uzaklarda olan birini... Yalnız, yapayalnız benle olmak isteyen birine uzanacağım habersizce bir akşam üzeri. İhanetlerin ötesinde seninle, sana ulaşacağım bir ekim akşamında. Belki bir Sirkeci treniyle, belki de bir Mavi trenle, belki de bir kağnıyla Anadolu’nun harman yerinden, kim bilir... Hasretle sarılmalısın bana, sevgiyle kokmalısın. Bense... Utangaç, ezik ama aldırmaz sarılmalıyım sana. Gülüyorum; gülme şimdi, hadi oradan, deme. Sarılırım sımsıkı, dostsan, dostça bağrına basacaksan eğer? Yan yana düşmeliyiz senle, arkamızda ekim güneşi ve duygu fırtınalarıyla; soğuk esen akşam denizini izlemeliyiz, batmaya yüz tutan güneşle. Yan yana yürüyerek girsek dost evimizin tahta kapısından. Geri çekilsem bir adım, kapıyı açsan. Sonra doğru soğuk mutfağa koşsam, diyorum, sen perdeleri çekerken. Özledik, hem de çok. Yalan değil, kaç yıl döktük geçmişe, buz gibi özlemlerle yanan uyanık hain gecelere. Konuşmayacağım artık eskisi gibi. Neden mi? Zaman unutturdu desem konuşmayı? Acımasızca, hain... İnat, geçmiş yıllarda kaldı; tüm özlem filizlerim büyümeden sessizliğin ortasında, yalnızlığımla kaldı. İşte bundan unuttum konuşmayı! Geriye kalan, anlamlı bir dostluk karşında neye yararsa... Acelesi olmayan, kimsenin beklemediği sakin biri var şimdi yanı başında. Geçmiş daha mı güzeldi, diye düşünüyorsan eğer... Her zaman ki gibi sessiz, kaçamak bakıyorsun yüzüme. Ben böyle istemiyorum seni! Daha sevecen bakmalısın ki, sevinsin yaralı yüreğim. Daha duygulu olmalısın ki duygulansın ruhum, essin, bir an da olsa. Oysa esmeyeli yıllar oldu ruhumda sevda yelleri, değil mi? Yediğimiz şamarları arkamıza alsak... Uzanabilsem, diye geçiriyorum içimden, yorgunluktan ölmüşüm anlasana dercesine. Bir yer minderine yastıksız uzanabilmek keyfine razıyım, o tezek kokan köy evlerinde. Sen, karşımda, istediğim gibi... Yeniden doğayım yeryüzüne. Sığınayım o limana sessizce, duygu çalkantıları arasında ve uykusuz kalayım, umurumda mı? Uyuyamam. Yağmur vurmakta cama. Bilirsin, severim buğulanmış camın ardından hem seni hem dışarıyı seyretmeyi. Çay, elimde; aklım bir yerlerde, bilinmez mesafelerde, ya da bir heyecanla nefes nefese. Desem ki, son söz olarak, “Seni seviyorum.” Yanaklarım kızarmış, utanmışım ama demişim işte. Acı, fırtınalı, kavurucu yaz sıcaklarının terkedilmiş, yalnız günlerinin acısına, en fazla bir gece… Ama ‘arkadaşça, dostça’ yaşasak nasıl olurdu? Elimi uzatabilsem bir mitoloji tanrıçası gibi sana, sen de bir tanrı gibi tutsan beni, korusan, sıcaktan dili damağı kurumuş efsane sevdalara inat. Hiç gözümü kırpmadan sabahın ilk gün ışığı vursa uykusuz gözlerime. Aramızda bir kapı, sadece aralık ve oradan içeri sızan müzik, güneş ışığına dolanmış. Hafif, dinlendirici, huzurlu bir güne başlangıç dansı, gün ışığıyla rüzgarın bana uzattığı bir demet sevgi yanı başımda. Yan yana, tüm sahte sevgilere inat soyunsak güzelliklere. Nasıl mı? Bir gülümseyen yüz bulanmış onca yaşama, sevginle saygın anlatsa seni bana, beni de sana, diyorum. Darmadağınık saçlarımla, buruk bir ‘günaydın’ dökülse dudaklarımdan. Cümlelerinle dokunsan ya da bölünmüş bir elmayla yaklaşsan. |
Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu... Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim... SEVGİLİN http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg |
Başarmak Mücadele etmek, evet hayatın gerçekleriyle savaşmak, doğruları, yalanları görmek bunları başarmak ne kadar kolay ya da ne kadar zor bilemiyoruz. Kim bilir belki de içimizde bilenler vardır. Ama benim söyleyeceğim, bunları yaşamadan bilemiyoruz. Mücadele etmek zorundayız çünkü yaşamak, yaşatmak bizim görevimiz. İsteklerimiz vardır, ideallerimiz, hedeflerimiz ulaşmak istediğimiz hep bir yerler, bir şeyler vardır. Bazen hayatın bizi hedeflerimize ulaştırmasını bekleriz oysa hayat bize vermekte olan yükünü sırtımıza çoktan vermiş Şimdi bizim o yükü bıkmadan usanmadan büyük bir sabırla taşımamız, yerine ulaştırmamız gerekiyor. Hayat, biz insanların önüne bir kuru ekmeği sunmuş Şimdi ise o ekmeğin yanına katığı bulmak bizim görevimiz. Çalışıp mücadele ederek zorlukları aşarak, aklımızı kullanarak yapmalıyız. Hiçbir şey bizim istediğimiz gibi gitmiyorsa yada başarılı olamıyorsak suç hayatta değil bizde demektir. Sonuç ne olursa olsun iyi veya kötü bizler yılmadan usanmadan çalışmalıyız, umudumuzun tükenmesine izin vermemeliyiz. Başarmak, başarmak ve başarmak.... "Yüreğim yılma, yumurtada tüylenir, uçar dar kabuğunu kırıp" |
BİR MASAL GİBİ Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız. |
Yatak Şimdiki gibi aklımda. Ben, o yıl orta okulun üçüncü sınıfında, bizim Durmuş Ali de ikincideydi. İkimizin de parası yoktu. Köyde, onun bu dul anası, benim bir dul anam vardı. Onlar da kendilerine zar zor geçindirebiliyorlardı. Durmuş Ali'nin umudu, parasız yatılıdaydı. İmtihana girmiş, yüzde yüz kazanacağından emindi. Bana gelince ben, bir umutsuzluk içinde yuvarlanıyordum. Nereye gitsem, ne yapsam? İki yıldır geceleri çalıştığım fabrika, bu yıl beni almıyordu. Talebeleri fabrikada çalıştırmak yasakmış! Neden yasakmış, bir türlü anlayamıyordum. Bu yıla kadar ne güzel, çalışıp okumuştum. Beş parasız... Başımı sokacak bir ağaç kovuğu bile yok! Kocaman şehrin ortasında yalnız, yapayalnızım. Sarılacak bir dalım da yok! İçerime de dayanılmaz bir keder, bir hınç. Durmuş Ali ile bir zaman istasyonun önündeki sıtma ağaçlarının altında geceledik. Sonra olmadı. Bu böyle sürüp gidemezdi. Bekçiler de rahat vermiyorlardı. Sonra da okula gitmek zorundaydım. Biz okula gidince, meydanda kalan yataklarımızı çalmazlar mıydı? Çok iyi bir arkadaşım vardı, Yusuf, Beni çok severdi. Sıtma ağaçlarının altında gecelediğimizi nasılsa öğrenmiş. Bir gün utana utana: "Bizim damın üstünde yatsanız", dedi. Deli gibi sevindik. Durmuş Ali ile kucaklaşıp öpüştük. Durmuş Ali bir: "Allaaaaaaaaaaaaaaş..." çekti. "Yaşadık be abi... Bir günün beyliği de beylik. Biliyorduk ki, dam üstünde güzün yağmurları başlayıncaya kadar yatabilirdik. Sonra, sonrasına Allah kerim. Yatakları hemen, istasyondan alıp eve getirdik. Yusufların evi, Pazar yerinin yanında bir tek odaydı. Yatakları dama serdik. Bekçi korkusu yok bir şey yok. Damın üstünde bir ev sıcaklığı, bir baba ocağı sıcaklığı... Bunca sıkıntıdan sonra yatacak bir yerimiz vardı, işte. Şu hayat dedikleri de ne güzel şey! Akşam yemeğimizi yer yemez hemen damın üstüne damlıyor, yataklara girip yorganları boğazımıza kadar çekiyorduk. Geceleri biraz soğuktu ama, gökte kocaman, ışıltılı yıldızlar vardı. Hep yıldızlara bakardık. Bazı geceler de gökyüzünü yıldızlarla döşeli bulurduk. O zaman sevincimize payan yoktu. Ve bizler umutla doluyduk. Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha olacağına inanıyorduk. Bu umutlar, bu hayaller benimdi. Ben söylerdim. Durmuş Ali, dinler ve onaylardı. Durur, durur: "Öyle değil mi Durmuş?" derdim. "Heyye abi," derdi. "Sabahlar karanlıklardan sonradır". Bu l'fı da benden öğrenmişti. Serin dam üstü, ışıklı, iri yıldızların geceleri, sokağın sabahlara kadar süren gürültüsü, bizim umutlarımız, hayallerimiz tam bir ay, kasım başına kadar sürdü. Sonra... Sonra o bel'lı o karanlık, bir kara çul gibi, kapkaranlık Çukurova yağmurları başladı. Hava biraz bulutlandı mıydı, okulda Durmuş Ali bir araya gelir, birbirimize sokulur: ikimiz birden: "Allah be! Allah be! Etme n'olursun" derdik. Ya bir de yağmur çiselemeye görsün, o zaman bizim yüreklerimizde kıyamet kopardı. Durmuş Ali hemen, okuldan eve fırlar, yatakları damın saçağının altına indirir, koşa koşa geri gelirdi. Yağmurlu günlerde, eve, yani saçağın altına gece yarısından sonra, ortalıktan el ayak çekilince gelir, usulcacık yataklarımıza girerdik. Saçak altında yattığımızı elâlemin görmesinden bir utanır, bir utanırdım ki biterdim. Durmuş'u derseniz, o oralı bile olmazdı. Bazen erken uyanamazdım. Birden uyanırdım ki, arkadaşımın anası, öteki komşular uyanmışlar, avluda dolaşıyorlar. O zaman ben yorganı başıma iyice çeker, yatağın içine büzülür, büzülür, yok olurdum. Yanımda, yönümde ayak sesleri duydukça küçülür, küçücük kalırdım. Ayak sesleri kesilince hemen yataktan fırlar, giyinir, kaçardım, o gün ben giyinirken birinin bana baktığını sanmışsam akşama kadar başım döner, kendime gelemezdim. İçinde yattığım yatağa dönüp de bir türlü bakamıyordum. Bakmayı içim götürmüyordu. Yatak, saçağın dışından fırlayan çamurlara belenmişti. Gene geç uyandığım bir sabah, giyinip kaçarken, arkadaşımın annesiyle göz göze geldik. Aksaçlı bir başta, kocaman açılmış acıyan gözler... Yıllar geçti, o gözlerin ağırlığı daha üstümde... Bin yıl yaşasam da, o gözler öyle, öylecene bakıp duracak. Sabahleyin okulda Durmuş Ali'ye: "Ben o eve bir daha gitmeyeceğim" dedim. Şaştı: "Neden be abi?" dedi. "Nerede kalacaksın?" "Gidemem". "Yapma be, abi! Nerede yatacaksın? Neden yani?" Durmuş ne etti eyledi de beni o gün eve götüremedi. O gün, daha başka günler gidip istasyondaki kanepelerin üstünde geceledim. Bir ara yağmurlar durur gibi etti. Durmuş Ali bir gün: "Abi" dedi, "Yatakları dama çıkardım, gel artık!" gittim. Birkaç gün sonra, bir ikindi üstü bir yağmur boşandı, gök delinmiş gibi... Durmuş fırladı ama, yetişememiş, yataklar çıpıldak su. Bir otel bilirdim, eskiden birkaç gün yatmıştım. Otel deyince... Gariplerin yatağı. Güzel Yurt Oteli... Oteller o zamanlar çok ucuzdu... Bir yatak elli kuruş... Gel gör ki elli kuruş!... K'tip, yatağımız olduğu için, koridorda, geceliği on kuruşa yatmamıza razı oldu. Daracık koridora iki oda kapısı açılıyor. Yatakları kapının önüne serdik. Biz de yatakların dışına çömeldik. Hiç konuşmuyoruz. Belimizi duvara vermiş, duruyor, birbirimize de hiç bakmıyoruz. Gece yarısını buldu. Yataklar önümüze serili duruyor. Uykumuz geliyor, gözlerimizden uyku akıyor ama, yataklara girilmez ki... Gözümüz yataklarda, içimizde hasret, rahat bir yatak, bir uyku hasreti... Yarı sersem, yarı uykulu... Aşağıdan bir ayak sesi geldi. Gece yarısı bir hayli aşmış. Gözümü açtım, merdivenden iki genç kadın göründü. Yataklara basmamağa çalışarak kapıyı açtılar. Kadınların ince, uzun boylusu içerden geri çıktı. Bizlere hayretle bakıp içeri girdi. Sonra geri çıktı. Hap bakıyordu. Girdi. En sonunda gelip durdu: konuşmadı. Sonra birden bana: "Bir kibritiniz var mı?" dedi. Çıkarıp verdim. Gözleri hayretle açılmıştı. Sigarasını yaktıktan sonra bir sigara da bana uzattı, almadım. Israrda etmedi. "Bu yataklar sizin mi?" dedi. "Bizim". "Vakit çok geç yatsanıza!..." Ampulün sönük ışığında, bereket, yatakların ıslaklığı belli olmuyordu. Ben: "Hiiiiç... Uykumuz gelmiyor da..." Durmuş Ali'ye döndü. O uyuyordu. Dürttüm. Durmuş uyandı. Dürttüğümü kadın da gördü. "Yatsanız iyi edersiniz". Durmuş Ali: ""Is..." dedi. Sertçe ağzını kapattım. Kadın huylandı. "Bir şey mi söyleyecekti çocuk?" "Patavatsızın biridir de..." Kızgın söylemiş olacağım ki, kadın odasına gitti. Arkasından baktım. Gözlerimde, incecik bir bel hayali kaldı. Durmuş Ali'ye usuldan: "Kadın güzeldi", dedim. "Amma da iyi ha!" İçerden kadının kahkahası geldi. Ben buna içerledim. "Güzel ama, bunlar pis karılar" dedim. "Pis olmasalar ne işleri var otelde!..." Sonra hiç konuşmadık. Yüreğimizde derdimiz, yatağımız da ıslak olmasaydı, Durmuş Ali ile bu kadın üstüne kim bilir ne laflar eder, ne hayaller kurardık. Uyumuşuz. Gecenin saat üçü mü dördü mü, ne, kapının gıcırtısıyla gözlerimi açıyorum. Bakıyorum ki, kadın gecelik gömleğiyle, merdivenden iniyor. Az sonra da gelip, gene karşıma dikiliyor... Her yanı açık saçık, göğsü dışarıda. Çırılçıplak denecek kadar çıplak. Gözlerinde bir kızgınlık ve uykusunun mahmurluğu var. Gene öyle açılmış gözlerle bakıyorum. Bir ara hırsla gözlerimi kapadım ve bir zaman açmadım. Sonra açtım ki, kadın daha öylecene duruyor. İçimden, "Ne durmuş bakıyor öyle? Pis, bu pis domuzlar, hep böyle bakarlar işte. Kendisine ne oluyor uyumuyorsak! Ne karışıyor? Salla bir yumruk çenesine" geçti. Kadın: "Kibritinizi verir misiniz?" dedi. Çıkarıp verdim. Gidip içerden sigarasını alıp yatkı. Bir tane de bana uzattı. Bir de canım sigara istiyordu ki: "Ben sizin sigaranızı istemem" dedim. Kadının yüzünde hoş, fakat beni çıldırtan bir gülümseme dolaştı: "Neden küçük bey?" "Ben küçük bey değilim. İçmem işte. Size ne yani? İçmem işte." "Ha," dedi. "Sahiden siz niçin yatmazsınız? Yataklarınız da serilmiş işte..." kekeledim: "Biz mi? ne?" "Bakın çocuk uyumuş, Neden yatmıyorsunuz?" "Uyumuyoruz. Uyumayacağız işte. Canımız uyumak istemiyor!" "Neden?" Varır yatağa bakar, yaş olduğunu anlar diye de deli oluyordum. Deli gibi bağırdım: "Yatmıyoruz işte. Yatmayacağız". Kadın: "A...a...a..." dedi. "Ne bağırıyorsun öyle? Ben bu çocuğa acıdım, oracıkta uyumuş da... yazık... üşür..." "Kalk ulan! dedim. "Kalk" Sersem gibi burada uyuyacağına". Çocuk neye uğradığını bilemedi, gözlerini tekrar yumdu. Başı önüne düştü. Gene dürttüm. Başımı kaldırıp da kadının yüzüne bakamıyordum ya, gözlerinin üstümde olduğunu, öldürürcesine üstümde, bana baktığına emindim. "Kalk ulan, kalk da yatağına gir, orada uyu!" Oğlan uykulu uykulu burnunu kaşıyıp beceriksizce soyunmaya başladı. "Sahiden de" dedi, "Ben neden burada uyumuşum?" Elinden tutup yatağına soktum, Durmuş, duyulur duyulmaz bir sesle: "Abi be, ne de soğuk!" "Yat ulan" dedim, "Şimdi ısınırsın". Kadın başımdan gitsin diye, ben de hızlı hızlı ******p yatağa girip yorganı başıma çektim. Alaylı bir sesle: Âllah rahatlık versin". Kapı kapındı. Arkadan da bir kahkaha geldi. Var gücümle dişlerimi sıktım. Yatak su gibiydi. Tenimden buz gibi bir ürperti geçti. İçim bir üşüdü ki... Yorganı başıma, bacaklarımı karnıma çekip, bir topak oldum. Durmuş Ali yorganımı çekti. "Abi be," dedi, "Abi be!" Donuyorum abi be! Vıcık vıcık!" Ben büzülmüştüm. Hırsımdan dişim dişimi yiyor. "Abi be, sana diyorum abi be! Donuyorum be!" Yorganı üstünden hışımla attım. "Ne var ulan? abi be, abi be! Yat geber işte!" Tekrar yorganı üstüme çektim. İçimde soğuk bir ürperti. Sanki bir yığın yılanı getirip çıplak tenime sarmışlar. "Abi be... Vallahi üşüyorum. Üşümekten ölüyorum... Vıcık vıcık... Su... Abi be! Sana diyorum be!" Ben, birden yataktan fırladım. Giyindim. Ali de öyle yaptı. Gene gittik köşeye oturduk. Sudan çıkmış gibi ıslanmıştık. Ama yüreğimde korku, ya kadın şimdi çıkıverir de, bizi gene böyle görürse! Durmuş Ali'ni dişleri birbirine çarpıyordu. Ben de titriyordum. Ya kadın şimdi çıkarsa? Ali'nin elinden yakaladığım gibi: "Yürü parka kadar koşalım, ısınırız". Parka kadar koştuk. Asfalt cadde ıpıssızdı. Oradan istasyona koştuk. Yüreğimiz küt küt atıyordu. Isınmıştık ama, sıtma ağacının altında biraz bekleyince yeniden üşümeye başladık. İstasyon meydanının ortasında birkaç salepçi duruyor, bir insan kalabalığı da salep içiyordu. Sıcak salep bardaklarının buğulandığını görür gibi oldum. Elim cebime gitti ama... nafile... Durmuş da salep bardaklarına gözlerini dikmişti. Kendimde olmadan içimi çekmişim. Durmuş da içini çekti. Daha gün doğmamıştı ya, usul usul şafağın yerleri ışıyordu. İki büklü olmuş, tir - tir titriyorduk. Durmuş Ali, bir ara bana döndü. Birden aklıma gelmiş gibi: "Abi be" dedi. "Sahiden, o ıslak yataklara biz ne diye girdik?" |
Cırcır Böceği Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York'a gitmişti . Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü . Kalabalık bir bulvarda yürürken , kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti . Durdu ve dikkatle dinledi . Evet , bu bir cırcır böceğiydi . Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi . Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı . Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp " Yardımcı olabilir miyim ? " diye sordu . " Hayır , teşekkür ederim " dedi genç adam . " Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım . " " Hayır " dedi görevli , "New York'ta bulunmaz ." Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti , nihayet onu bir kuytuda bularak eline aldı ve "Tamam , işte burada" dedi . Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı . Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı . Paranın kaldırıma vurduğu anda çıkan ses üzerine , düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan tam 24 yaya durdu ! Genç çiftçi bu çelişkiyi bir türlü anlayamadı ... Psikologlar genç adamın şahit olduğu olay için bir kelime kullanırlar . Buna algıda seçicilik denir , ve belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi eğitiriz anlamına gelir ... Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın , Kırlara gidip çiçekleri algılayın , Çocuklara bakıp saflıklarını , güzelliklerini algılayın , Ağaçlara bakıp dallarını , yapraklarını algılayın , Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın , İnsanlara bakıp güzelliklerini ( mutlaka güzel tarafları vardır ) algılayın . Algıladığınız yalnız para sesi olmasın ... |
Mavi Gül Yıllarımı duygusallıktan uzak ve bağlanmaktan korkan erkeklere aşık olarak tükettim. Evlenmek istiyordum. Radikal bir değişikliğe gitmem gerektiğinin farkındaydım. Bir gün dua etmeye karar verdim. "Tanrım, doğru birini nasıl bulacağımı bilmiyorum. Yalvarırım, kutsal sevgilimi benim için sen seç ve ikimizi de bu birlikteliğe hazırla. Ve Tanrım, onu benim için seni seçtiğini anlayabilmem için de bana mavi bir gülle gelmesini sağla." Beş ay boyunca kutsal sevgilimin bana o gün geleceği umuduyla yaşadım. Hep o günün doğru gün olduğunu düşündüm. Her gün kontrolü elimden biraz daha bıraktım ve beni seven Tanrıya kendimi biraz daha açtım. Her gün etrafta mavi bir gül aradım. Beni kullandığını düşündüğüm son erkek arkadaşımı terkettikten on iki gün sonra Alan Cohen'in konuşma yaptığı bir iletişim ağının yemeğine gittim. Cohen,insanları etkimiz altına alabilme gücümüzden söz etti. Bu beni öyle etkiledi ki, katılımcıları bu tür egzersiz yapmaya davet ettiğinde hiç düşünmeden atladım. O anda yüzden fazla insan partner bulmak için birbirine karıştı. Herkes sessizdi. Genç ve mavi gözlü bir adam karşımda durdu. Elele tutuştuk ve birbirimizin gözlerine bakmaya başladık. Egzersiz gereğince, "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordum. Birkaç dakika boyunca koşulsuzca bana sevgi verdi. Sonra o bana "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordu ve bende ona sevgimi verdim. Birbirimize başka hiç bir şey söylemedik. Egzersiz bitti ve yerlerimize oturduk. Şaşkınlık içindeydim. Birkaç dakika sonra genç adam yanıma geldi ve kendini tanıttı. Adının David Rose (Rose Türkçe'de gül anlamına geliyor) olduğunu söyledi. O anda tanrımın bana mavi gözlü gülümü gönderdiğini anladım. |
Mavi İçinde Bir Mavi Bilmece Sabah güneşi yüzünü gıdıklamaya başlamıştı yine Angela’nın. Sol yanına dönüp uyumayı küçüklüğünden beri severdi. Çünkü yatmadan önce tuttuğu bütün dilekler o sol yanına kıvrıldığında gerçekleşirdi. Açık pencereden içeri giren rüzgar odanın mavi duvarlarını adımladıktan sonra hafifçe Angela’ya uzanıyor, sarı saçlarını kıpırdatıyordu. Ölümden korkmayan bir sivrisinek, perdenin açılacağı anı beklemekle meşgulken, güzel yüzlü kurbanının gülümsemesini anlayamıyordu. Oysa Angela o anda rüyasında gökyüzünü seyre dalmıştı. Belli belirsiz uçan bir şey havada süzülüyordu. Uçak mıydı, yoksa bir kuş muydu, tam kestiremiyordu; ama yüzündeki tebessüm sivrisineği kızdırmaya başlamıştı. Tam o sırada rüzgar aniden perdeyi sertçe dalgalandırdı. Çıkan ses ve yüzüne düşen yoğun ışık onu uyandırmaya yetmişti. Gözlerini kısa bir süre açtı; sonra tekrar kapattı. Odadaki kokuyu derinlerine çekti. Biraz deniz, biraz keçi, biraz da kekik kokuyordu. Rüyasında da bu kokuları hissettiğini düşündü o an. Güldü bu düşünceye. Rüyasının sonunu göstermeyen güneşe bakmaya çalıştı. Niye bir sabah da kalkmayı unutmuyordu? Ya da neden kendisi gibi esnemiyordu? Doğruldu yerinden ve koyu maviliğe gitti yeşil gözleri. Sonunu getiremediği deniz bir yanda, üzerinde yaşadığı ada bir yanda... Çoğu zaman olduğu gibi, Tanrı’nın kaleminden çıkan bir noktanın üzerinde yaşamak zorunda olduğu gerçeği sabahın kutsal huzurunu silivermişti yine. Bu sinsi acıyı hak ediyor muydu? Büyük ve bembeyaz bir kağıt üzerinde bir nokta vardı ama; kağıtta başka noktalar, belki harfler, belki de lekeler varken neden kendisi o kahrolası noktadaydı... Bu cevapsız soruyu çok fazla düşünmüştü; oysa kendisini bekleyen işleri de düşünmeliydi. Hemen kahvaltısını yapmalı; sonra keçileri sağmalı; taş fırını yakıp akşamdan hazırladığı hamurları pişirmeliydi. Yaşlı babasıyla yaşamı sırtlamak on sekizindeki bir kız için gerçekten zordu. Bazen babasının teknesinde ağları atar ve toplardı, keçileri otlatmaya çıkarırdı. Angela’nın en çok sevdiği işlerden biriydi bu. Keçiler adanın en yüksek tepesindeki gür harmanda otlamaktan hoşlanıyordu. Bu arada kendisi de güneşin batışını kutsar, uçsuz bucaksız denizi seyrederken geçen gemileri saymaktan çok hoşlanırdı. Arada sırada babasının teknesiyle komşu adalara balık satmaya gider, karşılığında eve erzak alırdı. Küçük gezilerinde tanıştığı insanlarla konuşurdu, eve geldiğinde maceralarını babasıyla paylaşırdı. Pazar günleri ayin saatini büyük bir merakla beklerdi. Adada yaşayan elli bir nüfustan kendi yaşıtlarını, özellikle de erkekleri, bir arada görebildiği tek yer kiliseydi. Kızcağızın o kadar az kısmeti vardı ki... Zaten adadaki genç erkekler için fazlaca şişmandı. Kendisi gibi tombul, kendine uygun gördüğü yakışıklı tek kahraman adadaki fenerin tam tepesinde yaşar, fenerin kontrolü ve bakımı için para alırdı devletten. Hem yukarıda, hem de paralıydı. Angela için o, belki bu yüzden çekiciydi. Fakat ismini, kilosunu, hatta yüzünü bile bilmediği birileri için yüreğini boş bırakmayı seviyordu. Rodos’ a balık satmaya gittiği bir gün tanışacağı bir delikanlı kendisini yaşadığı noktadan alıp başka bir hayata götürebilirdi. O hep başka bir hayat peşindeyken, gemileri kıskanmakla yetinirdi... Günün birinde oradan geçen bir gemiye binip görmediği, bilmediği, keçi kokmayan bir dünyaya seyahat etmeyi o kadar arzuluyordu ki... Aslında kendisini özgürlüğe taşıyacak gemiyi çoktan seçmişti. Bir keresinde adanın tepesinde sırt üstü yere uzanmış seyrederken bulutları, gökyüzünden daha koyu bir mavilik fark etti. Gözlerini tekrar tekrar maviliğe odakladı. Fakat bir türlü algılayamıyordu havada uçan şeyi. Mavi içinde bir maviydi bilmecenin adı. Uçak mıydı, yoksa anneannesinin masallarındaki mavi kuş muydu, tam kestiremiyordu. Aradan birkaç saniye geçti ve mavi cisim köşeli bir hal aldı, hemen ardından uzunca bir kuyruk... Gördüğü şeyin bir uçurtma olduğuna adı gibi emindi şimdi ama şöyle bir çevresine bakındığında kimseleri göremedi. Angela uçurtmanın ucundaki ipi büyük bir sabır ve merakla takip etti. Kocaman bir gemi vardı sonunda. Geminin kıç tarafında,uçurtmayı kontrol etmeye çalışan bir gölge fark etti ardından. Hemen ayağa kalktı; hayallerini, kızgınlıklarını, sıkışmışlığını, içinde birbirine dolaşmış ne varsa hepsini boğazında topladı; hayatında ilk ve son olarak bu denli yüksek bir sesle nefesinin tükendiği yere kadar bağırdı: “Heeeeeeeyy!” Yeniden toparlandı; bu sefer ellerini gemideki gölgeyi sarsmak istercesine sallayarak bağırıyordu. Özgürlük ona hiç bu an kadar yakın –belki de uzak- olmamıştı. Yere düşüverdi sonra... Tıpkı yorgun geçen bir günün ardından yatağına düşüşü gibi süzülmüştü aşağı doğru. Çok yorgun olmaktan sıkılmamış mıydı? Uzaklaşmakta olan uçurtmaya doğru küfrederken gözleri, bir yandan tırnaklarıyla deşiyordu toprağı. Mavi uçurtma küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Geride geminin bacasından çıkan siyah, çürük bir çığlık kaldı. Angela o günden sonra tepeye daha sık gelir oldu. Gökyüzünü, güneşin batışını, denizi, gemileri seyretmeye devam etti. Sol yanına dönüp uyumaktansa hiç vazgeçmedi... |
İKİ ELMA Tarih 12 eylül ihtilalinin hemen sonraları... Bir çok devlet kurumunun başında halen asker kökenli insanlar bulunuyor. Kayseri’ nin o zamanlar merkez köyü olan şimdilerde metropol Melikgazi ilçesine bağlı Nize köyü ve zamanın muhtarının köye getirmeye çalıştığı telefon santralinin bir hikayesidir bu aslında. Muhtar defalarca müracaat etmesine rağmen bir türlü köyüne telefon santrali getirilmesini sağlayamamıştır. Ufak bir yer olduğu için de konunun dedikodusu çok olmaktadır. Köyün en büyük özelliği de insanlarının genelde hep başka şehirlerde yaşıyor olmasıdır. İnşaat ustalarının bol olduğu bir yöredir aynı zamanda. Ve muhtar son bir umutla valizini hazırlamaya başlar. Köyde yapılan dedikoduya bir son verecektir artık. Ankara’ya gidecek, gerekirse Genel müdürlükte yatacak ama santrali getirecektir köye. Valizini hazırladığını gören annesi, iki elma uzatır muhtar oğluna. “Al oğlum! Şu iki elmayı da yanına koy.” Almak istemez muhtar, “git işine anne” diyecek olur. Sonra, kalbi kırılmasın diye alır elmaları valize koyar. Ve çıkar yola; Ankara'ya zamanın PTT Genel Müdürlüğüne varır. Genel müdürlükteki bir çok personel, gide gele orayı su yolu yapan muhtarı tanımaktadır artık. Özel kalemden eski bir asker emeklisi olan genel müdürle görüşmek için randevu ister. Genel müdür, muhtarın tekrar tekrar gelişinden oldukça rahatsızdır. Kabul etmek istemez. Epey bir müddet bekletir kapıda. Nihayet odasına kabul ettiğinde yüksek bir sesle kızar muhtara ; “Niye geldin yine muhtar, sen olmazdan anlamaz mısın kardeşim?” diyerek azarlar muhtarı. Muhtar ise; “Efendim bu benim için çok önemli bir şey, köy halkına söz verdim, santrali almadan gitmeyeceğim buradan. Aha bak, valizimle geldim. Gerekirse burada yatacağım.” Daha bir sinirlenen genel müdür; “Kardeşim sen yoktan anlamaz mısın? Yok diyoruz sana yok... Haydi, çıkar cebinden bana bir elma ver !” Genel müdürün maksadı işin olmazlığını izah etmektir. Muhtar güler, tam o sırada aklına annesinin alması için ısrar ettiği iki elma gelmiştir. Hemen valizini açar ve elmanın birisini genel müdürün önüne koyar, diğerini de kendisi yemeye başlar. Genel müdür hayretler içindedir, hemen telefona sarılıp Kayseri PTT Başmüdürünü arar; “Aloo, şu an Nize köyü muhtarı yanımda, bu adam Kayseri'ye varmadan köyüne santral gidecek ! Muhtar Kayseri'ye geldiğinde telefon edecek ve köyü ile görüşme yapabilecek... Aksi takdirde hiç birinizi orada görmek istemiyorum...” Muhtar neşe içinde döner köyüne ve giderken ısrarla: "Şu iki elmayı da yanına al !" diyen annesinin eline sarılır, öper, öper, öper... |
Martıların Sevgisi Zamanın birinde kral kızı ve birde garip bir çoban yaşarmış. çoban kralın kızına deliler gibi aşıkmış ne mutlu ki kralın kızıda çobana karşı boş değilmiş ama kral bu aşka kesinlikle izin vermiyormuş her seferinde çobanı dövdürüyormuş çobanda aşkını kalbine gömerek uzak diyarlara bir adaya gitmiş adada ondan ve martılardan başka kimsecikler yokmuş çoban orda kala kala artık martıların dilinden de anlamaya başlamış çobanın tek sırdaşı martılar olmuş çoban martılara mektup vererek prensese götürmesini istiyormuş her seferinde de güzelce götürüp geliyormuşlar.bir gün martının ağzında mektubu görmüş kral ve kendinden utanmış demiş ki kendi kendine martıların bile şahitlik yaptığı bu aşka ben neden izin vermiyorum diye sonra martının ağzına bir mektup sıkıştırıp çobana götürmesini istemiş martılar mutlu prenses mutlu kral mutlu ama çobanın hiçbir şeyden haberi yok martı mutlu mutlu çıkmış yola mektup ağzındaymış sevincini arkadaşlarıyla paylaşmak isterken heyecandan ağzını açmış ve mektup derin sularda kaybolmuş başlamış martılar mektubu aramaya hep beraber çoban neden benim yanıma gelmiyorlar artık martılarda benden bıktı diyerek kendini uçurumdan yere doğru bırakmış ve kayalıklara çarparak parçalanmış ve ölmüş.işte sevgili okurlar martılar o zamandan beri o mektubu ararlarmış hep denizlerde o mektubu bulunca o büyük o ölümsüz aşkın geri döneceğine inanıyorlarmış. |
Acele Karar Vermeyin Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum1.gif Işık http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum.gif Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı. Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?" Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?." Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam . Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel . http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/kandil.gif |
Salıncak Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı.. Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı.. Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı... O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. " Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! " demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı.. Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına " Birşeyiniz varmı " diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. " Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! " İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. " Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! " diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda " Caniii! " diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı. Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. " Hayır hayır " diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi.. Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. " Amca neden!.. " Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, aptal aptal bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne götürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. " Hayııır " diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından " İstemeden oldu " demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında " Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? " çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu.. Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı,çünkü o bir artık cesetti. |
Yeni Bir Dünya Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: 'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!' Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.' Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: 'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir' Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: 'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.' 'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.' 'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.' 'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.' Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: 'Hem, belki de anne diye birşey de yok!' 'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?' 'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.' Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş. |
http://www.balcanet.net/resima/jpg/dagarcik10125-1.jpg Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım. Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım. Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, oku*****, dinleyerek değil. Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım. Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış. Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım. Sevmek ile sevilmenin yolu önce kendini sevmekten geçermiş. Neden kendine aşık olduğunu anladım. Acı, doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden. Neden hiç ağlamadığını anladım. Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş. Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım. Ve sevilenle ağlayamıyor, kaçıyorsan ondan, çaresizliktenmiş. Senin acın için odamda tek başıma hıçkırıklarla ağladığımda anladım. Bir insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek çok sevdiği acıtabilirmiş. Çok acıttığında anladım. Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her bir damla gözyaşını. Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım. Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet. Yüreğini elime koyduğunda anladım. Tek başına ayakta durabilecek kadar güçlüysen, yanında tutanlar varmış. Neden hiç yalnız kalmadığını anladım. Ve Sana ihtiyacım var, gel diyebilmekmiş güçlü olmak. Sana git dediğimde anladım. Biri sana git dediğinde, kalmak istiyorum diyebilmekmiş sevmek. Git dediklerinde gittiğimde anladım. Dostun seni bir kez terk edermiş, bin kez değil. Aslında hep yanımda olduğunu anladım. Ve bir kez terk etti mi seni, affetmek çok zormuş, Ben de affedemediğin şeyin ne olduğunu anladım. Sana sevgim şımarık bir çocukmuş her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan. Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım. Özür dilemek değil, affet beni diye haykırmak istemekmiş, pişman olmak. Gerçekten pişman olduğumda anladım. Affedemem, çok geç demek gururdan başka bir şey değilmiş hâlâ sevgi varsa içinde eğer. Tutsak kalbimin kapılarını kırıp, içine baktığımda anladım. Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış. Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım. Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi. Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım. Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş. Anladım... |
Sevdim be miniğim Şu an karanlık bir odadayım, Aynen bırakırken gittiğin karanlık dünya gibi. Ağlıyorum, ağlıyorum sensiz geçen gecelerin ardından. Yalvarıyorum Allah'a geri dönesin, yine beni sevesin diye, Ama kimseye duyuramıyorum sesimi, hapishane duvarındaymışım gibi. Bir an seni unuttuğumu düşünüyor, gülümseyiveriyorum hayata Sensiz geçirdiğim o hüzünlü akşamları unuttum diyorum, Vazgeçtim diyorum, bitti herşey bitti, Gitti ve tüm yalanlar silindi diyorum Acısız bir hayata başlıyor, yeni aşklar arıyorum diyorum Bir lise aşkıydı, gelip geçti diyorum Hayaller, umutlar hepsi yalandı, onun gibi yalancıydı Belki de o benim için hayattaki en büyük acıydı Belki güzel ama sahteydi yüzü, meğersem duygusuzmuş, Sevmekten geçmezmiş onun özü diyorum Gülüşüyle kandırırmış herkesi, sevmedi beni de diyorum Yok be miniğim... Hepsi birer aldatmaydı, seni kandırmaktı amacım Birazcık kıskandırmaktı başkalarının yanında Öğrenmekti bir nevi sevip sevmediğini... Belki sen beni gerçekten sevmedin Ama bilmeni isterim Canımı koydum bu aşkın uğruna, ölümüne Sonuna kadar olacağım yanında Gidişini kaldıramam, ayrılığa katlanamam Belki ne el ele, ne göz göze olacağız Ama ben yine razıyım senin sevgine Gözlerinle gülümsemene, "SENİ SEVİYORUM"demene Hele biricik aşkım beni bırakma demene, Hiç ama hiç dayanamam! Ne senden ayrılırım, ne seven kalbimden Bu uğurda canımı veririm ama yine terk etmem seni. Sevdim seni be minigim, daha ne diyeyim ki; SEVDİM işte sevdim be miniğim... |
Cenaze Çok soğuktu yokluğunun yağmurları. O gece ilk defa sensiz çıkmıştım dışarı. Gözlerim oradan oraya savruluyordu. Arayış içindeydim sürekli. Seni bekliyor gibiydim. Bir boşluğun yanına oturdum. Benimle dosttu gecenin bir yarısından sonra kadehler. Sabaha kadar kendimi öldürdüm kendimi. Yok oldum. Ayrılık bu olsa gerek. Telefonum çalmış yanıma almadığım. Yüzlerce çağrı ve kutumu ağzına kadar doldurmuş mesajlar. Sen değilsindir diye bakmadım. Elim uzanmadı beni bırakmana. Akşamüstü bir gül gördüm kapımda sendendir diye sevindim. Alayım dedim içime. Gövdesi değdi elime. Kızdım ve kapattım kapıyı. Ağladım yine senden sonra olduğu gibi. Sonra düşündüm de ayrılmamalıydım senden. Suçsuz da olsam özür dilemeliydim. Evine geldim sokağın bomboştu. Kapıyı çaldım annen çıktı karşıma. Seni sordum. Bana beni sordu. Sanki öldürecekti beni.''Öldü'' dedi ''dün akşamüstü'' ''Bir gül görmüşler elinde en son'' Buraya kadarını bile hatırlamıyorum hayatımın. Doktorum beni muayene ettikten sonra arkadaşıyla konuşurken duydum. Seni çok sevmişim ben. Telefonumdaki çağrılar ve mesajlar seninmiş. Ama ben hala hatırlamıyorum. Aşkım o cenaze kimindi? |
Ben Bir Çingene Sevdim Kronos Quartet Caravan Yollar kimin için? Yollar nereye gider? Yollar nereye kadar? Sen gidersen, gitmeye gönlün olsa yetmez mi gittiğin ize yol demeye sanki? Ne diye taştan yollar yaparlar şehirlere, insanları birbirinden çekip kopartan yollar ve sonra da nehirlerin üzerine köprüler kurarlar tarifsiz bir çabayla; en olmadık anlamları yüklemek için yaptıkları köprülere... Bir çingene sevdim ben, bakışları gece kadar karanlıktı ve yüzü şehre kışın çöken sis gibi bulanık. Ben onu sevdim, o beni sevdi mi hiç bilemedim. Bir gece o dört nala salınırken terkedilmiş sokaklarında şehrin ki, insanlar ayışığıyla aydınlanınca taştan yollar şehri terkederler ve bir tek çingeneler ayışığında şarkılar söylerler, ben de peşinden koştum ta ki değirmenciler köprüsünün altında beni pusuya düşürene değin sevgilim. Soluk soluğa seviştik; simsiyah atını geceden ayırt etmek olanaksızdı ve her soluduğunda gece denen tuhaf yaratık vücut bulup öfkeyle dumanlar savuruyor sanarak etrafa, gözbebeklerim korkuyla büyüyor, nefes alış verişim sıklaşıyordu; çingene sevgilim de bundan hoşlanıyordu; bunu anladım... Ben bir çingene sevdim; gözleri yıkılmış, yıkıntılarından tekrar tekrar kurulmuş evrenlere sürükledi beni değirmenciler köprüsünün altında, beni düşürdüğü pusuda onunla sonunu düşünmeden sevişirken; sonra o gitti; ben bir çingene doğurdum dokuz gün sonra; o gitti. Çünkü yollar gitmek içindi, kalmak için olsalardı hiç olmazlardı. İnsanlar giderdi çingeneler terkeder, insanlar terkederdi çingeneler ayışığında sevişirler... Beni bir çingene terketti; kara atının terkisinde hayallerim vardı; o bunu hiç bilemedi... Sonra ben bir çingene doğurdum; dokuz gün sonra büyüdü, onunla da dokuz kere seviştim, dokuz günde dokuz kere öldüm dokuz çingene doğururken; dokuz canlıydım en sonunda son nefesimi verdim; dokuz ceset buldular değirmenciler köprüsünün altında ayışığında çırılçıplak soyulmuş, bacaklarının arasından zifti bir irin akıp nehre karışıyorken ve dokuz çingeneyi birden terkettim böylece, tıpkı terkedildiğim gibi; dokuz gün yas tuttular ardımdan çünkü epi topu dokuz canlı, âşık bir ******ydum; unutuldum... |
Bana Bir Şans Daha Seninle bir çay bile içemedik bırak gezmeye gitmeyi. Parklarda konuştuğumuz sorunlarımız olmadı. Unuttum diyebilmiştim sana ama sandığım gibi değil bugün seninle konuşunca anladım kıpırtıların olduğunu kendimi avutmuştum unuttum diye. Eskisi kadar aramıyorum artık sana bağlanmaktan sevmekten korkuyorum şu ana kadar yaptığım hiçbir şeyden pişman olmamıştım ta ki numaranı alana kadar. hamakta uyumak isterdim seninle yada bir tepenin ucundan dizinde uyumayı tren yolculuğunda başımı omzuna koymayı ah be senin yanındaki mezarda ölmeyi bile isterim yeter ki yanımda ol iyi veya kötü bir insanın idealleri olmalı bir insanın özlemleri olmalı özlemlerle açan çiçekler gibi bir insanın bir tanesi olmalı tıpkı bendeki sen gibi beni en derinden vurdun ve konuştuktan sonra fırtınaya yakalanmış tekne gibi alabora dalgaların boyumu aştığı hatta yuttuğu ben oldum aydınlık havada yürümeyen kör taklidi yapan ben gibi yüzme bildiğim halde kendini suya batıran ben gibi yolları bildiğim halde yanlış yollara sapan ben gibi ah be beni ne zaman anlarsın bilinmez ama bu fırtına dinmez bu gemi düzelmez suyu almış bir kere Bana bir kere şans veremez misin? |
MAVİ RÜYA Uyandığımda yine onu gördüm başucumda. Her sabah olduğu gibi yine ağlıyordu. Ona dokunamıyordum, onunla konuşamıyordum ama ağladığını görebiliyordum. Ağladıkça yanaklarından süzülüp yere akan gözyaşları mavi kristal taneciklere dönüşüyordu. Ona asla yardım edemedim...Her seferinde kristaller boynuna kadar çıkıyordu. Sonra kayboluyordu Tagon. Ona bu ismi vermiştim. Bir kış sabahıydı. Gözlerimi açtığımda yine onu ağlarken göreceğimi düşünerek uyumuştum. Oysa uyandığımda o yoktu. Korktum..O kadar alışmıştım ki; onunla konuşamasamda, ona dokunamasamda onsuz yapamazdım. Gözlerimin tenimi ıslattığını farkettim.Tenimden süzülen yaşlar yere yığılan mavi kristallere dönüşmeye başlamıştı. Yoksa artık kimse benimle konuşamayacak ve bana dokunamayacakmıydı. Daha çok ağlamaya başladım ve ağladıkça hareket edemediğimi, konuşamadığımı anladım...Kristaller boynuma kadar gelmişti biraz daha ağlamaya devam edersem boğulup ölecektim.Ne yapmalıydım.Güzel şeyler düşünmeye başladım belki korkudan süzülen gözyaşlarım durur diye ama olmadı. Nefes alamıyorum...Nefes alamıyorum... Uyandım ve rüyamın etkisinden günlerce kurtulamadım. Sonra rüyamda gördüğüm ve ismini Tagon koyduğum şeyin bir anlamı olabileceğini düşünerek araştırmaya başladım ve o efsaneyle karşılaştım. Tagon çok eskilerde yaşamış bir kralmış.Ülkesinden kaçmak zorunda kalmış.Yanına hayatta en çok sevdiği küçük oğlunu ve eşini alarak hizmetkarlarıyla birlikte bir gemiye binmiş ve mavi sulara açılmış.Bir gece çok derin bir fırtınaya yakalanmış gemileri.Gemi denizin üzerinde ikiye ayrılmış ve tek bir yanı mavi sulara gömülürken diğer yanı dimdik kalmış ayakta.Oğlunu ve eşini o kazada kaybeden Tagon; birkaç hizmetkarı ile birlikte mucize eseri kurtulmuş geminin dimdik kalan kısmında.Tagon ömrünün sonuna kadar her sabah deniz kıyısına gelip akıtmış gözyaşlarını mavi sulara. İşte böyle bir hikayeymiş.Aynaya her baktığımda maviye dönüşeceğimi düşünmek korkusu günden güne beni sarıyordu.Ağlamaktan korkuyordum artık.İnsanlardan uzaklaşmaya ve onlarla konuşmamaya başlamıştım. Nedenini bende bilmiyordum.Annem sonunda pes etti ve maviliklerimden bıktığı için beni babamın yanına yani yurtdışına gönderdi.Orada tedaviye başladım.Yaklaşık bir sene sonra düzelmiştim.Ülkeme dönerken uçağım ve ben okyanusun mavi derinliklerine düştük. Evet bu sefer gerçekten uyanmıştım.Herşey bitmişti.Epeyde gecikmiştim derse.Vazgeçtim okula gitmekten. Yıllar önce benim yüzümden çıkan o yangın yine sardı tüm bedenimi.Okula gitmek yerine uzun zamandır ihmal ettiğim konuşamayan, yürüyemeyen abimi ziyaret etmek için memleketime doğru yol aldım. |
Beni Kendinde Ara Hiçbir ölümlü Yüzümdeki perdeyi kaldiramadi" Bir Misir tanrisina ait olan bu söz O'nu çok güzel tanimliyordu. Ne eksik ne fazla ... Iyi sayilabilecek bir sairdi. Içinde yasadigi toplumla paylastigi degerler yok denecek kadar azdi. Dis görünüsü iç dünyasindaki aykiriligi fark ettirmeyecek kadar dogaldi. Içten bir tepkisi vardi yasanan degerlere karsi. Ama o,bu aykiriligini anlamsiz ve tepkisel davranislarla göstermezdi. "Insan konusmayi ögrenince susuyor" derdi. Bu yüzden günlerce konusmayabilirdi. Ama konustugu zaman da karsisindaki insanin deger yargilarini alt-üst ederdi,hiç çekinmeden. Insanlarla hiçbir seyi paylasmamaya, onlardan hiçbir sey almamaya yeminliydi. Insanlarin onu sevmesi de nefret etmesi de birdi onun için. Paylasmak ona göre büyük bir zulümdü zaten. Insanlar kendilerine ait olmayan bir seyi sahipleniyor,sonra da güya insanlari sevdikleri için paylasiyorlardi. Halbuki paylastiklari sey hiç de onlarin degildi. O,bu iliskiyi eve giren bir hirsizin evi,ev sahibiyle paylasma lütfuna benzetiyordu. Bu aykiri düsüncelerinden dolayi yirmi yasinda terk ettigi ailesini hiç aramamisti on bes yildir. Annesine biraktigi not çok kisaydi: Asiyim, hepsi bu kadar. Evlenmeyi bir an bile aklindan geçirmemisti. Ona göre evlilik sahiplenme duygusunun bir insanla tatmin edilisiydi. O hiçbir seye sahip olmadigi gibi hiçbir seyin de onu sahiplenmesini istemiyordu. Peki,bunca yildir neyi ariyordu?Gerçegi,yalnizca gerçegi. Yillar önce okudugu bir kitapta su yaziliydi: "Gerçek aramakla bulunmaz ama her arayana verilir. Her seye ragmen onu ümitlendirmisti bu söz. Zaten hayatin çok sirrini anlamisti bu çileli yillar boyunca. Sevgi varolusun biricik sirriydi. O günde sonra bir baska bakiyordu hayata. O günün anisina su sözleri yazmisti Günlügüne: "Karanliklar senin göz kapaklarinin çektigi perdedir aydinligin üzerine. Aydinliksa gözbebeklerinin isiltisidir,perdelerden kolayca geçen." Atom sevgiyle duruyordu ona göre. Atoma nefreti sokup atom bombasi yapmamislar miydi zaten?Bu yüzden en nefret ettigi sey nefretti. Kendisini sevginin mayasindan yaratilmis hissediyordu. Yapragin yere düsmesi topraga olan sevgisindendi. Filizlerin boy vermesi göge olan özlemlerindendi. O küçük tohum,tabiatin gök ve yer denilen iki koluna sariliyordu böylece... Bir yandan köklerini topragin derinliklerine saliyor,bir yandan da göge yükseliyordu tohum. Ya yazmak...Yasmak da sevgiydi. Mürekkebin gerçege duydugu sevdaydi onu yazmaya iten sey. Kalem kutsaldi onun için. Bu yüzden hiç kimse bunalmis ruhunu kagida dökmek için kullanmamaliydi kalemini. Kalemi ilk kullanan da Tanri degil miydi? Tanri ilk a*****. Insanlari sevgisinden yaratmisti. Her seyi sevgi üzerine kurmustu ama hiç kimse anlamamisti O'nu. Bu yüzden "Aski anlasilmayan ilk asik Tanridir." derdi. Insanlar dogar dogmaz göbek baglarini kopardiklari gibi gerçekle olan baglarini da kopariyorlardi sanki. O, bu ümitsiz durumdan su sözlerle siyriliyordu: "Güzellerin güzel yüzünde güzelligi yaratan,elbette o güzellige asik olanlari da yaratir." *** Genç kiz nihayet uyanmisti. Tüm gece boyunca uyumustu. Gözlerini ovusturdu. Elbiselerini düzeltti. Saskindi. --Nerdeyim ben?Siz kimsiniz? --Demek dün gece neler oldugunu hatirlamiyorsun? --Çok içtigimi hatirliyorum o kadar. --Evet,kapiyi sana açtigimda çok sarhostun gerçekten. Kapiyi açar açmaz bana ilk söyledigin söz suydu: "Ben Tanrinin hediyesiyim" Genç kiz bu söz karsisinda utancini gizleyemiyordu. Bir seyler söylemek istiyor ama nereden baslayacagini da bilemiyordu. Saskinligini biraz olsun gizlemek için: --Peki ya sonra ?Dedi. --Isin dogrusu ben Tanridan böyle bir hediye beklemiyordum. Sasirdim bir an. Gerçegi arayan birisine senin gibi bir serabin gösterilmesi dogal gelmedi bana. Ben bunlari düsünürken sen de su an yattigin yerde sizip kaldin zaten. --Dün geceden beri yerde mi yatiyordum?Diye sordu saskinlikla. --Evet,düsüp sizdigin yerden kaldirmadim. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrinin seni almasini bekledim. Ama,görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrinin hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlikla: --Lütfen benimle alay etmeyin. dedi. --Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalisiyorum. Istersen önce sana bir kahve yapayim da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiginde Ferda biraz olsun kendine gelmisti. Üzerindeki yabanciligi atmaya dogal olmaya çalisiyordu. --Benim adim Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaslarla yasadigim bir çilginlikti o kadar. Çok utaniyorum. --Ben de Kemal. Bu evde tek basima yasiyorum.(Bir an duraksadi Kemal) Senin hakkinda ne düsündügümü merak ediyorsun degil mi? --Biraz öyle... --Hiç...Hiçbir sey düsünmedim. --Neden? --Özel olarak hiçbir insan üzerinde düsünmem pek. --Gecenin yarisinda kapini çalip,evinde yatan bir kiz hakkinda bile mi? --Evet. --Çok garip bir insansin. --Söylesene maskeli bir baloda insanlarin gerçek yüzlerini tanimak müm kün müdür sence? --Tabii ki degil. --Iste su yoplumda gördügün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yasiyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksizdir bence. Hem de zamana, kisilere ve olaylara göre her an degisen maskelerin kullanildigi bir balo... Bu yüzden pek anlamli gelmiyor bana insanlar üzerinde düsünmek. --Kendini soyutluyorsun insanlardan. --Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düsmanidir bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir sey almamayi yegliyorum. Buna ragmen her seyimi vermeye de hazirim onlara. --Insanlarin sevgisini de ret eder misin örnegin? --En basta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur. --Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki... --Bunda yaniliyorsun. Insan sanildiginin aksine sevilerek degil severek yasar. Insan sevilmek ihtiyacinda olan zayif bir varlik degildir. Kisacasi sorun sadece sevilmek degil sevmektir. --Sevdigin halde sevilmiyorsan? --Sevilmek senin sorunun degil onun sorunu. Bence sevmek bir insani kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginlestirir, sevilmek degil. Bunu, evreni kapsayacak sekilde de düsünebilirsin. --Nasil yani? --Evrensel anlamda sevmek kainati kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda'nin kafasi karismisti. Hiç bu kadar derinlemesine düsünmemisti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal: --Bunlari bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düsünürsen umarim anlayabilirsin. Sunu unutma ki insanlik bu gün ikinci tas devrini yasiyor. Birinci tas devrinde insanlar yumusacikti. Sevgi sayesinde her sey yumusacikti. Sadece evleri ve aletleri tastandi. Simdi ise her seyimiz yumusacik, yüreklerimiz tas gibi. Hatta tastan da kati. Çünkü öyle taslar vardir, üzerlerinde otlar yetisir ve öyleleri de vardir ki... Kemal'in gözleri nemlendi bunlari söylerken. Yillarin acilarini, ihanetlerini, burukluklarini kelimelere döküyordu aslinda. Aglamakli bir hale dönüsüyordu sesi kesik kesik... Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat seridi geçti Ferda'nin gözleri önünden. Eger Kemal'in anlattiklari dogruysa sevgi hiç olmamisti hayatinda. On sekiz yasinda olmasina ragmen sayisini kendisinin bile unuttugu kadar çok sevgilisi olmustu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yogun hissetmemis ve yasamamisti. Bir an gözleri duvarda çerçevede olan misralara takildi Donuk sevgiler çagindayiz Sicak sevgiler cehennemde yaniyor Sevgi... Yasanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade Duyulmayacak kadar dogaldir Kemal duvarda aglayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya --Biliyor musun bir çocuga verilecek en degerli besin sefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu iste su insanlari görürsün karsinda... Sefkat ve cesaret kurbanlari... Kimileri asiri sefkatin yaninda cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kirilirlar. Dünya çok acimasizdir böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yogunlasirlar ki bazen siddetli bir arzuyla birilerine dogru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti ögrenememistir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayi bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yikiliverirler. Dünyayi titretecek cesareti taniyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: Dag düstü üstümüze Yikilmadik ama Insan degdi tenimize Acisi yakti bizi... Cesaret onlari o kadar sertlestirmistir ki sevdikleri insani kollari ile kalpleri arasinda neredeyse öldürür. Kemal sustu birden Ferda bir seylerin oldugunu hissetmisti. Çözmek istiyordu Kemal'i --Niye sustun? --Bana ne sefkati ögrettiler ne de cesareti. --Ama tüm bunlari biliyorsun sen. --Nasil oldugunu merak ediyorsun degil mi,anlatayim. Bir an durdu sonra: --Insanlarin nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkakliklarindan cesareti ögrendim. --Insanlar bu kadar acimasiz mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç? --Birak sevgilerin gülmeleri bile dogal degil onlarin. Seni senin için degil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde degil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede ölecegini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarindan sevgi sözcükleri yükselir. Yapacagin tek sey gözlerini kapatip sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin saganak yagmuru altinda ölümünü beklemedir. Anliyor musun? --Sen sevilmekten korkuyorsun. --Belki... --Neden? --Neden mi?Ben her insani kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdigim insani rahatsiz edebilecek hiçbir sey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsilasacagim. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mi? --Fikirlerimi alt üst ettin. Her sey karisti Sevmek sevilmek,nefret,sevgi. Hatta su ana kadar gerçekten yasayip yasamadigimi düsünüyorum. --Aslinda sana anlattigim her seyi kendinde bulabilirsin. --Nasil? --Kendini taniyarak...Yalniz kaldigin anlarda... --Yalnizliktan kaçmisimdir hep... --Yalnizliktan kaçmak kendinden kaçmaktir. Bir düsünsene dogarken de yalnizsin,ölürken de. O halde yasarken de yalnizliktan kaçmak anlamsiz degil mi ? --Yalnizlikta insan ne bulabilir ki sikinti ve bosluktan baska? --Kendini gerçekten taniyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayin oldugunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra basina geçip agit yakiyoruz...Benligindeki zenginligi fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdin biliyor musun? --Anlamadim! --Dünyada bir tek kisi vardir aslinda o bir kisi içinde de bes milyar insan. --Benligim bu kadar kalabalik mi? --Evet. Benligin tüm varligin merkezidir. Tüm acilar ve sevinçler yüreginde gizlidir senin. Ölenleri yüregine gömdügün gibi dogacak çocugun kalbi de senin içinde atar. Hem aciyi hem sevinci yasarsin iç içe,yan yana...Hatta o kadar aci çekersin ki aci,aci olmaktan çikar... --Sözlerin çok karisik. --Belki haklisin bu konuda. Bazi insanlar basli basina paradokstur. Düsünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düsünmeye alisik degiller. Bu yüzden anlasilmiyoruz. Zaman bir hayli ilerlemisti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dagilmisti ki hiç bir sey söylemeden çikti evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle ugrasti Ferda. Bazen onu anladigini düsünüyor,bazen saçmaladigina karar veriyordu. Her seye ragmen hayranlik duyuyordu ona. Ama,kimsenin anlamayacagindan emindi. Günler geçiyor,yüreginde Kemal e ,karsi konulmaz bir sevgi tasidigini hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmis ama bir türlü ona gitmeye karar verememisti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kizi ciddiye alir miydi? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü degildir hiçbir zaman" Evet,bu söz de onun degil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdigini söylemeliydi. Ferda Kemal in evine gittiginde büyük bir saskinlik geçirdi. Evde kimse yoktu,tasinmisti...Evin bekçisi yaklasti Ferda ya: --Kizim adinizi ögrenebilir miyim? --Adim Ferda. Kemal bey tasindi mi? --Evet kizim,tasindi. Ve kimseye söylemedi nereye gittigini,bana bile. Bir mektup birakti sana gelirse verirsin,dedi. Ferda mektubu aldi. Tereddütlü adimlarla evine gitti. Yikilmisti. Derin bir bosluk hissetti yüreginde. Birden ümitle doldu yüregi. Belki de onu yanina çagiriyordu. Sabirsizlikla mektubu açti. "Ey sevgili! Seni sevip sevmedigimi söylemeyecegim. Ama sevgiyi ögretebildim sana sanirim(ne kadar ögretilebiliyorsa).Dilerim kalbine kalbimden verdigim sey yüreginde yeserip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksin, ne de ben sende. Sen beni kendinde,ben seni kendimde bulmus olacagim. O zaman hiç ayrilmayacagiz. Sakin sevgimle seni tuzaga düsürdügümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdegi hem meyvesidir. Bir agaç,meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayilmaz. Unutma ki agaç meyvesine çagirir, kendisine degil. Ey sevgili! Sen bir siginak ariyorsun ama ben durulmaz bir firtinayim. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barisi ariyorsun,bense tüm kötülüklerle savasmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yildizlara siginmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karsi sorumlu tutuyorum. Sen aydinliga kaçmak istiyorsun ben karanliklari aydinlatmak istiyorum. Sen bir agacin gölgesine siginip yasamak istiyorsun bense ülkemi ariyorum;yollari aydinlik,insanlari huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykiriyorum. Sakin unutma! Kalbim paylasilamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?) Lütfen kendini ara,beni arama... |
Bitmeyen Sevgi... Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerinde rağmen ikiside sevgisinden hiç birşey kaybetmemişti.. Onları hiç birşey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı öncebunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki ? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gidiyim diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı.Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı... |
Bir Aşkın Hihayesi Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu. Dahası..Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı..Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken.. "Ne hasta beklerdi sabahı Ne taze ölüyü mezar Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar!.." Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece..Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Yaaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken.. "Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni. Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar!.." Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı bendim!.. |
Yılgın Rüzgar Çiftliği ’Rüzgar herşeyi alıp gider’ dedi, beyaz sakallı, iri gözlüklü koca ihtiyar duraksayarak... Herhangi bir yılın serin haziranındaydım. Arkamda çam ormanı karşımda ise git git bitmeyen keçi patikaları. Her birini geçtiğim an, bir sonrakinin başlangıcı geçtiğim patikanın sonuna benziyordu. Sıkılmıştım her yeni başlangıcın her defasında geri dönüş yolculuğu olmasından. Çiğ taneleri henüz yitirmemiştei yaprakların üzerindeki benliğini. Güneşe doymuş bir meltemin kısa süreli esintisiyle irkildiğim an,son patikanın son yokuşunuda bitirmiştim.. Evet artık yorgun, yılgın ve hayata küskün rüzgarların çiftliğine gelmiştim. Kırık dökük esintilerle birleşen hayata dair yalanlar. Yağan yaz yağmuru ılgın ılgın düşerken tenime dinledim tüm rüzgarların fısıltılarını ve haykırışlarını. Hele bir tanesinin çığlıkları karşısında anımsadım, küçük sokak lambamın altında çaresizlik şarkıları çalan siyah saçlı, beyaz tenli ve nehir gözlü kemancıyı. Her çaldığı şarkıda hücrelerime kadar işleyen geçmiş fırtınaları hatırlatan bu şeytan ruhlu melek kız kimdi ve kimdi kulaklarımdan hiç gitmeyen hıçkırıkların sahibi o küçük çocuk... Şimdi kimbilir hangi akasyaya su veriyorsun ihtiyar ve kimbilir kaç çocuğu daha kandırıyosun ’Rüzgar herşeyi allıp gider’ diyerek. Bak bana ey sen! Firkan ben; rüzgarların geçmiş acılarımdan bir tel bile koparamadığı ve esen her fırtınada bir kez daha geçmişiyle yüzleşen o çılgın genç... Şimdi yine herhangi bir yılın serin haziranındayım. Arkamda çam ormanı ve karşımda git git bitmeyen gelecek... |
Sakın Elimi Bırakma Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... "SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..." Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. "HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLU HERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINI SANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... " Iyi ki şarkılar var... |
Yaşlı Çınar ve Zeytin Gözlü Çocuk Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara. Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler. İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu.. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu. İlkbaharın kokusunu cigerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğu, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu. Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi. Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık. Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu. Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı. Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu.Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı. Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu. Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu..... Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden.. Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti... Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi. Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!. Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi. Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da, zeytin gözlü çocuktu.... Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı. Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere. Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi… Ben dalları fırtınalarda kopmuş yaslı ve yaşlı bir çınarım binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk hülyalı gülüşler gözlerinle görmek istiyorum sabahı dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum umutlu ve şen ne zemheriler gördüm ben ne fırtınalar geçirdim çağının ışığıyla yak beni ey çocuk çağının ışığıyla sar, üşüyorum gövdemde kaç balta izi var kaç kan lekesi alnımda nice ihanetler gördüm ben nice zulümler üşüyorum alnı gül işlemeli baharlar getir bana umudu sevda kokan sabahlar gözlerinle görmek istiyorum yarınları dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum pınar seslerine kat başak tanelerine koy arıt beni günahlarımdan lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar kocaman bir yürekle ey çocuk beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa bırakma ellerimi n’olur Bırakma ellerimi… |
Bekliyorum Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski şarkının nağmeleri geçiyor.. İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim.. Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konusuyorum hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını yakıyorum.. "Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin umidimin aynası..Hoşgeldin.. Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldim yastığıma kapatıp gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara acıp bağrımı,öyle hissettim seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..Icim nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir de duyunca sesini uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik mi,diyorsun.. Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa umutları taşımak içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle, seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına kavuşamamaktan korkuyorum.. Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklıgını bırakıp sana,eğer istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip rüyalarına,arkama bile bakmadan, göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir köşesinde anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep sevecegim.." Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her duyguyu beklediğim gibi.. |
Saçlarına Yıldız Düşmüş"Hiçbir şeyi özlemedim Seni özlediğim kadar" Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti. Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum. En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi... Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. Bir öpücük konduracaktı yanağıma. Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda. Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda. Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı. Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını. Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı. Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu. Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla. Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi. Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır." Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş. Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş. Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş. Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle... Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin. Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı. Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın." Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var." Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum. Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu. Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara... Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi. " demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor. Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca. İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum. Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne! Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı... Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!" Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi... Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım. Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara. Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki. Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum. Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı? İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına... Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan. Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri. Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü... Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü. Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden... Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında. Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne. |
| Saat: 00:37 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık