![]() |
Ölüm Noktürnü seninle karşılaşıp solduğum andı ölüm yüzüne baktığında tutuşup yandı ölüm çoğaldıkça çoğalan bir sevda ülkesinde ellerine dokundun; sana inandı ölüm o efsunlu, yağmurlu, hercai gözlerinden uçan kelebekleri mutluluk sandı ölüm akkor dudaklarından ağı düştü içime yollarında yürürken sanki insandı ölüm viran eylediğin gün yorgun hayallerini ayrılıkla, hüzünle, aşkla sınandı ölüm bir ömür vuslatını bekledi boynu bükük bilmem ki aşk uğrunda neden kınandı ölüm süründü yıllar yılı karanlık köşelerde benim gibi kıvrandı, kahra dayandı ölüm her akşam tufanında harap oldu güneşim gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm sensizliğin en ağır fermanıydı içimde dudaklarımdan sızan bir damla kandı ölüm ölüm seni sevmektir bir celladın elinde bilmem hangi yürekte böyle sultandı ölüm Nurullah Genç |
AŞKIN YAKTIĞI ÖLÜM Bir gecenin sabaha bakışın da birini sevdim Öyle sıcak öyle içtendiki Bir kader oyunu gibi bir bulmacanın iki yarısıydık Sanki Bir kader oyunu evet Ölmeden yok olucak gözlerin oyunuydu bu Gözlerine baktığım da Kapakların da o rüzgarı gördüm Sen bana seni sevmiyorum demedin gülüm Yok olda demedin Şimdi bir poyrak rüzgar gibi gidiyorum Büyüdüm,bir delikanlı gibi gidiyorum Çünkü sen bana ölmeyi emrettin gülüm Hep aynı düşünce aynı şiiri götürmüyormuş gülüm Beni sana bsğlayan noktaları siliyormuş Şimdi ölüm korkumu yendim gidiyorum Seni seven poyrak rüzgarlarımla gidiyorum Hayat ne garip dime Bu yaşlar da bu yaşlar da Bitkin ve yorgunum hayat sıkıcıymış meğer Şimdi aynanın karşısına geçip Son bidefa yüzüme bakıyorum İsteyin yerine geldi gülüm Hiç birşey bırakmadan göçüp gidiyorum Acı bir hikayeydi bu Acı bir hikaye Tam sana kavuşacakken Kader oyunu beni mafetti |
Ölüm Senden niçin bu kadar korkarlar? Ey ölüm Branşlardan tıp, en zor bir bölüm Bilgisizlik konusunda, bir çölüm Gerçek müminler, senden korkmaz, ey ölüm Ölüm kapıya gelince, baş ağrısı bahane Başkalarının işine karışma, sana ne İmanlı gidiyorsun, daha ne İnsanların umursamazlığından, bana ne Ölüm, Yüce Rabbimize, kavuşmaktır İnsanları ikna etme yolu, konuşmaktır Plajda güneşlenmenin adı, bronzlaşmaktır Bir gün ölümle arkadaş olmak, muhakkaktır Ölüm ölüm dediler, yamyamlar insanları, yediler Yüce Rabbimizin verdiği, canları yediler Ölümleri bir gün, kendi başlarına da, geldiler Canlara kıyarak, kendilerine de yazık ettiler Fikret Gürsoy |
Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan Oldu bir şeyler" demeliyim oturmalıyım bir taşa kararan dünyada, kendini yemiş bitirmiş bir nehirde. Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların Geride bıraktığım denizi ya da çığlığını kız kardeşimin. Nedir bu toprağın zenginliği? Gün neden günle kapanıyor? Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda? Ve ölüm neden? Nereden geldiğimi sormayacak mısın? Anlatayım sana; Kırık şeyleri Acılı kapları Sık sık tozlanan koca sığırları ve tutulu kalbimi. Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler, ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan. Ağlayan yüzlerdir bunlar, Parmaklardır gırtlağımızdaki, ve toprağa düşen yapraklardır. Yiten günün karanlığıdır. Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki. İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar, Sevdiğim her şey Tatlı mesajlar veren günbegün açıkta zaman tatlılığı artan. Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından: Neden kemiriyor boşa giden zaman sessizlik kabuğunu? Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum. O kadar çok ki ölümüz Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim. |
... Ölüm şimdi bir beyaz melek, gözümün görmediği diyarlarda uçan, Sen, son bir kez bile martıların kanatlarında can bulamayacak olan… Ardından son defa seslenmek isterken, Dudaklarımda yaşamın nefesiyle donup kalan… Ne kadar sürdü bilmiyorum, ölümün ardından yürüdüm sahil boyunca, eğer varmaya çalıştığın yokluksa zaman anlamını kaybediveriyor. Artık senin için bir önemi olmayan dakikaları hiçe saydım bende, ne bir adım yaklaşabildim sana, ne de uzaklaşabildim… Çığlık çığlık uçuşan martılarda duydum ölümün sesini ve yine onların kanatlarında ki bir damla hayatta veda ettim sana, seni bir martı kanadının özgürlüğüne emanet ettim, elimden bu kadarı geldi, hazin değil; ama beyaz bir elveda… Seni günahlarından sıyırabilmeyi istedim, seni affedebilmeyi… Martıların gagasına sıkışmış ah’ımı çekip çıkarabilmeyi istedim, sana olan kırgınlıklarımı tıpkı senin şimdi olduğun gibi özgür kılabilmeyi… Yüreğim de tutsak kalmış tüm acılarımı ardından salabilmek için onu çıkarıp atmayı bile düşledim; ama ben hala yerçekimine mahkûm bir esirdim, beni hapseden parmaklıklar olmasa da yerinde, şartlamıştım kendimi sana, senin olmadığın bir dünya da bile, sana kırgın kalmaya… |
Ne zaman canım sıkılsa, gitmek isterim uzaklara Ne vakit seni düşünsem ki düşünmesem olmuyor Gözlerin gelir aklıma, ah o çocuk gözlerin Tam göğsüme saplanır, bıçak gibi sözlerin Ne hayalin terk ediyor beni ne de geriye tek bir umudum kaldı. Yine de ne zaman bir şiir okusam mısralarındasın. Ne zaman bir şarkı dinlesem hala sözlerindesin. Bir kitap okuyorum dökülüyor sayfa aralarındaki kurumuş kır çiçekleri. Uzanıp alamıyorum düştüğü yerden. Ben ölüyorum ve sen bunu bilmiyorsun… Ne kadar kaçsam kendimden, bir o kadar yakalanırdım Ne kadar seni istesem, sen hiç yanımda olmazdın Gözyaşı biriktirdim, gözyaşım ince sızı Düşündüm de bir zaman, bunu ben hak etmedim Ne garip bir hayat bu yaşadığım, bir papatya falı gibi; mutluyum/mutsuzum diyerek koparıyorum hayatımın sayfalarını tek tek. Tüketiyorum yaşamı, tükeniyorum ağır ağır. Ben ölüyorum ve sen bunu bilmiyorsun… Her limandan bir gemi, alır götürür beni Hayal bu ya üstelik, gitmeler üzer bizi Geçmiyorsam içinden, sevemedim bu fikri Gidiyorum inadına, al aşkını ver beni Öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi. Yine yağmur olup yağsan diyorum avuçlarıma, filizlense yine yok olan umutlarım. Yine geceler boyu bıkıp usanmadan yazsam, duvardaki gölgelerde seni bulsam, gözlerim kapansa senin sıcaklığın kaplasa bedenimi. Ama olmayacak biliyorum. Ben ölüyorum ve sen bunu bilmiyorsun… Sen beni öldürüyorsun Sen bunu bilmiyorsun Sen beni öldürüyorsun Sen bunu hep yapıyorsun Geceler büyüyor içimde, bir de yalnızlığım. Yıkılan umutlarım, hayallerim de terk ediyor artık birer birer. Gecenin koyu ve can yakan karanlığına inat bir tek çocuk bakan gözlerin terk etmiyor beni. Sen beni öldürüyorsun ve bunu hep yapıyorsun… |
Zaman ayrılığı vurur... Dipsiz bir sevda yokuşunda... Yanımda kaL... Bırakma yaban sevdalara... Düşü olmayan acı sonsuzluğa... Gitme ruhum… Sen yokken hicran düşer bu şehre… Gitme sevgim… Sen yokken tutsak düşerim bir isyan gecesine… Ölürüm… Sen yokken |
Ölüm ölüm, karda ayazda ölüm, dağda denizde ölüm her yerde .... ölüm, kumda havada ölüm, suda toprakta ölüm değil uzakta ölüm, yolumda soluğumda ölüm, koynumda yatağımda ölüm aşımda yanıbaşımda. Neşe Ersoy |
ÖLÜM I Dünyaya birçok kez gelmişim Yok olmuş yıldızların dibinden Ellerimde tuttuğum Ölümsüzlük bağlarını dokuyarak Şimdi öleceğim yeniden Vücudumu örten toprağa sarınarak! II Ne papazların sattığı Gökyüzünden bir parça aldım. Ne de tembel zenginler için Metafizikçilerin, Düzüp koştuğu, karanlıklardan. III Ölüm içinde yoksullarla bir olmak istiyorum Göğü elinde tutanların kamçıladığı İnceleme yeteneği olmayanlarla! Şimdiyse ölüme hazırım Beni saran bir elbise gibi Sevdiğim renkten Boyu bosuma tıpatıp; uygun Ve benim için gerekli olan Beni saran bir elbise gibi! Pablo NERUDA |
AŞIKLARIN ÖLÜMÜ Yatağımız olacak ,hafif kokuyla dolu, Divanımız olacak ,bir mezar gibi derin; Bizim için açılmış, en güzel iklimlerin O garip çiçekleri süsleyecek konsolu. Son sıcaklıklarını sarfederek hovarda, Birer ulu meşale olacak kalplerimiz; Çifte ışıklarından gidip gelecek bir iz İkimizin ruhunda, o ikiz aynalarda. Pembe, lahuti mavi bir akşam saatinde, Veda'la dolu, uzun bir hıçkırık halinde Yanacak aramızda bir tek şimşeğin feri; Nihayet kapıları biraz aralayarak, Sadık ve şen bir melek gelip uyandıracak Buğulu aynaları ve ölmüş alevleri |
| Saat: 07:33 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık