![]() |
Zeyd b. Sâbit b. ed-Dahhâk b. Zeyd b. Levzân b. Amr b. Abdi Avf (veya Abd b. Avf) b. Ganem b. Mâlik b. en-Neccâr el-Ensârî el-Hazrecî. Peygamber (s.a.s.)'in ashabının ileri gelenlerinden biridir. Ensâr'dan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccâroğulları'na mensuptur. Annesi, en-Nevâr bint Mâlik b. Muâviye b. En-Neccâr'dır. Zeyd'in künyesi Ebû Hârice'dir, fakat, Ebû Saîd ve Ebû Abdi'r-Rahmân olarak da çağrılıyordu (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fı Ma'rifeti's-Sahâbe, II, 278,1970; İbn Abdi'l-Berr, el-İstîâb fi Ma'rifeti'l-Ashâb, II, 537; el-Askalânî, el-İsâbe fı Temyizi's-Sahâbe, III, 22). Zeyd, hicretten yaklaşık onbir yıl önce dünyaya gelmiştir. Babası Sabit, Buâs Günü öldürüldüğü vakit Zeyd, henüz altı yaşlarında bir çocuktu. Resûlullah (s.a.s), Medine'ye geldiği zaman Zeyd, hâlâ çürük sayılabilecek bir yaştaydı. Kaynaklar, O'nun bu sırada onbir yaşlarında olduğunu bildirmektedir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), Bedir Savaşına katılmak isteyen birkaç genci, yaşları küçük olduğu için geri çevirmişti ki, Zeyd de bu gençler arasındaydı (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537: el-Askalânî, a.g.e., III, 22). Zeyd b. Sâbit, çok akıllı, zekî ve hafızası güçlü bir sahâbî idi. O'nun bu meziyetini farkeden Peygamber (s.a.s), Zeyd'ten İbranice ve Süryanice'yi öğrenmesini istedi. Zira, Resûlullah (s.a.s)'a çeşitli yerlerden, bu dillerle yazılmış mektuplar geliyor ve bunların okunup anlaşılması, gerektiğinde cevap verilmesi icab ediyordu. Allah Resûlü, okuma yazma bilmediğinden, bunları başkalarına okutmak durumunda kalıyordu. Halbuki, mektupların içeriğini başkalarının öğrenmesini istemiyordu. Bunun üzerine Zeyd, hemen işe koyularak çok kısa bir sürede, hem İbranice hem de Süryanice okuma-yazmayı öğrendi. Bundan sonra Rasûlüllah'a gelen mektupları kendisi okuyor, cevap gerekiyorsa yazıyordu. Bu arada asıl görevi olan vahiy kâtipliğini de sürdürüyordu (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, II, 358; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 579). Rivayete göre yaşının küçük olması nedeniyle Zeyd, Bedir ve Uhud savaşlarına katılmamıştır. Katıldığı ilk savaş Hendek savaşı olup, savaşa hazırlık kabilinden, müslümanlar Medine'nin etrafında hendek kazarlarken Zeyd, çıkan toprağı taşıma işinde yardım ediyordu. Resûlullah (s.a.s) O'nu bu durumda görünce: "Ne kadar iyi bir çocuk" diyerek takdir ifadelerini dile getirmiştir. İbn Abdi'l-Berr, "el-İstîâb"da zikredip, sahih kabul etmediği bir habere göre; Tebük seferinde, Benî Mâlik b. en-Neccâr'ın bayrağını Umâre b. Hazm taşıyordu. Resûlullah, bayrağı ondan alıp Zeyd b. Sâbit'e verdi. Bunun üzerine Umâre: "Ey Allah'ın Resûlü! Hakkımda sana herhangi birşey mi ulaştı?" diye sorunca, Resûlullah; "Hayır, lâkin Kur'ân'a öncelik vardır: Zeyd de Kur'ân'ı senden daha çok ezberlemiştir" şeklinde cevap verdi (İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537; İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278). Zeyd b. Sâbit, ashâbın en âlimlerinden biriydi. Sadece Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemekle kalmamış, mirasla ilgili feraiz ilmini de çok iyi öğrenmişti. Öyle ki, ashâb arasında bu ilmi O'ndan daha iyi bilen yoktu. Resûlullah (s.a.s), ashâbına: "Feraizi en iyi bilen Zeyd'dir" diyordu. İmam Şâfiî de, feraiz hususunda bu hadisle amel etmiştir (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23). Gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Osman, Medine'den ayrıldıkları zaman Zeyd b. Sabit'i vekil bırakırlardı. Hz. Osman, O'nu ziyade seviyordu. Zaten kendisi de Osman taraftarıydı ve bu halife devrinde beytülmâla bakmakla görevlendirilmişti. Yermük günü de ganimetleri taksim işini Zeyd üstlenmişti (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; II, 538; el-Askalânî, a.g.e., III, 23). Zeyd'in vefat tarihi konusundaki rivayetler arasında tam bir mutabakat olmamasına rağmen, büyük bir ihtimalle h. 45 yılında vefat etmiştir ve buna göre tahminî yaşı da 54'tür. Zeyd ten; ibn Ömer, Ebu Saîd, Ebu Hüreyre, Enes, Sehl b. Huneyf ve Abdullah b. Yezîd el-Hutamî gibi sahâbîler rivayette bulunmuşlardır. Tabiînden de; Saîd b. el-Müseyyeb, Kasım b. Muhammed, Süleyman b. Yesâr, Ebân b. Osman, Büsr b. Said ve Zeyd'in iki oğlu, Harice ile Süleyman ve başkaları rivayet etmişlerdir (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 540; İbn Sa'd a.g.e., II, 360). |
ATEŞ DÜNYADAN GİDİYORAbbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu: - Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun? - Cehennemden geliyorum ey hükümdar. - Ne işin vardı cehennemde? - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim. - Peki, getirdin mi bari? - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler. |
UMEYR'İN MACERASIBedir gazasından hemen sonraydı. Müşriklerin büyüklerinden Umeyr b. Vehb ile Safvan b. Ümeyye, Mekke'de bir kenara oturmuş, Bedir ölüleri için dertleşiyorlardı. Umeyr'in bir oğlu da Bedir'de esir düşmüştü. Safvan'a diyor ki: - Borçlarım ve çocuklarım olmasaydı, esir oğlumu bahane ederek Medine'ye gider, Muhammed'i öldürürdüm. - Bu işi yaparsan borçlarını ben öderim, çocuklarına da bakarım. - Tamam, öyleyse bu iş aramızda gizli kalsın! Umeyr kılıcını bileyip zehir sürdükten sonra yola çıkar ve Medine'ye ulaşır. Onun kılıcıyla mescidin kapısına geldiğini gören Hz. Ömer (R.A.) durumdan kuşkulanır ve vaziyeti Resul-i Ekrem'e haber verir. Rasulullah'ın isteği üzerine de, adamı kılıcının kayışından yakaladığı gibi huzura getirir. Rasulullah (A.S.) buyurur: - Bırak onu ya Ömer! Sen de yaklaş ya Umeyr! Sonra ona niçin geldiğini sorar. Umeyr cevaben der ki: - Elinizdeki esir için geldim; ona iyi davranasınız. - Öyleyse boynundaki bu kılıç ne oluyor? - Allah kılıçların belâsını versin! Bize bir faydası mı var? - Niçin geldiğini bana doğru söyle. - Söylediğim gibi, sadece bunun için geldim. - Hayır!.. Safvan'la Bedir'de ölenler için dertleşip anlaştınız. Sözleştikten sonra beni öldürmeye geldin. Fakat Allah buna engeldir! - Senin Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederim. Konuştuklarımızı, ben ve Safvan'dan başka bilen yoktu. Allah'a yemin olsun ki, bunu sana bildiren Allah'tan başkası değil! Elhamdülillah. Umeyr artık, sadık bir müslümandır. Resul-i Ekrem (A.S.) buyurur: - Kardeşinize dinini ve Kur'an'ı öğretin, esirini de salıverin! Öyle yaptılar. Sonra Umeyr, halkı İslâm'a davet isteğiyle Mekke'ye döndü. Birçok kimse, onun sayesinde müslüman oldu. |
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: - Ben çekilirim!! |
Hakikat Damlaları-39 Küfrün asıl vehameti hiçbir sonuç va'd etmemesidir. *** Arkadaşlarımın maneviyata çok iyi inanmasını çok arzu ediyorum. Hayatımızın her saniyesini bir şuur kordonuyla hep Cenab-ı Allah'a bağlı götürmemiz bizim şiarımız olmalıdır. *** Âlem-i İslam'ın meselelerini bir problem olarak içinde duymaması inanan bir kimse için çok ciddi bir boşluktur. *** Hizmet edebilecek bir insanın önünü almak, yolunu kesmek dinin önünü alma gibi bir gulyabaniliktir. *** Kendini yeterli görmeme bir fazilet ifadesidir. *** Kendisini çevresinden müstağni gören insan bir boşlukta yürüyor demektir. *** Yatak kıyafetimle namaz kıldığımı hiç hatırlamıyorum. Rabbin huzuruna çıkarken hiç olmazsa çok saygı duyduğumuz bir büyüğümüzün huzuruna çıkıyor gibi dikkatli olmalıyız. *** Hayatımın belli dönemlerinde belki üç gün yiyecek bir şey bulamadığım olmuştur; fakat, hiçbir zaman giyeceğim elbiselerimden taviz vermedim. Çoğu zaman sadece bir kat elbisem olmuştur ama hep ütülü, hep temiz giyinmişimdir. Derbeder giyinerek başkalarını kendine acındırmak asla hoş görülemez. Odanızda yalnız oturuyorken dizlerinizi ellerinizle örtecek şekilde yamalı elbiseler giyebilirsiniz; o başka mesele. *** Müslümanlara ‘irtica' isnadı küfrün takıyyesidir. *** Namaz öyle önemli bir vazifedir ki, savaş meydanında bulunmak bile onun terkine ruhsat olmamıştır. *** Müslümanlık maneviyata açılma zaviyesinden ne kadar derin ve engin ise, esasatı açısından da o kadar muhkemdir. *** |
İslâmî bir farz: Tefekkür Hz. Aişe (r.anha) validemizin naklettiği ve sabah Hz. Bilal gelinceye kadar ağlayıp ibadet eden sevgili Efendimiz’in durumunu anlatan hadisin sonunda Hz. Peygamber, “Bu ayetleri (Âl-i İmran, 3/190-194) okuyup uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline.” şeklinde buyurmaktadır. Hz. Peygamber’in bu ifadeleri ve o gece nazil olan ayetlerden, gecenin sessizliği içinde tefekküre dalmanın her mü’min için bir gereklilik olduğunu anlamak mümkündür. Muhasebeyi de tefekkürden ayırmak mümkün değildir. Müminin her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışları ve kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret etmesi adına önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi adına da ciddi bir teşebbüs sayılan muhasebe, adeta içe dönük ve biraz da pratik neticeleri olan bir tür tefekkür sayılabilir. Hz. Ebu Bekir (ra) tefekkür ederdi Hz. Ebu Bekir, geceleri, yatsı namazından sonra bir-iki saat kadar ev halkıyla sohbet ederdi. Onlar yattıktan sonra kalkar, abdestini tazeler, iki rekât namaz kılıp seccadesi üzerinde oturarak, huşû içinde tefekküre dalardı. Geceleyin kalkar, on rekât teheccüd ve üç rekât vitr kılar ve ev halkını da uyandırırdı. Arkasından sabah sünnetini kılıp camiye giderdi. Lokman Hekim: Tefekkür Cennete ulaştırır Lokman Hekim, tek başına ve uzun uzun düşünürdü. Dostları kendisine uğrar ve “Yalnız niye oturuyorsun, toplum arasına karışıp onlarla kaynaşsan daha iyi olmaz mı?” deyince, Lokman; “Yalnızlık, tefekkür için daha uygundur. Tefekkür insanı Cennet yoluna ulaştırır.” cevabını verirdi. Geceleri yattığımda; Kur’an’ı düşünürüm Mutarrif’in şu sözleri bize tefekkürü ne güzel anlatır: “Geceleri sırt üstü yatağıma uzanır, Kur’ân’ı düşünür ve amelimi Cennet ehlinin ameliyle kıyaslarım. Onların, altından kalkamayacağım şekilde amel yaptığını görürüm. Çünkü onları Kur’ân şöyle anlatıyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17) “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek (O’nun huzurunda ayakta) durarak geçirirler.” (Furkan, 25/64) “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb’inin rahmetini uman gibi midir? De ki, “Bilenle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahibi olanlar öğüt alır.” (Zümer, 39/9) *** Hz. Ali: “Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dalgınlıktır.” Hasan el-Basri: “Bir saat tefekkür, bir gece ibadetinden hayırlıdır.” Zünnun el-Mısrî: “İbadetin anahtarı tefekkür, isabetli yolda olmanın alâmeti heva, heves ve nefse muhalefettir.” Mumşad ed-Dineverî: “Hakimler hikmeti, tefekkür ve sükût ile elde etmişlerdir.” Ebu Süleyman ed-Dâranî: “Gözünüzle ağlamayı ve kalbinizle düşünmeyi âdet haline getirin.” Mansur b. Ali: “Hikmet, ariflerin kalbinde sıdk diliyle, zahidlerin kalbinde tafdil diliyle, abidlerin kalbinde tevfik diliyle, müridlerin kalbinde tefekkür diliyle, alimlerin kalbinde ise tezekkür diliyle konuşur.” Ömer b. Abdülaziz: “Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmek en makbul ibadetlerdendir.” |
'SADECE KUŞLARI DEĞİL...'Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi'nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti: -Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz? - Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim. - Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz? -İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler. - Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan? - İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur! |
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. Çocuk, ona dönerek: - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. - Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: - Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki? - Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek: - Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara sallayıp: - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!. - İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: - Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? - Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu. - İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek. - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi? - Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!.. Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!’ demişti. Her rüzgar savuracak bir toz bulur, Her hayat yaşanacak bir can bulur, Her umut gerçekleşecek bir düş bulur Bulunmayacak tek şey senin benzerindir |
Ne Olaydı da Müslüman Olup...Abdüllah ibni Abbâs (r.a) anlatıyor; Bu ümmetden bir tâife sırat üzerinde hapis olunur. Hâlbuki, Muhammed Mustafâ (s.a.v.) hazretleri, bütün Peygamberlerden önce Cennete dâhil olur. Ümmeti de, bütün ümmetlerden önce Cennete dâhil olur. Resûlullah (s.a.v.) Cennete girdikden sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sıratda kalan tâifenin Cehennemden tarafa gönderilmesini ve Mâlik'e teslîmini emr eder. Mâlik, onları görünce, - Yâ eşkiyâ cemâ'ati, siz kimsiniz ve kimin ümmetindensiniz. Cehenneme girenlerin son bulduğunu işitmişdim. Cehennem ehlinin hepsi bana, bağlı ve zincire vurulmuş hâlde ve yüzleri üzerine sürünüp ve yüzleri kara, gözleri göğermiş hâlde gelirler. Ammâ, sizin elleriniz bağlı değil ve zincire vurulmamışsınız. Yüzleriniz kararmamış. Gözleriniz göğermemiş. Ayaklarınız üzerine yürürsünüz; kimsiniz, der. Onlar, derler ki, -Yâ Mâlik bunu bize sorma. Zîrâ biz, muhakkak sana bunu haber vermeğe hayâ ederiz. Velâkin biz; Kur'ân-ı kerîme uyan, Ramezân ayında oruc tutan, hacca giden, cihâda giden, zekât veren,vyetîmlere ikrâm eden, cünüb olunca gusl eden, beş vakt nemâz kılıcılardanız. Mâlik der ki, -Ey mahşer eşkiyâsı! Allahü teâlâ Kur'ân-ı azîmde sizi ma'siyyetden men' etmedi mi. Onlar derler ki, -Yâ Mâlik, bize tevbîh etme. Şimdi Allahü teâlânın tevbîhinden ve süâlinden kurtulduk. Sonra onlar bu hâlde iken, Arş tarafından bir nidâ edici, şiddetli nidâ eder ve der ki, - Yâ Mâlik, onları Cehennemin üst tabakasına dâhil et. Hâlbuki onlar, Cehennemin kenârında dururlar. Mâlik der ki, -Yâ mahşer eşkiyâsı! Şübhesiz söyleneni işitdiniz. Fehm etdiniz. - Evet işitdik, lâkin bize mühlet ver. Bir sâat nefslerimiz üzerine ağlıyalım, derler. -Benim size mühlet vermeğe izn yokdur. Mâlike Arş tarafından nidâ gelir ki, - Yâ Mâlik, terk et onları, nefsleri üzerine ağlasınlar. Sonra nefsleri üzerine ağlamağa başlarlar. Derler ki, -Biz Cehennemde nasıl sabr edelim. Biz güneşin harâretine sabr edemezdik. Katran elbisesi giymeğe nasıl sabr edelim. Biz yumuşak elbiseler giymeyi tercih ederdik. Zakkum yimeğe ve hamîm içmeğe nasıl sabr edelim. Biz hep güzel yemekler yir, soğuk içecekler içerdik. Bunlar böyle ağlarlar iken, Arş tarafından bir nidâ gelir. -Yâ Mâlik! Bunları Cehennemin birinci tabakasına gönder. Sonra onların yanına şiddetli melekler gelir. Onlar, kalb olmadığı için acıması olmıyan zebânîlerdir. Herbir insana bir zebânî yapışır. O sırada, hepsi seslerini yükseltirler ve derler ki, - Yâ Muhammed, Yâ Ebel Kâsım, Yâ Ebel Erâmil velyetâmâ. Yâ Fahrel kıyâmeh. Yâ Fâtihal bâb. Yâ nârın kapısını ümmetine kapayan! Yâ ümmetine şefâ'at eden. Biz ümmetinin za'îfleriyiz. Cehennemin ateşine dayanamayız. Şefâ'atin ile bize imdâd et. (Yâ Mâlik, biz ümmet-i Muhammeddeniz. Sonra Mâlik hazretleri Cennetden tarafa döner. Ellerini kulaklarına koyar. Müezzinler gibi yüksek ses ile nidâ eder ki: - Yâ Muhammed! Muhakkak sen, Cennetde ni'metler içindesin. Senin za'îf ümmetlerin Nârda feryâd ederler. Onların feryâdına yetiş. Zîrâ za'îfdirler. Cehennemin harâretine sabrları yokdur. O hâlde, Muhammed (s.a.v.)hazretlerine haber gelir. Hemen tahtından sıçrayıp ve Buraka biner ve buyurur, -Yâ Burak, çabuk ol ki, ümmetim za'îfdirler, Cehennemin harâretine sabr edemezler. Burak da ayaklarını kaldırıp, Cehennemin kenârına koyar. Muhammed (s.a.v.) hazretleri onların seslerini işitdiği vakt, ağlarlar. Sonra Muhammed aleyhisselâm Arşın kenârına erişir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine secdeye varır. Ve şefâ'at eder. Allahü teâlâ ve tekaddes onların hakkındaki şefâ'atini kabûl eder. Resûlullah (s.a.v.) hazretlerinin şefâ'ati ile Cehennemden kurtulurlar. O vakt, kâfir oldukları hâlde, ehl-i nâr temennî ederler; ne olaydı, müslimân olup, Ümmet-i Muhammedden olaydık. Allahü teâlâ hazretlerinin kavl-i şerîfi buna işâretdir ki, [Hicr sûresi 2.ci âyetinde; meâlen] (Kâfirlerden, müslimân olmağı temennî etmiyen çok az kimse vardır!) buyurulmuşdur |
Hakikat Damlaları-40 Kur'an-ı Kerim'i iyi anlamak, O'nu iyi ‘okuma'nın yanısıra aynı zamanda dünyayı ve içinde yaşanılan çağı iyi tanımaya bağlıdır. *** Bir insana bir şey okumadan evvel yapılması gerekli olan iş o insanı iyi okumaktır. *** Bir ‘hel min mezîd/dahası yok mu' kahramanının şiarı Rabbe bakan menfezlerin her geçen gün biraz daha açılmasına çalışmak olmalıdır. *** Kaba kuvvet kin ve nefreti körüklemeden başka hiçbir işe yaramaz. Bu apaçık hakikat bir ülke için de geçerlidir, milletlerarası arena için de. *** Hak bir yolda yapılan plan ve projeler o hususta Cenab-ı Hakk'ın inayetine en açık davetiye sayılırlar. *** Izdırar lisanıyla kim Allah'tan (celle celâlühû) bir şey dilerse, Allah mutlaka o dileği gerçekleştirir. *** Kur'an-ı Kerim'de olduğu gibi Efendimiz'in hadis-i şeriflerinde de şartlara ve konjonktüre göre vücûh ve tasrîf (aynı manayı faklı şekillerle ifade etme) vardır. *** Allah yolunda hizmette kim fâikse o fâiktir. *** Evrâd ü ezkârı duymak lazım; duyma olmayınca itmi'nan/doyma da olmaz. *** Allah'la münasebetin hakkını veremiyoruz. Bu da bana çok dokunuyor, pek ağır geliyor. Çok defa, “O meselenin hakkı verilemedikten sonra yaşamanın bir anlamı yok” diye düşünüyorum. *** Allah (celle celâlühû) sevmiş, yaratmıştır; onun için de varlığın mayesi sevgidir. |
KABİRDE KONUŞAN GENÇTakva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede. Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü. Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu. Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü: 'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201) Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası: - Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu: - Bir şeyim yok. dedi. Babası: - Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası: - Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve: - Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası: - Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer: - Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A): - Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup: - Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi. |
Bir gencin tövbesiAllahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip " (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere: -Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca: -Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: -Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti: -Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ: (Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu. |
Beş şeyi çok iyi değerlendir ! Peygamber efendimiz s.a.v. bir sahabiye öğüt için şöyle buyurmuştur. Beş şeyden önce, Beş şeyi çok iyi değerlendir. 1. İhtiyarlamadan önce gençliğini ! 2. Hastalanmadan önce sağlığını ! 3. Meşguliyetten önce boş zamanı ! 4. Fakir düşmeden önce zenginliğini ! 5. Ölmeden önce hayatını ! |
SELÂM’IN BÜYÜSÜYıl 1945; İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği sene..Ruslarla Almanların kanlı savaşı bitmiş, artık her ülke kendi içine ve işine çekilmişi. Her iki taraf da büyük zayiat vermiş, esirler alınmış, esirler verilmişti. Mağlup olmasına rağmen Alman imparatorluğu da az çok esir almış; sıra bu esirlere ne yapılacağına gelmişti. Nihai karar, hepsinin öldürülmesi şeklinde çıkmıştı. Bu esirler içerisinde Azerbaycan’lı çiçeği burnunda genç Yusuf da vardı. Esirlerin öldürülmesine sıra gelmişti. Alman askerleri, esirleri bir bir alıyor, esrarengiz bir karanlığa doğru götürüyordu. Gidiş o gidişti, giden artık dönmeyecekti. Sonunda sıra Yusuf’a gelmişti, sonucu biliyordu, kurtuluş yoktu, ümidini kesmişti. Alman askerleri Yusufu infaz komutanı H.George’un yanına getirmişlerdi ki Yusuf komutana gayr-i ihtiyarı “selâmün aleyküm” deyiverdi. Komutan şaşırmıştı, bir şey anlamamıştı. Tercüman getirtti ve Yusuf’un aynı sözü tekrarlamasını emretti. Yusuf daha da korkmuştu ama aynı sözü tekrar etmekten başka çaresi yoktu: “Selâmün aleyküm” dedi tekrar. Mütercim bu cümlenin, müslümanlar arasında bir selamlaşma olduğunu; bu ifadelerle onların karşılaştıklarında birbirlerine emniyet, huzur, güven ve esenlik dileğinde bulunduklarını söyledi. Hıristiyan olan komutan Yusuf’un müslüman olduğunu anlamakta gecikmedi. O, esirler içerisinde bir müslümanın da bulunabileceğini tahmin etmemişti. Komutanın birden kafası karıştı, gönlü yumuşadı, ne yapacağına karar veremedi, büyülenmiş gibi oldu. Yusuf’u da öldürmeli miydi? Zihni bulandı, acil karar vermek istemiyordu, Yusuf’un esirler kampına geri götürülmesini emretti. Onun hakkındaki hükmünü sonra verecekti. Komutan hıristiyandı, dinsiz değildi. Dinsizlerin öldürülmesine hiç acımıyordu. Yusuf müslümandı, bir dine inanıyordu. Yusuf alışkanlık haline getirdiği bir güzel adeti burada da yerine getirmişti, dininin kendine tavsiye ettiği “Tanıdığına, tanımadığına selam ver” nebevî öğüdünü burada da uygulamıştı. Doğru mu yapmıştı yanlış mı bilmiyordu, ama işler birden değişmişti. Kurtuluş ümidi yoktu, ama en azından ölüm infazı gecikmiş olacaktı. Yusuf selam vermişti, neticede bir adı da “Selâm” olan Yüce Mevla’nın adını anmıştı. Selam: Selamete ulaştıran demektir. Yusuf şimdilik selamete ulaşmıştı. “İyi ki selam vermişim” dedi, birden sevindi, coştu. Belki bu selam onun kurtuluşuna vesile olacaktı. Dua etti, yalvardı, yakardı. Esir kampında tutuluyordu. Ne kadar tutulacaktı, sonuç ne olacaktı bilmiyordu. Yusuf bir yolunu bulup kamptan kaçmayı başardı, yakalanmadı, ama çekmediği zorluklar kalmadı; hayati tehlikeler atlattı, kaç gece ıssız dağlarda aç susuz kaldı, Allah’ın yardımı ile aylar sonra memleketine ulaştı. Kendisini bir kahraman gibi karşıladılar. Annesi, babası, akrabaları, arkadaşları velhasıl herkes göz yaşlarıyla karşıladı onu, bağrına bastı. Ne zorluklar çekmemişti ki! Memleketine döneceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyordu. Herkes bu olayın nasıl gerçekleştiğini, nasıl kurtulduğunu merak ediyor, durmadan soruyorlardı. Yusuf olayı tüm teferruatıyla anlattı, anlattıkça ağladı ve herkesi ağlattı. Yusuf artık söz vermişti, dinini iyi öğrenecekti. Bulunduğu yerde dini öğretecek kimse yoktu, ama o azmetmişti. Neticede öğrendi ve köyüne imam oldu. Artık kendisi dini öğretiyordu. Herkese anlatıyordu. Hele oğullarına dinini çok güzel öğretmişti. Cıvıl cıvıl iki genç delikanlı yetiştirmişti. Oğulları dinini, vatanını, milletini çok seviyorlardı, öyle görmüşler, öyle yetişmişlerdi. Nihayet Ermenistan, Karabağ bölgesine saldırıya geçti. Evet, Yusuf Efendi’ye tekrar görev düşmüştü, o canını kurtarmış, Allah da kendisine iki genç evlat nasip etmişti. Evlatlarını çağırdı ve vatanı savunmanın ne demek olduğunu anlattı. Sonra da her iki ciğerparesini gönüllü olarak cepheye sürdü. Evlatlarını çok seviyordu, onların ayağına diken batmasına bile tahammülü yoktu. Ama dava büyüktü. Sahipsiz bırakılamazdı. Evet uzun lafa gerek yok, Yusuf Efendi’nin iki oğlu da şehid olmuştu, Allah makamlarını cennet eylesin (Ruhları için birer Fatiha okuyalım.) Yusuf Efendi hayattaydı; yıl 1992. Şimdi yaşıyor mu bilmiyorum. Hayatta tahmin etmediğimiz ne sürprizler bekliyor bizi bilmiyoruz. Ama çok küçük dahi olsa İslâmî hassasiyetlere dikkat etmenin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Velhasıl selâm deyip geçmemek lazım!.. |
Putperest ailenin 'Allah' diyen bebeği Bir Batı ülkesinde, birkaç Anadolulu genç, doktora çalışması yapıyorlardı. Bir Asya ülkesinden gelmiş ve köken itibarıyla pagan bir toplumun fertleri olan üç arkadaş da aynı üniversitede doktora çalışması yapmakta idiler. Ama bunlar felsefe okuyup ilmî ve fennî araştırmaların içine girince kendi pagan anlayışlarını tamamen bırakmışlardı. Müslüman öğrencilerle tanışınca da merakla durmadan dinî sorular soruyorlardı. Bizimkiler dinî bir okulda okumamışlardı; ama Külliyât’ı iyi mütâlaa etmişlerdi. İnkârcı felsefeden gelen bütün itirazların cevabını Kur’an-ı Kerim’in bu tefsirinde bulmuşlardı. Bu sebeple arkadaşlarının yaratılışla ilgili sorularının cevabı için 23. Lem’a olan Tabiat Risalesi’ne müracaat etmişlerdi. Orada yaratılış ile ilgili dört ihtimal ve yol gösteriliyor. Bunlardan önce sebeplerin üzerinde duruluyor. Temsillerle mesele akla yaklaştırılıyor ve bu akılsız, şuursuz sebeplerin asla yaratıcı olamayacakları gösteriliyordu. Sonra da eşyanın kendi kendine bu düzeni kuramayacağı ve canlıları asla meydana getiremeyeceği izah ediliyordu. Üçüncü ihtimal olarak tabiat konusu ele alınıyor, onun da bu hârika nizamı ve canlıları yaratamayacağı anlatılıyordu. Böylece ilim, kudret ve hikmet sahibi ezelî ve ebedi bir Zat’ın yani Allah’ın her şeyi yarattığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Öldükten sonra dirilme meselesi ise Onuncu Söz olan Haşir Risalesi’nde yine aklî ve mantıkî delillerle anlatılıyordu. Meleklerin varlığı hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz, ilmî delillerle meseleyi akla ve mantığa yaklaştıran temsillerle gerçekleri güzel bir şekilde ortaya koyuyordu. Bunlar üzerinde sohbetler devam ederken bir tanesi Müslüman olmaya karar verdi. Memleketine gidince de annesine artık Müslüman olduğunu söyledi. Bir yanlış tepki beklerken onun yumuşak bir tavırla “Bak sana bir şey anlatayım...” dediğine şahit oldu ve kulağını ona verdi. Şöyle diyordu: “Oğlum uzun zaman benim çocuğum olmamıştı. Pek çok doktora başvurduk bir netice alamadık. Bu sefer kendi tapınaklarımızda dualar ettim, olmadı. Ümidimi artık kesmiştim. Bizim fakir bir Müslüman komşumuz vardı. O kadına gittim. Derdimi anlattım, üzüntümü belirttim. Bana ‘Sen hiç Müslümanların mescitlerine gittin mi?’ diye sordu. Ben de ‘Hayır’ deyince, ‘Sen evine git baştan aşağıya iyice bir yıkan da gel.’ dedi. Ben de dediğini yaptım. Beni alıp bir mescide götürdü. ‘Ben namaz kılacağım, sen de benim yaptıklarımı yap. Sonra Allah’a dua ederiz.’ dedi. Namaz kıldıktan sonra beraber Allah’a dua ettik... Bir sene sonra sen doğdun. İlk konuştuğun kelime de ‘Allah’ sözü oldu. Ben ‘Oğlum, anne, de!’ diyordum. Ama sen hep ‘Allah’ diyordun... Tabii sonraları unuttun. Ama şimdi Müslüman olduğunu söylüyorsun. Sen zaten doğduğunda Müslüman imişsin ki, ilk sözün Allah olmuş.” Bir müddet sonra ikinci arkadaşları da İslamiyet’i kabul etti. Üçüncü arkadaşları “Belki kabirde Müslüman olurum!” diyordu. Ama Müslüman arkadaşlarının cana yakın samimi davranışlarına hayran olup arkadaşlarına katıldı. Sonra da gözyaşlarıyla “Ne büyük bir nimet ve lütuf içinde bulunuyorum, yeni fark ediyorum!” dedi... |
Cennet kokularini duyuyorumUhud savaşı bittikten sonra Peygamber Efendimiz Zeyd b. Sâbit'i, savaş meydanındaki yaralılar arasında Sa'd b. Rebî Hazretlerini aramaya göndererek buyurdular ki: "Şayet onu bulursan, selâmımı söyle ve kendisini, nasıl hissettiğini sor." Savaş meydanını dolaşan Zeyd b. Sâbit bu zatı, yaralılar arasında bulduğunda, son nefesini vermek ve şehadet şerbetini içmek üzereydi. Hemen yanına yaklaşıp dedi ki: "Ey Sa'd! Resûl–i Ekrem'in sana selâmları var. Kendini nasıl hissettiğini soruyor." O yaralı hâliyle son nefesini vermekte olan Sa'd b. Rebî Hazretleri Resûlullah'ın selâmını duyunca tebessüm ederek şöyle cevap verdi: "Sen de, Peygamber Efendimize benim selâmımı arz et! Kendimi nasıl hissettiğime gelince, Ben şu anda cennet kokularını duyuyorum. Medineli Müslümanlara da söyle ki, tek kişi kalsalar bile; Peygamber Efendimizi müdafaada ve ona hizmette kusur etmesinler. Yoksa özürleri, kabûl olunmaz." Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti. Birkaç yıl sonra Zeyd b. Sâbit işte bu büyük şehidin kız kardeşiyle evlenecekti. Medinelilerin okuryazarları pek azdı. Peygamberimiz Bedir'de esir edilen Kureyş müşriklerinden, malî durumu kurtulmalık akçesi ödemeye elverişli bulunmayan her birisinin ensar çocuklarından on çocuğa iyice okuma yazma öğrettiği takdirde serbest bırakacaklarını açıklamıştı. Zeyd b. Sâbit de o zaman okuma yazma öğrenmiş olan ensâr çocuklarındandı |
ŞEYTANI DİZE GETİREN TÖVBE-İSTİĞFARLARBir sabah meşhur sahabelerden birisinin şiddetle kapısını vurup uykudan uyanması sağlanır. Güneşin doğmasına az kalmıştır. Sahabe, “sen kimsin? Bu saatte benden ne istiyorsun?” diye sorar. Kapıyı vuran, “ben inanmayacaksın ama şeytanım, senin güneş doğmadan önce sabah namazını kılmanı istiyorum. Hemen acele et!...” der. Sahabe, “sen hep şer peşinde koşarsın, niçin böyle bir hayra sebeb olmak istiyorsun?” diye sorunca: -“Evet doğru…ama hatırlayacaksın geçen, seni bir defa seni meşgul ettim, gaflete boğdum ve sabah namazına kalkmanı engelledim. Fakat sen öyle bir pişmanlık gösterdin, öyle bir tevbe istiğfar ettin ki, sabah gafletinle beraber daha pek çok günahlarını da affettirdin. Bu işten ben zararlı çıktım. Onun için şimdi kurnazlık yapıp, bir daha öyle bir dua ve yalvarmayla tövbe etmemen için sana iyilik yapıyormuşum gibi davrandım. Fakat sen acele et, yeni geç kalıp başıma iş açacaksın,” diye cevap verir. |
Kusur kardeşinin karnındadırEbû Saîd–i Hudrî rivayet ettiği bir hadis–i şerifte şöyle buyurmuştur: "Birtakım yöneticiler türeyecek, onların etrafını birtakım adamlar saracak. Bunlar zulüm edecekler, yalan söyleyecekler. Bunların yanına giren, onların yalanlarına inanan, onlara zulümlerinde yardım eden, benden değildir, ben de ondan değilim. Bunlara karışmayın, bunların yalanlarına inanmayın. Bunların zulümlerine yardım etmeyen kimse, benden, ben de ondanım. "(1) Ebû Saîd el–Hudrî Hazretleri şöyle bir olay anlatır: "Peygamber Efendimize bir kimse geldi ve: "Kardeşimin karnında rahatsızlığı var, ne yapayım?" diye sordu. Peygamber Efendimiz de ona: "Bal şerbeti içir!" buyurdu. Soran kimse gidip, kardeşine bal şerbeti içirdi. Ertesi gün geri gelip, "Kardeşine bal şerbeti içirdiğini, ama rahatsızlığının arttığını" söyledi. Peygamber Efendimiz yine buyurdu ki: "Git ve ona bal şerbeti içirmeye devam et!" dedi. O kimse gitti ve ertesi gün tekrar gelip, "Kardeşine bal şerbeti içirdiğini ve rahatsızlığının daha da arttığını" söyleyince, bu defa Peygamber Efendimiz o kimseye şöyle buyurdu: "Allahu Teâlâ'nın kelâmında yanlışlık olamaz. Kusur kardeşinin karnındadır. Git ve ona bal şerbeti içir!" O kimse yine gidip kardeşine bal şerbetini içirince, kardeşi iyi oldu. 1– Ahmed b. Hanbel, "Müsned", III, 6–24 |
Sözün YalanınaBir gün Tebriz'de bir yahudi, Şems'e gelerek: - Müjde ya Şems, Mevlana geliyor !... Şems, bu müjde üzerine elinde ne v ar ne yoksa bu yahudiye hediye eder. Biraz sonra başka biri Şems'e gelerek: - Yahudi seni aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlana var, ne birşey... Gelen giden yok... Yahudi seni aldattı. Şems : - Biliyorum, ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı vermek lazımdı. Dostluk.... Büyüklerin dostluğu.... |
Zeyd b. Sâbit Radıyallahu Anh, ashâb–ı kirâmın büyüklerinden olup, Peygamber Efendimizin vahiy katiplerindendir. Hicretten yaklaşık on bir yıl kadar önce Medine'de doğmuştur. Ensârdan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccârogulları'na mensuptur. Künyesi Ebû Saîd veya Ebû Sâbit'tir. Ayrıca Ebû Hârice veya Ebû Abdurrahman da denilmektedir. Lâkabı ise, el–Kârî' ya da el–Mukrî' veya Kâtibü'l–Vahiy'dir. İslâm ile şereflenmeden evvel Evs ve Hazrec kabileleri arasında yıllarca süren harpler olmuştu. İşte Zeyd b. Sâbit'in babası da hicretten evvel "Yevmü'l–Buâs" gününde, Evs ile Hazrec kabileleri arasındaki çarpışmada öldürülmüştü. O sıralarda Zeyd b. Sâbit henüz altı yaşlarında bir çocuk idi. Küçük yaşta babasını kaybeden Zeyd b. Sâbit yetim olarak büyümüştü. Annesi tarafından büyütülüp yetiştirilen Zeyd b. Sâbit, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye hicret ettiğinde, hâlâ çocuk sayılabilecek bir yaştaydı. Bu konuda kendisi şöyle demiştir: "Resûlullah Medine'ye geldiği sıralarda ben on bir yaşlarında idim." Zeyd b. Sâbit, çok akıllı, zeki ve hafızası da son derece güçlüydü. Daha çocuk yaşındayken Kur'an'dan on yedi tane sûre ezberlemişti. Anlatılır ki, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İslâmiyet'i öğretmek üzere Medine'ye ashâb–ı kirâmdan Mus'ab b. Umeyr'i göndermişti. O da hemen Medine'de tebliğ ve davet çalışmalarına başlamış, böylece insanların İslâm ile şereflenmelerine vesile olmuştu. İşte bu sıralarda henüz çocuk denecek yaşlarda olan Zeyd b. Sâbit de, Mus'ab b. Umeyr vâsıtası ile Müslüman oldu. Müslüman olunca hemen Kur'an–ı Kerîm'in vahyolunan âyetlerini ezberlemeye başladı. Nitekim Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm Medine'ye hicret ettiğinde Kur'an–ı Kerîm'den on yedi tane sûre ezberindeydi. Küçük yaşına rağmen öylesine gayretliydi ki, sadece ezberlemekle kalmıyor, bir taraftan da Benî Neccâr kabilesinin çocuklarına Kur'an–ı Kerîm öğretiyordu |
Hakikat Damlaları-41 Bir kimse sadece hilâf-ı vâkî bir beyanda bulunuyorsa o basit bir yalan; söylediği yalana kendisi de inanıyorsa o mürekkep bir yalan, başkalarını da inandırmak için propaganda yapıyorsa o da mük'ap (katlamalı) bir yalandır. *** Allah'la irtibatı olmayan bir kimsenin doğru-dürüst bir çizgi takip edebileceğine ihtimal verilemez. *** Önümüze bir dağ çıkmışsa bir tünel kazmalı, derin sularla karşılaşmışsak köprüler kurmalı, tüp geçitler yapmalı, bunları yapamazsak iki kanat takmalı ama mutlaka ruhumuzun ilhamlarını boşaltacağımız insanlara ulaşmalıyız. Unutmayalım ki, koskoca bir dünya hak ve hakîkatin soluklarına muhtaç. *** Allah (celle celâlühû) hiç kimseyi sermayesiz bırakmamış, herkesi mutlaka bir hususiyetle donatmıştır. Önemli olan, en mühim iş ne ise herkesin kendi istidat ve sermayesine göre onu yapmanın peşinde olmasıdır. *** “Yarattım”, “yarattı” gibi laflar birer küfür lafıdır. *** Kulluk Şâh-ı Geylânî olmaya bile bağlanmaz; sırf Allah rızası için yapılır. *** Hekimler, “Hastalık yoktur, hasta vardır” derler ki pek yerinde bir sözdür; çünkü, her insan ayrı bir âlemdir. *** Amele güvenmek gururdur ve öyleleri Allah'ın sevgisine mazhar olamazlar. *** Türkçemiz için bir şey yapmak istiyorsak elden geldiğince yabancı kelimeleri kullanmamaya özen göstermeliyiz. *** Günümüze, günümüzün şartlarına göre dirilmeyi Yüce Mevlâmız bize nasip etsin! *** Tahrik edilmiş bir insanın dengeli davranışlarlar sergilemesine imkan yoktur. |
Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında okuduktan sonra vatanına ateist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç kimse cevap veremediğinden dolayı canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni oğullarına yardım etmek niyetiyle büyük ilim sahibi olan köyün hocasına götürürler. Hoca ve delikanlının arasında geçen dialog şöyle devam eder. >>Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma cevap verebilecek misin? >>Hoca: Allah'ın bir kuluyum ve Onun izniyle sorularına cevap verebileceğim. >>Delikanlı: Emin misin? Proferserler bile cevap veremedi bana. >>Hoca: Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım >>Delikanlı: 3 sorum var >>1. Allah yaşıyor mu? öyle ise,şeklini bana göster >>2. Takdir (kader) nedir? >>3. Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa neden cehenneme yollanıyor, cehennemde ateş dolu değil mi? Ateş ateşi nasıl yaksın. Tanrı bunu düşünemedi mi? >>Bu arada, aniden bizim hocamız delikanlının başı üzerinde bir saksı kırar. >>Delikanlı canı yana yana sorar; Neden sinirlendin ki? >>Hoca: Sinirlenmedim. Bu benim üç soruna bir cevabım der. >>Delikanlı: Hiç birşey anlamadım. >>Hoca: Nasıl hissetin kendini saksıyı başında kırınca >>Delikanlı: Tabii ki, fena bir acı hissettim. >>Hoca: Yani, acının varlığına inanıyor musun? >>Delikanlı:Evet >>Hoca: Bana bu acının şeklini göster o zaman! >>Delikanlı: Gösteremem. >>Hoca: Bu benim ilk cevabım. Herkes Allah'ın varlığını hisseder ama Allah'ı göremez. >>Hoca: Dün gece rüyanda benim başında saksı kırdığımı gördün mü? >>Delikanlı: Hayır. >>Hoca: Bugün böyle birşey ile karşılaşacağını hiç düşündün mü? aklından geçti mi? >>Delikanlı: Hayır >>Hoca: Bu işte takdir dir (kader) >>Hoca: Biz neyden yaratıldık? topraktan yaratılmış değil miyiz ? >>Delikanlı: Evet böyle denir. >>Hoca: E o zaman ? Saksıda topraktan yapılmadı mı? Allah isterse ateşten yaratılan şeytanı ateşin içinde cezalandıramaz mı? |
ANNENİN HİZMETE İHTİYACI VAREbû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s)hazretleri şöyle anlatır: 'İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine: 'Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi. 'Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona: 'Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç: 'Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona: ''Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi. |
BAŞKA DUÂ BİLMEZ MİSİN? Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini: Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım. Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu: Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni. Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki: Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar. Bunun üzerine ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!.. (Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81) Evet, enteresan bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından verdiği mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine kulak vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn... |
Hoşgörü İkliminde Vazife yaptığı camiden ayrılalı on dört yıl olmuştu. Bir fırsatını bulup, tatlı hatıralarını sakladığı mekânı ziyaret etmek, eski dost ve cemaatini görmek, o günleri yâd etmek istemişti. Beklediği o fırsat doğmuştu. Caddelerini, sokaklarını dün gibi hatırladığı eski semtine doğru yola çıktı. Yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Camiye giderken içinde yaşadığı zamandan ayrılmış, hayalen geçmiş günlere gitmişti. Eski mağaza ve binaların çoğu yıkılmış ve yerlerine yenileri yapılmıştı. Tek katlı küçük binaların yerini şimdi büyük binalar almıştı. Meselâ ara sıra ziyaretine gidip çayını içtiği mobilyacı Ekrem Ağabeyin dükkânı artık yoktu. Ayrıca geç saatlere kadar açık olan, Emin Ağabeyin kıraathanesinin yerine küçük bir alışveriş merkezi yapılmıştı. Yıllardır hasretini çektiği cami ise kubbe ve minaresiyle karşısındaydı. Cumaları tıklım tıklım dolan avlunun üstü kapatılmış, o da değişimden nasibini almıştı. Gözü bir aralık, ezan okuduğu minareye takıldı. İnancın ve şehadetin sembolü olan bu zarif yapı, onun için çok farklı mânâlar ifade ediyordu. Genellikle ezan vaktine beş-on dakika kala minareye çıkar, seyir ufku geniş olan şerefesinden İstanbul'u seyrederdi. Kısa bir süre için âdetâ dünyadan ayrılır, Allah'ın birliğini ilân adına semaya çıktığını hissederdi. Sonra aşağıdaki insanların koşuşturmalarını, trafiğin akışını seyre dalardı. Cami, Haliç'in bittiği yerdeydi. Buradan Boğaz'a doğru baktığında, sağ tarafta Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih Camiî ve Fener Rum Patrikhanesi gibi, tarih ve hoşgörü kokan eski İstanbul manzarası vardı. Sol tarafındaki binalar ve gökdelenler de, yeni dünyayı sembolize ediyordu. Ezan vakti geldiğinde şairin: "Gök nûra gark olur nice yüz bin minâreden/Şehbâl açınca rûh-ı revân-ı Muhammedî/Ervâh cümleten görür Allah'ü Ekber'i/Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî" (Yahya Kemal) dediği gibi, gündelik hayatın çarkları arasında koşuşturan insanların ruhlarına en yüksek ve gür sâda ile âdeta şunları haykırıyordu: "Durun kalabalıklar, nereye gidiyorsunuz? Bırakın koşturmayı, koşuşturmayı. Şu anda Sahibiniz sizi çağırıyor. Huzuru mutluluğu arayanlar! Gerçek felâh burada…" Bu duygularla bir zamanlar vazife yaptığı camiye girdi. Minber, mihrap ve kürsüsüyle beraber bütün hatıralar sinema şeridi gibi gözünün önünden geçmeye başladı. Cuma, teravih, bayram ve vakit namazlarıyla, yaşadığı o güzel günler hayalinde canlandı. Burada ilk eda ettiği bayram namazını, seher vaktinde fevc fevc camiye gelen insanları, yer kalmayınca sokakları dolduran, Rabb'leri huzurunda saf tutan cemaati ve herkesin gürül gürül Hakk'a yöneldiği huzur ve sükûn ortamını hatırladı. Bu kürsüde verilen vaazlar, minberde okunan hutbeler ve bu mihrapta kılınan namazlar gözünün önünde tülleniverdi. Bu duygularla imam odasının kapısını açıp içeriye girdi. Onun için çok şey ifade eden bu odada, bazı akşamlar, cemaatten bazı kişilerle kitap okunur, sohbet edilirdi. Namazla birlikte cemaatte manevî bir hava oluşur, gönüllerde bir genişlik hissedilirdi. O anda sevginin gücü, hoşgörünün tesirleri hakkındaki sohbetlerden birini hatırladı. Peygamber Efendimiz'in (sas) sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörüsünden misâller verilerek, gerçek sevgi ve müsamaha kahramanları anlatılmaya çalışılmıştı. Meselâ, O Yüce Kutlu'nun ahirzamandaki takipçilerinden Risâle-i Nur Müellifi’nin de çektikleri karşısında hep af yolunu tuttuğu anlatılmıştı. O, hakkında idam kararı verenleri bile bağışlamış, mayasında iman tohumları olan bu milletin ihyası adına her türlü çile ve sıkıntıya göğüs gerip, "Seksen küsur senelik ömrümde dünya zevki namına bir zevk tatmadım. Hayatım harp meydanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim eza kalmadı. Ama buna rağmen milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım." demişti. Sohbettekiler, "Ya Rabb'i, bu nasıl bir iman, bu nasıl bir fedakârlık ve müsamaha?!..." şeklinde hayretlerini ifade etmişti. Bir başka sohbet faslında, günümüzde yaşayan ve iman, sevgi, hoşgörü bayrağını dünyanın dört bir yanına taşıyan, hiçbir din, dil, ırk ayrımı yapmadan, yaratılanı Yaradan'dan ötürü hoş gören, yaşatmak için yaşamayı tavsiye eden, "Gül bitirmek için toprak olmak gerek" diyen Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'den bahsetmişlerdi. O da, aynı çizgiyi, "Aç açabildiğin kadar sineni. Ummanlar gibi olsun. Kalmasın ulaşmadığın bir mahzun gönül" diyerek ifade etmekteydi. Sohbetteki arkadaşlardan biri, Hocaefendi'yle birlikte başlarından geçen bir hâdiseyi anlatmıştı: "Bir eğitim müessesesinin temelini attıktan sonra, dönüşte akşam namazını eda için kamyoncuların istirahat ettiği bir tesiste durmuşlar; fakat bir mescit bulamamışlardı. Namaz vaktinin de daralmasıyla telâş başlamıştı. O esnada, onları uzaktan izleyen ve yürüyüşünden sarhoş olduğu anlaşılan bir kamyon şoförü yanlarına yaklaşarak, 'Namaz kılacaksınız herhalde' demiş, hemen bir battaniye getirip yere sermişti. Bazı arkadaşlar, 'Acaba bu sarhoşun battaniyesi ne kadar temizdir, üzerinde namaz kılınır mı?' diye düşünürken, o tereddütsüz öne geçmiş ve onlara namazı kıldırmıştı. Şoför de, Rabb'in huzurunda el-pençe divan duran bu cemaaati seyre dalmış ve bu tablo, kalbindeki iman ateşini harekete geçirmişti. Namazlarını bitiren cemaatin ellerini tek tek sıkarak 'Allah kabul etsin.' dedikten sonra, sıra namaz kıldıran zâta gelince, onun simasına bakıp, 'Siz farklısınız, ben sizin elinizi öpeceğim.' demişti. Hayatında aslâ el öptürmeyen, bu konuda çok hassas olan zât, tereddüt etmeden elini uzatıp, öptürmüştü. Birimiz şoförün kulağına o zâtın kim olduğunu fısıldadığımızda, adam irkilip, 'Ah hocam! Ben sizi çok dinledim, sizi çok seviyorum. Ben şu an kötü bir durumdayım; ama benim kalbim temiz.' diyerek tekrar elini öpünce, Hocaefendi, 'Ben senin kalbinin temiz olduğunu, ciddî bir arzu ile battaniyeyi getirip sermenden anlamıştım.' şeklinde mukabelede bulunmuştu. Bu sözlerle duygulanan şoför, 'Hocam, söz veriyorum, bundan sonra içkiyi bırakıp namaza başlayacağım.' demişti. Ayrılmadan önce arkadaşlar, onun telefon numarasını almışlardı. Aradan iki-üç ay geçtikten sonra vefalı dost, o kamyon şoförünü arattırmış ve gelen cevap, 'Hocama selâm söyleyin, o günden beri ağzıma içki koymadım ve namazımı da hiç bırakmadım.' olmuştu." Bu hatıra, sohbettekilerin gönüllerinde bir inşirah meydana getirmiş; ama ona daha derinden tesir etmişti. Camideki sohbet bittiğinde, gece yarısı olmuştu. Yola çıkmış fakat aklında yine o kamyon şoförü vardı. "Demek her kalbe girmenin bir yolu varmış," diye geçirdi içinden. O esnada evine gitmek için beklediği dolmuş gelmişti. Dolmuşa bineceği sırada kendi kendine mırıldanan bir sarhoş, minibüse doğru yaklaşmıştı. Ayakta durmakta zorlanan adam, birkaç defa minibüse binmeyi denemesine rağmen, her defasında yere yığılmıştı. Böylesi bir tevafuk, dalgınlığının kısa sürede geçmesine vesile oldu. Hemen yerinden kalktı ve adamı minibüse bindirdi. Düşmemesi için adamı tutmaya çalışırken, bir taraftan da onu konuşturmak istiyordu: "Rahatsız mısın, neden minibüse binemedin?" diye sordu. "Çok ağrıyor, belim ağrıyor" diye cevap alınca, şoföre seslendi; "Şoför bey hemen hastahaneye çekelim, beyefendi rahatsızmış, onu doktora götürelim." dedi. Şuurunu tam kaybetmemiş olan adam, "Gerekmez, sabaha bir şeyim kalmaz." diye cevap vermişti. Bu alâkayı fark eden sarhoş; "Sen kimsin be adam, benimle neden ilgileniyorsun?" dedi. "Ben şu köşedeki caminin imamıyım." dediğinde, adamın tavrı birden değişti: "Aman hocam, beni mahcup ettin, beni kötü yakaladın. Ben cumaları hiç kaçırmam. Ama işte, kötü bir alışkanlığım var, kurtulamıyorum." dedi. O da, "İnşaallah bir gün bırakırsın." diyerek onu teselli etti. Adam, "Hocam, benim adım Hayri, berberim. İş yerine mutlaka beklerim, bir çayımı içersiniz." diyerek ayrıldı. Bu hâdiseden hemen sonra tayini çıktığı için, Berber Hayri'nin davetine icabet edememişti. Caminin avlusunda geçmiş günlere yaptığı yolculuktan sıyrılıp kendine geldiğinde, yıllar önce kendisine yapılan o daveti hatırladı. Gecikmeli de olsa, camiden çıktıktan sonra Berber Hayri'yi ziyaret etmeye karar verdi. Berber Hayri'nin dükkânına doğru giderken, yolda eski cemaatinden bir esnafın dükkânına uğradı, hal hatırdan sonra Berber Hayri'yi sordu. Duygulu ve samimi bir eda ile; "Hocam, o siz miydiniz yoksa?!. O geceden sonra onda büyük bir değişikliğe şahit olduk. İçkiyi bıraktı, namaza başladı. İşine bereket, ailesine huzur, vücuduna da sıhhat geldi. 'Sarhoşken beni kucaklayıp minibüse bindiren ve evime götüren hocamdan Allah razı olsun!' deyip dururdu. "Ama hocam, Berber Hayri'yi kaybettik. Üç hafta önce geçirdiği bir trafik kazasında Hakk'a yürüdü." imam efendi, "Demek çayını içmek öbür tarafa kaldı." şeklinde mırıldandı. Çünkü hoşgörü ikliminin aydınlattığı gönüller ebede kadar yaşayacaktı. Ayrılıklar buradaydı. Ebet çizgisinde yaşayanlar ise İnşaallah cennette buluşacaktı. |
ÖMÜR BOYU ÖĞRENMEKAbbasî halîfelerinden Me'mûn, meclisindeki âlimlerle fıkhî mes'eleleri konuşurken, amcası İbrahim bin Mehdî içeriye girdi. Me'mûn ona: ' Amca, bu âlimlerin söyledikleri hakkında sen ne dersin? diye sordu. Amcası: ' Ey mü'minlerin emîri! Çocukluğumuzda bizi, birtakım şeylerle meşgul ettiler. İhtiyarlığımızda da biz kendimizi meşgul ettik... Böylece ilimden mahrum kaldık, dedi. Me'mûn, bunun üzerine: ' Şimdi okumanızda ne mâni vardır? deyince, amcası: ' Bizim gibi ihtiyarlara okumak yakışır mı? diye cevap verdi. Me'mûn: ' Evet, vallâhi ilim talebesi olarak ölmen, cehâlete kanaat ederek yaşamandan hayırlıdır, dedi. Amcası: ' Ne zamana kadar okumak bana yakışır? diye sorunca da, halîfe Me'mûn: ' Hayat sana yakıştığı (yani hayatta olduğun) müddetçe... cevabını verdi |
Asalet & TerbiyeFiravun'un kahinleri, saltanatı yıkacak çocuğun dünyaya geldiğini kendisine haber verdiler. Firavun ölmemek için öldürmek sevdasına kapıldı. O sene dünyaya gelen erkek çocuklarını, kılıçtan geçirtmeye başladı. Cellatlar; sokak sokak, ev ev dehşet ve ölüm saçıyorlardı. Kadının biri, doğum sancıları başlayınca, mağaraya vardı ve çocuğunu orada dünyaya getirdi. Çocuğunun , gözünün önünde öldürülmesinden korktuğu için orada bırakarak evine döndü. Mukadderatı ile başbaşa kalan çocuğu, Cenab-ı Hakk'ın emriyle, Hz.Cebrail besleyip büyüttü. İlk fırsatta mağaraya koşan kadın, çocuğunu hayatta bulunca sevindi, onu emzirip doyurdu ve tekrar evine döndü. Günler böylece geçerek küçük büyüdü ve sonunda Hz.Musa'nın kavmini, altından buzağıya taptıran kimse bu çocuk oldu. Adı Musa. Samira kabilesine mensup bulunduğu için, kendisine Samiri lakabı verilmiştir. Asalet olmayınca, Cebrail aleyhiselamın verdiği gıdaya ihanet etti. Diğer bir Musa da Allah'ın Kelimi, Peygamberi ve Firavun'un helakinin zahir planda sebebi oldu. Cenab-ı Hakk, onu Firavun'un sarayında ve kucağında büyüttürdü. Hz.Musa'nın annesi, kalbine gelen bir ilhamla oğlunu bir sandık içine koyarak Nil'in akıntısına bıraktı. Nil'in kıyısında yapılmış sarayının balkonunda, karısı Asiye ile birlikte oturmakta bulunan :Firavun, nehirden gelmekte olan sandığı yakalatıp açtırdı. Derhal, içinden çıkan küçük Hz. Musa'yı öldürtmek için emir verdiyse de Asiye buna mani olarak: - Benim için de, senin içöin de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur ki, bize faidesi dokunur, yahut onu evlat ediniriz, dedi. Netice itibariyle Firavun'un büyüttüğü Musa; Peygamber oldu ve Firavun'un saltanatını yıktı. Bir Arab şairi, aslet olmayınca terbiyenin fayda vermeyeceğini dile getiriken: Fe Musa'llezi rabbahü Cibrilü kafirün Ve Musa'llezi rabbahü Fir'avnü mürselü demiştir. Yani": (Asalet olmadığı için) Cebrail'in büyüttüğü Musa kafir oldu ve (asil bir soya sahip olduğu için) Firavun'un beslediği Musa ise Peygamberdir" |
Bir defa dahâ söyle Cebrâîl aleyhisselâm dedi: - Yâ Rabbel âlemîn! Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinin dostluğu Ebû Bekrin gönlünde ne mikdâr ve ne kadar olduğunu bilmek isterim. Bayram günü idi. Ebû Bekr-i Sıddîk 'radıyallahü teâlâ anh' kıymetli ve gösterişli elbise giymiş ve otuz altınlık bir şal omuzuna almış idi. Cebrâîl aleyhisselâm a'mâ sûretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Oraya Ebû Bekr-i Sıddîk geldi. Ona yaklaşdı. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, - Allahü tebâreke ve teâlâ afv etsin o kimseyi ki, Muhammed Mustafâ dostluğuna bana birşey versin. Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' o sözü işitdi. Mubârek omuzundan şalını çıkarıp, ona verdi. Buyurdu ki, - Bir def'a dahâ söyle. Bir def'a dahâ söyledi. Ebû Bekr-i Sıddîk kaftanını çıkarıp, ona verdi. Dördüncüde, setr-i avretini örten elbiseden başka, bütün elbiselerini ona verdi. Beşincide na'lınını çıkarıp ona verdi. Sonunda artık elbisesi kalmadı. Bilâli 'radıyallahü anh' çağırdı ve Ona buyurdu: - Yâ Bilâl. Âişenin evine var. Birşey getir. Bilâl 'radıyallahü teâlâ anh' giderken, Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerine rast gelip, buyurdular ki, - Nereye gidersin, yâ Bilâl! Sen mi söylersin, ben mi söyliyeyim. Bilâl 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki, - Yâ Resûlallah, siz buyurun. Buyurdular ki: - Yâ Bilâl! Bil ki, o a'mâ Cebrâîl-i emîndir. Allahü tebâreke ve teâlâ onu bu şeklde gönderdi ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın bana muhabbeti ne kadardır anlasın. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Bilâli bekler idi. Hazret-i Bilâl elbise getirdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk o elbiseyi giydi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahın 'sallallahü aleyhi ve sellem' huzûr-ı şerîflerine gelip, dedi ki, - Yâ Muhammed! Ebû Bekr-i Sıddîkı tecrübe ederdim. Elbiseler benim işime yaramaz. Resûlullah 'sallallahü aleyhi ve sellem' Cebrâîl aleyhisselâmın getirdiği elbiseleri Ebû Bekr-i Sıddîka getirdi. Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh': - Bir nesneyi ki senin dostluğun uğruna vermiş olayım, artık o bana gerekmez. Nereye uygun bulursanız, oraya tasarruf ediniz, dedi. |
Dünyanin en buyuk camisi Dünyanin en buyuk camisi nerde? The Shah Faisal Mosque Guiness Rekorlar kitabına girebilmis dunyanın en buyuk camisidir. Pakistan'in baskenti Islamabad'da bulunuyor. Yapimi 1976 yilinda baslayip, 1986 yilinda sona erdi. Caminin alani 5000 metrekare, 700000 kisinin ibadet edebilecegi alan var. Cami bir Turk mimar olan Vedat Dalokay tarafından dizayn edildi. Geleneksel camilerin aksine gorunumu cok farkli. Arap cadirlari seklinde, cok genis ibadet yeri var ve 4 minareye sahip. Caminin ic bolgesindeki duvarlarda Pakistan'ın unlu sanatcisi Gul Jee'ye ait mozaikler ve kalografiler bulunmakta |
YETİŞ YÂ RESÛLALLAH!Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı esnâda başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti: "1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında: "Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim. Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi. Sonra da; "Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi; "Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim." diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı. |
Allah, Azrail’e dedi ki: - Ey Nakib; bu dertli halktan kime acırsın? Azrail: - Herkese yüreğim yanar, lakin emri ihmal etmekten korkarım, hatta derim ki; Allah gençlerin yerine beni feda etse!.. Allah: - Daha çok kime acırsın, gönlün kime yanar, hangi kula daha ziyade kavrulur? Azrail: - Bir gün; bir gemi, koca dalgalar arasında ceviz kabuğu gibi sallanıp dururken emir aldım, gemiyi paramparça ettim. "Hepsinin canını al, yalnız filan kadınla o çocuğun canını alma" dedin... Hepsi emrin mucibince deryayı boyladı, ecel şerbetini içtiler, kadınla küçücük çocuğu birer tahta üstünde kaldılar. Dalgalar tahtaları sürüklerken; "ananın ruhunu kabzet, çocuğu yalnız bırak" diye emrettin. Ruhunu alarak çocuğu anasından ayırdım, ama sen de bilirsin ki, bu bana o kadar acı geldi ki, çok büyük yaslar gördüm, o çocuğun acısı içimden hiç çıkmadı!.. Dedi. Allah: - Ben o çocuğu kendi lûtfumla yetiştirdim. Dalgaya: "Onu bir ormana at!.." Dedim. O ormanı; güller, reyhanlar, sümbüller, yenmesi hoş meyvelerle bezedim. Binlerce güzel sesli kuşlar, tatlı pınarlar, güllerden yataklar verdim. Fitneden korudum. Güneşe; ona zarar verme, yele; ona yavaş es, buluta; onun üstüne yağmur yağdırma, şimşeğe; ona o kadar şule verme, kışa; yeşillikleri tamamen tüketme, yaza; bu bahçeyi yakma diye emirler verdim. Şeybanı Rai gibi. Hani; o da Cuma günü namaz vakti sürüsüne kurtlar saldırmasın diye sürünün çevresine bir çizgi çizerdi. Ne koyunlar o çizgiden dışarı çıkardı, ne de kurt ve hırsız o çizgiden içeri girerdi. Hûd’un okuyup üflediği daire gibi. O’ da bu çizgiyle kendine uyanları kasırgadan korumuştu!.. Onlara: - Sekiz gün bu çizginin içinde kalın, susun ve sabredin, dışarıda kalanların uğrayacağı işkenceyi seyredin!.. Demişti. Kasırga, çizginin dışında bulunanları havaya kaldırıp, taşlara çalıyor, etini, kemiğini bir birinden ayırıyor, kimileri de havada çarpışıyor, o kahırdan gök bile tir tir titriyordu. - Ey soğuk rüzgar: Eğer bunları kendiliğinden yapabiliyorsan, haydi, Hûd’un çizdiği çizgiden de içeri gir!.. Ey tabiata inanan: Ya tabiattan üstün olan şu Sultan’ı gör, inananlara katıl, yahut ta bu ayetleri Kur’an’dan çıkar. Kur’an okuyanları men et okumasınlar, okutanlara yalvar, yakar, para pul ver, öğretmesinler. Âcizsin!.. Bu aczin nereden diye şaşırmışsın!.. Senin aczin, kıyamet gününden meydana gelmektedir. Hasılı o mekan ârifler bağı gibi sam yelinden de korunmuştu, kasırgadan da.. Bir kaplan yavrulamıştı. Ona:Çocuğa süt vermesini emrettim, itaat etti. Nihayet çocuk gelişti, irileşti, büyüdü. Bir peri ile ona konuşmasını öğrettim. Yüzlerce inayetlerde bulundum, bu surette benim lûtfumu vasıtasız olarak görsün istedim. Vasıtasız olarak nasıl besledim; anladı bildi!.. Ey Allah’ın kulu; buna karşılık şükrane olarak Nemrut oldu o,Halil’i yakmaya kalkıştı!.. Nitekim bu şehzade de padişaha şükran olarak ululandı, mevkiinin daha yükselmesini istedi: "Ben neden başkasına tabi olayım, benim de bir ülkem var, ben de yeni bir ikbale sahibim!.." Dedi. Padişahtan gördüğü lütuflar, ululandığı için gönlünde örtüldü gitti. Nemrut da bunun gibi bilgisizlik ve körlük yüzünden o lütufları ayağının altına aldı. Şimdi kafir oldu, yol kesmede, ululanmada,Tanrılık davasına kalkışmakta!.. İbrahim’i öldürmek için binlerce suçsuz çocuğu öldürttü. Vahyi getirecek çocuk yetişti de, başkalarının kanları boynunda kaldı. Şüphe yok ki kötü arkadaş olan nefis; yırtıcı bir kurttur. Sapıklık aleminde her kele bir külah vardır. Ey yoksul!.. Onun için köpeğin boynundan tasmayı çözme. Bu köpek terbiye edilse bile, yine de köpektir. "Ne mutlu nefsini aşağılayana!.." Hükmüne uy. Taif sahtiyanı gibi, Süheyl yıldızının etrafında dönersen farzı yerine getirmiş olursun da, o deri şerrinden kurtulursun!.. Bu suretle de sevgilinin ayağına giydiği çedik olursun!.. |
Yaşlı Kadınlar Cennete GiremezEnsardan yaşlı bir kadın Resulullah'a (s.a.) gelerek. - Ya Resulullah! Bağışlanmam için bana dua et. Resulullah (s.a.) : - Bilmiyor musun ki cennete yaşlı kadınlar giremez, buyurdu. Bunun üzerine kadının ağlamaya başlaması üzerine Resulullah (s.a.) gülümseyerek: - Sen o gün ihtiyar bir kadın olmayacaksın. Allah'ın "Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık. Onları, bâkireler kıldık. . Eşlerine düşkün ve yaşıt." buyruğunu hiç okumadın mı? (Vakıa 36-37) |
Hakikat Damlaları-41 Bir kimse sadece hilâf-ı vâkî bir beyanda bulunuyorsa o basit bir yalan; söylediği yalana kendisi de inanıyorsa o mürekkep bir yalan, başkalarını da inandırmak için propaganda yapıyorsa o da mük'ap (katlamalı) bir yalandır. *** Allah'la irtibatı olmayan bir kimsenin doğru-dürüst bir çizgi takip edebileceğine ihtimal verilemez. *** Önümüze bir dağ çıkmışsa bir tünel kazmalı, derin sularla karşılaşmışsak köprüler kurmalı, tüp geçitler yapmalı, bunları yapamazsak iki kanat takmalı ama mutlaka ruhumuzun ilhamlarını boşaltacağımız insanlara ulaşmalıyız. Unutmayalım ki, koskoca bir dünya hak ve hakîkatin soluklarına muhtaç. *** Allah (celle celâlühû) hiç kimseyi sermayesiz bırakmamış, herkesi mutlaka bir hususiyetle donatmıştır. Önemli olan, en mühim iş ne ise herkesin kendi istidat ve sermayesine göre onu yapmanın peşinde olmasıdır. *** “Yarattım”, “yarattı” gibi laflar birer küfür lafıdır. *** Kulluk Şâh-ı Geylânî olmaya bile bağlanmaz; sırf Allah rızası için yapılır. *** Hekimler, “Hastalık yoktur, hasta vardır” derler ki pek yerinde bir sözdür; çünkü, her insan ayrı bir âlemdir. *** Amele güvenmek gururdur ve öyleleri Allah'ın sevgisine mazhar olamazlar. *** Türkçemiz için bir şey yapmak istiyorsak elden geldiğince yabancı kelimeleri kullanmamaya özen göstermeliyiz. *** Günümüze, günümüzün şartlarına göre dirilmeyi Yüce Mevlâmız bize nasip etsin! *** Tahrik edilmiş bir insanın dengeli davranışlarlar sergilemesine imkan yoktur. |
Terzinin tövbesi http://ailem.zaman.com.tr/images/2006/05/06/terzi.jpgBir terzi, Allah dostlarından birine sorar: - “Can gırtlağa geleceği ana kadar Allah kulunun tövbesini kabul eder.” hadisi hakkında ne buyurursunuz? Allah dostu soruya soruyla karşılık verir: - Ne iş yapıyorsun? - Terziyim, elbise dikiyorum. - Terzilikte en kolay şey nedir? - Makası tutup kumaş kesmektir. - Kaç senedir bu işle meşgulsün? - Otuz senedir. - Canın gırtlağına geldiğinde kumaş kesebilir misin? - Hayır, kesemem! - Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o anda yapamazsan, hayatında hiç yer vermediğin tövbeyi nasıl yapacaksın? Bugün gücün yerindeyken tövbe et ki kaybedenlerden olmayasın! |
ALLAH'IN BERATIRufaî tarikatina mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken söyle dua etti: - Ya Rabbi Cehennemden azat olduguma dair bu aciz kuluna bir belge gönder. Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâgit geldi. Alip baktilar ki, kâgitta hiçbir yazi yok. Kâgidin geldigini görerek sevinen o mürid, içinde bir yazi olmadigini görünce çok üzüldü, mükedder bir vaziyette durumu seyhine anlatmak üzere kâgidi Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü. Ahmet Rufaî Hazretleri kâgidi eline alip bakinca kendinden geçti ve sükür secdesine vararak: - Ey bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayif kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek serefine eristirdin, dedi. Müridler: - Efendim dediler. Biz orada bir yazi görmüyoruz, siz ise bu sahsin cehennemden azat oldugunu nasil anliyorsunuz? dediler. O: - Ey benim müridlerim ve sadik dostlarim, kudret eli siyah yazmaz, siz buradaki yaziyi göremiyorsunuz, bu kâgidin üzerindeki yazi nurdan kalemle yazilmistir, buyurdu. |
Kur'an Da Dua ak Teala buyuruyor ki: "Ey Resûl-i Ekremim! Benim kullarım "Rabbi-miz uzakta mıdır, yakında mıdır?" diyerek sana beni sordukları zaman sen onlara cevap ver ki: Ben onlara pek yakınımdır. Bana duâ eden kulumun duasını kabul ederim. Duâ ettiğinde benden duâlarının kabulünü istesinler. Ve bana îman etsinler. Umulur ki onlar îmanları ve duâları sebebiyle doğru yola vâsıl olurlar ve irşâd olunurlar. "(Bakara Sûresi, 186) Fahr-i Râzî, Kâzı Beyzâyi ve Hâzin'in beyânlarına göre ashâb-ı kiramdan bazı kimselerin: "Ya Re-sûlallah! Rabbimiz bize yakîn ise hafif sesle yahud gizlice duâ edelim. Eğer uzak ise yüksek sesle duâ edelim" demeleri üzerine bu âyet-i celîlenin nâzil olduğu mervîdir. Başka bir rivâyette ise yahûdilerin: "Yâ Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-! Sen yer ile gök arasını pek uzak haber veriyorsun. Rabbimiz duâmızı nasıl işidir?" demeleri üzerine nâzil olduğu mervîdir. Bu sebeb-i nûzullere göre âyetin ma'nası şöyle olur: "Ey Resûlüm! Benim kullarım sana benim evsâfımdan suâl edip Rabbimizin lutfu bize yakın mı? Duâmızı gizlice kendi içimizde mi yapalım? Yoksa uzakta mı? Duamızı yüksek sadâ ile yapalım? dediklerinde: "Sen onlara Benim tarafımdan cevâb ver. Ben onların gizli duâlarını işitirim. Zira Benim ilmim onlara pek yakındır. Binâenaleyh onların işlerini bilip sözlerini işiterek hallerine muttali' olduğumdan duâ eden kimsenin duâsı ihlâs üzere olursa icâbet ederim. Şu hâlde onlar benden icâbet talep etsinler. Ben de onlara icâbet ederim. Senin vâsıtan ile onları îmana davet etdiğimde derhal îman etsinler. Zîra ben onların duâlarına icabet edince onların da benim da'-vetime icabet ve emrime itaat etmeleri vâcibdir ve onlar davetime icabetle doğru yolu muhakkak bulurlar." |
yasanmış hıkaye Yaptığınız iyi işlerden ve emirlerden dolayı kibir getirip öğünmeyi- niz... Kaçtığınız ve yapmadığınız nehiylerden de kendinize bir hisse çıkar- mavın mayın. Ben kulum emrolunanı yapanm. O kadar... Bundan birşey de beklemem. Zira ben Allah'ın kuluyum. Domuz eti yemedin diye sana mükâfat mı verilecek... Şarap içmedin diye yine mükâfat mı verileceğini sanıyorsun... Hak'kın tayin ettiği nzgın mı kesilecek... Bunların hepsine cevap hakiki kul için (HAYIR) dır... Temiz ol. Haram yeme. Resul'e ve Allah'a sarıl. Doğru ol. Yalan söyleme emirleri için de sana mükâfat mı verilecek... Cevap : HAYIR... İçki nasıl karaciğeri bozarsa, bunlar senin iyiliğin içindir. Bunları devam ettirmek için emirlere sarıl, nehiylerden kaç demektir. Mucazat ve mükâfat için bunlara sarılma. Veya kaçma... Yağmur yağmazsa nebatat kurur mahsul alamazsın. Bunlar kâinat nizamına inkıyad içindir. O zaman mutlu olursun. Mutluluk, Allah yanında makbul olabilmek mazhariyetine kavuşmaktır. Parada. Malda, lyilikde. ibadetlerde kendine makam arama... Kibre girersin ki bu şirkdir. Allah'ın senin yanındaki kıymetini makamını çoğaltmaya çalış. Allah, kelâmında (Feskiruni eskirküm). Beni anınız ben de sizi ananm. Burada teker teker her kula hitap vardır. Anarsanız ben de ananm. Bundan insana serbestiyyet verildiği manası çıkar. Allah'ın kapısı kilitli değildir. Yani (sizi ananm) var ya., o zaman içeri girebilirsiniz demek... Bu kapıdan içeri girebilmek için Resule uymak lâzımdır. Nebiye değil. Resule uymak lâzımdır dedik... Resule uymak lâzımdır dedik... Bu ne demektir... Resullök: Ademiyet tarafıdır ki bu (Kur'an) dır. Ve bunu tebliğ kendisine verildiği demektir. Nebilik : insaniyet tarafıdır ki bu (Sünneti Resul, siyreti Resuldür) Cesedi mübarekleri arzdan çekildikten sonra nebilik bitmiştir. Resullük devam eder. Ahiretteki şefaati resul bu lâfın en büyük delilidir. Bu lâflar, derenin içine girer balık tutmak için suyun içinde olduğu halde yüzünü yıkamaz. Bu gibilere hitap değildir... Garip birşeyden bahsedeceğim. Düşün anla... Bilir misin, 1 -Kırlangıçlar, leylekler, kartalların aile hayatları vardır..Bunlar hemcinsleri başka kırlangıç, leylek, kartalla temas etmezler. Giderler, tekrar gelir yuvalarını bulurlar. Ağaçta yuva yapmazlar. Damlarda, bina yanlarında... Kartallar da yalçın kayalarda... Neden? 2 -Kuşların hepsi ağaçlarda yuva yaparlar. Uçarnayan kanatlılar da yuva yapmazlar. Memeliler de öyledir, insanlar müstesna... . Denk hayvanatı yuva yapmazlar. Erkeği dişisi birbirini bilmezler... Karıncaların yuvalan vardır. örümceğin yuvası vardır. Yılanın yuvası vardır. Anların da... Bütün bu anlatılanların içinde kulun, hayvanatın, nebatatın Hak'ka teslimiyeti vardır. Ondan ayrılamazlar. Yalnız insanlar yolunu hakiki insanlığını bilmediklerinden sapıtırlar. Şimdi olan vakadan bahsedeceğim. Dinleyin, Anadolu'nun bir köyünde eskicilik yapan zayıf, çelimsiz, sessiz ayakkabı tamircisi Hasan Usta varmış. Gözlüğünün bir sapı kırık olduğu için oraya bir ip bağlayarak kulağına takarmış. Köylüler tarafından; kendisinin köy camisine gelmediğini gördükleri için Hasan ustaya hor bakılır mis. Günün birinde kaza müftüsü köye misafir gelmiş. O gün de Hasan usta evinde vefat etmiş. Karısı iri yarı Emine hatun muhtara, imama haber vermiş. Hasan ustanın öldüğünü... imam, muhtar, köylüler ve müftü köy kahvesinde oturdukları bir zaman, ilk defa imam: - "Emine hatun, onu ne yıkarım ne de namazını kılarım" dediğinde cemaat de bu sözü tasdik etmiş. Müftü sormuş, - Neden böyle yapıyorsunuz... imam, muhtar ve cemaat - Senelerdir Hasan usta bir defa camiye gelmemiştir, demişler... Müftü, sizin bileceğiniz iş demiş, Hasan ustanın ölüsü üç gön evde kalmış. Emine hatun çaresiz Hasan ustayı soyup bir çuvala koymuş, sırtlamış eline bir de kürek almış. Çıkmış köyden... Ormanın kıyısında ******* diye düşünmüş. Giderken köyün yanından geçen yolun öte tarafında küçük bir kulübede yaşayan çoban Osman Emine hatunu görmüş. Nedir bu diye sormuş... Emine hatun köylünün yaptığını anlatmış. Çoban, Osman ver Emine hatun, bu kadın işi değil ben ******* Hasan ustayı... Sırtlamış çuvalı almış küreği eline. Bir çukur açmış çuvalla birlikte Hasan ustanın cesedini koymuş çukura, üstünü toprakla Örtmüş. Ve gelmiş, al Emine hatun küreği... Hepimiz öleceğiz. Hak'kın emri bu ya... Ertesi günü sabah namazına cemaat toplanmış müftü de orada... imam namazı kıldırmış. Camiden çıkacakları sırada müftü ayağa kalkmış, - Cemaat biraz durun, ben bu gece Hasan ustayı Resulü Ekrem'in önünde diz çökmüş Resul'ün onunla konuştuğunu gördüm, ve sarsıldım. Yıkayıp namazını kılmadığınız bu işte bir hata olsa gerek dediği sırada, imam ve cemaat irkilerek müftü efendi hepimiz aynı rüyayı gördük demişler. Hepsi birden kalkıp Emine hatunun evine gitmişler. Hasan ustanın cenazesini ne yaptığını sormuşlar... - Ben gömecektim, çoban Osman bu kadın işi değildir diye aldı götürdü gömdü şu ormanın yamacına dedi... Emine hatun göz yaşlarıyla, - Müftü efendi Hasan kırk senedir koçanıdır. Namazını daima evde kılardı. Niçin camiye gitmediğini bilemiyorum dedi... Cemaat hep birlikte Çoban Osman'ın kulübesine gittiler. Çoban Osman da yoldan geçen bir zavallıya toprak kabın içinde süt ekmek koymuş onunla yiyiyordu. Çoban Osman ayağa fırladı. Hayrola imam efendi dedi. - Hasan ustayı sen mi gömdün? ' - Evet imam efendi - Nereye? - Şu ormanın yamacına... - Yıkadın mı? ' -Ben bu işi bilmem. Çuvalla beraber, çukur açtım oraya koydum. Toprakla örttüm üstünü... Müftü efendi söze karıştı: - Osman ağa, üstüne birşey okudun mu? - Müftü efendi, ben birşey bilmem ki okuyum... - Ne söyledin? - Müftü efendi, yalnız gömdüm. Işte okadar... Müftü, imam, cemaat zorladılar çoban Osman'ı... Muhakkak birşey okudun söyledin dediler... - Hayır efendim birşey bilmem kî söyleyim... Tekrar tehdit edecek surette zorladılar çoban Osman'ı... Gözleri doldu çoban Osman'ın... - Ha şunu söyledim efendim dua değil bu amma, Ya Rabbi bu benim küçücek kulübeme yolda kalanlar uğrar. Onlara süt veririm. Varsa yumurta ekmek veririm. Bir gece de misafir ederim. Ertesi günü uğurlarım onları, hiç birşey beklemeden. Zaten onlar Tanrı misafiridir. Senin misafirine ben böyle yapıyorum. Bu da sana misafir geldi. Ne yaparsan yap dedim d öndüm...Hepsi bu kadar. Düşün tekrar düşün ne demek İstediğimizi anlarsan ne mutlu size... Dua edin bize... 12.VII.1982 MÜNİR DERMAN |
YIKILAMAYAN TÜRBENevşehir - Göreme yolu üzerinde bir türbe vardı.Hasan Baba Türbesi. Nevşehir Belediyesi, şehrin çıkışındaki yolu genişletme gayesiyle, bazı tadilâtlar yaptı. Bu arada yolun genişletilmesi ve gidiş - gelişli bir yolun yapılmasına da karar verilmişti. Yol yapımı türbenin bulunduğu yeri de' içine alıyor ve türbenin yıkılması icab ediyordu. Fakat bir gün Belediye Başkanına bir şikâyet geldi. Bazı işçiler ellerinde kazma olduğu halde türbeyi yıkmak istiyorlar, fakat yıkamıyorlardı. Bu hâdise üzerine halk ve belediye başkanı türbenin bulunduğu mevkie geldiler ve elleriyle türbeyi yıkmak istediler. Fakat Allah Teâlâ, onun yıkılmasına müsaade etmediği takdirde nasıl yıkacaklardı. Türbeyi yıkmak için kazmayı alıp da elini kaldıran işçilerin elleri, halkın bakışları arasında havadan inmiyor ve adam yıkmaktan vazgeçip geri çekildiği zaman ise, hiçbir şey yokmuş gibi eski haline avdet ediyordu. Bu durum karşısında, Belediye türbeyi yıkmaktan vazgeçti ve gidiş - gelişli yol türbenin sağından ve solundan erilerek türbe iki yolun ortasında kaldı. Halkın, tevekkülü, çalışkanlığı ve üstün ahlâkı ile çok sevdiği ve hürmet gösterdiği bir velî idi. Sohbetleri ve güzel ahlâkı ile insanlara çok faydalı olmuştur. Gariplerin, yetimlerin ve hastaların yardımına koşar, onlara her yönden destek olurdu. Hasan Baba, bir gün dostlarından birisi vefât etmek üzere iken başında bulunup ona duâ etmişti. Hasta son anlarını yaşadığı sırada armut istemişti. Mevsim kıştı. Dışarda şiddetli tipi vardı. O mevsimde armut bulmak mümkün değildi. Hastanın başında bulunan yakınları ne yapacaklarını şaşırarak, Hasan Baba'nın yüzüne bakıp; -Bize yardımcı ol, ne yapalım, hastanın bu arzusunu yerine getiremeyeceğiz." dediler. Hasan Baba çâresiz kalan ve çok üzülen bu insanlara; - Üzülmeyiniz, buluruz. Allahü teâlâ bir imkân ihsân eder. Biraz bekleyin, diyerek dışarı çıktı. Kısa bir müddet sonra elinde küçük bir armut dalı ile içeri girdi. Armut dalı üzerinde yemyeşil tâze yapraklar ve olgunlaşmış sapsarı armutlar vardı. Sanki yaz mevsiminde dalından kırılmış gibi idi. Hastanın başında bulunanlar bu hâli görünce, bu işin Hasan Baba'nın bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona olan derin muhabbetleri ve gösterdiği yakın alâka hepsini ağlattı. Armutları verip, hastanın gönlünü hoş ettiler. Hasta kısa bir süre sonra vefât etti. |
DAVİNCİ ŞİFRESİNDE YENİ AYRINTI: KUR'AN AYETİ Da Vinci Şifresi kitabından uyarlanan ve aynı ismi taşıyan film Türkiye'de gösterime girmeyi beklerken, ünlü eserde ile Kuran dan ayetler olduğu görüldü... Dan Brown'un histeri derecesinde çok satan Da Vinci Şifresi adlı kitabından uyarlanan ve aynı ismi taşıyan film 19 Mayıs'ta gösterime giriyor. Yönetmenliğini Ron Howard'ın yaptığı filmde Tom Hanks, Jean Reno ve Audrey Tautou gibi ünlü aktörler rol alıyor. Milyonlarca izleyici, Da Vinci Şifrelerinin Beyaz Perde'ye nasıl yansıyacağını merak ediyor. Hal böyle olunca, Da Vinci Şifresi Filminin de hasılat rekorları kıracağı apaçık ortadı. Kitabın isminde de hayat bulan Şifreler konusuna gelince. Dünya hala varsayılan bu şifrelerin peşinde. Türkiye de kıyısından köşesinden bu tartışmalara bulaştı bile. Piyasaya çıkan Da Vinci'nin Not Defteri adlı kitap, söz konusu şifrelerin gün yüzüne çıkarılmasını hedefliyor. Kitap, Ünlü İtalyan Ressam Leonardo Da Vinci'nin yaklaşık 13 bin sayfadan oluşan notlarından bazılarına yer veriyor. Ancak Da Vinci'nin notlarında çok ilginç bir ayrıntı var. O ayrıntı da Da Vinci'nin Kuran'ı Kerim'i okumuş olması. Ünlü Ressam, Doğu Ermenistan'da yaşanan büyük bir deprem üzerine, Kuran'ı Kerim'deki zelzele suresini kaleme alıyor. Söz konusu not Peygamber nasıl da gösterdi! diye başlıyor. Sonra da devam ediyor. "Yer, kendine özgü bir sarsıntıyla sarsıldığı, toprak, ağırlıklarını dışarı çıkardığı, insan, "Ne oluyor buna!" dediği zaman....O gün yeryüzü kendindeki tüm sırları anlatır. Çünkü Rabbin ona emretmiştir. O gün insanlar, yapıp ettikleri kendilerine gösterilmek üzere, topluluklar halinde kalkıp gelirler. kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onu görür. kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa onu görür" |
Ahsen-ül KasasBaşlıkta okuduğumuz terkip, 'Kıssaların en güzeli' demektir. Bu tâbir, Kur'ân-ı Kerim'de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu kıssayı, ya bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye ederiz. Bildiğimiz sebeplerle Kenan diyarından Mısır'a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup aleyhisselâmın oğludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim'dir. Hepsi de şirke karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliğ etmiş, Allâh'ın nûrunu kalplere nakşetmek için mücâdele etmişlerdir. Böylesine muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat bir hayat içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak insanlara örnek olmuş, aslâ gayr-i meşrû tekliflere iltifat etmemişti. Hatta ahlâksızca yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için yalvarıp, 'Zindan, bunların beni dâvet ettiği şeyden iyidir Rabbim, dedi.' (S. Yûsuf, 33) Sonra, Aziz ve arkadaşları, Hz. Yûsuf (a.s.)'un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat'î delilleri görmelerine rağmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu zindana attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diğeri de ekmekçisi olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükamdarı zehirlemeye teşebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı. Bunlardan biri, ' Ben rüyamda kendimi şarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi. Öbürü ise; ' Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da gagalayıp yiyor gördüm, dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz, dediler. Dahhak rahımehullah hazretlerine; ' Yûsuf aleyhisselâmın iyiliği ne idi? diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi: ' O, dâima iyiliği tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını gösterirdi: Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaş olup onları tesellî eder, yeri dar olanlara genişlik sağlar, muhtaç olanlara yardım toplayıp verirdi. (Devamı yarın) Yûsuf aleyhisselâm delikanlılara dedi ki: ' Size rüyanızda rızık olarak yiyecek bir şey gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm. Dikkat edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap vermezden evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve tâbirinde doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini anlatıyor. Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize göstermeleri gerekir. Yûsuf aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor: ' Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh'a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub'un dînine uydum. Allâh'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için doğru olmaz. Bu tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh'ın bir lûtfudur; fakat, insanların çoğu buna mukabil şükretmezler. Ey Benim zindan arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi, yoksa her şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları kuru, mânâsız ve boş isimlerden başkası değildir. Allah, onların gerçekliği hakkında hiçbir delil indirmemiş, onlara hiçbir güç vermemiştir. Hüküm, yalnız Allâh'ındır. O, yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ey zindan arkadaşlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılıp tepesinden kuşlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte olduğunuz mes'ele, böylece olup bitmiştir. Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye yani sâkîye dedi ki: ' Beni efendinin yanında an, benden bahset. Fakat şeytan, efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha nice yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42) Yani Hz. Yûsuf, Allah'tan başkasından yardım istediği için, beş yıllık mahpusluktan sonra, yedi yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert için gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip değildi. Onun zindanda kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki 'üzkürnî ınde rabbik' kavl-i keriminin harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha başka acâib sırlar da vardır: Burçlar, aylar on ikidir. 'Lâ ilâhe illallah' ve 'Muhammedün Resûlüllah'ın asılları da on ikişer harftir. Kezâ Yâkup aleyhisselâmın oğulları da 12 idi. (Rûhu'l-Beyan) Yûsuf aleyhisselâm, Mısır'ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani yedi sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiş ve önceden aldığı tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır. Hz. Yûsuf, bu güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiştir. İlk bakışta, peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı'nın emrinde (bugünkü tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat, insanlığa iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i zanla en müessir bir şekilde İslâm'ı tebliğ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o milleti maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak bir husustur. Onun içindir ki, Kur'ân-ı Hakîm'de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en güzeli mânâsında, 'Ahsenü'l-Kasas' tâbir edilmiştir. |
BALİNA ZİYAFETİAshab-ı Kiram'dan Cabir r.a. Hazretleri anlatıyor: Rasulullah s.a.v. bizi bir müfreze (askeri birlik) ile göndermişti. Başımıza da Ebu Ubeyde'yi komutan tayin etmişti. Kureyş'e ait bir kervanı ele geçirmekle vazifeliydik. Azık olarak da bize bir dağarcıkta hurma verilmişti. Başka azığımız yoktu. Ebu Ubeyde, bize birer tane hurma veriyordu. - O bir hurmayı ne yapıyordunuz? diye sorulunca dedi ki: - Çocuğun emmesi gibi o hurmayı ağzımızda tutup emiyorduk. Sonra da üstüne su içiyorduk. Bu bize bir gün bir gece yetiyordu. Değneğimizle ağaç yapraklarını çırparak, düşen yaprakları su ile ıslatıp yiyorduk. Böylece yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına vardık. Deniz kıyısında büyük bir kum tepesi gibi bir şeyin yükseldiğini gördük. Yanına vardığımızda kıyıdaki şeyin anberbalığı (balina) denen hayvan olduğunu gördük. Ebu Ubeyde önce: - Bu leştir, dedi. Sonra da şunu söyledi: - Hayır. Biz Rasulullah s.a.v.'in elçileriyiz ve Allah yolundayız. Zaruret haline düştük. Bundan yiyiniz. Biz yaklaşık bir ay boyunca o hayvanın etiyle geçindik. Üçyüz kişiydik ve şişmanlamıştık. Hayvanın göz çukurundan testilerle yağ alıyorduk, öküz büyüklüğünde et parçaları koparıyorduk. Ebu Ubeyde bizden onüç kişiyi alıp hayvanın göz çukuruna oturtmuştu. Kaburga kemiklerinden birini alıp yere dikti; sonra en yüksek deveyi binicisiyle onun altından geçirdi. Bu hayvanını etinden pastırma yapıp azık ettik. Medine'ye geldiğimiz zaman Rasulullah s.a.v.'in yanına vardık. Bu durumu kendisine anlattığımızda dedi ki: - O, Allah'ın size çıkarıverdiği bir rızıktır. Yanınızda onun etinden bize yedireceğiniz bir şey var mı? Biz de getirdiğimiz etlerden bir miktarını Rasulullah s.a.v.'e gönderdik, O da etten yedi. |
'ARKADAŞINI AL, BERABERCE CENNETE GİRİN'Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: 'Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular: 'Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler. Birisi, -Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der. Allah Teâlâ da ötekine, -Hakkını ver, buyurur. Adam, -Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der. Cenâb-ı Hakk, -Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur. Adamcağız, - O halde benim günahlarımdan alsın, der. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister' dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine, -Başını kaldır ve cennete bak, buyurur. Adamcağız, - Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten apartmanlar ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der. Allah Teâlâ, -Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur. Adamcağız, -Bunların hakkını kim ödeyebilir? der. Hz. Allah, -Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur. Adam, -Nasıl olur, yâ Rab? deyince, Cenâb-ı Hakk, -Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur. Adam, -O halde ben bunu affettim, der. Allahü zû'l-Celâl hazretleri de, -Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur. Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, 'Allah'tan korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor' buyurmuşlardır. BAŞKA DUÂ BİLMEZ MİSİN?Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini: Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım. Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu: Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni. Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki: Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar. Bunun üzerine ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!.. (Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81) Evet, enteresan bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından verdiği mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine kulak vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn... |
Hakikat Damlaları-42 Küçük bir şey başarınca her şeyi başaracağını zannetmek şeytanî bir vehimdir. *** Lanet lanet, kin kin, gayz da gayz doğurur; bunların hiçbirinin sevgiyi netice vermeyeceği ise açıktır. *** Cenâb-ı Hakk'a sunacağımız ameller arasında duadan daha güçlüsü ve tesirlisi yoktur. *** İradesini ortaya koyma gibi bir cehdi olmayanın mevcûdiyetinden söz edilemez. *** Bir mü'minin başkalarının hidayeti hususundaki ızdırabı, onun Allah'a imanı ve ötelere olan inancı ölçüsündedir. Kimin ne kadar inancı varsa o ölçüde ızdırabı vardır. *** Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) karşılaştığı herkese sunduğu ilk armağan bir demet tebessümdü. İçi kan ağlarken bile bu böyleydi. *** “Allah özenerek yaratmış” tabiri bana çok yakışıksız geliyor ve öyle demeyi tasvip etmiyorum; Cenâb-ı Hak, en mükemmel şeylere dahi “Ol” der, o da olur. *** Temsil önemli, temsilde temâdî daha önemlidir. O da temsil edilecek hususları fıtrata mâletmeye bağlıdır. *** Farklı bir Peygamberin ümmeti olma farklılığını sergilemek gerekir. *** Makam-mansıba kat'iyen tâlip olmayın! Size bir vazife verilirse, ‘Ben buna lâyık değilim' deyin ve sizden alınana kadar o işin hakkını vermeye çalışın! *** Kendi arzusu üzerine bir yere baş olanlardan huzur bulan hiç görülmemiştir; bu hakikatin aksine misal teşkil edebilecek tek bir kişi bile gösterilemez. *** |
ALLAH varAdamin biri her zaman yaptigi gibi saç ve sakal trasi olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete basladilar.. Degisik konular üzerinde konustular. Birden ALLAH ile ilgili konu açildi... Berber: " Bak adamim, ben senin söyledigin gibi Allah'in varligina inanmiyorum." Adam: " Peki neden böyle düsünüyorsun?" Berber: " Bunu açiklamak çok kolay. Bunu görmek için disariya çikmalisin. Lütfen bana söyler misin, eger ALLAH var olsaydi, bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmis çocuklar olur muydu? ALLAH olsaydi,kimse aci çekmezdi. ALLAH olsaydi, bunlarin olmasina izin verecegini sanmiyorum..." Adam bir an durdu ve düsündü, ama gereksiz bir tartismaya girmek istemedigi için cevap vermedi. Berber isini bitirdikten sonra adam disariya çikti. Tam o anda caddede uzun saçli ve sakallı bir adam gördü Adam bu kadar daginik göründügüne göre belli ki tras olmayali uzun süre geçmisti. Adam berber dükkanina geri döndü. Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birsey yok Berber: " Bu nasil olabilir ki? Ben buradayim ve bir berberim" Adam: " Hayir, yok. Çünkü olsaydi, caddede yürüyen uzun saçli ve sakalli adamlar olmazdi." Berber: " Himmm... Berber diye birsey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?" Adam: " Kesinlikle dogru! Püf noktasi bu! ALLAH var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki? Iste dünyada bu kadar çok aci ve keder olmasinin nedeni!" |
Somuncu BabaHamidettin-i Aksarayi hazretleri Yıldırım Beyazıt zamanında Bursa'da ekmek yapar satardı. Onun ekmeklerini şehir halkı âdeta yağmalarcasına alırlardı. Nasıl bir hamur yoğuruyordu da, bu derece lezzetli ekmek yapıyordu, bu kimsenin malumu değil onun "Somunlar ... Mümünler ..." diye sokak aralarına, tatlı tatlı dökülen sesini duyunca , bütün Bursalı'lar birbirine girerdi. Böylece Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırnında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızıklanırdı. Camide çalışan işçiler yemek saatinin gelmesini ve somuncubabalarının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollardı. Nihayet Ulu Camii inşaatı bittiğinde; Yıldırım Beyazıt Emir Sultan Hz. lerine ilk hutbeyi okumasını söyler. Emir Sultan Hz. Padişah'a burada Hamidettin-i Aksarayi hazretlerinin ikamet ettiğini ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini anlatır. Padişah'ta Somuncu baba'nın okumasını kendisinden rica etmesini söyler. Ve nihayet Israrlara dayanamayan Somuncu baba hutbeye çıkar. Hutbe'de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yapar. Tefsir bittikten sonra; "Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anlar, ikinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı anlar, üçüncü tefsiri cemaatin yarısı anlar, dördüncü tefsirini cemmatin küçük bir kısmı anlar, beşinci tefsiri cemaatin çok azı anlar, altıncı tefsiri birkaç kişi anlar, ve yedinci tefsiri sadece kendisi anlar" Cemaat Somuncu babalarının ne kadar büyük bir Allah dostu Evliya olduğunu görünce cami çıkışında onun elini öpmek isterler. O mübarek Zat cemaat'in isteğini kıramaz ve Ulu Camiin üç kapısından çıkan cemaat'e elini öptürür. Böylece bütün cemaat Hazret'in elini öpme şerefine nail olur. Artık dağılmaya başlayan cemaat kendi aralarında konuşurken kendilerinin somuncu babanın elini öptüğünü anlatırken birden farklı kapılardan çıktıkları halde elini öptüklerini anlarlar. Kendilerinin Somuncu babalarının kerametini görünce Somuncu babalarına koşarlar. Oradaki görevi biten Hazret artık gitmiştir. O günden sonra bir daha Bursa yakınlarında görülmez. Hamidettin-i Aksarayi Hazretleri Soluğu Kayseri'de alır. |
İPİN HESABIZenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal, -Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş. Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar. -O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış. - Tamam, servetin yarısı senin, demişler. - Aman,demiş hamal, istemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm? Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alıncak şey değildir. |
Temsilde inkıtânın muhataplarda ve arkadan gelenlerde teşettüt-ü ârâya (fikir dağınıklığına) sebebiyet vereceği unutulmamalıdır. *** Dünyadan kopmuş bir Türkiye'nin ayakta kalması mümkün değildir. Onu çevresinden tecrît etmeye çalışanlar ne kadar büyük bir ihanet içinde bulunduklarını keşke anlayabilseler! *** Anadolu insanının karakteri sağlamdır; toplumun içine sızmış bir kaç çürüğe bakıp halkın geneli hakkında yanlış bir düşünceye kapılmak doğru değildir. *** İmanlı bir insanın ümitsizliğe düşmesi söz konusu olamaz. *** Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) hiçbir beyanında en büyük hasımları olan Ebû Cehil'den, Utbe'den vs. şikayet ettiğini göremezsiniz. Biz de Efendimiz'in ahlâkıyla ahlaklanmalı; bize saldıranlarla uğraşma yerine yapmamız gerekli olan işlerle meşgul olmalıyız. Zaten Kur'an da, ‘Aleyküm enfüseküm-Siz kendinize bakın' demiyor mu!? *** Akıl ile kalbi birbirinden ayırmamalısınız; onların izdivacına her zaman ihtiyaç vardır. Aklın muhakemesi, kalbin de semavîliği ve ledünnîliği omuz omuza olursa, işte o zaman hiç aşılamaz gibi görünen problemler bile kolayca aşılabilir. *** Izdırar, profesyonel bir muallimdir. *** Kendi çizginizi korurken başkalarıyla münasebetlerinizi bozmamanız da firasetinizin ayrı bir yanı olmalıdır. *** İnsan, Allah'a yürekten ihtiyaç hissetmeli, acz u fakrıyla Allah'a yönelmeli ki, Cenâb-ı Hak da ona icabet etsin. Cenâb-ı Allah, Zâtına karşı müstağni davrananlara teveccühte bulunmaz. *** Üstad Bediüzzaman eserleriyle taklide bir neşter vurmuştur. *** Allah için olamayacaksak olmanın hiçbir anlamı yoktur; öylesi anlamsız bir mevcûdiyettir. |
AYNEN SENİN GİBİ OLMAK İSTERİMBir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok... Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var... Genç: -Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz. Diyor. Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp: -Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir. Genç: -Aynen senin gibi olmak isterim. Diyor. Bu çok güç bir şey... Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin! Cevabını veriyor Azizan Hazretleri... Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor: -Benim âlemde tek muradım bu... Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak... Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum! -Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun! Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40'ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir |
245. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Allah teâlâ buyurmuştur: "Kulum bana, kendisine farz kıldıklarımı yerine getirmekten daha iyi bir şeyle yaklaşamaz. Ondan sonra, kulum bana nâfile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, nihâyet ben onu severim. Ben onu bir de sevdim mi, artık işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Bir şey isterse, hemen veririm, bir şeyden de bana sığınırsa, onu muhakkak korurum." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî. 246. Ben, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ile, öğleden önce iki rekat, öğleden sonra iki rekat, Cumâdan sonra iki rekat, akşamdan sonra iki rekat, yatsıdan sonra iki rekat nâfile namaz kıldım, ablam Hafsa, "sabahtan önce de iki rekat var," dedi. İbn Ömer radıyallahu anh. Buhârî. 247. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Her kim oniki rekat nafile kılmaya devam ederse, Allah onun için cennette bir köşk yapar: Öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşam namazından sonra iki rekat, yatsıdan sonra iki rekat, sabah namazından önce iki rekat." Aişe radıyallahu anha. Tirmizî. 248. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Akşam hariç, iki ezan arasında bir namaz vardır, dileyen kılar." Büreyde radıyallahu anh. Bezzâr. 249. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte namaz kıldım. Yolculuk sırasında nâfile namaz kıldığını hiç görmedim. İbn Ömer radıyallahu. Buhârî. 250. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi belki yirmi kere izledim. Hepsinde de, akşamdan sonraki iki rekat namazla sabah namazından önceki iki rekat namazda "Kul ya eyyühel kâfirûn" sûresiyle "Kul huvallahu ehad" sûresini okuduğunu gördüm. İbn Ömer radıyallahu anh. Tirmizî. 251. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Gece kıldığınız namazın sonu tek olsun!" İbn Ömer radıyallahu anh. Buhârî. 252. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Vitir, gecenin sonunda tek rekattır. Gece namazı ikişer ikişerdir. Bitirmek istersen sonunda bir rekat kılar, böylece sonunu teklemiş olursun." İbn Ömer radıyallahu anh. Buhârî. 253. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Kim gecenin sonunda kalkamamaktan korkarsa, gecenin başında vitrini kılsın, sonra uyusun." Câbir radıyallahu anh. Müslim. 254. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Akşam namazı, gündüz namazlarının vitridir." İbn Ömer radıyallahu anh. Mâlik. 255. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Gece namazı kılmalısınız. Çünkü bu, sizden önceki iyi insanların âdetidir. Zira, gece namazı kişiyi Allaha yaklaştırır, günahlardan alıkoyar, kötülüklere karşılıktır, bedenden hastalıkları giderir." Bilâl radıyallahu anh. Tirmizî. 256. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, ne Ramazanda, ne de öbür aylarda, geceleri onbir rekattan fazla nafile namaz kılmazdı. Aişe radıyallahu anha. Buhârî. 257. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Nekadar da ısrarcısınız! Neredeyse bu teravih namazının size farz kılınacağını sandım. Namazı evlerinizde kılmalısınız! Farz namazından başka, kişinin en hayırlı namazı, evinde kıldığı namazdır." Zeyd radıyallahu anh. Buhârî. 258. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, yatsıdan önce uyumayı, yatsıdan sonra konuşup sohbet etmeyi yasaklardı. Ebû Berze radıyallahu anh. Buhârî. 259. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanları ilgilendiren bir iş hakkında Ebû Bekir ile gece sabaha kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum. Ömer radıyallahu anh. Tirmizî. 260. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Farz namazı dışında, kişinin evinde namaz kılması, benim bu mescidimde namaz kılmasından daha üstündür." Zeyd radıyallahu anh. Tirmizî. 261. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Kıyamet gününde, amelinden yana, kulun ilk önce sorguya çekileceği şey, namazıdır. Eğer bunun hesabını verirse, kurtulur. Veremezse, eli boş dönüp, büyük bir zararla karşılaşır. Farz namazından bir eksik çıkarsa, Rab Teâlâ der ki: "Gel, bak bakalım kulumun nâfile namazı var mı?" Bakılır, varsa getirilir ve onunla farz namaz tamamlanır. Sonra diğer amelleri de bunun gibi olur." Hureys radıyallahu anh. Tirmizî. |
BİR BOSTAN BEKÇİSİEvliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem k.s. Hazretleri anlatıyor: Babam Horasan ' Belh hükümdarlarındandı. Bir gün atına binip ava çıkmıştım. Önüme çıkan -tilki veya tavşan- bir hayvanı kovalıyordum. Arkadan bir ses duydum: - Ey İbrahim, sen bunun için yaratılmadın, bununla emrolunmadın! Sağa-sola bakındım, fakat kimseyi göremedim. Aynı sesi daha açıktan, sonra da pek yakından yine iki kere duydum. Bu sefer durdum ve dedim ki: Bu bana Allah'tan bir uyarıdır. Vallahi bugünden sonra Rabbime isyankârlık yapmam. Atımı sürüp babamın bir çobanına geldim. Onun çoban elbisesini aldım, kendi kıymetli elbiselerimi ona bıraktım. Dağları, ovaları aşarak yürüdüm; Irak ülkesine ulaştım. Oralarda günlerce işçi olarak çalıştım. Fakat helal kaygısından hiçbir şey bana huzur vermiyordu. Bazı olgun kişiler, safi helal kazanç için Şam ve Tarsus tarafına gitmemi tavsiye etmişlerdi. Oralara gittim. Tarsus'ta iken nice günler bostanlarda bekçilik yaptım. Bir gün bostan sahibinin arkadaşları gelmişti. Adam dedi ki: - Ey bağ bekçisi! Git de narların en iyisinden biraz getir. Bir miktar nar getirdim. Adam narı kesince, ekşi olduğunu gördü. O zaman dedi ki: - Sen bunca zamandır bahçemizde bekçisin; meyve ve narlarımızdan da yiyorsun. Tatlıyı ekşiden ayıramıyor musun? - Vallahi ben meyvelerinizden bir şey yemedim, tatlısını da ekşisinden ayıramam! Adam şaşkın bir edayla bana şunu söyledi: - Hayret bir şeysin yahu! Sen İbrahim Edhem olsan, bundan fazla olmazdın. Ertesi gün bu haber halk arasında yayılıverdi. Meraklı insanlar, gruplar halinde bahçeye akın etti. Gelenlerin çoğaldığını görünce, ben bir yanda saklandım. İnsanlar bahçeye dolarken, aralarından sıyrılıp kaçıverdim... |
| Saat: 22:03 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık