MsXLabs
Sayfa 2 / 9

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Hz. Muhammed (https://www.msxlabs.org/forum/hz-muhammed/)
-   -   Hadisi Şerifler (https://www.msxlabs.org/forum/hz-muhammed/3563-hadisi-serifler.html)

Misafir 16 Nisan 2006 03:25

Peygamber Efendimiz (sav)’in Duayla İlgili Sözleri http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg... Bir şey isteyince Allah'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah'tan yardım dile. Zira kullar, Allah'ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar.
Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s. 314

http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpgİcabetten emin olarak Allah'a dua edin.
Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 327
http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpgDua ibadetten ibarettir. Allah buyurur ki: “Bana dua edin, Ben size icabet edeyim”
(Hz.Numan İbni Beşir r.a.) Ramuz El-Hadis s.207

http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpgDua, mü’minin silahıdır ve dinin direğidir. Göklerin ve yerin nurudur.
(Hz.Ali r.a.) Ramuz El-Hadis s.207


arwen 17 Nisan 2006 02:11

Allah katında en sevgiliniz,ahlâkı güzel olan,halk ile geçinenler ve kendisiyle geçinilen,yumuşak huylu olanlardır.Ve Allâh yanında buğz . . edilenlerinizde, insanla arasında biribirine lâf götürüp getirmekle uğraşan, onların kusurlarını arayarak din kardeşlerinin aralarına tefrika sokanlardır.(Hadis-i Şerif)


Misafir 17 Nisan 2006 03:15

RAMAZAN ORUCUNU TUTAN KİŞİNİN GÜNAHLARI BAĞIŞLANIR
http://www.enfal.de/hadisler/arapca/oruc.gif
1222. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resulullah sallalllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." [1]

Açıklamalar
Amel ve ibadetlerin makbul olabilmesi için iki önemli şart vardır. Bunlardan birincisi Allah'a iman; ikincisi, ihlas ve samimiyet. Yani bir işi Allah rızasını gözeterek, karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek yapmak, riya ve gösterişe kaçmamak. Bu iki husus hadisimizde iman ve ihtisab kelimeleriyle ifade buyurulmuştur.
"İnsan, inanmadan nasıl ibadet eder?" diye bir soru akla gelebilir.
Doğrudur. Ne var ki, gerçekten inanmadığı halde inanmış görünüp şu veya bu gerekçeyle birtakım güzel işler ve ibadetler yapanların varlığı da bir gerçektir. Öte yandan insan, bir şeyin hak ve doğru olduğuna inanır ve yapar. Fakat ihlas ve samimiyetle değil, riya, gösteriş, korku, itibar vs. gibi birtakım geçici gerekçelerle yapar. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyeni maksadına ulaştırıcı nitelik ve kıvama sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle bu davranışlar makbul değildir. İşte hadisimiz işin çok önemli olan bu yönüne dikkat çekmekte, ramazan orucunu, onun farziyyetine, faziletine, faydasına yürekten inanarak ve karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek yani tam bir ihlas ve samimiyetle tutan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacaklarını müjdelemektedir. Alimler "geçmiş günahları" ifadesini küçük günahlar diye yorumlamışlardır. Müellifimiz Nevevî'nin belirttiğine göre bazı fakihler, küçük günah bulunmadığı takdirde ramazan orucunun büyük günahları hafifletebileceğini söylemişlerdir.
"Kim ramazan orucunu tutarsa..." ifadesinden açıkça anlaşılacağı gibi, ramazanın tamamını tutarsa demektir. Hadisimizdeki müjde, acaba "oruç" denebilecek en az miktarı, söz gelimi, bir günü oruçlu geçiren kimse için de söz konusu mudur? Değildir. Ancak hadisimizdeki iki şarta uyarak başladığı ramazan orucuna, hastalık vs. gibi meşru bir sebeple devam edemeyenler, başlangıçtaki niyet ve davranışları sebebiyle bu müjdeli hükme dahildirler. Ayrıca bu ve benzeri bağışlanma müjdeleri sadece günahkarlar için geçerli de sanılmamalıdır. Bağışlanacak günahı olmayan kimseler için de derecelerinin yükselmesine sebeptir. Nitekim peygamberler bu durumdadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ramazan orucunu inanarak ve karşılığını Allah'tan umarak tutmak, geçmiş günahlardan arınma sebebidir.
2. Allah'a iman etmek ve mükafatını O'ndan beklemek (ihtisab) her ibadetin sıhhat ve makbuliyet şartıdır.


arwen 17 Nisan 2006 03:34

HADİSLERDE İKİ RAKAMI

  1. Allahü teâlâ kıyamette şu iki kişiye rahmetle nazar etmez:
    1- Sıla-i rahmi kesene.
    2- Kötü komşuya.

  2. İki şeyi koruyan cennete girer:
    1- Dil.
    2- Irz.

  3. Şu iki haslet münafıkta olmaz:
    1- Güzel huy.
    2- Dini anlama kabiliyeti.

  4. Şu iki şey kâfir âdetidir:
    1- Soyu kötülemek.
    2- Ölü için feryat etmek.

  5. İki şey insanın hoşuna gitmez:
    1- Ölüm. Hâlbuki ölüm, fitneye karışmaktan hayırlıdır.
    2- Az mal. Hâlbuki az malın hesabı kolay olur.

  6. İki haslet sahibi, şükredici ve sabredici olarak yazılır:
    1- Dinde kendisinden üstün olana bakıp, onu örnek alan.
    2- Malda kendisinden aşağıda olanlara bakıp hâline şükreden.

  7. İki şey başkasından esirgenmez:
    1- Su.
    2- Ateş.

  8. Şu iki şeye sımsıkı sarılan, doğru yoldan sapmaz:
    1- Allahın kitabına.
    2- Sünnetime.

  9. Allahın sevdiği iki şey:
    1- Cömertlik.
    2- Fedakârlık.

  10. Allahın nefret duyduğu iki şey:
    1- Cimrilik.
    2- Kötü ahlâk.

  11. Allahü teâlânın birini sevdiği, diğerine gazap ettiği iki çeşit gülme vardır:
    1- Sevdiği gülme, kişinin, görmeyi arzuladığı bir din kardeşiyle ansızın karşılaşınca, sevincinden gülmesi.
    2- Sevmediği gülme ise, kişi boş veya nahoş bir sözü başkalarını güldürmek için söyler. Bu yüzden cehenneme yuvarlanır.


Mystic@L 17 Nisan 2006 14:30

832. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Sen Meliksin, senden başka hiçbir tanrı yoktur. Sen benim Rabbimsin, ben senin kulunum. Kendime yazık ettim, günahımı itiraf ediyorum. Tüm günahlarımı bağışla! Senden başka günahları bağışlayan yoktur.
Beni ahlâkın en güzeline ilet! Ahlâkın en güzeline ancak sen iletirsin. Ahlâkın kötüsünden beni uzaklaştır! Ahlâkın kötüsünden başkası değil, ancak sen uzaklaştırırsın!
Allahım! Önceden yaptıklarımı, sonraya bıraktıklarımı, içimde gizlediklerimi, açığa vurduklarımı, aşırı davranışlarımı ve benim hakkımda benden daha iyi bildiklerini, ne olur benim için bağışla!
Mukaddim de sensin, Muahhir de sen! Senden başka hiçbir tanrı yoktur!"
Ali radıyallahu anh. Müslim.



Misafir 17 Nisan 2006 17:10

Peygamber Efendimiz (sav)’in Aileyle İlgili Sözleri http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg"Allah'tan korkun. Çocuklarınızın size itaatli olmalarını istediğiniz gibi siz de onların aralarında adaletle davranınız."
G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 13/10

http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg"Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz."
Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512

http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg"Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın..."
Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.515
http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg"En olgun imana sahip mümin huyu en güzel ve ailesine karşı en nazik, lütufkar olanıdır."
Nesai, Tirmizi ve Hakim'in de yaklaşık anlamda rivayetleri vardır.; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.105
http://www.harunyahya.org/images/02ucgensari.jpg"En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben hanımlarına karşı sizlerin en iyisiyim."
Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.10


arwen 17 Nisan 2006 17:20

. Aişe (r.ah.) şöyle anlatır:
Resulüllah (a.s.) zamanında bir defa Güneş tutuldu. Allah Resulü halka namaz kıldırmak üzere kıyama durdu ve kıyamı çok uzattı. Sonra rükuya vardı, rükuyu da çok uzattı. Sonra başını kaldırıp kıyamı (yine) çok uzattı. Bu ikinci kıyam birinci kıyamdan kısa sürdü. Sonra tekrar rükuya vardı ve rükuyu çok uzattı. Ancak bu rükuda, önceki rükudan kısa idi. Daha sonra secdeye vardı. Sonra ayağa kalkıp, kıyamı uzattı. Bu, ilk kıyamdan az sürdü. Sonra rükuya varıp rükuyu uzattı. Bu rüku da ilk rükudan az sürdü. Sonra secde etti. Sonra güneş açılmış olduğu halde Resulüllah (a.s.) namazdan çıktı ve halka hutbe irat etti. (Bu hutbede) Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Şüphesiz Güneş ve Ay Allah'ın (kudretini gösteren) ayetlerindendir. Bunlar, bir kimsenin ölümü ya da doğumu için tutulmazlar. O halde siz bunu (Güneş veya Ay tutulmasını) gördüğünüzde hemen tekbir getirin. Allah'a duaya koyulun, namaz kılın, sadaka verin. Ey Muhammed ümmeti! Allah'a yemin olsun ki erkek veya kadın kulunun zina etmesinden dolayı Yüce Allah'tan daha kıskanç hiçbir kimse yoktur. Ey Ümmet-i Muhammed! Allah'a yemin olsun ki eğer benim bildiğimi sizler bilseydiniz, şüphesiz çok ağlar az gülerdiniz. (Sözüme kulak verin.) tebliğ ettim mi?"


Mystic@L 17 Nisan 2006 20:52

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Günahlarımın tümünü, küçüğünü, büyüğünü, ilkini, sonunu, gizlisini, açığını bağışla!"
Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Gazabından rızana, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Senin üzerine övgüyü bir bir saysam bitiremem. Sen, kendi büyük ve yüce zâtını nasıl övdüysen, öylesin."
Aişe radıyallahu anha. Müslim.


Misafir 18 Nisan 2006 00:43

HADİS 1
Emirü'l-Mü'minin Ebû Hafs Ömer bin El-Hattâb (RA) demiştir ki, kendim işittim, Resûlullâh (SAV) şöyle buyuruyordu: " Ameller (in kıymeti) niyetlere bağlıdır. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur. Hicreti Allah'a ve Resülü'ne müteveccih olanın hicreti Allah'a ve Resûlullah'adır. Hicreti, eline geçireceği bir dünyaya veya nikah edeceği bir kadına müteveccih ise hicreti de gaye-i hicreti ne ise (dünya veya kadın) ona müntehidir. "

(Bu hadis -i şerifi, her biri İmâmü'l-muhaddisin olan Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâil bin İbrahim bin El-Mugire bin Berdizbe El-Buhari El-Cu'fi ile Ebü'l-Hüseyn Müslim bin El-Haccac el-Kuşeyri En-Nisabiri kütüb-i musannifenin esahhı olup sahihayı denilen kibatlarında rivâyet emişlerdir.)

HADİS 2
Yine Ömer bin El-Hattâb (RA)'dan: Demiştir ki, günün birinde Resûlullah (SAV) Efendimiz'in huzûrunda bulunduğumuz sırada bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuğa delalet eder hiç bir alâmet olmayan ve böyle iken yine hiç birimizce tanınmayan bir kimse karşımıza çıka geldi. (sokula sokula) nihâyet Nebiyy-i Ekrem (SAV) Hazretleri'nin yanına (varıp) oturdu. Ve dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup: - "Ya Muhammed, İslam nedir? Bana söyle" dedi. Resûlullah (SAV): " İslâm Allah'dan başka hiç bir ilâh ve Ma'bûd-u bi'l-hak olmadığına ve Muhammed'in Resûlullah olduğuna şehâdet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, Ramazan'da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beytu'llâh'ı hac etmendir. " buyurdu. O (yabancı kimse): -"Doğru söylüyorsun." dedi. Biz onun hâline hem Cenâb-ı Resûl'e soruyor, hem de onu tasdik ediyor diye teaccüb ettik. Ondan sonra: - "Bir de imân nedir?" söyle." diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: " İmân Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe imân etmendir. Bir de hayır ve şer (tatlı, acı hangi türlüsü olursa olsun) kadere imân etmendir. " buyurunca yine: - "Doğru söylüyorsun." dedi. Ve: "ihsan nedir? söyle" diye bir daha sordu. Cenâb-ı Risâlet-meâb Efendimiz de: " İhsan, Allah'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Zirâ sen O'nu görmüyorsan, O seni görüyor. " buyurdu. O, yine: -"Doğru söylüyorsun." dedikten sonra: "Kıyâmet (in ne zaman kopacağın)ı bana haber ver." dedi. Cevâben: " Bunda sorulanın ilmi sorandan ziyâde değildir. " buyurdu. - "Öyle ise emârelerin (yani daha evvelki alâmetlerini) bildir" dedi. Cevâbında: " Câriye-i memlûkenin kendi sâhibini doğurması ve yalın ayak, sırtı çıplak, fakir davar çobanlarının hangimizin kurduğu binâ daha yüksektir diye (servet ve sâmânca) yarışa çıktıklarını görmendir. " buyurdu. Bundan sonra o (yabancı) kimse gitti. Nebiyy-i Ekrem (SAV) Hazretleri de durdu durdu da neden sonra: " Yâ Ömer, bilir misin o soran kim idi? " diye sual buyurdu. - "Allah ve Resûlü a'lemdir". dedim. Buyurdular ki: " O, Cibril idi. Size dininizi öğretmek için geldi. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivayet etmiştir.)

HADİS 3
Ebû-Abdü'r-Rahmân Abdullah b. Ömer b. El-Hattâb (RA)'dan:

Demiştir ki, kendim işittim, Resûlullâh (SAV) şöyle buyurdu:
" (Binâ-yı) İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'dan başka hiç bir ilâh ve Ma'bûd-ı bi'l-hak olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet, namazı ikâme, zekâtı vermek, hacc-ı Beytu'llâh, savm-ı Ramazan. "

(Bu hadis -i Şerifi, Buhâri ile Müslim tahric etmişlerdir.)

HADİS 4
Ebû-Abdi'r-Rahman Abdullah b. Mes'ud (RA)'dan:
Demiştir ki; Resûlullâh (SAV) "ki sadık ve masdûk O'dur" bize şöyle buyurdu:

" Her birinizin (mâye-i) hilkati ana rahminde nutfe olarak kırk gün derlenir toplanır. Sonra tıpkı öyle alâka (kan pıhtısı) olur. Sonra yine tıpkı öyle mudğa (et parçası) olur. Ondan sonra da melek gönderilir, ona nefh-i rûh eder. Ve dört kelimeyi yani rızkını, ecelini, amelini ve şâki mi yoksa saîd mi olacağını (hükm-i kazâ ve kader olarak) yazması (o meleğe) emrolunur. Kendisinden başka hak ilâh olmayan Allah'a kasem ederim ki, içinizde öyle adam bulunur ki, ehl-i Cennet amelleriyle âmil ola ola kendisi ile Cennet arasında bir arşından ziyâde mesâfe kalmaz. Derken (hükm-i) kitab (yâni o yazının hükmü) ona galebe eder, ehl-i nâr ameli ile âmil olur da Cehennem'e girer. Kezâlik içinizde öyle adam bulunur ki, ehl-i nâr ameli ile amil ola ola kendisi ile Cehennem arasında bir arşından ziyâde mesâfe kalmaz. Derken (hükmü-i kitab ona galebe eder, ehl-i Cennet ameli ile âmil olur da Cennet'e girer. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhari ile Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 5
Ümmü'l-Mü'minin Ümm-i Abdu'llah Aişe-i Sıddika (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullâh (SAV) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdu:
" Her kim bizim bu işimizin (yâni dinimizin) içine ondan olmayan bir şeyi yeniden sokarsa (o yaptığı iş) merdûddur, başına çalınır. "

(Bu hadis -i şerifi, Buhari ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)
Müslim'den gelen diğer bir rivayette de şöyle denilmiştir.
" Her kim emrimize (ahkâm-ı dinimize) uygun olmayan bir amel işlerse o ameli merdûddur, başına çalınır. "

HADİS 6
Ebu Abdi'llâh Nu'mân b. Beşir (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullâh (SAV) Hazretlerinden kendim işittim; şöyle buyuruyordu:

" Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında da (helâl mi, haram mı belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır ki, çok kimseler onları bilmezler. Şüpheli şeylerden her kim sakınırsa, dinini ve ırzını kurtarmış olur. Her kim şüpheli şeylerin içine dalarsa harâmın da içine dalmış olur. (böylesi) tıpkı (içine girmek yasak edilen) koru etrâfında davar otlatan çoban gibidir ki, sürüsünü o koruyu (düşünüp) otlatmak tehlikesi karşısında bulunur. Haberiniz olsun, her padişahın bir korusu olur. Biliniz ki, Allah'ın korusu da harâm ettiği şeylerdir. Ağah olunuz, cesedin içinde bir et parçası vardır ki, iyi olursa bütün cesed iyi olur. Bozuk olursa bütün cesed bozuk olur. İşte o (et parçası) kalbdir. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhâri ile Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 7
Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (RA)'dan:
Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

" Din hemen nasihattır. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. "
"Yâ Resûla'llâh, kimin için nasihat?" diye sorduk.
" Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için. " buyurdular.
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 8
Abdullah b. Ömer (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullâh (SAV) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdu:

" Allâh'tan başka Hak İlâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlullâh olduğuna (zahirde) şehadet, namazı ikâme, zekâtı edâ edinceye kadar nâs ile muhârebe etmek bana emrolundu. Onlar bunları yapınca "Müslümanlık hakkın muktezâsı (olan hudûd) müstesnâ olmak üzere" canların ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı olan) hesaplarına gelince, o (hesâbı görmek) Allâh'a kalmıştır. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 9
Ebû Hureyre Abdu'r-Rahmân b. Sahr-ı Devsi (RA)'dan:
Demiştir ki, kendim işittim, Resûlullâh (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

" Sizi her neden nehyedersem ondan ictinâb ediniz. Size her neyi emredersem kudretiniz yettiği kadar yapınız (da nasıl yapacağınızı sormayınız.) Zirâ sizden evvelki (ümmet)leri helâk eden, ancak onların çok çok sormaları ve peygamberlerine muhâlefet etmeleri olmuştur. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhari ile Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 10
Resulullah (SAV)'in torunu ve sevgili yavrusu Ebû Muhammed Hasan b. Ali b. Ebi Talîb (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri'nin,

" (Hill ve hürmeti, fâide ve zararı) seni şüpheye düşüren şey'i bırak da düşürmeyene bak. " buyurduklarını kendilerinden işitip belledim.
(Bu hadis -i şerifi Ahmed b. Şuayb-ı Nesei ile Ebu İsâ Muhammed b. İsâ-yı Tirmizi rivâyet etmişlerdir. Tirmizi: "Bu hadis hasen'dir, şahiddir." diyor.)

HADİS 11
Resulullah (SAV)'in torunu ve sevgili yavrusu Ebû Muhammed Hasan b. Ali b. Ebi Talîb (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri'nin,

" (Hill ve hürmeti, fâide ve zararı) seni şüpheye düşüren şey'i bırak da düşürmeyene bak. " buyurduklarını kendilerinden işitip belledim.
(Bu hadis -i şerifi Ahmed b. Şuayb-ı Nesei ile Ebu İsâ Muhammed b. İsâ-yı Tirmizi rivâyet etmişlerdir. Tirmizi: "Bu hadis hasen'dir, şahiddir." diyor.)

HADİS 12
Ebû Hüreyre (RA)'dan: Demiştir ki, Resûlullâh (SAV) Hazretleri: " Kişinin mâlâya'niyi terketmesi, iyi müslüman olduğu(nun alâmetleri)ndendir. " buyurdu.
(Bu hadis -i şerif hasen olup onu Tirmizi gibi başkan da böylece (mevsülen) rivayet etmişlerdir.)

HADİS 13
Resûlullâh (SAV)'in hadimi Ebû Hamza Enes b. Malik (RA)'den: Demiştir ki: Resûlullâh (SAV) Efendimiz:
" Her biriniz kendi nefsi için neyi severse (yani arzu ederse Müslüman) kardeşi için de onu arzu etmedikçe mü'min olmuş olmaz. " buyurdu.
(Bu hadis -i şerifi, Bûhari ile Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 14
İbn-i Mes'ud (RHA)'dan: Demiştir ki: Resûlullâh (SAV) şöyle buyurdu: " (Şu) üç sebebden biri olmadıkça hiç bir Müslümanın kanı helâl olmaz: Biri, seyyib zâninin (yani başından nikâh geçmiş zaninin ki, recm olunur), diğeri kat-i nefs edenin (ki maktûle bedel kısas olunur), biri de dinini terk eden ve cemâatten ayrılanın (ki, katl olunur). "
(Bu hadis -i şerifi, Buhari ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 15
Ebu Hüreyre (RHA)'den:
Demiştir ki: Resûlullâh (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:

" Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, komşusuna ikrâm etsin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, misafirine ikrâm etsin. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhâri ile Müslim rivayet etmişlerdir.)

HADİS 16
Ebû Hüreyre (RA)'dan:
Demiştir ki:
- Biri Nebiyy-i Ekrem (sav) Hazretlerine "Yâ (Resûla'llah), bana vasiyyet yâni nasihat et" dedi.
" (Cevâben) gazab etme " buyurdu.
- O kimse talebini birkaç defa tekrâr etti.
" (Hepsinde) gazab etme " cevâbını verdi.
(Bu hadis -i şerifi, Buhari rivâyet etmiştir.)

HADİS 17
Ebû Ya'lâ Şeddâd b. Evs (RA)den:
Demiştir ki, Resûl-i Ekrem (SAV) efendimiz şöyle buyurdu:

" Allahû Teâla (cc) ve Tekaddes Hazretleri her şeye güzel muâmele edilmesini (iyilikle davranılmasını) emretmiştir. Öyle ise (canlı bir mahlûku haklı olarak) öldüreceğiniz vakitte (maktûlü ta'zîb etmiyecek) güzel bir sûret-i katli ihtiyâr ediniz. Kezâlik bir hayvanı boğazladığınız vakitte (hayvana ezâ vermiyecek) güzel bir sûrette boğazlayınız. Her hanginiz böyle bir işe girişecek olursa, bıçağını (iyice) bilesin ve zebîhasını (yâni keseceği hayvanı) rahatlandırsın. "
(Bu hadîs şerîfi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 18
Ebû Zer Cündüb b. Cünâdete'l-Gıfârî ile Ebû Abdi'r-Rahmân Muâz b. Cebel (RHA)dan:
Demişlerdir ki, Resûl-i Ekrem (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

" Her nerede olursan ol, Allah'tan ittikâ üzere bulun (yâni hakkını gözet ve gözetmemekten sakın). Seyyienin ardınca hemen haseneyi yetiştir ki, o seyyieyi mahvedesin. Halka da güzel huy ile muâmele et. "
(Bu hadîs-i Tirmizî rivâyet etmiş olup ( Hadis -i Hasen) olduğunu da tasrif eylemiştir. Bâzı nüshalara göre, (Hasen, Sahîh) diye kayıdlamıştır.

HADİS 19
Ebu'l-Abbâs Abdullâh b. Abbâs (RA)'dan:
Demiştir ki, birgün Resûl-i Ekrem (SAV)'in terkisinde idim. Buyurdu ki:

" Evlâd, sana bir kaç söz belleteyim: Allah'ı (yâni emir ve nehyini) gözet ki, Allah'da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah'tan iste. Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile. Şunu bil ki, cemi mahlûkat el birliğiyle sana bir fâide ve menfaat bahş etmek isteseler, Allah'ın sana yazdığından fazla bir şey bahşedemezler. Kezâlik cemi mahlûkat el birliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana takdir ettiği zarardan ziyadesini yapamazlar. Kalemler (işleri hitâma erip) kaldırılmış, sahifeler de (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur. "

(Bu hadis -i Şerifi, Termizi rivâyet edip, (Hasen, Sahih) olduğunu söylemiştir. Tirmizi'den başkasını rivâyetine göre ise şöyle buyrulmuştur.)
" Allah'ı gözet ki, O'nu önünde bulasın. Geniş zamanında Allah'a kendini sevdir ki, O da seni sıkıntı zamanında tanısın (sevsin). Bilmiş ol ki, (takdir-i İlâhi'ye göre) başına gelmiyecek olan şeyin sana isabet edeceği yok. Ve sana isabet edecek olan şeyden de senin kurtulacağın yok. Bilmiş ol ki, nusrat (-ı İlâhiyye) sabır ile, küşâyiş-i kalb de gam ve gussa ile beraberdir. Her güçlükle berâber bir kolaylık vardır. "

HADİS 20
Ebû Mes'ûd Ukbe b. Amr el-Ensâri el-Bedri (RA)'den:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Utanmadıktan sonra dilediğini yap " sözü,
ilk nübüvvet zamanlarından nâsın hatırında kalan sözlerdendir.
(Bu hadis -i şerifi, Buhari rivâyet etmiştir.)

HADİS 21
Ebû Amr (yahud ebû Amre) Süfyan b. Abdullâh Sakafi (RA)'den:
Demiştir ki:

- "Yâ Resûla'llah! İslâm'a dâir bana bir söz söyle ki, Senden başka birinden daha sormaya muhtaç olmayayım." dedim.
" Âmentü bi'llâh.... de ondan sonra da dosdoğru ol (yâni Allah'ın emrine imtisâl ve nehyinden içtinâbda sâbit ol). " buyurdu.
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)


HADİS 22
Ebû Abdillah Câbir b. Abdillhah Ensari (RA)'dan:
Demiştir ki, biri Resûlullah (SAV) Hazretleri'nden şu suâli sordu:

- "Ne buyurursunuz? Eğer ben (beş vakit) farz namazları kılar, Ramazan'ı tutar, halâli helal ve harâmı haram kılar da bundan ziyâde hiç bir şey yapmasam Cenne'te girer miyim?
Resûl-i Ekrem (SAV) de
" Evet " buyurdular.
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir. Harâmı haram kılmaktan murad haramdan içtinâbdır. Helâli helâl etmek de onu helâl i'tikâd ederek yapmak demektir.)

HADİS 23
Ebû Mâlik Hâris b. Âsım Eş'ari (RHA)'den:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:

" (Abdest veya sâir) temizlik, imânın yarısıdır. "El-Hamdü li'llah" (sözü) mizânı doldurur. "Subhâna'llâh ve'l-hamdü li'llâh" (sözleri) de göklerle yerin arasını doldurur. Namaz nûrdur. Sadaka (imâna) bürhandır. Sabır (zulumât-ı gam ve gussayı gideren) ziyâdır. Kur'ân da (haline göre) ya lehine ya aleyhine hüccettir. Herkes sabah olunca işine gücüne gider. Ve nefsini (ya Allah'a, ya mâsiva'llâh'a) satar da (neticede) ya âzâd, ya helâk eder ."
(Bu hadisi-i Şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 24
Ebû Zerr-i Gıfâri (RA)'den:
Nebiyy-i Ekrem (SAv) Efendimiz Rabb-ı Celil-i Teâla ve Tekaddes Hazretlerinden rivâyet ettiklerinden olmak üzere âdideki Hadis -i Kudsi'yi nakil buyurdu:

" Ey kullarım, muhakkak biliniz ki, ben zulmü kendime harâm ettim. (Zulümden müteâli ve münezzehim.) Sizin aranızda da zulmü harâm ettim. Öyle ise, birbirinize zulmetmeyiniz. Ey kullarım, benim hidâyet ettiklerimden başka hepiniz dalâlettesiniz. Öyle ise benden hidâyet dileyiniz de size hidâyet vereyim. Ey kullarım, benim beslediklerimden başka hepiniz açsınız. Öyle ise benden taâm dileyiniz ki, sizi besliyeyim. Ey kullarım, benim giydirdiklerimden başka hepiniz çıplaksınız. Öyle ise benden giyecek isteyiniz ki, sizi giydireyim. Kullarım, siz gece gündüz hep hatâ işlerseniz. Ben de baştan başa bütün günahları mağfiret ederim. Öyle ise bana istiğfar ediniz ki, size mağfiret edeyim. Ey kullarım, sizin bana zarar vermek elinizden gelmez ki, bana zarar verebilesiniz. Bana menfaat vermek elinizden gelmez ki, bana nef'iniz dokunabilsin. Ey kullarım, eğer evveliniz, âhiriniz, insiniz, cinniniz içinizde en takıy olan kim ise onun kalbi gibi (hep mut' kalbli) olsanız yine mülküme ziyâde hiç bir şey katılmış olmaz. Ey kullarım, eğer evveliniz, âhiriniz, insiniz, cinniniz içinde en fâcir olan kim ise onun kalbi gibi (hep âsi, kalbi) olsanız yine mülkümden bir şey eksilmez. Ey kullarım, eğer evveliniz, âhiriniz, insiniz, cinniniz hep bir yerde durup benden matlublarınız dilesiniz de hep birinize (ayrı ayrı) dileğini versem bu bağışlayış nezdimdeki hazine-i atâdan iğne denize girdiğinde denizden ne eksiltirse ondan ziyâde bir şey eksiltmez. Ey kullarım, ameller hep sizin amellerinizdir. Ben onları sizin hesâbınıza noksansız olarak zabtederim. Sonra karşılığını size tastamam gösteririm. Artık her kim (karşılık olarak) hayır bulursa, Allah'a hamd etsin. Her kim de başka şey bulursa, kendisinden başkasına levm etmesin. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 25
Ebû Zerr-i Gıfâri (RA)'dan:
Ashâb-ı Resûlullah (SAV)'den (ve fukarâ-yı Muhacirinden) bazı kimseler Nebiyy-i Ekrem (SAV)'e dediler ki:

- Ya Resûla'llah, ehl-i servet olanlar (büyük büyük) ecirleri alıp gidiyorlar. Hem bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyarlar, hem de artan mallarıyla sadaka veriyorlar.

Hazret-i Resûl (SAV) buyurdu ki:
" Allahû Teâla ve Tekaddes Hazretleri size tasadduk edecek şey vermemiş mi (ki, böyle söylüyorsunuz)? her tesbihinize mukâbil sadaka (ecri) vardır. Her tekbirinize mukâbil sadaka (ecri) vardır. Her tahmidinize mukâbil sadaka (ecri) vardır. Her tehlilinize mukabil sadaka (ecri) vardır. Emr-i bi'l-ma'rufda da sadaka ecri var. Nehy-i ani'l-münkerde de sadaka ecri var. Hattâ birinizin (ehline) mukârenet etmesinde de sadaka ecri var. "

dediler ki:
- Ya Resûla'llâh, birimiz şehvetini kazâ ederse, yine nâil-i ecir mi olur?
(Cevâben) buyurdu ki:
" Söyleyin! O kimse şehvetini harâm ile kazâ edeydi ona vizr (yâni günah) olmayacak mıydı? İşte bunun gibi halâl ile de kazâ-ı şehvet ederse ecre nâil olur. "
(Bu hadis -i Şerifi, Müslim rivayet etmiştir.)

HADİS 26
Ebû Hüreyre (RA)'den:
Demiştir ki, Resûlullâh (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

" İnsanın mefâsılından her biri için güneş doğar her günde (şükrâne-i afiyet olarak) bir sadaka lâzımdır. İki kimsenin arasını bulup ıslâh etmen sadakadır. Bir kimseye, hayvanına binerken yardım edip bindirmen yâhud yükünü hayvanına yüklemekte ona muavenette bulunman sadakadır. Kelime-i Tayyibe sadakadır. Namaza gitmek için attığın her adıma bedel bir sadaka (ecri) vardır. Ezâ verecek şeyi geçecek yoldan uzaklaştırman (bile) sadakadır. "
(Bu Hadis -i şerifi, Bûhari ile Müslim rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 27
Nevvâs b. Sem'ân (RA)'dan:
Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:

" Birr (yani iyi iş, iyilik) ahlak güzelliğidir. İsm (yani günâh) da nefsinde iz bırakıp da başkalarınca ma'lûm olmasını istemediğin şeydir. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivayet etmiştir.)
Vâbisete'bn-i Ma'bed (RA) da rivâyete göre şöyle demiştir:
Resûlullah (SAV)'in huzûruna vardım.
" Birr'in ne olduğunu sormağa mı geldin? "
diye ben suâl etmeden) sordu.
- Evet, dedim. Buyurdu ki:
" Kalbine danış (kalbinden fetvâ iste). İyilik nefsi te'min, kalbi tatmin eden; günah da nefiste iz bırakan ve başkaları fetva verseler, fetvalar verseler bile sînede yine tereddüdden kurtulmayan (vicdânı teskin etmeyen) şeydir. "
(Bu, Ahmed b. Hanbel ile Dârimi'nin müsnedlerinde isnâd-ı ceyyid ile bize rivâyet olunan bir hadis -i sahihdir.)

HADİS 28
Ebû Nech Irbâd b. Sâriye (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) (bir gün) bize öyle bir va'zda bulundu ki, (dinleyenlerin) gönülleri titredi. Gözleri yaşardı. Dedik ki:

- "Ya Resûla'llâh, bu, vedâ' edip gidecek kimsenin va'zına benziyor. (Bâri) bize bâzı vesâyâda bulun."
Cevâben buyurdu ki:
" Size Allâh'a karşı ittikâyı ve üzerinize emir olan bir kimse abd(-i Habeşi) de olsa, sözünü dinleyip ona itâat etmeyi vasiyet ederim. Bir de içinizden yaşayan olursa, bir çok ihtilâflar görecektir. İşte böyle zamanlarda benim sünnetime ve hidâyet üzere olan Hulefâ-yı Râşidin'in sünnetine yapışınız. Sünnete dört el ile sarılınız. Ve muhaddesât-ı umûrdan sakınınız. Zirâ her bid'at dalâletdir. "
(Bu hadis -i şerifi, Ebû Davut ile Tirmizi rivâyet etmişlerdir. Tirmizi hadisi "hasen, sahih" kaydı ile tasnif eylemiştir.)

HADİS 29
Muâz b. Cebel (RA)'dan:
Demiştir ki: (Resûlullah (SAV) ile Tebük gazâsına çıkmıştık. Sıcak bastı. Herkes birer tarafa dağıldı. Bir de baktım ki, Resûlullâh (SAV) yanı başımdadır. Hemen ona yaklaşıp:

- "Ya Resûla'llah, beni Cenne'te sokacak ve Cehennem'den uzaklaştıracak bir ameli bana haber ver" dedim.
Buyurdu ki:
" Sen çok büyük bir şey sordun. Maahâzâ Allahû Teâla'nın müyesser kıldığı kimseye göre herhalde âsândır. Allah'a "hiç bir şeyi şerik etmemek üzere" ibâdet edersin. Namazı kılar, zekâtı verir, Ramazan'ı tutar, Beytu'llâh'ı Hacc edersin. "

Ondan sonra buyurdu ki:
" Sana hayır kapılarına delalet edeyim mi? Oruç siper ve kalkandır. Sadaka günâhı, "su ateşi söndürür gibi" söndürür. Gece ortasında adamın namaz kılması da böyledir." Sonra: "Onlar (mü'minler) öyle kimselerdir ki, yanları yataklarından uzak durup ibâdete kıyâm ederler. Rab'larına kâh korkarak, kâh umarak duâ ederler. Ve rızık olarak kendilerine verdiğimizden de infak ederler. İşte bunlar için yapmış oldukları amellerin mükâfatı olarak ne sevinçler sakladığımızı hiç bir kimse bilemez " âyet-i kerimelerini (Secde Sûresi:16-17) tilâvet buyurdu.

Ondan sonra:
" İşin (dinin) başı, direği, en yüce tarafı nedir sana haber vereyim mi? " dedi.
- Evet ya Resûla'llâh, dedim.
Dedi ki:
" İşin başı İslâm'dır. Direği namazdır. En yüce tarafı cihâddır." Ondan sonra: "Bu dediklerimin hepsini tutan, sebeb-i bakâ ve kemâli olan nedir sana söyliyeyim mi? " diye sordu.
- Evet yâ Resûlallah deyince mübârek dilini (eliyle) tutup,
" İşte şunu tut " buyurdu.
Dedim ki:
- Ya Nebiyya'llâh, biz söylediğimiz sözlerle de mi muâhaze olunacağız?"
Buyurdu ki:
" Herkesi Cehennem'de yüzükoyun düşüren, dillerinin biçtiklerinden (yâni kazandıklarından) başkası mı zannedersin. "
(Bu hadis -i şerifi, Termizi rivâyet edip "Hasen, Sahih" demiştir.)

HADİS 30
Ebû Sa'lebete'l-Huşeni Cürsûmi'bn-i Nâşir (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:

" Allahû Teâla bir takım şeyleri farz kılmıştır. Onları zâyi' etmeyiniz. (Bâzı meâsi için) birtakım hadler (yâni cezâlar) göstermiştir. Onlara da tecâvüz etmeyiniz. Bir takım şeyleri harâm etmiştir. Onlara el uzatmayınız. Bir takım şeylerden de unutkanlık (eseri) olmayarak size (mahzâ) merhamet olsun için sükût etmiştir. Onları soruşturmayınız. "
(Bu hadis -i şerif, Dârekutni ile diğerlerinin tahric ettiği bir Hadis -i Hasen'dir.)

HADİS 31
Ebû'l-Abbâs Sehli'bn-i Sa'di's-Sâidi (RA)'dan
Demiştir ki, Bir zât Nebiyy-i Mükerrem (SAV)'in huzûruna gelerek:

- "Yâ Resûla'llah, bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım zaman beni hem Allah sevsin, hem de halk sevsin" dedi.
(Resûlullah (SAV) buyurdu ki:
" Dünyâdan rağbetini kes ki, Allah seni sevsin. Herkesin elinde olandan da rağbetini kes ki, halk seni sevsin. "
(Bu hadis -i şerif, İbn-i Mâce ile diğerlerinin esânid-i hasena ile rivâyet ettikleri bir Hadis -i Hasen'dir.)

HADİS 32
Ebû Said Sa'di'bn-i Mâliki'bn-i Sinân-ı Hudri (RA), Resûlullah (SAV)'in:
" Zarar vermek de, zarar ile karşılamak da yok " buyurduğunu rivâyet ediyor.
(Bu hadis -i şerif, İbn-i Mâce ve Dârekutni ile başkalarının müsned (yani mevsûl) olarak rivâyet ettiği bir Hadis -i Hasen'dir. İmam-ı Malik de "Muvatta"ında bu hadis -i şerifi Amr b. Yahyâ'dan, o da babasından olmak üzere Nebiyy-i Ekrem (SAV)'den mürsel olarak rivâyet etmiş ve Ebû Said-i Hudri-yi iskat eylemiştir. Bunun yekdiğeri takviye eden başka tarikleri de vardır.)

HADİS 33
İbn-i Abbâs (RHA)'den:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Herkese (mücerred) da'vâları üzerine diledikleri verilmiş olsa bir çok adamlar bir çok kimselerin mallarını, canlarını iddiâ eder dururlar. Lâkin beyyine müddeiye, yemin de inkâr edene düşer. "
(Bu hadis -i şerif, hasen olup Beyhaki ile başkaları bunu bu lâfz ile rivâyet etmişlerdir. Bir parçası Sahihayn'da da vardır.)

HADİS 34
Ebû Sâid-i Hudri (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" İçinizden her kim bir münker görürse onu eliyle, buna kudreti yetmezse, dili ile tağyir etsin. Ona da kudreti yetmezse kalbi ile inkâr etsin (yâni beğenmesin). Bu sonuncusu imânın en zaifidir. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 35
Ebû Hüreyre (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Birbirinize hased etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize buğzetmeyiniz. Birbirinize dargın durmayınız. Birbirinizinin pazarlığı bitmiş alış verişini bozmayınız. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. (İmdad ve nusret deminde) onu kendi hâline bırakmaz. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Ona hor bakmaz. (Üç kere sadr-ı şerifine işaret buyurarak Takvâ işte buradadır. Bir kimse müslüman kardeşine hor bakdımı, işte şerrin bu kadarı ona yeter (artar bile). Müslümanın her şeyi; canı, malı, ırzı müslümana haramdır. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 36
Ebû Hüreyre (RA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Her kim bir mü'minin dünya derdlerinden bir derdini def' ederse, Allah da onun kıyâmet günündeki dertlerinden bir (büyük) derdi def' eder. Her kim muzâyakada bulunan (bir boçlu veya diğer bir) fakîre kolaylık gösterirse, Allah da dünya ve âhirette ona kolaylık gösterir. Her kim bir Müslüman(ın ayıbını ve çıplak ise bedeni)ni setr ederse, Allah da onu dünya ve âhirette setreder. Bir kul, kardeşinin yardımında oldukça Allah da o kula hep yardım eder durur. Her kim ilm(-i nâfi') aramak için bir târika sülûk ederse, bu sâyede Allah da ona Cennet'e doğru kolay bir tarik açar. Allah evlerinden bir evde Kitâbu'llâh'ı tilâvet ve aralarında O'nu tedris ve tederrüs halinde bulunan hiç bir kavim yoktur ki, üzerlerine sekinet nazil olmuş, rahmet-i İlâhiyye kendilerini bürümüş, her yanlarını sarmış ve Allahu zü'l-Celâl kendilerini (mel-i A'lâ'da) nezdinde olanlara anmış olmasın. Her kim ameli geri bırakırsa sebebi ile götüremez. "
(Bu hadis -i şerifi, Müslim bu lâfz ile rivâyet etmiştir.)

HADİS 37
İbn-i Abbâs (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Rabb-ı Celili Tebârek ve Teala Hazretlerinden rivâyet ettiklerinden olmak üzere âtideki Hadis -i Kudsi'yi nakl buyurdu:
" Allâhu Teâla ve Tekaddes Hazretleri hasenât ile seyyiâtı yazmış (ezelden takdir etmiş ve Levh-i Mahfûz ile defâtir-i a'mâle geçirmiş)dir. "

Ondan sonra (bu icmâli tefsil ve) beyân buyurarak dedi ki:
" Her kim bir haseneye kasd ve niyet eder de onu işlemezse, onu Cenâb-ı Hak nezd-i İlâhisinde bir hasene-i kâmile olarak yazar. Eğer kasd eder ve işlerse, onu nezd-i İlâhisinde on haseneden yediyüz kata kadar, belki ed'âf-ı kesiresi ile yazar. Her kim de bir seyyieye kasd edip işlemezse, onu nezd-i İlâhisinde bir hasene-i kâmile olarak yazar. Eğer kasd edip işlerse, onu yalnız bir seyyie olarak yazar. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhari ile Müslim rivâyet etmiştir.)

HADİS 38
Resûlullâh (SAV)'in şöyle buyurduğu Ebû Hüreyre (RA)'dan rivâyet olunuyor:
" Allahu Teâla buyurdu ki: Her kim benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona i'lân-ı harb ederim. Benim kulum, üzerine farz ettiğim şeyden daha sevgili hiç bir şey ile bana tekarrüb edemez. Bir de kulum nevâfil ile bana peyderpey tekarrüb ede ede nihâyet öyle bir hâle gelir ki, ben onu severim. Onu sevdiğim vakitte de onun işitmesine vâsıta olan kulağı, görmesine vâsıta olan gözü, tutup yakalamasına vâsıta olan eli, yürümesine vâsıta olan ayağı, (anlamasına vâsıta olan kalbi, söylemesine vâsıta olan dili) olurum. Öylesi benden (bir şey) isterse muhakkak veririm. Bana sığınırsa, onu hıfz ve siyânet ederim. "
(Bu hadis -i şerifi, Buhâri rivâyet etmiştir.)

Lâkin Onun metninde:
" Ölmeyi istemeyen, kendisine sû-i muâmelede bana hoş gelmeyen, halbuki (Hasbe'l-takdir) ölmemesine de çâre olmayan mü'min kulumun rûhunu kabzetmekteki tereddüdüm kadar fâili olduğum hiç bir şeye tereddüt göstermedim. " ziyâdesi vardır.

HADİS 39
İbn-i Abbâs (RHA)'den:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Şüphesiz Allahû Teâla ümmetimden hatayı, nisyânı, ikrâh olundukları şeyler (den hâsıl olacak günahlar)ı bana bağışladı. "
(Bu hadis -i şerif, bir Hadis -i Hasen olup, İbn-i Mâce ile Beyhaki ve mâadâları rivâyet etmişlerdir.)

HADİS 40
İbn-i Ömer (RHA)'dan:
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) (birgün) omuzumdan tutup buyurdu ki:
" Dünyâda bir garib (yabancı) yâhud bir yolcu imişsin gibi ol. (Ve kendini ehl-i kuburdan say.) "

İbn-i Ömer (RHA):
- "Akşamladığın vakit sabaha (çıkmağa) muntazır olma. Sabahladığın vakit de akşama (varmağa) muntazır olma. Sıhhatinden istifâde edip marazına, hayâtından istifâde edip mevtine hazırlık yap." der idi.
(Bu hadis -i şerifi, Buhari rivâyet etmiştir.)

HADİS 41
Ebû Muhammed Abdullâh b. Amr b. El-Âs (RHA)'dan
Demiştir ki, Resûlullah (SAV) Hazretleri şöyle buyurdu:
" Hiç birinizin iradesi (arzuzu) benim tebliğ ettiğim şeylere tâbi' olmadıkça mü'min olmuş olmazsınız. "
(Bu hadis -i şerifi, "Kitâbü'l-Hücce"de isnâd-ı sahih ile bize rivâyet olunan bir hadis -i sahihdir.)

HADİS 42
Rasûlullah (SAV)'in şöyle buyurduğu Enes (RA)'dan rivâyet olunuyor:

" Allahû Teâlâ buyurdu ki: Ey Âdem-oğlu, sen bana yalvarıp benden ümmid-vâr oldukça senden sâdır olan (günahlar) her ne olursa olsun sana mağfiret ederim ve aldırmam. Ey Âdem-oğlu, senin günahların gökyüzünü kaplayacak dereceyi bulsa da benden mağfiret dilesen sana mağfiret ederim. Ey Âdem-oğlu, bütün yer dolusu günahlar getirirsen de sana bana hiç bir şeyi şerik tutmayarak huzûruma çıksan herhalde ben sana bütün yer dolusu mağfiret veririm. "
(Bu hadis -i şerifi, Tirmizi rivâyet etmiş olup, " Hadis , Hasendir, Sahihdir" demiştir.)

" Kavâid-i İslâm'ı cem' edip usül ve furû' ve edâb ile sâir vücûh-ı ahkâma dâir sayıya gelmez envâ-ı ulûmu mutazammın olan Ahâdis-i şerife'den beyânına niyet ettiklerim işte burada bitiyor. "


arwen 18 Nisan 2006 00:48

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle anlatıyor:
Hz. Peygamber (a.s.) bir gün insanların arasında oturuyordu. O sırada ona bir zat geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü! İman nedir?" dedi. "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Allah'a kavuşmaya, peygamberlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir" buyurdu. İslâm nedir? dedi. "İslâm, Allah'a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır" buyurdu. Ey Allah'ın Resulü! İhsan nedir? dedi. "Allah'a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür" buyurdu. Ey Allah'ın Resulü, Kıyamet ne zamandır? dedi. (Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki: "Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dahildir." Bundan sonra Peygamber: Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır ayetlerini okudu. Ebu Hureyre der ki: Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Allah Resulü (a.s.): "O adamı bana geri getiriniz" diye emretti. Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat bir şey göremediler. Bunun üzerine Allah Resulü (a.s.): "İşte o, Cebrail'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir" buyurdu.


Mystic@L 18 Nisan 2006 19:09

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Beni esirge, bana merhamet eyle, bana hidâyet et, bana âfiyet ver, beni rızıklandır!"
İbn Abbas radıyallahu anh. Tirmizî.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım, kalblerimizi hayır üzere kaynaştır, aramızı bul, bizi kurtuluş yollarına ilet ve bizi karanlıklardan kurtarıp nura kavuştur!
Açık, gizli tüm hayasızlıklardan bizi uzaklaştır! Kulaklarımızı, gözlerimizi, kalblerimizi ve eşlerimizi bizim için mübarek eyle!
Tevbelerimizi kabul eyle! Sen tevbeleri çokça kabul eden ve sınırsız merhamet edensin!
Nimetine karşı bizi şükredenler kıl, bize bolca verip, nimetlerini tamamla!"
İbn Mesûd radıyallahu anh. Rezîn.


arwen 19 Nisan 2006 04:21

Hz. Peygamber'in eşi Aişe (r.ah.) şöyle dedi:
Namaz, mukim hâlinde ve seferde olana ikişer rekât farz kılındı. Daha sonra sefer de kılınan namazlar olduğu gibi bırakıldı, mukim hâlinde kılınan namazlara ikişer rekât eklendi.


Mystic@L 19 Nisan 2006 14:23

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Yalnızken de, insanlar içindeyken de, senden korkmayı dilerim. Rıza ve öfke hâllerimde de, senden ihlas kelimesini dilerim.
Fakirlikte ve zenginlikte tutumlu olmayı dilerim. Senden, bitmeyen nimeti isterim. Senden, kazadan sonra rızayı isterim. Senden, kesilmeyen göz aydınlığı dilerim.
Senden, ölümden sonra güzel bir hayat dilerim. Cemâline bakmak ve sana kavuşmak lezzetini dilerim.
Kimsenin zararına uğramamayı ve saptırıcı fitneye düşmemeyi dilerim.
Bizi îman süsü ile süsle! Bizi doğruya eren ve doğru yolu gösterenlerden eyle!"
Kays radıyallahu anh. Nesêî.


Misafir 19 Nisan 2006 21:38

Doğru Tüccar ve Bir Hadîs-i Şerif'in Hatırlattırdıkları
 
İslamiyet'te helâl ve haramların sınırları bellidir. Bir helâl, harama yakın görünüyorsa o da şüpheli addedilir. Bu konu hiçbir kimsenin söz söylemesine fırsat vermeyecek ve ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Dinin hükümleri zamanla da değişmez. Bu arada zaruretler mevzuu istisna teşkil eder. Zaruretlere getirilen tarif de bellidir. Zarauret insanın muzdar kalmasıdır. Mutlaka yapılması gereken şeyin de hâciyat denilen kısımdan olması şartı vardır. Bunlar da miktarlarıyla mukadderdir yani çerçeveleri bellidir. Yani ne kadar zaruret varsa o zarureti giderecek kadar mahzurlu şeyler mübah kılınmıştır. İhtiyaç ölçüsünde, belki ölmeye ramak kaldığında ölmemek için bazı şeyler mübah kılınmıştır. Ama orada da sınırlar bellidir.
Bu açıdan zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya talip olmuş, dünya birinci derecede bir mesele haline gelmiş diye insanın haram olan şeylere girmesi tecviz edilmemiştir/edilemez de. Üstad hazretlerinin başka bir mülahazaya binaen dediği gibi haramları yeme, yutma, masiyete girme, gırtlağına kadar günahın içine saplanma hususunda başkalarıyla beraber olma bir teselliyse kabrin öbür tarafında bu beraber olma pek esassızdır. İnsan aldanmış olur.
Din insanın hayat tarzını belirlemiştir. İnsan dine uyma mecburiyetindedir. İnsan dinin kurallarını değiştiremez; hele şahsı adına hiç değiştiremez. Bir yerde de ifade edildiği gibi din, insanlar kendilerini ona göre bir kıvama soksunlar diye gönderilmiştir; yoksa, insanlar kendi heva ve heveslerine göre dini şekillendirsinler diye değil. Ancak az önce de geçtiği gibi zaruretler ve ciddi ihtiyaç olan şeylerin dinde husûsî bir yeri vardır. Zaruretlerle alakalı söylenen hükümlere göre, ne kullanılır ne kullanılmaz bellidir. Bunları değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.

Sadık Tüccar Nebîlerle Haşrolur
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde; “Sadık tüccar nebilerle, sıddıklarla haşrolur ve Cennet'e girer.” buyurmaktadır. Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) burada aynı zamanda insanların yanılma noktalarından birine dikkat çekmektedir. Yani bazı kimseler vardır ki, bunlar cismanî hevesleri, arzuları ve şehevanî duygularıyla daha çok aldanırlar. Diğer bazıları rahatla, yurt-yuva, ev-barkla aldanır; o noktada zayıftırlar. O noktada mukavemet edecek kadar ciddi bir karakterleri yoktur. Bazılarının da dünyaya karşı meyl ü muhabbeti vardır.

Her insanın bünyesinde ortak virüsler olabileceği gibi değişik virüsler de olabilir. Başka bir ifade ile bazı virüsler bazı insanlarda daha fazla yerleşmişlerdir ve onları oradan söküp almak çok defa zordur. Bu virüslerin hepsine karşı insanın fizikî yapısında olduğu gibi ruhunda da manevî farklı farklı korunma sistemleri vardır. Mesela, ev-bark, mal-mülk hususunda bir insandaki bağışıklık sistemi onlarla başa çıkabilecek kadar güçlü olabilir fakat aynı sistem tûl-ü emeli, tevehhüm-ü ebediyeti, cismanî-bedenî ve şehevânî hisleri gemleyebilecek ve onları hep meşrû dairede tutabilecek ölçüde kuvvetli olmayabilir. İşte bütün bunların hepsinin karşısında durabilecek ve hepsinin üstesinden gelebilecek güç ve sağlamlıkta, İslamiyetin gösterdiği korunma sistemleri vardır. Bu virüslerin gücüne göre o silahlarla mücadele edilebilir. Tek bir korunma sistemi değil farklı farklı sistemler vardır. O farklı farklı virüslere, mikroplara, bakterilere karşı İslam'ın koyduğu sistemler onları hallederler.
Bazı kimselerin dünyada daha fazla gözleri vardır. “Bir yerde biraz param, yarınlar adına bir tane evim, daha başka şeylerim olsun” derler. Bunlar insanın zaaflarıdır. Aslında bu meseleyi bütün bütün kınanacak bir mevzu olarak ele almak doğru değil. İnsanda böyle bir duygu olabilir. Önemli olan bu duygunun dinin yasak ettiği alana taşmaması, yüce hakîkatlerin yerine konmaması hatta önüne geçirilmemesidir. Yani daima bir vasıta olarak düşünülmesi, amaç ve gaye yerine konulmamasıdır. Zira hedef her zaman ve sadece Allah, Allah'ın rızası olmalıdır.

Kuralarla ev çekilişlerine giren insanlara bazen ekranlarda gözümüz takılıyor. Sanki Cennet'i kazanmış gibi sevindiklerini görüyoruz. Halbuki insanın uhrevî hayatı adına ev ne ölçüde önemlidir?! Bu gibi şeyler insanın hayatını dengeli sürdürebilmesi için yan aksesuarlar ve besleyici, destekleyici faktörlerdir. İnsanın eşine, eşinin de ona ihtiyacı vardır. Çocukların, anne babaya, anne babanın da çocuklara ihtiyacı vardır. Bütün bunlar insanın hayatını dengeli yaşamasına matuf, ağyar düşüncesine kapılmamak için verilmiş şeylerdir. Bunların hiçbiri gaye değildir. Gaye Allah'tır. Allah'la insanın arasına giren ev de olsa, çoluk-çocuk da olsa anne-baba da olsa merduttur. Allah'la insanın arasına girecek şeyler mağmalara kadar yerin dibine batmayı fazlasıyla haketmektedir.

İnsanlardan kime; “çocuklarını mı yoksa Allah'ı mı tercih edersin?” diye sorulursa sorulsun hemencecik, “Elbette Allah'ı tercih ederim” der. Fakat Allah'la münasebetin, irtibatın sarsılması karşısında bir çocuğunun ölmesi halinde duyduğu üzüntü ve tasayı duymuyorsa o zaman bu cevap tam olarak bir hakîkati ifade etmemektedir. Unutmayalım ki, esas yetimlik Allahsızlık, peygambersizlik, dinsizlik ve diyanetsizliktir. Bu hazmı biraz zor fakat çok önemli bir meseledir.
Allah Rasûlü bu hadis-i şeriflerinde insanın zaafına işarette bulunuyor. Bu hadis-i şerifte hassas bir nokta var. Sadık, iffetli ve helalinden kazanan bir tüccar demek ki insanın ayağının kaydığı bir noktada kazanıyor. Yani hileye, hud'aya girilmesi, müşterinin kandırılması, her şeyin milimi milimine tartılmaması, fiyatın fazla söylenmesi mümkün iken bu zaaflara karşı yenik düşmüyor ve kazanıyor. Yani kaygan sayılabilecek bir zeminde ayaklarını yere sağlam basıyor ve kaybın muhtemel olduğu bir zeminde kazanıyor. İşte bu kayma noktalarında iradesinin hakkını verebilen bir tüccar nebilerle, sıddıklarla haşroluyor. Sadakati şiar edinmiş olduğundan Cennet'e giriyor.


Mystic@L 19 Nisan 2006 21:46

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Beni bağışla, bana hidâyet et, bana rızık ver ve bana afiyet ihsan eyle!"
Asıam radıyallahu anh. Ebû Dâvud.


. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, her namazın ardında şöyle derdi:
"Allahım! Küfür, fakirlik ve kabir azabından sana sığınırım."
Ebû Bekre radıyallahu anh. Tirmizî.


Misafir 20 Nisan 2006 13:29

Hadis-i Şerif LugatıHadîs Âlimi (Muhaddis):
Hadîs-i şerîf sahasında mütehassıs kimse. Çok sayıda hadîs toplayıp, senet ve metinleriyle ezberleyen, râvilerin cerh ve ta'dîl (güvenilir olup olmadıkları) noktasından durumlarını bilen, bu ilimde ihtisas kazanıp kitaplar yazmış olan âlim. Muhaddisin çoğulu muhaddisîn'dir.
Hadîs İmâmı:
Üç yüz binden çok hadîs-i şerîfi, râvîleri (rivâyet edenleri, nakledenleri) ile birlikte bilen büyük hadis âlimi. Buna, hadîs müctehidi de denir.
Hadîs-i Âhâd:
Hep bir kimse tarafından rivâyet edilen, bildirilen, müsned-i muttasıl (Resûlullah efendimize varıncaya kadar, rivâyet edenlerden yâni nakledenlerden hiçbiri noksan olmayan) hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Âmm:
Herkes için söylenmiş hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Cibrîl:
Peygamber efendimiz Eshâbı (arkadaşları) ile otururlarken, Cebrâil aleyhisselâmın insan sûretinde gelip; İslâm'ı, îmânı ve ihsânı sorduğunda Resûlullah efendimizin verdiği cevabları bildiren hadîs-i şerîf.
Hadîs-i Garîb:
Yalnız bir kişinin bildirdiği sahîh hadîs. Yahut, aradaki râvîlerden (nakledenlerden) birine, bir hadîs âliminin muhâlefet ettiği hadîs.
Hadîs-i Hâs:
Bir kimse için söylenmiş hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Hasen:
Bildirenler (râvîler) sâdık (doğru) ve emîn (güvenilir) olmakla beraber hâfızası, anlayışı sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan kimselerin bildirdiği hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Kavî:
Resûlullah efendimizin, söyledikten sonra, peşinden bir âyet-i kerîme okuduğu hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Kudsî:
Mânâsı, Allahü teâlâ tarafından, kelimeleri ise, Resûl-i ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından olan hadîs-i şerîfler. Hadîs-i kudsîleri söylerken, Peygamber efendimizi bir nûr kaplardı ve bu, hâlinden belli olurdu. (Abdülhak Dehlevî)
Hadîs-i Maktû':
Söyleyenleri (râvîleri), Tâbiîn-i kirâmakadar bilinip, Tâbiîn'den rivâyet olunan hadîs-i şerîfler. Tâbiîn'den rivâyet edilen, bildirilen maktû' hadîslerin sonraki râvîleri (nakledenleri) Ehl-i sünnet âlimlerinden iseler, bunlar hakîkaten hadîs-i maktû'dur. Mevdû sanmamalıdır. (İbn-i Kudâme-Buhârî)
Hadîs-i Mensûh:
Peygamber efendimiz tarafından ilk zamanda söylenip, sonra değiştirilen hadîsler.
Hadîs-i Merdûd:
Mânâsı olmayan ve rivâyet şartlarını taşımayan söz.
Hadîs-i Meşhûr:
İlk zamanda bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Mevdû:
Bir hadîs imâmının şartlarına uymayan hadîs-i şerîfler. Bir müctehid (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkaran âlim), bir hadîsin sahîh (doğru) olması için, lüzûm gördüğü şartları taşımıyan bir hadîs için; "Benim mezhebimin usûlünün kâidelerine göre mevdûdur" der. Yoksa; "Resûlullah'ın sallallah ü aleyhi ve sellem sözü değildir" demez. (Dâvûd-ül-Karsî)
Hadîs-i Mevkûf:
Eshâb-ı kirâma kadar râvîleri (nakledenleri) hep bildirilip, sahâbî olan râvînin, Resûl-i ekremden işittim demeyip, böyle buyurmuş dediği hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Mevsûl:
Sahâbînin (Resûlullah efendimizin arkadaşları); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdiği hadîs-i şerîfler. Bunda, Resûl-i ekreme kadar rivâyet edenlerin hiç birinde kesinti olmaz.
Hadîs-i Muddarib:
Kitab yazanlara, çeşitli yollardan, birbirine uymayan şekilde bildirilen hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Muhkem:
Te'vîle (yoruma, açıklamağa) muhtaç olmayan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Mu'allak:
Baştan bir veya birkaç râvîsi(rivâyet edeni, nakledeni) veya hiçbir râvîsi belli olmayan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Munfasıl:
Aradaki râvîlerden (nakledenlerden), birden ziyâdesi (fazlası) unutulmuş olan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Müfterâ:
Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri. Ehl-i sünnet âlimleri (Resûlullah efendimiz, dört halîfesinin ve ashâbının arkadaşlarının yolunda olan âlimler), müfterâ hadîsleri aramış, bulmuş ve ayırmışlardır. Din büyüklerinin kitablarında böyle sözlerden hiçbiri yoktur.
Hadîs-i Mürsel:
Sahâbe-i kirâmın ismi söylenmeyip, Tâbiîn'den (Sahâbeyi görenlerden) birinin, doğruca Resûl-i ekrem buyurdu ki dediği hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Müsned-i Münkatı':
Sahâbîden başka bir veya birkaç râvîsi (nakledeni) bildirilmeyen hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Müsned-i Muttasıl:
Peygamber efendimize kadar râvîlerden (nakledenlerden) hiçbiri noksan olmayan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Müstefîz (Müstefîd):
Söyleyenleri üçten çok olan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Müteşâbîh:
Te'vîle (açıklamaya, yorumlamaya) muhtâç olan hadîs-i şerîfler.
Hadîs-i Mütevâtir:
Bir çok Sahâbînin Peygamber efendimizden ve başka bir çok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitâba yazılıncaya kadar, böyle pek çok kimsenin haber verdiği hadîs-i şerîfler. Mütevâtir hadîsleri rivâyet edenlerin yalan üzerinde sözbirliği yapmaları müm kün değildir. Hadîs-i mütevâtire muhakkak inanmak ve bildirilenleri yapmak lâzımdır. İnanmayan kâfir olur, îmânı gider. (İbn-i Âbidîn)
Hadîs-i Nâsih:
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, son zamanlarında söyleyip, önceki hükümleri değiştiren hadîs-i şerîfleri.
Hadîs-i Sahîh:
Âdil ve hadîs ilmini bilen kimselerden işitilen, müsned-i muttasıl (Resûl-i ekreme kadar, rivâyet edenlerin hepsi tam olup noksan bulunmayan), mütevâtir (bir çok sahâbînin rivâyet ettiği) ve meşhûr (önceleri bir kişi bildirmişken, sonraları şöhret bulan) hadîsler.
Hadîs-i Şâz:
Bir kimsenin, bir hadîs âliminden işittim dediği hadîs-i şerîfler. Hadîs-i şâzlar kabûl edilir, fakat sened (vesîka) olamazlar. Âlim denilen kimse meşhûr bir zât değilse, kabûl olunmazlar. Hadîs-i Zaîf:
Sahîh ve hasen olmayan hadîs-i şerîfler. Zaîf hadîsi bildirenlerden birinin hâfızası, adâleti gevşek olur veya îtikâdında (inancında) şübhe bulunur. Zaîf hadîslere göre fazla ibâdet yapılır; fakat ictihâdda bunlara dayanılmaz.


arwen 21 Nisan 2006 00:40

Abdullah b. Mesûd (r.a.) şöyle anlatır:
Ben, Abdullah hasta iken onu ziyaret etmek maksadıyla yanına girdim. Kendisi bize biri kendinden, biri de Allah Resulü'nden olmak üzere iki hadis söyledi: Allah Resulü'nü (a.s.) şöyle buyururken işittiğini söyledi: "Muhakkak Allah mümin kulunun tövbesi sebebiyle şu kimseden daha fazla sevinir: Öyle bir kimse ki çorak bir arazide devesi ile birlikte bulunuyor. Devesinin üzerinde yiyeceği ve içeceği vardır. Derken uyuya kalır. Uyandığında bir de bakar ki devesi gitmiş. Devesini aradı. Nihayet kendisine şiddetli bir susuzluk erişti. Sonra kendi kendine: Artık ben ilk bulunduğum yere döneyim de orada ölünceye kadar uyuyayım dedi. Gitti, ölmek üzere başını kolunun üzerine koydu. Bir aralık uyandı. Bir de baktı ki devesi yanıbaşında. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devenin üzerinde! İşte Allah mümin kulunun tövbesine bu kimsenin devesini ve azıklarını bulması anındaki sevincinden daha fazla sevinir."


Mystic@L 21 Nisan 2006 00:48

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen bağışlarsın. Rahmetinle beni bağışla! Bana merhamet eyle! Çünkü sen Gafûr ve Rahîmsin."
Ebû Bekr radıyallahu anh. Buhârî.


843. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Kötü ahlâklardan, kötü işlerden ve kötü arzulardan sana sığınırım."
Ebû Saîd radıyallahu anh. Tirmizî.


Misafir 21 Nisan 2006 13:00

Ebu Abdullah Ca''feri Sadık (R.A)
İlim Medine'sinin kapısı Hz. Ali (r.a)'dan, Hz. Hüseyin (R.A), ondan Zeynel Abidin (R.A) ondan Muhammed Bakır (R.A) ondan, da Ca'fer-i Sadık (R.A).
Haliyle Hz. Ali (R.A) onun büyük babasının büyük babası ve peygamber torunu. Anne tarafından da büyük babası, İmam Kasım el-Fakih'tir.
0 meşhur On iki îmamın altıncısı.
Hicri 83 yılında Medine'de doğdu.
Babası Muhammed Bakır'ın (R.A) en büyük oğlu.
İlimde o kadar ilerlemişti ki zamanının bir tanesi diye anıldı. Bir yandan îmamı Azam gibi bir zat, îmam Cafer'in dizlerinin altında ders alırken, diğer yandan 0 da, Maruf-i Kerhi'den gönül sırlarım alıyor.
Mana ilminde olduğu kadar maddede de üstad. Kimya ilminde günün üstadıydı. Cebir ilminin mucidi ve sonra da kimyada da en büyük mucitlerden olan El Cabir onun talebesidir.
Kendisine doğruluğundan dolayı sadık lakabı takıldı. Eba Müslim Horasani, Emevilere karşı isyan bayrağını açınca Cafer-i Sadık hazretlerine mektup gönderdi:

-"Halife sen ol!"
Cafer-i Sadık cevap veriyor :

-"Ben halifeliği kabul etmem." Ve mektubu yakıyor. Çünkü o mana ilminin halifesi idi...
Şöyle buyurdu: "Şu dört şeyi her çerifin (Seyyid' in) yapması gerek, yapmaması yakışmaz;

1- Bulunduğu meclise babası ^elince ayağa kalkması.
2- Misafirlerine hizmet etmek
3- Yüz tane hizmetçisi de olsa, bineğine yardım istemeden binmek.
4- îlim öğrendiği hocasına hizmet."

Dedi ki: "Bir hata işlediğinizde, Allah (c.c)'tan af talep ediniz. Çünkü hatalar, insanlar yaratılmadan önce yaratılmıştır. Bütün helak; hatada ısrar etmededir.
Derdi ki: "Bir mü'min kardeşine karşı sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan belki benim bilmediğim bir özrü vardır de ve kapa."

Buyurdu ki: "Bir kimsenin Rızkı daralırsa istiğfara devam etsin."

Derdi ki: "Bir kimse sevdiği bir malın elinde kalmasını istiyorsa, baktıkça maşallah la kuvvete illa billah desin."

Buyurdu ki: "Sultanların kapısına yaltaklanmadıkça, fakihler, peygamberlerin vekilleridir."

Derdi ki: "Beş kimseden sakının; yalancıdan, ahmaktan, cimriden, mürüvvetsizden ve fasıktan."

Bir gün Davud-i Taî (R.A) Sadık' ın huzuruna gelip: "Ey Allah'ü Teala'nın Resulünün (S.A.V) oğlu, bana nasihat ver, kalbim karardı" dedi. "Sen zamanın zahidisin. Benim nasihatime ihtiyacın yoktur" buyurdu. Davud, Ey Allah Resulünün (S.A.V) oğlu, Cenab-ı Hakk size herkesin üstünde bir fazilet verdi, herkese nasihat vermeniz gerekir, deyince: "Ey Ebu Süleyman! Kıyamette ceddimin (S.A.V) niçin bana hakkıyla uymadın demesinden korkuyorum. Bu nesep işi değil, amel işidir, buyurdu. Davud bunu duyunca ağladı ve: "Ya Rabbi, onun kıymetinin aslı, peygamberlik suyundan yaradılışının terkibi burhan sahilîlerindendir. Dedesi Resul, annesi Betül (Hz. Fatıma evladıdır) olduğu halde, böyle hayran olursa, Davud kim oluyor ki yaptıklarının bir kıymeti olsun dedi.
Bir gün kölelerini çağırdı. "Gelin bîat eyleyelim ve söz verelim ki; kıyamette, içimizden hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefaat etsin." Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu, sizin bizim şefaatımıza ihtiyacınız yoktur. Dedeniz, bütün insanların ve cinlerin şefaatçısıdır, dediler. Hazreti îmam, "ben bu amelimle, kıyamette Ceddimin yüzüne bakmaya utanırım buyurdu."

Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu, Allah Allah diyordu. Arkasından kalbi yanık birisi de gidiyor ve Allah Allah diyordu. Sadık dedi ki: "Allah! elbisem yoktur, cübbem yoktur." Aniden bir paket elbise göründü. Sadık elbiseyi giydi. Arkadan gelen kimse huzuruna gelip: "Ey efendi! Allah Allah derken bende sizinle beraber diyordum. Eski elbiselerinizi de bana veriniz." dedi. Bu söz Sadığın hoşuna gitti ve çıkardığı elbiseleri ona verdi.

Buyurdu ki: "Nefsi için nefsiyle mücahede eden, keramete kavuşur, Nefsi ile Allah için mücahede eden, Allah'ü Teala ya kavuşur.
Bir kimse Cafer Sadık hazretlerinin huzuruna gelip; "Bana Allah'ü Teala'yı göster" dedi.

"Siz, Musa Aleyhisselama: "Beni göremezsin" dendiğini bilmiyor musunuz?"

"Biliyorum, fakat bu ümmet Muhammet Mustafa'nın (S.A.V) ümmetidir. Kimi, kalbimle Allah'ü Teala' yı görüyorum, kimi, Rabbimi görmeyince, ibadet etmem diyor, dedi."

Sadık; "Şu adamı bağlayın ve Dicle'ye atın" buyurdu. Adamı bağlayıp Dicle'ye attılar. Suya gömdüler, çıkardılar.

Dedi ki: "Ey peygamber efendimizin (S.A.V) oğlu, beni kurtar.

Sadık; "Ey su bunu içine al" buyurdu. Yine battı. Çıkınca ; yine Ey Resulullahın (S.A.V) oğlu beni kurtar dedi. Ey su bunu içine al buyurdu. Bir kaç defa devam etti. Nihayet, her şeyden ümidini kesip, suya gömülünce insanlardan bir şey istemeyip "Ya Rabbi beni kurtar" dedi. Sadık onu çıkarın buyurdu. Çıkardılar. Kendine gelmesi için bir müddet yatırdılar.

Sonra "Hakkı gördün mü?" buyurdu. Başkasından yardım istediğim müddetçe önümde bir perde vardı. Bütün varlığımla ona sığınınca, kalbime bir pencere açıldı. Oradan baktım aradığımı buldum dedi.

Sadık buyurdu ki; "doğru söyleyinceye kadar, yalancı idin. Şimdi, kalbinde açılan o pencereyi iyi muhafaza et.

Ebu Basir anlatır; "Medine'ye gitmiştim. Yanımda bir cariyem vardı. Onunla cem oldum. Hamama gitmek için dışarı çıktım. Bir takım kimseler gördüm. İmam Caferi Sadık'ı ziyarete gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Gidip içeri girdik. Bana bakarak: "Ey Ebü Basir, peygamberlerin ve oğullarının huzuruna cünüp olarak girilemeyeceğini bilmiyor musun?" buyurdu. Sizi ziyaretten mahrum kalmayayım diye gelmiştim. Bir daha böyle yapmayacağıma tövbe edip dışarı çıktım.
Birisi anlatmıştır. Bir dostum vardı. Halife Mensur onu hapsetmişti. Bir hac mevsiminde ikindi namazından sonra İmam Cafer-i Sadık'ı gördüm. Hapiste olan arkadaşımı sordu. Yine hapistedir dedim. Hemen dua buyurdular. Biraz sonra, kendisi yemin ederek: "Arkadaşını Arife günü ikindi namazından sonra salıverdiler" buyurdu.
Yine birisi anlatır: "İmam Cafer-i Sadıkla Mekke'ye gidiyorduk. Etrafında çocukları ile bir kadın ağlaşıyordu. Önlerinde de bir inek ölüsü vardı. Bu ne haldir diye sordular. Kadın, biz bu ineğin sütü ile geçinirdik. Şimdi öldü ne yapacağımızı şaşırdık dedi. Hazreti îmam, bu ineği, Allahu

Teala' nın diriltmesini ister misin? buyurdu. Kadın, bu musibet yetmiyormuş gibi, bir de benimle alay mı ediyorsun? dedi. îmam alay etmiyorum deyip dua buyurdu. Sonra mübarek ayağı ile hayvana dokundu. Hayvan sağlam olarak kalktı. Hazreti îmam ise kalabalığa girip, gaip oldu. Kadın bu büyük işi, kimin yaptığını anlayamamıştı.

Yine birisi anlatır: "Bir grup insanlarla Hazreti îmamın sohbetinde idik. Ben sordum ki, Allahu Teala, Bakara Suresi iki yüz elli altıncı ve sonraki ayetlerinde İbrahim Aleyhisselama: "Dört kuş al. Onları iyice tanı. Sonra her birini kesip parça parça et. Her bir parçayı bir dağın üzerine koy. Sonra onları yanına çağır. Hepsi yanına gelecektir." buyurdu. 0 kuşlar aynı cinsten mi idi, yoksa ayrı cinsten mi idiler. "îster misiniz o kuşları aynen size göstereyim" buyurdu. îsteriz dedik. "Ey tavus!" buyurdu bir tavus hazır oldu. "Ey karga" buyurdu bir karga hazır oldu. Sonra "Ey güvercin" buyurdu. Bir güvercin orada gördük. Sonra "Ey doğan!" buyurdu. Bir doğan hazır oldu. Emir buyurup oradaki dört kuşun başları kesildi, bir yere saklandı. Vücutları karıştırılıp, parçalandı. Sonra "Ey tavus!" buyurdu. Tavusun eti, kemiği; tüyleri bir araya toplanıp başına yapıştı ve canlandı. Diğer kuşlar da aynı şekilde canlandılar.

Buyurdu: Namaz her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı oruçtur. Amel etmeden karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.
Buyurdu: Sadaka ile rızkınızı çoğaltınız. Zekat vererek mallarınızı koruyunuz. îktisat eden aldanmaz. Tedbir, yani düzenli olmak geçimin yarısıdır.İnsanlarla iyi geçinmek aklın yarısıdır.

Buyurdu: Takvadan üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.

Yedi erkek, üç kız çocukları vardı. Hepsi de zamanın, süsü alimi, fadılı, evliyanın rehberiydiler. Oğulları;

1- Musa Kazım
2- İshak
3- Muhammed
4- İsmail
5-Abdullah
6- Abbas
7- Ali
Hicri 148 yılında 65 yaşında Medine'de vefat etti. Mübarek hilyeleri: Beyaz pembe karışımı bir renkte çok güzel bir yüze sahiptiler


arwen 22 Nisan 2006 02:09

Ebu Zerr (r.a.) şöyle anlatır:
Ey Allah'ın Resulü! Yeryüzünde (ibadet için) yapılan ilk mescit hangisidir? diye sordum. "Mescid-i Haram" buyurdu. Ben: Sonra hangisi? dedim. Allah Resulü: "Mescid-i Aksa" buyurdu. Ben: Bu iki mescidin kuruluşu arasında ne kadar zaman vardır? dedim. Allah Resulü: "Kırk sene vardır. Namaz sana nerede yetişirse namazı orada kıl. İşte orası bir mescittir" buyurdu.


Mystic@L 22 Nisan 2006 08:11

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Faydası olmayan namazdan sana sığınırım."
Enes radıyallahu anh. Ebû Dâvud.


Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Doğruyu bana ilham et! Beni nefsimin kötülüklerinden kurtar!"
imran radıyallahu anh. Tirmizî.


Misafir 22 Nisan 2006 13:10

Ne zaman ve Ne İçin
HİCRET
Batıl düzenler, gerçekten hakka inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar, gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştır-maktan geri durmazlar.

Lügatta terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek anlamına gelen hecr, hicrnan masda-rından isim olan hicret: “Kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamına gelir. Istılah olarak genelde gayr-i müslim ülkesinden İslam ülkesine göçetmeyi, özelde ise Hazreti Peygamber ve Ashabının; dine hizmet etmek ve İslam devletini kurmak üzere Allah Tealâ’nın izni ile Mekke’den Medine’ye göç etmeleridir. Medine’ye göç eden müslümanlara muhacir, Rasûlü Ekrem Sallellahü Aleyhi ve Sellem’e ve muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara da ensar adı verilmiştir. Hicret, İslam tarihinin en önemli olaylarından biri ve bu tarihin bir dönüm noktası sayılır. İslam tarihinde iki önemli hicret olayı gerçekleşmiştir:
1. Habeşistan’a hicret; Peygamberliğin beşinci yılında onbiri erkek, dördü kadın olmak üzere toplam onbeş kişi; altıncı yılında da onüçü kadın yetmiş yedisi erkek olmak üzere toplam 90 kişi Habeşistan’a hicret etmiştir.
2. Medinei Münevvere’ye ki; hicret denildiği zaman akla bu gelir.
Kur’an’ı Kerim’de hicret kelimesi yer almamakla birlikte, otuz bir yerde hecr kökünden gelen çeşitli türemiş kelimelerin geçtiği görülür. Bunlar kullanışlarına göre Kur’an’ı terketmek(1), bir kişiden, bir guruptan ayrılmak(2), kötü şeyleri terketmek(3) ve terim anlamına uygun olarak Allah uğrunda başka bir yere göç etmek(4)”anlamlarına gelmektedir. Hicret eden kimse karşılığında da muhacir ve çoğul olarak ta muhacirîn, muhacirât kelimeleri kullanılmakta(5), bu ayetlerin ço-ğunda da Mekke’den Medine’ye göç eden müslümanlar kasdedilmektedir. Görüldüğü üzere Kur’an’ı Kerim’de olayın kendisinden çok, onu gerçekleştirenlerin bu amellerinin önemine dikkat çekilmiş, ayrıca bu hicret kelimesi hadisi şerifler’in pekçoğunda Mekke’den Medine’ye göç olayına işaret etmekte, ancak
farklı anlamlarda kullanıldığı da görülmektedir. Mesela bir hadisi şerif’te: “Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terkeden kimsedir(6) buyurulmakta; başka bir hadisi şerif’te de hicretin kötü şeyleri terketmek anlamına geldiği belirtilmektedir(7). Hicretin ahlak ve zühd ile ilgisine işaret eden ayet ve hadisi şerifleri dikkate alan mutasavvıflar, bu kavramı hem “haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” veya “kalben ve zihnen halkı terketmek” anlamında kullanılmış, seyr-ü sülük dedikleri manevi yolculuğu da bir çeşit hicret saymışlardır.
Tarihte Hicret
Kur’an’ı Kerim, Hazreti Peygamber Sallellahü Aleyhi ve Sellem’den önceki dö-nemlerde de peygamberlerin ve onlara inanan insanların kâfirlerce hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların inançları uğrunda yurtlarını bırakıp başka yerlere gittiklerinden bahseder. Çünkü batıl düzenler, gerçekten hakka inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar, gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne sermeleri ve böylece kendi menfeatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara, zalim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesindeki müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.
Ayeti kerimelerde belirtildiği üzere, Hazreti İbrahim Aleyhisselam kendi kavmine Allah’ın dinini anlatmada hiç bir engel tanımamış, Nemrut’un zorbalığına boyun eğ-memiş, bir bir işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat onun bütün gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip alamamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir. Hazreti İbrahim Aleyhisselam’da tevhid üzere kendi yoluna devam etmektedir. Hazreti İbrahim Aleyhisselam, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından ve kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığın anlayınca: “Doğrusu ben Rabbımını emrettiği yere hicret ediyorum”(8) demiş, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak gayesiyle herşeyiyle yalnız Allah’a kulluk edebilmek için önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip, daha sonra da Ken’an diyarına yerleşmişti. Hazreti İbrahim Aleyhisselam’la beraber Filistin’e kadar bu hicrete katılan Hazreti Lût Aleyhisselam, Peygamberlik görevini yaparken, kâfirlerin azgınlık ve ahlaksızlıkları karşısında Cenab-ı Hak’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan, gitmesi istenilen yere gitmişti.(9) Hazreti Şuayb’a kavminin ileri gelen kibirlileri: “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinimize dö-neceksiniz”(10) demişler, O’nu ve mü’minleri hicrete zorlamışlardı. Hazreti Musa Aleyhisselam, Allah’ ın emriyle geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrailoğullarını göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu.(11)
Kur’an’ı Kerim Ashab-ı Kehf’ten, “Rablerine iman eden gençler”(12) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; Allah’ta onların hidayetlerini artırmıştı. Ashab-ı Kehf’in kavimleri Allah’tan başka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur’ an övgüyle anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulmayı ve Allah’ın rahmetine kavuşmayı gaye edinmişlerdi.
“Şunlar, şu bizim kavmimiz, O’ndan (Allah’dan) başka tanrılar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya! Artık yalan yere Allah’a karşı iftira edenlerden daha zalim kimdir? dediklerinde, onları kalplerini (sabır ve sebat ile) hakka bağlamıştık. (Birbirlerine şöyle demişlerdi): Madem ki siz onlardan ve Allah’tan başka taptıklarınızdan ayrıldınız, o halde mağaraya çekilip sığının ki; Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fayda hazırlasın”(13) Böylece onlar, zalim bir toplum içinde yaşayıp, dinlerini açığa vuramamaktansa, mağaraya çekilip orada inançlarını yaşamayı tercih etmişler ve son derece az olduklarından mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.
İşte bu gibi ayetlere dayanarak, hicretin bütün peygamerelerin hayatında yer aldığı söylenebilir; kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dinini tebliğ imkânının ortadan kalkmış olması, onları göç etmek zorunda bırakmıştır. Nitekim İbrahim Sûresi’nde Mekkeliler’den öncekilerin, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırkan, kâfirlerin peygamberlerine: “Elbette sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz” dedikleri belirtilerek, Rablerinin bu peygamberlerle, “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz” diye vaadde bulunduğu belirtilir.(14)
Kur’an’ı Kerim’de özellikle cihadla ilgili ayeti kerimelerde hicret, büyük bir fedakârlık ve dinde gayretli olmak nişanı olmuştur. Ebu Hureyre Radiyallahü Anh’den rivayete göre Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem: “İslam garib olarak başladı ve başladığı gibi (günün birinde) garip haline dönüşecektir. Ne mutlu o garip mü’minlere!” buyurmuştur.Yani yüce İslam dini ilk zamanlarda çok az insan tarafından kabul edildi. O dönemde müslümanların sayısı çok az olduğu için, İslam dini kimsesiz ve yabancı bir adam gibiydi. Sonra müslümanların sayısı çoğaldı. İslamiyeti uygulayanlar ve emirlerini yerine getirenler, yasaklarından sakınanlar her tarafa yayıldılar. Böylece, ilk zamanlarda görülen yabancılık ve gariplik kalmadı. Son zamanlarda fitnelerin çoğalması, insanların bozulması ve dini vecibeleri yerine ge-tirenlerin azalması sonucunda İslamiyet, ilk zamanlardaki haline dönüşecektir. Hadisi şerif’te geçen gureba-garibler kelimesinin tefsiri, İbni Mâce’nin rivayetinde: Ailesinden, kabilesinden veya vatanından İslamiyet için uzak düşen, Allah Tealâ yolunda hicret eden muhacirler şeklinde gelmiştir. Tirmizi’nin rivayetinde ise, Hazreti Peygamberimiz: Ne mutlu o garip mü’minlere ki, halkın benden sonra bozdukları sünnetimi (yolumu) ıslah ederler, buyurarak garipleri: O’nun sünnetini, yolunu izleyen, onunla amel eden ve olanca güçleriyle açıklamaya, ihya etmeye çalışan mü’minler olarak açıklamıştır.
Abdullah b. Amr Radiyallahü Anh’den rivayet edilen diğer bir hadisi şerif’te, Hazreti Peygamber Sallellahü Aleyhi ve Sellem: Allah Tealâ’ya en sevimli kimseler garip-lerdir, buyurdu. Ashab tarfından:
-Garipler kimlerdir? denildi. Hazreti Peygamberimiz:
-”Dinleri için yurtlarından firar edenlerdir. Allah Tealâ kıyamet gününde, oınları İsa Aleyhisselam ile birlikte diriltecektir” buyurdu. Hadisi şerifler kıyamete yakın za-manlarda, müslümanlığın başladığı devreye dönüşeceğini, yani müslümanların azalacağını ve meşekkatlere maruz kalacaklarını takrir etmektedir. Dünya müslümanlarının bugünkü hali nazar-ı dikkate alınırsa, hadisi şeriflerin geleceği haber veren bir mucize olduğunda şüphe etmemek gerekir.
Hazreti Peygamberimiz ve kendisine inananlar da daha önceki peygamberler ve ümmetlerinin akibetine maruz kaldılar. Mekke müşrikleri, Rasûlü Ekrem’e karşı İsla-m’ı tebliğe başladığı andan itibaren olumsuz bir tavır takındılar. Bu tavır sadece İslam’ı reddetmekter ibaret kalmadı. Hazreti Peygamberimiz alaya alındı, O’na inananlara baskı uygulandı ve bu baskılar İslamiyet’in Mekke’de yayılmaya başlaması üzerine eziyet ve işkenceye dönüştü. Hatta Ammar b. Yasir’in babası Ya-sir ve annesi Sümeyye işkenceyle öldürüldü. Amcası Ebu Talib tarafından himaye edildiğinden kendisi bu tür eziyetlere uğramamakla beraber, ashabının başına gelenlere son derece üzülen ve işkenceleri engellemeye de gücü yetmeyen Rasûlü Ekrem, aralarında Hazreti Osman ve karısı Hazreti Rukiyye (Peygamberimizin kızı), Cafer b. ebi Talib ve hanımı Esma binti Ümeys, Abdullah bin Mesud, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerreh, Mus’ab b. Umeyr gibi meşhur sahabilerin de bulunduğu bir gurup müslümanın Habeşistan’a gitmesine izin verdi. Habeşistan Necaşisi Ashame’nin semavi bir dine mensub adaletli bir hükümdar olması ve arapça bilmesi, hicret için Habeşistan’ın seçilmesinde önemli bir sebep teşkil edi-yordu. Ayrıca ulaşım kolaylığı ve muhacirlerin mali sıkıntılarını daha rahat şekilde giderebilme imkânı da bu seçimi etkilemişti. Onbir erkek ve dört kadından oluşan müslüman kafilesi, 615’te Mekke’ den Şuaybe Limanı’na, oradan da bir tekneyle Habeşistan’a gitti. Bu hicret Hazreti Peygamberimiz’in tebliğinin henüz ilk yıllarında iken Afrika ile temasa geçmesini sağladı. İlk muhacirlerin iyi karşılanması üzerine, ikinci hicret kafilesine yetmişten fazla müslüman katıldı.
Mekke o sıralarda gerçekten İslam gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartları bulunan bir ortamdı. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi İslam’ın ilk yıllarında, sahabilerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere “Rabbımız Allah’tır” demeleri sebebiyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Habeşistan’da İslami bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama, en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. Diğer taraftan İslam ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi. Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şartlar ve imkânlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyordu. Bu nedenle Darü’l Küfr olan Mekke’yi bırakıp, Darü’l Emin(güven ülkesi)’e göç için bir izin verilmiş oluyordu.
Muhacirlerin sayısının artması üzerine endişeye kapılan Kureyşliler, Ashame en Necaşi’yi bir heyet gönderip müslümanların iadesini istediler. Tarafları dinleyen Ne-caşi, müşriklerin teklifini reddetti. Müşrikler de bir netice alamayınca bunun intikamını Mekke’da kalan müslümanlardan aldılar. Artık Mekke’deki müslümanlar çok daha kötü şartlarda var olma mücadelesi veriyorlardı. Bir müddet sonra mu-hacirlerin otuz üç kişilik bir bölümü, müslümanlara karşı Şi’bu Ebu Talib’te sosyal ve ekonomik boykotun kaldırılması ve Mekkelilerin müslüman olduğuna dair söylentilerin çıkması üzerine Mekke’ye döndü. Müşrikler Bedir’de uğradıkları bozgunun ardından, Ashame en Necaşi’ye ikinci bir elçilik heyeti gönderdilerse de, yine sonuç alamadılar. Habeşistan’da kalan son müslüman kafilesi daha sonra yine kendi arzularıyla ve Necaşi’nin hazırlattığı gemilerle önce Car Limanı’na geldiler, oradan da Medine’ye hareket ettiler. Rasûlü Ekrem, Hayber’ in fethi sırasında huzuruna çıkan muhacirlerin arasında Cafer b. Ebi Talib’i görünce çok sevinmişti.
Rasûlüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem Mekke’de tebliğ görevini sürdürürken, Kureyşliler de inkârlarında diretiyorlardı. Müslümanlara ve Hazreti Peygamberimizi koruyan Haşimoğulları’na karşı uygulanan üç yıllık boykotun ardından, Ebu Talib’in ölümü müşriklere fırsat verdi ve bizzat Hazreti Peygamberimiz dahi bir çok hakarete ve sataşmaya hedef oldu. Böyle bir ortamda İslam’ı tebliğ edemeyeceğini anlayan Rasûlü Ekrem, Taif’e giderek, yeni bir çevrede davasını anlatmayı denedi. Fakat Taif’liler de Kureyşliler gibi inkârcılıkta direnmişler ve Peygamberimizi taşa tutmak gibi çok sert bir tepkide bulunmuşlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallellahü A-leyhi ve Sellem, Mekke’ye dönmek mecburiyetinde kaldı.
Hazreti Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında davasından yılmamıştır. Özellikle Hac mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akabe Mevkii’nde Medineli altı kişiyle karşılaştı. Onlara Kur’an okudu ve İslam’a davet etti. Medineliler Peygamberimiz ile konuştuktan sonra durumu kendi aralarında değerlendirldiler. Yahudilerin geleceklerini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları Peygamber bu olmasın, dediler. Yahudilerden önce müslüman olmanın gereğine inanıp, müslüman oldular. Medine’de bulunan Yahudiler bir Peygamberin geleceğini biliyorlardı. Medinelilerle araları açılan Yahudiler, onlara “Bir peygamber gönderilmek üzeredir, o peygamber gelince biz ona tabi olacağız. İrem ve Ad kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız” diyorlardı.
Akabe’de müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde, bu durumu yakınlarına anlattıktan bir sene sonra, daha önceki müslümanlarla birlikte oniki kişilik bir topluluk Hac için Mekke’ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüştü ve “hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak hususunda” Peygamberimiz’e söz verip bey’at ettiler.
Peygamberliğin on üçüncü yılında Medineli müslümanlardan yetmişiki kişilik bir gurup Hac için Mekke’ye geldiler. Peygamberimizle Akabe Mevkii’nde görüşmek üze-re toplandılar. Hazreti Peygamberimiz amcası Abbas’la birlikte Akabe’ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib’in vefatından sonra Peygamberimizle daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Bu ilgi kabile bağından ileriye gitmiyordu! Top-lantıda ilk konuşmayı Abbas yaptı. “Ey Hazreç topluluğu! Bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz O’nu tasdik ediyor ve O’nun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz O’na verebileceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisin muhaliflerden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi; yok eğer Mekke’den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak, rüsvay edecekseniz, şimdiden bu işten vazgeçiniz, O’nu bırakınız. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın”. Hazreti Abbas’tan sonra Hazreti Peygamberimiz konuştu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: “Allah’tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey’at ediyoruz. Biz, Rabbimize bey’ at ediyoruz. Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kendimizi, oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden, seni de e-sirgeyip koruyacağız. Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozan yaramaz, bedbaht insanlardan olalım. Ya Rasûlallah! Biz ahdimize sâdıkız.
Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem iki şart ileri sürdü: Rabbım için şartım: O’na hiç birşeyi ortak koşmamanız, yalnız O’na ibadet etmeniz, kendinizi, kadınla-rınızı, çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip korumanızdır, buyurdu. Medineliler: Böyle yaptığımız zaman bizim için ne var? dediler. Allah Ra-sûlü’de: Cennet var, buyurdular. Medineliler: Bu kârlı alışveriştir, deyip Peygamberimize bey’at ettiler. Peygamberimiz Salellahü Aleyhi ve Sellem’in Akabe’de tanıştığı bazı Medine (Yesrib) sakinlerinin İslamiyete girmesi üzerine, şehir halkını oluşturan Hazreç ve Evs kabileleri arasında, müslümanlığın günden güne yayılması ve buna bağlı olarak yapılan Akabe Biatları, hicret açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü, yukarıda genişçe belirtildiği gibi, özellikle ikinci Akabe biatında Medineli Müslümanlar, Hazreti Peygamberimiz’i ve dolayısıyla Mekke’ li müslümanları şehirlerine davet ederek; geldiği takdirde canlarını, mallarını, kendi çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi O’nu koruyacaklarına, rahat günlerde de, sıkıntılı anlarda da O’na tabi olacaklarına and içerek, O’na biatta bulundular.
Bütün bu bilgilerden sonra hicreti mecburi kılan sebepleri şöyle özetleyebiliriz:
1. İslam bütün emir ve yasaklarıyla ortaya konulmaya başlanınca, özellikle putlar reddedilince büyük tepki gösteren ve tavırlarını değiştiren müşriklerin, müslümanlara reva gördükleri çeşitli sıkıntı ve işkence imtihanından başarı ile geçen mazlum müslümanların az da olsa, huzura kavuşmalarını, dinlerini huzur ortamında yaşayabilmelerini sağlamak.
2. İslami mücadeleyi Mekke’nin dışına çıkararak, bağımsız bir şekilde sürdürmek. Hicret olaylarında, yapılan zulüm ve işkenceden yılarak kaçıp kurtulmak ve bedenen rahata kavuşmak gayesi asla güdülmemiştir. Çünkü din hizmeti; sıkıntı, eziyet ve imtihan meydanlarında cereyan ediyor. Gerektiğinde aile ve efradın, memleket ve yurdun, makâm ve maaşın feda edilebilmesini istiyor.
Kaynaklar:

1. Furkan Sûresi; 30
2. Nisa Suresi:34, MeryemSuresi:46, Müzzemmil Suresi: 10
3. Müddesir Suresi: 5
4. Bakara Suresi: 218, Al-i İmran Suresi: 195, Nisa Suresi: 89-97, Tevbe Suresi: 20
5. Nisa Suresi: 100, Tevbe Suresi: 100-117, Nur Suresi: 22, Mümtehine Suresi: 10
6. Buharî, İman: 4, Ebu Davud, Cihad: 4, Vitr: 11
7. A.b.Hanbel,4/114
8. Ankebut Suresi: 26
9. Hud Suresi: 80-81, Hicr Suresi: 65
10. Araf Suresi: 88
11. Yunus Suresi: 90, taha Suresi: 77-78, Şuara Suresi: 52-67
12. Kehf Suresi: 13
13. Kehf Suresi: 14-16
14. İbrahim Suresi: 9-13


Misafir 24 Nisan 2006 14:26

HADİS-İ ŞERİFLER VE DOLUNAY
İncelediğimiz bu yeni araştırmalar, bize Eyyam-ı Biyd tabir edilen ve kameri Ay'ın 13,14 ve 15. günleri tutulması sünnet olan orucu hatıra getirdi. Acaba Efendimiz (s.a.v.) bu orucu niye tavsiye ediyor? Araştırmamızın neticesi, binlerce ehl-i ilmin 14 asırdır önünde saygı ile eğildiği 0 ümmi Zatın (s.a.v.) doğruluğunu ve peygamberliğini bir kere daha tasdik etmektedir. "Evet doğru söyledin ve hakkı konuştun ya Resulallah". Şimdi mûteber hadis kitaplarının konuyla alâkalı hadislerine bir göz atalım:
1-Buhari, Müslim ve Nesei'nin ittifakla rivayet ettikleri hadiste, Ebu Hureyre (r.a), Efendimizden şöyle rivayet ediyor: "Dostum Halilim (s.a.v.) bana her ay 3 gün oruç tutmayı tavsiye etti.
2-Müslim'in Ebu'd-Derda (r.a)'dan rivayet ettikleri hadisi şerifte "Habibim yaşadığım müddetçe terk etmeyeceğim her ay 3 gün oruç tutmayı tavsiye etti." buyurulur.
3-Buhari ve Müslim, Abdullah Bin Amr'dan ittifakla şu hadisi şerifi rivayet ediyorlar: "Efendimiz buyurdu ki: Her aydan 3 gün oruç tutmak, bütün sene oruç tutmak gibidir." 4-Beyhaki, Taberani, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Ahmet B.Hanbel, Bezzar, İbn-i Hibban sahihinde ve diğer hadis kitaplarında, bu konuyla alakalı bir çok hadise rastlıyoruz. Mesela: Tirmizi ve Nesei, Ebu Zer ( r.a)'dan şu hadisi rivayet ediyorlar: "Ey Ebu Zer, her ay üç gün oruç tutarsan, 13,14 ve 15.ci günleri tut." Bilindiği gibi ayın ortasına rastlayan bu üç gün, dolunay günleridir. Ve bütün bu hadisler, Efendimizin ümmetine eyyam-ı biyd (beyaz, ak günler) orucunu ısrarla tavsiye ettiğini ortaya koymaktadır. Bu günlere, gündüz güneşle, gece de dolunayla 24 saat aydınlık olmasından dolayı Eyyam-ı Biyd denmiş.
Efendimiz (S.A.V) bu orucu niçin tavsiye ediyor? Ahmed Bin Hanbel, İbn-i Hıbban sahihinde, Beyhaki, Bezzar, İbn-i Abbas'dan rivayet ediyorlar.Efendimiz (S.A.V) buyurdu: " Sabır ayı ( Ramazan)'ın orucu ve her aydan üç gün oruç tutmak, göğsün `vaharın'ını' giderir." Vahar kelimesi Arapça'da "kin, gayz, öfke, düşmancık, vesvese, hile, sinirlenme" manalarına gelmektedir. Ahmed Bin Hanbel'in Müsden'inde, Ebu Zer (r.a) Peygamber Efendimizden (s.a.v.) şu hadisi şerifi rivayet ediyor: "Her ay üç gün oruç tutmak, göğsün `mağalle'sini giderir." Sahabiler sordular: "Ya Resulallah, göğsün 'mağalle'si nedir?" Efendimiz buyurdular: "Şeytanın pisliğidir." Efendimiz ( s.a.v.) tarafından Dolunay'a rastlayan günlerde oruç'un tavsiye edilmesi gerçekten 0'nun kıyamete kadar devam edecek mucizelerinden biridir. Ebu Davud ve Nesei'de, Kudame B. Nilham şöyle söylüyor: "Efendimiz (s.a.v.) bize eyyam-ı biyd (beyaz günler)'de oruç tutmayı emrederdi ve "Bu, bütün sene oruç tutmak gibidir" buyururdu. Bu hadisleri bir bütün olarak incelediğimizde, Efendimizin ihbar-ı gaybi nevinden iki mucizesi zuhur ediyor:
http://www.kalbinsesi.com/konu/img/dunya.jpg
1-Efendimiz (s.a.v.) Dolunay'ın insan vücudu üzerindeki menfi tesirlerinden haber veriyor ki ; bu hadise 14 asır sonra yeni anlaşıldı ve araştırmalar hala devam ediyor.
2-Efendimiz (s.a.v.), insanın bu menfi tesirlerden korunmasını tavsiye ederken tedavi yolunu da gösteriyor. Bu ikinci şık, henüz ilim adamlarınca tespit edilmiş değil. Ve araştırmacılar, Dolunay'a karşı vücudumuzdaki tabi dengeyi nasıl koruyacağımız hususunda yeterli bir şey söyleyemiyorlar, zira çok yeni bir konu (!). Ama maddede ve manada rehberimiz olan Hz. Muhammed (s.a.v.), mucizevi tıbbıyla asırlar öncesine ışık tutuyor, tekrar Tıbbı Nebevi'ye dikkatleri çekiyor, kafa ve kalp bütünlüğüne ermiş doktorları, bu sonsuz hazineye davet ediyor. Hadis şerhlerinde, eyyam-ı biyd'in faziletleri üzerinde durulurken, bu orucun sıkıntı, stres ve şeytanın pisliğini gidermesi hususunda bir şey söylenmiyor. Zira bu, eskiden bilinen bir şey değildi. 21. asrın başlarındaki bizler, dolunayın insan üzerindeki menfi tesirlerini öğrenince, Efendimizin (s.a.v..) orjinal ve her zaman taze tavsiyelerinin hikmetini daha iyi anlıyor ve bunu bütün dünyadaki ihtiyaç sahiplerine duyurmanın heyecanını yaşıyoruz. Bakalım dolunayın insanlar üzerindeki menfi tesirlerini tespit eden ilim adamları, bu tesirlere karşı korunma ve tedavi yollarını da keşfedecekler mi? (!) Ama ne yaparlarsa yapsınlar, 14 asırlık farkı kapayamayacaklardır.


arwen 25 Nisan 2006 01:38

Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:“Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
-Ben; uğrumda kalpleri kırık olanların yanındayım..."

Görüldüğü gibi bu da bir Kudsî Hadis-i Şeriftir. Manasına gelince, şöyle demek icab eder:
"Bizzat Ben, esma ve sıfatla, zatından, sıfatından ve efalinden geçip fena haline yıkılıp gelene tecelli edenim. Böylece, onun beka makamında tahakkuk edebilmesi için bir gözetici müşahid olurum. Bir bakıma onun kefili olurum... Çünkü o fena haline geçmiştir. Fena haline geçen ise her şeyi bir yana atar, dağınık olur, toparlanamaz. Beka makamına çıkamaz, fena denizinde boğulur... Orada helak olur. O kadar ki, istidadının zafiyeti icabı, sahile de dönemez... Meczublar sınıfına girer. Bir türlü beka makamına çıkamaz."

Şimdi, "Uğrumda" kelimesini biraz açalım. Bu, "Bende beka bulmak..." manasına alınmalıdır. Sebebine gelince, bizzat fena, aranan birşey değildir. Esasen matlub olan beka makamıdır...
Ne var ki, tahakkuk bunda olamaz. “O” olmadan imkansızdır.
Bir irfan sahibi, bu manaya, şu şiiri ile işaret eder:
Bir köşe vuslat köşesi olamaz heyhat;
Sadık dahi olsan... ki sende varsa hayat.


18. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:
"Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
- Kıyamet günü Ben şu üç zümrenin hasmıyım:
Bir kimse ki: Kendisine ihsan ettim, ama o zulmetti... Bir kimse ki: Bir hürü sattı, parasını da yedi... Bir kimse ki: İşçi tuttu. Ondan istifade etti. Ama ücretini ödemedi."

Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Manasını aşağıdaki şekilde anlatabiliriz. Şöyle buyurulmaktadır:
"Bir kimse ki, kendisine ihsan ettim ama o zulmetti." Bu cümlenin mana derinliğinde şu cümleler saklıdır: "Ben ona varlık verdim. Ta ki Varlığımın mazharı, yani Zuhur yeri ola. Fakat o, Benim belli sebep için verdiğim varlığı kendisine mal etti. İddiası bu yolda oldu... Tıpkı Firavun'un "Ben sizin Yüce Rabbınızım..." (Nâziat Suresi, Ayet-24) dediği gibi...

"Bir kimse ki hürü sattı, parasını da yedi..." Bu da şu manayadır:
Bir kimse vardır; kalb nurunu nefsin zulmetinden kurtardı. Çeşitli taatle meşgul oldu. Yüce makamlara çıktı ve üstün mertebelere erdi. Sonra gerisin geri döndü. Şöyle ki: Kalbin nurundan çıktı. Nefsin karanlık yuvasına, onun yoluna girdi. İşbu mana, şu Ayet-i Kerime ile anlatılır: "Onlar ki kâfır oldular; dostları putlardır. Onları nurdan zulmete geçirir. Bunlar cehennem ehlidir. Orada sonuna kadar kalacaklardır." (Bakara Suresi, Ayet-257)

Anlatılan halin sonundadır ki, o, amellerine aldandı. Şehvet afetlerinin iptilâsına uğradı. Mal ve şöhret sıkıntısına çarpıldı.
İşbu hal üzerinedir ki: Nefsin hür başı hürlüğünü yitirir; boynuna yersiz istekler zinciri geçer, bağlanır. İşte bundan sonradır ki: Nefsin hürriyetini, görsünler ve işitsinler pahasına satmış olur...

Bu kudsî mana taşıyan Hadis-i Şerifın bir başka yönden şerhini yapmak gerekecek. Allah-ü Teâlâ adeta şöyle buyuruyor: "Bir kimse ki Mutlak Varlığı müşahede etmeden varlıkta bir yer iddiasında bulunur... Nefs de görsünler işitsinler dileği ve isteği ile kabarır... Zühde karşı bir arzu duyup, vera haline sahip olarak, taattan da, yine nefsin yersiz istekleri için bir yardım payı çıkarırsa... Ve nefse ancak hakettiği kadarını vermezse... Evet Ben, böyle olan bir kimsenin herşeyin ayrıldığı ceza günü geldiği vakit hasmı olurum."
En iyi bilen Allah-ü Teâlâ'dır.


Misafir 25 Nisan 2006 15:09

Ebu Hureyre'nin (r.a.) haber verdiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Aziz ve Celil Allah şöyle buyurur: Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Kulum beni anarken ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu gönlümde zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. o bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım." Sahih-i Müslim'deki hadis numarası [Sadece Arapça]: 4832


Misafir 25 Nisan 2006 20:52

Bir Hadis
 
Enes bin Malik hazretleri Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

Üç şey vardır insanı helake sürükler; üç şey de vardır ki insan için vesîle-i necattır. İnsanın helakine sebep olan üç şeyden ilki artık karakter haline gelmiş cimrilik, ikincisi hep peşinde koşulan heva ve heves, üçüncüsü de kişinin kendini beğenmesidir. Bir kimsenin kurtulmasına vesile olabilecek üç şeyden birincisi gizli-açık her hâlükârda Allah mehâbet ve mehâfeti içinde bulunmak, ikincisi fakirlikte de zenginlikte de ifrat ve tefritlere düşmeyip istikamet içinde olmak, sonuncusu da gazap anında da hoşnutluk anında da adaletten ayrılmam
(Mecmaü’z-Zevâid, 1/90; Müsnedü’ş-Şihab,1/214; Feyzü’l-Kadîr, 3/307)



Mystic@L 26 Nisan 2006 00:46

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım, seni zikretmekte, sana şükretmekte ve senin ibadetini iyi yapmakta bana yardım et!"
Muaz radıyallahu anh. Ebû Dâvud.


. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Kabir azabından, Mesihi Deccal fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden ve günah işlemekten ve borca batmaktan sana sığınırım."
Aişe radıyallahu anha. Buhârî.


Mystic@L 26 Nisan 2006 01:02

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin duası:
"Allahım! Acizlik, tembellik, korkaklık, yaşlılık, cimrilik, ihtiyarlık ve kabir azabından sana sığınırım.
Allahım! Nefsime takvasını ver ve onu temiz eyle! Onu yalnız sen temiz edersin. Onun koruyucusu ve efendisi sensin.
Allahım! Fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım."
Zeyd radıyallahu anh. Müslim.


arwen 26 Nisan 2006 03:13

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle anlatır:
Allah Resulü'ne bir kimse geldi ve: Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en layık ve en haklı olan kimdir? diye sordu. Allah Resulü: Anandır buyurdu. Sonra kimdir? dedi. Allah Resulü: Sonra anandır buyurdu. Sonra kimdir? dedi. Allah Resulü: Sonra anandır buyurdu. Sonra kimdir? deyince Allah Resulü: Sonra babandır, buyurdu.


Mystic@L 26 Nisan 2006 18:07

. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Ben size, o duaların özeti olan bir dua bildireyim mi? Şöyle dersiniz:
"Allahım! Biz senden, Peygamberin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin istediği hayrı dileriz. Peygamberin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem sana hangi şerlerden sığınmış ise, biz de o şerlerden sana sığınırız.
Sen kendinden yardım dilenilensin. Varış yalnız sanadır. Kudret ve kuvvet ancak Allah iledir."
Ebû Ümâme radıyallahu anh. Tirmizî.


arwen 27 Nisan 2006 04:52

Enes İbn Malik (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:
Bir adam Baki'de bir arkadaşına "Ey Ebu'l-Kasım!" diye seslendi. Hz. Peygamber dönüp bu adama baktı. O adam da: "Ey Allah'ın Resulü! Sizi kastetmemiş, falancaya seslenmiştim" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Benim ismimi takın, fakat künyemi (Ebu'l-Kasım) kullanmayın!" buyurdu.


venüsün_kızı 27 Nisan 2006 14:38

İbn Ömer (r.ahm.) şöyle haber vermiştir:
Bir kimse Resulüllah'a, (a.s.) ihrama giren kişi ne gibi elbise giyebilir? diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.) "Gömlek, sarık, kilot, bornoz, mest giymeyin. Ancak biriniz ayakkabı bulamazsa o zaman mest giysin. Ama mestleri topuktan aşağısından kessin. Zağferan yahut vers (alaçehri) ile boyanmış olan bir şey giymeyiniz" buyurmuştur.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası [Sadece Arapça]: 2012


arwen 27 Nisan 2006 14:48

Ebu Hureyre'nin (r.a.) ifade ettiğine göre:
Allah Resulü (a.s.): "Binek üzerindeki kimse, yürüyene, yürüyen oturana, az (olan topluluk) da çoğa selam verir" buyurmuştur.


Mystic@L 27 Nisan 2006 17:03

- Hiç biriniz hayvanlar gibi (sevişmeksizin) cinsi münasebette bulunmasın, arada elçi bulunsun.
Soruldu:
Yâ Rasûlallâh sözünü ettiğiniz elçi nedir?
- Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.
İslam'da cinsellik Âsım Uysal İhyâ-i ulûmiddin İmam-ı Gazâlî K. nikahı Âdâbü-l Muâşeret 2/64


arwen 28 Nisan 2006 02:56

Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre:
Peyamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve Celil Allah: Ben iyi kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım, buyurdu." Allah'ın kitabında bunu tasdik eden delil şu ayettir: http://hadith.al-islam.com/bayan/MEDIA/B2.gif Artık yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne sevinçler saklandığını hiç kimse bilemez.


Mystic@L 28 Nisan 2006 13:31

Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe...
Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.
Beni yerim göğüm almaz ancak mümin kulumun kalbi alır, ben hiç bir mekana sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.


arwen 29 Nisan 2006 03:47

same b. Zeyd (r.a.) şöyle anlatır:
Biz Peygamber'in (a.s.) yanında bulunduğumuz bir sırada kızlarından biri, Peygamber'i çağırmak için bir haberci gönderdi. Babasına bir çocuğunun yahut bir oğlunun ölüm hâline girdiğini haber veriyordu. Resulüllah kızının gönderdiği elçiye: "Onun (Zeynep) yanına dön ve kendisine şunu haber ver: Şüphesiz ki, Allah'ın aldığı ve verdiği her şey O'na aittir. Her şey Allah katında muayyen bir müddete bağlanmıştır. Yine ona şu emrimi bildir: Sabretsin ve sevabını Allah'tan beklesin." Bunun üzerine elçi geri döndü. Bu defa o (Zeynep) Peygamber'e yeminle, gelmesi için tekrar haber gönderdi. Bu haber üzerine Allah Resulü (a.s.) ve onunla beraber bulunan Sa'd b. Ubade ile Muaz b. Cebel de kalktılar. Ben de onlarla beraber (Zeyneb'in evine) gittim. Çocuk, sanki eski bir kırba içindeki su gibi can çekişir bir vaziyette, Hz. Peygamber'e verildi. Allah Resulü (a.s.) ise göz yaşı döküyordu. Sa'd b. Ubade (hayretle): "Ey Allah'ın Resulü! Bu ne hâl?" dedi. Resulüllah (a.s.): "Bu (göz yaşı), Allah'ın kullarının gönüllerine koyduğu bir rahmettir. Yüce Allah, kullarından ancak merhametli olanlarına rahmet edecektir" buyurmuştur.


Mystic@L 30 Nisan 2006 10:59

Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.(kudsi hadis)
Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.


Misafir 1 Mayıs 2006 00:24

KADININ DEĞERİ...

Allah Rasûlünün öğretilerinin hayatı şekillendirdiği safhalar insanlığı hayrete ve hayranlığa sürükleyen tablolarla doluydu. İslam ile müşerref olan insanlar, feleğin tersine döndüğünü düşünmeye başlamışlardı. Kök anlamı ‘barış’ ve ‘esenlik’le kardeş olan bir din, kız çocuğunu diri diri gömen insanları, haksız yere en küçük bir cana kıymaktan doğaya dahi zarar vermekten çekinir hale getirmişti. Kadını mal gibi kullanan bir toplumda, kadına düşmanlık, cana düşmanlık, hayata düşmanlık simgesine dönüşmüştü. Ve o yüce dinin incelik peygamberinin hanımlara yönelik latif tavırları kadına değer verdiğini söyleyen günümüz insanı için bile önemli mesajlar taşımaktaydı.


Hz. Peygamber (s.a.v) kendisini görmeye gelen kadınlarla yakından ilgilenir, hal ve hatırlarını sorar, hatta bazen üzerine oturmaları için cübbesini yere sererdi. Oturması için kadına cübbesini seren bir peygamber ve işte Allah Rasûlünün katında kadının değeri…

Enes b. Malik’ten rivayetle: “Rasulullah’ın Farisi bir komşusu vardı, güzel et yemeği yapardı. Rasûlullah (s.a.v) için yemek hazırladı, sonra davet etmeye geldi. Rasûlullah (Aişe’yi göstererek): ‘şunun için?” diye sordu. Adam: ‘Hayır’ deyince Rasûlullah: ‘Hayır, (davetinizi kabul etmiyorum)’ dedi. Adam dönüp davetini tekrarladı. Rasûlullah: ‘Ya şu?’ diye (yine Aişe (r.anha)’yı gösterdi.) Adam: ‘Hayır’ dedi. Rasûlullah da: ‘Hayır’ diye cevap verdi. Sonra adam tekrar davet etmeye geldi. Rasûlullah: ‘Ya şu?’ diye ısrar etti. Adam üçüncü sefer: ‘Evet (o da davetli)’ dedi. Bunun üzerine kalktılar, adamın evine gittiler.”

İşte eşe gösterilen incelik ve işte Allah Rasûlünün katında kadının değeri..

“Sa’d b. Ebi Vakkas’tan: “Bir kere Ömer b. Hattab, Rasûlullah’ın huzuruna girmek için izin istemişti. Rasûlullah’ın yanında da Kureyş’ten bir takım kadınlar vardı; sesleri Rasûlullah’ın sesinin oldukça üstüne çıkıyordu. Ömer b. Hattab izin isteyince bu kadınlar hemen kalktılar ve perdenin arkasında gizlendiler. Rasûlullah Ömer’in girmesine izin verdi. Ömer huzura girdiği sırada Rasûlullah (kadınların bu haline) gülüyordu. Bunun üzerine Ömer: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Allah seni ömrün boyunca güldürsün’ dedi. Rasûlullah: “Yanımda bulunan şu kadınlara taaccüb ettim; senin sesini duyunca acele perdenin arkasına koştular, buyurdu. Bunun üzerine Ömer: ‘Siz onların saygısına daha layıksınız’ dedi. Ve kadınlara hitaben de: ‘Ey nefislerinin düşmanları olan kadınlar! Rasûlullah’a saygı göstermeyip de benden mi çekiniyorsunuz? dedi. Kadınlar da: ‘Evet, senden çekiniyoruz. Çünkü sen Rasûlullah’tan sert ve daha ağır sözlüsün’ dediler.”

Örnek bir mü’minin dahi gazabından rahmetine sığınılan bir peygamber ve işte Allah Rasûlünün katında kadının değeri..


Mystic@L 1 Mayıs 2006 19:46

Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.


arwen 2 Mayıs 2006 04:35

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle anlatır:
Allah Resulü'ne bir kimse geldi ve: Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en layık ve en haklı olan kimdir? diye sordu. Allah Resulü: Anandır buyurdu. Sonra kimdir? dedi. Allah Resulü: Sonra anandır buyurdu. Sonra kimdir? dedi. Allah Resulü: Sonra anandır buyurdu. Sonra kimdir? deyince Allah Resulü: Sonra babandır, buyurdu.


Pollyanna 2 Mayıs 2006 07:23

HADIS KARSISINDA SORUMLULUGUMUZ

Hadisler, Resulullah'in Sünneti ve Islam uygarligimizin gelenekleri konusunda tartismalar son yüz yil içinde artarak Müslüman düsünce insanlarinin gündemlerinde önemli bir yer tuttu. Islam uygarligi ve siyasi birliginin büyük bir gürültüyle çökmesi, hemen her Müslüman bölgesinde din karsiti hareketlerin iktidari ele geçirmesi, batinin teknolojik ve düsünsel araçlarinin karsisinda duracak bir Müslüman fikir gücünün bulunmamasi Müslümanlari mevcut gelenegi yeniden ele almaya yöneltti. Müslüman uygarligin dini geleneginin yeniden ele alinmasini iki boyutta inceleyebiliriz: yaklasim boyutu ve degerlendirme boyutu. Yaklasim boyutuyla, mevcut düsünce hareketlerini "niyet" ve amaç ögesine göre siniflandirmak aranabilir. Dogal olarak, hem birey hem de topluluk seviyesinde, amaçlari ve niyeti kestirebilmek spekülatif olacagindan, bu kistas yalnizca genel bir bakis açisi vermekle kalir. Ikinci boyut ise bakis açisinin "Müslüman uygarligin dini gelenegini" genel degerlendirmesidir. Burada da, bakis açisini üretenlerin, içinde bulunduklari toplumun olasi bir baskisina yol açmamak için düsüncelerini kabul edilebilir dozlarda ifade etmis olabileceklerini unutmamak gerekir.
Temel kavramlari yerlestirmek gerekirse, Hadisler, Peygamberimizin davranis ve sözlerinin aktarildigi anlatimlar, Hadis kitaplari, bunlarin derlenmesiyle olusan tek-yazarli kitaplardir. Hadis kitaplari içinde yazildigi toplumun ve din bilginlerinin genel begenisine göre, "sahih", "sünen" gibi derecelendirmeler alir. Hadis kitabi yazarlari, veya Muhaddisler, özellikle Hicri ikinci ve üçüncü yüzyillarda, Müslümanlarin yasadigi bölgelerde ileri gelen ailelerin üyelerinden ya da ileri gelen diger Muhaddislerden Hadis toplayan ve derleyen kisilerdir. Muhaddisler aralarinda bilgi akisi sebekeleri kurmuslardi. Istisnalar hariç devletten çalismalari karsiliginda ödenek aliyorlardi. Ayni zamanlarda gelisen akilyürütme ekolü (ehl-i rey), ve neo-platonist felsefe ekolü gibi hareketlerin disinda bütünüyle Hadislere dayanan bir ekol (ehl-i hadis) teskil ediyorlardi.
Resulullah'in sünneti temel kavrami (Sünnet), Müslüman uygarligimizda Hadis kavramiyla çakistirilmis olmasina karsin, farklidir. Sünnet, Kur'an-i Kerim'in ana kavramlari arasinda degildir. Resulullah'in sorgusuz sualsiz izlenmesi gerektigi belirtilmesine ragmen, ebediyete kadar, her ortam ve her durumda ayni sekilde uygulanmasinin bir din emri olduguna iliskin açik bir ifade yoktur. Bunun açik bir ifade olarak yer aldigi tek metin, Peygamberin vefatindan önceki son haccinda yaptigi Veda Hutbesidir, ancak hutbenin sünnete iliskin bu en önemli cümlesinin esdenik güvenilirlikte diger iki kaydinda "sünnet" yer almamaktadir. Dolayisiyla sünnetin ne oldugu, sünnetin ne derecede baglayici oldugu, ve Kur'an'in yanindaki konumu gibi konular üçüncü hicri yüzyila kadar belirginlesmedi. Bu yüzyila kadar Hadis derlemelerinin de tam gelismemis oldugu göz önüne alinmalidir. Diger yandan gelisen ehl-i rey ise Hanefilerle fikih usulünde, Mutezileyle teolojide (kelam) belirginlesiyordu.
Siyasi iktidarin hangi nedenle kimlerin elinde oldugu ve olmasi gerektigi konusundaki tartisma, Islami düsünce ayriliklarinda, yalnizca siyasi mücadelede degil ayni zamanda kelam mezheplerinin olusmasinda da önemli rol oynamistir. Ehl-i hadis, ehl-i rey, kelam gibi tartisma ortamlari Abbasi halifesi Mütevekkil'in doneminde büyük ölçüde sona ermistir. Kendisinden önceki Halife Vasik'in döneminde ekoller arasi denge gözetilmeyerek, Mutezilenin resmi din anlayisinin kabul edilmesi ve bunun bir ölçüde halka zorla dayatilmasi sonucu, geriye dönülemez bir çatisma noktasina gelinmisti. Vasik'in ardindan gelen Halife Mütevekkil, devlet içinde tam bir ideolojik dönüs baslatarak, hapisten yeni çikan Ahmed bin Hanbel'in karsitlarini tekfir etmesi ve diger Muhaddislerin destegi ile Mutezile bilginlerini idam, iskence ve hapis gibi yöntemlerle ortadan kaldirdi. Devlet ideolojisi ve yapisindaki degisiklikleri, Bizans karsisindaki agir bozgunlar, Abbasilerin dayanagi seçkin Türk birliklerinin yeni dengeleri reddetmesiyle kanli bir iç savas izledi. Bu kaos döneminden saglam çikan Ahmed bin Hanbel'i izleyen Muhaddisler, kaybeden analojiye (kiyas) dayali ehl-i rey, tamamiyle ortadan kalkan da Mutezile kelam anlayisi oldu.
Bu dönemin ardindan Hadis, akilyürütme ve analojinin çok daha üzerinde dinin tartisilmaz temel kaynaklarindan biri haline geldi, ilgi ve çalismacilarin sayisi yükseldi. Bir buçuk asir içinde onlarca kitap yazildi, bunlardan altisi esas olarak kabul edildi; Buhari ve Müslim'in derlemeleri de "sahih" olarak adlandirildi. Buhari ve Müslim'in kitaplari da sonuçta derleme olmasina, kutsal ve vahye dayanan bir özelligi bulunmamasina ragmen, günümüzdeki genel uygulamada bu kitaplarda yer alan bir hadis "sahih" kabul edilir. Endülüs'lü Ibn Hazm gibi akilyürütme ve analojiyi reddeden ve yalnizca Hadisleri esas alan bir ehl-i hadis alimi bile, esas aldigi Buhari ve Müslim'deki hadisleri zaman zaman kendi anlayisina göre reddedebilmesine ragmen, bu türden kritik yaklasimlar hiç bir zaman ümmetin genel anlayisina çikmamistir. Buna ragmen Islami ilimlerde bilgisi bulunmayan siradan bir insanin bu kitaplari ele almasi konusunda farkli yaklasimlar vardir. Hanefi mezhebinde Hadisler alimler için olmasina ragmen, günümüzde hizla yayilan Hanbeli mezhebinde Buhari ve Müslim kutsal kitap gibi, Kur'an gibi, kullanilmakta, hadislerden süphe edilmemektedir. Günümüz Hanbelileri bu kitaplari Kur'an seviyesine yükseltecek "vahiy gayri-matluv" tanimini kullanirlar. Diger yandan bati etkisiyle gelisen dindisi ilahiyat çalismacilari hadislerin bütünüyle uydurma olabilecegi, ele alinmamasi gerektigini, zayif olmayan destekler yardimiyla önerebilmektedirler.
Bu iki asiri uç arasinda ne yapabiliriz? Eger hadisleri kaldirirsak, yalnizca önemli kaynaklardan mahrum kalmayacak, ayni zamanda da geçmis zamandaki ilim ve kültür mirasinini kaybetmis olacak, ümmet içinde temel birligi yitirme tehlikesiyle karsilasabilme noktasina gelecegiz. Diger yandan Hadis kitaplarinin uygulmada Kur'an seviyesine çikarilmasiyla yanlis din anlayislarina girecek, akilyürütmenin asgariye indirilmesiyle özellikle su an içinde bulundugumuz farkli dünya ve mücadele ortami için bir anlayis gelistirmeden yoksun kalacagiz. Bu ikilemi asabilmek için tartismanin üzerine çikmamiz gerekir. Bu durumda hem eskinin kaybedilmeyecegi, Müslüman uygarliginin kopmayacagi, hem de akilyürütme ve içtihadin yeniden canlandirilacagi bir ortamin üretilmesi gerekmektedir.
Hadislere yaklasilirken bakilmasi gereken üç kistas, senedin güvenilirligi, içeriginin kabul edilirligi, sonra da anlasilarak din anlayisi içinde konumlandirilmasidir. Hadislerin kimler yoluyla geldikleri ve bunlari nakledenlerin güvenirliklerini inceleyen, ardindan da belirlenen kistaslarla bunlari siniflayan Muhaddisler ellerinde bulunan olanaklar ve araçlar içinde kistas ve metodlari belirlemislerdir. Oysa metodlar hiç bir zaman mutlak degildir. Örnek olarak Buhari saglam bir zincire sahip Hadisin senedini geçerli kabul etmesine karsin, Imam-i Azam hadisin kabul edilirligi için üç bagimsiz koldan bize aktarilmis olmasini esas almaktaydi. Söz konusu Islam'in ikinci kaynagini sekillendirme ve derleme oldugundan yalnizca 4. asirdaki Muhaddislere birakilamaz. Hadis kitaplarinin kullandigi hammadde elimizde oldugu sürece, baska kistaslar kullanilarak yeni derlemelerin üretilmesinde dini bir engel yoktur. Bu bakis, Sünneti, hatta mevcut Hadisleri reddetme anlamina gelmeyeceginden, eskiyle aramizda bir kesilme de olmayacaktir. Hadis nakledicilerinin (raviler) sonraki iki asama da göz önüne alinarak güvenilirlik ve yanilma olasiliklarinin arastirilmasi, nakledilen hadislerin dilbilim yöntemleri kullanilarak aktarilirken bilgi ve anlam kaybolmasina açik olup olmadiklarinin incelenmesi gibi bir çok alanda yapilacak incelemelerde sened güvenilirligi ve hadisin sözcük ve ifade yapisinin korunum derecesi konusunda olusturulacak çalisma ortaminda yeni derlemeler üretilebilir.
Muhaddisler sahihlerin senedleriyle içeriklerinin degerlendirilmesini birbirinden ayri tutmuslardir. Senedi tartismasiz kabul edilir olmasina ragmen içerigi bakimindan Islam anlayisi içinde görülmeyen hadisler siniflandirma disi tutulmuslardir. Ancak, senedi kabul edilebilir bir hadisin Islam'a aykiri olacagina kim karar verecektir? Buna da Muhaddisler kendi din anlayislari içinde karar vermislerdir. Kur'an ile uyusmasi, diger hadislerin geneliyle uyusmasi gibi ana kistaslarin disinda, Ehl-i Hadis ekolünün digerlerinden farkli olan teolojik yaklasimlari da ana etmenler arasindadir. Hemen her sekilde ve yönelimde senedi kabul edilebilir durumda onbinlerce hadis varsa Muhaddisin bunlari toplama disinda yaptigi sey kendi görüsüne göre ayiklamak olacaktir. Sonuç olarak çok farkli dini anlayislara göre apayri hadis kitaplari ortaya çikabilir, çimistir. Muhaddisin burada yalnizca hadis toplayan degil, aldigi bu genis seçim yetkisiyle dini de sekillendiren oldugu anlasilabilir. Bu yetkinin zamaninda tek bir kisiye, bir kaç kisiye veya popüler bir grupça sirtlanilmasi, bizim bunun sorumlulugundan muaf oldugumuz anlamina gelemez. Onbinlerin çok üzerindeki ayiklanmamis hadis hammaddesini tekrar incelememiz, hangi kistaslarin bunlari Islam içinde gördügüne karar ererek, muhtemelen daha hassas bir elekte ayiklamamiz gerekebilir.
Üçüncü asama bir hadisin metin ve sened olarak kabul edilirligi üzerinde mutabakat ortaya çiktiktan sonra bu hadisin din içinde yerlestirilmesi, Kur'an-i Kerim'in isigi altinda anlaminin belirlenmesi, anlatim kaymalari varsa genel içerigin çikarilmasi, Resulullah'in burada söyledigi, yaptigi farkli sartlar içindeki bir topluluk veya birey açisindan neye tekabül eder sorusunun cevaplanmasi gerekir. Bunlar yapilirken, Hadisi nakledenlerin ilim seviyeleri, anlayis durumlari, Kureys Arap kullanimindaki o günün mecazlar, tesbihler, ifadeler de analitik olarak incelenerek, ifadede degisiklik yapildiysa, orijinal ifadenin yeniden yapilandirilmasi gerekebilir.
Kisaca her üç asamada, ayni zamanda bu asamalarin birlirleriyle etkilesiminde daha ilerlemis yöntemler ve araçlarin kullanimindan yararlanarak, yeniden bir çalisma sahasi kurulmasi gerekmektedir. Kagidin seri üretiminin olmadigi, ulasim yetersizlikleri, iletisim olanaksizliklari, bilimsel egitim alabilecek insan sayisi gibi ortam faktörlerini göz önünde bulundurdugumuzda ilk Hicri yüzyillarin Müslüman ilim adamlari fikihtan hadise, kelamdan felsefeye her dalda inanilmaz atilimlar ve basarilar göstermislerdir. Içinde bulunduklari olanaklari günümüze oranlarsak ne yazik ki son yüzyillar bu dönemin altinda bir dipnot olarak bile yer alamayacaktir. Ümmetin ilimlerde önde gelenleri, erken Islam tarihindeki bu üstün verimli, özgüvenli alimlerini azizlestirip, insanüstü özellikler atfedip onlarin arkasina saklanmaktan vazgeçmek, onlarin eristikleri üretkenlik düzeyinde ilimleri Allah'in ihsan ettigi yeni sartlar altinda, kaldigi yerden tekrar baslatmak, yeniden ihya etmek zorundadir. Ancak bu sekilde modernizm bozunumu ile gelenekçilik taasubu arasindaki anlamsiz sikismadan kurtulabiliriz.
kaynak: Sinan Balci, Anadolu dergisi


Mystic@L 2 Mayıs 2006 18:37

Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.

Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.


arwen 2 Mayıs 2006 19:06

Ali b. Ebu Talip (r.a.) şöyle anlatır:
Hz. Peygamber (a.s.) ile beraber bulunduağum Bedr gazası günü yaşlı bir deveyi ganimet olarak aldım. Hz. Peygamber bana bir yaşlı deve daha vermişti. Bir gün bu develerimi Ensar'dan bir kimsenin kapısı önünde çöktürdüm. Bunlara boya otu yükleyip satmak ve parasıyla Fatıma'nın düğün yemeğine yardım etmek istiyordum. Kaynuka kabilesinden bu işe vâkıf bir kuyumcu da benimle beraberdi. Bu sırada Hamza b. Abdu'l-Muttalip bu Ensari'nin evinde içki içiyor ve beraberinde de şarkıcı bir kadın şarkılar söylüyordu. Bu şarkıcı kadın: Ey Hamza! Semiz develere bak! deyince hemen Hamza kılıcı ile bu iki hayvana doğru sıçrayarak bunları boğazladı. Hörgüçlerini kopardı, böğürlerini yarıp ciğerlerinden birer parça aldı. Ben İbn Şihab'a: Hörgüçten de mi? diye sordum. "İkisinin de hörgüçlerini aldı," dedi. İbn Şihab Ali'nin devamla: Beni çileden çıkaran bir manzara görmüştüm. Peygamberimizin yanına geldim. Yanında Zeyd. b. Harise vardı. Ona olanı anlattım. O Zeyd ile beraber dışarı çıktı, ben de ardından gittim. Hamza'nın yanına giderek ona kızdığını belli etti. Hamza başını kaldırdı ve: "Siz benim babalarımın kölelerinden başka nesiniz ki?" dediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz de gerisin geri çıktı.


Mystic@L 3 Mayıs 2006 21:57

Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir.
Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!
Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.



arwen 4 Mayıs 2006 02:37

same b. Zeyd (r.a.) şöyle anlatır:
Biz Peygamber'in (a.s.) yanında bulunduğumuz bir sırada kızlarından biri, Peygamber'i çağırmak için bir haberci gönderdi. Babasına bir çocuğunun yahut bir oğlunun ölüm hâline girdiğini haber veriyordu. Resulüllah kızının gönderdiği elçiye: "Onun (Zeynep) yanına dön ve kendisine şunu haber ver: Şüphesiz ki, Allah'ın aldığı ve verdiği her şey O'na aittir. Her şey Allah katında muayyen bir müddete bağlanmıştır. Yine ona şu emrimi bildir: Sabretsin ve sevabını Allah'tan beklesin." Bunun üzerine elçi geri döndü. Bu defa o (Zeynep) Peygamber'e yeminle, gelmesi için tekrar haber gönderdi. Bu haber üzerine Allah Resulü (a.s.) ve onunla beraber bulunan Sa'd b. Ubade ile Muaz b. Cebel de kalktılar. Ben de onlarla beraber (Zeyneb'in evine) gittim. Çocuk, sanki eski bir kırba içindeki su gibi can çekişir bir vaziyette, Hz. Peygamber'e verildi. Allah Resulü (a.s.) ise göz yaşı döküyordu. Sa'd b. Ubade (hayretle): "Ey Allah'ın Resulü! Bu ne hâl?" dedi. Resulüllah (a.s.): "Bu (göz yaşı), Allah'ın kullarının gönüllerine koyduğu bir rahmettir. Yüce Allah, kullarından ancak merhametli olanlarına rahmet edecektir" buyurmuştur.


Mystic@L 4 Mayıs 2006 21:54

Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:
Allahû Teâla pâktır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü'minlere de onu emretmiştir.
Peygamberlere: "Ey peygamberler, pâk ve helâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz"
Mü'minlere: "Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz" buyurdu.
Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki;
İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, "Yâ Râb! Yâ Rab!" diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?


KafKasKarTaLi 4 Mayıs 2006 23:39

40 HADİS
1
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.
Müslim, İmân, 95.
2
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
İslâm, güzel ahlâktır.
Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
3
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
4
يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
5
إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:
إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.
Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
6
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
7
لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
8
اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا
وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ
Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55.
9
إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
10
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ
İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
11
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ
Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
12
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ
بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
13
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
14
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
15
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
16
لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
17
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
18
لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا
وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ
Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
Buhârî, Edeb, 57, 58.
19
إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
20
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
Tirmizî, Birr, 58.
21
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.
Tirmizî, Birr, 36.
22
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.
Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;
Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.
23
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.
Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
Tirmizî, Birr, 3.
24
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:
دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:
Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası.
İbn Mâce, Dua, 11.
25
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir
hediye veremez.
Tirmizî, Birr, 33.
26
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
27
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı
göstermeyen bizden değildir.
Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.
28
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.
Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.
29
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
30
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.
Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.
31
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;
ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.
Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.
32
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden
veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle
geçiren kimse gibidir.
Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;
Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.
33
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
Her insan hata eder.
Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.
34
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
35
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا
Bizi aldatan bizden değildir.
Müslim, Îmân, 164.
36
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe)
cennete giremezler.
Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.
37
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
İbn Mâce, Ruhûn, 4.
38
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ
طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.
Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
39
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ
وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
40
اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ
Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Tirmizî, Cum’a, 80.


arwen 4 Mayıs 2006 23:59

Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre:
Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Arab'ın söylediği sözlerin en şairanesi Lebid'in şu sözüdür: İyi biliniz ki Allah'tan başka her şey batıldır".


Mystic@L 5 Mayıs 2006 21:13

Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (ra)'den: Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir." "Yâ Resûlallâh, kimin için nasihat?" diye sorduk. "Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için." buyurdular.




Saat: 11:51
Sayfa 2 / 9

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık