![]() |
Mavi Kurdele New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi. Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti. O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron; "Tabi ki" teklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; "Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi... O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin... Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve: "Yarın intihar edecektim" baba, dedi... "Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!... |
Acela Karar Vermeyin Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta oldugunu görürsünüz. |
Beni Kendinde Ara Hiçbir ölümlü Yüzümdeki perdeyi kaldiramadi" Bir Misir tanrisina ait olan bu söz O'nu çok güzel tanimliyordu. Ne eksik ne fazla ... Iyi sayilabilecek bir sairdi. Içinde yasadigi toplumla paylastigi degerler yok denecek kadar azdi. Dis görünüsü iç dünyasindaki aykiriligi fark ettirmeyecek kadar dogaldi. Içten bir tepkisi vardi yasanan degerlere karsi. Ama o,bu aykiriligini anlamsiz ve tepkisel davranislarla göstermezdi. "Insan konusmayi ögrenince susuyor" derdi. Bu yüzden günlerce konusmayabilirdi. Ama konustugu zaman da karsisindaki insanin deger yargilarini alt-üst ederdi,hiç çekinmeden. Insanlarla hiçbir seyi paylasmamaya, onlardan hiçbir sey almamaya yeminliydi. Insanlarin onu sevmesi de nefret etmesi de birdi onun için. Paylasmak ona göre büyük bir zulümdü zaten. Insanlar kendilerine ait olmayan bir seyi sahipleniyor,sonra da güya insanlari sevdikleri için paylasiyorlardi. Halbuki paylastiklari sey hiç de onlarin degildi. O,bu iliskiyi eve giren bir hirsizin evi,ev sahibiyle paylasma lütfuna benzetiyordu. Bu aykiri düsüncelerinden dolayi yirmi yasinda terk ettigi ailesini hiç aramamisti on bes yildir. Annesine biraktigi not çok kisaydi: Asiyim, hepsi bu kadar. Evlenmeyi bir an bile aklindan geçirmemisti. Ona göre evlilik sahiplenme duygusunun bir insanla tatmin edilisiydi. O hiçbir seye sahip olmadigi gibi hiçbir seyin de onu sahiplenmesini istemiyordu. Peki,bunca yildir neyi ariyordu?Gerçegi,yalnizca gerçegi. Yillar önce okudugu bir kitapta su yaziliydi: "Gerçek aramakla bulunmaz ama her arayana verilir. Her seye ragmen onu ümitlendirmisti bu söz. Zaten hayatin çok sirrini anlamisti bu çileli yillar boyunca. Sevgi varolusun biricik sirriydi. O günde sonra bir baska bakiyordu hayata. O günün anisina su sözleri yazmisti Günlügüne: "Karanliklar senin göz kapaklarinin çektigi perdedir aydinligin üzerine. Aydinliksa gözbebeklerinin isiltisidir,perdelerden kolayca geçen." Atom sevgiyle duruyordu ona göre. Atoma nefreti sokup atom bombasi yapmamislar miydi zaten?Bu yüzden en nefret ettigi sey nefretti. Kendisini sevginin mayasindan yaratilmis hissediyordu. Yapragin yere düsmesi topraga olan sevgisindendi. Filizlerin boy vermesi göge olan özlemlerindendi. O küçük tohum,tabiatin gök ve yer denilen iki koluna sariliyordu böylece... Bir yandan köklerini topragin derinliklerine saliyor,bir yandan da göge yükseliyordu tohum. Ya yazmak...Yasmak da sevgiydi. Mürekkebin gerçege duydugu sevdaydi onu yazmaya iten sey. Kalem kutsaldi onun için. Bu yüzden hiç kimse bunalmis ruhunu kagida dökmek için kullanmamaliydi kalemini. Kalemi ilk kullanan da Tanri degil miydi? Tanri ilk a*****. Insanlari sevgisinden yaratmisti. Her seyi sevgi üzerine kurmustu ama hiç kimse anlamamisti O'nu. Bu yüzden "Aski anlasilmayan ilk asik Tanridir." derdi. Insanlar dogar dogmaz göbek baglarini kopardiklari gibi gerçekle olan baglarini da kopariyorlardi sanki. O, bu ümitsiz durumdan su sözlerle siyriliyordu: "Güzellerin güzel yüzünde güzelligi yaratan,elbette o güzellige asik olanlari da yaratir." *** Genç kiz nihayet uyanmisti. Tüm gece boyunca uyumustu. Gözlerini ovusturdu. Elbiselerini düzeltti. Saskindi. --Nerdeyim ben?Siz kimsiniz? --Demek dün gece neler oldugunu hatirlamiyorsun? --Çok içtigimi hatirliyorum o kadar. --Evet,kapiyi sana açtigimda çok sarhostun gerçekten. Kapiyi açar açmaz bana ilk söyledigin söz suydu: "Ben Tanrinin hediyesiyim" Genç kiz bu söz karsisinda utancini gizleyemiyordu. Bir seyler söylemek istiyor ama nereden baslayacagini da bilemiyordu. Saskinligini biraz olsun gizlemek için: --Peki ya sonra ?Dedi. --Isin dogrusu ben Tanridan böyle bir hediye beklemiyordum. Sasirdim bir an. Gerçegi arayan birisine senin gibi bir serabin gösterilmesi dogal gelmedi bana. Ben bunlari düsünürken sen de su an yattigin yerde sizip kaldin zaten. --Dün geceden beri yerde mi yatiyordum?Diye sordu saskinlikla. --Evet,düsüp sizdigin yerden kaldirmadim. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrinin seni almasini bekledim. Ama,görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrinin hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlikla: --Lütfen benimle alay etmeyin. dedi. --Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalisiyorum. Istersen önce sana bir kahve yapayim da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiginde Ferda biraz olsun kendine gelmisti. Üzerindeki yabanciligi atmaya dogal olmaya çalisiyordu. --Benim adim Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaslarla yasadigim bir çilginlikti o kadar. Çok utaniyorum. --Ben de Kemal. Bu evde tek basima yasiyorum.(Bir an duraksadi Kemal) Senin hakkinda ne düsündügümü merak ediyorsun degil mi? --Biraz öyle... --Hiç...Hiçbir sey düsünmedim. --Neden? --Özel olarak hiçbir insan üzerinde düsünmem pek. --Gecenin yarisinda kapini çalip,evinde yatan bir kiz hakkinda bile mi? --Evet. --Çok garip bir insansin. --Söylesene maskeli bir baloda insanlarin gerçek yüzlerini tanimak müm kün müdür sence? --Tabii ki degil. --Iste su yoplumda gördügün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yasiyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksizdir bence. Hem de zamana, kisilere ve olaylara göre her an degisen maskelerin kullanildigi bir balo... Bu yüzden pek anlamli gelmiyor bana insanlar üzerinde düsünmek. --Kendini soyutluyorsun insanlardan. --Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düsmanidir bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir sey almamayi yegliyorum. Buna ragmen her seyimi vermeye de hazirim onlara. --Insanlarin sevgisini de ret eder misin örnegin? --En basta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur. --Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki... --Bunda yaniliyorsun. Insan sanildiginin aksine sevilerek degil severek yasar. Insan sevilmek ihtiyacinda olan zayif bir varlik degildir. Kisacasi sorun sadece sevilmek degil sevmektir. --Sevdigin halde sevilmiyorsan? --Sevilmek senin sorunun degil onun sorunu. Bence sevmek bir insani kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginlestirir, sevilmek degil. Bunu, evreni kapsayacak sekilde de düsünebilirsin. --Nasil yani? --Evrensel anlamda sevmek kainati kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda'nin kafasi karismisti. Hiç bu kadar derinlemesine düsünmemisti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal: --Bunlari bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düsünürsen umarim anlayabilirsin. Sunu unutma ki insanlik bu gün ikinci tas devrini yasiyor. Birinci tas devrinde insanlar yumusacikti. Sevgi sayesinde her sey yumusacikti. Sadece evleri ve aletleri tastandi. Simdi ise her seyimiz yumusacik, yüreklerimiz tas gibi. Hatta tastan da kati. Çünkü öyle taslar vardir, üzerlerinde otlar yetisir ve öyleleri de vardir ki... Kemal'in gözleri nemlendi bunlari söylerken. Yillarin acilarini, ihanetlerini, burukluklarini kelimelere döküyordu aslinda. Aglamakli bir hale dönüsüyordu sesi kesik kesik... Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat seridi geçti Ferda'nin gözleri önünden. Eger Kemal'in anlattiklari dogruysa sevgi hiç olmamisti hayatinda. On sekiz yasinda olmasina ragmen sayisini kendisinin bile unuttugu kadar çok sevgilisi olmustu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yogun hissetmemis ve yasamamisti. Bir an gözleri duvarda çerçevede olan misralara takildi Donuk sevgiler çagindayiz Sicak sevgiler cehennemde yaniyor Sevgi... Yasanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade Duyulmayacak kadar dogaldir Kemal duvarda aglayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya --Biliyor musun bir çocuga verilecek en degerli besin sefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu iste su insanlari görürsün karsinda... Sefkat ve cesaret kurbanlari... Kimileri asiri sefkatin yaninda cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kirilirlar. Dünya çok acimasizdir böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yogunlasirlar ki bazen siddetli bir arzuyla birilerine dogru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti ögrenememistir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayi bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yikiliverirler. Dünyayi titretecek cesareti taniyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: Dag düstü üstümüze Yikilmadik ama Insan degdi tenimize Acisi yakti bizi... Cesaret onlari o kadar sertlestirmistir ki sevdikleri insani kollari ile kalpleri arasinda neredeyse öldürür. Kemal sustu birden Ferda bir seylerin oldugunu hissetmisti. Çözmek istiyordu Kemal'i --Niye sustun? --Bana ne sefkati ögrettiler ne de cesareti. --Ama tüm bunlari biliyorsun sen. --Nasil oldugunu merak ediyorsun degil mi,anlatayim. Bir an durdu sonra: --Insanlarin nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkakliklarindan cesareti ögrendim. --Insanlar bu kadar acimasiz mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç? --Birak sevgilerin gülmeleri bile dogal degil onlarin. Seni senin için degil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde degil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede ölecegini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarindan sevgi sözcükleri yükselir. Yapacagin tek sey gözlerini kapatip sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin saganak yagmuru altinda ölümünü beklemedir. Anliyor musun? --Sen sevilmekten korkuyorsun. --Belki... --Neden? --Neden mi?Ben her insani kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdigim insani rahatsiz edebilecek hiçbir sey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsilasacagim. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mi? --Fikirlerimi alt üst ettin. Her sey karisti Sevmek sevilmek,nefret,sevgi. Hatta su ana kadar gerçekten yasayip yasamadigimi düsünüyorum. --Aslinda sana anlattigim her seyi kendinde bulabilirsin. --Nasil? --Kendini taniyarak...Yalniz kaldigin anlarda... --Yalnizliktan kaçmisimdir hep... --Yalnizliktan kaçmak kendinden kaçmaktir. Bir düsünsene dogarken de yalnizsin,ölürken de. O halde yasarken de yalnizliktan kaçmak anlamsiz degil mi ? --Yalnizlikta insan ne bulabilir ki sikinti ve bosluktan baska? --Kendini gerçekten taniyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayin oldugunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra basina geçip agit yakiyoruz...Benligindeki zenginligi fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdin biliyor musun? --Anlamadim! --Dünyada bir tek kisi vardir aslinda o bir kisi içinde de bes milyar insan. --Benligim bu kadar kalabalik mi? --Evet. Benligin tüm varligin merkezidir. Tüm acilar ve sevinçler yüreginde gizlidir senin. Ölenleri yüregine gömdügün gibi dogacak çocugun kalbi de senin içinde atar. Hem aciyi hem sevinci yasarsin iç içe,yan yana...Hatta o kadar aci çekersin ki aci,aci olmaktan çikar... --Sözlerin çok karisik. --Belki haklisin bu konuda. Bazi insanlar basli basina paradokstur. Düsünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düsünmeye alisik degiller. Bu yüzden anlasilmiyoruz. Zaman bir hayli ilerlemisti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dagilmisti ki hiç bir sey söylemeden çikti evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle ugrasti Ferda. Bazen onu anladigini düsünüyor,bazen saçmaladigina karar veriyordu. Her seye ragmen hayranlik duyuyordu ona. Ama,kimsenin anlamayacagindan emindi. Günler geçiyor,yüreginde Kemal e ,karsi konulmaz bir sevgi tasidigini hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmis ama bir türlü ona gitmeye karar verememisti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kizi ciddiye alir miydi? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü degildir hiçbir zaman" Evet,bu söz de onun degil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdigini söylemeliydi. Ferda Kemal in evine gittiginde büyük bir saskinlik geçirdi. Evde kimse yoktu,tasinmisti...Evin bekçisi yaklasti Ferda ya: --Kizim adinizi ögrenebilir miyim? --Adim Ferda. Kemal bey tasindi mi? --Evet kizim,tasindi. Ve kimseye söylemedi nereye gittigini,bana bile. Bir mektup birakti sana gelirse verirsin,dedi. Ferda mektubu aldi. Tereddütlü adimlarla evine gitti. Yikilmisti. Derin bir bosluk hissetti yüreginde. Birden ümitle doldu yüregi. Belki de onu yanina çagiriyordu. Sabirsizlikla mektubu açti. "Ey sevgili! Seni sevip sevmedigimi söylemeyecegim. Ama sevgiyi ögretebildim sana sanirim(ne kadar ögretilebiliyorsa).Dilerim kalbine kalbimden verdigim sey yüreginde yeserip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksin, ne de ben sende. Sen beni kendinde,ben seni kendimde bulmus olacagim. O zaman hiç ayrilmayacagiz. Sakin sevgimle seni tuzaga düsürdügümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdegi hem meyvesidir. Bir agaç,meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayilmaz. Unutma ki agaç meyvesine çagirir, kendisine degil. Ey sevgili! Sen bir siginak ariyorsun ama ben durulmaz bir firtinayim. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barisi ariyorsun,bense tüm kötülüklerle savasmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yildizlara siginmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karsi sorumlu tutuyorum. Sen aydinliga kaçmak istiyorsun ben karanliklari aydinlatmak istiyorum. Sen bir agacin gölgesine siginip yasamak istiyorsun bense ülkemi ariyorum;yollari aydinlik,insanlari huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykiriyorum. Sakin unutma! Kalbim paylasilamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?) Lütfen kendini ara,beni arama... |
servet Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittigi yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmiş. Hükümdarin yaşamda en çok güvendiği, tek akil hocası bir bilge kişiymiş. Günlerden bir gün bu bilge kişiyle otururken hükümdar şöyle bir soru sormuş: "Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. Insanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu olsun ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, "Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?" Bilge bu soru karsışında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş: "Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?" "Verirdim tabii." "Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?" Hükümdar biraz düşünür ve ardından "Ölmemek için evet" der. Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş: "Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca.Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur." |
Bir Aşk Hikayesi Yıllar süren bir aşk son hızıyla devam ediyordu. Araya çok hasretler, ayrılıklar, dargınlıklar girmişti. Yetmemişti gene de bu aşkı bitirmeye... Tutku öyle çok seviyordu ki; Mert Çetin'i kaybetme korkusuyla yaşıyordu her an! İşten eve,evden işe... Hayat böyle devam ediyordu. Mert Çetin askerdeydi ve bir gün elbet dönecekti... Günde bir, iki, değil kaç telefon görüşmesi gerçekleşiyordu. İkisinin de korkuları vardı. Bir gün evlenmek istediklerinde Mert Çetin'in ailesi istemeyecekti Tutku'yu ve beraberinde sorunlar başlayacaktı. O zaman Mert Çetin ne yapacaktı? Tutku ayrılmayı düşündü. Belki ayrılığa alışırım umuduyla.... Fakat her seferinde Mert Çetin böyle bir ayrılığın olmayacağını söylüyordu. Tutku artık Mert Çetin'den ayrılamayacağını anlamıştı. Çünkü onlar yıllarca bu aşkı ayakta tutmak için çok engelden geçmişlerdi ve buna rağmen hala beraberlerdi. Aylar geçti. Mert Çetin askerliğini bitirdi ve Tutku'suna kavuştu. Tutku havalarda uçuyordu. Sevgilisine sıkıca sarıldı. Mert Çetin Tutku'nun ilk aşkı, tek sevdiği ve artık yedi senelik aşkıydı. Tutku da Mert Çetin'in tabi ki.. Mert çetin bir süre sonra Tutku'yu arayıp sormuyordu artık(!) Tutku aradığında ise çok soğuk konuşuyordu. Tutku bunalıma girmek üzereydi. Onun sevgilisi onu görmeden duramaz, aramamazlık yapmazdı. Gene de onu terketmeyeceğini biliyordu. Kafasını dinlemek hem de Mert Çetin'e hatasını farkettirmek için bir süre uzaklaştı İstanbul'dan... Geri döndüğünde herşeyin düzeleceğini düşünüyordu. Evet geri döndü Tutku... İki gün geçti gelişinin üstünden ve Mert Çetin'i ne gidişi ilgilendirmişti ne de gelişi... Tutku her gün ölüp ölüp diriliyordu. 18 ay beklemiş ve hep onun üzerine hayaller kurmuştu. Her ayrılmaya kalktığında Mert Çetin onu önlemeye çalışmıştı. Peki şimdi ne olmuştu... Evet Mert Çetin arayamazdı. Çünkü nişanlanmış ve her anında nişanlışısıyla evlilik hazırlıkları ile geçiriyordu. Bir ay sonra evleneceklerdi. Tutku'nun kırık kalbi, yıkılmış hayalleri üzerine mutlu yuvalarını kuracaklardı.. |
Hikayeler ve Öyküler.. ÇANAKKALE SAVAŞI'NDAN GÖZ YAŞARTAN BİR ***MEKTUP*** Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına çağırdı ve merakla sordu: " Adın ne senin evladım?" dedi. " Ali, komutanım" dedi. " Nerelisin?" " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." " Peki evladım,bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum." " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. " Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer,beşer, Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile,bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin *******n ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar; 1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE 2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE 3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE... Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu... " |
Yüreğimin Devrimi Uzaktan akrabamızdı. Abi diye hitap ederdim ona kendimi örnek aldığım; tıpkı dağların doruklarında zamansız kalabilmiş kar birikintisi gibi göz alıcı bir şahsiyetti benim gözümde. Paylaşımlarla kurulan dostluğumuz, saatlerce süren dostluk kokan sohbetlerimiz dertlerimiz anılarımız gülüşlerimiz ve tesellilerimiz yerini çok sonra fark edebildiğim kaçamak bakışlara bırakır gibiydi. Bir türlü kabullenesim gelmiyordu dostane duyguların aksini. Ailem dahil çevremdeki herkesin gözdesiydi o. Bilhassa arkadaşla gönülleri fethediyordu muhabbetiyle. Buna rağmen mantığımı elden bırakmıyor onun beni asla yar olarak göremeyeceği gerçeğini açıklamaya çalışıyordum bizleri yakıştıranlara. Ben olgun bir yetişkin gibi davranmaktan bihaber yaşamayı ilke edinmiş bir genç kızdım. O ise sorumluluk sahibi ciddi bir deniz astsubayıydı. Karakterli, ağırbaşlı disiplinli bir o kadar da iyimserdi. Velhasıl 1,5 aylık bir süreden sonra görkemli bir itirafla yüz yüze kalıyordum. ‘’Bana abi deme’’ diyordu. Ben ise şaşkındım sessizce haykırıyordum içten içe, şimdi neler olacak diye. Susarak geçirdiğim 2 günden sonra onu deli gibi severek başladım güne. İnanıyordum uykumda aşık olmuştum ona. Her ikimizin gözlerinde görülmeye değer bir ışık yüzlerinde ise tarifi mümkün olmayan bir tebessüm yer edinmişti. El eleydik. Bir ömür boyu beraber yol almak için ilk adımı attık sözlendik. Fakat ayrı düştük; aşkım dünyanın bir ucunda seyirdeydi. Bekledim bekledim... En nihayetinde kavuştuk sınırsız sevgi limanımızda. Ama vuslatın sarhoşluğu fazla devam etmedi 1 aylık bir sürecin ardı gelen bir özlem daha ayırdı bizleri sevdiğimle yine! Şimdi uzağız yine birbirimize. Yıldızlara yarenlik etmek alışıla gelmiş bir sohbet oluyor zamanla. Bu yüzden doyamıyoruz ya birbirimize hatta bazen sevgi sözcükleri bile aç kalıyor sevgimizin yanında. Ruhlarımızı çepeçevre sarmalayan sıcaklığın yanı sıra, yalnızlıklarımızda kurduğumuz hayallerimizle yücelttiğimiz umutlarımızla körüklüyoruz hasretliğimizi biz. Neyse ki her ikimizde severek yaşıyoruz. Neyse ki bizler özlemle yanıp özlemle tutuşuyoruz. Ve asla aşkı katliamlara maruz bırakanlardan olmuyoruz. |
Yenilmişliğim Yazıyorum Hayallerimi Sezgilerimi Hislerimi yazıyorum... Yalan mı? Yanlış mı ? Yoksa... Ayıp mı? Öylesine Yazıyorum işte... Geçmişimin şarkısını mırıldanmakta dudaklarım. Soğuk, tekdüze ve yalnız bir nisan akşamında toprak ve otun yağmursu kokusunun karıştığı havayla doldurmaktayım içimi. “Toprak ne güzel kokuyor,” dedim kendi kendime, sonra başka bir söz, davetsizce geldi aklıma, “toprağı ölülere vereceksin.” Söyleyeni bilmiyorum, ama aklımda kaldığına göre ilk duyduğumda hoşuma giden bir söz olsa gerek. Belki de, o günkü ruh halimdir bu sözü aklıma kazıyan. Veya her şeyin anlamını kaybettiği, yaşamın pili bitmiş bir saat gibi bir ileri bir geri yaptığı, çalışıyor görünüp de akrebin hiç oynamadığı anlardan ‘bir an’ olsa gerekti. Çok bilindik bir atasözü gibi aklımda kalması ürküttü beni. Şimdi düşünüyorum da, kesinlikle yanlış bir söz, hiçbir doğruluğu olmayan, baştan sona yanlış ve saçma... Kızıyorum beni kendi üzerinde bu kadar düşündüren bu söze. Ayağımda düz taban keten ayakkabı, üzerimde keten pantolon, savruk savruk yürüyordum baharın körpe yeşilliğinden, sevinç çığlığı atan kuşlarından bile habersiz, sessizce. İçimdeki bütün şarkılar susmuş; dudaklarım kurumuş susuzluktan, sade Afrika menekşeleri gibiydim. Karanlık iyice bastırmış; yapayalnız yürüyordum bu beton kentin arka sokaklarındaki yamalı asfalt yollarında. Yürüyordum, kalabalık ve yapayalnız. O kadar hafiftim ki, uçuyordum sanki. Gözlük camlarım buğulu buğulu... Geceleri uykum kaçıyordu. Birbirine dolanan, iplik yumağı olmuş sorunların karşısında çok bilinmeyenli bir denklem çözmeye çalışan bir ilkokul öğrencisi gibi şaşkın, çaresiz ve sıkıntılıydım. Uykular, odamın duvarlarına gizlenip benden kaçıyordu. Bir kader merhabasıyla uyanıyordum, sersem gecelerin sabahına. Kapkara dünyama küçük de olsa yaktığın ışık, beni ölüme iki kala uyandırmayı başarmıştı. Neydi sahi? Yüzüme fırlatılmış bir bardak soğuk suyla yaz sıcağında kendime gelmenin rehavetini üzerimde taşıyordum. Korkak, ürkek ama safça. Bir kadının yapması gerekenler arasında kendimi kaybederek bir başımalığımı yaşıyordum. O kadar yol vardı, önü açık, engelsiz... Ama ben ne kadar kapatmıştım önümü acımasızca kendime? Oysa, merhamet yüklü, sürekli vicdanı sızlayan ben, kendime neden o kadar acımasız davranmıştım? Anlamış değilim hala. Güven duygusunu yitirmiştim sosyal sınırlar içinde. Yapayalnızlığıma şaşkın, bakakalmıştım ve sadece, kendimi anlatan klavyemin tuşlarından bilinmez bir umuda dokunuyordum. O bahar akşamlarından kalan, “Ben gamlı hazan, sense bahar...” şarkıları arasında kendimizi yok saydık. Yorulmuştum. Onca ihanet, onca pişmanlık, gel-gitli fikirler arasında kaybolan ben, kendimi nasıl bulabilirdim ki? Neden kendimi unutmuş, ortaya atmıştım değersizce? Olanlar oldu, geçti. Asıl suçlu, Ben’im, diye yazmaya cesaret istiyorum şimdilerde. Fedakarlıklar, acımalar, vicdan azapları, acabalar, amalar arasında nasıl da kaybolmuştum? Oysa, gülen bir yüzün uzattığı bir dost eli hep vardı yanı başımda. Kendimi yok sayarak unutmuştum çoğu şeyi. Ben yalnızım, diye kafa tutmuştum ve ne ağıtlarla, figanlarla kaçırmıştım onca güzellikleri. Pişmanlık duymamakla kendime gelmenin mutluluğunu geçte olsa yaşıyorum şimdilerde. Yalnız, ama umudumla sarmalayıp başımı yastığa uzanıyorum rahatça. İçimde gittikçe genişleyen dünyada etrafım sığ insanlarla sarılmıştı. Dünya ne kadar genişmiş meğer? Kendimle buluşup, ağırlığımla adım adım ilerlediğimde, senle karşılaştım bu yaşam basamaklarında. Yağmura hasret topraklar gibi karşılamıştım seni, utangaç, mahcup. Elindeki yükü taşımak istiyorum, diye nasıl da sahip çıkmıştın yalnızlığıma. Bu güne dek taşıdığım ağır yüklerin ucundan hiç kimseler tutmamıştı oysa. Akıllı olduğumu söylediler, çıkarları uğruna hep. Kimselere de taşıtmak istemedim ben bu yükü. Savaşmak mıydı taşımak yoksa taşıyabilmek miydi yaşam? Bilmiyorum. O geniş hayal dünyana kurduğun salıncaklara oturtmuştun beni. Kandırılmıştım hani. Belki de kandırılmak istiyordum. Kah New York sokaklarında kah Bağdat caddelerinde el ele yürürdün benimle. Tek kişilik kayığınla, sürüklemiştin beni o güzel hayal alemine. Hayallerinle, hayallerimi çekmiştin derinlerine. Ne çok gülerdim yalnızlığımda yaşadıklarıma, yaşattıklarına. Kapına dayandığımda, açılmayan kapına, tüm öfkemi anahtar deliğine kusardım. Kapılar. Kapılar... O tahta, süngülü kapılardan daralırcasına bakıyorum dünyaya, ama ufuk çizgisinden. Umutla koşmuştun kucağıma. Yoksa çok mu aramıştın da sokulmuştum kanatlarının altına, kumrular gibi? Saçının tellerine gizlenen bir kuşun tüyüyle yakalamıştın beni yüreğimden. Buz gibi bir havada ılık bir rüzgar gibi, ruhumu kuşatmıştın sanki. Sevdim seni bir kere, diye yürüyordum adım adım kucağına. Açmıştın kanatlarını, gel gel dercesine; bense aksayarak koşan, yürümeyi öğrenen çocuklar gibi koşuyordum, sana doğru. Sana uzanmak güzeldi. Neler mi yaşadık? Uzun kış gecelerinde uzun sohbetlerle atıştık, avuç dolusu gülümsemelerle çıtırdayan sobanın karşısında. Uzanırdım şöyle, uzunca geçmişten geleceğe. Rahatça kurulurdum hayallerinin otağına. Karşımda bakar dururdun, hareketsiz zihninde yaşardın güzelliklerinle. Baharlarda papatyalar, gelincikler yağdırırdın saçlarıma. Öyle sevda tutkunu iki yalnızdık ki senle... Yapayalnız. Çokluklar içinde yüreğimize sığınan iki arkadaştık; güven dolu geleceğe doğru temiz iki dosttuk biz senle. Ruhumu taşıran dalgalarınla sarmalardın beni; bakışlarınla, bütün benliğimi çiçeklerle süslerdin. Ruhumun o dalgalı, rengarenk çiçeklerin bahçesinde dolaşman zenginleştirmişti beni. Hala saklı duruyorum bir yerlerde ben, tıpkı yıllar önceki gibi. İçimize dar gelen bir sevgiydi yaşadığımız. Sen kapı önünde beklerdin işten çıkış saatimde. Akşam üzerileri kuduran deniz dalgaları gibi ulaşırdın üzerime, bakışlarınla. Bense hemencecik sana varayım diye ayaklarımı karşı kaldırıma taşırdım. Bir bakış ısıtırdı yüreğimizi, ruhumuza dolanır dururdu sevdanın esrikliği. Yağmurlu havalarda rüzgarlarla taşınırdı yüreğime sevgin. Özlemeyi, hasreti öğrettin bana. “Ayrılıklarda sevdaya dahil,” diyen Atilla İlhan’ı kaç kez okuttun. Doğa ve sevgi insanı şair yaparmış. Şiirlerimle dünyanın yalnızlığı arasında ilk bağlantılarımı yaptım. Bilinmeyen öteki dünyaya merakım arttı gün be gün. Anladım ki, ürkek ve çekingen olan ben, yalnızdım bütün aşıklar gibi. Ürkeklik ve çekingenliğimin kapısı yalnızlığımı, şiirlerimle açmıştım sana. O acılarla dolu, umutsuz şiirlerim, duyup hissettiklerimin bildirisiydi oysa, duyabilene, hissedene. Çocukluk günlerimde duyumsayıp tanıdığım suskun, yaralı, eğri büğrü yazgım seninle kucaklaşacaktı. Anladım ki, şair barışla, acılara doğarmış ve işte ben de boşlukta asılı duran hayatımı, şiirlerime aktarmaya başladım usulca. Şiirlere sarılmıştım yokluğunda; şarkılara kol kanat germiştim, senden kelime diye. Öylesine bir sevdaydı bizimki. Farklı, aykırı, güzel ve zorlu. Bir temmuz ateşiyle iyice alevlendi. Yok oldu sandım her şey. Araya giren zaman, ayrılık rüzgarı daha da bağladı sanki bizi. Acılarla yoğruldu bu sevda; inadına, dikenlere direndi durdu. Nasıl da sevmiştik... Ama ayrılık dedik, sonunda ayrıldık. İstemedik, ama mecburi koparıp kendimizi fırlattık bir tarafa. Yalnızlık yüzümü yıkasın diye kalakaldım güzel bir okyanusta yüzer gibi. Ayrılık boğamadı bizi. Aksine, birbirimize nasıl da bağlı olduğumuzu anlatmıştı bize. Hep yüzünün perdelerine bakardım, ışık sızmaz gecelerde daha bir bağlandığım sana ve acılara boyandığım gecelerde hüzünle sarıldığım sana. O hüzün bizi tutardı. Hiç içime sinmezdi sensiz yaşadığım güzellikler. İsterdim en güzeli birlikte yaşayabilmeyi. “Keşke,” derdim, “keşke yanımda olsa...” Olmadı, olamadı. Çabalamak boşunaydı. Gittin ve unutmadın. Unutamadın, belli halinden. Sevgini okuyorum yaz gününün ikindi güneşinde. Çocuklar gibi zıp zıp yalınayak bir sevgi soytarısısın, hilekar, düzenbaz ama sevimli. Çocuksun halen, hem de çok çocuk. “Bile bile yalan söylüyorum ve bir demet uzatıyorum sana,” diyorsun hep haince… İçinde her şey var, ama ne istersem. Hüzün de, sevgi de, vefa da. Ortaya çıkarma hakkı bana ait, istediğim gibi, zorlamadan. Özgür, sen gibisini görmedim. Bu kadar farklı, bu kadar aykırı sevgi görmedim, anlamadım da. Anladım anlamasına ama... Onu korumak için üzerine titredin durdun hep. Beni sana yaklaştıranı iyi bildin, güzel oynadın rolünü. Belli etmedin, ama besbelli sevgin açık ve hoşlukla devam etmekte tanıklarıyla. Kimselerin bilmediği, anlamadığı, yalnız, yalınayak dünyamda yitirdiğim sana ulaşmak için koşardım boşuna. Beklerdim boynu bükük. Balkonumda, seni sokakta karşımda bulacağım anları beklerdim. İstemezdim anlamanı. Düşünürdüm ki, anlaşılınca sevgiler ölür gider. Nihayetinde de öyle olmadı mı, Özgür? Anlattıkça sevgim küçüldü, bitti. Her bitişte yeniden yeşertecek baharla. Kaç bahar geçmedi mi üzerinden? Kaç mevsim? Dikenler içinde açan bir gelincik gibi salınacağım bir gün yanı başında. Sana baharlarla geldim, elimde bir demet papatya, gelincik, dağ menekşesi... Fısıldayan sesin çınlamakta kulaklarımda. Nasıl mıyım? Dokunsan kopacak yapraklarım, biliyorum göz bebeklerimden. Ve ellerinde kırmızı ve siyaha çalan tozlar kalacak. İstiyorum ki, kimse dokunmasın ve kalayım bu halimle, böyle yaşamalıyım, yakıştığı gibi, hüzün boyalı rengimle. Dikenler içinde ve kızıl bir gelincik gibi kısa sürede ama doğallığımla. Olduğum gibi hani. Anladığın gibi, anlaşıldığım gibi. Çabam yok öyle, ispata hacet de yok. Ortada olmalı sevgi de, acı da, hüzün de. Umudumu umulmadık kadere yazdım diye düşünüyorum. Kış geceleri çetin bastıracak. Donlar üstünde ayağım kayacak, ama umudum yine baharlardaki gibi içimde doğacak, kızıl gelinciklerle süslenecek. Bense o paltonun altında saklı, kış gecelerinde sana umutla sokulup ısıtacağım seni, gerçeğe inat. Desteleyip yolladığın hayallerimle düşüp kalkacağım, daha da sevdaya batmak için. Sana saklanıp seni kucaklayacağım. Şemsiyemin altında yürürken, dostça kulağıma fısıldamaya çalıştığın, öğrettiğin küçük yalanlara inanacağım. Sahi, inandığımı mı sandın o beyaz yalanlarına? Beni ikna etmek için, saçmaladığımı söylerdin ikide bir. Akıllı olduğumu söylerdin. Bu düzmeceler nedense hep kandırmaca gibi gelirdi bana. Ne inanmak isterdim, ne de inanmamak. İşine geldiği gibi söylerdin sanki. Bir kadını kandırmanın kolay yolları değil miydi bu süslü laflar? Ama bu süslemeler yakışmış bana, diye düşünmüyor da değilim hani. Sevmişim çaresiz, yüreğime inmiş sevda tanecikleri çökmüş iyicene. Seni arıyorum. Yoksun. Başka kimseyle görüşmüyorum. Senin istediğin gibi olsun. Beni çileden çıkartan ağır sözlerin. Onlarla gücünü gösterirdin, bilirdim. Yanlış mı düşünüyorum? Sanmam. Beni kızdırmayı severdin. Hani bir de o aidiyet duygusu vardı ya... Sonra bekler dururdun sıkıntılı. Bir an ayrılacağımızı düşünür, sonra kaybedip bulmanın mutluluğuyla coşardı o fukara yüreğin. Fukara yüreğim fukara yüreğine sığınmıştı, yağan sonbahar yağmurlarıyla. Karlı ayazlı kışların sıcak çorbasıyla karışmıştık birbirimize. Tertemiz dünyamızda kucak kucağa sevmiştik birbirimizi, kirlenmişliklerin inadına. Hadi oradan, deme şimdi. İçimde kocaman bir sen anlatıyor doğrularını. Çocuklar bile doğruyu yalanı anlamaz mı? Kanmam artık o senaryolara. Kendimi kandıramam. Sen belki kandıracağını düşünüyorsun, ama zor, çok zor. İnsanın ayağı kaç defa takılır aynı acıya? Bak, şimdi el sallıyorsun camın ardından. Yağmurda kırbaçlıyor camı yorgun bir seyis gibi. Güzel müzikler gelmekte kulağıma. Seni anlatıyorlar. Güzellikler doğuyor yaşamıma, gönül pınarlarıma. Yılbaşı çamları gibi dikenlerimle, susuzluğuma dayanabiliyorum; hasretine, özlemine, ne güzel. İstemediğin şeyleri unuttum, anlamadım. Hayır, deyişlerini anlatıyor biçilmiş bütün çimler. Yuvalarına sığınmış kuşlar, sonbahar yağmurlarıyla yan yana nasıl yürüdüğümüzü düşünmekte bizden habersiz. Her seste nasıl sevindiğimizi yaşamak bağlamakta beni yaşama. Yaşam sende gizlenmiş; bende toplanmış tüm gizemler, korkular, ürkek ve çekingen durmakta yanı başımda. İnsanlar güzele dokunmadıkça, kimselere dokunmak istemiyorum. Gönülden, ruhtan ulaşmak isteğim sadece. Uzaktan uzağa sevgi, hasret, güzel diye zorladın da öğrendim. Biblolar da güzel, değil mi? Ama ya kırılırlarsa diye nasıl dikkat ederiz değil mi? Peki neden birbirimize o kadar acımasız davrandık. Güzel olan buydu sanırım. ‘Seni uzaktan sevmek’ şarkısı gibi, uzak olan güzel mi yoksa? Doğru, diyorum, bırak uzakta kalsın. Duygular, sevgiler, hasretler öyle uzakta kalsın ki değerlensin. Yıllanmış, el değmemiş mahzenlerdeki soğuk şaraplar gibi olsun dostluklar da, acılar da, sevgiler de. Her şey uzakta, ama olduğu gibi kalsın camın ardında. Gün görmemiş sevdalara, kadınlara inat yaşasın dursun dünya. Çilelerle, umutlarımı harman yaptım ağustos sıcaklarında. Öyle savurdum ki dünyanın dört bucağında kucaklandılar. Karşımda, gözlerimdeki sevgiyi oymaya çalışan bir işçi gibiydin hep. Belki de en ağır işçi, hani gecesini gündüzüne katan. Güldürmeyi seven, düşündürmeyi ve bu uğurda savaşan sen. Bir telefon sesi kadar yakın ve uzak olan bir sevdaydı aramızdaki. Entrikaların, çocukların saklambaç oyunları gibi hilesiz ve saftı. Anlardım ne yapmak istediğini. Sıkıntılarımı benden alıp, bendeki boşluğa seni doldurmak için çabalar dururdun. Şüphelendirmeyi nasıl da severdin!.. Yapmamalıydın, ama başka oyun da bilmezdin. Safça, aptalca, manyakça sevmiştik aslında. Doğru mu? Ama katıksız bir sevgiydi aramızdaki. Senle oynadığımız telefon oyunlarını severdim. Arardın belki ben yokken, aramadın saklanırdım. Bir kovalamacaydı hatlarla aramızdaki. Bir sesime ne kadar çok zaman yatırmıştın, Elif diye, Birsen diye, Tülin diye arardın. O kadar sevdiğin bayan isimlerinin kadını olabilmek güzeldi sanırım. Zafer, diye arardın, Çelik, diye arardın. Güçlü kelimelerle yer etmiştin belleğimde. Aferin sana, derdim hep. Aferin. Ben derinden sevdim seni. Öğrencim gibi, arkadaşım gibi, dostum gibi. İstediğin gibi sevdim işte. “Sen miydin arayan?” dediğimde, “Ben değildim,” diyen inkarlarını sever, gülerdim, kızardım, ama önemin büyüktü. İnkarlara yatırdığın o yüklü sevdanın borcunu nasıl ödeyebilirim ki? İmkansız. Aklınca oyun oynardın, ama bilirdim çocukça, safça oyunlarını. Saflık tutkunu iki yapışık ikizdik, yalnızlık budalası. Ne senaryolar çizerdin öyle. Kendin inanmazdın çılgınca yaptıklarına. Çılgınlık tutkunu bir dev olabilmekti umudun. Oldun da. Sert kış gecelerinde ılık bir sesle araman güzeldi. Fabrikada, kuyrukta yemek beklerken, karşılıksız araman hoştu. O günlerde yapayalnız, yalınayak bir sevginin peşindeydik biz. Anlamsızdı belki, ama anlamı zamanla anlaşıldı ve artık ortada işte. Ayrılsak da beraberlik güzeldi. Nasıl yürürdüm yanında... Elimden tutmanı isterdim, bir o kadar da uzak yürümeni. Nasılsa işte, öyle garip çelişik bir aykırılığın tuzağıydı bizi çeken. Tanrının yazdığı, ama bizim silemediğimiz bir yazgıydı bu, ne kadar silmek istesek de silemediğimiz. Zıt renklerin buluşmasının güzelliğiydi yaşadıklarımız Ve yaşıyoruz, yaşayacağız. Öyle diyor sezgilerim. İstemesek de, istesek de böyle olacak gibi. Tutkuydu bu. Gizemdi. Yasaklara isyandı. Belki de baş kaldırmaktı yanlışlara. Bir inattı. İnadına sevgiydi, kafa tutan onca günahlara, tabulara, yasaklara. Onurlu, efsanevi bir tutkuyu yaşamak, kaç kişiye nasip olduysa olmuştu ve işte bize de!.. Şanslı mıydık? Ya da şansı biz mi yaratmıştık, anlamadım. Parklarda tedirgin, çarpışan insanlar gibi yürür durduk farklı yollardan. Ellerimizde umut çiçekleri; gözlerimizde korku, sevinç karışımı alaca ışıklarla koştuk durduk batan akşam güneşlerine. Güneşler doğdu, ama biz uyanamadık bu acılardan, üzüntülerden ve sevgilerden. Karmakarışık rüyalarla dolu dizgin kederlerle uyandık isteksizce, günlere soyunduk. Gün oldu o oyuncağa sarıldık, gün oldu şu salıncakta sallandık durduk, vakit doldururcasına bu körfezde. Ama sevdanın hüzünlü kollarıyla sarıldık yaşama, sarmalandık; koparıldık ama yeniden filizlendik daha gür ve koyu yeşil. Yemyeşil bir dünyanın içine sarı sarmaşıklar gibi dolandık durduk. Mezardaki anamı ziyaretimin arkasından sana koştuğum günler süzülmekte yanaklarımdan. Bir bayramın arifesinde sana koşup da açtığımız o yer sofrası, zeytin ekmek tadı bitti artık. Sahi kiminle bölüşmektesin lokmalarını? Kime ukalalık yapmaktasın? Sanmam gülebildiğini eğlendiğini. Avuçlarındaki geçmişten anılar ayakta tutmakta seni. Hepsi bu değil mi? Onlar geçmişe gömüldü, gitti erken gelen kış geceleri gibi. Gönülden sarılman yok artık kimselere, adım gibi biliyorum. Öyle sevdin ki beni, yerime birilerin koyman imkansızdan da öte, bilmekteyim. Adımı, sanımı unutman, bir kadını mezara koyman zor, tahmin edebilirim. Bana aşık olduğun ilk günlerin gecelerinde, balkonumun altından derbederler gibi geçtiğin, kendini kaybetmiş gibi yürüdüğün o kavurucu yaz gecesinin gibisin gözlerimde. Neydi o halin?.. Çölde kaybolmuş Mecnun gibi görmüştüm seni. Uykularım savrulmuştu yıldızlara. Unutmak kolay mı? Zor, değil mi? İyisiyle kötüsüyle, sevdanın en güzeli ile yıkanmış geceleri unutabilmek en zoru sanırım. Öyle sevmiştin ki, beni de yakaladın zorla ve imkansızca sürükledin ardından sürüm sürüm. Kim seni bu kadar sevdi? Yoktur, sanmam. Kim seni karşılıksız sevdi, beklentisiz, ve koşulsuz? Cevaplasana?! Zor, değil mi? Kuşkuların arttı insanlara karşı. Neden mi? Pis bir dünya sarmaladı yeryüzünü. Kirlendi her şey. Sevgiler de kirlendi, umutlar da.... Ben? Oldukça değiştim ama safça sevmekteyim yine de. Seni seviyorum. Güzel olan da bu işte, onca pisliğin içinde. Harran’da kavrulmuş bir kadın gibi ben, Asya’da gün görmüş ihtiyar bir aşık gibi sen, yorulup durduk sert esen karayellere karşı. Anadolu’dan yanık bir ezgiyle uyandık hep. Telli turnam selam götür, diye uyandık. Kara yazmalı mavi baskılı sevdaya, mor kırmızı pullar işleyip mor dağların karlı tepelerine rüzgarlara saldık yüklü acılarımızı, sevgilerimizi. Gurbete ağladık. Dayandık onca yüklü acılara. Bir gün güleceğiz umuduyla sarıldık yaşama sımsıkı, birlikte… Nesrin Özyaycı |
Bir Dostla Aşk Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum. İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim. Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu. Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın. Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım. Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor. O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum. |
Hüzün Kokan Sevgiliye Ellerim ellerini degdiginde avuclarım titiriyorsa ,sesin kulaklarımda yankılandıgında kalbim coksun denizlerin yerini alıyorsa , dudaklarımdan"seni seviyorum" kelimesi süzülürken yüregim bir cocuk gibi kıpır kpır oluyorsa ,üsüyen bakıslarım sadece senin gözbebeklerinin icinde ısınıyorsa ve de tek carem son nefeste sevgimi fısıldamaksa eger , avazım cıktıgı kadar kalbine fısıldıyorum ; SENİ SEVİYORUM Bugün oldugu igibi yarın da yarınlardan sonra gözlerimdeki yerinin degismeyecegini , her zaman kalbim coskun denizlerin her dalgasında sevda türkülerini kalbine bırakacagıma , ben yanında olmasam da gözlerinden süzülen her gözyaslarını her ne olursa olsun silecegime ve de senin sevdana karsılk ölüm sunulsa ruhuma ben Azrail e ve de ölüme meydan okuyup seni bir ömürboyu sevecegime gökteki yıldızları , kırlardaki menekseleri sahillerdeki kanadı kırık martıları sahit göstererek yemin ediyorum....seni bir ömürboyu sevecegim... senden sonra hüznün denizinde ayrılıkların umutsuz dalagalrı oldum.Gece gündüz aralıksız gel-gitlerde savruluyorum yalınız limanından diger yalnızlık limanına.Belki tasıdıgım sevgimi bir gün görüp beni tekrar avuclarına alırsın diye seni bekliyorum ucsuz bucaksız sahillerde. Ölümün soguk nefesi her kösebasında beni beklerken , ecelin korkunc yüzü her sokak girisinde bana pusudayken cakal sürüleri beyaz umutlarıma teik cekmeye hazırlanırken , kör kursunlar gögsüme sıkılmaya nazır iken bile ben SENİ UNUTMADIM.Ve ölüm seni benden alacak kadar gaddarsa bende ölüm ve de azraile meydan okuyacak kadar korkusuzum. Özgürce yasını tutamadagım , gönlümde bir türlü vedalasamadıgım ,karanlıuk gecelerde kör yıldızlara yoldas ettigim gözyaslarımı senin yoluna seriyorum.Sen yıllandıkca hsareti ve de özlemi cogalan ,acısı bile haz veren hüzün kokan siirlerimin en tatlısın.Sen olmasan da yanımda ben sana alev alev yanacagım. Ne cocuksu gülüşlerini paylasmak kork ne de hasretle büyünmekten kork.Sevilirken unutulmaktan ve de severken yalnızlıga düsmektenn kork.Korkma seni asla unutmayacagım ve de ben yasadıkca dilimden ismin sevgin ise kalbimden hic eksik olmayacak İsmail Sarıgene |
http://huzuncicekleri_net.sitemynet.com/hikayeler/ladyofmysterysmallbar.jpg http://huzuncicekleri_net.sitemynet.com/hikayeler/ladyofmysterylady.jpg Caddelerde sisli, puslu bir kış ikindisi. Ağaçlarda salkım salkım eski zamanlardan kalma anılar...Yapraklarda yere düşmeye hazırlanan yağmur damlaları... Bir yaprak kıpırdıyor işte, gümüşi bir damla usulca yere düşüyor. Sen sanki, yaprakların arasından bana müzipçe gülüyorsun. Beni her zaman şaşırtırsın zaten. Beni her zaman güldürmeyi bilirsin. Farkına bile varmadan bir şarkı dökülüyor dudaklarımdan "Caddelerde rüzgar, aklımda aşk var." Rüzgar keskin ıslığı ile şarkıma eşlik ediyor. İstasyon Caddesi'nin tenhalığı nedense ilk defa içime dokunuyor. Arabaya binsem ve birlikte gezdiğimiz yerlere gitsem,evimde şiirler okuyarak telefonunu beklesem, telefonunun gelmediği zaman seni başka yerlerde arasam. Sonra sen gelsen yanima, yine "......" desen, ben yine senin gözlerinde sorsuzluğa mahkum edilen aşkımı görsem.Ayrıca şarkılar gerçek oldu bu kez.Caddelerde rüzgar,aklımda aşk var. Yalnızım, üşüyorum, özlediğimse çok uzaklarda. Bahçeme melekler yağıyor, hepsi de tanıdık. Senden doğan, gözlerinde hayat bulan, bizi koruyan, kollayan ve en önemlisi ikimizi bir araya getiren melekler... Son kez yine seninle gezmiştik oraları. Sen kimbilir belki de, uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi. Benimse herşeyim aynı. Geceleri bodrum katlarına yağmur daha çok yağıyormuş, bugünlerde bir tek bunu ögrendim. Birde geceleri daha uzun sanki, bitmek bilmiyor. Bana anlatmak için neler biriktirdin içinde? Benim sana anlatacağım yeni birseyler yok. Dedim ya her şey aynı. Ama sanki biraz mahsunluk çöktü üzerime, bir de gülüşlerim sanki biraz azaldı. Sen olsaydın hemen anlardın.Sen benim herşeyimdin. Arkadaşım, dostum, öğretmenim, talebem, sevdiğim. Koşulsuz bir sevgiyle sevdim seni,bağlandım. Sen kimbilir belki de,uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi. Benimse içimde kocaman bir boşluk var. Hayır,üzülmüyorum, içimdeki boşlukta birtek özlemin yankılanıyor. Hayır, sana anlatmak için yeni şeyler biriktirmiyorum içimde, çok istesen hikayeler uydururum. Ama hikayelerimden önce itiraflarım olacak. Kendimden bile gizlediğim duygularımın itirafları. Sana aşık olmaktan delice korktuğumu, sana bakarken içimin titrediğini.Daha pek çok, sırrımı anlatacağım sana. Gerçi anlatmama gerek yok,sen zaten hepsinin çoktan farkındasın... Sen kimbilir, belki de uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin simdi. Bense odamda senden uzak. Hayır beni merak etme, üzülmüyorum. Biliyorum, ikimizde yoktuk bu aşk basladığında ve çok iyi biliyorum,sonsuzluğa mahkum edildi bizim aşkımız. Dedim ya, beni merak etme. Üzülmüyorum, yalnızca biraz, biraz üşüyorum....................................... |
http://www.kalbinsesi.com/logo.gif Genc adam ellerinde bir buket cicek, sahile kosarak geldi... Gözleri söyle bir sahilde gezindi, aradigini göremeyince ilk gördugu banka oturup sevdigini beklemeye basladi. Ellerinde yine her zamanki ciceklerden vardi. Sevgilisinin en sevdigi cicekler bunlardi. Kirmizi, kipkirmizi, kan kirmizisi guller... Sanki dalindan yeni koparilmis gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardi, sevgi kokuyor, ask kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu guller... Hepsinin uzerinde damlalar vardi. Sanki agliyor gibiydiler. Genc adam gullere bakti, sanki onlarla konusuyormus gibi, " Neden agliyorsunuz, bakin ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdigini görecegi icin kalbi yine deli gibi atmaya baslamisti. Ne zaman onu dusunse, onunla bulusacagini hayal etse kalbi yine böyle yerinden cikacakmis gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine ragmen ikiside sevgisinden hic birsey kaybetmemisti.. Onlari hic birsey ayiramazdi... Ne hasret, ne ayrilik, nede ölum... Genc adam telasla saatine bakti. Sevdigi yine gec kalmisti, 1 dakika gec kalmisti. Ustelik o, sevdigini bekletmemek icin dakikalarca önce kosarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapiyordu. Devamli kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmus diye dusundu... Ve gözlerini önundeki ucsuz bucaksiz denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tipki sevdigi kiza olan aski gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluga uzaniyordu...Aslinda bugun onlar icin cok özel bir gundu. Kendi aralarinda sözleneceklerdi. Delikanli önce bunu sevdigine acmis, sonrada gidip 2 tane yuzuk almisti. Bu kadar önemli bir gunde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alismisti artik beklemeye, zarari yok biraz daha beklerim diye dusundu. Gullerin yapraklari nedense hala yasli idi. Bir turlu anlamiyordu onlari. Hersey bu kadar guzelken neden agliyorlardi ki ? İste az sonra sevdigi gelecek, ona sarilacak, kucaklasacaklardi...Sonra söz yuzuklerini takip, evliige ilk adimlarini atacaklardi. Genc adam öyle heyecanliydi ki sevdigine kavusmak icin can atiyordu... Martilara bakti,birbirleriyle oynasip, ucusan martilara... Ne kadar guzel dansediyorlardi Tekrar saatine bakti genc adam.Endiselenmeye baslamisti. Sevgilisi yine gec kalmisti, hemde cok... Bu kadar gec kalmamasi gerekiyordu. İste hergun burada bulusmak icin sözlesmiyorlar miydi? Her gun sahilde, martilara bakarak, denizin onlara anlattigi masallari dinleyerek birbirlerine sarilip hasret gidereceklerine söz vermiyorlar miydi ? O zaman neden gelmemisti yine ??... Aklina kötu dusunceler gelmeye basladi. Hayir.. hayir..olamazdi. Sevdigine birsey olamazdi. Onsuz hayat yasanmazdi ki... O ölse bile devamli benimle yasar diye dusundu genc adam. Bunun dusuncesi bile hos degildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaslarini kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafindaki insanlar ona sanki kacik gibi bakiyorlardi. Rahatsiz olmaya basladi bakislardan. Artik bikmisti... Yine sevgilisi geldi aklina.. Neden gelmedi acaba diye dusunmeye basladi. Gözlerini kapatti. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergun bu sahildeydi, sevdigini bekliyordu. Daha fazla dayanamadi. Kalbi parcalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yas gullerin uzerine damladi... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gidiyim diye mirildandi...Hic olmazsa gulleri her zamanki gibi yanina koyar, ona vermis olurdu... Genc adam ayaga kalkti. Sevdigiyle bulusmak uzere, yesil tepenin ardindaki kabristana dogru yurumeye basladi... |
GERÇEKTEN DOĞRUYA, DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU... Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, “acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış...... Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi? VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın. |
..İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu.En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi. Telefon açtı kahine imkansız, tam çıkmak üzereydim.""lütfen" dedi,kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek.... Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi... Tabii ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.Karşılıklı oturuyorlardı.Önlerindeki suya baktı kahin, Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu."ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi : "su'da yarını göremiyorum..."yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı.yarın olmadığına göre bu gece ölecektı.ne yapmalıydı?evine gitti,vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi.Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu.en iyisi uyumaktı.Böylece ölürken ; Hiç bir şey hissetmezdi.Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve...derin bir uykuya daldı.Uyandığında güneş yeni doğmuştu,Kuş sesleri geliyordu."cennette miyim?" diye düşündü.Herşey gece bıraktığı gibiydi.Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi,Herşey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba?Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti.. Manşette şöyle yazıyordu : "ünlü kahin öldü" Hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere ... |
Derin düşüncelere dalmış yine o güzel mavi gözlerin...Düşündüğün nedir bu kadar?Neden benden saklıyorsun ki...Biz iyi günde ve kötü günde birlikte olmayacakmıydık..Her engeli birlikte aşmayacakmıydık..Sorun ne birtanem anlat bana...Bana bak uzaklara değil...Güzel yüzlüm günden güne soluyorsun ellerimin arasında...Dayanamıyorum inan.Bu kadarmıydı sevgimiz,aşkımız...Bu kadarmıydı sözlerin...Sevdiğim bana bak beni dinle...Sen konuşmuyorsan ben konuşurum..."Seni ilk gördüğüm an sevdim,saydım ve benim geleceğim dedim...Her sözün,her hareketin beni sana daha çok bağladı birtanem...Maviş gözlerin eskiden daha güzel parlıyorlardı...Şimdi ise sadece boş bakan iki göz görüyorum...Bir tanem SENİ SEVİYORUM...Ölesiye birtanem..Eğer senin sorunun ben isem çeker giderim seni rahatsız etmem...Sonsuza dek sana bir daha görünmem..Asla karşına çıkmam..Eğer ben isem söyle birtanem...Bu boş gözler ben gidince tekrar gülecek ise söyle birtanem hemen giderim..." |
SENİN YAPTIĞINI ÇORUM'LU YAPMAZ İsmet İnönü zamanında büyükbaş hayvanlardan hayvan başına vergi alıyorlarmış.Vergileri toplayanlar Çorum'lunun yanına gitmişler ve hayvanlarının vergisini ödemesini istemişler.Çorum'luda vergi ödeyeceğini bildiği için önceden koyununu babasıymış gibi yatağına yatırmış ve benim hayvanım yok demiş.Vergiciler tam gidecekleri sırada koyunun sesini duymuşlar ve gerçeği anlamışlar.Sonra vergi almak için Kayseri'linin yanına gitmişler.Tabi bunu bilen Kayseri'lide önceden eşşeğini babasıymış gibi yatağına yatırıp saklamış.O da vergicilere benim hayvanım yok demiş.Vergicilerde tam gidecekleri sırada bir ses duymuşlar ve oradan bir ses geliyor kimdir o demişler.Kayseri'lide o benim hasta yatan babam demişki tam o sırada eşşek ortaya çıkmış.Vergicilerde Kayseri'liye "Senin yaptığını Çorum'lu bile yapmadı."demiş. (Anlatılanlardan hatırladığımız kadarıyla) |
Bir Aşk Mektubu Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi bir mucize bu hastalığın o da sensin. Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne ekmek, ne su,….. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin. Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN. Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan aşkım var. Eğer bir gün ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da. Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor, kimse vermiyor sendeki o güzel kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle, kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki aşkı bana vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi. Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu? Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar. Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama aşkım yetmez mi sana? Neden ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen birisi. Neden? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında ezilen papatyaların farkına varamazlar. Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman neden ben değilim, neden başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam anlıyor musun beni? Neden ben değilim Allah'ım? Sebebi ne? Neden Allah'ım neden? Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? Neden sanıyorsun sizin sınıfa her teneffüs gelişim? Neden sanıyorsun hep başka konular arayışım. Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu Rıza’dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye. Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin istediğin gibi olurdu. Bir tek aşkımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle senin kadar güzel, senin kadar iyi, senin kadar güzel gözlü, senin kadar …. Bir bebeğimiz olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken uyandırdı. VE GENE SANA KAVUŞAMADIM. Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensin hayat zaten ölüm bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam …. Kıyamam sana biliyorsun. Aşkım beni dağlasa da, aşkın beni mecnun yapsa da, sana kıyamam. Son söylemek istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum ve diyorum ki seni çok seviyorum. |
Fırtına apansız bastırınca, koca gemi bir anda denizin dibini boyladı. Adam, issiz bir adanın sahilinde gözlerini açtı. Ne gelen vardı ne giden... Ne araç vardı ne gereç... İstersen muz ve hindistan cevizi, istemezsen muz ve hindistancevizi... Hayati boyunca evi dışında beş yıldızlı otellerden başka yere adımını atmadığından, bir sure ne yapacağını bilemedi... Sonra dört ay boyunca muz yeyip, hindistan cevizi suyu içti. Geçmişte kalan o güzel günleri düşünerek gözlerini denize dikip, kendisini kurtaracak gemiyi beklemeye koyuldu... Bir gün sahilde uzanmış yatarken, gözünün ucunda bir hareket hissetti. O da ne ? Bir sandal ve kürekte o güne dek gördüğü en müthiş kadın... Son surat geliyor... İnanamadı... "Nereden geliyorsun ?" diye haykırdı ve ekledi "Buraya nasıl geldin?" "Adanın öteki tarafından..." dedi kadın, "gemi batınca oraya cıktım." "Ne şans, benden başka kimsenin kurtulduğunu sanmıyordum. Kaç kişisiniz ?" "Başka kimse yok, sadece benim. Sandal da gemiden değil. Gemiden cop yok... "Adamın akli karıştı... "O halde sandalı nereden buldun?" "Basit" dedi kadın. "Adada bulduğum malzemeyle yaptım... Kürekler sakız ağacı... Zemini palmiye dallarından ordum, yanlar okaliptüs..." "Ama, ama bu imkansız, aletlerin yok nasıl becerdin ?" dedi adam. "Pek de sorun olmadı. Öteki tarafta sıra bir alüvyon kaya oluşumu var. Fırında belli dereceye ısıtılınca islenebilir yumuşaklıkta demir elde ediliyor. Alet yapmak için kolayca kullandım... Bosveer bunları. hadi göster, nerede yasıyorsun ?" Bon bir ifadeyle orada yasadığını itiraf etti adam... Aylardır oracıkta sahilde yatıp kalktığını... "Öyleyse bana gel benim yerime..." diyerek kadın küreklere asıldı. Birkaç dakika sonra küçücük bir iskeleye yanaştılar... Adam sahile göz atınca az daha sandaldan düşüyordu. Mavi beyaz boyalı kulübeyle, iskele arasına tas döşeli yürüme yolu bile yapılmıştı ! Eve girerlerken kadın omuzlarını silkti, "Pek rahat sayılmaz ama ben yine de ev diyorum iste... Otur lütfen, bir şey içer misin ?" "Hayır, hayır teşekkürler..." dedi adam. Şaşkınlığını hala üzerinden atamamıştı. "Daha fazla hindistan cevizi suyu içemeyeceğim artik... Tahammülüm kalmadı..." "Hindistan cevizi suyu değil ki... İmbiğim var, Pink Colado'ya ne dersin?" Adam hayretini gizlemeye çalışarak ikramı kabul etti. Kanepeye oturarak sohbete daldılar. İkisi de birbirlerinin hayat hikayesini dinledikten sonra kadın, "üzerime rahat bir şey giyeceğim" diyerek ayağa kalktı. "Duş yapıp tras olmak ister misin ? Üst kattaki banyo dolabında jilet var." Adam artik olayı sorgulamaktan tamamen vazgeçmişti... Banyoya girdi, dolapta kemik bir sapın içine sıkıştırılmış oynak mekanizmalı iki deniz kabuğundan yapılma ustura onu bekliyordu... "Bu kadın inanılmaz" diye mırıldandı... "Bakalım bundan sonra ne var Döndüğünde kadın onu gardenya kokuları içinde, stratejik bölgeleri uzum yapraklarıyla örtülü olarak karşıladı... Sadece uzum yaprakları... Yanına oturmasını istedi. Sonra yavaşça sokularak fısıldadı... "Söyle bana yakışıklı, ikimiz de uzun suredir bu adadayız... Çok yalnız olmalısın, eminim su anda yapmak için kıvrandığın bir şey var... Hani burada tek basına geçirdiğin aylar boyunca en çok yapmak istediğin... Anlıyorsun değil mi ? Ne istersen yapabilirsin.... Gözlerinin içine bakıyordu... Adam duyduklarına inanamadı... "Yani..." dedi... "Buradan e-mailimi kontrol edebilir miyimmm?" HEPİMİZİN SONU BÖYLE OLACAK ..............;)))) |
Bir Bardak Limonata ve Bir Aşk Öyküsü Aşk minnet duyarak yaşamanızı sağlar. Indiana'nın ıssız yollarından birinde ilerlerken, ''Taze Limonata'' levhasını görünce direksiyonu o yöne kırdım. Benzin istasyonu ve bir market beklerken karşıma bir ev çıktı. Ve randada yaşlı bir adam oturuyordu. Arabamdan indim. Etrafta başka kimse yoktu.Bana bir bardak limonata ve bir sandalye uzattı. Etrafta huzur vardı. Gökyüzü, mısır tarlaları ve güneş. Havalardan ve yolculuğumdan söz ettik. Ailem olup olmadığını sordu. Daha yeni evlendiğimi ve çocuklarımın olmasını çok istediğimi söyledim. Aile kavramının hala önemini koruduğunu görmek onu sevindirdi. Sonra bana kendi hayatını anlatmaya başladı. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü anlattıklarını bende asla unutmayacağım. ''Aile çok özel bir kurumdur. Karın, çocukların ve kendine ait bir ev. Doğru şeyi yapmanın huzurunu duyarsın içinde. Senin yaşındaki halimi hatırlıyorum.'' diye başladı sözlerine. ''Evlenmek gibi bir şansım olabileceğini düşünmemiştim. Öyle mükemmel bir ailem yoktu. Ama azimliydim. Annesi ve babası beni çok sevdiler ve bana karşı çok iyi niyetli davandılar. Yinede zor geliyordu. Geceleri yatağa uzanır ve düşünürdüm: Boşanma riskini göze alabilecek miydim? Bir karım, bir ailem mi olacak? Neden? Çocuklarımı boşanma riskiyle karşı karlıya bırakamayacağımdan emindim. ''Gençliğe adım atınca yeni duygular deneyimlemeye başladım. Aşka filanda inanmazdım. Delice sevdaya tutulmaktan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. Bir arkadaşım vardı. Beni çarptığında orta sondaydım. Birbirimize karşı neler hissettiğimizi söylemekten kaçınıyorduk. Sadece sohbet ediyorduk. Benim en yakın arkadaşım olmuştu. Lisede birbirimizden ayrılmaz olmuştuk. Ailesiyle sorunları vardı. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Ona göz kulak olmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Akıllı ve güzel bir kızdı. Bütün erkekler onunla olmak istiyordu. Madem bu seninle benim aramızda'' diye ekledi,'' Ben onunla olmak istemiştim.'' ''Bir kere çıkmayı denedik, her şey çığırından çıktı ve dokuz ay konuşmadık. Derken bir gün okulda cesaretimi topladım ve ona mesaj yolladım. O da yanıt verdi ve yeniden başladık. Sonra o üniversiteye gitti.'' Yaşlı adam kalktı ve bir bardak limonata daha getirdi. ''Babası Minnesota'da yaşıyordu. Okumaya onun yanına gitti. Benim hedefim beysbol oynamaktı. Okuldan okula geziyordum. S onunda ben de Minnesota'da bir okula kabul edildim. Son derece ironikti. Ona müjdeyi verdiğimde ağlamıştı. ''Çıkmaya başladık. Onu ilk defa benim odamda öptüğüm günü hatırlıyorum. Kalbi hızla çarpıyordu. Reddedileceğim korkusuna kapılmıştım. İlişkimiz gittikçe gelişti. Üniversiteden sonra beysbol oynamaya devam ettim. Ve hayatımın kadınıyla evlendim. Kilisede mihraba doğru ilerleyeceğim hiç aklıma gelmemişti.'' ''Çocuklarınız oldu mu?'' diye sordum. ''Dört tane dedi gülerek. ''Onları okuttuk ve ve elimizden geldiğince hayatı öğrenmelerine yardımcı olduk. Şimdi hepsinin kendi çocukları oldu. Kucaklarında çocuklarını görmek bana gurur veriyor. Hayatın her şeye rağmen yaşamaya dediğini düşünüyorum. ''Çocuklar evden çıktıktan sonra karımla birlikte seyahatlere çıkmaya başladık. Elele tutuşup her yeri geziyorduk . İşin güzelliği burada zaten. Yıllar geçtikçe ona karşı sevgim iyice büyümüştü. Kavga etmediğimizi söyleyemem, ama aşkımız gittikçe derinleşiyordu. ''Karıma olan sevgimi kelimelerle ifade etmem çok zor''dedi başını sallayarak. ''Bu sevgi bizi hiç yalnız bırakmadı. Hiç ölmedi. Gittikçe kuvvetlendi. Yaşamım boyunca çok hata yaptım, ama onunla evlendiğim için asla pişman olmadım.'' ''Tanrı hayatın zaman zaman ne kadar zor olduğunu biliyor'' dedi gözlerime bakarak. ''Bugünün dünyasını anlayamayacak kadar yaşlı olabilirim. Ama geçmişe baktığımda emin olduğum bir şey var: Bu dünyada sevgi kadar güçlü bir duygu yok. Ne para, ne hırs, ne nefret, ne de şehvet. de edemez. Şairler ve yazarlar deniyorlar. Onlar da ifade edemezler, çünkü herkese göre değişir. Ben karımı çok seviyorum. Görüyorsun. Ölünce yan yana mezarlara yatacağız, ama bu sevgi dünya yok olana kadar devam edecek. Boş gözlerime baktı. ''Seni çok tuttum, evlat''^dedi ve özür diledi. ''Umarım limonatayı beğendin. Yolda giderken, karına ve çocuklarına ve sahip olduğun her şeyi çok sevmen gerektiğini düşün. Sevmelisin, çünkü bunları ne zaman kaybedeceğini bilemez misin.'' Arabama doğru yürürken söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu önemli düşündüm. Karısını yıllar önce kaybettiğini ve onu hala aynı şehvetle sevdiğini düşündüğüm bu yaşlı adam beni çok etkilemişti. Onun ne kadar yalnız olduğunu düşündükçe içimi bir acı kapladı. Limonata ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimsesi yoktu. Yola yeniden koyuldum, ama yaşlı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Birden limonata parasını vermediğim aklıma geldi. Geri döndüm. eve yaklaşınca uzaktan bir araba gördüm. Birinin daha orda durması ben şaşırttı. Verandaya doğru ilerledim. Yaşlı adam ortalıkta görünmüyordu. Tam parayı sandalyenin üzerine koymak üzereyken gözüm pencereden içeriye ilişti.Yaşlı adam odanın tam ortasında karısıyla dans ediyordu. Sonunda anlamıştım. Karısını kaybetmemişti. Sadece öğleden sonrayı yalnız geçirmişlerdi. Bu olayın üzerine yıllar geçti. Ben hala o yaşlı adamı ve karısın düşünürüm. Onlar gibi bir yaşantım olsun isterim. Bende onun gibi çocuklarıma ve torunlarıma sevgi bırakmak isterim. Bende karımla dans eden bir büyükbaba olmak isterim. Hiç bir şeyin sevgiden daha yüce olmadığına inanmak isterim. |
Acele Karar Vermeyin Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
Dursun üç yıl hasretten sonra ilk defa izine gidecekti. Gurbetin kendisine yansıyan yönlerine hazır ve alışık olmaması onu oldukça sıkıntıya sokmuştu. Dostluğa, sevgiye ve ilgiye hasret kalmıştı. Uzun süre işsiz kalması, hemşehri veya arkadaş diye sarıldığı insanlardan zarar görmesi ise onu bu yönde iyice hassaslaştırmıştı. İzin için hazırlık yaparken aklından geçenler onu rahatlatmış gibiydi. O : " - İçinde yaşadığımız bu ülkede kendi insanları arasında bir uyum olmadığı halde yabancıların kendilerine uyum sağlayamadıklarından bahsedebiliyorlar. Kendileri acaba ülkelerinde yaşayan yabancılara uyum sağlayabiliyorlar mı ? Üç yıldır Fransa’dayım. Allah’ın bir kulu çıkıp da aç mısın, susuz musun ? diye sormadı… İş yerinde ben nasılım, evimde nasıl yaşıyorum ? Bunları merak edip de araştıran yok… İşte bunlar benim vatana olan özlemimi katmerleştirdi. " Charles de Gaulle Havalimanı’ndan uçağa bindi. Oldukça heyecanlıydı. Adeta bütün sıkıntıları dağılmıştı. Uçakta iken dahi kendi dilini konuşan insanlarla kendisini Türkiye’de hissetti. Ankara Esenboğa Havalimanı’na iner inmez derin derin nefes aldı. Şehir içerisine yolcu taşıyan servis aracını beklerken yaklaşık 22 yaşlarında güzel bir bayan dikkatini çekmişti. Bir anda göz göze gelmişlerdi. Aynı bayanla servis aracına binmişler, yan yana da oturmuşlardı. Genç bayan : " - Yurtdışında çalışıyorsunuz herhalde ? " Dursun : " - Evet…Üç yıldır Fransa’da çalışıyorum… Annemi babamı ve bacılarımı çok özledim… Konya’ya gidiyorum yani. " Servis aracı, eski garajların bulunduğu yerde yolcu indirmek için durmuştu. Genç bayan Dursun’a " - Eğer yeni garajlara gidecekseniz bir yakınım taksiyle beni bekleyecek. Seni istersen oraya bırakırız ! " Dursun : " - Şu inceliğe bak… Hem beni garajlara götürmeyi teklif edecek kadar nazik.. Hem de beni yalnız bırakmayacak kadar düşünceli bir bayan… Bu ne sans…» diyordu kendi kendine… " - Tamam, dedi. seninle inebilirim... " Küçük valizini alarak indi. Servis otobüsünün arkasına yaklaşan bir taksi içinden inen, zayıf, uzun boylu 45 yaşlarında bir hanım genç bayana doğru yaklaştı, önce birbirlerine sarılarak kucaklaştılar. Sonra fisıltılarla kendi aralarında birşeyler konuştular. Bu hanım bir müddet sonra karanlıkta yürüyerek oradan uzaklaştı. Taksinin arka kısmına önce Dursun bindi… Yanına da genç bayan oturdu. Ellerinin biriyle birbirlerinin bellerine sarıldılar. Diğeriyle de birbirlerini okşuyorlardı. Genç bayan yeni garajlara yaklaşırken Dursun’a : " - Sevgili Dursun, bak garajlara yaklaşıyoruz. İstersen burada indirelim seni. İstersen benimle gel. Uzaktan geliyorsun, karnın da aç... Beraber yemek yeriz. Bu gece bizim evde kalırsın. Sabahleyin erkenden de kalkıp ben seni garajlara götürüm . Sonra bu geç vakitte Konya’ya otobüs bulman da güç olabilir. " Dursun : “– Aman Allah’ım... Şu inceliğe bak… Beni bu kadar düşünen bir bayanla karşılaşmak bir mucize... Beni aynı zamanda evine götürmeyi düşündüğü gibi karnımın açlığına kadar ilgileniyor…” diye söylendi kendi kendine. Ve genç bayanın bu teklifine de : " - Evet… Seninle gelebilirim …" dedi. Ankara’nın iç kısımlarından geçerek gece yarısı ıssız ve ışıksız çıkmaz bir sokağa girdiler. Genç bayan taksi şoförüne " -Burada ineceğiz..." dedi. Dursun bagajdan valizini alırken genç bayan cüzdanını çıkararak şoföre para vermek istedi. Dursun : " - Taksi parasını ben vereceğim " diye engel olmak isterken genç bayan : " - Böylesi olur mu hiç! Sen benim misafirimsin… Bizim geleneklerimizde misafire para verdirtmek yoktur..." dedi. Ve taksi parasını verdi. Kapıyı anahtarıyla açan genç bayan içeriye girdiklerin de " hoş geldin " diyerek Dursun’a sarıldı. Ve onun dudaklarından öptü. Dursun bir evde bir bayanla Ankara gibi büyük bir şehirde yaşadıklarına ve karşılaştıklarına bir türlü inanamıyordu. Bir çok kez hayallerinde canlandırdığı tutkular adeta birer birer gerçekleşiyordu. " – Sevgili Dursun... Sen çeketini çıkar… Elini yüzünü yıka biraz rahatla! Ben de bir şeyler hazırlayayım… başbaşa bir şeyler yiyelim… Tamam mı canım? " Dursun : "- Bu olacak şey değil… Şu konuşmaya bak… Zerafet… nezaket hepsi bunda toplanmış… Bana şimdiye kadar hiç canım, diyen olmamıştı. Şu işe bak dünyada ne iyi insanlar varmış da benim haberim yok… Vay oğlum Dursun işin iş… Durdun durdun da sonunda turnayı gözünden vurdun..." Onun hazırladığı masada bir "kuşun sütü" ek*****. İçkiden tatlıya kadar her şey vardı... Genç bayan masayı hazırlarken : " – Sevgilim yarın giderken birbirimize adreslerimizi vermeyi unutmayalım tamam mı? Böylece birlikte geleceğimiz için planlar yaparak uzun süreli mutluluklar için adımlar atabiliriz. Haydi başlayalım yemek yemeğe. Afiyet olsun... " Dursun : "- Bak şu güzelliğe... Hem hamarat... Hem de güzel konuşuyor. Sevgilim de dedi bana... Hele hele şu afiyet osun sözü içimi titretti. " Bunlar genç bayanla birlikteyken en son içinden geçen duygulardı. Uyandığın da bir yatak üzerinde sadece bir kilotla çıplak bir durumda olması onu oldukça şaşırtmıştı. " En son beni sevdiğini söyleyen bir bayanla yemek yiyorduk… Ne zaman sabah oldu… Beni neden böyle soydu ? O nerede şimdi? " diye kendi kendine mırıldandığı sırada yanıbaşında bir sandalye üzerinde yüzünün sağ tarafında bıçak yarası bulunan bir adamla karşılaştı. Adam : " - Beyefendi siz kimsiniz buraya nasıl geldiniz, kim getirdi ? Bilemiyorum ama, tek bildiğim şey hırsızın evimizi soyması ve sizin burada baygın halde bırakılmanız… Bak televizyonumuza kadar götürmüşler… Allah bunların ellerinden canımızı korudu. Ya evde olsaydık? Önce sizinle konuşmak için polise haber veremedim. Sonra sizi burada yalnız bırakarak gidemezdim! Çünkü evimi terketmeniz halinde polise olanları anlatmak ve inandırmak güç olabilirdi. Anladığım kadarıyla sizi içtiğiniz kolaya uyuşturucu atarak bayıltmışlar... On gün önce hanım havaalanında evimizin anahtarlarını kaybetmişti. Demek adım adım bizi takip etmişler... İzmir’deki kızımızı ziyaret için bir haftalık evimizden ayrılışımızı gidiş geliş saatlerimize kadar öğrenmişler... Sabaha doğru geldik biz... " Dursun üstüne oradaki yorganı çekti önce. Sonra bir sandalye üzerine atılmış olan pantolonunun arka cebindeki cüzdanının ucunu gördü. " –Olamaz... dedi, ben pantolonumun cebine cüzdanımı bir kez dahi koymadım ? " Hemen ayağa kalktı. Pantolununu eline aldı. Oturararak alel acele cüzdanının içine baktı. Çeketinin ceplerini de tek tek kontrol etti. Pasaportu, Fransa’ya ait çalışma ve oturma kartıyla çil çil euro’ları hepsi birden çalınmıştı. Elbiselerini giyindikten sonra karşısında duran elli yaşlarındaki bayana ve kendisine bir şeyler anlatan adama hitaben : " - Anlattıklarınızın doğruluğunu yalnışlığını bilmiyorum ama, bildiğim iki şey var… Bu da aldığım bir ders ve babamın yanlarından ayrılırken bana üç yıl önce söylediği ; (oğlum dibi görünmeyen kaptan su içilmez…) sôzünü unutmam… " Konuşurken genç bayanla eve girdikleri sırada masanın altına bıraktığı valizi aklına geldi Dursun’un … Valizi yerinde duruyordu ve kapağını pantolonunun para cebinden aldığı anahtarıyla açtı.Valizindeki yeleğinin iç cebini kontrol etti…Paralarının büyük kısmı olduğu gibi yerinde duruyordu. Sevincini belli etmeden : " - Bana şimdi bir taksi çağırın… Yeni garajlara nasıl gidebileceğimi söyleyin… Beni bekleyen hasret kaldığım anama, babama ve bacılarıma kavuşmak istiyorum! Sakın benimle geleceğinizi söylemeyin! " |
Barış Benimle Anlayamadığım bir şekilde garip bir yakınlık hissediyorum sana karşı. Nasıl geldiğini hala anlayamadığım gibi, neden gittiğin konusunda da hala en ufak bir fikrim yok. Uzaktaki, görmediğim, sadece yazdıklarını bildiğim, hakkında hala öylesine çok ki bilmediklerim. Bir gün mektup kutuma gelen bir mektupla tanıdım seni, birkaç gün içinde farklı titreşimler almamı sadece frekansların uyuşması olarak gördüm, ötesini düşünmedim sorgulamadım, kurgulamadım. Sonra ısrarlı istekler, sanki önceden tanışıyormuş gibi hissetmeler… Hala böylesi var mı diye sorguladığım, çocuksu, masum, ama “şeker vermiyorsan küstüm sana” diyen halin. Barış benimle… Gitmeyi istemekle, gitmesini istemek at başı giden olgular, bir bakıyorsun giden arkasından yas tutmuşsun, bir bakıyorsun gittiğin halde yas tutmuşsun, acaba gittiğin senden önce gitmiş olsaydı, acın nasıl değişecekti? Şimdi kendimleyken, gidenin ardından bakakalmışken, tekrar burada olsan da yine seninle sanki düne ait konuşmalarımızı sürdürüyor olsak demek geçiyor içimden. Dokunmadan ne kadar aşk var. Tutku tendedir. Teni hissetmekse ancak görmekle olabilir. Gördüysen onu, dokunduysan tenine, kokladıysan nefesini, bunları yaşayabilirsin görmediğin zamanlarda da. Görmediysen gördüğün, dokunduğun, kokladığın ancak senin kafandaki imgelemlerdir, ya da benzeştirmelerdir daha önce yaşadıklarını. Bu ne kadar gerçek olur sorarım sana. Sen giydirdiğin için bugün pembe giyiyorum gözünde, oysa belki de pembeyi hiç giymem. Sen düşündüğün için gül kokuyorum belki; oysa ben ancak ben kokarım. Bunu bilmen gerek. Beni tanıman gerek. |
YANLIZ BİR ADAM Sokaklarda yalnız bir adam yürüyor. Saat gecenin üçü. Her taraf sessiz. Uzaktaki ana caddedeki otomobillerin gürültüsü bile duyulmuyor. Sokak lambalarının soluk ışığı adamın yıpranmış, çökmüş yüzünü hafif de olsa aydınlatıyor. Şimdi açık seçik görülebiliyor. Traşı uzamış, yorgun, hayattan bezmiş gibi bir ifadeyle çarpılmış bir yüz... Garip bir insan belki. Anlayabilen için ise olmamalı. Sokağın bozuk kaldırım taşlarına çarpan ayakları tok bir ses çıkarıyor ve bu ses bütün acılarının ifadesi olarak yayılıyor, yansıyor, dağılıyor, her yöne, her tarafa, bütün dünyaya kafa tutarmış gibi... Zaman çok yavaş geçiyor. Neredeyse duracak. Ayak sesleri aynı düzenle yayılıyor, yansıyor.... Sokaklarda yalnız bir adam yürüyor. Saat gecenin üç buçuğu. Herkes uyurken o niye geziniyor? Gidenleri, terkedenleri unutmak için mi? İnsanlardan kaçmak için mi? Nefretten çıldırmamak, insanlara kötülük etmemek için mi? Kim bilir? Bazı mağazaların ışıkları açık bırakılmış, dışarıya vurarak loş bir ışık meydana getiriyorlardı. Gökte tek bir yıldız bile yoktu. Ay, bütün haşmetiyle ışıklarını dünyaya gönderiyor, karanlığa boğulmuş geceyi aydınlatmak istermiş gibi gönderiyordu. Yalnız adam büyük bir caddeye çıktı. Arabalar gecenn bu geç saatinde bile vızır vızır geçmeye devam ediyorlardı. Kaldırımlarda tek tük, onun gibi amaçsız kimseler dolaşıyordu. Sirenini öttüre öttüre bir polis arabası geçti. bakakaldı ona yalnız adam. Monoton hayatında hiç bir değişiklik olmuyordu. Zaman çok yavaş geçiyordu. Artık kararını vermişti. Vızır vızır geçen otomobillerin önüne bir gölge atladı. Acı acı fren sesleri duyuldu. Bir kaç kişi oraya doğru koşuştu.... Sokaklarda artık yalnız bir adam dolaşmıyordu.... |
Bir Cimrinin Günlüğü 15 Temmuz 2003 Ohh be en sonunda ben de günlük tutmaya karar verdim. Bugün benim doğum günüm ve annem bana doğum günü hediyesi olarak bu günlüğü yani seni verdi günlük. Neymiş efendim cimrilik derdimi senin sayende aşacakmışım. Yav bir kere benim cimrilik sorunum yok ki anlatamıyorum hiç kimseye . Sadece biraz tutumluyum hepsi bu. Ne yani paramı her şeye harcayınca daha mı iyi olacakmışım. Para harcanmadıkça güzeldir günlük bunu böyle bil. Bakınca ona yeşil yeşil oooff offf. Efkarlandım be günlük. Bak günlük bundan böyle bütün her şeyi sana anlatacağım böylece benim cimri olmadığıma sende karar vereceksin. Kimse inanmıyor zaten cimri olmadığıma , kimse dinlemiyor zati. Bulmuşum seni anlatayımda derdimi kurtulayım kederlerimden. Bu arada sana kendimi de tanıtayım günlük. Biliyorum saçmalıyorum sen cansızsın bişey anlamazsın dediklerimden ama ben günlüklerdeki moda konuşmalara uyacağım ve seninle her şeyi varmışsın gibi konuşacağım. 1975 yılının 15 temmuzunda doğmuşum be günlük. Tam 28 sene geçmiş hayatımdan. Ne zamanki parayı doğru harcamayı öğrenmişim işte o zaman milletin dilinde olmuşum cimri. Kusura bakma cimri cimri deyip başını şişiriyorum ama gün boyu herkes bana böyle diyor ama başım şişmiyor çünkü zaten şişmiş durumda. Acım büyük be günlük ama bir gün gelecek cimri olmadığımı ispatlayacağım onlara. Bugünkü doğum günüm Allah’tan iyi geçti. Bayağı bir hediye aldım. Babam bana birkutu kibrit almış ne kadar sevindiğimi anlatamam. Kardeşim de bir adet silgi almış hemi de kokulu. Amcam da 5 adet dosya kağıdı almış. Yaz yaz bitmez. Annem de seni almış günlük. Tamam tamam biliyorum hediyeler gerçekten kötü. Sanki bana nispet yapıyorlarmış gibi geldi. Neyse günlük bu konuyu daha fazla açıp moralimiz bozmayalım dimi. Günlük ; bu arada sana adımı söylemedim be. Adım Saffet bir kuyumcu dükkanım var anladığın zengin bir adamım ama tutumluyum. Malımı severim , paramı da. Hediye olarak seni alınca oldukça şaşırmıştım “Bu ne” diye sorduğumda “Günlük” cevabını almış ve daha da şaşırmıştım. Sanki bilmiyordum senin bir günlük olduğunu. Aman işte ; annem senin benim için oldukça önemli olacağını içimi dökmemde çok faydan olacağını söyledi. Bilmiyorum ama günlük sanki annem beni en fazla anlıyormuş , seviyormuş gibi geliyor. Zaten baksana tek doğru düzgün hediyeyi o verdi. İlk başlarda seni yadırgamıştım ama sana daha şimdiden alışmaya başladım bile. Hatta sana günlük demek bile istemiyorum sana bir isim vereyim günlük. Bir karizman olur en azından. Hmm düşünmem lazım günlük acaba sana ne isim verebilirim. Aha buldum her baba çocuğuna kendi babasının ismini ya da dedesinin ismini verirmiş. Sana da öyle bir isim vereyim. Evet sana babamın ismini vereyim her ne kadar beni sevmiyor olsa da onu çok severim be günlük. Artık senin ismin Abdulrezzak olsun. Ne o beğenmedin mi ismini. Babam da kendi ismini beğenmemişti zaten. Babama da ismini büyükbabam koymuş evet o da kendi babasının ismini koymuş. Tamam küsme be günlük sana kısaca Abdül derim nasıl bu daha iyi değil mi. Tamam oldu bu iş artık sen benim için Abdülsün. Amma da konuştum be Adbül. Bugünlük bu kadar yeter zaten feci uykum geldi. Yarın bizim çırağı da kovacağım maaşından kısıntı yapınca işleri yavaşlattı salak. Altı üstü %30 kısıntı yaptım çok mu? Ama dur bakalım yarın gelsin bir hele , göstereceğim o hergeleye. Vay şiir gibi yazdım Abdül. Neyse sana iyi geceler Abdül yarın akşam görüşmek üzere. İyi uykular eğer uyuyabiliyorsan Tamam şaka yaptım 16 Temmuz 2003 Günlük naber , pardon Abdül naber Gördüğün gibi neşeliyim hem de çok neşeliyim. Kovdum çırağı en sonunda. Zaten bir halta da yaradığı yoktu ama alıyordu paraları o ayrı mesele. Kovarken bayağı zorlandım ama tehdit etti beni işçilik kuralları mı ne varmış tazminat alırım dedi senden (Milyarlarca hem de). Tırstım tabi hiç araştırmamıştım gözümden kaçmış. Halbuki böyle şeyler hiç gözümden kaçmaz. Neyse aradım avukat arkadaşı var mı böyle bir şey dedim o da evet olmaz mı dedi. O zaman dedim ki kendi kendime “ İşte şimdi ayvayı yedim. Acaba çıkartmasam mı çırağı aslında fena biri değildi” O sırada aklıma bundan kurtulmanın bir yolu olabileceği geldi. Öyle ya her şeyin bir çözümü vardır değil mi Abdül. Sordum avukata var mıdır bir çözümü diye. O da yoktur dedi. “Eyvah” dedim. “Ne yapabilirim” diyince o da bana “Ne kadardır sende sigortalı” dedi. İşte o zaman içimde bir şeyler kıpraştı Abdül ama nedenini bilmiyordum. Verdim cevabı “Ben onu fazla para gitmesin diye sigortal! atmamıştım ki”. “Ne?” dedi bana heyecanla. Ben cevabı tekrarlarken o da bana cimriliğimin en sonunda işe yaradığını söyledi ben de ona cimri olmadığımı tutumlu olduğumu söyledim. Bunun üzerine biraz ağız kavgası yaptık. Yanımda olsaydı eğer komuştum kafayı ona ama şükretsin ki yanımda değildi. Neyse sakinleştiğimiz anda bana o çırak olacak veletin zırnık bile alamayacağını söyleyince içimde kıpraşan şeylerin mutluluk kelebekleri olduğunu o an anladım. Kurtulmuştum Aldım çırağı karşıma anlattım her şeyi kovdum hergeleyi ( Bir gün şiir yazmayı da deneyeyim) .Giderken de velet “Yürü , yürü de ense traşını göreyim yer elması” dedim. Hep birisini kovarken o sözleri sarf etmek isterdim . Sarf ettim oldukça zevkliydi. Akşam eve geldiğimde bizimkilere de anlattım durumu. Tabi ki beni savunmadılar üstüme geldiler. Neymiş efendim çocuğun rızkıyla oynuyormuşum. Evet oynuyorum kabul ama o da benim rızkımla oynuyordu. Annem girdi araya “oğlum” dedi “zaten bu cimriliğin yüzünden evde kaldın bari insanlardan olma , iyice yalnız kalacaksın”. Boşverin be ben ve param bana yeter diyince az kala babam tarafından hastanelik ediliyordum. “ben ve param” lafına alınmış. Neden “Ben ve ailem” değilde “Ben ve param” Pöh gülerim buna. Allah’tan son sürat odama kaçtım da kapıyı kitledim. Yoksa yemiştim ananası. Şu an bu satırları yazarken bile babam hala bağırıyor Abdül. Varsın bağırsın be günlük hayatımı kendim kontrol edebiliyorum ya o yeter bana zaten yakında yeni bir eve taşınsam hiç fena olmayacak ama kira parası düşündürüyor beni. İlginçtir benim gene uykum geldi Abdül Dur şöyle bir esneyeyim doya doya uaaah. Kusura bakma sen esneyemiyordun di mi Sen ne iyi bir arkadaşsın be Abdül ne k! ızıyorsun ne ediyorsun. Allah senden razı olsun. Neyse ben yatıyorum yarın işime geç kalmayayım. (gelsin paralar ) 17 Temmuz 2003 Günlük dün çok sevinçliydim ama bugün çok sinirliyim. Neden diye sorma çünkü zaten anlatacağım o yüzden yaklaş ve dinle. Hani dün benim elemanı kovmuştum ya “ yok o geri gelmedi Abdül” aman be o kadar sinirliyim ki kendi kendime konuşmaya da başladım. O elaman gelmedi ama annem bir başkasını getirtti ve zorla işe sokturdu bana. Çıldıracağım ya kendi işimde elamanları kendim işe isteyerek alamıyorum. Kendimi light patron olarak hissetmeye başladım. Hadi annemin o elamanı zorla işe aldırtmasını bir yere kadar kabullenebilirim ama çıkarttığım elemanın kesintisiz maaşının iki katı maaşla işe başlatması işi çığırından çıkartan nokta oldu. Yeni gelen eleman az kala bir aile faciasına şahit olacaktı. Evet gerçekten de öyle masamın üstünde duran aile resmini yırtmaya çalışarak annemi tehdit ettim. Ya resim ya da elaman dedim. O da eleman diyerek beni hayal kırıklığına uğrattı. Resmi de zorla aldı elimden. Eleman da pis pis sırıtıyordu. Çakacaktım suratına kız olmasaydı. Ne o günlük ! sana yeni elamanın bir genç kız olduğunu söylememiş miydim?. Öğrenmiş oldun işte. Bir kızın ne işi vardı kuyumcu dükkanında? Anneme bunu anlatana kadar akla karayı seçtim. O da ani bir hareketle forvetle kaleciyi seçtirdi. Bu yüzden baya bir takıştık yani. Eğer Perihan’ı işe almazsam evde kaldığım her gün kira alacağını söyleyerek beni tehdit etti. Gördün mü hem de öz annem dedi bunu. Kabul etmemem lazımdı ama bir aylık kira parası Perihan’a ödeyeceğim aylık maaştan fazla çıkınca mecbur kabul ettim. Komploya kurban gittim resmen. Belli ki her şeyi önceden planlamışlar. Unutmadan söyleyeyim öğlen yemeğini ben verecekmişim , bitmedi bir de yol parası. İflas ettirecekler adamı yahu. Kardın milleti değil mi adamı ya batırır ya da şımartır başka da bir şey yapmaz zaten. Bunları da kabul ettim mecbur. Allah’tan yeni eleman iyi çalışıyor. Günlük işlem hacminde tüm zamanlar rekoru kırdık bugün. O zaman sevindim aslında işe aldım diye ama belli etmedim ona. Devamlı asık yüzle bakıyor! um ona , o da bana baygın baygın bakıyor neden öyle bakıyor çözemedim gitti. Bugünlükte bu kadar günlük bakalım yarın neler olacak doğum günümden beri değişik değişik olaylar oluyor zaten. Yarın görüşmek üzere. 18 Temmuz 2003 Selam Abdül nasılsın. Beni sorarsan nasıl olduğumu anlayamadım. Bir garip hissediyorum kendimi. Mutlu desen değilim , kızgın desen hiç değilim bir garibim. Bu Perihan’dan yavaştan tırsmaya başladım. Tamam iyi çalışıyor bugün de rekoru yeniledik ama bana olan bakışları falan çok garip , anlaşılmaz bakışlar. Kısa kısa da bakmıyor çoğu zaman gözlerini hiç ayırmadan uzunca bakıyor. Rahatsız oluyorum bundan be Abdül. Özellikle öğlen yemeğimizi yerken (ki kuru üstü pilav yiyorduk , merak etme evden getirmiştim yemeği fazla para gitmesin diye) ki bakışlarından dolayı yemeği doğru düzgün yiyemedim. Bir insana bu kadar uzun bakılır mı? Hayret bir şey yahu. Bakışlarını tarif et desen edemem Abdül. Çok garip bakışlar bunlar anlatılamayacak kadar garip. Cidden bu kızın yanında rahatsız hissediyorum kendimi. Acaba annem neden Perihan’ı zorla işe aldırttı? Bana bir komplo mu kuruyorlar yoksa? Zaten eve gelir gelmez direk odama geldim. Herkese bir selam yetti. Bir keresinde müşteriden aldı! ğı parayı bana verirken parayı bana vermeyecekmiş gibi yapıp bir iki dakika oyaladı beni. Şaşkınlığımdan bir şey de diyemedim. Resmen kukla oldum Abdül. Perihan’da o sırada gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Sanırım ben de aptal aptal bakıyordum. Ulan var ya rezil kepaze oldum. En son parayı verdiği zaman parayı verdiği elini uzun süre elimden çekmedi. Resmen neden olduğunu bilmemekle beraber tir tir titredim. Donup kalmıştım resmen. Neler oluyor anlayamıyorum Abdül. Yardım et bana. Ahh keşke canlı olsaydın da bana yardım edeydin. Eni en iyi sen anlıyorsun çünkü. Bazen bu kızın uzaylı olduğundan şüphe ediyorum. Acaba uzaylı araştırma merkezine müracaat mı etsem. Şaka yapmıyorum günlük ciddiyim bu konuda. Ne olduğunu anlayamadığım bir durumla karşı karşıyayım korkuyorum. Sırf Perihan’a olan korkumdan öğlen yemeğinde istemiş olduğu colayı aldım. İnanamıyorsun di mi günlük cola aldım. Hatırladığım kadarıyla hiç kimseye cola almamıştım. Ne hallere düştüm be. Bu soruna bir çözüm bulm! am gerek. Yarın Perihan’ı dışarı öğlen yemeği için bir şeyler almaya yollarım (Para gidecek ama ne yapalım katlanacağım günlük) o sırada da arkadaşlardan birini ararım. Bana yardım ederler umarım (Beni sevmeseler de) Bakalım yaptığı davranışlar ne anlama geliyormuş. İyi uykular Abdül , uyuyamasan da Neşelenmem lazım di mi 19 Temmuz 2003 Merhaba günlük I Am Back Neşeliyim bugün. Bütün her şeyi öğrendim. Arkadaşın biriyle yaptığım görüşmede bana eğer ona bir akşam yemeği ısmarlarsa yardım edeceğini söyledi. Kabul ettiğimde gerçekten de yardıma muhtaç zavallı bir olduğumu kabul etti. Ne durumlara düştüm di mi günlük. İlk defa birisine bir yemek ısmarlayacağım. Bu kız yüzünden iflas edeceğim ama sağlığım iflas etmeyecek. Neyse Perihan dışarıdayken arkadaşla telefonda konuştuk. Ben kızın yaptıklarını anlattım. Uzaylı araştırma merkezine gitme fikrimi de en sonunda ekledim. O da bana “Hödükleşme Saffet şimdi beni dinle dedi” Ve 15 kısa dakika boyunca ki bana 15 uzun dakika geldi (Telefon faturasını düşününce) anlattı da anlattı. Ben anlattıklarına ilk başta inanamadım. Hatta bir ara “Sen akşam yemeği istemiyorsun galiba” diyince “Olur mu Saffet tarihi bir fırsatı teper miyim sanıyorsun” diyerek hafiften yumuşattı beni. Konuşması bittiğinde ben de inanmıştım. Hatta bana “İnanmıyorsan bir aşk filmi izle ,! işte o zaman inanırsın dediklerime (Aslında bu adam da şair ruhludur ama bir kırodur) diyince akşamleyin evdekilerle bir film izlemeye karar verdim. Bu arada evet günlük kız bana aşıkmış. Ben nasıl anlayamadım anlamadım. Aşıkmış dedim doğru okudun (ya da duydun her neyse) eve gelirken gene paraya kıyıp (Harbi iflas edeceğim) bir film aldım. Geldim eve ve bizimkilerle merhabalaştıktan sonra beraber film izleme teklifi ettim. Önce babam kızdı neden dalga geçiyorum diye. İnandırana kadar bayağı zorlandım. Hatta izleyeceğimiz filmi aldığımı söyleyince annem sanırım heyecandan bayıldı. Beş dakika kadar onu ayıltmakla geçti. Neden film izleyeceğimi falan anlatmadım tabi ki anlatsam rezil kepaze olurdum vallahi. Sonunda filmi de izledim. (Bu arada odamda tv yok fazla masraf yapmayayım diye almamıştım sadece bizimkilerde var) Filmi izledikten sonra (Aşk filmi aldım merak etme) gerçekten de kızın bana aşık olduğuna karar verdim. Bu kadar olur filmdeki bayan oyuncuyla aynı tarz bakış! lar hareketler cilveler (Garip hareketlerin cilve olarak adlandırıldığını bu film sayesinde öğrenmiş oldum) resmen aynı ; aynı olmasa da yakın, yakın olmasa da çağrıştırıyor. Peki bu kız bir gün de beni nasıl bu kadar sevebildi. Üstelik o kadar cimri olduğumu( düzeltme : tutumlu )bile bile nede bana aşık olsun ki. Bu işin içinde bir iş var ama ne. Neyse günlük yarın görüşmek üzere . I Will Back. 19 Temmuz 2003 Vay günlük naber. Şu an ne dinliyorum biliyor musun. Sting’den Shape of My Heart. Vay be amma güzel bir şarkıymış. Arkadaşın teki tavsiye etti bu şarkıyı bana gene bir akşam yemeği sözü üzerine. Gittim hemen aldım albümünü (Biraz zor oldu yalnız bulması Eski bir albümmüş de) Nedense para harcamak artık o kadar zor gelmiyor bana insan birkaç günde değişir mi be Abdül. İnanmayacaksın ama Bir de müzik seti aldım kendime , müzikleri odam da dinlemek için. Nedir bu sendeki değişiklik diye soracaksın. Bilmiyorum ama Perihandan ben de hoşlanmaya başladım. Daha doğrusu evvelden de seviyormuşum aslında ilk gördüğüm andan beri yani. Hani dedim ya ellerim falan titredi diye heyecandan hani. Hatırladın mı? Dün filmi izlerken bu hareketlerin donup kalmaların aslında sevgiden kaynaklanan şeyler olduğunu öğrendim. Rahatım şimdi çünkü her şeyi biliyorum. Birincisi Perihan bir uzaylı değil. (Uzaylı araştırma merkezine yaptığım başvuruyu geri çekeceğim) ikincisi beni seviyor , üçüncüsü ben de! onu seviyorum (Sanırım ) Cimrilikten kurtuldum sanırım Abdül. Bak kendim bile kabul ediyorum artık cimri olduğumu. Ama artık değilim bu sevgi her şeyi değiştirdi beni kendime getirdi. (Tam şairim ) Peki bugün neler oldu günlük orasını anlatamam sana özel şeyler oldu. Maazallah bir gün gelir de biri seni okursa mahvolurum. ( ) Yalnız bir şey oldu ki onu anlatayım sana her şeyi birbirimize açılmıştık , ellerlimiz ellerimizde gözlerimiz gözlerimizdeydi işte o sırada içimdeki şair çıktı ortaya ve Perihan’a şöyle dedim Tutmuştum ellerinden Bakmıştım gözlerine Hissetmiştim aşkını kalbimde Görmüştüm o aşkını gözlerinde Ve anlamıştım ki Sende beni seviyorsun Aynı; Delicesine... Sanırım içimdeki şair patladı en sonunda ha ne dersin Abdül Perihan’da çok sevmiş olmalı ki… (öhhöm burayı kesmek zorundayım günlük sorry ) Bir günlük insanı ne kadar a değiştiriyormuş. Hem de birkaç günde. Demek ki bir arkadaş bir insanı nasıl değiştirir , bir aşk ne kadar değiştirir , akrabalar arkadaşlar ne kadar değiştirir. Ailemle de aramı düzelttim. Eve bir kilo telli kadayıf alınca (ki annem gene bayıldı) biraz da laflayınca falan düzelttim arayı işte. Sen günlük beni değiştirdin ve Perihan o daha da değiştirdi. Aşk beni değiştirdi. Sevmek ne kadar güzel bir duyguymuş. Özellikle de sevilmek. Keşke devamlı sevebilsem keşke herkes beni devamlı sevebilse. Varsın para gitsin. Para her şey demek değil , çünkü sevgiyi satın alamazsın. Sen de sevebilseydin keşke günlük. Hissedebilseydin her şeyi özelikle de aşkı. Sen de sev Abdül , sen de sev günlük Sen de sev. |
La Fontaine okumuş karınca, şaşkınlığını kendine saklayarak, üzüntüsünü içine gömerek yuvasına döner. Anlayamadığı bir şeyler vardır; ama doğru bildiğini de yapmak zorundadır. Hiç etrafına bile bakınmadan, coşkulu şarkılara, alkış seslerine aldırmadan çalışmaya devam eder. İçindeki şüpheler ağır basınca, tekrar gider tepeciğin ardına... Gördükleri karşısında büyülenir; ama bunu kendine söyleyecek cesareti yoktur. Vakit gece yarısıdır; gökte incecik bir hilal dünyaya gülümsemektedir. Ilık rüzgârın dokunuşuyla hışırdayan yapraklar, yakındaki dereden gelen kurbağa sesleri, ağustos böceğinin şarkılarına enfes bir vokal yapmaktadır. Dinleyiciler ateş böceklerinin de eşlik ettiği muhteşem bir ışık gösterisi altında yeşil yapraklar arasından yükselen nağmeleri dinlemektedir. Karanlıktan cesaret alan okumuş karınca kalabalığın içine karışır. Kimsenin kendisini tanımayacağından emin olduktan sonra, ellerini ensesinin altına alıp bir köşeye uzanır. Günlerdir çektiği telaş, minicik bedenine yüklediği stres yavaş yavaş silinmeye başlar. Çalışmaktan gerilmiş yüz kasları gevşer, gözlerine sevinç ışıkları doluşur. İlk defa yaşadığı anın farkına varır. Habire çalışmaktan fark edemediği yaz gecesinin güzelliklerini seyre dalar. Sürekli düşünüp durduğu kış şartları yüzünden, antenlerini okşayarak esen ılık meltemi ilk defa doyasıya hisseder. Taze çiçek kokularını hiç telaşsız ve kaygısız içine çeker. Az ötede akıp durmakta olan derenin şırıltısını da sanki ilk defa dinliyor gibidir. Soyulur endişesiyle her gece nöbet tuttuğu yuvasından uzakta bir gece geçirmeye niyetlenir. İlk defa, ağustos böceklerinin hiç de tembel olmadıklarını düşünmeye başlar. Hiç durmadan, hiç usanmadan, hiç hata yapmadan günlerce şarkı söyleyebilmenin de bir iş olduğunu düşünmeye başlar. Gözlerini kapatır; uzaklara dalar. Kulağına gelen melodilerin ninnisiyle uykuya dalar. Sabah olduğunda fark eder ki, sadece kendisi değil, diğer bütün hayvanlar da neşe içinde çalışmakta, kış hazırlıkları yapmaktadır, ama bunu yaparken kimse kimseyi tembellikle ya da aptallıkla suçlamamaktadır. Karınca kardeşleri hiç telaşsız çalışmakta; ama ağustos böceğinin şarkılarına da eşsiz bir sanat zevkiyle kulak vermektedirler. Okumuş karınca, bir gecelik kaçamağın ardından, kimseye açılmaya fırsat bulmadan yuvasına döner. Günler geçer, ağustos ayı sona erer. Takvimler eylül ayını gösterirken, yapraklar sararmaya başlar. Yaz meltemlerinin yerini güzün hoyrat rüzgârları alır. Ekim ve kasım ayı ile birlikte ortalık iyice sessizleşir. Yaprak hışırtıları giderek azalır, ağustos böceğinin söylediği şarkılar ise sadece hatıralarda kalır. Nihayet kış da gelir. Artık çalışkan ve okumuş karınca için mutluluk vakti gelmiştir. Onca telaş içinde biriktirdiklerini harcama zamanıdır artık. Uğrunda cefa çektiği şeylerin sefasını sürmeye hazırlanmaktadır. La Fontaine'i bir kez daha minnetle anar. Soğuk bir kış gecesi kapısı çalındığında yüreği pır pır eder. "Tembel" ağustos böceği nihayet kapısına dayanmıştır işte! Kızgınlıkla kapıya seğirtir. Kapıyı açtığında, kuryelik yapan genç bir çekirgeyi bulur. Üzerinde adı yazılı, özenle süslenmiş paketi açtığında, ağustos böceğinin seçme şarkılarından oluşan CD albümü görür. "Hep hatırlanmak dileğiyle" diye adına imzalanan CD kapağında, ağustos böceğinin özgeçmişi de yazmaktadır. "Okumuş karınca" özgeçmişi okuyunca, hayretle öğrenecektir ki ağustos böceği sadece bir mevsim yaşamıştır ve kış gelmeden aylar önce bu hayata veda etmiştir. Her mevsim hatırlanacak şarkılar ise bu kısa ömrün meyvesidir |
Sabah Uyanmak Seninle Bir sabah uyanmak, gözlerini daha iyi açmak dünyaya... Bir sabah uyanmak, bütün kırgınlıkları, nefreti, özlemi, acıyı, ayrılığı, gözyaşını bir tarafa bırakmak onları terk etmek... Uyanmak bir bayram sabahı, neşeyle, mutlulukla... El ele verin, ziyaret edin, tanımanız şart değil, gönül alin bu bayram, mutlu edin mutlu olun... Bugün yüreğinizin sesini dinleyin, ona kulak verin ve yüreğinizden ne gediyorsa onu yaşamaya bakin. Kırdığınız kalpleri düzeltme günü bugün, geç olmadan sevdiklerinizin kapısını çalın gülümseyen yüzünüzle... Uzakta sizi sevenlerin var olduğunu unutmayın sakın telefon açın güzel konuşmalar yapın. Çocuğunuzun elinden tutup onu oyun parklarına götürün, o'na bayramı öğretin, çocuğunuza bayramın önemli olduğunu anlatın,elinizi öpsün, seker toplasın, arkadaşlarıyla bayramlaşsın... Bu bayram farklı açın gözlerinizi sanki siz değilmişsiniz o kırgınlıkları yasayan, sanki siz kimsenin kalbini kırmadınız gibi... Her şeyi unutun bu bayram, sevdiklerinizin yanında olun, mesela hiç gitmediğiniz bir yere ya da hep yapmak isteyip yapamadığınız bir şeyi yapın. Huzur evlerine gidin, Kimsesiz çocuk yuvalarına gidin onlara minikte olsa bir çikolata götürün sevindirin onları, evlerine gidemeyen askerlere ziyarete gidin, onlara dolmalar yapın. Bu bayram daha farklı yaşayın sokaktaki çocuktan, akrabalarınıza, es-dost herkesi mutlu edin, mutlu olun... Çocuklara ufakta olsa harçlık verin. Uyanmak bir bayram sabahı... Uyanmak bütün güzel duygularla... Uyanmak sevgiyle, mutlulukla... Uyanmak bayramı yasayan ülkene... Bir sabah uyanmak... Gözlerini farklı açmak dünyaya, Sadece bir sabah bu şansı vermek kendine... |
Yasaminin sevgiyle dolu olmasini istemeyen bir tek insan cikacagini sanmam. O halde bunu gerceklestirmek icin ilk cabayi bizim gostermemiz gerekir. Arzu ettigimiz sevgiyi bize baskalarinin saglamasini beklemektense, kendimiz bir sevgi kaynagi olmaliyiz. Baskalarina ornek olmak istiyorsak, once biz kendi icimizdeki sevgi ve sevkati harekete gecirmek zorundayiz. Derler ki: "Iki nokta arasindaki en kisa mesafe niyettir." Sevgi dolu bir yasama kavusmak icin bu deyis son derece dogrudur. Sevgi dolu bir yasamin baslangic noktasi, ya da temeli once bir sevgi kaynagi olma arzusu ve kararliligidir. Takindigimiz tavir, yaptigimiz secimler ve iyiliklere, once sevgi elini uzatma istekliligi bizi bu hedefe tasiyacaktir. Eger bir daha kendi yasaminizdaki veya,dunyadaki sevgi eksikligi sizi uzecek olursa, soyle bir deney yapin. Birkac dakikaligina dunyayi ve baska insanlari aklinizdan cikarin ve sadece kendi yureginize bakin. Daha buyuk bir sevgi kaynagi haline gelebilir misiniz? Kendinize ve baskalarina yonelik sevgi dolu dusunceler uretebilir misiniz? Sonra bu sevgi dolu dusunceleri dis dunyaniza acabilir, hatta sizce bu sevgiyi hak etmeyenlere bile iletebilir misiniz? Yureginizi daha buyuk bir sevgi barindiracak kadar acarsaniz ve onceliginiz sevgi toplamak degil de, kendinizi sevgi kaynagi yapmak olursa, arzu ettiginiz sevgiyi alma yolunda buyuk bir adim atmis olursunuz. Ayrica, gercekten cok onemli bir sey fark edeceksiniz: Ne kadar cok sevgi gosterirseniz, o kadar cok sevgi gorursunuz. Sevecen bir insan olmak sizin elinizdeyken, sevilen bir insan olmak sizin kontrolunuzde degildir. O halde, sevgi gostermeye agirlik verirseniz, yasaminizin fazlasiyla sevgi doldugunu goreceksiniz. Cok gecmeden de dunyanin en buyuk sirlarindan birini kesfedersiniz: Sevginin odulu kendisidir.. |
Bir Tek Seni Unutamam Bir başıma bu kentin sokaklarında yürüyorum. Üşüyorum. Ne kadar uzaksan bana o kadar soğuyor hava. Sen yoksa, sıcaklık hep mevsim normallerinin altında. Bu yüzden meteoroloji raporları umurumda bile değil. Kar mı yağıyor yoksa yağmur mu bana ne? Ben senin hasretinle sırılsıklamım zaten,daha ne kadar ıslanabilirim ki? Burada mısın değil misin belli değil. Bazen gidişlerin kahramanı oluyorsun, bazen sonsuz kalışların. Doyumsuz gecelerdesin kimi zaman, bazen de yalnız karanlıklardasın. Bitmek bilmez bir şarkısın ama ben mi notaları yanlış basıyorum da sen bu şarkıyı söyleyemiyorsun? Neden susuyorsun? Aşkın sessizliği ne kadar korkunç olur bilir misin? Bir tek kelimeye hasret geçen gecelerin hesabını soracağın kimse de yoktur üstelik. Kendi kendiyle konuşana deli derler ya, beni çoktan akıl hastanesine kapatmaları gerekirdi. Hem de iflah olmaz hastalar bölümüne… Yokluğuna alışmaktan korkuyorum,ne kadar kötü… Yokluğunu yürüyorum sokaklarda. Yokluğunu içiyorum kadeh kadeh. Hiç gelmeme ihtimalin bir idam mahkumuna dönüştürüyor beni. Hiçbir şey yapmadan beklerler ya hücrelerinde, ölümün soğuk nefesini hissederek… Anlamlı olan bir şey yoktur onlar için.Belki de bir an önce ölmektir akıllarından geçen ,bu bekleme işkencesi bitsin diye…Bu yokluk hissi öldürecek beni… Gelebilme ihtimalinse yüreğimdeki kuşları havalandırıyor,kanat seslerini duy. Gelmek iste bana. Bir görsem yüzünü,ah bir dokunsam sana… Göreceksin,sevdanın çiçek çiçek açtığını umudun bir yangın gibi alev alev ikimizi birden sardığını. Anladım ki mümkün değil seni sensiz yaşamak. Ben o gönlü genişlerden değilim. Madem içimdesin, yüreğimde taşıyorum seni,o zaman yanımda da olmalısın. Sensiz yaşanmayacak bu aşk ötesi yok.. Şimdi yalnız geceleri seviyorum. Seni yıldızlarda buluyorum. Daha bir dayanılır oluyor sensizlik sancısı. Mümkünü yok çıkmayacaksın aklımdan, bu yüzden gece, el ayak çekilmişken, hiçbir ses yokken sen ve gece.. Zaman geçer,her şey unutulur, bir örtüyle kaplanır acılar ama… BİR TEK SENİ UNUTAMAM.. |
Bu Kadar Sevebilir misiniz? Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz,bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için yada tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam: "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı.. Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten.... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...." Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor" dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken,ben hep seni izliyor olacagım. |
Bir Tek Seni Unutmam Şimdi sen gideceksin ve ben arkandan bakakalacağım. Dur diyemeyeceğim, sesim çıkmayacak. Susuşlarımda saklı kalacak duygularım ne kötü... Söz geçiremeyeceğim göz yaşlarıma akacak. Saklayacağım görmeyesin diye, beceremeyeceğim. "Ağlama" diyeceksin bana, seni dinlemeyeceğim. İçimde biriken ne varsa gözlerimden taşacak dışarı. Dokunmak isteyeceksin, başımı geri çekeceğim öfkeyle. Kızgınım gidişine çünkü, öfkem bir dağ gibi büyük. Ne varsa hayata dair alıp götürüyorsun benden farkında değilsin. Ya da farkındasın ama değilmiş gibi davranıyorsun. Sen kendi yolunu çiziyorsun şimdi ve doğru bildiğini yapıyorsun. Bense binlerce yanlışın ortasında tek başımayım. Oysa beklediğim sevgiliydin sen. Yorgun dünlerden damıtılmış, kimliksiz sevdalardan süzülmüş aşkımın tek sahibi. Sanki seni aramıştım yıllarca da , ararken aşk niyetine yabancı kollarda uyumuştum. Bu yüzden kimse kandırmadı beni, dindirmedi aşka susamışlığımı. Hep ek***** hep yarım. Ne yazık ki "Bu kez tamam" dediğimde de yarım kaldığımı görüyorum. Belki de sevmeyi beceremiyorum ben. Öyle ya, deli sevdalar bana göre değil belki de. Dümdüz, heyecansız, içimdeki kuşlar kanat çırpmadan ve tutkuyu kanımda hissetmeden yaşamalıyım aşkı. Buna aşk denirse tabii.. Bu yarım kalmışlık duygusu yok olur mu o zaman? Peki sen biliyor musun bu acıya katlanmaların ilacını? Bu yürek sancısını ne dindirecek? Bu geceler nasıl geçecek? Söyle yar, içimi kor gibi yakan bu ateş nasıl sönecek? Acelen var biliyorum. Gideceksin, yaşanmamış zamanları da beraberinde götüreceksin. Bunu hiç istemiyorum. Ne berbat bir duygu bu.. İstemediğim bir şeyi yaşıyorum ve buna engel olamıyorum. Benden bağımsız gelişiyor her şey. Çarpmanın etkisiz elemanı gibiyim. Ya da bir savaş filminin daha ilk karesinde atılan ilk kurşunla düşüp ölen ve bir daha da hiç görünmeyen figüran... Haydi git, bu yol senin yolun. Dilediğince özgür at adımlarını. Kendin için iyi olanı yapıyorsun ya ne önemi var gerisinin. Yaşadığımız kısa günlerin anısına sığınır, atlatmaya çalışırım bu acıyı. Sensiz olmaktan daha kötü ne olabilir bu hayatta ki? Bir insanın başına en kötü şey gelmişse başka hiçbir şeyden korkmuyor. Bir tek seni kaybetmekten korkuyordum, onu da yaşadım zaten. Haydi git, merak etme yaşayacağım. Sensiz olsam da bu sevdayı yaşatacağım. |
Bir Gün Okurmusun Bu Yazıyı ? Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ... Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor. Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım. Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında... Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir. İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara. Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi... |
Angut Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut". Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böle boş boş bakınca hemen "Angut musun?" der günümüzün insanı.. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde.. Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda bekler.. İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur.. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz.. Hani derler ya "Angut gibi bakmasana!".. keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine.. Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün.. Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde... |
Bırakıp da gidene Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım. Ne tebessümdü o , zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder, sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı, on beşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi... En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu ki ölesiye bağlanış, içten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış? Kim bilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla. Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce. Bu onun "ölüm yıldönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan. Bir melodidir kırık, umutsuz... Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda. Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına; "Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin... Dileğince nefret et, alay et duygularımla kızmam sana ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka. Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun. Her şeyini özledim... Allah'ım son defa göreyim yeter bana" Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm. Sonra, ona ait bir şeyler bulmak için aradım her köşeyi... Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına... Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasından korkarak, acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle... Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım. "İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..." |
Bir Saat Adam yorgun argin eve döndügünde 5 yasindaki çocugunu kapinin önünde beklerken buldu.Çocuk babasina, "Baba bir saatte ne kadar para kazaniyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin isin degil" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Babacim lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam "Illâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.. Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarina veya benzeri seylerine ayiracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapini kapat" dedi. Çocuk sessizce odasina çikip kapiyi kapatti.Adam sinirli sinirli;"Bu çocuk nasil böyle seylere cesaret eder." diye düsündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinlesti ve çocuga parayi neden istedigini bile sormadigini düsündü, "Belki de gerçekten lazimdi"...Yukari çocugunun odasina çikti ve kapiyi açti... Yataginda olan çocuga,"Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayir" diye cevap verdi... "Al bakalim, istedigin 10 milyon. Sana az önce sert davrandigim için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykirdi, "Tesekkürler babacigim"... Hemen yastiginin altindan diger burusuk paralari çikardi. Adamin suratina bakti ve yavasça paralari saydi.Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran oldugu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarina ayiracak vaktim yok" diye kizdi... Çocuk "Param vardi ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paralari babasina uzatti; "Iste 20 milyon... Simdi bir saatini alabilir miyim babacim?..." |
Hastanenin bir koğuşunda şifa bulmaz üç kötürüm bulunuyordu. Koğuşa ilk gelen, pencerenin yanında, sonra gelen ortada, en son gelen hasta ise kapının yanında yatıyordu. Ortada yatan, "iyimser" bi adamdı. Canlı ve neşeli konuşmasıyla, arkadaşlarının kederlerini azaltmaya çalışıyordu... Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra, ortadaki hastayı, pencerenin yanına, kapının yanındakini de ortaya yatırdılar. Kapının yanına da bir hasta geldi. Pencerenin yanındaki iyimser adam, her gün dışarıdaki gördüklerini yatak arkadaşlarına anlatmaya başladı.... Karşıdaki parkı, ağaçları, kuşları, yoldan geçen insanları anlatıyordu. Neşeli neşeli oynayan çocukları, esrarengiz adamları söylüyor, onları uzun uzun anlatarak, çaresiz yatan arkadaşlarını eğlendiriyordu... Her gün gelip geçenlere yavaş yavaş isimler takmaya başladı. Ötekiler artık, sabah işe gidenlerin, öğleyin geçen yolcuların akşam eve dönen kimselerin hikayelerini dinleye dinle ye onları tanımaya başladılar.. Böylece, hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılıyor, odaya biraz neşe yayılıyor, bir türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı hikayeler dolduruyordu. Bundan dolayı öteki iki hasta, pencere yanındaki arkadaşlarına şükran duyguları besliyorlardı.... Bir gün ortada yatan hastanın aklına ansızın bir düşünce geldi. Eğer pencerenin yanındaki hastaya bir şey olacak olursa, oraya kendisi geçecek ve onun hikayesini dinlemektense, dışarıdaki bu renkli hayatı, kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce günlere kafasında yer etti. Yattığı yerde hep bunu düşünüyor ve bir çare arıyordu. Bir gün bunu da buldu.... Pencere yanındaki adama bazen bir kalp krizi geliyordu. İlaç şişesi ve kaşığı yanı başındaki komidinin üzerinde duruyordu. Kalp krizi gelince güçlükle elini uzatıyor ve ilacını kendisi alıyordu. Çünkü çok kere oda da hasta bakıcı bulunmuyordu. Bir gece yine pencerenin yanındaki hastaya bir kriz geldi. Elini ilaca uzattı ise de, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğruldu ve şişeye elini vurarak yere düşürdü. Şişe paramparça olmuştu.... Ertesi sabah pencerenin yanındaki hastayı ölü buldular. Ortadaki hasta, pencerenin yanındaki yatağa geçeceğini düşünüyor, hayata yeniden kavuşacakmış gibi, için için seviniyordu. Ölüyü kaldırdılar. Kendisini de pencerenin yanındaki yatağa geçirdiler. İçinden: -Pencereden dışarıya bakmak için, hasta bakıcısının çıkmasını beklemeliyim, diye düşündü. Bakarsın benden şüphe duyabilirler. Oda da yapayalnız kalınca, başını güçlükle doğrulttu ve büyük bir arzuyla pencereden dışarı baktı. Birkaç metre ötede, SİMSİYAH DUVARDAN BAŞKA BİRŞEY YOKTU..... CÜNEYD SUAVİ |
Avcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya "Bana ne yapmayı düşünüyorsun" diye sorar, avcı serçeye " seni kesip yiyeceğim" cevabını verir. Bunun üzerine serçe avcıya "vallah,, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konunca üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim" der. Kuşun teklifine avcının aklı yatar, onu salıvermeye karar verir, "öğreteceğin ilk şeyi söyle bakalım" der. bunun üzerine kuş avcıya "elinden kaçan fırsatlar için hayıflanma" der. Avcı kuşu salıverir. Uçup karşı ağacın bir dalına konunca da ikinci şeyi öğretmek üzere "olmayacak şeye inanma"der. Bu sözlerden sonra kanatlanan kuş avcının önündeki bir tepeye varıp konar, oradan avcıya şöyle der. Ey Bedbaht adam:"Eğer beni kesmiş olsaydın kursağımdan her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci çıkaracaktın"der. Bu sözleri duyan avcı kaçırdığı fırsat karşısında hayıflanarak dudaklarını ısırır. Artık elinden bir şey gelmeyeceği için kuşa "üçüncüyü söyle" der. Kuş avcıya "Sen ilk iki nasihatimi unuttun üçüncüsünü sana nasıl söyleyeyim ben sana"kaçırdığın fırsatlar için hayıflanma" demedim mi? Oysa sen daha az önce beni elinden kaçırdın diye hayıflanıverdin. "Yine ben sana "olmayacak şeye inanma" demedim mi? Benim etim, kanım ve tüylerimin hepsi tartılsa yirmi miskal çekmez, kursağımda her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci nasıl olabilir?" der. ve uçup gözden kaybolur. Bu hikayenin özü şudur:İnsanoğlu, kendisini aşırı tamahkarlığa kaptırınca basireti kapanarak gerçeği idrak edemez oluyor ve olmayacak şeyi olabilir gibi görüyor. |
Is yasaminda önemli yerlere gelmis bir grup eski mezun arkadas grubu üniversitedeki hocalarindan birini ziyarete gitmis. Cesitli konular konusulduktan sonra sohbet, isin yarattigi strese ve hayatin zorluklarina gelmis. Yasli üniversi te hocasi ziyaretcilerine kahve ikram etmek üzere mutfaga gitmis ve degisik boy, renk ve kalitede bir cok fincanin bulundugu bir tepsiyle geri dönmüs. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanlari ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarini söylemis. Tüm eski ögrenciler kahvelerini alip koltuklarina döndügünde hocalari onlara sunu söylemis: "Farkina vardiniz mi bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahali fincanlarin hepsi alindi, masada yalnizca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldi. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama iste bu demin bahsettiginiz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istedigi fincan degil, kahve iken, bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldigi fincanlari gözleyerek daha iyi olan fincanlari almaya ugrastiniz. Yasam kahveyse is para ve mevki fincandir. Bunlar yalnizca Yasam i tutmaya yarayan araçlardir ama Yasam ın kalitesi bunlara göre degismez. Bazen yalnizca fincana odaklanarak içindeki kahvenin zevkini çikarmayi unutabiliyoruz. |
BULUT VE YILDIZ Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış... Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlu bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen... Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?... Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı... Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda... Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle... Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi... Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı... Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı. O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi... Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi... O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza... O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları... |
eşegin hikayesi Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani.Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı. * * * Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.) Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile http://www.hepbiri.com/html/emoticons/smile.gif |
Hayata ve Aşka Dönüş Gözlerini üzerime dikmiş yüzünde gülümseme bana doğru ilerliyordu. " Merhaba" dedi O dakikalarda bu kelimenin hayatımı ne denli değiştireceğini tahmin edemezdim. 2 yıldır arkadaşlığımız devam ediyordu. Fındık kabuğunu dolduramayacak bir sebepten bilmem kaçıncı kez ayrılmıştık. Bana inat olsun diye arkadaşlarımdan birine çıkma teklif etmişti. Aylardan sonra beni bir cafeye davet ettiğinde her şeyden habersiz barışmak için çağırdığını düşünerek gittim. Saatler boyu flörtünden bahsetti. Sahte gülümsemeler takılıyor, gözümün önüne düşen göz yaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Hızla ayağa kalktım. O da hızla kalktı, kolumu tuttu ve gitmeme izin vermedi. Beni deliler gibi sevdiğini söylediğinde etrafımdaki meraklı gözlere aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. En kısa zamanda diğer kıza her şeyi anlatıp ayrılacaktı. Bu olaydan sonra 2 hafta geçti. Beni hiç aramadı acaba o kızı mı tercih etmişti. Bir telefon kulübesinden onu aradım. Karşımdaki ses onun trafik kazası geçirdiğini yoğun bakımda olduğunu söylüyordu. Ona " senin için döktüğüm her damla gözyaşının cezasını umarım çekersin" demiştim. Ama böyle olsun istememiştim. Bu kez onu tamamen kaybetme korkusundan ağlıyordum. Ankara'^da bir hastanedeydi. Doktorlar yaşaması için şans vermiyordu. Cenaze işlemleri başlamıştı. Tabutuna konulacak yakaya takılacak fotoğraflar hazırlanmıştı. Eş dost hastane kapısında bekliyordu. Bu bekleyiş üç ayı tamamlamıştı. Doktorlar anneyi hastanın yaşam destek ünitelerinden çıkarılması için ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre yaşasa bile eski sağlıklı günlerine dönemeyecekti. Anne kararlıydı son nefesine kadar yanında olacaktı. Günlerce yanından ayrılmadan onunla konuştu. Ellerini tutmuş yine gelecekten söz ederken parmaklarını kıpırdatarak oğlunun tepki verdiğini fördü. Sevinçten hastane koridorlarında kahkahalar atıyordu. Doktorların " Olmaz" dediğini ana-oğul başarmıştı. 2 yıl olmuştu onu bu süre içerisinde hiç görmemiştim. Bu süre içerisinde onu hiç görmemiştim. Şimdi karşımdaydı, çok değişmişti. Bazı zamanlar beni çileden çıkartıyordu, ona katlanamıyordum. Psikolojik tedavi görüyordu. Yine bir ayrılık zamanıydı telefonda evlenme teklifinde bulunduğunda ciddiye almamıştım. Israrla kendisini görmeye gelmemi istiyordu, yine bir ameliyat geçirmişti. Ziyarete gittiğimde evlenme teklifini yineledi. Hayatımızın 3 yılını bu kaza yüzünden kaybetmiştik. Artık başka vakit kaybetmenin bir anlamı yoktu. Rüya gibi bir düğünle hayatımızı birleştirdik. Tabuta konması için hazırlanan fotoğrafı duvara astık. Ona her baktığımızda küçük kızımıza ve hayata sımsıkı sarılarak bize verdiği mutluluk için Allah'a şükrediyoruz. Tüm mutluluklar sevenlerin olsun. |
Birleşmek Ayrılmaktan İyidir Zamanın birinde ülkenin kralı sürekli dövüşen, geçinemeyen üç oğlunu, ülkenin üç yanına yollamış ve bana en değerli armağanı getiren kim olursa onu kral yapacağım demiş. Kardeşlerin biri gizemli Doğunun halı tüccarları arasında bulmuş kendini. Gücünü göstermiş.. Bileğinin hakkıyla uçan bir halı sahibi olmuş. Öbür kardeş ise düelloyla kılıcını konuşturmuş ve gizemli bir dürbün almış babasına. Bu öyle bir dürbünmüş ki istediğin yeri, kişiyi görebiliyormuşsun bakınca. En küçük kardeş de usta bir ok atıcısıymış. Göster bakalım becerini demişler, gittiği yerde ona. Bir çocuğun başının üzerine koydukları elmayı vurmasını istemişler. Sonuçta ''hayat elması'' nı kazanacakmış. Bu elma, her derde devaymış, her hastalığı iyileştirirmiş. Kan ter içinde kalsa da küçük kardeş, çocuğun başı üzerine konulan elmayı tam ortasından vurmuş. Bu sefer gözlerini kapatmışlar küçük kardeşin. - ''O kadar ustaysan gözlerin kapalıyken vur çocuğun başı üzerindeki elmayı'' demişler. Çok düşünmüş usta okçu, ama karşısında bir çocuğun yaşamı varmış. Son anda vazgeçmiş oku atmaktan. Yitirdiğini düşünmüş yaşam elmasını. Oysa çevresindekiler ona, -"Tam kaybettiğini sanırken kazandın, her ne pahasına olursa olsun kazanmak istemedin, yaşam elması artık senin'' demişler. Küçük kardeş de yaşam elmasını almış babasına. Üç kardeş önceden konuşup sözleştikleri yerde buluşmuşlar, ülkelerine dönmek için. Bir araya geldiklerinde babalarına aldıklarını göstermişler. Kardeşlerden biri övünerek dürbünü göstermiş. Hepsi merakla dürbüne bakıp ülkelerini görmek istemişler. Bir de bakmışlar ki ülke yasta, babaları ölüm döşeğinde. Hemen nasıl gideceklerini düşünmüşler. Kardeşlerinin uçan halısıyla ülkelerine gidivermişler ve hasta babalarına küçük kardeşin armağanı olan yaşam elmasını vererek iyileştirmişler. Sonunda kardeşler yalın bir gerçeği görmüşler. Birleşmek, ayrılmaktan iyidir. |
Gül Soylu Aşk Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor. Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti. Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış . " E be kardeşim dedim içimden... Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü. Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım. Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış. Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim. http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gif |
Bitirdin Bütün Aşkları Güvenmeli miyim sana bana bu kadar acı çektirdikten sonra yoksa terk mi etmeliyim büsbütün bütün hayallerimi... gelmek miydi, seni görmek miydi bütün özlemlerin sonu... hani uzaklar büyük aşkları daha da güçlendirirdi, yoksa bizim aşkımız senin gözünde boş muydu... acımadı mı kalbin bırakıp giderken zavallı yüreğimi, hayallerimi umutsuz ve çaresiz... kalbin öyle taş ki sevgili ezmişti beni. dayanamıyorum artık ne olur çektirme bana bu eziyeti... ya konuş yada tamamen bırak git.. "beni anla diyemiyorum sana. bana ne olduğunu bende bilmiyorum ama sen üzülme seni seviyorum" deyip 1 hafta aramayan sen...ne demek ben çözemedim bu sözlerin anlamını yoksa benim anlamadığım anlamlar mı gizli altında (var mı anlayan söyleyin lütfen)... kalbim sıkıntıdan durmuyor artık sessizce bekliyor dönüşünü... ama biliyorum ki eskisi gibi olmayacak hiçbir şey (döneceğinden emin de değilim ama) sevmeyeceğim eskisi gibi... aşkım demeyeceğim tutkuyla... sarılmayacağım içten... öpmeyeceğim dudaklarını... üşüdüm dediğinde tutmayacağım ellerini... gözlerine bakarak ilk aşkım demeyeceğim artık... her gün aramayacağım ve merak etmeyeceğim nerde diye... sabahları güneşin doğuşunu izlemeyeceğim artık senle... ve güneşin batışını... kaybettin sen, belki de kazandın sanıyorsun ama KAYBETTİN... ve asla kazanamayacaksın... çünkü sende yürek yok seni sevmiyorum artık diyebilecek yürek... Ama ben her mesajımda tekrarlıyorum sana sevgimi çekinmeden ve artık senin b aşkı bitirdiğini bile bile... Ve kalp kırdın sen. kırdın kelebeğin kanadını ve öldürdün uğur böceğini. canlanmaz artık onlar bittiler ... İŞTE ARTIK BENİ DE CANLANDIRAMAZSIN... BENDE BİTTİM ... SEVGİMDE BİTTİ... VE SEN ; SENDE BİTTİN...... |
DEĞERİNİZİ BİLİN!!!!!!! Kırlangıç, bir adama aşık olmuş. Penceresinin önüne konmuş, tüm cesaretini toplamış, tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra.... Küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık...tık...tık... Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle ugraşıyormuş. Bir meşgulmüş, bir meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış: - Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım. Adam birden parlamış. - Yok daha neler? - Durduk yerde sen de nereden çıktın şimdi? Olmaz alamam! demiş. Gerekçesi de sersemceymiş: - Sen kuşsun! Hiç kuş insana aşık olur mu? Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: - Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam. Adam kararlı, adam ısrarlı: - Yok, yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kabaymış, lafı kısa kesmiş: - İşim gücüm var, git başımdan! Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: - Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın! Yalnızlığını paylaşırım... demiş. Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmış. - Ben yalnızlığımdan memnunum demiş.. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de basarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: - Hay benim akılsız başım demiş. - Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: - Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama... Onun ki hiç görünmemış! Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kışi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki: - Kırlangıçların ömrü altı aydır... * * * * * Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendiremezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar, değerini bilemezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler. |
Bitiş Ya Da Başlangıç 1983 den 1986’ya.üç yıldır yazmamışım.yazamıyorum da.benim için şiir yazmak bir uğraş,bir heves değildi...olmadı da.konuşamıyordum yazıyordum,üzülemiyordum yazıyordum,sevinemiyordum yazıyordum.yazıyor ve rahatlıyordum. yazarken bir iddiam olmadı.sadece duygu ve düşüncelerimi yansıtmaya çalıştım.çoğu arkadaşım,beni ancak yazdıklarımı okuduktan sonra daha iyi tanıyabildiklerini söylemişlerdir. mutlaka doğrudur.çok kısa bir süre çıktığım bir kız,ilk çıkma girişiminde bulunduğumda şiirlerini ve yazılarını okuduğunda seni sevmeyecek bir kız düşünemiyorum demişti.iltifat mı etti bilemiyorum.şiir defterlerim kız yurdunda aylarca elden ele gezdiği halde kimse bana gelip seni seviyorum demedi çünkü. insanlarla ilişkilerimde hep korkmuşumdur öteden beri.bunda yaşadıklarımın büyük bir rolü var elbette.hiç şanslı olamadım insanlardan yana. buna rağmen kimseye kızamadım.kin denilen şey benim dünyama giremedi hiç.belki bu yüzden kaybettim.aradan yüz ömür bile geçse dostlarımı unutmamaya çalıştım..uzaksa aradım,yakınsa aradım,sordum,yazdım.bir bayramını,bir doğum gününü kutladım en azından.karşılığında ne gördüm? kocaman bir hiç. ne iki satır mektup,ne ufacık bir bayram kartı ne de kısa bir telefon sesi. hep sordum kendi kendime.sen ne yaptın ki?bir kötülük yaptın mı? hayır. kötü bir söz hayır. dostça sevgiler sundum.bazen bu dostluğu aştı..duygusal bir sevgiye dönüştü...sevdim.karşılık bile beklemedim.sadece dürüst yanıtlar bekledim.sevmek dostluğun bir uzantısıydı,uzamasa dostluk kalırdı yine.ama öyle olmuyordu işte.dostluğu vererek dostluğu,sevgiyi vererek sevgiyi,değer vererek değerimi yitiriyordum. bu yüzdendir işte şiirlere sarılışım.olayların bilançosunu çıkardım şiirde.bir dostla kırgınlığımız mı oldu.aldım kalemi elime : “şiir de yazılmıyor gece boyu düşünmekle gel de kavga et garip şiir yazamaz oldu” diye yazdım. sevdim karşılık mı göremedim: “sensiz kalmak bir şey mi ki gülüm” diye avuttum kendimi. başlık parası uğruna sönen umutlar gördüm: “yarın ,pek yakın bir yarın evinizin önünde gördüğüm o küçük kız ve diğerleri babalarının cebinde eritmeyecek sevdalarını” diye umutlandım. “sakın doğma bebek “diye acılandığım da oldu “ve nenem bana sokaklar boyu taşları tekmeletip ağzımı da bozdurtmayacaktın” diye çaresiz kaldığım da. şöyle coşkulu,yaşam dolu bir şiirim olmadı.olmayacak ta .dedim ya çaresizliklerimi,umutsuzluklarımı şiirlerle paylaştım.coşku ve sevinçleri ise dostlarımla. dostlar güzel şeylere layıktır.ne olursa olsun.kağıtların ise nasılsa gözyaşları yoktur.benim göz yaşlarım mı?bu kağıtlar neden sarardı sanıyorsunuz. görüyorsunuz değil mi kağıtların benden çektiğini.siz olsaydınız çeker miydiniz? söyleyin bana. hiç bir zaman çok şey beklemedim.”dost uğruna ölünür”istemedim.”dostluk fedakarlıktır” beklemedim. borç para bile istemedim. sıcak bir merhaba yeter ve artar bile.artık dostluğu yazmak,okumak değil görmek ve duymak istiyorum. üç yıldır ben yorgun,kağıtlar yorgun,kalemler yorgun.görmüyor musunuz? kağıtları sarartmayın ne olur. |
ACI DA OLSA DOĞRUYU SÖYLEYİNİZ Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey doğruların yardımcısı olan Allah'ım,ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah'ım, sana hamdü sena ederim" diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep ayni duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. Oda anlatır: -7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum.Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının mali, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi, "söyle bir torba bulan var mi?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı.Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karsıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki, -Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, 30 bin altından aşağıya satma) dedi.O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar misin dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mi? Biz sana iki mislini dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler. Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var.Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de "olur" dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler.Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, "bu nedir" dedim. "İçinde 970 altın var, babam Kâbe'de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi". Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş,vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim. Acı da olsa, doğruları söyleyiniz. ( hadis i şerif ) Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok... |
Bitmez Sorunların İçinde Cevapsız Bırakırsın Beni Yasadıklarım nedir? Kendi gönül sarayında saklı tuttuğun hislerin nedir? Nedir benden böylesine sakladığın, kaçırdığın? Yasayıp da yaşatmak istemediğin? Acıların, tecrübelerin, geçmişin mi seni mahzun bırakan? Aşk mı yoksa sevda mı, sevgi (?) mı? Seni benden alıp götüren benim dışıma bırakan nedir? Nedendir sana ulaşamayışım? Seni yasarken seni yaşatamayışım nedendir? Niçin askımı paylaşamıyorum seninle? Beni, bizi böylesine paylaşmazlıklara götüren, nedir? Birbirini tamamlayacak ama birbirinden kopuk duran ikimizin suskunluğuna sebep nedir? Susmalarında mı bulmamı istiyorsun seni? Kendini bunca kaçırışın neden? Korkuyor musun benden? Yasadıkların mi beni sana yakın etmeyen? Ya ben o yasadıklarından farklıysam? Ya ben zaten seninsem? Sevemez miyim gönlümce seni? Senin kendini bana bunca hapsedişin neden? Yasamamı istemezken, yasadıklarımı onaylamazken neden olumu istemezsin benden, bilmem? Neden sevmeme izin vermiyorsun? Sevilmekten, almaktan bunca kaçısın neden? Niçin ben senken bensiz kalmak istersin? Niçin "sevdim", "seviyorum", "seveceğim" derken susturuşun beni? Askımı, sevdamı neden anlamazsın? Yoksa sen inanmaz misin aşka? Yoksa seven olmadı mı seni hiç? Yoksa sen sevmek nedir bilmiyor musun? Sen yıllarca koşup da yetişemediğim bir meltem misin? Islanmak, yıkanıp arınmak icin yetişmeye çalışıp da kaçırdığım bir sonbahar yağmuru musun? Sen O musun? Ben Sen miyim? Ben sensem neden sen ben değilsin? Neden ben olmaktan kaçıveriyorsun? Bir şeyleri almak, vermek değil midir? Almalarımızla kurtarıyorsak karsımızdakini bu vermek değil midir özde? Yoksa sen kor musun? Aşkın gözünü kor ettiği asığı bile görmeyen misin? Çölde rastladığım bir serap mısın sen, ardından koşup da ulaşamadığım? Sen aşk mısın? Aşksan, neden yoksun? Elimden tutup da beni yürümeye çağıran sen...Simdi hiç kimselerin olmadığı kurak ve ıpıssız bir yerde beni oksuz bir çocuk gibi bırakmıyor musun? Ağlıyorsan gözyaşlarını silmeme neden engel oluyorsun?Nedendir böyle sonsuz susuşun? Her şeyi içine gömmene sebep nedir? Niçin yasamayı bırakıp da anlamaya çalışırsın beni? Niçin bir kez olsun "GEL" demezsin? Niçin tek bir kez bile olsun "NİÇİN" demezsin? NİÇİN?" Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz! |
Her şey Telefonla Başladı Onunla 1999 haziran ayında tanıştım. Ve tanıştığım o ilk anda ona aşık oldum. Tanışmadan önce çalıştığımız firmalar dolayısıyla sürekli telefonla görüşüyorduk. Bu arada onun evli ve bir kızı olduğunu öğrendim. Zamanla aramızda çok iyi bir arkadaşlık başlamıştı ve birbirimizi merak ediyorduk. Haziran ayında firmamız bir davet verdi. Tanışmaya karar verdik. Ne de olsa sadece arkadaşdık. Tanışmamız davet gibi kalabalık bir ortamda olmayacağı için dışarıda buluşmaya karar verdik. Onu beklerken bir yandan da cep telefonlarımızla konuşuyor. Birbirimizi bulmaya çalışıyorduk. En sonunda karşı karşıya geldik ve ben ona o ilk and aşık oldum. Gülüşü, konuşmaları, bakışları… Başbaşa çok güzle bir yemek yedik. Gülüşmeler, konuşmalar… derken ayrılık vakti geldi ve hiç bu kadar üzülmemiştim. Daha yeni tanışmamıza rağmen sanki ben ona yıllardan beri tanıyormuşum, hep yanındaymışımda ayrılmışız gibi hissettim. Sonra altı ay kadar hiç yüz yüze görüşmedik. Artık telefonda da nadir konuşuyorduk. Hayal kırıklığına uğradığını düşünmeye başlamıştım ki eşindne ayrıldığını öğrendim. Sonra bir telefon konusşması tüm geleceğimi dğeiştirdi. O da beni beğenmiş fakat evli olduğu için hiç bir şey söyleyememiş. Zamanla eşi ile arasındaki problemler daha da büyüdüğü için ve birbirlerini daha fazla yıpratmamak için ayrılmaya karar vermişler. İki seneye yakın görüşmeye devam ettik çok zor günleri birlikte atlattık. Ama çok gzüel günleride birlikte yaşadık. Çünkü biz her şeyden önce arkadaştık. Şu an nişanlıyız ve çok kısa bir zaman sonra evleniyoruz. Isterim ki her kez benim kadar mutlu olsun, herkez sevdiğinin elini istediği zaman tutabilsin ve onu her an yanında bulabilsin… |
AYAKKABI Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”. Adam evine geldiğini farketti. İçeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi; --Alo !. . . kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu? Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı; -Kusura bakma bey, geldiğini duymadım. -Eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım. -Öyle deme bey. -Şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. . Onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi. -Yorgun görünüyorsun. -Biraz yorgunun hanım. -Acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim. -Hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem. -Estağfurullah bey, buyur !. . . -Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet. -Tabi hemen getiriyorum. Adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. Adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu; - Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz? Anne başını önüne eğdi, -Ne oldu, bir şey mi var? …Söylesene canım. -İçerde…ağlıyor. -Ağlıyor mu !. . . Niye? -Ayakkabı istiyor. -Daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. Hem ayakkabısı eski değil ki? -Eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor. -Hanım biliyorsun para durumunu… -Ben biliyorum da… -Bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. Çağır gelsin. Kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. Babası yanına oturttu. Olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu; -Kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. Ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil. -Başkası nasıl alıyor? -Yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim şimdi iyi değil. Bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz. -Banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam. Yine ağlamaya başlamıştı. -Ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun? -4 milyon. -Kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. Getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını. Kız hışımla getirdi, yere attı. Adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. Hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. Fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. Hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. Adam umutsuzca kızına bir daha sordu; -Kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen. -Eski işte eski, giymem. Bunlar eski !. . Adam’ın içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanımına baktı. Yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. Adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı. -Kızım madem benim, “Ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. Eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım. Ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. Hemen hazırlandı. Baba kız el-ele sokağa çıktılar. Hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi; -Bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. Sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . . Kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. Çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. Soramamıştı. Babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. Cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. Çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından. |
Tabular Yıkılamaz Eğer aşkımız yasak bir aşk olmasaydı, tabuları yıkmak çok kolay olacaktı. Ama her iki tarafta evliyse bu gerçekten çok zor. Biz böyle olacağını bilmedik belki de... İkimizde evli aklı başında, aynı iş yerinde çalışan önceleri iki yabancı sonradan aşık olan insanlardık. Ne olduğunu anlamadan bir sevdanın içinde bulduk kendimizi. Önce bakışmalar, ardından kuvvetli bir elektrik hissettik bir birimize karşı. Ne o engel olabiliyordu bu elektriği ne de ben. Ben evleneli henüz 1 yıl olmuştu. Onun evliliği ise 21 yıllıktı. Görüşmeye başladığımızda onu bu kadar seveceğimi tahmin edemezdim. Artık iş çıkışı dışarıda görüşüyor, birbirimizi görmediğimiz zamanlarda saatlerce telefonda konuşuyorduk. Sevgilim yaz başında emekli olmuştu. Artık onu işyerinde görmüyordum. Buluştuğumuz koridorlar, göz göze geldiğimiz onsuz hiçbir anlam ifade etmiyordu. Ekim ayından sonra telefon konuşmalarımız azalmış, bir soğukluk girmişti aramıza.Adeta telefon açmaktan korkuyordu. Belki de her şeyi bu kadar hızlı ve çabuk gelişeceğini o da anlayamamıştı. En son 12 Aralık gecesi görüştük. Bu son görüşmemiz oldu. Sevgili, “tabular yıkılamaz” diyordu. Ve daha benimle görüşmek istemediğini anlatıyordu. Ellerimi tutup öptü ve “Hoşça kal sevgilim” dedi. Haklıydı belki, ne de olsa yıllardır alıştığı bir eşi vardı. Ve bir de çocuğu... “bütün suç bende” diyordu, beni kendine bağladığını , baştan çıkardığını söylüyordu.5 Aydır ayrıyız. O günden sonra onu ne gördüm ne de konuştum. Yalnız bir şeyi unutmuştu. Beni parçalara böldüğünü .... O günden sonra çok mutsuz günler geçirdi. Fakat biran olsun onu aşkını kalbimden, kafamdan söküp atamadım. Şimdi her akşam yüce Allah’a dua ediyorum. Arayıp sormasa da, sağ olduğunu biliyorum.Artık bensiz de olduğunu biliyorum, bunlar bile bana yetiyor. Her şeye rağmen sevgilim seni gerçekten çok seviyor ve çok özlüyorum... |
| Saat: 17:35 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık