![]() |
Yaşlı Kadın ve Meşe Ağacı Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu. Kuraklığın kırk üçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi:“Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:“Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi. “İki üç adımlık yolum kaldı.”Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: “Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.“Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?”Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi.Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:“Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişan yüzüğünü bu ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?” Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı. “Dokunmayın benim ağacıma...” İşçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadını saygıyla selamladı: “Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.”Yaşlı kadının gözleri, su tankerinin üzerinde yazılı olan “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı.“Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi. “Kim gönderdi sizi buraya?”Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:“Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim” dedi. Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı. |
Kar tanesi Küçük bir kar tanesiydim ben Geldim ta nerelerden Rüzgar savurdu beni Buldum kendimi avucunun içinde Üşümüştüm,yorulmuştum yolculuktan Isındım sıcacık avuçlarında Merhaba dedim yeni hayata Gözlerin takıldı bana Baktın bana merakla Hoşuna gitmiştim galiba Oynadım avuçların da Alıştım ben sıcaklığına Ben çok sevdim seni Korudun sen beni Sakladın ellerinle beni Küçük bir kar tanesiydim ben Sonum belli Eriyecektim bir gün Kış bitecekti Gidecektim bir gün Nerde nasıl kim bilir? Ölecektim işte Mezarım oldu avucun Gömdün beni en derine Örttün üstümü ellerinle Eridim gözlerinin önünde Hiç düşünmedim Ben yaşayabilir miyim seninle? Yok olurum senin sevginle Fazlaydın sen bir kar tanesine Gittin dayanamadın işte Benim sevgim az gelirdi sana Sen layıksın onun gibilere Git istediğin yere Öldürdün beni o büyük sevginle Ben kimim sen kimsin Hak edemedim ben seni Affet sevmek ne bilemedim Bir kar tanesinin elinden ancak bu kadarı geldi Küçücük yüreğiyle olabildiğince çok sevdi Neler sığdırdı 3 günlük kısa hayatına Aşık oldu sana Aşkından öldü sonra… Her kar yağdığında beni hatırla Aç avuçlarını Bak bakalım bir tane daha düşecek mi DÜŞMEZ! Herkes bilir Erir karlar avuçlarda Biter hayat orada Ben hesaplayamadım işte Sevdim delice Bakmadım yolun sonuna Yürüdüm inadına Öldüm aşkınla Küçük kalbime göre çok sevdim seni Elimden geldiğince işte Gözüm kapalı geldim peşinden Yürüyebildiğim kadar Kalbim durana kadar… |
::: AYAZDA BİR YÜREK ::: Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yataga eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı farketti sanıyorum. Ama birşey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktigini hissettim. Günlerdir dogru dürüst birsey konusamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor... Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu... Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşi hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyaci vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Asıinda ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek'ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. "Benim de yüreğim hep ayazdadır", diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu... Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye... - Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne oldugunu sordu. - Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı... - Evet, Claude Saute'nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?.. - Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba. İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte... - Şu an ne iş yapıyorsunuz? - Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasil? - Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavus iliskileri geçerlidir. Yoz, çürümüs bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada... -Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak? - İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz... - Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birseyler yapmalıyım. -Şu an neredesiniz? -Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz? - Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor. -Yalnız mısınız? - Evet, yalnızım. - Birlikte oldugunuz kimse yok mu? -Neden sordunuz? - Hiç işte, öylesine sordum. - Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı? - Evet, var... - Ne iş yapıyor? - Yazar. Oldukça da tanınmıs bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz. - Nerede yazıyor? - Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz? - Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aşıtı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız... -Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptiği işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor. -Hayatında başka biri olabilir mi? -Biri degil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar. -Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz? - Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum. - Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu? - Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum... - Ama bana rahatça anlatıyorsunuz... -Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?.. - Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi... -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim. - Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Herşey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler... - Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür. -Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta hata aramayalım. Aslında bizler benciliz. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmus gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördügünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum,ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacim var. - O bunları biliyor mu? -Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi... -Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma birşey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmis. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldügümüzü anlamaz... - Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım birşey var... - Nasıl birşey? - Sanki sizi çok eskiden beri taniyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz. - Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim.. -En çok nereye mesela?.. - Trabzon'daki Uzungöl'e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir... Tıpkı aşk gibi... - İnanmayacaksaniz belki ama, ben de orasını düşünmüştüm. Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki... - Farkında mısınız, sabah oluyor?.. - Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz? - İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmak istiyorum.. -Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz? - Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o... - Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha... - Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz... -İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle... - Peki sevgiliniz?.. -Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... -Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam.. -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Nerede ve kaçta buluşuyoruz? - Atatür Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00'de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz? - Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın... Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda 2 kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla. Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola.. |
Düşler özlemekten yoksundur Bu şehir yokluğunun duvarlarıyken, ''Seviyorum''derken sızlayan içimdir. Onulmaz yaralar açarken gül saplı hançer, seni düşünmektir işim. Dikenler, tuz banılan yaranın acısıdır, geçmiş olmayan geçmişte. Sımsıkı sarar duvarlar, her geçen gün, seni hatırlatırken ben senim, duygularım sen. Anılar sarar benliğimi. Yaşanırken değersiz, ayrılınca vazgeçilmez. Birlikte paylaştığımız parasızlığın döner ekmeği geliyor aklıma. Midem, kapanmaz yarasıyla, seni değil düşüncesizliğimi hatırlar gibi sızlarken, omuzunda gül beslerdim göz yaşlarımda saklanmış, bülbüle hasret. Acı hissederken, karanfiller, senden yana, güne bakan misali dönüktü. Tarafını tutmuş asi lider tavrı vardı her yaprağın bükümünde. Nasıl gülerdin pek hatırlamam, bildiğim ölçüyle açılan dudakların, coşkusuz görünürdü. Bir deha olduğunu düşünürken ben şarkı söylerdim '' Küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden bütün hatalarım.'' Korkularım da bu yüzdendi sanırım. Seni kaybetmekten korkardım. Sımsıkı sarmak isterken kollarımda seni, beni sarmanı isterdim tepinen göz bebeklerimde. Geceleri ateşler içinde sanrılar sarmış benliğim, ertesi günün kaprisi için yeterli neden olurdu. Ne çok kıskanırdım seni. Usul usul içimde birikenler, engelleyemediğim şiddet olarak yansırdı, ilişkimizin taraf tutmuş seyir defterine. Beni en çok sinirlendiren yanın, sevimsiz ukalalığın, kulaklarımda tatlı nağme şimdilerde. İçim burkuluyor, Üniversitenin bahçesinde, kum saatine uydurulmuş kaçamak saatimizde, saz çalan gençlere eşlik ettiğin son rahat görüşmemizi hatırladıkça. Ne çok istiyordum '' Seni seviyorum'' diye haykırmayı. Ama her seferinde ''Beni seviyor musun?'' çıktı dudaklarımdan. '' İki kalbin biri daima soğuktur'' sözündeki sıcak tarafa düşürülmüş, rolünü iyi oynayan oyuncu gibiydim. Seni düşünürken yeleleri salınan atlar gelir aklıma. Eyer vurulamayan, gem takılamayan azgın ve asi atlar. Çayırlar hoyratça ezilirken nalların altında, tozlu yollara özlem duyar diye düşünürdüm. Çocukluğunun öykülerini anlatırken, sen daima kocaman gelirdin gözümün önüne. ''Sahi sen hiç çocuk olmuş muydun?'' dediğimde sana, sen bilyelerini anlatmakla başlamak yerine, ineklerin arkasında nasıl koştuğunu anlatırdın. Doğrusunu söylemek gerekirse canlılara ait anatomi bilginde fena sayılmazdı bence. ''Kaplumbağaların kıskanç olduğunu biliyor musun?'' diye sorduğun gün ben senin anlattıklarının devamını dinlememiştim. Düşündüğüm yalnızca kaplumbağaların kıskanç olanının bana göre şanslı olduğuydu. Ne de olsa yüzlerce yıl birlikte olabiliyorlardı. Üstelik, birbirlerinden çok uzaklaşamazlardı. Altı üstü bir görünüm uzaklıktalardı. Özlemlerini giderecekleri o uzun kavuşma yolu hep görme alanının içinde, birbirlerine koşamasalar da birbirlerine yakınlaşırken o uzun yol aslında an bile değildir. Bugünün aşkları acımasız gelirdi kimi zaman sana. ''Kavuşma hayalleri kuramaz sevgililer. Sabah akşam birbirlerine ulaşabileceklerini bilerek nasıl hayal kurabilirler ki?'' diye sorardın. Bir yerde mi okumuştun ya da duymuştun şu an tam hatırlayamıyorum bir güzel masal gibi gelmişti bana. Yine aynı, hisleri okunmayan mimiklerinle anlatmaya başlamıştın '' Bir aşık varmış bir zamanlar. Adı, hikayenin yanında önemsiz ayrıntı, bu yüzden söylemiyorum. Bir köyde yaşar, düğünlerde saz çalıp geçimini sağlarmış. Bir kızı severmiş. Kız onu sever miymiş bilmiyorum, ama aşık belli ki bu yüzden saz çalar, ezgiler dizermiş. Sazını tıngırdatırken, teller değil yürekmiş titreyen. Mızrap dertli dertli gezinirken yürek üstünde, dil, seher vakti gül seyreden bülbül şakımalarına dönüşürmüş. ''Her gülün bir har'ı her har'ın bir bülbülü var'' güftesini aşığın daha önce duyduğunu hiç sanmıyorum. ''Aşığı, klasik son bekliyor sanırım'' dediğimde. '' Haklısın ama son, başlangıç oluyor. Dinle bak hikayeyi;" "Aşık bu. Sözcükler, türkü oluyor ağzından çıkarken. Ne söylese, yavuklusu geliyor aklına, bir güzel bezeniyor ezgiler. Düğünün birinde, yavuklusunun gözlerinin içine bakarak, çalıp söylüyor. Ne dediğini bilmiyorum ama, heybetli görüntüsü altındaki minicik duygusal yürek, şimdi tek başına sızlamıyordu. Kızın babası o gün karar verdi, Emine'yi evlendirmeye. İsteyenleri de vardı zaten. Ufak olduğuna aldırmadı ''aldığımda anası da ufaktı'' deyip Hacı Hasan'ların oğluna verdi. Bizim aşık terk etmiş köyü, diyar diyar gezip saz çalmış, Emine'yi söylemiş türkülerinde. Çok özlediğinde Emine'yi, köye geri gelmiş, ama Emine'yi görememiş. Günlerce sabırla görmek için beklemiş, görememiş. Sonunda kararını vermiş, ilçeye gidip, Emine'yi mahkemeye vermiş. Mahkeme günü, Hakim sormuş ne oldu diye. Aşık, Emine'ye bakmış. Hakim sormuş, Emine'ye bakmış. Ortada suç olmadığı için, mahkeme düşmüş. Mahkeme masrafları aşığa ödetilmiş. O günden sonra, ne zaman Emine'yi görmek istese, Emine'yi mahkemeye vermiş. Kazandığı tüm parayı mahkeme masrafı olarak harcamış.'' Böyle hikayeleri nereden bulurdun doğrusu anlayamazdım. Senin, köye ait yanın bazen beni korkuturdu. Anlattığın, beni ürküten olaylar, sana ne kadar sıradan gelirdi. Ölüm, sanki bakkaldan ekmek almak gibi gelirdi anlattıklarında. Kollektif iradeden söz ettiğinde, sanki suçlara ortak olmayı meşru kılar gibiydi sözlerin. Köye her gittiğin günün sabahına kadar dua ederdim senin için. '' Allahım onu yalnız bırakma, ona yardım et'' diye yalvarırdım. Silahların gölgesinde bir yaşam senin için dayanılabilir miydi acaba? Yoksa sen gerçekten köydeki kimlikte biri miydin? Siyasi adanmışlığın simgelerden başka bir anlamı olmadığını anlattığın gün, verdiğin örnekler beni şaşkınlığa düşürmüştü. Günlük yaşamda gerçek olan ama nedense benim göremediğim bu simgecilik, siyasi yapının sığ yapısını da gözler önüne seriyordu. Liderlerin bu simgeciliği güncel tutmak için ürettikleri ya da kabullendikleri parmak işaretleri ise bu yapıyı tescil eder gibiydi. ''Birisi çıkıyor ben vatanseverim diyor, adı diyelim ki, X oluyor. Bir başkası diyor ki hayır efendim ben milliyetçiyim. Bunu söyleyenler ise, Y kimliğine sahip oluyor. Bu örnekleri çoğaltmak, tabii ki mümkün. Peki ama, ya politik adanmışlığın değer yargıları, onlar kabul görüyor mu? Çoğunlukla hayır. Bu değer yargılarına aykırı tutumlar ise aynı tarafta olmanın verdiği hoşgörü içinde kayboluyor. Bu durumdan ise mutlak olarak karşı tarafta yer alanlar zarar görüyor. Bu durumun suçlusu kim? Kuşkusuz, taraftar sayısını arttırmaya çalışan erk sahipleri. Çatışma, bunların bitmek bilmeyen ihtiraslarından kaynaklanıyor. Etik değerlerimizi, adanmışlıklarımıza endeksliyoruz. Sonra bakıyoruz ki, zararı bize dokunmuş. Her büyük olay ya da gösteride üzülenler olduğu kadar sevinenler de bulunuyor. Bak gösterilere ve sonuçlarına kim seviniyor.? Sevinen erk sahipleri oluyor. Kim üzülüyor.? Üzülen, erk sahiplerinin oynadıkları satranç tahtasındaki piyonlar oluyor. İşte karşı olduğum bu; inisiyatif kullanma hakkından yoksun kalmış, piyon olma duygusu. Hadi getir gözünün önüne, okuduğun, gördüğün ya da izlediğin olaylar ve sonrasını.'' Sen bunları söylerken gözlerinin, olayların, kurum ve kişilerin üzerlerindeki göstermelik zırhları soyan bir yeteneğinin olduğunu düşünürdüm. Neden böylesin sen.? Senin, anlayamadığım mantık yapın, beni mutsuz etmekteydi. Nasıl başlamıştı.? Ne hissetmiştim, bunu hiç bir zaman anlamadın. Adın sıkça geçiyordu arkadaş toplantılarında. Fakültenin siyasi yelpazede yer alan, ya da almayan, tüm siyasi düşünceleri arasında, köprü gibiydin. ''Anlamak, dinlemek, barışın ad konmamış andıdır'' dediğini duyardım. Örgütlenme, köyden mi başlamalı, yoksa şehirde mi tartışmalarının yapıldığı, sigara dumanında, isle kaplanmış duvarlar arasında, amacın, diğer insanların da çözümleri olduğunu, onlara anlatma savaşıydı. Böyle duyardım. Sağcıların gözünde solcu, solcuların gözünde sağcı olduğun söylenir dururdu. Kimi zaman seni, paralı eğitime hayır mitinglerinde görürken, kimi zaman milliyetçi mitinglerde, en ön sıralarda yer aldığını, bu yüzden polis olduğun anlatılırdı. Hiç bir ağaç dikme şölenini kaçırmadığın, ayakkabılarının değişik zamanlarda, üstünde biriken çamurlardan anlaşılabilirdi. Anarşist gruplar, her türden egemenliği reddederken, sen birden bire egemen olurmuşun. Hatta bu yüzden, seni, aralarında istemedikleri bile olmuş. İşte bu sıralarda, parkın birinde, birbirine bitiştirilerek birleştirilmiş masaların başında, ateşli tartışmalar yaparken tanımıştım seni. Bana baktığında fırtınalar koparan bakışlarını, hiç bir zaman anlayabildiğini sanmıyorum. Erdem üzerine söylemlerin ağır dili altında ezilirken ben, aslında hiçbirşey anlayamıyordum. Oysa sen benim anlamadıklarımı düşünüp söylüyordun. Kelimelerin yanyana gelişindeki o muhteşemlik, yalnız benim için, iyi bestelenmiş şarkı gibiydi. Parkta dolaşıp, çay satan seyyar çaycı çocuk için söylediklerin, bugün bile kafamın içinde, aşırılığımın balyozu gibi inip kalkmakta. ''Biz nutuklar atarken burada, pratiğin acımasız yaşam biçimi, bu çocuğu bizden farklı kılıyor. Ne geçmişinde, ne de geleceğinde, bu çocuk, bizim konuştuklarımızı anlamayacak. Aramızdaki tek fark ise, bizim, aile anlamında doğuştan gelen şansımız olmalıdır. Göreceli nitelik üstünlükleri, bizim yanımızda onu, paraya ihtiyacı olan ailesinin gözünde ise, onu üstün kılmaktadır.'' Bu söylediklerini de daha öncekiler gibi anlamamıştım. Sonraki günlerde, senin katıldığın söyleşilerin aksatmaz devamlısı olmuştum. Benim farkıma vardığın gün, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sen, bana bakıp ''ıslanınca ne kadar güzelsin'' demiştin. Belki de yaşamının en yalın cümlesiydi bu. Seni seviyorum diye haykırmak isteyen bu yürek, herzamanki suskunluğuyla, yalnızca gülümsemekle yetinmişti. Sokakların su akan yollarında, karşıya geçerken elini uzatmıştın bana. ''Hadi tut elimi'' dediğinde kayıtsız şartsız teslimiyetin, ilk günü gibi gelmişti bana. Elimle uzanan elini tuttuğumda, havada uçuyorum sanmıştım. Ayaklarım yerden kesilirken, ağır çekimli film sahneleri gibi, durağan bir zaman dilimindeydim. Durağan zaman bittiğinde, senin kollarında sığınmış bir çocuk olduğumu fark ettim. Yağmur gök yarılmışçasına akarken, anlattıklarını anlıyorum gibi gelmişti bana. Bir siluet olarak geçiyordu, gözümün önünden anlattıkların. Yaşanmış ve yaşanacak ne varsa hepsi bitmiş gibiydi. ''Zaman bir aşığın gözünde kimi zaman yıl, kimi zaman andır'' dediğin o gün, senin olmak istemiştim. Oysa sen, bana karşı çıkmıştın; "insanlar, özgür iradeleri, inisiyatif kullanma hakkından yoksun bırakılmış kararlarda, mutlu olamazlar'' demiştin. İçimden lanetler okurken, sana ne kadar çok kızdığımı gösterememiştim. Beni, en çok, hasta olduğun zamanlar sevdiğini düşünürdüm. Yalnız o zaman, yanında ben olurdum ve sen, bana bakarak, sevmenin ne kadar önemli olduğunu anlatan ruh haline girerdin. En çok ölmenden korkardım. Aslında korkum, sensiz ne yapacağımı hiç düşünememiş olmamdan başka bir şey değildi. Sensiz ben ne yapardım.? ''Seni seviyorum, eğer kadın tarafından söylenmişse, beni sev, beni koru, benim yerime de düşün, omuzun en sıkıntılı anlarında bana yastık, tuttuğum elin, gençlik içinde yaşadığım yaşlılıkta, bana destek olsun anlamına gelir çoğu zaman'' dediğinde seninle birlikte, bu tür edilgen kişiliklere atıp tutmuştum, ama ben, o zaman aynı edilgenlik batağında çırpınıp duruyordum. Bunu sana söyleyemezdim. Bilirdim ki bunu söylediğimde, ya da sen, bunun farkına vardığında vazgeçilmezim, benden kaçardın. Böyle bir edilgenlik sana göre değildi. '' İkili duygusallıklarda biz diyebilmek, ancak ben diyebilen insanların, eşit katılımlı kararlarıyla mümkündür. Biz kavramı anlam olarak da bunu gerektirir. Biz, birden fazla ben anlamına gelir. Eğer bu şartlar yerine getirilmemişse, etken 'ben'e endekslenmiş, asalak, tarafların biri birlerini kandırmasından başka anlamı olmayan 'biz' kavramı ortaya çıkar.'' Bunları söylerken, yeni yeni anlamaya başladığım bir kurnazlıkla, beni yönlendirmeye çalışıyordun. Rahatsız oluyordun benim halimden. Yaşamında belki de ilk kez, birini kırma korkusuyla, söylediklerini, dolaylı olarak anlatmayı tercih ediyordun. Her davranışıma dikkat etmenin ötesinde, çıldırtan özenle, senin düşüncelerine uygun davranmaya çalışıyordum. Seni memnun edebiliyor muydum bilmiyorum ama, değişik toplantılarda yararlı olmaya çalışıyordum. Sen, bazen bunları olumlu buluyor, bazense, anlayamadığım o garip mantık yapınla, bana karşı çıkıyordun. Ne düşündüğünü gerçekten anlayabilseydim, sanırım hiç mutsuz olmayacaktım. Davranışlarım sana benzemeye başlarken ben, özgünlükten gittikçe uzaklaşıyordum. Sensiz bir yaşam artık, mutlak olarak, düşünülemez hale gelmişti. Seher vakti, çığlıklarla uyanırdım. Sanki yokluğun, beni uykudan bir seher vakti uyandıracak gibiydi. Bir zil çalacak ve sen olmayacaktın gelen. Acı haber, nezaketen bile gönlümü almadan, konuşabilir miyim diye sormadan, senin yokluğunu haykıracaktı yüzüme acımasızca. '' Bugün araba aldım, hadi pikniğe gidelim'' dediğin gün kulaklarıma inanamamıştım. Hasta olduğun gün dışında, ilk kez benimle yalnız kalmak istiyordun. Yalnız ikimizin olacağına, hala inanamıyordum. Hemen hazırlanmam gerektiğini biliyordum. '' Bayanlar dışarı çıkmadan, kimse beni dışarı çıkaramaz'' dediğin günden bu yana, senden bile hızlı hazırlanmaya başlamıştım. Yola çıktığımızda "mutluluğun sınırı nedir?" acaba diye düşünmeye başlamıştım. Kolay mı, sen ve ben, birlikte kocaman bir günü paylaşacaktık. Piknik yeri senin istediğin gibi bir yer olduğundan, kimsenin kuşkusu olamazdı sanırım. Şu anda su getirmeye gittin. Marul salatası yapmayı düşünüyorsun. Yiyeceğe ne gerek vardı sanki. Sen yanımdayken, yiyeceğe ne gerek var sanki. Bana gitar çalsan, ben ise, karşında her zaman heyecandan kısılan sesimle 'Ala gözlü yar, şirin sözlü yar' diye başlayan ve seni anlatan şarkılar söylesem. Seni seviyorum erişilmezim benim. '' Telsizle haber verin, yolları boşaltsınlar. İkiside çok kötü yaralanmış." Ambulans, son hızla yolları aşarken, Doktor, kızın yazdığı defteri okuyup bitirmişti. Kaza yerine gelişinden sonraki olayları hatırlıyordu. Telsizle haber verdiklerinde, uykusuz geçen kaçıncı günü olduğunu hatırlamadığı zamanın içinde, gözleri kapanmak üzereydi. "Yine hangi trafik hatasını işlediler Allah bilir" diye düşünmeden kendini alamamıştı. Ambulansın şoförü, yolları hızla kat ederken mesleği seçme kararının doğru olup olmadığını düşünüyordu. Geldikleri kaza yerinde karşılaştığı olay, daha önce görmediği kadar kötüydü. Araba uçuruma yuvarlandıktan sonra, içindekiler fırlamışlar gibiydi. Ancak ortada olağanüstü bir durum yoktu. Yol virajlı değildi. Kalabalık da değildi. Nasıl olmuştu kaza, doğrusu anlayamamıştı. Uçurumun derinliklerine indiklerinde, her tarafları kırılmış iki genç baygın halde yatıyorlardı. Doktor, inen sedyelere yerleştirdikleri iki kişiyi, yukarı çıkarmaya çalışırken, küçük bir ajanda yerde duruyordu. Alıp cebine koyduğu bu ajanda, ambulansın içinde okuduğu ajanda idi. Hastalar için dua ediyor ve lanet okuyordu Tıp Fakültesini kazandığı güne. "Acaba aracı kim kullanıyordu?" Bu soru, günlerce kaza üzerinde düşünmesine neden olmuştu. Hastalar, yoğun bakımdan bir türlü çıkamıyordu. Ümidi her geçen gün azalırken, O, yalnız dua edebiliyordu. Çaresizlik içinde kıvrandığı bir gün, her gün ziyarete gelip bekleyen arkadaşlarıyla konuşmaya karar verdi. Gözleri kanlanmış, yorgunluğu her halinden okunan, bedeninde azimli bekleyişin izleri görülen birine yaklaştı. "Merhaba" dedi usulca. "Merhaba" Beyaz gömleğinden doktor olduğunu anladığı kişiye, umutla bakarak " yaşayacaklar mı?" diye sordu. "Bilmiyorum. Ama elimizden geleni yapıyoruz. Kazanın nasıl olduğunu biliyor musun?" kim olduklarını sormamıştı bile, çünkü herkesten iyi tanıyordu onları. İzinsiz okuduğu defter, her ikisini de çok iyi tanımasına neden olmuştu. " Ilgın, benden arabayı istedi. Ceren'i pikniğe götüreceğini ve dönüş yolunda arabayı onun kullanmasını isteyip, Ceren araba kullanırken evlenme teklif edeceğini söyledi. Arabayı ona verdiğim için kendimi bağışlamıyorum. Tüm olanların suçlusu olarak kendimi görüyorum." O an, Doktorun kafasında şimşekler çaktı. Ölesiye aşık olan zavallı kızcağız, evlenme teklifini duyunca, zaten aklı başında olmayan ruh haliyle, hiç ummadığı bir durumla karşılaşmanın verdiği heyecanla, yoldan çıkmış olmalıydı. Yoğun bakım odasından iki sedye çıkıyordu. Yüzleri kapatılmış iki beden, sessiz sedasız sedyenin üzerinde yatıyordu. Gözlerini ayıramadığı sedyeler yanından geçerken, son gayretle ayağa kalktı, yüzlerini açtı. |
Ö L Ü M S Ü Z K I R M I Z I G Ü L L E R Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da Kocasının sevgili Rose idi...Her Sevgililer Gününde kapısının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmışıtı.Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdigi karta ayni cümleleri yazardı : "Seni bu sene, geçen senekinden daha çok seviyorum." Birden, bunların son gülleri oldugunu düsündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi.Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine, gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotografı seyretti. Sessizce... Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayanlız ve hüzün dolu bir yıl...Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi kıpkırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Saşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı.Onu bu kadar üzmeye kimin ne hakkı vardi? Biliyorum dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlayıp, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı. Kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istedigi kart. Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı . Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu kart. "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen,kalan ben olsaydim neler çekerdim, kim bilir ? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.Her zaman da sevecegim. Ama yaşamalısın. Devam etmelişin. Lütfen mutluluğu yeniden yakalamaya çalıp. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak." |
Yenilmişliğim Yazıyorum Hayallerimi Sezgilerimi Hislerimi yazıyorum... Yalan mı? Yanlış mı ? Yoksa... Ayıp mı? Öylesine Yazıyorum işte... Geçmişimin şarkısını mırıldanmakta dudaklarım. Soğuk, tekdüze ve yalnız bir nisan akşamında toprak ve otun yağmursu kokusunun karıştığı havayla doldurmaktayım içimi. “Toprak ne güzel kokuyor,” dedim kendi kendime, sonra başka bir söz, davetsizce geldi aklıma, “toprağı ölülere vereceksin.” Söyleyeni bilmiyorum, ama aklımda kaldığına göre ilk duyduğumda hoşuma giden bir söz olsa gerek. Belki de, o günkü ruh halimdir bu sözü aklıma kazıyan. Veya her şeyin anlamını kaybettiği, yaşamın pili bitmiş bir saat gibi bir ileri bir geri yaptığı, çalışıyor görünüp de akrebin hiç oynamadığı anlardan ‘bir an’ olsa gerekti. Çok bilindik bir atasözü gibi aklımda kalması ürküttü beni. Şimdi düşünüyorum da, kesinlikle yanlış bir söz, hiçbir doğruluğu olmayan, baştan sona yanlış ve saçma... Kızıyorum beni kendi üzerinde bu kadar düşündüren bu söze. Ayağımda düz taban keten ayakkabı, üzerimde keten pantolon, savruk savruk yürüyordum baharın körpe yeşilliğinden, sevinç çığlığı atan kuşlarından bile habersiz, sessizce. İçimdeki bütün şarkılar susmuş; dudaklarım kurumuş susuzluktan, sade Afrika menekşeleri gibiydim. Karanlık iyice bastırmış; yapayalnız yürüyordum bu beton kentin arka sokaklarındaki yamalı asfalt yollarında. Yürüyordum, kalabalık ve yapayalnız. O kadar hafiftim ki, uçuyordum sanki. Gözlük camlarım buğulu buğulu... Geceleri uykum kaçıyordu. Birbirine dolanan, iplik yumağı olmuş sorunların karşısında çok bilinmeyenli bir denklem çözmeye çalışan bir ilkokul öğrencisi gibi şaşkın, çaresiz ve sıkıntılıydım. Uykular, odamın duvarlarına gizlenip benden kaçıyordu. Bir kader merhabasıyla uyanıyordum, sersem gecelerin sabahına. Kapkara dünyama küçük de olsa yaktığın ışık, beni ölüme iki kala uyandırmayı başarmıştı. Neydi sahi? Yüzüme fırlatılmış bir bardak soğuk suyla yaz sıcağında kendime gelmenin rehavetini üzerimde taşıyordum. Korkak, ürkek ama safça. Bir kadının yapması gerekenler arasında kendimi kaybederek bir başımalığımı yaşıyordum. O kadar yol vardı, önü açık, engelsiz... Ama ben ne kadar kapatmıştım önümü acımasızca kendime? Oysa, merhamet yüklü, sürekli vicdanı sızlayan ben, kendime neden o kadar acımasız davranmıştım? Anlamış değilim hala. Güven duygusunu yitirmiştim sosyal sınırlar içinde. Yapayalnızlığıma şaşkın, bakakalmıştım ve sadece, kendimi anlatan klavyemin tuşlarından bilinmez bir umuda dokunuyordum. O bahar akşamlarından kalan, “Ben gamlı hazan, sense bahar...” şarkıları arasında kendimizi yok saydık. Yorulmuştum. Onca ihanet, onca pişmanlık, gel-gitli fikirler arasında kaybolan ben, kendimi nasıl bulabilirdim ki? Neden kendimi unutmuş, ortaya atmıştım değersizce? Olanlar oldu, geçti. Asıl suçlu, Ben’im, diye yazmaya cesaret istiyorum şimdilerde. Fedakarlıklar, acımalar, vicdan azapları, acabalar, amalar arasında nasıl da kaybolmuştum? Oysa, gülen bir yüzün uzattığı bir dost eli hep vardı yanı başımda. Kendimi yok sayarak unutmuştum çoğu şeyi. Ben yalnızım, diye kafa tutmuştum ve ne ağıtlarla, figanlarla kaçırmıştım onca güzellikleri. Pişmanlık duymamakla kendime gelmenin mutluluğunu geçte olsa yaşıyorum şimdilerde. Yalnız, ama umudumla sarmalayıp başımı yastığa uzanıyorum rahatça. İçimde gittikçe genişleyen dünyada etrafım sığ insanlarla sarılmıştı. Dünya ne kadar genişmiş meğer? Kendimle buluşup, ağırlığımla adım adım ilerlediğimde, senle karşılaştım bu yaşam basamaklarında. Yağmura hasret topraklar gibi karşılamıştım seni, utangaç, mahcup. Elindeki yükü taşımak istiyorum, diye nasıl da sahip çıkmıştın yalnızlığıma. Bu güne dek taşıdığım ağır yüklerin ucundan hiç kimseler tutmamıştı oysa. Akıllı olduğumu söylediler, çıkarları uğruna hep. Kimselere de taşıtmak istemedim ben bu yükü. Savaşmak mıydı taşımak yoksa taşıyabilmek miydi yaşam? Bilmiyorum. O geniş hayal dünyana kurduğun salıncaklara oturtmuştun beni. Kandırılmıştım hani. Belki de kandırılmak istiyordum. Kah New York sokaklarında kah Bağdat caddelerinde el ele yürürdün benimle. Tek kişilik kayığınla, sürüklemiştin beni o güzel hayal alemine. Hayallerinle, hayallerimi çekmiştin derinlerine. Ne çok gülerdim yalnızlığımda yaşadıklarıma, yaşattıklarına. Kapına dayandığımda, açılmayan kapına, tüm öfkemi anahtar deliğine kusardım. Kapılar. Kapılar... O tahta, süngülü kapılardan daralırcasına bakıyorum dünyaya, ama ufuk çizgisinden. Umutla koşmuştun kucağıma. Yoksa çok mu aramıştın da sokulmuştum kanatlarının altına, kumrular gibi? Saçının tellerine gizlenen bir kuşun tüyüyle yakalamıştın beni yüreğimden. Buz gibi bir havada ılık bir rüzgar gibi, ruhumu kuşatmıştın sanki. Sevdim seni bir kere, diye yürüyordum adım adım kucağına. Açmıştın kanatlarını, gel gel dercesine; bense aksayarak koşan, yürümeyi öğrenen çocuklar gibi koşuyordum, sana doğru. Sana uzanmak güzeldi. Neler mi yaşadık? Uzun kış gecelerinde uzun sohbetlerle atıştık, avuç dolusu gülümsemelerle çıtırdayan sobanın karşısında. Uzanırdım şöyle, uzunca geçmişten geleceğe. Rahatça kurulurdum hayallerinin otağına. Karşımda bakar dururdun, hareketsiz zihninde yaşardın güzelliklerinle. Baharlarda papatyalar, gelincikler yağdırırdın saçlarıma. Öyle sevda tutkunu iki yalnızdık ki senle... Yapayalnız. Çokluklar içinde yüreğimize sığınan iki arkadaştık; güven dolu geleceğe doğru temiz iki dosttuk biz senle. Ruhumu taşıran dalgalarınla sarmalardın beni; bakışlarınla, bütün benliğimi çiçeklerle süslerdin. Ruhumun o dalgalı, rengarenk çiçeklerin bahçesinde dolaşman zenginleştirmişti beni. Hala saklı duruyorum bir yerlerde ben, tıpkı yıllar önceki gibi. İçimize dar gelen bir sevgiydi yaşadığımız. Sen kapı önünde beklerdin işten çıkış saatimde. Akşam üzerileri kuduran deniz dalgaları gibi ulaşırdın üzerime, bakışlarınla. Bense hemencecik sana varayım diye ayaklarımı karşı kaldırıma taşırdım. Bir bakış ısıtırdı yüreğimizi, ruhumuza dolanır dururdu sevdanın esrikliği. Yağmurlu havalarda rüzgarlarla taşınırdı yüreğime sevgin. Özlemeyi, hasreti öğrettin bana. “Ayrılıklarda sevdaya dahil,” diyen Atilla İlhan’ı kaç kez okuttun. Doğa ve sevgi insanı şair yaparmış. Şiirlerimle dünyanın yalnızlığı arasında ilk bağlantılarımı yaptım. Bilinmeyen öteki dünyaya merakım arttı gün be gün. Anladım ki, ürkek ve çekingen olan ben, yalnızdım bütün aşıklar gibi. Ürkeklik ve çekingenliğimin kapısı yalnızlığımı, şiirlerimle açmıştım sana. O acılarla dolu, umutsuz şiirlerim, duyup hissettiklerimin bildirisiydi oysa, duyabilene, hissedene. Çocukluk günlerimde duyumsayıp tanıdığım suskun, yaralı, eğri büğrü yazgım seninle kucaklaşacaktı. Anladım ki, şair barışla, acılara doğarmış ve işte ben de boşlukta asılı duran hayatımı, şiirlerime aktarmaya başladım usulca. Şiirlere sarılmıştım yokluğunda; şarkılara kol kanat germiştim, senden kelime diye. Öylesine bir sevdaydı bizimki. Farklı, aykırı, güzel ve zorlu. Bir temmuz ateşiyle iyice alevlendi. Yok oldu sandım her şey. Araya giren zaman, ayrılık rüzgarı daha da bağladı sanki bizi. Acılarla yoğruldu bu sevda; inadına, dikenlere direndi durdu. Nasıl da sevmiştik... Ama ayrılık dedik, sonunda ayrıldık. İstemedik, ama mecburi koparıp kendimizi fırlattık bir tarafa. Yalnızlık yüzümü yıkasın diye kalakaldım güzel bir okyanusta yüzer gibi. Ayrılık boğamadı bizi. Aksine, birbirimize nasıl da bağlı olduğumuzu anlatmıştı bize. Hep yüzünün perdelerine bakardım, ışık sızmaz gecelerde daha bir bağlandığım sana ve acılara boyandığım gecelerde hüzünle sarıldığım sana. O hüzün bizi tutardı. Hiç içime sinmezdi sensiz yaşadığım güzellikler. İsterdim en güzeli birlikte yaşayabilmeyi. “Keşke,” derdim, “keşke yanımda olsa...” Olmadı, olamadı. Çabalamak boşunaydı. Gittin ve unutmadın. Unutamadın, belli halinden. Sevgini okuyorum yaz gününün ikindi güneşinde. Çocuklar gibi zıp zıp yalınayak bir sevgi soytarısısın, hilekar, düzenbaz ama sevimli. Çocuksun halen, hem de çok çocuk. “Bile bile yalan söylüyorum ve bir demet uzatıyorum sana,” diyorsun hep haince… İçinde her şey var, ama ne istersem. Hüzün de, sevgi de, vefa da. Ortaya çıkarma hakkı bana ait, istediğim gibi, zorlamadan. Özgür, sen gibisini görmedim. Bu kadar farklı, bu kadar aykırı sevgi görmedim, anlamadım da. Anladım anlamasına ama... Onu korumak için üzerine titredin durdun hep. Beni sana yaklaştıranı iyi bildin, güzel oynadın rolünü. Belli etmedin, ama besbelli sevgin açık ve hoşlukla devam etmekte tanıklarıyla. Kimselerin bilmediği, anlamadığı, yalnız, yalınayak dünyamda yitirdiğim sana ulaşmak için koşardım boşuna. Beklerdim boynu bükük. Balkonumda, seni sokakta karşımda bulacağım anları beklerdim. İstemezdim anlamanı. Düşünürdüm ki, anlaşılınca sevgiler ölür gider. Nihayetinde de öyle olmadı mı, Özgür? Anlattıkça sevgim küçüldü, bitti. Her bitişte yeniden yeşertecek baharla. Kaç bahar geçmedi mi üzerinden? Kaç mevsim? Dikenler içinde açan bir gelincik gibi salınacağım bir gün yanı başında. Sana baharlarla geldim, elimde bir demet papatya, gelincik, dağ menekşesi... Fısıldayan sesin çınlamakta kulaklarımda. Nasıl mıyım? Dokunsan kopacak yapraklarım, biliyorum göz bebeklerimden. Ve ellerinde kırmızı ve siyaha çalan tozlar kalacak. İstiyorum ki, kimse dokunmasın ve kalayım bu halimle, böyle yaşamalıyım, yakıştığı gibi, hüzün boyalı rengimle. Dikenler içinde ve kızıl bir gelincik gibi kısa sürede ama doğallığımla. Olduğum gibi hani. Anladığın gibi, anlaşıldığım gibi. Çabam yok öyle, ispata hacet de yok. Ortada olmalı sevgi de, acı da, hüzün de. Umudumu umulmadık kadere yazdım diye düşünüyorum. Kış geceleri çetin bastıracak. Donlar üstünde ayağım kayacak, ama umudum yine baharlardaki gibi içimde doğacak, kızıl gelinciklerle süslenecek. Bense o paltonun altında saklı, kış gecelerinde sana umutla sokulup ısıtacağım seni, gerçeğe inat. Desteleyip yolladığın hayallerimle düşüp kalkacağım, daha da sevdaya batmak için. Sana saklanıp seni kucaklayacağım. Şemsiyemin altında yürürken, dostça kulağıma fısıldamaya çalıştığın, öğrettiğin küçük yalanlara inanacağım. Sahi, inandığımı mı sandın o beyaz yalanlarına? Beni ikna etmek için, saçmaladığımı söylerdin ikide bir. Akıllı olduğumu söylerdin. Bu düzmeceler nedense hep kandırmaca gibi gelirdi bana. Ne inanmak isterdim, ne de inanmamak. İşine geldiği gibi söylerdin sanki. Bir kadını kandırmanın kolay yolları değil miydi bu süslü laflar? Ama bu süslemeler yakışmış bana, diye düşünmüyor da değilim hani. Sevmişim çaresiz, yüreğime inmiş sevda tanecikleri çökmüş iyicene. Seni arıyorum. Yoksun. Başka kimseyle görüşmüyorum. Senin istediğin gibi olsun. Beni çileden çıkartan ağır sözlerin. Onlarla gücünü gösterirdin, bilirdim. Yanlış mı düşünüyorum? Sanmam. Beni kızdırmayı severdin. Hani bir de o aidiyet duygusu vardı ya... Sonra bekler dururdun sıkıntılı. Bir an ayrılacağımızı düşünür, sonra kaybedip bulmanın mutluluğuyla coşardı o fukara yüreğin. Fukara yüreğim fukara yüreğine sığınmıştı, yağan sonbahar yağmurlarıyla. Karlı ayazlı kışların sıcak çorbasıyla karışmıştık birbirimize. Tertemiz dünyamızda kucak kucağa sevmiştik birbirimizi, kirlenmişliklerin inadına. Hadi oradan, deme şimdi. İçimde kocaman bir sen anlatıyor doğrularını. Çocuklar bile doğruyu yalanı anlamaz mı? Kanmam artık o senaryolara. Kendimi kandıramam. Sen belki kandıracağını düşünüyorsun, ama zor, çok zor. İnsanın ayağı kaç defa takılır aynı acıya? Bak, şimdi el sallıyorsun camın ardından. Yağmurda kırbaçlıyor camı yorgun bir seyis gibi. Güzel müzikler gelmekte kulağıma. Seni anlatıyorlar. Güzellikler doğuyor yaşamıma, gönül pınarlarıma. Yılbaşı çamları gibi dikenlerimle, susuzluğuma dayanabiliyorum; hasretine, özlemine, ne güzel. İstemediğin şeyleri unuttum, anlamadım. Hayır, deyişlerini anlatıyor biçilmiş bütün çimler. Yuvalarına sığınmış kuşlar, sonbahar yağmurlarıyla yan yana nasıl yürüdüğümüzü düşünmekte bizden habersiz. Her seste nasıl sevindiğimizi yaşamak bağlamakta beni yaşama. Yaşam sende gizlenmiş; bende toplanmış tüm gizemler, korkular, ürkek ve çekingen durmakta yanı başımda. İnsanlar güzele dokunmadıkça, kimselere dokunmak istemiyorum. Gönülden, ruhtan ulaşmak isteğim sadece. Uzaktan uzağa sevgi, hasret, güzel diye zorladın da öğrendim. Biblolar da güzel, değil mi? Ama ya kırılırlarsa diye nasıl dikkat ederiz değil mi? Peki neden birbirimize o kadar acımasız davrandık. Güzel olan buydu sanırım. ‘Seni uzaktan sevmek’ şarkısı gibi, uzak olan güzel mi yoksa? Doğru, diyorum, bırak uzakta kalsın. Duygular, sevgiler, hasretler öyle uzakta kalsın ki değerlensin. Yıllanmış, el değmemiş mahzenlerdeki soğuk şaraplar gibi olsun dostluklar da, acılar da, sevgiler de. Her şey uzakta, ama olduğu gibi kalsın camın ardında. Gün görmemiş sevdalara, kadınlara inat yaşasın dursun dünya. Çilelerle, umutlarımı harman yaptım ağustos sıcaklarında. Öyle savurdum ki dünyanın dört bucağında kucaklandılar. Karşımda, gözlerimdeki sevgiyi oymaya çalışan bir işçi gibiydin hep. Belki de en ağır işçi, hani gecesini gündüzüne katan. Güldürmeyi seven, düşündürmeyi ve bu uğurda savaşan sen. Bir telefon sesi kadar yakın ve uzak olan bir sevdaydı aramızdaki. Entrikaların, çocukların saklambaç oyunları gibi hilesiz ve saftı. Anlardım ne yapmak istediğini. Sıkıntılarımı benden alıp, bendeki boşluğa seni doldurmak için çabalar dururdun. Şüphelendirmeyi nasıl da severdin!.. Yapmamalıydın, ama başka oyun da bilmezdin. Safça, aptalca, manyakça sevmiştik aslında. Doğru mu? Ama katıksız bir sevgiydi aramızdaki. Senle oynadığımız telefon oyunlarını severdim. Arardın belki ben yokken, aramadın saklanırdım. Bir kovalamacaydı hatlarla aramızdaki. Bir sesime ne kadar çok zaman yatırmıştın, Elif diye, Birsen diye, Tülin diye arardın. O kadar sevdiğin bayan isimlerinin kadını olabilmek güzeldi sanırım. Zafer, diye arardın, Çelik, diye arardın. Güçlü kelimelerle yer etmiştin belleğimde. Aferin sana, derdim hep. Aferin. Ben derinden sevdim seni. Öğrencim gibi, arkadaşım gibi, dostum gibi. İstediğin gibi sevdim işte. “Sen miydin arayan?” dediğimde, “Ben değildim,” diyen inkarlarını sever, gülerdim, kızardım, ama önemin büyüktü. İnkarlara yatırdığın o yüklü sevdanın borcunu nasıl ödeyebilirim ki? İmkansız. Aklınca oyun oynardın, ama bilirdim çocukça, safça oyunlarını. Saflık tutkunu iki yapışık ikizdik, yalnızlık budalası. Ne senaryolar çizerdin öyle. Kendin inanmazdın çılgınca yaptıklarına. Çılgınlık tutkunu bir dev olabilmekti umudun. Oldun da. Sert kış gecelerinde ılık bir sesle araman güzeldi. Fabrikada, kuyrukta yemek beklerken, karşılıksız araman hoştu. O günlerde yapayalnız, yalınayak bir sevginin peşindeydik biz. Anlamsızdı belki, ama anlamı zamanla anlaşıldı ve artık ortada işte. Ayrılsak da beraberlik güzeldi. Nasıl yürürdüm yanında... Elimden tutmanı isterdim, bir o kadar da uzak yürümeni. Nasılsa işte, öyle garip çelişik bir aykırılığın tuzağıydı bizi çeken. Tanrının yazdığı, ama bizim silemediğimiz bir yazgıydı bu, ne kadar silmek istesek de silemediğimiz. Zıt renklerin buluşmasının güzelliğiydi yaşadıklarımız Ve yaşıyoruz, yaşayacağız. Öyle diyor sezgilerim. İstemesek de, istesek de böyle olacak gibi. Tutkuydu bu. Gizemdi. Yasaklara isyandı. Belki de baş kaldırmaktı yanlışlara. Bir inattı. İnadına sevgiydi, kafa tutan onca günahlara, tabulara, yasaklara. Onurlu, efsanevi bir tutkuyu yaşamak, kaç kişiye nasip olduysa olmuştu ve işte bize de!.. Şanslı mıydık? Ya da şansı biz mi yaratmıştık, anlamadım. Parklarda tedirgin, çarpışan insanlar gibi yürür durduk farklı yollardan. Ellerimizde umut çiçekleri; gözlerimizde korku, sevinç karışımı alaca ışıklarla koştuk durduk batan akşam güneşlerine. Güneşler doğdu, ama biz uyanamadık bu acılardan, üzüntülerden ve sevgilerden. Karmakarışık rüyalarla dolu dizgin kederlerle uyandık isteksizce, günlere soyunduk. Gün oldu o oyuncağa sarıldık, gün oldu şu salıncakta sallandık durduk, vakit doldururcasına bu körfezde. Ama sevdanın hüzünlü kollarıyla sarıldık yaşama, sarmalandık; koparıldık ama yeniden filizlendik daha gür ve koyu yeşil. Yemyeşil bir dünyanın içine sarı sarmaşıklar gibi dolandık durduk. Mezardaki anamı ziyaretimin arkasından sana koştuğum günler süzülmekte yanaklarımdan. Bir bayramın arifesinde sana koşup da açtığımız o yer sofrası, zeytin ekmek tadı bitti artık. Sahi kiminle bölüşmektesin lokmalarını? Kime ukalalık yapmaktasın? Sanmam gülebildiğini eğlendiğini. Avuçlarındaki geçmişten anılar ayakta tutmakta seni. Hepsi bu değil mi? Onlar geçmişe gömüldü, gitti erken gelen kış geceleri gibi. Gönülden sarılman yok artık kimselere, adım gibi biliyorum. Öyle sevdin ki beni, yerime birilerin koyman imkansızdan da öte, bilmekteyim. Adımı, sanımı unutman, bir kadını mezara koyman zor, tahmin edebilirim. Bana aşık olduğun ilk günlerin gecelerinde, balkonumun altından derbederler gibi geçtiğin, kendini kaybetmiş gibi yürüdüğün o kavurucu yaz gecesinin gibisin gözlerimde. Neydi o halin?.. Çölde kaybolmuş Mecnun gibi görmüştüm seni. Uykularım savrulmuştu yıldızlara. Unutmak kolay mı? Zor, değil mi? İyisiyle kötüsüyle, sevdanın en güzeli ile yıkanmış geceleri unutabilmek en zoru sanırım. Öyle sevmiştin ki, beni de yakaladın zorla ve imkansızca sürükledin ardından sürüm sürüm. Kim seni bu kadar sevdi? Yoktur, sanmam. Kim seni karşılıksız sevdi, beklentisiz, ve koşulsuz? Cevaplasana?! Zor, değil mi? Kuşkuların arttı insanlara karşı. Neden mi? Pis bir dünya sarmaladı yeryüzünü. Kirlendi her şey. Sevgiler de kirlendi, umutlar da.... Ben? Oldukça değiştim ama safça sevmekteyim yine de. Seni seviyorum. Güzel olan da bu işte, onca pisliğin içinde. Harran’da kavrulmuş bir kadın gibi ben, Asya’da gün görmüş ihtiyar bir aşık gibi sen, yorulup durduk sert esen karayellere karşı. Anadolu’dan yanık bir ezgiyle uyandık hep. Telli turnam selam götür, diye uyandık. Kara yazmalı mavi baskılı sevdaya, mor kırmızı pullar işleyip mor dağların karlı tepelerine rüzgarlara saldık yüklü acılarımızı, sevgilerimizi. Gurbete ağladık. Dayandık onca yüklü acılara. Bir gün güleceğiz umuduyla sarıldık yaşama sımsıkı, birlikte… |
Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı...posta kutusu boştu gene. Yoo, hayır. Beyaz birşeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi.Elektrik faturası gelmişti...hem de herzamankinden "hoş" bir miktarda...Başka birşey olmadığını bildiği halde, gene kutunun içine bakti...Bo$...Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak...kapalı bir havaydı.Yağmur yağmaması için dua etti...şemsiye evde kalmıştı ne de olsa...Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu...önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı...en sevdiği siyah pardesüsü de batmıştı...karşıya geçti.Karnı açtı...Her pazar sabahı uğradığı cafe'ye gitti..."tadilat nedeniyle kapalıyız" yazısını okurken, gülümsedi...aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi "Tadilat nedeniyle oldu...açlıktan"...neyse dedi kendi kendine" o kadar da aç değildim"...sonra bi yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığıldı.Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı...ona gülüyorlardı...Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü farketti. Herbiri ayrı bir yöne yuvarlanıyor...çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu.Parası da gitmişti.Bi gitarı, bi de canı vardı...Yemek yiyecek,eve gidecek parası kalmamıştı...yorgundu. Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı...orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar...müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır,kızlara hava atarlardı...Parktaki o eski nese kalmamıştı.Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu. Gitarını çıkarıp, o "en" hüzünlü besteyi çaldı...sonra, o kıza bestelediği parçayı...ve bir başkasını...ve bir başkasını...çaldı...çaldı. Kulağına gelen takırtı sesleriyle kafasını kaldırdı. Gitar çantasına para dolmaya başlamıştı. Sonra, neşeli bir parça çaldı...para geldikçe,şarkılar daha bir hareketli, daha bir neşeli oluyordu...Güneş batmaya başladı... İleride zabıtalar göründü...daha fazla kalamazdı orada.Gitarı çantaya koydu ve kalktı...eve gidecek, yemek yiyecek parası vardı... belki kirayı hala veremeyecekti, bu ay...ama, hiç değilse düşürdüğünü karşılıyordu bu miktar... Derken yağmur başladı...Eve daha çok var, diye geçirdi içinden. Ne zordu hayat!Yağmur altında yürümeyi severdi...ama yalnızken değil.Yalnızken,daha bi ağır yağıyordu sanki yağmur...Daha bir soğuk... Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu...sessizlik dolu ev, o an ürpertti...kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan...öylece..."ölüm" dedi..."sürprizleri seviyor" Islak giysilerini çıkardı...kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta.Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü...Açar açmaz, yazı tanıdık geldi...o beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü...Notta: Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun...ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü...ayrılığa dayanamadı herhalde...ama, biz insaniz, dayanabiliriz degilmi? Yarın gidiyorum bu şehirden...kendine iyi bak...hoşçakal! Anladı o an, işlediği hatayı...ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi...ve hiç aramamıştı...o arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olmayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı...ama, o da affetmezdi ki...yoksa eder miydi?Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden...Kapı çaldı...ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını...Bu nedenle açmadı kapıyı...o umudu taşımak istedi hep içinde...sonra uykuya daldı...uyanmamak üzere... |
Yuvadan Uçmamak Üzere Silinecek çok şey var aslında hangisinden başlasam bilmiyorum beni terk eden sevgilim yoksa bana yamuk yapan patronum mu yada her seferinde yanlış sipariş getiren marketteki çocuğumu aslında hataları kendimde aramak istiyorum açık ve net konuşulmayan laflar çoğu zaman yanlış anlaşılmaları akabinde getiriyor tıpkı ekmek yerine etimek getirmesi gibi o gün çocuğu kırdım karım ise sevdiğim pantolonumu ütülemiş ama ben nadiren giydiğimi giyecektim tabi bir azarda ona patrona bir şey diyemiyorsun tabi kovulma esnası var ondan sonra aslında evin bas patronuna işe gelmeden kızdım ya o evi terk ederse yok ben onsuz yapamam patates kızartması nasıl ketçap ve mayonezsiz olmaz bir evde karı kocasız olmaz ben evde ketçap sam sende mayonez sevgilim yada mayonezim senden özür diliyorum ve dönmeni istiyorum bir daha yuvadan uçmamak üzere... |
yaşanmış gerçek aşk hikayesi Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş. Günler gecelere, geceler günlere akıp giderken, herkes aşkına göre almış hisesini hayatın pınarından.. Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ve yöre de herkesin dilinde Zehra kızın güzelliği söylenir, Zehra kızın güzelliği konuşulur olmuş. Taa.. topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, inci dişleri, kıpkızıl dudakları, pembe yanakları ve tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni ile perileri kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış… Derken Ali ile Zehra büyüyüp evlenme çağına erişmişler ama evlenmelerine her iki tarafta bir türlü razı olmamış. İki düşman aile arasında kavgalar başlamış, günlerce silahlar patlamış… Zehra ile Ali de çevrelerine aşklarını, biribirine bağlılıklarını kanıtlamak için evlerini terkedip iyi yürekli bir çobanın yardımıyla uzak bir vadideki mağaraya gizlenip yıllarca orada barınmışlar. Zehranın kardeşleri her yeri aramış taramışlarsa da hiç bir yerde izine rastlamamışlar. Epey bir zaman yabani meyveler, bitkiler, kökler yiyerek ve geceleri çobanın köyden taşıdığı yiyeceklerle yaşamını sürdürmüşler... Dolunaylı gecelerde iki derin vadi arasındaki mağaranın önünde oturup, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak dağlara, taşlara türküler yakmışlar. Zehra kızın saçları gece, gözleri yıldız, bakışları gökkuşağını andırırmış. Baktıkça rengarenk bir ahenk sararmış vadinin içini… Her sabah gün burada aşkla başlayıp, aşkla bitermiş… Kuşların inceden soluyuşu, ağacların nazlı nazlı sallanışı, yaprakların hışırtısı bir başka güzelleştirirmiş çevreyi… Renk renk, desen desen çicekler içinde, pınarların da akışıyla bu renk ve ahenk harmonisi, iki gönül coğrafyasının ve iki yurek ikliminin mutluluğuyla uzayıp gitmiş günler. Genç adam sevdiği kıza her gün hayran hayran bakarak sazına sarılıp türküler dizermiş ırmaklara… Dağ, taş dillenirmiş sesinde… Sevdiğinin gözleri denizin incileri, dişleri mercan, saçları gecenin karanlığı, gülüşü bahar gülü kadar güzelmiş, güldükçe cangülleri saçılırmış dağa, taşa… Sonra Zehra kızın kardeşleri iz sürüp yatmışlar pusuya. Herşeyden habersiz dağlara, kayalara saz çalıp sevdiğinin ceylan gözlerine türküler söyleyen Ali tek kurşunla kayadan aşağı yuvarlamışlar. Ağıt yakıp saçlarını yolan Zehra kız Ali nin acısına dayanamayıp ümitsizliğe kapılarak oda kendini aynı uçurumdan aşağı bırakır. İkisi yan yana gömülür. Sonraları kızın baş ucuna ak, erkeğin başucunda al bir gül fidanı çıkar ve her bahar yeşerip biri ak biri kırmızı gül açarak biribirine sarılarak tekrar kavuşurlar hiç ayrılmamak üzere.... Yelpınarın suyu gövdelerine değdikçe ağlamışlar, iri iri yaşlar süzülmüş yapraklarından… Beyaz duvağını takıp tomurcuğuna, ağıtlar yakmışlar kayalara dönüp sırtını munzur dağına. Ne zamanki acısı, ne zamanki hasreti işlemiş kayalara Zehra kızın, paramparça olmuş kayalar, her parça kızıl bir ağgül olmuş kanamış. Yıllarca pınarlar kan akmış… Tarifsiz bir acı çökmüş her yana… İşte o gün bu gündür her bahar biribirine kenetlenen bu iki çiçeğin olduğu yerde ağlama ve inilti sesleri duyulur geceleri… Halk arasında mağaranın önünde gömülü olduğuna inanılan bu iki sevgilinin aslında ölmediklerinin, onların değişik zamanlarda değişik şekillerde göründüğüne dair rivayet edilir. Halk arasında hala iki sevgilinin, iki çiçeğe dönüşerek yaşadıklarına inanan yörenin gençleri. Bu söylentilerin de etkisiyle olacak ki, her bahar mağarayı ziyaret ederek dilek tutup kısmet ve murat duası ederler... Rüzgarın sesi bu yörelerde her gece yaşanmış efsaneleri fısıldar. Bazen yaşlı bir ninenin anlattığı masalda dillenir, bazen de bir sazın tellerindeki ezgide... |
Yolculuk Uzun geliyor çoğu zaman ama yinede gidiliyor bilinmeyen yerlere ve dönülüyor beklenenlere.Seni neyin beklediğini bilmiyorsun götüreceklerin sinirli bir sen birde yüreğindekiler ve elinde kalanlar hayatin sana verdikleri senin hayattan aldıkların hepsi bu kadar işte.Geriye dönüp baktığında hatırında kalan tek güzellik sahip olduğun dostluklar .Zor değil mi?Başarmak gerek yaşamın anlamı bunda saklı çünkü gerisi boş,gün gelip bunu anlayacaksın dost çünkü başka çaren yok çünkü hayatin sana vereceği ve senin alman tek gerçek bu.Dinle kendi sesini ve başkalarına dinlet duyacakları gün için sabret,sabret ki onlarda sana ses versinler.Önce inan kendine,şunu bil ki sen kendini sevdiğin vakit seni sevecektir senin sevdiklerin hatta sevmediklerin,öğreneceksin arkadaş ve seveceksin,sevileceksin.Zaman yetmeyecek birde bakmışsın çoğalmışsın arkadaş binlerce sen daha doğmuş hayata.Şaşıracaksın ve sevineceksin.Zor değilmiş göreceksin anlatacaksın.Hayatin renklerini bulacaksın yüreğinde bir ışık demeti gibi sunacaksın yüreğini başka yüreklere.O zaman o yüreğin sana ait olmadığını sadece emanet edildiğini anlayacaksın.Evet dost bu yürek sana emanet onu öylesine sevgiyle doldur ki öylesine büyüsün ki yüreğin bir yürek bin yürek olsun.Yorulmadın değil mi bu yolculuktan?Sakin yorulma çünkü seni bekleyen başka yolar var.Korkma,korkutmasın seni ne uzunluğu nede engelleri sen hazırsın artık engellere çünkü sen artık” sen” sin sen artık “herkes”sin.Yolculuğun bitmeyecek ne kadar karmaşık olsa da ne kadar çetrefilli olsa da ve ne kadar bilinmezliklerle dolu olsa da gideceksin.Kafandaki soru işaretlerinin cevabini bulmaya gideceksin,keşfedeceksin yeni cevapları ve yeni soru işaretlerini.Ama dikkat et dost yolun kenarından yani uçurumun kenarından gitme.Ola ki düşecek oldun tutunacağın bir dalın olsun elinde seni o uçurumun kenarından çekebilsin.Hayatin sürprizleri seni bekliyor yolculuğun uğurlu olsun dost… |
Yoksun senden yarım kalanları tamamlıyorum şimdi ,ya da tamamlama çabasında sadece ve sen şu an bir telefon hattında öylesine kırılmış , hüznün son kızıllığını yaşarken ve ben hattın diğer tarafında öylesine çaresiz yorgunluğumla birlikte ancak susabilirken .... yok-sun , yokken sen - ben varken ,sen yokken ,bilinmez coğrafyalarımda, kayıp sokaklarımda , soluk fotoğraflarımda biz vardık.. İstanbul hep yitik ve her defasında yitirildi biz tarafından.... her defasında yıkıldı köprüler...senden istemeyi istemediklerimle , yalnız seni düşündüklerimle öldürüyorum bu kenti ve seni .... gecenin sakladığı , gündüzün ortaya çıkardığı sonsuz çığlıklarımda , yatmak üzereyken , görmek çabasındaki rüyalarımla , tek bir mum feryadıyla sesin kulaklarımdayken ben kaçan uykularımla yaşamayı öğreniyorum... ya sen? her keresinde sen ve her keresinde ben? -özlemim ,-özlem-in , -özlediğim, -özledi-ğin , hep özleyecekler-imiz ... seni var etmeye çalışıyorum , olmadığını , olmayacağını ,olamayacağını bile bile....!oysa sen başka bir yerde varsın , orada olacaksın , orada olmalısın da....(orada olmanı istemesem de ! ) işte hayat! Çaresizlikleriyle , çıkmazlarıyla ,karamsarlıklarıyla , mavimsi hüzünleriyle , güneşin şavkıyla devine duran bayat bir hayat!.. pembeden , mordan boyadığımız çocukluklarımız vardı ,(gün olur hatırlar da belki yolculuk etmek gerekir diye bir köşeye sıkıştırdığımız) , yeşilli sarılı bilyeleri yuvarladığımız toprak parçacıklarımız vardı ... küçük çukurları her seferinde zamanlı yağmurlar bozar ,yuvarlanmaktan yorulmuş bilyelerimizin yeşilleri ,sarıları ,çamurdan gözükmez olurdu...öylesine ,sıradan yaşamlarımızda ufaktan kurmaya başladığımız umutlarımız bir avuç gökyüzüydü sadece...mavisi beyazına karışmış, biraz da yaşlanmış güneşlerimizin bıraktığı kızıl kırmızısı izlerle göklerimize çizmek zorunda olduğumuz yalnızlıklarımız vardı.....işte bu kadardı yaşam ,işte o kadardı .. son vapur da ayrıldı limandan, ben iskelede , sen iskelede , biz son vapurda ..... limanda kalansa terkedilmiş gölgelerimiz...halatlar arasına sıkışansa ilişkimizdi hiç olmayan , hiç olamayacak olan , hem olanaklı olan olamamazlıklardı aslında.... uçup giden hep martıdır , denize yakın olan , bize uzak olan hep martılardır ..dedim sana ... aslında karada olan hep martılardı , gökyüzünde olansa hep bizdik...hep bizdik denize yakın olan !......dedin bana .... biz diyordun ya ? sen ve benden oluşan bir teklik ... tek olarak sen ve beni simgeleyen ....bir bizlik! Gerçek miydik yok sa bir izdüşümü müydük sadece ......sadece bir yansıma olmak ne kadar da acı verici .... olmama olasılığı, gerçek olmama olasılığıyla gerçek olmaya çalışmak ve başarmak sonunda ....... ancak bir son olarak başarmak aslında başaramamak.......... |
Acı bir hıçkırık Acı bir hıçkırık senden bana geriye kalan İçimde bir sevgi seli,içimde yıkılmadık yer bırakmayan Göz yaşlarıyla ıslanmış ıslak bir mendil Sen gidince bana hatıra kalan Şimdi bakarım güneşli günlerde koştuğumuz sokaklara Şimdi ise göz yaşlarıyla karışık ıslanmış yağmurlarda İsyan ederim bana yazılan kadere Bakarım,her akşam gözlerinin rengini almış Deli dalgalarını sahile vuran denizlere Geriye dönüp seninle geçen günlerimizi düşününce kahrolurum Ama bir fayda etmez kahrolmam Yaşanılan yaşanılmıştır ne fayda düzeltemezsin Ellerin bile bana dokunsa teselli edemez Anladım bir tanem yalancı aşkını dokunuşlarını Ama yinede seni öyle masumca seviyorumki Sana olan sevgimde sınır tanımıyorum Şu an bile sensizim diye İçime dert oluyor be bitanem sensizliğim Bu dert beni ölü denizlerin kıyılarına Öfkeli bir dalga gibi vuruyor kumsallara Şimdi ağla sevgilim aramızdaki yollara inat Şimdi daha çok sev Yollarımızı ayıran kadere İNAT!!! |
Benim Hiç Annem Olmadı ki ! Benim hiç annem olmadı.Dolayısıyla,anneler gününün anlamını da bilmem... Evlat uğruna canından vazgeçen bir kadınmış annem.Ya ben ya O..Ben ağlayarak geldiğimde dünyaya annem,gülümseyerek veda etmiş.Beni o sıcacık olduğunu tahmin ettiğim kucağına almadan.Çocukluğumdan bilirim,yaşıtlarım:'' Anne '' dediğinde ben, ''neden?'' diyemiyorum deyipte düşündüğüm anlarımı.Kim bu anne ! Neden canı yanınca anne diyorlar ? Neden canları bir şey istediğinde anne diyorlar ? Neden ? Sonra büyüdüm.Düşündüm,beni kim emzirdi ? Kimler annelik yaptı bana ? Okulda mesala okul aile birliği toplantıları denilen olay var ha..Herkes annesini çağırıyordu.Zavallı babam bir defa olsun gelmemişti.Benim ailemi hiç çağırmadılar ! Sanki sorunsuz,dertsiz birisiymişim gibi.Oysa derdin büyüğü bende idi.Şefkatsizlikle ,sevgisizlikle geçen bir çocukluk.Tek eksiğim,en büyük eksikliğimmiş güya..O da annesizlik ! Kimbilir kaç defa gece uyurken üstüm açıldıda örtülmedi.Kimblir kaç defa acıkınca ağladım da ,annem olmayanlar doyurdu beni.Ah bir de ne kötü biliyor musunuz ? Bir arkadaşınızın ailesi ile tanışırsınız..''Annem '' derler.Tanışırım.''Annen nasıl'' diye sorduklarında, cevap verememenin çektirdiği acıyı hissederdim.Ha cevap verirdim tabi : ''Benim annem vefat etti !'' ''Ne zaman Allah Rahmet eylesin ''.. ''Ben doğarken ''.Derin bir sesizlik.Sonra acıma dolu bakışlar,merhamet.. Mutluluk,acının azalmış halidir ya..Hiç azalmadı ki acım..Bunun azı ,çoğu olur mu?Bana yerini dolduramayacağın bir şey söyle deseler,bilin bakalım ne cavap verirdim ? Haydi siz söyleyin... Annenizi sevin,onun kıymetini bilin ! Hayatta en kötü şey 'annesizlik' dostlar. Haydi gidin sımsıkı sarılın O'na ,Benim yerime de tabi.. |
Yokluğun Buz Gibi Soğuk Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum... Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim… Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde... Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi... Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok… Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz… Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya... Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla... Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak... Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ... Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. |
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. Çocuk, ona dönerek: - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. - Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: - Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki? - Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek: - Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara sallayıp: - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!. - İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: - Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? - Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu. - İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek. - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi? - Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!.. Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!’ demişti. |
Yazılı İlk Öğütibret olsun dedin abinden sana kimliğin yanlış bir şey mi yaptım? Yoksa beklediğin duygularda değil miydim ibret alacağım neleri görmeliydim neleri duymalıydım derdim belki o zamanlar olmuşsuda düşüncelerimle hemcinsimden başkasına açmadım öfkemi kaptırmıştım bir kere anlamadığım düşüncelere cahilliğimdi belki de yoyo bana o zamanlar kapılarını ilk açandı o düşünceler ilk yanlışta olsa bende varım dediğim ilk hayattı o o yanlışı yapmama sen niye izin verdin ki niye özemen benim elimden tutmadım çok iyi hatırlıyorum düşüncelime verdiğin tepkiyi sadece bir gülümsemeydi alaylı, sen de yanlış düşündün o anda bırakayım, kendi hatasını kendisi anlasın dedin kendi kendine ama yanlış düşündün! O an benim tutmam gereken bir el vardı yanlışta olsa tutmalıydım yoksa düşecektim işte sonunda bir eli tuttum tutmadım değil ama dediğim gibi tuttuğum el yanlıştı adımımı attığım basamak çürük çıktı ne çere düştüm kırdım kalbimi.... sen benden daha iyi bilirsin bu duyguları bir insan bir zaman kendini bir boşlukta hisseder o boşluk hayatta çekebileceği sürebilecek en uzun zamana bağlı boşluk tu o durumda bir insani yakaladığında nereye çağırsan oraya gelir zorlamana bile gerek kalmaz çok basittir o insan kolayın altında bile diyebilirim çaresiz bitkin umudunu yitirmiş çobanın şehre gelmesi gibidir işte beni o gördüğün tanıdığın an ben bir çoban benzetmesi gibiydim ne yapacağımı nereye gideceğimi kime inanacağımı kimi seveceğim, düşünmeden kararıverdim benim derdim çobanlığımdı o an öfkem ise çobanlığımın bıraktığı eksikleriydi işte o eksikleri anladıkça gözyaşlarım damlamaya başladı her an her yerde gördüğüm her eksikte damlıyordu o yaşlar gözlerimden damlamasa da bedenimde damlıyordu, yüreğimde damlıyordu işte senin bir damla akar gözden yaş sanma bitmez dediğin duygular gün geçtikçe damarlarımda dolaşıp duruyor ağlamaya çalışıyorum şu anda ama ağlayamıyorum gözlerimden akacak olan o bir damla yaşı çoktan akıttım şimdi ağlamanın hasretini çekiyorum keşke diyorum o bir damla yaşı akıtacak yanlışı yapmasaydım da şimdi ağlayabilseydim diye işte bitmez sandığım gözyaşım bitti ömür gerçekten üç günlükmüş gelip ve geçti diyebilirim bundan sonraki hayat boştur düşüncelerimde temeli olmayan bir bina çöker elbette temelim olmadığı için boş geliyor şu anda bana yaşam yaşadıklarım gördüklerim şu anda masamda duran rakım bile anlatamıyor beni bana iç diyor beni keyfine bak diyor bir andan da beni düşünmüyor değil hani mezede koymuş yanına canımı yakmak istemiyor... üzme yok yere hırçın kalbini dadında nasıl üzmeyeyim nasıl hırçınlaşmayayım ben şimdi nasıl dalmayayım rüyalara sen söyle nasıl üzmeyeyim bu kalbimi vur sillesini hayatın ***** duvarlarına diyorsun hale ama gerçekten çok vurdum duvarlara bir kadeh rakıyla sarhoş olduğum zaman çok yumrukladım çaresizliğimi isyan ettim haykırdım vurdukça sanki bana inadına gülümsüyordu duvarlar öfkem galip geliyordu parçalıyordum bedenimi zedeliyordum umutlarımı gerçekten bunları yaparken senin de dediğin gibi köklü bir hayat var sanıyordum taa uzaklarda dini,ırkı,emperyalisti,faşisti,komünisti, bunlardan herhangi birisi var sanıyordum ben faşist emperyalist komünist düşünüyorum diyordum demiyordum gerçi sanıyordum ben bu kızı seviyorum dermiş gibi o çocuksu duygularda ben böyle olacağım diyordum yine aynı duyguyla işte şimdi anladım dünde bıraktığım yanlışları dünde bıraktığım anıları, sözleri, yazıları tozpembeymiş gerçekten hayat gözlerim görmüyor kulaklarım duymuyormuş susuz açamayan bir gül gibi sadece rengimi vermişim duygulara gözlere açmaya ne düşüncelerim nede umutlarım yardımcı oldu silmiş bir kere dostum aydın geleceğimi defterimden üstüne gidemiyorum korku ensemde dolaşıyor her an aklımla birlikte canımı alabilir işte ensemde dolaşan o *****lik öldürüyor beni nasiyatın için sağol ensemdeki o *****ce dolaşan korkuyu yenemediğim sürece ben bir hiçim bir hiç olacak da gideceğim bu yaşamdan... |
dam yorgun argin eve döndügünde 5 yasindaki çocugunu kapinin önünde beklerken buldu.Çocuk babasina, "Baba bir saatte ne kadar para kazaniyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin isin degil" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Babacim lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam "Illâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.. Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarina veya benzeri seylerine ayiracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapini kapat" dedi. Çocuk sessizce odasina çikip kapiyi kapatti.Adam sinirli sinirli;"Bu çocuk nasil böyle seylere cesaret eder." diye düsündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinlesti ve çocuga parayi neden istedigini bile sormadigini düsündü, "Belki de gerçekten lazimdi"...Yukari çocugunun odasina çikti ve kapiyi açti... Yataginda olan çocuga,"Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayir" diye cevap verdi... "Al bakalim, istedigin 10 milyon. Sana az önce sert davrandigim için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykirdi, "Tesekkürler babacigim"... Hemen yastiginin altindan diger burusuk paralari çikardi. Adamin suratina bakti ve yavasça paralari saydi.Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran oldugu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarina ayiracak vaktim yok" diye kizdi... Çocuk "Param vardi ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paralari babasina uzatti; "Iste 20 milyon... Simdi bir saatini alabilir miyim babacim?..." |
Yitik Aşklar Koleksiyoncusu Fotoğraf dükkanındaki sıradan günlerden biriydi.Acele bir işi olduğu için dükkanı çırağa bırakıp dükkandan çıkmak için kapıya yönelmişti genç adam. Nasıl olduysa o anda kapıdan girmek üzere olan genç bir kızı fark etmemişti. Genç kızda elinde tuttuğu notu incelediğinden ikisi de bir birinin farkında değildi ve çok şiddetli olmayan bir biçimde çarpıştılar. Önce genç kız “pardon” dedi ve yere düşen defterlerini toplamaya başladı.Genç adam da ona yardım etmek için yere eğildiğinde göz göze geldiler.Genç adam gözlerine inanamıyordu çünkü kendi hayalinde çizdiği kadın portresine bire bir benziyordu bu geç kızın yüzü. Her zaman hayatta herkes için tek bir kişinin olduğuna inanıyordu.Bu ona göre, gök yüzündeki yıldızların birinin de onun olduğunun ispatıydı ve bıkmadan, usanmadan gökyüzündeki yıldızının yeryüzüne ineceği zamanı bekliyordu. Genç adam içinden “acaba bu deniz gözlü kız, benim yıldızım olabilir mi?” diye tekrar ederken genç kız onunla konuşmaya başlamıştı: - “pardon, özür dilerim benim hatamdı” - “hayır, aslında benim hatamdı önüme bakmam gerekiyordu.asıl ben özür dilerim sizden” - “şey, ben fotoğraf çektirmek istiyorum ama fazla zamanım yok. Bu yüzden hemen çekebilirmisiniz.” - “tabii, siz hazırlanma odasına geçip hazırlanın. İstediğiniz özel bir renk var mı, arka fon olarak ” - “hayır, yok. Teşekkür ederim.” Genç kıza hazırlanma odasını gösterdikten sonra, genç adam stüdyoda hazırlıklara başladı.Arka plana en çok sevdiği gök yüzü fonunu yerleştirdi, flaşları, ışıkları ve spotları ayarladıktan sonra genç kızın hazır olup olmadığına bakmak için başını yan odadan tafara çevirdi.gelen müşterilerin hazır olup olmadıklarını bakmak için stüdyo tarafından ufak bir pencere açmışlardı hazırlanma odasından.Genç adam hazırlanma odasındaki genç kızı izlerken hala gözlerine inanamıyordu. İçinden tekrar “acaba bu deniz gözlü kız, benim yıldızım olabilir mi?” diye sormuştu kendisine. Tekrar genç kızı incelemeye koyuldu.Önce saçlarının parlaklığı dikkatini çekti.Yer yüzündeki en parlak şelaleleri kıskandıracak kadar parlaktı saçları.Sonra yaradanın dünyadaki en güzel gül rengini verdiği dudakları dikkatini çekti.Boynu çok narin bir ceylanın boynu gibi ince ve uzun, sanki ayın bir parçasıymış gibi olan ten rengi ve genç adamı beklide içinden tekrarladığı o cümlenin cevabından emin olması sağlayan genç kızın gözleri son olarak dikkatini çekti.Ruhunun bütün inceliğini,şefkatini,güzelliğini ele veren deniz mavisi gözlerine baktı uzun uzun.Biraz sonra genç kız da hazırlanmış bir şekilde fonun önündeki ufak tabureye oturmuştu.Genç adam objektiften kızın gözlerine derinlemesine bir kez daha baktıktan sonra flaştan çıkan parıltılı ışıklar odanın içini kısa süreliğine kapladı. Genç adam gerçek bir sanat eseri gibi özenerek çekmişti kızın resmini.Stüdyodaki işleri bittikten sonra genç kızla birlikte giriş odasına geçtiler. Genç kız:”fotoğrafı ne zaman alabilirim?” dedi. Genç adam içinden: ” yarın gelmesini söylersem ona karşı olan hislerimi nasıl açıklayacağımı düşünebilecek zamanım olur.” diye içinden geçirdi. - “yarın bu saatte gelip alabilirsiniz.” - “peki, teşekkür ederim” Daha sonra genç kız usulca kapıdan çıkıp uzaklaştı ve genç adamda o gözden kaybolana kadar arkasından genç kızı izledi. Genç adam o gün deniz gözlü yıldızı gittikten hemen sonra dükkanı üzerinden kilitledi, çırağı evine yolladı sonra ne yapacağını bilmeden akşama kadar stüdyoda bir o tarafa bir bu tarafa gidip geldi. Genç kızın dokunduğu her şeye dokundu,oturdu küçük taburede saatlerce oturdu.Genç kızın hazırlanma odasındaki aynanın önünde saçının tek telini buldu ve saatlerce o tek saç telini kokladı. Daha sonra eline bir kağıt ve kalem alarak deniz gözlü yıldızına hislerini nasıl açacağını yazdı sildi,yazdı sildi. Kendi kendine: “bu böyle olmuyacak.en iyisi o an içimden ne geçiyorsa onu söylemek ” dedi ve evinin yolunu tuttu. O gece genç adamı bir türlü uyku tutmuyordu. Hep gözlerinin önüne genç kızın yüzü geliyordu. Artık kesinlikle emindi bu kız oydu. Geceler boyu hayalini kurduğu, kendisi için yatılmış olan kızdı. Şimdiye kadar yaptığı iyiliklerin bir karşılığı olarak yaradan deniz gölü yıldızını vermişti ona.Evet artık kesin emindi bu kız oydu.Daha adını bile bilmediği bu kız oydu. Sabah olduğunda güneşin ilk ışıkları yüzünü göstermeye başlamıştı. Güneş bir başka aydınlatıyordu gökyüzünü o sabah, balkonda kendi eli ile özenerek yetiştirdiği çiçekler bir başka gülümsüyordu, dünya bir başka dönüyordu o sabah genç adam için. Kahvaltısını yapmadan evden çıktı ve fotoğraf dükkanına doğru yola koyuldu.Her zaman onu çileden çıkaran trafik bile genç adamın neşesini kaçıramıyordu.Kendini bulutların üstünde gibi hissediyordu. Genç adam dükkana girdikten sonra fotoğrafları banyo ettikleri odaya girdi.Genç kızın resmini dün banyoya bırakmıştı. Resmi özenle çıkardı,kuruttu ve dikkatlice genç kızın resmini inceli.Bu güzelliği birkaç saat sonra tekrar görebileceğini düşünmek genç adamın içine hoş bir ürperti salıyordu. Genç kızın gelmesine daha birkaç saat olduğu için genç adam stüdyonun arkasındaki ufak bahçeye diktiği çeşit çeşit çiçeklerle uğraşmak için bahçeye geçti. Boş zamanlarını genelde hep bu bahçede kendi eliyle yetiştirdiği Güller,kasımpatılar, laleler, *****eler ve en çok sevdiği papatyalarla uğraşarak, onlarla konuşarak geçirmeyi çok severdi. Papatyalarına daha bir özen gösterirdi diğer çiçeklerine nazaran. Papatyalar genç adam için; saflığın, masumluğun çiçekleriydi. Eğer bir gün evlenirse ve küçük bir kız çocuğu olursa ona bu papatyalardan taç yapacaktı. Kızını prensesi, tabi eşini de sultanı yapacaktı. Önce çiçeklerin sularını verip, sonrada uzun uzun deniz gözlü yıldızından bahsetti onlara. Saflığını, doğallığını ve güzelliğini anlata anlata bitiremiyordu bir türlü. Genç kızın geleceği saat yaklaşmıştı, genç adam çiçeklerinden onun için şans dilemelerini istedikten sonra hazırlanma odasındaki boy aynasında son kez kendine göz attıktan sonra giriş kapısının tam karşısındaki divanda yerini aldı. Elindeki resimden gözlerini hiç ayırmadan ve durmadan içinden nazım hikmet’in bir şiirini tekrarlıyordu. Ne hasta beklerdi sabahı Ve ne genç ölüyü mezar Nede şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar. Genç adamın şiiri beşinci tekrarlayışında genç kız kapıda belirmişti. Genç kızın üstünde yine beyaz, boğazlı balıkçı kazağı ve ekoseli, diz altı baklava desenli eteği vardı. Yüzünde yine aynı çocuksu saflığı ve muzipçe bir gülümseme vardı. Çünkü genç adam deniz gözlü yıldızının geldiğini görür görmez ayağa fırlamış ve yüzünde bir gülümsemeyle genç kıza doğru yaklaşmaktaydı. - “Hoş geldiniz.” - “teşekkür ederim. Hoş bulduk, resimler hazır mı?” Genç adam heyecandan ne yapacağını bilemiyordu ama bir an önce kendini toplaması gerektiğinin farkındaydı çünkü genç kız resmini almak istediğini belirttiği halde, genç adam hala hiçbir şey söylemeden sadece gülümseyerek genç kızın gözlerinin içine bakıyordu. Genç kız sorusunu yinelediğinde, genç adam heyecanı bastırmaya çalışarak sadece ; - “evet” diyebilmişti. Genç adam elinde tuttuğu resmi genç kıza belli etmeden cebine koyduktan sonra çekmeceden genç kızın diğer resimlerini çıkartıp ona uzattı.Genç kız ücreti ödemek istediğinde genç adam; - “hayır, sizden para alamam” - “ama neden? Hayır lütfen” diyerek elindeki parayı genç adama ısrarla uzatıyordu. - “size bir öneride bulunacağım. Bu parayı bana vermek yerine, şu köşe başındaki çay bahçesinde bana bir çay ısmarlaya bilirsiniz. Emin olun pişman olmayacaksınız. Benim çok sık gittiğim, harikulade bir yerdir” Genç kız bu öneri karşısında çok şaşırmıştı. Başını hafif yana eğerek düşünmeye başladı. Karşısında duran bu genç adam gerçekten iyi niyetli bir insana benziyordu. Çünkü gözleri sadece iyi niyetli bir insanda bulunabilecek bir pırıltıyla bakıyordu. Genç kızın bu hali onu daha da saf,masum bir şekle sokuyordu ve genç adam karşısında duran güzel kızın bu halinden çok etkilenmişti. Bir taraftan da deniz gözlü yıldızının önerisini kabul etmemesinden korkuyordu. Genç adamın korktuğu gibi olmamıştı ve genç kız önerisini kabul etmişti.Ama fazla zamanının olmadığını, sadece yarım saat ona zaman ayırabileceğini söylemişti. Genç adam buna da razıydı. Sevdiğiyle yarım saat bile geçirmek onun için bir ömre bedeldi. Dükkandan birlikte çıkıp sokağın köşesindeki dıştan çok güzel görünen ama içi dışındanda güzel olan çay bahçesine doğru yola koyulmuşlardı. Yol boyunca genç adam, genç kızın adının sevi olduğunu ve … üniversitesi tıp fakültesi son sınıf öğrencisi olduğunu öğrenmişti. Çay bahçesinin önüne geldiklerinde genç kızın dikkatini önce çay bahçesinin tabelası çekmişti. Tabelada etrafı papatyalarla çevrelenmiş “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu” yazıyordu ve birbirinden parçalanırcasına ayrılmış iki kalp parçası duruyordu. Genç kız çay bahçesinden içeriye ilk adımını attığında büyülenmiş gibiydi. Burası bir çay bahçesinden çok bir çiçek bağına benziyordu. Her tarafta çeşit çeşit saksıların içinde yine çeşit çeşit çiçekler vardı. Her masanın üzerinde farkı bir çiçek vardı ama sadece tek bir dalı olan çiçeklerdi. Daha sonra genç adamın önerisi üzerine bahçe tarafına bakan camekanın önündeki masaya oturdular. Bu masanın üzerinde de bir vazonun içinde tek dal bir papatya vardı. Dışarıda hafif hafif yağmur çiselemeye başlamıştı. Bu arada genç adam buranın bir arkadaşının olduğunu ve burayı birlikte bu hale getirdiklerini anlatıyordu ve arkadaşının burayı asıl açma nedenini anlatmaya başlamıştı. Arkadaşının bir kızı çok sevdiğini ama ailelerinin zoruyla ayrıldıklarını ve ayrılığa dayanamayan kızın canına kıydığını, kız çiçekleri çok sevdiği içinde arkadaşının sevdiği kızın anısına burayı açtığını ve adını da “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu” koyduğunu, sevdiği kızın ölümünden sonra arkadaşının soğuk ve karlı bir gecede kızın mezarının başında sabaha kadar bekleyerek öldüğünü, genç adam gözleri dolarak seviye anlattığında genç kızın gözlerinde de yaşlar birikmişti. Genç adam sesi titreyerek; - “Bu dünyada ola masalarda, şimdi cennete birlikte ve mutlu olduklarından eminim.” dedi. Aralarında kısa bir süre sessizlik yaşandıktan sonra genç kız sessizliği bozdu: - “Beni buraya getirdiğin için çok teşekkür ederim. Burası gerçekten tıpkı bir çiçek bağı gibi.Ama anlayamadığım bir şey var. Her masanın üstünde sadece tek dalı olan bir çiçek var. Neden?” - “Buranın tabelasında bir birinden ayrı iki kalp var. O kalplerden birisini bu tek dal çiçek, diğer yarısını da başka bir yerdeki tek dalı olan bir çiçek temsil ediyor. ” Sevi’nin gözleri önünde duran vazonun içinde sadece tek dalı olan bir çiçeğe kaymıştı.İçinden “acaba bu hangi kalbin yarısını temsil ediyor” diye geçirdi. - “ İsminin anlamı nedir?” Genç kız gözlerini tek dal papatyadan ayırmadan cevap verdi. - “Aşk demek” Genç adam içinden “ne kadar güzel bir ismi var ve ne kadar da güzel bir anlamı ” diye geçirdi. Dışarıda yağan yağmur şiddetini biraz daha arttırmıştı ve yağmurun toprakla birleşerek oluşturduğu o hoş koku genç adam ve genç kızın oturdukları masanın etrafını sarmalamıştı. İkinci çaylarını yudumlamaya başlamışken aralarında yeni bir sohbet başlamıştı.Genç adam doktorluğun çok güzel bir meslek olduğunu, insanlara doğrudan yardım etme imkanı sağladığını ve bu yüzden doktorların hepsinin olmasa da bir çoğunun cennete gitme ihtimallerinin yüksek olduğunu, Eskiden kendisinin de insanlara doğrudan yardım edebileceği bir meslek aradığını ama daha sonra şimdiki mesleği olan fotoğrafçılığa başladığını yinede yardıma muhtaç bir insan gördüğünde elinden gelen her şeyi yaptığını söylüyordu. Genç kızda ona katıldığını ve kendisinin de aslında bu mesleği seçmesinin ilk nedeninin insanlara yardım etme isteğinden kaynaklandığını söyledi. Sevinin gideceği zamanın yaklaştığını, genç kızın saatine bakışından anlamıştı genç adam. Bu yüzden elini çabuk tutmalı ve seviye bir an önce duygularından bahsetmeliydi. Genç adam ne söyleyeceğini kafasında toparlamaya çalışırken, aralarındaki hoş sohbetten sonra yerini neşeye bırakan heyecanı tekrar ve bu sefer daha fazla olarak geri dönmüştü. Seviyi ilk gördüğü andaki gibi; önce elleri terlemiş, sonrada kalbi yerinden çıkacakmış gibi delice çarpmaya başlamıştı. Genç adam derin bir nefes alıp önemli bir şey söyleyeceğini belli eden bakışlarla doğrudan sevinin gözlerinin içine bakıyordu. Sevide anlamıştı genç adamın içinden geçenleri ona söylemeye hazırlandığı, birden içini hoş bir heyecan kapladı genç kızında. Aslında gitmesi gereken zamanı çoktan aşmıştı ama nedense gitmeyi hiç istemiyordu. Birden genç kızın çalan cep telefonunun sesiyle ikisi de irkildi. Arayan sevinin okuldan bir arkadaşıydı, on beş dakika sonra başlayacak olan çok önemli derslerini haber veriyordu.Genç kız “tamam. Hemen geliyorum” diyerek telefonu kapattı ve çok önemli bir dersinin on beş dakika sonra başlayacağını bu yüzden hemen gitmesi gerektiğini söyledikten sonra genç adamdan izin isteyip kalkmak için ayaklanmıştı ki genç adam kızın kolu kolunu tuttu. Kendisi için çok önemli bir şey söyleyeceğini, bu yüzden en kısa zamanda tekrar buluşmak istediğini söyledi ve kızın kolunu bıraktı. Genç kızın dersi iki saat sonra bitecekti ve okuluyla bu çay bahçesinin arası on beş dakikaydı. Genç adama iki buçuk saat sonra burada buluşabileceklerini söyledikten sonra başka hiçbir şey söylemeden kapının önünde şemsiyesini açıp hızlı adımlarla yağan yağmurun içinde gözden kayboldu. Genç adam bu iki buçuk saati, masanın üzerindeki tek dal papatyanın bulunduğu vazoya deniz gözlü yıldızının resmini dayayıp, güzel yüzünü gözlerinin önünden ayırmadan geçirdi. Saatin akrebi genç kızın söylediği saati yarım geçtiği halde genç kız hala gelmemişti. “dersi uzadı herhalde” diye içinden geçirdi genç adam. Saniyeler dakikalara, dakikalar ise saatlere dönüştüğü halde genç kız hala gelmemişti. Saatin akrebi her ilerleyişinde genç adamı bir fare gibi içten içe ve yavaş yavaş kemiriyordu. İçindeki bu sıkıntıdan kurtulmak için, daha sonra devamını da yazacağı şiirin ilk mısrasını yazdı: “Elimde senin resmin Hani vardı ya benim çektiğim Gözlerimin önünde o anki halim; Ellerimin titreyişi, Kalbimin yerinden çıkacakmış gibi delice çarpışı. Ve o anda bir yıldırım gibi kalbime düşen sevgin.” Bu şiiri kaçıncı kez tekrarlayışıydı bilmiyordu, onu içiten içe kemiren fareye bir kez daha baktı, genç kızın gidişinin üzerinden tam 10 saat geçmişti ve o hala yoktu. Kulağına hoş bir melodi geliyordu. Caminin hocası yatsı ezanını okuyor olmalıydı. İçini birden bir ferahlık duygusu kapladı genç adamın. “Belki de gerçekten önemli bir işi çıkmıştır onun için gelememiştir.Telefon numaramı bilmediği için bana haberde verememiştir.Eminim yarın dükkana gelecektir.” Kendi kendine bunları söyledikten sonra evine doğru yola çıktı. O gece deniz gözlü yıldızının ertesi gün geleceğinden emin olarak derin ve huzurlu bir uyku uyudu, bir önceki gününde acısını çıkararak. Genç adam sabah uyandığında gözlerinde bir ıslaklık olduğunu fark etti. Elini gözlerine sürdüğünde, bu sıvının göz yaşı olduğunu anladı.Neden ve neye ağladığını bilmiyordu. Uykusunda gördüğü bir rüyada ağlamış olmalıydı ama bir türlü nasıl bir rüya gördüğünü hatırlayamıyordu. Ona böyle gözyaşı döktürecek nasıl bir rüyaydı bu? İyimi, yoksa kötü bir rüyamıydı? Bu göz yaşları mutluluk gözyaşları mı, yoksa üzüntü gözyaşları mıydı? Mutsuz değildi, seviyle görüşeceği için çok mutluydu halbuki ama bu gözyaşlarının nedeni neydi? Daha sonra sevinin güzel yüzü gözlerinin önüne gelince bu düşüncelerden sıyrıldı. Bugün ona çok güzel görünmeliydi, bu yüzden banyoya girip sinek kaydı bir tıraş oldu, hoş kokan bir losyonu yüzüne sürdükten sonra yatak odasındaki gar dolabından kendisine en çok yakıştırdığı giysilerini çıkardı. Keten siyah bir pantolon, üstüne füme renkli bir gömlek ve onun üstüne de yine keten, koyu kahve rengi tonlarında, üstünde küçük küçük gri renkte benekler olan hoş bir ceket giydi. Bu takımı tamamlayacak son parça olarak da marka olmamasına özen göstererek aldığı ama kaliteli, önünde iki siyah püskülü olan siyah ayakkabısını giydi. Daha sonra hafif kokulu bir parfüm sıkındı. Saçları her zaman düzgün olduğu için saçlarıyla hiç uğraşmadan koridordaki boy aynasında kendisine bir kez daha baktıktan sonra sabah kahvaltısını yapmak için evden çıktı.Evinde kahvaltı yapmayı pek sevmediği için genelde oturduğu binanın altındaki pastaneden ikisi sade, üçü peynirli olan beş tane poğaça aldır ve doğru “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu”na gider ve kahvaltısını mis kokulu çiçekler arasında ederdi. Eskiden beri hep beş tane poğaça alırdı. İkisi kendine, diğer üçü de “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu”nun sahibi olan arkadaşına olurdu. Poğaçalar genç adamdan, çaylarda arkadaşından olurdu hep. Çocukluklarından beri çok iyi iki arkadaştılar. Bazen genç adam iki poğaçayla doymazdı, o zaman arkadaşı bir poğaçasının yarısını genç adama verirdi. Genç adamın arkadaşının sevgilisi öldüğünde onu bir an bile yalnız bırakmamıştı ve hep destek olmuştu genç adam arkadaşına. Sanki genç adam arkadaşı hala “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu”nda dört gözle onun getireceği poğaçaları bekler gibi, her sabah beş tane poğaça alır ve her sabah “Yitik Aşklar Koleksiyoncusu”nun yolunu tutardı kahvaltısını yapmak için. O sabahta her zaman oturduğu masaya oturdu, büyük boy bardaklardan birine demi yeni çökmüş bir çay doldurdu ve sıcak poğaçaların olduğu poşetten iki sade poğaçasını çıkardı. Doymadığı için poşetteki peynirli poğaçalardan birinin yarısını aldı ve kalan poğaçaları, arkadaşı öldükten sonra çay bahçesini işletmeye başlayan arkadaşının yeğenlerinden en küçüğü olan daha bıyıkları yeni yeni terleyen çocuğa verdi.Genç adam kahvaltısını bitirdikten sonra seviyi beklemek için dükkanına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Genç adam elinde sevinin resmiyle yine kapının karşısında yerini almıştı.Elinde tuttuğu genç kızın resminden gözlerini sadece arada bir açılan kapıdan kimin girdiğine bakmak için ayırıyordu ve tekrar gözlerinde aynı parıltıyla genç kızın resmine bakmaya dalıyordu. Öylece birkaç saat oturduktan sonra artık sıkılmaya başlamıştı. Zaman geçirmek için önündeki sehpanın üzerinde duran gazetelerden birini alarak göz atmaya başladı. Gazetenin 1. sayfasında koca puntolarla “iktidar ve muhalefet yine bir birine girdi!” başlıklı bir yazı ve iki millet vekilinin bir birlerinin boğazlarına yapışmış bir şekilde resmi vardı. “her zaman ki şeyler” deyip bir sonraki sayfaya geçti genç adam. 2. sayfada, 1. sayfaya nazaran daha küçük puntolarla yazılmış “Irakta yine vahşet” başlıklı bir yazı ve hemen altında babasının kucağında, ağzının kenarlarından kan sızmış, ölü bir çocuk resmi vardı. Genç adam çocuğa bunu yapanlara küfürler ederek bir sonraki sayfaya geçti. 3. sayfadaki yazının başlığı 2.sayfadakinden bile daha ufak yazılmıştı. Bir trafik kazası haberiydi. Başlıkta “Trafik canavarı yine can aldı” yazıyordu ve başlığın yanında, üzerinde doktor önlüğü olan bir genç kız resmi vardı. Genç adam farkında olmadan gözlerinden sicim gibi akan yaşlarla, haberi birkaç defa okudu. “… Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenci olan genç kız geç kaldığı dersine yetişmek için aceleyle karşıdan karşıya geçerken, hızla gelen bir arabanın çarpması sonucu hayatı kaybetti. Genç kıza çarpan sürücü çevresindekilere tehditler savurduktan sonra arabasıyla olay yerinden kaçtı. Kazaya şahit olanlar, sürücünün sarhoş olduğunu söylüyor. Sevi xxx 24 yaşındaydı ve bir yıl sonra doktor olacaktı.” Genç adam bir den o gece gördüğü rüyayı hatırlamıştı. Rüyasında seviyi asfalt bir zeminin üzerine boylu boyunca uzanmış, kanlar içinde görmüştü. Genç adam sevinin yanına gidip, başını soğuk asfalttan kaldırmış sonra da dizlerinin üstüne koymuş ve saçlarını okşamıştı. Genç adam kızın kulağına doğru eğilmiş, gözlerinde biriken yaşlarla şu kelimeleri söylemişti. “Söz veriyorum; Seni sonsuza dek seveceğim,deniz gözlü yıldızım.” Sevinin cenazesinde herkesten fazla göz yaşı döken genç adamı kimse tanımıyordu. Cenaze defnedildikten sonra genç kızın mezarının başında en son yine genç adam kalmıştı. Soğuk ve karlı bir gecede sabaha kadar sevinin mezarının başında bir elinde tek dal papatya ve diğer elinde seviye yazdığı ilk ve son şiirle genç adam sabaha karşı ölü bulundu. Daha sonra gazetelere çıkan bu olayla ilgili haberlerde geçen bu şiir: Deniz gözlü yıldızım Elimde senin resmin Hani vardı ya benim çektiğim Gözlerimin önünde o anki halim; Ellerimin titreyişi, Kalbimin yerinden çıkacakmış gibi delice çarpışı. Ve o anda bir yıldırım gibi kalbime düşen sevgin. Elimde hala senden bana arta kalan tek resmin Hani vardı ya bana çektirdiğin. Hala hayalimde o anki halin; Beyaz,boğazlı balıkçı kazağın, ekoseli, diz altı eteğin. Sonra o çocuksu yüzün ve bana muzipçe gülümseyişin, Şelale gibi parıldayan saçların, gül rengi dudağın Ruhunun güzelliğini yansıtan o deniz gözlerin, Ve her an arakanı dönüp gidecekmişsin gibi olan duruşun. İşte sessiz sedasız, sanki bir ölü gibi, Ve beni sensizliğe mahkum edip gittin. Senden bana arta kalan tek şeyse; Önümde duran şu tek dal papatyayla Elimden hiç bırakmadığım resmin. Sana verdiğim sözse, Hala yüreğimin en derinlerinde, Dilimde bir dua gibi taşıdığım bu sözse; Seni sonsuza dek seveceğim. Deniz gözlü yıldızım. |
KARDELENİME.... Her şeyin değiştiği gündü 9 şubat asla unutulmayacaktı.Herşey yaklaşık iki ay önce sanal da tanışarak başlamıştı. İlk önceleri sıradan bir arkadaşlık bile görmüyorlar,bir iki telefondan sonra bitecek sanıyorlardı.Ama her telefondan sonra biraz daha birbirlerine yaklaşıyorlar ve merak ediyorlardı bir birleriniçünki henüz daha birbirlerini görmemiş lerdi.Sadece seslerini duyuyorlardı ama sesler bir çok seyi değiştiriyordu.Kardelen di gen. için o kız.Kardelen bir gün onu çok merak ettiğini söylemiş,gençte ona isterse bir mektupla resmini yollayabileceğini söylemişti.Kardelen onu görmeyi çok istiyordu ve göndermesini istemişti gençte onu çok merak ediyor,onunda resim göndereceğini biliyordu. Her geçen gün birbirlerine daha yaklaşmışlardı genç çocuk ,o gün mektubu yazdı birde resim koydu mektuba yarın ilk işi o mektubu yollamaktı.yarın mektubu yolladı ikiside mektubun sabırsızlıkla o güzel kızın eline geçmesini bekliyorlardı çünki genç kızda ona söz vermiş,oda ona mektubu alır almaz atacaktı.Dört gün sonra mektubu aldığında kardelen çok etki lenmişti daha birbirlerini doğru düzgün tanımıyorlardı gencin ona verdiği değeri ve güveni hissetmişti o an içinde hemen hemen oda yazdı.Oda gence güveniyordu kalbinin sesini dinledi ve mektuba bir resmini koyup göndermişti.Farkında değillerdi belki bir çok şeyin değişmeye o günden başladığını.Genç çocuk,sabırsızlıkla bekliyordu mektubu zaman bir türlü geçmiyordu o gün hep caddede bekledi çünki o gün mektup gelecekti.Birden postacıyı gördü içi kıpır kıpırdı postacı sanki biliyordu gencin mektup beklediğini.Sessizce geldi,hiç birşey söylemedi gülümsedi sadece mektubu verdi ve gitti.Genç çocuk çok heyecanlıydı elleri titriyor kalp atışları hızlanmıştı acaba nasıl birisi çıkacaktı karşısına?.Zarfı incitmeden açtı çünki çok değerliydi onlar genç çocuk için zarfı açtı bir tane bebek kartpostalı vardı birde mektup.Resim yoktu mektubu açtı resim mektubun içindeydi ama ters duruyorduhenüz daha onu görmemişti çok heyecanlıydı resmi aldı hala ters duruyordu.Karşısına çıkacak insanın güzel veya çirkin olması onun için önemli değildi çünki,o kız sevgisiyle zaten onun gönlünde dünyanın en güzel kızıydı.Çevirdi resmi baka kalmıştı gönlü kadar kendiside güzel olan kardelenine.Sanki o an gözgöze gelmişlerdi o kadar heyecanlanmıştı bir elinde kartpostal vardı.Birden bir koku hissetti kardelenin kokusunuda ona getirmişti o gün doya doya kokladı o kokuyu her koklayışında biraz daha içine çekti kardelenini mektupta kardeleninin ona yazdığı kelimelerdeki güven ve değer onu iyice etkilemeye başla mıştı.Daha önce hiç böyle bir duygu hissetmemişti genç çocuk artık ona bağlanmaya başlamış,hep onu düşünüyordu kardelen de ona karşı aynı hisleri besliyordu ama birbirlerini dost olarak görüyorlardı ama her konuşmalarından sonra biraz daha bağlandılar birbirlerine artık her an birbirlerini düşünüyorlardı dahada konuşmak istiyorlardı geceleri saatlerce telefonla konuşuyorlardı. Genç çocuk artık ona aşık olmuştu ama bir türlü söyleyemiyordu kardelenine.kardelende ona karşı boş değildi bunuda hissediyordu hergün sevgi sözcükleriyle dolu onlarca mesaj atıyordu bu mesajlar kardelenide çok mutlu ediyordu.Artık bir çok şey değişmişti ve tarih 09,02,2003 e gelmişti o gün herşeyi söyleyecekti sonu ne olursa olsun.Artık ona aşkım demeyi seni seviyorum diye haykırmayı çok istiyordu sabah yine telefonla konuşurlarken kardelene bir mesaj atacağını bu mesaj ı iyice anlamasını istemişti acaba neydi bu mesaj? mesaj da şu sözler yazıyordu : - Dinle gönül bahtıma taht kuran sevgili dinle asi hislerimi dizginleyen kalbime ansızın doğan akşam güneşi.Bana böylece gelip beni böylece kabul ettiğin sürece sözüm söz seveceğim seni duyguların en yücesiyle Özlemekse Özleyerek beklemekse bekliyerek uzasın mesafeler farketmez bu gönül sözünden dönmez.Ederse bu gönül senden başkasına heves bıçak gibi saplansın bağrıma aldığım her nefes. Kardelen bu mesaj ı okuyunca çok etkilenmiş ve çok değişik duygular hissetmişti gece olmuş,yine saatlerce telefonla konuşuyorlardı saatler gecenin dört ü olmuştu artık söyleyecekti bitsin artık genç çocuk.Kardelen şok olmuş,bu sözle her şeyin bir anda bittiğini sanmıştı birden ikiside susmuştu genç çocuk artık söyelemeye başlamıştı: - Bi tanem ,artık aramızda bazı şeyler değişti bana dostça bakman içimi acıtıyor artık bazı şeylerin arkasına saklanmayacağım evet bi tanem ben sana aşık oldum istesemde istemesemde artık sana aşığım. İkiside titriyordu bir kaç dakika hiç konuşmadılar kardelen çok etkilenmişti oan onunda ona aşık olduğunu anlamıştı ama nasıl olurda birbirlerini görmeden bir şeyler paylaşmadan nasıl aşık olmuşlardı? onlar gören gözle değil hisseden kalpleriyle aşık olmuşlardı.Kardelende ona aşık olduğunu söyledi hala şoktaydı ikiside titriyordu ve genç çocuk çok mutluydu artık ona aşkım seni seviyorum diye haykırıyordu..... Sevgi,aşk ne mesafe,ne makam nede başka birşeyi dinler ne zaman nerden geleceği belli olmaz.Yeterki içimizdeki o duyguyu kaybetmeyelim,umutlarımızı ve inancımızı yitirmeyelim. Kardelenim aşkım seni çooooookkk ama ççoooooooooooookkk seviyorum....... MaVi^GöZYaŞı |
Bir varmış bir yokmuş. Belki dedemin, belki dedemin dedesinin zamanında efsaneler çokmuş… Anlatacağım hikaye Munzur dağının eteklerinde yüksek vadilerin ve çağlayanların arasında Erzincan’ın Caferli köyünde geçtiği bılınır ve öyle anlatılır... Kimseye ait olmayan bir arazide kocaman mı? kocaman bir ağaç varmış… Çocuklar o ağacın adını Özgürlük ağacı; koymuşlar. Dostluk ve sevgi yemişi verirmiş her yıl bu ulu ağaç. Her bahar bembeyaz çiçeklerle süslenen dallarını, renk renk barış kuşları doldururmuş… Her yıl sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu özgürlük ağacı. Sevgi, dostluk ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan sevgi meyvesi, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Dostluk ve Sevgi Ağacı" denilmesinin nedeni tüm canlıları barındırırmış dallarının altında ve üstünde. Soğuktan yağmurdan kardan tutunda tüm kötülüklerden korur ve meyvesiyle beslermiş onları. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, altında serinlenen yaşlıların, çocuklarını emziren annelerin mutluluğu özgürlük ağacını sevindirirmiş. Tüm varlıklar bu ağacın önünde saygıyla eğilir rüzgar bile selam dururmuş. Özgürlük ağacı her gün biraz daha yöredeki canlı cansız varlıklara sevgisini paylaşırken tüm hayvanları ve insanları da yemişiyle doyururmuş. Yıllar yılı hayvanlar ve bu yöre halkı barış, dostluk, mutluluk ve güzellik içinde yaşayıp gitmişler. Çalışkan başarılı, sevecen,dürüst insanlarmış bunlar. Özgürlük ağacının bereketli yemişi o yöredeki bütün kuşlara, hayvanlara, insanlara ve çocuklara yeter de artarmış, bütün canlılar faydalanırmış yemişinden. Her yaz sanki bereketlenir bitmek nedir bilmezmiş, artan yemişler de saklanır bütün kış mevsimi yenirmiş. Köyde istemiyerek iki kişi arasında bir anlaşmazlık çıksa. Köyün Cafer Ağası hemen devreye girer, bu iki dargın insana dostluk ve sevgi yemişi sunarak barış şerbetinden içirip olay hemen tatlıya bağlarmış. Tüm gücünü ve hakseverliğini özgürlük ağacından alan Cafer ağa “dur” dedi mi sular dururmuş, ‘yürü” dedimi dağlar yürürmüş o zamanlar. O nedenle köyde kimse dargın, kırgın durmazmış, sevgi ve dostluk içinde yaşayıp gitmişler yıllar yılı. Kimse kimsenin malına göz dikmez, kimse, kimsenin hakkını yemez, her tarafta barış, dostluk, sevgi, dürüstlük ve kardeşlik hüküm sürermiş… Bu toplumu kıskanıp çekemeyen komşu köylerin ağaları ise bu köyün huzur ve mutluluğunu bozmak için çeşitli planlar yapıp, tuzaklar kurar dururlarmış. Amaçları ise bu köyün birlik ve düzenini bozup göz diktikleri verimli arazilerini ve dostluk ağacını ellerinden alıp işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi. Araya casuslar koyup Cafer ağanın sırrını anlamaya çalışmışlar ve avuçlar dolusu altın vaat etmişler bu sırrı çözeceklere. Bu köydeki hikmetin o özgürlük ağacı olduğunu ögrenen çevre köylerin ağaları bir plan hazırlayayarak bir gece gizlice gelip bütün dallarını kesip götürmüşler özgürlük ağacının… Artık meyve vermez, kuşlara, çocuklara gülmez olmuş özgürlük ağacı, altında çocuklar oynamayan, kuşlar konmayan özgürlük ağacı üzülmüş, üzütüsünden hastalanmış ağlamaya başlamış kökleri. “Özledim” demiş onları, “dallarıma konan rengarenk kuşları özledim, altımda oynarken çocuklar cıvıl cıvıldılar neşe bulurdum onlarla, dallarımı kestiklerinden bu yana gölgeme yaşlı nineler, dedeler de gelmez oldu. Anneler o güzelim çoçuklarını emzirmez oldu dallarımın altında” deyip derinden derine iç geçirirmiş… Derken köylüler bir bakmışki, özgürlük ağacı kurumuş, cansız, bir odun parçasından farkı kalmamış… Köylüler toplanıp ağlamış, adaklar adamış, ağıtlar yakmışlar, dualar etmişler ama fayda etmemiş, özgürlük ağacı yeşermemiş bir daha. Bir daha dostluk ve sevgi yemişi yenmemiş o köyde, barış şerbeti içilmemiş. Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer köyün ağaları ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç kargaşaları yetmezmiş gibi bir de diğer köylülerle yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar, değişik kentlere göç etmeye karar vermişler... O günden sonra herkes biribiriyle küs ve kavgalı olmuş, o gün bu gündür ne barış, ne huzur, ne de bereket kalmış o köyde … Mutluluk ve huzur da orda yaşayan insanlar gibi terkedip gitmiş buraları… Ve diğer kıskanç çevre köylerin de o yıl bütün ekinleri, ağaçları kurumuş onlarında çoğunluğu göçüp gitmiş uzaklara... |
Yıllar ÖncesiYıllar önceydi. Bir çift vardı,sürekli bizim evin arka bahçesinde buluşurlardı. ikisi de okuyordu ama ayrı sınıflardaydılar. akşam buluşur, sabaha kadar konuşurlardı. Birbirlerine sonsuz sevgilerini anlatırlardı. Ben de hep onları izlerdim. Evlilik hayalleri kurarlar,çocukların adlarını koyarlardı.o kadar güzellerdi ki... Bir gün kız geldi, bir saat sonra da erkek arkadaşı geldi. sonra geç kaldığı için kızdan özür diledi.Bu durum bir kaç gün sürdü. kız geldi, erkek hep gecikip arkasından geç kaldığı için özür diledi.kavga etmeye başlamışlardı. kız hep ağlıyor,bir zamanlar onun ağlamasına dayanamayan sevgilisi ise sürekli ona birşeyler anlatmaya çalışıyordu. çoğu kez dudaklarını okuyordum ama bu defa seslerini duyuyordum... Bir gün kız geldi ama erkek gelmedi. kız onu sabaha kadar bekledi. günlerce sürdü bu durum ama o gelmedi. evleniyordu. artık okula da gitmiyordu. daha sonra kız da gelmedi. aradan aylar geçmişti. odamda oturmuş yağan yağmuru izliyordum. sonya birden onu gördüm. evet o idi. kız arkadaşını görmeye gelmişti. ama o artık yoktu. hemen yanına gidip, artık o gelmiyor dedim. 'yerini biliyor musun' dedi. 'evet' dedim.'beni ona götür' dedi. beraber çıktık. ikindi ezanı okunuyordu mezarlığa vardığımızda. gözlerine inanamıyordu. dizlerinin üstüne çöküp saatlerce ağladı. onu orda bırakıp evime döndüm. arasıra mezarlığa gidiyordum, bir karanfil koyuyordum kızın mezarına. birgün yine mezarlığa gittiğimde yanında bir mezar daha vardı. dayanamadım bu manzaraya ve hemen ordan ayrılıp sevgilimin yanına gidip beni bırakmaması için yalvardım... onu kaybetmeye dayanamazdım... |
BİR MASAL GİBİ Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.. " Bir ufaksessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.. " Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız. |
Tipik bir sonbahar akşamıydı,inceden inceye soğuk bir rüzgar esiyordu, hava çoktan ağarmıştı. Sokak lambalarının loş işığıydı sadece caddeleri aydınlatmaya çalışan, onlarında sanki her akşam çalışmaktan yorulmus artık bu uğraştan bıkmış, vazgeçmiş gibi bir halleri vardı, öyle boynu bükük yoldan gecenleri izliyorlardı. Murat isten az önce çıkmış, yavaş yavaş yürüyordu şehrin bomboş sokaklarında. Murat mantosunun yakasını iyice kapatmış esen serin rüzgardan korunmaya çalışıyordu. Düşünceliydi, kaşlar çatık sigara üstüne sigara yakıyordu. Sigarası tek dostu olurdu böyle karanlık gecelerinde, ona yoldas, sırdaş olurdu böyle uzun böyle hedefsiz yürüyüşlerinde. Baharda tutunduğu daldan kopmuş, rüzgarda savrulan, sararmış solmuş yapraklar gibiydi. İçtiği her sigara gibi dertlerinin azaldığını sanırdı bazen, sigarasının dumanı gibi içindeki tüm zehri atabileceğini ümit ederdi böylece, ama her yakttğı yeni sigarayla yanıldığını her defasında yeniden anlar, herdefasında yeniden kahrolurdu. Herşeye rağmen yinede severdi yürümeyi akşamın karanlığında, o karanlığı severdi, geceyi severdi, kısacası geceye sığınmayı severdi. Bazen bilmediği sokaklara dalıp kaybolur gider, hiç istifini bozmadan yoluna devam ederdi, ezbere bildiği sokaklarda yürür gibi. Ama bu aksam kendini karanlığa daha bir mahkum, daha bir mapus hissediyordu. Bir başka dertliydi, bir başka hüzünlüydü, elinden sigarası hiç düşmüyordu. Sanki attığı her adım onu mutsuzluğa, umutsuzluğa götürüyordu, çıkmaza doğru yol alıyordu sanki. Nerde olduğunuda bilmiyordu, ama alışık olduğundan olsa gerek, bu durumu hiç umursamıyor, dert etmiyordu. Onun asıl derdi başkaydı, olanları düşünüyor, düşündükçe gözleri dolu dolu oluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyor, kendine güçlükle hakim olabiliyordu. Ağlamayı gururuna yediremediğinden, veya erkeliğe yakışmadığını düşündüğünden değildi gözyaşlarını zorla gözbebeklerinde hapsedişi. Güçlü bir erkek sadece bilekte yiğit olan değildi ona göre, çekinmeden sevdiğinin önünde diz çöküp ağlayabilen erkekte güçlüydü. Yinede kendini salıvermeyecekti. Herşey bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden, düzensiz, karmakarışık, saçmasapandı herşey, gerçi buda tam onun ruh halini anlatmıyormuydu sanki? Öylesine dalmıştı ki maneviyatlar, düşünceler diyarına, etrafını, madde olan hiçcbirşeyi gözü görmüyordu, maddiyata da pek deger veren bir insanda değildi zaten Murat. Tek dikkatini çeken o her gece ufukta gördüğü, bakıpta hayallere daldığı, tüm umutlarını bağladığı, o en parlak, o en güzel, o hepsinden farklı, o Murat’ın Mehtap adını verdiği yıldızın gökyüzünde görünmüyor oluşuydu, belliki Murat’a epeyce gönül koymuştu.Mehtap Murat’la ayni işyerinde çalıçan çok güzel bir kızdı. Esmer teniyle, uzun kahverengi saçlarıyla, büyülü o gözleriyle çok derinden etkilemişti Murat’ı. Fakat o büyülü gözlerinden, gülden güzel gülüşünden öte Mehtaptı Murat’ın gönlünde asıl yar eden, Mehtap’ın çok zeki, bilgili, nerde nasıl davranılması gerektiğini bilen kısacası hanımefendi, edepli bir kız oluşuydu.Dış görünüşünden öte tatlı sözünü, özünü, değil kalbini sevmisti. Gönlünü cok fena kaptırmıştı Murat, seviyordu, hatta ömründe ilk defa tüm derdi ve nesesiyle , tüm kutsaliyetiyle Ask denilen o sihirli, o sinirsiz, o amansiz deryada yüzüyordu, fakat bu siralar kendini bogulacak gibi hissediyordu sanki, bundan kisa süre önce hic yerine tartimislar, dargin ayrilmislardi. Düsünüyordu. Gercekten asikmiydi? Askin, asik olmanin tam tarifini yapamiyordu. Ask, bir insana karsi o güne dek hic tanimadigi, bilmedigi duygularla bagli olmaksa eger asikdi. Ask eger bir insani heran olsun özlemekse, heran o insanla ayni havayi teneffüs edebilme istegiyse, onsuz bir hayat düsünememkse, tüm gelecegini o insanla süslemekse, umutlarini baglamaksa, yine a*****. Ask duygularin en yücesi degilmiydi? Bunlardan daha yüce daha üstün duygular olabilirmiydi, besbelliki deliler gibi asikdi Murat, anladiki yasamak icin ona ihtiyaci vardi, aldigi nefes gibi muhtac, kalp atisi gibi mecburdu ona. Zaten yasamak koymustu Mehtabin adini, yasamak. Onunlayken yasadigini hissediyor, yasaminin sadece nefes almakla sinirli olmadigi anliyordu. Mehtabi taniyana dek pek yüzü gülmemisdi Muradin cevresinde bicok seveni, bilgili, hos bir genc olmasina ragmen aradigi insani, istedigi mutulugu bulamamisti, arzuladigi herseyi ilk defa Mehtabda bulmus her güzelligi onunla yasamis onunla tadmisti. Artik dört mevsim kisi yasamaktan bikmis, dört mevsim bahari yakalamak, her iklimde doyasiya yazi yasamak istiyordu. Peki ne olacakti simdi, bu kadar sevipte ayri durabilirmiydi? Duramazdi biliyordu. Oysaki sucu yoktu Muradin, Mehtabada hic suc bulmuyordu, hic birsey yokken, birhic ugruna tartismislardi, gereksiz anlamsiz bir ayrilikti bu. Biraz sert davranmisti belki ama yerinde kim olsa, böylesine tutkun olan her insan, onun yerinde ayni sekilde hareket eder, hatta dahada ileri giderdi belki Mehtap'in birkac arkadaslari kiskandiklarindan belkide Muradla sevgisinden ötürü alay etmis dalga gecmislerdi.Gururlu bir insandi, agrina gitmis, gururu,onuru kirilmisti. Mehtaba karsi olan askindan kesinlikle utanmiyor, hatta gurur duyuyordu, kimse onun gönlüne, onun sevgisine bu denli laik olamazdi yeryüzünde. Muradin agrina giden sevgisinin, böylesine basit insanlar araciligla, böylesine basit bir bicimde, böylesine alayci bir tavirla ona geri dönmesi olmustu. O insanlar Muradi anlayamazlardi birkere, ne o kadar derin hissedebilirler, nede o denli genis bir düsünce sahibi olabililerdi matiklari almaz, zeka ufuklari dar gelirdi. Murat onlar gibi her hafta asik olan bir insan degildi, zaten o insanlarin ask diye pesinde kostuklari, hoslanmaktan öte gecemeyen hislerdi, sevgi bile degildi, herseye ragmen aciyordu onlara, zavalli insanlardi bazi seyleri hicbirzaman anlayamacaklardi. Mehtaba darginligi, bu insanlara inanip Murada sitem etmesinden,küsüp darilmasindan kaynaklaniyordu, oysaki Muradin ona karsi hic bir yanlisi olmamisti, olamazdi, onu kaybetmeyi göze alamazdi. Peki ne olacakti simdi? Konusmak istiyordu fakat genc kiz herdefasinda konusma talebini reddediyor, gördügü yerde kaciyordu. Oysaki söyleyecegi cok sey degildi. Ona onu ne kadar cok özledigini, herseyden cok canindan cok sevdigini söyleyecekti. Murad bunlari onu kaybettigi zaman anlamamisti, bazi seylerin degerini kaybettikden sonra anlayanlardan degildi, onunlaykende bunlari hissettiriyor, ona verdigi degeri acikca ortaya koyuyordu. Ona onsuz yapamadigini, onsuz hic birsey basaramadigini, hicbirseyin üstesinden gelemedigini, varligina destegine ne kadar cok ihtiyaci oldugunu söyleyeceti. Dönmesi icin, onu yine sevmesi icin yalvaracakti, aglayacakti gerekirse, eski günleri ona geri vermesini isteyecekti. O onsuz olamazdi, olamazdi... Saatine bakti Murat, saat gece yarisini coktan gecmisti havada epeyce sogmustu, üsüdügü yeni fark etti. Evin yolunu tuttu, sigarasida bitmisti zaten. Aklina koymustu, yarin herne pahasina olursa olsun konusacakti Mehtapla, cok cok ölecek degilmiydi, zaten onsuz olusu, onun bu hali ölümden farksiz hatta daha beterdi. Konusacakti, mutlaka konusacakti, konusmaliydi daha fazla dayanamazdi hic olmazasa sucsuz oldugunu anlatacakti. Kendisini yanlis tanimasina tahammül edemiyordu. Eve yaklasmisti, hizli adimlarla ilerliyordu iyice üsümüstü. Kapinin önünde durdu, anahtarini aradi. Öylesine üsümüstüki, elleri hic birsey hissedemez olmusdu. Güclükle acti kapiyi, sessizce iceri girdi. Hic zaman kaybatmeden bir an önce uyumak istiyordu, uykusuz oldugundan degil, Mehtabi rüyasinda görebilme ümidi kaplardi icini böyle her aksam.Yatagina uzandi, bir sigara yakip yarin söyleceklerini toparlamaya calisti zihninde, sonra vazgecti, göz göze geldilerinde hepsini nasil olsa unutacakti, dili dönmeyecekti. Bakislariyla sevdiginin resmini cizdi karsiki duvara, öylesine daldi gözeleri, doldu, bir damla süzülüverdi yanagindan assagi, sanki onu görüyordu karsisinda, önce bir müddet durakladi, sonra, Seni seviyorum, seni cok seviyorum, seni var oldugum heryeden cok, bugüne dek hic sevilmedigin, bundan sonrada hic sevilmeyecegin kadar, bu canimdan cok seviyorum, diyebildi sadece, son nefesini verir gibi, gözkapaklari yavasca kapandi, rüya alemine göc etti, herseye inat bir gülümseyis belirdi yüzünde, belliki Mehtabi görüyordi rüyasinda, belkide af edilmisti Murat, eski günlerine kavusmustu belkide, onunla düsledigi sicak bir yuvanin hayalini kuruyordu belkide kimbilir... |
Küçük Sandal http://www.aruz.com/aruzsairyazar/aysesandal.jpgBir denizdi paylaştıklarımız, sen kıyıda hırçın dalgalarla bile savaşan bir sandaldın bense bir kum taneciği etrafında. Deniz bize hep bembeyaz, masum ve duru köpükler getirirdi. Bazen azgın dalgalar vururdu kıyıya ama etkisi hiç olmazdı. Bazen bir hırçın dalgayla uzaklaşıyordum. Sandaldan ve denizden usul usul avuçlarıma dökülen köpükler sayesinde hep etrafındaydı o küçük sandalın. Fakat birgün kumsaldan bakıldığında çok küçük olan bir dalga büyüyerek gelmişti. Azgın, kocaman, hırçın bir dalga olup vurdu kıyıya. Çok uzaklara fırlattı beni. Kalamadım kumsalda. Fırtına koptu ardından, gökler ağladı halime, halimize. Birgün rüzgâr esti gece yarısı. Yaklaştım sandala. Sonra baktım ki sadece kumsalın karşısındayım aslında. Küçük sandala da denize de çok vardı, yılmadım.Bir kum tanesiyken bile birgün rüzgâr esecek ve götürecek beni sevdiğim sandalımın, denizimin yanına diye de olsa avuttum kendimi. Hıçkırıklarını duydum denizin . Sandal da ben de uzaktık ondan. Tam bir buçuk sene önce esen bir deli rüzgâr savurmuştu beni bu kıyıya. Şimdi denizin hıçkırıklarının dinmesini, bir rüzgârın delice esmesini eskisi gibi olsun istiyorum aslında. Denizimin, sandalımın yanı başında. Ve kavuşmak ümidiyle sandalıma, denizime rüzgârımı bekliyorum bu limanda. |
Yokluğun Buz Gibi Soğuk Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum... Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim… Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde... Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi... Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok… Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz… Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya... Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla... Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak... Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ... Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin... Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. |
.. Ayna .. http://www.sevgidunyam.com/image/bar_2.gif Gecenin bir vaktiydi yine yanlızlık kapısını usulca tıklattığında. Hoşgeldin yanlızlık dedi içinden. Yine zamanını hiç aksatmadan gelmişti. Yıllar olmuştu onunla tanışalı. Gecenin siyahına yakışan bir esrarengizliğiyle gelip penceresine oturmuştu sessizce. İçinden bir düşündü de onunla tanışalı sanırım 5 yıl oluyor. Önceleri çok güzel gelmişti. Çünkü yanlızlığın varlığı olduğu sürece özlem duyuyordu sevdiğine. Vede yanlızlık gidince o geliyordu biliyordu. Ama unuttuğu şeyler de vardı. Sonradan kader diyeceği hayatın gerçekleri vurunca birden hasretler artar olmuştu. Yanlızlık aldatmıştı onu. Artık gitmez olmuştu. Bekliyordu gitse de ona kavuşsa diye ama olmuyordu işte. Ne kadar da ugraşırsa uğraşsın gitmedi. Şimdi de odasında ona bakıyordu. Yerinden usulca kalktı vede cama doğru yürüdü. Biliyordu camı kapatsa da yanlızlığı yine içeriye girecekti. Ama kendini bu yalanla kandırmaya çalışıyordu. Hani bilirsiniz ya giden sevgili dönmez ama birgün ya dönerse diye yüreğinizde o acı kuşku daima saplı kalır. Pencereye geldi ama yanlızlık kaybolmuştu.Dışarı baktı gecenin sesini duyuyordu.Öten birkac böcek gecenin karanlığını bastırmaya yetmiyordu.Şehrin betonu boğucu şekilde olmuştu onun icin.Yıldızlara bakmak icin başını cevirdi ama bulutluydu hava.Arada bir kaç tane görünüyordu ama onlar da parlak değildi.Bu gece eski dostları da onu terketmişti anlaşılan dedi icinden.Pencereyi kapatmak icin geri cekildi.Kapatırken yüzüne tatlı bir esinti geldi durdu bir an.Kapatırsa bu sesleri bile kaybetmekten korktu bir an.Hazır yanlızlık gitmişken fırsat vermemeliydi.Pencereyi öylece bırakıp geri döndü.Birkac şarkı dinler biraz huzur bulurum diyordu.Ama hangi kanalı acsa ruhunu parcalayan notalar yükselmekteydi radyo`dan.Gecmişi rahat bırakmıyordu.Sanki her sözde bir anı her anıda bir gül vede her gülde ise kalbine batan dikenleri hissediyordu.Onu da kapattı.Odada cevresine bakınmaya başladı.Ne vardı onu bu yanlızlıgın pencesinden kurtarabilecek.Birden cep telefonunu gördü.Hani aylardır arar diye beklediği fakan ondan başka herkesin aradığı telefonu.Eline aldı kimi arasam diye düşündü.Ama sonra saatin farkına vardı.Hem bu saatten sonra kim anlar kim dinlerdi onu. Sevdiğinin adı hasretti onun icin.Gelmeyişi ise de hüsrandı.Birden hasretine bir mesaj atmayı düşündü.Ama ne yazıcaktı ki.Yıllar gecmiş yorgun yüreği artık dayanamaz olmuştu en ufak heyecanlanmalarda bile sızlar olmuştu.şimdi de sızlıyordu. "Seni cok özledim! Iyi vede mutlu olmanı diliyorum. Unutulsam da unutulmadığını bilmeni istiyorum.SEVGIMLE..." diye yazdı.Sonra da gönder tuşuna bastı fakat mesajı gitmiyordu.Birkac defa daha denedi fakat ne fayda gitmiyordu.Birden gerceği anladı.Telinin limiti dolmuştu.Yine olmuştu olan.Ondan gelebilicek bir cevap sevinciyle atan yüreği yine hüzünle doldu.Telini kapatıp yatağın ustune attı.Orada kalsın nede olsa en mukaddes sayılacak anında işine yaramamıştı.Kimi kimsesi olmayan bir sokak cocuğu gibi hissediyordu kendini.Soğugun icinde ac ve acıkta kalmış bir cocuk gibi. Üşümeye başladı birden titriyordu.Camı kapamaya gittiğinde farkettiği iki şey vardı.Dışarda koskocaman bir karanlık vardı vede karanlığa karşı koyan bütün sesler kesilmişti.Farkettiği diğer şeyse ruzgarın esmediğiydi.Onu üşüten yüreğiydi.Yine o yanlızlığın parmakları dokunmuştu kalbine.Birden gözünde birkac damla yaş belirdi.Ağlamayı sevmezdi aynanın karşısına geçip gözünün yaşını silecekti.Vede acı gerceği farketti.Yanlızlık onunlaydı hiç olmadığı kadar.Aynada kendisine bakmadığını hissetti.Yanlızlık acı acı gülümsüyordu gözü yaşlı yüzümden kırık kalbime |
Aşkı Anlat Bana Öyle anlat ki, ilk kez aşık oluyormuşcasına garip bir heyecanla tanışayım yeniden...Öyle anlat ki, tüm bildiklerimi unutayım bir otel odasında ve yola çıkmak gelsin içindem. Trenleri düşüneyim, uçakları değil, ayışığı gölgesinde geceler yasemin koksun usulca, bir çakıl okyanusların yosununu taşısın avuçlarıma; görmediğim kentler benim olsun, konuşmadığım diller anadilim...Dar zamanlara nice dünyayı sığdırayım da, geniş zamanlarda bir telefon sesine tutsak kalayım... Aşkı anlat bana, öyle anlat ki, kalabalıklarda yalnız, yalnızlığımda kalabalık olayım; mutluluklardan ve mutsuzluklardan arınayım...Hep yağmur yağsın anlattığın aşkta, kapılar ardına kadar açılsın ve öyle unutulsun, akan bir tavan olsun çatı katında, terasta sardunyalar, sonra bir kedi olsun mutlaka, sokakta bulunup eve getirilmiş tekir bir kedi... |
LEYLÂ ile MECNÛN Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder: "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni." Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır. Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder. Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler; "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez." Der, kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki: "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular |
Yıldızlarda buldum seni Seninleyken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz gözlerinin derinliğinde kaybolurdum. Ağa kızına aşık bir çobanın çaldığı kavalı dinleyen kuzular misali seni dinler Dizlerine uzanırken fırtınadan kaçan bir geminin kendini sessiz bir limana atışı gibi hayatın tüm zorluklarını ve tüm yorgunluğumu unutur rahatlardım. Sözlerin hep başka bir fısıltı gibi ayrı bir musiki tadında kulağıma gelirdi ellerini avuçlarıma aldığımda ellerim yanar ama bırakamazdım ellerini Ve sen her seferinde daha bir güzel gelirdin bana seni her gördüğümde biraz daha fazla severdim Gönül limanıma demirleyebilecek tek geminin sen olduğunu düşünür onun içinde deniz fenerlerinin sadece senin geleceğin yünü gösterdiğini sanırdım. Bir kitapta okumuştum. Gök yüzünde insana en yakın gelen ve en çok ışıldayan göz kırpan sevgilinin yıldızıymış diyordu okuduğum kitap . senden ayrı olduğum günlerin birinde okumuştum o kitabı. Ve bir gece yarısı yıldızlar altında sabahladım . bana en yakın olan cıvıl cıvıl göz kırpan ve tebessüm eden yıldızı buldum . ve o yoldıza bağladım kendimi. Kendimi artık senin yıldızına bağlamıştım senden önce veya senden sonra ölmek yoktu. Yanımda olmadığın zaman o eşlik edecekti bana ve o duyacaktı ilk kez şiirlerimi onunla beraber yiyecektim yemeğimi Birgün aniden her yönünle değiştin şiirlerimle alay eder beni küçümser incitmeye yaralamaya kalkar bi hale geldin ve sen sebebini bilmediğin hareketlerden dolayı nereye gittiğini bilmeden kendinden tiksindirerek gittin. Birgece sana yazıpta okuyamadığım şiirlerimde aklıma kendimi bağladığım yıldız geldi yıldızı aradım hala yerinde cıvıl cıvıl ve pırıl pırıl yine göz kırpıyor gülümsüyordu. İşte o an anladım. Ben seni onlaştırmış sen yerine onun yıldızına bağlamıştım kendimi Sen o değildin ve ben seni onlaştırmanın cezasını çekiyordum o vardı ve birgün karşılaşacaktım ve onu sevecektim |
ölümsüz aşk Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde: - Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti. Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı. Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan... Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu. Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor: - Bir aya kalmaz geçer, demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı. Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı : " Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..." |
Karla örtülmüş sokakta sağa sola koşuşuyor ve rastladığı kişilere avucunda tuttuğu şeyi gösteriyordu: - Bak, abla ne verdi!... Hadiseyi başından itibaren görmüş, fakat ne olduğunu tam anlayamamıştım. Okuldan çıkan kızlardan birisi yanına yaklaşmış ve yanağına bir öpücük kondurup, küçük avuçlarına bir şeyler bırakmıştı. 5-6 yaşlarında olduğu anlaşılan yavrucak, kızın arkasından şaşkın şaşkın baktıktan sonra büyük bir sevinçle yerinden fırlamış ve belki şimdiye kadar kendisine verilen o tek hediyeyi başkalarına göstermenin telaşına kapılmıştı. Sıra bana gelmiş olmalı ki, gülen gözlerle bakıp aynı cümleyi tekrarladı: - Bak, abla ne verdi!"... O değerli hazinesine duyduğum merakla küçücük ellerini aralayıp baktım. Soğuktan morarmış avuçlarında, erimeye başlayan bir kartopunu tutuyordu. Hem de dizlerine kadar kara gömülmüş bir vaziyette... Çocuk, hızla kaybolmakta olan hazinesini birkaç kişiye daha göstermek arzusuyla koşarak yanımdan uzaklaştı. Acelesinden, iki-üç numara büyük olduğu anlaşılan ayakkabılarının ayağından fırladığını bile fark etmemişti. Sokağın ilerisindeki bakkala onun kim olduğunu sorduğumda; - Anne ve babasını iki yıl önce kazada kaybetti, dedi, ona 'Mahallenin Yetimi' derler" |
Yine uykusuz gecelerimden biri daha Yine uykusuz gecelerimden biri daha ! ve yine aklımda sen,tüm bedenimi kaplayan benliğim;Kalbimin minik bir serçenin kalbi gibi pır, pır attığı bir an.Öyle bir anki, aklımda, benliğimde, beynimi kemiren o duygu ve kalbime çöken bir histi bu, nedir diye sorma ne olur? Bu yazdıklarımdan sonra belki bana hiç selam vermeyeceksin ve hatta alaycı bir tavırla gülümseyip geçeceksin. Vız gelir Arkadaşım. Bir çılgın sel gibi akan duygularıma, pır,pır atan kalbime gem vuramıyorum.elimde değil inan ki seni düşünmemek elimde değil.hele birde her seferinde o mızrak yarası bırakan gözlerine bakıp,bakıp ta dipsiz kuyunun dibine düşecek yağmur damlalarının çıkaracağı sesi duymak için beklemek gibi.bu denli karmaşık duyguların içinde boğulmak; inan ki sonunda ölüm dahi olsa denizlerin en derinine hiç kimsenin ulaşamayacağım kadar uzak diyarlarda kaybolmak gibi, bana kızacağını bildiğim halde böyle bir cahilliği, aptallığı ve küstahlığı yaptım, ama elimde değil açıklamak zorundaydım yoksa çıldırırım.Sana olan duygularımın gizli kalmasını isterim.Eğer bana kızdıysan bir şekilde söylemeni istiyorum daha sonra ne karşına çıkarım nede sana ulaşmaya çalışırım, hani gökteki yıldızlara ulaşılamaz ya, sen de benim için gökteki bir yıldız gibisin hiç ulaşamayacağım. Ama şu kadarını söyleye bilirim ki “BENLİĞİMDEN SİLMEM MÜMKÜN DEĞİL” O beni ahirete kadar taşıyacağım bir yara misali ölene kadar devam edecek. Şundan hiç şüphen olmasın hayatta en yalnız kaldığın an bir yerde, bir zaman bu dünyada ve öbür dünyada seni hep düşünen ve seven birinin olduğunu hiçbir zaman unutma. Evet, evet söyleye bilirim artık” SENİ ÇOK SEVİYORUM “Arkadaşım! Duygularımda ne kadar sahici olduğum ve bir o kadarda samimi olduğum varlığım kadar gerçektir... Bazen kendi kendime konuşuyorum neden karşı karşıya geldim diyorum hep kaçtım senle göz göze gelmekten korkuyorum... İstersen benim gözümde seni sana anlatayım şimdi senin içinden beni nerden tanıyor bu aptal diye geçiyor,yazıyı ellerim yazıyor.akı beynim veriyor, seni de kalbim anlatacak. Gerçi seni tanımlayacak kelime bulamıyorum, ama biraz olsun anlatmaya çalışayım en başta ve senin en sevdiğim yönün güler yüzlü olman.O kadar samimi ve o kadar tabii ki, çoğu bayan olduğundan farklı görünmek isterken sen kişiliğinden ötürü olsa gerek SICAK kanlı ve YUMUŞAK KALPLİSİN çok duygusalsın. Herhalde gülerken bir anda AĞLAYA bilirsin. Yanlış mı söylüyorum çok yardım seversin, insanları seviyorsun kişiliğin, karakterin ve benliğinle, kendine yakışır bir insan tablosu çıkarıyorsun ortaya ama tamamıyla seni anlatan bir insan tablosu işini seven ve hep başarıya doğru koşan mücadeleci zorluklardan yılmayan bir o kadarda yürekli bir insansın yeter mi? Bu kadar yağ çekmek yeter bir insan mutlu değilse hayattan zevk alamıyorsa; insan başkası için yaşar buda benim için kaçınılmaz bir gerçek diyebilirim. Neyse fazla açılmayalım yoksa boğuluruz, seni bilmem ama ben yüzmeyi çok iyi bilirim. Bu yazdıklarımı sana nasıl ulaştırırım nasıl veririm bilmiyorum. Herhalde ben verirsem düşer bayılırım inşallah öyle bir durum olmaz. Hep dua ediyorum, ama sende bir insansın1ölüm yok ya bu satırları okumanın sonundan, hayatımda yaşadığım kötü anılardan biri der geçersin. Duygularımı anlatmak için neden böyle bir yol seçtin diye soracak olursan , duygularımı ve anlatmak istediğim bir şeyi hele,hele böyle bir konuysa hiçbir zaman konuşarak anlatamam beni anlamanı istemiyorum yalnızca bilmeni istedim o kadar .........of ,of inşallah bundan sonra beni gördüğün zaman kaçmazsın,merhabalar devam eder.bu yaptıklarımı unutur,beni affedersin. H-O-Ş-Ç-A-K-A-L Ellerimle gömdüm seni yüreğimin en derin yerine. Her toprak atışta parçalandı ellerim. Kan kırmızısı göz yaşlarım çaresiz ağıtlar yaktı ardından. Nasıl veririm hesabını;ellerime, gözlerime ,beni suçlu bulan aynadaki yüze? Yoksulluklarımdan farklıydın, öylesine hiçtin.alabildiğine yalan doluyken dünya, gök yüzündeki tek mavimdin. En büyük gerçeklerimden farklıydın, ispatlayamadığım, yalanlayamadığım. Yinede vaz geçemediğim, yıkıldığım, eridiğimdin. Yüreğim göç etmiş kuşlardan sonra sefil, bir çare. Sen benim uğrunda feda edebildiğim başımdın. En iyi üstadım en iyi hocamdın; bana hayatı, acıyı, göz yaşını, temiz duaları, duyğuları, mutluluktan ağlamayı öğretendin. Sen bende öylesine farklıydın ki ama öylesine bendin... geceler boyu vürgüllü cümleler kurduğum zaman ufkumda donup kalmış Güneşimdin. Hiç batmayacak terk etmeyecek... sigara dumanı kadar zehirli bir O kadarda tiryaki sevdamdın.Bir an seni dolu dizgin yaşamak bedeldi, ömrümün en güzel yıllarına. Esir olmuş bedenimle sana sahip olamadım affet; Hani hep söylerim ya hayalin, baktığım ayna misali karşımda ben ise O aynanın sahibiyim; Bir gül tazeliğindeki dudakların bana seni sevmiyorum derken gözlerin viran olmuş yıkıntılardan kurtarılmayı bekleyen bebek misali ağlıyordu. Bıraktığın eskiler yenilerin olmuştu.Zaman acımasız bir hortum, insanlar yenilmişliklerinin farkında olmayan komutanlar Fakat ;sen lütfetsen gözlerinden bir hale dayanmaz yine erir bedenim . VE EN BÜYÜK İTİRAF Ben ne seni; nede uğrunda yitirdiğim hiçbir şeyi hak etmemişim. Seni benim kadar seven sana benim kadar hasret kalsın Sana en güzel bestesini çalarken hayat, bir kırık kalemle karşındayım, son kez dileniyor değilim karşında Çehreyi hakikati görmeye geldim,kanayan yaramı sarmaya geldim... Dinle Bitanem! Ben duygusallık denen o güzel nesnenin o güzel kavramını yalnızca seninle tatdım. Oysa bak simdi acılar sıcağında çatlayan dudaklarımı ıslatacak bir damla suya o kadar muhtacım ki bak sevgi akıtmak istiyor gözlerim yüreğine ben, Aşk denen nesnenin muptasıyım madem' ki bu zehri sen akittin içime, sen ve ben gel ölüm boşluğuna beraber gezelim. Sensiz güzelliklerden uzak çirkinliklere kucak kucağa yasamaktan öyle korkuyorum ki beni senden ayıran ne? Eğer ki haza giden yol ölümden geçmeseydi, eğer ki insanin arzu ettiği her şey istediği gibi olsaydı yaşamanın ne anlamı olurdu...? Söyle Bitanem !! |
Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor? Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı? Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK_GÜVEN.EXE, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim? Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE'yi silere YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE'yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen? Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi? Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program. Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka KALP'lerle bağlantı kurmanız gerekiyor. Müşteri: Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor? Yetkili: Mesaj ne diyor? Müşteri: Hata-412! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek? Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba... Sade bir dille şöyle diyor: 'Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini' söylüyor. Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor? Yetkili: 'Kendimi Kabullenme' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT VE İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın. Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı? Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama, biz ilerisi için de tedbir alalım... SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun! Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?.. KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP'e yerleşiyor. Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Müşteri: Nedir? Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar... Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar... |
anka kuşu Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını özlemiş, Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır… |
İstanbul gözlerin kara 'Sevaçya İstanbul' KARİN KARAKAŞLI Akşam kuşlarını İstanbul'un Damlar üzerinden bir kaldırıp Başka damlara konduruyoruz Dışardan yukardan gözlerimizle Bu camlar yalnızlık camları Bu camlara yağmur yağdırıyoruz Gülten Akın Yalnızlık Camları' ndan Sonsuz anlar var ya da anlık sonsuzluklar... İstanbul bir ateşböceği seli gözünün önünde. Bennu, o selin yakamozuna saldı kendini, İstanbul yanar döner ışıklarıyla biraz da onun hikâyesini anlatır gibiydi. Önünde bir pencere boyu uzanıyordu şehir. Herkesin kendi gerçekleri ve yalanlarıyla bir yanan bir sönen ışıklı nehir. ''Hiç olmadığı kadar bekliyorum, benim gerçeğim bu'' diye düşündü genç kadın, ''aşkımı bekliyorum.'' Uzaklardan göz kırpan İstanbul'a gülümsedi. Denize komşu mahalledeki bu eski binanın en üst katındaki daireye taşınması rastlantı değildi. O taş basamaklı, yüksek tavanlı, geniş apartman girişinden adımını attığı anda anlamıştı burasının kendi yeri olduğunu. Asansörün ince, demir oyalı nazlı kapısı, bineni yukarılara değil de başka bir zamana taşıyordu sanki. Tepedeki camdan sızan gün ışığıyla birlikte girmişti daire kapısından içeri ve geniş pencerelerle çerçevelenen karşı kıyıyı görünce, İstanbul'un kendisine ev arkadaşı olacağını anlamıştı. Uzun uzun seyretmişti can yoldaşını. ''Sevaçya da sizin gibi böyle dalgın bakardı kaşı kıyıya'' derdi hep evsahibi Markrit Hanım. Başkalarına karşı son derece ketum olan bu hanımefendinin sıra kendisine geldiğinde, uzun yıllar bu evde yaşamış rahmetli kızkardeşini bu denli anlatmasının bir nedeni olmalıydı. Çatı katındaki dolapta Sevaçya'nın siyah-beyaz fotoğraflarını görünce o nedeni de anlamış oldu. Tuhaf bir benzerlik vardı o kadının fotoğrafta donmuş gençlik hali ile aralarında. Tenlerinin sedef beyazlığından mı, içinde sırlarla dolu bir yıldızın yanıp söndüğü kara gözlerinden mi bilinmez, ifadeleri birbirini bütünlüyordu sanki. ''Bu dolaptaki eşyalar Sevaçya'nın genç kızlığından hatıra. Bugüne kadar hiçbir kiracı itiraz etmeyince ben de boşaltmadım. Mahzuru yoksa sizinle de kalabilir mi?'' diye sormuştu Markrit Hanım. ''Onunla birlikte kendimi daha iyi hissedeceğime eminim'' demişti Bennu. Zaten bir süre sonra Sevaçya'nın fotoğrafı dolaptan çıkmış, gümüş bir çerçevede yerini almıştı. Sevaçya, evin görünmez sakiniydi. Bennu akşamüstü iş dönüşü vapurdan inip evine vardığında, trafik keşmekeşine girmeden köşesine çekilebildiği için minnet duyuyordu. Yemekten önceki bu saatler, mahremiydi bir anlamda. Bordo koltuğuna gömülür, cama yansıyan aksi eşliğinde İstanbul'a bakardı. Kim bilir kimlerin neleri beklediği İstanbul'da o da, gelsin ya da gelmesin, sevgilisini beklerdi. Aynı evi paylaşmıyorlardı henüz ama gitgide onun eksikliğini duyar olmuştu kendi evinde. Korkuyordu da bu bağdan ama aynı zamanda bağımsızlıkla yalnızlık arasındaki o incecik çizgiyi iliğinde biliyor ve yalnızlığa mahkûm edilmemiş bir bağımsızlık arzuluyordu. Geçen gece yine özenle akşam sofrasını hazırlamışken alt kattaki komşusu belirmişti kapıda. Elinde küçük bir kap, pirinç istemeye gelmiş. Pirinç bahane, o ferfecir gözler, yüzündeki heyecanı yakalayıp arkadaki sofranın üzerinde odaklanıverdi bir anda. Bir selamla geçiştirmişliğin intikamını alıyor o an. ''Şekerim uygunsuz zamanda geldim herhalde, biraz pirincin var mı?..'' Elinde pirinciyle merdivene yönelmişken de son hamlesini yapıyor: ''Benden sana büyük nasihati. Bu erkek milletine fazla yüz vermeyeceksin. Sen sen ol, ağırdan sat biraz kendini.'' Buz kesmiş elleriyle öylece kalakalmıştı. Sonra garip bir içgüdüyle Sevaçya'nın o güzelim fotoğrafını eline almış ve sohbete başlamıştı. Sanki o an dünya üzerinde kendisini, bu zaman ve mekânın dışına çıkmış kadından öte anlayabilecek hiç kimse yoktu. ''Âşıkken oyun nedir bilmem ben Sevaçya. İçimdem geldiği gibi davranırım. Naz etmem, doyasıya severim. İma etmem, doyasıya kavga ederim. Biliyor musun, bazen bu halimle kendimi başka bir gezegenden gelmiş gibi hissediyorum...'' ''Mamam, kızkardeşimin Ay'dan geldiğini düşünürdü'' demişti bir keresinde Markrit Hanım gülümseyerek. ''Sürpriz bir bebekti. Doğumundan önceki yıl ailemiz için ölümler ve başka başka sıkıntılarla dolu zor bir dönem olmuştu. Bu bebeği uğur saydık hepimiz.'' ''Adı ne kadar melodik, anlamı ne?'' diye sorduğunu anımsıyordu. ''Kara gözlü demek. Tam da onu anlatıyor, değil mi?'' Sonrasında Sevaçya'nın masalsı çocukluğu, genç kızlığı akmıştı ablasının dilinden. Benzersiz bir özsu olarak bir yürekte daha kendisine yeni bir yatak bulmak üzere... ''Sevaçya için aklıma ilk gelen kelimeyi sorsan 'kişilikli' derim. Küçücük boyuyla bile istediklerini ve istemediklerini ifade eden, tercihlerini de saydıran bir çocuktu. Bir de onca arkadaşına rağmen, an gelir kendi dünyasına çekilirdi. O andan itibaren de ulaşılmaz olurdu.'' Markrit Hanım, okumaya çok meraklı Sevaçya'nın zamanın koşullarına göre çok iyi bir eğitim aldığını anlattığından beri, o gencecik kadının değişik dillerden sayısız kitap barındıran kütüphanede heyecanla ciltleri karıştıran hali gözünün önünden gitmiyordu. Kendisinin de kitaplarla özel bağı olduğundan, o irili ufaklı ciltlerin yalnızlaştırıcı etkisini tahmin etmek hiç güç değildi. Hayatın enginliğini fark etmiş duyarlı bir yürek, bu koca keşfini paylaşacak ruhdaşın özlemini çekiyordu için için. Sevaçya o özlemi, hayatı zanaatıyla biçimlendiren kuyumcu ustası Yeram'da dindirmişti. İnceliklerin adamıydı Yeram, en çok da sabrı, özeni ve hayatı güzelleştirme mahareti ile büyülemişti o kırılgan ruhu. Dolapta düğün fotoğrafları vardı. Birbirlerinin gözüne bakarken hareli bir ışık yayan iki genç insan... Bir umut güzellemesi, müjdeli günler habercisiydiler sanki. O yüzden yakıştıramamıştı ya Bennu, o haşin sonu aşklarına. Başka dünyanın gerçeklerinin onların masalında işi neydi?.. Markrit Hanım'ın titrek sesi kulağında uğulduyordu bir kez daha: ''Bilmem ki kızım, belki de göz değdi kara gözlüme. Çok mutluydular, pek bir muhabbetli. Sanki Sevaçya hayatının kitabını bulmuştu, Yeram da hayatının taşını... Öyle kadir kıymet bildiler. Sonra kızım o günler geldi, ne diyeyim.'' Susmuştu Markrit Hanım. Sanki anlatacağı gerçekler için gereken sözcükler hiçbir dilde yoktu. Öyle susmuştu. Ellerini tutmuştu Bennu bu güngörmüş kadının. Bir anlık bir hareket... Yaşlarla çözüldü dolaşık dili Markrit'in, dinlemeye hazır bir yüreğe çağladı: ''Savaş yıllarıydı. Ani bir emirle gayrimüslimlerden özel bir vergi talep edildi, Varlık Vergisi... Yokluk Vergisi de desek olur kızım. Ödenemeyecek meblağlardı. Bir günde silindi nesiller boyu biriken servetler. Bizim Yeram zaten kendi halinde bir zanaatkârdı. Borcunu ödemek için her şeyini sattı. Sonra da bir küskünlük geldi üzerine. Kendini ülkesinde ecnebi hissetti sanki. 'Bunu hak etmedim' der dururdu sürekli. Bir gece Sevaçya pencerede eşini beklerken ölüm haberi geldi. Kaldırıma yığılıvermiş...'' Sevaçya'nın kitabı, Yeram'ın taşı yarım kalmıştı. O kara gözlerin yıldızını bir daha parlarken gören olmadı. Yalnızca uzun uzun pencereden dışarı bakar, sessizce İstanbul'uyla söyleşirdi Sevaçya. Nice acılarla sınalı bu kadim şehrin kendisini anladığını biliyordu sanki. Sohbetleri, kıyıcı bir sonbahara dek sürecekti. ''1955 yılıydı kızım. Ortalık Kıbrıs olaylarından gergin. Selanik'te Atatürk 'ün evine bomba konulmuş diye bir haber yayıldı. Galeyana gelen bir kalabalık, o gece İstanbul'u cehenneme çevirdi. Sonradan anlaşıldı, her şey önceden ayarlanmış ama ne önemi var? Yakılan yıkılan kiliseler, gayrimüslimlere ait dükkânlar, evler... En çok da yürekler yandı. Bizim evin önüne de geldiler. Şuradaki tülün gerisinden izlemiştik onları. 'Muhammedini seven gâvur evi göstersin' diye haykırdı bir ses. Bir an sessizlik oldu. Sonra komşumuz Muammer Efendi 'nin gürleyen sesini duyduk. 'Burası Müslüman mahallesidir. O dediğinizden bulunmaz'. '' Markrit Hanım'ın yüzüne o gecenin yalazlı dehşeti sinmişti. ''Ya işte kızım. Bu komşumuz kurtardı bizi. Hanımıyla birlikte eve geldi sonra, kucaklaştık. Sanki suçlu kendisiymiş gibi yüzümüze bile bakamıyordu. 'Sen bizim kardeşimizsin' dedi Sevaçya. Koca adam hüngür hüngür ağladı...'' Kucağına düşüveren ellerini oynattı yavaşça Markrit Hanım. Avuçlarında saklı, hiç anı olamadan hep bugün kalmış o geceye doğru konuştu: ''Sonra ne oldu, bilir misin kızım. Sevaçya bir anda pencereyi ardına kadar açtı. O gördüğü yıkıntıya doğru haykırdı ciğerleri paralanırcasına: 'Bolis, hokis... Bolis, hokis...' Canım İstanbulum diyordu, yârim İstanbul...'' Bennu yine buz kesmişti kıvrıldığı koltukta. O ses, kulaklarında yankılanıyordu. Hele de bu gece, sevdiği adam bu kadar gecikmişken. Saatin akrep ve yelkovanı kanını dondurdu. Bir şey olmuş olmalıydı... Hemen yanı başında Sevaçya aşkına ve İstanbul'una kahrediyordu... Hiç haber yoktu o beklenenden... Cep telefonu aynı nakaratı tekrarlıyordu: ''Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar arayınız.'' Başını serin cama dayadı. Yakındaki şu hastane binasına takıldı gözleri. Kim bilir orada kimler ölümü bekliyor, bir teselli arıyordu çaresiz sevenleri. Sonra çıkışsız hapishaneleri düşündü, her masalsı hayatın bir diğer yüzünü anlatan meyhaneleri, sürgünlerin izbe otellerini, yuva olamayan evleri, bu şehrin kilometrelerce uzağında hâlâ İstanbul diye insanların konduğu meskenleri... Derin bir nefes aldı genç kadın. İçine İstanbul kaçmıştı. Yüreği ezildi şehrin ağırlığından. O kulağında uğuldayan ses... kapı zili. Pencereden kapıya, ölümden yaşama giden yol ne kadar uzundu ve nasıl da bir adımlık... İşte eşikteydi. Sevdiği adam karşısında ''Bir tanem trafik çok beterdi, geciktim. Telefonun da şarjı bitmiş, kusura bakma'' diyordu. Dahasını da diyecekti ama sustu. Genç kadın ölümden yaşama atladı o kollarda, birkaç ömre ağladı. Ne kadar sıksa, o kadar azdı sanki o ten, o can. Adam yüzünü avuçladı bir an kadının. Uzun uzun baktı, ''Evlen benimle'' dedi. Kadın ellerini yüzündeki avuçların üzerine kapattı. ''Evleneyim'' dedi. Gözünün yaşını, dudağının tebessümünü öptü adam. Öylece kaldılar. Sevaçya, siyah-beyaz fotoğraftan âşıklara ve hayata gülümsüyordu |
bu hikayeler gercekten cok güzell insanı gecmişe götüruyo sanki :) :D ;) (L) :smiley32: :wave: AHS£NNN |
Bir Gülün Hikayesi.. Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir bar veya diskotek yada gece kulübü, yani yemekten sonra dans edip, eğlenmeye, müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde. Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, barları, restoranları ve işyerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yasayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar... Çok güzel bir kadındı. Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve benim kadar kırmizi dudakları kadar yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi. Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. Tanrım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp, uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı, kokumu içine çekti. Erkeklerden ikisi benim güzelle ilgileniyordu. Aralarında gizli bir rekabet vardı. İkisi de arkadaştılar, daha doğrusu iş ilişkileri vardı ama güzel kadın yüzünden birbirlerinden nefret ediyorlardı. Bir ara adamlardan esmer olanı dansa kaldırdı kadını. Beni yerime bırakıp eşlik etti adama. Uzaktan izledim onları, konuşmalarını duymuyordum ama anladığım kadarıyla tam anlamıyla asılıyordu. Benimkide gülümsüyor, arada bir başını eğiyor, bir şeyler söylüyor, çoğu zamanda bakışlarını adamdan kaçırıyordu. Sıkıldığını anlamıştım. Tam oturmuşlardı ki, sarışın olani kaldırdı dansa. Onu da kırmadı. Aşağı yukarı ayni şeyler cereyan etti. Ama bu adam daha kibardı ve sanırım ondan daha cok hoşlanmıştı. Derken... Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Diğerlerinin arkadaşıymış kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok ateşliydi. Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmis bir havasi vardı. Yakışıklıydı Allah için, Şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş. Birkaç dakika sonra iş isten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. Yukarılarda dolaşan Eros, ikisini görür görmez oklarını kalplerine sapladı. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte dans ettiler, sarıldılar, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü? Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Tanrım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genc adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı. Yoksa... Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirasi yasadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar... Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte oldugunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sagladı. ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bırakti. Hic istememe ragmen birbirlerini kirmalarina sahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı... Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekciler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk. Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye basladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor... Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu... |
Aşk Bu Olsa Gerek Saat 8:30'da, seksenlerinde, yaşlı bir adam başparmağındaki dikişleri aldırmak üzere poliklinikten içeri girdi. Çok acelesi olduğunu söyledi, çünkü saat tam 9:00'da bir randevusu varmış. Tedavisinin bitmesi ve onun söylediği yere ulaşması en azından bir saat sürerdi. Yaranın pansumanı sırasında konuşmaya başladık. Bu denli acelesi olduğuna göre önemli birisiyle mi randevusu olduğunu sordum. Bana bakımevine gidip eşiyle kahvaltı etmek için acelesi olduğunu söyledi. O zaman eşinin sağlığının nasıl olduğunu sordum. Eşinin orada uzun bir süredir kaldığını ve Alzheimer hastalığının bir kurbanı olduğunu anlattı. Geç kalmış olmasından dolayı "Acaba eşiniz endişe duyar mı?" diye sordum. Bana beş yıldan bu yana onun kim olduğunu bile bilmediğini ve kendisini tanımadığını söyledi. Şaşırmıştım, "Sizi tanımadığı halde yine de her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" diye sordum. Elimi okşayarak gülümsedi. "O beni tanımıyor ama ben hâlâ onun kim olduğunu biliyorum" dedi. |
Bir Kedi ve Bir Çiçek... Sabah kalktım. Onu gördüğümde ilk işim mutfağa gidip ona su vermek oldu. Hafiften kanatları solmuştu. Boynunu mahcupça eğmişti anlayacağınız. Sanki ölümü bekler gibiydi. O da biliyordu beni yaşatanlardan birinin de o olduğunu. Diğeri de bir kediydi zaten. Bu iki şeydi beni yaşatan. Evimde bu iki canlı vardı, sadece bunlar nefes alıyordu, bir de ben işte. Kısa bir aradan sonra kendine gelmişti yalı çiçeğim. Ama fazla ömrünün kalmadığını o da biliyordu. Kedim ise çoktan uyanmış ve benim kediyle ilgilenişimi izliyordu. Belki aramızda en sağlamı oydu. Yazdığım bütün kadınları onlarla paylaştım. Üzüntülerimi, sevinçlerimi, kavgalarımı, her şeyimi onlara anlattım. İkisi de beni dinledi. Onları kaybedersem, biliyorum kendimi de kaybedeceğim. Kediyi de doyurdum. Sıra bana gelmişti. İki günlük ekmek ve zeytindi benim kahvaltım. Bu hiç değişmedi son zamanlar. Yine kalemimi ve kâğıdımı aldım elime ve başladım yazmaya. Ne gelirse aklıma yazdım. Geçmişe dair ne varsa yazdım. Ve onlar da beni dinledi. Hiç sıkılmadan dinlediler. Akşam olmuştu ve yine karnımıza bir sancı girmişti. Gidip bir ekmek aldım. Param bu kadarına yetti. Onu da kediyle paylaştım. Tabi çiçeğe de suyunu verdim. Ben yazmaya devam ettim. Onlar uykuya çoktan daldı ve ben de onları bir süre izledim. O kadar masum uyuyorlardı ki, dokunmaya bile kıyamadım. Ama dayanamayıp kedimi okşayıverdim. İçimde bilemediğim çok kötü bir his vardı. Sanki bu uyku onların son uykusu olacaktı. Sabah kalktığımda ikisine kaybedecektim sanki. İçimdeki bu kötü hissi def edemedim. Onun için bu gece uyumamaya karar verdim. Uyumayacaktım. Sabah kalktıklarınların da onlara günaydın demeyi istiyordum. Gece ilerliyordu. Benimde gözlerimin geceyle olan savaşı devam ediyordu. Sanırım ben galip geliyordum. Sabah beşlere yaklaşıyordu zaman. Havada aydınlanmaya başlamıştı. Gözüm hep onlardaydı. Çiçek gayet normal görünüyordu. İçimden derin bir oh çektim. Boşuna sıkılmışım. Çiçeğim solmamıştı. Kedim ise hala uyuyordu. Bir yandan da kedinin nefes alışını seyrediyorum. Ne yapıyım onları çok seviyorum ve onları kaybetmekten çok korkuyorum. İçime gerçekten kötü bir sardı bir anda, saat altı olmuştu kedi kala uyanmamıştı. O güneşin ilk ışıklarıyla beraber uyanıyordu her zaman. Biraz daha bekledim ama hiç sessi çıkmıyordu ve bir anda nefes almadığını fark ettim. Hemen şöyle bir sarstım onu, ama çoktan ölmüş gibiydi. Kucağıma aldım ve belki uyanır ve o güzel mır mır sesini bir daha duyurur diye bekledim biraz. Ama boşuna bekliyordum sanki. Bize çoktan veda etmişti. Tutamadı kendimi. Ağladım. Çok ağladım. Hıçkırıklarımı duyarda belki geri döner diye. Ama dönmedi. Gözyaşlarım tüylerini ıslatmıştı. Silmeye çalıştım. Ağlamaktan yorulmuştum. Ayakta duramıyordum. Ama buna rağmen gittim mezarlığın en güzel yerine gömdüm. Biraz daha ağladım. Artık yalnız kalmıştık çiçek ile. Bir o ve bir ben vardım. Eve gittim ve onu gördüm. Keşke… Keşke… Görmeseydim. Keşke eve gitmeseydim de onun yaşadığını hep bilseydim. Ölmüştü… Boynunu bükmüştü. Kedinin gidişine dayanamamıştı sanki. Yalnız bırakamamıştı sanki onu. Peki, ben bırakabilecek miydim onları. Hiç sanmıyorum. Bende onlarla beraber gidecektim. Öylede oldu. Elime boynu bükük çiçeğimi aldım ve kedimizin yanına gittim. Hazırdım… O san uykuya dalmaya hazırdım ve uyudum… Ben, bir kedi ve bir çiçek… |
Yıldızlara Sevdalı Çocuk ve Perisi Bahardı.. İnce bir nisan yağmuru çiseliyordu. Ninemin ölümünden sonra köye ilk gelişimdi bu. 50- 60 hanelik bu yoksul köyün, havası – suyu gibi, insanları da temizdi. Çoğu evlerin duvarları kerpiç, beyaza boyanmış ya da özensiz kaba taşlardan yapılmıştı. Bazılarının önlerinde küçük bostanları, harman yerleri vardı. Bu evlerin damları toprakla örtülü, oldukça bakımsız yapılardı. Köyün etrafı onlarca söğüt, kavak, ceviz gibi ağaçlarla çevrelenmişti. Bu köy; sırtını dayadığı dağlarıyla, çayırlarıyla, tarlalarıyla, yaylalarıyla, rengarenk çiçekleriyle, benim gözümde eşsiz bir yerdi.Ama şimdi ninemsiz köyüm bana; tatsız - tuzsuz, renksiz, ışıksız, kapkaranlıktı.Hele geceleri....... Sanki gökyüzü aşağılara inmiş, o parlak yıldızlardan eser kalmamıştı. Ninemin ölümüne bir türlü inanmak istemiyordum. Onun öldüğü gerçeğini kabullenmek, kendimi buna zor da olsa inandırmak için mezarına gittim. Ona kırlardan topladığım renk renk çiçeklerden götürdüm. Beni duyacakmış gibi seslendim: ''Nineciğim!Huzur içinde uyu. Mor dağlardan esen kekik kokulu rüzgar, ruhuna sükunet getirsin. Sana bütün özlemimi, sevgimi getirdim. Bir tek isteğim var senden, benim sevgimi kabul et!" dedim. Ninemi çok özlemiştim.Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma ait anılarımı hatırladım.Gözlerim doldu. Bir yumruk geldi, tıkandı boğazıma. Daha fazla konuşamadım. Anlatacağım ne çok şey vardı oysa! Yaşama dair, ölüme, sevgiye ve özleme dair anlatacaklarım vardı... Sonra mezarının başına oturup, uzun uzun düşünürken, daldım gittim. Öylesine dalmışım ki, ninemle, sağlığındaki gibi konuştuk. Sanki birbirimizi görüyorduk, dokunuyorduk, hissediyorduk ve duyuyorduk. Bu, sıradan bir konuşma değildi, bir itiraftı. Yıllar boyu hiç kimseye açamadığım dertlerimin, üzüntü ve sıkıntılarımın, özlemlerimin dile getirilişiydi. Konuştukça açılıyor, kendime geliyordum. Sanki yeniden yaşıyormuş gibi duygu ile doluyordum. Bütün gün böylece akıp gitmişti.. Ne kadar zaman sonra eve geldim, bilmiyorum. O gece sürekli yağmur yağdı. Bütün gece yatağımda gök gürültüsünü dinledim. Şimşekler ardarda çakıyor, odanın içi gündüz gibi aydınlanıyordu. Dışarıda müthiş bir fırtına vardı. Yatağımda; gök gürültülerini, yağmurun camlara vuran iniltilerini dinleyip, şimşeklerin aydınlığını izlerken, yastığımı ıslatan yaşları, neden sonra farkedebildim. Bütün gece çocukluğumu ve ninemi düşündüm.Bu düşüncelerle uzun bir zaman boğuştuktan sonra, sabaha karşı uykuya dalabildim. O gece rüyamda ninemi gördüm.Şırıl şırıl suların aktığı vadide, pırıl pırıl bakışlarıyla karşıma çıkıverdi. ''Nineciğim, nineciğim! Ölmedin, yaşıyorsun değil mi?'' dedim. "Burdayım yavrum. Bak karşındayım işte." Dedi. Birbirimize özlemle sarıldık.Saçlarımı okşadı, beni öpüp kokladı. Büyüklüğünü yüreğime sığdıramadığım bir mutluluğu ve acıyı bir arada yaşıyordum. Onun kolları arasında bütün acılara göğüs gerebilir, bütün zorluklara dayanabilirdim. Ona sarılmak bu kadar mı güzel olur ya rabbim, bu kadar mı haz verir insana! Bir özlem, bir sevgi bu kadar mı büyür insanın yüreğinde!... Sonra nasıl oldu bilmiyorum, birden yitirdim onu. Sabahleyin, her yanımda sızılarla ve ninemi yeniden yitirmenin acısıyla uyandım. Bitkin durumdaydım. Başım zonkluyor, kulaklarım uğulduyordu. Dışarıya çıkıp çevreme bakındım. Güneş çoktan doğmuş, yükselmeye başlamıştı bile. Her yer eskiden olduğu gibiydi aslında. Hiç bir değişiklik, başkalık yoktu, terkedilmiş ve yıkılmış evlerin dışında. Doğa ve hava öylesine güzeldi ki! Ama içimin burukluğundan, bu güzelliklerin keyfini çıkaramıyordum. Karmaşık duygular içersinde bir süre ne yapacağımı bilemedim. Sonra bir çöküntü içinde dağlara doğru yürüdüm. Köyün yollarını çevreleyen akasya ve kavak ağaçları, nazlı nazlı sallanıp, yapraklarını efil efil oynatıyorlardı. Kırlara yayılmış koyunlar ve kuzular, uzaktan, bembeyaz pamuk tarlaları gibi görünüyordu. İnsan, bazen mutlu, bazen mutsuz yaşamında geçirdiği her evreyi, yeniden yeniden yaşar. Bunlar, eskiyen silik fotoğraflar gibidir. Renkleri solsa da, yırtılıp paralansa da; bakarsınız ki, o eskimiş dediğiniz zaman dilimleri, zihninizde tüm renkleriyle birden canlanıvermiş. İşte bana da böyle oldu. Ninem her akşam bana, bazı hayvanlarla, daha çok kuşlarla, cinlerle, perilerle ilgili masallar, efsaneler anlatır, şiirler, destanlar okurdu. Kulağımı okşayan sözcüklerle sesi öylesine bir gizemliliğe bürünür,öylesine etkili olurdu ki; bir şarkı söylüyormuş gibi, saatlerce gözlerimi kırpmadan dinlerdim. Onu dinlemeye hiç bir zaman doyamaz, yeniden yeniden anlatmasını isterdim. Çoğu zaman beni kırmayıp yeniden anlatırdı. Öyle tatlı bir anlatışı vardı ki, sanki ağzından bal damlardı. Sıradan bir konuyu bile inanılmaz tat ve güzellikte anlatırdı. Hele uzak yerlerden, kıtalardan, ülkelerden, şehirlerden konuşurken..... Avrupa, Asya, Afrika, Amerika'dan söz ederken; adeta nefesimi tutarak dinler, bilgisine hayran kalır ve dünyanın bu denli büyüklüğüne, çocuk aklımla şaşar kalırdım. Bana göre dünya; etrafını yüksek dağların çevrelediği, her yanında buz gibi suların aktığı Caferli Köyü ve ona komşu birkaç köyden ibaretti çünkü. Hele eşsiz bir güzellikle anlattığı efsaneler, masallar ruhuma işlerdi. Çoğu geceler ninemle gökyüzünde pırıl pırıl parlayan yıldızların altında yatardık. Etraftan hoş kokular gelirdi. Aka suların coşkun sesi, dünyanın en hoş nağmesiydi sanki. Yıldızlar değişik renklerde yanar sönerdi. Sonra "O yıldız senin, bu yıldız benim!" diye ninemle yarışır dururduk. En parlaklarını kendime alırdım tabi. "Keşke o zamanlar dünyanın bütün yıldızlarını nineme bağışlasaydım." diye düşündüğüm çok olmuştur. Gökyüzü o kadar esrarlı olurdu ki, samanyolunu mekan tutmak, gökyüzünün çocuğu olup yıldızlarla arkadaş olmak isterdim. Mehtabı seyrederken ne kadar mutlu olurdum! Her gece, ninemin anlattığı masalların etkisiyle olsa gerek, güzel düşler görürdüm. Düşümde; gökler hep mavi, bulutlar hep bembeyaz olurdu. Gökyüzü kat kat açılırdı. Ben de onun maviliklerinde kuşlar gibi uçardım. Öyle hafif olurdum ki! Heyecandan, kalbim sanki vücudumun dışında çarpardı. Hemen her gece , uçardım. Sabahları masmavi göklerin altında uyandığımda, bir kuş kadar hafif hissederdim kendimi. Çocukluk çağlarımda nasıl da mutluydum. Ninemin ardında kırlarda koşarken; kuşlar kadar özgür, kuşlar kadar sevinçliydim..... O köyün kırlarında, büyük bir sevinçle toplayıp kokladığım çiçekler, ne yazık ki bir gün kuruyuverdi. Oysa, ben onları toplarken yağmur yağıyordu. Ardında ninemin o güzel sesiyle, ninnilerini dinlemiştim. Yaşadıkça o çiçekleri saklayıp koklamak istedim... Olmadı... Üzüldüm... Şimdi ise, kar yağıyor o anıların üstüne. Anılarla birlikte yüreğime. Sanmayın ki kırgınım ve de mutsuz. Hayır! Çünkü çocukluğum hala orada duruyor. Sevgim hala o köyün dağlarında nar çiceği, kır çiçeği, gül kurusu, eşkin ve kekik kokusu olarak yaşıyor. Çocukluğum bana; bazen toprak kokusu, bazen dağ, bazen serin bir pınar, bazen de, masmavi gökyüzüdür. Uzak, çok renkli, çocuksu güzel düşlerdi bunlar. Küçük ve sıradan, ama anlamı büyük, saf ve lekesiz bir yüreğin kurduğu; sevgilerin, özlemlerin çoğalttığı düşler... Gördüğüm her nazlı çiçek, duyduğum her güzel söz, hala bana o güzel günleri ve ninemi çağrıştırır... Belki de düşler; bir çocuğun hayatında, izdüşümlerin sunduğu güzelliklerdir.Çocuğun yaşamına açılan umut pencereleridir... O uzak kalmış, gidilmemiş, terkedilmiş yıkıntılar arasında gizlenmiş umut pencereleri. Orada ne bir düşbaz, ne de bir dost vardır artık.Düşman bile yok... Yalnızca uzaklarda, tadına doyulmayan ve de dokunulmayan yaban çilekleri, alıçlar, keklik yumurtaları ve çarşıt göbekleri var... Keşke herkes, düşlerinde hasretini büyüttüğü bir yerlerde yaşayabilseydi, yaşasaydı... Ya da yaşam, düşler gibi olsaydı . Dikenlerin, taşların, zakkumların doldurduğu bahçelerde, yediveren gülleri açsaydı! Yabani bitkilerin doldurduğu tarlaları, keşke altın sarısı başak başak ekinler doldursaydı... Düşleri elinden alınmış, sevdiklerinden uzaklaştırılmış, yalnızlığa itilmiş bir çocuk, hangi duvara yaslanabilir ve kendi içinde ne kadar gizlenebilir ki!... Düşler, yaşam mavisinin o güzel güneşi değil mi? Düşler bittiğinde güneş batmaz, umutlar tükenmez mi?... Ninem, anlatılmaz bir azim, sabır ve inat sahibiydi. Daima güler yüzlüydü.Çok güzel olan yüzünde ışıldayan gözlerinin bir defa olsun ne bana, ne de bir çocuğa kötü baktığını, kaşlarının çatıldığını hatırlamıyorum. Sesinde daima bir güven, yumuşaklık ve şefkat vardı. Kendini iyiliklere, güzelliklere adamış fedakar bir insandı. Sanki bütün öksüzlerin, zayıfların, korumasızların barınağı; annesizlerin, sevgiye özlem duyanların sevgi perisiydi. Herkese karşı duyarlı, sevecen, içten ve dostça davranırdı. Evimize gelen misafirlerle o tatlı diliyle sohbet ederken, bir yandan da misafirleri ağırlar; sofraların biri kalkar, bir yenisi kurulurdu. Haramdan, yalandan, riyadan, iftiradan çok korkardı. Hep insanların iyiliğine çalışırdı. İnsan olarak iyiliklere, güzelliklere katkı yapması gereken ne varsa, yerine getirirdi. Hele bir dua edişi vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla dinlerdim. Tanrısından; çocuklarını, yetimleri, düşkünleri korumasını dilerdi. Ninemin tanrısını ben de çok sevmiştim. Rikkatini, şefkatini, yüce gönüllülüğünü ve üstünlüğünü anlayacak kadar büyümemiştim henüz. ''Her şey ol ama zavallılara karşı zalim olma.Merhamet, insanı insan eden değerlerin en yücesidir''.derdi Düşkünlere karşı daima yumuşak ve tatlı dilliydi. Kendisini incitseler dahi, o kimseyi incitmezdi, kimseyi hakir ve hor görmezdi. Elinden geldiği kadar çaresize, yardıma muhtaç olana yardımcı olur, ama kimseden yardım beklemezdi. Durmadan nasihatler eder, büyük bir insan gibi beni karşısına alır, saatlerce bıkmadan konuşurdu. Kadın-erkek, yaşlı-genç, büyük- küçük herkesin neden ona karşı son derece saygılı olduğunu, o yıllardaki çocuk aklımla çözemezdim. Onun gücünden, bilgeliğinden korktuklarını sanırdım. Bana sevgiyi, saygıyı, umudu, başkalarına acımayı, herkese ve her şeye karşı vicdanlı, merhametli, ahlaklı ve adil davranmayı öğretti. Çevremde gördüğüm her şeyi renkli bir nakış gibi ince ince ve usul usul usuma ördü. Yaşamı, hayvanları, bitkileri, insanları sevdirdi bana. Güvenebileceğim biricik insan, dert ortağım, gönül yoldaşım oldu. Yaşama o kadar bağlıydı ki, onun bu sevgi ve bağlılığı benim de özüme karışıp en zor günlerimde bana güç verdi, ışık oldu, yol gösterdi. Düşünebiliyor musunuz, bir çocuğun yaşamının sevgi ile dolu olması ne güzeldir! Ne özel ve özenilir bir yaşamdır o ! Yaşamın yelkenlerini sevgi ve güvenle doldurarak zaman içinde yol almak, tüm dünyayı, tüm insanları sevgi ile algılamak, sevgi ile görmek ne güzeldir. Önyargılardan, kirlerden, kinlerden, düşmanlıklardan uzak, tüm insanları kardeş bilmek... Bana gösterdiği her davranışın, her hareketin bir anlamı olduğunu bilmezdim o zamanlar. Ama benim üzerimde gittikçe ağırlaşan bir etki yaptığını hissederdim. Bunun sonucu olarak da herkesten daha çok bağlandım ona. Aramızda bir mekik vardı sanki. Durmadan aramızda gidip gelerek, her defasında bir ilmek daha örerek, beni kendine bağlardı. Güzellik ve iyilik timsali bu kadını, yıllarca nakış nakış içime işledim. Çocukluğumu, gençliğimi, tüm yaşamımı onunla geçirdim. Nereye gittiysem, gönlümün bir kıyısına oturup benimle birlikte gezdi.....Yıllar sonra sevdiğim bütün insanlar beni birer birer terk etti de, bir tek o terketmedi. En mutlu ya da en zor günlerimde hep yanımda oldu. Ninemi sık sık bir yerde oturup dalgın gözlerle uzakları izlerken görürdüm. Çok üzgün ve bir o kadar dalgın bir şekilde. Bu çok dokunurdu bana. Bir gün yine böyle bir durumda yanına yaklaştım.Beni görmemiş gibiydi. Gözlerini bir noktaya dikmiş öylece bakıyordu. Gözyaşlarının süzülüşünü her gördüğümde duygulanır, gözlerim yaşarır, içim yanardı. Ona acırdım. Boynuna sarıldığımda o da duygulanır, sımsıkı bana sarılırdı.. Ve böylece aramızdaki bağlar her gün biraz daha kuvvetlenirdi. O gün ona, neden dalıp dalıp gittiğini, neden gözlerinin yaşardığını sordum. "Tanrı, annem beni doğururken acıyı da birlikte vermiş." Dedi. Sonra oturup uzun uzun hayat hikayesini anlattı: Çanakkale'ye sürgün edilişlerini, çektikleri korkunç yoksulluğu, zeytin toplamalarını, henüz bir haftalık gelin iken ilk kocasının Ruslar'a esir düşüp, kendisinden bir daha haber almadığını, zorunlu olarak dedemle nasıl evlendirildiğini anlattı.Anlatırken, bazı yerlerde gözlerinde iri iri yaşların akmasına dayanamadım.Onunla beraber ben de ağlamaya başladım. O an bana sarılarak; "Tanrı iyi ki, senin gibi zeki, duygulu, temiz bir torun bağışladı bana, yoksa bütün bu acıları çekemezdim. İnsanın doğup büyüdüğü topraklardan, sevdiklerinden, yöresinden zorla koparılıp sürgün edilmesi ve yabancı yerlerde yaşamaya zorlanması çok acı. Yalnızlık duygusu, insana yapılabilecek en büyük kötülük ve işkence." dedi. "İnsan herşeye katlanabiliyor ama yalnızlığa katlanmak çok zor geliyor. Tam 12 yıl sürgün hayatı yaşadım. " diye devam etti....Çektiği bunca acılara rağmen yüzü dinç ve aydınlıktı. Öfkelendiği zaman yanakları al al olur, gözleri içten gelen sıcak ve dehşetli bir ışıkla parlardı. Konuşmaları her zaman kendine özgü biçimde uyumluydu. Sözcükleri, parlak ve renkli bir çiçeğin canlılığıyla belleğimde yer ederdi. Gençlik yıllarımdı... Askerlik çağım gelip çatmıştı. Ninemden ayrı kalmışlığı , Ayrılığı, hasreti yaşantımda yudum yudum hissediyordum. Ninemin hayalini hayalimden silemiyordum. Onu düşlediğim zamanlarda gönderdiği mektuplar tek teselli kaynağım oluyordu... Askerde aldığım ilk mektubunda dünyalar benim olmuştu... ‘’ Sevgili Torunum, Sen gittin gideli gözlerim her yerde seni arıyor... Hayallerimde, dualarımda yaşıyorsun... Uçan kuşlardan, esen yellerden seni soruyorum. Hasretle geleceğin ğünü bekleyip, yolunu gözleyeceğim. Birtanem nasılsın? Askerliğe alışabildin mi? Günlerin nasıl geçiyor? Bilmelisinki, sayılı günler çabuk geçer. Bizleri düşünme, bizimde tek düşündüğümüz sensin. Hayatım boyunca seni gözümden sakındım, sana kol kanat gerdim, bin canım olsa sana feda ederim unutma. Eğer sende bizi soracak olursan hasretliğinden başka bir derdimiz yok, çok şükür. Gönlümüz gözümüz hasretinle dolu... Seni, kar gülüşünü, bana sarılışını çok özledim, bana sık sık mektup yaz emi? senin mektuplarınla teselli olacağım...” Ninemden aldığım her mektubu, yazdığı her satırı ruhumun derinlerine işliyordum ona kavuşabilmek için neyimi vermezdimki, bir gün ninemden ayrı yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. Askerden dönmüş, arabayla köye doğru hareket ediyorduk. Keskin bir virajdan sonra şöföre, yavaşlaması için ricada bulundum. Arabanın camını açarak çocukluğumun geçtiği bu yöreleri adeta gözlerimle taramak istiyordum.. Buraların şehirlere göre insanı ferahlatan temiz ve serin bir havası vardı. Her tarafı kekik ve çiçek kokuları sarmış, keklik sesleri doldurmuştu. Karlar eriyor ve dağlardan köylere doğru, çözülmüş su olarak akıyor; toprak, düşen cemrelerle beraber, gökyüzüne buharlar gönderiyordu. Buranın; hiç bir kir taşımayan, duru ve insanın yüreğini dolduran bir havası vardı. Büyük kentler hep bana; yığınla insanın, kim için, ne için yaşadığı belli olmayan ya da yaşamın anlamsızlaştığı bir yer gibi gelmiştir. Şehir insanının egsoz dumanıyla, onca beton yığını arasında yaşama nasıl tahammül ettiğine hep şaşmışımdır.Hala da şaşıyorum.. Köye yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Hayatta en çok sevdiğim varlığa biraz sonra kavuşacaktım. Kalbim heyecanla çarpıyor, içim içime sığmıyordu. Nihayet o şefkat dolu, duygulu sesini duyabilecektim. O sesle içimdeki özlem ateşi dinecek, yüzünü, ellerini öpüp, mümkün olsa hiç ayrılmamak üzere boynuna sarılacaktım. Allahım benim için ne büyük mutluluktu bu. Geleceğimi haber alıp beni karşılamaya gelen ninemle derin bir özlem ve sevgiyle kucaklaştım. O da beni aynı sevgiyle kucaklayıp öpüp bağrına bastı. '' Gözlerim yollarda kalmıştı, nihayet geldin. Şükür kavuşturana!" dedi. Ninemin halsiz ve bir zamanlar kırmızı elma yanaklarının şimdi solgun olduğunu farkettim. Gözleri sağanak olmuş, yanaklarını ıslatıyordu. Kelimeler dudaklarında kırık dökük, acıyla karışık dökülüyordu. Ayakta durmaya zorlanıyor, iki kişinin yardımıyla ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Hayatı boyunca yetimlere, hastalara, yoksullara hizmet eden, onların acılarını duyarak yardımına koşan ve yürürken ayaklarının altında yer titreyen bu kutsal kadın; şimdi yardımsız yürüyemiyordu ve başkalarına muhtaçtı. Artık ayakta durmakta bile zorlanıyordu. Dizleri tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Sonunda ayrılık zamanı gelip çattı. Hollanda'ya babamın yanına gidip, orada kalacaktım. Ninemden, köyümden ayrılmak bana çok zor geliyordu. Daha köyden ayrılmadan içime bir acı çökmüştü. O bunu farkettiğinde ''Üzülme! Hasretler de güzeldir, ancak hasretin acısını duymamız, onu yenmemiz ve içimize sindirmemiz gerek.'' demişti. Kimsesizliği ancak ninemden ayrıldıktan sonra öğrendim. Ninemle vedalaştım, eliyle gözyaşlarını silerken yüreğim sızladı. Dönüp baktığımda el salladığını gördüm. Ben de el salladım. Çocukluğumun ve yaşamımın en güzel günlerini, burada beraber geçirdiğim bu kadına, bir kez daha sevgiyle baktım. Onu bırakıp Hollanda'ya geldiğimde, bir parçam o yerde, onunla birlikte kaldı hep. Yürek nasıl bölünürmüş, insanın yarısı nasıl geride kalırmış, asıl o zaman öğrendim. Bu köyün her bir kıvrımını, her bir tepesini, taşını, toprağını, suyunu gözlerimle öper gibi özlemle taradım. "Elveda!" dedim. "Güzel köyüm, sevgili ninem, kardeşlerim, annem, arkadaşlarım, dostlarım! Elveda!" Ölümünden iki gün önce son bir mektup yazıp göndermişti bana:''Oğlum, bir tanem! Beni bırakıp gitmeyi hiç istemedin sen. Saçlarını, tenini gül kokularıyla yıkayıp gezmelere götürdüğüm günleri çok özlüyorum.Hiç ayrılmazdın yanımdan. Arkadaşlarınla oynamaz, yanımda otururdun. Bilinmeyen dünyalardan masallar, efsaneler anlatmamı isterdin. Her defasında ben de seni kıramaz, anlatırdım. Bunların çoğunu gönlün kalmasın diye, ben uydurup anlattım. Sanki, benim uydurduklarım değilmiş gibi, sonra kendim de inanırdım bunlara. Ah ne güzel günlerdi o günler! Bilsen seni ne kadar çok özlüyorum. Mecbur olmasaydın yine gitmezdin, biliyorum. Sen beni bırakmak istemezsin ama ben seni bu dünyada bırakıp gideceğim bi-tanem. Ölüm, herkes için alınyazısıdır. Her doğan ölecektir. İnsan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Hastaların, yaşlıların ayıklanması gerek ki, yeni nesiller gelişsin. İhtiyarlamış bir ağacın ana kütüğünü keserler ki, yanlarından çıkan sürgünler boy versin. Ölüm insanlığın budanmasıdır. Zamanın elinde her şey eskir ya da değişir, her canlı ölür ve yitip gider. Önemli olan bu dünyada insanın insan gibi yaşaması ve yaşadıkça alnının açık, başının dik durmasıdır. Biliyorum, ölümüme en çok sen yanacaksın ama üzülme, ben daima seninle beraber olacağım. Sen yaşamının baharındasın henüz, önünde daha kocaman bir ömür var. Gençlik, umut ve heyecan doludur, sen yaşam kitabının daha ilk sayfasındasın. Biliyorum ki, için bütün kötülüklerden uzak nadide bir çiçek bahçesi gibidir. Açılacak daha binlerce gül goncası vardır sende. Senin de acılarla, istemediğin olaylarla tanışacağın, karşılaşacağın zamanların olacaktır. Acılara da katlanmasını bileceksin. Tanrı kuluna ne vermiş de, kul katlanmamış!. İnsan gençken bunları pek aklına getirmez ,biliyorum... Mektubumu Şeyh Edebali'den bir kaç sözle noktalıyorum. ''Bir baş ol ki oğul, dimdik durasın, çiğnenip ezilmeyesin. Bir göz ol ki oğul, iyiliği göresin, peşinden yürüyesin. Bir dil ol ki oğul, zehire bal süresin. Bir el ol ki oğul, yoksulları giydiresin. Bir yürek ol ki oğul, her zaman hak diyesin. Ayak olursan oğul, karınca ezmeyesin. Vakit kıymetli oğul, sakın boş gezmeyesin'' Munzur Dağı'nın eteğinde olan bu köy; yazın buz gibi soğuk suları, pınarları, ırmakları, çağlayanları ve geçit vermeyen dorukları, kötülüklerden uzak, sevgi, saygı dolu insanları ile bir cennet köşesi gibiydi. Özenle bakılması gerekirken, köyümün kimsesizliğine, yoksul bırakılmışlığına hayıflandım içimden. Sonra düşündüm:Köyden her ayrılışımda ninem beni gediğin son dönemecine kadar getirir, orada el sallayıp yaşlı gözlerle beni yolcu ederdi. Son ayrılışımda gelmedi, içime tarifsiz bir keder çöktü. Bu köyde ninemle olmaya öyle alışmıştım ki, onsuz kendimi yapayalnız ve emniyetsiz hissediyordum. Oysa köyün bütün insanları, çocukları oradaydı. Beni uğurlamak için gelmişlerdi. İnekler böğürüyor, danalar zıplıyor, koyunlar, kuzular, keçiler meleşip duruyordu. Ama ben bağrımda, hiç kimsenin bilmediği ve içimin derinliklerinde tutuşan bir ateşin acısıyla ayrılıyordum oradan. Sevgili Nineciğim, Seni kaybedeli yıllar oldu, seni düşündükçe çockluğum hayatımın en mutlu anları ve güzel günleri geliyor aklıma.Bu gün 35 yaşıma girdim ve ben büyüdükçe sevgin özleminde büyüdü yüreğimde ve ölünceye kadar da seni aramaya, özlemeye, sevmeye devam edeceğimi bu gidişle yaşadıkça hep seni özleyeceğimi ve arayacağımı anlıyorum. En çok da sana sarıldığımda o sevgi ve güven yüklü insan kokunu özlemişim biliyor musun?Bana güzel bir çoçukluk ve ardında güzel anılar bıraktığın için teşekkür ederim. Beni bu kadar çok sevdiğin ve sevdiğini hissettirdiğin için teşekkür ederim. Bana insan gibi düşünmeyi, sevmeyi, affetmeyi, acımayı, merhameti ve ahlaklı olmayı, herkese ve her şeye karşı vicdanlı davranmayı öğrettiğin için teşekkür ederim.. Senden aldığım tüm güzellikler için teşekkür ederim... Nur içinde yat benim biricik nineciğim... |
Hikayeler ve Öyküler.. DOKTOR VE HASTASI Kanser hastanesinde bashekimken Serap adinda genc bir hanim hastam vardi. Bu hastam gögüs kanserine yakalanmis ve tedavi icin yurt disina gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkani bulamamisti. Serap'i özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altina aldim. Ve kisa bir süre sonra da Allah'in izniyle iyilestigini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diger kanserliler gibi ilk 5 yillik süreyi cok dikkatli gecirmesi gerekiyordu. Bir is kadini olan Serap, 4 yil kadar sonra 1 ihale icin izmir'e gitmek istedi. Kis aylarinda oldugumuz icin uçakla gitmesi sartiya kabul ettim. Maalesef bilet bulamamis ve benden habersiz bindigi otobüsun kaza gecirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmis. Dönüsünden kisa bir süre sonra kanser, kemik ve akcigerine yayildi. Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastaligin akcigerdeki tezahuru sebebiyle de devamli olarak oksijen cihazi kullaniyor ve söyledigi her kelimeden sonra agzini o cihaza yapistirarak nefes almak zorunda kaliyordu. Evine gittigim gün, yine güclükle konusarak: - Doktor bey, dedi. Ben size...darginim. - "Niçin?"diye sordum. - "Siz...dindar...bir...insanmissiniz...nicin...bana...da, Allah'i...ölümü... ahireti... anlatmiyorsunuz?" Dini inançlarinin çok zayif oldugunu bildigim için bu teklifi karsisinda oldukça sasirdim. O'nu üzmemeye çalisarak: - "Doktora ulasmak kolaydir dedim. Parayi bastirdin mi istedigine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi icin gönülden istek duymalisin..." Konusmaya mecali olmadigindan "ben o istegi duyuyorum" manasinda basini salladi. Artik ümitsiz bir tibbi tedavinin yanisira, ebedi hayatin ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz baslamis ve son günlerini yasayan Serap icin bu dersler "hizlandirilmali ögretime" dönmüstü. Anlattigim iman hakikatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatina bir hafta kala: - "Doktor bey, dedi. Ben...ölürken...ne...söyleme-liyim?" - "Senin durumun cok özel" dedim. Kelime-i Sehadet sana uzun gelir. O ani farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter." O, haliyle tebessüm ederek yine basini salladi. Cok istirabi oldugu için Serap'a sürekli morfin yapiyor ve O'nu uyutmaya calisiyorduk. Ben, bir is seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüsümde annesi telefon ederek: - "Serap, bir haftadir morfin yaptirmiyor." Dedi."Sabahlara kadar inliyor ve cok istirap çekiyor." Hemen eve gittim ve igne yaptirmamasinin sebebini sordum. Aldigim cevabi hala unutamiyor ve hatirladikça ürperiyorum.-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?. Iste Serap, böyle bir hanimdi. Bu arada benden istihareye yatmami ve eger bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanik kalacak sekilde morfin yaptirilmasini rica etti. Ben hiç adetim olmadigi halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattim ve Serap'in acizligi hürmetine olacak ki Sali gününe kadar yasiyacagina dair isaret sezdim. Ertesi gun O'na: - "Hiç korkma!" dedim. "Igneyi vurdurabilirsin."Ve Serap bir veda niteligi tasiyan bu görüsmemizde son sorusunu da sordu: - "Doktor bey...Azrail...bana...nasil...görü...ne-cek?" - "Kizim," dedim. "O bir melek degil mi? Hic merak etme, sana yakisikli bir prens gibi gelecektir."Sali günü Serap'in agirlastigi haberini alinca hemen eve gittim. Ancak vefatina yetisememistim. Ailesi tam manasiyla perisandi. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanim akrabasi ayaktaydi ve beni görünce yanima gelerek: - "Doktor bey, biliyor musunuz , bu evde biraz önce bir mucize yasandi!" dedi ve devam etti: - Serap, bir saat kadar once oksijen cihazini atti ve "yataktan kalkmasi imkansiz" denmesine ragmen kalkarak abdest aldi, iki rekat namaz kildi. Bütün ev halki hayretten donup kaldik. Ve kelime-i Sehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: - "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediginden de güzelmis!!!" |
ÖLEN SEVGİLİ Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. 'Bitmeli dedi içinden, her gün bu tatsız uyanış bitmeli.' Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...' >BULUŞMA VAKTİ... Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını... Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini. 'Bana birşey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçırarak 'Evet' dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi. Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?' diye sordu. Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı... ''Birkaç ay önce akşam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana 'Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu?' demiştin. Biliyormusun o an nakavt olan bir ***sör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar' sözüne İşim yok da sana mı bakacağım, annen baksın' demiştin. Hatırladın mı?'' DUYGUSALLIĞI SEVMEM... Genç kız, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez' diye yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet canım haklısın. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.' Genç adam devam etti... 'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam, her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyormusun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.' Genç kız anlamıştı, 'Yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?' Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. 'Hayır' dedi, 'Şair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... BİZ AYRILMALIYIZ. Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.' Genç kız şaşırmıştı, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.' Genç adam iç çekerek 'Hayır canım, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk' dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek 'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...' dedi. Genç adam 'Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum' yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancıydılar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, 'Kalkalım istersen' dedi. Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin' diye yanıtladı. Genç kız 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam, 'İstersen arkadaş kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar."BEN DOĞRU YAPTIM..." Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp işe gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7'de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu: SADECE ONLARI SEVMEYİ SEVDİM, HEPSİNİ ONLARSIZ YAŞADIM DA, BİR SENİ SENSİZ YAŞAYAMIYORUM, BU AŞKI TEK KALPTE TAŞIYAMIYORUM, SANA YEMİN GÜZEL GÖZLÜM, BİR TEK SENİ SEVDİM, VE SENİ SEVEREK ÖLECEĞİM, ELVEDA BİRTANEM... Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam ''Nalan'la görüşebilir miyim?'' dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hemde... 'Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı....' YIĞILIP KALDI... Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı... Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktarlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi... 'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş... "ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜNDEN O KADAR >EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE >HERŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..." |
Yeni Bir Dünya Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: 'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!' Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.' Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: 'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir' Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: 'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.' 'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.' 'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.' 'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.' Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: 'Hem, belki de anne diye birşey de yok!' 'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?' 'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.' Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş. |
Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır, korkulardan, şüphelerden kurtar. Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim. Ayıkla, arıt beni... Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil... Hiç olamayacağın gibi değil... Neredeysen orada dur... Nasılsan öyle kal... Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle. Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum, nasıl içim huzurla doluyor, görmüyor musun? Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin... Gelecek günleri düşünme, korkma büyük hazlar yaşamaktan. Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. "Yaşadım" diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle... Hiç aldatma beni, hiç yalan söyleme... Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce. O zaman ölsem de mutlu ölürüm, inan... Biraz da olsa inanmış ölürüm. Aldanmak... En büyük yıkıntısı iç dünyamızın... Aldanmak... Ses veren üç telimizden birinin kopması... Aldanmak... O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek... Sen hiç aldatma ne olur!.. Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim. Bırak, kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin. Sana kayıtsız, şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan. O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan, endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim. Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık. İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda... İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı... Dağlardan, denizlerden esen serin rüzgarlar gibi, senden gelen bir şey olmalı inanmak. Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda, kimi gün kulağımda musuki, gözlerimde ışık olmalı. İçtiğim suda, yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık, sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim, özlemlerim daha derin bir anlam kazanır. Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile, geciktiğin her saniye bir defa ölmem. Artık aldınmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim. Beni aldatmanın acısını da, sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü, aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım. İnanmışlığım ölüme kadar sürsün, bırak... Zarımı son defa senin için atıyorum!.. |
Ölesiye Yaşamaki Sokağın yalnızlığında dolaştı bir süre. Kararmış gözleri ve bitmiş bedeni vardı.Uzun bir süreden sonra ilk kez hayal kurmaya çalıştı bugün. Yıkmak istedi kimsesizliğini , yapamadı . Silmek istedi kurumayan gözyaşını , silemedi... Sokağın yalnızlığında dolaştı bir süre. Kararmış gözleri ve bitmiş bedeni vardı.Uzun bir süreden sonra ilk kez hayal kurmaya çalıştı bugün. Yıkmak istedi kimsesizliğini , yapamadı . Silmek istedi kurumayan gözyaşını , silemedi . Sustu . Sokağın suskunluğuna ortak oldu bir süre . Her şeyi unuttu bir an için . Herkesi sildi belleğinden. Ve bütün yaşanmışlıkları unuttu . Ve bugünü , zamanın şimdi olanını da , geçmiş zamanları da , rivayetleri bile . Ama engel olamadı ölümlü düşüncelerine . Yaşamak istemiyordu , ölüme gidiyordu , biliyordu. Yürüdü . İçinden ölüm şarkıları söyledi . Koştu . Bu kez bağırarak söyledi şarkıları . Aldırmadı insanların tuhaf bakışlarına . Üşümedi şehrin kışkıyametliğinde . Durdu . Kalakaldı . Ne yaptığını anlayamadı . Unuttuğu her şey geri gelmişti belleğine . “Depresyon” diyorlardı bu haline . Üşümeye başladı bir süre sonra . Bu kez ölümün yalnızlığından değil , ayazdan üşüyordu . Başını yukarıya kaldırdı . İnsanlar camlarından dışarıya bakıyorlardı . İçinden “Ne tuhaf dışarıda bir ben kalmışım bir de soğuk rüzgarlar . ” diye düşündü . İlk gördüğü kahvehaneye girdi . Sobaya koştu . Isındı . Görünüşü ve kendisi yaşlı olan bir adamın yanına oturdu . Bir iki kere göz göze geldikten sonra bakakaldı . Daldı gitti uzaklara . Belki de gençliği geldi aklına . Belki de ilk aşkı . Konuşmak istedi . Yapamadı . Sıkıldı , sıkıldılar . Sonra sordu yaşlı adam : - Adın ne delikanlı ? İçinden “Nihayet” diyordu genç . Çünkü birinin bir yerden başlaması gerekiyordu . - Adım Cengiz ama yanlışın var amca. Kanım deli değil , yalnız . Yani deli kanlı değilim . Adam tuhaf bir mahremiyetle baktı gencin yüzüne . Dediğini anlayamadı . Şaşırdı … - İşin gücün yok mu oğul ? - Yok . Ne işim var ne gücüm . Öyle böyle değil . Gerçekten . Gücüm yok . Hayata dair ve her şeye dair. - Oğul ne tuhaf adamsın sen be ! Aynı dili konuşuyoruz . Ama ne diyorsun anlamıyorum . Güldü genç . Hem de ağlanacak haline . Sadece güldü . Ağlayamadı . - Normaldir , olabilir . Senin aklın kırk yıl geride , benim aklım nerede ? - Benim aklım geride ama bedenim doğru yerde . Yani burada olduğu yerde . Senin aklın nerede mi? - Hı hı aklım . Aklım yok ki … - Hadi canım sen de … Bu lafları akılsız bir kafa söyleyebilir mi? Adam şaşkın . Adam ağlamaklı . Ağlamaklı bir şaşkınlık var yüzünde . Ve hüzün karışmış gözlerine . Soruyor kendi kendine “Bu mu neslin yenisi” diye . - Oğul hatırlar mısın doğduğun zamanları ? - Yok , hatırlamıyorum . Ben zaten ölmeden önceki zamanlarımı yaşıyorum amca . -Nasıl yani ? Hastalığın var herhalde . - Evet , evet . Doğru . Hastalık … - Ne hastalığıymış oğul ? - Yaşama hastalığı … - Genç senin dediklerini anlayamaz oldum . - Boşver . Mühim değil . Yaşamı anlar mısın sen ? - Anlarım . Daha da ötesini düşünmem . Düşünmekte istemem zaten . - Neymiş o ötesi amca ? - Ölmek oğul . Yaşamın ötesi yaşamamaktır . - İşe bak ! “Ben ölmek için ölüyorum . Sen yaşamak diye ölüyorsun” . dedi delikanlı . İhtiyar her şeyi anlamıştı . Hem de fazlasıyla . Sustu bir süre . Suskunluğu uzadı . Kendi gençliğini düşündü . Bir de karşısındaki gencin durumunu . Acıdı . Acınılacak hali vardı çünkü gencin . Gençse halini bile görmüyor , bilakis ölüyordu . Hüzünlü bir kış gününde hüzün girmişti kahvehaneye. Ve ölümün soğukluğu vuruyordu insan yüzlerine . Kimse farkında değildi olanların .Şayet herkes acı çayların , demli sohbetlerin ve açık hayatların derdindeydi . Bir tek ihtiyar hüzünlenmişti . Ama o da , yaşama dair yeni bir şeyler öğrenmenin mutluluğunu yaşıyordu o hüznün arasında . Genç öldü , adam ölesiye ağladı … |
Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün... Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri... Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya: Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım. Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş: - Filanca malını çaldı falancanın. Körler: - Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler. - Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum. Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi. - Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini? - Anlıyorum tabii... - inanmayız, imtihan edeceğiz seni... Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini. - Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler. Adam anlatmış: - Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs... Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar: - Anlatsana... - İçeri girdiniz göremiyorum ki... Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu: - Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler. - Arada duvar var görmüyorum. Körler : - Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti. Bak, şimdi bilemiyorsun. - Çıkın dışarı, söyleyeyim. - Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani... - Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam. - Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni... Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken: - Buldum, demiş. Bozukluk burada... Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve: - Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu... Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan. Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar. |
BİR MAKAS VE BİR KUTU İLAÇ Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm. Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi. Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım. Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için. Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı. Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu. Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki. Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için. Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu. O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi. Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu. Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim. Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar. |
Hikayeler ve Öyküler.. "SON YAPRAK" Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu. Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu... Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi. Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim." Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi. Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi. Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı. O.Henry |
Aşk Kapıyı Çaldığında Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim. Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği... O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti. Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım. Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek |
SİGARAYI BIRAKTIM Hafif sisli bir havada ve günesin apartmanlarin arasindan yeni yeni güne merhaba dedigi bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gisesinde, yaklasik iki ay önce ayrildigi kiz arkadasini görür ve titrek bir"merhaba" ile konusmaya baslar. Bu konusmalar vapurda da devam eder. Adamin; "Hava o kadar da soguk degil, disarida oturalim mi?" sorusuna, kizin "Olur" cevabi vermesiyle birlikte vapurun en üst katina dogru yol alirlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kiza bir sigara uzatir ve kendisine de bir tane alir. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: * Biliyorum, bu konulari daha önce hiç konusmadik ya da konusamadik diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrildik biz" sorusunu sormayacagim. Sadece sana söylemek istedigim birkaç sey var, onlari konusmak istiyorum. Genç kiz; adama bakarak, "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konusmasina kaldigi yerden devam eder: ! Biliyor musun? Ayrildiktan sonra, seni sigaraya benzetmeye basladim. Kiz, hiç tahmin etmedigi, alakasiz bir konuyla lafa girmesinin verdigi saskinlikla, "Ne? Nasil yani?" der. Adam, önce kiza uzattigi sigarayi ve sonra kendi sigarasini, çantasindan çikardigi çakmak ile yaktiktan sonra: Mesela bir tane sigara yakiyorum ve kül tablasina koyup izlemeye basliyorum. Kül tablasina dökülen külleri gördükçe; anilarimiz aklima, her biri kül olup acilarima dönüsüyor sonra.Arada bir elime aliyorum sigarayi ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anilari silkiyorum kül tablasina. "Sen zehiri" hosuma gidiyor, içimi acitiyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Agzimdan çikan her dumanda, ayrilirken bana biraktigin; son bakisinin silueti beliriyor. Her sigaranin oldugu gibi, senin de sonun yaklasiyor. Ve ben yavas hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasina, aptalca bir umutla "N'olur yapma!! " diyecegin zamani bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamiyorum sesini. "Ve iste bitirdim seni" diyorum. Hayir hayir kendimi kandiriyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakiyorum kül tablasina; evet! Sen oradasin, evet! Anilar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yikasam da, hiç çikmayacak bir koku. Anliyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kismini bitirmisim. Senden bagimsiz bir sen, hep içimde yasiyormus. Ve anliyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabirla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya basliyorsun. Anilar acilar derken yine bitiyorsun. Yeniden yaniyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda aliskanlik oluyorsun. Genç kiz anlatilanlari dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yogunlugu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar aci çekmesine üzüntü duyarken; diger yandan da, kendisinin hala unutulmamis olmasindan, haz aliyordu. Aslinda kendisi de unutamamisti genç adami. Kendi istegiyle ayrilmisti ama; sevmedigi ya da artik bir seyler hissetmedigi için degil, en yakin kiz arkadasinin da, o insana karsi bir takim duygular besledigi için gerçeklesmisti bu ayrilik. Bunu; ne erkek arkadasi, ne de en yakin arkadasi biliyordu. Erkek arkadasina, "Bu iliskide bir seyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyecegim, ayrilmaliyiz." diye bir mesaj atarken; kiza, "Ilgisiz bir sevgili olmaya baslamisti günler geçtikçe; çok bunalmistim. Ve bir gün onu, baska biriyle sarmas dolas gördüm. Bu yüzden ayrildim." demisti. Böylece, hem erkek arkadasindan, kendine göre, makul bir sebeple ayrilmis; hem de arkadasina, erkek arkadasini kötüleyerek, ondan sogumasini saglamisti. Kendisinin çok aci çekecegini bile bile, arkadasini kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine basvurmustu. Artik hayatini, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karsilasmalarinda duygularini bir tarafa birakip, mantigi ile karar vermek zorundaydi. Geri dönüsü yoktu ve kiz da bunun farkindaydi. Bütün ayrintilari, olasi bir karsilasma için düsünmüstü daha önceden. Adamin anlattiklarini dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardi!" dermisçesine bakmasindan sonra, kiz konusmaya basladi: * Açikçasi bu söylediklerin, hiç beklemedigim seylerdi. Benim, bu açiklamalarina bir yorum yapmami bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düsüncelerin. Her biten iliskiden sonra, yasanabilecek duygulardan bu anlattiklarin. Sunu söyleyebilirim ama; yasadigimiz iliskide, elimden gelen fedakarligi gösterdigime inaniyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her sey benden kaynakliyordu. Sonuç olarak, bir sekilde bu iliski yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. * Bu kadar mi yani? * Evet... Genç adam sok olmustu. Belki, daha ilimli bir yaklasim bekliyordu kizdan. Ancak, kesin ve kararli konusmustu kiz. Hiçbir umudun kalmadigina, kendini inandirmaya çalisiyordu. Vapur yanasmisti iskeleye. Tek bir kelime bile konusmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kiz, adama sarilarak "Hosçakal" dedi. Ancak adam, ayrilirken ne sarilmisti kiza, ne de bir kelime çikmisti agzindan. Bir heykel gibi duruyordu kizin karsisinda. Kiz da, bir tepki gelmeyince; hizla oradan uzaklasmayi tercih etti. Arkalarina bile bakmadan ayrildilar. Kiz, isyerine ulasti. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yaziyordu: "Hep bu karsilasmayi ve sana sigara hikayesini anlatacagim günü beklemistim. Ve o gün, gözlerimin içine bakip; söyleyeceklerine göre, hayatima bir yön çizecegime..." Genç kiz, bu mesajdan hiçbir anlam çikaramamisti. Bu mesaji düsünürken; bir mesaj daha geldi: "... kendi kendime söz vermistim. Bugün duyduklarim; beni hayal kirikligina ugratti ve ben kararimi verdim:" "Sigarayi biraktim..." |
| Saat: 09:00 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık