![]() |
Bütün Peygamberler İslam'ı tebliğ etti Bütün Peygamberler İslam'ı tebliğ etti http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/174/cami.jpg Cenab-ı Rabbü’l-Âlemin, Maide Sûresi’nin 3. ayetinde, “Bugün kâfirler dininizi yok etmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” buyuruyor. Zaten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın diğer yüzlerce ayetine baktığımızda da bütün peygamberân-ı izamın aynı şeyi söylediklerini yine Rabb’imiz haber veriyor. Efendimiz, “İnne’d-dîne inda’llahi’l-İslâm” olarak bildiğimiz bu ayeti Veda Haccı sırasında Arafat’ta ümmetine duyurmuştur. Bu âyetin inişinden sonra Hz. Peygamber ancak 81 veya 82 gün yaşamıştır. En son inen hüküm âyeti budur. Âl-i İmran Sûresi’nde de Rabb’imiz peygamberlerden nasıl bir söz aldığını anlatıyor: (81. ayet) “Hani Allah peygamberlerden ‘kesin bir söz (misak)’ almıştı: ‘Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız.’ Demişti ki: ‘Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?’ Onlar, ‘İkrar ettik’ demişlerdi de ‘Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım.’ demişti.” Bildiğimiz gibi her peygamber ümmetini ahir zaman fitnesinden ve Deccal’dan sakındırmış, buna karşılık ahir zaman peygamberini müjdeleyerek O’na iman ve yardım etmelerini emretmişlerdir. Çünkü bu ayetten anlıyoruz ki, bu noktada Allah’a (cc) söz vermişler. Ayet devam ediyor: “Artık bundan sonra kim yüz çevirirse işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir. Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? De ki: ‘Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz Müslümanlarız. Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır!” (Âl-i İmran 82-85 arası) Her ümmetin ortak sözü: “Biz Müslümanlarız” Âl-i İmrân Sûresi 52. ayet: “İsa onların inkarlarını sezince, ‘Allah yolunda yardımcılarım kim?’ dedi. Havariler, ‘Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız.’ dediler.” Âl-i İmrân 64. ayet: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız.” Âl-i İmrân 70. ayet: “Ey ehl-i kitap! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkar ediyorsunuz?” Bakara Sûresi 132. ayet: “İbrahim bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: ‘Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün’ dedi.” Bakara Sûresi 133. ayet: “Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ dediği, onların da, ‘Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler ona boyun eğmiş Müslümanlarız.’ dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz!” En’am Sûresi: 162/163: “Ey Muhammed! De ki: ‘Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” Zümer Sûresi/11-12: “(Ey Muhammed) De ki: ‘Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi. Bana, Müslümanların ilki olmam da emredildi.” A’raf Sûresi: 123-126: “Firavun, (büyücülerine) ‘Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!’ dedi. Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz! Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım.’ Dediler ki: ‘Biz mutlaka Rabb’imize döneceğiz.’ ‘Sen sırf, Rabb’imizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabb’imiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.’ Yûnus Sûresi: 90. ayet: “İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım dedi.” Yunus Sûresi/71-72. ayetler: “Nûh’un haberini onlara oku. Hani o bir vakit kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin! Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana Müslümanlardan olmam emredildi.” Mâide Sûresi: 111: “(Ey İsa) Hani bir de, ‘Bana ve Peygamberime iman edin’ diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da ‘İman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza sen de şahit ol’ demişlerdi.” Kelime-i tevhid ve Efendimiz (sas) Kelime-i tevhidde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah) Efendimiz’in (sas) ismi Rabb’imizin (cc) ismiyle asla birbirinden ayrılamaz ve mutlaka birbirini gerektirir bir biçimde yer alıyor. Cenab-ı Hakk insanların, “La ilahe İllallah Muhammedün Resûlullah” demelerine çok büyük ehemmiyet veriyor ve Kur’an baştan sona diğer din sâliklerine ve insanlığa bunu emrediyor. İman ayrılmaz bir bütün olduğu için, nasıl Hz. Nuh’un peygamberliğini reddeden bir kişi başka bütün her şeyi kabul etse de bir anda imanını kaybediyorsa, tüm kitapların müjdelediği ahir zaman peygamberini kabul etmemek de kişiyi iman dairesinden çıkarıyor. Hz. Muhammed’e (sas) imanı Allah’ımız (cc) istiyor. “Cenab-ı Hakk insanların, “La ilahe İllallah Muhammedün Resûlullah” demelerine ehemmiyet veriyor ve bu cümlenin gönüllerde yer etmesini istiyor. İşte tebliğ adamı, Cenab-ı Hakk’ın ehemmiyet verdiği bu meseleye hayatını adayıp, kelime-i tevhidin gönüllere yerleşmesi için sürekli uğraşması itibarıyla, Rabb’inin büyük gördüğü şeye, yine o şeyin azametine uygun şekilde mukabele etmiş oluyor.” (Bakınız: İrşad Ekseni, s.166 ) Dileğimiz şefaat-i Resûl’e nail olabilmek “Günah ve hataların ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir), rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır.” (Bakınız: Kırık Testi, s.111) Evdeki zamanını üçe bölerdi Evine kendi işleri için girerdi ve bu mevzuda serbestti. Evdeki zamanını üçe bölerdi: Bir kısmını Allah'a, bir kısmını ailesine, bir kısmını da kendisine ayırırdı. Sonra kendisine ait olan vaktini kendisiyle insanlar arasında ikiye taksim ederdi. Ayırdığı bu süreyi halkın umumi ve hususi işlerine hasreder, onlardan hiçbir şey esirgemezdi. Ümmetine ayırdığı zaman süresi içinde faziletli kişileri tercih etmek, dindeki derecelerine göre onlarla ilgilenmek adetlerindendi. Kiminin bir ihtiyacı, kiminin iki ihtiyacı, kiminin de daha fazla haceti olurdu. Hepsiyle meşgul olur, halkı, kendilerine faydası dokunacak işlere yöneltirdi. Müslümanlar kendi meselelerini sorar, o da onlara yararı dokunacak hususları bildirir şöyle buyururdu: "Burada olanlar olmayanlara sözlerimi duyursunlar. İhtiyaçlarını bana duyuramayanların isteklerini bana iletiniz. İhtiyacını sultana iletemeyen birinin bu hacetini ulaştıranın ayaklarına Allah teala kıyamet gününde kuvvet verir." Peygamberin huzurunda lüzumsuz şeyler konuşulmazdı. Konuşulduğu takdirde dinlemezdi. Yanına hayır umarak girerlerdi. Girenlere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) muhakkak bir şey tattırırdı. Huzurundan çıkanlar hayır kılavuzları olarak ayrılırlardı. "Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gerektiğinde konuşurdu. Ashabını kendisine ısındırır, soğutmazdı. Her kavmin ulusuna ikramda bulunur, onu başlarına geçirirdi. Güleryüzlülüğünü ve huyunu bozmaksızın insanlara karşı dikkatli olur, şerlerinden sakınırdı. Sahabilerinden birini görmediğinde soruşturur, halka aralarındaki meselelerini sorar, güzel şeyleri beğenir, onu destekler, çirkinlikleri de takbih edip halkın gözünden düşürürdü. İşleri tertipli idi, karışık değildi. İnsanların gaflete düşebilecekleri yahut haktan sapabilecekleri endişesi ile müteyakkız davranırdı. Haktan taviz vermez, ondan şaşmazdı. Yakınları, insanların en seçkinleri idi. O'nun katında insanların en üstünü halka en fazla öğüt verenler, en büyükleri de daha çok yardımda bulunanlar idi." |
http://img320.imageshack.us/img320/489/diniresim30yc.jpg Peygamber ve akşam duası Akşamleyin yatağına girdiğinde Rabbine karşı güven dolu, O'na canını ve bütün varlığını teslim etmiş bir kimsenin yakarışıyla niyazda bulunuyordu. Yağmur yağdığında dua ediyor, güneş veya ay tutulduğunda namaz kılıp dua ediyor, kuraklık olduğunda dua ediyor, yolculuğa çıktığında Rabbine yalvarıyor, dua esnasında hamd ve şükür ifâdeleri mübarek ağzından duyuluyor, haccettiğinde telbiye (Lebbeyk=Buyur Mevlam..!) sesleriyle dağ, dere ve ovaları çınlatıyordu. Kısaca, Rabbini asla unutmuyor, savaşta ve barışta lisanı O'nu anmaktan hiç geri kalmıyordu. Ölülere dua ediyor, dirilere dua ediyor, gündüzün aydınlığında, gecenin karanlığında hep dua ediyordu. |
Hz.Muhammed(s.a.v) Hac veya umreden döndüğünde, bir tepeye çıktığında veya bir düzlüğe indiğinde üç defa tekbir getirir, arkasından da şöyle derdi: “Allah'tan başka hiçbir İlah yoktur, O tektir, hiçbir ortağı yoktur, mülk sadece O'nundur, hamd de O'na mahsustur. O'nun her şeye gücü yeter. Rabbimize sığınarak, O'na tövbe ederek, O'na ibadet, secde ve hamd ederek geri dönüyoruz. Allah sözünü doğru çıkardı, kuluna yardım etti ve tek başına orduları bozguna uğrattıî (Buharî, Umre 12). |
Hoş geldin Efendim Hayata gözlerimi açtığımda Allah’ın adıyla Senin adını bir arada duydum. Sağ kulağıma ezan, sol kulağıma kâmet okundu. Kur’ân-ı Kerim’den tefe’ül tutup adımı, Muhammed koydular. Güzel sesli bir hâfız Seni anlatıyordu bana: “Çevre yanuma gelüp oturdular / Mustafa’yı birbirine muştular / Didiler oğlun gibi hiçbir oğul / Yaradılalı cihân gelmiş değil / Bu senin oğlun gibi kadri cemîl / Bir anaya virmemişdir ol Celîl.” Dibi derin gecenin karanlığına girmeden önce bir kez daha Senin nurunla aydınlanıp âdeta Seninle vedâlaştım. Salavat getirmeyi, suyu oturup içmeyi, yemeğe besmeleyle başlayıp bitirince ‘elhamdülillah’ demeyi, sağ tarafıma dönüp uyumayı, yemeği sağ elimle yemeyi, yemeklerden önce ve sonra ellerimi yıkamayı, sokakta, yolda, okulda herkese selam vermeyi, tebessüm etmeyi, dişimi fırçalamayı, tabağımdaki yemeği bitirmeyi ve daha pek çok şeyi Senin kutlu sözlerinden öğrendim. Böylece hem mutlu ve sağlıklı bir hayata kavuşma hem de Senin yaptıklarını yaparak rehberliğinin bereketinden istifade etme imkânı buldum. Yıllar geçti... Okuduğum her kitapta Seninle karşılaştım. Kitapların girişinde Allah’a hamd ve senâ ile, Sana salât ve selam vardı. Bir hayat boyunca bizimle yaşıyordun. Bizim dünyamızdaki güzelliklerin ayakta kalması için âdeta bize mübarek bulutunun gölgesini salıyordun. Türkçenin güzelliklerini, Senin güzel ismini anarak öğrenmek ne büyük bahtiyarlıktı. Yunus’un güzel Türkçesiyle bir daha tanıdım Seni: Yedi kat gökleri seyrân eyleyen / Kürsünün üstünde cevlân eyleyen / Mi’râcında ümmetini dileyen / Adı güzel kendi güzel Muhammed (Yunus) Hele o başımızı rüzgâra kapılan şakayıklar gibi bir o yana bir bu yana sallayarak okuduğumuz “güzel” İlâhî yok mu!.. “Canum kurban olsun Senin yoluna / Adı güzel kendi güzel Muhammed / Gel şefâat eyle kemter kuluna /Adı güzel kendi güzel Muhammed.” Muhammed’ül Emin’sin... Bir avuç çocuktuk Mahalle Mektebi’nde. Oturup büyük bir heyecanla Senin kutlu adını en güzel yazma yarışına girerdik. Mim ha mim dal... Muhammed’den muhabbetin hâsıl olmasını sayılara döker, ebcedle bir oyuncak gibi oynardık. Temiz sinelerimize her şeyden önce Seni yerleştirdik: “Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed / Allahüme salli alâ Muhammed / Rûz-ı mahşerde bize eyle meded / Allahüme salli alâ Muhammed.” Şiirlerle, duâlarla, övgülerle adını binlerce kitaba yazdık. Sîreler, Mucizât-ı Nebîler, Mi’râcnâmeler, Hicretnâmeler, Gazavât-ı Nebîler, Esmâ-i Nebîler, Mevlîdler, Hilyeler, Şefaâtnâmeler, Kırk Hadisler, Yüz Hadisler, Bin Hadisler.... Hoca Ahmed Yesevî’ler, Mevlânâ’lar, Hacı Bektaş’lar, Hacı Bayram’lar, Fuzûlî’ler, Nâbî’ler, Niyâzî’ler, Gâlib’ler, şiir mecmualarını Senin güzel isminle süslediler. Şair diyor ki: “Na’tdan gerçi ümîd-i şu’arâ / İntisâb etmedir ey şâh Sana”. İşte biz de hangi vesile olursa olsun, hep Seni anmak için fırsatlar aradık; Sana bağlılığımızı ve muhabbetimizi bildirmek için yarıştık... Uzun kış gecelerinde babaları cepheden bir daha dönmeyen çocuklar, dedelerinden Muhammediye’yi, Ahmediye Şerhi’ni, Kara Davut’u ve Delâil-i Hayrat’ı, Hazreti Ali’nin cenklerini dinlediler. Bütün bir cemiyyet, Senin ve sahabilerinin, Hak dostlarının kahramanlıklarıyla bir diriliş şerbetine kavuştu. Ömer’lerin, Hamza’ların, Ali’lerin birer ümit kahramanı olarak yetim çocuklara varlık ve dirlik kaynağı oldular. Tıpkı şairler gibi, tarihçiler de Senin hayatının en ince ayrıntılarını anlatmak için kaleme sarıldılar. Hattatlar, maharetlerini ortaya koyup kutlu ismini en güzel yazma yarışına girdiler. Müzehhipler göz alıcı renkler ve nakışlarla kırk hadis mecmualarını süslediler. Ve nihayet müzisyenler, na’t, tevşîh, salâ, salat ve salat-ı ümmiyelerle gökkubbede “bâkî kalacak âhenk örgüleri” ördüler: “Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Habîballah / Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Resûlallâh / Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Nebiyallâh...” Kırk Hadisler, toplum fertleri arasında saygı, sevgi ve anlayışın teminatı oldu. “Rahmetim gazabımı geçti”, “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır”, “Allah, insanlara acımayanlara merhamet etmez”, “Güzel sözler sadaka yerine geçer”, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, sevindiriniz, nefret ettirmeyiniz” gibi pek çok hadis-i şerif, affı, anlayışı, sevgiyi, dostluğu, merhameti, yardımı bütün bir insanlığa ahlakî bir sorumluluk olarak telkin etti. Birbirini yok eden, insanlığa acımayan ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan bir dünya, bir süre sonra Senin “insanlık medeniyetine” verdiğin mesajlarla yıkandı, aklanıp paklandı. Yunus’un: “Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek / Derviş gönülsüz gerek / Sen derviş olamazsın” dediği gibi, “elsiz”, “dilsiz” ve dünyaya karşı “gönülsüz” erenlerin saadet solukları bütün bir dünyayı çevreledi. Adalet, emniyet, güven ve merhamet dalga dalga yayıldı. Ama Senin soluklarından uzaklaştıkça, dünyamızı yeniden kara bulutlar kapladı. Dört bir yanda var olma mücadelesini yaşadığımız günlerde, hep Allah’a dayanıp yeniden Senin şefâatini istedik. Zor günlerdi onlar. Mehmed Âkif’in feryâdı ondandı: “Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed / Aylar bize hep muharrem oldu! / Akşam ne güneşli bir geceydi.../ Eyvâh, o da leyl-i mâtem oldu!” “Allah için, ey Nebiyy-i mâsûm / İslâm’ı bırakma böyle bîkes, / İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.” Ruh susuzluğunda Seni andık. Susuzluk, bütün bir cemiyetin ruh ve manâ köklerini kurutmuştu. Ellerini uzatıp sahabinin kana kana içtiği parmaklarının iştiyakını duyuyorduk: “Şimdi Seni ananlar / Arıyor ağlar gibi.../ Ey yetimler yetimi, / Ey garipler garibi! / Düşkünlerin kanadıydın / Yoksulların sahibi; / Nerde kaldın ey Resûl, / Nerde kaldın ey Nebi?” (Arif Nihat Asya) Bir nesil, Senin uğruna geçici hayatı tepme yarışına girdi. Dost da Sendin, sevgili de Sen. Seni bir kez hayâlinde görmek isteyen âşıklarla doluydu çevren: “Hicranla yandı gönlüm hâlimi sormaz mısın? / Dil ucuyla olsun melâlimi sormaz mısın? / Bilmem ki yoksa, dost vefâsından şüphen mi var! / Lütfedip bir kere hayâlimi sormaz mısın?” (M.F. Gülen) Sultan I. Ahmed, Senin mübarek ayak izini başında taşımak için bir sorguç yaptırmıştı: “N’ola tacım gibi başımda götürsem dâimâ / Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün / Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir / Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.” Senin âşkın şairlerin şahlara, vezirlere kafa tutmasına yol açtı. Mescid-i Nebî’ye yaklaşan kâfilede ayaklarını Senin mübarek beldene doğru uzatan veziri, şair şöyle azarlamıştı: “Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ’dır bu / Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu.” (Nâbî) Senin mübarek saçının bir tek telini yere düşürmeyen ve onu asırlarca saklayarak Sana olan saygısını daima diri tutan âşıkların vardı. Yıllar sonra, bu soylu milletin son sultanlarından II. Abdülhamid Han’ın Medine’ye demiryolu döşenirken, rûh-ı azîzine hürmeten raylara keçe döşemesi de aynı ruh güzelliğini ortaya çıkarmıştı. Âleme teşrifinle birlikte, nice şair Senin için en güzel sözleri söyleme yarışına girmişti. Söz sultanları, Senin vasfını, el değmemiş incileri manâ ipliğine dizmek için ihsan ve lütuf ânını kollamak için bir ömür boyu anlam avcılığına çıktılar. Geceleri sabaha kadar Muhammedî esintilerin ilhâmını bekleyip durdular. İnim inim inleyip: “Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah!” feryatlarıyla yeri göğü çınlattılar. İki cihan sultanısın... “Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim / Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim.” diyen Şeyh Gâlib, Osmanlı’nın son derin nefesiyle, Senin aşkından döne döne inlemişti. Sen bütün imdat haykırışlarına şifasın yâ Resulallah! Hicranla yanan âşıkların sinesine devâsın yâ Resulallah!.. Sen varlık âleminin yaratılan ilk nuru ve âlemlerin yaratılış sebebisin efendim. Sıdk u vefâ madenisin, iki cihân sultanısın efendim. “Mustafa’nın cânı oldu ibtidâ / Evvelinde anı yaratdı Hudâ.” (Kaygusuz Abdal) diyen şairin sözündeki hakikatsin efendim. Peygamberler serveri, dinin direğisin; âlemlerin övünç kaynağı ve ümmetine imân hil’atini giydirensin efendim. Şefaat sahibisin, gönüllerin tabibisin ve Hakk’ın habibisin, Sen İlâhî aşkın menbâısın efendim. Alnın dolunaydır Senin, kaşın nahif bir hilâl, mübarek yüzün bir güneş ve saçın Mi’râc gecesi... Yeryüzünün bütün çiçeklerinin kokusudur terin, gül-i Muhammed’in usâresidir. İşte bundandır bülbülün güle aşkı, âh u figânı... Ondandır güllere üşüşmesi bülbüllerin... Sen o gülsün, biz ise etrafında halkalanmış nâlân bülbülleriz efendim. Sen peygamberlerin sultanısın, Allah’ın bize rahmetisin, nurunla kâinâtı aydınlatansın. Habîbsin, fahr-i âlemsin, habîb-i ekremsin, şâh-ı dinsin, fahrü’l-mürselînsin, nübüvvet gülüsün, emînsin, ruha şifâsın efendim. Muhammed’sin, Mustafa’sın, Mahmud’sun, Ahmed’sin, Nebî’sin, Şefî’sin, Server’sin, Habibullah’sın, Hayrülbeşer’sin, imân bünyâdısın, dinin metâısın, peygamberlerin hüccetisin efendim. Mübarek alnın dolunaya, kaşın hilâle benzer. Saçın mirâc gecesi, yüzün güneşe benzer. Yeryüzündeki bütün çiçeklerin kokusudur mübarek terin. Kutlu kademindeki bir toza yüz sürmek ve onu gözlerine sürme diye çekmek için şâhlar, gedâlar kapında toz toprak içinde yuvarlanmaktadır efendim. Sen, peygamberler kervanının başısın, hakikat denizinin dürr-i yektâsısın. Hakkın nice gizli sırlarına mahremsin. Fütüvvetin tacısın, velâyetin mahremisin, nübüvvetin hâtemisin efendim. Âşıklara aşkın kaynağısın, fâkihlere nassların pınarısın, velilere hidayet rehberisin, ehl-i Hakka ilhâmsın, yetîmlere şefkat elisin, yolculara yoldaşsın, kölelere ihvânsın, dertlilere devâsın efendim. Gaziler, yalın kılıç “Muhammed’e salâvât” deyip düşman üzerine Seninle yürürler. Ordular, askerlerine Senin ism-i şerifini verirler. Dâimâ Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun. Hakkında medh ü senâda bulunan herkesin ömrü uzasın. “Her dem yeniden doğarız / bizden kim usanası” diyen şairin ağzına sağlık! Hoş geldin Efendim!.. |
Peygambere Sevgi ve Saygı Allah'a giden yolların rehberi, dünyada ve âhirette mutluluk yollarının göstericisi Peygamberimiz Hz.Muhammed'i (s.a.) sevmek, her mümine farzdır. Peygamberimiz'e sevgi ve saygı duymak, onu önder ve örnek alıp bağlanmak, Müslümanların dinî ahlâkının bir gereğidir. Bu sevgi ve saygı, diğer peygamberler için de geçerlidir. Peygamberimiz'i sevmek için sebep çoktur. Ama her şeyden önce, peygamber sevgisinin ilk kaynağı, yüklenmiş olduğu ilâhî görevden kaynaklanmaktadır. Allah'ın Sevgili Peygamberini Sevmek ve Saymak Hz.Peygamber (s.a.), Allah'ın sevgili (habîbullah) kuludur. Bunun için Müslümanlar, Peygamberimiz'i andıklarında, onun pekçok niteliği arasında bu durumundan esinle Habîb-i Ekrem (en sevgili kul) sanını da kullanırlar. Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinde, Yüce Allah'ın doğrudan Peygamber'e seslendiği, özellikle âyet başı bölümlerinde, "Habîbim" hitabını kullanarak çeviri/meal yaparlar. Ona duyulan sevgiyi, en sevilen çiçeklerden olan gül ile simgeleştirirler. Böylece, Yüce Allah'ın sevdiğini sevmiş oluruz. Çünkü, Allah'ın sevdiğini sevmek, doğrudan Allah'a sevginin bir uzantısıdır. Peygamberimiz, o mükemmel sevgi duasında, şöyle derdi: "Allahım! Sana duyduğum sevgiyi, kendi canımdan, aile bireylerimden ve serin sudan daha sevimli yap." (Tirmizî, daavât, 72) Yüce Allah'ı seven, Hz.Muhammed'i (s.a.) de sever: "De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir." Peygamber'e duyulan sevgi, her şeyden ve her türlü sevgiden çok olmalıdır. Bu, her şeyden önce Yüce Allah'ın bir emridir: "Müminlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir." (Ahzâb, 33/6) Bu durumu, Sevgili Peygamberimiz de şöyle belirtiyor: "Sizden biriniz, beni atasından babasından, evlatlarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam anlamıyla iman etmiş olmazsınız." (Buharî, iman, 8; Müslim, iman, 70) Yine Hz.Peygamber'in (s.a.) belirttiğine göre, Allah'ı ve Peygamberini her şeyden çok sevmedikçe tam mü'min olunmaz. (Buharî, iman, 9, 14, edeb, 42; Müslim, iman, 67) "Canımız sana feda olsun Ya Rasûlallah" ifadesi, işte bu anlayışın bir yansımasıdır. Alemlere Rahmet Hz.Muhammed'i (s.a.) sevme sebeplerinden birisi de, âlemlere rahmet oluşudur: "Doğrusu bu Kur'an'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21/106-7); "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez." (Sebe, 34/28); "De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah'a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah'a ve sözlerine inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız." (A'râf, 7/158) O, bu niteliklerinin bir gereği olarak, insanlara Yüce Allah'ın buyruklarını ve yasaklarını iletti, hak dini öğretti, ebedî kurtuluş yolunu gösterdi. Bütün bu iyiliklere, ancak şükran, minnet ve sevgi duyulabilir. Yüce Ahlâk Sahibi ve Güzel Örnek Hz.Muhammed'i (s.a.) sevme sebeplerinden bir başkası, onun üstün ahlâk sahibi ve uyulacak güzel örnek oluşudur: "Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir." (Kalem, 68/4) "Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah (Allah'ın Elçisi) en güzel örnektir."(Ahzâb, 33/21) Bu yönüyle Peygamberimiz, bütün Müslümanlar için "gaye insan, ufuk Peygamber"dir. Süleyman Çelebi, bunu şöyle belirtir: Zâtıma mir'ât edindim zâtını, Bileyazdım âdım ile âdını. (mir'ât: ayna, örnek) Ümmetine Düşkünlüğü Hz.Muhammed (s.a.) ümmetine çok düşkündür, çok şefkatli ve merhametlidir: "Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir." (Tevbe, 9/128) Bu sevgi, şefkat ve merhametin karşılığı da, ancak Peygamber'i sevmek ve saymak ola |
Hz.Muhammed(s.a.v) ve Güzel Ahlakı Yeni bir elbise giydiğinde “Allahım, Sana hamdolsun. Onu bana Sen giydirdin. Onun hayrını ve yapılış amacının en hayırlısını Senden diliyorumî diye dua ederdi (Ebû Dâvud, Libâs 1). Uyumak üzere yatağına uzandığında “Allahım, canımı Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana havale ettim, sırtımı Sana dayadım. Bunu Sana ümit bağladığım ve Senden korktuğum için yaptım. Senin azabından kurtulmak için Senden başka sığınılabilecek hiçbir sığınak ve kurtuluş yeri yok. İndirdiğin kitaplarına ve gönderdiğin peygamberlerine iman ettimî diye dua ederdi (Buhari Tevhîd 34). Uykudan uyandığında “Bizi, öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun. Dirilerek dönüş sadece O'nadırî diye dua ederdi (Buharî, Daavât 7). |
PEYGAMBERİMİZ (s.a.v)'in Geleceğe Dair Verdiği Haberler Her insanın, her toplumun ve her ülkenin bir kaderi vardır. Dünya üzerinde henüz hiçbir insan yaratılmamışken, her insanın gelecekte neler yaşayacağı, bir ülkenin hangi olaylara şahit olacağı, bir toplumun geçireceği evreler ve bu gibi her olay Allah katında tüm detayları ile belirlenmiştir. Ancak insanlar, önceden belirlenmiş, Allah'ın katında yaşanmış ve hatta bitmiş olan bu olayların hiçbirinden haberdar olmazlar. Bunları, ancak yaşadıkça görür ve bilirler. Dolayısıyla gelecek insanlar için gaybtır, yani bilinmezdir. Ancak Allah, bazı kullarına gayba dair bazı bilgiler verdiğini Kuran'da bildirmiştir. Bu kişilerden biri de Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf, zindanda iken, Allah'ın varlığının delillerini anlattığı iki arkadaşına şöyle demiştir: Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim." (Yusuf Suresi, 37) Ayette de bildirildiği gibi, Hz. Yusuf gayb olan bir haberi bildiğini söylemektedir. Bu, Allah'ın Hz. Yusuf'a verdiği bir ilim ve mucizedir. Allah, Hz. Yusuf'a ayrıca rüyaları yorumlama ilmini de vermiştir. Hz. Yusuf -Allah'ın dilemesi ile- gelecekte olacak bazı olayları görebilmektedir. Hz. Yusuf'a verilen ilmin bir benzeri başka peygamberlere de verilmiştir. Allah ayetlerde, elçilerinden seçtiği kimselere gayb haberlerini açıklayacağını şöyle bildirmiştir: O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27) Elbette Rabbimiz Peygamber Efendimize de gayba dair pek çok haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah'ın bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle haber verir: Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102) Bu bölümde, Allah'ın, Peygamber Efendimize hem Kuran aracılığı ile, hem de kendisine özel olarak bildirdiği ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleri aracılığı ile bize ulaşan bu gayb haberlerinden birkaçına yer verilecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Kuran Mucizeleri, Harun Yahya, Vural Yayıncılık) Bu haberlerin pek çoğu gerçekleşmiştir ve insanlar da bu mucizeye şahit olmuşlardır. Bu, hem Peygamber Efendimizin Allah'ın elçisi olduğunun hem de Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun delillerinden biridir. |
İSRÂ VE MÎRÂC MÛCİZESİ (Receb 621 M.) a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı İkinci Akabe görüşmesinden sonra, Mekke Devri'nin 11'inci yılı Recep ayının 27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce) Peygamber Efendimizin "İsrâ ve Mîrâc" mûcizesi gerçekleşti. İsrâ, gece yolculuğu ve gece yürüyüşü; Mîrâc ise, yükseğe çıkmak ve yükselme âleti demektir. Bu büyük mûcize, gecenin bir bölümünde cereyân ettiği ve Rasûlullah (s.a.s.) bu gece semâlara ve yüce makamlara yükseldiği için bu mûcizeye "İsrâ ve Mîrâc" denilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin 1'inci âyetinde: "Kulu Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece Mescid-i Harâm'dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O işitir ve görür." buyrulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı yazılan âyet-i kerime ile sâbittir. Mescid-i Aksâ'dan semâlara ve yüce makamlara yükseldiğini ise, Peygamber Efendimizden nakledilen sahîh hadîs-i şerîflerden öğrenmekteyiz. Hadîs-i şerîflerde anlatılanların özeti şöyledir.(114) Rasûlullah (s.a.s.) bir gece Kâbe'nin "Hatîm" denilen kısmında iken, Cebrail'in getirdiği "Burak" denilen bineğe binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya gelip burada namaz kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek, semâlara yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ, 3'üncü semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda Hz. İdrîs, 5'inci semâda Hz. Harûn, 6'ıncı semâda Hz. Mûsâ ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim ile görüştü. Bunlardan her biri Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp tebrik ettiler, "hoşgeldin sâlih kardeş," dediler. Daha sonra "Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesler duyuluyordu. Sidretü'l-müntehâ'dan ötesi, sözle anlatılması mümkün olmayan bir âlemdi. Buraya kadar beraber oldukları Cebrâil de buradan öteye geçememiş, "benim için burası sınırdır, parmak uçu kadar daha ilerlersem, yanarım..." demiştir Mîrâcta Cenab-ı Hakk, sevgili Peygamberine nice âlemler gösterdi. Kuluna vahyedeceğini vâsıtasız vahyetti. Bu makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey verildi.(115) 1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116) 2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti (Amene'r-rasûlü...) vahyedildi. 3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e girecekleri müjdesi verildi. |
İnsandan maksat, en mükemmel fert olan Resûl-i Kibriya’dır... Allah var idi, O’ndan başka hiçbir varlık yok idi. Cenab-ı Hak ilk defa Peygamber Efendimiz’in (asm) nurunu yarattı ve yokluk fezasına attı. O’nun nurundan arş, kürsi ve levh-i mahfuz yaratıldı. Demek ki, Peygamber Efendimiz (asm) bu kâinatın hem çekirdeği hem nuru hem esası ve hem de en mükemmel bir meyvesidir. “Şu kâinatın Sânii, şu kâinatı, bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makasıdın medarı, Zât-ı Ahmediye (asm) olduğu için, kâinattan evvel Sâni’-i Kâinat’ın nazar-ı inayetinde olması ve en evvel tecellisine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür. Demek vücuden en âhir, manen de en evveldir. Hâlbuki Zât-ı Ahmediye (asm), hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medar-ı kıymeti ve bütün maksadların medar-ı zuhuru olduğundan en evvel tecelli-i icada mazhar, onun nuru olmak lâzım gelir.” (1) Cenab-ı Hak, Hadis-i Kudsi’de “Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim.” buyurmaktadır. Evet, her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister. İşte Cenab-ı Hakk, cemal ve kemaline en cami ve en mükemmel ayna olarak Peygamber Efendimizi’i (asm) yaratmıştır. Cenab-ı Hak en çok habibim dediği Hazret-i Peygamber’i (asm) sevmiş ve O’nu birçok nimetlere mazhar etmiştir. Allah’ı en çok seven ve sevdiren, O’ndan en çok korkan ve takdir edip zikreden O’dur. “Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a’zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (asm) dinindeki a’zamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlem’in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zâttır. Hem Sâni’-i Âlem’in nihayet cemalde olan kemal-i san’atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zâttır.”(2) 600 senelik bir fetret döneminde insanlık âlemi zulüm, cehalet, dalalet karanlığı içerisindeyken; Cenab-ı Hakk’ın “Ey Habibim! Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” hitabına mazhar olan Habib-i Zişan Efendimiz (asm), güneşi gölgede bırakacak bir nur ile dünyaya tecelli etti. O’nun (asm) nuru gözleri kamaştırdı, ulvi sesi kulakları doldurdu ve feyz-i hidayeti kalplere yerleşti ve bütün insanlığı aydınlığa kavuşturup, nev’i beşeri medeniyetin en yüksek mertebesine çıkardı. İnsanların muhtaç olduğu maddi ve manevi bütün hakikatleri kısa zamanda şimşek gibi bir sürat ile ikmal ederek, herkesi istidadına ve kabiliyetine göre saadetin en yüksek mertebelerine çıkardı. Âlem, onun ile yeni bir devr-i nur ve devr-i saadete girdi. “… o nur olmazsa kâinat da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedi’ bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.” (3) Alemlere rahmet olarak gönderildi... Peygamber Efendimiz (asm) bütün âlemlerin ve feleklerin yaratılma sebebidir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Zira O (asm) bütün insanlara, cin ve meleklere pek büyük bir rahmettir. Bütün çiçek ve ağaçların yetişmeleri ve inkişaf etmeleri için nasıl güneşe ihtiyaç varsa, gönüllerin tenviri ve akılların teshiri için de bir hidayet güneşi olan Zat-ı Muhammediyeye (asm) o derece ihtiyaç vardır. Daha doğduğu gecede Kâbe’deki putların yere serilmesi, Mecusilerin taptığı ateşin sönmesi, Sava nehrinin yere batması, Kisra Sarayı’nın yıkılması gibi hâdiseler Fahr-i Kâinat Efendimizin (asm) gelişini müjdelemişlerdir. Çünkü “Bütün mahlûkatın en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bahiri ve en azîmi ve en kerimi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını latif secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî Âdem’in bülbül-ü zül-Kur’an’ı Muhammed-i Arabî (asm)” (4) dünyayı teşrif etmiştir. Bu hakikati ifade etmek için Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “De ki: Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (5) buyurmuştur. Zira O Zat (asm) kalplerdeki kat kat buzları eriterek, yerlerine nice gül ve meyveler yetiştirdi. Peygamber-i Zişan Efendimiz (asm) insanları hidayete erdirerek, onları kendileri gibi mahlûk olan putlara, yıldızlara, ateşe ve batıl şeylere tapmaktan kurtarıp; onlara Vahid, Ehad ve Samed olan Zat-ı Zülcelâl’i tanıttırıp, yalnız O’na ibadet edileceğini bildirip tevhidi ilan etmiştir. 23 sene gibi kısa bir zamanda İslâm nurunu dünyanın her tarafında parlattırması, insanları vahşetten ve zulümden kurtarması ve bütün akılları hayrette bıraktırması O’nun (asm) nihayetsiz bir feyze mazhar olmasındandır. “Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O bürhan-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri... Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, La ilahe illallah der, dava eder.”(6) Peygamber Efendimiz (asm) herkese karşı nazikane muamele eder ve hiçbir kimseden menfaat talep etmezdi. Bu ulvi hasletleriyledir ki, herkes ona muhabbet ve itaat ederdi. Medine’ye hicret ederek az zamanda bu kadar fütuhata mazhar olduğu halde dünyaya asla itibar etmedi. Mübarek endamı gayet güzel ve bütün azaları birbirine mütenasip, cismi nazif, kokusu latif, son derece mülayim, halim, mütevazı, vakarlı ve heybetli idi. Bütün hareketleri itidal üzere idi. Güler yüzlü ve tatlı sözlü idi. O’nunla (asm) beraber olan insanlar, O’nun (asm) feyzinden dolayı O’na (asm) can ve gönülden aşık ve muhip idiler. Hazret-i Peygamber (asm) çok cömert, kerim, şefik ve rahim idi. Ahit ve va’dinde sabit, sözünde sadık idi. Elhasıl her türlü medh-ü senaya layık idi. İşte O Zat (asm), asırlardan beri gönüllerde kök salan batıl itikatları ortadan kaldırıp, bütün emir ve yasakları akla muvafık ve hikmete uygun olan Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla insanları saadet-i dareyne kavuşturmuş ve kıyamete kadar değiştirilmeyecek bir din tesis etmiştir. En mükemmel dinin Peygamber’i... Evet, O’nun (asm) tesis ettiği İslâmiyet en mükemmel bir din-i ilahidir. Çünkü en son dindir. Zira sonra gelen peygamberin ve getirdiği dinin, evvelkilerden daha mükemmel olması tedric kanununun bir gereğidir. Her hak din zatında mukaddestir. Ancak o dinin peygamberleri faziletçe birbirinden üstündürler. Zira o peygamberlerin getirdiği ahkâmlar, birbirinden farklıdır. En son gelen daha kapsamlı ve daha üstündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak: “İşte şimdiye kadar zikrettiğimiz resullerden kimini kimine üstün kıldık.” (7) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Mesela, Hazret-i İsa’ya (as) gönderilen İncil’deki, iman, ahlâk, fazilet, irşat, hikmet ve irfan gibi birçok hakikatler, Tevrat’tan daha kapsamlı olduğu için, onun hükümlerini neshetmiştir. “Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem’ ile onların nâsihidir.”(8) Zaman geçtikçe insanların ilimleri ve tecrübeleri gelişerek terakki ettiğinden, sonra gelen her dinin de önceki dinden daha kâmil ve daha kapsamlı olması hikmetin gereğidir. “Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar. Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.” (9) Demek ki, sonra gelen peygamberlerin dinleri, geçmiş peygamberlerin dinlerine kıyas olamaz derecede üstündür. Çünkü geçmiş peygamberlerin zamanındaki insanların anlama kabiliyetleri daha az olduğundan dinleri de onların idraklerine uygun idi. “Geçmiş peygamberler ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur.” (10) “Hazret-i Peygamber’in (asm) en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Evet, her bir kelimesinde birçok hikmetler bulunan bu sonsuz nuru her kim dikkatle okursa, ondaki i’caz ve üsluba; ifadelerindeki belagat ve fesahate hayran olmaması mümkün değildir. Kur’an, 1400 sene önce nazil olduğu halde, sanki yeni nazil olmuş gibi, tazeliğini muhafaza etmektedir. “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşiyor.”(11) Çünkü o ezelden gelmiş ve ebede gidecektir. İlim ve irfan ne kadar terakki ederse etsin, Kur’an’daki hakikatler nihayetsiz olduğundan hiçbir asır ve hiçbir kimse ondan müstağni kalamaz. Evet, Kur’an, iki dünyanın saadetini temin etmiştir. Beşer nelere muhtaç ise hepsi onda mevcuttur. “Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de bulunmasın.” (12) Evet, “Kur’an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor.”(13) Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği hükümlerin birçoğu daha önce gelen semavî kitaplarda yoktu. Bu bakımdan Kur’an, geçmiş dinî kitapların fevkindedir, İslâm dini de diğer dinlerden daha üstündür. Geçmiş peygamberlerin şeriatları ancak İslâm diniyle ikmal olmuştur. Bu bakımdan en mükemmel din İslâm’dır. (1) Sözler, s. 580. (2) Sözler, s. 576-577. (3) Sözler, s. 237. (4) Sözler, s. 356. (5) İsra Sûresi 17/81. (6) Sözler s. 235 (7) Bakara Sûresi, 2/253 (8) İşarat’ül İcaz, s. 51 (9) İşarat’ül İcaz, s. 51 (10) Şualar, s. 220. (11) Mektubat, s. 475. (12) En’am Sûresi 6/59 (13) İşarat’ül İ’caz, s. 119. |
Sen Bir Kere Doğmazsın Efendim! Sana çok muhtâcız Yâ Rasûlallah! Kapına dönüp de Sana “ Medet Sultânım! ” demeye bile mecâlimiz kalmadı. Buna yüzümüz yok Efendim! Sürüm sürüm bir hâldeyiz. Ama her şeye rağmen Efendim, Senin “ Kardeşlerim! ” dediğin kudsîler olduklarına cân-ı gönülden inandığımız birileri var. Onlara “ Garipler ” diyorlar. Duyduk ki Sen de, on dört asır ötesinden onlara bir selâm çakmış ve “ Tûbâ li'l-gurabâ-Gariplere ne mutlu! ” buyurmuşsun. Uğruna gurbeti seçmişler ve bu vesileyle, Sana kurbeti kazanabileceklerini ümit etmişler Efendim. Artık hiç şüphemiz kalmadı ki, (“ Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler. ” Birisi sordu: “ Bizim azlığımızdan mı? ” Allah Resûlü: “ Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘ vehn ' atacak ” dedi. Yine birisi sordu: “ Ey Allah'ın Resûlü vehn nedir? ” Cevap verdi: “ Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi! ”) buyurduğun o tâlihsiz günlerdeyiz yâ Resûlallah! Aynen buyurduğun gibiyiz. Bir yığın âciz, perişân ve kimsesiz. Acınacak haldeyiz. Onulmaz dertlerle sarmaş dolaşız biz. İşte Efendim pür-perişân hâlimiz! Atalarımız gibi olamadık henüz. ‘Henüz' diyorum, zirâ ümitvârız olacak yâ Resûlallah. Çünkü Senin bir Şanlı Elçin bu müjdeyi bir asır önce sunmuş: “ Şu istikbâl inkilâbâtı içinde en müthiş ve gür sedâ İslâm'ın sedâsı olacak. ” demiş ve bu uğurda bir yığın cehdle çekip, gitmiş. Çekip gitmiş ama gelecek baharın da tohumlarını saçarak gitmiş. Buna imanımız tam Efendim. Tam olmasına tam da, ama ne zaman? Bunun cevâbını ararken kendime bakıyorum, ümidim tamamen buğulanıyor. Ama yine de ümitvârız. Fakat şimdilerde bir yönden pek ürkütücü halde olduğumuz da kesin Efendim. Ancak her şeye rağmen Efendim, her şeye rağmen, Bahar Çiçekleri bir bir açılışta. Bahara yolculuk var karakışta. Senin çelimsiz gibi görünen o üveyklerin, dağda bayırda yokuşta; Senin o bayıltan-çıldırtan güzelliğini muhtâç sînelere taşıyıştalar Efendim. Tekrâr Kutlu Doğum günün gelmiş Efendim! N'olur bir kez daha gönlümüze, günümüze, bize doğuver! Öğrendik ki, Sen sadece bir kez doğmazmışsın. “ Sen bizler gibi sâdece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de mütevâzı matlaın.. ” Bunu, Asrımıza güneş gibi doğan ve kendisiyle Seni tanıma şerefine erdiğimiz ayrı bir Kutlu'dan öğrendik Efendim. Şereflendir Sana muhtâç gönüllerimizi ve kupkuru dünyâmızı. Yok fazla bir hediyemiz, farkındayız. Belki gözyaşımız da pek eksik. “ Hüve'l-habîbüllezî türcâ şefâatüh, li-külli hevlin mine'l-ehvâli muktehımi. Mevlâye salli ve sellim dâimen ebedâ. Alâ habîbike hayri'l-halki küllihimi .” okuyanlar var geceler boyu. Ama ihtimâl bütün bunlar, dertlerimiz yanında çok küçük çabalar. Ancak, işleri sadece vesilelik olan, ve kendilerini, aslında başka sevimsiz şeylerde de kullanılma ihtimâli de varken sadece güllerin dibine toprak atan birer kürek gibi gören ve bu şekilde envai türlü güllerin neşv-ü nemâ bulmasına vesilelik yapanlar sayesinde, evet Efendim işte onlar sayesinde, sağda solda çeşit çeşit, Sana hazırlanan taze gül buketleri var. Ama Efendim, bu güllerin çok farklı. Sadece Anadolu'nun bağlarından bahçelerinden derlenmiş değiller. Yeryüzünün muhtelif bölgelerinden bu goncaların. Duyduk ki gönüllerine Sen doğmuşsun onların. Rüyâlarını şereflendirmişsin, bir gece ansızın. Selâm çakmışsın mahzûn ve mütebessim çehrenle tâlihli yüzlerine. Bak bir bir seni heceliyorlar, küçücük kalplerinde sana güzel bir mekân hazırlamışlar, orada sevgini büyütüyorlar. Senin altın halkana diziliyorlar bir bir. Hangi birisine sorulsa, “ O Güzeller Güzeli buraya da geldi ” diyorlar, yüzleri gülüyor ve şevkten şevke uçuyorlar Efendim. Onlar, ebedî hicrândan kurtulmaya başladılar artık. İşte bu, bir yönüyle tâlihsiz ama bir yönüyle güzel doğuşların otağı olan şu günler, bizi garip bir duyguya itiyor. Bunlara bakıp seviniyor ve ümitle şahlanıyoruz. Ama diğer yöne yüzümüzü çevirince, liyâkatsizliğimize bakınca, genel mânâda ümmetinin durumunu düşününce… kan ağlamamız gerektiğinin farkına varıyoruz. Bizim en azından hızlı olmamız, kanatlanmamız gerektiği kesin. “ Bütün bunları sorarlar bize. Bu kadar rahat bir ortam, bu kadar önemli-kazançlı ve elzem bir iş; ama bu kadar da cılız bir performans, sorarlar bunun hesabını bizden .” diyen Hak Dostu, herhalde haklı Efendim. ÂH EFENDİM! Bak şimdi, Senin o bütün dünyalara açık, hattâ zebânileri bile içine alacak, onları bile ümitlendirecek kadar geniş ve ihtişâmlı kapındayız Efendim. Sense hep aynısın, hep aynı güzellikte, hep aynı zümrüt zirvelerdesin. Yıllar evvel, küçücük gönlümde oluşturduğum muhteşem bir tablo, muazzam bir portresin. Ve orada, günden güne -inşallah- zirveleşiyorsun da. Çokları Sen'den bir berât beklediler Efendim. Çünkü o engin şefkatin, o bî-pâyân lütfundur ki çâresizlere çâre olur Efendim. Bu yüzden bizler de hayatımızın sonuna kadar onu bekleyecek ve hep bu ümitle yaşayacağız Efendim. Ellerde kelepçe, ayaklarda da pranga ve Sen'siz gibiyiz. Senin, gül kokulu atmosferini teneffüs edememek bende'lerinin gönlünü kasıp kavuruyor, kurutuyor Efendim. Bildiğim tek bir şey var. O da, Sana liyâkatsizliğim, Seninse engin şefkatin ve bir de o gül cemâlini özleyişim. Bu üç halden başka bir hâlim yok gibi. Bende liyâkatsizlik, Sende engin bir şefkat ve bir de yine bende'nde fakirce bir özlem. 14 asır evvel maddeten gurûb edip gittin. Sabah aydınlığı gibi o bütün güzelliğinle bir kez daha bizlere maddeten ve mânen ne zaman doğacaksın Efendim! MEDİNE'NİN GÜLÜ'NÜN HUZURUNDA Hani bir hak dostu, hayat boyu senin yolunda yaşamış. Sonunda ölüm gelip çatınca, gözleri tavana dikilmiş, can veremez olmuş. Sıkıntı, ter ve gözyaşı… Etrafındakiler dehşetle ürperiyorlar ve olup biteni seyrediyorlar. Ve bu mübarek zât, o yaşlı ve hastalıklı haliyle, bî-mecâl tavrıyla da olsa, sedyesinden doğruluyor “ Zahmet buyurdun Ya Rasûlallah! ” diyor. Evet Sen gelmişsin ve Senin ümmetinden olan bu zata, son anda bile olsa yardım elini -mânen- uzatmışsın Efendim. Bak işte, dertli sîneler, yüzler-binler senin müşfik kapında. Ağlıyorlar, yalvarıyorlar, yakarıyorlar ve dertlerini sana arzediyorlar bir bir. Kimi Malezyalı, kimi Sudanlı, kimi Türkiyeli, kimi Kızgızistanlı, kimi Tunuslu... Kısacası Dünya'lılar işte Efendim. Senin Dünya ve Ukba'yı kapsayan Rahmet kapındalar. Benim de diyeceklerim var Efendim. Ancak yüzüm yok. Mahcûbum. Hem de çok... Buna rağmen benimle gelen selâmlar var. Sana selâm söylediler Efendim. Elçiyim. Aracıyım. Sadece bir vesileyim. Busayrî'nin ifâdesiyle “ölmüş-ufalanmış kemiklere okunsa, onları diriltecek kadar tesirli o mübârek adının” senin huzurunda anılmasını isteyen karasevdalıların var Efendim. Binlerce kilometre uzaklıklardan sana selâm ve hürmetlerini gönderdiler Efendim. Efendim! İşte huzurundayım. İşte ben. Mücessem bir cürüm. Baştan ayağa yâre. Kalbi pâre pâre. Gönlünde bere üstüne bere. Ömür yarılanmış, günahlarla haşir neşir olmuş habire. İşte ben Efendim. Kalbim buruk. Gönlüm kırık. Ruhum dağınık mı dağınık... Yüzüm yoktu. Biliyorum. Ama dergâhın çok büyük. Köyün çok güzel. Medine'n çok tatlı. Yüzün çok müşfik. Adın çok ulu. Mübarek gönlün çok engin ve bitirim. Sen, Ebû Cehillere bile elini uzatırdın. Sen, Ebû Süfyan'ları bile affettin. Sen Vahşî'leri bile bağışladın ve onların kimisini insanlığın ayları, yıldızları yaptın. Sen, kimleri eritmedin, kimleri affetmedin ki âh Efendim. Kimleri sarıp sarmalamadın ki âh Sultanım. İşte bundan dolayı ümitliyim… Yıllar evvel gelmiştim bir kez daha huzuruna. Sene 96'ydı. Henüz toydum. Yollardaydım. Ama şimdi aradan geçen bunca zamanda yaralandım, berelendim. O dönemler hamdım. Sonraları pişeceğimi sandım. Ancak şimdi ne piştim, ne de yandım. Sadece kurudukça kurudum, pörsüdükçe pörsüdüm Efendim. N'olursun, kutlu doğumla bir kez daha doğ Efendim. Kalbimize, gönlümüze, günümüze, bütün bir dünyaya Efendim. Bizlere derman ol, yar ve yardımcı ol, şefâatini esirgeme gedâlardan Efendim. Kutlu Doğum'la bütün yeryüzünü tekrar şereflendirmen dileklerimle… (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) |
PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜZEL HUYLARINDAN BAZILARI Hüccet-ul İslam olarak bilinen İmam Gazali; Tirmizi, Taberani, Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace gibi büyük İslam alimlerinden derleyerek, Peygamber Efendimizin güzel huylarından bazılarını şöyle özetlemiştir: http://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r1_c1.jpghttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r2_c1.gif Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir. http://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r2_c5.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/cerceve_r3_c1.gif http://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c2.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c3.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c5.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c6.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r5_c4.jpghttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gif"Resulullah insanların en yumuşak huylusu, en yiğidi, en adili ve en namuslusu idi. O, insanların en cömerti idi. Allah'ın kendisine verdiklerinden hurma, arpa ne olursa olsun yalnız senelik yiyeceğini ayırırdı, geri kalanını Allah yolunda harcardı. Kendisinde bulunan bir şey istendiğinde verirdi. (Rad Suresi, 35) O haya olarak da insanların en mükemmeliydi. Rabbi için kızar, şahsı için öfkelenmezdi. Kendisi veya sahabeleri zarar görse bile hakkı uygulardı. Allah Rasulü insanların en alçak gönüllüsü, lafı uzatmadan en beliğ konuşanı, en güler yüzlüsüydü. Dünya işlerinden hiçbir şey kendisini endişeye düşürmezdi. Medine'nin öbür ucundaki hastaları ziyarete gider, güzel kokudan hoşlanır, pis kokulardan tiksinirdi. Fakirlerle oturur, yoksullarla yerdi. Kimseye kaba davranmazdı, kendisine özür beyan edenin özrünü kabul ederdi. Latife yapar idi ama hakkı söylerdi. Mübah oyunları gördüğünde men etmezdi, hanımlarıyla yarış yapardı. Zavallıları yoksulluklarından dolayı horlamaz, zengine de varlığından dolayı saygı göstermezdi, onu da bunu da Allah'a eşit olarak çağırırdı. Allah Teala üstün huyu ve mükemmel siyaseti onda birleştirmişti... Allah Teala ahlakın bütün güzelliklerini, iyi yolları, öncekilerin ve sonrakilerin başlarından geçmiş ve geçecek hadiselerin haberlerini, ahirette kurtuluşa ve saadete erdirecek hususları, dünyada gıpta edilip peşinden gidilecek ve gidilmeyecek herşeyi ona öğretmişti. Allah Teala, onun buyruklarına itaat ve hareketlerinde kendisinin izinden gitmeye bizleri muvaffak kılsın."155 http://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r1_c1.jpghttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r2_c1.gif Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik. http://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r2_c5.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/cerceve_r3_c1.gif http://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c2.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c3.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c5.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r4_c6.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gifhttp://www.hazretimuhammed.org/res/cerceve_r5_c4.jpghttp://www.hazretimuhammed.org/images/spacer.gif(Bakara Suresi, 151) |
ALLAH PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İ HER ZAMAN KORUMUŞTUR Allah, Peygamberimiz (sav)'in ve tüm müminlerin yardımcısı ve koruyucusudur. Allah, Peygamberimiz (sav)'e her zaman yardım etmiş, onun için zorlukları kolaylıklara çevirmiş, yolunu açmış, onu maddi ve manevi olarak güçlendirmiş, salih müminlerle desteklemiş, düşmanlarının ise basiretlerini kapatarak, güçlerini alarak, tuzaklarını bozarak Peygamberimiz (sav)'e zarar vermelerini engellemiştir. Allah Tevbe Suresi'nde, Peygamberimiz (sav)'in yardımcısı olduğunu şöyle bildirir: Siz O'na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O'na yardım etmiştir… (Tevbe Suresi, 40) Ayette bildirildiği gibi, Peygamberimiz (sav) hiçbir zaman başkalarına muhtaç olmamış, Allah ona her zaman yardım etmiştir. Bu nedenle Peygamberimiz (sav)'in yanında bulunan hiç kimse yaptığı hizmet veya yardımlardan dolayı Peygamber Efendimizi minnet altında bırakamaz. Çünkü gerçekte Peygamberimiz (sav)'e yardım eden Allah'tır ve o kişi olmasa da Allah başka bir insanı, meleklerini veya cinleri vesile edip Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e yardım eder. Allah bir başka ayetinde ise, Peygamberimiz (sav)'e insanlardan korkmadan büyük bir cesaretle, hak olarak bildiği dini, insanlara tebliğ etmesini bildirmiş ve onu koruyacağını vaad etmiştir. Ayette şöyle buyrulur: Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi, 67) Allah'ın gücünü, olayların iç yüzünü kavrayamayan sığ ve dar görüşlü inkarcılar, Peygamberimiz (sav)'e karşı üstün gelebileceklerini, onu korkutabileceklerini veya etkisiz bırakabileceklerini sanmışlar ve bu nedenle sürekli tuzaklar kurmuşlardır. Bu insanlar, Allah'ın Peygamberimiz (sav)'in üzerindeki korumasının farkında değildirler ve bunu kavrayamamaktadırlar. Kendilerini Peygamberimiz (sav)'den çok daha üstün ve güçlü zannetmişlerdir. Ancak Allah, hepsinin biraraya gelerek kurdukları çok detaylı tuzakları bozmuş, hatta bir mucize olarak kurdukları tuzakları kendi aleyhlerine döndürmüştür. Hiçbir tuzakları işe yaramamıştır. Biraraya gelip tuzaklarını planlarken, Allah'ın onları gördüğünü, işittiğini, içlerinden geçenleri okuduğunu anlayamayan, Peygamberimiz (sav)'den gizleseler bile Allah'tan gizleyemeyeceklerini kavrayamayan, Peygamberimiz (sav)'in tüm gücün sahibi olan Allah'ın sevgili kulu ve dostu olduğunu düşünmeyen bu insanlar için Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir: Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30) Allah bir başka ayetinde ise, Peygamberimiz (sav)'e kimsenin zarar veremeyeceğini, Allah'ın, Cibril'in ve salih müminlerin onun dostu, yardımcısı, destekçisi olduğunu şöyle haber vermektedir: Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalbleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler. (Tahrim Suresi, 4) Allah, Duha Suresi'nde ise Peygamberimiz (sav)'in üzerindeki yardım ve nimetlerini şöyle bildirmiştir: Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? (Duha Suresi, 3-8) Peygamberimiz (sav), her işinde, en zor anlarında dahi Allah'ın kendisine yardım edeceğini bilerek, tevekkül etmiş, korku ve endişeye kapılmamıştır. Yanındaki müminlere de Allah'ın kendileri ile birlikte olduğunu, herşeyi görüp işittiğini söylemiş, onların da sukunet içinde olmalarına vesile olmuştur. Peygamber Efendimizi örnek alarak onun yolunu izleyenler de, Allah'ın rahmetinden ve yardımından hiçbir zaman umut kesmemeli, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini umarak hayırlarda yarıştıkları sürece Allah'ın daima onların yanında olduğunu bilmelidirler. Allah bir ayetinde müminlere şöyle bir vaadde bulunur: … Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40) PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN TEMİZLİĞE VERDİĞİ ÖNEM Kalp ve ahlak temizliği kadar beden, giysi, mekan ve yediği yiyeceklerin temizliği de Müslümanların en belirgin özelliklerindendir. Bir Müslümanın saçları, eli, yüzü, bedeninin her yeri daima tertemiz olur. Kıyafetleri de her zaman temiz, bakımlı ve düzgündür. Çalıştığı veya yaşadığı mekanlar da her zaman derli toplu, temiz, hoş kokulu, havadar ve ferahlık verici olur. Müminlerin bu özelliklerine en güzel örnek yine Peygamberimiz (sav)'dir. Allah, bir surede Peygamberimiz (sav)'e şöyle buyurmuştur: Ey bürünüp örtünen, Kalk (ve) bundan böyle uyar. Rabbini tekbir et (yücelt) Elbiseni temizle. Pislikten kaçınıp-uzaklaş. (Müddessir Suresi, 1-5) Allah Kuran'da müminlere temiz olan şeylerden yemelerini bildirmiş, Peygamberimiz (sav)'e de, temiz olan şeylerin helal olduğunu müminlere bildirmesini söylemiştir: "Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin…" (Müminun Suresi, 51) "Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size helal kılındı." Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakalayıverdiklerinden de -üzerine Allah'ın adını anarak- yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir." (Maide Suresi, 4) Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde de müminlere temiz olmayı şöyle öğütlemiştir: "Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer."31 PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN DUALARI http://www.hazretimuhammed.org/res/89.jpg Hafız Halil Efendi. Tezhip. Fatiha Suresi 1-7. ayetler: "Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla, Hamd Alemlerin Rabbi'nedir. Rahman ve Rahimdir. Din gününün malikidir. Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet; Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil." Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in gece dua için kalktığı bildirilir. Şu bir gerçek ki, Allah'ın kulu (olan Muhammed,) O'na dua (ibadet ve kulluk) için kalktığında, onlar (müşrikler,) neredeyse çevresinde keçeleşeceklerdi. De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum." (Cin Suresi, 19-20) Kuran'da birçok ayette Peygamberimiz (sav)'in dualarından bahsedilmektedir. Peygamberimiz (sav) dualarında Allah'ı sıfatları ile anarak O'nu yüceltmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Kuran'da bildirilen dualarından biri şöyledir: De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (Al-i İmran Suresi, 26) Peygamberimiz (sav) de, tüm diğer peygamberlerde olduğu gibi ins ve cin düşmanlarının tehditi ve baskıları ile karşı karşıya kalmıştır. Onların bu baskılarına karşı sabır ve dayanıklılık gösteren Peygamber Efendimiz'e, şeytanın olumsuz telkinlerine ve manevi saldırılarına karşı Allah'tan şöyle yardım istemesi emredilmiştir: http://www.hazretimuhammed.org/res/91.jpg David Roberts, Muayyad Camii Ve de ki: "Rabbim şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim." (Müminun Suresi, 97-98) Peygamberimiz (sav)'e, dualarında Allah'tan bağışlanma dilemesi ve Rabbimizin merhametini zikretmesi şöyle emredilmiştir: Ve de ki: "Rabbim bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminun Suresi, 118) Rivayetlerde ise, Peygamber Efendimizin Allah'a kendisine güzel bir ahlak ve iyi bir huy vermesi için dua ettiği ve dualarında Allah'a şöyle yalvardığı belirtilir: "Allah'ım! Yaratılışımı ve ahlakımı güzelleştir. İlahi! Beni ahlakın kötülerinden uzaklaştır."32 Allah'ın, "De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?…" (Fatır Suresi, 77) ayetiyle de bildirdiği gibi dua müminler için çok önemli bir ibadettir. İnsan, acz içinde, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilerek, umarak ve korkup sakınarak, her konuda Allah'a yönelmeli, herşey için O'na dua etmelidir. Peygamber Efendimizin ve Kuran'da duaları zikredilen diğer peygamberlerimizin duaları müminler için en güzel örneklerdir. Onlar dualarında hem Allah'a nasıl teslim olduklarını, Allah'ı tek dost ve yardımcı olarak gördüklerini göstermişler, hem de Rabbimizi en güzel isimleri ile yüceltmişlerdir. Peygamberlerimizin dualarında ayrıca hiç vakit gözetmeden, her an dua ettikleri ve ihtiyaç içinde kaldıklarında hemen Rabbimize yöneldikleri görülmektedir. |
Peygamber sevgisinin, sevgi rehberliği ve sünnetine bağlanma biçimlerini dünkü yazıda ele aldıktan sonra, salât ve selâm duası ile yakınlarını sevmeyi ele alalım. Salât ve Selâm Duası Hz.Peygamber (s.a.), adı Muhammed veya görevi gereği rasûl/Rasûlullah sıfatlarıyla kelime-i şehâdette, ezanda, kâmette, tahiyyât, salli-bârik dualarında ve başka dualarda, her Müslüman tarafından her gün defalarca sevgi ve saygıyla anılmaktadır. Peygamber'e sevgi ve saygının bir gereği de, Yüce Allah'ın emrettiği gibi, ona salât ve selâm getirmektir: "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler: Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selâm getirin." (Ahzâb, 33/56) Bu âyetteki "salât" kelimesi için, genellikle "övmek" anlamı verilirse de, "örnek almak/göstermek" anlamı da verilebilir. Hz.Peygamber'in (s.a.) adı anıldığında, duyulan derin bağlılığı göstermek üzere, sağ ellerini kalplerinin üstüne getirerek salât ve selâm duası yaparlar. Ey sûret-i hak, kemâl-i mutlak, Sen nûr-ı vücûdsun muhakkak. Olsaydın eğer ademde pinhân, Zulmette kalırdı hayyiz-imkân. Zâhirde eğerçi sen beşersin, Bâtında fakat neler nelersin. Menşûr-i kemâlidir müeyyed, Sallû sallû alâ Muhammed (Ahmed Avni Konuk) (sûret-i hak: hakkın ve hakikatin temsilcisi; nûr-ı vücud: varlığın ışığı; adem: yokluk; pinhân: gizli; hayyiz-imkân: evren; zâhir: görünüş, dış; eğerçi: her ne kadar; bâtın: iç, öz; menşûr-i kemâl: mükemmelliğin örneği; müeyyed: desteklenmiş, pekiştirilmiş) Salâtu selâmın en kısası, "Allahümme salli alâ Muhammed" biçimindedir. Salli-Bârik, Salât-ı Tefrîciyye ve Salât-ı Münciye gibi türleriyle Salavât-ı Şerîfe'ler ise, daha özel, uzun ve ayrıntılı salâtu selâm dualarıdır. Salâtu selâm dualarını okumaya, Türkçemizde, bağlılığını bildirmek ve göstermek anlamında "salevât/salâtu selâm getirmek" deriz. Hz.Peygamber (s.a.), kendisine salâtu selâm getirene Allah'ın on defa rahmet edeceğini (Müslim, salât, 70; Ebu Davud, vitr, 26), on günahı bağışlayacağını ve derecesini on kat yükselteceğini (Nesâî, sehv, 55), yanında adı anıldığı halde sevgi cimriliği yaparak salâtu selâm getirmeyenin cimrinin teki olduğunu (Tirmizî, daavât, 101) belirtmiştir. Hz.Muhammed'i (s.a.) sevgi ve saygı (tazim) ifade eden "Hz.Muhammed, Hz.Peygamber, sevgili peygamberimiz, habîb-i ekrem, rasûl-i ekrem, server-i kâinât:evrenin efendisi, iki cihan güneşi" gibi sözlerle anmak da, salât ve selâmın bir uzantısıdır. Yakınlarını Sevmek: Ehl-i Beyt Sevgisi Hz.Muhammed'i (s.a.) sevmek, onun evladını, aile halkını, ashâbını ve bütün ona bağlananları sevmek demektir. Bunlara, geniş anlamda "ehl-i beyt" denir. Peygamberimizin veda hutbesinde Müslümanlara bıraktığını söylediği iki önemli şeyden, birisi Kur'an-ı Kerim'dir, öteki ehl-i beytidir. (Müslim, fedâilü's-sahâbe, 36) "Mü'minler, ancak kardeştir." (Hucurât, ) Hz.Peygamber (s.a.) de, şöyle buyurur: "Sizden biri, kendi şahsı için sevdiğini, mü'min kardeşi için de sevip arzu etmedikçe, gerçek mü'min olmaz." (Buharî, iman, 7) Akrabası olan bir aile için de, şunu belirtir: "Filân aile, benim dostlarım ve sevdiklerim değildir. Benim dostlarım, ancak Allah ve sâlih mü'minlerdir. Onlara gelince, ben sadece arada bulunan akrabalık bağını devam ettiriyorum." (Buharî, edeb, 14; Müslim, iman, 366) Peygamber Sevgisinin Sonucu ve Karşılığı Hz.Peygamber (s.a.) kıyametin ne zaman kopacağını soran birine, ne gibi hazırlığı olduğunu karşı soru olarak sordu. Pek hazırlığı olmadığını, ama Allah ve Rasûlü'nü sevdiğini söyleyince, şu müjdeyi verdi: "Öyleyse sen, sevdiklerinle beraber olacaksın." Peygamberimiz'in ashâb-ı kirâmı, bu müjdeye çok sevinmiştir. (Buharî, fedâilü ashâbi'n-nebî, 6, edeb, 95; Müslim, birr, 161-165) Bu müjde, şartlarına uyduğumuz takdirde, bizim için de gerçekten sevindirici bir müjdedir. |
Hayır işlemeyi, kötülüklerden sakınmayı ve fakirleri sevmeyi nasip etmesi, insanlar hakkında bir fitne geleceği zaman, canını alması pahasına o fitneye maruz bırakmaması için Rabbine yalvarırdı. (Ahmed, Müsned, I, 368...). Bir meclisten kalktığında şöyle dua ederdi: “Allah'ım, bizimle Sana isyan sayılan şeyler arasında engel olacak korkunu, bizi cennetine ulaştıracak taatini, dünya musibetlerini gözümüzde hafifletecek kuvvetli imanı bize nasip eyle. Allah'ım, hayatta kaldığımız sürece bizi kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır ve biz ölünceye kadar onları bizden alma. Bize zulmedenlerden öcümüzü al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım eyle. Bize dini musibet verme. Dünyayı bizim en büyük kaygımız ve ilmimizin hedefi yapma. Bize merhamet etmeyenleri başımıza musallat etme!î (Tirmizî, Daavât 79). Güneş ve ay tutulduğunda, yağmur yağmadığında, biri öldüğünde yaptığı dualar ise gayet meşhur olup ilmihal kitaplarında yer almaktadır. Hastalara da şöyle dua ederdi: “Allah'ım! Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider. Şifa ver. Şifa veren ancak Sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki, hastalıktan eser bırakmasın!î (Buharî, Marda 20) Hz. Peygamber her vesileyle bizzat dua etmekle yetinmemiş, bazı sahabilerinden de kendisi için dua etmelerini istemiştir. Mesela, Hz. Ömer'e şöyle demiştir: “Kardeşim, duanda bizi de unutmaî (Tirmizî, Daavât 109). |
CİHAD VE GAYELERİ Bazı art niyet sahipleri, Rasülullah (s.a.)'ın İslâm'ı kabul ettirmek için insanları zorladığını ve İslâm'ı yaymada kılıca başvurduğunu ileri sürerler. Ancak bu kanaat, Allahü Teâlâ'nın şu açık sözüne aykırıdır: "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur." Aynı şekilde bu kanaat, İslâm'ın yayılmaya başlamasından bahseden güvenilir tarihçilerin verdiği bilgilere de ters düşmektedir. Zira Rasülullah, kendilerine güvendiği dostlarını davet etmekle işe başlamış, bunun üzerine Ebubekir Sıddîk, Osman b. Affan, Zübeyr b. Avvâm, Sa'd b. Ebi Vakkas ve Abdurrahman b. Avf İslâm'ı kabul etmişler, daha başkaları onları takip etmişti. Rasülullah (s.a.), hac mevsimlerinde diğer arap kabilelerinden Mekke'ye gelen kabile heyetleriyle görüşür, kendisini tanıtarak onları İslâm'a çağırırdı. Bu heyetlerden olan Evs ve Hazreç'e mensup bir topluluk onun davetine icabet ederek İslâm'ı kabul ettiler. Bu Yesribli müslümanlar, şehirlerine döndüklerinde kavimlerini bu yeni dine çağırdılar. Rasülullah (s.a.), kılıcı kınından çıkarmaksızın veya bir düşmanla mukatele etmeksizin Arap yarımadasında İslâm'ı böylece yaydı. Aynı şekilde Rasülullah, İslâm'ı Arap yarımadasının dışında yaymada da barış yolunu takip etmiştir. Bildiğimiz gibi o, zamanın emir ve hükümdarlarına mektuplar yazarak, onları İslâm'a davet etmişti. "İslâm kılıç tehdidiyle kabul ettirilmiştir iddiaları, şüphesiz Hulefa-i Raşidin'in fethettikleri bölge halkına karşı davranışları, onların dinî hürriyetlerine saygı göstermeleri ve medenî haklarını korumaları hususunda takip ettikleri uygulama ile de bağdaşmaz. Hz. Ömer'in Kudüs halkıyla yaptığı sulhün şartları bu hususu açıkça gösterir. Bütün bunlardan anlaşılır ki, İslâm, kalplere giden yolu tutmuş; onun yüce mesajı, ikna ve delil getirme metodu ile nefislere kolaylıkla yol bulmuştur. Buna, insanlığın milâdî yedinci asrın başlarından itibaren yeni bir ıslâh ediciyi gözlemeye başladığını da ilave edebiliriz. Öyle ki, fesat, hayatın bütün yönlerini kaplamış; Rum, Fars ve Arap ülkelerinde insanlar arasında adalet ölçüleri tamamiyle kaybolmuştu. Bu sebeple insanlar, hakiki eşitlik ve gerçek adalet ile temayüz eden İslâm'ı kabul etmekte acele davranmışlardır. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa uygun olan dine dön ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur, fakat insanların çoğu bilmezler." Rasülullah (s.a.), Mekke'de 13 yıl boyunca, insanları deliller getirerek ve güzel öğütlerle İslâm'a çağırmaya devam etti. Kureyş müşrikleri ise, ona ve ashabına eza ve cefanın her türlüsünü tattırdılar. Rasülullah, onların eziyet ve işkencelerine sabretti. Allahü Teâlâ, indirdiği ayetlerle onun sabırdan bir zırh giymesini ve sabra devam etmesini teşvik ediyor ve ona sabır ve tahammül hakkında örnekler veriyordu. Şu ayet bunlardan biridir: "O halde sen de, Peygamberlerden azim ve irade sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar dünyada kalmış gibi olurlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helâk edilir mi?" Kureyş müşriklerinin Rasülullah ve ashabına karşı eziyetleri iyice şiddetlenince, Allahü Teâlâ ona, müşriklerle savaşmasını emretti. Bu savaş, "Allah yolunda savaş" veya "Cihad" tabiriyle ifade edilir ki, sırf Allah yolunda, sadece Allah rızası için yapılan mukaddes savaştır. Allahü Teâlâ'nın Rasülü ve mü'minlere kendi yolunda savaş iznini verdiği âyetlerden bazıları Mekke, bazıları da Medine devrinde nazil olmuştur. Müslümanlar için cihada izin verilmesinin sebeplerinden bazıları şunlardır: 1- Nefsi müdafaa: Bu hususta Allahü Teâlâ şöyle buyurur: "Kendileriyle savaşılan mü'minlere, savaşma izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar sırf (Rabbimiz Allah'tır) dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar." Başka ayetlerde de şöyle bildirilmektedir: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün. Onların sizi çıkardıkları yerden (yani Mekke'den) siz de onları çıkarın! Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar savaştan ve küfürden vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." "Size ne oldu ki Allah yolunda ve (Rabbimiz, bizi şu halkı zalim olan şehirden çıkar, bize katından bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver!) diyen erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz." Bu âyetlerden savaşın, ancak Allah yolunda nefsi ve buna bağlı olarak ırz ve malı müdafaa ve savunma için meşru kılınmış olduğunu anlıyoruz. 2. Davetin emniyet içinde yürütülmesini temin ve davete engel olanlara karşı müdafaa ki, İslâm'a girmek isteyenler bu dini kabul etmeleri sebebiyle belâya düşeceklerinden korkmasınlar. Nitekim korunmasız zayıf müslümanlardan Ammar b. Yasir, Bilâl-i Habeşi ve diğerleri daha önce bu belâ ve sıkıntılara düşmüşlerdi. Mekke müşrikleri, Rasülullah'a karşı savaşta, diğer Arap kabileleri ile ittifak kurmaya başlayınca Allahü Teâlâ, müşriklerin hepsiyle savaş emrini verdi: "... ve müşrikler sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın ve bilin ki Allah, günahlardan korunanlarla beraberdir." Medine Yahudileri, Rasülullah'la yaptıkları antlaşmayı bozup onunla savaşta Kureyşle işbirliği edince de şu ayet nazil oldu: "Bir kavmin antlaşmaya hainlik yapmasından korkarsan, sen de onların seninle yaptıkları anlaşmayı aynı şekilde onlara at. Çünkü Allah hainleri sevmez." Allahü Teâlâ, mü'minlere, dünyada düşmanlarına karşı zafer vadetmiş, ahiret için de onları güzel nimetlerle müjdeliyerek şöyle buyurmuştur: "Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz." "O topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ummadıkları şeyleri ummaktasınız. Allah bilendir, hikmet sahibidir." "Ey inananlar! İnkâr edenlerle toplu halde karşılaşırsanız, onlara arkalarınızı çevirip kaçmayın. Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek, ya da başka bir birliğe katılmak dışında, arkasına döner kaçarsa Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir. Cehennem varılacak ne kötü bir yerdir. |
Bakınız, nasıl müjdeleyici ve uyarıcı bir peygamber iken, hesap, sevap, ceza, cenneti ve Allah'ın rızasını isteme, Allah'ın azap ve ateşinden korkma konusunda herhangi bir insandan farksız olduğunu tüm mensuplarına ilan ediyor! Eğer Hz. Muhammed davasında samimi ve doğru olmasaydı, bir taraftan Allah'ın elçisi olduğunu ve kendisine Allah'tan vahiy geldiğini söylerken diğer taraftan, bu duaların muhtevalarında da görüldüğü gibi böylesine acizliğini, muhtaçlığını ve hiçliğini, Cenneti kazanmak için var gücüyle çalışması gerektiğini itiraf ve günah işlemekten bu kadar çok korktuğunu ilan eder miydi? Hilekâr bir kişinin böylesine hayret edilecek derecede Rabbinin yolunda fani olması mümkün mü? |
Efendimiz, zıtlıkları bir arada yaşıyordu http://www.zaman.com.tr/2006/04/14/ikindi.jpg Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır. Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslâm’da mühim bir esas olan “sırat-ı müstakîm” yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Meselâ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyden evvel bir yiğitlik ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrâr’ı Hz. Ali (ra), O’nun bu yanını ifade ederken; “Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-i Ekrem’e sığınırdık.” der. Nitekim Huneyn’de öyle olduğu gibi Uhud’da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve âdeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiştir. Daha sonra, “Ölüden diri, diriden de ölü çıkarırsın.” (Âl-i İmrân, 3/27) hakikatinin mazharı olarak, o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten, dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak düşmanı yeniden yakın takibe almış ve Mekke’ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O’nun başdöndürücü cesaretinin ifadesidir ve sahasında benzersizdir. Bir örnek olarak Efendimiz’le Gavres ismindeki bir kâfir arasında geçen hâdise, O’nun korkusuzluk ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gavres, O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve alaycı bir edâ ile: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak “Allaah!” diye nida eder. O’nun sergilediği bu teslimiyet ve Allah’a itimat, elindeki kılıçla karşısında duran Gavres’i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: “Ya şimdi seni kim kurtaracak?” Adam korkusundan sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başlar. O esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar oraya koşarlar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada görüp duyduğu şeylerle “el-Emin”e güven sözü verir ve Allah Resûlü’nün cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidinâ Hz. Ebû Bekir, sırf O’nun adına duyduğu endişeden ötürü telâş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Hâlbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri’nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik olmamıştır. O, endişe içindeki dostu Hz. Ebû Bekir’i “Tasalanma dostum, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40), “O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” sözleriyle teselli ve teskin etmiştir. Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu Zât, aynı zamanda rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir *****n acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun engin şefkati: “Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.” Bir başka sefer, Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında, dünya kadar hâdiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş, onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O’nun bu durumunu garipseyip de hayretle bakanlara: “Gönül mahzun olur, gözler yaş döker; ancak Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.” buyurmuştu.. evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi. Allah Resûlü’nden başkasında, böylesine birbirinden farklı sıfatların, hem bir denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak bir arada olmasını görmek mümkün değildir. Meselâ, Sahabe-i Kiram’dan, Nebiler Serveri’ne amca olmakla müşerref ve Allah’ın kılıçlarından bir kılıç olan Seyyidinâ Hz. Hamza’yı düşünelim; bu yüce kâmet aslanlarla güreşir ve düşman saflarına daldığında ortalığı velveleye verir; gözü de fevkalâde pektir ama, oturup bir yerde ağladığı görülmez. Çünkü o, bir şecaat kahramanıdır ve bu vasfın eşsiz örneklerindendir. Hz. Hamza (ra) böyle olmasına rağmen o hidâyet yıldızlarından Hassan b. Sabit (ra), incelerden ince ve zarif bir insandır.. ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) nezdinde dili kılıç kadar keskin bir şairdir. Ne var ki bu büyük insan, savaş meydanlarında Hz. Hamza ve Hz. Halid’e sadece kılıç taşır. Evet o, bir gönül ve his insanıdır. Zaten bu hasletinden dolayı Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun için: “Allah’ım (bunu) Ruhu’l-Kudüs’le teyit eyle.” buyurarak dua etmiştir. Bu zatların belli hususiyetlerde zirveleşmesine karşılık Allah Resûlü, birbirine zıt gibi görünen iyi vasıfları kendinde toplamış farklı bir insandır; üstün cesaretini arz ederken aslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh hâletini paylaşır, onunla oturup inler.. evet bir yönüyle kalbi, hep rikkat ve şefkate bağlı incelerden ince; diğer yönüyle de kıyametler kopsa -ihtimal- Cenâb-ı Hakk’ın engin icraatını seyrediyor gibi derin bir zevk ve engin bir hayret içinde, “Allah’ım göster bana icraatını müşahede edeyim, müşahede edebildiğim kadar.” diyecek derecede sağlam ve sarsılmaz bir iradeye sahiptir. ÖZETLE 1- Efendimiz, bir yiğitlik ve cesaret abidesi idi. Hz. Ali, O'nun bu yanını, "Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-i Ekrem'e sığınırdık." ifadeleriyle anlatır. 2- Allah Resûlü, aynı zamanda rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir *****n acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. 3- Allah Resûlü'nden başkasında, birbirinden farklı sıfatların, hem bir denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak bir arada olmasını görmek mümkün değildir. |
Allah, kâinat ve insan konusunda son sözü, varlık ağacının çekirdeği, kâinat kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk'a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed (sav) söylemiştir. "Gayb" ve "Gaybu'l-gayb"ın son habercisi O, eşya ve hâdiselerin yanıltmayan yorumcusu O, insan ve Yaratıcı münasebetini hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ortaya koyan O ve böyle bir münasebetin gereklerini açık-seçik belirleyen de O'dur. O, bir yönüyle ilk ve Hakk'a en yakın, diğer yönüyle de son, fakat en emin bir kurbet rehberidir. Melekler O'nun muntazırı, nebiler müjdecisi, veliler de O'ndan ışık alan O'nun meyveleridirler. Nübüvvet çerağı başta O'nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve muhteva da en nurefşan şekliyle yine O'nunla ortaya konmuştur. Evvelden evvel ilk nur O'nun nuru, son ışık tufanı ise O'nun haricî âlemdeki zuhurudur. Bir başka zaviyeden O, âfak ve enfüsün fihristi, varlığın özü, usâresi, yaratılış ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına bütün ins ü cinnin de efendisidir. O, özü ve konumu itibarıyla her zaman tavsif üstü, zatı açısından nazîrsiz, ötelere ait derinlikleri zaviyesinden ferid-i kevn ü zaman, elindeki mesajıyla da apaçık bir bürhandır. Şöhreti tâ Adem Nebi öncesine dayanmakta; ziyası vücudundan evvel dillere destan; kudûmu ise –ayağı başımızın tacı– bütün insanlığa bir ihsandır. Varlığı vücut sadefinin en saf incisi, mesajı da mesajların en umumîsidir. İlmi bütün ilimlerin zübdesi, irfanı, etrafında en dırahşan çehrelerin toplandığı tertemiz bir kaynak, ufku da sonsuzu temâşâya koşan saf ruhların rasathanesi mesabesindedir. Gözler O'nun her yana saçtığı nurlar sayesinde gerçek çehresiyle eşyayı temâşâ etme fırsatını elde etmiş; kulaklar O'nun söz zemzemesiyle söz cevherinden o güne kadar işitilmemiş lâhûtî besteler dinlemiş; O'nun atmosferinde nice gizli şeyler ayan olmuş ve bulanık düşünceler de durulup safvete ulaşmıştır. O'nu gören ve O'nu dinleyenlerin ruhlarındaki paslar çözülmüş, gözlerindeki buğular silinip gitmiş; başların en başından, sonların en sonundan verdiği haberlerle beşer idrakini aşkın bütün meçhuller aydınlanmış, belirsizlikler birer birer mânâ zeminine oturmuş ve topyekün varlık yaratılış gayesi açısından okunup yorumlanan bir şiir ve ebediyet edalı bir beste hâline gelmiştir. Bütün ilimler O'nun bilgi deryasından sadece bir katre, umum hikmetler de O'nun mârifet çağlayanından küçük bir damladır. O'nun hayatının saniye ve saliselerine nispeten bütün zamanlar âdeta bir âşire; O'nun maskat-ı re'si olması sırrıyla, kâinatlar yanında bir tırnak hükmündeki şu yerküre de bütün varlığa denk bir cihandır. Taayyün ve kaderî programda evvel O, nübüvvet davasında son sözün hatibi O, zahirin hakiki şârihi O, esrâr-ı bâtının nâtıkı da O'dur. Ruhu-l 'Kudüs'ten ilmî ve aklî hakikatleri almaya müsait yaratılması, engin şuuru, üstün idraki, melekût ötesine açık kalbi ve öteler ötesini temâşâya müstaid sırrıyla O nübüvvet tahtının sultanı, ötelere açık nurânî bir âhize gibi aldığı şeyleri ruhlara ve akıllara arızasız duyurması itibarıyla da risalet âleminin en beliğ tercümanıdır. O, zatına ait hususiyetleri mahfuz, nübüvvetinin gereği bize Cenâb-ı Hakk'ı zât-sıfât-esmâsıyla bildirir, tanıttırır ve O'na karşı bizlerde sorumluluk duygusu uyarır; bu yönüyle O, bilinmezleri bildiren, idrak edilmezleri ruhlarımıza duyuran bir tarif edici ve bir muallim-i ekberdir. Dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı itibarıyla da O, muvazzaf bir müşerri', bir kanun vazıı ve hakikatler hakikatinin bir kavl-i şârihidir. |
Daima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi. Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi. Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı. Boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı. Kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi. Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; Bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi. Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi. Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: 'Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!' Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu. Dert üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı. Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi: 'İlahî doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım. Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı. O, Hz. Peygamberdi (aleyhissalâtu vesselâm). |
Beşerin beşer sıfatları altında Allah Teâlâ’nın hitabına muhatap olması güçtür. Yine bu sıfatlarla meleklerle karşılaşmak ta kolay bir şey değildir. Böyle bir irtibat ancak beşeriyetten sıyrılıp, melekût âlemine girmekle mümkün olabilir. İşte Hz.Peygamber’in bu beşeri sıfatlardan sıyrılıp, vahiy alır duruma gelmesi, onda bazı hallerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Allah’ın sözünü dinlemek kendisine bir nevi heyecan ve korku verdiğinden, onun vahy esnasında bazen buhranlı anlar geçirdiğine şâhid olunmuştur. Hz.Peygamber’in vahiy esnasında vücudu titrer, yüzünün rengi değişirdi. Vahiy esnasında en soğuk günlerde bile alnı terler, nefes alırken horultuya benzer bir ses çıkarırdı. Peygamberimizin yanında bulunanlar bile vahyin etkisi altında kalırlardı. Bu konuda şu haberler nakledilmektedir: Hz.Aişe (r.a), “Rasulullah’ı soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahiy nazil olurken gördüm. İşte öyle soğuk bir günde bile kendisinden o hal geçtiği vakitte şakaklarından şıpır şıpır ter akardı”[1] demiştir. “Keşke ben Rasulullah’ı, kendisine vahiy inerken görebilseydim!” diye merak eden Ya’la b. Ümeyye, bir gün vahiy esnasında, Hz.Ömer’in işaretiyle Hz.Peygamber’e yaklaşmış, O’nu örtmekte olan örtünün içine başını sokmuş ve Efendimizi, yüzü kızarmış, uyuyan kimsenin gidip gelen nefesi gibi solurken görmüştü.[2] Mâide suresi, Peygamberimiz devesi üzerinde iken nazil olmaya başlamıştı. Olayın manevî ağırlığına tahammül edemeyen deve çökmüş, Rasulullah da deveden inmek zorunda kalmıştı.[3] Zeyd b.Sâbit şöyle diyor: “Bir gün Hz.Peygamber’in yanında bulunuyordum. Kalabalık sebebiyle, (diz çökmüş olarak oturduğumuzdan) Hz.Peygamber’in dizi, dizimin üzerinde idi. Birden onu vahiy hâli yakaladı, baldır kemiğimi kıracak kadar bir ağırlık hissettim. Vallahi yanımdaki Rasulullah olmasaydı, acıdan çığlıkla haykırır, bacağımı çekerdim.”[4] Vahiy sırasında, Peygamberimiz ve yanındakiler başlarını önlerine eğerlerdi. Vahiy bitince de Peygamberimiz başını kaldırır, gelen vahyi ümmetine tebliğ ederdi.[5] Hz.Ömer’den nakledilen bir habere göre, vahiy esnasında Peygamberimizin yanında bulunanlar bazen arı uğultusuna benzer bir ses işitirlerdi.[6] Hz.Peygamber (sav)’de meydana gelen bu tür değişik halleri gören Kureyşliler, bazen O’na kâhin[7], bazen sihirbaz, bazen de şâir ve mecnun[8] demişlerdi. O’nda görülen bu halleri birçok Avrupalı müsteşrik sara illeti zannetmişlerdi. Bütün bu iddialar, onun manevî cephesini anlayamamaktan ileri gelmektedir. Bu iddianın batıllığını şu şekilde açıklayabiliriz: a) Saralı, nöbetten sonra bütün uzuvlarında şiddetli bir ağrı ve bitkinlik hisseder. Durumundan dolayı üzülür, hatta nöbetlerinde karşılaştığı bu haller sebebiyle, bazıları intiharı bile düşünür. Peygamberimize vahiy esnasında arız olan hal saradan dolayı olsaydı buna üzülür, geçmesi halinde ise sevinirdi. Fakat durum bunun aksinedir. Nitekim vahyin kesildiği fetret döneminde, iştiyakla vahiy meleğini aramıştır. b) Vahiy, her zaman kendinden geçme, horlama gibi değişiklikleri ortaya çıkarmıyordu. Bazen melek, insan suretinde geliyordu. Rasulullah onun Cibrîl olduğunu bildiği halde, normal hâli devam ediyordu. c) Tıbben sâbittir ki, saralı, nöbet sırasında idrak ve düşünme kabiliyetini tamamen kaybeder, etrafında olup bitenin farkına varmaz, kendisine ne olduğunu bilmez, şuuru durur. Hâlbuki Hz. Peygamber (sav) vahyi müteakip insanlara hukukun, ahlâkın, ibadetin, edebî ifadenin, öğütlerin en mükemmellerini ihtiva eden Kur’an ayetlerini tebliğ etmiştir. Bir benzerini getirmekten bütün insanları âciz bırakan bir kelâm, hiç saralının eseri olabilir mi?. d) Saralı nöbeti sırasında saçmalar. Hz.Peygamber’de böyle bir durum, kesinlikle yoktur. Onun vahiy durumunu müteakip tebliğ ettiği Kur’an elimizdedir; dost ve düşmanın ittifakıyla Kur’an’ın beyanındaki mükemmellik ortadadır. e) Bu dünyadan yüz binlerce saralı insan gelip geçmiştir. Fakat bunlar içinde böylesine bir din getiren, makul esaslar ve sözler söyleyen, bir muvazene örneği olan şahsiyete rastlanmamıştır.[1] Netice olarak diyebiliriz ki, elbette bir beşerin kendine ait normal özellikleriyle Yüce Allah’ın kelamına muhatap olması çok zordur. Hz.Peygamber’de bazen vahiy aldığı esnada bir takım değişiklikler olmaktaydı. Ancak bu değişiklikleri epilepsi (sara) hastalığına benzetmek çok yanlıştır. |
HAZRETİ PEYGAMBERIN ELÇİLERi Hudeybiyeden dönüldükten sonra bütün insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderilen son peygamber Hazreti peygamber tarafindan , Islam dinine davet icin etraftaki hükümdarlara gönderilmek üzere , Hicretin Yedinci senesi Muharrem ayında altı tane mektup yazıldı. Hükümdarlar Mühre Itimat ettiklerinden, gümüşten bir mühür yaptırıldı. Üzerine ”Muhammed Rasulullah” diye Kazıtıldı. Yazılan mektuplara bastırıldı.Her Mektubu götürmek icin birer elçi seçildi ve gönderildi. Necaşi, Yani Habeş Sultanı Bahr oglu Ashama ya Amr bin Umeyye gönderildi Necaşi Amr bin Umeyye ye layik olduğu ikrami yapmiş ve gereken hürmeti göstermiştir. Ve kendiside Gizlice Müslüman olmustur. Rum Kayseri de Hazreti Muhammedin Mektubunu saygili bir sekilde eline alip yüzüne sürmüs ve Dihye `ye pek cok hürmet edip bir cok hediyeler vermistir. Cünkü Rum Kayseri ile Iran Kisrasi arasinda bir süredir sert carpismalar oluyordu. Önce Kisra üstün gelerek Suriyeyi almis ve bütün Arabistani benimsemisti. Iranlilar Müsrik oldugundan, bütün Ehl-i Kitabin düsmani idiler. Rumlar ise Ehli Kitab olan Hiristiyan dininde bulunuyorlardi.Iranlilarin Rumlara üstün gelmesinden dolayi Kureys Müsrikleri sevinmisler müslümanlar ise üzülmüslerdi. Yemame Hükümdari Hevze`ye Selit Amiri gönderilmisti. Hevze Mektubu alip okudugunda eger Peygamber beni kendisine veliaht tayin ederse iman ederim demis Peygamberimiz ise "Ya Rabbi sen onun hakkindan gel "diyerek dua etti ve kisa bir zaman sonra Hevze Kafir olarak ölmüstür. Gassan Hükümdarina Şuca Esedı (r.a)gönderılmiş Gassan Hükümdarı Ebu Şimr Gassani gelen Mektubu yırtıp atmış ve ‘’İşte ben onun üzerıne ordu gönderiyorum ‘diyerek kötü muamelede bulunmuştu. Peygamberimiz bu haberi duyunca ‘ Memleketi yok olsun’ diyerek beddua etmiş, çok geçmeden Haris , küfür üzere ölerek cehennemi boylamıştı. İran Kisrası Husrev Perhiz’e Abdullah bin Huzafe gönderilmişti. Hüsrev Perhiz Rasulullahın Mektubunu Hiddetlenerek yırtıp attı ve emrındekılere ‘’Şu hicaz tarafında peygamberlik davası güden adamı bana gönderın’’ diye emretmiş fakat çok kısa bir süre sonra oda oğlunun baskınına uğrayıp öbür dünyayı boylamıştır.. |
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Allah (c.c.) tarafindan seçilmis olmasi itibariyle maddî ve mânevî yönden çok üstün özelliklere sahiptir. Öyle ki bugün Islâm karsiti kisiler bile onun üstün ahlâkini ve aklini takdir ettiklerini itiraf edebilmektedir. Ama elbette mü'minlerin takdiri çok daha güçlü ve çok yönlüdür.Bilindigi üzere, Resulullah (a.s.m.) daha çocuk yaslardayken dahi ahlâki ve olgunluguyla dikkat çeker, yasitlarindan farkli oldugunu belli ederdi. Asil davranislari ve ruhî melekeleriyle bulundugu ortamda herkesin sevgisini ve saygisini kazandi. Dedesi Abdülmuttalip çok sayida çocugu ve torunu oldugu halde ona çok düskündü ve bu düskünlügünü ömrü elverdigince onu himaye ederek göstermistir. Ayni tavri amcasi Ebu Talip'te de görüyoruz. Kendi çocuklarindan üstün tutacak ve daha düskün olacak sekilde bir baglilik duymasinin sebebi elbetteki onun üstün ahlâki ve emsalsiz ruhu sebebiyledir. Görüldügü gibi daha peygamberlik verilmedigi halde etrafindaki herkes bu mübarek sahsa hayranlik duymustur. Allah (c.c.) daha küçük yasta sirasiyla babasini, annesini, dedesini alarak onu egitmis bu tip zorluklarla onun ruhunu daha da olgunlastirmistir. Gençliginde de akli, ahlâki, fazileti, dürüstlügü ve diger pek çok yönüyle Mekkeliler arasinda dikkat çekmis, 'El-Emin' sifatina lâyik görülmüstür. Peygamberimiz (a.s.m.) Islâm'dan önce de hiçbir dönemde putlara tapmamis, akliyla, bir olan Allah'i bulmus, O'na yönelmis ve hanif olan Ibrahim'in dinini benimsemisti. Saygin bir aileye mensup olup, Mekke'nin ileri gelenlerinin arasinda bulundugu halde hiçbir zaman ahlâkindan taviz vermemis hatta iffetiyle dikkat çekmistir.Peygamberligi döneminde de bu üstünlügü öncelikle Allah'a (c.c.) olan yakinliginda, korkusunda ve tevekkülünde görüyoruz. Kendisine ilk vahiy geldiginde de, inkârcilar onu reddettiginde de, magarada etrafi sarildiginda da, Uhud'da yenildiklerinde de hep ayni tevekkül ve Allah'a ayni baglilik göze çarpmaktadir. O tam bir Allah dostuydu, her tutum ve davranisinda O'na yönelir, sadece O'nun rizasini gözetirdi. Kâfirlere karsi onurlu ve zorluyken, mü'minlere karsi da sefkatli ve merhametli idi. Resulullah Efendimiz bütün ömrünü Allah'i razi edebilmek ve O'nun dinini insanlara ulastirabilmek için geçirdi. Bunu yaparken de tamamen Kur'ân'la hükmetti ve âlemlere örnek kilinan bir insan oldu. Onun güzel ahlâki, akli, dirayeti, hikmeti, takvasi, liderligi, hakimligi çok iyi anlasilmalidir. Zira Allah onda bizim için güzel örnekler oldugunu söylemektedir."Sizin için, Allah'i ve ahiret yurdunu umanlar ile Allah'i çokça zikredenler için, Allah'in resulünde güzel örnekler vardir." (Ahzab Sûresi, 21)Hz. Muhammed (a.s.m.)'in önemli bir özelligi de kavminin hidayeti için gece-gündüz ugrasmasidir. Sadece ebedî hayatlarini kurtarabilmek için onlari sürekli olarak uyarmis ama bir yandan da salih olduklari takdirde cennetle müjdelemistir. Onlari Allah'in birligine tevhid çagirmis, her türlü puttan, sirkten, ortak kosmaktan arindirmistir. Âyetin de ifadesiyle üzerlerindeki agir yükleri kaldirmis, zincirleri indirmis (7/157) yerine kolay olani getirmistir. Çünkü Allah insanlara zorluk dilememis ve kaldirabileceklerinden fazlasini da yüklememistir.Peygamberimiz Araplarin yüzyillardir süregelen inanç sistemlerini, batil hurafelerini, adetlerini, törelerini yikmis yerine tertemiz olan hak dini koymustur. Ama bu çok iyi takdir edilmesi gereken bir noktadir. Zira köklü inançlari ya da saplantilari yikabilmek çok zordur; sabir, dirayet ve cesaret ister. Bu özelliklere ise Resulullah (a.s.m.)'da en fazlasi ile rastliyoruz.Cenâb-i Allah Peygamberimiz (a.s.m.)'i özel olarak seçmis, üstün kilmis, O'na büyük bir nur vermis ve serefli, üstün Kur'ân-i da ona indirmistir. Bu mübarek insanin hayati boyunca mücadelesi çok yönlü olmustur. Bir tarafta inkârcilarin amansiz saldiri ve eziyetleri, diger tarafta münâfiklarin sinsi faaliyetleri, yine bir yanda yahudilerin siddetli düsmanliklari diger tarafta bedeviler... Görüldügü gibi pek çok açidan bakildiginda hep sorumluluk Peygamberimiz (a.s.m.)'in üzerindeydi. Hem hakim konumundaydi, hem savaslar idare ediyordu, hem de yöneticiydi. Bir yandan teblig yapiyor diger yandan da mü'minleri egitiyordu. Karsisindaki insanlarin cahiliyeden ve sirkten yeni kopmus ve dolayisiyla pek çok hatasi olan kimseler oldugu düsünüldügünde Peygamber Efendimizin üzerindeki yükümlülük daha iyi kavranabilir. Nitekim Said-i Nursi'nin Onun hakkindaki asagidaki sözleri, Peygamberimizde tecelli eden üstün ahlâki ve yüksek ruhunu bize çok güzel açiklamaktadir:"O asir o zat (a.s.m.) ile bir saadet-i beseriye asri olmus. Çünkü en bedevi ve en ümmi bir kavmi, getirdigi nur vasitasiyla, kisa zamanda dünyaya üstad ve hakim eylemis."Fahr-i Kâinat Efendimiz bir yandan cephede mücadele ederken diger taraftandan da Allah'in Kur'ân'da üstün onur sahibi bir elçi olarak niteledigi Cebrail (a.s.) ile görüsüyor ve vahiy aliyordu. Dahasi Sidret-ül Münteha ve Cennet-ül Meva'nin yanindaki bir makama çikiyor, Ruh'ül Kudüs'le burada da bulunuyordu. Allah, bir kisim ayetlerini göstermek için bir gece onu Mescidsi Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürmüstü. Asla hevadan konusmuyor ve Rabbinden aldigi vahyi insanlara aktariyordu. Böyle derin bir mâneviyat, yanindakilerin boyutunu asan bir hayat ve siddetli imtihan ortamiyla muhatapti. Peygamber Efendimizi (a.s.m.) degerlendirirken iste onun bu yönlerini de mutlaka tefekkür etmek gerekir. Öyle ki, Onun yasadigi üstün ahlâki ve derin maneviyati anlayabilen insanlar, süphesiz Ondaki 'en güzel örnekleri' daha iyi kavrayabilecek ve yasamaya çalisacaklardir. |
Salavat getirmek vefa borcumuzdur Her fırsatta, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) salât ü selam getirmemiz O’na karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla O’nu her anışımız, hem O’nun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir. Bizler, Efendiler Efendisi’ne salât ü selâm okumakla, O’na olan bağlılığımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek yâ Resûlallah - Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Resûlü!..” talebimizi tekrar ederek O’nun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz. Dolayısıyla, salât ü selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. O’na müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle himayesine girilecek tek sığınak olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, halimizi ve ihtiyaçlarımızı arz etmiş oluyoruz. Bilindiği gibi, “salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât” gelir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de O’na salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimede belirtildiği gibi, Peygamberimize salât ve selamlar getirerek hürmetlerini arz etmek her Müslüman’ın yapması gerekli olan bir görevdir. Her Müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allah’ım rahmet ve bereketin, Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir. Resûlü Ekrem Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bununla beraber, Peygamberimiz’in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salât getirilip getirilmeyeceği hususunda; bazı alimler, bir yerde, Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir derken, alimlerin çoğunluğu ise, Efendimiz’in adı her anıldığında salât ü selam getirilmesi gereklidir demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât ü selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî ne zaman anılırsa anılsın hemen salât ü selamla O’na senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler. Nitekim, hadis ilmiyle uğraşanlar, Hazreti Peygamberimiz’in hadislerini rivayet ederken, O’nun adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anılışında, “Sallallâhu aleyhi ve sellem” diyerek hürmet ve vefalarını ifade etmişlerdir. Hatta, bazı yerlerde, ezanda Efendimiz’in ism-i şerifi de anıldığı, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dendiği için, ezandan sonra da salât u selam okunagelmiştir. Erzurum da bu yerlerden birisidir. Orada da, ezanı müteakip “es-salâtü ve’s-selamu aleyke ya Resûlallah, es-salâtü ve’s-selamu aleyke ya Habîballah, es-salâtü ve’s-selamu aleyke ya hateme’n-nebiyyîne” şeklinde salât okurlar. Aslında, ezan kelimelerinin içinde böyle bir salât ü selam yoktur; fakat bir vefa borcu olarak söylerler. Evet, salât ü selam meselesine bir vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Biz Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Hayatımızın her saniyesinde O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât ü selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli ve fasılasız dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünün.. her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz. Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimiz’in nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün Resûlullah”tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Bediüzzaman Hazretleri’nin de Mektubât’ta belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve ispat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiya’dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette O, bütün vuslat yollarının başındadır. O’nun cadde-i kübrâsının dışında hiçbir kurtuluş yolu yoktur. Marifet erbabı büyük imamlar, Sadi-i Şirazî gibi şöyle derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sas) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.” ÖZETLE 1- Peygamber Efendimiz'e salât u selâm okumakla, O'na olan bağlılığımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluruz. 2- Hadis ilmiyle uğraşanlar, hadis rivayet ederken, O'nun adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anılışında, "sallallahu aleyhi ve sellem" diyerek hürmet ve vefalarını ifade etmişlerdir. 3- Salavât gibi ezanla da, “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün Resû-lullah”tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. |
Hz Muhammed'in Son Saniyeleri Gel vur...VEFATINDAN bir gün önceydi. Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Çünküaz evvel Hazreti Peygamber, Bende bir hakkı olan varsa gelsin alsın dediğinde,orada bulunanlardan biri; evet, benim bir alacağım var. Bir gün kır******zınucu o sıra açık olan sırtıma değmişti de, canım yanmıştı dedi. Hz. Peygamberhiç tereddüt etmeden üstündeki kıyafeti sıyırdı, arkasını döndü ve vur dedi.Herkes şaşkındı. O sahabe hemen koşturdu ve elini yüzünü Hz. Peygamber'inmübarek sırtına sürdü, doyasıya öptü. Ardından da, teninizin değdiği yerlericehennem ateşinin yakmayacağını bildiğimden, mübarek bedeninize dokunabilmekiçin mahsus böyle söyledim dedi. Hz. Peygamber bu davranışıyla, kul hakkının ne kadarönemli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Ölüme sevinmek...VEFATINA yakın çok sevdiği kızı Hz. Fatma'yı yanına çağırdı ve kulağına bir şeyler söyledi.Hz. Fatma'nın önce üzüldüğü sonra sevindiği görüldü. Hikmeti sorulduğunda, babam bana yakındaöleceğini söyleyince çok üzüldüm. Fakat benim yanıma ilk sen geleceksin dediğinde isesevindim cevabı verdi. Nitekim 6 ay sonra o da vefat etti.Peygamber Efendimiz vefat etmeden az önce eşi Hz.Ayşe'nin dizine uzandı ve mübarek başınıHz. Ayşe'nin çenesiyle göğsü arasına yasladı. Misvak istedi. Takatsiz olmasına rağmen, zaten incitanesi gibi olan dişlerini temizledi. Rabbi'nin huzuruna tertemiz gitmek istiyordu.Son sözleri olarak; namaza dikkat edilmesini, kadın haklarının korunmasını,idare altındakilere iyi muamele edilmesini,emanetlerin yerlerine ulaştırılmasını istedi. (Camiü's-Sağ"r, c.3, s.188/3190)İnsanlık sırf bu öğütlere kulak verse, daha yaşanılabilir bir dünya oluşturmak işten bile değildir.Azrail izin istedi...BİR ara kapıya vuruldu. Gelen Hz. Cebrail'di. Selam verdi.Peygamberlik görevinin sona erdiğini söyledi. Ardından, kapıda bekleyen bir misafir daha olduğunuve eğer izin verirse ancak içeri girebileceğini söyledi. Hz. Peygamber o kim diye sordu.Hz. Cebrail, ölüm meleği Hz. Azrail dedi. Hz. Peygamber, gelebilir, ben hazırım cevabı verdi. Şahadet parmağını yukarı kaldırdı; Yüce Dosta gittiğini söyleyerek ruhunu teslim etti.Hz. Ayşe seslendi, cevap alamadı. Hz. Peygamber'in mübarek gözünden bir damla yaşın yanağınasüzüldüğünü gördü.Bilemiyoruz Hz. Peygamber niçin ağlıyordu. Ayrıldığı dost ve arkadaşlarının hasretine mi,yoksa Müslümanlar'ın geride bıraktığı emanete yeterince sahip çıkamayacakları endişesiyle mi?Sen ağlama Ey Resul...Dayanamam...Emanetine belki yeterince sahip çıkamadık. Bağışla bizi. Ama bugün seni bir kez bile olsun görmemiş olanmilyonlarca Müslüman ayakta...Bu olaylar daha da tetikledi bizi. Daha çok çalışıp, seni daha çok anlatacağız |
Peygamberimiz (sav)'in çok güzel bir ahlaka sahip olduğunu Allah Kuran'da bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler. Sizden, hanginizin 'fitneye tutulup-çıldırdığını'. Elbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir. (Kalem Suresi, 1-7) Allah bu ayette ayrıca Peygamberimiz (sav) için kesintisi olmayan bir ecir olduğunu bildirmiştir. Bu, Hz. Muhammed (sav)'in daima güzel ahlak gösterdiğini, takvadan hiçbir zaman ayrılmadığını gösteren bir bilgidir. Peygamberimiz (sav)'in de "İmanın kemali, güzel ahlakladır"4 sözleriyle belirttiği gibi, imanın en önemli alametlerinden biri güzel ahlaktır. Bu nedenle güzel ahlakın en güzel örneklerini öğrenmek ve uygulamak önemli bir ibadettir. Bu bölümde, Peygamber Efendimizin Kuran'da zikredilen güzel ahlak özelliklerinden bazılarına yer verilec |
Ya Muhammed, bu gece teşrif ettin dünyaya Gelişinle son verdin ,karanlık heyulaya. Ne zulmetler son buldu,Kisra ateşi söndü Sayenizde efendim,karanlık ,güne döndü. Emaneti koruyan,Muhammedül-emindin İtimadın kalesi,Sen en sağlam Yemindin. Yetimdin,kimsesizdin,kimsesizler kimsesi Şefkatle uzanan el,Hak yolunun gür sesi. Allah,Kitap bilmezdik,Karanlığı severdik Doğru yola gelmezdik,Put`umuzu överdik. Nefislerin mahkumu zincirli kölelerdik Senin nurlu yolunda,şükür kulluğa erdik. Allah gönderdi Seni, beşer şaşmasın diye Bir daha sapkınlaşıp,haddi aşmasın diye Habibullah Muhammed son Nebi,son Peygamber Gel,Gör ne hallerdeyiz,sesimize cevap Ver. Unuttuk öğretini,öğretini unuttuk Hakkı yerlere attık,batılı üstün tuttuk. Adı barış dinini ,terörle anıyorlar Ümmetin karanlıkta,ışığı arıyorlar. Herkes kendi halinde kurtarıyor gemiyi Vahşete yollanırken eskitiyor yeniyi. Rehbersin Sen ya Resul,terkettik Hadisini Bıraktık elimizle,BİR ALLAHın ipini. Gül kokuna hasretiz,Ebu cehil hortladı Zalimin zülmü devam,BİR ALLAH tan korkmadı. Yoluna set çektiler,ümmetin gelemiyor Canı kıymetli oldu,yolunda veremiyor. Batılın oyuncağı,ümmetinin hanesi Evimizde gürlüyor,Şeytanların bet sesi . Ezanlar batar oldu,kulaklara ezanlar Küfrü savunur oldu,köşelere yazanlar. Sadece künyelere İslam diye yazıldık. Garip kaldık ya Resul,haramlara ezildik. Kur`anın ışığında kurtuluşun müjdesi Elbette rehberimiz,Muhammedin gür sesi . Şefaatini gönder umutsuz ümmetine Muhtacız Peygamberim,muhtacız Himmetine. Sen canımdan azizsin,anam babamdan önde “canım arzular seni”,ruhum hapis bu tende. Seni sevmek ya Resul,yolunda yürümektir, Senden habersiz olmak,yaşarken çürümektir. “Cihad “desem ya Resul ,ürkerler kelimeden Kurtar bizi ya Resul,ömrümüz erimeden. Gül kokundan uzakta,ne huzur var ne rahat Bu garip ümmetine,eder misin şefaat? Efendime gidiyorum Aldım elime başımı Efendime gidiyorum Akıtarak gözyaşımı Efendime gidiyorum Ağlıyorum coşa coşa Dere tepe aşa aşa Hiç durmadan koşa koşa Efendime gidiyorum Hasretlik yaktı bağrımı İlaç dindirmez ağrımı Ele duyurup çağrımı Efendime gidiyorum İtikat etmem fallara Tahammülüm yok yıllara Göz yaşı döküp yollara Efendime gidiyorum Yollar uzun, günler kısa Çekmiyorum hiçbir tasa Sıcak kuma basa basa Efendime gidiyorum Dışım soğuk, içim volkan Görüşmeye var mı imkan Belalara olur kalkan Efendime gidiyorum Sular gelmiyor kurnama Hasretlik tüttü burnuma Taşlar bağlayıp karnıma Efendime gidiyorum Benlik putunu yıkmadan Basamak bile çıkmadan Rezil halime bakmadan Efendime gidiyorum. Kâinatın ve Külliyatın ruhu, Nur-u Muhammedî’dir (asm) http://www.muhammedmustafa.net/resimler/guller/gulacan.jpgRisâle-i Nur konusunda gündeme getirilen tartışmaların bir kısmında, "Neden hep risâleler okunmakta ve Kur'ân ve hadislere fazla önem verilmemektedir?" gibi hakikatin çok uzağında endişeler dile getirilmektedir. Risâle-i Nur'u Kur'an ve hadis kitabı olarak okumayan bir fert onun hakikatinin çok uzağında demektir. O yüzden nurları Kur'ân ve hadisler ile kıyaslamak kadar anlamsız bir yaklaşım olamaz çünkü Risâle-i Nur'un kaynağı ve hayatı Kur'an ve hadislerdir. Bu hakikatlerde bir güzellik varsa o da Kur'ân ve hadise dayanmalarından kaynaklanmaktadır. Her insanın doğru arayışı yanında insanlığın da topyekûn bir arayış içinde olduğu ve ortak aklın tüm insanlık namına tarih boyunca geçirdiği bir süreç olduğu gözlenmektedir. İnsanlığın gelişim seyri içinde ortaya çıkan farklı kültür ve medeniyetler varlık alemini kendi iç dünyalarını şekillendiren değer yargıları çerçevesinde, yani ayinelerinin rengine ve özelliğine göre anlamlandırmaktadırlar. Bu noktadan bakıldığında ferdin varlık aleminin içinde şekillenen doğrular hiç bir zaman mutlak doğruyu ifade etmeyecektir. Yani zaman ve mekânın sınırlılığı ve her yönü ile izafi olan varlık âleminde hiç kimse mutlak doğruyu, her şeyin gerçek hakikatini bulduğu iddiasında olamayacak ve doğrular varlık gereği hep izafi olacaktır. Yani her hüküm, elde bulunan veriler ve doğruya götürdüğüne inanılan yollar çerçevesinde doğru olduğuna inanılan konumda kalacaktır. Mutlak doğruya ulaşabilecek güç insanlarda olmadığına göre, "her meslek sahibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: "mesleğim haktır", yahut "daha güzeldir diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını ve çirkinliğini ima eden "hak yalnız benim mesleğimdir" veyahut "Güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturu" herkesçe rehber edinilmelidir. İşin hakikatinde bu dünya ve insanın özellikleri mutlak doğruyu bulmanın rahatlığını yaşatacak özellikler barındırmamaktadır. Elde olan tek şey ihlâs ve samimiyet, doğru olduğuna inandığını bulana kadar aramak, bulduktan sonra da bu doğruları anlayıp anlatmaya çalışmak olmalıdır. Günümüzün en temel problemlerinden biri belki de maddî âlemin yapı ve kuralları dışına çıkamayan düşünce sığlığıdır. Olurlar ve olmazlar şeklinde hükümler çok aceleci ve çok sınırlı verilerle çok net olarak ortaya konabilmektedir. Bu doğruluk konusundaki hassasiyetin zayıflamasının da bir yansıması olabilir. Oysa doğruluk, her insanın, özellikle de vahye dayanan din mensuplarının ve bilhassa Müslümanların hayatını şekillendiren kavramlar içinde doğruluk en merkezi konumdaki değerler ve kavramlardan olmalıdır. Bu kâinatın ve insan hayatının en değerli meyvelerinden olmalıdır. Dolayısı ile olur ya da olmaz şeklinde bir hüküm ortaya koyarken çok ihtiyatlı davranmalı hiç bir ifade ve insanî hüküm mutlak olamayacağı için ifadelerimizde bir esneklik hep bulunmalıdır. Risâle-i Nur'un, Kur'ân, Hz. Peygamber (a.s.m.), Hz. Ali (r.a.) ve Gavs-ı Azam (k.s.) gibi sönmez ve söndürülemez güneşlerden aldığı enerji ile bu asırda Kur'ân medeniyetini ihya edecek bir kaynak ve bu sağlam dayanaklarından dolayı sönmez ve söndürülemez olduğuna inanıyoruz. Külliyattan aldığımız enerji ile bu inancımızda en ufak bir şüphe taşımıyoruz. Barış içinde yeni bir dünya her kimliğin kendini çatışmalara gerek kalmaksızın ifade edebileceği bir zemin olmalı. Böyle bir zemini hazırlayacak olan ise ancak bütün dinleri kuşatan ve barışı en net şekilde temsil eden ve insanlık âlemi içinde etkileri en derin, söylemleri en güçlü olan İslâmiyet olabilir. İslâmiyet'in bu tarzda insanlığa sunuluş şekli ise Risâle-i Nur'dur. Bunu içinde bulunduğumuz zaman açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Gelecek zamanlar çok daha netleştirecektir. Bu hal aslında istikbal inkılâpları içinde en yüksek ve gür sada olarak duyulacak İslâmiyet için ağzın açıldığı andır. O mukaddes avazın duyulması da pek yakındır diye bütün ruh u canımızla inanıyor ve rahmet-i Rahman'dan talep ediyoruz. Bu samîmî talepler inşaallah karşılıksız kalmayacak ve bütün insanlık namına yapılan bu duâlar yeryüzüne barış ve selameti İslâm'ın eliyle getirecektir. Risâle-i Nur hakikatlerinin tüm insanlığı kuşatan bir boyutunun olduğu farklı din mensuplarının ona rahatlıkla ve kendi dinlerinin perspektifi ile muhatap olabilmelerinden anlaşılmaktadır. Bu külliyat içinde yer alan hakikatlerin nübüvvet yolunun asrın idrakine uygun ifadesi olduğu kabul edilmelidir. Hz. Muhammed (a.s.m.) ile bütün dinleri içine alacak şekilde nübüvvet yolunun ortaya konmasının ardından bu asra risâletin yansıması anlamında Risâleti'n-Nur şeklinde mânevî âlemlerden bir mektup ve enbiyaya veraset konumunda olduğu anlaşılmaktadır. Risâle-i Nur Külliyat'ından derlenen Hz. Muhammed (a.s.m.) isimli eser bu külliyatın Nebi (a.s.m.)'a olan muhabbetinin ve onun (a.s.m.) anlattıklarını bu asra taşıma istidadının cisimleşmiş bir delili gibidir. |
Tevrat ve İncil Peygamberimizin Nübüvvetine Delildir Geçmiş peygamberlerle birlikte, geçmiş mukaddes kitaplardan Tevrat ve İncil, Hâtem-i Enbiyâ’nın peygamberliğine birer delil ve şahittir. Tahrif edilmiş olmalarına rağmen, Hüseyin Cisrî gibi allâmeler, elimizdeki Tevrat ve İncil nüshalarında, bu mevzû ile alâkalı pek çok işaretler bulmuşlardır. Bunlardan sadece dört tanesini vermekle iktifâ edeceğiz: 1) “Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, Âyet: 18). “Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler” (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, Âyet: 22). “... ve Rabbin... Mûsa gibi bir peygamber daha İsrail’de çıkarmadı.” (Tesniye, Bâb: 34, Âyet: 12). Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde: a) Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrail Oğulları’na Hz. Mûsa’nın “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak’ın kardeşi Hz. İsmail’in soyuna, yani İsmail Oğulları’na işarettir. İsmail Oğulları’ndan gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmail’den değil, İsrail Oğulları’ndandır. b) Hz. Mûsa, “benim gibi” sözüyle Peygamberimizi kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa’ya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sav). c) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğulları’ndan bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır. d) “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Efendimizin ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir. 2) “Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye, Bab: 33, Âyet: 2). a) “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa’ya Tûr-ı Sîna’da ilâhî hükümlerin verilmesini; “Sâir’den doğma”, Hz. İsa’ya İncil’in verilmesini ve “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimizin Mekke’de çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekke’nin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümünde de Hz. İsmail’in Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, Âyet: 21). b) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimizin her türlü ayıptan uzak bulunan Âli’ne, Ehl-i Beyt’ine ve Ashâbı’na işaret olunmaktadır. c) “Sağda ateşli ferman”, İslâm Dini’nde Cihad’a işarettir. 3) “Taş, köşenin başı oldu... ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir... Allah’ın melekûtu sizden alınacak ve O’nun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır” (Matta, Bâb: 21, Âyet: 42). a) Yukarıdaki âyette geçen “köşe taşı” Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimizle olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimizdi (sav); hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa’nın (as) kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, Âyet: 47). b) Buharî ve Müslîm’in rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyla köşe taşı konmakla, yani Peygamberimizle (sav) Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır. 4) “Rab, size başka bir Faraklit verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 15). “O, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26). “Benim için o şehâdet edecektir...” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26). “Gitmezsem, Faraklit gelmez... ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 7-8). Yukarıdaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da ‘Piriklitos’ olup, Arapça ‘Ahmed’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Ahmed’, Efendimizin (sav) ismi olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de de O’nun İncil’de ‘Ahmed’ olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimizde (sav) vardır. Kaldı ki, Efendimizin (sav) geleceğini ve vasıflarını açıkça anlatan pek çok İncil bugün elimizde mevcut değildir. |
Abdullah Allah'ın kuluÂbid Kulluk eden, ibadet edenÂdil AdaletliAhmed En çok övülmüş, sevilmişAhsen En güzelAlî Çok yüceÂlim Bilgin, bilenAllâme Çok bilenÂmil İş ve aksiyon sahibiAziz Çok yüce, çok şerefli olanBeşir MüjdeleyiciBurhan Sağlam delilCebbâr Kahredici, gâlip Cevâd CömertEcved En iyi, en cömertEkrem En şerefliEmin Doğru ve güvenilir kimseFadlullah Allah'ın ihsânı, fazlına ulaşan Fâruk Hakkı ve bâtılı ayıranFettâh Yoldaki engelleri kaldıranGâlip Hâkim ve üstün olanGanî ZenginHabib Sevgili, çok sevilenHâdi Doğru yola götürenHâfız Muhafaza ediciHalîl DostHalîm Yumuşak huyluHâlis Saf, temizHâmid Hamd edici, övücüHammâd Çok hamdedenHanîf Hakikate sımsıkı sarılanKamer AyKayyim Görüp, gözetenKerîm Çok cömert, çok şerefliMâcid Yüce ve şerefliMahmûd ÖvülenMansûr Zafere kavuşturulmuşMâsum Suçsuz, günahsızMedenî Şehirli, bilgilive görgülüMehdî Hidayet edenMekkî MekkeliMerhûm Rahmetle bezenmişMes'ûd MutluMetîn Çok sağlam ve güçlüMuallim ÖğreticiMuktedâ Peşinden gidilenMübârek Uğurlu, hayırlı, bereketliMüctebâ SeçilmişMükerrem Şerefli, yüceMüktefî İktifâ eden, yetinenMünîr Nurlandıran, aydınlatan Mürsel Elçilikle görevlendirilmişMürtezâ Beğenilmiş, seçilmişMuslih Islah edeci, düzene koyucuMustafa Çok arınmışMüstakîm Doğru yolda olanMutî Hakka itaat edenMu'ti Veren ihsân edenMuzaffer Zafer kazanan, üstün olanMüşâvir Kendisine danışılanNakî Çok temizNakîb Halkın iyisi, en seçkiniNâsih Öğüt verenNâtık Konuşan, nutuk verenNebî PeygamberNeciyullah Allah' ın sırdaşıNecm YıldızNesîb Asil, temiz soydan gelenNezîr Uyarıcı, korkutucuNimet İyilik, dirlik ve mutlulukNûr Işık, aydınlıkRâfi YükseltenRâgıb Rağbet eden, isteyenRahîm Mü'minleri çok sevenRâzî Kabul eden, hoşnut olanResûl ElçiReşîd Akıllı, olgun, iyi yola götürücüSaîd MutluSâbir SabredenSâdullah Allah' ın mübârek kuluSâdık Doğru olan, gerçekciSaffet Arınmış, seçkin kişiSâhib Mâlik, arkadaş,sohbet ediciSâlih İyi ve güzel huyluSelâm Noksan ve ayıptan emin olanSeyfullah Allah' ın kılıcıSeyyid EfendiŞâfi Şefaat ediciŞâkir ŞükrediciTâhâ Kur'ân-ı Kerîm' deki ismiTâhir Çok temizTakî Haramlardan kaçınanTayyib Helal, temiz, güzel, hoşVâfi Sözünde duranVâiz Nasihat edenVâsıl Kulu Rabb'ine ulaştıranYâsîn İnsan-ı kâmilZâhid Mâsivadan yüz çevirenZâkir Allah' ı çok anan |
man iki eşit parçadır. Yarısı sabır, yarısı şükürdür. Hz. Muhammed Kuran yedi nüans üzerine indirildi. Onun hiçbir harfi yoktur ki, bir hiç zahir, bir de batın mana taşımasın. Ebu Talip’in oğlu Ali’de bu zahir ve batına ait ilim mevcuttur. Hz. Muhammed Sonradan özür dilemeyi gerektiren şeyleri yapmaktan kaçınınız. Hz. Muhammed Haset, ateş nasıl odunu yer yutarsa iyilikleri yer yutar, mahveder. Hz.Muhammed Mazlumun bedduasından sakınınız. O dua ile Allah arasında perde yoktur. Hz. Muhammed Dostlukta da düşmanlıkta da aşırıya kaçmayın. Hz. Muhammed Bir gün birisiyle dost olduğunuzda, yarın onun bir düşman olabileceğini unutmayın. Hz. Muhammed İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyiniz. Hz. Muhammed İnsanların en hayırlısı, ahlakı en güzel olanıdır. Hz. Muhammed İnsan dilinin altında gizlidir. Hz. Muhammed Başkalarının kusurlarından bahsetmek istediğin vakit, kendi kusurlarını hatırla. O zaman başkalarının kusurlarıyla alakadar olmaya hakkın olmadığını hatırlarsın. Hz. Muhammed Kabrimi ziyareti bayrama çevirmeyin. Hz. Muhammed Münafıklığın alameti üçtür : Konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiği zaman sözünde durmaz, emanete hıyanet eder. Hz. Muhammed Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyilikleridir. Hz. Muhammed Kim bir kardeşini, bir günah sebebi ile ayıplarsa, o günahı işlemedikçe o kimse ölmez. Hz. Muhammed Evlat kokusu cennet kokusudur. Hz. Muhammed Utanmak güzeldir ama kadınlarda olursa daha da güzel olur. Hz. Muhammed Bilgisizler içinde bir bilgili, ölüler içinde bir diridir. Hz. Muhammed Sakın kendisine verdiğin kıymeti sana vermeyenle arkadaş olma.Hz. Muhammed Babalarınıza iyilik edin ki, oğullarınız da size iyilik etsin.Hz. Muhammed Siz kendiniz namuslu olun ki, kadınlarınız da namuslu olsunlar.Hz. Muhammed Bela insanın diline bağlıdır. Bir kimse bir şeyi “yapmam” dedi mi, şeytan her işini bırakıp onu yaptırana kadar uğraşır. Hz. Muhammed Zengin, çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir. Hz. Muhammed Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi miras bırakamaz. Hz. Muhammed Cahiller cesur olurlar. Hz. Muhammed İyilik yap ehli olana da, olmayana da, ehline isabet ederse yerini bulur. Etmez ise ehli sen olursun. Hz. Muhammed Sana emanet edilen şeyi iyi sakla, birinin hıyanetine uğradığın zaman hoş gör ve hıyanete hıyanetlikle karşılık verme. Hz. Muhammed En büyük düşmanın, iki kaburga kemiğinin arasında olan düşmandır. Hz. Muhammed Erdemin en büyüğü, seninle ilişkilerini kesene iyilik etmen, senden esirgeyene vermen, sana kötülük edeni bağışlayıp, dost elini uzatmandır. Hz. Muhammed Bir anlık tefekkür, bin yıl ibadetten hayırlıdır. Hz. Muhammed Şeref, edep iledir. Soy ile değildir. Hz. Muhammed |
Peygamberimiz (s.a.s.) Yuvakuracak Gençlere Yardım Ediyor Hz. Ali, Fâtıma’yı istemek üzere Peygamberimiz (s.a.s.)’in huzuruna gitti. Ancak, söyleyeceklerini sanki unutmuştu, neredeyse dili tutulmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Her hâlde Fâtıma’yı istemeye geldin” diyerek ona yardımcı oldu. Hz. Ali sevinç içinde “evet” dedi. Ancak, verecek mehiri yoktu. Bu konuda da Peygamberimiz (s.a.s.) yardımcı oldu. Zırhını mehir olarak değerlendirebileceğini hatırlattı. Fakat bir de düğün yemeği vermek lâzımdı. Ashabtan bir zât, Hz. Ali’ye bir koç verdi. Ensar da aralarında mısır topladılar, düğün yemeği hazırlandı. Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Ali ve Fatıma’ya “Allah’ım, ikisini mesut et, onlar hakkında evliliklerini hayırlı kıl” diye dua etti. Hz. Ali’nin evinde eşya olarak bir hasır, yastık, içi lif dolu bir yatak, çömlek ve testi gibi şeyler vardı. Bunları da zırhını satarak elde ettiği para ile almıştı. O paranın bir kısmı ile de Hz. Fâtıma için ziynet almıştı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Fâtıma’ya çeyiz olarak “Bir kumaş yaygı, bir kırba (su testisi), yastık, içi ot dolu bir yatak” hazırlamıştı. [11] Rasûlullâh (s.a.s.)’in hizmetinde bulunan bir genç vardı, adı Rebia idi. Yaşının ilerlediğini gören Peygamberimiz (s.a.s.) ona “Evlenmeyi düşünmüyor musun?” diye sordu. Rebia, mâlî imkânsızlıkları ve yürüttüğü hizmetin önemini düşünerek “hayır” cevabını verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) tekrar sordu. Rebia aynı cevabı verdi. Nihayet üçüncüde bunda bir hikmet olduğunu düşünerek “Evlenmek istiyorum, emret, ne yapayım Yâ Rasûlullâh” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onu, Ensar’dan bir kabileye yolladı, o da gitti. Peygamberimiz (s.a.s.)’in selâmını aktararak kızlarını istedi. Onlar da “Baş üstüne” dediler. Sonucu büyük bir sevinçle Hz. Peygamber (s.a.s.)’e iletti. Ancak Rebia yoksuldu; ev eşyası, mehir ve düğün yemeği için para lâzımdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) derhâl ashabını harekete geçirdi. Hızlı bir yardımlaşma başlatıldı ve biriken paralarla mehir olarak ziynet alındı, ev eşyası alındı, bir de koç satın alındı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kendi evinden, un yapılmak üzere arpa verdi. Böylece Peygamberimiz (s.a.s.)’in yakın ilgisi ile Rebia Hazretlerinin düğünü yapılmış ve yeni bir yuva kurulmuş oldu. [12] Müslümanlar arasında Cüleybib denilen bir kimse vardı. Bu kişi, kadınların yanında dikkatsiz davranmakla tanınırdı, bu sebeple diğer Müslümanlar, ailelerini ondan sakındırırlardı. İşte herkesin, cemiyetin dışına iter gibi davrandığı bu zâta da Hz. Peygamber (s.a.s.) sahip çıktı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat Ensar’dan bir aileye giderek kızlarını istedi. Kızı Efendimizin kendisine istediğini sanan aile büyükleri “memnuniyetle” dediler. Ancak Peygamberimiz (s.a.s.): “Cüleybib için” deyince vermekten kaçındılar. Annesinden konunun içyüzünü öğrenen kız ise “Rasûlullâh asla benim fenalığımı istemez” diyerek Cüleybib’e varmayı kabul etti ve nikâh kıyıldı, bir yuva daha kuruldu. Rasûlullâh (s.a.s.)’in da bulunduğu bir savaşta Cüleybib şehid düşmüştü. Görgü şahitleri: “Düşmandan yedi kişi öldürdü, sonra şehid düştü” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.): “Cüleybib bendendir, ben de ondanım” buyurdu. Ve kendi elleriyle toprağa verdi. Rasûl-i Ekrem, genç yaşta dul kalan ve vaktiyle onun hatırını kırmayarak Cüleybib’le evlenmeyi kabul eden hanıma şöyle dua etti: “Allah’ım, ona hayırlar ver, hayatı boyunca hiç bir sıkıntı gösterme!” [13] Taşradan Gelen Misafirlere İlgisi Mekke’nin fethi ve Hevazin zaferinden sonra, Arap Yarımadası’ndaki bütün kabilelerde İslâm’a girme temayülü belirdi. Çünkü Araplar öteden beri “Kâbe’nin komşuları, koruyucuları, bakıcıları” diye Kureyş’e itibar gösteriyorlardı. Halbuki Kureyş, artık istiklâlini kaybetmiş, İslâm ordusu karşısında yenilgiye uğramış ve Mekke yönetimi Müslümanların eline geçmişti. Taif civarında da Hevazin ve diğer kabileler mağlub edilmişti. Medine’deki İslâm yönetimi de bu gelişmelere bağlı olarak güçlenmişti. İşte bundan sonra Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, fevc fevc, akın akın Arap kabileleri İslâm’a girmek üzere harekete geçtiler. Gelen heyetlerle Medine dolup taşmaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.s.) onları devlet misafirhanelerinde ağırlıyordu. Bazı heyetler, Müslüman zenginlerin müsait durumdaki evlerinde misafir edilirlerdi. Heyetler kalabalık ise ayrı ayrı evlere taksim edilirlerdi, ihtiyâçları ev sahiplerince karşılanırdı. Ev sahibi, misafirleri ağırlayacak mâlî imkâna sahip değilse masrafları devlet hazinesinden karşılanırdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) heyetleri genellikle Mescid’de kabul eder, oradan misafir edilecekleri yerlere gönderirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) heyetlere öğretmen görevlendirirdi. Öğretmenler, taşralı misafirlere ana hatları ile İslâm’ı öğretirlerdi. İçlerinde kabiliyetli birini de imamlığa hazırlarlardı. Bir nevi hızlandırılmış bir eğitimden geçen misafirler, daha sonra Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından imtihan edilirlerdi. Başarılı oldukları takdirde onları, kendi memleketlerine; “Öğrendiklerinizi döndüğünüzde kendi kabilenizin fertlerine de öğretin!” diyerek uğurlardı. İslâmî konularda kendini en iyi yetiştirmiş ve Kur’ân’dan ezberleri olan birini imam tayin ederdi. Câhiliye devrinde iken reis olanı İslâm döneminde de reis tayin ederdi. Peygamberimiz (s.a.s.), taşralıları, memleketlerine uğurlarken onlara yeni elbiseler giydirir, bahşişler ve hediyeler verirdi; kendisi de onlarla görüşürken en güzel elbiselerini giyinirdi. Bütün bu faaliyetler esnasında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) taşradan gelen bu insanların her çeşit kabalıklarını sabır ve hoşgörü ile karşılar, onlara daima kolaylık gösterirdi. Ancak misafirler arasında İslâmiyet’e saldırıda bulunanlar olursa Peygamberimiz (s.a.s.) onları derhâl susturur ve gereken cevabı hemen verirdi. İyi niyetle tartışmaya gelenlerle de sonuna kadar sabırla tartışmayı sürdürürdü. Meselâ; Amir b. Tufeyl ile Erbed b. Kays İslâm’a saldırıda bulunmuşlar ve ânında karşılığını en sert şekilde almışlardı. Necran Hristiyan heyeti ile Peygamberimiz (s.a.s.) sabırla tartışmış ve hatta onlarla mübaheleye (yani kim haksız ise Allah’ın lâneti ona olsun demeye) bile girişmek istemişse de Hristiyan papazları “Muhammed haklı ise bu, aleyhimize olur” diyerek mübahaleyi kabul etmemişlerdi.[14] Peygamberimiz Benu Temim heyetinin arzusu üzerine onların şair ve hatiplerinin İslâm şair ve hatipleriyle yarışmasına izin vermişti.[15] Adaleti Peygamberimiz (s.a.s.) adaletli insandı. Kimsenin haksızlığa uğratılmasına göz yummazdı. Esasen, doğrulukla adalet birbirini tamamlayan iki güzel haslet olup, bunların her ikisi de Peygamberimiz’de (s.a.s.) kemâl derecesinde idi. Gençliğinden beri herkes onu “emin; güvenilir” olarak biliyordu. Ticaret arkadaşları onun hakkında “ne kimsenin hakkını yerdi, ne de kimseye hakkını yedirirdi. Hak konusunda hatır gönül dinlemezdi.” derler. Hz. Peygamber (s.a.s.) açıkça İslâmı davetle emrolunduğunda, Safa tepesinden Kureyşlilere: “Size şu dağın ardından düşman atlılarının gelmekte olduğunu söylesem inanır mısınız?” deyince; “Evet inanırız, çünkü sen hayatında asla yalan söylemedin.” cevabını veriyorlardı. İnkârcılar Mekke dönemi boyunca Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Şâir, mecnun, sihirbaz-büyücü” diyerek iftiralarla lekelemek istemişler, yabancılara onu böyle tanıtarak İslâm’ın yayılma hızını kesmek istemişler, fakat ona asla “Yalancı, hâin” diyememişlerdir. Hatta Peygamberimiz (s.a.s.)’in mektubunu Şam’da alan Bizans İmparatorunun: “Daha önce bu adamın yalanına rastladınız mı?” sorusuna Peygamberimiz (s.a.s.)’in baş düşmanlarından olmasına rağmen Ebu Süfyan “Hayır, asla!” diye cevap vermek zorunda kalmıştır. Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et!” talimatını vermiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatı boyunca sırat-ı müstakimden ayrılmamıştır. Bir kere Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Yüksek bir aileye mensuptu. Bu yüzden Kureyşliler bu kadının ceza görmesine taraftar olmamışlar, Hz. Üsâme’yi de tavassut için Peygamberimiz (s.a.s.)’e göndermişlerdi. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Üsâme’yi çok severdi. İşte bu esnada Rasûl-i Ekrem Hazretleri (s.a.s.) şöyle buyurdu: “(Bugün medeniyetlerinden hiç bir eser kalmayan eski milletler) İsrailoğulları, bu gibi taraf tutmalar yüzünden helak oldular. Bunlar fakirler üzerine en şiddetli cezaları tatbik eder, nüfuzlu ve zengin olanları cezasız bırakırlardı... Şayet kızım Fâtıma aynı suçu işleseydi gereken cezayı ona da verirdim.”[16] Rebeze’den Medine’ye gelmekte olan Sa’lebe Oğullarından bir grup insan, şehrin yakınında bir yerde konaklamışlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) onlarla karşılaştı ve satın almak istediği bir devenin fiyatını sordu. Pazarlık yapıldı. Peygamberimiz (s.a.s.), deveyi alarak Medine’ye döndü. Fakat oradakiler, deveyi satın alanın Hz. Peygamber (s.a.s.) olduğunu bilmiyorlardı. Parasını almadan deveyi verdikleri için tartışmaya giriştiler. İçlerinden bir kadın şöyle diyordu: “Niçin tartışıyorsunuz? Bu kadar parlak alınlı adam hiç görmedik. Dikkat etmediniz mi? Onun yüzü ayın on dördü gibi parlamaktaydı” Kadın, bu sözleriyle, deveyi satın alanın kendilerini aldatacak yaratılışta olmadığını anlatmak istemişti. Aradan çok geçmedi. Hava kararmak üzere idi, bu sırada bir zat geldi. Bir miktar yiyecekle devenin bedeli olan parayı getirdi ve “bunları Rasûlullâh (s.a.s.)’in gönderdiğini” söyledi. Topluluk ertesi gün şehre girdiğinde Peygamberimiz (s.a.s.) Mescid’de ashabına nasihat etmekle meşguldü. Bu esnada Ensar’dan bir zât Salebe Oğullarının geçmişte akrabasından birini öldürdüklerini, şimdi onlardan birinin öldürülmesi gerektiğini söyleyince Peygamberimiz (s.a.s.): “Hayır bunu yapamazsınız! Bir evlâd babasının suçu yüzünden öldürülmez!” buyurdu.[17] Bir defasında da ganimet dağıtılırken taşkın hareketlerde bulunan birine Peygamberimiz (s.a.s.) “Sabırlı ol, sıranı bekle!” diye elindeki ince değneği uzatmış, adamın yüzü hafifçe çizilmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) hemen değneği, adamın eline vererek “İşte yüzüm!” demişse de adam hatasını anlamış olarak Peygamberimiz (s.a.s.)’den özür dilemişti. [18] Hasılı, Peygamberimiz (s.a.s.), sözün tam anlamıyla adalet ve insaf sahibi idi. |
PEYGAMBER EFENDİMİZİN YARATILIŞ GÜZELLİKLERİ Peygamber Efendimizin Ashabı, bu kutlu insanın dış görünümünün güzelliği, görenleri hayran bırakan heybetinden nuruna ve duruşundan gülüşüne kadar Allah'ın onda tecelli ettirdiği çeşitli güzellikler hakkında pek çok detay aktarmışlardır. Sayıca oldukça kalabalık olan sahabeler, bu güzellikler hakkında birçok farklı detay vermiş, Peygamber Efendimizle aynı dönemde yaşamamış olan Müslümanlara Allah'ın Resulünü birçok yönüyle tanıtmışlardır. Bazı sahabeler onu genel özellikleriyle tarif ederken, diğerleri uzun ve detaylı anlatımlarda bulunmuşlardır. Bu anlatımlardan bazıları şu şekildedir: PEYGAMBER EFENDİMİZİN DIŞ GÖRÜNÜMÜ VE GÜZELLİĞİ Sahabeleri Peygamberimiz (sav)'in güzelliğini şöyle anlatıyorlardı: "Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem çok yakışıklı ve alımlı idi. Mübarek yüzü ayın on dördündeki dolunay gibi parlardı... Burnu gayet güzel idi... Gür sakallı, iri gözlü, düz yanaklı idi. Ağzı geniş, dişleri inci gibi parlaktı... Boynu sanki bir gümüş hüzmesi idi... İki omuzu arası geniş, omuz kemik başları kalın idi..."66 Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Resulullah Efendimizin boyu; ne çok uzun, ne de fazla kısa idi. Teni de ne duru beyaz, ne de koyu esmerdi. Saçları ise ne düz, ne de kıvırcık idi. Kırk yaşına geldiğinde, Allah Teala O'nu peygamber olarak gönderdi. Peygamber olduktan sonra, Mekke'de 10 sene, Medine'de de 10 yıl kaldı ve 60 yaşlarında vefat etti. Bu fani hayata veda ettiklerinde, saçında ve sakalında 20 tel ak saç yoktu."67 "Resulullah (sav) beyaz, güzel ve mutedil (yavaş ve mülayim, itidalli) idiler."68 Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz orta boylu idi; uzun da değildi, kısa da değildi; hoş bir görünüşü vardı. Saçı ise ne kıvırcık, ne de düzdü. Mübarek (İlahi hayrın bulunduğu şey, bereketlenmiş, çoğalmış, hayırlı, uğurlu) yüzlerinin rengi ise nurani beyazdı."69 Bera b. Azib (ra) anlatıyor: "… Resullullah Efendimizden daha güzel birini görmedim. Omuzlarını döğen saçları vardı. İki omuz arası genişçe idi. Boyu ise ne kısa idi, ne de uzundu."70 Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) rivayet ediyor: "Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimizi anlatırken Onu şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi: "Peygamber Efendimiz, ne aşırı derecede uzun, ne de kısa idi; O bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; omuz başları iri yapılı idi… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O'nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O'nu herşeyden çok severlerdi. O'nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O'nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salat (dua, Peygamberimize (sav) yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O'nun üzerine olsun."71 Hz. Hasan (ra) naklediyor: "Resulullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi, ezher'ul-levn (pek beyaz ve parlak renk) idi, yani nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları; hilal gibi, gür ve birbirine yakındı. Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti..."72 Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Hazreti Peygamber, gümüşten yaratılmış gibi nurlu beyazdı; saçları da hafif dalgalı idi."73 "Efendimiz (sav) beyaza pembe karışık renkte idi. Gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun idi."74 "Allah Resulünün alnı geniş olup hilal kaşlıydı, kaşları gürdü. Iki kaşı arası açık olup, halis bir gümüş gibiydi. Gözleri pek güzel, bebekleri simsiyahtı. Kirpikleri birbirine geçecek şekilde gürdü… Güldüğünde dişleri çakan şimşek gibi parıldardı. Iki dudağı da emsalsiz şekilde güzeldi… Sakalı gürdü. Boynu pek güzeldi, ne uzun ne kısaydı. Boynunun güneş ve rüzgar gören kısmı altın alaşımlı gümüş ibrik gibi gümüşün beyazlığı ve altının da kırmızılığını yansıtır şekilde parıldardı… Göğsü genişti, göğsünün düzlüğü aynayı, beyazlığı da ayı andırırdı… Omuzları genişti… Kol ve pazuları irice idi. Avuçları ipekten daha yumuşaktı."75 Peygamber Efendimizin hicret yolculuğu sırasında çadırını ziyaret ettiği Ümmü Mabed isimli cömertliği, iffeti ve cesareti ile tanınan biri, Peygamber Efendimizi tanımamıştır. Ancak Peygamberimiz (sav)'i anlatılanlardan tanıyan kocasına, onu şöyle tarif etmiştir: "Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıkları gümrahtı (bol, gür). Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı (ağırbaşlılık, halim ve heybetli oluş), konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi."76 Kendisini görenlerin anlattıklarında da görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz olağanüstü yakışıklı, görenlerin nefesini kesecek kadar güzel yüzlü ve güzel endamlı idi. Ayrıca atletik ve son derece etkili bir yapısı vardı ve çok kuvvetli idi. Peygamberimizin Şemaili Osmanlı döneminin önemli alimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa Peygamber Efendimizin anlatılan özelliklerini bir özet haline getiren bir çalışma yapmıştır. Bu çalışması Kısas-ı Enbiya adlı eserinin IV. cüzünde, "Bazı Evsaf-ı Seniyye-i Muhammediyye" başlığı altında gerçekleşmiştir: "… Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip (uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan), endamı gayet matbu, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun (yakışıklı, her bir vasfı ölçülü) ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi. Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, oval yüzlü idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakın idi, O Nebiyy-i Mücteba (seçilmiş, kıymetli peygamber), ezherüllevn (rengi nurlu, parlak) idi; yani ne ak, ne de kara esmer, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail (benzer) beyaz ve, nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean (parlardı) ederdi. Dişleri, inci gibi abdar (parlak, sağlam vücutlu) ve tabdar (ışıklı, parlak, büklümlü, kıvrımlı) olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saadeti (saadetli ağzı), bir latif (mülayim, yumuşak, nazik, güzel) şimşek gibi ziyalar (ışıklar) saçarak açılır idi… Alem-i bekaya (geride kalanların dünyasını) rihlet (göçmek, ölmek) buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamış başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz var idi. Havassı (duyular) fevkalade kavi (sağlam, kuvvetli) idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Elhasıl (sözün özü), en mükemmel ve müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes'ud (mutlu vücudu) ve mübarek idi… Onu ansızın gören kimseyi sevgi alırdı ve Onunla ülfet ve musahabet (sohbetler, konuşup görüşmeler) eyleyen kimse, Ona can ü gönülden aşık ve mühib olurdu. Ehl-i fazl'a (kerem, ilim sahibi), derecelerine göre ihtiram (hürmet, saygı) eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade (çok bol, fazladan) ikram eylerdi. Lakin (ancak) onları, kendilerinden efdal (daha faziletli, daha layık, daha iyi) olanların üzerine takdim etmezdi. Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi. Sahi (cömert, eliaçık, herkese iyilik etmek isteyen) ve kerim (herşeyin iyisi, faydalısı), şefik (şefkatli, esirgeyen, merhametli) ve rahim (rahmet edici, bağışlayan), şeci (kahraman, yiğit) ve halim (yumuşak huylu, hoş muamele yapan) idi. Ahd ü va'dinde (söz vermede) sabit, kavlinde (sözünde) sadık idi. Elhasıl (neticesi)- hüsn-i ahlakça (ahlak güzelliği) ve akl-ü zekavetçe (keskin anlayışı olan akıl) cümle(bütün, tam) nasa (insanlara) faik (üstün, üstünde) ve her türlü medh ü senaya (övgüye) layık idi. Yemede, giymede kadar-ı zaruret (yoksulluk derecesinde) ile iktifa (yetinir) ve ziyadesinden (fazlasından) iba eylerdi (çekinirdi)."77 http://www.hazretimuhammed.org/res/141.jpg Hz. Ali (ra)'nin, Peygamber Efendimizin üstün ahlakını, insanları hayran bırakan, güzelliğini, davranışlarındaki kusursuzluğu anlattığı hikmetli sözlere yer veren bir başka hilye-i şerif. PEYGAMBER EFENDİMİZİN NÜBÜVVET (PEYGAMBERLİK) MÜHRÜ Allah, Hz. Muhammed (sav)'i alemler üzerine seçmiş ve onun "peygamberlerin sonuncusu" (Ahzab Suresi, 40) olduğunu bildirmiştir. Ondan sonra hiçbir peygamber gönderilmeyecektir ve Kuran insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen en son kitaptır. Allah, Peygamber Efendimizin bu eşsiz özelliğini onun mübarek vücudunda bir izle tecelli ettirmiştir. İslami kaynaklarda ve rivayetlerde Peygamber Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan bu işarete "nübüvvet mührü" ismi verilir. Peygamberimiz (sav)'in mührüne benzer peygamberlik işaretlerinin diğer peygamberlerde de olduğu, ancak Peygamberimiz (sav)'inkinin daha farklı olduğu el-Müstedrek tarafından Vehb b. Münebbih (ra)'den şöyle nakletmiştir: "… Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun sağ elinde Peygamberlik beni (şamet'ün-nübüvve) olmamış olsun. Ancak bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bunun istisnasını teşkil etmektedir. Zira Onun peygamberlik beni, (sağ elinde değil) kürek kemikleri arasındadır. Peygamberimiz bu durum sorulunca: "Kürek kemiklerim arasında bulunan bu ben, benden önceki Peygamberlerin beni gibidir…"78 demiştir. Cabir b. Semüre (ra) anlatıyor: "Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi."79 Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) naklediyor: "Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimizin vasıflarını anlatırken, Resulullah'ın Hilyesi (güzel sıfatlar, süs, zinet, cevher, güzel yüz, suret, görünüş) hakkındaki hadisi bütün uzunluğu ile zikreder ve: "Kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü vardı. Ve O, peygamberlerin sonuncusudur" derdi.80 Ebu Nadre (ra) anlatıyor: "Ashabdan Ebu Said el-Hudri'ye Resulullah Efendimizin peygamberlik mührünün nasıl bir şey olduğunu sordum. Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası olduğunu söyledi."81 "İki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı."82 Muhammed b. Müsenna, Muhammed b. Hazm, Şu'be Simak (ra)'dan: "Cabir İbn-i Semure'nin şöyle dediğini duydum: Resulullah (sav)'in sırtında mühür gördüm: güvercin yumurtası gibi idi."83 PEYGAMBER EFENDİMİZİN SAÇI Peygamber Efendimizin saçının uzunluğu ile ilgili farklı tarifler vardır. Tarifler arasında böyle bir farklılık olması ise doğaldır, çünkü bu bilgileri aktaranlar Peygamber Efendimizi farklı zamanlarda gördükleri için, saçının uzunluğu da farklı olmuş olabilir. Ancak bu tariflerden anlaşılan Peygamberimiz (sav) saçını en kısa kulağı hizasında, en fazla ise omuzlarına kadar uzatmıştır. Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Hazreti Peygamberin saçları, kulaklarının orta hizasına kadar uzamıştı."84 Hazreti Aişe (ra) validemiz anlatıyor: "Resulullah'ın mübarek saçları, kulakları ile omuzları arasındaydı. Allah'ın selat ve selamı üzerine olsun."85 Bera b. Azib (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz orta boylu idi. Omuzları da genişçeydi. Saçları ise, kulak yumuşaklarını değerdi."86 Ebu Talib'in kızı ümmü Hani (ra) anlatıyor: "Resulullah Efendimiz Mekke'ye geldiklerinde evimizi teşrif etmişlerdi. Bu sırada mübarek başları dört belikli (örgülü) idi." 87 PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN SAÇ VE SAKAL BAKIMI Peygamber Efendimiz temizliğe çok önem verdiği için, saç ve sakal bakımına da önem vermişlerdir. Bazı kaynaklarda onun yanında daima tarak, ayna, misvak, kürdan, makas, sürmedan gibi eşyalar bulundurduğu bildirilmektedir.88 Peygamberimiz (sav) ashabına da aynı tavsiyelerde bulunmuş ve "Kim saç bırakmışsa, onun bakımına dikkat etsin"89 şeklinde buyurmuşlardır. Peygamberimiz (sav)'in saç ve sakalı ile ilgili diğer aktarılanlar şu şekildedir: Hz. Adda İbn Halid'den (ra): "Mübarek sakalı gayet güzeldi."90 Hz. Aişe (ra) validemiz anlatıyor: "Resul-i Ekrem (sas)… saçlarını tarayıp yağladığında…"91 Simak b. Harb (ra) aktarıyor: "Cabir b. Semüre'den işittim. Ona, Hazreti Peygamberin saçlarının ağarma durumu sorulmuştu. O da: Mübarek başlarını yağladıkları zaman saçlarının akı gözle farkedilmez; fakat başlarına yağ sürmedikleri anlarda beyazları görünürdü"92 dedi. Peygamberimiz (sav), dış görünümüne ve temizliğine verdiği önemle, müminlere güzel bir örnek olmuştur. Bir rivayette Peygamber Efendimizin bu konudaki tavrı şöyle belirtilir: "Bir gün Peygamber (sav) sahabelerinin yanına çıkacağı zaman küpteki suya bakarak sarığını ve sakalını düzeltti ve şöyle dedi: 'Allah kardeşlerinin yanlarına çıkarken kulunun kardeşleri için süslenmesini sever.'93 PEYGAMBER EFENDİMİZİN GİYİM TARZI http://www.hazretimuhammed.org/res/157.jpgPeygamberimiz (sav)'in giyimi hakkında da sahabeler pek çok detay aktarmışlardır. Bunun yanı sıra Peygamber Efendimizin müminlere nasıl giyinmeleri gerektiğiyle ilgili olarak tavsiyeleri de onun bu konuya verdiği önemi ortaya koymaktadır. Örneğin Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Allah güzeldir, güzelliği sever, güzel giyinmek kibir değildir, kibir (mazhar olduğun nimeti kendinden bilip) hakkı reddetmek, halkı hakir görmektir."94 "Allah güzeldir, güzeli sever ve kuluna verdiği nimetin eserini üzerinde görmekten hoşlanır."95 Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hasan, onun giyim konusu hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir: "Peygamber Efendimiz bize elde ettiğinizin en iyisini giymemizi ve bulabildiğimiz en hoş kokuları sürmemizi emrederdi."96 Bu konudaki Peygamberimiz (sav)'in bir başka hadisi de şu şekildedir: "Ey müminler! Gönlünüzce yiyiniz, içiniz, giyininiz ve Allah yolunda sarf ediniz. Ancak, israfa veya kibir ve gurura kaçmayınız."97 Peygamber Efendimiz ashabından biri dış görünümüne önem vermediğinde veya bakımsız olduğunda onu da hemen uyarırdı. Bu konuya ait bir rivayeti Ebu'l Havas (ra), babasından şöyle nakletmektedir: http://www.hazretimuhammed.org/res/158.jpgÜzerinde adi bir elbise olduğu halde Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gelmiştim. Bana: "Senin malın yok mu?" diye sordu. "Evet var" cevabıma: "Hangi çeşit maldan?" sorusunu yöneltti. "Her çeşit maldan Allah bana vermiştir" demem üzerine: "Öyle ise Allah Teala Hazretleri sana bir mal verdiği vakit Allah'ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir" buyurdular.98 Buna benzer bir başka olayı ise Hz. Cabir (ra) şöyle aktarmıştır: Resulullah aleyhissalatu vesselam, binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı gördü. Üzerinde eskimiş iki parçalı giysi vardı. "Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?" diye buyurdular. "Evet var" dedim. "Çamaşır torbasında iki giysisi daha var. Ben onları giydirmiştim." http://www.hazretimuhammed.org/res/159.jpg"Öyleyse çağır onu da, bunları giysin" diye emrettiler. (çağırdım, emr-i Nebeviyi söyledim.), o da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Resulullah aleyhissalatu vesselam: "Nesi var da bu yenileri giymiyor? Bu daha hoş değil mi?" diye buyurdular.99 Peygamberimiz (sav)'in giyim tarzı ile ilgili sahabelerin aktardığı bilgilerden bazıları ise şunlardır: İbnu Abbas (ra) anlatıyor: "Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm."100 Ümmü Seleme (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimizin en çok sevdikleri elbise çeşidi, gömlek (kamis) idi."101 Ashabdan Kurre (ra) anlatıyor: "Ben, biat eylemek üzere, Müzeyne kabilesinden bir grup insanla birlikte Resulullah Efendimizin huzurlarına çıktım. Peygamber Efendimizin gömleklerinin yakası düğmesiz olduğundan…"102 Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz, giydikleri elbiseler içerisinde, Hibere-i Yemani'yi çok severlerdi"103 (Hibere, Yemen'de dokunan pamuktan yapılan, kırmızı çubuklu yeşil bir kumaştır. Eskilerin "alaca" dedikleri desenli kumaşlar için kullanılan bir tabirdir. Bu da kumaşın düz değil desenli olduğunu ve birkaç renkten oluştuğunu gösterir.) El-Bera b. Azib (ra) anlatıyor: "Kırmızı desenli elbisenin, Peygamber Efendimiz kadar bir başkasına yakıştığını görmedim. Bu kıyafetle Resulullah (sav)'ı gördüğümde, mübarek saçları, omuzlarına değecek kadar sarkmıştı."104 Semüre b. Cündüb (ra) rivayet ediyor: "Hazreti Peygamber: "Beyaz elbise giyiniz. Zira o, son derece temiz ve hoştur" buyurmuşlardır"105 Hz. Aişe (ra) anlatıyor: "Resulullah Efendimiz, bir sabah vakti, üstlerinde siyah yünden dokunmuş bir izar (peştemal, futa, göğüsten aşağı örtülen elbiseler) olduğu halde, evlerinden dışarı çıkmışlardı."106 PEYGAMBER EFENDİMİZİN DIŞ KIYAFETLERİ Eşa's b. Süleyn (ra) anlatıyor: "Bana halam anlattı. Ona da amcası anlatmış. Halamın amcası demişti ki: Bir gün Medine sokaklarında izarımı sürüyerek yürüyordum. Bu sırada arkamdan bir ses işittim: "İzarını yukarı kaldır. Zira izarın yerde sürünmemesi, onun daha temiz kalmasını ve uzun müddet dayanmasını sağlar" diyordu. Arkama dönüp baktığımda bu sözleri söyleyenin Resulullah Efendimiz olduğunu gördüm."107 Seleme b. El-Ekva'dan (ra): "Hz. Osman, uzunluğu bacaklarının yarısına kadar ulaşan bir izar giyer ve "Arkadaşımın (sahibi), yani Resulullah (sav)'ın izarları da aynen böyleydi" derdi.108 PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜZÜĞÜ VE MÜHRÜ http://www.hazretimuhammed.org/res/161a.jpg Peygamberimizin mührü, Topkapı Sarayı'nda bulunmaktadır. Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimizin Mühr-i Şerifleri (şerefli, mübarek mühür) gümüşten yapılmıştı. Kaşı ise Habeş taşındandı. Resulullah Efendimiz yabancı devlet reislerine mektup yazmak isteyince, bir mühür yüzük yapılmasını buyurdu. "Peygamber Efendimizin parmağındaki yüzüğün parıltısı hala gözümün önünde duruyor". "Peygamber Efendimizin Mühr-i Şeriflerinin kaşına, üç satır halinde, "Muhammed Resulullah" ibaresi kazınmıştı. Birinci satırda "Muhammed", ikinci satırda "Resul", üçüncü satırda da "Allah" kelimeleri yer alıyordu."109 PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜRÜYÜŞ ŞEKLİ Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Ben Resulullah Efendimizden daha güzel birisini görmedim; sanki güneş, onun mübarek yüzünde devrediyor gibiydi. Peygamber Efendimizden daha hızlı yürüyen birisini de görmedim; yürürken adeta yeryüzü ayakları altında dürülürdü. Bizler, arkalarından giderken, geri kalmamak için büyük çaba harcardık."110 Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra), "Dedem Hz. Ali, Resulullah Efendimizi tanıtırken şöyle derdi: "Resulullah Efendimiz, yürürken, adeta yokuş aşağı inercesine, ayaklarını sertçe kaldırırlardı"111 diyerek, Peygamberimiz (sav)'in rahat bir yürüyüşü olduğunu belirtmiştir. Hz. Yezid İbni Mirsad (ra) ise şöyle demiştir: "Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi."112 Hz. Ebu Atabe (ra)'den: "Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü."113 "… Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sukunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arzederdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücudları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi."114 "Hep harekatı mutedil idi. Bir yere azimetinde (Yola çıkmak, gitmek) acele ve sağ ve sola meyletmeyip, kemal-i vekar (ağırbaşlılığın olgunluğu) ile doğru yoluna gider ve fakat sür'at (hızlı) ve sühulet (kolaylıkla) ile yürür idi. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lakin yanında gidenler, sür'at ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi."115 |
Cumhuriyetimize Sahip Çıkalım Laikliğe, Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk’e karşı olan saygısızlıklar her geçen gün artıyor. Maalesef bütün bu saldırıları yapan siyasal islamcılar, yani İslamı bir din olarak değil bir siyaset olarak görenler laik kitlenin tepkisizliğinden güç alıyorlar. Bunun en son örneğini 23 Nisan gününde gördük. Bir anlamda Cumhuriyet neslinin doğuşunun kutlandığı bu güne Meclis Başkanı Bülent Arınç tarafından leke sürüldü. Bizler içinde doğduğumuz sistemin düzgünlüğünden dolayı 23 Nisan’ın kıymetini tam olarak bilemeyebiliriz. 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim hep büyük öneme sahip günler çünkü bu tarihlerde bir ulus olabilmenin, medeniyete doğru adım atabilmenin, okuyup yazabilen, dilediği şekilde dini inançlarını yaşayabilen, internet kullanan, balık-rakı muhabbeti yapabilen, Amerikalı ve Avrupalı’dan aşağı olmayan mert bir ülke olmanın –farkına bile varmadan- keyfini sürdük. Nasıl ki nefessiz kalmadığımız için nefes almanın önemini tam bilemeyebiliriz, aynı şekilde laikliğin değerini tam olarak bilemeyebiliriz. Oysa bütün bu değerler artık tehdit altında. Tepkisiz kalmaya devam edersek olan biten her geçen gün daha da kötüleşecek. Unutmayın ki her tepkisiz geçen gün İslamı sömürenler Amerika’nın, İngiltere’nin piyonlarının kapı önlerinde Türkiye aleyhinde atıp tutarak maddi ve manevi destek arayacaklar ve sonrasında aldıkları desteklerle yurtiçinde dini inancına sığınmış, ezici çoğunluğu sade, güzel bir hayat arzulayan köylüyü, fakiri ülkedeki iyi eğitimli, batıya sıcak bakan kitlelere kırdırmaya çalışacaklar. Neticesi ? Sınırsız makam, maddi ve manevi güç ! Sadece onlar mı sevinecek ? Hayır. “Böl ve Yönet” politikasının mucidi İngiltere başta olmak üzere emperyalistler. Bu gidişat ile çok değil 3-4 sene sonra -bir anda- Avrupa Birliği ile köprüler atılacak. Çünkü Avrupa Topluluğu mevcut hükümet için bir araç, bir amaç değil. Cumhurbaşkanlığı başta bütün kritik devlet pozisyonlarının ele geçirildiği, ordunun iyice pasifize edildiği, Arap sermayesinin ortalığı kapladığı bir gün –aniden- köprüler atılacak. Ve o zaman bizler içeride çok farklı bir ortamla karşılaşacağız. O zaman Türk Silahlı Kuvvetleri çok meşgul olacak zira iktidar şu anda bütün hamlelerini TSK aleyhine yönelik yapmaktadır. Askeri meşgul, bertaraf etmek için Irak’ta bir Kürdistan kurulmasından şikayet etmeyecek olan şeriat meraklıları bu uğurda zaten terörist Apo’nun serbest kalması için çalışmalarına başlamıştır. Irak’ta İngiltere ve Amerika destekli bir Kürdistan kurulmaya çalışılırken sen git Apo’yu serbest bırak ve bak bakalım sonra ne oluyor. PKK silah mı bırakıyor yoksa Türkiye ile topyekün savaşa mı geçiyor? Mehmet Ali Ağca’yı ne çabuk unuttuk? Ağca neden bırakıldı ve neden geri alındı bileniniz var mı? Apo’dan sonraki kıdemli teröristlerden birisi olduğu için deneme amacıyla serbest bırakıldı. Toplumun tepkisini ölçmek amacıyla. Ağca, Apo hamlesinin etkilerini ölçmek amacıyla denenen bir piyondu. İşte güneydoğuyu kaos sardığında, TSK sınırları korumak için vargücüyle doğuya odaklandığında şeriatçılar batıyı vuracaklar. Siz koskoca TSK, Kara Kuvvetleri Karargahını ne demeye Güneydoğuya taşıdı diye düşünüyorsunuz? Ordu olan bitenin farkında. Ama ne acıklı ki Türk bayrağının altında rahat yaşayan laik kitle henüz uyanamadı. Atatürk ne büyük bir adam ki bize Gençliğe Hitabını bıraktı. Açın okuyun lütfen! Ayrıca lütfen vakit ayırıp Devlet Bakanı Ali Babacan’ın “Kurdistan Development Corporation” isimli İngiltere’de kurulu Kürdistan kalkınma örgütüne (Türkiye bölünse göbek atacak olan örgütlerden birisi) verdiği söyleşide yeralan “biz laikliği çok farklı algılıyoruz” sözlerini okuyun. Aşağıdaki adreste pdf dosyalarını bulabilirsiniz ! www.kurdistangateway.com Ne yaparsanız yapın, lütfen 19 Mayıs günü Anıtkabir’e gidin. Benim, bizim, Türkiye’nin ve hatta Atatürk’ün prensiplerinin sizin, eş, dost ve arkadaşlarınızın desteğinize ihtiyacımız var.:turkiye: :turkiye: :turkiye: :turkiye: :turkiye: |
PEYGAMBERİMİZ (SAV) İNSANLARA ALLAH'IN SONSUZ GÜÇ SAHİBİ OLDUĞUNU ANLATMIŞTIR İnsanların Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edip, O'ndan korkup sakınarak güzel ahlak göstermeleri için Peygamberimiz (sav) insanlara Allah'ın gücünün ve yaratışındaki ihtişamın delillerini anlatmış, onların Allah'ı severek O'ndan korkup sakınmalarına vesile olmuştur. Kuran'da Peygamberimiz (sav)'e, Rabbimizin yaratışının delillerini ve gücünü şu ayetlerle anlatması bildirilmiştir: De ki: "Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?" De ki: "Gördünüz mü söyleyin, Allah kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa Allah'ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz? (Kasas Suresi, 71-72) http://www.hazretimuhammed.org/res/95.jpg İsmail Hakkı Altunbezer. Celi sülüs levha. Kuran'dan bir ayet; "... Doğrusu Allah herşeye güç yetirendir." (Bakara Suresi, 20) Hz. Muhammed ahirete inanmayanlara da Allah'ın dünyadaki yaratılış delillerini anlatmış ve tüm bunları yaratmaya kadir olan Allah'ın elbette ahirette bunların benzerlerini de yaratmaya güç yetirdiğini açıklamıştır. Peygamberimiz (sav) bu önemli gerçeği kavmine şöyle bildirmiştir: De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (Ankebut Suresi, 20) Peygamberimiz (sav), Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını insanlara tebliğ ettiği ayetlerden bazıları şöyledir: De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.) De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım." (Enam Suresi, 14-15) Allah'ın eşi, benzeri olamayacağını ve Rabbimizin herşeyin tek sahibi olduğu Kuran'da şöyle bildirilmiştir: http://www.hazretimuhammed.org/res/97.jpgDe ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi, 16) Hz. Muhammed (sav), Allah'ın varlığını bildikleri halde O'nun üstün kudretini düşünmeyen, bundan dolayı O'nun büyüklüğünü takdir edemeyen kavmine, Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü ikrar ettirmiştir. Ve bunun ardından, onları öğüt almaya ve korkup sakınmaya davet etmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?" De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor." "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" (Müminun Suresi, 84-89) PEYGAMBERİMİZ (SAV) İNSANLARA TEK DOĞRU YOLUN ALLAH'IN YOLU OLDUĞUNU BİLDİRMİŞTİR İnsanların bir kısmı kendilerine yol olarak sapkın, yanlışlıklarla, batıl inançlarla ve zararlı fikir ve yöntemlerle dolu yolları seçerler. Bunların her biri insanlara dünyada ve ahirette kayıptan başka bir şey getirmez. Peygamberimiz (sav) ise, insanları en şerefli ve güzel olan yola, Allah'ın yoluna çağırmış, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşlarına vesile olmak için gayret etmiştir. De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (Enam Suresi, 71) Peygamber Efendimiz, hadis-i şeriflerinde de en doğru yolun Allah'ın ve Resulünün yolu olduğunu belirtmişlerdir: "Muhakkak ki, en güzel söz Allah'ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed'in yoludur."34 PEYGAMBERİMİZ (SAV) İNSANLARI ŞİRKTEN SAKINDIRMIŞTIR Peygamberimiz (sav)'in insanları sakındırdığı en önemli konulardan biri şirktir. Kuran ayetlerinde de görüldüğü gibi Hz. Muhammed (sav), insanlara daima Allah'ın tek ilah olduğunu, O'nun dışında hiçbir varlığın hiçbir güce sahip olmadığını söylemiş ve müşrikliğe karşı onları uyarmıştır. Pek çok ayette Peygamberimiz (sav)'e insanları şirke karşı uyarması haber verilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir: De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (Yusuf Suresi, 108) De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum." De ki: "Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de bir yarar (irşad) sağlayabilirim." De ki: "Muhakkak beni Allah'tan (gelebilecek bir azaba karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O'nun dışında asla bir sığınak da bulamam." (Cin Suresi, 20-22) De ki: "Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum." "Ve ben, Müslümanların ilki olmakla da emrolundum." De ki: "Ben, Rabbime isyan ettiğim takdirde, büyük bir günün azabından korkarım." De ki: "Ben dinimi yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet ederim." "Siz, O'nun dışında dilediklerinize ibadet edin." De ki: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem yakınlarını hüsrana uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir." (Zümer Suresi, 11-15) Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin-kanıt (burhan)ınızı getiriniz." (Neml Suresi, 64) |
PEYGAMBERİMİZ (SAV) SADECE KENDİSİNE VAHYOLUNANA UYMUŞTUR Peygamberimiz (sav)'in Kuran'da da çok kereler zikredilen en önemli özelliklerinden biri, sadece Allah'ın indirdiğine uyması, insanların rızasını gözetmeden, insanlardan çekinmeden sadece Allah'ın bildirdiklerini yapmasıdır. Hatta, çağdaşı olan müşrikler ve diğer dinlerin mensupları Peygamberimiz (sav)'den kendi çıkarlarına uygun hükümler getirmesini istemişlerdir. Bu kişiler sayıca ve kuvvetçe daha üstün konumda olmalarına rağmen, Peygamberimiz (sav) Kuran'ı ve Allah'ın hükümlerini daima büyük bir titizlik ve kararlılıkla korumuştur. Bir ayette Allah, Peygamberimiz (sav)'in bu insanların ısrarlarına nasıl karşılık verdiğini bizlere şöyle haber vermektedir: Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım." De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi, 15-16) PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN TÜM ALEMLERE ÖRNEK OLAN TEVEKKÜLÜ Kuran'da Peygamberimiz (sav)'le ilgili olarak anlatılan olaylarda onun tevekkülü ve Allah'a teslimiyeti açıkça görülmektedir. Örneğin Peygamberimiz (sav)'in, Mekke'den çıktıktan sonra arkadaşı ile birlikte gizlendiği bir mağaradaki sözleri tevekkülünün en güzel örneklerinden biridir. Ayette şöyle bildirilmektedir: Siz O'na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O'na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O'nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O'na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O'nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkara edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 40) Peygamberimiz (sav) hangi koşullarda olursa olsun, daima Allah'a teslim olmuş, O'nun yarattığı herşeyde bir hayır ve güzellik olduğunu bilmiştir. Kuran'da Peygamberimiz (sav)'e, kavmine söylemesi bildirilen şu sözler de bu tevekkülün bir göstergesidir: Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, bir musibet isabet edince ise: "Biz önceden tedbirimizi almıştık" derler ve sevinç içinde dönüp giderler. De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 50-51) Peygamberimiz (sav), tevekkülü ile tüm Müslümanlara örnek olmuş ve insanın Allah'tan gelecek bir şeyi değiştirmeye asla güç yetiremeyeceğini şöyle hatırlatmıştır: "Bir nefse takdir edilmiş şey mutlaka olur."5 "... Bir şey isteyince Allah'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah'tan yardım dile. Zira kullar, Allah'ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar."6 Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uyan her müminin de, musibet gibi görünen olayları onun gibi tevekküllü karşılaması, herşeyde bir hayır ve güzellik olduğuna iman etmesi gerekir. Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah'ın en takva kullarından biri olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), çok büyük zorluklarla ve şedid olaylarla denenmiştir. Herşeyden önce tebliğ yaptığı kavimde her türlü zorluğu çıkarmaya hazır olan insanlar bulunmaktadır: İki yüzlü davranarak Peygamberimiz (sav)'e tuzak kurmaya çalışanlar, atalarının dinini değiştirmeyi kabul etmeyen müşrikler, peygamberden nefislerine uygun ayet getirmesini isteyenler, Peygamberimiz (sav)'i öldürmek, sürmek veya tutuklamak isteyenler ve daha birçokları sürekli olarak Peygamberimiz (sav)'e zorluk çıkarmaya çalışmışlardır. |
İSLÂMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN 1— ARABLARIN DURUMU Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır. İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi, Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabîleleri ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi kabîlesi bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe idiler. Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat edebiliyorlardı.(2) Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler, hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı) denilmiştir. Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu. Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı. İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde (Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu. Hicaz Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3) İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi. Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır. |
Peygambere Sevgi ve Saygı Allah'a giden yolların rehberi, dünyada ve âhirette mutluluk yollarının göstericisi Peygamberimiz Hz.Muhammed'i (s.a.) sevmek, her mümine farzdır. Peygamberimiz'e sevgi ve saygı duymak, onu önder ve örnek alıp bağlanmak, Müslümanların dinî ahlâkının bir gereğidir. Bu sevgi ve saygı, diğer peygamberler için de geçerlidir. Peygamberimiz'i sevmek için sebep çoktur. Ama her şeyden önce, peygamber sevgisinin ilk kaynağı, yüklenmiş olduğu ilâhî görevden kaynaklanmaktadır. Allah'ın Sevgili Peygamberini Sevmek ve Saymak Hz.Peygamber (s.a.), Allah'ın sevgili (habîbullah) kuludur. Bunun için Müslümanlar, Peygamberimiz'i andıklarında, onun pekçok niteliği arasında bu durumundan esinle Habîb-i Ekrem (en sevgili kul) sanını da kullanırlar. Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinde, Yüce Allah'ın doğrudan Peygamber'e seslendiği, özellikle âyet başı bölümlerinde, "Habîbim" hitabını kullanarak çeviri/meal yaparlar. Ona duyulan sevgiyi, en sevilen çiçeklerden olan gül ile simgeleştirirler. Böylece, Yüce Allah'ın sevdiğini sevmiş oluruz. Çünkü, Allah'ın sevdiğini sevmek, doğrudan Allah'a sevginin bir uzantısıdır. Peygamberimiz, o mükemmel sevgi duasında, şöyle derdi: "Allahım! Sana duyduğum sevgiyi, kendi canımdan, aile bireylerimden ve serin sudan daha sevimli yap." (Tirmizî, daavât, 72) Yüce Allah'ı seven, Hz.Muhammed'i (s.a.) de sever: "De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir." (Ali İmran, 3/31. Ayet mealleri için bk. Peygamber'e duyulan sevgi, her şeyden ve her türlü sevgiden çok olmalıdır. Bu, her şeyden önce Yüce Allah'ın bir emridir: "Müminlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir." (Ahzâb, 33/6) Bu durumu, Sevgili Peygamberimiz de şöyle belirtiyor: "Sizden biriniz, beni atasından babasından, evlatlarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam anlamıyla iman etmiş olmazsınız." (Buharî, iman, 8; Müslim, iman, 70) Yine Hz.Peygamber'in (s.a.) belirttiğine göre, Allah'ı ve Peygamberini her şeyden çok sevmedikçe tam mü'min olunmaz. (Buharî, iman, 9, 14, edeb, 42; Müslim, iman, 67) "Canımız sana feda olsun Ya Rasûlallah" ifadesi, işte bu anlayışın bir yansımasıdır. Alemlere Rahmet Hz.Muhammed'i (s.a.) sevme sebeplerinden birisi de, âlemlere rahmet oluşudur: "Doğrusu bu Kur'an'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21/106-7); "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez." (Sebe, 34/28); "De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah'a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah'a ve sözlerine inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız." (A'râf, 7/158) O, bu niteliklerinin bir gereği olarak, insanlara Yüce Allah'ın buyruklarını ve yasaklarını iletti, hak dini öğretti, ebedî kurtuluş yolunu gösterdi. Bütün bu iyiliklere, ancak şükran, minnet ve sevgi duyulabilir. Yüce Ahlâk Sahibi ve Güzel Örnek Hz.Muhammed'i (s.a.) sevme sebeplerinden bir başkası, onun üstün ahlâk sahibi ve uyulacak güzel örnek oluşudur: "Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir." (Kalem, 68/4) "Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah (Allah'ın Elçisi) en güzel örnektir."(Ahzâb, 33/21) Bu yönüyle Peygamberimiz, bütün Müslümanlar için "gaye insan, ufuk Peygamber"dir. Süleyman Çelebi, bunu şöyle belirtir: Zâtıma mir'ât edindim zâtını, Bileyazdım âdım ile âdını. (mir'ât: ayna, örnek) Ümmetine Düşkünlüğü Hz.Muhammed (s.a.) ümmetine çok düşkündür, çok şefkatli ve merhametlidir: "Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir." (Tevbe, 9/128) Bu sevgi, şefkat ve merhametin karşılığı da, ancak Peygamber'i sevmek ve saymak olabilir |
Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah, zorluk çıkaranlara karşı Peygamberimiz (sav)'e tevekkül etmesini bildirmiştir ve Peygamberimiz (sav) de hayatı boyunca Rabbimizin bu emrine uygun olarak davranmıştır. Ayette şöyle buyrulur: "Tamam-kabul" derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 81) Konu ile ilgili başka bir ayette de şöyle buyrulmaktır. Hacı Nazif Bey. Kuran'dan bir ayet yazılı; "Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma..." (İbrahim Suresi, 42) Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir. (Al-i İmran Suresi, 20) Peygamberimiz (sav) bir sözünde ise tevekkül edenlerin görecekleri karşılığı şöyle bir örnekle açıklamıştır: "Siz Allah'a hakkı ile tevekkül etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler."8 Müminler için en güzel örnek Peygamberimiz (sav)'in sözleri ve tavırlarıdır. Bu nedenle, herhangi bir zorlukla, nefsinin hoşlanmadığı bir durumla karşılaşan her mümin, Kuran ayetlerini, herşeyi yaratanın Allah olduğunu düşünerek, Peygamber Efendimizin tevekkülünü örnek almalı, her olayda Allah'ın yarattığı kadere teslim olduğunu zikretmelidir. . PEYGAMBERİMİZ (SAV) İNSANLARDAN HİÇBİR KARŞILIK BEKLEMEDEN SADECE ALLAH'IN HOŞNUTLUĞUNU ARAMIŞTIR İslam dininin en temel özelliklerinden biri, insanın tüm yaşamını Allah korkusu üzerine bina etmesi ve tüm ibadetlerini de yalnızca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için yapmasıdır. Allah bir ayetinde müminlere "De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır" şeklinde buyurmaktadır. (Enam Suresi, 162) Kuran'da, "Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler. Allah mü'minlere büyük bir ecir verecektir" (Nisa Suresi, 146) ayetiyle de müminlere, dini sadece Allah için, başka hiçbir amaç katmaksızın yaşamaları emredilmiştir. Bir kimsenin Allah'a sımsıkı sarılması, Allah'tan başka bir ilah olmadığını bilerek, hayatını yalnızca O'nu razı etmeye adaması ve her ne olursa olsun Allah'a olan sadakatinden vazgeçmemesi o kişinin ihlas sahibi olduğunu gösterir. İhlas sahibi bir mümin, yaptığı işler ve ibadetlerle Allah'ın dışında bir başkasının sevgisini, hoşnutluğunu, takdirini, ilgi ve beğenisini elde etmeye çalışmaz. İhlas sahibi müminlere en güzel örnek Hz. Muhammed (sav) ve diğer peygamberlerdir. Peygamber Efendimiz, sadece Allah'ın hoşnutluğunu aramış, hiçbir çıkar veya dünyevi bir kazanç düşünmeden, hayatı boyunca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için çaba göstermiştir. De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim." (Sad Suresi, 86) De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye şahid olandır." (Sebe Suresi, 47) |
Peygamberimizin üstün özellikleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Allah (c.c.) tarafindan seçilmis olmasi itibariyle maddî ve mânevî yönden çok üstün özelliklere sahiptir. Öyle ki bugün Islâm karsiti kisiler bile onun üstün ahlâkini ve aklini takdir ettiklerini itiraf edebilmektedir. Ama elbette mü'minlerin takdiri çok daha güçlü ve çok yönlüdür.Bilindigi üzere, Resulullah (a.s.m.) daha çocuk yaslardayken dahi ahlâki ve olgunluguyla dikkat çeker, yasitlarindan farkli oldugunu belli ederdi. Asil davranislari ve ruhî melekeleriyle bulundugu ortamda herkesin sevgisini ve saygisini kazandi. Dedesi Abdülmuttalip çok sayida çocugu ve torunu oldugu halde ona çok düskündü ve bu düskünlügünü ömrü elverdigince onu himaye ederek göstermistir. Ayni tavri amcasi Ebu Talip'te de görüyoruz. Kendi çocuklarindan üstün tutacak ve daha düskün olacak sekilde bir baglilik duymasinin sebebi elbetteki onun üstün ahlâki ve emsalsiz ruhu sebebiyledir. Görüldügü gibi daha peygamberlik verilmedigi halde etrafindaki herkes bu mübarek sahsa hayranlik duymustur. Allah (c.c.) daha küçük yasta sirasiyla babasini, annesini, dedesini alarak onu egitmis bu tip zorluklarla onun ruhunu daha da olgunlastirmistir. Gençliginde de akli, ahlâki, fazileti, dürüstlügü ve diger pek çok yönüyle Mekkeliler arasinda dikkat çekmis, 'El-Emin' sifatina lâyik görülmüstür. Peygamberimiz (a.s.m.) Islâm'dan önce de hiçbir dönemde putlara tapmamis, akliyla, bir olan Allah'i bulmus, O'na yönelmis ve hanif olan Ibrahim'in dinini benimsemisti. Saygin bir aileye mensup olup, Mekke'nin ileri gelenlerinin arasinda bulundugu halde hiçbir zaman ahlâkindan taviz vermemis hatta iffetiyle dikkat çekmistir.Peygamberligi döneminde de bu üstünlügü öncelikle Allah'a (c.c.) olan yakinliginda, korkusunda ve tevekkülünde görüyoruz. Kendisine ilk vahiy geldiginde de, inkârcilar onu reddettiginde de, magarada etrafi sarildiginda da, Uhud'da yenildiklerinde de hep ayni tevekkül ve Allah'a ayni baglilik göze çarpmaktadir. O tam bir Allah dostuydu, her tutum ve davranisinda O'na yönelir, sadece O'nun rizasini gözetirdi. Kâfirlere karsi onurlu ve zorluyken, mü'minlere karsi da sefkatli ve merhametli idi. Resulullah Efendimiz bütün ömrünü Allah'i razi edebilmek ve O'nun dinini insanlara ulastirabilmek için geçirdi. Bunu yaparken de tamamen Kur'ân'la hükmetti ve âlemlere örnek kilinan bir insan oldu. Onun güzel ahlâki, akli, dirayeti, hikmeti, takvasi, liderligi, hakimligi çok iyi anlasilmalidir. Zira Allah onda bizim için güzel örnekler oldugunu söylemektedir."Sizin için, Allah'i ve ahiret yurdunu umanlar ile Allah'i çokça zikredenler için, Allah'in resulünde güzel örnekler vardir." (Ahzab Sûresi, 21)Hz. Muhammed (a.s.m.)'in önemli bir özelligi de kavminin hidayeti için gece-gündüz ugrasmasidir. Sadece ebedî hayatlarini kurtarabilmek için onlari sürekli olarak uyarmis ama bir yandan da salih olduklari takdirde cennetle müjdelemistir. Onlari Allah'in birligine tevhid çagirmis, her türlü puttan, sirkten, ortak kosmaktan arindirmistir. Âyetin de ifadesiyle üzerlerindeki agir yükleri kaldirmis, zincirleri indirmis (7/157) yerine kolay olani getirmistir. Çünkü Allah insanlara zorluk dilememis ve kaldirabileceklerinden fazlasini da yüklememistir.Peygamberimiz Araplarin yüzyillardir süregelen inanç sistemlerini, batil hurafelerini, adetlerini, törelerini yikmis yerine tertemiz olan hak dini koymustur. Ama bu çok iyi takdir edilmesi gereken bir noktadir. Zira köklü inançlari ya da saplantilari yikabilmek çok zordur; sabir, dirayet ve cesaret ister. Bu özelliklere ise Resulullah (a.s.m.)'da en fazlasi ile rastliyoruz.Cenâb-i Allah Peygamberimiz (a.s.m.)'i özel olarak seçmis, üstün kilmis, O'na büyük bir nur vermis ve serefli, üstün Kur'ân-i da ona indirmistir. Bu mübarek insanin hayati boyunca mücadelesi çok yönlü olmustur. Bir tarafta inkârcilarin amansiz saldiri ve eziyetleri, diger tarafta münâfiklarin sinsi faaliyetleri, yine bir yanda yahudilerin siddetli düsmanliklari diger tarafta bedeviler... Görüldügü gibi pek çok açidan bakildiginda hep sorumluluk Peygamberimiz (a.s.m.)'in üzerindeydi. Hem hakim konumundaydi, hem savaslar idare ediyordu, hem de yöneticiydi. Bir yandan teblig yapiyor diger yandan da mü'minleri egitiyordu. Karsisindaki insanlarin cahiliyeden ve sirkten yeni kopmus ve dolayisiyla pek çok hatasi olan kimseler oldugu düsünüldügünde Peygamber Efendimizin üzerindeki yükümlülük daha iyi kavranabilir. Nitekim Said-i Nursi'nin Onun hakkindaki asagidaki sözleri, Peygamberimizde tecelli eden üstün ahlâki ve yüksek ruhunu bize çok güzel açiklamaktadir:"O asir o zat (a.s.m.) ile bir saadet-i beseriye asri olmus. Çünkü en bedevi ve en ümmi bir kavmi, getirdigi nur vasitasiyla, kisa zamanda dünyaya üstad ve hakim eylemis."Fahr-i Kâinat Efendimiz bir yandan cephede mücadele ederken diger taraftandan da Allah'in Kur'ân'da üstün onur sahibi bir elçi olarak niteledigi Cebrail (a.s.) ile görüsüyor ve vahiy aliyordu. Dahasi Sidret-ül Münteha ve Cennet-ül Meva'nin yanindaki bir makama çikiyor, Ruh'ül Kudüs'le burada da bulunuyordu. Allah, bir kisim ayetlerini göstermek için bir gece onu Mescidsi Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürmüstü. Asla hevadan konusmuyor ve Rabbinden aldigi vahyi insanlara aktariyordu. Böyle derin bir mâneviyat, yanindakilerin boyutunu asan bir hayat ve siddetli imtihan ortamiyla muhatapti. Peygamber Efendimizi (a.s.m.) degerlendirirken iste onun bu yönlerini de mutlaka tefekkür etmek gerekir. Öyle ki, Onun yasadigi üstün ahlâki ve derin maneviyati anlayabilen insanlar, süphesiz Ondaki 'en güzel örnekleri' daha iyi kavrayabilecek ve yasamaya çalisacaklardir. |
1 ek Başkaları Gülü bir çiçek diye sever belki de... Ama biz, Gülü “Gül” olduğu için severiz... Bizim için; Gül sevgilidir, Gül güzelliktir, Gül coşkudur... Gül, esmânın eşyâya tecellisinin esrârıdır... Gül aşktır, Gül sevinçtir, Gül bahar muştusudur... Gül, ezelle ebet arasındaki bütün zamanların “En Güzeli”nden yansımalar taşıdığı için güzeldir... Ve katmer Gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz(sav)’in mübârek teninden aldığı için çiçekler sultânıdır... Bu sebeple olsa gerek, Gülün kokusuyla kendimizden geçeriz... Gideriz bir başka âleme... Yol buluruz mâverâya... Biz Güle, Gülistanda açan katmer Güllere; “ Peygamberlik Gülzârının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz... Gülü her kokladığımızda salavat getiririz , O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden ... “Gül”ü târife ne hâcet, “Gül”; Sevdâyı Muhammedî’dir... “Gül”ün sevdâsı kalbimizin hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır... Ve bizler, gönlü Gülşen olan insanlara meftûn oluruz, “Kainatın Solmayan Gülü”nün aşkıyla... Gün gelir, gözyaşıyla Gül sularız... Bir Gül için bin dikene su veririz; biliriz ki, Güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde Gül vardır... O, aşkımızın mihrâbındaki “Gül”... O, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir resûl... O, çöl sıcağındaki bir Kevser şelâlesi... O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şûlesi... Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar O’nun sönmeyen ışığının en mütevâzı kandilleridir... Serâ da , süreyyâ da O’nun nûruyla aydınlanır... O’nun sîreti bir amaç, O’nun sünneti bir hidâyet, O’nun sûreti gönüllere ülfet ve nîmet veren bir âb-ı hayat... Ruhumuz O’na âşık... O, Gül mushaflı sevdâmızın sembolü... O, on sekiz bin âlemin emsali olmayan “Gül”ü... Divan şairimiz Fuzûlî Su Kasidesinde: “Suya versün bâğbân Gülzârı zahmet çekmesün, Bir Gül açılmaz yüzün tek verse min Gülzâre su.” diye “O Gül”ün dünyaya bir kere geleceğini, bahçıvanın bin Gül bahçesini sulasa, sele verse dahi O’nun yüzü gibi bir Gül açılmayacağını en lâtif bir biçimde ifâde ediyor... Lâkin , O “Gül”ün sevdâsını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün... O, “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen hayat güftesi... O, tebessümünden cennetler yaratılan mutluluk bestesi...O, bütün çağların önünü aydınlatarak Âdemoğlunu karanlıktan kurtaran yaratılmışların en yücesi... O, Rabbimizin terbiyesiyle yetişmiş bir ahlâk âbidesi... O, Çâresizlerin Çâresi...O, Kimsesizlerin Kimsesi... O, hurma kütüğünün bile hasretinden inlediği bir ülfet çeşmesi... O, mükemmel bir aile reisi... O, vefânın zirvesi... O, insanların en sabırlısı, en müsâmahalısı, en azimlisi, en kararlısı... O, yiğitlik ve cömertlik timsâli ... O, kâinatın bir numûne-i imtisâli... O, Efendiler Efendisi... O, Allah’ın müjdesi... O, insanlığın müjdecisi... O, hem “Halîl” hem “Habîb”, hem “Sıddık” hem “Emîn”... O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten; toprağa yağmur, karanlığa nûr, beşeriyete gurur ve gönlümüze sürûr olan Sevgililer Sevgilisi... O’nda toplanmıştır bütün güzellikler, O’nda cem olmuştur cümle özellikler... O, hep “ Ümmetim, ümmetim ” diyen “nefsim” demeyen Hâtemül Enbiyâ tâcının sâhibi... O, Sidretü’l Müntehâ’nın misâfiri... O, kusursuz bir komutan... O, Gâye İnsan... O, Mahşer günündeki tek sığınak... O, kırık gönüllerin mîmârı... O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı... O, İslamı bütünüyle hayatında billurlaştıran, bizâtihî İslam’ın kendisi olan Habîb-i Kibriyâ... O, Hakk’ın nûrunu bütün cihâna yayarak tebliğini tamamlayan Nebîler Nebîsi... O, Tek Lider, Tek Önder, Tek Rehber ... Âşıklar O’nun için yanar... Sâdıklar O’nun için ağlar... Rüzgâr O’nun yâdıyla eser... Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar... O’nun izinden gitmeyen saadet bulamaz... O’nun nûruna pervâne olmayan Mahşerde kurtulamaz... O, İlâhî nizâmın nâmütenâhi güzelliğini bahşetti gönüllerimize... O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkâtin esrârını öğretti bize... O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden... O’na gelen vahiyle aydınlandık, karanlık her düşünceden... O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık... O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık... O’nunla kalbimize nûr olup, doldu ilham... O'nunla ışık buldu; gece, gündüz ve akşam... O’nsuz baharlar kıştı... O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı... Kâinatta mütecellî olan Esmâ-i İlâhiye’yi şahsında en mükemmel bir biçimde tebârüz ettirip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden Gâye İnsan O’dur... O’nun her kelâmı hakla bâtılı ayıran bir kıstas; O’nun her hükmü şaşmaz bir adâlettir... O’nun hayatı tebliğini temsille geçmiş ve cihana en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir... O, ıstıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sinelere bir meltem gibi serinlik vererek bizlere cennet-âsâ baharlar ikrâm eder... O’nun gelişi gecelerin ebedî bir gündüze dönüşüdür... Ve O’nunla İslâm’ın nûru tulû etmiştir... O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından îmânın âsude ve serin iklimine kavuşturmuş, karanlıktan nûrun aydınlığına çıkartmıştır... Uykuda bile uyanık kalmanın keyfiyetine vâsıl olan gönül erleri, nurani ışıltıların semâvi izdüşümlerini O’na teslimiyette bulurlar... Muhakkak ki, sema ile arz arasında meydana gelecek bir kutlu buluşma “Gül Devri”nden ilham alan bir iklimde gerçekleşir... O “Gül”ün nâmütenâhi güzelliği kalplere yansıdığında gecesi olmayan bir gündüz tecelli edip gönüllerde Gül tomurcuklarının açılmasına vesile olur... Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur Güller... “Gül”ün çevresindeki dikenler, Gül kokusuyla hemhâl olunca, Güle dönüşür birer birer... Bizler “Gül” kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidâyet yağmurlarıyla madde ve mânâ planında yeniden dirileceğiz... Mekanın ve zamanın ölü noktalarına “Gül Devri”nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız... Gül yüzlüler göz yaşıyla Gül sularken, tomurcuk veren Güllerin açılmasını beklemektedir... Gonca Güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şâdumân olacaktır... Kalpler O’na bağlanıp râm olduğunda, yanlışlıklar bütün neticeleriyle birlikte ortadan kalkacaktır... Yeter artık uykunun yollarını gözleme... “Çıkmaz sokak”larda koşup dolaşmaktan yorulmadın mı? Umranların verâsındaki insanlar mesut değilse, huzuru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinatın Efendisi’nin aşkıyla yanmak, yeniden O’nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saadet iklimine bağlanmak mecbûriyetindedir... Âdemoğlu, “Muhammedî Nur”dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvi kalıplarda şekillenip “Gül”e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk’a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler zemzem ile yıkanmış demektir... Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itaat eder... İlahi sevginin menzîli de, istikâmeti de yolu da Muhammedî sevdâdan geçer... O’nu sevmek, O’na itaat etmektir... O’nu sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemektir... O’nu sevmek O’nun şerefli ashabını ve O’nu sevenleri sevmektir... O, “Kişi sevdiğiyle berâberdir” müjdesini vererek ümmetine cennette beraberlik vâdetmiştir... O’nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır... O’nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sahibini îmânın en zirve noktasına ulaştırmalıdır... “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl ?” diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâyı Muhammedî... Esmâ-i İlâhiye’nin beşer planında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı’nı rehber edinme ve O’na “Esselâm” diyebilme irtifâsıdır Sevdâyı Muhammedî... Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhutî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâyı Muhammedî... O’nun aşkı, kainata mânâ kazandıran bir sır hazinesidir... Eşyanın ruhuna nüfûz ederek “eşyâ”dan “esmâ”ya ulaşabilme yoludur Sevdâyı Muhammedî... “Esma”dan “Sıfat”a, sıfattan “Zât”a intikâl ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâyı Muhammedî... Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve “Gül”e râm olan Gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın şahikalaşmasıdır Sevdâyı Muhammedî... “Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim, Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim” dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâyı Muhammedî... O’nsuz zaman, mekan ve insan hayatiyetini kaybeder... Gönüller O’na dönünce dirilir... O’nun varlığı insanlığın vâroluş sebebidir... O’nu her dem kalbinde hissederek selât-ü selamla yâdetmek ne büyük mutluluk... O’nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saadet... Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saadeti; “ İnsanlığın İftihar Tablosu”nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer... Ve insanlık, O’nun getirdiği altın düsturları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla muhtaçtır... Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O’nu yeniden tanımak, O’na yönelmek, O’nu rehber edinmek ve O’ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır... Şeyh Gâlip’in: “Sen Ahmed’i Mahmûd’u Muhammed’sin Efendim, Hakk’tan bize Sultân-ı Müeyyedsin Efendim” diye hitâb ettiği; şefaatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan “Sonsuz Nûr” bütün bir beşeriyet gibi bizleri felâha erdirilecektir... Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O’nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde... Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah’taki “Elestü bi Rabbiküm”sualine verdiğimiz “Belâ” cevâbını... Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tâzeleyelim ahd-ü peymânımızı... “Gül”ün gölgesindeki toprağın bile Gül koktuğunu hiç unutmayalım... “Gül”e sevdâmızı eksiltmeyelim... Allah’ım! Bize O’nun sîretini öğret... O’nun yolundan gitmeyi bizlere nasip et... “..Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur..” (Nisâ 4/80) emr-i İlâhîsi gereğince Habîbullahı sevmek Allah(cc)’ı sevmektir... “Resûlulah’a duyulan muhabbetin derecesi îmânın ölçüsüdür”... Bu sebeple bizlere O’nun muhabbetini lütfet...Yâ Erhame’r-Râhimîn!... O’nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır... Bizleri O’nun yolundan ayırma Yâ Rabbi... Ve iki cihanda ebediyen Gülmek için, “Gül”ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe’l-Âlemîn!... O’nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir... O’ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir... O, hicranla yanan sînelerin mutluluk rüzgârıdır... O, sonsuzluk iklîminin îtîbârıdır... O, ümidin temsilcisidir...O, şefâat bekleyenlerin; mütebessim incisidir... O, bizim gönüllerimizin sultanı... O, bizim dertlerimizin dermanı... O, bizim kurtuluşumuzun fermanı... Bizde, O Habîb-i Kibriyâ’nın, O Sevgililer Sevgilisi’nin eşiğine baş koyup -yüzümüz olmasa da affına sığınarak- şefkâtine muhtaç olduğumuzu, arzetmek için, Yunus Emre’nin diliyle: “Canım kurban olsun Senin yoluna, Adı güzel, kendi güzel Muhammed, Şefâat eyle bu kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed” diyerek medet bekliyor, Efendimiz’den şefâat dileniyoruz... Ey Sultanlar Sultânı! 15 asır önce yol verdiğin sevgi kervânına bizleri de kabul buyur... Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran... Senin ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikram... Sultanım, bizler Seni dünyada görme saadetine erişemedik... Ama bizler, çok günahkar bir ümmet olmamıza rağmen -hakkımız olmasa da- rüyâlarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz... Cür’etimizi bağışla Efendim... Gül Yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur... Ne olur!.. “Ezel bezminde bir dinmez figândım Yâ Resûllalâh, Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûllalâh...” diye Yaman Dede’nin dizeleriyle arz-ı hâl ediyoruz... “En Güzel”e yâr olanlara, “Gül”e gönülden bağlananlara binlerce selâm olsun... |
PEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) HADİS-İ ŞERİFLERİNDEN BAZILARI
Allahım Peygamber Efendimize Sonsuz Salat ve selam ederiz.. Bizleri Kendine Kul Peygamber Efendimize'de(S.A.V.) Hayırlı Birer Ümet Eyle.......Amin. |
PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN ZORLUKLAR KARŞISINDAKİ GÜZEL TAVRI Hz. Muhammed (sav), peygamberliği boyunca daha önce de belirtildiği gibi, türlü zorluklarla karşılaşmıştır. Kavminden inkar edenler ve müşrikler ona karşı son derece incitici sözler söylemişler, hatta büyücü veya delidir demişler, bazıları da Peygamberimiz (sav)'i öldürmek dahi istemiş ve bunun için planlar kurmuştur. Buna rağmen, Peygamberimiz (sav) her kültürden ve karakterden insanı eğitmeye, onlara Kuran'ı, dolayısıyla güzel ahlakı, güzel tavrı öğretmeye çalışmıştır. Kuran ayetlerinde bildirildiği gibi, bazı kişiler en temel görgü kurallarından dahi habersiz olduğu için Peygamberimiz (sav) gibi ince düşünceli, üstün ahlaklı bir insana sıkıntı verebileceklerini düşünmemişlerdir. Peygamberimiz (sav) ise tüm bunlara karşı büyük bir sabır göstermiş, her durumda Allah'a yönelerek Allah'ın yardımını istemiş ve müminlere de sabrı ve tevekkülü tavsiye etmiştir. Allah, Kuran'da Peygamber Efendimize birçok ayeti ile, inkar edenlerin söylediklerine karşı sabırlı olmasını şöyle tavsiye etmektedir: Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et. (Kaf Suresi, 39) Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz 'izzet ve gücün' tümü Allah'ındır. O, işitendir, bilendir. (Yunus Suresi, 65) Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. (Hicr Suresi, 97) Şimdi onların: "Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?" demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah herşeye vekildir. (Hud Suresi, 12) |
EFENDİMİZ (S.A.V) ve ŞEYTAN ARASINDAKİ DİYALOG Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi: -Ev sahibi, içeridekiler, eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek işim var. Bunun üzerine, herkes Resülullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu, izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, du-ruma vakıf oldu ve: -En iyi bilen Allah Resulüdür. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz: -Şeytandır. Allah'ın làneti onun üzerine olsun" Buyurunca; hemen Hz. Ömer: -Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim. -"Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; Ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir, öldürmeyi bırak." Sonra şöyle buyurdu: -"Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..." -Selàm sana ya Muhammed; Selàm sizlere ey cemaat-ı müslimin. Onun bu selàmına Resülullah (s.a.v.) şu mukabelede bulundu: - "Selàm Allah'ındır ya lain.." Şeytan şöyle anlatmaya başladı: -Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: -"Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı: - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi: ve dedi ki: Allah-ü Teàlà sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve àdemoğullarını nasıl kandırdığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra O; sana ne sorarsa doğrusunu diye-ceksin. Sonra Allah-ü Teàlà buyurdu ki: -Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen, seni kül ederim; rüzgàr savurur, düşmanların önünde, seni rüsvay ederim. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu: -"Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?" Şeytan şu cevabı verdi: -Sensin ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir? -"Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?" Şeytan anlattı: -Muttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. -"Sonra kimi sevmezsin?" -Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi... -"Sonra?.." -Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi. -"Sonra?.." -Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. -"Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.." Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. -Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. -"Sonra kim?.." İblisin cevabı: -Şükreden zengin. -"Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.." -Onu görürsem ki, aldığını helâl yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: O şükreden bir zengindir. -"Pe ki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.." -Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. -"Neden öyle olursun; ya lain?.." -Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir. -"Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar. -"Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da çıldırırım. -"Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi. -"Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.." -Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu: -Bunun üzerine İblis: -Onu da anlatayım... dedikten sonra: -Çünkü sadakada dört güzellik vardır. 1-Allah-ü Teâlâ, sadaka verenin malına ihsan eyler. 2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3-Allah-ü Teâlâ, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4-Allah-ü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. -"Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi: -O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslâm'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? -"Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?." İblis'in buna cevabı: -Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. -"Peki Osman b.Affan için nedersin?.." -Ondan Utanırım... hem de çok... nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar... -"Peki, Ali b. Ebütalib için ne dersin..." -Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz. -"Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun." Resülullah (s.a.v.) Efendimizin o cüm-lesini duyan lain İblis şöyle dedi: -Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini...Ümmilerini ve okumuşlarını.. Facirlerini ve âbidlerini...Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam. -"Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimdir?..." Bu suale İblis şu cevabı verdi: -Bilmez misin? Yâ Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, methedilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; yâ Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. -Yâ Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmişbin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmişbin tane şeytan vardır. sebeplerden herhangi birine sövmeye.... bu hallerinin farkında olmazlar. -Bilmez misin, yâ Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teâlâ aziz kitabında, onu şöyle anlatır: -"....Şeytanın hali gibidir ki; o insana: - Kâfir ol...Dedi. Vaktaki o kâfir oldu; bu defa ona şöyle dedi: -Ben, senden uzağım...Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."(59/16). YALAN Bilmez misin yâ Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. -"Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16). Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. Gıybet ve koğuculuğa gelince...Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir. -Her kim, telâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun. Her kim, talâkı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talâk kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer. -Yâ Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım. O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: -Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar...Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. -Sağa bak... sola bak... Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: -Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki yâ Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez. Bundan da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi... Orada onun başına bir gem takarım...Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım. İşte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir. Beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder, Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar. -Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?.. Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki: -Namaz size göre değil... O, Allah'ın âfiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra da hastalara giderim: -Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teâlâ: -"Hastalara zorluk yok...." (24/61) Buyurdu...İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre degidebilir. Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse...Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teâlâ'yı öfkeli bulur. -Yâ Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra eğer yalan varsa... Allah'tan dile; beni kül eylesin. -Yâ Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım. O da bunlara cevap verdi: -"Ya lain, senin oturma arkadaşın kimdir?" -Faiz yiyen. -"Dostun kim?" -Zina eden. -"Yatak arkadaşın kim?" -Sarhoş. -"Misafirin kim?" -Hırsız. -"Elçin kim?" -Sihirbazlar. -"Gözün nuru nedir?" -Kadın boşamak. -"Sevgilin kim?" -Cuma namazı bırakanlar. Resülullah /s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu: -Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi... -"Peki, senin cismini ne eritir?" -Tövbe edenlerin tövbesi. -"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?" -Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar. -"Peki, yüzünü ne buruşturur?" -Gizli sadaka. -"Peki, gözlerini kör eden nedir?" -Gece namazı. -"Peki, başını eğdiren nedir?" -Çokça kılınan cemaatle namaz. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöy-le sordu: -"Sana göre insanların en saadet-lisi kimdir?" -Namazlarını bilerek kasten bırakanlar. -Cimriler. -"Peki, seni işinden ne alıkoyar?" -Ulema meclisleri. -"Peki, yemeğini nasıl yersin?" -Sol elimle parmaklarımın ucu ile. -"Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?" -İnsanların tırnakları arasında. İblis de cevap verdi. -"Rabbından neler talep ettin?" -On şey talep ettim. -"Nedir onlar, ya lain?" Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. ...Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken, helâl yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teâlâ bana şu emri verdi: -"Onlar üzerine süvarilerinde, piyadelerinde yaygara çıkart...." (17(64) Bunlar da şu Ayet-i kerime ile sabittir: -"O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27) Bir ara Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: -"Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki âyetlerle ispat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim." 9- Yâ Muhammed, Allah'tan diledim ki, âdemoğullarını ben göreyim; ama onlar beni görmeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. -İşte...böylece kıyamete kadar. Âdemoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. -Benim bir oğulum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevleder... Eğer böyle olmasaydı; imkân yok, insanlar, amazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teâlâ o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. Bunu işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar. - Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur... Sonra her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Meselâ: - Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. -Yâ Muhammed, bir kimseyi delâlete sürüklemek içim elimde bir imkân yoktur. Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar. Eğer delâlete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde: - Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın Resülüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delâlete düşürürdüm. Nasıl ki; senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın tebliğ eden Resulüsün. kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah. -"Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam eecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119) -"Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/3 -"Ya Ebamürre, acaba senin bir tövbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..." Bunun üzerine İblis şöyle dedi: -Yâ Resülullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. -İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim. Evvel, âhir, zahir, batın, âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed Nebiye Allah selât eylesin. Keza onun âline de... ashabına da... Amin! (Okumanızı tavsiye ederim) |
Peygamberimiz (sav)'in nelere sabır göstererek üstün bir ahlak sergilediğini düşünen müminlerin karşılaştıkları olaylarda kendilerine onu örnek almaları gerekir. Nefislerine ters düşen en küçük bir olayda ümitsizliğe kapılanlar, en küçük bir itirazda tahammülsüzlük gösterenler, Allah'ın dinini anlatmaktan vazgeçenler ya da yaptıkları ticarette başarısız olunca mutsuz olanlar, bu tavırlarının Allah'ın Kitabı'na ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun olmadığını bilmelidirler. İman edenler, her olayda sabır gösterip, Allah'ı vekil tutup O'na hamd ederek, Peygamberimiz (sav) gibi üstün bir ahlak göstermeli ve Rabbimizin rızasını, rahmetini ve cennetini ummalıdırlar. PEYGAMBERİMİZ (SAV) YANINDAKİLERE DAİMA HOŞGÖRÜLÜ DAVRANMIŞTIR Daha önce de belirtildiği gibi Peygamberimiz (sav)'in yanında her karakterden, her düşünceden insan vardı. Ancak Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca her biri ile tek tek ilgilenmiş, her birinin eksiklerini ve hatalarını düzeltmek için onları uyarmış, temizliklerinden imanlarına kadar onları her türlü konuda eğitmeye çalışmıştır. Onun bu şefkatli, hoşgörülü, anlayışlı ve sabırlı tavrı, birçok insanın kalbinin dine ısınmasına ve Peygamberimiz (sav)'e büyük bir içtenlik ve sevgi ile bağlanmalarına vesile olmuştur. Allah, Peygamber Efendimizin çevresindekilere gösterdiği bu güzel tavrını Kuran'da şöyle bildirmektedir: Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile (Al-i İmran Suresi, 159) Allah bir başka ayetinde ise Peygamberimiz (sav)'e çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini şöyle bildirmiştir: Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45) G. Mesara Koleksiyonu, Hat, Esma-i Nebi, Kuran'dan bir ayet; "Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya Suresi, 107) Peygamberimiz (sav), çevresindekilere dini zor kullanarak veya şart koşarak kabul ettirmeye çalışmamış her türlü durumda güzellikle anlatmıştır. Peygamberimiz (sav) güçlü vicdanı ile ümmetini her yönüyle sahiplenmiş, onlara her konuda bir velinimet olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı Peygamberimiz (sav) Kuran'ın birçok ayetinde "sahibiniz" (arkadaş, sıkı dost, sahip) olarak zikredilir. (Sebe Suresi, 46/Necm Suresi, 2/ Tekvir Suresi, 22) Peygamberimiz (sav)'in bu vicdanlı tavrını takdir edip anlayabilen müminler de, onu kendilerine herkesten çok daha yakın görmüşler ve onu kendi nefislerinden çok daha üstün tutmuşlardır. Bir ayette Allah bunu şöyle bildirir: Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir (Ahzap Suresi, 6) Büyük İslam alimi İmam Gazali, hadis alimlerinden derlediği bilgiler ile Peygamber Efendimizin çevresindekilere karşı tutumunu şöyle özetlemiştir: "... Huzurunda oturan herkese mübarek yüzünden nasibini verir, iltifat buyururdu. Bu yüzden huzurundaki herkes onun nezdinde kendisinden daha değerlisi olmadığı düşüncesine kapılırdı. Evet onun oturuşu, dinleyişi, sözleri, güzel latifeleri ve teveccühü hep nezdinde oturanlar içindi. Bununla birlikte onun meclisi haya, tevazu ve emniyet meclisiydi. ... Kendilerine ikram ve gönüllerini hoş tutmak için sahabelerini künyeleri ile çağırır, künyesi olmayanlara künye bularak onunla hitap ederdi. Öfkelenmekten son derece uzak ve bir şeye çabucak rıza gösterendi. İnsanlara karşı insanların en şefkatlisiydi. Öyle ya, insanların en hayırlısı insanlara hayrı dokunan, insanların en yararlısı da insanlara faydalı olandır."9 PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN TÜM İNSANLIĞA ÖRNEK ADALETİ Allah Kuran'da müminlere "Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın" (Nisa Suresi, 135) şeklinde buyurmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve kavimlerden olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi zengin, fakir ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla tüm insanlar için çok büyük bir örnektir. Allah bir ayetinde Resulüne şöyle buyurmaktadır: Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Maide Suresi, 42) |
Ey on sekiz bin âlemin Mustafâ’sı, Sen kâinâtın gözbebeği, varlığın iftihar kaynağı, peygamberlerin sultanısın… Senin kıymetini en iyi bilen, seni eşsiz güzellikte yaratandır… Seni herkesten çok seven ve sana habibim diyendir… Sana verdiği değeri anlatmak için “Ey Peygamber! Hayatına yemin olsun” diye ömrüne yemin eden Kâinâtın Rabbidir (Hicr 15/72) … Ey Canların Canı, Gönüllerin Sultanı, Sen, sevgilerin en değerlisine lâyıksın… Bunun için Cenâb-ı Mevlâ, seni “canımızdan çok sevmemizi” emretti (Ahzâb 33/6)… Sana itaat etmeyi, kendine itaat etmekle bir tuttu ve “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur” buyurdu (Nisâ 4/80)… Ümmetinin en büyük emeli sana itaat etmek ve seni canından da çok sevmektir, Efendim… Ey Rahmet Pınarı Efendimiz, Kâinâtın Rabbi sana “Resûlüm! Seni bütün kâinata rahmet olarak gönderdim” diye hitap ettiği halde (Enbiyâ 21/107), kendilerini kurtarmaya geldiğin kimseler, sana olmadık hakaretler etti… Canını yaktı, dişini kırdı, kalbini incitti ver seni defalarca öldürmek istedi… Buna rağmen sen onların kurtuluşu için dua ettin… Onların soyundan hayırlı nesiller gelmesini diledin… Onların haline onlar için gözyaşı döktün… Ve böylece rahmet peygamberi olduğunu defalarca gösterdin… Ey Allah’ın Habibi, Kâinâtın Rabbi sana büyük değer verdiğini her vesileyle gösterir, gönlünü incitmemeye çalışırdı… Tebük seferine çıkılacağı sırada, savaştan kaçmak için bahane uyduran münafıklara izin vermiştin… Allah Teâlâ, onlara izin vermemen gerektiğini sana hatırlatırken bile, gönlünü incitmemek için, “Allah seni affetsin” diye söze başlamış, ardından da, “Neden kimin doğru söylediğini, kimin yalancı olduğunu anlayıncaya kadar beklemedin de onlara izin verdin?” buyurmuştu (Tevbe 9/43). Ey Peygamberler Sultanı, En son gönderilen peygamber sen olduğun halde, Cenâb-ı Hak senin adını hep en başta andı ve şöyle buyurdu: “Biz vaktiyle peygamberlerimizden bir söz almıştık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan, Meryem oğlu İsa’dan. Onların hepsinden sağlam bir söz aldık” (Ahzâb 33/7)… Senin herkesin baş tacı olduğunu Allah Teâlâ her fırsatta böyle hatırlatırdı… Ey eşsiz mi’râcın sahibi, Allah Teâlâ rüzgârı Süleyman peygamberin emrine vermişti… Bu sayede o, sabah bir aylık, öğleden sonra bir aylık yol giderdi (Sebe’ 34/12)… Kâinâtın Rabbi Senin emrine ise Burâk’ı verdi… Sen de ona binip gecenin bir kısmında yedi kat gökleri dolaşıp geldin… O gün sabah namazını Mescidinde ashâb-ı kirâmınla birlikte kıldın… Çünkü sen Cenâb-ı Hakk’ın Habib-i Ekrem’isin… Büyüklüğünü ve güzelliğini hayal bile edemediğimiz âlemleri Kâinâtın Sahibi senin önüne serdi… Sana cennetini, cehennemini gezdirdi… Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı olağanüstü halleri ve manzaraları sana gösterdi… Salâtü selâm sana olsun ey Nebî, Hz. Mûsâ, çölün kavurucu sıcağında susuzluktan perişan olan kavmine su aradığı zaman, Allah Teâlâ ona “Asânı taşa vur” buyurmuştu… O da asâsını kayaya vurunca, oradan on iki pınar fışkırmaya başlamıştı (Bakara 2/60)… Senin sahâbîlerin susuzluk çektiği zamanlarda ise Allah Teâlâ mübarek parmaklarından suları fışkırtmıştı… Yüzlerce insan o sudan içmiş, hayvanlarını sulamış, kaplarını doldurmuştu (Buhârî, Vudû’ 32, 46; Menâkıb 25)...Elbette suyun kayadan fışkırması da bir mucize, parmaklardan fışkırması da… Ama iki mucize arasında kıyas edilemeyecek kadar fark var… šüphesiz sen Cenâb-ı Mevlâ’nın özel ikrâmlarına mazhar olmuş yüce bir Peygambersin… Ey benim şefkat çağlayanı Efendim, Sen şefkat ve merhametin timsâlisin… Hz. Nuh insanları yıllarca Allah’ın dinine davet etmiş, fakat sözlerine pek az kimse kulak vermişti… Sonunda o büyük peygamberin sabrı tükenmiş, “Yâ Rabbi! Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bırakma” diye beddua etmişti (Nuh 71/26)… Senin kavmin sana olmadık kötülükleri yaptıkları halde “Allah’ım kavmimi bağışla! Çünkü onlar doğruyu bilmiyorlar” diye onlara hayır dua etmiştin (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Cihâd 105)… Sen Allah’ın habibi sıfatıyla Hz. Nuh gibi dua etseydin, belki şimdi yeryüzünde hiçbirimiz olmazdık… Ama sen hiç kimseye benzemezsin, ey sevgili Efendim… Hz. Nuh “kavminin arasında 950 yıl kaldığı” halde (Ankebût 29/14) ona sadece birkaç kişi inanmıştı… Yirmi üç yıllık peygamberlik hayatı boyunca sana yüz binden fazla insan iman etmişti… Çünkü sen Cenâb-ı Hakk’ın mücessem rahmetiydin… Ey bizim eşsiz tevazu sahibi Efendimiz, şeref ve mertebe itibariyle sana denk olmayanlarla oturmak istemeseydin, hiç kimseyle oturmazdın… Sana denk olmayan biriyle evlenmeyecek olsaydın, seninle evlenecek bir kimse bulunmazdı… Ama sen tevazuun emsalsiz örneklerini gösterdin… İpekli kumaşlara iltifat etmeyip yünden dokunmuş kaba kumaşlar giydin… En güzel Arap atlarına binme imkânı varken merkebe ve katıra binmekten çekinmedin… En mükellef sofralarda en güzel yemekleri yiyebilecekken, köleler gibi yere oturup yemek yedin… Sahip olduğun her şeyi ihtiyaç sahiplerine dağıttın ve aç kalmaktan hiç korkmadın… Ey gözümüzün nuru, Hz. Îsâ ölüleri diriltirdi… Seninle ise ölüler konuşurdu… Hayber yahudisi bir kadın, âlemlere rahmet olan mübarek vücudunu yok etmek istemiş, kızartıp zehirlediği bir koyun kebabını sana ikrâm etmişti… Daha ilk lokmayı ağzına attığında o koyun dile gelmiş, “Beni yeme zehirliyim” diye seni uyarmıştı (Ebû Dâvûd, Diyât 6; Dârimî, Mukaddime 11)… Dağlar, taşlar bile senin yüce kadrini bilir, sana selâm verir ve kendilerince seni severlerdi… Onlar bilmezler....ALLAH C.C. NİCE KAVİMLERİ NASIL HELAK ETTİĞİNİ.....Onların gözü kör,kulakları sağır ve kalpleri mühürlüdür... |
Hz.Peygamber Sevgisinin Alametleri Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: 1. Hz.Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesine uymak; O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah: “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) buyurmaktadır. Allah’ın rızası ve sevgisi Hz.Peygamber (sav)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir müminin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır. Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle.” (Al-i İmran, 3/20.) diyen ve bu ilahî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek, Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum olmaktır. Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir: “Allah’ı sevmenin alameti, Kur’an’ı sevip anlamaktır. Kur’an’ı sevmenin alameti, Rasulullah Efendimizi sevmektir. Rasulullah’ı sevmenin alameti, O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.” “Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sünnetini sevmenin alameti ise, ahireti sevmek ve ona hazırlanmaktır. Ahireti sevmenin alameti, kendini bilip sevmektir. Kendini sevmenin alameti, dünyanın aldatıcı, oyalayıcı yanlarını sevmemektir. Bunun da alameti, insanı amaca ulaştıracak kadar rızkı helâl yoldan elde etmektir.” (Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., İzmir, trs, II, 884.) 2. Hz.Peygamber (sav)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisâ, 4/65.) Yüce Allah bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor: a. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak. b. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak. c. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek. Kur’an-ı Kerim, müminlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor: “Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...” (Ahzab, 33/36.) 3. İnsanlar arasında O’nun dini olan İslamı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak. 4. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...” (Al-i İmrân, 3/110.) 5. Hz.Peygamber (sav)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”buyurmaktadır. (Tirmîzî, Hüsnü'l-Huluk, 8.) Hz.Peygamber’in yolundan gitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmakla olacağına göre, herkesin kendisini, yaptıklarını ve kimin yolundan gittiğini ve kimin ahlâkıyla ahlâklandığını bilmesi ve kontrol etmesi lazımdır. İstiklal Marşı Şairimiz: Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir, Davransana eller de senin, baş da senindir. (Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, İst, trs, I, 400.) demektedir. Gerçekten, eller bizim elimizse ve taşıdığımız baş da bizim diyebiliyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp, biz neyiz ve kimin yolundayız diye düşünmemiz lazımdır. 6. Hz.Peygamber (sav)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz.Peygamber (sav)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz. Peygamber (sav)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah: “Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider.” (Hucurât, 49/2.) buyurmaktadır. 7. Hz.Peygamber (sav)’e daima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inanlar! siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin.)” (Ahzâb, 33/56.) Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün müminlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir. “Allahümme Salli alâ Muhammed.” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy.” demek selamdır. Hz. Peygamber (sav)’den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (sav)’in sevgisini celb eder, şefaatine sebep olur. İşte Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven her Müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (sav)’in şefaatine nâil olamaz |
Peygamber Efendimiz [s.a.v.] ve Bizler ''Andolsun, sizin sıkıntılarınızın, problemlerinizin en güzel çözümü, çaresi, kurtuluşunuzun şifalı reçetesi, Allah'ın Resûlü'nde. O'nun yiğitliklerle, fedakârlıklarla, sabırla, mücadelelerle dolu örnek hayatındadır. Allah'ın rızasını, ahiret hayatındaki mutluluğu umanlar, Allah'ı çok zikredenler, devamlı Allah'ın dininin tebliği ile uğraşanlar için O'nda vardır." Ahzab Sûresi/21 (Tefsirli meal) Yeryüzü insanının tek örneği ve tek lideri olan Peygamberimiz, bir resûl olarak, bir insan olarak, baba ve kayınpeder olarak, damat ve ev reisi olarak insanlığın hayatında boşluk bırakmamıştır. Peygamberimiz'in hayatından özet olarak bir demet sunmak istiyor ve özet olarak sunacağımız özelliklerle, kendi hayatımızı bir test yapmak istiyoruz. Işte örnek alacağımız, ders alacağımız ve paylaşacağımız bazı güzellikler ve özellikler: 1. Efendimiz; kapı komşusu olan Yahudi'nin hasta oğlunu ziyaret etmişlerdir. Bizler de zaman ve mekân şartlarımız oluştuğunda, hasta olanları ziyaret etsek, hiç ayırım yapmasak nasıl olur acaba? 2. Efendimiz; kızı eve geldiğinde onu ayakta karşılar, iltifat eder ve yanaklarından öperlerdi. Bizler de çocuklarımızı çarşıdan, okuldan, iş yerinden eve geldiklerinde bazen kapılarını açsak, hatta ayağa kalkarak karşılasak ve yanaklarını öpsek ne olur? Babalık otoritemiz sarsılır mı dersiniz? 3. Efendimiz; ayakları acıdığında, uzatması icap ettiğinde, yanındakilerden izin alırlardı. Kızı veya hanımı olsun fark etmezdi. Bizler de beraber olduğumuz zaman ve mekânlarda her türlü tavır ve hareketlerimize biraz dikkat etsek, edep ve terbiyemiz azalır mı acaba? 4. Önderimiz; yatsı namazından sonra lüzumsuz dünya bağlantılı konuşmaları sevmez, hatta yasaklardı. Bizlerin, geç vakitlere dayanan TV izleme oturumlarımıza bir çekidüzen versek diyorum, acaba medenî kimliğimizi ihlal etmiş olur muyuz? 5. Önderimiz; bazen elbiselerini diker ve bazen ev işlerinde hanımlarına yardım ederlerdi. Biz kocalar, ihtiyaç hissedildiğine ev işlerinde hanımlarımıza yardımcı olsak, erkekliğimiz, reisliğimiz buharlaşır mı acaba? 6. Önderimiz; kuduz köpeğin dahi işkenceye tabi tutulmamasını istemişlerdir. Çağdaş dünya, insanlara yapılan işkenceleri parlamenter sistemlerin gündeminden hiç düşürmüyor. Mutlak Örneğimiz'in yaşadığı asrı çağdışı ilan edenlerin, kendileri mi çağdışında yaşıyor acaba? 7. Rehberimiz; kendilerini çağıran herkese "buyur" diye karşılık verirlerdi. Bir amir memuruna, bir patron işçisine, bir müftü müezzinine acaba ömrü boyunca bir defa da olsa "buyur" dediler mi? 8. Rehberimiz; insanın yüzüne vurmayı yasaklamıştır. Günümüz dünyasında hanımının, kız ve oğlunun yüzüne vurarak döven anne ve babalar, şefaatlerini istediği Peygamberimiz'in neresinde olduklarını hesap ediyorlar mı acaba? 9. Örneğimiz; kahkaha ile gülmemiş, "böyle gülmenin kalpleri öldürdüğünü" buyurmuştu. Günümüz insanı, ekran başlarında, "Şakacı", "Çocuklar duymasın" programlarında gözleri yaşarırcasına gülmemizin, hangi terazide tartılacağını tahmin ediyor muyuz acaba? 10. Örneğimiz; üzüldüğü zamanlarda namaz kılarlardı. Üzüntü ve sıkıntılarımızda namazdan değil de, sövmeden, küfretmeden, sigaradan yardım istemenin, dinin neresine konulacağını biliyor muyuz acaba? Her şeye rağmen, Peygamberimiz'den, Rehber ve Örneğimiz'den 1400 sene sonra dünyaya gelmemize rağmen, 1400 sene önceki hayatı benimsemiş, bunun ötesinde o hayata, hayatımız demiş, getirdiği ve tebliğ ettiği tüm gerçeklere müsbet yönde cevap vermiş, kınayanların kınamalarından korkmaksızın dinimizden, ibadetlerimizden, ahlâk ve edebimizden dolayı aşağılık duygusuna kapılmamış olmamızı terazinin bir tarafına; hata, günah ve isyanlarımızı da diğer tarafına koyup, elimizi Rabbimiz'e açtığımızda öyle ümit ediyoruz ki, rahmet kapısından kovulmayacağımıza inanıyoruz. Allah hepimizi O’nun (s.a.v) şefaatine nasip eylesin. Amin. |
PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN DUALARI Hafız Halil Efendi. Tezhip. Fatiha Suresi 1-7. ayetler: "Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla, Hamd Alemlerin Rabbi'nedir. Rahman ve Rahimdir. Din gününün malikidir. Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet; Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil." Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in gece dua için kalktığı bildirilir. Şu bir gerçek ki, Allah'ın kulu (olan Muhammed,) O'na dua (ibadet ve kulluk) için kalktığında, onlar (müşrikler,) neredeyse çevresinde keçeleşeceklerdi. De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum." (Cin Suresi, 19-20) Kuran'da birçok ayette Peygamberimiz (sav)'in dualarından bahsedilmektedir. Peygamberimiz (sav) dualarında Allah'ı sıfatları ile anarak O'nu yüceltmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Kuran'da bildirilen dualarından biri şöyledir: De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (Al-i İmran Suresi, 26) Peygamberimiz (sav) de, tüm diğer peygamberlerde olduğu gibi ins ve cin düşmanlarının tehditi ve baskıları ile karşı karşıya kalmıştır. Onların bu baskılarına karşı sabır ve dayanıklılık gösteren Peygamber Efendimiz'e, şeytanın olumsuz telkinlerine ve manevi saldırılarına karşı Allah'tan şöyle yardım istemesi emredilmiştir: David Roberts, Muayyad Camii Ve de ki: "Rabbim şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim." (Müminun Suresi, 97-98) Peygamberimiz (sav)'e, dualarında Allah'tan bağışlanma dilemesi ve Rabbimizin merhametini zikretmesi şöyle emredilmiştir: Ve de ki: "Rabbim bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminun Suresi, 118) Rivayetlerde ise, Peygamber Efendimizin Allah'a kendisine güzel bir ahlak ve iyi bir huy vermesi için dua ettiği ve dualarında Allah'a şöyle yalvardığı belirtilir: "Allah'ım! Yaratılışımı ve ahlakımı güzelleştir. İlahi! Beni ahlakın kötülerinden uzaklaştır."32 Allah'ın, "De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? " (Fatır Suresi, 77) ayetiyle de bildirdiği gibi dua müminler için çok önemli bir ibadettir. İnsan, acz içinde, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilerek, umarak ve korkup sakınarak, her konuda Allah'a yönelmeli, herşey için O'na dua etmelidir. Peygamber Efendimizin ve Kuran'da duaları zikredilen diğer peygamberlerimizin duaları müminler için en güzel örneklerdir. Onlar dualarında hem Allah'a nasıl teslim olduklarını, Allah'ı tek dost ve yardımcı olarak gördüklerini göstermişler, hem de Rabbimizi en güzel isimleri ile yüceltmişlerdir. Peygamberlerimizin dualarında ayrıca hiç vakit gözetmeden, her an dua ettikleri ve ihtiyaç içinde kaldıklarında hemen Rabbimize yöneldikleri görülmektedir. PEYGAMBERİMİZ (SAV)'E İTAAT EDEN ALLAH'A İTAAT ETMİŞ OLUR Allah, tüm insanları gönderdiği elçilere uymakla ve onlara itaat etmekle sorumlu tutmuştur. Elçiler, Allah'ın emirlerini yerine getiren, insanlara Allah'ın vahyini ileten ve hal ve tavırlarıyla, konuşmalarıyla, kısacası tüm hayatlarıyla insanlara Allah'ın en hoşnut olacağı insan modelini ve hayatın nasıl yaşanması gerektiğini gösteren mübarek insanlardır. Allah Kuran'da elçilerine uyanların kurtuluşa ereceklerini bildirmiştir. Bu nedenle Peygamberimiz (sav)'e itaat, önemli bir ibadettir. Allah itaat konusunun önemini Kuran'da şöyle haber verir: Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (Nisa Suresi, 64) Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69) Kuran'ın birçok ayetinde ise, peygamberlere itaat edenlerin aslında Allah'a itaat etmiş oldukları bildirilir. Elçilere başkaldıranlar ise, gerçekte Allah'a karşı gelmişlerdir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir: Kim Resul'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. (Nisa Suresi, 80) Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10) Peygamberimiz (sav) de, hadis-i şeriflerinde itaatin önemini hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur: "Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah'a isyan etmiştir."17 Allah, Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in müminler için bir koruyucu ve yönetici olduğunu bildirmektedir. Bu nedenle Müslümanlar her konuda Peygamberimiz (sav)'e danışır, onun fikrini ve rızasını alarak bir işe başlarlardı. Ayrıca aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda, çözüm bulamadıklarında veya ümmetin güvenliğine, sağlığına, ekonomik durumuna yönelik bir haber öğrendiklerinde bunları da hemen Peygamberimiz (sav)'e iletir ve ondan en hayırlı ve güvenli çözüm veya yöntemi öğrenerek uygularlardı. Bu, Allah'ın Kuran'da müminlere emrettiği çok önemli bir ahlaktır. Örneğin Allah bir ayetinde, tüm haberlerin peygambere veya onun kendisine vekil kıldığı kişilere iletilmesini emretmektedir. Ayette şöyle buyrulur: Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler' onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (Nisa Suresi, 83) Bu elbette ki birçok hayrı ve hikmeti olan bir emirdir. Herşeyden önce Peygamberimiz (sav)'in her emri ve hükmü Allah'ın koruması altındadır. Dolayısıyla verdiği kararlar daima hayır olur. Ayrıca Peygamberimiz (sav) ümmetin en akıllı ve hikmetli kişisidir. İnsan her işinde doğal olarak en ehil, en yüksek akla ve vicdana sahip olan, en çok güvendiği ve emin olduğu kişiye danışmak, bir haberi sonuç çıkarması için ona götürmek ister. Peygamberimiz (sav)'in tüm bu özelliklerinin yanında, bütün haberlerin tek bir kişide toplanmasının bir hikmeti de, bu haberlerin bütününden daha akılcı ve sağlıklı yorumlar yapılabilecek olmasıdır. Allah bir başka ayetinde ise, müminlerin aralarındaki anlaşmazlıklarda Peygamberimiz (sav)'i hakem tutmalarını bildirmiştir. Bu tür çözümsüzlüklerin hemen Peygamberimiz (sav)'e iletilmesi Allah'ın emridir ve bu nedenle de akla, vicdana ve adaba uygun olandır. Ayrıca, Peygamberimiz (sav)'in verdiği hükme gönülden ve hiçbir kuşkuya kapılmadan itaat etmek son derece önemlidir. Onun verdiği karar o insanın çıkarları ile çelişse de, gerçekten iman edenler bu durumdan hiçbir burukluk duymaz ve hemen razı olarak peygamberin hükmüne itaat ederler. Allah bu önemli itaat özelliğini Kuran'da şöyle bildirmiştir: Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa Suresi, 65) |
Esmâ-ül Nebi Peygamberimizin (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları -------------------------------------------------------------------------------- Abdullah Allah'ın kulu Âbid Kulluk eden, ibadet eden Âdil Adaletli Ahmed En çok övülmüş, sevilmiş Ahsen En güzel Alî Çok yüce Âlim Bilgin, bilen Allâme Çok bilen Âmil İş ve aksiyon sahibi Aziz Çok yüce, çok şerefli olan Beşir Müjdeleyici Burhan Sağlam delil Cebbâr Kahredici, gâlip Cevâd Cömert Ecved En iyi, en cömert Ekrem En şerefli Emin Doğru ve güvenilir kimse Fadlullah Allah'ın ihsânı, fazlına ulaşan Fâruk Hakkı ve bâtılı ayıran Fettâh Yoldaki engelleri kaldıran Gâlip Hâkim ve üstün olan Ganî Zengin Habib Sevgili, çok sevilen Hâdi Doğru yola götüren Hâfız Muhafaza edici Halîl Dost Halîm Yumuşak huylu Hâlis Saf, temiz Hâmid Hamd edici, övücü Hammâd Çok hamdeden Hanîf Hakikate sımsıkı sarılan Kamer Ay Kayyim Görüp, gözeten Kerîm Çok cömert, çok şerefli Mâcid Yüce ve şerefli Mahmûd Övülen Mansûr Zafere kavuşturulmuş Mâsum Suçsuz, günahsız Medenî Şehirli, bilgilive görgülü Mehdî Hidayet eden Mekkî Mekkeli Merhûm Rahmetle bezenmiş Mes'ûd Mutlu Metîn Çok sağlam ve güçlü Muallim Öğretici Muktedâ Peşinden gidilen Mübârek Uğurlu, hayırlı, bereketli Müctebâ Seçilmiş Mükerrem Şerefli, yüce Müktefî İktifâ eden, yetinen Münîr Nurlandıran, aydınlatan Mürsel Elçilikle görevlendirilmiş Mürtezâ Beğenilmiş, seçilmiş Muslih Islah edeci, düzene koyucu Mustafa Çok arınmış Müstakîm Doğru yolda olan Mutî Hakka itaat eden Mu'ti Veren ihsân eden Muzaffer Zafer kazanan, üstün olan Müşâvir Kendisine danışılan Nakî Çok temiz Nakîb Halkın iyisi, en seçkini Nâsih Öğüt veren Nâtık Konuşan, nutuk veren Nebî Peygamber Neciyullah Allah' ın sırdaşı Necm Yıldız Nesîb Asil, temiz soydan gelen Nezîr Uyarıcı, korkutucu Nimet İyilik, dirlik ve mutluluk Nûr Işık, aydınlık Râfi Yükselten Râgıb Rağbet eden, isteyen Rahîm Mü'minleri çok seven Râzî Kabul eden, hoşnut olan Resûl Elçi Reşîd Akıllı, olgun, iyi yola götürücü Saîd Mutlu Sâbir Sabreden Sâdullah Allah' ın mübârek kulu Sâdık Doğru olan, gerçekci Saffet Arınmış, seçkin kişi Sâhib Mâlik, arkadaş,sohbet edici Sâlih İyi ve güzel huylu Selâm Noksan ve ayıptan emin olan Seyfullah Allah' ın kılıcı Seyyid Efendi Şâfi Şefaat edici Şâkir Şükredici Tâhâ Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi Tâhir Çok temiz Takî Haramlardan kaçınan Tayyib Helal, temiz, güzel, hoş Vâfi Sözünde duran Vâiz Nasihat eden Vâsıl Kulu Rabb'ine ulaştıran Yâsîn İnsan-ı kâmil Zâhid Mâsivadan yüz çeviren Zâkir Allah' ı çok anan * |
SÜNNET İNKARCILARININ BAHANELERİ http://www.gulistandergisi.com/resimler/R629501.jpg. Bu yazımızda Hz. Peygamber’i (s.a.v.) aradan çıkarmak demek olan sadece bir ‘nakilci’ olduğu iddiasını ele alacağız. Resulullah’ın Sadece Kelamı Nakleden Olduğu İddiası Sünneti inkar edenlerin bir başka iddiası da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sadece bir nâkil-i kelâm, diğer bir ifâdeyle bir "postacı" olduğu, vazifesinin, sadece Kur'ân'ı tebliğden ibaret bulunduğudur. Kur'ân'ın dışında hüküm kaynağı tanımamanın idarede büyük sıkıntılar çıkaracağını, yöneticilerin ihtiyaca cevap veremeyeceklerini ifâde eden Hayri Kırbaşlıoğlu, sonraki cümlelerinde bağlayıcı hükümlerin Kur'ân'la sınırlı olduğunu savunanlara, günümüzde Kur'ân'ın temas etmediği konuların nasıl çözüme kavuşturulacağını sorduktan sonra iddia sahiplerinin bu suâle ancak şöyle cevap verebileceklerini söyler: "Evet, mutlak bağlayıcı olan Kur'ân'dır. Kur'ân'ın Hz. Peygamber dönemiyle mukayese edilemeyecek ölçüde gelişmiş ve karmaşık bir hal almış olan çağımızın toplumsal meselelerine, hazır çözümler sunmasının söz konusu olamayacağı da bir gerçektir. Bu durumda yapılması gereken, bizim Kur'ân'ı yorumlayarak, bu meselelere çözüm getirmemizdir." Onların tek cevabının ancak bu olacağını yineledikten sonra, şöyle der: "Kur'ân'da, açıkça çözümü bulunmayan meselelerin çözümü için kendimize Kur'ân'ı yorumlama yetkisi tanımak, aslında Kur'ân dışında yeni çözümler ortaya koymak demektir. Halbuki sünnetin fonksiyonu da bundan farklı değildir. Şimdi bu durumda biz sünneti reddetmekle, kendimize tanıdığımız Kur'ân'ı yorumlama ve Kur'ân'da olmayan yeni çözümler ortaya koyma yetkisinden, Hz. Peygamber'i mahrum bırakmış oluyoruz ki, bunu akla getirmek dahi insaf sınırlarını aşmak anlamına gelir. Bu ise kısaca şudur: 'Hz. Peygamber, naklettiklerini yorumlama ve ondan ilham alıp yeni çözümler ortaya koyma yetkisi olmayan bir nakilci veya postacıdır; onun naklettiklerini yorumlama yetkisi ise onun değil, bizimdir.' Bu tür bir düşünce açıkça haddi aşmaktır ve bu bakımdan ciddiye alınması dahi söz konusu olamaz." (1) Diğer taraftan, çeşitli âyetlerden, Resulullah’ın sadece "nakilcilik" değil, naklettiğini "öğretme" görevinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Meselâ o âyetlerden birisi şudur: "Andolsun ki, Allah, onlar arasından, âyetlerini okuyan, kendilerini kötülüklerden arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle, insanlara lütufta bulunmuştur." (2) Burada bu âyet üzerinde iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Birincisi, âyette geçen hikmetin, Kur'ân dışında bir şey olduğu, âyete ilk bakışta açıkça anlaşılmaktadır. Demek ki, Peygamber Efendimiz, ümmetine Kur'ân'ın dışında başka bir şey öğretmektedir. Onun Kur'ân'ın dışında öğrettiği tek şey ise hadis ve sünnet olarak bilinen "hikmet" deryasıdır. Diğer bir husus, âyette; "Kitap ve hikmeti öğreten" buyurulmaktadır. Demek oluyor ki, Peygamber Efendimizin görevi, iddia edildiği gibi. sadece Kur'ân'ı nakletmek değil, aynı zamanda onu öğretmektir de. Resûlullah (s.a.v.) hem Kur'ân'ı tebliğ, hem de onu Öğretme vazifesini en güzel bir şekilde yaparak, âyetlerin kapalı yerlerini açıklamış, yanlış anlaşılan mânâları düzeltmiştir. Resûlullah’ın naklettiğini "öğretme" görevinin yanı sıra, bir de açıklama vazifesi vardır. Bunu da şu âyetlen öğreniyoruz: "(Kendilerine indirileni) onlara açıklaması için, Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik." (3) Bir metni açıklama, o metinde bulunmayan bir takım ek bilgilerle yapılır. Nitekim Peygamberimiz de ümmetine, Kur'ân'ı açıklamıştır. Bu açıklamalar bâzı kelimelerin mânâları ile ilgili olabildiği gibi, Kur'ân'da farz kılınan namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtın nasıl verileceği gibi hususlarla da ilgili olabilir. Netice, Resûlullah (s.a.v.) sadece bir "nakilci" diğer bir ifâdeyle "postacı" değildir. Zaten bir peygamberin tebliğ ettiği hükümleri sadece nakletmekle yetinmesini, onu öğretme ve açıklama görevinin olmamasını düşünmek, mümkün değildir. Onlar tebliğ ettikleri hükümleri öğretmişler, açıklamışlar, uygulamışlar, uygulamaları da kontrol etmişlerdir. Sünnetin Başlangıçta Yazılmamış Olması Hadislere şüphe iras etmek isteyenlerin üzerinde durdukları bir husus da, Peygamberimiz zamanında hadislerin yazılmadığı, hadislerin yazıya dökülmesinin çok geç tarihlerde gerçekleştiği iddiasıdır. Onlara göre hadisler gerçekten önemli olsa idi, Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'ı yazdırdığı gibi, hadislerin yazılmasına da karşı çıkmaz, yazı ile kayda geçirmez miydi? Mevdudî'nin böylelerine verdiği güzel bir cevabı iktibas etmek istiyoruz: "Hadisi inkar edenler, bu soruyu büyük bir tantana ile sorarlar ve bunun genellikle karşı tarafı cevapsız bırakacağını veya susturacağını sanırlar. Zannediyorlar ki, Kur'ân-ı Kerim, resmen yazdırıldığı için korunmuştur; hadisler ise bizzat Resûlullah (s.a.v.) tarafından kayda geçirilmediği için korunamamıştır. Ama ben kendilerine soruyorum, eğer Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'ı yazdırıp bıraksaydı ve binlerce kişi bunu ezberleyip sonraki kuşaklara aktarmamış olsaydı, yazılı belgeler, daha sonraki kuşaklar için Hz. Peygamber'in yazdırdığının aynısı olduğunun ispatı olabilir miydi? Gerçek şu ki, böyle bir şeyin ispatı, önemli bir problem olarak çıkardı. Çünkü, bir takım insanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu kitabı gözlerinin önünde yazdırdığına dair şahitlik etmedikçe, bu yazılı kitabın güvenilir olması şüpheli olurdu…” "Bugün dünyada, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yazdırmış olduğu Kur'ân'ın tek bir nüshası dahi yoktur. Ama bu durum, kutsal kitabın güvenilir ve doğru olmasını zerre kadar etkilemez; zira sürekli ve kesintisiz şifahî rvayetlerden, güvenilir oluşu sabittir.” “Kaldı ki, Resûlullahın (s.a.v.) Kur'ân'ı bizzat yazdırmış olduğu da rivayetlerden (hadislerden) anlaşılmakta, bununla ilgili herhangi bir belge bulunmamaktadır. Böyle bir belge bulunsa bile, onu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yazdırmış olduğu kesin olarak ispatlanamaz. Onun için bu beylerin yazılı bir belgeye bu kadar önem vermeleri yersizdir, hatta tamamen yanlıştır.” http://www.gulistandergisi.com/resimler/R629502.jpg"Hz. Peygamber, kendi sünnetleri üzerinde bina edilmiş olan koca bir toplum meydana getirmişti. Ki, bu toplumun yaşantısının her yönünde kendi emir ve öğretilerinin damgası vardı. Bu toplumda Resûlullahın (s.a.v.) sözlerini dinlemiş, işlerini görmüş ve talimatına uygun olarak talim ve terbiyeden geçmiş binlerce kişi vardı. Bu toplum daha sonraki kuşaklara bu izleri aktardı ve aşamalı olarak onlardan bize geldi... Kaldı ki, hadislerin bütünüyle, kayda geçirilmediği de doğru değildir..." (4) Bilhassa, müsteşriklerden (Batılı araştırmacılar, bilim adamları) kaynaklanan bu iddiaya cevap olarak burada Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan'ın da bir değerlendirmesine yer vermek istiyoruz. Çakan, hadis ve sünnetin bir başka millette eşi ve benzeri görülmeyen bir kesinlikle tespit ve nakledilmiş olması, batılı ilim çevrelerini çok rahatsız ettiğini söyledikten sonra, sözlerine şöyle devam ediyor: "Hiç şüphesiz, doğru olarak anında kaydedilmiş ve iyi muhafaza edilmiş yazılı metinlere göre, şifahî rivayetler daha az emniyet telkin edecektir. Ancak bu, hiçbir zaman, yazılı beyanların her türlü tehlikeden uzaklığı garantisi olarak yorumlanamaz.” “Şifahî rivayetler için düşünülen güven kırıcı hususlara eş, yazılı vesikalar için de birçok noktadan endişe belirtmek mümkündür. Nitekim günümüz basını konuya ait duyulabilecek endişenin boyutlarına örnek vermektedir. Bu da göstermektedir ki, mesele rivayetin yazılı yada şifâhi olması değil, o rivayeti nakleden kişinin şahsiyeti, inanç değerleri ve mensup olduğu kültür çevresidir. Bu çok önemli noktalan görmezden gelerek, yada kasten dikkatten kaçırarak güveni, vesikaya bağlamak ve bu noktadan hareketle bir takım sonuçlara varmaya çalışmak ilmî dürüstlük ve ciddiyetle bağdaşmamaktadır." Daha sonra sünnetin yazılı olarak nakledildiğinin de birçok belgesi bulunduğuna dikkat çeken sayın Çakan, şifâhi rivayetlere güvenmenin sakıncalı taraflarını ortaya koyan Güstav Lö Bon'un bir itirafına yer veriyor. O da şudur: "Geçmiş zamanlara âit hadiselerin tefsirinde hata menbalarının (sebeplerinin) en mühimlerinden biri, müelliflerin o zamanların vak'alarını bugünün fikriyle izaha tevessül etmeleridir. Hz. Peygamber'in Kur'ân'dan Başka Mu'cizesi Olmadığı Düşüncesi Bir kısım hadisleri kabul etmeyenlerin bir başka gerekçeleri de, Resûlullah’ın (s.a.v.) Kur'ân'dan başka mu'cizesinin olmadığı iddiasıdır. Böyleleri, Allah'ın Peygamber Efendimize ihsan ettiği yegâne mucizenin Kur'ân olduğunu, dolayısıyla, hadis kitaplarındaki mu'cize haberlerinin sonradan uydurulduğunu iddia ederler. Bunlar iddialarına gerekçe olarak da şu âyeti gösterirler: "Kendilerine bir mu'cize geldiğinde ona iman edeceklerine dâir, var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: 'Mu'cizeler Allah katındadır.' İstedikleri mu'cize kendilerine geldiğinde, yine iman etmeyeceklerinin siz farkında değil misiniz? (5) Oysa burada, mucizenin Allah katında olduğu ifâde edilmektedir. Elbette mucize, Ancak Allah'ın izni ile gösterilebilir. Bu âyet hiçbir zaman Resûlullah’ın Kur'ân dışında mu'cize göstermediğine delil olamaz. Kaldı ki, Kur'ân, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Salih, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ gibi, önceki peygamberlerin gösterdikleri mucize haberleri ile doludur. Mucize nübüvvetin bir gereği olduğuna, önceki peygamberler pek çok mu'cize gösterdiklerine, Hz. Muhammed (sallahu aleyhi vessellem) Efendimiz de bir peygamber, hem de son peygamber olduğuna göre, onun Kur'ân dışında bir mucize göstermediğine hükmederek, Resûlullahın mucizelerini bildiren hadisleri reddetmek, akılla ve insafla bağdaşmaz. Evet, Peygamberimiz bine yakın mucize göstermiştir. Bunların birçoğu hadis kitaplarında manevî mütevatir şeklinde nakledilmiştir. Kaynaklar: 1- Doç. Dr. Hayri Kırbaşlıoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, 196. 2- Al-i İmran Suresi, 3;164. 3- İbrahim Suresi, 14;4. 4- Mevdudi, Sünnetin Anayasal Değeri, 128, 129. 5- En’am Suresi, 6;109. |
AHİRETİN ZENGİNİ OLMAK http://www.gulistandergisi.com/resimler/R653102.jpg Efendimizin (sav) güzel kokusu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem güzel kokuyu çok severdi. Her hangi biri, güzel kokulu bir şeyi hediye gönderdiğinde hiç bir zaman geri çevirmezdi. Sahabe-i Kiram efendilerimiz radiyallahu anhum şöyle diyorlardı: “Allah Resulü, hangi sokaktan geçse, orası güzel kokuyla dolardı.” (Tirmizi) Efendimizin konuşması ve gülümsemesi Hz. Peygamber (sav)’in konuşması; son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesini dinleyenler tarafından anlaşılması için ayrı ayrı kurgulardı. Vurgulamak istediği bir sözü, üçer kez söyleme adeti vardı. Konuşma sırasında, çoğunlukla gözlerini gökyüzüne çevirirdi. Sesi yüksekti. Hz. Hatice annemizin önceki kocasından Hind adında bir oğlu vardı. Çok güzel bir üslupta konuşurdu. Bir şeyi gözler önünde canlandırırcasına anlatırdı. Hz. Hasan bir gün ona: “Hazreti peygamber (sav) nasıl konuşurdu?” diye sorunca, şöyle cevap verdi: “Hz. Peygamber (sav) daima düşünen bir insan olarak görülürdü. Çoğu kez sessiz durur, hiçbir zaman gereksiz yere konuşmazdı. Her cümleyi ayrı ve net söylerdi. Eliyle işaret ederken bütün elini kaldırır, bir şeye hayret ettiğinde avucunun içini çevirir, konuşma sırasında bazen elini elinin üstüne vurur, bazen keyiflenir, sevindiğinde gözlerini yere çevirirdi. Çok az güler, güleceği zaman tebessüm ederdi. İşte bu onun gülmesi idi.” (Tirmizi) Abdullah b. Haris şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den daha çok tebessüm eden bir kimseyi görmedim.” Bilindiği gibi tebessüm sessiz olarak gülümsemek anlamına gelir. Peygamberimiz’in (sav) cömertliği Hz. Peygamber (sav)’in cömertliği, karakterinin ayrılmaz bir parçasıydı. Cömertlik hususunda Hazreti Peygamber gibisi yoktur. Nitekim, İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle ramazan aylarında daha cömert olurdu. (Buhari) Abdullah bin Ömer de şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sav)’den daha cömert birini görmedim!” Peygamberimiz de cömertliğin her türlüsü; Allah yolunda, Allah’ın dinini açıklamak, Allah’ın kullarını doğru yola sevketmek, (ademoğlunun) açlarını doyurmak, cahillerini öğütlemek, haceti olanların hacetini görmek, yararlanacakları, her türlü yararlandırmak ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefis cömertliğinin hepsi kendisinde mevcud idi. Ebu Zer radiyallahu anh şöyle anlatmıştır: Hz. Peygamber (sav)'le beraber Medine'de taşlık yerde dolaşıyorduk. Karşımıza Uhud dağının geldiği bir yerde: "Ebu Zer!" dedi. "Buyur Ya Resulallah!" dedim. Şöyle buyurdu: "Şu Uhud dağı kadar altınım olsa, borcumu ödemek için ayırttığımdan gerisini üç gün geçmeden, Allah'ın (fakir) kullarına böyle, böyle, böyle dağıtırım." dedi ve bunu derken de sağma, soluna ve arkasına işaret ediyordu. Biraz yürüdükten sonra da şöyle buyurdu: "Bu dünyada zengin olanlar kıyamet gününde fakirlerdir." Sağına, soluna ve arkasına işaret ederek: "Ancak böyle, böyle, böyle (fakirlere ve hayır yerlere) infak edenler, ahirette de zenginlerdir. Onlar da çok azdır." buyurdu. (Buhari, Müslim) Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla "Yok!" demezdi. Bir gün birkaç Ensarî Hz. Peygamber (sav)'den bir şeyler istemişti. Hz. Peygamber (sav) de verdi. Tekrar istediler. Hz. Peygamber (sav) tekrar verdi. Hz. Peygamber (sav) para bitinceye kadar vermeye devam etti. Ama onlardan biri buna rağmen gelip yine bir şeyler istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): "Bende bir şeyler kalmış olsaydı, onu senden esirgeyerek yanımda tutmazdım." buyurdu. (Buhari) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bunun gibi güzel huyları pek çoktur. Her müslümanın bunları öğrenmesi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e mutabaat yapması gerekir. Böylece, dünyada ve ahirette felaketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve o iki cihan efendisinin şefaatine kavuşmak nasip olur. Cömertliğin zıddı olan cimrilik; Allah-u Zülcelal'in gazabına sebep olan çirkin bir sıfattır. Bu sıfat, sahibini hem dünyada hem de ahirette perişan eder. http://www.gulistandergisi.com/resimler/R653101.jpg Efendimiz (sav)'in Allah sevgisi Sağlam rivayetlerde şöyle bildirilmektedir: "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem geceleri o kadar uzun süre kıyamda dururdu ki, mübarek ayakları şişerdi. Bunu gören bazı sahabe: "Ey Allah Resul’ü, Allah seni zaten bağışlamıştır. Bu kadar eziyete niçin katlanıyorsunuz?" deyince Hz. Peygamber (sav): "Ben de Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Buhari, Müslim) Bazı alimler şöyle demişlerdir: "İnsanlar, Hz. Peygamber (sav)'in o kadar fazla ibadet edişini Allah korkusundan sanıyorlardı. Çoğuna göre O, günahtan arındırılmış olduğu için böylesine ağır ibadetlere katlanmak zorunda değildi. Hz. Peygamber (sav) verdiği cevapla bu şüpheyi gidererek, bunun sebebinin Allah korkusu olmayıp, Allah sevgisi olduğunu bildirmiştir." Yine rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) geceleyin kalkar, ara sıra dua ve niyazda bulunur, bazen mezarlığa gider ve: "Gece yarısının sessizliğinde Allah Teala (rahmetiyle) dünya semasına iner." buyururdu. (Buharı, Müslim, İbn Mace) Hz. Peygamber çoğu zaman şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, soğuk sudan daha sevimli kıl." (Tirmizi) İşte Hz, Peygamber (sav) böyle dua etmiş ve Allah-u Teala'dan sevgisini ve Allah'ı sevenlerin sevgisini talep etmiştir. Biz de Hz. Peygamber (sav)'e mutabaat yaparak, Allah-u Zülcelal’den sevgisini ve O'nu sevenlerin sevgisini istersek, inşallahu teala bizlere bu sevgiyi verecektir. Kaynak: Seyda Muhammed Konyevi (ks), Örnek İnsan ‘Hz. Muhammed (sav); Reyhani Yayınları, Konya. |
| Saat: 00:53 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık