MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

KafKasKarTaLi 4 Haziran 2006 23:57

TEMBEL ADAM

Dedem Korkut'un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral'ı çok severmiş.
Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.
Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral'dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral'ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.
İlk zamanlar, o da işine herkes gibi zamanında gider, gücü yettiğince çalışır, gelirden gereksinimi kadar pay alırmış. Kimse onun ülkedeki varlığından etkilenmemiş. Hatta, üretime katkısı olduğu için sevmişler bile.
Tembel adam zaman geçtikçe işe geç gelmeye, hasta olduğunu söyleyip bazen hiç gelmemeye başlamış. İşi aksattığında, bulduğu gerekçeler öyle inandırıcı imiş ki, kimse onun gerçek niyetini anlayamamış. Diğer çalışanlar iş aksamasın diye onun yapması gerekenleri de yapmak zorunda kalmışlar. Ürün yine eskisi gibi zamanında tamamlanmış. Tembel Adam'dan kaynaklanan geçikme, diğerlerinin onun yerine çalışmasıyla önlendiğinden, toplanan gelirde bir azalma olmamış.
Gelir payları dağıtılırken, bir gün önce yatak döşek hasta olan Tembel Adam, paydaşların en önünde yerini almış. Son zamanlarda kimse onu bu kadar canlı ve dinç görmemiş. Herkes sırasını beklerken Tembel Adam, öne fırlamış ve gereksinimlerini sıralayıp, gelirden en büyük payı almak istemiş. Herkes "Gerçekten doğru söylüyordur, muhakkak gereksinimi vardır" diye O'nun isteğine karşı gelmemişler. Tembel Adam payın en büyüğünü alınca, diğerleri gereksinimlerini karşılayacak kadar pay alamamışlar. Çünkü kalan pay herkese yetmiyormuş. "Olsun daha çok çalışır, bir sonraki gelir paylaşımında gereksinimlerimizi karşılarız" diye düşünüp, kalanı paylaşmakla yetinmişler.
Tembel Adam ilerleyen yıllarda da aynı davranışı sürdürünce, diğerleri Kral'a gidip yardım istemişler. Kral da halkın huzurunu korumak ve haksızlığı önlemek için çalışma yaşamı ve gelir paylaşımı konusunda yeni bir uygulama başlatmaya karar vermiş ;
- Bundan böyle çalışanlar her gün belirli saat çalışacaklar ve gelirden çalıştıkları saat kadar pay alacaklar demiş. Kral, süreyi belirlerken Tembel Adam'ın çalışmakta olduğu süreyi temel almış. Kral bu yöntemle, Tembel Adam'ı kaldıramayacağı bir yükümlülük altına sokmamayı, diğer insanların da gereksiz ve haksız yere fazla çalışmasını önlemeyi amaçlamış. Ayrıca Tembel Adam'ın çalışmadığı süreler için gelir payı almasını engelleyerek, oluşan haksızlığı önlenecekmiş. Aldığı kararın en iyisi olduğunu düşünerek çok da sevinmiş.
Artık insanlar her sabah aynı saatte çalışmaya başlıyor; istenilen süre kadar çalışıyormuşlar. Bu yöntemin en büyük sorunu şuymuş: Ürün eskisi kadar çabuk üremiyor, yeni ürün elde etmek çok daha uzun zaman alıyormuş. Ürün azalmış olduğu için toplanan gelirde de azalma olmuş. Tembel Adam, yeni koşullara hemen kendisini uyarlamış. Sabahları yine herkesten daha geç gelmeye, akşam herkesden daha erken çıkmaya başlamış. Her zaman işe geç gelmesinin bir gerekçesi, işten erken ayrılmasının bir nedeni oluyormuş. Gerekçeleri geçerli olduğundan çalışmadığı süreleri her zaman çalışılmış süre olarak kabul ettiriyormuş. Ayrıca işte bulunduğu zaman oyalanıyor, hiç iş yapmamaya çalışıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, yeni yönteme göre pay alan Tembel Adam, eskisine oranla daha az çalışıp, daha çok pay almış. Diğerleri daha az çalıştıkları için doğal olarak daha az pay almışlar. Çünkü artık satılan ürün daha az olduğundan kazanılan gelir de daha azalmış.
Halk yeni yöntemi pek sevmemiş. Gelirleri azaldığı için artık herkes gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekiyormuşlar. Tembel Adam'a da sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü eskisinden daha az çalışıp, eskisinden daha çok kazanan bir tek Tembel Adam varmış.
Kral, halkın istekleri ve huzursuzluğu karşısında yeniden düşünmeye başlamış. Yeni bir yöntem denemeye karar vermiş :
- Çalışanlar, işyerinde çalıştıkları her saat için gelirden pay alacaklar.
"Çalışıyor gözüküp de çalışmayanlar, iş yapmadıkları zaman gelirden pay alamayacakları için çalışmak zorunda kalırlar, daha çok ürün üretilir, daha çok gelir sağlanır. Ve gelir yalnız çalışanlar arasında pay edilirse, çalışanlar daha çok pay alacakları için mutlu olurlar" diye düşünmüş.
Tüm iş yerlerinde bir defter tutulmaya başlanmış. Çalışanlar çalışmaya başlayınca defterin kendilerine özel bölümünü imzalıyormuşlar. İşten ayrılırken de aynı kurala uyuyormuşlar. Böylece, çalışmadıkları zaman defterde görünüyormuş. Kral, defterleri denetleyecek ekipler kurmuş. Her zamanki gibi başlangıçta yeni yöntem yararlı olmuş. Çalışan iş saatlerinde boş durmuyor, payını arttırmak için sürekli emek harcıyormuş. Ama zaman içinde yorulmaya başlamışlar. Arada dinlenmek gerektiğinden bazen tüm gün çalışamamışlar. Çalışmadıkları süreler, imza atamadıkları için, defterde açıkça görülüyormuş.
Tembel Adam, bu soruna da bir çözüm bulmuş. Eline bir iş alıyor, hiç ara vermeden bu işle uğraşıyor, ne işi bitiriyor, ne de iş üzerinde çalışıyormuş. Ama boş durmadığı için defterde işaretlenmemiş ya da imzalanmamış çalışma süresi olmuyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, çalışanlar çalıştıkları saatler daha azalmış olduğu için eskisinden daha az pay almışlar. Tembel Adam hep çalışmış gibi gözüktüğü için aldığı pay daha çok olmuş. Çünkü bu yöntemle üretilen ürün eskisine oranla daha çokmuş.
Halk bu sonuçtan da mutlu olmamış. Daha çok çalıştıkları halde daha az pay aldıkları için gereksinimlerini karşılayamıyorlar, daha az yiyecek ya da giyecekle yetinmek zorunda kalıyormuşlar. Kral yeni yöntemin düşündüğü gibi halkın yararına olmadığını anlayınca yeni bir çözüm aramak zorunda kalmış. Emir vermiş :
- Artık herkes yaptığı birim işin karşılığı pay alacak.
Böylece, çok ürün üreten çok pay alacak, az ürün üreten daha az pay alacakmış. Kral, "Tembel Adam hiç üretmediği için hiç pay alamayacak" diye bıyık altından gülmüş.
Tembel Adam bu yötemin altından nasıl kalkabileceğine yormuş kafasını. Sonunda boşluğunu bulmuş ve kendine göre yeni bir biçim balirlemiş. Çabuk yapılacak ürünleri seçmiş. Bir ürün üzerinde birkaç dakika uğraşıyor. Bir günde çok ürün üretiyor, kalan iş süresinde aylak, aylak dolaşıyormuş. Pek çok çalışan ise bir ürün üzerinde günlerce, saatlerce uğraşıyor ve sonunda yalnız bir ürün üretmiş sayılıyormuş. Pay dağıtımında sorun ortaya çıkmış. En zor işi yapan en az payı alırken, en kolay işi yapan Tembel Adam, eskisinden de çok pay almış. Az pay alanlar artık hiçbir gereksinimini karşılayamaz konumuna düşmüşler.
Bu duruma en çok Kral öfkelenmiş. Doğruluklar ülkesinde aldığı kararlarla pek çok yanlış yaparak halkı rahatsız ettiği için üzülmüş. Mutlu halk, mutsuz yaşamaya mahkum olmuş onun yüzünden. Halkın daha çok haksızlık çekmesini önlemek için emir vermiş :
- Yapılacak her işin birim süresi belirlenerek bir katsayı saptanacak. Gelir paylaşımında bu katsayı temel alınacak.
Tüm görevliler gece gündüz çalışıp, ülkedeki her bir işin birim çalışma süresini belirlemişler. Bu süreler tüm çalışanlara duyurulmuş. Artık zor işte çalışan daha yüksek katsayı ile payını alacağından haksızlık önlenmiş olacakmış. Halk bu işe sevinmiş. "Tüm gelir, çalışma oranına göre dağıtılacak, haksızlık olmayacak" diye umutlanmışlar.
Tembel Adam yine her zamanki gibi bir kolayını bulmuş. Bu kez Kral'a danışmanlık yapmaya başlamış. Daha önce böyle bir görev tanımı olmadığı için bu hizmetin katsayısı da yokmuş. Kral'ın amacı ise Tembel Adam'ın niyetini öğrenip emirlerini ona göre vermek, halkın mutsuzluğunu ortadan kaldırmakmış. Bu arada görevlilere bu hizmetin birim katsayısını saptamaları için emir vermiş. Tembel Adam hep odasında oturuyor. Hiç çıkmıyormuş. Görevliler ne yaptığını sorduklarında "düşünüyorum" diye yanıtlıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, Tembel Adam en öne çıkmış ve en büyük payı istemiş. Kral gerekçesini sorunca :
- Sizin için çalıştım. Hep düşündüm, gece gündüz. Hatta uyurken bile. Siz çok bilgili bir insansınız. Sizin bilemediğiniz bir konuda size öneri sunmam için hep çalışmak zorunda kaldım. demiş. Kral bu durumda ne yapacağını bilememiş. Çaresiz isteğini kabul etmiş. Tembel Adam'ın istediği payı verince diğer çalışanlara hiç pay kalmamış. Kral çaresiz bir çözüm araken, danışmanı olan Tembel Adam :
- Payımın tamamını şimdi ödemeyin. İlerideki yıllarda kazanılacak gelirden ödersiniz. Diğer bir deyimle bana borçlanırsınız.
demiş. Tüm çalışanlar en azından bu yılki gelirden pay alabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri için çok seveinmişler. Herkesin mutlu olduğunu görünce Kral borçlanmayı kabul etmiş. Paylar çalışanlara katsayı oranında eşit olarak dağıtılmış.

Yıllardır haklarından daha azını alan çalışanlar, aldıkları payla ancak yaşamlarını sürdürebildiklerinden oturdukları evler köhne ve bakımsızmış. Tembel Adam ise yıllardır herkesden çok pay aldığı için lüsk bir konakta bolluk içinde yaşıyormuş.
Tembel Adam'ın tüm kuralları bencil bir biçimde kendi çıkarına göre değiştirmesi ve hep kendine daha çok pay alması bir takım çalışanların aklını çelmiş. Onlar da Tembel Adam gibi yapıp çalışmadan pay almanın yollarını aramaya başlamışlar. Ülkede tembellerin sayısı her gün birer ikişer artmaya başlamış. Kral Tembel Adam'ların hepsi ile başa çıkamamış. Hepsini birden denetlemesi zaten olanaksızmış.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken tembeller gelirin neredeyse hepsini almak istediğinden, Kral önce çalışanların azalmış paylarını dağıtıyor, daha sonra borçlanarak tembellerin gelir paylarını belirliyormuş.
Kral'ın borçları çoğalınca, tembel adamlar başka ülkelerden borç almaya başlamışlar. Başka ülkelere de bu Kral'daki alacaklarını teminat olarak göstermişler. Başka ülkeler kefil isteyince, gururlu ve dürüst halk, hemen borçlara kefil olmuşlar. Öyle ya, çalışırlar borçlarını ödermişler. Bir yere kaçtıkları da yokmuş. Bir gün Kral doğru yöntemi bulur, borçlar ödenir umudu ile yaşamaya çabalamışlar.
Tembel adamlar lüsk içinde çağdaş yaşam koşullarını oluşturarak yaşarken, ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam etmişler. Ülke tembellere, tembeller başka ülkelere borçlanmaya devam edince, çalışanların borçları her gün biraz daha artmış. Çalışanlar köhne evlerde, mağralarda yarı aç yaşamlarını sürdürürken, tembeller eğlencelerde, balolarda günü gün etmişler.
Onlar ersin muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine...


arwen 5 Haziran 2006 00:11

Yokluğun Buz Gibi Soğuk

Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde...
Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi...
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok…
Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla...
Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ...

Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi.


asla_asla_deme 5 Haziran 2006 00:19

Unlu basketbolcu Hidayet Turkoglu esiyle birlikte, Eminonun de
>>>geziyordu.Once akvaryumculari dolastilar, Kapalicarsi,
>>>Nuriosmaniye,
>>>Yerebatan Sarnici, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapi Sarayi,
>>>Gulhane Parki
>>>derken,Yeni Caminin onune kadar geldiler. Orada bagira bagira
>>>simit
>>>satan bir cocuk vardi. Basketbolcu birden durakladi... Sonra
>>>simitciye
>>>yaklasti:
>>>
>>>- Simit'in kaca koc ?
>>>- 300 bin abi.Citir
citir....
>>>- Tezgahta kac simit var ?
>>>- 70-80 tane var herhalde...
>>>- Hepsini alsam ne tutar ?
>>>- Seksen desek 24 milyon.
>>>- Al sana 30 milyon...Farzet ki hepsini aldim...
>>>-Sagol abi... sagol...
>>>
>>>Basketbolcu uc onluk cikartip simitcinin onune birakti. Esi
>>>saskindi. Uc bes adim yurumuslerdi ki esine yaklasip fisildadi.
>>> - Hidayet sen deli misin ?
>>> - Yooo
>>> - Peki yemedigimiz simitlerin parasini niye verdin ?
>>> - Bosver sorma.
>>> - Diyelim ki soruyorum. Hem de israrla soruyorum.
>>> - Oyleyse soyleyeyim.
>>> - Lutfedersiniz beyefendi.
>>> - Tablanin kenari dikkatini cektimi ?
>>> - Hayir.
>>> - Baksan gorecektin. Tahtaya bir isim
kazinmisti.
>>> - Nasil bir isim ?
>>> - Hidayet !
>>> - Yoksa ?
>>> - Evet o tezgah, eskiden benimdi.
>>>
>>>Bu hikayeyi hidayet tv8 de katildigi bir programda kendisi
>>>anlatmistir..


F.E.A.R 5 Haziran 2006 00:36

Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkes ona saygı gösteriyordu. Düşmanı yoktu. Evlilikleri başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki insanları "küçük" görmeye başlamıştı. Genç adam için "önemli" hiçbir iş, hiçbir insan, hiçbir durum kalmamıştı. Hiçbir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı herşeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.

Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı.Sonra da bilge kişi sordu: "Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?" Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: "Satranç..." dedi, "Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum." Bilge kişi "Güzel" dedi, "Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor." Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu. Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden "Bir dakika" dedi, "Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?" Öğrencisi "Tabii efendim" deyince genç adam da daha zayıf bir sesle "Tamam" dedi.

Oyun başladı. "Her şeyi en iyi yapan", "Her şeyde en başarılı" genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı. Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: "Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!" Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kişi konuştu: "İşte tekrar tutkuyu yaşadın... Dikkatini toplamayı öğrendin... Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün... Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın..." Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular.


ramsstein 5 Haziran 2006 11:40

SONSUZA DEK!

Gülçe ; 17 yaşında Trabzon da doğmuş ve büyümüş çevresi tarafından çok sevilen, arkadaşları arasında lider kişiliği olan, çabuk sinirlenen ve sinirlenince ne sölediğini bilmeyen, çalışkan,, başarmak için elinden geleni yapan, arkadaş canlısı,sevecen bir kişiliğe sahiptir.
Tamer ; 16 Yaşında Giresun doğumlu Ordu da yaşayan o da gülçe gibi çevresi tarafından çok sevilen,Futbol oynamayı çoook seven, kıskanç, kendini hiç beğenmeyen, şakacı,sevecen, aniden sinirlenip ne söylediğini bilmeyen, arkadaş canlısı, Her soruca kendince bir cevap üreten bir tiptir.

Gülçe Anlatıyor ;
-Bir sonbahar akşamı...yağmur yağıyor yine şehrime,ılık bir rüzgar esiyor.Bense gelecek endişesiyle unuttuğum herşeyi anımsamaya çalışır gibi pencerede yağmurun ve rüzgarın dansını izliyorum usulca.Yıldızları görmeye çalışıyorum umutsuzca...Sonra bir uçak geçiyor ve onunla 'bay doğru'ya selam gönderiyorum.Saçma geliyor çoğu arkadaşıma.Çoğu aşkın deneyip yanılmak olduğunu düşünüyor ve aşkı karşılıklı çıkar ilişkisine dayandırıyor
Konuşacak yeni birilerine ihtiyaç duymuştum;beni tanımayan ve tanımadığım insanlara...Arkadaşlarım ve ailem yetiyordu aslında bana fazlasıyla.Ama yine de dünyanın herhangi bir yerinden herhangi biriyle sohbet etmek de iyi gelebilirdi can sıkıntıma.
Chat buna iyi bir çözümdü açıkçası.Biriyle tanıştım nicki 'TMR've benimkiyse 'princess_ice'tı.Sohbet gerçekten çok güzeldi ve boyuneğmeyen asi sorgulayışlarımı unutturmuştu bana nedensizce.Mail adreslerimizi almıştık birbirimizin .Ama ikimizin de dersleri ağırlaşıyordu gitgide.Bu yüzden ben nete yalnızca iki ayda bir ona mail atmak için giriyordum ve ondan gelenleri okumak için .Sonra okullar kapanınca tekrar görüşmeye başladık,saatlerce sohbet ediyorduk asla sıkılmadan .Birbirmizin resimlerini görmüştük ve işte o anda ondan çok etkilenmiştim.
Bir gün bir mail aldım ondan.Mailde benden çok hoşlandığını yazmıştı.Ben de ondan hoşlanıyordum en az onun kadar.Ve günler geçtikçe farkettim ki bana öğretiyor ve yaşatıyor bilmediğim tüm güzel şeyleri meğer bay doğruyu bulmuşum.
Otobüste,yolda,okulda,sinemada,belki de bir cafede karşılaşabilirdik seninle ama bay doğruyu chatte bulmak bana çok imkansız geliyordu.Çünkü ben bunun yalnızca Meg Ryan filmlerinde olabileceğine inananlardandım.Yanılmışım...
Listen to me all of the world!!!!
PRINCESS_ICE LOVES TMR FOREVER....

Tamer Anlatıyor ;
- O gün akşmında her zamanki gibi iftardan sonra mynete girmiştim. Sırf zaman geçirmek için zaten Birazdan müşteriler iftarını açar açmaz kafeye üşüşürdü. Namaza gideceğim diye evden kaçan gençler, serseriler birazdan gelirdiler zaten. Mynete nikimi TMR (TaMeR) yazarak girdim ve princess_ice nikli birisini gördüm buz prenses niki bana garip gelmişti. Neden acaba bu niki kullanıyor diye merak etmiştim. En iyisi kendisine sormak dedim içimden. Tanışmamız böyle başladı. Onun zamanı kısıtlıydı annesi babası nete girmesine çok fazla isin vermiyordu. Biraz kendimizi tanıttıktan sonra ben Gülçe'den msna dresini istedim yok dedi mail adresini verdi. Daha sonra mailleştik. Gülçe'ye mail yazarken diğer mail yazdıklarıma oranla kat kat daha çok şeyler yazıyordum. Sanki ona herşeyimi anlatmak istercercesine. Sonra ikimizn de dersleri yoğunlaştı maillerimizi daha seyrek gelmeye başladı .
En son maili yılbaşında almıştım .daha sonra cevap gönderdim cevabımı mayıs ayında almıştım. Attığı mailde yeni msn adresi aldığını sölemiş ve adresini vermişti hemen kişi listeme ekledim ve şansıma hemen oturumu açtı. Biraz sohbet ettik eski günleri konuştuk sorna ben ona kameramı açtım o bana resmini gösterdi. Gülüşü ve gözleri beni çok etkilemişti. Ama ilk başta "Zaten nettesiniz arakdaşlıktan başka bir şey olmaz" diye düşündüm. Biraz sohbet ettikten sonra çıktı. Bende kuzenim çiğdeme çok güzel bir kızla tanıştığımı söledim. sonra bir gün msne Gülçe geldi ve kamerasını açtı. Gülçe'nin Canlı halini görür görmez çarpılmıştım adete çok güzel gülüyordu . ona yazı yazarken ellerim titriyordu. Çiğdem de yanımdaydı ona da gösterdim Gülçe'yi gerçekten güzelmiş dedi. Derslerimiz yavaş yavaş bittiği için daha sık görüşüyorduk. Gülçe o gün yine kamerasını açmıştı ve kamerayı açınca onun nefes alışını hissedebiliyordum sanki çok haycanlıydı kameradan görebiliyordum. Sanki içinde Depremler oluyordu. O gün bana babasının nete girmesini yaqsaklayabileceğini sölemişti. Çok üzülmüştüm ve ertesi gün babası bilgisayarın internet bağlantı kablosunu almış. Müdürü olduğu okula götürmüştü. İkimize çok üzülmüştük Gülçe " internet kafeden girmeye çalışırım gücüm yettiğince" demişti. Ama bu Tamer'e yetmiyordu ki Gülçe'ye tam da alışmıştı. Sonra Gülçe daha fgazla dayanamaıp gitmiş babasının aldığı kabloyu baika bi yerden satın almış ve kabloyu takmış ve hemen msn'e girmiş benimle konuşaiblmek için oysa bende tam o sırada halısaha maçımız var önceden belirlenmiş maça gideceğim. Bir taraftan herkes çağırıyor maça geç kalıcaz diye, b,r taraftanda güleç senin için geldim diyor. Ben şok oldum gülçenin geldiğine sonra maça gitmem gerektiğini söyledim hemen sinirlenip" zaens enin için bişey ifade etmiyorum iyi git" gibi sözler etmişti ben de gece maçtan geldikten sonra sana bi mail atacağım ve hiç yapmamış olduğum bişeyi sölicem sana dedim" biraz olsun gönlünü almıştım . Evet hiç yapmadığım birşeyi yapacaktım ilk defa bir kızdan hoşlandığımı söyleyecektim hemde o söylemeden. Daha önceden hep karşı taraf derdi senden hoşlanıyorum diye. Maçtan geldikten sonra Gülçeye mailimde ondan çok hoşlandığımı anlattım. sonra gülçe bende senden çok hoşlanıyorum dedi ve ilişkimiz başladı geceleri konuşuyorduk msnde gülçe'nin babası izin verdiği kadar, benim kafeyi kapatma vaktim gelene kadar. Daha sonra birlikteliğimizi ikimizde yakın arkadaşlarımıza anlattık. Bazen olumlu bazen olumsuzyorumlar aldık açıkçası sadece paylaşmıştık. Onların fikirlerine ihtiyacaımız yoktu. tek sorunumuz ayrı şehirlerde yaşıyor olmamızdı. bu aşkımızın en büyük engeliydi ikimiz içinde.sonra ben köye gittim vakit bulduk Gülçe'ye telefon açtım. telefonda baya konuşuyorduk. Tamer köyde dağa "Gülçe seni seviyorum" yazmıştı taşlarla. Yazdığı dağ ağaçsız bir dağdı ve Tamer yazıyı yazdığı alanın küçük taşlarını temizleyerek yazmıştı. Yazı uzaklardan görülebiliyordu. Ama köye çok yapğmur yağdığından yazı giderek bozuluyordu.
Ben Gülçe için hiç sevmediğim bişey(cep telefonu) aldım ve onunla konuşmaya başladık. Harika bir duyguydu. Telefon elimden düşmüyordu. akşama kadar gülçe ile konuşuyorduk sadece akşam mı tabi ki hayır gece sabaha kadar.
Benim kontörüm bittiğinde Gülçe bana mesaj attı ve eğer beni çok seviyorsan uzun çağrı yap az seviyorsan kısa çağrı. uzun -kısa çağrı oyunu başlamıştı. Bou oyun biraz sürdükten sonra gece Gülçe Yataktayken telefon açar. Tamer biraz anlatır daha sonra sen neden konuşmuyorsun diyince gülçe telefonu kapatır ve annem babam yataktayken konuştuğumu öğrenirse hiç iyi olmaz der. Daha sonra ben konuşur gülçe dinler tamer konuşur gülçe dinler, Tamer konuşur gülçe dinler ,, Daha sonra tamer Gülçe'den istediği şarkıyı kendisine mesaj oalrak yazmzsını ister. Gülçe Kayahan'ın Seninle Herşeye varım ben şarkısını ister. Tamer de ona söyler. Daha sonra başka bir şarkı istemesini söyler tamer. gülçe'de Haluk Levent'Cumartesi şarkısını ister Tamer bunu da söyler. Fakat bu sırada tamerin sarjı bitmektedir ve şarj cihazı da int. cafede kalmıştır. Gülçeye bunu söyler gülçe inanmıyordur." Tabi sıkıldın uykun da geldin bu yüzden uyduruyorsun" der Tamer inandırmaya çalışır. şarjı biraz daha idare etsin diy güç tasarrufu yapar. Sırf gülçe ile 2 sn daha konuşabilmek için.. Zor şey gülçeyi inandırır daha sonra telefon kapanır ve gece saat 2:30 3 gibi uyurlar.Ertesi gün de Akşama kadar telefonda konuşurlar. Gülçe bu sefer tamerden gece ona masal anlatmasını ister. Tamer de kabul eder. Sonrainternetten masal arar tamer gerçek aşk hikayelri derken bulamaz. Gülçeden hangi masalı istediğini sorar ve Rapunzel masalını ister. Tamer masalı bulur ve gece Gülçeye okumak üzere Yazıcıdan çıakrtır. Daha sonra Uyuyan güzeli de okumak için çıkartır. ve Tamer bir gerçek hikaye bulur. Kendilerininkine az da olsa benzeyen bir hikaye . Sanalda başlayan aşkın hikayesi. Tamer merak eder ve gülçeye okumak üzere Yazıcıdan çıkartır. Gece Hepsini teker teker Tamer okur. Kendi hikayelrine azcık da benzeyen hikayeyi de okur ve Biz de hikayemizi yazalım mı herkes bilsin ne olacak ki der tamer gülçe de kabul eder (:
Sonra Gülçe konuşamadığı için onunla bir oyun oynar tamer. Örneğin ; Ben soru soruyorum " Yarın için bir planın var mı " Cevap için eğer planı varsa telefonun tuşlarına bir kez, Eğer planı yoksa iki kez, Eğer soruyu anlamadıysa 3 kez tuşlara basıyor Gülçe. ikisi de çok eğleniyorlar bu oyundan. Daha sonra kontör bitiyor ve gece uyuyorlar. Bu sabah ta ikisi birden öykülerini yazıyorlar. Aşkımız bitmez bizim onun için üç nokta koymak istiyorum.

SONSUZA DEK ...


F.E.A.R 5 Haziran 2006 12:04

Sınıf öğretmeni, çocukların uykuları üzerine bir araştırma yapıyordu. Rüya görmenin insan ruhunu ne kadar rahatlattığını ve onlar için ne kadar gerekli olduğunu belirttikten sonra:

- Söyleyin bakalım!. dedi. Bu gece ne gördünüz?

Çocuklar, tek tek el kaldırarak rüyalarını anlatmaya başladılar. O haftaki rüyaların bir çoğu, üç gün önce meydana gelen korkunç tren kazası ile ilgiliydi. Bir de, cinnet geçiren bir emeklinin, karısı ve çocuklarını yol ortasında bıçaklaması ile...

Öğretmen, arka sıralarda oturan bir öğrencinin el kaldırmadığını görünce, ona doğru yaklaşıp:

- Hayrola arkadaş!. dedi. Yoksa sen hiç rüya görmüyor musun?

Küçük çocuk, yanakları pembeleşirken:

- Elbette görüyorum!. diye gülümsedi. Ama benim rüyalarım çok farklı.

- O zaman, gördüğünü anlat!. dedi öğretmen. Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.

Küçük çocuk:

- Ben, dedemle birlikte gittiğim balık avını gördüm!. dedi. Köyümüze yakın olan derede idik. Ve koca bir balık tutarak eve götürdük.

Öğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü. O hafta görülen rüyaların büyük bir çoğunluğunda, petrol zengini bir ülkenin bombalanması sırasında ölen yüzlerce çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının ayağından vurulması ve iş adamlarından birinin kaçırılması ile ilgiliydi.

Öğretmen, arka sıradaki öğrencinin bu sefer de el kaldırmadığını görerek yanına gitti ve ona ne rüya gördüğünü sordu.

Küçük çocuk, dışarıdaki karlı dağlara bakıp:

- Geçen hafta bir çok kuzumuz doğdu, dedi. Rüyamda onları, dağın yamacındaki pınara götürmüştüm. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım. Onlar gibi uçuyordum havada.

Öğretmen, araştırmasını biraz derinleştirdiğinde, çocuğun diğer kardeşlerinin de aynı türde rüyalar gördüğünü öğrendi. Hatta dedesi bile, onlar gibiydi.Sonunda merak edip:

- Hep bu türden rüyaları görmeniz çok harika! dedi. Sanki birer film gibi her biri. Yoksa bunun için bir formül mü var?

Küçük çocuk:

- Bilmiyorum öğretmenim!. diye gülümsedi. Televizyon alamayacak kadar fakir olduğumuz için, Allah bize bu filmleri gösteriyor olmalı.


Misafir 5 Haziran 2006 12:53

Elime son kez aldim kagit kalemi,
Bu sana son mektubum.
Postaci son bir kez haber getirecek
Benden sana.
Canim bilirim aldirmazsin hiçbirseye,
Ne sevgiye ne de hislere.
Simdi elimde bir sigara var,
Bugün çok içtim.
Bilirim kizacaksin, "Içme demistim" diyeceksin,
Ama ben yine ayni cevabi verecegim: Dertliyim.
Son kez bu kalp derdinle dolu.
Bu mektubumda
Seni ne kadar sevdigimi
Özledigimi yazmayacagim.
Artik degistim ben.
Senin umursamaz tavirlarindan biktim SERSERIM.
Takmiyorum artik ben de seni.
Hani bende bir resmin varya,
Arkadasima verdim SERSERIM.
Çok begenmis seni,
"Al senin olsun" dedim
Ama dikkat etmesini de söyledim,
Olur ya çikarsaniz "Boynuzlamasin seni" dedim.
Yüzünün seklini görmeni isterdim SERSERIM.
Bu mektup digerine benzemiyr degil mi?
Dün gece yiktin, öldürdün beni SERSERIM.
Dilindeki hece bir kursun gibi saplandi yüregime.
Tüm gece kanadi durmadan,
Gözlerim doldu aglayamadim.
Yataklara düstüm ne zamandir.
Ama iyi oldu aslinda
Seni umursamiyorum artik,
Sen ne demistin SERSERIM.
"Üzülme!"
Üzülmüyorum zaten gülüyorum,
Bu acilarin getirdigi mutsuzlugu seviyorum.
Lanet olsun sana SERSERIM.
Bu kadar degersiz miydi sevgim?
Biliyorsun ben seni çok sevdim.
Bu sana son mektubum SERSERIM.
Yak istersen,istersen baskalarina okut.
Ya da evet
Içip içip agla,
Ama sunu bil ki bu sana son mektubum.
Bundan sonra hain yazar mezar tasinda
Bir ölüsün artik sen hatiralarimda....

SERSERIDEN CEVAP
Bugün hiç beklemedigim bir anda,
Mektubunu aldim GÜZELIM.
Son mektubum demissin, inanmam
Sen dayanamazsin bensizlige,
Erirsin,bitersin günden güne.
Bak ne diyorum GÜZELIM
Gönlün olsun,birkaç gün daha çikalim
Sevinirsin belki.
Hediye olur ya da bir elma sekeri.
Sen bensiz yapamazsin GÜZELIM.
Seni öptügüm o ilk ani hatirla,
Nasil da çocuklar gibiydin,
Bayilacaksin diye korkmustum GÜZELIM.
Ben senin gibi neler geçirdim elimden,
Bilirim haberim yok sevmeden, sevilmeden.
Sen beni gerçekten sevdin mi GÜZELIM?
Sana bu mektubu meyhaneden yaziyorum,
Biraz önce birkaç çocuk dövdük GÜZELIM,
Onlarin serefine içiyoruz.
Bak GÜZELIM!Ben sana ne demistim hatirlamiyorum
"Üzülme" yazmissin
Sahiden dedim mi?
Içkiliyken herhalde, bilirsin.
"Yiktin" yazmissin
Sahiden yikildin mi?
Umursamazsin sanmistim
Takmazsin diye ummustum,
Ama madem beni umuttun,
Bu sana son sözüm olsun
Ben de seni sevdim haberin olsun GÜZELIM.

KIZIN ARKADASINDAN SERSERIYE
Seni tanimiyorum serseri,
Ama arkadasim seni çok sevdi.
"Son mektup" demisti dogru,
Hem o seni çoktan unuttu.
Seni çok begendim be serseri,
Belki seversin, belki de...
"Güzelim" demissin bizimkine,
Ben de seni zevkli bilirdim.
Ben ondan daha güzelim.
Bak serseri!
Ben seni ondan daha çok severim.
Telefon numarami yaziyorum,arkada,
Onu aradigin gibi beni de ara.
Ayrica senin güzel gariplesti bu ara
"Kalbim agriyor" diyor,
Doktor bir teshis koyamiyor.
Aman canim o da bir baska,
Aglasa da gülüyorum der etrafa
Sakin unutma beni ara.

SERSERIDEN ARKADASA
Bak kizim ben seni sevmedim daha en basta,
Ben güzelimi sevdim herseyden çok.
O bana "serserim" derdi canindan koparcasina,
Sen ise "serseri" diyorsun sokakta kalmisçasina.
Senin gibi arkadas olmaz olsun.
Güzellige gelince,kimse yarisamaz benim GÜZELIMLE.
Simdi birak bunlari "son mektup" derken yalan sanmistim
Daha beter içer oldum,
Her gece sarhosum.
Bir daha ki mektupta güzelimden bahset bana.
Simdi gerçekten mutlu mu?
Yoksa baskasini mi seviyor?
Hasta demistin,kalbinden hasta
Yoksa bu ask hastaligimi?
Benden baskasi ile...
Çabuk yaz arkadas
Herseyi arkadas, herseyi anlat bana.
Anladim ki yasayamam ben onsuz bu dünyada.

ARKADASTAN SERSERIYE
Afedersin serseri yanlis yapmisim ben,
O seni gerçekten çok sevmis.
Son nefesinde bile adini söyledi,
Yüregim parçalandi,anlayamazsin.
éSERSERIM" deyisini duysaydin gözleri kapanirken.
Askin öyle sarmis ki bedenini
Kaybedince, yasayamadi öldü iste.
Son mektunda ne yaptin?
Içip içip agliyor musun?
O simdi mezarinda huzurlu yatarken,
Yilanlara bile seni anlatir süphen olmasin.
Zaten mezar tasinda
"SENI SEVMISTIM SERSERI"
Yazisini görünce anlarsin.
Belki bir umut vardi yasamasinda,
Ama senin de ciddi olmandi.
"Birkaç gün çikalim" demissin ona.
"Elma sakari olur" demissin.
Iste o vurdu senin güzelini,
Indi zavallicigin yüregine.
Simdi mezarinda derin bir uykuda,
Sevgisi de sonsuzlasti onunla.
Aslinda o hiç istemedi öldügünü bilmeni
Ama dayanamadim yazdim iste.
Simdi ne yaparsin,nasil yasarsin?
Içer misin, adam mi döversin?
Sen de onu sevmissin öyle yazmissin,
Öyleyse birak askiniz yasasin.



SERSERININ ODASINDAKI NOT ;


SANA GELIYORUM GÜZELIM,
SENI SEVIYORUM GÜZELIM.


ramsstein 5 Haziran 2006 14:25

SENi SEViYORUM DEDi DiYE..
***************************
"Aşk acısını kadın bir erkek kadar çekmez. Zannetmiyorum. "
Böyle demiş Haftalık Dergisi'ne ünlü bir erkek oyuncu. İsmi lazım değil.
Dediği bence, bu birbirini hiç anlamama halini görmek için yeterli...
***
Kadın duştan çıktı ve masanın üzerine bırakılmış sandviçle bir fincan
çayı gördü.
Ekmeğin içi çıkarılmıştı.
Kadın bunu fark edince ağlamaya başladı.
Gülriz Sururi'nin son kitabı "Seni Seviyorum"un kahramanı Sahra satırlarda,
kitabı okumakta olan bense yatağımda, ağlıyorduk.
Ekmeğin içi çıkmış diye. Onu seven adam bu detayı atlamamış diye.
Böylece seni seviyorum dedi diye...
***
Delice değil mi?
Kadınsı bir sersemlik hatta!
Adam kadına yiyecek bir şeyler hazırlamış, üstelik ekmeğin içini çıkarmış...
Kadın da buna ağlıyor! Zaten bu kadınlar her şeye ağlıyor...
***
Birkaç yıl önce bir filmde lordun biri zaman makinesiyle günümüze geliyor ve
Meg Ryan'a âşık oluyordu.
Kahvaltıda itinayla hazırladığı reçelli ekmeği genç kadına uzatıyordu bir
sahnede. Yine Meg Ryan perdede ben koltukta, ağlıyorduk.
Ne var oysa değil mi?
Delilik işte...
***
Bu delilik haliyle seviyor kadınlar. Ufacık, saçma sapan, saç telinden ince
şeylere vuruluyor, oradan çıkıp savruluyorlar. O incecik şeyler yerle bir
ediyor onları. Bu yüzden Hiç anlamıyorlar "ne var bunda şimdi" diyenleri...
Sizi yemeğe davet ettiklerinde masadaki çiçeğin rengi bile önemlidir;
dinlenecek müzik, ekmeğin konacağı sepet, mumlarla peçetelerin renk uyumu,
banyodan sonra sürülecek hoş kokulu vücut kremi, sofraya konan tavuğun
kızarma derecesi, salata sosunun zamanlaması... Bütün bunlar çok önemlidir
onun için...
Televizyonda izlediği haber, dinlediği şarkının sözü, başka insanların
aşkları "uzak" değildir onlara.
Sevme eşikleri ne kadar yüksekse öfkeleri de o kadar yüksekten eser.
Bu yüzden can acıtır öfkesi kadınların ve ruhunda bir kadın taşıyanların.
Hiç unutmazlar üzerlerini örten elleri, kahvesini tek şekerli içtiğini
unutmayanları. Ekmeğin içini çıkaranları, ateşine bakanları, terini silenleri...
Sevmek küçük bir şey aslında. Küçücük bir zeytin tanesi gibi...
***
Gülriz Sururi'nin duru Türkçesiyle akıttığı romanı okurken, romanın bir
tiyatro sahnesinde geçen hikâyesine kendimi kaptırmışken, tiyatro sahnesine
çıkmaya can attığım18 yaşımı anımsadım. Lekesiz bir aşkla, karşılık
beklemeden sevdiğim oyunculuktan nasıl uzaklaştım ben?
Çok sebep buldum...
Tiyatro aşk gibiydi...
Kalbimi kemirerek bitirmişti tutkumu...
Kuliste makyajımı bitirmiş aynaya bakarken "bu kadar mı?" diye
sormuştum kendime bir gece. Hepsi bu mu aşkım?
Anlamsız değil mi? Bu kadar büyük bir "soğuk" varken dışarıda, sözünü
ettiğim şeye de bakın! İnsanlar geçim derdinde, güç peşinde, insanlar korku peşinde...
Kimin umurunda küçük şeyler?
Belki kadınların umurundadır...
Bir de ruhunda bir kadın saklayanların...
***
Unutmadan...
Daha sonra aşk acısını "iyice" çekebilmek için kendine saklıyor erkekler
kalplerini... Çünkü kemirip tükettikleri hep kadınların kalbi...
İclal Aydın


Mystic@L 5 Haziran 2006 16:13

Dünya'ya en yakın yıldızın adı nedir?

Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış dünyada, taa dünyanın öbür ucunda. Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzler ipek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça; geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.

Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış uçsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı çok uzakta olan, köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış. Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün köyünkine bedelmiş; Dolun'un Intera'ya olan aşkıymış bu.

Kız Dolun'u bilirmişte tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış bir gün gitmiş kızın yanına. Sormuş Intera'ya onunla evlenip evlenmeyeceğini.

Intera demiş ki Dolun'a :

"Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir."

Dolun şaşırmış´

"Sensin benim kalbimim sahibi"diyerek başlamış sözüne

"Senin dileğin benim için bir emirdir,söyle isteğini hemen yapayım" demiş aşkına.

Intera demiş ki:

"Bir çiçek vardır yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan,onu ister babam benle evlenecekten".

Dolun; "Bekle beni" demiş Intera'ya,"hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri ?"

Intera parmağıyla göstermiş akan ırmağı

"İşte bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü oralar büyülüymüş derler,giden geri gelmezmiş çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar."

Dolun;

"Senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada" demiş Intera'ya

"Döneceğim, o çiçekle, döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin".

Dolun çıkmış yola sonra. Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş Intera'yı yol boyunca. Tek aklındaki Intera'ymış, tek amacı ise o çiçek. Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış ki çok yaklaşmış kaynağına ırmağın suyun serinliğinden. Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış Intera'nın anlattığı çiçek olduğunu güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiş Dolun'un.

Adam Doluna:

"Her gülün bir dikeni, koruyucusu, olduğu gibi bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen ben, Salut, izin vermem buna" demiş.

Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla;

"Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım" demiş.

"Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez."

"O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Salut

"Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana".

Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye...

"Eğer bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın, hayatta böyledir, insan engelleri aşarsa yaşamına devam edebilir. Bu çiçekte sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü onunda bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar." demiş Salut.

Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun çiçeğin. Yanında Intera vardır ama niye mutsuzdur ikiside. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun. Zaman geçtikçe Dolun'un düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz Intera'sız bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce. Dolun artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.

Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle bir tomurcukta Dolun'un sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönüşmüş, taş o kadar büyükmüş ki Dünya'ya sığmamış gökyüzüne yükselmiş ve Dünya'yla dönmeye başlamış.

Böylece Ay olmuş Dolun'un kalbi Dünya'ya.

O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını diğerlerine; sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya'yı, aynı çiçek gibi...


ramsstein 5 Haziran 2006 16:17

Güneşin başka iklimleri aydınlatmaya, başka gönülleri ısıtmaya gittiği şu saatlerde, kâğıdı, kalemi elime alıp, seninle dertleşmek, yalnızca sana yazmak ve yalnızca seni özlemek geçiyor içimden. Sana yazmak. ;Sana Seni Yazmak;.

Seni ve yüreğimde anlam bulan duyguları. sana ait yüreğimin derinliklerinden kopup gelen artçı şokları anlatmak. ve toprağı alnından öperken yağmur taneleri, tüm benliğimle sana yağmak istiyorum.

Bu gece dudaklarımdan dökülen her kelimede sen varsın ve yine sen varsın, yarım kalan sevdamın eksik taraflarında. bomboş ve sessiz kaldırımlarda yürürken seni haykırıyorum sensizliğin inadına. bu sensizlik gecesinde sevdamın en ücrâ köşelerine seni yazıyorum.

Bu gece gene yağmur yağıyor. Yağmur yağıyor gönlümün sensizlikle yanan her yerine. Yağsın, yağsın ki saklasın sensizliğimde döktüğüm göz yaşlarımı. Ve yine saklasın sensiz geçen bomboş hayatı.


İşte seni haykırıyorum sensizliğe alışamamış sine-i püryanıma, işte seni yazıyorum.

Bu gece gene yağmur yağıyor. sen yoksun oysa biliyorum ve üşüyorum sensiz kaldığım saatlerde. göz yaşlarımı efkârıma kattım bu gece. sevdamı, umudumu ve seni kızgın bir sel gibi kalbime akıttım.
Bu gece yağmurla birlikte göz yaşlarım yağıyor ve ismini yazıyor sensizliğin acısı ile kıvranan kaldırımlara. süzülen her damlada sen vardın ve yine sen vardın gecenin en karanlık anında. O, doya doya bakamadığım gözlerin, gözlerimin içine bir kez daha değseydi ve tebessümünden bir gül açsaydı yanaklarında, yetmez miydi? Bir bakışın bir ömre değmez miydi, ey!

İsmini kazıdığım kaldırımlara sanki sen yağıyorsun yağmurla birlikte ve sevgin yağıyor yüreğime. yalnız ve bomboş odamda sen varsın hâlâ. Hâlâ sensizliğim duruyor yanı başımda.

Bu gece göz yaşlarım yağıyor sensizliğimle birlikte kaldırımlara. Seni arıyorum, erimekteyim. karanlık geceye inat ay bu akşam gökyüzünde.
Ve gökyüzü, yüreğimde..



Mystic@L 5 Haziran 2006 16:30

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaham, susadığımda su olmanı; uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Sen canımdan öte can, damarımda kanımdın. Sevmeye, okşamaya kıyamadığım, yıllarca yüreğimde saklayıp, kimselere anlatamadığımdın ...

Ne zaman gözlerine baksam, menekşe gözlerinden beyaz güvercinler uçardı mavilere, güller açardı yüzünde ne zaman ellerini tutsam... Hayat bir şiir kadar güzel ve içtendi dağların eteklerinde. Irmakların dilinde söylenen türküler gibiydi sevdamiz, güneş atarken karşı yamaçlara ve pınarlara gülerken kırmızı benekli çiçekler.

Bilki sensiz uzak bir dağbaşı ıssızlığıyım, yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım, seni özlemenin korkunç girdabında ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olur her gece uçurumlara ağlarım...

Hüzün kafesteki kuşlara benzer sevdiğim, sarı sarı yapraklara sonbaharda; tütünü bitmiş bir babanın acı gülüşüne benzer, yavrusundan ayrı düşmüş bir *****n gözyaşlarına.

Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim beyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip durdu. Yokluğun cehennemim oldu, yokluğun zifiri karanlığım, yokluğun zindanım oldu. Belki bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umutla bekledim; baharlar yeşertip hayallerimde, ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bilsen; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin gülüm..

İçim özleminle dolup taşıyor, özleminle tutuşuyor gönül bahçemin çiçekleri. Yüreğimin bütün bentleri paramparça şimdi. Söz geçiremiyorum yüreğime artık. Düşlerime de sığmıyorsun, büyüyorsun günbegün yüreğimde..

Biz seninle bu dünyada hesapsız, çıkarsız, yalansız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın kıpkızıl resmini çizerek aynalara; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle sevmiştik gülüm.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik yaşamı. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı gülüm. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara inat, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen; biz yine de yüreğimiz de hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, bekledik kirletmeden umutlarımızı

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum gülüm. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim gül kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki aşk ateşini... Şimdi her zamankinden daha çok çaresiz ve kimsesizim ve sana daha çok ihtiyacım var. Özlemin içerimde volkan, vucudum buzlar içindeymiş gibi titriyorum... Dışarda haziranın kırk derece sıcağı var ama ben kar altındaymışcasına üşüyorum. ..

Her gece menekşe rengi gözlerini demlerim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demlerim. Ne çok severdik yayla yollarında türküler söylemeyi gülüm; ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işledigim sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda, paylaştığımız ümit dolu hayaller.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlamak, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı da, ümit etmeyi de senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı gülüm..

Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gökmavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum...

Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. “ Kahretsin !”. diyorum.” Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma.” Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ...

Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum...

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaham, susadığımda su olmanı; uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Upuzun köprüler kuruyorum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için, beyaz günlere uzanıp beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı bulutlara yalvarıyorum.

Sevgiler büyütüyorum kır çiçeklerinden güneşin kanını emen. Umutlar yeşertiyorum bahar renginde al yeşil, dağlarda kar erirken ceylanlar emziriyorum, melekler uyandırırıyorum her tan ağardığında. Toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan, yıldızlarla selam yolluyorum sana. Ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma, dudaklarına gül ve rüzgar iliştirip sana yolluyorum gülüm

Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. “Allahım bu kadar mutluluk çok.” deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı...

Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de inan bütün kalbinle. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim, geleceğim inan... Bekle...

Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin, bütün hasretleri yükleyip rüzgarın kanatlarına, yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle, upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana...

Bekle beni Peteğim sana geleceğim...


ramsstein 5 Haziran 2006 16:55

Zaman yine geceye, yokluğunun en ağır vurduğu saatlere doğru ilerliyor. Hayalin olanca netliğiyle sahnedeki yerini alıyor. Her zamanki gibi çok güzelsin. Başkalaşıyorum. Teslim oluyorum sana bir kez daha. Seçeneğim yok aslında; ama olsaydı, böyle bir kaçışı bir an için düşünmeyi bile sana ihanet sayardım.

Seninleyim yine, sen oldum. Başkalaştıkça aslıma döndüm... Sana döndüm, kendim oldum.

Yokluğun en ileri boyutuyla tenime iyice sokuluyor, böyle bir yangında varlığını bütün güzelliğiyle duyumsuyorum. Her gece binlerce kez yinelenen bu sahnelerde yokluğun ne kadar yakıcıysa varlığın onunla yarışan bir serinlik oluyor yüzümde. Amansız bir çatışmanın ortasında nasıl korumasızım.

(Seninleyim ve korumasızım, yalnızım... Ne müthiş bir çelişkidir bu!)

Gözlerimi kapatıyorum. Artık susma vaktidir.

Bir yoksun, bir varsın; ama en çok yoksun. Başım dönüyor.

Sevgili(m) ! Ömrümün varı! Ey hayal!

Seni seviyorum.


MUTLULUK GÜZEL KOKAR

Dostum birden soruverdi:

- Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?

Şöyle düşünmüş olmalıyım:

Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.

Dostum hepsini Kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:

- Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar, bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin? Mutluluk kokar.

- Mutluluğun kokusu mu? Doğrusu duymamıştım.

Dostum anlayışla baktı:

- Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.

- Yani, önceden biliyorlar mıydı?

- Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.

- Evet ama konuşamadıkları için. Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:

- İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?

Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm. Dostum:

- Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.

Onu biraz kışkırtmayı denedim.

- Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?

Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:

- Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.

Günümüz insanını savunmak istedim:

- Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.

Dostum biraz dalgınlaştı:

- Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri.


Mystic@L 5 Haziran 2006 20:52

Sevda Uğruna Ölüm

Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

Omuzları bir küçük kız çocuğun
şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
barışık ve yaşadığına memnun.

Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

Oynadıkları oyunun
tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
gelmesini.

Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

Uyku tutmaz bekleyişlerde
ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

Birbirlerini gerçekten merak ederler.
Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
üstünde tutarlar anlayacağınız.

Günler, aylar geçer...
Hayaller ekranlara sığmaz olur.
Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

Bulut adam sorar durmadan ;
-N’olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız...
“Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
Artık sorgulamalar başlar duyguları ...

”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
sevda denen şey olmaz zaten.
İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
“Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
“Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
nefes almak için.
Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
Bunu ikisi de bilirler.
Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
“Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
gezinir kadının
“Hoşçakal”
Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
Ve
KADIN ÖLÜR...


KafKasKarTaLi 6 Haziran 2006 01:23

ANNENİN GÖZYAŞLARI
Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.

Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.

Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; “-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. “Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.

Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; “-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; “-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”
Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye. “-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.
Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?
Açtı telefonu;
-Alo..
-Alo, nasılsın anneciğim?
-Sağol yavrum, sen nasılsın?
-İyiyim anneciğim.
-Ne yapıyorsun, işler nasıl?
-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.
-Öyle mi yavrucuğum.
Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;
-İzin aldın mı yavrum?
-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.
-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?
-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.
-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?
-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.
Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.
-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?
-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.
-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.
-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?
-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.
-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzüelinin kapısındayım.
-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.
Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.
Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.


arwen 6 Haziran 2006 22:07

Yengeç



Hiç romantik değildi. Bu tanım ana karakterimiz Tarık’ı anlatmak için yeterli bir cümledir. Gerçektende öyleydi Tarık romantizmden hiç anlamazdı. Acayip bir özellikti bu. Özellikle de bir yengeç burcuna göre de bayağı değişik bir özellik. Yengeç burçları duygusal olurlar özellikle de romantik. Hafiften de erkekleri çapkın olurlar. Gelgelelim Tarık neredeyse yengeç burcunun tüm özelliklerini reddedercesine doğmuştu. her şeye itiraz eder gibi tüm yengeç özelliklerini reddetmişti. Reddedemediği tek özelliği ise içine kapanık olmasıydı. Çoğu duygusunu söyleyemezdi bu yüzden aslında bu yüzden romantik ve duygusal gözükemiyordu. İçini dışa vuramıyordu o yüzden toplumda çok kaba gözükebiliyordu. Sanki romantik olsa bir kızın yanında , onunla dalga geçilecekmiş gibi hissediyordu Halbuki ne duygulanırdı güneş batarken , ay ışığında denizi izlerken ya da yağmurda yürürken. İşte bu yüzden herkese kendini yanlış tanıtmıştı. Başında kullandığım ilk cümle yani “Hiç romantik değildi” Tarık!
’ı dışarıdan tanıyanlar içindi. İçten tanıyan birisi henüz çıkmamıştı maalesef.

Bir gün bir kız arkadaşıyla dolaşırken arkadaşı ona gecenin rengini ve yıldızları gösterip “Ayy hayatım baksana hele ne romantik di mi?” dediğinde verdiği cevap tam vahim bir cevaptı. “Hani neresi?” Tabi o kız arkadaşını bir daha görememişti o ayrı mesele. Halbuki o manzarada ne kadarda duygulanmıştı hatta öyle bir duygulanmıştı ki gözünden hafif bir damla gözyaşı bile dökülmüştü tabi ki o karanlıkta kız arkadaşı onu görememişti. Görseydi belki ne kadar çok şey değişirdi ama görmedi işte.

Birde bir gün başka bir kız ile çıkıyordu. Ne çokta seviyordu onu. En uzun süreli çıktığı kişiydi. Dile kolay bir sene. Aman ha bir sene de uzun mu demeyin. Bu süre Tarık için oldukça uzun bi süreydi , inanın bana gerçekten de uzun. Serpil’e olan hayranlığını çoğu defa saklamayı başarmıştı ama bazı zamanlar ufakta olsa belli etmişti. Serpil’de Tarık’ın içindeki yengeç burcunu görmüştü. Bekliyordu Serpil. Tarık bir gün gelecek tüm yengeçliğini Serpil’e belli edecekti. Güneş doğarken ya da yağmur yağarken olmadı bir sahilde. Serpil’de seviyordu onu ama içindeki yengeci dışındaki ayıyı değil. Bu yüzden elinden geleni yaptı onunla geçirilebilecek tüm romantik anları yaşattı fakat hiçbir olumlu sonuç alamadı sadece bir iki kısa süreli baygın bakışlar. Bir plan yaptı ve onu bara götürdü. Tarık hiç bara gitmemişti bu da yetmezmiş gibi içki de içmemişti. Serpil bundan faydalanacaktı. Serpil bir bira içerken Tarık bir adet kola içti. Müzik falan bayağı hoştu fakat Tarık’ta herhangi b!
ir ifade yoktu ot gibi bakıyordu resmen. Serpilde de bir sabır vardı ki bekledi en sonunda beklediği oldu Tarık tuvalete gitti. Bu Tarık’ta bir içince fazla geçmeden tuvalate giderdi. Sabır dediğime bakmayın yani o beş Dakka Serpil’e yıllar gibi gelmişti ama sadece beş dakikaydı. Serpil Tarık gidince kolasına bira karıştırdı böylece onu hafiften açmayı düşünüyordu böylece onun içindeki yengeci çıkartabilecekti. İnşallah anlamazdı bir şey. Tam transfer işlemi bitince Tarık geldi. Oturdu yerine ve başladı kolasına kaldığı yerden devam etmeye. İlk başlarda tadı garip falan dedi ama Serpilin de iknaları ile yarım bardak (Bira bardağı) biralı kolayı bitirdi. Hafiften sarhoş olmuştu. Serpil’in şansına dışarıda yağmur da yağıyordu. Onu zor bela ikna edip yağmurda yürümeye çıkarttı. Tarık’ı yağmurda yürütebilmek oldukça zor bir işti ve bunu başarmıştı. Umutlandı. Yürüdüler , yürüdüler… Hiç konuşmadılar 15 dakika sonra Tarık konuşmak için ağzını açtı Serpil hemen pür dikkat ona baktı!
. Esnedi sadece. Serpil deli olmuştu fakat Tarık şunu dedi “ Hemen eve gidelim bu salakça yağmur saçımın tüm jölesini bozdu” İnanamıyordu yahu hazırlayabileceği en iyi ortamı hazırlamıştı ama duyduğu ilk cümleler bunlardı. O gün kavga ettiler ve ayrıldılar uzun süre görüşmediler.


Tarık’ta bu olay çok büyük bir yara açtı. Birkaç ay kendine gelemedi kimseyle konuşmadı konuşamadı. Salak salak dolaştı durdu. Konuya bir çözüm aradı. Rahat rahat konuşabilme üzerine kendince araştırma yaptı. Çözümleri bulduğunda tekrar çevresiyle konuşmaya başladı. Allahtan kitap okuyordu çünkü içine kapanık birisine yardım edebilecek en iyi yardımcı kitaplardır. Kitaplar sayesinde başkalarıyla konuşurken neler yapması gerektiğini nasıl konuşması gerektiğini her şeyi öğrendi. Ondan sonra anladı ki kendisi hep yanlışmış. Artık içindeki yengeçi ortaya çıkartmanın zamanıydı. Bunu eski kız arkadaşları üzerinde denedi bir iki aksama dışında her şey iyi gitmişti yavaş yavaş bir yengeç oluyordu. Bu denemelerini sadece Serpil üzerinde yapmadı çünkü tüm denemeleri Serpil için yapıyordu. Onu tekrar elde edebilmek istiyordu . Onunla konuşabilmek , gözlerine bakabilmek , ellerini tutabilmek ve neyse fazla yazmayayım :) Hiçbir kızı onu sevdiği kadar sevememişti hiçbirinde ondaki bakışla!
r yoktu ondaki gözler ve saçlar yoktu. İşte bu üç nokta Tarık için en önemli üç noktaydı. Serpil’de hepsi vardı bunların. Serpil kesinlikle aradığı kızdı ve onu tekrar kazanabilmek istiyordu. Onu aramalıydı hem de hemen şimdi.

-Aloo
Offf onun sesini tekrar duyabilmek işte bu…
-Merhaba Serpil ben Tarık.
-…
-Konuşmayacak mısın benimle?
-…
-Biliyorum bana çok kızgınsın ama seninle görüşemediğimiz 6 ay boyunca mahvoldum öldüm öldüm dirildim. Lütfen bir şans tanı bana.
-Daha ne kadar şans tanımalıyım ki sana söyler misin? Sen bilmesen bile sana kaç tane şans tanıdım bekledim bir gün içindeki yengeç ortaya çıkar diye ama olmadı çıkmadı ortaya. Lütfen arama bir daha.
-Zaten 6 aydır aramıyordum ki ancak kendime gelebildim. Gözlerimde şişler ancak geçti.
-Ne şişi neden bahsediyorsun sen?
-Ağlamaktan gözlerimde çıkan şişler.
-Efendim?
-Doğru duydun o kadar ağladım ki sen gidince açıkçası terk edince beni her gece yıldızlara bakıp bakıp ağladım. Çünkü bizimkilerin yanında onların bildiği gibi gözüküyordum fakat çoğu zaman da dayanamıyordum bir iki damla gözyaşı yanağımdan süzülüyordu.
-Lütfen benle dalga geçme 6 ay sonra sadece benle dalga geçmek için mi aradın?
-Lütfen aşkım inan bana seni ne kadar sevdiğimi sana nasıl anlatabilirim.
-…
-Aşkım orada mısın?
-Lütfen duyduklarımın doğru olduklarını söyle sanki başkasıyla konuşuyormuşum gibi geliyor.
-Benim merak etme sadece içimdeki yengeç dışarı çıkmaya çalışıyor.
-Buna inanmam sen asla bir yengeç olamayacaksın.
-Seni seviyorum.
-Olamayacaksın!!!
-SENİ SEVİYORUM!!! Sana olan sevgimi sana nasıl anlatabilirim söyler misin?
-Bakışlarınla. Sadece bakışlarınla ve romantik olmalısın.
-Bunu sana ispatlayacağım.
-Bana ispatlaman için yanımda olman lazım ve ben yanında değilim ve olmak da istemiyorum.
-Lütfennn bbanna bbirr şşşaaans vverrrr. :(
-Sen ağlıyor musun ?
-Hhayır ggözzüme tozzz kaçtı.
-Pekala sana bir şans daha veriyorum ama unutma bu senin son şansın. Beni seviyorsan ispatla ve bir yengeç ol…
-Sen iste yeter ki.

Serpil onun gerçektende ağladığına inanmıştı. Hiçbir zaman onu ağlarken görmemişti ve de duymamıştı. Bu onun değiştiğine bir kanıttı ve onu tekrar görebilmeyi de çok istiyordu. Şansı bu yüzden vermişti. Aslında bu şansı kendisine vermişti. O günü bekledi.

O gün gelmişti ve Tarık o güne kadar nasıl sabrettiğini anlayamamıştı. O gün akşama kadar zor sabretti saat 6 da Serpille buluşacaktı. Ona hiç yaşamadığı kadar romantik bir akşam yaşatacaktı bunu biliyordu. Bir çiçek yaptırmalıydı öncelikle. Bir çiçekçiye gitti.

-Merhaba
-Merhaba buyrun.
Derken çiçekçi fazla ilgilenmedi Tarık’la sanki bir şeye sıkkınmış gibi ya da bu işi zorla yapıyormuş gibi bir hali vardı. Tarık bunu önemsemedi tek önemsediği çiçeklerdi düzgün bir çiçek götürmeliydi. Öyle güzel bir bukle yaptırmalıydı ki sevdiği ilk görüşte yumuşamalıydı. Zaten gerisini kendisi hallederdi.
-Tekrar merhaba efendim. Çiçek alacaktım da.
-Nasıl bir çiçek.
-Ne bileyim normalcana bir çiçek işte kız arkadaşımla buluşacağımda.
İşte burada bıkkın çiçekçinin gözleri açıldı ve Tarıkla daha bir ilgilenmeye başladı.
-Evladım sen kız arkadaşına çiçek alacağına emin misin?
-Tabi ki eminim erkek arkadaşıma alacak halim yok ya tövbe tövbe.
-Hehehe sen beni yanlış anladın evladım demek istediğim bir sevgiliye çiçek alacakken normalcana bir çiçek alınmaz..
-Anormal mi alayım?
-Gene yanlış anladın evladım. Sana demek istediğim tamamen göz alıcı ya da onu sevdiğine dair bir çiçek alman. Yani çiçeklere baktığında “Bu çocuk beni gerçektende seviyor” diyebilmeli.
-Eee.
-Hehehe eesi ona bir aşk çiçeği , bir sevgi çiçeği alman.
-Peki hangisini almalıyım.
-Tabi ki gül. Sevgiyi anlatmanın en kolay yoludur.
-Ama gül dikenlidir eline batıp’ta yaralamasın o güzelim ellerini?
-Ah evladım Ah…
-Niye ahladınız efendim?
-Sana ahladım. Ne demek dikeni batar? Bir laftır bilir misin?
-Düşünmem lazım.
-Düşün bakalım kolay bir laf. İpucu güllü bir şey.
-Hah buldum gülme komşuna gelir başına.
-Oha yani. Ne komşusu oğlum komşuna neden gülüyorsun komşuna. Ne yaptı zavallı adam sana.. Hay Allah beni de saçmalattın. O söz değil. İşte bu söz “Gülü seven dikenine katlanır” Anlayacağın her genç kız gülü sever yani dikeni dert etmez kokusu önemlidir güzelliği önemlidir , renkleri önemlidir.
-Anladııım.
-Anladıysan eğer artık sorun kalmadı. Dur hele sana şöyle güzel bir demet yapayım da sevdiğinin aklını başından al.
-Gerçekten alır mıyım?
-Şey bu işin çoğunu gül üstlenecek ama seninde çabalamaman lazım.
-Nasıl yani?
-Şöyle ki. Kızın karşısına çıkıpta “Al sana çiçek” deme. Her şeyin nizamı vardır. O sırada aklına gelen en güzel sözleri söyle. Ya da dur orada söyleme giderken düşün ancak aklına gelir.
-Ne yani sen şimdi bana salak mı demek istiyorsun? Hemen bulamaz mıyım yani ne diyeceğimi? E tabi paranı aldın benden geç dalganı.
-Evladım gene yanlış anladın bunlar önemli şeylerdir pat diye söylenmez. Tabi ki o sırada hemen bir şeyler bulabilirsin ama uzun sürede pek çok güzel söz bulabilirsin. İşte o sırada sevdiğine söyleyeceğin söz güzel sözlerin en güzeli olmalı.
-İşte şimdi anladım. Çok teşekkür ederim. İyi akşamlar. Kolay gelsin.
Tarık yola koyulup az bir şey uzaklaştığında çiçekçinin dudaklarından şu sözler döküldü.
-Asıl sana kolay gelsin.
Tarık Serpil’in yanına giderken aklından hep çiçekçinin dedikleri geçti. Karşılaştığında Serpil’e en güzel şekilde çiçekleri vermeliydi. Fakat ne söyleyeceğini bilemiyordu ve nasıl davranacağını da. Buluşma noktasına az kalmıştı uzaktan Serpil’i gördü hala ne diyeceği aklına gelmemişti. Yaklaştı yaklaştı ve…
-Merhaba Tarık.
-Merhaba…
-O ellerindeki de nedir. (Hafiften gülümsedi ve yanakları hafiften pembeleşti)
-Bunlar mı? Buraya gelirken bir çiçekçi gördüm ve de bu çiçekleri. O kadar güzellerdi ki aynı senin gibi. Senin gibi kokuyorlardı , senin gibi göz kamaştırıyorlardı senin gibi kalpleri fethediyorlardı , senin gibi gülüyorlardı adeta , senin gibi şirin ötesiydi hepsinden ötesi senin kadar güzellerdi. Tabi dediğim gibi senin kadardı senden fazla değildi. Ben de bunları görünce sana anlatsam da inanmayacağın için sana getirdim işte hepsi senin. Senin kadar değiller ama senin kadar olmalarını da istemezdim.
-Neden?
-Çünkü sen benim için teksin.

Tarık gerçek bir yengeçti artık.


YaKaMoZcuk 6 Haziran 2006 22:07

Hikayeler ve Öyküler..
 
Çatlak Kova


Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine uzanan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:



- Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.

- Neden? diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?"

Kova cevap vermiş:

- Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.

Sucu şöyle demiş:

- Patronun evine dönerken yolun üstündeki çiçekleri fark etmeni istiyorum.

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

- Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçekler olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.


Hepimizin kendine özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah'ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de gerçek güzelliklere sahip olabilirsiniz.



Mystic@L 6 Haziran 2006 22:13

Cesaret Mi Basiret Mi?

ingilizler ve Fransızların Çanakkale’yi geçebilecekleri endişesine kapılan İttihat ve Terakki Hükümeti tedbir olarak padişah ve hükümeti Anadolu’ya taşımaya karar vermişti. Sultan Abdülhamid Han’ı da rica yoluyla ikna edip, Anadolu’ya götürmeye karar vermişlerdi. Bu gidiş hatırasını Ercümend Ekrem Bey şöyle anlatıyor:

- “Hepimiz Sultan Abdülhamid Han’ın huzuruna, elpençe, dizilmiştik. Tal’at Paşa, pek hürmetkar bir ifade ile önce vaziyeti anlattı ve sözü asıl ziyaretimizin sebebine getirdi. Hülasaten şöyle diyordu:

- “Acil bir tehlike arz etmemekle birlikte vaziyet çok ciddidir. Düşman deniz ve kara yolu ile Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli müdafaya rağmen Allah korusun boğazı geçecek olurlarsa padişah, hükümet ve hanedan-ı saltanat esarete düşecek. Elim bir musalehaya mecbur olmamak için gerek zat-ı şahane ve gerek meclis ve hükümet, Anadolu’ya geçip harbe orada devama karar vermiştir. Hatta zat-ı şahane için Konya’da Çelebi Efendi’nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyet Allah korusun vuku bulursa, zat-ı hümayunlarının hangi şehirde ikamet buyurmak isteyeceklerini birader-i şahaneleri tarafından öğrenmeye me’mur edildik. Emir ve iradelerinizi bekleriz” diyerek niyetimizi anlattı.

Sultan, Tal’at Paşa’yı sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki:

- “Şevketli biraderimin hakipay-ı şahanelerine sadakatimi arz ederim. Endişeleri tamamen boşunadır. Eğer dokunulmamış ise, ben Çanakkale’yi zamanında tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Boğaziçi de öyledir. Amma, farzedelim ki, böyle bir felaket meydana geldi ve başımıza konduğu takdirde Sultan’ın yapacağı şey, tacını, tahtını, tebaasını bırakıp zelil bir şekilde kaçmak değildir. Saltanat ve tahtının altında canını teslim etmesi icap eder. Büyük dedem Hz. Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği vakit Bizans İmparatoru Kostantin kaçmayıp, harp ede ede can vermek cesaretini göstermişti. Biz Fatih’in torunları, Kostantin’den aşağı kalamayız. Zat-ı şahaneye böylece arzediniz. Müsterih olsunlar ve Allah’ın takdirine boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i saniyeden bu arzuma mani olunmamasını istirham ederim” dedi.

Ve geldiği gibi kısa temennalarla bizi selamlayarak salondan çıktı. Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe’ye doğru yola çıktık. Yolda derin düşüncelere dalmış olan Tal’at Paşa bir ara bize dönerek:

- Aldık mı payımızı! Dedi.


ramsstein 7 Haziran 2006 00:24

AYAZDA İKİ YÜREK



Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim.

Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor...

Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu...

Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk...

Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek?ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü bir sürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu...

Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye...

- Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu.

- Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı.

- Evet, Claude Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..

- Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.

- İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte...

- Şu an ne iş yapıyorsunuz?

- Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl?

- Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada...

- Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?

- İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz...

- Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka bireyler yapmalıyım.

- Şu an neredesiniz?

- Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?

- Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

- Yalnız mısınız?

- Evet, yalnızım.

- Birlikte olduğunuz kimse yok mu?

- Neden sordunuz?

- Hiç işte, öylesine sordum.

- Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil.

- Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı

- Evet, var...

- Ne iş yapıyor?

- Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.

- Nerede yazıyor?

- Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?

- Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız...

- Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.

- Hayatında başka biri olabilir mi?

- Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.

- Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?

- Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.

- Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?

- Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum...

- Ama bana rahatça anlatıyorsunuz...

- Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi konuşabiliyor musunuz?..

- Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi...

- Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

- Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.

- Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler...

- Aşk çok güzel bir şeydir, ama kısa ömürlüdür.

- Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var.

- O bunları biliyor mu?

- Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi...

- Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz...

- Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım bir şey var...

- Nasıl bir şey?

- Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.

- Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..

- En çok nereye mesela?..

- Trabzon?daki Uzungöl?e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir.... Tıpkı aşk gibi...

- İnanmayacaksanız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüz yüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki...

- Farkında mısınız, sabah oluyor?..

- Evet, vaktin nasıl geçtiğini fark etmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüz yüze görüşmek istiyor musunuz?

- İstemiyorum, desem yalan olur... Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmak istiyorum..

- Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?

- Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o...

- Hazırım... Ben biraz deliyimdir. Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha...

- Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz...

- İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle...

- Peki sevgiliniz?..

- Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı, Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam..

- Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

- Nerede ve kaçta buluşuyoruz?

- Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00?de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?

- Onu arar, her şeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşça kalın...

Ve birkaç dakika sonra telefonum artarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi:

Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla.

Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola...



Cezmi Ersöz


arwen 7 Haziran 2006 00:34

Vefasız'a


Geçirdiğimiz o kadar seneye bugün yazık oldu tüm hatıraları diri diri mezara gömdüm kefensiz senin bu kadar nankör olduğunu tahmin edememiştim demek bu kadar değersizim artık çok değil 1 sene öncesine kadar bugün yüzüme bakmadığın kaldırımda senin yanındaydım aslında bana bunu o mekanda yapmayacaktın seni ilk orada öpmüştüm bu her şeyi bitirdi senle ilgili lise defterimde seninle ilgili şiir yok artık sayfaları kopartıp attım çöpe belki benim gibi bir seven bulur Onu hak ettiği kıza armağan eder ama söylemeden edemeyeceğim kilo almışsın bunu sana kızdığım için değil zaten her şey ortada şimdi gördüklerim rüya demeliyim ama değil gerçek keşke şarhos olup bunlar yalan ayılsam yanımda da sen olsan ama yok böyle bir şans merhaba demen yeter di bana yine de canın sağ olsun ben ise dudağım arasına kilitlenmiş şarkıdayım gidelim buralardan dayanamıyorum senin bu vefasızlığına dayamıyorum ve gidiyorum vefasızların olmadığı yere belki hatanı anlar dönersin ama dönüp beni orada da mutsuz etme sen kal olduğun yerde ben başka bir şey istemiyorum...


ramsstein 7 Haziran 2006 00:44

SENİ SEVİYORDUM

Sana uzak kentlerden birinde
zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı aksam güneşi...
Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan hergün anımsarmı aynı gözleri..?
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Seni seviyordum ve senin haberin yoktu.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü
ve burnun herkesten başkaydı işte.
Güldüğün zaman yukarıya bakardın.
Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı, ne güzeldiler...
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Sen bilmiyordun, ben seni seviyordum.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler.
Duvarlara, vitrin camlarına kaldırımlara çarpıyordu.
Geri dönüyordu çoğalarak.
Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi,
her şeyi erteleyişim oluyordun.
Kalp ağrısıoluyordun,
birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun.
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk.
Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyor
ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk.
Cesurduk... Ufuk çizgisi maviydi,
gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Ben seni seviyordum, bilmiyordun.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Sevinçlerim oluyordun arasıra, sen hiç bilmiyordun.
Sonra herhangi biri oldun.
Bütün sevinçlerim bittikten sonra
yağmurlar yağdı serin haziran akşamları...
Sonra bir gün uzaktan gördüm seni.
Saçların bana inat, başın her şeye meydan okuyarak.
İşte yine aynı...
Kalbimi acıttın. Her zamanki gibi.
Değiştik sanıyordum.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
Ve sen yine bilmiyordun

Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir
yada boşver bilme en iyisi.....

http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/siir10172-kalp.gif
İclal Aydın


arwen 7 Haziran 2006 00:55

Bulamayacaksın Artık
Yağmalanmış bir şehir gibi sessizliğe bürünecek anıların...Karakışın koynunda kuruyacak baharın...İsminle başlayan tüm şiirlerim yanacak bir bir...Koynunda ihanetinin akrepleri kol gezecek...Ve sen uykularda kaçıncı rüyanı görürken ben toprakta çürürken yine sana ağlar olacağım....

Kanatları parçalanmış bir serce düşecek avuçlarına...Bensiz geçen günlerinde gözyaşların karışacak nehirlere....Gözyaşların bile fayda etmeyecek Cehennemin ateşine...Gece olup ıssızlığına büründüğünde beni arayacaksın....Tavan arasında sana gülümseyen yıldızları anlatan bu adamı arayacaksın...Duvarlara bakıp bakıp gözlerimi bulamayacaksın...Denizlerin dalga dalga acıyı taşıyacak sahillerine....

Ben senin uğruna canımı vermişken sen benim ismimi unutacaksın belki de....Sensiz yaşayamam derken bile bana inanmamıştın.Hangi yitik mevsimlerde acar artık baharların.....Hangi güneşte kurur ihanetinle dökülen gözyaşların.....Tüm şiirlerim yanacak ihanetinde...Beni düşünürken bir gece aklına düşecek sana yazdığım şiirlerin satırları.....Ağır gelecek yokluklumum.....Yıllanmış şaraplar kesmeyecek sarhoşluğunu.....Bir Maltepe paketi daha bitecek durgunluğunda....Arayacaksın beni sokak basında....Bulamayacaksın artık.....

Sorgusuz sualsiz beni sırtımdan bıçaklığın anlar gözlerine düşecek perde perde....Güneşli sabahlarda ihanetin gölgelerinde üşüyeceksin...Üşüyen ellerini ısıtacak bir el arayacaksın....Kaldırımlarda gezerken düştüğünde seni kaldıracak bir adam bulamayacaksın....Kursuna dizdiğin düşlerimi arayacaksın perdesiz anılarında....Baharın koynunda karakışı yaşayacaksın.....Günden güne bir tomurcuk gibi kuruyacaksın...Ve ağlarken gözyaşlarını silecek bu adamı arayacaksın...Ama bulamayacaksın artık....

Firari sevdalarda adın unutulacak.Martılara anlattığım gözlerin bir bir kaybolacak...Gökyüzünde gülüşlerini çizdiğim yıldızlar sönecek....İntihar kokan çiçeklerin eriyecek avuçlarında....Öldürdüğün bu adamın vicdanı çıkacak sokak başında.....Ve günden güne solarken yeniden yeşermek için bir dal arayacaksın...Ama bulamayacaksın artık...

Ben gözlerine ölmüşüm..Mezarıma adımı bile yazmadılar..Gelirde onu da silersin diye.


Mystic@L 7 Haziran 2006 01:04

TEBESSÜM

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın zamanda kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırlayarak ona bir not yazdı ve yolladı.

- Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğle yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.

- Garson kız ilk kez aldığı bu bahşişin bir kısmını akşam eve giderken her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.

- Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce kucağına aldı.

- Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşturdu.

- Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı, bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı...

- Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp ölümden kurtardılar...


ramsstein 7 Haziran 2006 12:57

Pardon! Acaba sizi sevebilir miyim?

Neden?

Neden olacak, korkuyorum!
Korkuyor musun?
Evet ya, korkuyorum.
Cunku seni seversem hemen huyun suyun degisecek.
Sende sevdigim seyler farklilasacak.
Simaracaksin. Begenmez olacaksin artik beni.
Cunku ben artik muhtac olmus olacagim sana, senin gozunde.
Oyle degil mi?

Bilmez misin?
Muhtac olmak acizliktir.
Simdi seni sevdigim icin cezalandiracaksin beni biliyorum!
Hor goreceksin.
Bekleteceksin.
Aramayacaksin.
Menfaatlerin on plana cikacak.
Sayet menfaatlerinide sevmezsem beni sileceksin.
Yalan mi? Sileceksin iste!

Sonra her gun benden azar azar uzaklasacagini seyredip
kahrolacagim. Yahu ben bir seven'im. Yani seni sevgimle onurlandirmis bir insan. Dunyayi ayakta tutacak insan kudretinin adidir Sevgi...
Simdi ben sevdim diye, bu kudrete ve cesarete sahip oldum diye sen beni nasil ve ne hakla cezalandirabilirsin?
Aklim almiyor. Zeka seviyem de. insanligim da. Yuregim de.

Yok! "Seni seviyorum" cumlesini cok sarfetme eskir!
Yok! Herkese "seni seviyorum" deme, sadece asik olunca kullan!
Yok! "Seni seviyorum" demeden once binbir hokkabazlik yap ve sirin gorun ki sevdigin sevildigi icin kendini dev aynasinda gormesin, onu inlet,surundur,
aklini basina getirt, mahvet!
Neden?
Cunku, bu makbul..
Kac....sevsen de sevmesen de kac!
Neden?
Cunku kacan kovalanir aptal! Kacan kovalanir...

iyi de, neden sevdigim icin kaciyorum ki? Ben kacacak ne yaptim? Kacarak daha mi makbul olacagim? Kacarsam daha mi kiymetim anlasilacak?

Sevmek utanc verici birsey mi ki kacmam gerek?! Anlayamiyorum...
Oysa ben zaten sevdigimi severek devlestirmisimdir.
Onun dev aynasinda kendisini yeniden devlesmesine ne gerek var ki? Bir gorebilse benim gozlerimle kendini, eminim kiskanacaktir bendeki
kendisini...
Yok ama yok!
Bilmez sevgililer sevilmenin essizligini, bilmez...
Ondandir bol keseden sevgiyi boyle tuketisleri...
Ben hic simarmayan, degismeyen, yozlasmayan, ucup gitmeyen,
Tukenmeyen sevgi gormedim.



Artik cenaze torenleri iki turlu yapilmali. Biri bedenler icin,
Digeri zorla oldurulen sevgiler icin!...
Ne demis Yilmaz Erdogan,
" Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim"
Anlayin artik varliklari degil, ihtimalleri sever olduk...

Neden?

Cunku ihtimaller hayallerimizdir.
Sevmekse hayatin bir gercegi.
Hayallerimizde sevgilimiz hic degismez.
hatta "seni seviyorum" dedikce ya gozleriyle, ya elleriyle ya da
tatli diliyle " beni sevdigin icin tesekkur ederim askim " der...

Tesekkur etmek?! Beni sevdigin icin...

Evet ya... Bir onurdur, bir oduldur, bir serefdir sevmek ve
sevilmek. Ozgurlugumuzdur. Cesaretimizdir. insanligimizdir.
Ayricaligimizdir.
Ama ne yazik ki birde butun bunlari farkinda olamayisimizdir
sevmek...

Korkuyorum. Hep sevdigim icin cezalandirildim.
Artik "seni seviyorum" derken bana tuhaf tuhaf bakmayacak
Varliklari daha cok sevmeye niyetliyim... Bir cicek gibi... Bir hayvan gibi...
Bir dag manzarasi gibi...
Bir su damlacigi gibi...
Bir kucuk tomurcuk gibi henuz dogmakta olan...

Cunku hepsinin insanlarda var olan bir buyuk silahtan arindirilmisligi
var.
Yani dilleri yok, dilleri! Konusamazlar...
Sadece dinlerler...
Sevginizi anlayarak hissederek dinlerler.

Onlara "Pardon! Acaba sizi sevebilir miyim? " demeniz gerekmez.
Direkt soylersiniz sevginizi hesapsizca, umarsizca... Saymadan...

Ve sevgimi ifade edecek her turlu cilginligi hesapsizca yapmak
istiyorum.
Gurur denilen sozcugu sozluklerden cikartmak, sevdigim icin
sevilerek odullendirilmek istiyorum..


F.E.A.R 7 Haziran 2006 18:38

"Alo!.." dedi kizim. Sesi öyle halsiz geliyordu ki, aglamakli...
"Yavrum..." dedim, "rahatsiz misin?"
"Baba" dedi, yutkundu, bir müddet durdu. Heyecanlandim, korktum. "Söyle yavrum" dedim, "Birsey mi oldu?"
"Bankamatik para vermiyor, limit bitmis" dedi, devam etti: "Bana bir 10 milyon gönderebilir misin?"
Elim ayagim tutmaz oldu, koltuga yigildim... "Tabii yavrum" dedim, "yarin gönderirim, sen üzülme."
"Tesekkür ederim babacigim" dedi, telefonu kapadi.
Yüksek okulda okuyordu kizim ve "bir 10 milyon gönderebilir misin?" diyordu, sadece 10 milyon... Insanligimdan utandim, baba olusumdan utandim. Elimin tersiyle yanaklarimdan akan gözyaslarimi sildim, hanimim görmesin diye... 10 milyon lazimdi bana, ama nereden bulacaktim... Yüzümü yikamak için banyoya girdigimde, gözüm nisan yüzügüme takildi, bir an umutlandim. Iste 10 milyonu bulmustum... Tanidigim sarrafa gittim, daha önceden parmagimdan çikardigim yüzügü, ihtiyaçtan sattigimi belli etmemek için, gülümsemeye gayret ederek uzattim...
"Parmagima bol geliyor da..." dedim. Sarraf tartti, "8.5 milyon" dedi. "Yenisini mi alacaksin, yoksa bozayim mi?" diye de ilave etti... Ben "10 milyon" dedim. Anladi sarraf, "tamam 10 milyon vereyim". Yüzüme öyle bir bakisi vardi ki, birbuçuk milyon sanki sadaka, sanki fitre, sanki yardim içindi...
Hiçbir sey demedim, parayi aldim. Kizim, yavrum geldi gözümün önüne, "baba" diyordu, "bir on milyon gönderebilir misin?"... 10 milyon tamamdi da, gönderme isini nasil yapacaktim? Keske 11 milyon deseydim, diye düsündüm... Devamli takildigim lokale çiktim, çayci çocuk ortaligi temizliyordu, kimsecikler gelmemisti.
"Ahmet" dedim, "bir kagit, kalem ver". Aldigim kagida kizimin adini, adresini yazdim. "PTT'ye git, bu adrese su 10 milyonu yatir, ücreti ne ise gelince öderim" dedim. Çocuk 10 milyonu ve kagidi aldi gitti... Ben de lokalden kaçtim!.. O gece yatakta sabaha kadar döndüm durdum. Bir türlü uyku girmiyordu gözüme. "Al diyordu" sarraf, "Sadakam olsun zavalli memur..." Ben 24 yillik vergi memuruyum. Bakkaldan, kasaptan, kisacasi esnaftan borç para alamam. Banka kartimin limiti doldu... Firindan o ekmegi alirken, kasada duran arkadasa "10 ekmek oldu, 13 ekmek oldu" derken, ne çektigimi ben bilirim. Bir sigara almak için yaninda da iki makarna alirken ne çektigimi ben bilirim. O on milyonun kizima kaç gün yetecegini, o on milyonla kizimin kaç simit alabilecegini ben bilirim...Devletimi çok seviyorum, memleketime canimi veririm, bunlara sahip çikmamiz gerektiginin bilincindeyim. Bir firtina yasiyoruz, firtinalar hiçbir zaman denizi sevmemizi engelleyemez. 24 sene dayanmisim, biraz daha dayansam ne çikar?.. 10 milyon ne ki, iste buldun ve bütün dertleri bitti...
"Baba bana bir 10 milyon gönderebilir misin?" Gönderirim kizim, gönderirim, ama nisan yüzügüm de yok artik, hem saatim para etmez ki... Beni üzen, kahreden, dairede çalisirken borçlu bulundugum esnafin para yatirmaya geldiginde, yanima ugrayip "30 milyon yatiracagim diye üzerime o kadar almisim, 45 milyon çikti, varsa bana bir 15 milyon verebilir misin, dükkana gelince veririm" demeleri. Ama ne olursa olsun, gazetelerin yazdigina göre, 2.3 oraninda zam varmis, bu da eder 5 milyon. Allah razi olsun, bir kilo eti kurtardik. Belki de kizima gönderirim, simit alir, bol bol yer. Sayin Bakanim, babalik yapamiyorum, bu beni kahrediyor, içten içe yiyip bitiriyor. Kizim da isin bilincinde, o da orada kahroluyor.
Nasil bir gençlik yetistiriyoruz? Bu vatani kimlere teslim edecegiz; gelecegimiz bitiyor. Sizden bakanim olarak bir istirhamda bulunmak istiyorum; Allah rizasi için, evinizde, koltugunuzda otururken, çocugunuzun veya torununuzun yüzüne bir bakin, size elini uzatip "bana bir 10 milyon verebilir misin" dedigini düsünün. Düsünmezsiniz bilirim. Bir de beni düsünün, kizimi düsünün... Yalnizca düsünün yeter!..
Ismi mahfuz bir memur


Angelic_Girl 7 Haziran 2006 18:54

Bir varmış....

Uzun yıllar önce tüm insani duyguların yaşamakta olan bir ada varmış.
İyimserlik,üzüntü,bilgi,gurur....
Ve diğer duygular gibi sevgi de.
*****
Günlerden birgün bütün duygulara adanın batacağı bildirilmiş...
Bunun üzerine herkes gemisini hazırlayıp adayı terketmiş.
*********
Sadece sevgi son ana kadar beklemek istemiş.
Ada batmadan önce sevgi yardım istemiş.
**************
Önünden lüx bir gemiyle geçmekte olan zenginliğe sormuş:
"Beni götürebilir misiniz?"
"Yapamam.Gemim altın ve gümüşlerle dolu.Sana yer yok!"
********************
Sonra önünden şahane bir gemiyle geçmekte olan gurura sormuş:
"Benim götürür müsün?"
Gurur:"Seni götüremem.Gemim kusursuz.Benim mükemmel gemimi bozabilirsin!"
****************************
Sonra yanından geçmekte olan üzüntüye sormuş:
"Üzüntü lütfen beni götür"
"Ah sevgi!O kadar üzüntülüyüm ki, yalnız kalmalıyım.
************************************
Sonra yanından neşe geçmiş.
Fakat halinden o kadar memnunmuş ki,sevginin kendisine seslendiğini bile duymamış...
*******************************************
Aniden bir ses:"Gel sevgi seni götüreyim"demiş.
Bu konuşan kişi yaşlı bir duyguymuş.
Sevgi o kadar mutlu ve müteşekkir kalmış ki, ismini sormayı dahi unutmuş...
*************************************************
Kurtulduğu zaman herşeyi bilen bilgiye sormuş:
Bana yardım eden kişi kimdi?
Bilgi "zaman" demiş.
*******************************************************
Sevgi:Neden bana yardım etti?
Bilgi:"Sadece zaman sevginin hayatta önemli olduğunu anladığı için!!!"
************************
Nice insanlar vardır,zengin.
Ne yazık ki,zenginliği ve bencilliği yüzünden dostları olmaz.
Ancak ölüm vakti gelirken aklına gelir,
Sevginin hayatta önemli birşey olduğu.
Nice insanlar vardır,geniş evlerde,büyük otomobillerde yaşar.
Ne yazık ki geriye kalan bir avuç topraktır.


Mystic@L 7 Haziran 2006 20:44

Romantik Sevgili

Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
Dememi istedi. Masama;
-Bu emeğinin karşılığı değil ama,
diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.



arwen 7 Haziran 2006 22:47

Bana Bir Şans Daha


Seninle bir çay bile içemedik bırak gezmeye gitmeyi. Parklarda konuştuğumuz sorunlarımız olmadı. Unuttum diyebilmiştim sana ama sandığım gibi değil bugün seninle konuşunca anladım kıpırtıların olduğunu kendimi avutmuştum unuttum diye. Eskisi kadar aramıyorum artık sana bağlanmaktan sevmekten korkuyorum şu ana kadar yaptığım hiçbir şeyden pişman olmamıştım ta ki numaranı alana kadar. hamakta uyumak isterdim seninle yada bir tepenin ucundan dizinde uyumayı tren yolculuğunda başımı omzuna koymayı ah be senin yanındaki mezarda ölmeyi bile isterim yeter ki yanımda ol iyi veya kötü bir insanın idealleri olmalı bir insanın özlemleri olmalı özlemlerle açan çiçekler gibi bir insanın bir tanesi olmalı tıpkı bendeki sen gibi beni en derinden vurdun ve konuştuktan sonra fırtınaya yakalanmış tekne gibi alabora dalgaların boyumu aştığı hatta yuttuğu ben oldum aydınlık havada yürümeyen kör taklidi yapan ben gibi yüzme bildiğim halde kendini suya batıran ben gibi yolları bildiğim halde yanlış yollara sapan ben gibi ah be beni ne zaman anlarsın bilinmez ama bu fırtına dinmez bu gemi düzelmez suyu almış bir kere

Bana bir kere şans veremez misin?


KafKasKarTaLi 8 Haziran 2006 00:52

KÜTÜK
ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl'u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa'ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.
Arslan Bey sordu:
"Bizim kaleden daha yüksek mi?"
"Daha yüksek beyim."
Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi'nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...
"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"
Kâhya başını kaldırdı:
"O da sabırsız... Ama ne yapsın? Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."
"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi?"
"Etti. "
"Kabul etmediler mi?"
"Hayır, etmediler."
"Kalenin kumandanı kimdi?"
"Zondi isminde bir kahraman..."
"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire'yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."
"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "
"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi?"
"Papaz Marten Uruçgalo ile...'
"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."
"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."
"Ne biliyorsun?"
"Papaz Marten'e söylediği sözlerden anladım?
"Ne demiş?" .
"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."
"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;
"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."
"Nasıl?..."
"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. 'Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur' demiş."
"Sahi yüce bir adammış..."
"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi'yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."
"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."
"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." '
"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, 'Hain, her yerde haindir' diye hemen boynunu vurdururdu.
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi'nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo'nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi'nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.
"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:
"Bu kalenin alınması mı beyim?"
"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek'e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."
"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."
"Niçin?"
"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."
"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."
"Nasıl beyim?"
"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."
"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz?"
"Hayır."
"Ya ne yapacağız?"
"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız? İki top yetmez mi? Ne duruyoruz?" diye
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.
"Hava bozmayacak mı? Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini'yi diri diri esir tutabilecekti.
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu'ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:
"Hava kapanıyor gibi, değil mi?"
"Evet.. "
"Bakalım yarın..."
"Hücum mu edeceğiz beyim?"
"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."
Kâhya, yine bir şey anlamadı...
Bir sabah...
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.
O kadar neşeli idi ki...
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.
"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:
"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim?"
Arslan Bey güldü:
"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."
"Nasıl gürültü beyim?"
"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, 'Heya, mola, yisa!..' diye bağırt!"
...
"Anlamıyor musun? Yalnız gürültü istiyorum."
"Pekâlâ beyim."
Sonra diğer subaylara döndü:
"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın 'Heya, mola...' çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.
"Baş üstüne, baş üstüne..."
"Haydi, ama çabuk..."
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;
"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği'nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"
"Başüstüne..."
"Ama çabuk..."
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey'le bir masal kuşu gibi uçtu.
Biraz sonra...
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.
Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;
"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo'yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.
Artık herkes birbirini görüyordu.
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:
"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa'nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi'ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.
Derin bir sessizlik...
Arslan Bey'in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:
"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:
"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir? Anlamıyor musunuz? Babalarınızdan işitmediniz mi? Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul'u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey'in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...
Biraz sonra...
Şalgo'nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey'in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;
"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire'yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey'in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;
"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı?"
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:
"Hayır."
"Niçin yapmıyorsunuz?"
"Bilmiyoruz."
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;
"Ne diyor?" dedi.
"Bey bu topu kaç günde İstanbul'dan buraya getirmiştir, diyor."
"Sen de ki: İstanbul'dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;
"Ne diyor?"
"Bu mertlik değil... diyor."
"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir?"
Tercüman sordu.
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...


Mystic@L 8 Haziran 2006 01:43

Küçük Itfaiyeci

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oðluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına raðmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oðlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün deðildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası deðildi. Oysa o oðlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

- "Bob! Büyüyünce ne olmak istediðini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediðin ve hayal ettiðin oldu mu?" diye
sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;
- "Anneciðim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;

- ''Dileðini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüðüne gitti ve orada yüreði en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oðlunun son isteðinden söz etti ve oðlunun itfaiye arabasına bınip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadıðını sordu.

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eðer oðlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuðu yapar, itfaiyeci kimliðine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüðüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduðu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yataðından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüðe doðru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Deðişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti.Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediðinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiðine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çaðırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiði günü hatırladı ve itfaiye müdürlüðüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacaðını sordu. Itfaiye Müdürü;

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldıðını duyduðunuzda, yangın olmadıðı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.
Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doðru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;
- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.
- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eðer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eðer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.




F.E.A.R 8 Haziran 2006 01:47

Cimri bir adam , tüm mal varlığından emin olmak için herşeyini
satar ve altına çevirir.
Altınlarını yer altına gömüp ara sıra ziyaret ederek inceler. Bu
hareketi işçilerinden birinin dikkatini çeker ve orada bir hazine
olduğundan kuşkulanır. Gece o noktaya gider ve altını çalar.
Cimri ertesi sabah altının yerinde yeller estiğini görür,
ağlayarak saçını başını yolar. Onu böyle perişan gören komşusu
nedenini öğrenince şöyle der:
Kendini üzme artık, bir taş alıp aynı çukura koy ve o taşın
altınların olduğunu düşün. Çünkü kullanmayı hiç düşünmediğine göre
tas da aynı işi görecektir."
Elimizdekilerin değeri sahip olmakta değil, kullanmaktadır.

Hiçbir şey için "BENİMDİR" deme Sadece de ki; "YANIMDADIR" Çünkü
ne altın, Ne toprak, Ne sevgili, Ne hayat, Ne ölüm, Ne huzur, Ne
de keder.. Daima seninle kalmaz.


arwen 8 Haziran 2006 01:50

Başka Şık Yok


Kışın ortasında yazdan kalma bir güne rastlamak seni rüyamda görmek gibi bir şey herhalde
Böyle bir günde evde duramazdım yazlık eşyalarımı dolaptan çıkartıp ağaçların ılık gölgeleri altında yürüyorum sıkıntılı günlerde bu gölgede oturur kendimi yeniden şarj ederdim acıktığımda ise susamlı simitle vişne suyu imdadıma yetişirdi dost arkadaş aradım ama kimse gelmezdi yanıma çimlerle konuşur sonra yatak misali üzerine uzanırdım hiç kalkmaz uyurdum uzun uzun balık tutanları izlerdim kovadakilere ise simit atardım son zamanlarımda da yanıma uğradın ya beni mesut ettin yol boyuna baktım tüm gün tam kalkacak ken yanımda
bitiverdin sonra yine konuşmaya başladık yılan hikayesine dönmüş ilişkimizden sen bitirmek istiyorsun bense devam ettirmek sen hep aynı cümleyi kullanıyorsun ben sana göre değilim soruyorum boyum kısa ise arkadaşlara söyleyeyim iki taraftan çekip uzatsınlar kilom çok ise anneme söyleyeyim makinede yıkayıp biraz çekeyim yüzüm buruşuk ise ablam buharlı ütü ile
Ütülesin kanım Bozuk İse Filimden çalıp üzerime enjekte edeyim eğer sorun başka bir şeyse yapabileceğim bir şey yok ama sana tavsiyem rahat bırak beni ya olduğum gibi sev ya sevebildiğin gibi ama başka şık yok..


F.E.A.R 8 Haziran 2006 01:53

SEVGİ Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç
>>>>>>>>>>> >>>yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle
>>>>>>>>>>> >>>kamyonunun kaportasını
>>>>>>>>>>>mahvettiğini
>>>>>>>>>>> >>>görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle
>>>>>>>>>>> >>>vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye
>>>>>>>>>>> >>>götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya
>>>>>>>>>>> >>>çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin
>>>>>>>>>>> >>>parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp
>>>>>>>>>>> >>>gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet
>>>>>>>>>>>masum
>>>>>>>>>>> >>>bir ifadeyle, Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok
>>>>>>>>>>> >>>üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş:
>>>>>>>>>>>"Parmaklarım
>>>>>>>>>>> >>>ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son
>>>>>>>>>>> >>>vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin
>>>>>>>>>>> >>>ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz
>>>>>>>>>>> >>>birine
>>>>>>>>>>>karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz
>>>>>>>>>>> >>>düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve
>>>>>>>>>>>incinen
>>>>>>>>>>> >>>duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle
>>>>>>>>>>> performansı
>>>>>>>>>>> >>>arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata
>>>>>>>>>>> >>>yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler insanı
>>>>>>>>>>> >>>sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden öncedurun ve
>>>>>>>>>>> >>>düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
>>>>>>>>>>> >>>Gercekten ilginc. Insanlar elektronik posta kutularina fikra
>>>>>>>>>>>veya
>>>>>>>>>>> >>> eglendirici turden bir haber geldigi zaman, fazla dusunmeden
>>>>>>>>>>>bunu
>>>>>>>>>>> >>>adres listelerindeki tum arkadaslarina gonderiyorlar. Fakat
>>>>>>>>>>> >>>yukardaki gibi uzerinde dusunulmesi gereken bir mesaj
>>>>>>>>>>>olursa,
>>>>>>>>>>> >>>bunu arkadaslarina
>>>>>>>>>>>gonderip gondermeme konusunda defalarca
>>>>>>>>>>> >>>dusunuyorlar ve sonucta da adres listelerindeki herkese
>>>>>>>>>>> >>>gondermiyorlar.


Mystic@L 8 Haziran 2006 01:55

Borcum vardi

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburalaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi,diye devam etti. Rahmetli babamı,sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...


F.E.A.R 8 Haziran 2006 01:59

Kurtların, kuşların dilinden anlayan Hazret-i Süleyman aleyhisselama gelen bir adam yalvarır:

- Ne olur ey Allah'ın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım. Süleyman aleyhisselam izin vermez:

- Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.

Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar. Yanındaki horoza diyor ki:

- Horoz kardeş, sen arpayla da buğdayla karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok açtır. Horoz şu cevabı verir:

- Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun. Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.

Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:

- Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:

- Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun. Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Gelip yine merakla kulak misafiri olur. Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:

- Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?

- Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz.

- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:

- Hayır, aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü der, bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar. Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni satın alacak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:

- İnsanlar, keşke canıma gelecek olan malıma gelsin, diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelen canlarına geliyor; ama pişmanlık fayda vermiyor...


Mystic@L 8 Haziran 2006 02:03

HAYIR VARDIR

Bir zamanlar Afrika da ki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına
gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonra
da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine
götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "


YaKaMoZcuk 8 Haziran 2006 18:21

Hikayeler ve Öyküler..
 

***Gurbet Çiçekleri ***


Ayşe ortaokul ikinci sınıfa kadar başarılı bir şekilde okudu. Gelirlerinin az olması sebebiyle babası onu okula daha fazla gönderemedi. İki yıl sonra, komşularının Fransa’da çalışan küçük oğlu Recep efendinin, kızlarıyla evlenme isteğini de bir şans kapısı diyerek geri çevirmediler. Sade bir düğün yapıldı. Ve Sirkeci’den kalkan bir trenle 1980 yılının Aralık ayında Ayşe gurbet yollarına düştü.

Recep efendiyle karısı arasında on yaş fark vardı. Önceleri çok güçlük çekmesine rağmen gurbetin acımasızlığı ile, kocasının anlayışsızlığı Ayşe’ye epey tecrübeler kazandırdı. Aklı ve anlayışıyla bütün zorluklara karşı dirençli olabileceğini her haliyle gösteriyordu.

Evliliklerinin beşinci yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ayşe hamile kalıncaya kadar da kocasının suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı... “Hatta sen kısırsın ... seni boşayacağım” tehditleriyle Ayşe’ye söylemediği söz kalmadı.

Ama sonraları doktorlar, tedavi gören her ikisinden kusuru, Ayşe’de değil onda bulmuşlardı. Patronundan gördüğü baskılarla beraber ağır işlerde çalıştırılması Recep efendinin sinirlerini iyice gerginleştirmişti. Baskılar sadece iş yerlerinde kalmıyor, evlere ve aile hayatına kadar yansıyordu... Kocasının stresten uyuyamadığı gecelerde, Ayşe de uykusuz kalıyordu...

Yabancı olmak ve bu şekilde para kazanmak gurbette kolay değildi... Dışarıdan hoş görünen bir çok şey gibi gurbet hayatı “alamancılar” süslemesi içinde gerçeği yansıtmıyordu? Ayşe bunları düşünürken yarınlara taşınacak acı hatıraları da kalbinden asla çıkaramıyordu.

Dört yaşındaki çocuklarının koltuğun üzerinde uyuduğu bir sırada, havanın soğuk olmasını da düşünen Recep efendi :

“Hanım... çocuk uyurken mağazaya gidip gelelim...”dedi...

Ayşe bir an için tereddüt ederek kendi kendine mırıldandı “Hadi çocuğa bir şey olursa?...Durup dururken gene kocamı kızdırmayayım...Gurbet hayatı zaten sabrını tüketti..Her halde çabuk gider geliriz...Dışarıda hava da çok soğuk...”

Recep efendi karısının kendi kendine söylendiğini fark edince :

- Bir şey mi dedin?

- Yooo...Kendi kendime mırıldandım...Hava da çok soğuk...Hiç olmazsa çocuğumuz üşümez...

- Ben de aynı şeyleri düşünmüştüm...

Evleri Paris bölgesinde bulunan Argenteuil’de idi...Çok konforlu da sayılmazdı...Gidecekleri Carrrefour Mağazası ise arabayla on dakikalık mesafedeydi... Aceleyle evlerinden çıktılar. Alışveriş süresi yaklaşık iki saat sürdü... Yol bir trafik kazasıyla iyice kapanmıştı. Ayşe’nin içinde bir sıkıntı vardı...Zaman zaman bu boğazında adeta düğümleniyor, nefesi kesiliyordu...

Kocasını da endişelendirmemek için oradan buradan konuşarak zaman kazanmaya çalışıyordu...Biraz ilerideki kaza yerine giden ambulans sirenleri, polis araçları da onlara iyi etki bırakmıyordu...Nihayet yol açıldı... Her ikisi de derin nefes aldılar. Ve kazasız belasız evlerinin önüne geldiler.Arabalarından inerken Recep efendi karısına :

- Sen hemen yukarı koş...Belki çocuk uyanmıştır...

Ayşe evin anahtarlarını kocasından almayı unuttuğunu, fark edince geri döndü;

“Hay aksilik... anahtarları almayı unuttum...”

diyerek kendisine doğru gelmekte olan kocasından onları aldı ve tekrar üçüncü kata çıktı...Kapıyı açtığı zaman küçük Ali’nin elinde büyük bir bıçak vardı...Salonda bulunan yeni alınmış deri koltukları bu bıçakla kullanılamayacak hale getirmişti...Recep efendi içeriye girdiğinde çılgına döndü.. İri elleriyle küçük Ali’yi dövmekle kalmadı... Onun ellerini sert bir iple bağlayarak banyo küvetinin içine attı...Ve dışından kapıyı kilitledi,

“Şimdi koltukları parçala bakayım gücün yeterse...” diye bağırdı...

Sert ve kendi kendini kontrolden çıkmış kocasının bağrışmaları karşısında Ayşe için için ağlayarak titriyordu,...

“Koltuğu her zaman alabiliriz ama çocuğuma, biricik evlâdıma bir şey olursa...Ben ne yaparım o zaman?” diyordu içinden, ağlarken... babasının iri elleri altında ve gürlemeleri karşısında yardım bekleyen, annesine beni kurtar dercesine küçük Ali’nin bakışları, unutulacak gibi değildi...Ayşe bütün hayatını etkileyecek bu anı asla unutamayacaktı...

Aradan üç saat geçmişti...Kapılarının önünden sesler geliyordu. Sonra kapılarının zili çalındı. Komşuları Dursun bey ve Hilal hanım küçük çocukları Ferhat ile ziyaretlerine gelmişlerdi.

- Recep efendi misafir kabul eder misiniz?

Ayşe çok sevindi.. Zihninden “çocuğum şimdi kurtulacak...” diyordu... Ve yürekten :

- Buyurun...buyurun ! dedi.

Komşularının altı yaşlarındaki çocukları Ferhat annesine sessizce : - Anne... Ben Ali ile oynamak istiyorum...

- Sahi Ali nerede bizim çocuk, onunla oynamak istiyor...

Recep efendi ve Ayşe önce birbirlerine bakıştılar...

Sonra Ayşe dayanamadı :

- Biz çocuğumuzu, uyurken evde bırakarak Carrefour’a gitmiştik... Orada iken uyanmış... Bizi bulamayınca mutfaktan büyük bir bıçak alarak rast gele üzerinizdeki oturduğunuz yeni deri koltukları parçalamış... Kocam her gördüğünde sinirlenmesin diye ben biraz evvel, üzerlerine battaniye örttüm...

- Hilal Hanım:

- Sonra ne oldu?

- Bey’im çok sinirlendi...

Ayşe gözyaşlarını tutamayarak...

- Önce iyice dövdü... sonra... .....

- Sonra ellerini bağlayarak banyo küvetinin içine attı.

Dursun Bey:

- Ne zaman oldu?

Recep efendi :

- İki üç saat oldu...

Hilal Hanım :

- Yani üç saattir küçük Ali, banyoda demek...Sizde hiç insaf yok mu?

Hilal hanım ve Dursun Bey yerlerinden fırlayarak banyoya koştular.

Hilal Hanım :

- Bir de üstelik küçük, minicik yavrunun üzerine kapıyı kilitlemişsiniz... Bu olacak iş değil... Yazıklar olsun size... Hilal hanım, Recep efendiye dönerek...

- Sonra hanımına baskı yapa yapa bu duruma düşürdün...Çocuğunun bu hali karşısında korkudan hissiz kalacak kadar...Sen ne biçim adamsın be!...

Dursun Bey hanımına eliyle dokunarak sessizce :

- Fazla ileri gittin... Ağır konuşma... Zaten adamların başı dertte...

Banyo kapısı açıldığın da küçük Recep banyo küveti içerisinde uyuyordu. Ayşe fırladı ve çocuğunu bağrına bastı... Elleri mosmor olmuştu... Uyanan Ali’nin ellerini misafirleriyle çözdüler... Ama morluk dakikalar geçmesine rağmen kaybolmamıştı...

Dursun Bey :

- Çocuğu acele hastaneye götürmemiz lazım... Kangren olabilir...

Ayşe ve Recep efendi komşularının bu sözleri karşısında donup kalmışlardı. Hepsi iki araçla hastaneye gittiler. Acil serviste bütün müdahalelere rağmen, küçük Ali’nin iki eli birden kesilmişti. Hastane çalışanları dahi olay karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı.

Küçük Ali, artık bundan sonra oyuncaklarını iki eliyle tutarak oynayamayacaktı...Annesinin ve babasının ellerinden tutamayacaktı...Çok sevdiği Afyon’daki dedesine resim yapıp gönderemeyecekti... Asker dahi olamayacak...Mektup dahi yazamayacaktı... Ve en önemlisi koltukları bir daha parçalayamayacaktı...

Ya annesi ve babası küçük Ali’nin yeni dünyasında eskisi gibi olabilecekler miydi? Babası bir daha bağlıyacak bir el bulamayacak... Onun elleriyle verilecek bir bardak sudan dahi her ikisi mahrum kalacaklardı...

Aradan üç gün geçmişti. Küçük Ali, akşam üstü yavaş yavaş babasına yaklaştı. Babası başını kaldırarak, oğlunun, hüzünlü haliyle bir şeyler söylemek istediğini fark etti.

- Babacığım bundan sonra yaramazlık yapmayacağım. Size söz veriyorum.Bir daha bıçaklara da dokunmayacağım. Uyuduğum zaman, siz evde olmazsanız bile yatağımdan aşağıya inmeyeceğim...Ne olur babacığım doktor amcalara söyle de benim ellerimi geri taksınlar...Ne olur babacığım bana ellerimi geri versinler!...

Recep efendi, bu sözler karşısında dayanamadı...Çocuğuna iyice sarıldı...Kokladı...

Bu son olacak diyordu...Bir naylon torba içerisine bir şeyler koydu...Hanımına baktı...Küçük Ali babasının arkasında idi... Bir ara göz göze geldiler...Sonra kapıyı dışarıdan kapayarak aşağıya indi. Arabasıyla evin önünden uzaklaştı. Ayşe ve küçük Recep pencereden onun gidişini gözlediler... Evlerinin önündeki ışıksız caddede gözden kayboluncaya kadar... Hanımına “Allahaısmarladık ...” bile dememişti.

Uzun süre kocasından haber alamayan Ayşe, gece yarısı Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Evden çıktıktan sonra bir daha eve dönmediğini bildirerek, kocasının bulunmasını istedi...

Eve geldikleri zaman Ayşe kocasının koltuk üzerine bıraktığı gömleğini kokladı. Kendi kendine:

“ Recep... her şeye rağmen ben seni seviyorum... Seni bu hale getirenler utansın...” dedi. Annesinin ağladığını gören küçük Ali :

“- Anneciğim babam bir daha eve dönmeyecek mi? Yoksa benim ellerimi istemek için doktor amcaların yanlarına mı gitti? Ne olursun anneciğim babama söyle de doktor amcalar ellerimi geri taksınlar... Ben oyuncaklarımla oynayamıyorum.”

Ayşe çocuğunun bu sözleri karşısında gözyaşlarını tutamadı. Kucağındaki yavrusuyla koltuk üzerinde uyuyakalmıştı.

Ertesi günü, sabahleyin iki polis memuru evlerine geldi. Kocasının bir ağaca bağladığı iple, kendisini asarak intihar ettiğini, kimlik kartını da üzerinde bulduklarını kaydettiler... Ellerini kaybeden çocuğu için gözyaşı döken bir *****n henüz gurbetteki çilesi bitmemişti... Gözyaşları kurumadan karşılaştığı diğer bir olay, onu başka bir dünyada yapayalnız bırakmıştı...

Kocasının işyerinde gördüğü baskıların izleri üzerinde hayatını küçük Ali’yle sürdürecekti... Yüreğine çivilenmiş acılara rağmen.

Üzeyir Çaycı


arwen 8 Haziran 2006 19:27

Beklenen YağmurSeneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.

Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?

Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..

İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....

Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe sürüklemesin,direnin..savaşın..kendi doğrularınızı yaşayın,başkalarının doğrularını değil...

Bir çift gözüm var
Baktığını görmeyenlere
Karıncaları dinlemek isteyenler
Kulaklarımı alsınlar
Uykusunda gezenlere
Ayaklarımı vereyim
Ellerim karanlıkları silenlerin olsun
Kalbimide taşıyabilenlere
Satıyorum..............


Misafir 8 Haziran 2006 20:01

Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...
Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.
Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...
Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...
Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle... Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...
Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...
Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı öğrenebilmek için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.
Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...
Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda... Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm...
Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim... Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...
Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte... Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler... Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini... O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR... SADECE SEVGİ.


ramsstein 8 Haziran 2006 23:26

gecenin bilmem kaçı şimdi. soğuk.. sırtım buz... uykusuz geceler o kadar çoğaldı ki.. şiirsiz geceler.. sana neler söyleyeceğimi bilemiyorum. senin 'otomatikteyim' dediğin moddayım.. hayat kendiliğinden akan bir nehir gibi geçip gidiyor önümden.. ben seyirciyim.. arada bir derin suların yeşilinde kendi suretimi görüyorum.. sonrası yok..


bunları sana niye yazıyorum onu da biliyor değilim... hani gece ya, ben de yalnızım.. ben yalnızlığı ne çok seviyorum gözlerimden yaşlar akarken.. bir sürü sigara içmişim gene. bir sürü seni düşünmüşüm. seni düşünmenin neye yaradığını ya da yarayabileceğini düşünmeden seni düşünmüşüm. of ya.. gittikçe sıyırıyorum galiba. baksana neler anlatıyorum sana... senin bir hayatın olduğunu, beni çoktan bir anı defterinin sarı sayfalarında bıraktığını düşünmeden.
o deftere zaman zaman göz attığını bilmesem bunları yazar mıydım onu da bilmiyorum.
üşüyorum, çok üşüyorum... güneşlerde bile buz gibi bir yalnızlık oluyorum. göz yaşlarımdaki tuz kurutuyor yüreğimdeki şiirleri...

neydi o söz: ' güller yağmura yakalanınca' dedi adam, kadın ekledi 'soldu'
yağmura yakalanan güller gibiyim şimdi..
bir uzun yol otobüsünde
ayrılığa açıyor yağmurda ıslanan güller

yağmurda ıslanan güller gibi
kupkuruyum.....


arwen 8 Haziran 2006 23:48

Bekliyorum


Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski şarkının nağmeleri geçiyor..
İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim..
Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konusuyorum hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını yakıyorum..
"Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin umidimin aynası..Hoşgeldin..
Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldim yastığıma kapatıp gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara acıp bağrımı,öyle hissettim
seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..Icim nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir de duyunca sesini
uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik mi,diyorsun..
Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa umutları taşımak
içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun
bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle,
seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına kavuşamamaktan korkuyorum..
Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklıgını bırakıp sana,eğer istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip rüyalarına,arkama bile bakmadan,
göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir köşesinde
anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep sevecegim.."
Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her duyguyu beklediğim gibi..


Mystic@L 8 Haziran 2006 23:59

DOKTOR VE HASTASI
Kanser hastanesinde bashekimken Serap adinda genc bir hanim hastam vardi.
Bu hastam gögüs kanserine yakalanmis ve tedavi icin yurt disina gitmek
istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkani bulamamisti. Serap'i
özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altina aldim. Ve kisa bir süre sonra da
Allah'in izniyle iyilestigini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diger kanserliler
gibi ilk 5 yillik süreyi cok dikkatli gecirmesi gerekiyordu.
Bir is kadini olan Serap, 4 yil kadar sonra 1 ihale icin izmir'e gitmek
istedi. Kis aylarinda oldugumuz icin uçakla gitmesi sartiya kabul ettim.
Maalesef bilet bulamamis ve benden habersiz bindigi otobüsun kaza gecirmesi
üzerine 6 saat kadar mahsur kalmis. Dönüsünden kisa bir süre sonra kanser,
kemik ve akcigerine yayildi. Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle
yürüyemez hale gelirken, hastaligin akcigerdeki tezahuru sebebiyle de devamli
olarak oksijen cihazi kullaniyor ve söyledigi her kelimeden sonra
agzini o cihaza yapistirarak nefes almak zorunda kaliyordu. Evine gittigim
gün, yine güclükle konusarak:
- Doktor bey, dedi. Ben size...darginim.
- "Niçin?"diye sordum.
- "Siz...dindar...bir...insanmissiniz...nicin...bana...da,
Allah'i...ölümü... ahireti... anlatmiyorsunuz?"
Dini inançlarinin çok zayif oldugunu bildigim için bu teklifi karsisinda
oldukça sasirdim. O'nu üzmemeye çalisarak:
- "Doktora ulasmak kolaydir dedim. Parayi bastirdin mi istedigine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi icin gönülden istek duymalisin..."
Konusmaya mecali olmadigindan "ben o istegi duyuyorum" manasinda basini
salladi. Artik ümitsiz bir tibbi tedavinin yanisira, ebedi hayatin ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz baslamis ve son günlerini yasayan
Serap icin bu dersler "hizlandirilmali ögretime" dönmüstü. Anlattigim iman
hakikatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatina bir hafta kala:
- "Doktor bey, dedi. Ben...ölürken...ne...söyleme-liyim?"
- "Senin durumun cok özel" dedim. Kelime-i Sehadet sana uzun gelir.
O ani farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine basini salladi. Cok istirabi oldugu için
Serap'a sürekli morfin yapiyor ve O'nu uyutmaya calisiyorduk. Ben,
bir is seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüsümde annesi
telefon ederek:
- "Serap, bir haftadir morfin yaptirmiyor." Dedi."Sabahlara kadar
inliyor ve cok istirap çekiyor."
Hemen eve gittim ve igne yaptirmamasinin sebebini sordum. Aldigim cevabi
hala unutamiyor ve hatirladikça ürperiyorum.-"Ya morfinin tesiriyle ölüme
uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?. Iste Serap, böyle
bir hanimdi. Bu arada benden istihareye yatmami ve eger bir kaç gün daha
ömrü varsa , son günü uyanik kalacak sekilde morfin yaptirilmasini rica
etti. Ben hiç adetim olmadigi halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye
yattim ve Serap'in acizligi hürmetine olacak ki Sali gününe kadar yasiyacagina
dair isaret sezdim.
Ertesi gun O'na:
- "Hiç korkma!" dedim. "Igneyi vurdurabilirsin."Ve Serap bir veda niteligi tasiyan
bu görüsmemizde son sorusunu da sordu:
- "Doktor bey...Azrail...bana...nasil...görü...ne-cek?"
- "Kizim," dedim. "O bir melek degil mi? Hic merak etme, sana yakisikli
bir prens gibi gelecektir."Sali günü Serap'in agirlastigi haberini alinca
hemen eve gittim. Ancak vefatina yetisememistim. Ailesi tam manasiyla
perisandi. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanim akrabasi
ayaktaydi ve beni görünce yanima gelerek:
- "Doktor bey, biliyor musunuz , bu evde biraz önce bir mucize yasandi!" dedi ve
devam etti:
- Serap, bir saat kadar once oksijen cihazini atti ve "yataktan kalkmasi imkansiz"
denmesine ragmen kalkarak abdest aldi, iki rekat namaz kildi. Bütün ev halki hayretten
donup kaldik. Ve kelime-i Sehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
- "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediginden de güzelmis!!!"


ramsstein 9 Haziran 2006 00:21

Hüzün Adası, Duygu Gemisi

Seni tanıdıktan sonra hep kızmışımdır zamana,ne çabuk geçiyor diye...Oysa şimdi ben seni sensizlikle yaşamaya mahkumum. Ne de zor seni sadece rüyalarımda yaşatmak...Benim olmayacağını biliyorum.
Anlatsam sevgimi ,aşkımı karşılıksız kalacağından korkuyorum .Ağzından çıkacak bir “Hayır”cevabı inan ruhumu bedenimden ayıracak.
Yanında gölge olmuştum,sen hiç farkıma varmamıştın. Her sabah yolunu gözler,dersten çıkışını beklerdim. Herkes mutluluğun tadını çıkarırken ben ayrılıkları ezberledim. Oysa ben gözlerine bakıp yüreğine dalmak için neler vermezdim...Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Çatlamış dudakların suya muhtaç olduğu gibi ben de sana muhtacım.
Her gece hayaller kurardım. Kurduğum hayallerde bile benim olmazdın. Sabaha kadar uyutmazdın beni. Gece gündüze kavuşurken ben hala sana kavuşamıyordum. Yüreğimi parçaladığın yetmezmiş gibi şimdide beynimi kemiriyorsun. Doğmayı bekleyen güneş gibi bekliyordum seni...Bıkmıştım artık acı çekmekten ve ayrılıkları ezberlemekten. Mutluluğa hasret kalmıştı yüreğim,tam beş yıl olmuştu karşılıksız aşkım başlayalı...
Hiçbir zaman cesaretli olamadım. Yine ben senden habersiz, ben seni sensiz yaşıyorum kardelenim. Yıllar çabuk geçti ben seni hayal bile edemiyorum. Hayalin bile benden uzak...
Geçenlerde gördüm seni, tam iki sene sonra. Yüreğim deli gibi çarptı. Ayakta duracak takatim bile yoktu. Çocuğunu elinde görünce kendimden geçtim. Önce gözlerim nemlendi, sonra usulca dökülüverdi. Kirpiklerimin arasından birkaç damla yaş. Umutlarım bir film şeridi gibi geçiyordu aklımdan. Sanki bir kağıdın yanıp rüzgarla savrulması gibi tüm umutlarım yok oldu. Olsun be kardelenim belki sana sahip olamamıştım ama şunu bilmeni isterim ki, bende yarattığın seni benden kimse koparmaz.
S. Bayraktar


KafKasKarTaLi 9 Haziran 2006 00:54

Şehidimin kabrini arıyorum .
Bu bir fıkra yada masal değil bu gerçek acı bir gerçek. lütfen okuyun ve destek verin. bu yazıyı yazan bir çanakkale şehidinin torunu. çanakkale gezimizde dedesininin, değil kabrini adının yazılı olduğu bir taş parçası bile bulamadık. bunun yanında anzakların isimlerini ve mezar taşlarını teker teker gezip okuyabildik. dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum burası TÜRKİYE. orada mezar taşlarını kolayca bulmamız gereken şehitlerin uğruna can verdiği ülke.

Soğuk bir Mart günü... Çanakkale, Gelibolu yarımadası... Binlerce askerimiz, şehidimiz Gelibolunun çeşitli yerlerinde yatıyor: Anafartalar’da, Bomba Sırtında, Ertuğrul, ;Ölüm(morto) Koyu’nda, Kanlı Sırtta, kısaca Yarımadada bastığımız her yerde... Hâlâ topraktan şehitlerimize ait kemiklerin çıktığı söyleniyor.

Yurdun hemen hemen her yerinden gelen ziyaretçiler... Kimi şehit dedesini, bir yakınını aramak, kimileri ise şehitleri yâd etmek için, dua etmek için gelmişler...

Şehit dedesi, bir yakınını veya hemşerisini arayanlar hayal kırıklığına uğruyor; zira bizim şehitlerimizin bırakın doğru dürüst bir kabri, yapılan çeşitli anıtlarda, yazıtlarda ismi bile yok, esamesi okunmuyor. Kimin nerede yattığı, ne oduğu belli değil.

Anadolu’nun bağrından kopup *******, babasını, eşini, çocuğunu, gençliğini terk edip “Vatanım namusum elden gitmesin” diye burada şehit düşen 253 bin Mehmetçik maalesef -bazı istisnalar hariç- KAYIP !
Çok hazin bir tablo !

İngilizler, ilk anıt mezarlığını 1927 yılında yapmışlar ve Lozan’da buraların koruma altında olması için madde koydurmuşlar. Fransızlar ise 1930 yılında Ölüm Koyu’nda ölen askerlerinin mezarlarını yeniden tespit edip buradaki 2236 askerin adlarını yazmışlar. Avusturalyalılar, Yeni Zelandalılar, hepsinin buralarda anıt mezarlıkları var. Nerede askerleri çarpışmış ve ölmüş ise bu askerlerini topraktan çıkarıp kimlik tespiti yaparak defnetmişler, mezarlıklar yapmışlar üstelik bakımlı ve düzenli. Ölen askerlerin isimlerini de tek tek yazmışlar.
Binlerce kilometre ötelerden Yeni Zelanda’dan, Avusturalya’dan,

Fransa’dan, İngiltere’den, kalkıp gelen biri, buradaki dedesinin, akrabasının
nerede yattığını görebiliyor. Ne güzel bir vefa örneği!

Ya biz? Conk Bayırı’nda Anzak askerlerinin isimlerinin yazıldığı anıt mezarlarının yanında bulunan şehitlerimizin kemikleri, 1985’te yoplkanıp hepsi bir mezara koyulmuş, tek bir mezara toplu halde... Burada kimin yattığı belli değil, isim yok (!)

1997’de yapılan 57. Alay şehitliği ve 1993’te yapılan Sargı Yeri Şehitliği ile Nuri Yamut Anıtı’ndan başka kabrimiz, şehitliğimiz yok !
Bunun dışında 1954 yılında yapımına başladığımız 1960 yılında kısmen, güç bela tamamlanan, 2004 yılında yeniden restore edilen Hisarlık Tepesi’ndeki anıt. Ayrıca bazı heykeller, yazıtla... Yarımada’nın her yerine birer heykel, yazıt yapmışız.

Fakat hiçbiri kabrin yerini tutmuyor. Kabir bir başkadır bizim kültürümüzde. Kabirde manevi bir hava olur daima. Kabir ziyaretlerinde dualar okunur, kur’an okunur... Anadolu’daki kabir ziyaretleri de böyledir.

Binlerce kilometre dedesini veya bir yakınını görmeye gelen İngilizler, Fransızlar, Avusturalya ve Yeni Zelandalıların bu imkânı varken, ben kendi yurdumun sınırları içindeki yerde şehid dedemin yattığı yeri göremiyorum!
Bırakın kabrini, yazıtlarda ismine bile rastlayamıyorum!
Nerede benim şehit dedemin kabri?
Doksan yıl geçmiş. Şimdiye kadar buradaki şehitlerin yattığı yerler tespit edilip tıpkı İngilizler, Fransızlar ve Anzakların yaptıkları gibi, mezarlıklar, şehitlikler yapılamaz mıydı?
Birkaç heykelle, anıtla, göstermelik şehitlikle bu suç örtbas edilebilir mi?

Şehitlerin değil ama bizim bu kabirlere ihtiyacımız var. Hemde çok! Yeni neslin; çocukların, gençlerin ihtiyacı var.
En çok ihtiyacı olanlarda devletin yönetimine talip olanlar, devleti yönetenler. Onların bu görevlere gelmeden önce muhakkak “ÇANAKKALE RUHU” nu anlamaları lâzım. Çanakkale’yi yaşamaları, Çanakkale’yi görmeleri lâzım.

Zararı trilyonlara varan KİT’lerin lojmanlarını, hatta en gözde turistik yerlerde bu kurumlarda çalışanlar için yaz kamplarını eksiksiz yapan bürokrasimiz, “devlit-i âlimiz(!)” bu kabirleri şimdiye kadar –herhalde parasızlık sebebiyle, belki de başka bir sebeple- niye yapmamışlar? Bunda bir kasıt mı var?

Hadi devletimiz yapamadı diyelim. Pekiyi nerede bizim sivil toplum örgütlerimiz? Nerede iş adamlarımız? Nerede vakıflarımız? Nerede bu millet? Nerede, nerede? Bunun maliyeti nedir ki?

Yazık, hemde çok yazık! Bu ayıp bir an evvel düzeltilmelidir. Şehitlerimize saygı ve minnet borcumuz var. Bunu herkesin bilmesi lâzım, bu saygısızlık ve vurdumduymazlık için utanıyorum, haykırıyorum!
Şehidimin kabrini arıyorum!
Nerede benim şehit dedemin mezarı?


ramsstein 9 Haziran 2006 01:01

HISSETTIGINIZ SEVGIMI SAPLANTIMI?
Saplanti, hemen ortaya çikan bir arzudur, sevgi ise atesi yakalayan arkadasliktir. Sevginin kökleri vardir ve bir gün büyümeye baslar. Saplanti güvensizlik duygusuyla birdir. Heyecanlanirsiniz ve sabirsizlanirsiniz fakat gerçek anlamda mutlu olamazsiniz. Içinizi kemiren süpheler, cevaplanmayan sorular, sevilmediginize, yakin olmadiginiza dair düsünceler vardir. Bunlar hayallerinizin bozulmasina neden olur. Sevgi ise anlayistir, bazi kusurlari kabul etmektir. Gerçektir. Size güç verir, sizin önünüzde büyür. Karsinizdaki sizden uzak olsa da onun varligini bilmek içinizi isitir. Mesafeler sizi ayirmaya yetmez. Kafanizda hala oynayan ikinize ait film kareleri vardir. Ve siz bu film karelerini izlemekten hiç vazgeçmezsiniz. Size uzak ya da yakin olsa da içiniz rahattir çünkü onun size ait oldugunu bilirsiniz ve onu beklersiniz. Tutku; "Hemen evlenmeliyiz. Onu kaybetmeyi göze alamam" derken Sevgi; "Sakin ol. Panik yapma. Gelecegini güven ile hazirla" der. Tutkunun cinsel heyecanlari vardir. Birlikte oldugunuzda günün cinsellikle bitmesini istersiniz. Sevgi ise cinsellik üzerine kurulmamistir. Arkadasligin olgunlasmis halidir ve seks sadece iliskinin daha güzel olmasini saglar. Iki asik olmadan önce iki iyi arkadas olmalisiniz. Tutkunun güvenirligi yoktur. Sizden uzakta oldugunda "Beni aldatiyor mu acaba?" diye düsünürsünüz. Bazen bunu kontrol etmeye bile kalkarsiniz. Sevgi güven demektir. Sakin ve emindir. Karsinizdaki sizin güveninizi hisseder ve bu, onun daha güvenilir olmasini saglar. Tutku pisman olacaginiz seyleri yapmaya zorlayabilir. Fakat sevgi hiçbir zaman sizin yanlis yollara sapmaniza izin vermez. Sevgi yüceltir. Sizi yukarilara çikarir. Yukari bakmanizi saglar. Düsünmenizi saglar.


arwen 9 Haziran 2006 01:10

Belki..


Belki Tanrı yanlış insanlarla tanışmamızı istedi. Doğru insanı tanımadan önce,
böylece en sonunda doğru insanla tanıştığımızda, bu hediyenin ne yüce olduğunu anlamamız için. Belki mutluluk kapısı kapandığında, başkası açılıyordur. Fakat böyle zamanlarda kapanan kapıya öyle uzun bakarız ki, bizim için açılan diğer kapıyı görmeyiz bile. Belki en iyi arkadaşlık, sallanan bir koltukta beraber sallandığınız, tek bir kelime etmediğiniz ve giderken bunun hayatınızdaki en iyi sohbet olduğunu düşündüğünüz kişilerde saklıdır. Belki, elimizde olanın kıymetini kaybettiğimizde anladığımız doğru olabilir, fakat elimize gelene kadar, neler kaçrdığımızın farkına varamadığımız da doğrudur. Birine sevginizin tümünü sunmak, asla sizi de aynı şekilde seveceğinin garantisi değildir. Sevgiye karşılık beklemeyin; sadece sevginin karşıdakinin kalbinde büyümesini bekleyin. Fakat olmazsa da, sizin kalbinizde büyüdüğüne emin olun. Birine çarpılmak için bir an yeterlidir, birinden hoşlanmak bir saat ve birini sevmek için de bir gün yeterlidir... Ama birini unutmak bir ömür sürer. Görünüşe aldanmayın; kandırıcı olabilir. Zenginliğe aldanmayın; yok olup gidebilir. Sizi güldüren birini seçin. Çünkü karanlık bir günü aydınlatan tek şey bir gülümsemedir. Kalbinizi gülümsetebilen birini bulun. Öyle zamanlar vardır ki, bazen birini öylesine çok özlersiniz ki, onu hayallerinizden çıkarıp, gerçek hayatta kucaklamak istersiniz. Hayal etmek istediğiniz şeyi hayal edin, gitmek istediğiniz yere gidin, olmak istediğiniz kişi olun, çünkü yaşayabileceğiniz tek bir hayatınız var. Ve tüm bunları yapabilmek için tek bir şansınız... Sizi tatlı kılacak kadar yeterli mutluluğunuz olsun, güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz, insan kılacak kadar üzüntünüz, ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar umudunuz olsun. Daima kendinizi başkalarının yerine koyun. Eğer kalbiniz acıyorsa, o kişininkiler de acıyordur. En mutlu kişiler, her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karşılarına çıkan her şeyin değerini en iyi bilenlerdir. Mutluluk; ağlayanlar, incinenler ve çabalayanlar için vardır. Çünkü böyle insanlar, hayatlarına giren her insanın önemini takdir edenlerdir. En parlak gelecek, unutulmuş bir geçmişin üstünde yükselir. Geçmişinizdeki kalp kırıklıklarını ve hataları silemezseniz, hayatın içinde ilerleme şansınız olmaz.


Mystic@L 9 Haziran 2006 01:11

1964 yılı bir kış sabahı Sabiha ders çalışmak için erken kalkmıştı. Hafifçe odasının perdelerini açarak dışarıya baktı. Her taraf karla kaplıydı. Ders çalışmaktan vazgeçerek kışlık giysilerini giydikten sonra sessizce dışarı çıktı. Annesi ve babasını uyandırmadan damları üzerindeki karları kürüyecekti. Tehlikeli de olmasına rağmen kırık bir merdivenle bir eline aldığı kar küreğiyle damlarının üzerine çıktı. 13 yaşındaki bu kız çocuğu soğuk rüzgarlar altında karları kürürken ağzının içinde mırıldanarak derslerini tekrarlıyordu. Cıvıl cıvıl haliyle hayata bağlılığı, her ne kadar kendi elinde olmasa da, onun geleceğinin bir göstergesiydi.
Annesi Gülsüm uyanır uyanmaz kocasına :' Bak bey! Sabiha'm yine dama çıkmış... Her kar yağdığın da bizi uyandırmadan damlarımızdaki karları temizlemek için çırpınır... Yatağını da toplamış... Biricik kızım kırık merdivenle nasıl çıktı ki yukarıya?' dedi .Ve evlerinin giriş kısmının önünden bağırarak:
'- Kızım okula gideceksin biraz sonra... Yorulma sen! Gel önce karnını doyur... Sonra çıkar ben karları temizlerim!' dedi. Sabiha :
'-Anneciğim uyandınız mı? Siz beni düşünmeyin... Ben ne kadar da dikkat etmiştim; sizi uyandırmadan şu işleri bitirmek için...'
Gülsüm hanım :
'-Dama çıktığını daha önce fark etmiştim ! Kürek seslerinden... Kızım, biraz önce sesini de duydum... Konuşuyordun... Benden bir şeyler mi istiyordun yoksa?'
'- Yok anne biraz yüksek sesle derslerimin tekrarını yapıyordum...'
'- Sabahın bu kör saatinde dam başından kızımın ayakları kayar da düşer diye, bir türlü uyuyamadım...Çıkayım da bir bakayım dedim kendi kendime... Babanın bir erkek çocuk istemesi de işte bu yüzdendi. Sana kıyamıyoruz kızım... İşini çabuk bitir de in aşağıya ...'
Tam kapıyı açıp içeriye gireceği sırada annesi aşağıdan tekrar seslendi :
'- Kızım az kalsın unutuyordum... İneceğin zaman bana haber ver yüksek sesle de, merdiveni tutayım... Biliyorsun merdivenimiz çok sağlam değil...'
Sabiha üşüdüğünü fazla belli etmeden :
'- Tamam anneciğim sen hiç merak etme... Güneş doğmadan ben buraları temizlemek istiyorum... Değilse su altında kalırız.Git biraz uyu...' dedi.
Bu sözlerinden sonra, bir an için gözleri daldı... uzaklara bakarak.'Annem neden erkek evladı istediklerini bana anlatıyor... Sanki erkek çocuğuyla kız çocuğunun bir farkı varmış gibi...Halbuki her ikisi de evlat... her ikisi de can taşıyor?..Ben bir mana veremiyorum?' diye zihninde annesinin sözleriyle ilgili yorumlar yaptı.
Sabiha annesi ve babasının yorulmalarını istemediği için, zor da olsa bu işleri seve seve yapıyordu. Bir taraftan derslerine çalışması diğer taraftan da bu şekilde ev işleri yapması ona mutluluk veriyordu.
Nisan ayının ilk haftasında, şehir merkezine 4 km uzaklıktaki bağ evlerine taşındılar. Orada hem meyveleri hırsızlara karşı koruyacaklar... Hem de bağ işlerini yakından takip edeceklerdi!
Her gün oradan okula gidip gelmek güç olsa da buna katlanmak zorundaydı...
Günlerden bir gün, okul sonrası yaya olarak elindeki ders kitaplarıyla dolu çantasıyla bağ evlerine gidiyordu. Yollar ıssızdı. Arada sırada bekçi düdüklerinin yankılanan sesleriyle çevredeki çekirgelerin sesleri birbirlerine karışıyordu ! Bir ara, arkasından bir kişinin koşarak kendisine doğru yaklaştığını fark etti ! Birden korkarak irkildi! Geriye baktı. Bir okul arkadaşıydı! Titrek adımlarla gelen bu kişi Sabiha'ya :
'- Sabiha... Sabiha ben Ahmet... Çoktan beri seninle konuşmak istiyordum.
Şehirdeki evinizde otururken cesaret bulamamıştım! Ben seni çok seviyorum! Bunun için peşinden geldim!' dedi
Sabiha :
'- Ama ben seni hiç sevmiyorum ki ! Sen sevgini kendine sakla! Sonra peşimden gelmeyi de bırak! Bir gören olursa seni değil, beni suçlarlar...'
Ahmet :
' - Ama... '
' - Aması maması yok...Beni rahatsız etme! ' diye karşılık verdi Sabiha.
Tam bu sırada bağ bekçilerinden biri yandaki bağın yıkık duvarlarının üzerinden atlayarak önlerine çıkmıştı! Sabiha ve ailesini tanıyan biriydi...
Her ikisi de donakalmışlardı... Bekçi :
' - Kız Sabiha... Kim bu peşindeki kırık?' (*)
Sabiha kıpkırmızı olmuştu. Sıkılgan bir şekilde :
'- Benim haberim yok... sınıf arkadaşım peşime takılmış... Ben de...'
Bekçi :
' - Kes sesini! Sen fırsat vermezsen bu adam senin peşine takılmaya cesaret bulabilir
mi? Bana maval okuma!'

Ahmet'e döndü sonra :
' - Utanmıyor musun ulan tek başına gelen bir kızın peşine takılmaya? Şunlara bak
okuyacaklar da adam olacaklar şu vaziyetleriyle! Söyle bakayım sen kimin çocuğusun?'
Tekrar Sabiha'ya döndü:
' - Biraz sonra babanı göreceğim... Anlatacağım olup bitenleri. Kızınız bağ yollarından arkasında bir kırıkla buraya geliyor diyeceğim! Namussuz seni! Bir de utanmadan konuşuyorsun benim karşımda! ' dedi.
Ahmet konuşmalar devam ederken koşar adımlarla oradan uzaklaştı... Tek bir cevap dahi verememişti. Bekçinin sözleri onu da oldukça etkilemişti?
Sabiha bekçinin söyledikleriyle endişeye kapılmıştı. Zihninden geçen bir yığın soruya cevap arıyordu! İşin içinden nasıl çıkacaktı? Bekçi gerçekleri çarpıttığı gibi, kendisine konuşma fırsatı dahi vermemişti! Aksine bir suçlamayla karşı karşıya kalmıştı! 'Bor gibi küçük bir ilçede bekçi kendi kafasındaki suçlamaları aleyhimde birkaç kişiye anlatsa benim hayatımı karartmaya yeter...' diyordu içinden!
Bağ evine gelmişti. Kapıya bir kaç kez vurdu... Sonra :
'- Anne!.. Anne!..' diye bağırdı.
Ses gelmeyince yandaki iri bir taşın altına baktı. Dış kapının anahtarı oradaydı...
İçinden ' İyi ki annemler daha gelmemişler...' dedi. Kapıyı açtı ve arkasına bir taş koydu.
Sonra bağ evinin anahtarını da her zaman koydukları yerden aldı. Kapıyı açtı! İçeriye girdi.
Karşısındaki raf üzerinde bulunan 'folidol' isimli elma kurdu zehiri birden dikkatini çekmişti!
Çantasını bir kenara attı. Zehir kutusunu eline aldı. Çantasından bir kağıt çıkararak bir şeyler yazdı. Sonra zehir kutusunun kapağını açarak birkaç yudum içti! Çok geçmeden olduğu yere yığıla kalmıştı
Çekirge sesleri her zaman olduğu gibi çevreyi kuşatmaya devam ediyordu...
Bir saat sonra dış kapı vuruluyordu. Annesi ve babası gelmişlerdi. Annesi :
' Sabiha'mız gelmiş...' dedi kocasına! Biraz beklediler kapının açılmasını.Ses gelmeyince babası öfkeli bir biçimde biraz daha kuvvetli yumruklamaya başladı kapıyı :
'- Sabiha... Sabiha! Neredesin... aç kapıyı? '
Tahammül güçleri kalmamıştı... Kapıyı zorlayarak ittiler arkadaki taşla birlikte... Eşekleriyle içeriye girdiler... Kedileri acı acı miyavlıyordu... İç kapı açıktı ve Sabiha ortada yatıyordu. Ağzında köpükler vardı... Kenarda ağzı açık duran bir elma kurdu zehiri... Önünde defter, yanında kalem bulunan bir kağıt parçası vardı. Üzerinde ise şunlar yazılıydı :
'-Çok kıymetli anneciğim ve babacığım, Hayatım boyunca korkuyla yaşadım... Sizi su ana kadar üzdüysem beni affedin! Arkamdan herhangi bir suçlama olursa inanmayın! Ben suçsuzum! Öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı çok seviyorum... Bir kişi hariç. O ise, benim hayatımı kararttı!
Annesi ve babası gözyaşlarını tutamadılar! Belki ölmemiştir diye eşeklerinin üzerine onu yüzükoyun yatırarak şehir merkezine götürdüler! Feryatları dayanılacak gibi değildi!.
Babası :
'İnşallah kızımız ölmemiştir...' diyordu hanımına.
............
Hastanede acil serviste kontrolden geçirildi! Doktorlar :
Sabiha için ' iki saat önce ölmüş ...' dediler.
Çevrede bilinmeyen sınıf arkadaşının aşkı, gizli kalan bekçinin suçlamaları ve ortaokul ikinci sınıf öğrencisi Sabiha'nın sona eren hayatı yönünde yorumlar yapıldı! Arkasından okunan yüksek notları arkadaşlarına ve öğretmenlerine hüzünlü anlar yaşatırken, sınıfında boş kalan yeri asla doldurulamadı.
Çekirge seslerinin yankılandığı sokaklardaki acı hatıralar gibi mevsimlerin ibresi kışları
gösterirken damlarını örten beyaz hüzünler yine onların önlerine serilecekti.


ramsstein 9 Haziran 2006 01:26

Hoşçakal...

Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?
Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...
Ne güzel başlamıştı. İkimizde gençtik deli doluyduk, coşkunluğumuzun son safhasında kanımızın kaynadığı bir anda gördük birbirimizi, sevdalandık.
Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.
Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların.Aşk yeminleri ettik tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. Ne alaylı bakan gözlere, ne karşı çıkan büyüklere, ne de dost sözüne aldandık. Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.
Romantik şarkıları serin aksam üstüleri yaşadık seninle. En güzel çiçekleri verdin bana. Rüyalarda bile hep ikimiz vardık. Gerçek aşkı tattık bunu sende biliyorsun.
Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... güzel başlayan çok güzel yaşanan bu aşkı aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine biz yaşıyoruz...
Ne dersin bu da Allah’ın bir lütfü değil mi bize? Lütfen ağlama.
Neden benimkilerle yarışıyor göz yaşların? Sen benim güçlü kocaman sevgilim değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum, haydi sil gözyaşlarını. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.
Sana bir şey söylemek istiyorum. Mavi gömleğin sana çok yakışıyor bir daha kız tavlamaya niyetlenirsen bu sözlerim aklında bulunsun. Bir de küçük bir istek arkana dönüp bakma tamam mı her şey burada bitsin, hoşça kal...


Mystic@L 9 Haziran 2006 01:34

Aptal Kral
Saat her zamankinden geçti. Karanlık sanki daha bir koyu, hava daha bir bunaltıcıydı. Burnuna ulaşan kokular, nem ve kükürtten ibaretti. Ayaklarının altındaki su birikintileri sinsice kaplamıştı ara yolu. İki yanındaki duvarların yüksekliği sisten belli olmuyordu. İnsana bir mağaradaymış izlenimi veriyordu. Sadece iki sokak lambası vardı ve ışığın yetersizliği havayı kahverengiye boyamıştı. Alaca bir kahverengi. Az ilerde çöp bidonlarından biri taşmış çöpler yerlere saçılmıştı ama kokusu ortalığa yayılmamıştı. Herhalde kükürt kokusunu hiç bir şey bastıramazdı. Kendi adım sesleri, şu an dünyadaki en huzurlu şeyi, sessizliği bozan tek şeydi. Doğduğundan beri kösele ayakkabı giyinirdi ve Allah izin verirse ikinci yaşantısında da kösele giymek istiyordu. Ama şu an köselelerinin sesi istediği en son şeydi. Ayakkabılarını çıkarmayı düşünmedi bile, çünkü ayaklarının ıslanmasına asla dayanamazdı.

Geniş bir koridora benzeyen ara yolda ilerlemeye devam etti. Binaların boyu asla kısalmıyordu ve kükürt kokusu genzini yakmaya devam ediyordu. Yerdeki su birikintilerine basmamak uğruna hem zamanını harcıyor hem de dikkatini dağıtıyordu. Eğer üzerinden geçemeyeceği büyüklükte bir birikinti çıkarsa herhalde bu işten vazgeçerdi. Ama öyle bir birikinti, gölet demekti. Arkasına dönerek manzarayı görmek istedi. Az önce saptığı ana yol neredeyse kaybolmak üzereydi. Zaten aralıklarla geçen arabaların farları olmasa , kimse orada bir yol olduğunu iddia edemezdi bu mesafeden. Tekrar önüne dönerek yoluna devam etti. Sol tarafındaki duvarda bir borudan su akıyordu. Sıçrayan damlalardan kendini korumak için karşı duvara yanaşık ilerlemek zorunda kaldı. Yağmur yağmadığına göre, kim bilir akan o su ne biçim bir pislikti.

Yol az ilerde sağa doğru kıvrılıyordu. Karanlık bir dönüş. Koridorun bu kısımları azda olsa sokak lambalarının ışığından faydalanabiliyordu ama o kıvrımdan sonrası kesinlikle karanlıktı. Ve bir şeyden daha emindi, orada kükürt kokusu her şeyden daha keskindi. Düşüncelerinden bile.

Bu sabah uyandığında, hala yaşadığına lanet etmişti. Ama şimdi durumundan o kadarda şikayetçi sayılmazdı. Zaten bu işin başlangıcı hep sıkıcı gelmişti ona ama büyüsüne kapıldığında çok hoşlanıyordu. Sırf bu yüzden evlenmemiş ve düzenli bir yaşantıyı ret etmişti. Para derdi hiç olmuyordu. Gerçi bu yaşantıda fazla paraya ihtiyaç yoktu. Ona sadece olayın büyüsü yetiyordu. Bu dünyada kaç kişi kendisi kadar şanslı olabilirdi ki. Tabi ki hiç kimse. Sadece bir derdi vardı yaşadıklarını paylaşamıyordu. Gerçi paylaşmaya ne ihtiyacı nede zamanı vardı. Yaşıyordu işte hem de en mükemmel şekilde. Karanlık kıvrıma gelmişti. Tamda düşündüğü ve bildiği gibi karanlıktı orası. Elinde bir el feneri olmadan bu karanlıkta ilerlemek mümkün değildi ama o yolu ve ulaşacağı noktayı çok iyi biliyordu. Hatta karanlığın arkasını bile. Kıvrımda durdu. Derin bir soluk alarak düşünmeye çalıştı. Az sonra onunla tekrar konuşacak ve gerekenleri öğrenecekti. Yine susacak ve bir şey söyleyemeyecek miydi. Ama yolda gelirken ona söyleyecek o kadar çok şey planlamıştı ki. Fakat şimdiden hepsi kafasından uçup gitmişti bile. Galiba daha cesaretli olduğu bir anda denemeliydi. Her nasılsa bir şekilde isteklerini sunacaktı ona. Madem onun için bunca şeyi yapıyordu, oda karşılığında bazı şeyleri yapmalıydı.

Karanlığa dalmadan önce su birikintileri geldi aklına. Ya onlardan birine basarsam diye düşündü. Bu fikri aklından kovması o kadar zor olmuştu ki. Zaten ona yaklaşınca bunları düşünecek vakti olmayacaktı. Kıvrıma girmeden, bu köşeyi aydınlatan yoksul ışıktan biraz olsun faydalanarak, karanlığın dibine, su birikintilerine baktı ve kendine en azından başlangıç olarak bir rota çizdi. Önce sola yanaşık gidecek, iki adım attıktan sonra yolu ortalayacaktı. Sonrasını kestiremiyordu. Buna gerekte kalmayacaktı. O fazla uzakta değildi.

Dün gece rüyayı saat kaçta gördüğünü hatırlamıyordu. Genellikle bu rüyaları gördükten sonra uyanır ve saatin kaç olduğunu öğrenirdi ama bu sefer öyle olmadı. Rüyadan sonra uyanamadı. Sanki uyanmaması gerekiyormuş gibi rüya uzadıkça uzuyordu. İlk kez böyle bir şey olmuştu. Önceleri kısa bir rüya görür ve ne yapması, nereye gitmesi gerektiğini öğrenirdi. Bu sefer bambaşkaydı. Bu yüzden sabahleyin korkusunu inkar etmemişti. Daha önce korkacak asla bir şey olmuyordu. Yinede gördüğü rüyanın yoğunluğundan korkması gerektiğine emindi. Korkmuştu da.

Karanlık kıvrımda ilk adımları kuru bir şekilde oldu. Eğer doğru ilerlerse birkaç adım daha ıslanmayacaktı. Garip bir şeyi fark etti, burnunu yakan kükürt kokusu artık yavaş yavaş kayboluyordu. Aslında bu hiçte garip değildi. Ona her yaklaştığında beynindeki bütün kötü şeylerden kurtulmuyor muydu. Elbette kurtuluyordu. Hatta onunla görüşmediği süre boyunca biriktirdiği bütün insansı iğrençliklerden bile arınıyordu. Onun verdiği görevi bitirdiğinde kendisini yeni doğmuş bir bebek gibi hissediyordu. Buda dünyadaki bütün uyuşturuculardan bile daha iyi bir haz veriyordu. Ona iş yapmak sanki mutluluk oyunu oynamak için attığı bir jeton gibiydi. Eğer o isterse o jetonlardan her zaman verebilirdi kendisine. Ama neyin nerede ve ne zaman yapılması gerektiğini, o her zaman daha iyi bilirdi.

Onunla ilk tanıştığı zamanı asla unutmayacaktı. O zaman ne kadar da korkmuştu. Hayatında korku namına bir şey varsa ancak anlamıştı. On sekiz yaşındaydı ve liseyi daha yeni bitirmişti. Üniversite hayalleri peşinde koşturmaktan çoktan vazgeçmişti. Okumanın kendisi için olmadığına, farklı şeylerin peşinde olduğuna karar verdiği zamanlardı. O zamanlar herkes gibi kendisinin de bir annesi ve babası vardı ve bir çoğunun gıpta ettiği bir ailesi. Şimdi onların yüzlerini bile unutmuştu. Mutluluğun gerçek anlamını bilmediği o günlerde garip olan bir şey yaşamıştı. Belki günlerce belki de aylarca aynı rüyayı görmüştü. O rüyayı o kadar çok görmüştüki ki artık ayrıntılarını bile hatırlıyordu.

Gözünde güneş gözlüğü, yüzünde haki yeşil bir kar maskesi olan bir adam görüyordu. Yakası çenesine kadar uzun siyah bir kazak giyinen adam, sessiz adımlarla oturdukları evin kapısına geliyor, elindeki bir cisimle kapıyı açıyordu. Boyu fazla uzun olmayan hırsız evin içine girince hiçbir şeye dokunmuyor doğrudan, uyuduğu odaya giriyor ve rüyasında kendini uyandırıyordu. Uyanır uyanmaz hırsızla göz göze geliyorlardı. Adamın yüzünde güneş gözlüğü ve kar maskesi olmasına rağmen onun kötü niyetli olmadığını anlıyordu. Sadece orada bir tek şey görünüyordu. Kaşları. Beyaz ve uçlara doğru yukarı kıvrık kaşlarını hiçbir zaman unutmamıştı. Şimdilerde aynaya her baktığında o hırsızın kaşlarının aynısının kendisinde olduğunu görüyordu. Beyaz ve uçlara doğru uzun, kalkık kaşlar.

Hırsız onu uyandırdıktan sonra kendisini takip etmesini işaret ediyordu. Odadan çıkmadan önce onu takip edip etmediğini anlamak için bir kez ardına bakıyordu. Hırsızı takip ediyordu her seferinde. Adam odadan sessizce süzülüyor, sonra dış kapıyı da yine aynı ustalıkla geçiyordu. Merdivenleri inerken bir kez daha kendisine, onu takip etmesini işaret ettikten sonra sokağa çıkıyorlardı. Hırsızın ardından o kadar çok yürüyordu ki, bu rüyayı birkaç kez görse onca yolu asla ezberleyemezdi. Ama geçtikleri her sokağı her caddeyi su gibi biliyordu. Adam dört beş adım önde kendiside ardında kimselerin olmadığı ama tanıdık yollarda ilerliyorlardı. Sonunda iki lokantanın arasından bir dar yola sapıyordu. Karanlık ve ürkütücü bir yola. Daracık sokakta ilerledikçe karanlık çöküyor ve önündeki hırsız ışıkla birlikte belirsizleşiyordu. Bütün buluşma yerleri gibi orası, o ilk buluşma yeride digerleri gibi karanlık ve gözden uzak bir yerdi. Hırsızın adım sesleri durduğunda kendisinin de durması gerektiğine karar veriyordu. Karanlıkta ki hırsız mıydı yoksa kendisimiydi bunu o zamanlar kestirememişti ama karanlıktan yükselen konuşma sesi kendini o kadar korkutmuştu ki, şimdi o anı düşündüğünde bile aynı korkunun etkilerini hissediyordu. Tarif edilmez bir sesle sanki beyninin içinde konuşan hırsız sadece "Buraya gel" diyordu.

Rüya, hırsızın konuşmasından sonra bitiyordu ve her seferinde uyanıp evin içinde geziniyordu. İnsan rüyadayken sadece korktuğunu zannederdi ama iş gerçek hayata gelince korku gerçek yüzünü gösteriyordu. O zamanlar rüyasını ailesine anlatmış babası da geçici olduğunu, aldırmamasını savunmuştu. Fakat hiçte geçmemişti. Ta ki onunla gerçekten konuşuncaya kadar.

Hırsızı rüyasında görmeye devam etti. Ama bir yandan içindeki dayanılmaz merak kat kat artmıştı. Bir gün akşam vakti evden çıkmış ve her gece rüyasında hırsızı takip ettiği yolu bulmuştu. Kalbi korkuyla doluydu ama merakı her şeyden önce gelmişti. Gerçekte rüyasında gördüğü yer var mıydı. Varsa biri kendisini orada bekliyor muydu bunu bilmiyordu. Aslında bir rüyaya aldanıp böyle şeylere inanması çok saçma geliyordu kendisine ama yinede içinde bir ses onu sürüklüyordu. Eğer o yeri bulur, orada kimsenin beklemediğini görürse belki de artık o rüyaları görmeyecekti. Zaten öyle bir yer bulacağını bile zannetmiyordu. Beyninin derinlerinde bir yerde birinin, kendisini beklediğini söyleyip duruyordu. Gücü dayanılmaz büyük bir şeydi. İlk önce caddeleri ardından sokakları geçmişti. Buraya kadar rüyasının aynısını yaşıyordu sanki. Sonunda iki yanında lokantalar olan ürkütücü bir dar sokak gördü ve o yolun rüyasında hırsızı izlediği yol olduğunu anladı. Bir süre düşüncelerindeki karmaşaya kulak vermiş ama sonunda o sokağa girmek istediğine karar vermişti. Orada ne göreceğini ummuştu ki. O hırsızı mı. Bir insan rüyasında gördüğü sokaklara ve karanlık köşelere anlam verebilir ama asla aynı rüyada gördüğü bir hırsızı, gerçekte görmesi imkansızdı. Az sonra bunu ispatlayacaktı. İki lokantanın arasındaki dar sokağa girmişti. Tıpkı rüyasındaki gibi ıssız ve karanlıktı. Yanlarından geçtiği lokantalar, tıpkı bu sokak gibi ıssızdı kapılarının önünde kimseler yoktu. Sokağa girmiş ve karanlığa kendini bırakmıştı. Kafası karışmış neler olacağını garip bir cesaretle bekliyordu. Bir ara rüyada olup olmadığı konusunda kararsızlığa girmiş ama sonunda her şeyin gerçek olduğunu anlamıştı. Işık yine azalmış ve karanlığın içinde birinin durduğunu fark etmişti.

İlk kez onunla tanıştığı bu anı hatırladı. Onunla gerçekte ilk konuşması ve ilk aldığı görevi. O zaman o ilk görevi almasaydı, şimdi dünyanın en mutlu insanı olabilir miydi. Asla. İlk görevi, en acımasız görevdi. Bir tür sınama. Karanlıktaki adamın söylediği şeyleri duyunca önce korkudan çılgına dönmüştü. Nasıl bir şeyin içine düştüğünü anlayamamıştı. Ama yine aynı adamın vaatleri ve garip büyüsü o görevi kabul etmesine neden olmuştu. Her insanın içinde kendinin dahi bilemediği yönleri vardır. Eğer biri sizi yönetmez ve kendi başınıza o duygularınızı konturol etme cesaretine kalkışırsanız asla başaramazsınız. Bu yüzden dünyanın en şanslı insanıydı o. Bu yüzden yaptıkları dışardan ne kadar kötü görünse de, aslında her insanın yapmak isteyip ama yapamadığı şeylerdi.

O ilk acımasız görevi başarıyla atlatmıştı. Böylelikle dünyada hiç kimsenin geçemeyeceği bir sınavı geçmişti. Böle bir sınavı geçmek için onun gibi cesaretli olmak gerekiyordu. Cesaret, görevi veren kişi tarafından yönetildiği için asla kaybedilmiyordu.

Bu mutluluğu ve mükemmelliği hak ettiğine inanıyordu. Çünkü dünyadaki hiçbir insan bu kadar mutlu olacağını bilse bile, ailesini yok etmeyi düşünmez. Oysa çok yanılırlar. Bu mutluluk, için değil aileyi, bütün dünyayı yok etmeye hazırdı.

Acaba şimdiki görevi neydi. Gerçi görev ne olursa olsun sonunda alacağı mükafatı düşününce bunun öneminin olmadığına karar veriyordu. İlk mükafatını almaya başlamıştı bile. Kafasındaki bütün kötü şeyler uçmaya başlamıştı. Kıskançlık, cahillik, açlık, pişmanlık, sevgi, merak ve daha bir çok insansı iğrenç duygudan kurtulmuştu. Beyni çoktan mutluluk hormonlarıyla dolmaya başlamıştı. Buda göreve hazır olduğu anlamına geliyordu.

Karanlık vücudunu tamamen sarmıştı. Kükürt kokusu da tamamen kaybolmuştu. Kendini böyle zamanlarda hissettiği gibi çıplak ve hafif hissediyordu. Gözlerini kapayıp, bir duvarın dibine çöküp saatlerce, bu mutluluğun tadını çıkarabilirdi. Bunu yapmamasının tek sebebi görevini bitirdikten sonra, şu anki mutluluğun kat kat fazlasını yaşayak olmasıydı. Hem de bir diğer görev gelinceye kadar sürecekti.

Artık ayaklarının ıslanacağı korkusu da kalmamıştı içinde. Birkaç adım sonra onunla konuşacak ve yeni görevini yerine getirmek üzere gereken şeyleri öğrenecekti. Şimdiden sabırsızlanıyordu.

"Buraya gel."

İşte sesi duymuştu. Sanki huzurun sesiydi o. Sanki kendi içindeki yıllarca biriktirdiği mutluluğun sesi. Tabi ki oraya gidecekti. Eğer uygun düşse koşarak bile giderdi. Ama sakin olmalı ve kontrolü elinden bırakmamalıydı.

"Buraya gel."

Sesin geldiği yöne doğru adımlarını hızlandırdı ve durması gereken yerde de durdu. Yorulmak, kaybettiği vicdanı gibi yok olmuştu. Heyecan nabzını sıkan parmaklar gibi boğazına yapışmıştı. Şu anda en çok istediği şey onu görmekti ama o buna asla izin vermiyordu.

İkinci görevine çağrılmadan önce gördüğü rüyayı da asla unutamıyordu. Rüyasında durmadan ayakkabılarını kaybettiğini görüyordu. Sokaklarda yalın ayak dolaşmak kendini oldukça utandırıyordu. Kapının önüne, ayakkabılığa her yere bakıyordu ama ayakkabılarını bulamıyordu. Sonra ayakkabılarını ararken yanına yaşlı bir adam geliyordu. Onunda yüzü görünmüyordu ama iyi niyetli olduğu anlaşılıyordu. Yüzünde sadece gözleri görülüyordu. Koyu mavi gözleri. Tıpkı şu an kendi taşıdığı gözler gibi. Yaşlı adam ayakkabıların yerini bildiğini söylüyordu. Ve onları bulması gerektiğini de. Sonra yaşlı adamı takip ediyordu. Oda tıpkı hırsız gibi birçok caddeyi ve sokağı aşıp bir dar yola giriyordu. Yine karanlık her şeyi örtüyor ve yaşlı adam o oluyordu. Karanlığın içindeki ses ayakkabıların yerini söyledikten sonra. "Buraya gel." diyordu.

İkinci görevin rüyasını gördüğünde, ilki gibi tereddüt etmemişti. Zaten böyle bir şey bekliyordu. Sabah olunca doğruca yaşlı adamı izlediği yere gitmiş ve onu bulmuştu. Karanlığın içinde kendini bekler bir vaziyette. Görevini almadan önce mükafatının bir kısmını almış ve oracıkta dünyanın en mutlu insanı olur vermişti. Devamı görevden sonraydı.

İkinci görevi, yıllarca aşık olup bir türlü karşılığını göremediği kızı yok etmekti. Düşünmeden kabul etmişti. Çünkü yaşadığı ve yaşayacağı mutluluğun zerresini bile o kız yaşatamazdı kendisine. Hayatındaki son kadını da yok ettikten sonra mükafatını almış ve bundan sonraki yaşantısı böyle devam etmişti.

"Buraya gel."

Onun tam karşısında duruyordu. Yeni görevini dinlemeye hazır ve onu yapmak isteğinin coşkusuyla.

Gözünü açıp yada kapaması fark etmiyordu karanlık için. Karanlık en yoğun halindeydi. Sanki şu anda gerçek dünyadan çıkmış gibiydi. Çünkü gerçek hayatta bu denli karanlık olamazdı. Ayakları da yere basmıyordu. Buda her şeyi doğruluyor gibiydi.

Yeni görevini beklerken karşısındakinin yüzünü merak etmenin ne kadar doğru olacağını düşünüyordu. Bu düşünce kafasında yoğunlaşacağı sırada karanlıktaki konuştu.

"Kendi dünyana hoş geldin."

İnsan kendi sesini duyduğunda garipser. Bu ses benim mi der. ilk zamanlar onun sesini duyduğunda hiç garipsemezdi ama sonraları içine düşen bir kurt, kendi sesini kaydedip dinlemeye zorlamıştı. Ve korkunç tesadüfü fark etmişti. Onun konuşmasıyla kendisininki aynı sesti.

"Bu dünyanın kralı sensin."

Aklında inanılmaz bir şey oldu. Karşısındakinin yüzünü görmeliydi.

"Yeni görevini söylemeden önce aklındaki şeylerden kurtul."

Bir anda kalbindeki bütün mutluluk uçuverdi. Onun yerine acı doluşuyordu. Hemen aklındaki bütün her şeyi sildi. Ancak o zaman tekrar mutluluğu hissetmeye başlıyordu.

"Aynen böyle."

Evet aynen öyleydi. Bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağına dair kendi kendine söz verdi. Çünkü neler olacağını çok iyi biliyordu. Yıllar önce gördüğü bir rüyanın ardından buluşma yerine gitmemişti. Rüya tekrarlandığı halde kulak asmamıştı ve sonunda bütün vücudu acılarla kaplanmış, neredeyse ölümün eşiğine gelmişti.

"Son görevini söylüyorum."

Son görev mi?!

"Evet son görev. Eğer bu görevi de yaparsan bundan sonra mükafat için bana gerek kalmayacak. Bundan sonraki hayatın boyunca fazlasıyla mutlu olacaksın. Tabi bu son görevini yerine getirmene bağlı. Korkma her zamankinden zor bir görev değil."

Issız karanlıktaki kendi sesini hiçbir şey düşünmeden dinliyordu. Düşünmeye cesareti yoktu. O kadar mutluydu ki hiçbir şey düşünmeye gerek yoktu. Sadece söylenenleri dinleyecek ve sonunda uygulayacaktı.

"Şimdi gidip Edremit mezarlığından bir yer satın alacaksın. Orayı kazacak ve hazır duruma getireceksin."

Mezarlık mı?

"Bu işi iki gün içinde bitireceksin ve yine buraya geleceksin."

Mutluluk daha da yoğunlaştı.

"Bu dünyanın kralı sensin."

Tüm vücudu gevşedi. Bu güne kadar gelmiş hiçbir kral bu kadar mutlu olmamıştır.

"Hadi şimdi git ve son görevini yap. Unutma bundan sonraki hayatında hep mutlu olacaksın. Hem de bana gerek kalmadan."

Dizlerinin üzerine çöktü ve alt dudağını ısırarak beynindeki mutluluk dalgalarının keyfini çıkardı. Gözlerini yummuş, baş parmağı diğer parmaklarının altında sıkılı vaziyette çöktüğü yerde kalakalmıştı. Şu an hiçbir şey önemli değildi. Yaşam bile.

---*--- ---**--- ---***--- ---**---

Kendine geldiğinde sabah güneşi meraklı bakışlarıyla kendisini aydınlatıyordu. Güneş umurunda değildi ama yinede hoşuna gidiyordu her şey. Ayağa kalktı. Mutluluğun tatlı sızısı, kafatasının iki yanında sıcak sular gibi dolaşıyordu. Kaç saattir buradaydı buda önemli değildi ama daha önce bu denli mutlu olduğunu ve mutluluktan kendinden geçtiğini hatırlamıyordu. Dün gece onunla konuştuğu yerdi burası ve aydınlıktı. Şu anda bu daracık yerin hiç bin büyüsü yoktu ama yinede burada olmak hoşuna gidiyordu. Oysa vakti yoktu. Yapması gereken bir görevi vardı. Bu yüzden harekete geçmeliydi. Çabuk adımlarla dün gece buraya geldiği yolu izlemeye başladı. Yerlerdeki su birikintileri kaybolmaya yüz tutmuştu. Bu sevindiriciydi. Kösele ayakkabılarının sesine aldırmadan koşmaya başladı. Kükürt kokusu, geniş koridora geçince burnuna dolmaya başlamıştı. Hiçbir şeye aldırmadı. Son görev demişti. Neden son görev? Neden bir mezarlık hazırlamam gerekecek? Ve neden artık ona ihtiyacım olmayacak. Bütün bunları düşünmek istiyordu ama sanki bunlar yasakmış gibi aklından kovdu. O ne diyorsa onu yapacak gerisini ona bırakacaktı. Dün akşamki gibi bir mutluluk için dünyanın her yerine mezar kazabilirdi. Zaten bu görevden sonra bundan sonraki hayatımda devamlı mutlu olacağım. Heyecan yine yükseldi içinde.

Otogara gitti. Hemen İzmir'e giden otobüslerden birine bilet aldı ve on beş dakika sonra yola çıkmıştı bile. Altı saat sonra Edremit'teydi. Zaman kaybetmeden bir taksi çevirdi ve rotayı şoföre söyledi. Araba ilk önce şehrin içine girdi. Belediye binasına kadar arabanın içinde konuşma olmamıştı. Çünkü içindeki mutluluk ve yapacağı görev ona başka bir şey düşünme fırsatı vermiyordu. Belediye binasına girdi ve Edremit mezarlığından bir yer satın almak için baş vuruda bulundu.

İşlemler öğleden sonra dört gibi bitmiş iki belediye görevlisiyle birlikte mezarlıktaki yerini görmeye gitmişti. Görevlilere teşekkür edip onları gönderdikten sonra mezarlık bekçisinin kulübesine giderek oradan bir kazma ve bir kürek temin etti. Kazıya başladığında saat akşamüstü altıyı bulmuştu. Kazısı için bekçiden izin almıştı. Zaman onun için şimdilik önemsiz ve sıradan bir şey olduğu için mezarı bitirmek için acele etmedi.

Otuz yıla yakın bir süredir rüyalar görüyor ve bu rüyaların doğrultusunda onunla konuşuyor, onun verdiği görevleri yerine getiriyordu. Ama şimdiye kadar hiç böyle bir görev vermemişti. Bu mezarın mantığını anlayamıyordu. Daha önceden genelde çevresindeki fuzuli insanların yok olması hakkında görevlendiriliyordu. Önce ailesi sonra aşık olduğu kız ve daha niceleri. Kira yüzünden çıkışan ev sahibinden, mahallede canını sıkan serserilere kadar bir çok pisliği yok etmişti. Ama şimdiye kadar yok etmenin haricinde hiç görev almamıştı.

Gerçi mezar hakkında aklına bazı şeyler geliyordu. Bu sefer önemli biri yok edilecekti ve mezarı daha önceden hazırlanıyordu. Buda ufak bir değişimdi. Hepsi bu. Zaten bu son görev dememiş miydi. Demek son görev bir tören havasında olacaktı. Zaten hiçbir görev iki görüşme sonrasında olmamıştı. Bir sefer görüş olur görev söylenir ve mükafat alınırdı. Mükafat ise işlenmemiş mutluluk olurdu.

Bu görevin farklı olacağı rüyasından belliydi. Rüyasında bütün dünya yaşlılarla dolmuştu. Sanki herkes ölümü bekler gibi umarsız dolaşıyorlardı her yerde. Onların arasında gezmek etrafına her baktığında onlardan birini görmek kendini rahatsız etmişti. Koşmaya başlamış, nereye gitse hangi sokağa sapsa hep yaşlı insanlar görmüştü. Onlardan kurtulmak istemişti. Sonunda dar bir sokak bulup oraya dalmış ve kendini yaşlılardan uzak tutmayı başarmıştı. Ve o sokakta onun sesini duymuştu. "Buraya gel." Yaşlıların yanına gitmektense o sesin yanına gitmeye karar vermişti. Sanki bu onun için bir kurtuluşmuş gibi. Yaşlanmaktan kurtulmak için onun sesine doğru gitmişti. Sonunda uyanmış ve o karanlık sokağa giderek son görevini öğrenmek üzere onu bulmuştu.

Kazı işlemi hayli geç vakte kadar sürdü. Mezarlık bekçisi iki kez kazı yerine gelmiş ve iki seferde adamı mezarın başında kendinden geçmiş bir vaziyette bulmuştu. Bekçiye yorgunluk yalanını söylemiş ve üzgün bir profil çizerek adamı yanından uzaklaştırmıştı. İşini bitirip o geceyi Edremit'te geçirmiş ve ertesi sabah tekrar otobüse binerek, onunla buluşacağı yerin olduğu şehre gitmişti.

Bu gece rüya görecek miydi bilmiyordu. Çünkü daha önce hiçbir görevi iki bölümde söylememişti. Evet son görev tören gibi olacaktı ama yinede akılda bir çapak kalmıştı. Eğer bunları düşündüğümü o öğrense kesinlikle cezalandırırdı. Şu an yanında olsa çoktan öğrenmiş ve kendisini acılara boğmuştu. Bu yüzden şimdi yatacak ve yarını bekleyecekti. Aklındaki her şeyi silecekti. Kendine mutluluk ziyafeti çekecekti. Olacakları akışına bırakacak ve arınacaktı.

---*--- ---**--- ---***--- ---**---

Gece rüyasında daha önce girdiği bütün ara sokakları gördü. Issız, karanlık ve dar sokakları. İlk önce iki lokantanın arasından girilen sokaktan girmiş onun sonunda ikinci koridor bağlanmıştı. Bütün sokaklar birbirine bağlanmıştı. Ucu bucağı olmayan dar koridorlar boyunca sadece koşmuş, ayakları su birikintilerine girmiş, kükürt kokusundan boğulacak gibi olmuş, karanlıktan duvarlara çarpmış ama bir türlü ona ulaşamamıştı. Bütün karartılara bakmıştı ama bu sefer kendisine "Buraya gel." Diyen olmamıştı. O koridordan ona girmiş o sokaktan diğerine sapmıştı ama onu bulamamıştı. En sonunda karanlıklardan birinde yere çökmüş ve bu sefer acıdan kıvranmaya başlamıştı.

Uyandığında öğleden sonra olmuştu. Rüyanın etkisinden kurtulamıyordu. Eğer buluşma yerine gidip onu bulamazsa ne olacaktı. Ama otuz yıldır böyle bir şey olmuyordu. Bu son seferde olmazdı. Yinede bunu kalbine anlatamıyordu. Sadece bilinç altında oluşan insancıl kaygıydı bu, onun yanına gidince bu duygudan nede olsa kurtulacaktı. Sadece akşama kadar kendini oyalayacak bir şey bulmalıydı. Aklına güzel bir fikir geldi.

---*--- ---**--- ---***--- ---**---

Hava bu gece biraz daha soğuktu. Nem insanın vücuduna nefes aldırmamak için uğraşan bir zift kümesiydi sanki. Yine yağmur yoktu ama her an yağmaya hazırmış gibiydi. Yerdeki su birikintileri tamamen kaybolduğu için yürüme konusunda hiçbir zorluk çekmeden yine aynı sokağa dalmıştı. Siste olmadığı için binaların yükseklikleri seçilebiliyordu ama bu durum umurunda değildi. Sadece kafasını temizleyip onun yanına ulaşmayı düşünüyordu. Görevinin, daha doğrusu son görevinin devamını yapmak için hazırdı. Bir şeyler olacağını seziyordu ama bunu ne tahmin etmek nede engellemek mümkün değildi. Bu yüzden olacakları bekleyecekti. Zaten son görevdi. Görev ne olursa olsun bundan sonraki hayatı için mutlu olmak adına her şeyi yapabilirdi. Ve yapacaktı da. Düşünmenin hiçbir yararı yoktu.

Geniş koridora benzeyen sokağın sonuna kadar ilerledi ve karanlık kıvrımın önüne geldi. Kükürt kokusuna alışmıştı sanki. Artık rahatsızlık vermiyordu. Aslında hiçbir şey rahatsızlık vermiyordu. Yaşamak bile.

Alaca karanlıktan gerçek karanlığa girdiği noktada düşünceleri tamamen boşalmıştı. Bir koyun gibi bütün komutlara uymaya hazırdı. En iyisi de böyleydi. İlerledi.

"Buraya gel."

Artık tamamen arınmıştı.

"Kendi dünyana hoş geldin."

Mutluluk, sıcak dalgalar gibi hücum ediyordu.

"Sen bu dünyanın kralısın."

Kralıyım tabi.

"Görevinin ilk kısmını bitirdin şimdi ikinci ve son kısmına geldik."

Ses ilginç bir şekilde durgunlaştı. Sanki üzüntü vardı.

"Kaç yaşında olduğunu hatırlıyor musun?"

Bunu hatırlamak için iki dakika yeterliydi. Elli ya da elli bir.

"Yaşantının çoğunu benim sayemde mutlu geçirdin. Ve söylediklerime harfiyen uydun. Esas mükafatı kazandın. Bunun için son görevini yapacaksın."

Yaşadığı mutluluktan başka bir mükafat olabileceğini düşünmüyordu. Ne olabilirdi ki. Mutluluk hayatta insanların en çok istediği şey, kendisi ona çok fazlasıyla sahipti. En mükemmeline.

"Mutluluk senin için en iyi mükafattır. Bunu biliyorum ama ondan daha iyi bir şey var. Oda mutluluk için bedel ödememen. Bundan sonra sen mutluluk için bedel ödemeyeceksin. Tabi son görevini yerine getirdikten sonra." Mutluluk için bedel ödememek. Yani?

"Bundan sonraki hayatında devamlı mutlu olacaksın ve her şeyden arınmış bir vaziyette. Yani hayatında artık ben olmayacağım. Bende senin gibi yaşlandım. Son görevinden sonra bana da ihtiyacın kalmayacak zaten."

Buraların kralı benim.

"Artık kral kendi dünyasını yönetmeli."

Kendi dünyamı yönetmek istiyorum.

"O zaman kendi bedeninden kurtulmalısın."

Hiçbir kelime gerçek değildi beyninde. Yaşadığı ve yaşayacağı mutluluk dünyasını doldurmuştu. Bu mutluluktan asla vazgeçemezdi.

"Kendi bedeninden kurtul ve kendi dünyanı yönet. Bu dünyada sadece mutluluk var. Hiçbir şeye muhtaç olmadan bedelini ödemeden."

Kendi bedenimden kurtulacağım.

"İkimizde çok yaşlıyız ve bu dünya artık sana az gelir."

Hazırdı.

"Kendi mezarının başına git ve bedeninden kurtul. Kendi dünyanı yönet.

Buraların kralı sensin. Mutluluk için bedel ödemen gerekmeden."

"Sadece bir şey var." Onun karşısında ilk kez konuşmuştu. Konuşmayı planlamıyordu.

O susmuştu.

"Sen kimsin?" kendi sesinde ki tuhaflığı hissediyordu.

"Konuşma ve son görevini yap. Yoksa her şeyi mahvedeceksin."

"Anladığım kadarıyla benim mutlu olmam demek seninde mutlu olman demek."

"Evet, şimdi ikimiz için son görevini yap."

"Hayır, sen kim olduğunu söylemediğin müddetçe olmaz."

"Pişman olacaksın. Senin merak duygundan arınmış olman lazım."

"Ama arınmamışım. Demek başaramadığın bir şey var."

"Her şeyi berbat ediyorsun." Karşısındaki çok kızgındı.

Evet bir şeylerin berbat olduğu kesindi. İçindeki yoğun mutluluğa acı karışmaya başlamıştı. Git gide artarak. Ama şundan emindi, kendi yaşadığı acıyı oda yaşıyordu.

"Hadi bunu daha fazla sürdüremezsin. İkimizin de mutluluğu benim elimde. Unuttun mu buraların kralı benim. Şimdi kim olduğunu söyle ve bende son görevimi yerine getireyim. İkimizde istediğimize kavuşalım."

Önündeki karanlık açmaya başlayınca içindeki heyecanda arttı. Korku yada her hangi bir şey hissetmiyordu. Sadece merak.

"Bazı insanların önüne krallık sunulur ve onlar aptallıklarından bu krallıkları teperler. Sende aptal bir kralsın. Hem de en aptalı."

Karanlığın rengi iyice açıldı ve yavaş yavaş karşısında bir şekil oluşmaya başladı.

"Kaçırdığın mutluluğu hayal bile edemeyeceksin."

Şekil tamamen belirginleşmişti. Tüm vücudu zehirlenmeye başlamıştı. Acı tanımlanamayacak boyutlara ulaştığı halde merakını engelleyemiyordu.

"Aptal kral."

Karşısında kır saçlı biri görünüyordu. Kaşları en az saçları kadar beyaz ve uçlara doğru kalkık. Gözleri koyu mavi.

O kendisiydi.

Aptal kral.


YaKaMoZcuk 9 Haziran 2006 14:43

!!!aşk Cevabi!!!

--Bir genç kız delikanlıya sorar: "Benden hoslanıyor musun?"

--Çocuk hayır diye cevap verir.

--Kız sorar: "Beni sevimli buluyor musun?"

--Çocuk hayır diye
cevap verir.

--Kız sorar: "Kalbinde yerim var mi?"

--Çocuk hayır diye cevap verir.

--Kız sorar:"Peki gidersem benim için ağlar misin?"

--Çocuk hayır diye cevap verir.


Kız üzgün gitmek üzere arkasını döner.

Çocuk onu kollarına, alır ve:

--"Ben senden hoslanmıorum, seni seviyorum.
Seni sevimli değil bas döndürücü buluyorum.
Kalbimde sana yer yok, benim kalbim sensin

ve senin arkandan ağlamam, senin için olurum der.


kambis 10 Haziran 2006 00:35

BİR DAHA GELİRSEM EĞER

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,
İkincisinde daha çok hata yapardım!

Kusursuz olmaya çalışmazdım, sırtüstü yatardım...
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar;
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım!
O kadar temiz olmazdım, daha çok risk alır, daha çok seyahat eder,
Daha fazla güneşin doğuşunu seyreder, daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehir aşardım...
Görmediğim yerlere gider, daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim!

Problemlerim daha gerçekçi olurdu, hayali problemlerim ise daha az.
Hayatın her anını gerçekçi ve üretken yaşayan insanlardan olurdum,
Elbette mutlu anlarım oldu ama; yalnız mutlu anlarımın olmasına çalışırdım.
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten...
Anlar, sadece anlar.
Siz de 'anı' yaşayın 'şimdi' yi yakalayın.
Termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi ve paraşütünü almadan
Dışarıya çıkmayan insanlardandım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, daha hafif seyahat ederdim.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım.

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.

Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama şimdi seksenbeşimdeyim ve biliyorum ki...

Jorges Luis Borges



Saat: 21:49

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık