MsXLabs
Sayfa 2 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

arwen 20 Nisan 2006 00:43

Ailesinde kalp hastalığı hikayesi bulunan, sigara içen, kolesterol, tansiyon, şeker problemi olan, fazla kilo veya stresli bir yaşam tarzı bulunan bireyler bu sayılanlardan biri veya bir kaçına sahipse muhakkak bir spor hekimi kontrolünden geçtikten sonra spora başlamalarında fayda bulunmaktadır. Günümüzde en sık gözlenen hastalıklar olan kalp-damar rahatsızlıkları (tüm ölüm nedenlerin %50’si) çok erken yaşlarda başlamakla beraber, özellikle erkekler için 35, kadınlar için 40 yaşından sonra önemli bir risk oluşturmaktadır. Özellikle egzersiz esnasında nefes darlığı, göğüs ağrısı gibi şikayetleri olanların muhakkak bir check-up’ tan geçmesi gerekir.

Hangi Egzersiz, Ne Sıklıkta, Hangi Yoğunlukta ve Ne Kadar?
Egzersizin bahsettiğimiz hastalıklardan korunma, kondisyonun gelişimi ve kilo verilmesi gibi faydalarından yararlanılabilmesi için bilinçli yapılması gerekir. Büyük kas gruplarını kullanıldığı yürüyüş, bisiklet, jogging, koşu, yüzme, tenis gibi sportif aktiviteler sağlık için daha faydalı bulunur. İspatlamış herhangi bir sağlık problemi bulunmayan bireyler bu sporları ideal olarak her gün, ama haftada en az 3-4 gün yapmalıdırlar. Bu konudaki en iyi davranış egzersizin yemek yemek, dişleri fırçalamak gibi bir yaşam alışkanlığı halini almasıdır.
Egzersizin süresi en az yarım saat, ideal olarak 45 dakika sürmesi gereklidir ve efor süresince egzersiz herhangi bir kesintiye uğramamalıdır. Örneğin tempolu yürüyüşlerde 20 dakika kadar egzersize devam ettikten sonra bir 10 dakika soluklanma veya vitrin bakma gibi verilen aralar egzersizin etkinliğini sıfıra indirir. Çünkü vücudumuz egzersize başladıktan ortalama 20 dakika sonra enerji kaynağı olarak yağlar yanmaya başlar ve eğer egzersiz 30-45 dakika kesintisiz sürerse, egzersizden sonra bile 1 ila 4 saat yağlar yanmaya devam eder.
Egzersiz yapılırken dikkat edilmesi gereken en kritik nokta yapılan eforun şiddeti, yani yoğunluğudur. İdeal olarak spor hekiminizin size yaptığı ergospirometrik efor testi sonucu egzersiz nabzı belirlenebilir. Her birey için bu egzersiz nabzı değişir ve bu limitler aşılmamalıdır. Bir hekim tavsiyesi alma imkanı yok ise eforunuzun yoğunluğu; siz egzersiz yaparken ıslık çalmanızın veya yanınızdaki ile konuşmanızın mümkün olacağı bir egzersiz şiddetinde olması gerekir. Tabii egzersiz yoğunluğu çok hafifte olmamalıdır ve egzersiz esnasında tatlı şekilde bir ter atmanız gerekir.
Kaliteli ve üretken bir yaşam sürmek ve hastalıklardan korunmak için spora ideal olarak çocukluk yıllarında başlamak gerekir. Ancak spora başlamak için hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. 70 yaşında eklem sertliği ve kemik erimesi olan, hiç egzersiz yapmamış ev hanımlarına bile ilaç tedavisinin yanında tedavi olarak egzersiz yapılması önerilir.


Misafir 20 Nisan 2006 21:10

Makrobiyotik Beslenme: Daha Sağlıklı Olmanın Yolları

Makrobiyotik beslenme, egzersiz ve yaşam tarzı sizin ve ailenizin daha sağlıklı olmasına yardımcı olur. Makrobiyotik beslenme tarzını seçtiyseniz ve bu kitaptaki önerilere uymaktaysanız daha aktif, daha sağlıklı ve enerjik bir yaşamın getireceği ödülleri almaya hak kazandınız demektir. Karmaşık dünyamızdaki felaketlere ve baskılara rağmen, doğanın ne kadar zengin ve uyum içinde olduğunu göreceğinize de inanıyoruz.
Makrobiyotik felsefesi, sağlığa yararlı (wholesome) bir diyetin sağlıklı bir yaşama giden en doğrudan yol olduğunu öğretmektedir. Bu nedenle de kitabın ilk bölümünde makrobiyotik felsefede beslenmenin rolünü irdeleyeceğiz. Diğer pek çok diyetin tersine, makrobiyotik beslenme kişilerin farklılıklarına önem verir ve yaşanan yer, yaşam tarzı ve halihazırdaki sağlık durumu gibi konulara göre öneriler getirir.

Denge ve uyumun felsefi kanunlarına dayanan beslenme diyeti aslında çok basittir: yaşadığınız iklim ve coğrafi bölge, hareketlilik düzeyiniz ve fiziksel durumunuz beslenme ihtiyaçlarınızı belirler. Diyetinizi seçerken bu faktörlere genel beslenme önerilerinden ve kalori tablolarından daha çok önem vermelisiniz.

Buna ilaveten, makrobiyotik beslenme uzmanları, günümüzdeki yiyecek işleme ve rafinasyon yöntemlerinin fiziksel ve zihinsel sağlığımız üzerindeki zararlı etkilerine de dikkat çekerler. Makrobiyotik beslenmede sadece geleneksel yöntemlerle hazırlanmış tam ve doğal yiyecekler kullanılır.

TAM-İŞLENMEMİŞ BESİNLER

Yaşadıkları bölgede yetiştirilmiş tam tahıl ve bakliyatlarla taze sebze ve meyveyle beslenen Hunza, Vilcabamba ve diğer geleneksel kültürlerin insanlarından farklı olarak, Amerikan insanı hemen hemen tümüyle kimyasal katkı maddeleri eklenip işlemden geçirilmiş yiyeceklere bağımlıdırlar. Alex Schauss, Diyet, Suç ve Suçİşleme (Diet, Crime, and Delinquency) adlı kitabındaşöyle der: “Amerika Birleşik Devletleri, 1971 yılında, diyetinin %50’sinden fazlası işlemden geçmiş yiyeceklerden oluşan ilk ulus olma ayrıcalığına sahiptir.” Kanser Politikaları (Politics of Cancer) kitabının yazarı Dr. Samuel Epstein de ortalama bir Amerikalının yılda 4.5 kilo kadar kimyasal katkı maddesi tükettiğini söylemektedir, ki bu katkı maddeleri arasında koruyucular, yapay renklendirici ve tatlandırıcılar ile koyulaştırıcılar sayılabilir. Bu tipik “Amerikan” diyeti, aynı zamanda diğer endüstrileşmiş ülkelerin de diyetidir. Diyetinde daha az işlenmiş yiyecek bulunan insanların yaşam süresi ve genel sağlık durumunun doğruladığı gibi, sağlıklı bir yaşam sürdürmek için kimyasal katkı maddelerine ihtiyaç yoktur.

Aşırı kalori ve doymuş hayvansal yağlar, katkı maddeleri ve işlemler geçtiği için besin değeri düşen yiyecekler, pek çok Batılı toplum için sağlık problemlerinin artışından sorumludur. Sağlıkİstatistikleri Ulusal Merkezi (The National Center for Health Statistics) tarafından yayınlanan Mevcut Sağlık Görüşme Araştırması (Current Health Interviews Survey)’na göre yaklaşık her iki Amerikalıdan birinde herhangi bir hastalığa yol açabilecek kronik bir duruma rastlanmıştır. Bu durumu düzeltmek için makrobiyotik beslenmede önerilen genelde bitkisel ve doğal haline yakın durumda tüketilen tam tahıllara ağırlık verilebilir. Makrobiyotik beslenmede önerilen gıdalar aynı zamanda daha düşük kalorili, daha az doymuş yağ içeriklidir, kimyasal katkı maddeleri içermezler ve rafine edilmeleri gerekmez.

YEREL OLARAK YETİŞTİRİLMİŞ BESİNLER

Dünyanın her bölgesinde, o bölgenin coğrafi yeri ve sıcaklık durumuna göre farklı beslenme modelleri görülür. Yaşadığımız bölgede yetişen ürünleri yiyerek çevremizde olan bitene daha rahat uyum sağlayabiliriz. Örneğinİskoçya veyaİrlanda gibi soğuk ve nemli bir iklimde yaşayan biri geleneksel olarak o bölgelerde yenilen yağlı tahıllara diyetinde çokça yer verecektir. ABD’nin güneyinde yaşayan biri ise o bölgede yetişen tatlı mısır ve esmer pirinç gibi tahıllara ağırlık vermelidir.

Soframıza gelen ürünlerin çoğunluğu yaşadığımız bölgeye özgü besinler olmalıdır. ABD’nin kuzeyinde yaşayan biri için Florida’da yetişen portakalları veya Kosta Rika’dan gelmiş muzları yemek vücutla fiziksel çevre arasındaki uyumu göz ardı etmek demektir. Bu da soğuk algınlıkları ve gripal enfeksiyonlar gibi mevsimsel dengesizliklere veya daha ciddi hastalıklara davetiye çıkarmak demektir.

ABD’de yaşayan insanların çoğuılıman iklimde yaşamaktadır. Ilıman iklimin doğal besinleri tam tahıllar, bakliyatlar, tohumlar, sebzeler ve bazı meyvelerdir ki bu bölgelerde yaşayan insanların ihtiyaç duydukları besin değerlerine sahiptirler.

MAKROBİYOTİK BESLENMEYE GENEL BAKIŞ

Makrobiyotik diyet, modern toplumlarda kabul görmüş diyet ve ABDİçin Beslenme Hedefleri (Dietary Goals for the United States) adlı yayında önerilen diyetin karşılaştırmalı tablosunu aşağıda göreceksiniz.

Makrobiyotik diyet tam besinlerden oluşmuştur. Yiyeceklerden aldığımız enerjinin çoğu kompleks karbonhidratlardan gelir. Makrobiyotik beslenmede kullanılan pişirme yöntemleri yiyeceklerdeki besin değerlerini korur ve lezzetlerini ortaya çıkarır. Kimyasal katkı maddeleri, sofra tuz veşekeri içeren rafine gıdalardan uzak durulur. Süt ürünleri, kırmızı et ve kümes hayvanlarının eti iseılıman iklimlerde yaşayan insanlara önerilmez.

Beslenme Hedefleri önerileri katkı maddeleri ve koruyucu elemanlar içeren rafine edilmiş yiyeceklerin diyetten çıkarılması gerektiğini söylemez. Bu nedenle önerilen diyet hala doymuş yağ, kolesterol ve rafine edilmiş bitkisel yağlar açısından zengin bir diyettir. Pişirme yöntemleri hakkında özel önerilerde bulunulmaz, ya da diyetin dengelenmesi gerektiğine ilişkin bir bilgiye rastlayamazsınız. Ancak yine de bu öneriler pek çoğumuzun diyetinde olumlu değişiklikler yapmayı hedefler.

Modern diyet, yoğun olarak rafine edilmiş, sentetik yiyeceklere dayanır. Yüksek oranda doymuş hayvansal yağlar, kolesterol, rafine edilmiş bitkisel yağlar ağırlıklı olarak diyette yer alır, buna karşın kompleks karbonhidratlar, lif ve doğal vitamin-mineral alımı yeterli değildir. Çok miktarda tuz,şeker ve kimyasal katkı maddesi (piyasada satılan ürünlerde yaklaşık 3500 değişik katkı maddesi kullanılır) içeren modern yiyecekler besin kalitesi açısından zengin değildir.

STANDART MAKROBİYOTİK DİYET

Makrobiyotik diyet %50-60 oranında tam tahıl ve bu tahıllardan yiyecekler; %20-30 civarında mümkünse organik, yerel sebzeler; %5-10 bakliyat ve deniz yosunları; %5-10 çorbalar; ve %5 içecekler, balık ve doğal tatlılardan oluşur.Şekil 1.2’de bu oranları grafik formunda görebilirsiniz.

Standart makrobiyotik diyette yer alan bazı yiyecekler size tanıdık gelmeyebilir. Aşağıda bahsedilen bu yiyecekler ve menü önerisi bu kitabı ve kitapta yer alan örnek tarifleri okuduğunuzda size daha anlamlı gelecektir. Makrobiyotik diyette, lezzetli ve sağlıklı besinleri bir yaşam tarzı haline getirirsiniz.

Ilıman iklimlerde yaşayan kişilere kırmızı et, kümes hayvanlarının etleri, süt ürünleri ve bunlarla hazırlanmış yiyecekler önerilmiyorsa da, makrobiyotik beslenme tümüyle vejetaryen olmak zorunda değildir. Makrobiyotik beslenmede az miktarda beyaz etli balıklar ve bazı deniz ürünlerine yer verilir. Ayrıca çok besleyici ve kimyasal katkı maddeleri kullanılmadan işlem görmüş tofu (soya peyniri) ve diğer soya ürünleri de hayvansal gıdaların yerine geçer.

Ayrıca yine hayvansal gıdaların yerine geçen buğdayın özünden oluşan glüten (seitan) adlı ürün de çok besleyici ve zengin bir protein kaynağıdır


Mystic@L 20 Nisan 2006 21:55

vitamini almak önemli
,
Göz sağlığımızı olumsuz etkileyen hastalıklar arasında ise kronik diyabet ve tansiyon yer alır. Özellikle diyabet, gözde katarakt, glokom ve en önemlisi diyabetik retina hastalığına sebep olabilir. Diyabetlerde görme kaybı gelişme ihtimali normalden 25 kez daha fazladır. Diyabette beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi gerekir. Bu da glisemik indeksi düşük besinleri ve posalı yiyecekleri tercih etmekle, öğün atlamamakla, aşırı yağlı yiyeceklerden sakınmakla, şeker ve şekerli yiyeceklerden uzak durmakla olur.
Gece iyi görememe olgusu ise genellikle A vitamini ve çinko eksikliğinden ileri gelir. En iyi A vitamini kaynakları havuç, ıspanak, lahana, portakal ve sarı renkli meyvelerdir.
Sigara tiryakilerinde B12 eksikliğiyle birlikte görülen ender bir göz hastalığı ise tütün körlüğü olarak bilinir.
Erken yaşlarda düzenli olarak ve bol bol meyve yemek, ilerleyen yaşlarda görme kayıplarını önemli oranda önler. Araştırmalar düzenli olarak günde üç öğün meyve yiyenlerde, yaşlılıkta görme kayıplarının yüzde 36 azaldığını ortaya koyuyor. Çoklu vitamin almak, katarakt riskini yüzde 60 azaltıyor. Özellikle çoklu vitamin hapında bulunan E ve C vitaminlerinin, katarakt riskini indirmede önemli rolü olduğu belirtiliyor.


arwen 21 Nisan 2006 03:52

Yaz demek çocuk, büyük hepimiz için tatil demek. Tatil dönemlerinde kuralları, kaygıları, yasakları unutup gönlümüzce yaşamak istiyoruz. Dinlenme saatleri değişiyor, beslenme düzeni altüst oluyor. Sayılı tatil günlerinden yararlanmaya çalışırken bundan sağlığımızın etkileneceğini aklımıza getirmek istemiyoruz.
Yaz hastalıklarının genelde, tatil rehaveti içinde abartılı davranışların sonucunda ortaya çıkıyor. Yaz hastalıkları denilince akla ilk gelenler, sindirim sistemiyle ilgili sorunlar oluyor.
Evinizde ya da evinizden uzakta geçirdiğiniz tatil günlerinde sık sık karın ağrılarından yakınabilirsiniz. Daha önce yaşadığınız stresli günlerin sindirim sistemine yansıması ihtimalini aklınıza bile getirmemiş olabilirsiniz. Bu arada yemek saatlerinizin ve de yemek türlerinin değişmesi sizi sorunlarla baş başa bırakabilir. Karın ağrılarını ishal ya da kabızlık gibi sorunlar izleyebilir.İshalin durması için aldığınız ilaç, kısa sürede etkili olmazsa, bir doktora görünmelisiniz. Yaz aylarında bağırsak enfeksiyonları yaygınlaştığı için bu ihtimali göz önünde bulundurun. İshal kesici ilaçlarla bağırsaklarınızda bir düzelme olmazsa, doktorunuz bağırsak enfeksiyonuna karşı antibiyotik tedavisi önerecektir. Bu arada bol bol su içmeyi asla ihmal etmemelisiniz.
Neler Yapılmalı? Sindirim sistemiyle ilgili tatil sorunlarını önlemek için kafeinli ya da sodalı içeceklere itibar etmeyin. Ağır yiyecekler ve tabii alkollü içecekler konusunda da dikkatli olun. Asidi bol, acılı yiyecekler dengenizi bozabilir. Alışkın olmadığınız yiyecek ve içecekler konusuna da dikkatinizi çekmek isteriz. Sindirim sistemi, alışkın olmadığı yiyeceklere tepki gösterebilir


Mystic@L 21 Nisan 2006 20:55

A vitamını

Havuç
Havuç içerdiği özel şekeri, A vitamini ve bol vitaminleri ile karaciğeri kuvvetlendirir, vücuttaki üre asidinin, ürat tuzlarının, benzeri yorgunluk maddelerinin idrarla dışarı atımına yardımcı olur. İçerdiği beta-karoten sayesinde gözleri korur ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

Göz için doğal reçeteler
# Ceviz yapraklarının kaynatılması ile elde edilen sıvıya batırılan temiz bir bez parçası göz üzerine konursa göz iltihaplanmalarını önler.
# Göz nezlesi ve kanlanmasında gül yapraklarından yapılan çayla göz banyosu yapmak çok etkili olur.
# Havuç gözleri kuvvetlendirir.
# Kavun göz nezlesine iyi gelir.
# Maydanoz suyu ile yapılan göz banyosu gözkapağı iltihaplarını iyileştirir.
# Rezene tozu karıştırılan suyla yıkandığında gözler kuvvetlenir.




arwen 21 Nisan 2006 23:12

Kırmızı biber çok faydalı

Prof. Dr. Necat Yılmaz, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde “kapsaisin”in, kanser başta olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkiye sahip olduğunu belirlediklerini söyledi. Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necat Yılmaz, kırmızı biberin insan sağlığı üzerine etkilerini inceleyen çalışma yaptıklarını belirtti.
Çalışma sonuçlarına göre; kırmızı biberin içerisinde bol miktarda bulunan “Kapsaisin” maddesinin insan sağlığı üzerine birçok olumlu etkiye sahip olduğunu belirlediklerini ifade eden Prof. Dr. Necat Yılmaz, “Örneğin ağrı kesici ve iltihap çözücü etkisini P- maddesi yok ediyor, kanser önleyici etkisini ise içindeki kırmızı karotenoid maddesi sağlıyor. Ayrıca kırmızı biberin kolesterol düşürücü, mide asidini düzenleyici ve mikrop öldürücü etkilere sahip. Sanıldığının aksine kırmızı biber zayıflatıcı etki de gösteriyor” diye konuştu.
Yılmaz, bu faydaların sağlıklı kurutulmuş ya da taze yenilen kırmızı biber de görüldüğünü bildirdi.
Kırmızı biberin insan sağlığı üzerindeki faydalı etkilerini gösteren birçok temel çalışmanın mevcut olmasına rağmen Türkiye’deki araştırmacıların bu konu ile yeterince ilgilenmediğini savunan Prof. Dr. Yılmaz, şöyle konuştu:
“Ne yazık ki, ülkemizin araştırmacıları kırmızı biberle ilgili konuya yeterli derecede ilgi göstermemiş ve bu konuda sınırlı sayıda çalışma yapılmış. Uzakdoğu ve batılı araştırmacılar bu konuda daha fazla araştırmaya yer vermişler. Halbuki biber üretimi ve tüketiminde ülkemiz eşsiz. Bu çalışma ile amacımız ülkemiz araştırmacılarının, halkımızın ve kamuoyunun dikkatini bilimsel veriler ışığında kırmızı biber üzerine çekmektir.”
Kanseri önlüyor
Yılmaz, geçtiğimiz yıllarda ABD’de bilim adamları tarafından yapılan araştırma sonucuna göre, kırmızı biberin içinde etkin olarak bulunan ve acılığını veren bir maddenin, prostat kanseri hücrelerinin “intiharına” neden olduğunu ortaya çıkarıldığını anımsattı.
Los Angeles’teki Cedars-Sinai Hastanesi Kanser Enstitüsü ve California Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde “kapsaisin”, kanserli prostat hücrelerine enjekte edildiğinde, bunların parçalanarak yok olmalarını sağladıklarını anlatan Yılmaz, araştırmada, laboratuar farelerine nakledilen kanserli insan prostat hücrelerinin yüzde 80’inin “kapsaisin” karşısında imha olduklarının ortaya çıktığını kaydetti.
Yılmaz, sonuçları Kanser Araştırması dergisinde de yayınlanan bilgileri inceleme fırsatı bulduğunu, kapsaisinin, insanlarda kanserliprostat hücre kültürleri üzerinde, yayılmayı önleyen güçlü etkisi bulunduğunu söyledi. Yılmaz, dünyada 700 bin erkeğin prostat kanserine yakalandığına dikkati çekti.
Kırmızı biber(isot)-Capsicum-anitum
Halk arasında isot (ısı otu), bilim çevrelerinde ise “capsicum anitum” adıyla bilinen kırmızı acı biber, sevilerek tüketilen ve kültürü yapılan bir bitki.
Anavatanının Meksika olduğu sanılan ve Azteklerin yazılı belgelerinde söz ettikleri kırmızı acı biber, Avrupa’ya 15. yüzyılın sonlarında geldi, 16. yüzyılda kıta ülkelerine ve Osmanlı topraklarınayayıldı.
Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden olan Hindistan’a ise, bu bitki 17. yüzyılda Portekizliler tarafından ulaştırıldı. Hint ve Meksika mutfağında çok sık kullanılan kırmızı acı biber, Türkiye’de enfazla Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yetiştirilmekte ve tüketilmekte.
L.T. Tresh adlı bilim adamı, 1846 yılında bibere acılığı veren maddenin kristal yapısında olduğunu tespit ederek, adını “capsaicin- kapsaisin” koymuştu.


GusinapsE 22 Nisan 2006 03:19

Diyabet Nedir?
 
Diyabet Nedir?
Diyabet, insülin üretimi ve/veya kullanımındaki bozukluk sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Kan şekeri yükselmesiyle karakterizedir.

Şeker hastalığı (ya da tıptaki adıyla Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesi, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkar. Toplumumuzun yaklaşık %6sı şeker hastasıdır.
İnsülin pankreas denilen midemizin arkasında yeralan bir organımızdan (şekil1) kan dolaşımına verilir. Normalde vücuda yemeklerle aldığımız besinler parçalanarak, vücudun başlıca yakıtı olan şekere dönüştürülür ve kan dolaşımına geçerek kan şekerini yükseltir. Kan şekeri yükselmesi de pankreastan insülinin kana geçmesini arttırır. İnsülinde kanda dolaşan şekerin vücudumuzdaki hücrelere alınarak kullanılmasını ve vücudumuzun ihtiyacı olan enerjinin üretilmesini sağlar.
Şeker hastalığında yediğimiz besinlerle aldığımız ana enerji kaynağı olan şekeri vücudumuz insülin eksikliği nedeniyle yeterince kullanamaz. Şeker kan dolaşımında kalarak kan şekerini yükseltir. Vücudumuz ise şeker denizi içinde yüzerken (insülin eksikliği nedeniyle kullanamadığı için) şekersizlikten, enerji üretmek için yağları ve kasları yakar. Çünkü şekeri kullanması için gerekli anahtar olan insülin e



Diyabet ve Vitaminler
Vitaminler, beden işlevlerinin birçoğunda önemli rol oynayan bileşiklerdir. Vücudumuzdaki kimyasal olayları kontrol eden enzimlerin çalışabilmesi için vitaminlerin yeterli miktarlarda bulunması gerekir. Eksikliği halinde bu olaylar aksar. Ancak vitaminler vücut dokularının yapıtaşı değildir. Örneğin, D vitamini kemik dokusunda molekül olarak yer almaz, ancak kemiğin yapımını düzenler.
Bazı istisnalar dışında vücudumuzda yapılamadıkları için vitaminlerin dışarıdan alınması zorunludur. Düzenli ve doğru beslenen kişilerde kolay kolay vitamin eksikliği oluşmaz. Yeterli gıda almayıp bunun yerine çeşitli vitamin haplarını kullanmak çok yanlıştır. Çünkü vitamin tabletleri asla sağlıklı beslenmenin yerini almaz.
Vitaminler iki gruba ayrılır; yağda eriyenler ve suda eriyenler. Yağda eriyenler, A,D, E ve K vitaminleridir. Hayvansal gıdalar bu vitaminlerin başlıca kaynağıdır. Gıdalarla alınan yağda erir vitaminlerin fazlası vücuttan atılmaz, karaciğerde depolanır. Bu nedenle gereğinden fazla yağda erir vitamin alanlarda vitamin zehirlenmesi gelişebilir. Suda eriyen vitaminlerse B ve C grubu vitaminleridir. Bunların fazla miktarları idrarla atılır, vücutta depolanmaz.
Piyasada bulunan vitamin preparatlarının çoğunda kaynak olarak doğal maddeler kullanılır, bir kısmı ise sentetik olarak elde edilir. Bu pereparatar içerdikleri vitaminlerin özelliklerine göre; tablet, çiğneme tabletleri, kapsül, efervesan tablet veya ampül şeklinde bulunabilir. Vitaminleri saklarken ortamın nemli veya sıcak olmamasına dikkat edilirse, üç yıla kadar dayanıklılık sağlanabilir. Vitamin tabletlerinin alış şekli de çok önemlidir. Örneğin, suda eriyen B ve C grubu vitaminler aç karnına alınmamalıdır, aksi halde hızla vücuttan atılır. Vitamin preparatlarındaki miktarlar internasyonel ünite (İU) veya miligram (mg) olarak belirtilir.

A vitamini
Yağda eriyen vitaminler grubundandır. Retinol ve karoten iki önemli A vitamini ön maddesidir. Retinol yalnız hayvansal gıdalarda bulunur. Karoten ise havuç gibi sebzelerde mevcuttur. Derinin ve bazı organların üzerini döşeyen epitel tabakasının devamlılığını, gözün ağ tabakasındaki koni ve basillerin oluşumunu, sperm gelişimini sağlar. Bunun yanısıra embriyonun gelişiminde ve kemik büyümesinde de rol oynar. Eksikliği halinde; gece körlüğü, körlük, göz kuruluğu, deride pullanma ve soyulma, erkeklerde çocuk sahibi olamama gibi bulgular ortaya çıkar. Yetersiz beslenme, yağ emilimi bozukluğuyla beraber olan hastalıkların varlığı ve hızlı büyüme dönemindeki düzensiz gıda alımı A vitamini eksikliğine yol açabilir. Ayrıca sigara kullanan bireylerde de A vitamini yetersizliği görülebilir. Günlük gereksinim erkeklerde 1.000 RE (5.000 IU), kadınlarda ise 800 RE'dir. Gebelik ve süt verme dönemlerinde bu miktarlara 200 - 400 RE eklenmelidir. Doğal A vitamini kaynakları; balık karaciğeri yağı, karaciğer, havuç, yeşil sebzeler, yumurta, süt ve süt ürünleri, margarin ve sarı meyvelerdir. Bir kase haşlanmış ve rendelenmiş havuçta yaklaşık 15.000 IU A vitamini bulunur. A vitamininin fazlası vücuttan atılmaz ve karaciğerde birikir. Bu nedenle birkaç ay süreyle günde 50.000 IU'dan fazla A vitamini alınması zehirlenme belirtilerine yol açar. Bu bilgilerin ışığında bilinçsizce A vitamini almaktan kaçınmalıdır.

E vitamini
Antioksidan bir maddedir ve bu özelliğinin damar sertliği oluşumunu önleyebileceği gösterilmiştir. Günlük gereksinimi 8 - 10 IU'dir. Gebelerde ve emziren kadınlarda bu miktar biraz artar. Bu vitaminin de depolanma özelliği vardır, ancak A vitaminine göre daha düşük düzeylerdedir. Başta karaciğer olmak üzere yağdan zengin tüm dokularda birikebilir. Tahıllar, soya fasülyesi, bitkisel yağlar, brokkoli, Brüksel lahanası, ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzeler, kabuklu buğday ve yumurta, zengin E vitamini kaynaklarıdır. Bu gıdaları düzenli olarak alanlarda E vitamini eksikliği ortaya çıkmaz. Ancak prematüre bebeklere, yağ emilimi bozukluğu olanlara, koroner damar hastalıklarına, ateroskleroza bağlı bacak dolaşımı bozukluğu olanlara, sigara kullananlara ve orak hücreli anemi gibi kan hastalıkları bulunanlara E vitamini desteği yapmak gerekir. E vitamininin yaşlanmayı geciktirici bir etkisi olduğu gösterilemedi. Bu vitaminin fazlası zehirlenmeye yol açmaz.

D vitamini
Güneş ışığı deride D vitamini yapımını sağlar. Günlük gereksinimi 400 IU'dür. Kalsiyum ve fosforun emilimini artırır ve kemik yapımını destekler. Günlük gereksinimi 400 IU'dir. Karaciğerde depolanır. Yağ emilimi bozukluğu, güneşsiz ortamda uzun süre yaşama ve yetersiz beslenme soucu D vitamininin eksikliği ortaya çıkar. Çocuklarda raşitizm, erişkinlerde ise osteomalazi olarak adlandırılan bu tablo ciddi bir iskelet sistemi hastalığıdır ve hemen tedavi gerektirir. D vitamininin günde 5.000 IU'dan fazla miktarda alınması ise zehirlenme belirtilerine yol açar. Balıkta, balık karaciğeri yağında, süt ve süt ürünlerinde yüksek miktarlarda bulunur. Füme edilmiş balıktaki D vitamini kaybolur. Güneş görmeyenlere, süt veren annelere, sütten fakir beslenen çocuklara, menopoz çağında osteoporozu olanlara D vitamini verilmelidir.

K vitamini
Yenidoğan döneminde, bazı antibiyotiklerin uzun süreli kullanımında ve ağır karaciğer hastalığının dışında K vitamini yetersiizliği tablosu oluşmaz. Morarma ve kanamalar yetersizliğin en önemli belirtileridir, ancak düzenli beslenen sağlıklı kişilerde görülmez. Ancak sözü edilen durumlardan biri mevcutsa doktor kontrolünde K vitamini verilir.


C vitamini
Suda eriyen vitaminlerden biridir. Bağ dokunun önemli bir maddesi olan kollajenin yapımında rol oynar. Bu nedenle damar, kemik, diş ve dişeti gibi dokuların büyüme ve devamlılığının sağlanmasında görev alır, yara iyileşmesini kolaylaştırır, enfeksiyonlara direnç sağlar. Ayrıca diyetteki demirin emilimini kolaylaştırır. Günlük gereksinim 60 mg., gebelerde ve süt veren kadınlarda 80 - 120 mg'dir. Sigara kullananların ve yaşlıların C vitamini gereksinimi fazlalaşır. Eksikliği halinde skorbüt hastalığı ortaya çıkar. Ancak bu tablo en az 6 hafta süreyle C vitamini almama sonucu gelişir. Turunçgiller, yeşil sebzeler, domates, patates ve kivi zengin C vitamini kaynaklarıdır. Gıdaların pişirilmesi veya uzun süre havayla teması C vitamininin kaybına neden olur. C vitamini preparatları çok yaygın ve çoğu kez de gereksiz olarak kullanılır. Fazla C vitamininin böbrek taşı oluşumu, ishal ve deri döküntülerine yol açabileceği unutulmamalıdır.

B vitaminleri
B vitaminleri vücudumuzdaki pek çok kimyasal olayda rol oynayan kan hücrelerinin yapımı fonksiyonlarında önemli görevleri bulunan maddelerdir. Eksiklikleri halinde; deride, mukozalarda, sinir sisteminde ve kanda çeşitli bozukluklar ortaya çıkabilir. Ancak düzenli beslenen kişilerde kolay kolay B vitamini eksikliği gelişmez ve diyete vitamin eklenmesine gerek yoktur. B vitaminlerinin fazlası idrarla atılır ve vücutta birikmez. Piyasada bulunan B vitamini preparatlarında genellikle B1, B6 ve B12 vitaminleri birlikte bulunur. Bu üç vitamininin birlikte bulunması her birinin tek tek yararlılığını artırır. Bu kompleks vitaminlerinin strese karşı etkili olduğu ve sinirlilik, unutkanlık gibi yakınmaları ortadan kaldırdığı, dikkati ve zekayı artırdığ gibi görüşlerin ciddi anlamda bilimsel bir temeli bulunmuyor. Nöropatisi olan diyabetiklerde B kompleks tabletlerinin ayaklardaki yanma, uyuşukluk gibi belirtileri azaltabildiği düşünülüyor, ancak bu da kesin olarak ortaya konabilmiş değil. Bütün bu bozukluklar ancak gerçek eksiklik durumlarında gözlenen özelliklerdir.

B1 vitamini (tiamin)
Günlük B1 gereksinimi 10 - 15 mg kadardır, ancak alkoliklerde bu miktar 100 mg'a kadar yükselir. Pirinç, maya, arpa, kabuklu buğday, yer fıstığı, sebzeler ve süt, zengin B1 vitamini kaynaklarıdır. Pişirilmiş, açıkta bırakılmış ve konserve gıdalardaki B1 vitamini düzeyleri düşüktür. Kafein, alkol ve antiasitler gibi bazı ilaçların uzun süreli kullanımı, diyetteki B1 vitamininin emilimini bozar. B1 vitamini yetersizliği ancak alkoliklerde ve beslenme bozukluğu olanlarda ortaya çıkabilir. Beri beri hastalığı olarak da adlandırılan B1 yetersizliğinin en önemli bulguları; el ve ayaklarda uyuşma, ağrı ve his kayıplarıdır. Aynı tablo alkoliklerde de görülebilir. Bu nedenle alkoliklerde, uzun süre yetersiz beslenenlerde, bazı özel kalıtsal hastalıkların varlığında B1 vitamini tedavisi gereklidir.

B2 vitamini (riboflavin)
Günlük gereksinimi 1.5 mg. Düzeyindedir. Gebelik ve süt verme dönemlerinde artabilir. Pişirme, ısıtma ve havayla temas gibi durumlar gıdalardaki B2 vitamininin düzeyini etkilemez, ancak ultraviyole ışınıyla temas bu vitamini parçalar. Süt, karaciğer, böbrek, maya, peynir, yeşil sebzeler, balık ve yumurtada bol miktarda B2 vitamini bulunur. Eksikliğine ancak uzun süre yetersiz beslenenlerde rastlanır ve çok nadirdir.

B3 vitamini (niasin)
Karaciğer, böbrek, et, kabuklu buğday, maya, balık, yumurta, yer fıstığı, avokado ve hurma, zengin besin kaynaklarıdır. Uzun süre niasin'den fakir beslenme durumunda Pellegra hastalığı ortaya çıkar. Bu hastalık; ishal, deri bulguları ve bunamayla karakterizedir. Günde 15 - 20 mg. niasin alınması bu hastalığın önlenmesi için yeterlidir. Piyasadaki B kompleks vitamini tabletlerinin bir kısmında niasin de bulunur.

B6 vitamini (piridoksin)
Eksikliği el ve ayaklardaki uyuşmalar ve his kaybına, böbrek taşı oluşumuna, deri ve ağız içinde yaraların oluşumuna ve kansızlığa yol açar. Diğer vitaminler gibi B6 eksikliğinin de en önemli nedeni yetersiz beslenmedir. Süt, et, yumurta, maya, karaciğer, böbrek, kalp ve lahanada bulunur. Uzun süre saklanmış veya konserve edilmiş gıdalardaki B6 vitamini düzeyi çok düşüktür. Günlük gereksinimi 1.5 - 2 mg. kadardır. Protein ağırlıklı diyetle beslenenlerin B6 vitamini alması önerilir. Ancak bu vitaminin birkaç ay süreyle günde 200 mg.'dan fazla alınması zararlı etkilere yol açar. Bu nedenle doktor kontrolünde alınması önerilir.

B12 vitamini
Kan yapımında rol oynayan çok önemli bir vitamindir. Bazı mide ve ince bağırsak hastalıklarında, ince bağırsak ameliyatı geçirenlerde, diyetteki B12'nin emilimi bozulur ve kısa zamanda sinir sistemi bozukluğuyla beraber seyreden ciddi bir kansızlık ortaya çıkar. Bu hastalığın tek tedavisi B12 vitaminidir. Karaciğer, sığır ve domuz eti, yumurta, süt ve peynirde bulunur. Vejeteryan diyetle beslenenlerde B12 alınması gereklidir.

Folik Asit
Folik asit kan yapımında ve protein metabolizmasında yer alır. Günlük folik asit gereksinimi 400 mcg., gebelerde ise 800 mcg. düzeylerindedir. Yeşil sebzelerde, havuçta, karaciğerde, kayısıda, avokadoda ve esmer buğday ununda bulunur. Uzun süre saklanan ve pişirilmiş gıdalardaki miktarları çok düşüktür. Diyetteki yetersizlik, gebelik, sigara kullanımı ve bazı ilaçlarla tedavi folik asit yetersizliğine yol açar. Kansızlık, folik asit yetersizliğinin en önemli bulgusdur. Ayrıca hamile kadınlardaki eksikliği bebeğin bazı omurga sakatlıklarıyla doğmasına neden olur. Gebelik boyunca folik asit kullanan kadınlarda omurga sakatlıklarının gelişmediği gösterildi. Bilinen bir yan etkisi yoktur, zehirlenmeye yol açmaz.
Biotin ve pantotenik asit ise yine B vitaminleri grubunda yer alan diğer iki maddedir. Bazı kalıtsal hastalıkların dışında biotin eksikliği görülmez. Benzer şekilde pantotenik asit yetersizliğine de rastlanmadı, ancak deneysel koşullarda oluşturulan pantotenik asit eksikliği sindirim sistemi şikayetleri, el ve ayaklarda his kaybı ve uykusuzluğa neden olabilir. Bu konudaki araştırmalar sürdürülüyor.
Normal ve düzenli beslenen kişilerde vitamin eksikliği gelişmesi kolay kolay mümkün değildir. Diyabetiklerde önerilen diyet tümüyle dengeli beslenme kurallarına uygundur ve kesinlikle hiçbir vitamin eksikliği gelişimine meydan vermez. Ayrıca ne insülin ne de kullanılan şeker düşürücü ilaçların diyetteki vitaminlerin emilimi üzerine ciddi etkileri yoktur. Diyabetik kişilerin vitamin eksikliği gelişimi açısından diğer bireylere göre artmış bir riskleri bulunmaz. Vitamin tabletlerini kullanırken bunların da yan etkileri olabileceği gözardı edilmemeli ve hekime danışılmalıdır.

Doç. Dr. Zeynep OŞAR
İç Hastalıkları ve Metabolizma Uzmanı


arwen 22 Nisan 2006 03:33

Bağımlılık kişinin kullandığı madde üstünde kontrolünü kaybetmesi ve onsuz bir yaşam sürememeye başlamasıdır. Bağımlılık bir kez geliştikten sonra, bir daha iyileşmez ve kişinin yaşamı boyunca onunla beraber gelir.
2. İradesiz Kişiler mi Bağımlı Olur?
Herkes bağımlı olabilir. Madde kullanımı kişinin biyolojik yapısında zamanla değişikliklere yol açar ve ara sıra da olsa kullanan kişinin bundan kaçınması mümkün değildir. Madde kullanımının irade ile bir ilişkisi yoktur. Zaten kişiler “Ben kontrol edebilirim” düşüncesiyle başlar, daha sonra bağımlı hale gelir. Onlar da “Benim iradem güçlüdür” gibi bir yanlış inançla yola çıkmışlardır. Kişi maddeyi kontrol altında tuttuğunu, hiç dozu aşmadığını iddia etse de aslında bedeninde farkında olmadığı bir süreç devam etmektedir. Bu yüzden bireysel özellikler ile madde kullanımı arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmak yanlıştır.
3. Ne Kadar Alkol İçmek Risklidir?
Kullanılan alkol miktarını değerlendirmek için "standart içki" tanımını kullanıyoruz. Yarım duble rakı, cin, viski ya da bir kadeh şarap ya da bir bardak bira bir standart içkiye eşittir (şekle bakınız). " Bir standart içki" Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımladığı miktar olan 10-15 gram alkol içeren miktardaki içkidir. Alkolün yan etkilerinin ortaya çıkışı ve kandaki kabul edilebilir düzeyleri standart içki oranları baz alınarak hesaplanmaktadır. Yaşa, cinsiyete ve vücut ağırlığına göre haftalık ve günlük alkol tüketimi sınırları değişmektedir.


4. Esrar, Bağımlılık Yapar mı?
Esrar hem bağımlılık yapıcı, hem de sigaraya oranla daha fazla kanser yapıcı madde içermektedir ve bireyin yaşam kalitesini düşürür. Esrar, bedende yağ dokusunda biriktiğinden hafıza kaybına, öğrenme ve solunum bozukluklarına neden olabilmektedir.
Esrar ile ilgili bilinmeyen gerçekler:
  • <LI class=MsoNormal style="MARGIN-TOP: 6pt; COLOR: black">Esrarı kendileri için bir sorun olmasına rağmen kullanmaya devam edenler %97
    <LI class=MsoNormal style="MARGIN-TOP: 6pt; COLOR: black">İş, okul ve diğer alanlarda kendileri için sorun yarattığını belirtenler %85
    <LI class=MsoNormal style="MARGIN-TOP: 6pt; COLOR: black">Önemli etkinliklerini esrar için bırakanlar %66
    <LI class=MsoNormal style="MARGIN-TOP: 6pt; COLOR: black">Bırakmak isteyen ancak bırakamayanlar %35
  • Çalışmaya alınan kişiler arasında bağımlılık oranı %70
5. Ecstasy Bağımlılık Yapar mı?
Ecstasy’de bağımlılık yapar. Kişi bir süre sonra bu madde olmadan yaşamdan keyif alamaz hale gelir. Ayrıca bilinmeyen bir nedenden dolayı ölüme de neden olmaktadır. Ülkemizde satılan ecstasy’lerin içinde farklı kimyasallar olduğu saptanmıştır
6. Uyuşturucular Bazı Ülkelerde Serbest mi?
Sadece Hollanda’da esrar kullanımı serbest bırakılmıştır. Ancak bunun nedeni esrarın zararsız olması değildir. Hollanda’da esrar kullanımı çok yaygın ve genellikle de diğer uyuşturucu maddelerle birlikte satılmaktaydı. Ülke politikası, bunun önüne geçmek ve kişilerin diğer uyuşturucu maddeleri kullanmalarını engellemek amacıyla böyle bir girişimde bulunmuştur.
7. Ara Sıra Kullanmak Zararlı mıdır?
İnsanlar genelde ara sıra kullanarak başlarlar. İlerleyen dönemlerde daha önceki yaşadıkları etkiyi elde etmek için her seferinde kullandıkları miktarı arttırmak durumunda kalırlar. Bu durum madde talebinin artması anlamına da gelir ki bu da bağımlılığa götüren yoldur. Aralıklı da olsa uzun süre kullanım mutlaka bireyin ruhsal ve kimyasal yapısında değişikliklere yol açar.
8. Herkes Uyuşturucu Kullanıyor ve Onlara Bir Şey Olmuyor! (mu?)

Gerçekte yetişkinlerin ve gençliğin büyük bir çoğunluğu madde kullanmamaktadır. Böyle bir söylemi dile getirmenin amacı genellikle kişinin kendisine yandaş arama çabasından kaynaklanmaktadır. Uyuşturucu kullanan bir kişinin, maddenin kendisine ve çevresine verdiği zararları görmesi zaman alabilir. Maddelerin verdiği zararlar arasında okul başarısında düşme, aile ilişkilerinde kopukluk, arkadaş çevresinin daralması, bedensel ve ruhsal değişiklikler, zamanla üretkenliğin azalması sayılabilir.
9. Arkadaşımın Uyuşturucu Kullanması Beni Etkiler mi?
Eğer kişinin madde alan bir arkadaşı varsa bir süre sonra bundan etkilenmesi olasılığı büyüktür. “Nerden bileceksin yaşadıklarımı, sen hiç kullanmadın ki!” gibilerinden bilinçli ya da bilinçsiz sözlerle yardım etme isteği içindeki kişiyi kullanmaya itebilir. Bu durumu bir girdaba benzetebiliriz.
10. Uyuşturucu Sadece Kullanan Kişiye mi Zarar Verir?
Uyuşturucu kullanımı tüm topluma zarar verir. Bulaşıcı bir şekilde yaygınlaşır. Kara para ve mafya uyuşturucudan beslenir. İnsanlar sömürülür.


GusinapsE 22 Nisan 2006 03:47

Diyabet ve Etkileri
 
Diyabetin Göz Üzerindeki Etkileri

Diabetes Mellitus ( Şeker Hastalığı) vücudun çeşitli organlarını tuttuğu gibi gözü de belli bir süre sonra olumsuz yönde etkilemektedir. Öenmli bir körlük nedeni olan diabetik retinopati tablosu gözde en sık rastladığımız komplikasyondur. On yıllık diyebetlibir hastada bu tablonun oluşam riski %23, yirmi yıllık diyabetik bir hastada ise bu oran %50 –70 arasındadır.
Diyabetik retinopati, göz diplerinde retina tabakasındaki küçük damarlarıntıkanması sonucunda oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 8000 kişi bu hastalıktan dolayı kör olmaktadır. Şeker hastası bir kişinin, sağlıklı bir insana göre 25 misli daha fazla körlük riski taşıdığı bildirilmektedir. Bu yüzden şeker hastalarının özellikle ilk 5 yılda açlık akn şekerlerine, kan lipid ve kolestrol düzeylerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Şeker hastalarının bu nedenle en az, senede 1 kez düzenli olarak göz dibi muaynesi yaptırmaları tavsiye edilmektedir.
Diyabetik retinopatiden sonra daha az oranda oluşan diğer göz komplikasyonları ise; hastalarda çift görmeye ( diplopi) neden olan göz kaslarının felçleri, katarakt, optik nöropati ( göz sinirinin iltihabı hastalığı), glokom ve kırılma kusurlarındaki geçici değişikliklerdir. Kan şekeri büyük dalgalanmalar gösteren hastalar bu yüzden gözlüklerinden pek memnun olmazlar.
Diabetik retinopati ilerleyen bir hastalıktır. Bu hastalık görsel bozukluk ve görme kaybı yapmadan erken teşhis edildiği takdirde Argon lazer tedavisi ile ilerlemesi durdurulabilir. Şeker hastaalarının düzenli olarak göz hekimine göz dibi muaynesi için gitmeleri ve gerekirse güncel tanı yöntemlerinden olan göz anjiyögrafisi yaptırmaları önerilmektedir. Uygun ve etkili argon lazer fotokogülasyon tedavisi bu hastalığın neden olduğu büyük göz içi kanamaları ve körlüğü önemli oranda azaltacaktır.

Diyabet ve Ayak Sağlığı
* Şeker hastalığının kontrolsüz olmasına bağlı olarak sinirlerin harap olması ve bunun sonucunda ayaklarımızı korumamıza yardımcı olan ağrı hissimizin kaybolması. (Ayağımıza batan cisimler canımızı yakmaz, ayakkabı ayağımızı sıkıp yara oluşturduğu halde hiç bir şey hissetmeyebiliriz…)
* Damar sertliğine bağlı ortaya çıkan dolaşım yetersizliği.
* Ayaklarda sinir harabiyetine bağlı (otonomik nöropati) ortaya çıkan deformiteler(Ayakta şekil bozuklukları). Bu deformiteler ayak tabanlarımıza binen yükün dengeli dağılmasını önleyerek tüm yükün bir noktaya binmesine ve bu noktada da yaralar oluşmasına yol açabilir.
* Ayaklarda sinir harabiyetine bağlı (otonomik nöropati) olarak terleme azalır veya kaybolur, bu ayak derisinin kurumasına ve kolay çatlamasına yol açar. Çatlaklar ayak yaraları için uygun zemin hazırlar.
* Ayaklarımızı korumayan, sıkan ve bozulmuş ayak şeklimize uygun olmayan ayakkabılar.
* Ayaklarda sık görülen bir problem olan tırnak ve ayak mantarları ayaklarda ciddi enfeksiyonların oluşumu için zemin hazırlayabilir.


Korunmak için

* Ayaklarınızı her gün kontrol edin. Göremediğiniz yerler için ayna kullanabilirsiniz ya da bir yakınınızın yardımını isteyebilirsiniz.
* Ayaklarınızı her akşam ılık su ile yıkayınız, sonrasında parmak aralarınızı da içine alacak şekilde iyice kurulayınız. Islak bırakmanız parmak aralarınızda mantar oluşmasına yol açabilir.
* Ayaklarınızı yıkayıp kuruladıktan sonra ayaklarınıza nemlendirici krem sürün. Ayak parmak aralarınıza krem sürmeyin.
* Ayak tırnaklarınızı düz olarak ve etinizden önde kalacak şekilde kesin.
* Nasırlar için bir doktora başvurun. Kesinlikle nasır yakısı sürmeyin ve kesici aletlerle temizlemeye çalışmayın.
* Çoraplarınızın lastikleri giyildiğinde iz yapmayacak sıkılıkta olmalıdır. Ayağınızı terletmeyen pamuklu çorapları tercih edin. Sentetik çorapları kullanmayın.
* Çoraplarınızı her gün değiştirin.
* Ayakkabınızın içini her seferinde giymeden önce kontrol edin. İçine ayağınıza zarar verebilecek yabancı cisimler girmiş olabilir.
* Yeni ayakkabılarınızı ayak şeklinizi alana kadar çok kısa sürelerle giyin.(Maksimum 15 dakika)
* Kesinlikle çıplak ayakla dolaşmayın.
* Ayağınızda en küçük bir yara olduğunda doktorunuza başvurun



Diyabet ve Egzersiz
Diyabet tedavisi ve izlenmesini artıracak yöntemlerin geliştirilmesi ve egzersizlerin diyabetikler için de faydalı olduğunun ortaya konulmasından sonra, diyabetik hastaların gittikçe artan bir kısmı sportif aktivitelere katılıyor. Egzersizin özellikle Tip 2 diyabetik hastalar için önemli olan sistemik kan basıncı düşmesi, HDL/LDL oranının yükselmesi ve VLDL’nin azalması gibi olumlu etkileri vardır. Ayrıca insülin duyarlılığını artırıcı etkisi, hipoglisemi riski çok az olan Tip 2 diyabetikler için çok önemlidir.
Tip 1 diyabetik hastalar için de düzenli egzersiz programları desteklenmeli, ancak asla tedavinin bir parçası olarak görülmemelidir. İnsülin tedavisi ve diyete uyumun daha önemli olduğu unutulmamalıdır.

Tip 1 diyabatik hastalarda egzersiz
Tip 1 diyabetik bir hastanın glukoz metabolizması şu faktörlere bağlıdır; insülin dozu, daha önceki metabolik kontrol, otonomik nöropati varlığı ve kalori alımı.

İyi kontrol altındaki bir diyabetik, genellikle 30 - 45 dakikalık aerobik egzersizi iyi tolere edebilir. Tip 1 diyabetiklerin özellikle karaciğerlerinde ve bir ölçüde kaslarında glikojen depoları azalır. Bu nedenle, bu hastaların egzersize dayanıklılığı normal kişilere göre azalır. Tip 1 diyabetiklerde egzersiz sırasında hipoglisemi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Normal insanlarda efor sırasında plazma insülin düzeyleri azalır, ayrıca glukagon ve adrenalin hepatik glukoz üretimini artırarak bu sırada kullanılacak fazla glukozu karşılarlar. Tip 1 diyabetik hastada insülin düzeyi egzersiz sırasında gereken şekilde düşmez. Hatta, eğer son 1 saat içinde insülin enjeksiyonu yapılmışsa, artabilir. Bu yüksek insülin düzeyleri egzersiz sırasında periferik glukoz uptake'ini ve hareket eden kaslar tarafından glukoz oksidasyonunu stimüle eder. Ancak bundan daha güçlü olan etki glukoneojenez ve glikojenoliz yoluyla hepatik glukoz üretiminin inhibe edilmesidir. Kısa süreli egzersizlerde bu etki olumlu olabilirse de, daha uzun süreli olanlarda hipoglisemiye yol açabilir.
Tip 1 diyabetik bir hastanın egzersiz sonrasında hipoglisemi riskinin en yüksek olduğu dönem 6 - 14 saat sonrasıdır. Dinlenme dönemlerinde kas ve karaciğer glikojeni yenilenmelidir. Egzersiz sonrası dönemde azalmış olan kas glikojen depoları ve artmış insülin duyarlılığı, hipoglisemi riskini önemli ölçüde artıran unsurlardır. Ciddi gece hipogilisemisini önlemek için egzersizden sonra insülin ve kalori alımı değiştirilmelidir.
Egzersiz yapan bir diyabetik için en çok önerilen insülin injeksiyon bölgesi karındır. Çünkü ekstremitelere yapılan insülin daha uzun sürede emilir ve bu bölgeler egzersiz sırasında daha çok hareket ettikleri için, buralarda emilim daha düzensiz olur.
Tip 1 diyabetik hastanın egzersiz sırasında insülin sekresyonunu artırma şansı yoktur. Egzersiz sonrasında oluşabilecek bir hiperglisemi daha uzun ve şiddetli olabilir. Kötü kontrol altındaki ve/veya ketonürik hastada egzersiz glukoz uptake'inin bozulmasına, lipofiz ve ketogenezin ve hepatik glukoz üretiminin artmasına yol açabilir.

Tip 2 diyabetik hastada egzersiz
Egzersiz tip 2 diyabetik için kilo kaybı, diyet ve oral antidiyabetikler veya insülinle birlikte bir tedavi yöntemidir. Egzersiz periferik insülin duyarlılığını, insülinin reseptörüne bağlanmasını artırarak ve obeziteyi azaltarak hipoglisemi kontrolüne yardımcı olur.

Egzersiz, insülinin adipositlere bağlanmasını artırır ancak myositlere bağlanması üzerine etki göstermez. Her iki hücre için de glukoz transport proteini olan glut - 4 egzersizle artar. Böylece bu hücrelerde glukoz transportu hızlanır ve glisemik kontrol düzelir.
Tip 1 diyabetiklerin tersine, tip 2 diyabetiklerde egzersizle hipoglisemi genellike görülmez Çünkü endojen insülin düzeyleri genellikle iyi korunur. Ancak insülin kullanan tip 2 diyabetiklerin egzersizle kan şekeri regülasyonları bozulabilir. Bunlarda ilaç / insülin dozunu azaltmak ve / veya karbonhidratlar alımını artırmak gerekebilir. Yine de hastaların endojen insülin salınımlarını, azalan glukoz düzeyleriyle paralel olarak azaltma yetenekleri korunduğu için ağır hipoglisemi genellikle görülmez.

Doç. Dr. Taner DAMCI
İç Hastalıkları ve Metabolizma Uzmanı


Mystic@L 22 Nisan 2006 07:50

Kışın tuzdan uzak durun...

Yazın terlemeyle vücuttan dışarı atıldığı için zararsız olduğu düşünülen tuzun, kış aylarında kalp hastaları üzerinde sağlık risklerine neden olabiliyor

Konuyla ilgili bilgi veren Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Hüseyin Telli, vücudun, ihtiyacı olan tuzu, sebze ve meyvelerden doğal olarak karşıladığını, bu nedenle dışardan tuz almaya gereksinim olmadığını söyledi.
Türk insanının, geleneksel damak tadı nedeniyle yemekte tuz oranının genelde fazla olduğunu belirten Prof. Dr. Telli, fazla tuz tüketim alışkanlığının ise toplumdaki kalp-damar hastalıklarını artırdığını vurguladı.
Yemekte tuz kullanımının tümüyle yanlış olduğunu ve yemeklerin az tuzlu ya da tamamen tuzsuz olması durumunda vücudun hiçbir eksiklik hissetmeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Telli, şunları kaydetti:
''Sofralarda ve yemeklerde kullandığımız tuz, güçlü çözücü özelliğe sahip sodyum klorür maddesinden oluşur. Aynı zamanda su ve nem çekme özelliği olan tuz, bu yanıyla damarlarda dolaşan kanın akışkanlığını artırır. Kanda bulunan yüksek tuz oranı, terleme ya da bir başka nedenle azalmadığı takdirde, kalbin kan pompalama hızını dengede tutması güçleşir. Kanın normalden daha az ve fazla pompalanması damar çeperine uygulanan basıncın azalmasına ya da artmasına yol açar. Bu durum ise tansiyon ve kalp rahatsızlıklarının en büyük nedenlerinden biridir.''


arwen 22 Nisan 2006 23:51

Akupunktur gerçekten yararlı mı?
Alternatif tıp için harcanan paralar, ABD'de neredeyse tüm ülkenin sağlık harcamaları kadar yüksek. Alternatif tıbbın bu kadar ilgi görmesi ve gösterdiği olumlu etki, son yıllarda hekimlerin de ilgisini çekiyor. Ve alternatif tıp yöntemleri modern tıp tarafından inceleniyor.
Günümüzde tüm dünyada yaygın uygulanan tedavi seçeneklerinden akupunktur, geçmişi 2000 yıl öncesine dayanan geleneksel Çın tıbbının bir uygulamasıdır.
Akupunktur, aromaterapi, ayurveda, şifalı bitkilerle tedavi, masaj, meditasyon, müzik, karaciğer temizleme tedavisi gibi beslenme tedavileri, reiki, geleneksel Çin tıbbı gibi seçenekler, bilimsel tedavilere alternatif olarak sunulan tamamlayıcı tedaviler arasında yer alıyor.
Çinde iğne ve ısı anlamına gelen Chen-chin ile adlandırılan bu tedavi yöntemi, Batıda akus (iğne) ve punctura (batırmak) sözcükleri birleştirilerek, akupunktur olarak adlandırılmıştır. Akupunktur, vücutta bulunan özel noktalara iğne ve benzeri uyaranlarla yapılan ve her hasta için mutlaka o hastaya özel bir program gerektiren, tamamlayıcı bir tedavidir. Ortalama olarak 15 seans gerekmektedir.
70 li yıllarda yaygınlaşan akupunktur, Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği 80 den fazla hastalığın yanısıra alkol ve sigara bağımlılığında da başarıyla uygulanmaktadır. Örneğin Amerika'da yapılan bir araştırma da hamile kadınlarda görülen depresyonun akupunktur sayesinde engellendiğini ortaya koymuştur.
Akupunktur metalik, saç teli kalınlığında özel iğneler yardımı ile yapılır. Akupunktur yaptıran hastalar arasında yapılan ağrı anketleri sinek ısırması olarak tarif edilen bir ağrının varlığından bahsetmemektedir..Akupunktur olan hastalar tedavi sonunda enerji ile doldukları ve sakinleştiklerini ifade etmişlerdir.

AKUPUNKTUR
ile uğraşan hekimlere akupunkturist denir. Sağlık Bakanlığından onaylı sertifikalı hekimler tarafından steril koşullar altında yapıldığında herhangi bir sorun oluşturmamaktadır. Akupunkturun hangi hastalıkların tedavisinde kullanıldığı akupunktur tedavisi düşünenlerin en çok merak ettiği konular arasında gelir. Akupunktur organizmanın kendi kendini tedavi ettiği bir metottur ve en önemli özelliği yan etkisinin olmamasıdır. Bu tedavi metodunu üç ana başlık altında toplayabiliriz:
Dünya sağlık örgütünün belirlediği çeşitli hastalıkların tedavisi (örneğin migren, fibromiyalji ) Analjezi-anestezi (ağrı kesici tedavi) Alışkanlık tedavisi (örneğin sigara ve alkol bağımlığı, kilo kontrolü)
Southampton ve Londra Üniversitesi'nde yapılan incelemeler akupunkturun beyinde etkili olduğunu ortaya koydu. Sadece İngiltere'de yılda iki milyon kişinin akupunktur tedavisi gördüğünü ve bu sayının gittikçe arttığını belirten yetkililer bu iğneler sayesinde acının ortadan kaldırıldığını ve enerji dengesinin sağlandığı belirtilmiştir.


arwen 23 Nisan 2006 15:50

Kanserli kişinin gevşemeyi öğrenmesi

Kanserli kişide çeşitli korkular olmasının yanı sıra, zihinsel karmaşa da görülebilir. Kanser tedavisi ve yan etkileri ile başa çıkmak kolay olmayabilir. Kişi ayrıca, para, aile ve iş konularında da kaygılanır. Kanser olduğunu öğrenen kişinin gergin, korkmuş ve hatta öfkeli olması normaldir. Gerginlik, baş, mide, sırt ve omuz ağrısı ile sindirim güçlüğü ve uyku bozukluğuna yol açabilir. Uzun süren gerginlik ve endişe hali kişiyi bitkin ve fiziksel olarak hasta yapabilir. Gerginlikle başa çıkmayı öğrenmek olasıdır. Bu bilgi notunda bazı başa çıkma yöntemleri önerilmektedir.
Hastalığınız hakkında bilgi sahibi olunuz
Kanser ve tedavisine ilişkin bilgilenmek yararlı olabilir. Hastalığın yan etkilerini ve bu konuda yapılabilecekleri öğreniniz. Birçok kişi, kanser hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olunursa, hastalığın o ölçü de ‘denetleneceğini’ düşünmektedir. Bu bağlamda, tedavi, parasal durum ve diğer birçok konuda daha bilinçli karar verebilirler.
Başkalarının başına gelenin sizin iç in geç erli olmayacağını lütfen unutmayınız. Beklentileriniz konusunda size gerekli bilgiyi yalnızca doktorunuz verebilir.
Kanser hakkında konuşma
Size ilk kez kanser olduğunuz söylendiğinde, bu konuda konuşmak istemeyebilirsiniz. Bir başkası ile konuşulduğunda, sorunun üstesinden gelmek çok daha kolaydır. Konuşma, çoğunlukla sorunların üstesinden gelmede yeni yöntemler bulmalarında kişilere yardımcı olur. Konuşma ayrıca, korku ve duyguların paylaşılmasında da yararlıdır.
Kişiler güvendikleri bir kişi ile konuşma ihtiyacı duyarlar. Bu, bir aile bireyi ya da arkadaş gibi yakın biri olabilir. Ayrıca, bir doktor ya da hemşire veya başka bir sağlık uzmanı, destek görevlisi ya da dini danışman da olabilir. Bazı kişiler, bir psikolog ya da sosyal görevliden danışmanlık hizmeti almayı tercih edebilirler. Bir danışman bulmada yardıma ihtiyaç duyarsanız, kanser bilgi hattımızı arayınız.
Kanser destek grubuna katılınız
Kanser destek grubunda kişiler, kendileriyle benzer durumda olan diğer kişilerle tanışır, hastalıkla nasıl başa çıktıkları konusunda konuşur ve deneyimlerini paylaşırlar. Birçok grupta, katılımcılara ayrıca, gevşeme teknikleri, meditasyon ve problem çözme yöntemleri de öğretilmektedir. Dilinizi konuşan kişilerin oluşturduğu bir kanser destek grubu olabilir. Kanserle Yaşama Eğitim Programı’na katılabilirsiniz. Bu programda kanser ve başa çıkma yöntemlerine ilişkin bilgi verilmektedir. Bu program birkaç hafta sürmektedir. Hastane sosyal görevlisinden bu konuda bilgi alabilirsiniz.
Egzersiz ve uyku
Egzersiz kişinin kendini daha iyi hissetmesi ve gevşemesinde yardımcı olabilir. Bazı kişiler iç in yavaş koşu yararlı olabilir. Bazıları ise, yürüyüş, yüzme ya da diğer etkinlikleri tercih edebilirler. Kanserli kişilerin, yeni bir egzersize başlamadan önce doktorlarına danışmaları gerekir. Gevşeme teknikleri kişinin uyku uyumasında yardımcı olabilir. Doktor, kişilere, uyku sorunları olduğunda, yardım almak için nereye başvuracaklarını söyleyebilir.


ahmetseydi 24 Nisan 2006 15:13

Haber başlıklarımız: 'Sigara içmek beli de vuruyor', 'Bu hapı yutan derin uyuyacak', 'Eşi hasta olanın ölüm riski artıyor'

Aspirin kalbe de beyne de yararlı

Amerikan Tıp Derneği'ne göre, Aspirin erkeklerde miyokard enfarktüsü tehlikesini yüzde 32, kadınlarda ise beyin-damar hastalığı riskini yüzde 17 azaltıyor. Duke Üniversitesi'nin yaklaşık 95 bin erkek ve kadınla yaptığı araştırma da, Aspirin'in hem erkek hem de kadınların kalp sağlığına iyi geldiğini gösterdi. Her gün bir Aspirin içen kadınların kalp krizi ya da beyin kanaması geçirme riski, içmeyenlere oranla yüzde 12 daha az.



Prostat kanserine karşı kimyon!

Kimyonun, prostat kanserini önleyici etkisi olduğu ortaya çıktı. ABD'nin New Jersey eyaletindeki Rutgers Üniversitesi'nde kimyonun, tek başına veya sebzelerle birlikte pişirildiğinde prostat kanserinin tedavisi ve önlenmesi için potansiyel bir etkisi olabileceğini açıklandı. Daha önce de kimyonun cilt ve göğüs kanseri hücreleri ile Alzheimer'ın gelişimini önleyici etkisi olduğu açıklanmıştı.



Sigara içmek beli de vuruyor

Sigara tiryakilerinin, sigara içmeyenlere oranla bel hastalıklarına yakalanma riskinin yüzde 27 daha fazla olduğu bildirildi. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Mahir Gülşen, sigaranın omurilikteki disklere oksijenin daha az gitmesine neden olduğunu belirtti. Gülşen, "Sigara, bel ağrılarının yanı sıra vücudun herhangi bir bölgesinde oluşan yaraların da iyileşmesini geciktiriyor" dedi.



Bu hapı yutan derin uyuyacak

İngiliz bilim adamları, kullananların iki saatlik uykuyla sabahları, bütün bir gece boyunca uyumuş kadar zinde uyanmalarını sağlayan bir ilaç geliştirdi. The Sun gazetesinin haberine göre ilaç, kullanan kişiyi derin bir uyku durumuna geçiyor ve normal bir uykudan daha fazla dinçleştiriyor. Haberde yakın gelecekte insanları birkaç gün boyunca uyumadan ayakta tutacak ilaçların da üretileceği belirtildi.



Eşi hasta olanın ölüm riski artıyor

ABD'de yapılan bir araştırma, hasta eşlerin karı ya da kocalarını da hasta ettiklerini ortaya koydu. New England tıp dergisinde yayımlanan araştırma kapsamında, 9 yıldan fazla süreyle 518 bin 240 yaşlı çiftin kayıtları incelendi. Araştırma, eşleri hastaneye kaldırılan erkeklerin ölme olasılığının normalden yüzde 4.5, kadınların da yüzde 3 daha fazla olduğunu gösterdi. Hasta eşin ölmesi durumunda da erkeklerin, kaza, intihar, enfeksiyon ya da var olan rahatsızlıklardan ölme riski yüzde 21'e, kadınların ise yüzde 17'ye yükseliyor. Eşi akli dengesini yitiren erkeklerde ölüm riskinin yüzde 58'e, kadınlarda da yüzde 77'ye çıkıyor.


Mystic@L 24 Nisan 2006 19:52

Bilgisayar ve İnsan Etkileşimi

İnsanın bilgisayarla etkileşimini üç düzeyde ele almak mümkündür. Birinci düzeyde kullanıcının bilgisayarla fiziksel etkileşimi yer alıyor. Klavyenin tuşlarına dokunmak (klavyenin ergonomisi), mouse, touchpad vb veri giriş araçlarının kullanımı ve çıktı donanımının kullanımı gibi fiziksel düzeydeki etkileşim yer alıyor.

İkinci düzeyde, bireyin yaşamında bilgisayar ve internet gibi ortamların etkisi yer alıyor. Bu düzeyde etkileşim bireyin bilgisayar kullanma becerisinden, bilgisayarın bireyin yaşamı üzerindeki etkilerine kadar bir çok psikolojik ve teknik konuyu içeriyor. Internette sörf yapmak, sohbet odalarına katılmak (chat), haber gruplarını izlemek, bilgisayar programları yazmak, bilgisayarda müzik dinlemek vb konular bireyin bilgisayarla etkileşimi olarak ele alınabilir.

Üçüncü düzeyde toplumun veya toplulukların bilgisayarla etkileşimi konuları yer alıyor. Bilgisayar ve internetin yaygınlaşması ile gelişen yeni iletişim ve veri paylaşma modelleri, bilgisayar ağlarının şirketler üzerindeki etkileri, bilişim yatırımlarının şirket veya ülke üretkenliklerine katkısı konuları toplumun bilgisayarla etkileşimi olarak değerlendirilebilir.



arwen 25 Nisan 2006 00:21

Bilgisayar Gözleri KurutuyorGözyaşı görme fonksiyonunun tamamlanması için hayati önem taşıyor. Bu nedenle göz kuruluğu bulunanlara, damlalarla suni gözyaşı kullanmaları tavsiye ediliyor.

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı ve Uluslararası Gözyaşı Hastalıkları Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Suat Hayri Uğurbaş, uzun süre bilgisayar karşısında iş yapanların göz kırpmayı unutmasının, gözlerde kuruluğa neden olduğunu söyledi. Doç. Dr.Uğurbaş, 1-3 Nisan tarihlerinde İspanya’nın Madrid kentinde yapılan Uluslararası Gözyaşı Hastalıkları Derneği’nin kongresinde, göz kuruluğu konusunda da görüş alışverişinde bulunulduğunu ifade etti.

Göz kuruluğunun yaşa, kullanılan bir ilaca, beslenmeye ve vitamin eksikliğine bağlı olabileceğini belirten Doç. Dr. Uğurbaş, şöyle konuştu:.

“En sık karşılaştığımız problemlerden biri de teknolojik aletlerin kullanılmasına bağlı gelişen göz kuruluğudur. Genellikle gözümüzü ritmik olarak 10 saniyede bir kırparız. Ancak bilgisayar ekranına dikkatli şekilde baktığımızda bir süre sonra göz kırpmayı unutuyoruz. Uzun süre bilgisayar karşısında iş yapanların göz kırpmayı unutması gözyaşını buharlaştırarak gözlerde kuruluk oluşmasına neden oluyor. Bu da gözde yanmalar, kızarıklıklar ve batma hissine yol açıyor. Özellikle gözyaşı az seviyede bulunanlarda kuruluk daha fazla olabiliyor.”.

Gözyaşının görme fonksiyonunun tamamlanması için hayati önem taşıdığını ifade eden Doç. Dr. Uğurbaş, “Gözyaşı, gözü dış etkenlerden korur. Göz kuruluğu bulunanlara damlalarla suni gözyaşı kullanmalarını tavsiye ediyoruz” dedi..


GusinapsE 25 Nisan 2006 02:52

İnsülin
 
İnsülin Nedir?

İnsülin, pankreasın beta hücrelerinde üretilen ve kan şekerini düşürmeye yarayan bir hormondur.
Yemek ile almış olduğumuz karbonhidratlar, sindirim sistemi tarafından en küçük parçaları olan glukoza parçalanırlar. Glukoz, hücrelerin en önemli enerji kaynağıdır. Sindirilerek kana karışan glukoz tarafından uyarılan pankreas, glukozun hücre içine (kas, karaciğer, yağ dokusu) girmesini sağlayan insülin adlı hormonu üretmeye başlar.
Sindirim sonrası insülin ve glukoz damarlarda dolaşmaya başlar. Hücre çeperinde bulunan insülin reseptörleri ile anahtar-kilit ilişkisi oluşturan insülin, glukoz kapılarının açılmasına ve glukozun hücre içine girmesini sağlar. Bu şekilde glukoz enerji kaynağı olarak kullanılabilir hale gelir.


İnsülin Direnci
İnsülin direnci, hedef dokuların (kas, karaciğer ve yağ dokusu) insüline olan cevabının azalmasıdır. İnsülin direncinin, tip 2 diyabetin gelişmesinin altında yatan primer defektlerden biri olduğu düşünülmektedir. Tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık %85'inde insülin direnci vardır.
İnsülin direncinin genetik komponentlere bağlı olduğu düiünülmektedir. Ancak obezite, yaşlanma ve sedanter yaşam biçimi gibi edinilen faktörlerin, insülin direncinin gelişimine ve sonuçta tip 2 diyabete katkıda bulunduğuna inanılmaktadır.
İnsülin direnci, kas ve yağ dokusuna glukoz alımını bozar ve karaciğerin glukoz üretimini arttırır.


İnsülin Direncinin Sonuçları
Karaciğer, kas ve yağ dokusuna glukoz alımı azalır.
Karaciğer tarafından glukoz üretimi artar.
Bunun sonucunda kan şekeri yükselir (hiperglisemi oluşur).
İnsülin direnci, insüline bağımlı glukoz alımında ve kullanımındaki bozukluk, glukozun kas ve karaciğerde glikojen şeklinde insülin-bağımlı depolanmasında azalma olarak kendini göstermektedir.
İnsülin direncine reseptör düzeyinde defektler neden olmaktadır. Post-reseptör insülin direnci, anormal sinyal transdüksiyonu ile ilişkilidir. Reseptör düzeyinde insülin direncine, azalmış reseptör sayısı ya da insülinin bağlanmasındaki azalma neden olmaktadır. Pre-reseptör insülin direnci, tipik olarak anormal insülin ya da anti-insülin antikorlarının sonucudur. Böylece insülin, insülin reseptörlerine bağlanamaz ve insülin yanıt dizisi başlamaz.


İnsülin Direnç Sendromu
Diyabetik olmayan bireylerde, insülin direncinin, ileride gelişebilecek tip 2 diyabetin önceden tahmin edilebilmesinde önemli bir rolü vardır. Buna ek olarak insülin direnci, artan kardiyovasküler risklere işaret olarak kabul edilen, metabolik bozukluklarla birliktelik göstermektedir.
"İnsülin Direnç Sendromu" veya "Sendrom X" olarak bilinen bu durum, hiperinsülinemi, hiperglisemi, hipertansiyon ve dislipidemiyi (düşük HDL düzeyleri, artmış serbest yağ asidi düzeyleri ve hipertrigliseridemi) içermektedir.
İnsülin direnci sendromuyla birlikte olan bu metabolik bozuklukların ve hipertansiyon ile dislipidemi gibi makrovasküler durumların,aynı zamanda tip 2 diyabetli hastalarda kardiyovasküler komplikasyonlar için bağımsız risk faktörleri olduğu gösterilmiştir.


İnsülin Tedavisi
Günümüzde diyabetik hastalar için hedefimiz kan şekeri değerlerini normal değerlere getirebilmektir. İnsülin tedavisinin amacı vücutta eksik olan insülin'i yerine koyarak kan şekeri kontrolünü sağlamaktır. İnsülin bağımlılık yapmaz. Vücudumuzda insülin eksikliği olduğu müddetçe insülin kullanmamız gereklidir. Genellikle vücudumuzda insülin ihtiyacı başladığında pankreasın insülin üreten dokusunun (* hücreleri) en az %80'i harap olmuştur ve harap olan pankreasın insülin üreten dokusu (* hücreleri) ne yazıkki kendini yenileyemez. Bu nedenle vücudumuzda yeterince üretilemeyen bu hormonu insülin enjeksiyonları ile dışarıdan sürekli yerine koymamız gerekir.

Yeni tanı Tip 1 diyabetiklere, hastanın uyumu da göz önüne alınarak günde 2-4 kez olmak üzere insülin enjeksiyonu önerilir. Tip 2 diayabetik hastalarda kan şekeri kontrolüne ve diğer sağlık problemlerine göre günde 1 ile 4 defa insülin kullanımı gerekebilir. Hastalar kendi enjeksiyonlarını kendileri yapar ve evde kan şekerlerini glukometre ile takip ederek insülin dozlarını ayarlarlayabilirler.
Türkiye'de çeşitli insülin türleri mevcuttur. (Şişeler) Flakonlar Mart 2000 tarihine kadar 40 IU/ml insülin içermekteydi ve buna uygun kırmızı kapaklı U-40 yazılı insülin enjektörleri ile birlikte kullanılmaktaydı. Ancak Mart 2000'den sonra flakonların yoğunluğu 100 (ünite)IU/ml'e yükseltildi ve bu şişelerin kapakları turuncu renk olarak satışa sunuldu. Turuncu kapaklı bu şişelerin içindeki insülin daha yoğun ve mutlaka turuncu kapaklı bu şişeler için hazırlanmış yine kapakları turuncu olan U-100 insülin enjektörleri ile yapılması gerekir. (Şekil bununla ilgili tanıtıcı broşür) Turuncu kapaklı 100 IU/ml insülin içeren şişelerdeki insülini turuncu kapaklı enjektörlerinizle yaparken doz değişikliği yapmanıza gerek yoktur. Daha önce 18 ünite (IU) yapıyorsanız, yine turuncu kapaklı enjektörle 18 üniteyi turuncu kapağını açtığınız 100 (ünite)IU/ml'lik şişeden çekeceksiniz. Turuncu kapaklı 100 IU/ml insülin içeren şişelerdeki insülini eski kırmızı kapaklı enjektörlerinizle yaparsanız ikibuçuk kat daha fazla insülin yapmış olursunuz. Bu da kan şekerinizin normal değerlerin altına düşmesine yol açabilir.

Orta etkili insülinlere de (NPH) İnsulitard HM, Humulin N örnek verilebilir. Bunun dışında iki insülin türünün değişik oranlarda karışımlarını içeren Mikstard HM veya Humulin M insülinler mevcuttur (70/30= %70 NPH, % 30 Kristalize insülin içerir). İnsülin kalemleri ile kullanılan insülinler 100 IU/ml'de insülin içerirler, kartuş formundadırlar ve sadece kalem ile uygulanabilirler. İnsülin enjektörleri ile uygulanmaları kesinlikle önerilmez.



ahmetseydi 25 Nisan 2006 10:47

Zindelik için kahvaltı şart
 
Günde 8 saat uyuduğunuz halde kendinizi yorgun hissediyor, çabuk yoruluyor, hafıza sorunları mı yaşıyorsunuz? O zaman beslenme sisteminizi gözden geçirin ve güne mutlaka kahvaltıyla başlayın


Yemek yeme alışkanlıklarımız, zihinsel ve bedensel faaliyetlerimizi etkiler. Sağlıksız beslenme, düşünme ve kavrama yeteneğinin azalmasına, hatta hafıza kayıplarına neden olur.

Günde 8 saat uyuduğunuz halde kendinizi yorgun hissediyor, çabuk yoruluyor, hafıza ve düşüncenizde azalma görüyorsanız mutlaka yemek yeme alışkanlıklarınızı gözden geçirin.


En önemli öğün
Beynin performansı söz konusu olunca en önemli öğün 'kahvaltı'. Her gün düzenli olarak kahvaltı yapan kişiler, diğerlerine oranla daha başarılı ve verimli.
Kahvaltı alışkanlığına sahip olmayanlarda ise konsantrasyon güçlüğü, yorgunluk ve bitkinlik gibi problemler ortaya çıkıyor.


Ayrıca, 'sağlıklı bir kahvaltının' yaşlanmayı geciktirdiği, yaşlılık döneminde ortaya çıkması muhtemel bellek ve algı kusurları ile kas zayıflıklarına engel olduğu da araştırmalarla ortaya konuldu.


Çocuklar için 'mutlaka'
Okul hayatında kahvaltının önemi daha da fazla. Gelişim sürecini henüz tamamlamamış bireylerin hızlı değişimleri, yeterli ve dengeli beslenmeyle desteklenmelidir. Gerekli olan karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve minerallerden oluşan besin öğelerinin doğru öğünlerde yeterli miktarlarda alınmaması, bağışıklık sistemini zayıflatır.


Düzenli kahvaltı eden çocukların, derslerdeki motivasyon, fiziksel ve zihinsel performans açısından yüksek başarılı oldukları tespit edilmiştir.

B vitamini çok önemli
Hafıza ve zekâ gelişimi açısından B vitaminleri içeren yiyecekler ilk sırada gelir. B vitaminleri, beyni strese karşı da korur. Vitaminin eksikliği ise yorgunluğa, hafıza ve zekâ performansının zayıflamasına neden olur.

Kuru baklagiller, kırmızı et, ayçekirdeği, balık, yoğurt, süt, peynir, yeşil yapraklı sebzeler, tavuk eti, hindi, yerfıstığı, muz, kavun, brokoli, ıspanak, domates, yumurta, kavun ve enginar B grubu vitaminince zengin besinler arasında yer alır.

Demirsiz olmaz!
Demir de beynin beslenmesi için hayati önem taşır. Özellikle oksijenin beyne taşınması ve beyin tarafından kullanılmasını sağlayan kandaki hemoglobin ve alyuvarların oluşumunda demire ihtiyaç duyulur. Tüm kırmızı etler, kuru baklagiller, koyu yeşil sebzeler, kurutulmuş meyveler, domates ve pekmez, demir açısından zengin yiyeceklerdir.


Misafir 25 Nisan 2006 10:55

SADECE REJİM DEĞİL, YAŞAM TARZI
Türkiye’de her 5 erkekten ve her 3 kadından birinde obezite görülüyor.
Çocuklarda obezite görülme sıklığının giderek artması ise bu oranların gelecekte daha da yükseleceğini gösteriyor. Obezite sorununu aşmanın tek yolu ise, bilinçli ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemekten geçiyor.

Obezite, halk arasında bilinen adı ile şişmanlık, vücudumuzdaki yağ miktarının genel ya da bölgesel olarak fazla olması anlamına geliyor. Bu da, besinlerle dışarıdan alınan enerjinin, vücutta metabolizma ile yakılan ve fiziksel aktiviteyle harcanan enerjiden fazla olmasıyla gerçekleşiyor. Şişmanlığa çoğunlukla güzellik ve estetik kaygılarla yaklaşılsa da aslında obezite kronik bir hastalık. Üstelik birçok başka hastalığa zemin hazırlayan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Ülkemizde obezite görülme sıklığı yüzde 25. Fazla kilolu kişilerin oranı ise yüzde 55-60 civarında.

Kardiyovasküler sistem, solunum sistemi, sindirim sistemi, iskelet sistemi ve endokrin sistemi üzerinde obezitenin kaçınılmaz etkileri olduğunu belirten Acıbadem Hastanesi Bakırköy’den Diyetisyen Müge Aksu, obezitenin bir çok hastalığın oluşumunda doğrudan etkili olduğunu vurguluyor.

“Obezite, kalp hastalıkları, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon oluşumunda etkin. Örneğin obez kadınlarda kardiyovasküler hastalıklardan ölme riski, obez olmayan kadınlara göre 4 kat daha fazla. Ayrıca safra kesesi hastalıkları, mide ve reflü rahatsızlıkları, mide fıtığı, gut hastalığı, eklem rahatsızlığı, adet düzensizlikleri, kısırlık gibi pek çok rahatsızlığı da beraberinde getirebiliyor. Kadınlarda rahim ve meme kanserleri, erkeklerde prostat, rektum ve kolon kanserleri obeziteden etkilenen kanser türlerinin başında geliyor” diye anlatıyor Aksu obezitenin sebep olduğu hastalıkları.

Obezite aynı zamanda kişinin yaşam kalitesini de doğrudan olumsuz etkileyen bir hastalık. Örneğin uyku apnesi denilen ve yeterli nefes almayı engelleyen, uykuda solunum bozukluğu hastalıklarına da neden olabiliyor.

Vücut yağ dağılımı özellikle tip 2 diyabet hastalığının oluşumunda önemli bir etken. Çünkü vücut yağ oranının artmasıyla birlikte diyabet görülme riski de artıyor. Obezitenin diyabet hastalığının oluşumunda yaklaşık yüzde 75 gibi oldukça yüksek bir etkisi var. Çünkü her iki hastalığın da temelinde beslenme bozukluğu yatıyor. Obez bireylerin yüzde 80’inde ise tip 2 diyabet görülüyor.

KİMLER OBEZ SAYILIYOR?
Obezite tanı kriterlerinin başında beden kitle indeksi geliyor. Beden kitle indeksi vücut ağırlığının boyun karesine bölünmesiyle ortaya çıkan bir değer. Bu değer 30’un üzerinde ise yaş, cinsiyet farkı gözetmeksizin kişi obez olarak değerlendiriliyor. Erkeklerde bel çevresi 94 cm üzeri riskli, 102 cm üzeri de obez olarak kabul ediliyor. Kadınlarda ise 80 cm üzeri riskli grup sayılırken 88 cm üzeri obez kabul ediliyor. Bir diğer kriter ise bel ve kalça oranı. Bel ölçümü kalça ölçümüne bölündüğünde erkeklerde 0.95 kadınlarda ise 0.8 obezite sınırı olarak kabul ediliyor.

Diyetisyen Müge Aksu, obezite oluşumunda akla ilk gelen genetik faktörler olsa da, oluşumu çoğunlukla çevresel ve sosyal faktörlerin ortaya çıkardığını ve artırdığını da ekliyor. Bugün, kilo artırıcı etkisi olan ya da kiloyu etkileyen 25’den fazla genin tespit edildiğini söyleyen Aksu, obezitenin tek sebebi olmasa da hala bir numaralı sebebinin genetik faktörler olduğunu da vurguluyor.

OBEZİTE NEDEN OLUŞUR?
Meslek, eğitim, sosyal konum ve çevre gibi bireysel ve sosyal faktörler önemli yan etkenlerden bazıları. Şehirleşme, modernleşme gibi yaşam şekilleri evde yemek yapmaya vakit ayıramayan, pratik ama enerjisi yüksek besinlere yönelen bireyler yaratıyor. Alkol tüketimi, sigarayı bırakma ya da fiziksel aktivitenin azlığı gibi davranışsal faktörler de obeziteyi artırıcı etkilere sahip. Günümüzde otomobil, çamaşır makinası, bulaşık makinası ya da televizyon gibi günlük hayatımızda sıkça kullandığımız aletlerin mekanik olması bizim daha az hareket etmemizin başlıca nedeni. Gün içinde aktivitede bulunmayınca vücudumuzun çalışma hızı düşüyor. Ekstradan yüksek enerjili besinler tüketince de obezite bireyler için kaçınılmaz oluyor.

Diyetisyen Müge Aksu özellikle son dönemde çocuklardaki obezite oranının artmasına dikkat çekerken, çocukların da benzer davranışlar yüzünden obeziteye davetiye çıkardığını vurguluyor. “Fast food tarzı beslenmeye alışan, televizyon ve bilgisayar karşısında saatlerini geçiren çocukların sayısı o kadar fazla ki. Televizyon reklamlarının da etkisi büyük. Çünkü çikolata ve şekerli besin reklamlarının sayısı oldukça yüksek. Bu tip besinlere günümüz çocukları çok daha kolay ulaşıyor” diyen Aksu, yağ oranı, şeker oranı ve enerjisi yüksek hazır gıdalarla beslenmenin obezite oluşumunda önemli bir etken olduğunu belirtiyor. Örneğin hazır çorbalar, çikolata, şekerlemeler, fast food tarzı yiyecekler, kızartmalar ve kavurmalar oldukça zararlı besinler. Salam, sucuk, sosis, pastırmaların ise yağ oranı çok yüksek. Çocuklar tarafından çok tüketilen mayonez ise tam bir yağ deposu. Kola gibi gazlı içecekler ise boş kalori denen ve sadece günlük aldığımız enerji miktarını artıran içecekler grubuna giriyor.

OBEZİTENİN DAVRANIŞSAL TEDAVİSİ
Obezitenin oluşumunu engellemenin ya da tedavi etmenin birincil koşulu kişilerde kalıcı davranış değişikliklerini yaratmak. Yani yeme düzeninden, egzersiz programına kadar önerilen tüm tavsiyeleri geçici ve kısa dönemli olarak görmek yerine bir yaşam şekli haline getirmek. Bu tavsiyeleri hayatımıza yerleştiremediğimiz sürece programa devam ettiğimiz dönemde kilo verirken, diyetin sona ermesiyle kilonun geri alınması da kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden yavaş kilo vermenin önemine dikkat çeken Aksu, insanların fazla kiloları estetik bir sorun olarak gördükleri için 2 haftada 8-10 kilo vermek talepleriyle kendilerine başvurduklarını söylüyor. “İdeali hafta da 0,5 ile 1 kg arası, ayda 4 ile 6 kg arası vermektir. Yavaş yavaş kilo verilmeli ki vücudumuz ve biz duruma adapte olabilelim. Bize başvuranların ilk sorduğu soru bu diyet ne zaman bitecek, ne zaman tekrar yemek yemeye başlayacağım oluyor. Böyle bir şey yok. Doğru beslenme dediğimiz şey aslında doğru zamanda, yeterli miktarda, doğru besini seçmekten geçiyor. Ve tabi ki fiziksel aktivitenizi artırmaktan. O yüzden sık yiyin, az yiyin, düzenli yiyin felsefesi benimsenmeli” diyor Aksu.

KİLO VERMEK KİŞİYE ÖZGÜ
Günümüzde insanların bir uzmana başvurmadan medyada gördükleri rejim listelerini uyguladıklarını söyleyen Aksu, bilinçlenmenin ilk adımının bu listeleri uygulamayı bırakmak olduğunu belirtiyor. “Kilo verme kişiye özgüdür. Kişinin hastalıkları, yaşı, cinsiyeti, bireyin beslenme alışkanlıkları ve tabi ki sosyal durumu çok önemli. Çünkü dışarıda sıklıkla yemek yiyen, evde oturan ya da aktif çalışan biriyseniz metabolizma hızınız farklılıklar gösterir. Dolayısıyla kişiye özel bir program hazırlanmalı. Gazetede gördüğünüz bir diyet programı bazal metabolizma hızının çok altında ise zayıflamaya çabalarken metabolizma hızınızı daha da düşürürsünüz” diyen Aksu gerçek zayıflamanın kilo azalması olmadığını da vurguluyor.

Gerçek zayıflama vücuttaki yağ oranının azalması olarak kabul ediliyor. Kiloyu sudan ya da kaslarınızdan vermiş olabilirsiniz, ama örneğin bel çevreniz hala aynı ölçülerde duruyorsa bu gerçek anlamda kilo vermediğinizi gösteriyor. Hızlı verilen kilolar da genelde kas ve su kayıplarına neden olduğu için kesinlikle önerilmiyor. O yüzden kişiler mutlaka yavaş ve kendilerine özgü bir programla zayıflamalı.

OBEZİTENİN TIBBİ TEDAVİSİ
Obezite tedavisinin, sadece bir diyetisyenle değil endokrinoloji uzmanı, fizik tedavi uzmanı, bazı durumlarda bir psikoloğun da katıldığı bir ekip çalışması ile yapılması gerekiyor. Obezite tedavisinde diyet tedavisi, medikal tedavi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılıyor. Cerrahi tedavi, özellikle beden kitle indeksinin 40’ın üzerinde olduğu bireylerde (morbid obez) mideye takılan balon, mideyi küçülten bantlar gibi yöntemlerle uygulanılıyor. Beslenme programıyla tedavi edilemeyen, yaşamı obeziteden ileri derecede olumsuz etkilenen, örneğin hareketleri kısıtlanan, başka sağlık sorunları artan bireylerde cerrahi tedavi uygulanabiliyor.

Medikal tedavide iki tip ilaç kullanılıyor. Yağın emilimini azaltan ve iştahı baskılayan ilaçlar. İlaç tedavisi mutlaka doktor kontrolünde uygulanıyor

BESLENME ÖNERİLERİ...
  • Günde 3 ana 3 ara öğün olmak üzere 6 öğün beslenin. Sık yemek, kan şekerinin düzenli gitmesi ve karaciğerdeki depolarımızın boşalmaması için çok önemli. Gün içinde 3,5-4 saati aşmadan besin almanız gerekiyor.
  • Yemek saatlerinizi aksatmayın, düzenli yemek yiyin.
  • Tek tip beslenmekten uzak durun. Vücudun düzenli çalışması için karbonhidrat, protein ve yağları içeren besinlerden yeterli miktarda almak gerekli.
  • Günde 2-2,5 litre su tüketin. Bol su içmek doğrudan zayıflamaya neden olmasa da yağların parçalanması için gerekli.
  • Bol sebze ve salata tüketin. Posa içerikleri sayesinde hem doygunluk sağlaması, hem de şeker ve kolestrol seviyelerinin dengelenmesine yardımcı olması yönünden önemliler. Günde 4-5 porsiyon sebze, 2-3 porsiyon meyve tüketilmeli.
  • Kepekli ekmeği tercih edin. Tokluğu sağlamak ve şeker dengesini düzenlemek için kepek, çavdar, tam buğday tahıllı ekmek tarzında esmer ekmekler tüketilmeli.
  • Fiziksel aktivitelerinizi artırın. Spor yapmanın da doğru kuralları olduğunu unutmayın. Spor kesinlikle aç karnına değil yemek yedikten 1 saat sonra yapılmaya başlanmalı. Vücuttaki yağlar 20 dakika sonrasında yakılmaya başlandığı için en az 25-30 dakikalık egzersizler öneriliyor. Dozu ise, ilk başlarda 10-15 dakikalarla başlayıp gitgide artırılmalı. Egzersizi hayatınızın 1-2 gününe sığdırmak yerine her güne yaymaya çalışın. “Spor yapamıyorum” diyenlerdenseniz, en azından dolmuştan iki durak önce inin ve yürüyün, asansör kullanmayın, merdivenleri yürüyerek inip çıkın, kısa mesafelerde araba kullanmayın. Bu ufak değişiklikler bile gün içinde metabolizma hızınızı artırıcı etki gösterecektir.
  • Ayçiçek yağı, zeytin yağı, mısır özü yağı, fındık yağı ve soya yağını bir arada karıştırarak kullanın.
  • 1 kg sebzeye 2 yemek kaşığı yağ koyarak pişirin.
  • Salatalara en fazla 1 tatlı kaşığı yağ koyun.
  • Etli yemeklere yağ ilave etmeyin.Gün içinde tükettiğiniz yağ miktarını sınırlandırın. Salatalara en fazla bir tatlı kaşığı yağ koyun. Ayrıca ayçiçek, soya, mısırözü, fındıkyağı ve zeytinyağını bir arada karıştırarak kullanın.


ahmetseydi 25 Nisan 2006 11:05

Yoğrt Yağ Yakıyor
 
Yoğurt yağ yakıyor

Diyetlerine yağsız yoğurt ekleyenler yüzde 22 daha fazla kilo kaybediyor. Göbekteki yağların yüzde 81'i de yoğurtla eriyor.


Göbeğini hızla eritmek isteyenler, bol bol yağsız yoğurt yesin! ABD'de yapılan bir araştırmada, düşük kalorili rejimlerine yoğurt seçeneğini ekleyen ve günde üç öğün yağsız yoğurt yiyen aşırı kiloluların, yoğurtsuz bir diyet uygulayanlara oranla yüzde 22 daha fazla kilo verdikleri ve yüzde 61 daha fazla yağ yaktıkları tespit edildi. Yoğurt yiyenlerin ayrıca, karın bölgelerinde yüzde 81 daha fazla yağ yaktıkları ortaya çıktı.

Tennessee Üniversitesi'ndeki araştırmaya katılanlardan Dr. Michael Zemel, yoğurt yiyenlerin hem ortalama yedi kilo olan zayıflama seviyesinden daha fazla inceldiklerini hem de kaslarını diğerlerinden iki kat fazla koruduklarını belirtti.

Dr. Zemel, kas kütlesini korumanın diyet yapanlarda önemli bir konu olduğunu belirterek, "Önemli olan yağ yakmak, kas değil. Kaslar kalori yakmaya yardımcı oluyor, ancak kilo verirken kas kütlesi de kaybediliyor. Buna en iyi çözüm, kalsiyum ve protein ağırlıklı bir diyet, yani yoğurt" diye konuştu. Araştırma Uluslararası Obezite Dergisi'nin nisan sayısında yayımlanacak.


Bu arada Japonya'da yapılan araştırmalar da, yoğurdun nefes kokusunu giderdiğini, diş taşı ve diş eti iltihaplarını doğal yollardan önlediğini ortaya koydu. Altı hafta boyunca günde bir porsiyon yoğurt yiyenlerin yüzde 80'inde, nefes kokusuna yol açan hidrojen sülfit düzeyi azaldı.


Misafir 25 Nisan 2006 14:23



Panik atak tedavi gerektirir
Aniden başlayan, yoğun sıkıntı nöbetleri olarak tanımlanan panik atak, tedavi edilmediğinde beraberinde depresyon gibi başka psikiyatrik hastalıkları da getiriyor.
Panik atak, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olarak tanımlanır. Panik atak geçiren bir insanın hayatı dramatik olarak değişir. Hasta kontrolünü kaybettiği, ölmek üzere olduğu, yada aklını kaçırmak üzere olduğunu hisseder. Panik atak vücutta hızlı ve complex değişikliklere sebep olur. Panik atağın o anda sebep olduğu bir çok organ fonksiyonundaki değişiklik, geçirilen bir kaza ya da ağır bir zehirlenmedeki değişikliklerden daha fazla bile olabilir. Panik atak kesinlikle bir hastalıktır ve tedavi gerektirir. Ara ara gelişen bir durum olmasına rağmen tedavi edilmediğinde ‘atak’ların sıklığı artabilir ve beraberinde depresyon gibi, genel endişe halleri gibi başka psikiyatrik hastalıklara sebep olur. Hastalar ataklar arasında gergin ve huzursuz olurlar ve her an yeni bir atak gelişebilir korkusuyla bir genel endişe durumu geliştirir ki buna ‘beklenti anksiyetesi’ adı verilir. Hasta evden çıkamamaya, yalnız kalamamaya başlar ve hayatı felç olur.

Panik atakların nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte genetik etkileşimin olduğu düşünülür. Panik ataklar kadınlarda erkeklerde olduğundan iki kat daha fazla görülür. Toplumda her 100 kişiden 3-4 kişi ya panik atak hastalığı geçirmiş ya da halen bu hastalığı yaşamaktadır. Panik atak psikiyatristlerin gördüğü en sık hastalık gruplarındadır nitekim depresyondan bile daha sık görülen bir durumdur fakat ne yazık ki hastaların tedavisi için en geç başvurduğu hastalıklardan da biridir.

Panik atak semptomları genelde 25’inden önce başlar. Çocuklarda da görünebilir, fakat ne yazık ki daha ileri bir yaşa kadar teşhis konulmaz.

Hastanın ilk önce teşhisi konulmalıdır.
Panik atak hastaları ilk önce genelde hastanelerin acil servislerine göğüs ağrısı, nefes alamama gibi şikayetlerle gittikleri için, bir çok tıbbi testlerden geçerler. Kalp, akciğer ile ilgili vs ‘medikal’ bir hastalık olmadığını anlayan hekimler hastayı taburcu ederler ve hasta bir sonraki nöbette kadar tedavi aramazlar. Fakat panik hastalarının çektiği acı ve güçlük düşünüldüğünde, panik ataklarının da kesinlikle ‘acil’ bir durum olduğu ve hemen teşhis edilip doğru tedaviye yönlendirmenin visal olduğu anlaşılmalıdır. Bu açıdan hem doktorları hem de hastaları psikiyatrik hastalıklar açıdan eğitmek büyük önem taşır. Hastanın ailesinin de hem hastayı anlayabilmesi, hem de tedavi sürecinde destek verebilmesi acısından eğitilmesi önemlidir.

Panik bozukluğu tedavisi mümkün bir hastalıktır.
Bu ilaç tedavisi ya da psikoterapi olmak üzere iki büyük başlık altında toplanabilir. En iyi tedavi hem ilaç, hem de terapinin beraber yapıldığı bir tedavi sürecidir. Bunun yanında gevşeme egzersizlerinin de hastaya öğretilmesinde fayda vardır. Panik atakları sırasında ilaç kullanımın pek faydası olmaz. Doğru ilaç seçimi, uygun süre ve dozların kullanımı atakların tekrarlanmasını önler. Terapi yöntemleri de ataklara sebep olan duyguları ve düşünceleri inceleyerek uzun vadede panik atakları azaltır veya tamamen ortadan kaldırır.

Hayatımızdaki stresin yükünun, vücudumuzun strese karsı reaksiyonunun, erişkin hayat şeklimizin, çocukluğumuzda büyüdüğümüz çevrenin, genetik faktörlerin ve düşünme patenlerimizin hepsi, hayatta endişe ve panik bozukluklarına ne kadar yatkın olup olmadığımıza belirleyici rolleri vardır. Bunlar arasında genetik faktörlerimizi ve çocukluğumuzdaki travmaları değiştiremiyeceğimize göre, erişkin hayattaki hayat şeklimizi, düşünce patenimizi, altına girdiğimiz stresi ve vücudumuzun direncini üzerinde durmalıyız. Hayatımızda bize kısa ve uzun vadede strese sokan faktörleri belirlemekte fayda var ve bunları yine kısa ve uzun vadede tamamen değiştiremezsek de hafifletme yolları aranmalıdır. Bunun yanında vücudumuzun strese olan reaksiyonunu azaltmak ve direncini arttırmak amacıyla günlük egzersiz, dengeli beslenme ve uyku çok önemlidir. Günlük relaxasyon egzersizleri, nefes alıp verme egzersizleri, yoga ve benzeri bir çok fiziksel rahatlama şekilleri vardır ki kişinin deneyerek kendisine en uygun olanı seçebilir. Düşünce patenlerimizi öğrenmek ve gerektirdiğinde değiştirmek, olgunlaştırmak da anksiyeteye olan yatkınlığımızı azaltmaktaki en önemli faktörlerden biridir. Düşünce seklimizi belirleyen bir çok faktör vardır ki değiştirmek hemen ve kolay bir is değildir. Nitekim aldığımız eğitimimizin, çocukluğumuzda büyüdüğümüz çevrenin ve hatta miras edindiğimiz genetiğimizin bunda etkisi vardır. Psikoterapi kendimizi daha iyi tanımamıza, düşünce şekilerimizin daha farkında olmamıza ve bizi anksiyete ve panik hastalıklarına yol açan ikilemlere ve düşünme şekillerine ulaşmamıza yardımcı olur.


Mystic@L 25 Nisan 2006 14:53

Sigaranın Vücuda Zararları Nelerdir?

Genel olarak bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku yayılır.
Cildiniz bozulacağından cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri başlar.
Dişleriniz kirli ve pis görünümlü olmakla beraber, dişeti hastalıkları baş gösterecektir.
Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.
Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma, ses tellerinin zarar göstermesinden başka kansere yakalanma ihtimali fazlalaşır.
Kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi gibi sakıncalar ortaya çıkar.
Beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer) görülür. Her nefeste 50bin hücrenin ölümüne sebep olur.
Gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük meydana gelir.
Burunda koku alma duygusu azalır.
Akciğerlerde kansere yakalanma, Bronşit ve amfizem gibi rahatsızlıklar meydana gelir.
Mide ve yemek borusunda karama, ülser ve kanser oluşumunu fazlalaşır.
Pankreas kanseri riski artar.
Rahim ve yumurtalıkta kısırlık, çocuk düşürme, sakat ve eksik doğum, erken menopoz, rahim kanseri gibi tehlikeler oluşur.
Testisler ve cinsel organlarda iktidarsızlık, ereksiyonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar meydana gelir.
İdrar kesesinde mesane kanseri meydana gelir.
Ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda, zayıflama görülür.
Kemik ve iskeletlerde kemik erimesi meydana gelir.
Kol ve bacak damarlarında çeşitli hastalıklar oluşur.
Kılcal damarlar, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşur.
Vücutta, yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.
Anne ve baba mirası olarak; Sigara içen babaların, çocuklarında kanseri önleyen gençliği yok olmaktadır. Hamileliğinde sigara içen hanımların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi zeka eksiklikleri de görülür.


Pollyanna 25 Nisan 2006 15:29

Sağlımız İçin Biraz Daha Dikkat LÜTFENNN!!!
CocaCola'nın Son Oyunu: TURKUAZ Gerçeği Dün gece eve dönerken su almak üzere markete uğradım.
" Görevliye şöyle sordum :
1,5 lt su var mi? Ama Turkuaz dışında lütfen" Turkuaz
cıktığından beri bu şekilde su alıyordum artık. Para verip kötü
su içmeye hiç niyetim yok... Marketteki adamın dediklerini aynen
aktarıyorum:
Abi ben o sudan satmıyorum. İnan ki gelen müşteriden onda
dokuzu senin söylediğin şeyi söylüyor" Peki neden halen daha
satıyorlar diye sordum. Abi turkuaz suyu, marketlere bedava veriliyor.
Satarsankâra geçiyorsun, satmazsan oylece duruyor. Ama ben satmiyorum, cünkü
alanyok".
Uzun soze gerek yok; hickimse almazsa, hickimseye satamazlar...
Lütfen okuyun, okutun! Bir şeye dikkatinizi cekmek istiyorum.Türkiye'de bazi
şişeli
Icme sulari dogal kaynak suyu degil. Dogal kaynak sularinda devlete
para odemeniz gerekiyor, arti bu tesislerin yatirim maliyeti cok yüksek.
Dolayisiyla, mesela COCA COLA ne yapti?Uludag'dan kaynak suyu
araştırmalarında maliyetleri yüksek buldugu icin BURSA/KESTEL
deki C.Cola fabrikasinda, derin kuyu pompalariyla ovanin suyunu
cekerek bunu da tersosmos'dan gecirip filtre ederek hem Coca Cola
meşrubatini hem
de TURKUAZ'i şişelemeye başladi.TURKUAZ'in etiketinin üst ve
altindaki Kahverengi şeritlere dikkat edin...
SOFRA ICECEGI yazar...
Devlet, C.Cola'nin uyanikligini kanuna uydurmak
ve uyanikliga yapilacak itirazlari bertaraf etmek icin boyle bir
kural cikardi... Binlerce donümlük tarim arazisinin bulundugu ve Coca Cola
haric
hic bir isletmeye Derin Kuyu Pompasi cakma IZNI VERILMEYEN Kestel
ovasinda, yeraltindan cekilen su, filtre edilip daha sonra
icine bazi mineraller katildiktan sonra Türkiye'nin en ücra kasabalarinda
bile satiliyor ve likir likir iciliyor. Bazi yazlik kasaba ve koylerde
neredeyse TURKUAZ harici icme suyu bulamazsiniz. Cünkü dagitim
agi cok güclü... Bayilere baski bile oldugu yolunda duyumlar aldim.Turkuaz
icmeye devam edecekseniz, unutmayin... Yapay bir Su Iciyorsunuz.
Duyarli bir vatandaş olarak konuya dikkatinizi cekerim. Her tarafi dogal
kaynak sulariyla dolu memlekette, millete kuyu suyunu zorla ve de üstüne
para alarak iciriyorlar. Icmeyin arkadaşlar!

Y.Doc.Dr...Cemalettin CAMCI
Firat Universitesi Genel Cerrahi AD
Elazig-Turkiye


Mystic@L 25 Nisan 2006 15:37

SİGARA KONUSUNDAKİ GERÇEKLER

Dünya sağlık örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD'de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye'de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor. SİGARA KONUSUNDAKİ GERÇEKLER

Dünya sağlık örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD'de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye'de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandır.

2. Bu maddeler nasıl öldürücü etki yapar?

Karbonmonoksit: Arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.

Nikotin:Kokain ve Morfin kadar bağımlılık yapar. Kan basıncını (tansiyon) ve kalp hızını arttırır. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastalığı ve beyin damar hastalığına yol açar.

Katran: Kanserojen (kanser yapıcı) olup akciğer kanseri, anfizem ve kronik bronşit yapar.

3. Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alişkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha cok içine çeker.

4. Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbonmonoksit ve diger zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

5. Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menepoz 5-10 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

6. Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.




GusinapsE 25 Nisan 2006 18:05

Ailevi Akdeniz Ateşi
 
Ailevi Akdeniz Ateşi
Türkiye, Kuzey Afrika ülkeleri, Ermeniler, Araplar ve Yahudilerde görülen kalıtsal özelliği ön planda olan bir hastalıktır. Hastalığın ana karakteri tekrarlayan akut (birden başlayan), kısa süreli, ağrılı peritonit (karın zarı iltihabı), plörit (akciğer zarı iltihabı) ya da artrit (eklem iltihabı) atakları olmasıdır, buna deride kızarıklık da eklenebilir. Hastaların bir bölümünde böbrek etkilenebilir ve bu durum amiloidoz olarak adlandırılır. Nadir olarak amiloidoz dışında da böbrek tutulumları ve damar iltihabı görülebilir. Böbrek tutulumu böbrek yetersizliğine neden olabilir.
FMF geni ( MEFV ) 16 numaralı kromozomun kısa kolunda yer alır. 10 eksondan oluşur ve 781 aminoasitli bir protein sentezler. Genin klonlanmasıyla birlikte hastalıkla ilgili mutasyonlarda tanımlanmaya başlamıştır. Hastalığın en önemli ve hayatı tehtid eden komplikasyonu sekonder amiloidosis gelişimidir. Nedeni açıklığa tam kavuşmuş değildir. Türk toplumunda diğer etnik gruplara göre daha sık görülür (%0,1). Bir diğer inflamatuar hastalık olan Behçet Hastalığında MEFV genine ait M694V ve V726A mutasyonları sağlıklı kontrollere göre daha sık bulunmuştur. Romatoid Artritte ise E148Q mutasyonunu taşimak amiloidosis gelişme riskini 7 kat arttırmaktadır.

Nedeni
Son zamanlarda bu hastalıkta "Pyrin" adı verilen bir gende mutasyon (değişme) olduğu saptanmış olmakla birlikte, tam olarak neden geliştiği bilinmemektedir.

Tanı
Atak geçiren hastalarda tanı klinik bulgulara, aile öyküsüne, muayene bulgularına ve laboratuvar testlerine dayanarak konur. Hastalarda genetik inceleme yapılmasının yararı sınırlıdır, çünkü bu güne kadar tanımlananan mutasyonlar FMF hastalarının ancak %80'inde bulunmuştur. Bununla birlikte, tipik olmayan olgularda genetik analizin yararı olabilir.

Tedavi
1973 yılında ortaya atılan, günde 1-2 mg devamlı kolşisin tedavisinin ve hastaların önemli bir bölümünde çoğu hastada atakları ve amiloidoz gelişimini önlediği saptanmıştır. Bununla birlikte, tedaviye uyum göstermeyen hastalar ve kolşisine başlamadan önce amiloidoz gelişen kişiler için amiloidoz hala karşılaşılan bir problemdir. Kolşisinin atakları nasıl önlediği ya da amiloidoz gelişimini nasıl engellediği bilinmemektedir. bununla birlikte, kolşisinin FMF ataklarını önlemedeki etkinliğinin amiloid oluşumunu durdurmak olmadığı bilinmektedir. Çünkü kolşisin tedavisi uygulanan bazı hastalarda atakların sıklığı değişmezken, amiloidoz gelişimi durmaktadır. Kolşisin tedavisinin FMF hastaları için güvenli ve uygun bir tedavi olduğu bilinmektedir. Kolşisinin bebek üzerinde zararlı bir etkisi gösterilmemiş olmakla birlikte, hamile FMF hastalarına amniyosentez yapılması (bebeğin içinde bulunduğu su kesesinden örnek alınması) ve fetüsün genetik incelemesinin yapılması önerilmektedir.



arwen 26 Nisan 2006 00:34

Neler Allerjiye neden olabilir?
Bazı yiyecekler
Hayvan tüyü
Bekletilen yiyeceklerdeki kimyasal maddeler
Kozmetik ürünler
Çiçek tozları
Ev tozları
Böcek ısırıkları
Soğuk-sıcak
Bazı ilaçlar
Allerji sadece solunum yolu ile alınan ya da yediğimiz yiyeceklere mi karşıdır?
Hayır, yukarıda saydığım nedenlerden anlaşılacağı gibi deri yolu ile (temas yolu ile) de olabilir. Sonuç olarak allerji solunum, sindirim ve deri yolu ile olabilir.


Allerji belirtileri nelerdir?
Genellikle hapşırık, burun akıntısı, göz sulanması, kızarması ve kaşıntısı, deride döküntü, kızarıklık, kaşıntı ve bazen de bazı organlarda şişlik (avuç içi, göz kapağı, dudak v.b ) ve solunum güçlüğü allerji belirtileri arasında sayılabilir.
Burun akıntısı, hapşırık aynı zamanda grip belirtileri değil midir? Nasıl ayırt edilebilir?
Bu belirtilerin ne zamandan beri olduğu önemlidir. Gripte belirtiler kısa sürelidir ve tedavi ile geçer. Allerji belirtileri genellikle süreklidir. Gripte ise, ateş ve kırgınlık görülür ve ayrıca gözde kızarıklık olur ama kaşıntı olmaz.


Mystic@L 26 Nisan 2006 00:41

Aşırı bilgisayar kullanımına bağlı olarak ortaya çıkabilen şikayet ve bozukluklar ve bunlardan korunmaya yönelik öneriler:


Tekrarlayıcı harekete bağlı bozukluklar

El bileği sendromunda median sinir el bileği hizasında içinden geçtiği el bileği kanalında sıkışır, yapısı bozulur ve işlevini yapamaz. Median sinir, küçük parmak ve yüzük parmağının dış yarısı hariç, elin iç yüzünün duyarlığını ve el ayası içindeki bazı kasların ve baş parmağı hareket ettiren bazı kasların çalışmasını sağlar. Median sinir görevini yapamayınca elde uyuşukluk ve ağrı, başparmak hareketlerinde ve el sıkma gücünde azalma ortaya çıkar, el becerisi bozulur, incelik gerektiren el işleri yapılamaz. Eldeki ağrı nedeniyle kişi geceleri uyanır, elini sallayarak ve silkeleyerek ağrıyı bir oranda azaltmaya çalışır. Olay bir kere geliştikten sonra tedavisi güç bazen da başarısız olduğundan hastalık hakkında önceden bilgili olup ortaya çıkışını önlemek en iyi yoldur.

Boyun kaslarında ağrı ve tutulma

Belli bir duruşta (postürde) uzun süre kalmakla boyun kasları kasılır. Bu durum boyunda, bazen boyunla beraber başın arka kısımlarında ağrı sertlik ve uyuşukluğa yol açar. Çalışırken kişinin stresli olması, monitorün baş hizasından yukarda olması, aynı baş duruşunu değiştirmeksizin uzun süre sürdürmek boyun tutulmasını kolaylaştırır.

Gözlerde yorulma

Sabit bir noktaya sürekli bakmak gözleri yorar. Gözlerin değişik yönlere hareketi göz küresini hareket ettiren 6 değişik kasla sağlanır. Ayrıca gözler yakına ve uzağa baktığında, görüntünün retinaya odaklaşmasını sağlamak için, göz merceğini bombeleştirip yassılaştıran göz içindeki kaslar çalışır. Değişik yönlere ve uzaklıklara bakmak ile değişik göz kasları çalıştığından göz yorulmaz. Sabit bir noktaya sürekli bakmak ise gözleri yorar. Ayrıca ekrandaki görüntü ve ışık ayarının iyi yapılmamış olması, monitör ışığının titreşimli olması da göz yorgunluğunda etkili olur. Bunlara uykusuzlukta eklenebilir ve böylece uzun süre bilgisayar kullanan kişilerin gözlerinde yorgunluk hissi, kızarıklık ve yanma ortaya çıkar.

Uykuya ayrılan saatlerin azalması

Bilgisayar tutkunları birazdan kalkacağım diyerek uykularından çalarlar ve gece geç vakte kadar otururlar... Oysa sabah kalkıp işe gideceklerdir. Televizyon uyutur, bilgisayar, özellikle internet kişinin aktif katkısına ve ilgisine bağlı olduğundan uyanık tutar. Bilgisayar tutkunu gecenin ikisinde, üçünde, istemeyerek bilgisayar başından ayrılır. Uyku azlığı sonucu kişi sürekli olarak kendini yorgun hisseder, çabuk sinirlenir, konsantrasyon gücü azalmıştır iş verimi düşer.


Misafir 26 Nisan 2006 10:28

Ne az ne çok terleyin

Aşırı terlemenin de terlemeyi önleyici kozmetik ürünler kullanmanın da sağlık açısından zararları bulunuyor.


Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Aktaş, terlemenin normal oranlarda gerçekleşmesinin insan sağlığı açısından faydalı olduğunu, buna karşın terlemenin önlenmesi veya fazla miktarda gerçekleşmesinin ise zararlı sonuçlara yol açtığını söyledi.




İnsanların kış aylarında soğuk havalardan korunmak için gereğinden fazla giyinmelerinin terleme oranını artırdığını ve bazı sağlık sorunlarına neden olduğunu bildiren Prof. Dr. Aktaş, şunları söyledi:


''Terleme ve sonrasında terin buharlaşmasıyla vücudun ısı dengesi sağlanır. Ter bezlerinin yaydığı sıvı, vücuttan atıldıktan sonra buharlaşır ve böylece vücudun ısı dengesi korunur. Ayrıca vücuttaki üre, ürik asit, tuz ve diğer zararlı maddeler terleme yoluyla dışarı atılır. Böylece ter bezleri adeta birer böbrek gibi çalışarak kanın temizlenmesine yardımcı olurlar. Ancak kış aylarında fazla kalın giyinilmesine bağlı olarak meydana gelen aşırı terleme sonucunda terin soğuması halk arasında (kulunç tutulması) olarak bilinen Miyalji'ye yol açar. Bu durumda bel, boyun, omuz ve çeşitli kas tutulmaları meydana gelir.'' İnsanların yaz aylarında daha fazla terlemesi gerekirken, gereğinden kalın giysiler giyilmesi nedeniyle terlemenin kışın daha fazla yaşandığını kaydeden Prof. Dr. Aktaş, terlemenin fazla oranda gerçekleşmesinin, kas tutulmalarının yanı sıra solunum yolu ve akciğer enfeksiyonlarına da neden olduğunu belirtti.


Hava sıcaklığına göre kıyafet


Terlemeyi kozmetik ürünler kullanarak önlemeye çalışmanın sağlık açısından zararlı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ekrem Aktaş, şöyle devam etti: ''Özellikle koltuk altına veya yüze uygulanan terlemeyi önleyici kozmetik ürünler, ter bezlerinin ağzının kapanmasına ve dolayısıyla iltihaplanmaya neden olmaktadır. Bu nedenle hangi mevsimde olursa olsun bu tür kozmetik ürünlerin kullanılmasından kaçınılmalıdır. Terlemenin önlenmesi ile vücut sıcaklığı dengesi bozulabilir. Bunun sonucunda da ateş yükselmesi görülebilir. Tersine terlemenin fazla miktarda olması da yukarıda sıraladığımız sorunlara yol açabilir. Bu nedenle kıyafet tercihine dikkat edilmelidir. Her mevsim, havanın sıcaklığına göre terlemenin normal oranlarda gerçekleşmesini sağlayacak kıyafetler giyilmelidir.''



ahmetseydi 26 Nisan 2006 11:08

Kahkaha en iyi ilaç
 
Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre 'gülme beklentisi bile' stresi azaltıp bağışıklık sistemini güçlendiren hormonun kandaki seviyesini artırıyor.

KAHKAHA atarak gülmenin sağlık için çok yararlı olduğu bilimsel olarak kanıtlandı. ABD' nin California eyaletindeki Loma Linda Üniversitesi'nden Dr. Lee Berk, 'gülme beklentisinin bile' kanda bağışıklık sistemini güçlendiren hormon düzeyini artırdığını ve bunun gün boyu sürebildiğini ortaya çıkardı.

ARAŞTIRMA için 8 erkeğe komedi filmi izlettirildi, 8 erkek ise dergi okudu. Bir komedi filmi izlemeyi umanların kanlarındaki beta endorfin hormonu yüzde 27, büyüme hormonu düzeyi yüzde 87 oranında arttı. 'Stres azaltan etki', kimi deneklerde 12 ile 24 saat arası devam etti.


Misafir 27 Nisan 2006 12:52

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. 35-45 yaş arası kadın ölümlerinin en sık nedeni meme kanseridir. Her 10 kadının birinde meme kanseri görülmektedir. Toplumda ortalama her 100 bin kadının 20'sinde meme kanseri vardır. Erkeklerde kadınlara göre meme kanseri daha nadir görülmektedir. Fakat bunlarda da seyir daha hızlı ve kötüdür.

Prof. Dr. Hasan Taşçı meme kanserinin nedeninin tam olarak bilinmediğini ancak burada kalıtım, beslenme şekli, sosyo-ekonomik durum, regl durumu, doğumlar, doğum kontrol hapları gibi birçok faktörden bahsedilebileceğini belirtmektedir.

Meme kanseri için kesinleşmiş risk faktörleri şunlardır:

Yaşın ileri olması (45-55 yaş arası en sık görülen yaş aralığıdır. Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar.)

Annede 50 yaş altında meme kanseri görülmesi veya annenin her iki memesinde de meme kanseri olması

Hiç doğum yapmamış olmak veya ilk doğumunu 35 yaşın üstünde yapmak (20 yaş altında doğum yapanlarda meme kanseri daha az görülür.)

Emzirememek

İlk adetin 12 yaş altında görülmesi

Geç menapoza girmek (55 yaş üstü)

Menapoz sonrası dönemde gelişen şişmanlık

Yumurtalık ya da rahim kanseri olanlar

Beslenmede doymamış yağların aşırı kullanımı (margarinler)

Meme kanserinde erken tanı yaşamı etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Erken tanı sayesinde günümüzde meme kanserinden ölümler yarıya inmiştir. Memenin korunmasına ve daha kaliteli yaşama olanak sağlaması, erken tanıyı daha da önemli hale getirmektedir. Meme kanserinin erken evrede saptanması büyük ölçüde mamografik tarama ile mümkün olmuştur. Tarama programları yaygınlaştıkça saptanan nonpabl, yani ele gelmeyen erken evre meme kanseri sayısı da giderek artmaktadır. Meme kanserine erken dönemde tanı koyabilmek için gelişmiş ülkelerde 40 yaş üstü kadınlarda yıllık mamografi takipleri yapılmaktadır.

Meme hastalıklarında en uygun tedavi yönteminin seçilmesi ancak hastalığa doğru ve kesin bir tanı koyulması ile mümkündür. Doktor veya hasta tarafından memede bir lezyon tespit edildiği zaman her şeyden önce bu lezyonun tabiatının kesin bir şekilde anlaşılması gerekir. Bu da hastanın durumunun iyi değerlendirilmesi ve kesin tanı konulması ile gerçekleşir. Şüphesiz yapılan çalışmalarda en büyük görev hastayı ilk defa gören ve muayene eden hekime düşmektedir.

Kesin tanıya kadar memede saptanan her lezyonun kanser olabileceği olasılığı akıldan çıkarılmamalıdır. Memelerinde bir şiş oluştuğu zaman bunun önemini kavrayamayan hastalar, erken evrede tedavi olmasa ne gibi sorunlar çıkacağını düşünememektedirler. Memedeki kitle, zamanla büyük boyutlara ulaştığında hekime başvurmaktadırlar. Meme kanserinde hastaya bağlı tanı gecikmesinin ikinci önemli nedeni psikolojik faktörlerdir. Bazı hastalar doktorun kendilerinde kötü bir hastalık olduğunu söyleyeceğinden korkarak hekime gitmezler. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Zira memede kötü huylu bir hastalık varsa, bir an önce teşhis ve tedavi edilmelidir. Memedeki hastalık iyi huylu bir hastalığa bağlıysa da, tedavisi erken dönemde yapılır. Meme şikayeti ile doktora başvuran kadınların ancak 10 tanesinin birinde meme kanseri tespit edilmektedir. Halk arasındaki bir yanlış inanış da 'kanserin ameliyatla azacağı' düşüncesidir.

Hastaların kendini kendini muayenesi
Memedeki lezyonların saptanmasında kadınların kendi memelerini muayene edebilmeleri çok önemlidir. Meme kanserinin erken bir dönemde teşhis edilmesini sağlar ve dolayısıyla tedavide başarı şansı artar. 20 yaşından büyük kadınlar her ay kendileri meme kontrollerini yapmalıdırlar. En uygun zaman, adet bitiminden sonraki 2. ve 3. günlerdir. Bu dönemlerde memelerde şişme ve hassasiyet çok daha düşüktür. Menapoza girmiş kadınlar ise, muayene için her ayın ilk günü gibi bir günü seçebilirler. 40 yaşın üstündeki kadınlar yılda en az 1 kez mamografi ile kontrol yaptırmalıdırlar.

Meme kanserinin belirtileri

Memede ele gelen kitle, şişlik

Meme derisinde çöküntü (Retraksiyon)

Meme derisinin portakal kabuğu görünümünü alması

Meme derisinde veya meme başında egzemaya benzeyen iyileşmeyen yaralar

Meme başından kanlı akıntı gelmesi

Meme başının içeriye doğru çökmesi

Memenin boyutlarında küçülme ya da büzülme

Meme uçlarının içe dışa veya yukarıya doğru kıvrılması

Koltuk altında ele gelen şişlik

Tedavi yöntemleri
Meme kanseri tespit edilmiş hastaların kanserin boyutuna göre, tedavi yöntemleri değişmektedir. Erken dönemde gelen hastaların tedavisinde memesinin tamamı alınmamakta, sadece tümörlü kısım etrafındaki sağlam doku ile çıkartılmaktadır. Eğer koltuk altında yayılma varsa, tedaviye radyoterapi veya kemoterapi ilave edilmektedir.


arwen 27 Nisan 2006 23:57

Mide Bulantısı kader mi?

Sık sık ve nedenini anlayamadığınız bir şekilde mideniz mi bulanıyor? Kokulara, yediklerinize hatta sinirlenmeye karşı tepkilerinizde bulantı ön planda mı? Tıbbi yardım aramadan ya da ilaçlara sarılmadan önce evde alabileceğiniz bazı önlemler var:
* Odanızı serin tutun
* Yağlı veya kızartılmış yiyeceklerden uzak durun
* Margarin veya tereyağı yemeyin
* Bol miktarda su için, su midenizdeki asitleri etkisiz hale getirmeye yardımcı olur
* İçecekleri yavaş yavaş için
* Az miktarda soda için
* Bir şeyler yiyin! Gün boyunca iki veya üç defa çok yemek yerine dört veya beş öğün veya az yemek yiyin
* Büyük öğünleri akşam yerine öğlen yiyin
* Yemek yedikten sonra en az bir yarım saat boyunca yatmayın
* Yatmak zorundaysanız, başınızı ayaklarınızdan yukarıda tutun
* Sabah uyandığınızda hafif, midenize dokunmayan şeyler yiyin
* Yemeden önce sıcak yemeklerin ve içeceklerin oda sıcaklığına gelinceye kadar soğumasını bekleyin
* Evden uzaktayken veya seyahat sırasında kötü hissederseniz, emmek için yanınızda şeker bulundurun
* Temiz hava alın ve kısa bir yürüme de olsa hafif egzersiz yapın
* Esneme veya ağır egzersiz mide bulantısı daha da kötüleştirebileceğini unumayın
* Nane ve papatya gibi bitkisel çaylar mide bulantısını tedavi etmek için işe yarayabilirler
* Nane çayı, nane yağının dumanını içinize çekin.
* Nane ile limonun kaynatılarak içilmesine kocakarı ilacı demeyin, genellikle işe yarar
* Zencefil yararlı olabilir


Mystic@L 28 Nisan 2006 00:04

Yediklerimiz Nasıl Harcanır?
3 dilim ekmek 79 dakika yürüyüş veya 45 dakika ev temizliği *****lı tost 18 dakika jimnastik veya 11 dakika ip atlama 100 gr. pastırma 125 dakika kayak veya 36 dakika ev temizliği 1 kase mercimek çorbası 44 dakika yürüyüş veya 12 dakika ip atlama 1 tabak patlıcan musakka 28 dakika jimnastik veya 36 dakika ev temizliği 1 cheesburger 65 dakika jimnastik 39 dakika ip atlama 1 tabak zeytinyağlı barbunya 160 dakika kayak veya 80 dakika yürüyüş 1 adet muz 25 dakika yürüyüş veya 50 dakika kayak 1 dilim üzümlü kek 17 dakika jimnastik veya 22 dakika ev temizliği




Yediklerimiz Nasıl Harcanır?


3 dilim ekmek 79 dakika yürüyüş veya 45 dakika ev temizliği *****lı tost 18 dakika jimnastik veya 11 dakika ip atlama 100 gr. pastırma 125 dakika kayak veya 36 dakika ev temizliği 1 kase mercimek çorbası 44 dakika yürüyüş veya 12 dakika ip atlama 1 tabak patlıcan musakka 28 dakika jimnastik veya 36 dakika ev temizliği 1 cheesburger 65 dakika jimnastik 39 dakika ip atlama 1 tabak zeytinyağlı barbunya 160 dakika kayak veya 80 dakika yürüyüş 1 adet muz 25 dakika yürüyüş veya 50 dakika kayak 1 dilim üzümlü kek 17 dakika jimnastik veya 22 dakika ev temizliği



• Dinlendirici maske Bu maske aynı zamanda yüzünüzün daha kolay bronzlaşmasını sağlar. Karışımdaki Malzemeler cildi besler ve aynı zamanda pürüzsüz bir görünüm almasına yardımcı olur.

Malzemeler

1 adet yumurta sarısı

1 kase yoğurt

1 tatlı kaşığı zeytinyağı

5 damla havuç yağı

Hazırlanışı : 1 adet yumurta sarısını 2 tatlı kaşığı yoğurtla çırpın. Zeytinyağını ve havuç yağını ekleyin.

Uygulaması Karışımı yüzünüze ve boynunuza sürün. 20 dakika kadar dinlendirip, ılık suyla temizleyin.

Sonuç Cildi, özellikle güneşin zararlı etkilerine karşı koruyan ama bronzlaşmayı da artıran bu maskenin nemlendirici ve besleyici etkisi kendini hemen gösteriyor.


ahmetseydi 28 Nisan 2006 10:00

Bahar yorgunluğunu 'beslenme'yle yenin
 
Bahar yorgunluğunu 'beslenme'yle yenin

Baharda metabolizmada yaşanan değişikliklere karşı önlem alınmazsa, sorunlar kronikleşebilir...



Kış aylarının karanlık ve kasvetli havası, soğuk günleri artık yerini ılık bahar günlerine bırakıyor. Bir hastalık olarak tanımlanan bahar yorgunluğu önlem alınmazsa kronikleşebilmektedir. Isınan havalarla birlikte birçok kişide özellikle halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları, uyku isteği gibi ortak şikâyetler görülmekte ve bunların temel nedeni bahar yorgunluğuna bağlanmaktadır.


Vücudumuzu nasıl etkiler?

Hava ve mevsim değişikliği insan biyoritmini olumsuz etkilemektedir. Bahar mevsiminde havadaki elektrik yükü artmakta ve bu yük havada bulunan pozitif ve negatif yüklü iyonlar aracılığıyla taşınmaktadır. Bu taşıma dengesi bozuklukları, iklim değişikliği dönemlerinde sıkça karşımıza çıkmakta, insanlarda yorgunluk belirtilerine ve hatta ruhsal sıkıntılara yol açmaktadır. Kas ağrıları, omuz, sırt ve boyun ağrıları yine baharın gelişiyle artmakta, yorgunlukla birlikte; konsantrasyon bozukluğu, aşırı sinirlilik, hafıza zayıflaması ve uyku bozuklukları görülebilmektedir.

Yanlış beslenme alışkanlıkları, vitamin ve minerallerin besinlerle yeterli miktarda alınmaması, hareketsiz yaşam biçimi, tiroit bezinin çalışma düzensizlikleri bahar yorgunluğunun altında yatan nedenler olabilmektedir.


Nasıl beslenmeli?

Sebze ve meyveler bahar döneminde artan vitamin ve mineral ihtiyacının karşılanması açısından oldukça önemlidir.
Geceleri ağır ve yağlı yemek yememeye özen gösterilmelidir.
Kahve, çay, soğuk içecekler gibi kafeinli içecekler azaltılmalıdır.
Tüketilen su miktarı artırılmalıdır.
Düzenli olarak haftada 3 gün 45 dakika süreyle yapılacak tempolu yürüyüşü içeren aktif bir yaşam tarzı benimsenmelidir.



Kuşburnu

Kuşburnu meyveleri A, B1, B2, C, E ve K vitaminleri ile mineral maddeler, özellikle fosfor ve potasyum elementleri bakımından oldukça zengindir. 100 gram kuşburnunda bir sandık portakala eşdeğer C vitamini vardır. Etkin bir kan temizleyici, bağırsak yumuşatıcı, kurt düşürücü olan kuşburnu, C vitamini zenginliğinden ötürü vücudun gelişmesini düzenler.


GusinapsE 28 Nisan 2006 17:54

Kuş Gribi Nedir?
 
Kuş Gribi Nedir?
Tıp dilinde Avian Gribi olarak da isimlendirilen Tavuk Vebası ya da son günlerde sıkça duyduğumuz ismi ile Kuş Gribi dünya sağılığını tehdit etmeye devam ediyor. Henüz hastalığın bulaşmasını tamamen önleyecek önlemlerin alınamadığını bildiren uzmanlar, geçmiş yıllarda insanlara bulaşımının olmadığı bu virüsün mutasyona uğrayarak artık insanlar için de ciddi tehlikeler yaratabileceği uyarısında bulunuyorlar. Dünya üzerinde grip virüsünün birçok çeşidi bulunuyor. Her yıl grip aşısı çalışmalarında çıkan yeni tip virüsler grip aşısının hazırlanmasında önem taşıyor. Dünyada gribe neden olan virüsler genel olarak A,B,C olarak kategorize ediliyor. Değişik karekterde olan bu virüslerden B ve C tipi, insanda grip enfeksiyonuna neden olurken; A tipinin kanatlı hayvanlarda Avian adı verilen bir çeşit gribe neden olduğu bilinmektedir.

H5N1 virüsünün özellikleri, etkileri...
Kuş gribine neden olan en tehlikeli virüs H5N1''dir. Bilimadamları, Asya’da çeşitli ülkelerdeki kümes hayvanları çiftliklerini harabeye çeviren kuş gribi virüsü H5N1’in olası etkileri şöyle sıralıyor;

Etkileri: Bir yerde bu virüsün tespit edilmesiyle, hükümetlerin virüsün hızla yayılmasını önlemek için kümes hayvanlarını itlaf etmesi nedeniyle virüsün görüldüğü bölgelerde kümes hayvancılığı sektörü ağır darbe yiyor. Yetkililer ayrıca, virüsün değişime uğrayarak insanlar için tehlike yaratmasını ve grip salgınına yol açmasını önlemek için herhangi bir salgını süratle yok etmek istiyor. Virüs ayrıca ne kadar çok yayılırsa değişime uğrama olasılığı da o kadar çok artacaktır.

İnsanlar için tehlikesi: Asya’da iki yol önce ortaya çıkan salgından bu yana kuş gribi virüsü bulaşan 117 kişiden 60’ı ölürken, uzmanlar H5N1 virüsünün kolayca insanlara bulaşmadığını söylüyor. Virüs bulaşan insanların çoğu, kümes hayvancılığı sektöründe çalışan kimseler gibi kanatlılarla çok yakın temasta bulunan kişilerden oluşuyor. Bir grup insana virüsün diğer insanlardan bulaştığına inanılıyor, ancak bu durumda da virüsün çok yakın temasla geçtiği düşünülüyor. Bilimadamları, virüsün insandan insana kolayca geçebilecek bir türe dönüşmesinden kaygılanıyorlar.

H5N1 virüsü diğer kuş türlerine nasıl yayılır?: H5N1, muhtemelen 100’den fazla kuş gribi virüsü türünden biri. Bazı kuş gribi virüsü türleri diğerlerine göre daha ölümcül nitelik taşıyor. H5N1 türü daha fazla ölümcül ya da daha az ölümcül bir tür olabilir. İngiltere’de 1992 yılında hindilerde bulunan H5N1 türünün, Asya’da ölümlere yol açan H5N1 ile ilgisi bulunmadı.

Gıda güvenliği: Uzmanlar pişirilmiş tavuğun risk taşımadığını söylüyor. Virüs, 70 derece ısıda saniyelerle ölçülebilen bir sürede ölüyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nde görevli hayvan sağlığı uzmanı Peter Roeder’e göre, virüsün dondurulmuş çiğ tavukta da yaşadığı düşünülmüyor. Ancak birçok ülke bu virüsün görüldüğü ülkelerden çiğ kümes hayvanı ithalatını yasaklıyor.

Düzenli grip aşıları: Düzenli mevsimsel grip aşılarının insanları H5N1 virüsüne karşı koruduğu düşünülmüyor.


Kuş Gribi Bulaşıcı Mıdır?
Kanatlı hayvanlarda %100 ölüme neden olan bu virüs şimdilerde insan sağlığını da tehdit ediyor. Avian Gribi'nin, normal şartlarda sadece kuşlar ve domuzlarda hastalığa yol açtığı bilinirken, 1997 yılında Hong Kong'da bu virüsün bir serotip'i olan H5N1 adında yeni virüs insanlarda grip salgınına neden oldu. Bu salgında 18 kişinin ağır solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği ve bu 18 kişiden 6'sının tedaviye rağmen hayatlarını kaybettikleri açıklandı. Bu salgın ile birlikte kuşlarda ve domuzlarda %100 ölüme neden olan Kuş Gribi etkeni hakkında yeni araştırmalar yapıldı. Salgına yakalan kişilerde görülen grip etkeninin kanatlı hayvanlarda ölüme kadar götüren virüs etkeni ile oldukça benzer özelliklere sahip oldukları sonucuna varıldı. Ayrıca, yapılan araştırmaların sonucunda hastalığa yakalanan kişilerin, kümes hayvanları ve diğer kanatlı hayvanlar ile yakın temas halinde olduğu belirlendi.

Hayvandan insana geçebiliyor
O yıllarda kuş gribi ile ilgili birçok araştırma yapıldı. Bu araştırmalardan çıkan diğer bir ilginç sonuç ise Kuş Gribinin-insanlara geçemeyeceği gerçeği üzerine-insanlarda görülen tipinin inanılan şeklinin aksine kanatlı hayvanlardan insana geçtiği ancak bu virüsün hayvanlarda görülen yapısına nazaran mutasyona uğramış olduğuydu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kuş gribinin günün birinde insandan insana geçmeye başlayabileceği uyarısında bulundu. H5N1 adlı kuş gribi virüsünün göçmen kuşlardan ya da kümes hayvanlarından insanlara bulaşarak öldürücü olabildiğini, ancak şimdiye kadar virüsün insandan insana bulaşmadığını hatırlatıldı. Bunun, virüsün insandan insana asla bulaşmayacağını göstermediği belirtilirken, aksine bunun olabileceğini düşündüren ipuçları olabileceği kaydedildi. DSÖ, büyük bir salgın halinde bugünkü aşı üretiminin yetmeyeceğini düşünüyor.



Kuş Gribi Tavuktan İnsana Geçer Mi?
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği (BESD-BİR) yetkilileri, tüketicilerin kuş gribi bulaşma riskine karşı içinin rahat olmasını vurgulayark, virüsün 80 derece ısıda 3 dakika içerisinde, 80 derecenin üzerindeki ısılarda ise 1 dakikada öldüğünü kaydetti.

Kapalı tesislerdeki tavuklara bulaşma riski az
Besd-bir yetkilileri, kuş gribi vakasına Türkiye'nin hazırlıksız yakalanmadığını, 2003 yılında Hollanda'da görülen kuş gribi vakasından sonra Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın bu konuyla ilgili sürekli çalışma halinde olduğunu bildirdi. Kapalı ve hijyen tedbirleri alınan kümeslerde söz konusu hastalığın görülmesinin çok uzak bir ihtimal olduğunu ifade eden Besd-bir yetkilileri, yeni bir vaka olmazsa da Türkiye'nin en erken 3 ay içerisinde bu hastalıktan temizlenebileceğini bildirdi. Besdbir yetkilileri, tüketicilerin marketlerde ambalajlı satılan markalı ürünleri tercih etmelerini tavsiyesinde de bulundu.






Mystic@L 28 Nisan 2006 18:49

SAĞLIKLI BESLENME

Sağlıklı beslenme yeterli ve dengeli beslenmedir.Vücudumuzu oluşturan hücrelerin düzenli ve dengeli çalışması için besin öğelerinden yani yağlar, karbonhidratlar, proteinler, vitaminler ve minerallerden yeterli miktarda almalıyız. Vücudumuzun tüm besin maddelerine ihtiyacı vardır. Tek taraflı beslenmek yani sadece protein veya karbonhidratla beslenmek yanlıştır. Dengeli beslenerek vitaminler, mineraller ve lifler gibi önemli besin maddelerinden de almış oluruz.



GusinapsE 28 Nisan 2006 20:31

Kuş Gribinden Korunma Önerileri
 
Kuş Gribini Önlemek İçin Ne Yapılmalı?

Birleşmiş Millletler sağlık uzmanları, Güney Doğu Asya'da görülen Kuş Gribi salgınının diğer bölgelere de yayılabileceği uyarısında bulunarak, kümes hayvanlarına yönelik aşı kampanyaları düzenlenmesini önerdi. Uzmanlar aşının, toplu itlafları tamamlayıcı bir önlem olarak düşünülmesini savunuyorlar. İtalya`nın başkenti Roma`da iki gün süren Kuş Gribi Konferansında konuşan Birleşmiş Millletler Gıda ve Tarım Örgütü Başkanı Jacques Diouf, virüsün kontrol altına alınamadığını açıklarken, virüsün yayılmasını durdurmak için toplumun, uluslararası acil önlemlere ihtiyaç duyduğunu belirtti. Toplantıya katılan uzmanlar, Asya ülkelerinde şüpheli Kuş Gribi vakalarını dünyaya geç bildirdikleri için eleştirildiler.

Çalışanlar risk altında
Uzmanlar, Kuş Gribinden korunmanın, hastalığın salgın boyutunun önlenmesinde oldukça önemli olduğu açıklamasında bulundular. Özellikle kanatlı hayvanlara yakın bulunan çalışanların hijyen kurallarına uymaları, eldiven ve maske gibi ekipmanlarla, gerekli diğer korunma önlemlerini almaları gerektiği ve bu kişilerin Kuş Gribi hakkında bilinçlendirilmesi konusunda hassasiyet gösterilmesi gerektiği uyarısında bulundular



Kuş Gribinden Korunma Önerileri
Amerikan Salgın Hastalıkları Önleme Merkezi (CDC) kuş gribi (H5N1) virüsünden korunmak için hayati öneme sahip uyarılar yayınladı. CDC'ye göre tavuk eti ve yumurta yemenin bir sakıncası yok ama iyi pişmiş olması şartıyla...
* Her türlü kümes hayvanından uzak durun. Bunlara güvercin, yaban kazı ve bıldırcın da dahil.
* Kuş gribi salgının görüldüğü bölgelerden uzak durun. Çünkü hastalığın aynı zamanda insanlardan insana geçme olasılığı güçlendi.
* Ellerinizi sık sık yıkayın. Çünkü virüsler yoğun olarak hastaların dokunduğu nesnelerde veya hasta hayvanların bulunduğu zeminlerde birikiyor.
* Kuş gribi virüsü 70 derece ısıda ölüyor. Bir başka deyişle pişmemiş kümes hayvanlarının eti veya kanından virüsün insana geçme ihtimali çok yüksek.
* Tavuk veya hindi eti yiyebilirsiniz. Ancak iyi pişmiş (70 derece) olmasına dikkat edin. İçi iyi pişmemiş veya kanlı tavuk etinde virüs bulunması ihtimali var.
* Yumurtanın da iyi pişmiş olması gerekiyor. Sarısı veya akı pişirilmesine rağmen hala sıvı kıvamdaysa virüs ölmemiş olabilir.
* Pişmemiş tavuk etlerini koyduğunuz tabakları açıkta bırakmayın ve mutlaka yıkayın.
* Tavuk etini keserken eldiven kullanın.
* Yumurtaları da buzdolabınıza yerleştirmeden önce sıcak sabunlu suyla yıkayın.
* Çiğ tavuk etine dokunduğunuzda mutlaka elinizi sabunla yıkayın.




Kuş Gribi Aşısı Var Mı?
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gelecek kıştan önce kuş gribine karşı aşı olmayacağını açıkladı. DSÖ sözcüsü Peter Cordingley, 1997 ve 2003'teki virüsten alınan örnekler temelinde bir aşı geliştirdiklerini, ancak aşı tamamlanmadan kısa süre önce Vietnam'da virüsün farklı bir biçimde ortaya çıktığını söyledi. Cordingley, dolayısıyla geliştirdikleri aşının önemi kalmadığını ve yeni bir aşı yapmak zorunda olduklarını belirtti. Sözcü, yeni aşının gelecek ''grip mevsimine'', yani Aralık ayına kadar hazır olamayacağını kaydetti. Bu arada, ülkeye kuş gribinin sıçradığını kabul eden, ancak kuş gribinin hangi türüne rastlandığının henüz tespit edilemediğini açıklayan Laos'un Dışişleri Bakanlığı, ülkede H5N1 türüne değil klasik kuş gribi türüne rastlandığını duyurdu. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yong Chantalangsy, ülkede yüzlerce tavuğun öldüğünü de doğruladı. Sözcü, ''Şu anda mevsim kuru. Bizim kışımız böyle. Her yıl olduğu gibi kuş gribi var ama H5N1 virüsü değil'' dedi.

Kuş Gribi Virüsü Ne Kadar Süre Yaşar?
Kuş gribi virüsünün, gübrede en az üç ay, suda 22 derecede 4 gün ve 0 derecede 30 günden fazla etkinliğini koruyabildiği bildirildi. Virüsün, kuşları ve seyrek olarak domuzları infekte ettiği, infekte kuşların, virüsü tükürük, burun salgıları ve dışkılarıyla virüsü yaydıkları kaydedildi.

Duyarlı kuşların infekte nazal, solunumsal ve fekal materyalle temas etmesi sonucu infeksiyon yayılır. Virüs, hava yoluyla da yayılmakla birlikte, fekal-oral geçiş en önemlisidir. Patojenitesi yüksek virüsle ilgili çalışmaların sonuçlarına göre, kontamine gübrenin 1 gramı 1 milyon kuşu infekte etmeye yetecek miktarda virüs partikülü içermektedir. Patojenitesi yüksek kuş gribi virüsleri, çevrede özellikle düşük sıcaklıkta uzun süre etkinliğini koruyabilir. Virüs, gübrede en az üç ay, suda 22 derece sıcaklıkta 4 gün ve 0 derecede ise 30 günden fazla etkinliğini koruyabilir.

Virüsün, 56 derecede 3 saat, 60 derecede ise 30 dakikada etkinliğini yitirdiği, formalin ve iyot bileşikleri gibi yaygın olarak kullanılan dezenfektanlara duyarlı olduğu belirtildi.


Mystic@L 28 Nisan 2006 21:09

KIŞ MEVSİMİNDE TUZ RİSKLİ

Yazın terlemeyle vücuttan dışarı kolaylıkla atılabildiği için zararsızmış gibi görünen tuzun, kışın kalp için büyük risk oluşturabileceğini belirten Prof. Dr. Telli, sağlıklı yaşam için özellikle kış döneminde tuzdan uzak durulmasını önerdi.
Yağlı ve baharatlı yemeklerin daha sık tüketildiği kış aylarında, yemeklerde aşırı miktarda tuz kullanılmasının kalp-damar hastalıklarına adeta davetiye çıkardığını vurgulayan Prof. Dr. Telli, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Soğuk hava nedeniyle damarların büzüştüğü kış aylarında, özellikle kalp-damar hastalığı riski yüksek kişilerin mümkün olduğunca tuzsuz yemesi gerekir. Çünkü, kışın damarlardaki büzüşme, kalp pompalama hızını yavaşlatır. Bu mevsimde fazla tuz alınırsa, basınç dengesini yitiren kalpte ani krizler görülebilir. Kalp ve tansiyon hastalarının aşırı tuzlu yemesi ise hastanın intiharı anlamına gelir.''
Kış mevsiminde kullanılmak üzere evde hazırlanan tuzlu salçaların da, yemekleri aşırı tuzlu hale getirdiğini anlatan Prof. Dr. Telli, asıl yapılması gerekenin ise sağlıklı bir yaşam için yıl boyunca tuz kullanımının en aza indirilmesi olduğunu sözlerine ekledi.







.


ahmetseydi 28 Nisan 2006 23:51

Polenlerin neden olduğu göz nezlesini ihmal etmeyin
 
Polenlerin neden olduğu göz nezlesini ihmal etmeyin



Baharın gelmesiyle birlikte polenlere karşı hassasiyet gösteren hastalıklarda da artış gözleniyor. Göz nezlesi de bu hastalıklardan biri.
Polenlerin neden olduğu göz hastalıkları ile ilgili bilgi veren Bursa Devlet Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Kemal Mataracı, bahar mevsiminde insanların bazı hastalıklara yakalanma riski taşıdığını kaydetti. Polenlerin, gözlerde bazı alerjiye yol açabilen hücreleri uyardıklarına dikkat çeken Dr. Mataracı, “Böylece göz nezlesi ortaya çıkabilir. Hastalık, gözlerde kaşıntı, sulanma, ışığa karşı hassasiyet ve çapaklanma belirtileriyle baş gösterir.” diye konuştu. Göz nezlesinin 3-6 ile 15-22 yaş arasındakilerde daha sık görülebildiğinin altını çizen Dr. Mataracı şöyle konuştu: “Göz nezlesi hastalığına yakalanma dönemi, mevsimsel olarak yaklaşık 2 ay kadar sürebilir. Hastalık daha çok açık renkli gözlerde ve kadınlara oranla erkeklerde daha fazla görülmektedir. Hastalığa yakalanan kişilerin tedavileri ise 1 hafta ile 10 gün arasında tamamlanabilmektedir. Tedavi sırasında göz damlalarının yanı sıra soğuk suyla pansuman uygulanır. Bu durumla karşılaşılması halinde gözle oynanmadan kısa sürede doktora gidilmeli ve gerekli tedavi uygulanmalıdır. Gerekli tedavi uygulanırsa sıkıntı olmaz. Ancak, zamanında tedavi uygulanmaz ise bu vaka ağırlaşır, geri dönüşü olmayan körlüğe dönüşür.”


ZAMAN...


GusinapsE 29 Nisan 2006 00:06

Hepatit
 
Hepatit

Karaciğerin mikrobik (hepatit virüsleri), toksik (ilaç ve diğer kimyasal maddeler) veya diğer nedenlerle oluşan iltihabi reaksiyonudur.

Hepatit çeşitleri ve bulaşma yolları
A --Kontamine yiyecek ya da su ile oral yolla
B --Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
C --Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
D --Kan/vücut sıvıları (sadece hepatit B virüsü ile bulunabilir)
E --Kontamine su ile oral yolla
G --Kan


Hepatit oluşumunun nedenleri
Viral hepatitler hepatit virüsleri (A,B,C,Delta,E, G virüsleri) veya daha nadir olarak diğer hastalıkların nedeni olan virüslerle (Herpes, CMV virüs vs) meydana gelir.

Bütün viral hepatitler bulaşıcıdır, ancak bulaşma yolları ve bulaşma kapasiteleri farklıdır. A ve E hepatitleri yiyecek-içeceklerle, B, C, Delta ve G hepatitleri ise kan yolu, kanla ve vücut sıvıları ile bulaşmış materyal veya yakın temaslarla geçebilir.Viral hepatit, virüsler tarafından meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır.


Alkole bağlı toksik hepatit, aşırı alkol kullanımı sonucu meydana gelen hepatittir.
İlaca bağlı toksik hepatit, tedavide kullanılan çeşitli ilaçların sebep olduğu hepatittir.
Bazı kimyasal maddelere bağlı hepatitler.
Otoimmun hepatit, bilhassa menapoz yaşı kadınlarda görülen, henüz sebebi tam açıklanamayan hepatittir.


Hepatit - Hastalık terminolojisi

Akut hepatit : Vücüdun bağışıklık sisteminin virüsü vücuttan 6 ay içinde temizlediği kısa süreli hepatit.
Kronik hepatit : Vücudun bağışıklık sistemi virüsü vücuttan temizleyemediği için, infeksiyonun 6 aydan uzun süre direnç gösterdiği uzun süreli hepatit.





Hepatit Belirti ve Tanı
Belirtileri; Hepatit virüsünün tipinden çok hastalığın seyrine göre değişiklikler gösterir. Hepatit bazı hastalarda hiçbir belirti vermeden ve sarılık oluşmadan geçirilebilir (asemptomatik hepatit, anikterik hepatit). Bazı hastalarda ise halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, eklem ağrıları, kaşıntı, göz aklarında ve ciltte sararma gibi belirtilerin tümü ya da bir kısmı görülebilir. Eğer sarılık meydana çıkmamışsa bu belirtiler kolaylıkla başka hastalıklarla karıştırılabilir.


Hepatit tanısı;
Muayene bulguları, sarılık olsa bile tanı için yeterli değildir. Karaciğer hasarını gösteren ALT, AST gibi testler ve bilirübin düzeyini bilmek gerekir. Hepatit tanısı konulmasından sonra ikinci aşama sarılığın nedenini belirlemektir.



Hepatit Tedavisi
Bu bölümde, tedavinin süresi, tedaviden kimler en fazla yararlanır ve tedavinin yan etkileri ile nasıl başa çıkılır gibi tedavi ile ilgili önemli sorulara yanıt bulacaksınız. Bu hastalığın türüne ve evresine bağlı bir seçimdir.
Sizin durumunuz;
(1) Tedavi gerektirmeyen
(2) Tedaviden yararlanma ihtimali olan -tedavi gerektiren- veya
(3) Tedaviden faydalanamayacak şeklinde tanımlanmış olabilir.



İnterferon kullanılması;

İnterferon ABD, Avrupa birliği ve Türkiye'de hepatit B ve C tedavisinde kullanılmak üzere onaylanmış bir ilaçtır. İnterferon bazı hastalarda hepatit B enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldırabilir. Hepatit B ve C'si olan bazı hastalarda ise vücuttaki virüs miktarını azaltarak ve karaciğerdeki hasarı yavaşlatarak hastalığı hafifletebilir. Burada önemli olan eğer tedavi olmanız gerekiyorsa bunun bir an önce yapılmasıdır. Tedaviyi aldığınız zaman, interferondan sağlayacağınız yararı büyük ölçüde etkileyecektir.

Herkes interferon tedavisinden yarar görmez. Eğer Hepatit B veya C virüsü karaciğerinize zaten ciddi ölçüde zarar vermişse, interferon tedavisi sizi iyileştirmekten çok daha da hasta edecektir. Son olarak, eğer kronik infeksiyonunuz var, ancak karaciğeriniz bundan zarar görmemişse, interferon tedavisi almanız gerekmeyecektir. Doktorunuz size tedavi seçiminde yardımcı olacaktır.

Eğer doktorunuz size interferon tedavisi önermemişse bunun sebebini ona sorun. Gelecekte veya hastalığınızın seyri değiştiğinde interferon kullanımının gerekip gerekmeyeceğini öğrenin.


İnterferon kullanılmasının nedeni;

İnterferon virüsten henüz zarar görmemiş sağlıklı hücrelerinizin virüs tarafından ele geçirilmesini önler. İnterferon ayrıca vücudunuzun virüs ve infekte hücrelere karşı direnme gücünü artırır. İnterferon aslında vücudunuzda sizi bir takım yabancılara karşı korumak amacıyla zaten üretilmektedir. Ancak bazen yeteri kadar üretilemez. Bu gibi durumlarda dışarıdan interferon alımı (interferon tedavisi) yarar sağlayabilir.








ahmetseydi 29 Nisan 2006 13:17

SICAK ÇARPMALARINDA VE BAYILMALARDA İLKYARDIM:

Su ve tuz kaybı nedeniyle halsizlik, baş dönmesi, görme bulanıklığı, nabız hızlanması, şuur kaybı, genel huzursuzluk görülür.

- Kişiyi serin bir yere taşıyınız.
- Elbiselerini gevşetiniz.
- Bacaklarını yukarı kaldırarak yatırınız. Dinlendiriniz. Soğuk, ıslak havlu ile sarınız. Serin tutunuz. Ayakları ve elleri soğuk su bulunan kovalara sokunuz.
- Bacaklarını aşağı yukarı hareket ettiriniz.
- Bacaklara ve gövdesine masaj yapınız.
- Tuzlu su veya tuzlu ayran içiriniz.
- Ateşi çok yükselmişse soğuk su bulunan br küvete sokarak ateşin 38oC dereceye kadar düşmesini sağlayınız.
- Alına, bütün vücuda soğuk su ile ıslatılmış çarşaf örtünüz.
- Bu önlemlerden sonra hemen hastahaneye gönderiniz.


KALP KRİZİNDE İLKYARDIM:

Kalp kasını besleyen kan damarının uzun süre büzüşmüş kalması (spazmı) ya da tıkanması sonucu o kalp kası bölgesine yeterli kan gidemez. O kalp kası ölür. O bölgedeki oksijen azlığı ya da yokluğu çok şiddetli ve uzun süren ağrı yapar.
Buna KALP KRİZİ (KALP ENFARKTÜSÜ) denir.

- Hastayı sakin olarak sırtüstü yatırınız.
- Soluk almada zorluk çekiyorsa baş ve arkasına yastık koyup göğüsü yükselterek yarı oturur duruma getiriniz.
- Daha önceden doktor tarafından önerilen ilaçları varsa veriniz.
- Soğuktan koruyunuz. Hareket ettirmeyiniz.
- Doktor çağırınız. Hemen hastahaneye gönderiniz.
- Sedye ile yatar durumda ve sarsmadan taşıyınız


GusinapsE 29 Nisan 2006 16:16

Kronik Hepatit
 
Kronik Hepatit

Kronik hepatit sözcüğü 6 aydan daha uzun süre devam eden hepatitler için kullanılır.Esas olarak B ve C tipi kalıcı (kronik) karaciğer hastalığı yapar. Delta hepatiti sadece Hepatit B'li hastalarda görülür. G hepatiti kalıcı olabilir ise de klinik önemi tam olarak bilinmemektedir.

Viral hepatitlerde kronikleşme ihtimali
Bu hastalığın nedenine ve kişiye göre değişen bazı faktörlere bağlıdır. Hepatit C de kronikleşme ihtimali %80'den fazladır. Erişkin hayatta geçirilen hepatit B de bu oran %10'dan az, çocukluk döneminde ise daha yüksektir.

Taşıyıcı ve hepatit
Taşıyıcı (Sağlıklı taşıyıcı) sözcüğü daha çok bazı hepatit B'li hastalar için kullanılmaktadır. Kanlarında Hepatit B virüsünü bulunduruyor olmakla birlikte muayene bulgularında, karaciğer fonksiyonlarında ve karaciğer biyopsilerinde hiçbir hastalık belirtisi göstermeyen kişiler taşıyıcı olarak tanımlanırlar. Bu kişilerde hastalığın aktif şekle dönüşmesi bütünüyle imkansız değildir. Bu nedenle belirli aralıklarla karaciğer fonksiyonlarının kontrol edilmesi ve muayenelerinin yapılması zorunludur. Taşıyıcılar bulaştırıcıdır. Bu gibi kişilerin yakın çevrelerinin hastalıktan korunmasında hepatitli olanlarla aynı yaklaşım izlenmelidir.

Hepatitli hastanın çevresindekilerin korunması
Koruma önlemleri öncelikle eş ve çocuklarını ve aynı ev ortamında bulunan kişileri kapsayacak şekilde planlanmalıdır. İlk yapılması gereken bu kişilerin halen virüsle infekte veya bağışık (infeksiyonu geçirip iyileşmiş dolayısıyla bir kere daha bulaşmayacak olanlar) olup olmadıklarını tesbitidir. Bundan sonraki aşamada aşı ve diğer koruma yöntemleri doktorunuzun önerileri doğrultusunda uygulanmalıdır. Hepatitli hastaların ağır ve yorucu işlerde çalışması, hastalığın ağırlığı ile ilgili bir durumdur. Bazı hastalarda istirahat veya aktivite kısıtlaması gerekli olabilir. Beslenme konusunda alkol dışında bir kısıtlayıcı yoktur. Alkol, hepatit bulunmasa bile karaciğeriniz için zararlıdır. Tamamen yasak olma konusu hastalığınızın durumuna göre değişir. Bu konuda doktorunuzun önerilerine uymalısınız.

Herhangi bir yiyeceğin (enginar, pekmez vs.) özel bir yararı yoktur. Önemli olan dengeli beslenmektir. Dengeli bir beslenme rejimi içerisinde olduğunuz sürece dışarıdan vitamin takviyesinin yararı bulunmamaktadır. Başka nedenlerle kısıtlama gerekmiyorsa her istediğinizi yiyebilirsiniz.

Başka hastalıklar nedeniyle ilaç kullanılması
Özellikle uzun süreli kullanımı gereken bazı ilaçlar sorun yaratabilir. Kortizon, bağışıklık sistemini etkileyen ilaçların kullanımı sakıncalı olabilir. En doğrusu öncelikle başka nedenlerle başvurduğunuz doktorlarınıza da hepatitli olduğunuz hakkında bilgi vermeniz, gerekirse kullanacağınız ilaçları karaciğer hastalığınızı izleyen doktorunuza bildirmeniz yararlı olur.

Hepatit Sarılık Değildir
Ülkemizde hepatitler sarılık adıyla da bilinmektedir. Hepatitli hastalarda sarılık görülebilir, ancak çoğu hasta sarılıksızdır. Karıştırılan diğer bir husus her sarılığın hepatit sanılmasıdır. Karaciğer, safra yolları, pankreas hastalıkları ve bazı kan hastalıklarında da sarılık görülebilir. Ülkemizde hepatitler sarılık, gizli sarılık, bulaşıcı sarılık, mikrobik sarılık gibi isimlerle tanımlanmaktadır.

Sarılık; Kan hücrelerinden alyuvarların parçalanması ile ortaya çıkan ve bilirübin denen maddenin kanda birikmesi ile oluşur. Normalde bilirübin karaciğerden safraya atılmakta, böylece kanda birikmemektedir. Hepatitlerde bu işleyiş düzeni bozulduğundan bilirübin kanda birikmeye başlar. Sarılık gelişirken öncelikle idrar renginin koyulaştığı hissedilir. Hafif sarılıklarda sadece göz akları sararır. Bilirübin miktarı arttıkça bütün cilt sarı bir renk alır.



Mystic@L 29 Nisan 2006 17:09

Sigaranın Vücuda Zararları Nelerdir?

Genel olarak bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku yayılır.
Cildiniz bozulacağından cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri başlar.
Dişleriniz kirli ve pis görünümlü olmakla beraber, dişeti hastalıkları baş gösterecektir.
Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.
Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma, ses tellerinin zarar göstermesinden başka kansere yakalanma ihtimali fazlalaşır.
Kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi gibi sakıncalar ortaya çıkar.
Beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer) görülür. Her nefeste 50bin hücrenin ölümüne sebep olur.
Gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük meydana gelir.
Burunda koku alma duygusu azalır.
Akciğerlerde kansere yakalanma, Bronşit ve amfizem gibi rahatsızlıklar meydana gelir.
Mide ve yemek borusunda karama, ülser ve kanser oluşumunu fazlalaşır.
Pankreas kanseri riski artar.
Rahim ve yumurtalıkta kısırlık, çocuk düşürme, sakat ve eksik doğum, erken menopoz, rahim kanseri gibi tehlikeler oluşur.
Testisler ve cinsel organlarda iktidarsızlık, ereksiyonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar meydana gelir.
İdrar kesesinde mesane kanseri meydana gelir.
Ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda, zayıflama görülür.
Kemik ve iskeletlerde kemik erimesi meydana gelir.
Kol ve bacak damarlarında çeşitli hastalıklar oluşur.
Kılcal damarlar, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşur.
Vücutta, yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.
Anne ve baba mirası olarak; Sigara içen babaların, çocuklarında kanseri önleyen gençliği yok olmaktadır. Hamileliğinde sigara içen hanımların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi zeka eksiklikleri de görülür.





arwen 29 Nisan 2006 18:42

İşte sağlıklı bir yıl için yapmanız gerekenler:
1-Her gün bir diş sarımsak yiyin.: Sarımsak vücuttaki hastalık sebebi olabilecek kimyasalların seviyesini yüzde 48 azaltırken, beynin yaşlanmasını önlüyor, kolesterolü düşürüyor.
2-Egzersizi ihmal etmeyin: Günde bir kilometre yürüyüş ya da haftada üç kez hafif egzersiz kalp hastalığı riskini düşürüyor.
3-Kepekli ürünler kanserden korur: Haftada dört kez kepek içeren ekmek, makarna ya da kabuklu pirinç tüketmek kanser riskini yüzde 40 azaltıyor.
4-Sebze-meyveyi eksik etmeyin: Sebze-meyve, özellikle de domates, kırmızı üzüm, brokkoli yiyenlerde kalp krizi, kanser ve şeker hastalığı riski düşüyor.
5-Ayaküstü yemekten vazgeçin: Hamburger, patates kızartması vs. gibi yiyecekleri tüketmeden önce kalp hastalıklarının üçte birinin bu yiyecekler yüzünden ortaya çıktığını hatırlayın ve fast food’dan vazgeçin.
6-Bel ağrısına çalışma iyi gelir: Araştırmalar bel ağrısı çekenlerin yatmak yerine normal aktivitelerine devam ettiğinde daha çabuk iyileştiğini gösteriyor. Fazla zorlamamak koşuluyla hareket etmek belinize yatmaktan daha iyi geliyor.
7-Sofrada balık olsun: Düzenli olarak balık yemek kalp riskini azaltıyor, ayrıca balıkta bulunan yağlar bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor.
8-Tuzu azaltın: “Fazla tuz felce ve kalp hastalıklarına davetiye çıkarır” diyen uzmanlar günde 5 gramdan fazla tuz tüketilmesini sakıncalı buluyor.
9-Biraz şarap kanserden korur: Günde bir-iki kadeh şarap, kanser riskini azaltırken, vücudu gripten koruyor ayrıca yaşlılıkta bunamaya engel oluyor.
10-Kahvenin faydaları: Araştırmalar günde iki fincan kahvenin kolon kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azalttığını gösteriyor. Ancak kahvenin çok fazla tüketilmesi yüksek tansiyona neden olabiliyor.
11-Çaya devam: Uzmanlar, bol bol çay içenlerin kalp krizinden ölme riskinin yarı yarıya azaldığını belirtiyor.
12-Şok diyetler faydasız: “Haftada üç kilo” vermeyi vaad eden diyetlerden uzak durun. Kilo vermek istiyorsanız bunu hafta hafta değil uzun vadede yapmaya çalışın.
13-Aşırı kiloya dikkat: Yeni bir araştırmaya göre, kilolu insanların aldıkları her yeni kilo ömürlerini 20 hafta kısaltıyor. Fazla kiloları vermek kalp, kanser, eklem iltihabı hastalıklarından koruyor.
14-Selenyuma ihtiyacınız var: Kansere karşı doğal bir koruyucu olan selenyum fındık, fıstık, balık, tahıl gibi ürünlerde bol miktarda bulunuyor. Hergün selenyum alanlarda kanser riski yüzde 37 azalıyor.
15-Kolesterolü düşürün: Egzersiz yapmak ve yağı, tuzu azaltmak kolesterolü düşürüyor, bu da kalp krizi ve felçten korunmanızı sağlıyor.
16-Mucize ilaç aspirin: Ağrı kesici olarak aldığımız aspirin bizi kalp hastalığı, felç ve kanserden koruyor.
17-Düzenli seks bağışıklığı güçlendirir: Uzmanlara göre haftada dört kez seks yapmak, vücudu gripten koruyan Iga maddesini artırıyor. Ayrıca bu kişiler on yıl daha genç görünüyor.
18-Rahatlamayı öğrenin: Sosyalleşerek, hobi edinerek rahatlamak ruh sağlığına iyi geliyor. Ayrıca haftada üç kez rahatlatıcı egzersiz yapmak stres ve depresyonu önlüyor.
19- Sigaraya hayır: Sigarayı bırakmak artık daha kolay, nikotin bantları ve sakızları, akupunktur vs. gibi yöntemleri deneyebilirsiniz. Eğer tamamen bırakamıyorsanız azaltmak da sizin için yararlı olacaktır.
20-Ağız kokusunun çaresi var: Uzmanlar ağız kokusuna yol açan hastalıkları önlemek için günde iki kez fırçalama, gargara kullanmanın yanısıra havuç gibi lifli yiyecekler yemeyi ve çok fazla kahve içmemeyi öneriyor.


GusinapsE 29 Nisan 2006 19:34

Viral Hepatitler
 
Viral Hepatitler

Halk arasında bulaşıcı sarılık veya sarılık,tıp dilinde ise viral hepatit olarak bilinen hastalık nedir?
Viral hepatitler ve ya bulaşıcı sarılık denilen hastalığa değişik virüsler yol açmakta olup, bu virüsler ön planda karaciğer hücrelerini enfekte etmeleri sonucunda karaciğer fonksiyonlarını bozarak sistemik bir hastalığa yol açarlar. Bu virüslerin alınması sonucunda hastalık çoğunlukla sessiz olarak geçirilir. Bir bölümünde de ileri derecede halsizlik, iştahsızlık, bulantı ve karnın sağ üst bölgesinde ağrıyı takiben göz aklarında sararma, idrar renginde koyulaşma ortaya çıkar. Genellikle hastalar sarılık dediğimiz bu tablo ile doktora başvururlar. Alınan virüsün tipine bağlı olarak olguların çoğunluğu yatak istirahati ile kendiliğinden, kısa sürede iyileşirler. Gerek sessiz olarak gerekse sarılık tablosu ile seyreden viral hepatitlerin bir bölümü ise kronikleşirler ki bizim korktuğumuz ve hasta içinde tehlikeli olan durum budur.


Viral hepatitlere yol açan etkenler nelerdir?
Viral hepatitlere insanlarda hastalığa yol açan mikroorganizmalardan virüsler yol açmaktadır. Bugün için akut viral hepatitlere yol açan beş önemli virüs vardır. Bunların dışındaki bazı virüs ve bakterilerde oluşturdukları hastalık tablolarının bir parçası olarak karaciğeri de tutarak hepatit tablosuna yol açarlar. Fakat bunlar kronikleşmeye yol açmadığından önemli değillerdir. Hepatite yol açan beş virüs Hepatit A virüsü(HAV), Hepatit B virüsü(HBV), Hepatit C virüsü(HCV), Hepatit D virüsü(HDV) ve Hepatit E virüsüdür(HEV). Bunların içinde de HAV ve HEV bizim ülkemizinde içinde yer aldığı gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerde bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki virüsün yol açtığı hepatitin kronikleşmemesi sevindiricidir. Çünkü ülkemizde yetişkin yaş grubunun %90’ı A tipi viral hepatiti sessiz veya sarılıklı bir şekilde geçirmiştir.


Bu virüsler bizlere nasıl bulaşmaktadırlar?
Her virüsün bulaşma şekli farklıdır.HAV ve HEV özellikle hijyen koşullarına yeterince önem verilmeyen, su dağıtım ve kanalizasyon sistemlerinin yetersiz olduğu toplumlarda dışkı ile hastalıklı bireyler tarafından çıkartılan virüsle bulaşmış suların içilmesi ve gıdaların yenilmesi ile bulaşmaktadır. Yine aynı şekilde dışkı-ağız yolu ile aile içinde kişiden kişiye bulaşma da önemli bir geçiş yoludur.
Hepatit B virüsü ve HCV’ünde ise bulaşmada önemli rol oynayan en büyük virüs kaynağı taşıyıcılardır. Bulaşma virüsle bulaşık kan ve diğer vücut sıvılarının deri ve mukoza yoluyla geçmesi, cinsel yol ve anneden çocuğa doğum sırasında ve sonrasında geçmesi ile olmaktadır. Özellikle deri yoluyla virüsün geçişinde enjektörler, dövme, akupunktur, yeterince temizlenmemiş cerrahi araç ve gereçler önemli rol oynamaktadır. Ev içinde ortak kullanılan diş fırçaları, oyuncaklar, kaşık-çatal, traş bıçakları, havlular da bulaşmada önemlidir. HDV kendi başına hastalık oluşturmayıp, sadece HBV olan kişilerde hastalığa yol açmaktadır.


Viral hepatitlerde sıklıkla kullanılan "Taşıyıcı" kavramı ile ne anlatılmak istenir?
Herhangi bir virüsün kanda bulunması durumuna taşıyıcılık, bu kişilere de taşıyıcı denilmektedir. Bu kişiler potansiyel olarak toplum içinde bulaştırıcı konumdadırlar. Genellikle kanında B tipi hepatit virüsü bulunan kişilere taşıyıcı denilmektedir. Hepatit B virüsü için virüsün yüzey antijeni dediğimiz HBsAg’nin herhangi bir şekilde kanda 6 aydan fazla bulunması halinde taşıyıcılıktan söz edilir. Taşıyıcı olanların hepsini hasta olarak kabul etmek yanlıştır. Taşıyıcıların büyük bir bölümü sağlıklıdır. Sağlıklı taşıyıcılar yaşamlarını normal olarak, sağlıklı bir şekilde sürdürürler. Toplum içindeki taşıyıcıların az bir bölümünde ise kronik hepatit, siroz veya karaciğer kanseri bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kanında HBsAg saptanan kişiler yukarıda sayılan hastalık tablolarının hangisi içinde yer aldıklarını bilmek için mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmak zorundadırlar. Toplum içinde bulaşma zincirini kırabilmemiz için öncelikle taşıyıcıların ortaya çıkartılması önemlidir.


Ülkemizdeki taşıyıcıların sayıları bilinmekte midir?
Bu sayı ve oranlar her hepatit tipi için farklıdır ve yapılan değişik çalışmalar ile ortaya koyulmuş durumdadır. Ülkemizde yetişkin yaş grubunun %70-90’ı A tipi viral hepatiti geçirmiş durumdadır. E tipi hepatit için bu oran %5 civarlarındadır.
Kronikleşme açısından önemli ve asıl ülkemiz için de tehlikeli olan B tipi için bulunan sayı ve oranlar korkunçtur. Tüm toplumun bölgeler arası farklılıklar olmakla birlikte %5-10’u Hepatit B virüsünü taşımaktadırlar. Bu oran aşağı yukarı 3-5 milyon kişiye karşılık gelir ki bu kişilerin çoğunun taşıyıcı konumda olduklarını bilmeyip toplum içinde en yakınlarından başlayarak hastalığı bulaştırmaları olayın ne kadar korkunç boyutlarda olduğunu göstermektedir.Yurdumuzda B tipi hepatit virüsü ile karşılaşma oranı %20-60 civarındadır. Bunun anlamı kabaca her beş kişiden biri veya üçü yaşamlarının bir döneminde HBV ile karşılaşmaktadır. Bunların çoğunluğunda koruyucu antikorlar gelişir ve bu kişiler yaşamlarının daha sonraki yıllarında bu hastalığa karşı korunmuş olurlar.
Hepatit C virüsü taşıyıcılığı ise yurdumuzda %1 civarlarındadır.


Kronikleşme ne demektir?
B,C ve D tipi hepatitler için kronikleşme tehlikesi sözkonusudur. Bunun anlamı bu olguların bir bölümü siroza, siroz olanlarında bir bölümü karaciğer kanserine dönüşecek demektir. B tipinde virüs alındıktan sonra olguların %90-95’i tamamen iyileşirler. Geriye kalan %5-10’unda sağlıklı taşıyıcılıktan kronik hepatit dediğimiz tabloya kadar değişen durumlar ortaya çıkar. Asıl tehlikeli olan durum kronik hepatit gelişmesidir ki bunların bir bölümünde 5-10 yıl içerisinde siroz gelişmektedir. Siroz gelişen olguların ise az bir kısmında karaciğer kanseri gelişmektedir. Diğer önemli bir noktada virüsün edinilme yaşıdır. Ne kadar erken yaşlarda virüs alınırsa kronikleşme o kadar fazla olmaktadır. Yenidoğan bir çocuğa virüsün geçmesi sonucunda hastalık %90 sıklıkla kronikleşecektir. Bu yüzden anneler mutlaka doğum öncesi dönemde taramalarını yaptırmalıdır. Çünkü B tipi viral hepatit aşılanma ile önlenebilir bir hastalıktır.
C tipinde ise durum daha değişik olup olguların %85’inden fazlası kronikleşmekte ve yaklaşık 20 yıl sonra bunların %20’unda siroz gelişmektedir. Siroz gelişen olguların %2-5'inde ise karaciğer kanseri gelişebilmektedir. Burada sözedilmesi gereken önemli ve sevindirici noktalardan biri de kronik C hepatiti gelişen hastalar normal yaşamlarını sürdürürler. B tipi hepatitden farklı olarak kronik hepatitten siroza ve sirozdan karaciğer kanserine dönüşüm onar yıllık aralarla olmaktadır.

Viral hepatitlerin bulaşmalarını önlemek için neler yapabiliriz?
A ve E hepatitlerinin bulaşmasını engellemek için hijyen koşullarının, su dağıtım ve kanalizasyon şebekelerinin daha mükemmel hale getirilmesi gereklidir. Bugün için A hepatiti geçirmeyenlere uygulanmak üzere aşılar mevcuttur. C tipi için henüz aşı bulunmadığından yukarda saydığımız bulaşmayı kolaylaştıran durumlara dikkat etmemiz gereklidir. Ülkemizde asıl sorun B tipi viral hepatittir. Sevinilmesi gereken bir durum bu hastalığın aşı ile önlenebilir olmasıdır. Halen kullanım için piyasada bulunan içerikleri hemen hemen benzer 4-5 farklı aşı mevcuttur. Aşılama öncesi kişinin B tipi virüsle karşılaşıp karşılaşmadığı mutlaka saptanmalıdır. Eğer taşıyıcı konumda ise mutlaka aile taramaları yapılıp öncelikle risk altındaki eş ve çocuklarıda aşı programlarına alınmalıdır. Aşı üç doz veya dört doz halinde uygulanmaktadır ve koruyuculuğu %90’ın üzerindedir. Biz öncelikle ailesinde taşıyıcı bulunanlar ve sağlık personeli başta olmak üzere herkesin olanakları ölçüsünde aşılanmaları gerektiğini düşünmekteyiz



arwen 29 Nisan 2006 20:05

İngiltere'de Londra Üniversitesi bilim adamlarının Finlandiya, İtalya ve Almanya'daki meslektaşlarıyla üzerinde çalıştıkları bir ilacın 10 yıl içinde kalp krizlerini tarihe gömmesi umuluyor.
İlacın orta yaş ve üzerindeki kadın ve erkekler tarafından sürekli kullanılacağını belirten bilim adamları, proje üzerinde 10 yıldan bu yana çalışmakta olduklarını açıkladı.
Londra Üniversitesi'nden Prof. John Martin, kalp krizlerinin gelişmiş ülkelerde bir numaralı ölüm sebebi olduğunu, bu nedenle önleyici bir ilaç üzerinde çalışmayı tercih ettiklerini bildirdi.
''Vascular Endothelial Growth Factor'' (VEGF) adı verilen ve kalp damarlarındaki hücre bölünmesini engelleyen vücut kimyasalının salgılanmasını dengeleyeceği belirtilen ilacın, 10 yıl içinde kullanılabilecek duruma gelecek.
VEGF'nin zaman zaman yeterince hızlı salgılanmadığına ve kalp damarları içinde gereğinden fazla hücrenin bölündüğüne dikkati çeken uzmanlar, bu durumun kalp damarlarında oluşumlara yol açtığını belirtiyor. Uzmanlar, kolestrolün kalp damarlarındaki bu oluşumlara yapışması sonucunda akyuvarların hareketinin engellendiğine ve kalp krizlerine giden tıkanmaların ortaya çıktığına işaret ediyor.
Sorunun temelinde kalp damarlarında oluşumların yattığını kaydeden uzmanlar, geliştirdikleri ilacın vücudun daha çok VEGF salgılamasına yardımcı olacağını belirtiyor.
By-pass ameliyatını gereksiz kılan yöntem

Öte yandan Orlando'da düzenlenen Amerikan Kardiyoloji Konferansı'na sunulan bir rapora göre ilaca bulanmış stent, by - pass ameliyatına gerek kalmadan damar tıkanmasını önlüyor. Stendin üzerindeki ilaçlar yavaş yavaş kana karışarak daha önce tıkalı olduğu için tıbbı müdahaleyle açılan damarların yeniden tıkanmasını önlüyor. Böylelikle by - pass ameliyatlarına gerek kalmayacağı belirtiliyor. Çok ince damarları tıkayan büyük yağ kitlelerini ortadan kaldırmada da başarılı olan yöntemde, stent görevini tamamladıktan sonra vücut tarafından eritiliyor.


Mystic@L 29 Nisan 2006 21:04

DENGELİ BESLENME KURALLARI

Hayatınızda akılcı bir beslenme rejimi her zaman olmalı. Kilo vermeyi ertelemeyin. Eğer hızla kilo veremediyseniz, hayal kırıklığına uğramayın. Keza çok çabuk kilo kaybederseniz, yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz imkansız. Herhangi bir tatlıyı yemeden veya bisküvi paketini açmadan önce kendinize sorun, "Ben gerçekten aç mıyım" eğer cevabınız olumluysa, on dakika bekleyin ve bu soruyu tekrar sorun.

Yiyeceklerinizi haftalık olarak planlayın. Böylece alışveriş yaparken, abur cubur satın almaktan kurtulabilirsiniz.Asla süpermarkete aç gitmeyin. Eğer insanlar tok karnına alışverişe giderlerse, besin değeri daha yüksek yiyecekler alıyorlar. Abur cuburdan da uzak duruyorlar.

Daha hareketli olabilmek için hayatınızda, beslenme rejiminizde değişiklik yapmaktan kaçınmayın.

Bir günlük tutun. Hem ne yediğinizi, hem de ruh halinizi kaydedin. Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder. Daima geriye dönüp kendinizi kontrol edin..

Hiçbir zaman neden kilo vermek istediğinizi unutmayın. Sıkıldığınızda veya diyet yapmaktan yorulduğunuzda eski fotoğraflarınıza göz atın. Ve her verdiğiniz kiloda kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayın. Değişimin zamanla ve sabırla olacağını hep aklınızın bir köşesinde bulundurun.


ahmetseydi 29 Nisan 2006 21:44

Şoklarda İlkyardım
 
ŞOK NEDİR?

Kelime anlamı SARSILMA demektir. Dolaşım sistemindeki kanın çeşitli nedenlerle azalması, hücrelere yeterli oksijenin gelmemesi sonucu ortaya çıkar.

BELİRTİLERİ:
Kaza yerinde sessiz, sakin, hiç hareket etmeyen bir yaralının şuuru genelde yerinde olmayabilir.
Rengi soluk, Vücudu soğuk ve terli, Gözleri göz çukuruna batmış şekilde, sanki burnu sivrilmiş gibidir.
Nabız zayıftır ve hızlıdır. Solunum hızlanmıştır.

YAPILMASI GEREKENLER:

Uygun bir yere sırt üstü yatırınız.
Etrafındaki kalabalığı dağıtınız.
Az hareket ettirmeye çalışınız.
Beynin kan dolaşımını ve çalışmasını kolaylaştırmak için, başta kanama yoksa başı 15o - 30o aşağı getirip, ayak ucunu 30-40 cm. kaldırınız.
Yakasını, kemerini, gömleğini gevşetiniz.
Solunum yolu tıkanıklığı varsa gideriniz.
Gerekirse yapay solunum ve kalp masajı yapınız.
Kanaması varsa kanamayı durduracak önlemi alınız.
Kırık varsa tahta parçası ile tesbit yapınız.
Soluk almakta güçlük çekiyorsa baş ve göğüs kısmını hafifçe yükseltiniz.
Battaniye ile örtünüz, yaralı şuursuz ise katı yiyecek vermeyiniz.
İhtiyaç durumunda dudakları ve dili birkaç damla su ile ıslatınız.
İç kanama yoksa ve tıbbi bakım gecikecekse yarım bardak su içine bir çay kaşığı tuz veya karbonat karıştırıp 15 dakika ara ile içiriniz.


arwen 30 Nisan 2006 02:46

İnsan vücudunu şöyle bir düşündüğümüzde ne kadar olağanüstü bir sistem olduğunu fark etmemek mümkün değil. Tıpkı her biri ayrı görevler üstlenerek sistemin ayakta kalmasını sağlayan bir makinenin dişlileri gibi... Dişlilerden biri kırıldığında ciddi aksamalara, bazen de sistemin çöküşüne neden olur. İşte insan vücudu da böyledir. Organizmayı oluşturan tüm sistemlerin her biri büyük önem taşır. Bu hafta beslenme etkinliğimizin insan vücudundaki yolculuğuna şahit olacağız.

3 aşamada sindirim
Sindirim sisteminin temel görevi, bizi hayatta tutmak ve enerji sağlamak için yakıtımız olan yiyecek ve içecekleri işlemektir. Yediklerimizi, yaşamımızı devam ettirecek yapıtaşları olan glukoz, aminoasit, yağ asitleri, mineraller ve vitaminlere çevirmek için sindirim sistemine ihtiyacımız vardır. Sindirimin ilk aşaması, yiyeceklerin mekanik veya kimyasal olarak parçalanmasıdır. İkinci aşamada, metabolize edilmiş zerrecikler öğütülür. Üçüncü aşamada ise, kullanılmayan atıklar ortadan kaldırılır. Ana sindirim işlemi, mide ve bağırsaklarda gerçekleştiği halde sindirim aslında ağızda başlar.

Yemeğin tadına varın
Yemeğinizi hızlı yerseniz;
1. Bize yemeyi durdurmamızı söyleyen geri besleme mekanizmasını atlamış olursunuz,
2. Tat alma cisimcikleri, belirli yiyecekleri parçalamak için doğru sindirim enzimlerini hazırlamak üzere beyne hazırlık sinyallerini gönderemez,
3. Çiğnemeden yemek, fazla tükürük salgılanmasına neden olur ve aşırı salgılama sonucu enzimlerin etkisi azalır.
Bu yüzden yavaş yiyin, iyi çiğneyin, yiyecek ve içeceklerin dille yeterince temas etmesine izin verin.

Mide, öğütücü değildir
Yiyecek ve içecekler ağızdan yemek borusuna geçerek mideye gelir. Mide, yiyecekleri tümüyle sindirme ya da besinleri öğütme yeteneğine sahip değildir. Midenin değişik bölümleri çalkalama, asit ile karıştırma ve çevirme, sindirim enzimleri salgılama ve hamur haline gelmiş yiyecekleri depolama gibi değişik görevleri yerine getirmek üzere yapılanmıştır.
Mide, kısmi olarak sindirilmiş içeriğini yavaşça bağırsaklara bırakır. Safra kesesi, onikiparmak bağırsağına henüz gelmiş olan asidik mide içeriğini nötrleştirir.

Ölçüyü kaçırmayın
Eğer çok yemek yerseniz, özellikle de asitli yiyecekler ise ya da mide çok fazla asit üretirse, onikiparmak bağırsağı bunların hepsini alamaz ve bir kısmı midede kalarak hazımsızlığa neden olur.
Tüm bu aşamalardan sonra yiyecekler, pankreasın sindirim enzimleriyle karıştıktan sonra ince bağırsak boyunca yoluna devam eder. Bu yolculuğun son bölümünü kalın bağırsaklar oluşturur. Vücut yiyeceklerden bütün alacaklarını aldıktan sonra, geri kalanları dışarı atar.

Bira ve fıstıktan uzak durun
Hemen göğüs kafesinin altındaki sıkıntı ve ağrılar, midedeki asit yoğunluğundan kaynaklanır. Asidin fazlası yemek borusundan yukarı çıkıp bronşiyal girişe fışkırırsa, şiddetli bir yanma hissedilir.
Bunlardan kaçının: Narenciye, mayalı içecekler (beyaz şarap, şampanya ve bira), fıstık, kırmızı etli ve baharatlı yemekler, konserve yiyecekler ve koruyucu olarak sitrik asit içeren ticari olarak kutulanmış meyveler, sirkeli yiyecekler, sıcak sıvılar, bazı ilaçlar (Steroid, aşırı C vitamini - 1000 mg'ın üstü ve ağrı kesiciler).
Bunları deneyin: Yemeklere anason tohumu ve soğan eklemeye çalışın. Mide yanması başladığında soğuk süt veya bir parça tuzla birlikte nane çayı (soğutulmuş) için. Yemeğinizi yavaş yavaş yiyin. Yemekten sonra yürüyüş yapın.


GusinapsE 30 Nisan 2006 05:04

Hepatit A
 
Hepatit A virüsü

(HAV) fekal ve oral yollardan bulaşır. Kontamine sular sık rastlanan bir enfeksiyon kaynağıdır. HAV göl sularında 4 haftaya kadar enfeksiyöz olma özelliğini korur. Kuluçka süresi 14-15 gündür. Parenteral bulaşma istisnadır. Yaşam standardının yükselmesi ve hijyen koşullarının iyileşmesine bağlı olarak toplumun kontaminasyonu geçtiğimiz on yıllar içinde önemli ölçüde azalmıştır. Hepatit A'ya karşı antikorlar 18 yaşın altındakilerin % 5'inden azında, ve 70 yaşın üzerindekilerin % 75'inden fazlasında bulunur.

Tanı

Antijen: Hepatit A virüsü, prodrom döneminde dışkıda gösterilebilir. Kanda genellikle gösterilemez çünkü aşikar hastalık döneminde virüs replikasyonu sona ermiştir. Bu nedenle söz konusu antijen için dışkıda veya kanda yapılan elektron optik veya immunolojik testler bilimsel çalışmalar dışında endike değildir.

Antikorlar: IgM sınıfı spesifik antikorlar infeksiyon sonrasında 14 gün daha saptanabilir. IgM sınıfı antikorlar birkaç gün sonra ortaya çıkar. Bir kural olarak, IgG ve IgM sınıfı antikorlar aynı zamanda gösterilir. Bunlar mevcutsa ve hepatitin klinik kanıtları varsa, varlığı hepatit A'yı gösteren IgM sınıfı antikorlar için bir test yapılır.
Olguların % 99'dan fazlasında hepatit A 3 ay içinde spontan olarak iyileşir. Olguların % 0.1'inden azında fulminan hepatit görülür. Sarılık, olguların % 90 kadarında vardır. Yüzde 95'inden fazlasında transaminaz eğrileri bir zirve yapar ve hızla normale döner. Fulminan hepatitten sonra gürültüsüz bir karaciğer sirozu gelişebilir.


A tipi viral hepatit hakkında genel bilgiler

· A tipi viral hepatit bulaşıcı bir karaciğer hastalığıdır.
· Gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde yaşayanlar, bu ülkelere seyahat edenler risk altındadır.
· Etken Hepatit A Virüsüdür (HAV).
· Bulaşma “Dışkı - Ağız” yoluyla olur. Yani virüs içeren dışkı ile kirlenmiş sularla temas sonucu bulaşır. Bulaşmadan iyi yıkanmamış gıdaların alınması ve iyi temizlenmemiş suların içilmesi sorumludur.
· Genellikle sessiz olarak geçirilir. Yakınmalı olarak geçirildiğinde
halsizlik, ateş, ishal, karın ağrısı, göz aklarında sararma ve idrar renginde koyulaşma önemli belirti ve bulgulardır.
· Yatak istirahati tedavinin esasıdır.
· İyileşme 10 - 20 gün sürer. B ve C tipinde olduğu gibi kronikleşme sözkonusu değildir. Taşıyıcılığı söz konusu değildir.
· Aşı mevcuttur ve koruyuculuğu oldukça iyidir.
· İmmun globulin uygulaması kısa süreli (3 - 6 ay) koruma sağlar.


Bulaşma yolları: Hepatit A virüsü hastalıklı kişinin dışkısı ile yayılarak, dışkı-ağız yoluyla bulaşır. Yani virüs içeren dışkı ile kirlenmiş sularla temas sonucu bulaşmaktadır. Bulaşmadan iyi yıkanmamış gıdaların alınması ve iyi temizlenmemiş suların içilmesi sorumludur. Bulaşmayı engellemek için şehir şebeke sularının temizliğine olabildiğince özen gösterilmeli ve gıdalar temiz sularla temizlenmelidir. Bulaşmayı kırmak için ellerin sabun ve suyla temizliği oldukça önemlidir. Bulaşma şekilleri şöyledir:
Hastanın dışkısının değişik şekillerde ele bulaştıktan sonra eller yıkanmadan yemek yeme ve enfekte dışkıyla kirlenmiş suların iyi temizlenmeden tekrar kullanılması.

Yol açtığı hastalıklar: HAV ile infekte olanların büyük çoğunluğu (yüzde 70 - 80) sessiz olarak enfeksiyonu geçirir. Bu kişilerin enfeksiyonu geçirdiği laboratuvar testleriyle anlaşılabilir. Yakınmalı enfeksiyonun belirti ve bulguları ileri derecede halsizlik, iştah kaybı, ateş, ishal, karın ağrısı, bulantı-kusma, göz aklarında - deride sararma ve idrar renginde koyulaşmadır. Bu dönemde karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma ortaya çıkar. Transaminazlar (AST, ALT) ve bilirubinler yükselir. Sarılıklı bu dönem 10 - 20 gün sürer. Nadiren enzim yüksekliği ve halsizlik bir yıla kadar uzayabilir. Çok nadiren karaciğer koması gelişerek ölüme yol açabilir.


Tipi Viral Hepatit İçin Riskli Bireyler Kimlerdir?· Gelişmekte veya gelişmemiş ülkelerde yaşayanlar
· Gelişmekte veya gelişmemiş ülkelere seyahat edecekler
· A tipi hepatit geçirmekte olanlarla aynı evde yaşayanlar
· Çocuk yuvalarındaki çocuklar ve bakıcıları
· Homoseksüeller


Hepatit A Tedavisi
Spesifik tedavi yoktur. Fulminan hepatitte yoğun tıbbi tedavi endikedir. Komplike olmayan olgularda medikal zeminde kesin yatak istirahati gerekli değildir.

Profilaksi: Endemik bölgelere seyahat edenler için aktif aşılama ile profilaksi yapılabilir. Başlangıçta 1ml enjeksiyonu takiben 2-4 hafta ve 6-12 ayda enjeksiyonlar uygulanır. Aşılamanın başarı oranı %95'in üstündedir. Gamma globulin preparatları ile pasif inokülasyon (0.1 ml/kg vücut ağırlığı veya 5.0 ml im) bugün nadiren endikedir. Enfeksiyon ortaya çıkmış olduğundan ev koşullarında bu uygulama genellikle başarılı olmaz. Bulaşmayı önlemek için hijyen koşullarını düzeltici önlemlere derhal uyulması önerilir. Hijyen önerilerine sıkı bir şekilde uyulması ve aktif aşılama en iyi profilaksidir.


Misafir 30 Nisan 2006 06:33

Gençlik ve sağlık için E vitamini
 

Sağlıklı beslenme, cilt sağlığı, bağışıklık sistemi ve zeka gelişiminin sağlanmasında oldukça önemli roller üstelenen E vitamini hakkında bilmemiz gerekenler...

En iyi E vitamini kaynakları; buğday, tohumlu besinler, zeytin yağı, soya fasülyesi yağı, arı sütü, balık, ceviz gibi kuruyemişler, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır ve yulaftır.

Vitaminin faydalarını madde bazında genel olarak özetlersek;

  • Bağışıklık sistemini güçlendirir.
  • Son yıllarda oldukça sık rastlanılan Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatır.
  • Hücrelerin yenilenmesini ve daha uzun yaşamasını sağlar.
  • Antioksidan etkisi vardır.
  • Kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.
  • Kanser oluşum riskini azaltır.
  • Katarakt oluşumuna karşı koruyucu etkisi vardır.
  • Hamilelik döneminde oldukça önemlidir, bebeğin zeka gelişimini etkiler.
  • Yaşlanmayı geciktirir.
  • Vücutta gereksinim olan diğer vitaminler ve mineraller ile birlikte çalışarak etkinliğini arttırır.

E Vitamini kaybını nasıl önleriz?

E vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğu için suda eriyen vitaminlere kıyasla ısı, ışık gibi dış etkenlere daha dayanıklıdır. Ancak gıdaların ısıtılma, pişirme, dondurulma, işlenme esnasında tahrip olurlar. Bu nedenle yağın kızartılması durumunda E vitamini kaybı çoktur. Önerim iyi bir E vitamini kaynağı olan zeytinyağı kullanmaktadır. Ayrıca mümkün olduğunca yemeği pişirirken yağı soğan ile çok yakmadan pişirmenizdir. Yine mümkün olduğunca sebzeleri kızartmadan, suda ya da buharda haşlayarak üzerine daha sonra zeytinyağı eklemenizi tavsiye ederim.

Günlük E vitamini tüketmek için neler yapmak gerekir?
  • Yemeklerinizde sadece zeytinyağı kullanınız.
  • Günde 3-4 adet ceviz veya fındık gibi kuruyemiş yiyiniz.
  • Diyette olsanız bile salatanıza az da olsa mutlaka zeytinyağı ekleyiniz.
  • Haftada en az 2 öğün balık yiyiniz.
  • Bol bol yeşillik yiyiniz. Salatanızda tavuk, peynir gibi tercihlerinizde ton balığını da unutmayınız.
  • Beslenme şeklinizin posa yönünden zengin olmasına dikkat ediniz.
  • Haftada en az 2-3 porsiyon kurubaklagil yemeği yiyiniz.
  • Bol bol sebze ve meyve yiyiniz. Günde en az 4-5 porsiyon meyve, 5-6 porsiyon da zeytinyağlı sebze yiyiniz.


ahmetseydi 30 Nisan 2006 13:02

SAĞLIKLI hayat için genelde koşma sporu tavsiye ediliyor, yaşına, durumuna ve vaktine bakılmaksızın herkesin koşması isteniyordu. Fakat zamanla koşunun birçok-mahzurları ortaya çıktı. Bazı kişilerin kalbi dayanamadı ve yollarda kaldılar. Sağlanan faydaların, koşu bırakıldığında devam etmediği ortaya çıktı. Bunun üzerine koşudan vazgeçildi ve yürüyüşün en güzel spor olduğu keşfedildi.


Gerçekten yürümenin koşmaya göre pek çok üstünlükleri bulunmaktadır. Herhangi bir sistemik (Kalp-Damar, Solunum vs.) hastalığı olanların ve yaşlıların koşması uygun değildir, ama bunlar rahatça yürüyüş yapabilirler. Yürüyüş sporu sürekli yapılırsa, koşu ve diğer ağır sporların kazandırdığı faydaların çoğunu sağlar. Üstelik hiçbir tehlikesi de yoktur. Vücudun adale tonusunu yükseltir, kilo attırır, kalp-damar ve solunum sistemlerini sağlığa kavuşturur.

Yürürken tepeden tırnağa bütün vücut idman yapmış olur. Bel kasları kuvvetlenir, hareket etme kolaylaşır ve vücut esnekleşir. Kemikler sağlamlaşır, eklem aşınması gecikir. Sinir gerginlikleri ve sırt ağrıları hafifler.

Düzenli bir yürüyüş kalbin kaslarını kuvvetlendirir, çalışma yükünü azaltır ve dinlenme süresini uzatır. Bu bakımdan yürümek, özellikle kalp ve damar hastalıklarına yakalananlar için çok faydalıdır. Çünkü yürüyenlerin bütün vücut hücreleri, havanın oksijeninden daha çok istifade eder. Koşu sırasında ise, beden kapasitesi aniden yükseldiğinden, kas ve eklemler ile dolaşım sistemi zarar görebilmektedir.

Yürüyenlerin kanlarındaki plaketler (trombositler) birbirine yapışarak kümeler oluşturmaz. Böylece damarlar tıkanmaz, kanın akımı kolaylaşır ve kalp krizleri önlenmiş olur.

Yine yürümek, yüksek tansiyonu aşağı çekerek kontrol altına alınmasını sağlar. Hafif veya orta derecede hipertansiyonu olanların kas basınçları, yürümeye başladıktan birkaç hafta sonra normale düşmektedir. Bu sporu yapan yüksek tansiyonlulardan yüzde 20-25'inde ise, bir iyileşme olmakta ve sentetik ilâçları kullanmasına lüzum kalmamaktadır. Aslında alınan bütün sentetik ilâçların yan tesirlere ve vücutta uyuşmazlıklara yol açtığı bilinmektedir.

Vücutta toplanan zararlı yağları eritmek için de koşmak şart değildir. Yürüyerek kilo atmak mümkündür. Sakatlanma tehlikesinin olmamasının sebebi ise, yürürken adımlarımızın vücut ağırlığının 1-1,5 katı gibi küçük bir darbe ile yere çarpmasıdır. Oysa koşmada bu oran vücut ağırlığının 3-4 katıdır.

Koşma sırasında önemli miktarda sıvı kaybedildiğinden, mühim elektrolitlerde azalma meydana gelir. Zira terleme ile vücuttan tuzla birlikte potasyum ve magnezyum da atılmaktadır. Bu da yürüyüşte olmayan bazı mahzurlara yol açar.
Yürüyenlerin beyninde ağrıları yok eden adrenalin ve anderphin miktarı artmakta bu sayede kişilerin düşünme yetenekleri gelişmektedir.

Yürümenin en büyük üstünlüğü ise basitliğidir. Herhangi bir âlet veya oyun sahası bulmak veya tükeninceye kadar zorlanmak gerekmez.

Gerçekten bol bol yapılan yürüyüşün vücudumuza sayısız faydalan vardır. Bir yere giderken, elden geldiğince taşıta binmeyelim ve yürüyelim. Asansör yerine merdivenleri kullanalım. Yoruluncaya kadar yürümeyi tercih edelim.

Yazımızı, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) asırlar öncesinden gelen ve gün geçtikçe tazelenen mesajları ile bitirelim:

"En hayırlı tedavi burundan ve ağızdan alınan ilâç, hacamat ve yürüyüşle yapılan tedavidir." (El Uhu-dül Kübra)
"Yolculuk edin. Sıhhatli olur, ferahlık duyarsınız." (Tıbbî Nebevî)



Saat: 04:43
Sayfa 2 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık