![]() |
Hayat bir askerlik ise ölüm terhis olmaktır AHMED ŞAHİN Bugün derin tefekkür mahsulü bir yazıyla karşı karşıyasınız. Bakalım siz de benim gibi ibretli bulacak, düşünerek okuma zevkine varacak mısınız? Dört sene önce üzerimde bıraktığı etki sebebiyle köşeme aldığım bu yazıyı bulunca aynı etkiyi yeniden duyduğumdan dolayı bir daha takdim ihtiyacı hissettim. “İnsan ahiret yolculuğuna her zaman hazır olarak yaşamalıdır. Annesinin başörtüsü gibi içi dışı temiz bir şekilde öteden gelecek daveti beklemeli. Çünkü ne zaman “gel” denileceği belli değil. Öyle ise her zaman temiz durmalı, saf kalmalı, akıl, mantık, kalb, kafa, duygu ve düşünceleri daima berrak tutmalı ve gitmeye hazır durmalı... İyi duygu ve düşünce içinde iken gitmeyi elde etmeli. Mesela; birisinin içinden kendini beğenme hissi geçebilir. İşte tam o esnada “gel” derlerse, o zaman insan Allah’ın huzuruna bir firavun gibi düşebilir. Ömür boyu ibadet ü taat içinde yaşamış; ama sonunda kaybetmiş birisi gibi düşebilir.. Evet, hazır olmak lazım.. kendini rütbesiz bir nefer gibi görerek vazife yapma gayreti içinde hazır olmak lazım. İnsan, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesi; O olmasa hiçbir şey ifade etmeyen bir varlık. Öyleyse iddia niye? Varlık O’ndan, her şey O’ndansa iddia niye? Evet, bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “Men kerihe likâallah, kerihallahu likâeh -Allah’a kavuşmaktan hoşlanmayan kimseyle Allah da mülâkî olmayı istemez.. İşte, Allah’a kavuşmayı arzulama, ölüme hazır olma demektir; ahirete, haşre, yeniden dirilmeye kat’i inanma ve ebedi saadeti yakalama azm ü gayreti içinde bulunma demektir. Samimi bir kulun hali de budur; o öteyi, sevgililer diyarı ve ebedi saadet yurdu bilir.. bilir de tertemiz olarak oraya gidip onlara kavuşmak için bu dünyada da hep saf ve duru bir hayat yaşayarak yolculuğa hazır, ötelere müştak bir tavır sergileyerek bekler. Bununla beraber, bazı büyük zatların, zahiren bakıldığında ölümden korktukları zannını hasıl edecek sözleri olabilir. Vazife ve misyon itibarıyla yapacakları şeylerle alakalı olarak, onların hayatta kalmalarına bağlı bazı hususların ihmali ve sarsılması endişelerini, bir korku şeklinde algılamaları muhtemeldir. Mesela, “Ben ölürsem beni örnek alanlar, nasihatlerimi dinleyenler dağılabilirler; vahdetlerini koruyamazlar. Yapılması gerekli olan şeyler aksar; kulluk vazifelerinde gevşeklik gösterilebilir.” gibi mülahazalar olabilir. Bediüzzaman gibi kimselerin varlığı, başka insanları toparlayıcı olur. Sebepleri izzet-i azametine perde yapan Cenâb-ı Allah, Bediüzzaman gibi insanlara da bir misyon yüklemiştir. Onların fıkdanında (yokluğunda) iftiraklar, tereddütler olabilir. Dolayısıyla O’nun gibi bir insanın ahireti istemesi, kendi nefsi adınadır. Burada kalması ise, (Efendimiz’in miraçtan nüzulü, tekrar aramıza dönmesi gibi) dini adına olur. Bundan dolayı hayatına, sağlığına dikkat çeker; yaşamak için değil başkalarını yaşatmak için dikkat eder. Oksijen insandır o gibileri. Yoksa Allah’a, Peygamber’e, haşr ü neşre inanmış insan için ölüm rahmettir. İşte büyük zevatın ölümle alakalı endişe ifade ediyor gibi görünen sözlerini, vazife ve misyonlarıyla irtibatlandırarak böyle yorumlamamız icap eder. Çünkü onlar davaları için yaşarlar. Dosttan, ahbaptan ayrılma yer yer bir hicran şeklinde kendisini hissettirebilir. Zayıf bir rivayette, son günlerinde Resul-ü Ekrem’in (sas), ashab-ı kiram efendilerimize bakarak duygulandığı anlatılıyor. Dostlardan böylesi bir ayrılık, askere gitme gibidir. Hani anne-baba evlatlarını askere gönderirken ağlarlar. Bu da askere gitme gibi muvakkat (geçici) bir ayrılmadır. Sonradan dirilmeye inananlar böyle inanır; hayatı bir askerlik, vefatı da bir terhis kabul ederler. Ayrılırken ağlayabilirler; fakat bu ağlama arz ettiğimiz mânâda kavuşma sonuçludur.” |
http://www.ntvmsnbc.com/news/231612.jpg Microsoft, Windows Vista tarafında ertelemelerle gündeme gelirken, Windows CE işletim sisteminde ise sessiz ve derinden hazırlıklarını tamamladı. Microsoft, Windows CE'yi özellikle akıllı cep telefonları alanında pazarlayacak. Dikiş makinelerinden cep telefonlarına kadar birçok cihazda kullanılan Windows CE işletim sisteminin beta versiyonu, bugün yazılım geliştiricilere sunulacak. Yeni versiyonun Windows Mobile için temel oluşturacağı ifade ediliyor. Microsoft, Windows CE ve Windows Mobile’ın 2007’de piyasaya sunulacağını açıkladı. Microsoft, artık onuncu yılını dolduran işletim sistemi Windows CE’i, küçük elektronik cihazlar sektöründe pazarlıyordu. CE’nin benzin istasyonu pompalarından televizyon dekoderlere geniş bir kullanım alanı olmuştu. Yazılım şirketi şimdiyse, CE için gelişmiş üst model cep telefonu pazarını gözüne kestirdi. WINDOWS CE YENİDEN YÜKSELİŞE GEÇER Mİ? Microsoft, Windows CE işletim sisteminin üretici şirketlerin cihazlarına uygun olarak uyarlanabileceğinin altını çizerek, özellikle açık kaynak uygulamalarının yükselişte olduğu piyasada elini güçlendirmek istiyor. Sektör analistleri de, akıllı cep telefonu alanında Windows CE’nin potansiyeli olduğunu vurguluyor. AKILLI TELEFONLAR VE MICROSOFT Microsoft’un özellikle odaklandığı alan ise, e-postaların okunduğu, televizyon yayınlarının izlendiği akıllı telefonlar. Microsoft geçen aylarda Palm ile Treo telefonlarına Windows işletim sistemini destekleyen versiyonlarının üretilmesi için anlaşma yapmıştı. Microsoft’un akıllı cep telefonları pazarında en büyük rakibi, bu alanda geniş bir kullanıcı kitlesine sahip olan Kanadalı RIM’in BlackBerry cihazı olacak. Mobil cihazlar için geliştirdiği ürünlerin şirketin gelir kalemleri küçük bir paya sahip olması ve son çeyrekte zarar etmiş olması ise, Microsoft yönetimini düşündürüyor. Şirketin 10.9 milyar dolarlık gelir akışında sadece 89 milyon doları mobil cihazlar bölümüne ait. |
İran, Irak ve Türkiye Türk ordusu Irak sınırı boyunca yığnak yaptığında herkes bir şeyler söyledi. Doğal olarak dünya medyası da konuya ilgi gösterdi. Bazıları da bazı birliklerin Kuzey Irak'a girdiğini söyledi. Bunun üzerine Irak Dışişleri Bakanlığı Ankara'ya bir nota verdi. Oysa 1998'den bu yana Irak topraklarında bulunan Türk ordusu yeniden bu bölgeye girmemişti. Sonradan anlaşıldı ki; gönderilen nota da ciddi değildi ve Dışişleri Bakanı Hoşyar Zabari'den habersiz gönderilmişti. Nitekim haberi duyan Devlet Başkanı Talabini, Zabari'yi arayarak uyarmış ve notanın 'Türkiye'yi sevmeyen ve Iran yanlısı' bir memur tarafından gönderildiği anlaşılmıştı. Oysa tam o sıralarda İran birlikleri Kuzey Irak'a girmiş ve PKK kamplarını bombalıyordu. İşte Irak ve böylesi ilginç bir ülke. Bir düşünün; ABD ve Irak hükümeti 'direnişçi ve terörist sızmalarına göz yumduğu için' Suriye'yi suçluyor ve tehdit ediyor, ama PKK'nın Türkiye'ye yönelik eylemlerine ses çıkarmıyorlar. Bu nedenle ABD, Suriye'yi işgal etmekle tehdit ettiğine göre Türkiye de Irak'ı işgal edebilir! Dönelim Kuzey Irak'a, yani Irak Kürdistanı'na. Bu bölgede pazar günü yeni bir bölgesel hükümet kuruldu. Yani Talabani ile Barzani arasındaki tarihsel ayrışma, çekişme ve düşmanlıklar sona erdi. Bu hükümette diğer İslami, Türkmen ve Asuri gruplar da yer aldı. 42 bakandan oluşan bu hükümet, Irak Anayasası gereğince Kürdistan'ın bağımsız bir yapıya dönüşmesi için çaba harcayacak. Önemli olan bu eğilimlerin Kürtlar açısından ne kadar öncelikli olmasıdır. Kürtler, Irak'ın geleceğini karanlık gördükleri için bağımsızlık yönünde her türlü tedbiri alıyor. Federal yapılarda, federal bölgelerin Savunma ve Dışişleri'nde merkeze bağlı olması gerekirken Irak Kürdistanı'nda durum böyle değil. Kürtlerin Bağdat'tan ayrı olarak bir peşmerge ordusu ve bu ordudan sorumlu bir de 'iki' peşmerge bakanı var. Biri Talabani bölgesinden, diğeri de Barzani bölgesinde... Anlaşılan iki lider arasında hala bir güvensizlik sorunu var. Güvensizlik PKK'ye karşı da sürüyor. Talabani'nin yardımcılarından İmad Ahmet 'Komşularımız Türkiye ve İran ile sorun istemiyoruz. PKK bu iki ülkeye yönelik saldırılarından vazgeçmeli ve Kürdistanı'ndaki silahlı varlığına son vermelidir' diyor. Geçen hafta da Süleymaniye'de Talabani'ye bağlı güvenlik güçleri, Türkiye karşıtı yürüyüş yapmak isteyen bir grup PKK yandaşını gözaltına aldı. Başta Talabani olmak üzere Iraklı Kürtler PKK'dan kurtulmak istiyor. Elbette bunu yaparken 'Kürtler birbirini öldürüyor' dedirtmek istemiyorlar. Bu konuda son sözü ABD'nin söyleyeceğini bildikleri için Barzani ve Talabani bu yönde her hangi bir adım atmıyor. Çünkü ABD, ister PKK ister bölgesel Kürt sorunu konusunda henüz kesin bir karar almış değil. Üstelik herkes biliyor ki; PKK sorunun çözümü ağırlıklı olarak Ankara'nın tavrına bağlıdır. Leyla Zana'nın Erbil ve Süleymaniye ziyareti bu yönde atılmış 'başarılı ' bir adımdır. Kürt Parlamentosu'nun açılışına katılan DTP liderlerinin de Erbil'de bu yönde bazı görüşmelerde bulundukları biliniyor. Amaç dağda bulunan PKK liderlerini 'silahı bırakma' konusunda ikna etmektir. Bu konuda bazı 'olumlu' işaretler geliyor. Ama yine de PKK yöneticisi Cemil Bayık, İran'ı tehdit etmekten geri kalmıyor. Bayık 'İran, Türkiye ile işbirliği yaparak bize yönelik saldırılarını durdurmazsa gerekli karşılığı görecektir' diyor. PKK'nın bazı İranlı Kürt örgütlerle ilişkisi var. Ancak İranlı Kürtler ağırlıklı olarak Barzani ve Talabani'nin ne dediklerine bakıyor. PKK bunu bildiği için İranlı diğer muhalif gruplarla da işbirliği yapıyor. Örneğin Halkın Mücahitleri grubu. ABD, Irak'ı işgal ettiğinde bu grubun Irak'taki tüm kamplarını kuşatarak silahlarını almıştı. Bu grubun tüm lider kadroları ve militanları Irak dışına çıkartıldı. Bazıları da PKK'ye sığındı. Ortadoğu'nun kaypak zemininde ilişkiler her zaman olduğu gibi çok karmaşık. Bunun de tek nedeni ABD'nin çirkin bölgesel hesapları. Ama en büyük suçlu: ABD'ye bu hesaplarında yardımcı olan bizim insanlarımızdır. Bunların sayısı azaldıkça başta PKK ve bölgesel Kürt sorunu olmak üzere tüm sorunlar çok daha kolay çözülecek ve coğrafyamız rahata kavuşacak! Görüntünün çok karanlık olmasına rağmen ben iyimserim. Neden mi? Çünkü ABD satılık adam bulmakta zorlanıyor. Satılmış olanlar da sıkıntılı. CIA Başkanı Porter Goss bile istifa etti. Darısı bizdeki CIA'cilerin başına! |
Politik oyunda stratejik araç: Laiklik Son günlerde laiklik meselesi tartışmaları yoğunluk kazandı. Bu tartışmalarda, bazen kavramlar tarihsel olgular gibi sunulurken bazen de tarihsel olgular kavramlaştırılmadan sergileniyor. Bu yazının amacı; Türkiye’de laiklik meselesinin din-devlet ilişkisi bağlamındaki kavramlaştırmalarla tarihsel arka planını resmetmek ve buradan doğan bazı meselelere değinmektir... Türkiye’de din-devlet ilişkisini bir çerçeveye oturtmak için, bu ilişkinin somut belirtilerine bakmak gerekir. Söz konusu belirtilerden birisi, teorik olarak, politik otoriteye ilişkin nasıl bir meşrulaştırım anlayışını miras aldığımızdır. İkincisi, kurumsal olarak, bu anlayışın politik praksise nasıl yansıdığıdır. Birinci husus için, tarihsel olarak aşağı yukarı 500 sene geriye, Kanuni Sultan Süleyman dönemine gitmek gerekir. Bu kadar geriye gidişimizin sebebi, Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemde (1520-1566) Şeyhülislam Ebussuud Efendi (1545-74) tarafından politik iktidarın dinî ve seküler kaynakların sentezine dayanan bir meşruluk anlayışının tesis edilmesidir... Osmanlı’da laiklik... Böylece, Osmanlı, şeriatın ve ondan tamamen bağımsız gelişen seküler hukukun (kanun) yan yana yaşadığı bir yönetim anlayışına girmiş oldu. Tarihçiler, şeriatın, 8. yy’dan başlayıp, modernizasyonun pekiştiği 19. yy’ın sonuna kadar süren bir egemenlik kaynağı olduğunu belirtmektedirler. Fakat, reel politik durum, şeriatın kaynağını Sultan’ın iradesinden ya da örften alan seküler hukukla bir arada işlev görmesini zorunlu kılmıştır. Bunda politik istikrara verilen önemin rolü olduğu kadar; belki bundan daha çok dini ve dinî otoriteleri kontrol etmek gibi bir amaç da etkisini göstermiştir. Şeriat ile seküler hukukun bir arada politik otoritenin meşruluk kaynağı olarak formüle edilmesinin baş mimarı Ebussuud Efendi’dir. Ebussuud Efendi, Sultan’ı şeriatın sadece uygulayıcısı değil, yorumcusu olarak da konumlandırmıştır. Hanefi hukuk anlayışını politik praksise yaygınlaştıran ve hakim kılan bu anlayıştan kalan miras, modern hukuku kendi kodları ve diliyle anlama ve uygulama anlayışının hâlâ yerleşememiş olması; bunun da politik otoritenin kaynağını, deyim yerindeyse, çatallaştırmış olmasıdır. Bununla, duruma göre seküler hukuk kodlarına, gerekiyorsa dinsel kodlara başvurmanın muteber sayılmasını kastediyorum. Kenan Evren’in, devlet başkanı olarak laikliğe en fazla vurgu yaptığı bir dönemde bile kız çocuklarının okula gönderilmesinde, organ bağışında bulunulmasında Kur’an ayetlerinden destek alması bu konuda çarpıcı bir örnektir. İkinci husus söz konusu olduğunda, yani kurumsal ilişkilere baktığımızda ise bir anlamda “Ebussuud zihniyeti” diyebileceğimiz telakki karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu zihniyeti resmedebilmek için şeyhülislamlık kurumunu odağa almamız gerekecektir. Tarih incelemeleri, şeyhülislamlığın kurum olarak ilk defa Osmanlı’da görüldüğü notunu düşmektedir. Osmanlı Devleti’nde Fatih Sultan Mehmed “bağımsız” bir fetva makamı ihdas etmekle beraber, şeyhülislamların padişah tarafından atanma kuralını da yürürlüğe koymuştur. Şeyhülislamların aslî görevi fetva vermek, yani meselelere dinsel açıklamalar getirmekti. III. Selim dönemiyle (1789-1807) beraber ilerleyen “Batılılaşmacı” modernleşme sürecinin, ulema tarafından “din karşıtlığı” olarak algılanmaya başlaması, politik otoritenin ulemayı “fesat yuvası” olarak görmesini de beraberinde getirmiştir. Bunun sonucu, ulema, iktidar ve muhalefet arasında fırsatçı tercihlere yönelmiş ve din-devlet ilişkisinin alışılagelmiş müesses durumunu zorlamaya başlamıştır. 18. ve 19. yy’larda ulemanın kendi fırsatçı tercihlerine destek sağlamak üzere tarikatlarla organik bağ tesis etmeleri, söz konusu zorlamayı sağlayan en önemli etken olmuştur. Bu durum karşısında politik otoritenin fırsatçı tercihi ise tarikatları devlet örgütüne dahil etme girişimi olmuştur. Uzun bir tarihsel süreçten bahsetmeye imkan olmadığından; burada, sadece, halk tabakalarından gelen tepkileri asgariye indirmek, politik kontrolü azamiye çıkarmak için 1866’da şeyhülislamlığa bağlı olarak kurulan Meclis-i Meşayih ile tarikatları tek çatı altında toplama girişiminden bahsedebiliriz. Bütün bunlar şu neticeyi doğurmuştur: Devlet-din ilişkisinin stratejik bir politik oyuna dönmesi. Bu miras, güncel tartışmaların anlamına ışık tutacak mahiyettedir. Bunu görebilmek için, Cumhuriyet dönemiyle birlikte uygulama imkanı bulan laiklik anlayışına biraz daha yakından bakmamız gerekir. Bilindiği gibi, “laik” (laique) Fransızcada ruhban sınıfı dışında kalan halk kesimlerini ifadede kullanılmak üzere ortaya atılmış bir terimdir. Kökeninin de gösterdiği gibi laiklik, esas itibarıyla dinsel sınıfın hakimiyetine karşı çıkışı dile getirir. Bu açıdan mesele şudur: Dinsel sınıftan olmayanların, olanlara göre statü önceliği kazanması. Tanım icabı Kemalist kadronun bu meselenin ruhuna sadık bir laiklik telakkisine sahip olduğu çok açıktır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak; söz konusu telakki, dine karşıt olmaktan daha çok dinsel sınıfın hakimiyetine karşıt olmayı yansıtmaktadır. O halde, laik bir düzen, dinsel sınıfın hakimiyetinin olmadığı bir politik alan üzerine inşa olmuş bir düzendir. Bunun, tanım icabı özgürleştirici bir içeriğe sahip fikriyat olduğu da saniyen teslim edilmelidir. İktidar kapma yarışı ve laiklik... Buna rağmen, laiklik neden hâlâ tartıştığımız bir mesele olmaya devam etmektedir? İki sebeple. Birincisi, yukarıda resmetmeye çalıştığımız tarihsel sürecin bıraktığı mirasla ilgili: Politik otoritenin kurucu, düzenleyici ve dengeleyici mahiyeti. Bu anlayışın tam tamına beslediği ikinci sebep ise modern politik iktidarın rakip tanımaz öncelliği. Bu iki doğrultuda laiklik, son tahlilde, politik sınıflar arasında bir iktidar mücadelesine indirgenmiş mesele olarak kendini göstermektedir. Meselenin püf noktası da tam burada ortaya çıkmaktadır: “Dindarlar”ın politik alanda rol alma taleplerinin, dinsel bir sınıfın yeniden hakimiyet kazanmasına muadil görülüp, kontrol mekanizmalarını harekete geçirmek. Bu durumda da “laik” olan halka ait olmayı ifade ettiğine göre, Andrew Davison’un dediği gibi, “halk dindarsa” ne yapılacaktır, gibi cevap verilmesi gereken önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Belki başından beri Kemalist laiklik anlayışını “din karşıtlığı” gibi algılatan da böyle bir soruya kontrol reflekslerinin dışına çıkılarak cevap verilmemiş olmasıdır. Batı’da tarihsel olarak uygulanagelen “modeller” işin içinden çıkmamıza belki biraz yardımcı olabilir. Fakat, mesele, öncelikle İslamiyet’in tarihselliği içinde düşünülüp halledilmesi gereken bir meseledir. Göstermeye çalıştığımız gibi, bu tarihsellik, dinin politik otoritenin kontrolüne tâbi olduğu bir süreci anlatmaktadır. Modernizasyonun etkisi, iktidarın meşruiyet kaynağını değiştirmiştir; ama müesses mahiyetini aynı bırakmıştır. Hal böyle olunca, İslam dünyasında din-devlet ilişkisi, sırasıyla artık sivil toplumda yapılaşmaya yönelmiş bir güç ile kurumsal olan bir güç arasındaki mücadeleye inhisar olmuştur. Dolayısıyla, laiklik de o dünyada dinsel bir sınıfın hakimiyetine değil, bizatihi dinin hakimiyetine karşı yönelmiş bir politik araca dönüşmüştür. Bu bakımdan, meselenin özü, artık politik otoritenin ne kaynağını tartışmak ne de sahiplerinin statüsünün nasıl olacağını tayin etmektir. Her şeyden önce gelen, laikliği, politik otoritenin (mahiyeti ne olursa olsun) tahakküm edici mahiyetini politik sınıfın (mahiyeti ne olursa olsun) dışında kalan kesimler için en aza indirmektir. Çünkü, laiklik, politik oyunun stratejik bir aracı değil, özgürlüğü tesis edici önemli bir imkândır. |
GÜMRÜK BİRLİĞİ MI; SÖMÜRGE ANTLAŞMASI MI ? "Gümrük Birliği veya Sömürge Anlaşması" başlıklı Ek-F'deki makale Ocak 1995'te yayımlanmıştır. Bu tarihte anlaşma (metindeki ismi ile Karar) imzalanmış fakat henüz yürürlüğe girmemiştir. Anlaşmanın yürürlüğe girişi 1 Ocak 1996'dır. Aradan geçen zaman makaledeki görüşleri doğrulamıştır. Gümrük Birliği anlaşmasının en zayıf halkası, hatta en üzücü yanı Türkiye'nin kendi dışında, temsilcimizin olmadığı yerlerde alınan kararlara uyma zorunluluğudur. Gümrük Birliği "Serbest Ticaret Bölgesi"nden daha ileri, "Ortak Pazar"dan daha kısıtlı bir uygulamadır. Gümrük Birliğinin işlemesi; ortak gümrük tarifesi tesbiti, konuyu ilgilendiren yasaların yapılmasından işbirliği, üçüncü ülkelerle yapılacak ticaret anlaşmalarında birlikte çalışma ile mümkündür. Türkiye - AB Gümrük Birliği anlaşmasında bu unsurları göremiyoruz. Bu sebeple konu başlığı "Gümrük Birliği mi?; Sömürge Anlaşması mı?" olarak seçilmiş ve konmuştur. Benzer bir anlaşmayı Türkiye'den başka hiçbir ülke imzalamamıştır. Böyle bir anlaşma için başvuran, istekte bulunan ülke olduğunu en azından ben bilmiyorum; sorduğun ilgililerden de olumlu yanıt almadım. Tam üye olacak ülkelere üye olmadan önce, gümrük birliğinin sebep olacağı kayıpları karşılamak ve altyapılarını hazırlamak için yardım yapıldığı halde, Türkiye'ye böyle bir yardım da yapılmamıştır. Anlaşma (Karar) İle ilgili Bazı Hükümler: Türkiye'nin AB üyeleri dışında kalan ülkelerle olan ilişkileri (Türk Dünyası dahil) 3'üncü madde ile kısıtlanmaktadır. 3'üncü Md. ile; Türkiye'de dolaşımda bulunan üçüncü ülke çıkışlı ürünlere; işlemi tamamlanmamış gümrükteki üçüncü ülke ürünlerine anlaşma hükümleri uygulanmıştır. 4'üncü Md. ile ithalat ve ihracattan alınan gümrük vergileri ile, mali nitelikteki gümrük vergileri kapsam içine alınmıştır. 8'inci Md. ile 5 yıl içinde (31 Aralık 2000 de dolmuştur.) teknik engellerin kaldırılması konusundakiş araçları, Türkiye kendi iç yasal düzenlemelerine dahil edecektir. 12'inçi Md. Şöyledir: "Bu kararın yürürlüğe giriş tarihinden itibaren (1 Ocak 1996) Türkiye, Topluluk üyesi olmayan ülkelere, topluluğun aşağıdaki yönetmeliklerle belirlenen ticaret politikasına büyük ölçüde benzeyen hükümleri ve uygulayıcı tedbirleri uygulamaya koyacaktır." Bu maddenin altında uymayı kabul ettiğimiz 14 adet Konsey, Komisyon yönetmeliği sıralanıyor. Türkiye yazılmasına katılmadığı, neleri içerdikleri konusunda yaygın bilgi sahibi olunmayan yönetmelikleri uygulamayı kabul etmiştir. "Türkiye tekstil ve hazır giyim ticareti ile ilgili anlaşmalar ve düzenlemeler de dahil olmak üzere, tekstil sektöründe topluluğun ticaret politikası ile önemli ölçüde benzerlik gösteren politikaları uygulayacaktır." 13'üncü Md. İle; Türkiye'nin, topluluk üyesi olmayan ülkelerle "Ortak Gümrük Tarifesi" uygun olarak uyum sağlaması istenmektedir. 14'üncü Md. Ye göre; Ortak Gümrük Tarifesinde yapılacak (ortak Gümrük tarifesinin tadil edilmesi, vergilerin askıya alınması veya tekrar konması, tarife kotaları, tarife tavanları) değişik ve kararlardan makul bir süre önce Türkiye haberdar edilecektir. Türkiye'ye hiçbir sorulmuyor, görüşü alınmıyor, AB yapıyor, sonuçlandırıyor, uygulaması için Türkiye'ye tebliğ ediyor. Bu bir sömürge uygulaması değil mi? Bu ağır müstemleke davranışını hafifletiyor görünmek için, gerçekte hiçbir uygulama gücü olmayan şu hüküm konmuş:"Bu amaçla, Gümrük Birliği Ortak Komitesinde öndanışmalarda bulunulur." Danışmada bulunur mu, bulunmaz mı; bulunsa ne olacak ki? Değiştirecekler mi? Gümrük Birliği Ortaklık Komitesinin AB birimleri (Konsey, Komisyon…) üzerinde hiçbir yaptırım gücü bulunmuyor. Bu sebeple AB'ye itaat etmekten başka şansımız yok. Bu hükümlerle, bağımsızlığımız ve egemenliğimiz ağır şekilde yara almıştır. 15'inci Md.: " Türkiye bu kararın yürülüğe girmesinden itibaren beş yıl içinde, ticaret politikasını aşamalı olarak topluluğun ticaret politikasına uyumlu hale getirecek biçimde, topluluğun tercihli gümrük rejimine uyum sağlayacaktır. Bu uyum, hem otonom rejim, hem de üçüncü ülkelerle tercihli anlaşmaları kapsayacaktır." Üçüncü ülkelerle, Türkiye'nin katılımı, katkısı , hatta bilgisi olmadan, AB'nin yaptığı tercihli anlaşmalara da Türkiye uyacaktır. Bu Türkiye'yi bağımlı (tabi) bir duruma sokmuyor mu? İlaveten Ortaklık Konseyi'ne jandarmalık görevi veriliyor: "Ortaklık Konseyi, kaydedilen gelişmeleri düzenli olarak gözden geçirecektir." Gümrük Birliği Kararının diğer maddelerinde de Türkiye'yi bağlayan, Türkiye'nin uymak zorunda olduğu birçok yönetmelik sıralanıyor. 26'ncı Md.8 yönetmelğe atıf yapıyor.) 32'nci Md. Belli kuruluşların ve ürünlerin kaynak tahsisi sureti ile desteklenmesini sakıncalı bulmakta ve gümrük birliği ile uyumlu olan ve olmayan alanları saymaktır. Bu maddede Almanya'nın birleşmesi sonucu bazı bölgelerine verilen yardırmları süresiz olarak istisnaya tabi tutarken Türkiye'ye kısıtlamalar getirilmektedir. 37'nci Md. De Türkiye tarafından birçok yasanın süre sınırlaması da getirilerek değiştirilmesi istenmektedir. Anayasamızın 90'ıncı Md. 4'üncü paragraftaki hükme göre yasa değişikliğini gerektiren her türlü anlaşmayı "TBMM'nin bir kanunla uygun bulması" gerekir. Gümrük Birliği anlaşması hakkında Anayasa'nın bu hükmü uygulanmamıştır. Anayasa atlanmıştır. Gümrük Birliği anlaşmasının geçerliğiği şüphelidir. 42'nci Md. de; Türkiye'deki koruma tedbirlerine karşı önlemler alınabileceği, buna karşılık anti-damping tedbirlerinin uygulaması konusunda Katma Protokolle (47'nci Md) getirilen usullerin yürürlükte kalacağı belirtiliyor. 53'üncü Md. aynen şöyle: "Avrupa Komisyonunca Gümrük Birliği'nin işleyişi ile doğrudan ilgili alanlarda yeni bir mevzuat hazırlandığında ve bu mevzuat hakkında Avrupa Topluluğu üye devletleri uzmanlarına danışıldığında Komisyon gayri resmi olarak Türk uzmanlarına da danışır." Gümrük Birliği kurulduğu için; AB içinde Gümrük Birliği'nin işleyişi ile doğrudan ilgili alanlarda yapılacak her değişiklik Türkiye'yi doğrudan etkiler, ulusal çıkarlarımızla doğrudan ilgilidir. Buna rağmen benzer durumlarda, resmen dahi değil, gayri resmi olarak Türk hükümetine değil, sadece Türk uzmanlarına danışılması yalnız haksızlık değil, kendi açımızdan büyük bir skandaldır. Okurken ulusal onurumuzun zedelendiğini derinden hissettim. 54-58'inci Md.lerde belirlenen istişare yollarında Türk tarafının yaptırım gücü olan hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Uyuşmazlıkların çözümü (Md.59-60) ve korunma tedbirleri (Md 61-62) ile ilgili hükümler de sadece AB yararları düşünülerek hazırlanmıştır. Gümrük Birliği Anlaşması (Kararı) niçin imzalandı? Gümrük Birliği Uygulama Sonuçları Türkiye - AB Arasında Gümrük Birliğini Tesis Eden 1195 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (Gümrük Birliği anlaşması) yürürlüğe girdikten sonra karşılaşılan sorunların ayrıntıları hakkında fazla bilgi edinemiyoruz. Üçüncü ülkelerle olan ticari ilişkilerde sorunlar yaşandığı; AB ile ticarette gittikçe artan açıklar verdiğimiz dışarıya yansıyor. ABD'nin AB'ye tanıdığı ticari ayrıcalıklardan Türkiye yararlandırılmıyor. Kuzey Afrika ülkeleri ile yapılan anlaşmalardan yararlandığımızın baskıları önlendiği yayınlarda dile getirilmektedir. Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra AB - Türkiye arasındaki dış ticaret ilginç bir gelişme göstermiştir. Türkiye - AB dış ticaret açığı Türkiye aleyhine 1990 yılında 2,435 milyon dolarken, Gümrük Birliği Anlaşmasının yürürlüğe girdiği 1996 yılında 5,793 milyar dolara, 1998 yılında 10,774 milyar dolara fırlamıştır. Sadece üç yıllık artış 33.493 milyar dolar. 1996-2000 açığı 54 milyar dolardır. 2001 yılı sonunda açığın 60 milyarı geçeceği değerlendiriliyor. 9 Temmuz 2001 TRT 2 saat 18.00 programında şu bilgiler verilmiştir: 1992-1995 arası ile 1996-1999 Gümrük Birliği dönemi karşılaştırması: AB'ye ihracatımız; %9'dan %6.5'a düşmüştür. İhracatın ithalatı karşılama oranı: %70'den %55'e düşmüştür. İthalatımızdaki tüketim malları oranı %6'dan %9-10'a çıkmıştır. Türkiye'ye yabancı sermaye girişi azalmıştır. Çok ciddi gelişme eğilimi ile karşı karşıyayız. Üçüncü Ülkelerle Kurulan Ortaklıklar AB, Türkiye dışındaki üçüncü ülkelerle değişik türlerde ilişkiler kuruyor: Ortaklık anlaşmaları; tercihli ticaret anlaşmaları; ticaret ve işbirliği anlaşmaları… Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinin kurdukları EFTA; Kanada, ABD ve Meksika'nın oluşturduğu NAFTA; Güney Amerika ülkelerinin kurdukları MERCOSUR (ilk ismi LAFTA) Serbest Ticaret anlamına uygundur. Bu anlaşmalarda, belirli mallarda gümrük tarifeleri ve miktar kısıtlamaları (Kota) kaldırır; ancak üçüncü ülkelere karşı bağımsız hareket eder, kendi dış ticaret politikalarını uygular. Türkiye örneğindeki gümrük birliği anlaşmasının tek olduğuna değinilmiştir. Doç.Dr.A.Fındıkçı şu değerlendirmeyi yapıyor: "AB'nin Ortaklık politikası, AB-Türkiye Dış Ticaret verileri ve mali işbirliği ile ilgili ortaklığın hazırlık, geçiş ve son dönemi yakından analiz edildiğinde hemen görülecektir ki, Türkiye örneğinde her haliyle iflas etmiştir. İflas eden bu politikanın temelinde AB'nin üçüncü ülkelere yönelik izlediği ortaklık ve dış ticaret politikaları yatmaktadır." Yazar diğer üçüncü ülkelere verilen tavizler sonucunda "Türkiye'nin 1963'te başlattığı Ortaklık ilişkisi de cazip olmaktan çıkmış oldu. 60'lı yıllarda AET tercihli rejim piramidinin tepesinde olan Türkiye 70'li yılların ilk yarısından sonra bu piramidin en alt sıralarına kaydırıldı." Diyor. Yazar şu değerlendirmeyi de yapıyor: "AET Ortaklık politikası Türkiye'yi kendi bölgesindeki ülkelerle ticari ilişkiler geliştirmede ve bu ülkelerle yakın işbirliğine gitmesini büyük ölçüde engellenmiştir." Yazar aynı metin içinde ilginç başka tesbitler de açıklıyor: " Bu anlaşmaların amacı anlaşmaya taraf olan ülkeleri, AET'nin hem politik hem de ekonomik ve ticari etki alanına genişletmektir." Bu anlaşmalarla eski sömürgelerin tekrar bağımlı hale getirildiği açıklandıktan sonra sayıları 100'e ulaşan ülke ile ikili anlaşma yapıldığı belirtiliyor. "AB'nin bu programlar çerçevesinde, Türkiye'nin güneydoğusunda "HADEP" adlı partinin belediye başkanlığını kazandığı yerlere mali yardımda bulunması, sağlıklı düşünebilen her insanın aklına doğal olarak, niçin sadece güneydoğu, niçin sadece "HADEP" sorusunu getirmektedir." Bu sorulara yalnız, AB üyelerimize yandaş olanlar ve politikacı - bürokrat - diplomat yöneticilerimiz cevap verebilir. Sonuç : Gümrük Birliği Anlaşması Yeniden Gözden Geçirilmelidir Gümrük Birliği Anlaşması; ekonomik getirileri ve götürüleri dikkate alınarak, yedi - sekiz yıllık verilerle akademik düzeyde, ayrıca uygulayıcı çevrelerde araştırılıp, incelenip değerlendirilmelidir. Yapılan değerlendirmelerden sonra AB ile görüşmelerle güncelleştirilmeli, karar aşamalarında Türkiye'nin dışlanması önlenmeli, üçüncü ülkelerle ilişkilerde Türkiye daha bağımsız hareket edebilmeli, üçüncü ülkelerle yapılan görüşmelere katılabilmelidir. AB üyeliğinin gerçekleşmemesi, Gümrük Birliği'nin önemini arttıracaktır. Ebedi AB üye adayı kalınamayacağı da dikkate alınarak Gümrük Birliği şekillendirilmeli ve Avrupa ile ilişkileri güçlendirecek yönde geliştirilmelidir. Bu amaçla AB tarafından birçok hükmü zaten uygulanmayan (yardım, serbest dolaşım…) anlaşmanın, geliştirilip taraflar arasında denge sağlanıncaya kadar askıya alınması dusunule bilir. |
ŞEYTANIN TERÖRÜ: SATANİZM Satanizm, şiddeti ve vahşeti dini bir ritüel haline getiren sapkın bir ideolojidir. Kendilerine şeytanı ilah edindiklerini söyleyen satanistler, insanlık dışı eylemleri ve kanlı cinayetleri adeta bir ibadet düşüncesiyle yerine getirirler. Çoğu kimse satanizm denildiğinde bunun sadece psikolojik yönden gençler arasında yaygın olan, mistik bir tür akım olduğunu düşünebilir. Ya da izlediği filmlerin etkisi ile satanistlerin sadece garip ritüellere sahip, akli dengesi yerinde olmayan insanlar olduğunu sanabilir. Satanistlerin vahşet temelli, ürkütücü ritüellere sahip oldukları doğrudur. Ancak pek çok insanın göz ardı ettiği nokta, satanizmin, geçmişi 1800'lere uzanan materyalist, şiddet yanlısı ve ateist bir ideoloji olduğudur. Üstelik bu ideolojinin dünya çapında çok sayıda takipçisi vardır. Satanizmin temel özelliği her türlü dini değeri reddetmesi ve şeytanı kendisine ilah edindiğini söyleyerek, cehennemi bir nevi kurtuluş olarak görmesidir. Satanizme göre insan hiçbir şeye karşı sorumlu değildir, tek sorumluluğu nefsinin kendisine emrettiklerini yerine getirmesidir. Bu durumda eğer nefsi insana öfkelenmeyi, kin tutmayı, intikam almayı, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, zarar vermeyi, öldürmeyi emrediyorsa bunun yapılmasında bir sakınca yoktur. Satanizmin bunu savunurken öne sürdüğü temel mantık ise, kötülüğün engellenmesinin bir tür samimiyetsizlik olduğu iddiasıdır. Yani bu sapkın inanca göre, nefsi insana karşısındaki kişiyi öldürmesini söylüyorsa ve eğer insan bunu yerine getirmemişse dürüst davranmamış olur. Tüm insanların takdir ettiği, güzel ahlak özelliği olarak gördüğü sevgi, hoşgörü, sabır, affedicilik gibi erdemler ise satanistlerin nefret ettikleri özelliklerdir. Bu sapkın ideolojiye göre asil olan, kin, öfke, intikam gibi duygular ve kötülükte sınır tanımaz olmaktır. Satanizmin temel öğreti kitabı olarak kabul edilen Satanic Bible'ın (Şeytani İncil) beşinci maddesinde -İncil'de yer alan "bir yanağına tokat atana diğerini çevir" prensibine atıfla- "Şeytan diğer yanağını çevirmek yerine, intikam almayı temsil eder" denilmektedir. Yine aynı kitabın bir başka maddesinde, "Düşmanlarınızdan tüm kalbinizle nefret edin ve eğer bir adam sizin yanağınıza vurursa, sizde onun öbür yanağına vurun" talimatı yer almaktadır. 1 Bu mantıkla hiçbir kötülüğün engellenemeyeceği açıktır. Böyle bir ortamda büyük bir kaos ve karmaşa oluşur. İnsanların vicdanlarını kullanmadıkları, dolayısı ile iyiyi kötüden ayırt edip güzel olanda irade göstermedikleri ve muhakemelerini kullanmadan hareket ettikleri bir toplumda düzenden, huzurdan, barıştan, güvenlikten, affedicilikten, hoşgörüden söz etmek mümkün değildir. Bu düzen içerisinde karşısındakine kızan bir insan, öfkesini yenip itidalli davranmak yerine intikam almaya kalkışacaktır. Ya da ihtiyaç ve fakirlik içinde olan bir insan bu duruma sabredip, meşru bir şekilde ihtiyaçlarını gidermeye çalışacağına hırsızlık, yolsuzluk gibi yollara başvuracaktır. Zaten satanizm de bunu teşvik etmektedir. Satanizmin ortaya koyduğu toplum yapısı kanunsuz ve kural tanımazdır. Amaç nefsin tüm bencil duygularının ve kötülüklerinin özgürce yaşanmasıdır. Modern satanizmin kurucusu olarak kabul edilen Anton LaVey Satanic Bible (Şeytan İncili) adlı kitabında satanizmin temel prensiplerini aktarırken, takipçilerine kötülüğü diledikleri gibi yaşamaları ve yaymaları için telkinde bulunmaktadır. Hatta kendisi ile yapılan bir röportajda LaVey, "Kanunların kesin olarak çiğnenmek için yapıldığını hissediyorum... Sokakta birini soymakta hiçbir yanlışlık görmüyorum" demektedir. 2 Satanizmin kural tanımazlığı elbette bununla sınırlı değildir. Kişi sadece kendisine ve yakın çevresine zarar vermekle kalmaz, düşmanlığı ve öfkesi tüm insanlığa yöneliktir. Üstelik bu kural tanımazlık, şiddeti hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Satanizme göre şiddet tabiatın kendisinde vardır ve kaçınılmazdır. Bu sapkın inanışa göre tabiatta olan şiddetin insanlar arasında yaşanmasının da bir sakıncası yoktur. İnsanın, şiddeti engellemeye veya bastırmaya çalışması doğasına aykırıdır, insan bir gün bir yerde mutlaka şiddete başvuracaktır, o zaman bunun önüne geçmeye çalışmanın bir mantığı yoktur. Görüldüğü gibi satanizm son derece sapkın inanışlara sahiptir. Ve bu inanışlar insanları saldırgan olmaya, cinayet işlemeye ve hatta katliamlar yapmaya yöneltmektedir. Özellikle Amerika'da akademisyenler ulusal terörün temelinin satanizm olduğu ve satanizmle ciddi mücadele yöntemleri geliştirilmesi gerektiği tespitinde bulunmuşlardır. Bu akademisyenlerden birisi de Denver Üniversitesi'nden profesör Carl Roschke'dir. Roschke konunun önemini, "Satanik ideolojinin, ulusal terörün temeli olduğu konusunda ciddi çalışmalar yürütmekteyiz", sözleri ile dile getirmektedir.3 Satanizme karşı verilecek mücadelenin en önemli adımının, satanistlerin "sadece işsiz güçsüz takımı" oldukları yanılgısından vazgeçilmesi olduğunu söyleyen Roschke, satanistlerin işledikleri suçlar incelediğinde bu ideolojinin ne kadar büyük bir bela olduğunun daha iyi anlaşılacağını aktarmaktadır. 4 Kuşkusuz böyle bir akıma karşı yapılacak en önemli mücadele, fikri alanda olacaktır. Bunun için de satanizmin hangi ideolojileri kendisine dayanak noktası edindiğini anlamak gerekir. Satanizmin İdeolojik Kökeni Darwinizm'dir Satanistlerin kitaplarında, dergilerinde, yayınladıkları broşürlerde ve internet sitelerinde kendilerini tanıtırlarken en çok dikkat çeken noktalardan birisi, 'insanları bir tür gelişmiş hayvan olarak' gördükleri, 'hayatın asıl anlamının mücadele olduğunu' söyledikleri, 'ancak güçlü olanın ayakta kalabileceğini' savundukları cümlelerdir. Bu durum satanistlerin görüşlerinin ideolojik temelinin Darwinizm olduğuna dair önemli bir delildir. Nitekim pek çok satanist de bunu açıkça dile getirmekten çekinmez. "A Description of Satanism" (Satanizmin Bir Tarifi) adlı bir yazıda, satanist yazar ideolojisini şöyle açıklamaktadır: ...Öncelikle tüm insanlar sosyalleşmiş hayvanlardır... Tüm insanlar ve hayvanlar ortak bir biyolojik geçmişe sahiptir. Satanizm insanların gelişmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını savunur. Bizim diğerlerine bir üstünlüğümüz yoktur, biz sadece evrimleşme ve ayakta kalma şansına sahip olabilmiş kişileriz.. 5 "Şeytan Kilisesi" yayınları arasında yer alan bir başka satanist kaynak ise, insanların gelişmiş birer hayvan oldukları düşüncesine inandıklarını şu sözlerle dile getirmektedir: Satanizm insanı bir tür hayvan olarak gördüğüne göre –geçmiş kültürlerde bu gerçeğin farkına varmış ve toplumları içerisinde bunu dile getirmiş olanlar vardır- bu sanatsal ve felsefi ifadeleri bulup ortaya çıkaracağız ve bunları bugünkü uyanışımızın kökeni olarak göreceğiz.6 Görüldüğü gibi satanizm, Darwin'in insanların hayvanlardan evrimleştiğini öne süren teorisini ideolojik 'uyanışın' kökeni olarak görmektedir. Anton LaVey ile yapılan ve MF Magazine isimli müzik dergisinde yayınlanan bir röportajın girişinde ise Darwinizm ile satanizm arasındaki ilişki şöyle tanımlanmaktadır: Anton LaVey, 1960'ların sonunda hippilikten ve Hıristiyanlığın monoton ahlaki değerlerinden sıkılan bireyler için, sosyal Darwinizm ideolojisini ve pozitif düşünceyi anlaşılabilir bir forma sokarak yeni bir yol oluşturmuştu. 7 Satanist kilisenin papazlarından Magister Peter H. Gilmore ise, bu sapkın dini şöyle tarif etmektedir: ... Şimdi bunun yerine modern satanizmin ne olduğuna bir bakalım: Kabiliyeti olanların ahmak olanların üzerinde tekrar hakim olacağı, adaletsizliğin yerini adaletin alacağı, iki bin yıldır tüm insanların eşit olduğu safsatasını öne sürenlerin tamamen reddedildiği acımasız bir din elitizmi ve sosyal Darwinist anlayış. 8 Elbette yukarıdaki satırlarda yer alan adalet anlayışı, bizim anladığımız anlamda, hak ve eşitlik prensibi üzerine inşa edilmiş bir adalet değildir. Bu adalet satanist bir adalet anlayışıdır ve takip eden satırlardan da anlaşılacağı üzere kendilerini diğerlerinden üstün gören insanlara her türlü yetki ve hakkı vermeyi öngören bir adalettir. Satanizmin sadece Batı toplumlarını üstün gören sosyal Darwinist anlayışı, başta faşizm olmak üzere pek çok ırkçı ve şovenist akımla paralellik göstermesine ve hatta çoğu zaman bu akımlarla işbirliği içinde hareket etmesine neden olmuştur. Hitler'in Nasyonel Sosyalistleri, Mussolini'nin Kara Gömleklileri arasında satanizme inanan pek çok kişiye rastlamak mümkündür. Bu işbirliği Anton LaVey tarafından şöyle dile getirilmektedir: Bu kutsal olmayan bir ittifak. Bu görüşü savunan çok farklı insanlar geçmişte bizimle anlaşma yaptılar. Hikayeleri, ışıkları ve koreografileri ile milyonlarca insanı yönlendiren Alman Nasyonel Sosyalist partisinin anti-Hıristiyan gücü satanistlere samimi olarak bağlıydı. 9 Bu akımlarla satanizm arasındaki en önemli ortak payda ise Darwinizm'dir. Tüm bu sapkın ideolojilerin temelinde yer alan sosyal Darwinizm'i, satanistler şu sözlerle savunmaktadırlar: Güçlü olanın ayakta kalması prensibi, bireyin hayatta kalıp kalamamasından, kendi başlarına ayakta duramayan milletlerin elenmesine kadar toplumun her seviyesine uygulanabilir... Zayıflar sosyal Darwinizm'in neticelerini yaşamaya başladıkça dünya nüfusunda sistemli bir azalma olacaktır. Çünkü doğa her zaman çocuklarını bir yandan güçlendirir bir yandan temizler. Biz gerçeklerden bahsediyoruz ve bunu varlığın yapısına zıt olan bir ütopyaya dönüştürmeye çalışmıyoruz.10 Satanistlerin sosyal Darwinizm'e olan bağlılıklarının bir diğer ifadesi, faşizmin bir ürünü olan öjeni teorisini büyük bir hararetle savunmalarıdır. Sakat ve hasta insanların toplumdan temizlenmesi ve sağlıklı bireylerin eşleştirilerek çoğaltılmasını öngören öjeni teorisi, özellikle Nazi Almanyası'nda uygulama alanı bulmuştur. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilir. İnsan ırkının ıslah edilmesine engel olan unsurlar ise (sakatlar, hastalar, akıl hastaları vs gibi) toplumdan ayıklanmalıdır. Nazi Almanyası'nda bu mantık uyarınca onbinlerce kalıtsal hasta ve akıl hastası insan acımasızca öldürülmüştür. İşte satanizm de aynı korkunç cinayetleri savunmaktadır. Satanistlerin öjeniye bakış açıları kendi kaynaklarında şu şekilde yer almaktadır: Satanistler ayrıca öjeni teorisinin pratiğe geçirilerek doğa kanunlarının geliştirilmesi için yollar ararlar... Bu, üreme kabiliyeti olan insanların desteklenerek, gen havuzunu insanlığın daha hızlı ilerlemesini sağlayacak şekilde geliştirme çabasıdır. Bu dünya çapında genel olarak uygulanan bir yöntemdir... Genetik kodlar çözülünceye ve soyumuzu devam ettirecek olanları seçme imkanımız oluncaya kadar satanistler en iyilerin en iyilerle birleşmesini savunurlar. 11 Satanizmin Sapkın Ayinleri Satanizm denildiğinde pek çok kişinin aklına, bu kişiler tarafından düzenlenen kara büyü ayinleri ve bu ayinlerde yaşanan korkunç vahşetler gelir. Ancak insanların bir kısmı bunların sadece korku filmlerinde var olduğunu, gerçek hayatta bu tarz olayların yaşanmadığını zanneder. Oysa filmlerde görmeye alışkın olduğumuz türden sapkın sahneler, satanist ayinlerin ve törenlerinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu ayinlerin ana amacı şeytanla bağlantıya geçmek ve onun sözde öğütlerini öğrenebilmektir. Bunun için özel ortamlar hazırlanır. Satanizmde bu şeytani ritüellerin ne kadar büyük bir yer kapladığını görmek için, satanistler tarafından hazırlanmış kitaplara ve internet sitelerine kısaca bir göz atmak yeterli olacaktır. Bu tür yayınların ortak özelliği karanlık ve kanlı öğelere bolca yer vermeleri ve şeytani ayinlerin önemi üzerinde ısrarla durmalarıdır. 18 yaşından küçük satanistlere çeşitli öğütler verilen ünlü satanist internet sitelerinden birisinde, söz konusu ayinlerin satanizmin temel taşlarından birisi olduğu üzerinde durulmakta ve toplu olarak ayin yapamayan gençlerin tek başlarına iken bile mutlaka bir tür ayin yapmaları gerektiği anlatılmaktadır. Gençlerin yapmaları gereken ayinin detayları ise şu şekilde belirtilmiştir: Karanlık güçlerin seninle bağlantıya geçtiklerini düşündüğün anda korkma ve paniğe kapılma... Karanlık güçlere onların hak ettikleri saygı ve dekor ile yaklaş, ayinler bunun içindir; onlarla bir ilişki kurabilmek için... Etkili bir ayin yapabilmek için LaVey'in kitabında belirtilen tüm malzemeleri bulman şart değil. Belki kılıçlar, ayin kadehleri, siyah ipler, gong gibi malzemeleri alacak paran olmayabilir veya bunları temin edebileceğin bir mağaza bulamayabilirsin. Ama yine de ayin yapabilirsin... (Siyah) mumu yak ve önüne otur... Mumun ışığına bakarak, "Hazırım Karanlıkların Efendisi, gücünü içimde hissediyorum ve hayatımı şereflendirmeni istiyorum. Ben şeytanın taraftarlarından biriyim. Yaşasın Şeytan", diye ona seslen... Bu şeytanı hayatına sokmanın basit bir yoludur. 12 Şeytanı kendine rehber edinen bir toplulukta her türlü sapkınlık, ahlaksızlık ve vahşet olağan karşılanır. Satanistler için bunlar şeytanın kendilerine ilhamı ve mutlaka yerine getirilmesi gereken emirleridir. Bu emirlere itaat eden satanistler; cinsel sapkınlıklar göstermekte, hayvanlara ve insanlara işkence yapmakta, hatta öldürdükleri canlının veya insanın kanını içmek gibi akıl almaz iğrençlikler sergileyebilmektedirler. Dünyanın pek çok ülkesinde satanist olduğunu söyleyen gençler uyuşturucu partileri düzenlemekte, bu partilerde her türlü ahlaksızlık ve sapkınlık yaşanmakta ve bu tarz partiler çoğu zaman şeytan için bir arkadaşlarını öldürmeleriyle neticelenmektedir. Satanistlerin ayinlerinde kan dökmeye özel bir önem vermeleri ise, şeytanın insanlık üzerindeki planının sembolik bir ifadesidir. Şeytan, büyük bir nefretle baktığı insan soyuna elinden geldiğince acı çektirmek istemektedir. Bu nedenle dünyada kan dökülmesini kendisine bir amaç olarak belirlemiştir. Bu ve benzeri din düşmanı ideolojilerin bağlıları tarafından yürütülen tüm savaşlar, katliamlar, cinayetler ve terör eylemleri, şeytanın kan dökme dürtüsünü tatmin etmeye yönelik birer "satanist ayin"dir. Kendilerini açıkça "satanist" olarak ilan edenler, kan dökmeyi açık bir ritüel şeklinde uygulamaktadırlar. Yeryüzünde terör ve anarşiyi körükleyenler ise, aynısını daha üstü kapalı bir biçimde, ama çok daha kapsamlı bir biçimde gerçekleştirmektedirler. Satanizm Baştan Yenilgiye Uğramış Bir İdeolojidir Satanizmin nasıl bir tehlike olduğunu incelerken, satanistler tarafından yapılan bir tespitin göz önünde bulundurulması gerekir. Satanistler kendilerine kaç kişi oldukları sorulduğunda, sayılarının çok kalabalık olduğunu, çünkü kendileri farkında olmasalar bile satanizmi yaşayan çok fazla sayıda insan olduğunu öne sürerler. Aslında bu bir bakıma doğrudur. Çünkü satanistlerin savunduğu görüşler günümüzde bilinçli veya bilinçsiz olarak pek çok kişi tarafından paylaşılmaktadır. Çünkü insanın vicdanının sesini dinlemeyip, güzel ahlaklı bir yaşam sürmemesi, nefsine ve şeytanın emirlerine uyması demektir. Satanistlerin bugüne kadar neden oldukları belalar düşünüldüğünde böyle insanlardan oluşan bir toplumun varacağı sonun ne kadar acı olacağı açıktır. Satanizmin temeli olan, insanın bir tür hayvan olduğu iddiası ise tamamen bir safsatadan ibarettir. İnsan kör tesadüfler sonucu ortaya çıkmış bir varlık değildir. Tüm evrendeki düzenin ve ihtişamın olduğu gibi insanın da Yaratıcısı, üstün, güçlü, hakim ve her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'tır. Allah insanları, düşünüp akledebilen, iyiyi kötüden ayırma anlayışına sahip, Allah'a karşı sorumluluğu olan varlıklar olarak yaratmıştır. Her insanın nefsi kendisine kötülüğü emrettiği gibi, vicdanı da kötülükten sakınmayı ve korunmayı emreder. İnsanın sorumluluğu ise nefsinin değil vicdanının sesini dinlemek ve Allah'ın razı olacağı bir ahlak göstermektir. İnsanın göstereceği güzel ahlak hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun huzurlu ve rahat bir yaşam sürmesini, hem de ahirette, Allah'ın izni ile, en güzel karşılığı almasını sağlayacaktır. Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek ise, şeytanın insanlara süsleyip çekici gösterdiği yaşamın büyük bir aldanıştan ibaret olduğudur. Şeytan insanlara, dünya hayatında çeşitli vaatlerde bulunabilir, onları doğru yoldan ayırmaya çalışabilir, ancak unutulmamalıdır ki şeytanın insanları davet ettiği yol, ona uyan insanların felaketi olacaktır. Çünkü şeytan ve onu izleyenler daha en baştan yenilgiye uğramış olanlardır. Kuran'da bu gerçeği bize haber veren ayetlerden bazıları şu şekildedir: .. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tespit edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 117-119) |
Siz de kaybedersiniz... 28 Şubat sürecinde medyanın rolü ve misyonu konusunda peş peşe itiraflar geliyor. Türkiye’de basın tarihinin en yüz kızartıcı, meslek etiğinin en fazla ayaklar altına alındığı dönemdir, 28 Şubat süreci. Dinç Bilgin’in ve Ergun Babahan’ın 5 gün arayla söyledikleri, bize sadece eski bir dönemin utançlarını hatırlatmıyor, ondan daha önemlisi, yine 28 Şubat rüzgarlarının estirildiği şu günlerde, medyanın bugünkü patronları (Aydın Doğan, Turgay Ciner, Mehmet Emin Karamehmet ve diğerleri) için tarihî bir ikaz anlamı taşıyor. O ikaz şudur: Eğer siz bir dönemde olduğu gibi hukuk dışı bir otoriteye boyun eğerseniz, mazlumların karşısına geçerseniz, “tetikçiler kullanırsanız, sizin de akıbetiniz Sabah gazetesinin eski patronu gibi olacak... Siz de kaybedeceksiniz... Şimdi; o dönem atv’nin de patronu olan Dinç Bilgin’in, Nazlı Ilıcak’ın Kanal 7’deki “Sözün Özü” programında söylediklerini hatırlayalım: “28 Şubat döneminde her şey zıvanadan çıktı. Söylenmemesi gereken şeyleri söyledik, yapılmaması gerekenleri yaptık. Gazeteler, patronları ve yöneticileriyle hadlerini aştılar. Hükümet yıkıp hükümet kurmaya başladılar. Enerji başta olmak üzere bütün kamu ihaleleri medya patronlarına dağıtılır oldu. Medya patronları, köpekbalıkları gibi her tarafa, her şeye saldırdılar. Her patronun bir bankası vardı, ben de bunun dışında kalamadım. “O devirde bir psikolojik harp vardı. O psikolojik harp öyle kolay basit yapılan bir dedikodu değil. Belli ki planlanmış, kurmayları tarafından tartışılmış, nasıl yapılacağı, yani bizden mutlaka daha usta, o konuda en azından yurtdışında uzmanlaşmış kişiler tarafından yapılmış bir şey. Devletin bazı kademelerinde hazırlanıyor. Birileri bildirileri size uçuruyor ve sizden yayınlamanızı istiyor. Siz de yayınlamak zorunda kalıyorsunuz. O dönemde her gazetenin askerle teması vardı. İlk önce Ankara büroları devşiriliyordu. Onlar da merkez mutfağı etkiliyorlardı. (O dönemde Sabah’ın Ankara temsilcisi Fatih Çekirge, Hürriyet’inki şimdi Milliyet’in genel yayın yönetmeni olan Sedat Ergin, Milliyet’in de Fikret Bila idi. H.G.) “Andıç olayında (Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ın Apo’dan para aldıkları yalanını Şemdin Sakık’ın ifadeleri arasına yerleştirip servise koyma olayı) Cengiz’in ve Mehmet Ali’nin böyle şey yapmayacaklarını biliyordum. Ama endişem Sabah’ı korumaktı. Andıç’ın kaynaklandığı yerden korumak. Kamuoyundan korumak zorundaydım. Kendi menfaatlerimiz için DSP, MHP ve ANAP koalisyon hükümetini destekledik.” Şimdi de Sabah gazetesinde halen köşe yazarlığı yapan Ergun Babahan’ın itiraflarını okuyalım: “Hürriyet ve Sabah grupları Refahyol hükümetine karşı şiddetli bir muhalefet dönemi başlatmıştı. İlk başta LAİKLİK bazlı yapılan bu yayınlar, Susurluk kazasının ardından askeri bir mahiyet aldı. Bu arada Erbakan’ın anti-İsrail tutumu, bazı başkentlerde alarm çanları çaldırmaya başladı ve 28 Şubat için adım atıldı. “Andıç olayında o sırada bir yanık kokusu aldım; ama bunu kimseye seslendirecek cesareti bulamadım açıkçası.” Evet bugünlerde yine 28 Şubat rüzgarları esiyor. Eski cuntacılar kin ve nefretle devletin en itibarlı makamlarında oturanlarla konuşuyor. Muhterem Fethullah Gülen ve tavsiye ettiği hizmetler hedef haline getirilmek isteniyor. Medya alet olmazsa milletin değerlerine düşman kin ve intikam cephesi hiçbir şey yapamaz. Ama alet olursa, kaybeder, bundan öncekiler gibi kaybeder. Kaybedersiniz... |
Doğalgazın Gerçek Fiyatı Nedir Doğalgazın Gerçek Fiyatı Nedir SON ZAMANLARDA yükselen fiyatıyla gündemi işgal eden doğalgazın gerçek fiyatı ne olmalıdır, veya bu gaz ne kadar ‘doğal’dır? Bütün bunların hesabını yapmak için ilk önce bu nimeti tanıyalım ve sonra karar verelim. Sanayi Devriminde ya da teknolojide kaydedilen gelişmelerde en büyük payın sahibi olan petrol ve doğalgazın hikayesi 1859 yılında ABD’nin Pennsylvania eyaletinde Albay Edwin Drake’in 30 metre derinlikteki petrol kuyusundaki gazı 5 santim çapındaki bir boru ile 8 km. ötedeki Titusville kasabasına taşıması ile başlar. Gerçekte eski bir demiryolu müteahhidi olan Albay Drake’in başlattığı olay Amerika’da inanılmaz bir hızla gelişmiş ve kısa sürede her yere dağılmıştır. Bu tarih Amerika’da gerçek anlamda sanayinin miladı olarak kabul edilir. Diğer yakıtlarla arasındaki en önemli fark son derece temiz bir şekilde yanması olan doğalgaz, esasında ‘bataklık gazı’ olarak da bilinen metan gazıdır. Bir karbon atomuna bağlanan dört hidrojen atomundan ibaret olan metan, renksiz ve kokusuzdur. Evlerde kullanılan doğalgazın kokmasının sebebi, kaçakların anlaşılabilmesi için içine sonradan katılan kokulu bir madde içermesidir. Doğalgazın niçin temiz bir yakıt olarak görüldüğünü anlayabilmek için ise, onu diğer yakıtlarla karşılaştırmak gerekir. Normalde hava kirliliğine ve dolaylı olarak bunun yol açtığı asit yağmurları ile toprak ve su kirliliğine yol açan maddeler özellikle nitrojen(azot) oksitler (NOx) ve sülfür(kükürt) dioksit (SO2) maddeleridir. Ayrıca zehirli bir gaz olan karbonmonoksit (CO) ve sera gazı olarak bilinen karbondioksit de yanma sonucu oluşması istenmeyen gazlardır. Bu sayılan gazların hepsi benzin, mazot gibi petrol türevlerinin, bunlardan da çok miktarda kömürün yanması ile ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yine petrol türevlerinde ve kömürde karşımıza çıkan partiküler maddeler de vardır ve bunlar hiçbir zaman yanamayacak, rüzgârlarla taşınıp bir yerleri zehirleyecek uçan küçük parçacıklardır. İşte doğalgazın (metan) temizliği burada ortaya çıkmaya başlar. Çünkü doğalgaz yandığında, sayılan yakıtlardan en temizi olan benzinden bile yüzde 83 daha az karbonmonoksit, yüzde 60 daha az NOx ve sıfır miktarda partiküler atık oluşur. Diğer zararlı gazlar da hesaba katılınca, doğalgaz benzine göre yüzde 95 daha az kirleticidir. Benzini bir köşeye bıraksak bile zamanımızda atmosferdeki zehirli atıkların yüzde 70’inden kömür sorumludur. Doğalgaz sadece kömürün yerine geçirilebilse kazanılacak temiz havayı bir düşünün… Diğer akaryakıtlardan mazotu ele alırsak, şu örnek farkı anlatmaya yetecektir: Aynı miktarda ısı elde etmek için mazot yakıldığında oluşan her 10.000 gram kükürtdioksit ve NOx’e karşılık, doğalgaz yakılırsa bu gazlardan sadece 1 gram ortaya çıkar. Bu 1/10000 (onbinde bir) oran abartma değil, yapılan deneyler sonucunda ABD’nin Çevre Koruma Teşkilatı (EPA, Environmental Protection Agency) raporlarına geçen rakamdır. Çok merak eden, doğalgazla çalışan bir aracın eksozuna beyaz bir mendili tutsun ve 45 saniye beklesin. Daha sonra mazot yakan bir aracın eksozunda aynısını denesin. Sonuç 1 adet beyaz ve 1 adet siyah mendilden başka birşey değildir. Doğalgazlı aracın eksozuna tutulan mendil sadece biraz nemlenir. Bu da yanma sonucu oluşan su buharından kaynaklanır. O mendili kuruyunca temizlik için rahatlıkla kullanabilirsiniz. Diğer mendili ise hem kirinden hem de kokusundan dolayı artık yanınızda bile taşıyamazsınız. 45 saniyedeki netice bu ise mazotlu araçların bütün gün dünyaya saçtığı zehri düşünün bir... Halbuki doğalgaz sıvılaştırılıp tüplere depolanarak bu araçlarda da kullanılabilir (ki, İstanbul’da bazı belediye otobüslerinde şu anda kullanılıyor). Üstelik araçlarda kullanılınca hâlihazırda kullandığımız LPG’den defalarca temiz ve aracın motoru için çok daha az yıpratıcıdır. Doğalgazın nasıl elde edildiğine gelince; normalde bu gaz petrol yatakları yakınında veya aynı kaynakta petrol ile birlikte bulunur. Toprak altındayken yüksek basınçlı olarak depolanmış şekilde sunulmuştur hizmetimize. Bu basınç o kadar yüksek olabilir ki, 1891’de ABD’nin Indiana eyalet merkezinden Chicago kentine taşındığı gibi, ek pompalamaya gerek kalmadan 200 km uzaklığa boru hatlarından kendi basıncı ile nakledilebilir. Peki bu gaz çıkarıldığı toprak altı depolarına nereden gelmiştir. Her ne kadar ansiklopedilerde ve ilgili bilimsel kaynaklarda fosil kaynaklı oldukları genel bir bilgi olarak yer alsa da, petrol ve doğalgazın tahmin edilen oluşum süreci hâlen teori durumundadır. Yani isbatlanamamış ama öyle olduğu kabul edilen bir süreç. Buna göre, milyonlarca yıl boyunca ölen canlıların kalıntıları akarsular vasıtasıyla deniz ve göl tabanlarına sürüklenmiş, sonra milyonlarca yıl boyunca oluşan erozyon ve benzeri birikintilerin altında yüksek basınçla sıkışıp bio-kimyasal tepkimelerin sonucunda eğer uygun özellikte jeolojik birikme ortamları varsa buralarda toplanıp bugüne gelmiştir. Yeraltında oluşan maddelerin, özellikle de gazın birikmesine uygun ortamların bulunmaması sebebiyle dünyada milyonlarca yıldır meydana gelen petrol ve doğalgazın aslında çok az bir kısmı kullanılabilir durumda kalmıştır. Oluşan önemli bir miktar uygun birikme ortamı bulamayınca toprak altında kaybolup gitmiştir. Dünyamızın bugünkü durumu ele alındığında, otomobilden bilgisayara, plastikten naylona, faydalandığımız binlerce cihaz ve maddenin emrimize girmesine temel teşkil eden petrol ve doğalgazın geçmişe dönük oluşumuna bakıldığında bu konuda Rabbimizin uzun süreli bir planını görüyoruz. Öyle ki, hayatın ilk yaratılışından sonra belki 1 milyar sene boyunca dünya üzerinde sürüp giden bitki ve hayvan yaşamı ilk insanın yaratılışından bugüne kadar geçen o nisbeten çok kısa sürenin ihtiyaçlarını karşılamak için düşünülmüş. İnsan yaratılmadan evvel de, petrol ve doğalgazın kaynağını oluşturan ve insanın yaşamasına izin vermeyecek canavarların nesli tükenmiş. (ABD’de ilkokullarda hâlen petrol ve doğalgazın kaynağı için ‘dead dinos/ölü dinozorlar’ deyimi kullanılır.) Bizim rahatımız için yapılan bu 1 milyar senelik hazırlık, doğalgazın gerçek bedelinin bu nimeti ve benzerlerini emrimize amade eden Rabbimize hamd etmek olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu? Temiz bir enerji kaynağı olarak günümüzde birçok kullanma alanı bulan doğalgaz, ayrıca son yaşadığımız fiyat krizi ile birlikte ‘maddî boyutta’ fiyatı ne olmalı tartışmasını gündeme getirdi. Gerçekten cebi son derece rahatsız eden fiyatlar aslında yapılan büyük hataların neticesi idi. Bu hatayı ne ucuz alıp pahalı satanlara, ne de falancadan değil de filancadan alanlara yıkmanın pek bir anlamı yok aslında. Çünkü ABD ve pek çok Avrupa ülkesinde artık doğalgaz için evlere kadar borular döşenip tehlikeli yapılanmalarla şehirlerin altına bomba döşenmiyor. En ufak bir deprem veya kazada patlamalara ve felâketlere yol açabilecek aşırı pahalı ve tehlikeli bu boru ile nakil sistemi yerine doğalgazın ana boru ile ülke veya eyalet sınırlarından girdiği yere büyük doğalgaz–elektrik çevrim santralleri kuruluyor ve burada doğalgaz elektriğe çevrilerek zaten mevcut olan, hatta başucumuzdaki prize kadar gelen elektrik şebekesine verilerek evlerde ve sanayide her türlü iş için elektrik olarak kullanılıyor. Bu sistem hem şehirlerin delik deşik edilip milyarlarca dolarlık masrafla yolların bozulup boruların döşenmesini, hem de tehlikeyi engelleyerek müthiş avantajlar getiriyor. Elde edilen bol elektrik sayesinde elektrik fiyatları düşürülüyor ve hem ısınma hem de mutfakta elektrik kullanılması teşvik ediliyor. İnsanlar her ihtiyaçlarında en fazla doğalgaza ödenen kadar elektrik faturası karşılığında elektriğe yönelip, kışın evlerini ısıttıkları gibi yazın da serinletebiliyorlar. Çünkü elektrik her türlü şekle girebilen en güzel ve temiz enerji kaynağıdır. Doğalgazın millî sınırlardan girdiği bölgede yapılacak çevrim santrallerinin maliyeti ise yolların kazılmasına, apartman temelleri ve duvarlarının delinip doğalgaz saatlerinin monte edilmesine harcanan para ile karşılaştırıldığında, neredeyse sıfır kalacaktır. Üstelik bu tip santrallerde doğalgaz son derece verimli bir şekilde yakıldığından âdeta son damlasına kadar enerjisi alınmakta ve çok az kayıpla elektriğe çevrilebilmektedir. Bu, ülke genelinde harcanan doğalgaz miktarının da daha az olmasına yol açarak ek avantajlar da getirecektir. İstanbul, Ankara, Bursa, Kocaeli’miz için artık çok geç. Çünkü buralarda bu sistem evlere kadar doğalgazın taşınması şekli ile gerçekleştirildi bile. Ancak doğalgaz enerjisi için birçok ithalat anlaşması yapıldığını gözönüne alırsak; memleketimizin geri kalan şehirlerinde olsun elektriğe çevirip kullanalım bunu. Hem deprem kuşağında bulunan ülkemizin güvenliği, hem de yukarıda aktarılan diğer avantajları için, bu fırsatı kaçırmayalım. |
Schüssel-Sternbach hattında yolculuk http://img.sabah.com.tr/i/y/08.jpg Schüssel-Sternbach hattında yolculuk Erdal Şafak Türk halkının önemli bölümü iki Avusturyalı yüzünden uyumadı. Biz ise deliksiz uyuduk ve düşümüzde Sivastopol'dan Lüksemburg'a bir yolculuk yaptık. Uyanınca da İsmail Cem'i anımsadık: "Çok önemli sandığınız konuların çölde bir kum tanesi olduğunu yıllar sonra anlıyorsunuz.". Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel ile bayan Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, bir ay boyunca yalnız AB'deki muhataplarının değil, Türk halkının da siniriyle epey oynadılar. Önce tam üyeliğe imtiyazlı ortaklık seçeneğini ekletmeye çalıştılar. Sonra tam üyeliği sildirip sadece imtiyazlı ortaklığı müzakerelerin hedefi yapmaya kalkıştılar. Daha sonra işi "Hırvatistan'a kapıyı aç, biz de Türkiye'ye yol verelim" şantajına vardırdılar. Plassnik'in dün gece Lüksemburg'da oyunun son perdesini sahnelediği saatlerde, biz bir başka Avusturyalı'dan yardım istedik. 10 gün önce dünyaya veda eden Leo Sternbach'tan. Sağ olsun (!) geri çevirmedi, kendi buluşu olan "Valium" haplarından birini uzattı. "Yok", dedik, "Bizim için ağır bir sakinleştirici bu." Omuz silkti, elini diğer cebine atıp yine kendi buluşu bir "Librium" verdi. Etkisini çabuk gösterdi, kendimizi geçmişte yolculuk yaparken bulduk. 1856 Paris'i. Kırım savaşı bitmiş. Osmanlı ile müttefikleri İngiltere, Fransa ve Piemont masanın "galipler" tarafında oturuyorlar. Karşıda tek iskemle var. Mağlup Rusya için. Konferans başlamadan önce müttefikleri Osmanlı delegelerine Kırım savaşının tetiklediği yenilikleri anlatıyorlar: * 14 Kasım 1854 gecesi fırtına Sivastopol'de 41 Fransız gemisini batırınca, Urbain Le Verrier'in girişimiyle Avrupa meteoroloji haberleşme sistemi kuruldu. * Yaralıların tedavisinde bilgisizlik ve altyapısızlık yüzünden büyük acılar yaşanınca, Florence Nightingale'in girişimiyle Kızılhaç-Kızılay fikri doğdu. * Kırım Savaşı'nda Piemont ordularına Sardunya'nın da destek vermesinden umutlanan 2'nci Victor Emmanuel, İtalya birliği için düğmeye bastı. * "Hepsi bu değil" dedi biri. "Hatırlıyor musunuz, bir molada Türk askerleri, tabakalarını çıkarıp ince kağıt parçasına tütün sarmaya başladılar. Bizim askerler hayretle seyrettiler. Çünkü onlar kıyılmış tütünü kuru tütün yaprağına sarıyorlardı. Tabii yaprak parçalanıp dağıldığı için beceremiyorlardı. Türk yöntemi kısa sürede Avrupa'ya yayıldı..." O kadarla da kalmadı; Kırım savaşında Türk askerinin verdiği ilhamla, dünyanın en güçlü, en zengin sanayilerinden biri doğdu: Sigara üretimi! Avrupa ruhunu çağırmak Düşümüzde "Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa uluslar ailesinin üyesidir" diye başlayan Paris Anlaşması'nı okurken, önümüze yeni belgeler bırakıldı: 14 Nisan 1987'de Dışişleri Bakanı Ali Bozer'in Brüksel'de dönem başkanı Belçika Dışişleri Bakanı Leo Tindemans'a verdiği AET'ye tam üyelik başvuru mektubu. Sonra 18 Aralık 1989'da AET'nin bu taleple ilgili raporu. Şöyle deniyordu: "Türkiye, hiç şüphesiz Topluluğa üye olacak. Yine hiç şüphesiz, Topluluk ve Türkiye, ortak bir gelecek inşa edecekler." Alıntılar yaptığımız belgelerde "ruh" diye tanımlanan bu ortak irade, Avrupa'yı ve Türkiye'yi bugünlere taşıdı. Süreci kösteklemeye kalkışanlardan ise parantez içinde ya da dipnotlarında bile söz edilmiyor. 10 yıl sonra benzer bir yazı kaleme almamız nasip olursa, hiç kuşkusuz Schüssel'i de aynı kader bekleyecek. Merkel'i ve Sarkozy'yi de... Hayır, "Librium" etkisinde iyimserlik değil bu; İsmail Cem'in de yakaladığı gerçek: En sert engeller bile, zaman değirmeninde kum tanesine dönüşüyor. Yani, bugün AB sürecinin ne sonu, ne de başı. Irmak denize akmaya devam ediyor. Tüm engelleri aşarak... |
Bilgisayarın tarihi- 1949 yılında John von Neumann, ENIAC projesinde gözlemci olarak çalışmış ve panel-fiş sisteminin bilgisayarın çalışması konusundaki yetersizliği belirtmiştir. ENIAC''ta iş yapmak için bellekte saklanan veriler üzerinde yapılacak olan işlemler operatörler tarafından sırayla makineye bildiriliyordu. Bu bildirim, makinenin panelindeki çeşitli hücrelere sokulan fişler yardımıyla, devrelerin uygun bir biçimde kapanması esasına dayanıyordu. Bunun üzerine kendisinin geliştirmiş olduğu "bellekte saklı program" fikrini ortaya atmıştır. Bu ilkeye dayalı olarak üretilen ilk bilgisayar tasarımı EDVAC''(Electronic Discrete Variable Automatic Calculator) tır. Ancak bu tasarım 1952 yılına kadar başarıya ulaşamamıştır. - 1950''li yılların başlarına gelindiğinde seri halde bilgisayar üretimi çalışmaları hız kazandı. ENIAC''ı tasarlayan Eckert ve Mauchly (Eckert and Mauchly Computer Corporation) ticari olarak bilgisayar üretmek için şirket kurdular. Bunu IBM izledi. Piyasa için bilgisayar üretmek için organize olan bu iki firma işe lambalı bilgisayarlar ile başladı. - ENIAC''tan sonra benzer ilkelerle yapılan ilk bilgisayar UNIVAC-1 (Univesal Automatic Computer) olmuştur. ENIAC''ın tasarımcıları tarafından yapılan UNIVAC-1, 1951''de tamamlandı ve ABD Sayım Bürosuna satıldı. 1952 ve 1953''te üç, 1954 ve 1955''te yedi, 1956''da onbeş ve 1958''de de bir adet üretildi ve satıldı. Buradan da anlaşılacağı gibi UNIVAC-1 ticari olarak üretilen ilk bilgisayardır. Ayrıca 1954''te General Electric''e satılan Univac, iş dünyasına giren ilk bilgisayar olmuştur. - 1951 yılında ilk gerçek zamanlı bilgisayar olan Whirlwind geliştirildi. - Ticari bilgisayarların gelişmesiyle birlikte bilgisayar da yeni sektör olmaya başlamıştır. Sektörde çalışacak insan gücü yetiştirilmeye başlanmış ve bilgisayarlarla ilgili el ve kılavuz kitaplar da basılmaya başlamıştır. 1952''de Fred Gruenberger ilk bilgisayar ile ilgili bir el kitabı yazmıştır. - Yine 1952''de IBM ilk elektronik yüklü programlı bilgisayarı olan IBM 701''i üretmeye başlamıştır. - 1954 yılında John Backus tarafından FORTRAN (FORmula TRANslation) programlama dili geliştirilmiştir. - 1954''te bilgisayar üretiminde vakum tüpleri yerine silikon entegre devreler kullanılmaya başladı. - 1959 COBOL (COmmon Business Oriented Language) geliştirildi. - 1960''da ilk kez taşınabilir disketler kullanılmaya başladı. - 1964''te BASIC (Beginners All-Purpose Symbolic Instruction Language) geliştirildi. - 1969''da Ken Thompson adında bir Bell Labs hacker''ı Unix''i icat etti. Thompson, Multics adında, ITS ile aynı kökene sahip bir zaman paylaşımlı işletim sisteminin geliştirme çalışmalarında bulunuyordu. Multics, işletim sisteminin karmaşıklığını kullanıcılardan ve hatta çoğu programcıdan nasıl gizlenebileceğine dair bazı önemli fikirlerin denendiği platform olmuştur. Çalışmaların odaklandığı nokta, Multics''i kullanmak (ve program yazmak!) işleminin çok daha basitleştirilmesi ve bu yol ile verimliliğin arttırılmasıydı. Multics''in giderek daha fazla şişmesi ve kullanılamaz bir beyaz file dönüşme emareleri göstermesi üzerine Bell Labs projeyi durdurdu (sistem daha sonra Honeywell tarafından ticari olarak pazarlandı fakat başarılı olamadı). Ken Thompson, özlediği Multics ortamının bazı fikirleri ile kendi fikirlerini eski bir DEC PDP-7 üzerinde denemeye başladı. - 1969''da PASCAL programlama dili geliştirildi. - 1969''da Honeywell şirketi ilk kez ev ve ofislerde kullanılabilecek olan H316 adlı bilgisayarı üretti. - 1969''da IBM dünyanın ilk kişisel bilgisayarını geliştirme çalışmalarını başlattı. Bu bilgisayar SCAMP olarak adlandırıldı. - 1970''de birçok bilgisayar firması kendi sistemlerini piyasaya sürdü. Bunun yanı sıra farklı yazılım ve donanım üreticileri kendi geliştirmiş oldukları RAM, yazıcı ve mikro işlemcileri piyasaya sürmüşlerdir. - 1971''de Intel, ilk mikro işlemci olan Intel 4004'' ü geliştirdi. - 1971''de John Blankenbaker ilk kişisel bilgisayar (PC) olan Kenbak-1''i geliştirdi. - 1971''de bir mikroçip üzerinde 15.000 transistör bulunan ilk mikro işlemci Texas Instruments tarafından geliştirildi. - 1972''de C programlama dili geliştirildi. - 1972''de UCLA Üniversitesi''nde ilk kez bilgisayarlar arası iletişim gerçekleştirildi. - 1973''te Xerox firasından Bob Metcalf ilk kez Ethernet sistemini geliştirdi. - 1974''de Intel, o tarihe kadar en çok kullanılan kişisel bilgisayar olan Intel 8080''i geliştirdi. - 1975 yılında Steve Jobs ve Steve Wozniak isimli iki arkadaş evlerinin garajında ilk kişisel bilgisayar tasarımlarına başlayıp Basic ve CP/M işletim sistemi ile çalışan Apple 1''i yaptılar. - 1975''de Bill Gates Microsoft''u kurdu. - 1975''de İlk bilgisayar mağazası California Santa Monica''da açıldı. - 1975''de Steve Jobs ve Steve Wozniak Apple II''yi geliştirdiler. - 1977''de Apple bilgisayar kuruldu. (Apple Macintosh) - 1978''de ABD''de bilgisayar kullanımı 500.000 adede çıktı. - 1979''da matematiksel işlemler için kullanılacak yazılım olan VisiCalc geliştirildi. - 1979''da PC''ler tarafından en çok kullanılan kelime işlem programı Wordstar piyasaya sürüldü. - 1980''de Microsoft, UNIX işletim sisteminin lisansını alarak kendi XENIX işletim sistemini piyasaya sürmüştür. - 1980''de ABD''de kullanılan bilgisayar sayısı 1.000.000 yükseldi. - 1981''de Commodore firması, 1 milyondan fazla satış yapan VIC-20 ev ve ofis bilgisayarını üretti. - 1981''de Adam Osborne ilk taşınabilir bilgisayarı geliştirdi. 1981 yılında piyasaya sürdüğü 11 kilo ağırlığındaki ilk taşınabilir bilgisayarla önemli bir ticari başarı elde eden Osborne''un adını taşıyan şirketi, aşırı ve disiplinsiz şekilde büyümesinin ardından 2 yıl sonra iflas etmişti. Osborne''un 1982''de ayda 10 binden fazla satan portatif dikiş makinesi büyüklüğündeki bilgisayarı o dönemde büyük beğeniyle karşılanmıştı. - 1986''da ABD''de bilgisayar kullanımı 30.000.000 ulaştı. - 1987''de Texas Instruments ilk Artificial Intelligence (Yapay Zeka) mikroçipini üretti. - 1989''da dünyada kullanılan bilgisayar sayısı 100.000.000''u aştı. - 1989''da Poqet firması MS-DOS ile çalışan ilk cep bilgisayarını tanıttı. - 1989''da bir bilgisayarın taşıması gereken tüm özellikleri barındıran ve pillerle çalışan notebook türü bilgisayarlar piyasaya sürüldü. - 1991''de ilk internet uygulaması gerçekleştirildi. - 1991''de 486SX bilgisayarları Intel tarafından piyasaya sürüldü. - 1991''de Bell Laboratories on-line bilgi hizmetleri vermeye başladı. - 1991 yılında Linus Torvalds adında bir Helsinki Üniversitesi öğrencisi Free Software Foundation''un araçlarını kullanarak 386 makinalarında çalışan serbest bir Unix çekirdeği geliştirmeye başladı. İlk ve çabuk başarılarının çektiği pek çok Internet hackerı, tam işlevli ve bütün kaynak kodları serbest ve yeniden dağıtılabilir bir Unix olan Linux''u geliştirmesine yardım etti. - 1992-3''de PDA (Personel Digital Assistant) türü bilgisayarlar üretilmeye başladı. - 1993''te Intel Pentium adlı işlemcileri üretmeye başladı. İlki 586 Mhz. Olarak belirlendi. - 1994''de ilk linux resmi sürümü olan Linux 1.0 çıktı, ama sadece tek işlemcili 386''lar için desteği vardı. |
Votka Ve Tehlike Güneri CIVAOĞLU Votka ve tehlike Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Pyotr Stegniy, "40 yıldır Ortadoğu'da diplomasi görevi yapıyorum. 40 yıldır bu bölge ilk kez bu kadar tehlikeli bir sürecin içinde. Libya krizini ve Filistin için savaşları, gerilimleri yaşadım... Bu en ciddisi... İran ekseninde çok kritik bir sorun oluştu" dedi. Ya çözüm? Büyükelçiye göre formül "sabır ve sağduyu..." Aksi halde? Cevabı: "Öyle şeyler olabilir ki, yaşayacaklarımız, bu krizin şimdi tartıştığımız nedenlerinden çok daha vahim olabilir." Peki... Türkiye'nin bu krize yaklaşımı? "Türkiye ile Rusya politikalarının bu konuda neredeyse tamamen örtüştüğünü söyleyebilirim." Türkiye ile Rusya arasında diyalog?.. "Sürekli diyalog halindeyiz. İran'dan gelen önemli konuk Ali Laricani'nin ziyareti öncesinde de Sayın Gül ile birkaç kez telefonla konuştuk." ............................ Büyükelçi Pyotr Stegniy 40 yılı aşkın süredir kariyerden bir diplomat. Bunun ötesinde Rusya'nın en saygın tarihçilerinden biri. Konulara yaklaşımı serinkanlı ve diplomasi dilini bütün incelikleriyle kullanabiliyor. Örneğin... Margaret Thatcher'ın sözünü anımsatıyor... Soğuk Savaş boyunca Doğu ve Batı blokları arasında nükleer silah dehşet dengesi, sıcak savaşı engellemiştir. Şimdi böyle bir caydırıcılık yok. Soğuk Savaş sonrası geçiş dönemini düzenleyen mekanizma da İran sorununda yok. ............................ Ancak... Büyükelçi'nin dile getirdiği Rusya politikasının "İran'a koruyucu kanatlar açtığı" gibi bir izlenim alınmamalı. Büyükelçi, "gerek Rusya'nın, gerek Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde alınacak karara uyma iradesini" vurguluyor. "İran'ın nükleer silahlanmasına kesinlikle karşı olmak ortak paydasında buluşmanın" altını çiziyor. Fakat "dayatma" olması halinde gelişmelerin kontrolden çıkabileceği ve yönetimin zembereklerinden boşanacağı mesajlarını veriyor. "Zamanın iyi kullanılması" görüşünde. .............................. Büyükelçi Stegniy karamsar değil. Hatta iyimser olmak için nedenlerinin bulunduğunu da belirtiyor. Örneğin "ABD'nin silahlı müdahaleyi şu aşamalarda düşünmediği" yolundaki açıklaması... İran'dan ABD'ye yıllardır ilk kez yazılı bir diyalog kapısı açılması... Ortamın gerilim dozajının -nispeten- düşmesi... ............................. Eski Büyükelçi CHP Milletvekili İnal Batu soruyor: "İran'ın tüm nükleer enerji çalışmaları sorumluluğunun Rusya'ya verilmesi için ne düşünüyorsunuz?" Cevabı "koşullu" oluyor: "Bunun için İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın tam denetimini kabul etmeli ve nükleer enerji çalışmaları kesinlikle şeffaf olmalı..." .............................. Ankara'da Rusya Büyükelçiliği'nin büyük yemek salonunda keyifli bir öğle yemeğiydi bu. Türkiye-Rusya Dostluk Derneği'nin Başkanı Kemal Baytaş'ın ve yönetim kurulu üyelerinin onuruna Büyükelçi'nin davetindeydik. Rus yemekleri ve votka eşliğinde hem entelektüel hem haber boyutları olan bir beraberlikti. Votkalar dostluk için yudumlandı. Baytaş'ın Türkiye-Rusya ilişkilerindeki "Atatürk, Soğuk Savaş ve şu son yılları kapsayan üç dönemi ortaya koyan" konuşması Büyükelçi tarafından ilginç boyutlarla yanıtlandı. Örneğin... Artık Rusya, Almanya'yı da geride bırakarak Türkiye'nin dış ticaretinde birinci ülke konumuna gelmiş bulunuyor. Ticaretin ötesinde Türk işadamları Rusya'da en büyük ihaleleri alan ve 50 Türk işçisi çalıştırarak neredeyse farklı bir sektör oluşturan konumda. İlişkilerin hacmi aritmetik diziyle büyüyor. Üniversiteler ve kültür boyutlarında da ilişki derinlik kazanmakta. ................................. Acaba... Atlantik'in öte tarafında, Washington'daki bazı "duyarlı" masalarda Rusya-Türkiye yakınlaşması nasıl yorumlanıyor? "Netameli" bir soru. |
Çin kimi tercih edecek? Milletlerarası camia denen büyük devletler ile İran arasında yaşanan nükleer krizin diplomatik yollardan çözümü için 15 günlük bir ek süre kazanılmış bulunuluyor. Bu ek süre içinde İngiltere, Fransa ve Almanya’dan meydana gelen Avrupa Üçlüsü (E3) denen Avrupa grubu İran’ın bugünkü davranışını değiştirmesi için bu ülkeye yeni avantajlar ihtiva eden bir teşvik paketi sunup müzakerelere başlayacaklar. Esasen bu paket iki ay kadar önce İngiltere tarafından hazırlanan; ama Amerika tarafından reddedilen bir eski plan. Amerika, şimdi kendi planı kabul görmediği için bu planı kerhen de olsa benimseyerek hem E3 ve hem de İran’a kendine göre yeni bir şans tanımış oluyor. Amerika’nın kendi planı BM Sözleşmesi’nin 7. Bölümü’ne atıfla İran’ın milletlerarası barış ve güvenliğini tehdit ettiğine dikkat çekiyor ve bu çerçevede İran’a uranyum zenginleştirmeyi belli bir süre içinde durdurması çağrısı yapıyor, bu çağrıya uymadığı takdirde İran’a müeyyideler uygulanması, hatta silahlı müdahaleye bile kapıyı açabilecek formüller ihtiva ediyordu. Ne var ki, 7. Bölüm’e atıftan hareketle hazırlanan bu plan, İngiltere ve Fransa tarafından desteklendiyse de Güvenlik Konseyi’nin vetoya sahip diğer iki ülkesi olan Çin ve Rusya tarafından destek görmediği için şimdilik rafa kaldırılmış bulunuluyor. Durum böyle; ama Amerika yine de ne Rusya’dan ne de Çin’den tamamen umudunu kesmiş de değil; tam tersine bu iki ülkeye çeşitli diplomatik baskılar uygulamaya da kararlı görünüyor. Nitekim, Çin babında geçen çarşamba günü Amerikan Dışişleri’nin iki numaralı ismi Robert Zoellick’in ağzından Çin’e önemli ve çok ciddi bir uyarı yapmış bulunuyor. Amerikan Temsilciler Meclisi Milletlerarası İlişkiler Komitesi üyelerine konuşurken Zoellick, Amerika’nın Çin’in enerji kaynaklarına olan ihtiyacını anladığını, Çin’in İran, Sudan ve Myanmar (Burma)’daki enerji yatırımlarını dar milli çıkarları doğrultusunda değil milletlerarası camianın iyiliği için kullanmasını istediğini söylerken Çin’in Amerika ile olan mevcut ilişkilerinin Çin’in İran’ın nükleer programı konusunda takınacağı tavra göre belirleneceğini de resmen ve açıkça dile getirmiş bulunuyor. Robert Zoellick, kısa ve öz söylersek, ‘biz Çin ile olan ilişkilerimizi Çin’in, İran’ın nükleer programı konusunda alacağı tavra göre belirleyeceğiz. Bu tavır bize ters gelirse biz de ters yönde; bu tavır bize uygun şekilde olursa biz de Çin’e buna göre tavır alırız. Çin düşünsün taşınsın, hangi tavır kendi çıkarına olur karar versin’ diyor ve Çin’i düşünmeye, İran ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye, bunları Amerika ile olan ilişkilerle teraziye koyup hangisinin ağır olduğuna karar vermeye davet ediyor. Zoellick, böylece Çin’i İran konusunda bir tercihe de zorlamış oluyor. Gerçekten de Çin şimdi bir taraftan İran ile olan enerji ilişki ve anlaşmalarını bir kere daha değerlendirmeye mecbur bırakılırken diğer yandan da Amerika ile olan ilişki ve bunların değerini de ister istemez ölçüme tabi tutmaya zorlanıyor. Bu çerçevede Çin, şüphesiz iki yıl kadar önce İran ile vardığı sıvılaştırılmış doğalgaz alımı, İran’daki Yadaravan petrol sahasını geliştirme projesi ve diğer anlaşmaların kendisine kazandırdıkları ile Amerika ile ilişkilerinde neler kazandıklarını karşılaştıracak ve eninde sonunda hangisinin son tahlilde kendi yararına olduğuna karar verecek. Çin’in İran ile yaptığı enerji anlaşmalarının mali portresi yıllar içinde yaklaşık 100 milyar dolara ulaşabilecek; tahminler böyle; ama Çin bugün yılda Amerika’dan en az 200 milyar dolar kazanıyor ve bununla yeni yatırımlar yapıyor, işsizlerine iş sağlayabiliyor, hazinesini güçlendiriyor ve pek çok başka kazançlar sağlıyor. Ne var ki, bu kazançların tehlikeye girmesi ihtimali de giderek güçleniyor. Nitekim, Amerikan Kongresi, Çin’e birtakım ihracat sınırlamaları getiren, mali müeyyideler ihtiva eden kanun taslaklarının sunulmasına sahne oluyor bugünlerde. Amerikan yönetimi şimdilik bunları desteklemiyor, Çin’e ‘bunları da düşün, yanlış yapma’ diyor. Kısacası, Amerika, Çin’e ‘tercihini fazla gecikmeden yap’ derken Çin de kimi tercih edeceği konusunda kara kara düşünüyor. |
Hayalmi? Hayal mi? Güneri Cıvaoğlu Siz hiç "arıtma tesisinden geçirilmiş atık suyun ne kadar temiz olduğunu hem görsel hem biyolojik olarak sergilemek için dev bir akvaryuma verildiğini ve orada balık yetiştirildiğini" duydunuz mu? Ben yeni öğrendim. Bu saygın örneği ayrıntısıyla satırlarımda yansıtacağım. Avrupa'da, Amerika'da değil, bu topraklardan "çok özel" bir sorumluluk anlayışı bu. Belki... "Ders" olur. Haftalar boyu "zehirli atıklar" yazıldı, çizildi, konuşuldu. Sonra... "Yurdum insanı" her duyarlı konu gibi bunu da hafızaların tavan arasına kaldırdı. Arınma sürecinden geçirilen atık suların dev bir akvaryuma verilerek içinde balıkların yetiştirilmesi öyküsü, "tavan arasına kaldırılan dosyaların tozlarını temizler ve yeniden gündeme getirir" umuduyla anlatayım... ............................... Bu "aydın insan" davranışının altındaki imza, merhum Nejat Eczacıbaşı'nın... Türkiye'de sanayiden kültüre pek çok alanda "ilkleri" ve "iyileri" gerçekleştiren Eczacıbaşı, İpek Kağıt'ın kurucusudur. Yıl 1979. Fabrikanın bir "geri kazanma ünitesi" bulunmasına rağmen İzmit Körfezi'ni kirletmemek duyarlığıyla "Proses Atık Suyu Arıtma Tesisi" kurulması için düğmeye basar. Tesis 1981 yılında işletmeye alınır. Nejat Bey'in sanat tarafı ağır basar. Ne kadar temiz olduğunu sergilemek ve kanıtlamak için arıtılan suyu sürekli olarak dev bir akvaryuma yönlendirir. İçinde balıklar yetiştirtir. Su daha sonra denize verilir. ............................... Nejat Bey yetinmez. Sadece Sanayi Proses Atık Suyu'nun değil, fabrikadan kaynaklanan hiçbir suyun, denizi kirletmemesi için yeni bir tesisi daha devreye sokar. Duş, lavabo, tuvaletler, mutfak, atölye vb. gibi evsel atık suları için ayrı bir arıtım tesisi, biyolojik arıtım tesisi kurulur. 1984 yılında işletmeye açılır. Çıkan su, bırakınız balık yetiştirmeyi bir yana, içme suyu kalitesindedir. O tarihlerden itibaren her iki arıtılmış atık su örnekleri, TÜBİTAK tarafından zamanı belli olmayan periyodik ölçümlerle denetlenmektedir. Denizden de örnekler alınıp temizlik ölçümleri ayrıca yapılmaktadır. Dikkat edin... Bütün bunlar, 30-35 yıl öncesinin duyarlılığı... Zehirli atık dolu varillerin atıldığı topraklarda bundan neredeyse yarım yüzyıla yakın süre önce gösterilen sosyal sorumluluk ve özenin altını çiziyorum. ................................ Ancak... Burası Türkiye... Akla gelmeyen şeyler olabilir. Aynı yörede yalısı olan ünlü bir kişi, deniz yüzeyinde oluşan kırmızı renkli muazzam büyüklükte lekeler nedeniyle İpek Kağıt'a kuşku duymaktadır. Çünkü... Üretimi pembe renklidir. Yerleşik söylemiyle "resmi, idari ve askeri zevatı" etkileyerek, -belki de öyle sandığı ve arıtma prosesine inanmadığı için- İpek Kağıt tesislerini sürekli suçlar. Bu arada kırmızı lekelerden numuneler alınmış, laboratuvar incelemeleri yapılmıştır. İçlerinde kâğıt üretiminde bulunan selüloz, kâğıt elyafı, hatta hiçbir elyafla ilişkisi olmayan yağımsı, jölemsi alaşımlar saptanır. TÜBİTAK'ın araştırmasında bunların, yöredeki konutlardan akan evsel atık sular içindeki azot/nitrojenden beslenen mikroorganizmalar olduğu açıklanır. 80'li ve 90'lı yılların içinde yöredeki yapılaşmayla birlikte çok kullanılmaya başlanılan deterjanların durgun körfez sularında yarattığı bir sorundur. .................................. Sonuç: Son çare olarak, üretilen kâğıtların pembe renkleri değiştirilir, yeşil ve sarıya dönüştürülür. Ama... Deniz üzerindeki muazzam kırmızı lekeler hâlâ sürmektedir. Hâlâ sürüyor. .................................. Acaba... Yöredeki bütün tesisler arıtmadan geçen atık sularını dev bir akvaryuma yönlendirseler... İçinde balık besleseler, körfez pırıl pırıl olsa diye düşünmek "hayal" mi? |
Google Pagerank™ Nedir?Pagerank Türkçede tam karşılığı olmayan bir Google terimidir, genelde internet kullanıcıları ve site tasarımcıları tarafından “Link Popülerliği Puanı” olarak algılanır ama kullanılan terim PageRank''dır. PageRank Google''ın site sıralamasında kullandığı algoritmanın sonucu sitenize verdiği değeri gösteren bir basitleştirilmiş değerdir. Google kendisi her ne kadar güncel veriler ile çalışsa da her aramada bu verileri kullanmasın sorun yaratacağı için bu basitleştirilmiş değeri geliştirip bunu kullanmaya başlamıştır. Arama Motorunu programlayanlar eğer bir site dışarıdan çok link (ilişim) alıyorsa bu sitenin içeriği iyidir düşüncesi ile kodları yazdıklarından arama siteleri de genelde bu düşünceye göre siteleri sıralarlar. Google da aynı düşunce ile kodlanmış bir arama motorudur. Google açısından PageRank da burada devreye girer, çünkü bir siteye verilen linklerin analizinden sonra o site için oluşturulmuş bir değerdir bu. Ancak sadece link almak yeteli değildir, nasıl link aldığınız da önemlidir, yani tabiî ki bu linklerin içeriğinde bulunan anahtar kelimelerin de büyük bir anlamı vardır. Mesela [ Gazete Linkleri ] ile link verirseniz siteniz [Gazete Linkleri ] sıralamasında üstte yer alır, ancak [ Gazeteler ] diye ilişim verirseniz linkiniz de buna karşılık [ Gazeteler ] anahtar kelimesinde yer alır. Sonra site içeriğinde bulunan ve linklerde kullanılmış anahtar kelimeler ile bu PageRank verisi birleştirilerek sitenizin Google aramalarınsa sırası belirlenir. Şimdi hemen aklınıza bir sürü siteye linkinizi yerleştirmek bedava alanlara bir sürü link sayfası koymak gelebilir. Google arama motorunu kod yazıcıları bunları önceden düşünmüşlerdir. Belli bir PageRank değerine ulaşmayan sitelerden aldığınız linkler sitenizin PageRank değerini artırmaz. Yani link aldığınız sitenin PageRank değeri ne kadar yüksek ise sizin sitenize de o kadar etki yapar. PageRank 3 ve altındaki sitelerden aldığınız linkler fazla işe yaramaz. Mesela 10.000 tane pr0 yada pr1 siteden ilişim almaktansa 1 tane pr4 siteden link almak daha iyidir. Yada 10 tane pr4 siteden link almaktansa bir tane pr5 siteden link almak daha iyidir. 50 tane pr4 siteden link almaktansa bir tane pr6 siteden link almak daha iyidir. Yani özetle yüksek PR sahibi sitelerden link almak daha iyidir. Bu durumda bunun ticaretini yapan siteler de türemiştir tabiî ki. Bunların PR değerlerine kanarak hemen reklâm vermeyiniz! Çünkü Google bunu da önceden düşünmüş ve "Natural Linkling" ile "Unnatural Linking" diye linkleri de ikiye ayırmıştır. Yani siz ne kadar para verseniz verin eğer reklam verdiğiniz site sahibi sizin linkinizi düzgün yerleştirmez ise, rengarenk tablolar içerisinde ve bir köşede yerleştirirse (Örneğin iyinet.com reklam alanı), yani işte bunlar da linktir diye sıralar ise, bu linkler bir metin içerisinde bulunan linklerden daha az etki yapacaktır Ayrıca verilen linklerin sayfa düzenine oturması gerekir, çünkü Google üstelik sayfa içerisinde bulunan taglar ile de ilgilenir ve bu sayede bu linkler "unnatural" ( yani doğal değil, paralı veya istek üzerine) diye karar verebilir bu yazı içerisinde kullandığımız [Gazeteler] linkini bu şekilde örnek alabilirsiniz. Bu linkin etkisi Google sıralamasında daha etkili olacaktır. Veya yanda bulunan PageRank içerikli ilişimler (linkler) de bu yazıda bulunan konu ile ilgili olduğundan yine öylesine bir sayfada listelenmiş ve konu ile alakasız olanlardan daha etkili olacaktır. |
Orta Çağ Türk Dünyasında İnanç Ve Sanat İlişkisi Modern insanın ataları, en erken süreçlerden itibaren yaşamlarında tutunacak, güvenecek gizli bir varlık aramışlardır. Bu arayışlar ve inançlar, gökyüzündeki yıldızlar, ay, güneş, fırtına, gece, gündüz, ağaçlar, nehirler gibi bütün tabiat olgularından, korkulan ya da çekinilen varlık ve olaylardan kaynak almıştır. Dünyanın dört bir yanında insanlar, inanç sembollerini taş, toprak, maden, seramik ve hatta tekstilde bile dile getirmişlerdir. Erken inanç sistemleri giderek gelişmiş ve neticede tek tanrılı din aşamasına ulaşılmıştır.Bu inançlar görsel malzemeye dökülerek, insan - kültür - uygarlık - sanat ilişkisinde değerlendirilmesi gereken objeler ortaya çıkmıştır. Mitoloji biliminin kişi, olay ve yaratıklara ilişkin efsanelerin incelenerek değerlendirilebilmesi amacına hizmet etmesi son derece hayatî bir işlevi yerine getirir. Mitoloji sözcüğüne Grekçedeki Muthos (söz, hikaye) ve Logos (bilgi-bilim) kelimeleri kaynak olmuştur. Mitoloji dört ana daldan oluşur. Bunlar; Tanrıların nasıl oluştuklarını inceleyen “Teogoni”, Evrenin nasıl yaratıldığını inceleyen “Kozmogoni”, İnsanın nasıl türediğini inceleyen “Antropogoni”, Geleceği, cennet ve cehennemi, yeniden dirilişi inceleyen “Eskatalogya” dır. Mitolojinin önemli bir alanı da, kahramanları yücelten prestij mitleridir. Mitolojinin ögeleri çok zengindir. Örneğin “Dağlar”; Cudi Dağı, Sina Dağı, Hira Dağı, ki bunlar Peygamberler ile kutsallaştırılmıştır. Hz. Nuh’un Gemisi Cudi Dağı’nda kalmış, Hz. Musa Tanrı ile Sina Dağı’nda konuşmuş, on buyruğu orada almıştır. Hz. Muhammed ile onurlandırılan Hira Dağı ise Müslümanlığın başladığı ve vahiylerin geldiği yerdir. Türk mitolojisindeki Kaf Dağı, masallardaki devlerin yaşadığı, Hz. Ali’nin ibadet ettiği yerdir. Demir Dağı veya Ötügen Dağı ki, burada da Ye’cüc ve Me’cüc gibi yaratıklar bulunmaktadır. Andolu’daki kutsal dağlar içinde, Troya Ovası’ndaki İda Dağı, bugünkü adı ile Kazdağı’dır, Sivas’ta Yıldız Dağı, Aksaray-Niğde arasında Hasan Dağı hem Hiristiyanlarca hem de Müslümanlarca kutsaldır. Adana yöresinde bulunan Arima Dağı’nda Yunan mitolojisinde bulunan Ekidna yaşamaktadır. Başı kadın, bedeni yılan olan bu yaratığın Homeros’un “İliada” eserinde bahsettiği Arima Dağı’nda hala yaşadığına inanılmaktadır. Aynı yörede yılanların şahı olan Şahmaran da yaşamıştır. Bugün Tarsus’da Şahmaran adını taşıyan hamamı ve şehrin simgesi olan heykeli mevcuttur. (3) Hala Anadolu’da kasap, bakkal gibi dükkanlarda, evlerde Şahmaranı betimliyen resimler asıldır.(Resim 1) Hint Kozmogonisi’nde evrenin merkezi olan Meru Dağı ise bir balığın üzerindedir. Mitolojide dağlar gibi, kutsal sayılan ağaçlar da yer alır. İslamiyet'te nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanısıra Hz. Adem ile Hz. Havva’nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de, Hayat Ağacı ile inkişaf ederek İslam-Türk sanatında varlığını hurma ağacı olarak sürdürmüş, Mısır’dan Mezepotamya’ya, Anadolu’da Hitit ve Fenike’ye kadar uzanmış, Yunan sanatında da kullanılmıştır. Ayrıca Orta Asya kurganlarında çıkan, palmet motifli objelerde de gördüğümüz hayat ağacı, Şaman’ın gökyüzüne çıktığı merdivendir. (4) Şamanizim’de ak kamlar gökyüzüne çıkarak aydınlık ruhlar için ayin düzenlerler. İşte bu çıkışlarında hayat ağacı bu görevi üstlenir. Lotüs ve palmet, Güneş ve Ay, ateş ve su gibi kavramlar yaşam ve ölümü simgelemektedirler. Çeşitli kültürlerde değişik anlamlarda bulunmakla birlikte, ortak özellikleri, ölümden sonraki yaşamı çağrıştırması ve hayat ağacı ile betimlenmesidir. (5) Tasavvufta görülen bu imgelerden, Tanrı sonsuzluğunu ifade eden “umman”, Tanrı’nın binbir yansıması olan “ayna”, gerçeği gizliyen “perde”, Tanrı aşkıyla yanmayı ima eden “mum” ve “güneş”, ışık imgeleri olarak da “ay” ve “yıldızlar”dır. (6) Şamanizim’den gelen Gök, ağaç, kuş imgeleri, gökle yeri bağlıyan hayat ağacı, insan ruhunun görüntüsü olan kuş, ay ve gezegenleri temsil eden rozetler, güneşin ve aydınlığın ana simgesi olan aslan, bereket, bolluk ve sağlık simgesi ejderler (Resim 2) bu dönemde sanata yansıyan imgelerdir. İnançların görsele döküldüğü figüratif ögeleri daha iyi anlayabilmek için, Orta Çağ’ın inanç ve düşünce sistemini anlamak gerekir. Eski çağlardan beri Astrolojiye ilgi, Babiller’den başlayarak, Yunan, Roma, Mısır, Hint ve Çin aleminde her zaman önde gelen konulardan biri olmuştur. Ancak Orta Çağ’da bu konular İslam aleminde ön plana çıkmış, sembollerin özel anlam taşıdıkları düşünülerek, sihirler, büyüler, astrolojik burçlar ve gezegenler, 12. yüzyıldan itibaren Anadolu’da, her türlü malzemede kullanılmıştır. Özellikle de Orta Çağ bilginlerinin bu konulara aşırı duyarlılığı, el yazması kitaplarda, resimli edebi eserler başta olmak üzere, büyüler, melekler, tılsımlar, ejderler, mücadele sahneleri ve kutsal hayvanlar, bütün mimari eserlere ve el sanatlarına damgalarını vurmuştur. Orta Asya’dan gelen Türkler, inanç ve sanatlarını, Anadolu topraklarında sentezleyerek, bunları orijinal bir kültür- uygarlık sanat konteksti içinde kullanmışlardır. (7) Bu dönemde meydana getirilen Nasel din Sivasi’nin “Teskeresi”, Nasıreddin el- Mahmud tarafından El-Cezire’ye yaptırılan “Otomato”, bütün İslam aleminin sihir ve büyü ile uğraştığını gösteren resimlerle ifade edilmiştir. Bu inançlara göre de, geometrik ve bitkisel örnekler sonsuzluğun göstergesi olarak karşımıza çıkmıştır. Anadolu’da dört eyvanlı yapılar, planları dolayısıyla yüklendikleri anlam açısından kozmik bir semboldür. Dört rakamının veya dört yönün seçilişi de tesadüfi değildir. Varoluş, hava, toprak, su ve ateşten oluşur. Bütün doğada ritmik dört egemendir. Dört fiziksel nitelik olan, sıcak, soğuk, kuru ve nem, doğanın dört ürünü olan, insan, hayvan, bitki ve metal, simetrik bir kosmos imgesidir. (8) Bu, Budizim’de de Mandala kozmik sembolüdür. Dört yönün bir merkez etrafında toplanması yalnızca Budizime ait olmayıp, Türk ve Türk devri öncesinde, orduda (Karargah), Budist Mandala Viharaları’nda, Uygur Türkleri’nin Viharaları’nda (Manastır), Karahanlı ve Gazneli’ye geçiş döneminde görülmektedir. (9) Kutsal dört eyvan şeması, Abbasiler’de, Part ve Sasani mimarisinde ve de Selçuklular’da izlenmektedir. Gene aynı düşünceler içerisinde ortada bulunan kubbeninde kozmik anlam çerçevesinde, dörtgen plan (toprak) üzerinde dairesel kubbe, evrensel bir imge diye yorumlanmaktadır. Dörtlü diyagram ortasında yer alan kubbeli mekana örnek verilecek olan Konya Karatay Medresesi’nin aynı zamanda kubbe çinileri renkleriyle de, Asya renk sembolü olan larcivet-gök, siyah-toprak rengine uyularak, firuze ve siyah çinileriyle kosmos ifade edildiği yorumu bilinmektedir. Ayrıca Tasavvufta rakamlarla yola çıkıldığında görüldüğü gibi, matematiğin bütün evrensel yasaların kaynağı, Pythagoras’ın matematiğinin ise bütün ilimlerin temeli olduğu kabul edilmiştir. (10) Ptyhagoras teorisine göre, fiziksel ritmiği, ürün varlığını ve de adaleti temsil ettiği için dört rakamı temeldir. Dört rakamının ifade ettiği kare ideal bir sembol oluşturmaktadır. Orta Asya’da, 5. Kurgan’dan çıkarılan Pazırık Halısı’nda görülen “tört bulung” da, dört rakamının sembolik kullanımıyla ilgilidir. (Resim 3) İnaçlarını bin yıldan fazla koruyan Yakut Türkleri’nin yakın dönemlere kadar dört köşeli bir dünyaya inandıkları bilinmektedir. Fuat Köprülü, R. Arat, S. Çağatay, A. Doruk, S. Tezcan, W. Bang, A.Von Le Coq, G. Durand, W. Eberhad, A. Von Cabain, G. R. Thomson gibi çeşitli bilim adamları, 1931 yılından bu yana yaptıkları çalışmalarında, Eski Orta Asya kültüründe karenin kutsal olduğunu, oturulan yurt, simgesel dilde kent, surlarla çevrili kale anlamına geldiğini saptamışlardır. (11) Evren birliğinin içinde en güçlü simge olarak görülen daire ise, merkez etrafında sonsuz oluşumu anlatmaktadır. İslam aleminin düşünürlerinden, 9. yüzyıl Abbasi dönemi düşünürü, Basralı Ebu Yusuf Yakub bin İshak el Kindidi (doğa bilimci, matematikçi ve astrologdur), Platon ve Aristo’dan kaynak alarak insan varlığının maddeler dünyasının algılaması ile iç dünyası arasındaki safhaları, merkezde akl ül faalin oluşturduğu dairelere bağlamıştır. İç içe daireler imgesi ise dünya etrafında dönen gezegenlerle özdeşleştirilmiştir. Merkezden çıkan ışınlar bütün daireleri kesmektedir. Böylece de bütün kesişme noktaları bu halkalarla birbirine bağlanmaktadır. Platon ve Aristo’nun da kabul ettiği, Mısırlı Ptolemeus’un ortaya koyduğu ve yüzyıllardır geçerli olan konsantirik daireler tasarımı yani kozmik şema hala geçerliliğini korumaktadır. Orta Çağ’da tasavvufî olarak, evrenin yorumu üzerinde çok etkili çalışmalar yapan İbn ül Arabi ‘dir. 1240-45 yıllarında İspanya’dan Mekke’ye gitmiş daha sonra da Anadolu’ya gelerek Sadreddin Konevi’nin öğrencisi olmuştur. Ölünceye kadar da bu Hankah’da kalmıştır. Bu düşünüre göre de, tecelliyat çeşitli katlara bağlıdır. Yani, insan dünyaya gelir, kemale erer ve işte bu eriş için çeşitli yolculuklar yapılır. İlk yol Allah’tan çıkarak, bütün alemleri dolaştıktan sonra gene Allah’a varır ki, bu da dairesel bir dönüşle gerçekleşir. (12) İbn ül Arabi’nin Futuhat el Mekkiye isimli dairesel şeması, el Futuhat el Mekkiye fesrar el Malikiye ve el Mülkiye isimli birkaç ciltlik eserinde mevcuttur. Orta Çağ tasavvuflarının, alem katları, alemde yolculuk gibi imgeleri Anadolu Selçukluları’nda biçimsel olarak kendini gösterir. Anadolu kervansaraylarındaki Taç kapılarda görülen yıldız sistemlerindeki, ki bunlar umumiyetle 12 kolludur, 12 rakamı ise kozmolojik bir rakamdır. Yolcuların kervansaraya geliş ve gidişlerini bu imgeler yerine getirir. Kozmik diyagramın uygulandığı, Sivas Şifahanesi, Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese, Buruciye, Erzurum Çifte Minareli Medrese, Aksaray Sultan Han’ında görüldüğü gibi (Resim 4), gök kubbe mekanlarıyla bütünleşen taç kapılar bulunmaktadır. Kapılar Hıristiyanlık aleminde de manevi değerler taşımaktadır. İkonalarda ve kutsal kitaptan alınan konuların işlendiği resimlerde özellikle de dikkat çekilerek işlenmişlerdir. Euclides, Pythagoras, Platon’un “evren geometrisi” Doğu’da ve Batı’da Orta Çağ yapılarında evrenle bütünleştirilerek kullanılmıştır. Orta Çağ’ın tasavvufi ortamına gelmeden önceki dönemlerde eski Mısır’dan başlıyarak her medeniyette gök cisimleri tanrılaştırılmıştır. Bunların içinde en önemlisi “Güneş” ve “Ay”dır. Hint mitolojisinde 12 Güneş Tanrısı, Mısır’da ve Orta Babil’de Re, Sümerler’de Marduk, Helenistik dönemde Lübnan’da Baalbik‘ah, Eski Suriye’de Elegabal, İnkalar’da İnti, İslamiyetten önce Araplarda Yarlibol diye isimlendirilen Güneş Tanrıları vardır. Dairelerin içinde istenildiği kadar sonsuz çizilebilen yıldızlar da bir geometrik düzendir. Yıldızları oluşturan kollar yani ışınlar, birinden ötekine geçmektedir. Sonsuzluğa giden yollar olarak nitelendirilen bu açık sistem, bir merkez etrafında dönüşü göstermektedir ki bu da evrendeki dairesel dönüşü simgelemektedir. (13) Yani çarkıfelek dönüşüdür. Kutadgu Bilig’de “Tanrı cihanı yarattı, durmadan dönmektedir, onunla beraber bütün gezegenler de dönmektedir” diye bu kozmik düzen anlatılmaktadır. Geometrik düzenlemeler matematiksel işlenişlerinin yanısıra simgesel olarak da görevler üstlenerek her malzemede sergilemektedirler. Orta Çağ'da yıldızların tasavvufî düzen ile ele alınmasına karşın, gökyüzündeki yıldızlar, İnsanoğlunun varoluşundan itibaren ilgi alanlarından biri olmuştur. Gök cisimleri mitolojisinde dörtlü düzen kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dört iklimi gösteren burçlar, İlkbahar burçları; Koç, Boğa İkizler, Yaz burçları; Yengeç, Aslan, Başak, Sonbahar burçları; Terazi, Akrep, Yay, Kış burçları; Oğlak, Kova, Balık’tır. Ancak astroloji ile astronominin birbiriyle karıştırılmaması gerekir.İslam aleminde astroloji, tanrısal iradeye ters düşmektedir ki bu da eski dönemlerde yıldızların tanrısallaştırılması olayıdır. Ancak burçlar, gezegenler mitolojik yönleriyle ele alınmalıdırlar. Mitolojide sayılar geniş bir yer tutar. Kutsal yanları olduğu gibi büyüsel, sihirsel bir yanları da vardır. Mesela yedi rakamı gök katlarını ifade eder. Dünya yedi günde yaratılmış, yedi gezegen, özellikle de simyacıların yedi metalle yedi gezegen arasında kurdukları bağdan söz edilebilir. Güneş-altın, Ay-gümüş, Jüpiter-kalay, Venüs-bakır, Satürn-kurşun, Mars-demir, Merkür-cıva. Yedi melek, Katoliklerde yedi ayin, yedi ölümcül günah, yedi afet, dünyanın yedi harikası, Gılgamış destanında Uruk Kenti’nin yedi bilgeyle yapılışı, yedi kat cehennem, büyük, küçük ayı takım yıldızlarının yedili oluşu, destanlarda yedi ile anlatımlar, “yedisinden yetmişine” halk söyleşileri, yediveren gülü gibi bitkisel isimler, bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Gene 40, 12 ve 3 rakamları da önemli mitolojik sayılardandır. Mitolojide bahsedebileceğimiz sular da önemli bir yer tutar. Kuyulara örnekler sayısız denilecek kadar fazladır. Kutsal sular, yani Ab-ı Hayat, ölümsüzlük suyudur. Bu suyun Kaf Dağı’nda olduğuna işaret edilir. Hz. Hızır bu suyu içenlerden, Büyük İskender ise arayıp da bulamayanlardandır. Mekke’de zemzem suyu gibi kutsal sular mitolojide de çok zengindir. Sularla ilgili pek çok efsanelerde, kaynaklar da görülmektedir. Ayrıca mitolojik yaratıklar, ulu kişiler mitolojisi, Peygamberler ve mucizeleri mitolojileri de çok zengin konulara sahiptir.Ancak bu makalede, Orta Çağ Dünyasındaki inanç ve sanat ilişkisinin genel yapısına dikkati çekerek, Orta Çağ Türk Dünyasında inanç ve sanat ilişkisinin çok yönlü kaynak ve kökleriyle birlikte değerlendirilebilmesi gerektiğinin işaret edilmesine çalışıldığından, bu konularla ilgili zengin materyallerin detaylı anlatımına gidilmemiştir.Burada ana hatlarıyla vurgulanmaya çalışılan söz konusu materyallerin Türk kültür-uygarlık ve sanatı üzerinde çalışan uzmanlar tarafından sanat ve bilgi ilişkisi açısından irdelenmesinin gerektiği belirtilerek, Türk sanatı tarihinde konu ve anlam çözümlemelerinde yeni açılımlara ulaşılmasının günümüzün ihtiyacı olarak belirdiğinin vurgulanması amaçlanmıştır. Evrim Sahtekarlığında Son Gelişme http://www.populerbilgi.com/evrim/res_guncel/vonzeiten.jpgAraştırma komisyonunun bulgularına göre, Almanya'daki Frankfurt Üniversitesi'nde görevli profesör Reiner Protsch von Zieten, Avrupa'da ele geçirilmiş olan bir dizi insan fosilinin yaşlarını sistemli olarak çarpıtıp binlerce yıl daha fazla gösterdi. Evrimci profesörle ilgili skandalın boyutları bununla sınırlı değil. Almanya'nın saygın medya kuruluşu Deutsche Welle'nin konuyla ilgili haberine göre, profesör kendisine ait olmayan kafataslarını satarak haksız kazanç sağlamak ve diğer bilim adamlarının çalışmalarını kendi çalışmasıymış gibi kopyalamakla da suçlanıyor. İngiltere'nin The Guardian gazetesi, yukarıdakilere ek olarak, Protsch'un sahte fosiller ürettiğini, ayrıca Fransa’da ele geçirilen bir fosilin ortaya çıkarıldığı ülkeyi İsviçre olarak çarpıttığını yazdı. 1Evrimci bir antropoloji profesörünün bazı önemli fosillerin yaşı hakkında otuz yıldan beri sahte bilgiler verdiği ortaya çıktı. Bu gelişme karşısında görevinden istifa etmek zorunda kalan profesörün yalanlarının, şu anda antropoloji ders kitaplarında bir "gerçek" olarak anlatıldığı ve bunların düzeltilmesi için köklü değişikliklere gidilmesi gerektiği yetkililer tarafından ifade edildi. Üniversitenin konuyla ilgili açıklamasında, “Komisyon, Prof. Protsch’un bilimsel gerçekleri geçtiğimiz otuz sene boyunca çarpıttığı sonucuna varmıştır”, ifadesine yer verildi. Skandalın Ortaya Çıkışı Protsch’un tarihlendirme sahtekarlığı, Frankfurt Üniversitesi bünyesinde bulundurulan şempanze kafataslarının tümünü satmaya çalıştığının ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreçte ispatlandı. Üniversite yönetimi, 280 adet şempanze kafatasını Amerikalı bir alıcıya 70.000 dolar karşılığında pazarlamaya çalıştığı anlaşılan Protsch'u, geçen senenin Nisan ayında görevinden uzaklaştırdı. Hem Protsch hem de Üniversite yönetimi kafatasları üzerinde hak iddia ediyor ve konu yargıya intikal etmiş durumda. Protsch'un antropoloji çevrelerini şok eden aldatmacalarının duyulması asıl olarak Alman Der Spiegel dergisinin 16 Ağustos 2004 tarihli sayısında yayınlanan bir makaleyle gerçekleşti. 2 Yazıda, 1973 yılından beri Frankfurt Üniversitesi karbon tarihlendirme laboratuvarının başında bulunan bilim adamının, yüzlerce fosilin yaşını ölçtüğü ve bazı önemli örneklerin yaşlarını kasıtlı olarak çarpıtarak yaptığı sahtekarlıklar anlatıldı. Fosillerin tarihlendirilmesi konusunda bir uzman olarak tanınan bilim adamı üzerindeki şüpheler, geçtiğimiz sene diğer iki arkeoloğun Almanya’da ele geçirilmiş ve tarih öncesine ait olan fosil kalıntılar üzerindeki incelemesiyle başladı. Greifswald Üniversitesi'nden Thomas Terberger, fosillerin yaşının doğru olup olmadığını modern tarihlendirme teknikleriyle ölçmek istedi. Avrupa'da ele geçirilen ve Protsch'un, Taş Devrine ait olduğunu iddia ettiği fosil örnekleri bu amaçla ünlü Oxford Üniversitesi'ne test için gönderildi. Üniversitenin radyokarbon tarihlendirme birimince elde edilen sonuçlar, bilim adamlarının ifadesiyle bir "facia"yı ortaya çıkardı. Buna göre Protsch'un, yaşını 21.300 yılla tarihlendirdiği kadın iskeletinin sadece 3.300 yıl yaşında olduğu anlaşıldı. Bir diğer skandal tarihlendirme, Almanya'daki Paderborn-Sande yakınlarında ele geçirilen fosil kafatasıyla ilgiliydi. Protsch'un 27.400 yıl olarak tarihlendirdiği fosil gerçekte sadece 250 yıl kadar önce (M.S 1750 yılında) ölmüş yaşlı bir adama aitti. Ayrıca Hahnhöfersand Adamı olarak bilinen fosilleşmiş kafatası parçası da Protsch’un iddia ettiği gibi 36.000 yıllık değil sadece 7.500 yıllıktı. Terberger, Neuwied'deki Erken Taş Devri Araştırma Merkezi'nde görevli İngiliz arkeolog Martin Street ile birlikte bilimsel bir makale kaleme aldı 3. Bilim adamları bu makalede, fosillerin Protsch’un iddia ettiğinden çok daha genç olduklarını yazdılar. Konuyu araştıran Üniversite Komisyonu birkaç gün önce raporunu yayınladı ve Protsch'un "bilimsel gerçekleri geçtiğimiz otuz sene boyunca çarpıttığına” karar verdi. Komisyon başkanı Ulrich Brandt’ın bildirdiğine göre Protsch, yapılan görüşme tekliflerini reddetmiş, komisyon üyeleriyle yüzleşmekten kaçınmıştı. Aldatılan Bilim Dünyası Evrimci profesörün sahte tarihlendirmelerinin antropoloji alanında kabul görmüş bazı temel düşünceler üzerinde doğrudan etkili oluşu, bilim dünyasındaki aldatmacanın tahribatını da artırır nitelikte. Protsch bu gerçek dışı verilerle, bilim dünyasını Avrupa’daki insan popülasyonlarının yayılımı hakkında derin yanılgılara sürükledi. Evrimci profesörün otuz yıl gibi uzun bir süre boyunca sistemli olarak yaptığı sahtekarlıklar yüzünden, Neandertal insanının Avrupa’daki yayılımı ve tarih öncesi Almanyası hakkındaki gerçekdışı yorumlar, antropoloji kitaplarına “bilimsel gerçek”ler olarak girdi. Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde görevli bir antropolog olan Chris Stringer, sahtekarlığın ortaya çıkarılması karşısında şu yorumu yaptı: “Neandertallerin Kuzey Avrupa’da yaşadığını gösterdiği düşünülen en önemli kanıt, artık devrilmiş durumda. Tarih öncesini yeniden yazmamız gerekiyor.” 4Terberger ise Protsch’un sahtekarlığının antropolojiye zararını şu sözlerle ifade etti: “Antropolojinin, 40.000 ila 10.000 yıl öncesinin insanını algılayış şeklini tamamen değiştirmesi gerekiyor.” 5Protsch’un, yaşını çarpıttığı fosillerden biri hakkında oluşturduğu yanlış anlama, fosilin evrimcilerce “kayıp halka” propagandasında kullanılmasında da etkili oldu. Yine Bir ‘Evrimci’ Sahtekarlığı http://www.populerbilgi.com/evrim/res_guncel/protsch.jpg Protsch’un sahte verilerle tarihlendirdiği fosillerden biri, sözde bir “kayıp halka” olarak resmedildi. Yukarıda: bu fosili sergileyen müzenin, hayali bir resimle süslenmiş olan afiş ilanı. Evrimci profesörün sahte bir tarih atadığı fosiller arasında Hahnhöfersand Adamı da bulunuyordu. Bu fosil, Neandertal İnsanı’nın günümüz insanı olan Homo sapiens ile eşleşip eşleşmediği konusundaki tartışmada kilit bir rol oynuyordu. Günümüz insanından ancak ırksal farklılıklarla ayrılan Neandertal Adamı günümüzden yaklaşık olarak 30.000 yıl kadar önce ortadan kalkmıştı. Neandertaller o dönemde Avrupa’nın ev sahibi konumundaydılar, Homo sapiens ise sonradan gelmişti. Acaba Homo sapiens, Neandertal ırkıyla mücadeleye girmiş ve onları ortadan kaldırmış mıydı; yoksa bu ikisi eşleşip birleşmiş miydi? Bu soruya cevap arayanlardan, birleşim tezini savunan bazı araştırmacılar, Hahnhöfersand Adamı fosilinde her ikisinin anatomik yapısından izler gördüklerini belirterek bunu tezlerine dayanak gösteriyorlardı. Bu araştırmacılara göre fosil, Neandertaller ve Homo sapiens’in eşleşip çocuk sahibi olduğunu gösteriyordu. Ancak fosili dayanak gösterenler, Protsch’un fosile verdiği gerçek dışı tarihi bilinçsizce baz alıyorlardı. Protsch’un Hahnhöfersand Adamı’na atadığı sahte yaş, 36.000 yıldı. Neandertaller 30.000 yıl önce ortadan kalktığı için Protsch’un verdiği tarih, fosilin birleşim senaryosu lehinde kullanılmasına elverişli bir durum ortaya çıkarıyordu. Protsch, bu tarihlendirmeyle fosilin önemini bir anda artırdı ve bunun modern insanla Neandertal insanı arasında hayati önemde bir “kayıp halka”ya ait olduğunu iddia etti . 6 Neandertal ve Homo sapiens hakkındaki tartışma devam etmekteyken bu fosil, Alman toplumu nezdinde ayrı bir önem de kazanıyordu. Çünkü Almanya’nın kuzeyinde ele geçirilen fosil, bölgede ele geçmiş en yaşlı fosildi ve “En eski Alman” unvanıyla isimlendirilmişti. Protsch’un sahte tarih ve göz boyayıcı “kayıp halka” nitelemesi, “En eski Alman’a” hiç sahip olmadığı hayali özellikler yüklemiş oldu. Bunun sonucunda da fosili Alman toplumuna tanıtma faaliyetlerine de evrim propagandası unsuru eklenmiş oluyordu. Alman toplumu, atalarının sözde evrimsel bir sürecin ürünü, bir kayıp halka olduğu propagandasına maruz kaldı. Bir evrim propagandası olarak sürdürülen bu tanıtımda ön plana çıkan bir kuruluş, Hamburg’da kurulu olan Helms Müzesi oldu. Fosili halka tanıtmak için bir sergi düzenleyen müze yetkilileri, tanıtım afişini kesinlikle bilimsel olmayan bir bakış açısıyla hazırladılar. Hahnhöfersand Adamı’nın kemikleri; dudak, burun, deri rengi ve bakışlar gibi detaylar hakkında hiçbir şey bulgu vermediği halde, düzmece bir rekonstrüksiyon resimle, bu kemikleri maymunsu karakterlerle donattılar. Müzenin yanda görülen afiş ilanı böyle ortaya çıktı.[*] Fosili görmek için müzeye akın eden on binlerce ziyaretçiye, insanın evrimle ortaya çıkmış bir canlı olduğu masalı ve Almanların sözde evrimsel tarihinde Hahnhöfersand Adamı’nın bir “kayıp halka”yı temsil ettiği anlatıldı. Oysa ziyaretçilerin baktıkları kemik, gerçekte evrim teorisi için değil, evrimcilerin sahtekarlığı için bir kanıttı. Potsch’un sahte delillere dayalı tarihlendirme ve yorumu, Hahnhöfersand Adamı’na bir kayıp halka unvanı yakıştırılmasına yol açmış, müze yetkilileri de fosili körükörüne inandıkları evrim efsanesine göre resmetmişlerdi. Oysa ortada büyük bir aldatmaca söz konusuydu. Oxford’daki son testler, evrimcilerin maymun adam görüntüsünde tanıttıkları fosilin aslında sadece 7.500 yıllık olduğunu gösterince gerçekler ortaya çıktı. Hahnhöfersand Adamı, Sümer ve Eski Mısır gibi uygarlıklardan sadece iki bin yıl kadar önce yaşamış sıradan bir insandı ve afişteki hayali maymun adam görüntüsüyle hiçbir ilgisi bulunmuyordu. Kesinlikle Neandertal ve Homo sapiens arasında bir “kayıp halka”nın temsilcisi değildi. Protsch, bu iddia ile çalışma arkadaşlarını ve toplumu aldatmıştı. Arkeolog Thomas Terberger, sahtekarlık ortaya çıktığında şu yorumu yaptı: “Prof. Protsch’un çalışmaları, H. sapiens ile Neandertallerin birlikte yaşadığını ve hatta belki de çocuk sahibi olduklarını gösterir gibiydi. Ancak şu anda bunun bir saçmalıktan ibaret olduğu anlaşılıyor”. 7Evrimciler, “yepyeni” denebilecek bir insan fosilinden bir maymun adam “üretmişler” ve adı açıkça sahtekarlık olan bu yöntemi topluma “bilim” olarak lanse etmişlerdi. Kollektif Bir Evrim Aldatmacası Aslında evrimci profesörün yaptığı sahtekarlıklar bilinmiyor değildi. Sahtekarlık göz göre göre gerçekleştirildi. Skandalda, bilimsel araştırmayla ilgili bazı genel ilke ve uygulamalar ihmal edildi ve sahtekarlığa açıkça göz yumulmuş oldu. Protsch, daha önce hiçbir bilimsel güvenilirliği bulunmadığını son derece açık bir şekilde ortaya koymuştu. Stern dergisinin konuyla ilgili haberine göre, 2000 yılında görülen bir davada, mahkeme heyeti Alman antropoloğu yasa dışı yollardan ikinci bir doktora derecesi elde etmeye teşebbüs ettiği için suçlu bulmuş ve para cezasına çarptırmıştı. 8 Yine Stern haberine göre Oxford Üniversitesi’nce 2000 yılında yapılan daha önceki bazı testlerde tarihlendirmelerin yanlışlığı ortaya çıkmıştı ve Paderborn-Sande olarak isimlendirilen kafatası fosilinin sadece birkaç yüz yıl yaşında olduğu uzun süredir biliniyordu. Hatta Üniversite yönetimi, profesör iş için ilk kabul edildiğinde uzmanlarca uyarılmış ve profesörün iş için yetersiz olduğu, o dönemde yönetime bildirilmişti . 9 Tüm bunlar Frankfurt Üniversitesi idarecilerinin gözleri önünde oluyor ama onlar hiçbir müdahalede bulunmuyorlardı. Sahtekarlıklar ancak medyaya yansıdıktan sonra, rektör Rudolf Steinberg “Üniversite yönetiminin profesörün yanlış davranışları hakkında kanıtların mevcut olmasına karşın, on yıllardır bunu ihmal ettiklerini” kabul etti . 10 Sahtekarlığı planlı ve sistemli bir şekilde yürüten isim olan kişi Protsch oldu ancak hem üniversite yönetimi sahtekarlığın delillerini göz ardı etti, hem de çalışma arkadaşları, birtakım bilimsel standartları gereği gibi yerine getirmediler. Bilim adamları arasında genel bir ilke olarak, bir disiplinin bütünlüğü için (örneğin antropoloji), o disiplinin belli bir alandaki (örneğin tarihlendirme) analizlerini tek bir ele bırakmamak gibi kritik bir tedbir vardır. Bilim adamları birbirlerinin vardıkları çalışmaları farklı deneylerde tekrar etmek, aynı sonuçlara ulaşabildiklerini görmek isterler. Bu ilke ne kadar etkili bir şekilde hayata geçirilirse, o analizler, ve dolayısıyla o disiplinin ortaya koyduğu bilgiler de, o kadar güvenilir olur. Ancak Protsch’un tarihlendirmesi on yıllar boyunca kontrol edilmedi, sahtekarlığın delilleri açıkça gözardı edildi ve Hahnhöfersand Adamı’nın yaşı üzerindeki yorumuyla ortaya attığı gerçek dışı evrimci iddia, müzede on binlerce kişiye bilimsel gerçek olarak anlatıldı. Böylece ortaya, müze yetkilileri, üniversite yönetimi ve Potsch’un çalışma arkadaşlarının dahil olduğu “kollektif bir evrim aldatmacası” çıkmış oldu. Potsch’un öncülüğündeki bu kollektif evrim aldatmacasının bir sahtekarlığa dayalı olması bir “ilk” değildir. Aksine, aldatmaca, evrimciler için “yaşayan bir gelenek”tir. Geçmişteki Bazı Evrimci Sahtekarlıkları Evrim teorisinin tarihi boyunca çeşitli evrim sahtekarlıkları düzenlenmiş, evrimciler adına skandallar yaşanmıştır. Bunların başta gelenleri şunlardır: Piltdown Adamı Sahtekarlığı: 1912 yılında amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, İngiltere’nin Sussex eyaletindeki Piltdown kasabası yakınlarında bir maymun adam fosili bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Bir kafatasından meydana gelen ve çene kısmında maymunsu, kafatasında insansı özellikler gösteren bu fosil, Darwin’in teorisinin kanıtı olarak karşılandı ve British Museum’da (şimdiki adıyla Doğa Tarihi Müzesi) 40 yıl boyunca sergilendi. Ancak yeni bir tarihlendirme yöntemini fosile uygulamak isteyen bilim adamlarınca yapılan bir dizi testin 1953 yılında ilan edilen sonuçları, bunun bir sahtekarlık ürünü olduğunu ortaya çıkardı. Kafatası gerçekte 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Kemikler de çelik bıçaklarla yontulup iptidai bir yöntemle birbirlerine monte edilmişti. Yani bu sözde kanıt, halkı evrim teorisinin doğru olduğuna inandırmak için özel olarak oluşturulmuştu. http://www.populerbilgi.com/evrim/res_guncel/nebraska.jpg Nebraska Adamı skandalı: 1922 yılında ABD’nin Nebraska eyaleti sınırları içinde bulunan “tek bir diş”, evrimci bilim adamlarınca insanın maymunsu canlılardan evrimleştiği iddiasının ispatı olarak sahiplenildi. Hesperopithecus haroldcooki şeklinde “bilimsel” bir isimle süslenen fosilin rekonstrüksiyon resimlerinde hayali maymun adam tüm bedeni ve hatta ailesi ile resmedildi. Evrimcilerin sınırsız hayalgücü bir kez daha bilimsel kanıt yerine geçirilmek isteniyordu. Oysa iskeletin diğer parçalarının bulunduğu 1927 yılında ortaya çıkan gerçek tamamen farklıydı: Bu diş, bir maymun ya da insana değil; soyu tükenmiş bir Amerikan domuzuna aitti! Nebraska Adamı, evrimcilerin sahtekarlık ve skandal zincirine yeni bir halka olarak eklendi. Ernst Haeckel’in sahte çizimleri: Darwin’in çağdaşı olan Alman biyolog Ernst Haeckel, 19. yüzyılın sonlarına doğru, canlıların embriyolojik gelişmelerinde izlenen aşamaların, yaşamın sözde evrimsel tarihini tekrarladığı iddiasını ortaya attı. Haeckel’in iddiasına göre, insan embriyosu, ana rahminde geliştiği süreçte, sırasıyla balık, sürüngen ve insan özellikleri gösteren aşamalardan geçiyordu. Bu iddiasını çeşitli canlıların embriyo gelişimlerini gösterdiği ve çizimi bizzat kendisine ait olan şemalarla desteklemeye çalıştı. Oysa dönemin bilgileri ışığında dahi bu iddianın geçersizliği açıktı. Üstelik Haeckel, şemaları kendi iddiasına uymaları için kasıtlı olarak çarpıtmıştı. Evrimciler bu sahtekarlığı deşifre edip, ölü bir iddia olarak gömecekleri yerde, bilimsel bir gerçekmiş gibi kabullendiler. Üstelik Haeckel’in sahte çizimlerini aynen ders kitaplarında çoğaltıp tam yüzyılı aşkın süre bunu üniversitelerde bir gerçek olarak anlattılar. İdeolojik olarak hareket eden evrimciler, Haeckel’in bireysel sahtekarlığının ortaya çıkarmak yerine onu, bilim dışı bir tutumla sahiplenip kitlesel bir sahtekarlığa dönüştürdüler. Öyle ki, sahtekarlığın gerçek anlamda deşifre edilmesi ancak 1990’lı yılların ikinci yarısında mümkün oldu. Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, ve arkadaşları Haeckel'in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yaptılar. Anatomy and Embryology dergisinde yayınlanan çalışmada, sahtekarlığın detayları gün ışığına çıkarıldı. Haeckel, sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için embriyoların büyüklükleri ile oynamış, hatta bazen gerçek boyutlarından on kat farklı göstermişti. Dahası Haeckel farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermişti. Richardson ve ekibinin ifadesiyle, Haeckel'in çizimleri “biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan biri haline gelmişti”. 11 Evrimciler ancak bu gelişmeden sonra sahte çizimleri sistemli olarak kullandıklarının yanlışlığını dile getirir oldular. Harvard profesörü evrimci paleontology Stephen Jay Gould, 2000 yılında yayınladığı bir makalede şunları söyledi: “Sanırım bu çizimlerin, modern ders kitaplarının çoğunda olmasa bile önemli kısmında sürekli kullanımına yol açan düşüncesiz dolaşımın, bir yüzyıl boyunca sürmüş olması karşısında hem hayrete kapılma hem de utanma hakkına sahibiz.” 12 Haeckel’in sahte çizimleri ders kitaplarından hala tam anlamıyla temizlenmiş değildir ve bu süreç devam etmektedir. Archeoraptor skandalı: National Geographic dergisi, 1999 yılında yayınladığı bir makalede, Çin’de ele geçirilen ve Archaeoraptor olarak isimlendirilen bir fosili, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiasının kesin kanıtı olarak dünyaya duyurdu. Göz boyayıcı rekonstrüksiyon resimlerde tüylerle kaplanmış dinozorlar havaya sıçramış şekilde tasvir ediliyorlar, sözde kanatlanıp uçmaya başladıkları hayali evrimsel aşamada resmediliyorlardı. Ancak National Geographic’in büyük bir sansasyon eşliğinde duyurduğu bu fosilin, Darwinizm’e verdiği destekle tanınan dergi adına büyük bir utanç sertifikasına dönüşmesi uzun sürmedi. Gerçekte fosil, National Geographic’in iddia ettiği şekilde kuş ve dinozor özellikleri ortaya koyan bir fosile ait değildi. Fosil açık bir sahtekarlık ürünüydü. Birden fazla fosil, bir ara form görünümü verecek şekilde özel olarak bir araya getirilmiş, birbirine tutkallanarak bir evrim kanıtı gibi kullanılmıştı! Evrimciler orangutan ve insan kemiklerinin birbirine monte edilerek kanıt olarak sunulduğu Piltdown olayından ders çıkarmamış, bu defa dinozor ve kuş fosillerinin birbirine monte edilmesiyle üretilen sahte bir fosili evrim kanıtı olarak sahiplenmişlerdi. Sonuç: Doğru olan davranış, yalanı başka yalanlarla ayakta tutmak değil, doğruyu itiraf etmektir. Bilim adamları evrim teorisini ayakta tutma çabalarına devam ettikleri sürece yeni evrim sahtekarlığı hadiselerinin yaşanması kaçınılmazdır. Çünkü paleontoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, biyokimya ve genetik gibi alanlarda on yıllar boyu biriken kanıtlar, evrim teorisini kesin olarak çürütmüş, teorinin bir efsaneden ibaret olduğunu kanıtlamıştır. Yaşamın tesadüfen evrimleşmesinin matematiksel olarak imkansız olduğu, fosil kayıtlarında ara formlardan eser bulunmadığı ve Darwinizm’in tesadüfler ve mutasyon gibi hayali mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici gücü bulunmadığı çok güçlü ve net bir şekilde ortaya konmuştur. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, 2000) Modern bilim, doğadaki tasarımın, sonsuz bilgi, güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu kanıtlamıştır. Kısacası bilim, canlıları Yüce Allah’ın yarattığı gerçeğini doğrulamıştır. Evrimciler bu durumdan ötürü tam bir çaresizlik yaşamaktadırlar. Nitekim evrim sahtekarlıklarını hazırlayan faktörlerin başında, bilimsel bulguların evrim teorisini reddediyor oluşu yatmaktadır. Bilim, evrimcilere teorileri lehinde kanıt vermediği için, çaresiz kalan evrimciler bu kanıtları bilim dışı yollardan “üretmeye” çalışmaktadırlar. Bu yüzden tarihin en büyük bilim sahtekarlığı olan evrim teorisini, başka sahtekarlıklarla ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Gerçeklere karşı mücadele etmenin, üstelik bu mücadelede aldatmaca ve diğer bilim dışı yöntemlere sarılmanın ise sonuç vermeyecek boş bir çaba olduğu açıktır. |
ÇAĞDAŞ EĞİTİM YÖNETİCİSİ Hiç kimse yalnız birkaç yıl yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesidir. Seneler cildi buruşturabilir; fakat heyecanların feda edilmesi ruhu buruşturur. Eğitimin örgütlü yapıldığı yerler okullardır. Okul dediğimiz örgütü etkin bir şekilde hareket ettirecek ve hedeflerine ulaştıracak olan insan gücüdür. Okul dediğimiz eğitim örgütlerinde insan, hem araç hem de amaçtır. Çünkü insan oğlunu hayata hazırlamak, ona temel bilgi ve becerileri kazandırmak okullarımızın amacıdır. Bu amaca ulaşmak için gene kaliteli insan gücüne ihtiyaç vardır. Eğitim örgütlerinde amaca ulaşmak için kullanılan insan gücünün temelini oluşturan öğretmen ve eğitim yöneticileridir. Bu iki ögenin çağdaş toplumu tanıyan, bilimselliğe inanmış, vizyonu geniş ve insan ilişkilerinde eğitimli olması bir zorunluluktur. 21. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde eğitim yöneticilerinin rolleri, görevleri ve toplumun onlardan beklentileri karmaşık bir hal almıştır. Dünyada değişmeyen tek gerçek her şeyin değişebileceği gerçeğidir. Hızla değişen bir ortamda okulları başarılı bir şekilde geleceğe taşıyacak yöneticilerin okulu ve toplumu çok iyi anlamaları, okulun başarılı olabilmesi için liderlik yapmaları ve sürekli olarak kendilerini geliştirmeleri beklenmektedir.(Karip ve Köksal, 1999 : 194 ) Günümüzde okul, dört duvarın sınırladığı binalar değildir. Okul hayatın kendisidir. Çevresiyle bütünleşmiş okullar yaşayan okullardır. Okulların yaşamaları çevresiyle bütünleştiği oran kadardır.Okullar çevresiyle iyi ilişkiler kurarak çevreyle bütünleşebilirler. İyi ilişki kurmanın temel kuralı iyi diyalogdan geçer. İyi diyaloglar kurma ancak iyi eğitilmiş insanların başarabileceği iştir. Okullar, değişimin kaçınılmaz yaşanacağı yerlerdir. Bu değişim okullarımızda çeşitli sorunları da beraberinde getirecektir. Okullarımızı değişim sürecinde salimen hedefine ulaştıracak olan bilgili, çağdaş, eğitimin gerekliliğine inanmış, liderlik vasıfları olan vizyonu ve misyonu olan eğitim yöneticileridir. 15 Ağustos 1997 tarihinde uygulamaya konulan kesintisiz sekiz yıllık temel eğitim yasası, özellikle İlköğretim okulu müdürlerinin rollerine ve sorumluluklarına yeni boyutlar getirmiştir. Eğitim yöneticisi, merkezi yönetimin kendisine yüklediği formal statü ve sorumluluğun yanında içinde yaşadığı toplumun, özellikle aynı ortamı paylaştığı örgüt elemanlarının kendisine yüklediği görevin bilincinde olmalıdır. Yönetim denildiğinde genellikle akla ilk gelen kavram liderliktir. Yönetim denilince ilk akla gelen bu kavram ne yazık ki yönetim ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Halbuki birbirlerine yakın görünen bu iki kavram işlev bakımından birbirlerinden farklıdır. Eğer yönetici ile lider kavramları aynı olsa her yöneticiye lider diyebilirdik. Oysa gerçek farklıdır. Her yönetici lider değildir. Ama her lider az çok yönetici olabilir. Yönetici; üstün atamasıyla göreve gelen, var olan yasalar çerçevesinde işleri yürütmeye çalışan kişidir. Fakat lider, bulunduğu örgüt tarafından seçilen ve kendisine bir takım sorumluluklar yüklenen kişidir.Yöneticilik bir görev, liderlik ise bir niteliktir. Yukarıdaki düşünce ve açıklamalar ışığında şunu iyice vurgulamalı; liderlik ve yöneticilik aynı şey olmayan ve birbirlerini bütünleyen kavramlardır. Çağdaş kurumlar bu ayırımı iyi yapmış, yöneticisini liderlik özellikleri olan kişilerden seçmiştir. Çağdaşlığın gereği de budur. |
Yeni bir andıç vakası yaşanmaması için... Eski medya patronu Dinç Bilgin’in 28 Şubat dönemini ifşa eden açıklamaları, Ergun Babahan’ın yazılarıyla ve olayda ismi geçen bazı gazetecilerin katılımıyla yeni boyutlar kazanıyor. “Postmodern darbe”nin nasıl yapıldığı her açıklama ile daha bir aydınlığa kavuşuyor. Ve görülüyor ki, demokratik sürece müdahale etmek isteyen güçler, öncelikle medyayı kullanıyor. Daha ilk günden özgürlük ve demokrasiden yana tavır koyamayan medya, krizler derinleştikçe taviz vermek, emre boyun eğmek zorunda kalıyor. Öyle ki demokrasinin en temel kurumlarını kurban vermek yetmiyor; meslektaşlar bile feda ediliyor, tipik bir tükeniş felsefesi: “Bana dokunulmadığına hatta bir kısım menfaatler sağlandığına göre anti-demokratik taleplere evet derim; nasıl olsa bu rüzgâr da diner ve her şey normalleşir”. Evet, gerçekten de bir gün fırtına diniyor; ancak geride kan revan içinde kalmış, en azından yorgun argın düşmüş bir basın kalıyor orta yerde. Yanılgının asıl nedeni Ergun Babahan’ın aydın dürüstlüğü içinde kaleme aldığı itirafların satır aralarını doğru okumak gerekiyor. Mesela Babahan diyor ki: “Bu karar, (hükümetin kurulması kararını kastediyor) Ankara’daki meşhur “kurumlar”dan çok karteli rahatsız etti. Çünkü kendilerinden icazet alınmamıştı, kabinenin oluşumunda devre dışı kalmışlardı. Hatta bu konu öyle ileriydi ki, geçen hafta 28 Şubat ile ilgili bir özeleştiri yapan Dinç Bilgin, “Refahyol’a doğru” manşetime karşı çıkmış, iki grup karar vermedikçe kimsenin değil hükümet kurmak, bakan bile atayamayacağını anlatmıştı. Ancak aynı günün akşamı Erbakan başbakan oldu. Türkiye’yi 28 Şubat’a götüren böyle bir atmosferdi.” Bu satırlar medyanın asker baskısına bilmecburiye girmediğini de gösteriyor. Medya öyle inanıyor ki (daha doğrusu vehmediyor ki) bu ülkede hükümet kurulacaksa büyük medya gruplarından mutlaka icazet alınmalıdır. Hal böyle olunca darbelerin vebalini sadece askerlerin baskıcı kanadına fatura edemezsiniz. Yani “ne yapalım üzerimizde çok baskı vardı, direnmemiz mümkün değildi” diyemezsiniz. Daha ortada hiçbir şey yokken medya, “Nasıl olur da bir hükümet benim (ya da bizim) iznim alınmadan kurulabilir!” diyebiliyorsa, her türlü kirli ilişkiye dünden razı demektir. Türk basınının en temel hatası budur. Kendini 1. kuvvet olarak gören, her türlü yönetim değişikliğinin kendisi tarafından yapılması gerektiğini düşünen bir zihniyet öteden beri hep var oldu. Ali Suavi’nin Bab-ı Ali isyanına karışması ile 60 darbesini kışkırtan gazeteciler arasında çok büyük bir anlayış farkı yoktu. Hatta Ali Suavi ve onun kuşağı sonradan gelenlere göre çok daha saf, çok daha çocuksu duygularla hata yapıyordu. Çok partili hayata geçildiğinde komitacı gazeteciliğin bitmesi gerekiyordu. Olmadı. Gazetecilerin genlerine işlemişti devlete nizam verme alışkanlığı. Sorumsuz yayıncılık sadece bir darbeye neden olmadı; aynı zamanda asker-basın ilişkisinin kötü yanlarını gözler önüne bir kere daha serdi. Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi milletin sinesinde derin yaralar açmakla kalmadı; demokrasimizi özürlü hale getirdi. Hadiseler soğuduğunda hatalar ayan beyan ortaya çıksa da gereken ders alınamadı. 80’de askere “gel” diyen -ki sokaktaki hava da buydu- basın, daha sonra yeterince özeleştiri yap(a)madı. Tansiyonun yükselmesinde, terörün kendini basın yoluyla anlatmasında hatta teröristlerin etrafa dehşet ve korku salmasında basının hiç mi rolü yoktu? Daha sonra basın, 12 Eylül’ün darbe başını yerden yere vurdu. Haklıydı kuşkusuz. Ancak darbe öncesi oluşan psikolojik havadaki suçunu hiç masaya yatırmadı, belki de yatırmak istemedi. 28 Şubat, ne 60 darbesidir ne de 71 muhtırasıdır. 80 darbesine benzemediği de ortada. Ancak büyük bir psikolojik harekât olduğu da açık. Sandık başında çözülecek problemler, karargâh ile medya merkezleri arasında kurulan özel bir hat sayesinde çözülmek istendi. İnsanlar yaftalandı, tezgâhlar kuruldu, komplolar yapıldı... İşin doğrusu o günkü yöneticiler de hadiselere tam bir basiret içinde bakamadı. Yaklaşan tehlikeyi sezememek bir yana, psikolojik harp uzmanlarının elini kolaylaştıracak hatalar da yapıldı. Medya zor dönemlerde hem korktu, hem korkuttu. Ortaya çıkan hava her şeyi negatif etkiledi. Şimdi o günleri derinden derine yaşayanlar, “28 Şubat askeri yıprattı” diyor. Kimi yıpratmadı ki. Askeri, politikacıyı, devleti... Demek istediğim şu ki; hiçbir darbeden ders çıkarılamamış olsa da 28 Şubat “postmodern darbe”den yeterince ders çıkarmak zorundayız. Neticede olay hâlâ sıcak; şahitler hâlâ aramızda. Hazır Dinç Bilgin, Ergun Babahan, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar gibi isimler bildiklerini dile getirmişken diğer şahitler de konuşmalı, yazmalı ve 28 Şubat’ın fotoğrafı doğru çekilebilmeli. Bazı insanlar -üstelik isimleri zikredildiği halde- suskun kalmayı tercih ediyor; buna anlam vermek mümkün değil. Mesela Ali Kırca için onca şey söylendi, yazıldı. Ağzını bıçak açmıyor Kırca’nın. Her gün köşe yazısı kaleme alacaksın, TV programı yapacaksın ve ithamlar karşısında susacaksın! Olmaz ki! Maksat birilerinin hatalarını çarşaf çarşaf ortaya çıkarmak değil. Böyle bir şeyin ne topluma yararı var ne demokrasiye. Ancak tarihe mal olmuş bir dönemde önemli misyonlar yüklenmiş; hatta “Düğmeye ben bastım” şeklinde açıklamalar yaparak “Siz de kim oluyorsunuz” nevinden efelenen birilerinin bu kadar ağır ithamlar altında sükût etmesine anlam vermek zor. Konuşacak ki diğer şahitler de konuşsun ve en azından ortalama doğru bir sonuca ulaşılabilsin. Medya yine mi oyuna geliyor? 28 Şubat ve o dönemin sembolü haline gelmiş “andıç” faciasının konuşulması bugünkü gündem sıcaklığı içinde daha derin bir anlam kazanıyor. Zira bugün de 28 Şubat benzeri bir taktikle Türk toplumunun kimyasını bozmak isteyenler var. Bugün de hükümete tuzak kurmak için tezgâh açanlar var. Bugün de toplumu birbirine düşürecek plan yapanlar var. Bugün de milli ve dinî duyguları tahrik etmek için insanları tahkir edenler var ve bu şer odakların medet umduğu yer yine medyadır. Habbeyi kubbe yapmayı pek seven, toplumsal çatışmayı körükleyecek her bilginin üzerine balıklama atlamaya bayılan medya kuruluşları ve onun meşhur “duayenleri” aranıyor yeniden. Madem daha dün denecek kadar kısa bir süre önce yaşanmış 28 Şubat’ın hesabı verilemiyor ve madem o dönemden söz açıldığında bazı meslektaşlarımızın naçar hali gazeteciliğe gönül vermiş herkesi üzüyor; hiç olmazsa bu sefer medya sahipleri ve yöneticileri daha dikkatli, daha soğukkanlı, daha dengeli yaklaşmalı olaylara. Bu ülkede provokatörler fink atıyor. Onların umurunda değil bu ülkenin istikrarı. Her rengi kendilerine yakıştırıyor, her kılığa girebiliyor bu zümreler. O yüzden bu maskeli baloyu tertip edenleri suçüstü yakalamak gerekiyor; ta ki ülkeyi karıştırmak isteyen, aklıselimin aşılmaz sinesine çarpıp geriye dönsün. 28 Şubat’ın yeniden tartışılmasına neden olan açıklamalar bu bakımdan önem taşıyor; yoksa laf-ı güzaf deyip geçilmeli bu tartışmaya. Bir ders-i ibret, bir ders-i hikmet çıkarılmayacaksa boşuna nefes tüketiliyor demektir. Ancak buraya kaydetmek zorundayım ki medyanın anti-demokrat bir eğilime kapılmasına, asker-sivil ilişkisinde bir kez daha çuvallamasına ne Türkiye’nin ne de bu mesleğin tahammülü kalmıştır. |
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/2b.jpg Yağma seyircileri... PEKİ, Bodrum'u, Marmaris'i, Göcek'i, Kuşadası'nı, Çeşme'yi, Antalya'yı, Alanya'yı, kısacası o inci gibi dizilmiş cennetleri bu kadar çok seven var da, nasıl oluyor da oralar yağmalanıyor?.. Nasıl olur "siyasetçi-bürokrat-yatırımcı" üçlüsünden oluşan yağma çeteleri oraları çalıyorlar, herkes seyirci?.. Nasıl olur günlerdir dozerler o koylarda ağaç-orman bırakmadılar da kimsenin sesi çıkmıyor?.. Oraların o kadar seveni var da, nasıl olur da tepki duymuyorlar?.. * Ben bilirim onları. Diyelim ki sahne sanatçıları, en çok başlarına dolar atılmasını seviyorlardır. Bilirim; arada bir havaya bakıyorlardır, dolar atan var mı? Kuş çiş yapsa tepelerine, dolar sanıp "Mehtaplı gecelerdeee..." diye başlayabilirler. Para yoksa yoktur onlar. Dünyanın her yerinde sanatçılar toplumun gerçek liderleriyken... Sosyal sorunlarda insanlara ışık tutarken... Bunlar zengin düğünlerinin birer hokkabazı. * Edebiyatçılar, yazarlar, aydınlar o cennetlerin daha çok rakı sofralarını seviyorlardır. Bizim Şehmus o üzeri çiçekli çuvalımsı şortunu giyip, altın madalyonunu takıp, plajlarda turlar atmayı seviyor. Gençler daha çok oraların barlarında tepinilmesini seviyorlar. Yaşlılar "tepinmek yerine, temiz hava almanın daha iyi olduğunu" tekrarlamayı... Zenginler görgüsüzce zenginliklerini sergilemeyi... Yerliler gelenleri tırtıklamayı... Ne bileyim ben... İnsanlar oraların eğlence adındaki uğultusunu, densizlik yarışlarını, kalitesizlik tokuşturmalarını, sululuk sergilerini, tıkış tıkışlığını, vıcık vıcıklığını seviyorlardır. * Kimse oraları "cennet" yapan koyları, denizi, ormanı, ağacı, yeşili, maviyi, doğayı sevmiyor. Bu yüzden hırsızlar yağmaladığında..... Sesi çıkmıyor yazları oralara koşan sanatçıların, edebiyatçıların, aydınların, zenginlerin... Tepki duymuyorlar. Öyle bakıyorlar... |
Sağlığınızı haber veren ipuçları=Tırnaklar: Tırnaklarınıza dikkatle bakın. Eğer hafif mavilik ya da morluk görürseniz, bu bir kalp hastalığıyla karşı karşıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karşı karşıya olduğunuzu gösterebilir. Nefeslerinizi sayın: Eğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız, sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demektir. Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız, o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Gözler: Aynada gözlerinizden birine bakın. İrisin etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu aynı şekilde yaklaşan kalp sorunlarının da en büyük habercisi. Avuç içinize bakın: Avuç içlerinize dikkatle bakın. Eğer kırmızı ve lekelilerse, karaciğerinizde sorun var demektir. Hafıza kontrolü: Bir tepsinin üstüne rast gele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakın. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer ile karşılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor. Kas kontrolü: Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınızda bir zayıflık olduğu anlamına geliyor. Görüş: Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin. Kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün. Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor. Tiroit misiniz?: Kollarınızı yere paralel olarak tam karşınızda bir şeye uzanıyormuş gibi uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa, o zaman tiroit olma riskiniz çok yüksek. Düz yürümek: Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi işliyor demektir. Doğum kilonuz: Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Beliniz kalın mı?: Vücut şekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yaşama riskiniz daha fazla. Tuvalet sıklığı: Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık sık tuvalete gitmektir. Nabız kontrolü: Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yaşayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70’in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor. Dişlerinizi fırçalayın: Eğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir. Parmak uzunluğu: İşaret ve yüzük parmakları aynı uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla olduğu iddia ediliyor. Ayak bilekleri: Baş parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. |
Türkiye'nin Soft Power'ı Türkiye'nin 'soft power'ı İsmail Küçükkaya Kuzey Irak'tayız. Neden mi? Bir Türk şirketi Çukurova-Genel Enerji dünya siyasetinin temel parametrelerinden petrol oyununda 'Ben de varım' diyor. Gerçekten heyecan uyandırıcı, Kerkük'e 50 km mesafede petrol kuyuları açıyoruz. Günde 20 bin varil üretim yapılacak. Neredeyse bütün Türkiye'deki toplam üretim kadar petrol demek bu; ilk dönem hedefi ve lokal tüketim için kullanılacak, çünkü, bölgede müthiş bir enerji açığı var. Daha sonrası için büyük hedefler konulmuş durumda. Kuzey Iraklılar adeta Türkiye'ye mesaj vermek istiyorlar. En üst düzey yetkilileri 'İşte petrolümüz yer altında yatıyor. Türk kardeşlerimiz de gelsin, çıkarsınlar' diyor. Genel Enerji CEO'su Mehmet Sepil de, diğer işadamlarımıza çağrıda bulunuyor. Sepil, Irak'ta rezerv tespit edilen ama henüz yatırım yapılmayan çok sayıda petrol sahası bulunduğunu söylüyor. Uzun savaşlar yüzünden Saddam döneminde gerekli araştırmalar yapılmamış. Sepil, 'Diğer Türk şirketlerinin de burayı keşfetmesi lazım. Genel Enerji olarak biz kendimizi kanıtlamak istiyoruz. Çünkü burada işler biraz daha düzelince yabancı petrol devleri zaten buraya gelecek' diyor. Irak, kaotik ortamdan kurtulmaya çalışıyor. Türkiye burada ince bir diplomasi uyguluyor. Amerika bu çerçevede çıkış yolu arıyor. Bu, denge politikasıyla mümkün olacak. Kürtler, Şiiler ve Sünniler, 'Birleşik Irak' şemsiyesi altında yaşayacaklar; plan bu. Önümüzdeki hafta merkezi hükümet kurulacak; pazarlıklar sürüyor. Petrol, maliye ve içişleri bakanlıkları için kıyasıya mücadeleler sergileniyor. Türkiye, doğal kaynakların tüm Irak tarafından paylaşılmasını destekliyor, birleşik bir Irak istiyor. Kuzey Iraklı Kürtler de iki gündür bize aynı şeyi söylüyorlar. Onlar, 'Doğal kaynaklarımız bütün Irak'ındır. Belki bilinmiyor ama, güneyde kuzeydekinden daha fazla petrol var' diyorlar. Süleymaniye başta olmak üzere Kuzay Irak'ta her yerde Türk şirketleri görülüyor. Altyapı çalışmalarını bizimkiler yapıyor. Caddelerde Vestel, İstikbal ve Ülker firmalarının reklam panoları var. Market raflarında Türk malları satılıyor. Uçağımızın indiği havaalanını bile Türkler yaptı. Kürtler'in de gözü kulağı Türkiye'de, bize ihtiyaçları var. Hem siyaseten, hem ekonomik olarak Türkiye'yle yakınlaşma peşindeler. 'TÜRKİYE'NİN GÜCÜ' Bölge insanlarını dinledikçe ve Türkiye'den beklentilerini gördükçe Genel Yayın Yönetmenimiz Serdar Turgut'la birlikte görüştüğümüz Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün söyledikleri aklıma geliyor. Gül, 'Ağabeylik yapmamız lazım. Tarihsel gücümüze bu yakışır' demişti. Gül'den bir hafta sonra Ali Babacan da bize bunun yolunun ekonomik ilişkilerin iyileştirilmesinden ve ticaretin geliştirilmesinden geçtiğini söylemişti. İşte Genel Enerji bunu yapıyor. Global güç oyununda son 10 yılın ürettiği bir kavram var: Soft Power, yani yumuşak güç. Artık askeri güç ve ekonomik gücün yanında, yumuşak güç gerçeği ile karşı karşıyayız. Yumuşak güç, istediğini zor kullanmak veya para vermek yerine, kendine çekme yoluyla elde etme becerisidir. Bir ülkenin kültürünün, siyasi ideallerinin ve politikalarının cazibesinden gelir. Politikalarımız başkalarına meşru göründüğü zaman yumuşak gücümüz artar. Eğer sizin, benim istediklerimi istemenizi sağlarsam, size bunu yaptırmak için sopa ya da ödül kullanmama gerek kalmaz. İşte Türkiye, tarihinden aldığı güçle bunu yapmalı. |
ŞEYTANIN TERÖRÜ: SATANİZM Satanizm, şiddeti ve vahşeti dini bir ritüel haline getiren sapkın bir ideolojidir. Kendilerine şeytanı ilah edindiklerini söyleyen satanistler, insanlık dışı eylemleri ve kanlı cinayetleri adeta bir ibadet düşüncesiyle yerine getirirler. Çoğu kimse satanizm denildiğinde bunun sadece psikolojik yönden gençler arasında yaygın olan, mistik bir tür akım olduğunu düşünebilir. Ya da izlediği filmlerin etkisi ile satanistlerin sadece garip ritüellere sahip, akli dengesi yerinde olmayan insanlar olduğunu sanabilir. Satanistlerin vahşet temelli, ürkütücü ritüellere sahip oldukları doğrudur. Ancak pek çok insanın göz ardı ettiği nokta, satanizmin, geçmişi 1800'lere uzanan materyalist, şiddet yanlısı ve ateist bir ideoloji olduğudur. Üstelik bu ideolojinin dünya çapında çok sayıda takipçisi vardır. Satanizmin temel özelliği her türlü dini değeri reddetmesi ve şeytanı kendisine ilah edindiğini söyleyerek, cehennemi bir nevi kurtuluş olarak görmesidir. Satanizme göre insan hiçbir şeye karşı sorumlu değildir, tek sorumluluğu nefsinin kendisine emrettiklerini yerine getirmesidir. Bu durumda eğer nefsi insana öfkelenmeyi, kin tutmayı, intikam almayı, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, zarar vermeyi, öldürmeyi emrediyorsa bunun yapılmasında bir sakınca yoktur. Satanizmin bunu savunurken öne sürdüğü temel mantık ise, kötülüğün engellenmesinin bir tür samimiyetsizlik olduğu iddiasıdır. Yani bu sapkın inanca göre, nefsi insana karşısındaki kişiyi öldürmesini söylüyorsa ve eğer insan bunu yerine getirmemişse dürüst davranmamış olur. Tüm insanların takdir ettiği, güzel ahlak özelliği olarak gördüğü sevgi, hoşgörü, sabır, affedicilik gibi erdemler ise satanistlerin nefret ettikleri özelliklerdir. Bu sapkın ideolojiye göre asil olan, kin, öfke, intikam gibi duygular ve kötülükte sınır tanımaz olmaktır. Satanizmin temel öğreti kitabı olarak kabul edilen Satanic Bible'ın (Şeytani İncil) beşinci maddesinde -İncil'de yer alan "bir yanağına tokat atana diğerini çevir" prensibine atıfla- "Şeytan diğer yanağını çevirmek yerine, intikam almayı temsil eder" denilmektedir. Yine aynı kitabın bir başka maddesinde, "Düşmanlarınızdan tüm kalbinizle nefret edin ve eğer bir adam sizin yanağınıza vurursa, sizde onun öbür yanağına vurun" talimatı yer almaktadır. 1 Bu mantıkla hiçbir kötülüğün engellenemeyeceği açıktır. Böyle bir ortamda büyük bir kaos ve karmaşa oluşur. İnsanların vicdanlarını kullanmadıkları, dolayısı ile iyiyi kötüden ayırt edip güzel olanda irade göstermedikleri ve muhakemelerini kullanmadan hareket ettikleri bir toplumda düzenden, huzurdan, barıştan, güvenlikten, affedicilikten, hoşgörüden söz etmek mümkün değildir. Bu düzen içerisinde karşısındakine kızan bir insan, öfkesini yenip itidalli davranmak yerine intikam almaya kalkışacaktır. Ya da ihtiyaç ve fakirlik içinde olan bir insan bu duruma sabredip, meşru bir şekilde ihtiyaçlarını gidermeye çalışacağına hırsızlık, yolsuzluk gibi yollara başvuracaktır. Zaten satanizm de bunu teşvik etmektedir. Satanizmin ortaya koyduğu toplum yapısı kanunsuz ve kural tanımazdır. Amaç nefsin tüm bencil duygularının ve kötülüklerinin özgürce yaşanmasıdır. Modern satanizmin kurucusu olarak kabul edilen Anton LaVey Satanic Bible (Şeytan İncili) adlı kitabında satanizmin temel prensiplerini aktarırken, takipçilerine kötülüğü diledikleri gibi yaşamaları ve yaymaları için telkinde bulunmaktadır. Hatta kendisi ile yapılan bir röportajda LaVey, "Kanunların kesin olarak çiğnenmek için yapıldığını hissediyorum... Sokakta birini soymakta hiçbir yanlışlık görmüyorum" demektedir. 2 Satanizmin kural tanımazlığı elbette bununla sınırlı değildir. Kişi sadece kendisine ve yakın çevresine zarar vermekle kalmaz, düşmanlığı ve öfkesi tüm insanlığa yöneliktir. Üstelik bu kural tanımazlık, şiddeti hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Satanizme göre şiddet tabiatın kendisinde vardır ve kaçınılmazdır. Bu sapkın inanışa göre tabiatta olan şiddetin insanlar arasında yaşanmasının da bir sakıncası yoktur. İnsanın, şiddeti engellemeye veya bastırmaya çalışması doğasına aykırıdır, insan bir gün bir yerde mutlaka şiddete başvuracaktır, o zaman bunun önüne geçmeye çalışmanın bir mantığı yoktur. Görüldüğü gibi satanizm son derece sapkın inanışlara sahiptir. Ve bu inanışlar insanları saldırgan olmaya, cinayet işlemeye ve hatta katliamlar yapmaya yöneltmektedir. Özellikle Amerika'da akademisyenler ulusal terörün temelinin satanizm olduğu ve satanizmle ciddi mücadele yöntemleri geliştirilmesi gerektiği tespitinde bulunmuşlardır. Bu akademisyenlerden birisi de Denver Üniversitesi'nden profesör Carl Roschke'dir. Roschke konunun önemini, "Satanik ideolojinin, ulusal terörün temeli olduğu konusunda ciddi çalışmalar yürütmekteyiz", sözleri ile dile getirmektedir.3 Satanizme karşı verilecek mücadelenin en önemli adımının, satanistlerin "sadece işsiz güçsüz takımı" oldukları yanılgısından vazgeçilmesi olduğunu söyleyen Roschke, satanistlerin işledikleri suçlar incelediğinde bu ideolojinin ne kadar büyük bir bela olduğunun daha iyi anlaşılacağını aktarmaktadır. 4 Kuşkusuz böyle bir akıma karşı yapılacak en önemli mücadele, fikri alanda olacaktır. Bunun için de satanizmin hangi ideolojileri kendisine dayanak noktası edindiğini anlamak gerekir. Satanizmin İdeolojik Kökeni Darwinizm'dir Satanistlerin kitaplarında, dergilerinde, yayınladıkları broşürlerde ve internet sitelerinde kendilerini tanıtırlarken en çok dikkat çeken noktalardan birisi, 'insanları bir tür gelişmiş hayvan olarak' gördükleri, 'hayatın asıl anlamının mücadele olduğunu' söyledikleri, 'ancak güçlü olanın ayakta kalabileceğini' savundukları cümlelerdir. Bu durum satanistlerin görüşlerinin ideolojik temelinin Darwinizm olduğuna dair önemli bir delildir. Nitekim pek çok satanist de bunu açıkça dile getirmekten çekinmez. "A Description of Satanism" (Satanizmin Bir Tarifi) adlı bir yazıda, satanist yazar ideolojisini şöyle açıklamaktadır: ...Öncelikle tüm insanlar sosyalleşmiş hayvanlardır... Tüm insanlar ve hayvanlar ortak bir biyolojik geçmişe sahiptir. Satanizm insanların gelişmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını savunur. Bizim diğerlerine bir üstünlüğümüz yoktur, biz sadece evrimleşme ve ayakta kalma şansına sahip olabilmiş kişileriz.. 5 "Şeytan Kilisesi" yayınları arasında yer alan bir başka satanist kaynak ise, insanların gelişmiş birer hayvan oldukları düşüncesine inandıklarını şu sözlerle dile getirmektedir: Satanizm insanı bir tür hayvan olarak gördüğüne göre –geçmiş kültürlerde bu gerçeğin farkına varmış ve toplumları içerisinde bunu dile getirmiş olanlar vardır- bu sanatsal ve felsefi ifadeleri bulup ortaya çıkaracağız ve bunları bugünkü uyanışımızın kökeni olarak göreceğiz.6 Görüldüğü gibi satanizm, Darwin'in insanların hayvanlardan evrimleştiğini öne süren teorisini ideolojik 'uyanışın' kökeni olarak görmektedir. Anton LaVey ile yapılan ve MF Magazine isimli müzik dergisinde yayınlanan bir röportajın girişinde ise Darwinizm ile satanizm arasındaki ilişki şöyle tanımlanmaktadır: Anton LaVey, 1960'ların sonunda hippilikten ve Hıristiyanlığın monoton ahlaki değerlerinden sıkılan bireyler için, sosyal Darwinizm ideolojisini ve pozitif düşünceyi anlaşılabilir bir forma sokarak yeni bir yol oluşturmuştu. 7 Satanist kilisenin papazlarından Magister Peter H. Gilmore ise, bu sapkın dini şöyle tarif etmektedir: ... Şimdi bunun yerine modern satanizmin ne olduğuna bir bakalım: Kabiliyeti olanların ahmak olanların üzerinde tekrar hakim olacağı, adaletsizliğin yerini adaletin alacağı, iki bin yıldır tüm insanların eşit olduğu safsatasını öne sürenlerin tamamen reddedildiği acımasız bir din elitizmi ve sosyal Darwinist anlayış. 8 Elbette yukarıdaki satırlarda yer alan adalet anlayışı, bizim anladığımız anlamda, hak ve eşitlik prensibi üzerine inşa edilmiş bir adalet değildir. Bu adalet satanist bir adalet anlayışıdır ve takip eden satırlardan da anlaşılacağı üzere kendilerini diğerlerinden üstün gören insanlara her türlü yetki ve hakkı vermeyi öngören bir adalettir. Satanizmin sadece Batı toplumlarını üstün gören sosyal Darwinist anlayışı, başta faşizm olmak üzere pek çok ırkçı ve şovenist akımla paralellik göstermesine ve hatta çoğu zaman bu akımlarla işbirliği içinde hareket etmesine neden olmuştur. Hitler'in Nasyonel Sosyalistleri, Mussolini'nin Kara Gömleklileri arasında satanizme inanan pek çok kişiye rastlamak mümkündür. Bu işbirliği Anton LaVey tarafından şöyle dile getirilmektedir: Bu kutsal olmayan bir ittifak. Bu görüşü savunan çok farklı insanlar geçmişte bizimle anlaşma yaptılar. Hikayeleri, ışıkları ve koreografileri ile milyonlarca insanı yönlendiren Alman Nasyonel Sosyalist partisinin anti-Hıristiyan gücü satanistlere samimi olarak bağlıydı. 9 Bu akımlarla satanizm arasındaki en önemli ortak payda ise Darwinizm'dir. Tüm bu sapkın ideolojilerin temelinde yer alan sosyal Darwinizm'i, satanistler şu sözlerle savunmaktadırlar: Güçlü olanın ayakta kalması prensibi, bireyin hayatta kalıp kalamamasından, kendi başlarına ayakta duramayan milletlerin elenmesine kadar toplumun her seviyesine uygulanabilir... Zayıflar sosyal Darwinizm'in neticelerini yaşamaya başladıkça dünya nüfusunda sistemli bir azalma olacaktır. Çünkü doğa her zaman çocuklarını bir yandan güçlendirir bir yandan temizler. Biz gerçeklerden bahsediyoruz ve bunu varlığın yapısına zıt olan bir ütopyaya dönüştürmeye çalışmıyoruz.10 Satanistlerin sosyal Darwinizm'e olan bağlılıklarının bir diğer ifadesi, faşizmin bir ürünü olan öjeni teorisini büyük bir hararetle savunmalarıdır. Sakat ve hasta insanların toplumdan temizlenmesi ve sağlıklı bireylerin eşleştirilerek çoğaltılmasını öngören öjeni teorisi, özellikle Nazi Almanyası'nda uygulama alanı bulmuştur. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilir. İnsan ırkının ıslah edilmesine engel olan unsurlar ise (sakatlar, hastalar, akıl hastaları vs gibi) toplumdan ayıklanmalıdır. Nazi Almanyası'nda bu mantık uyarınca onbinlerce kalıtsal hasta ve akıl hastası insan acımasızca öldürülmüştür. İşte satanizm de aynı korkunç cinayetleri savunmaktadır. Satanistlerin öjeniye bakış açıları kendi kaynaklarında şu şekilde yer almaktadır: Satanistler ayrıca öjeni teorisinin pratiğe geçirilerek doğa kanunlarının geliştirilmesi için yollar ararlar... Bu, üreme kabiliyeti olan insanların desteklenerek, gen havuzunu insanlığın daha hızlı ilerlemesini sağlayacak şekilde geliştirme çabasıdır. Bu dünya çapında genel olarak uygulanan bir yöntemdir... Genetik kodlar çözülünceye ve soyumuzu devam ettirecek olanları seçme imkanımız oluncaya kadar satanistler en iyilerin en iyilerle birleşmesini savunurlar. 11 Satanizmin Sapkın Ayinleri Satanizm denildiğinde pek çok kişinin aklına, bu kişiler tarafından düzenlenen kara büyü ayinleri ve bu ayinlerde yaşanan korkunç vahşetler gelir. Ancak insanların bir kısmı bunların sadece korku filmlerinde var olduğunu, gerçek hayatta bu tarz olayların yaşanmadığını zanneder. Oysa filmlerde görmeye alışkın olduğumuz türden sapkın sahneler, satanist ayinlerin ve törenlerinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu ayinlerin ana amacı şeytanla bağlantıya geçmek ve onun sözde öğütlerini öğrenebilmektir. Bunun için özel ortamlar hazırlanır. Satanizmde bu şeytani ritüellerin ne kadar büyük bir yer kapladığını görmek için, satanistler tarafından hazırlanmış kitaplara ve internet sitelerine kısaca bir göz atmak yeterli olacaktır. Bu tür yayınların ortak özelliği karanlık ve kanlı öğelere bolca yer vermeleri ve şeytani ayinlerin önemi üzerinde ısrarla durmalarıdır. 18 yaşından küçük satanistlere çeşitli öğütler verilen ünlü satanist internet sitelerinden birisinde, söz konusu ayinlerin satanizmin temel taşlarından birisi olduğu üzerinde durulmakta ve toplu olarak ayin yapamayan gençlerin tek başlarına iken bile mutlaka bir tür ayin yapmaları gerektiği anlatılmaktadır. Gençlerin yapmaları gereken ayinin detayları ise şu şekilde belirtilmiştir: Karanlık güçlerin seninle bağlantıya geçtiklerini düşündüğün anda korkma ve paniğe kapılma... Karanlık güçlere onların hak ettikleri saygı ve dekor ile yaklaş, ayinler bunun içindir; onlarla bir ilişki kurabilmek için... Etkili bir ayin yapabilmek için LaVey'in kitabında belirtilen tüm malzemeleri bulman şart değil. Belki kılıçlar, ayin kadehleri, siyah ipler, gong gibi malzemeleri alacak paran olmayabilir veya bunları temin edebileceğin bir mağaza bulamayabilirsin. Ama yine de ayin yapabilirsin... (Siyah) mumu yak ve önüne otur... Mumun ışığına bakarak, "Hazırım Karanlıkların Efendisi, gücünü içimde hissediyorum ve hayatımı şereflendirmeni istiyorum. Ben şeytanın taraftarlarından biriyim. Yaşasın Şeytan", diye ona seslen... Bu şeytanı hayatına sokmanın basit bir yoludur. 12 Şeytanı kendine rehber edinen bir toplulukta her türlü sapkınlık, ahlaksızlık ve vahşet olağan karşılanır. Satanistler için bunlar şeytanın kendilerine ilhamı ve mutlaka yerine getirilmesi gereken emirleridir. Bu emirlere itaat eden satanistler; cinsel sapkınlıklar göstermekte, hayvanlara ve insanlara işkence yapmakta, hatta öldürdükleri canlının veya insanın kanını içmek gibi akıl almaz iğrençlikler sergileyebilmektedirler. Dünyanın pek çok ülkesinde satanist olduğunu söyleyen gençler uyuşturucu partileri düzenlemekte, bu partilerde her türlü ahlaksızlık ve sapkınlık yaşanmakta ve bu tarz partiler çoğu zaman şeytan için bir arkadaşlarını öldürmeleriyle neticelenmektedir. Satanistlerin ayinlerinde kan dökmeye özel bir önem vermeleri ise, şeytanın insanlık üzerindeki planının sembolik bir ifadesidir. Şeytan, büyük bir nefretle baktığı insan soyuna elinden geldiğince acı çektirmek istemektedir. Bu nedenle dünyada kan dökülmesini kendisine bir amaç olarak belirlemiştir. Bu ve benzeri din düşmanı ideolojilerin bağlıları tarafından yürütülen tüm savaşlar, katliamlar, cinayetler ve terör eylemleri, şeytanın kan dökme dürtüsünü tatmin etmeye yönelik birer "satanist ayin"dir. Kendilerini açıkça "satanist" olarak ilan edenler, kan dökmeyi açık bir ritüel şeklinde uygulamaktadırlar. Yeryüzünde terör ve anarşiyi körükleyenler ise, aynısını daha üstü kapalı bir biçimde, ama çok daha kapsamlı bir biçimde gerçekleştirmektedirler. Satanizm Baştan Yenilgiye Uğramış Bir İdeolojidir Satanizmin nasıl bir tehlike olduğunu incelerken, satanistler tarafından yapılan bir tespitin göz önünde bulundurulması gerekir. Satanistler kendilerine kaç kişi oldukları sorulduğunda, sayılarının çok kalabalık olduğunu, çünkü kendileri farkında olmasalar bile satanizmi yaşayan çok fazla sayıda insan olduğunu öne sürerler. Aslında bu bir bakıma doğrudur. Çünkü satanistlerin savunduğu görüşler günümüzde bilinçli veya bilinçsiz olarak pek çok kişi tarafından paylaşılmaktadır. Çünkü insanın vicdanının sesini dinlemeyip, güzel ahlaklı bir yaşam sürmemesi, nefsine ve şeytanın emirlerine uyması demektir. Satanistlerin bugüne kadar neden oldukları belalar düşünüldüğünde böyle insanlardan oluşan bir toplumun varacağı sonun ne kadar acı olacağı açıktır. Satanizmin temeli olan, insanın bir tür hayvan olduğu iddiası ise tamamen bir safsatadan ibarettir. İnsan kör tesadüfler sonucu ortaya çıkmış bir varlık değildir. Tüm evrendeki düzenin ve ihtişamın olduğu gibi insanın da Yaratıcısı, üstün, güçlü, hakim ve her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'tır. Allah insanları, düşünüp akledebilen, iyiyi kötüden ayırma anlayışına sahip, Allah'a karşı sorumluluğu olan varlıklar olarak yaratmıştır. Her insanın nefsi kendisine kötülüğü emrettiği gibi, vicdanı da kötülükten sakınmayı ve korunmayı emreder. İnsanın sorumluluğu ise nefsinin değil vicdanının sesini dinlemek ve Allah'ın razı olacağı bir ahlak göstermektir. İnsanın göstereceği güzel ahlak hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun huzurlu ve rahat bir yaşam sürmesini, hem de ahirette, Allah'ın izni ile, en güzel karşılığı almasını sağlayacaktır. Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek ise, şeytanın insanlara süsleyip çekici gösterdiği yaşamın büyük bir aldanıştan ibaret olduğudur. Şeytan insanlara, dünya hayatında çeşitli vaatlerde bulunabilir, onları doğru yoldan ayırmaya çalışabilir, ancak unutulmamalıdır ki şeytanın insanları davet ettiği yol, ona uyan insanların felaketi olacaktır. Çünkü şeytan ve onu izleyenler daha en baştan yenilgiye uğramış olanlardır. Kuran'da bu gerçeği bize haber veren ayetlerden bazıları şu şekildedir: .. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tespit edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 117-119) |
Sabetaycılık ve Siyaset http://www.hedefturan.com/nesneler/profiller/anonim.jpg Türkiye'de Sabetaycılık giderek daha fazla tartışılmaya devam ediyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri Sabetaycılığın gizli karakteri sebebiyle merak uyandırması, diğeri ise Sabetaycılar arasındaki mücadeleler ve bu mücadeleler esnasında bazı gizli bilgilerin açıklanmasıdır. Son olarak, Şişli Terakki Lisesi çerçevesinde meydana gelen mücadeleler sebebiyle ortaya atılan bazı isimler ve CHP ile Sabetaycılar arasında kurulan ilişkiler kamuoyunda ilgi çekti. Konunun ayrıntılarına geçmeden Sabetaycılığın ne olduğuna kısaca bakalım. Sabetaycılık Nedir? İspanya'daki Engizisyon zulmünden kaçan Yahudiler 1492 yılında Osmanlı tarafından kabul edildiler ve başta Selanik ve İzmir olmak üzere çeşitli şehirlere yerleştirildiler. İşte Sabetaycılar bu Yahudiler içinden çıkan bir guruba verilen isimdir. Sabetaycılığa ismini veren Sabetay Sevi, 1626 Yılında İzmir'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Haham olarak yetişen ve Yahudi mistisizmi olan Kabbalizme ilgi duyan Sevi, 1665 yılında kendisinin Tevrat'ta beyan edilen ve dünyaya gelip "vadedilen topraklar" da Yahudiliği tekrar hakim kılacak olan Mesih olduğunu iddia etti. İzmir'li hahamlar Sabetay Sevi'nin Dinlerini bozduğu gerekçesiyle öldürülmesine karar verdiler, ama bu kararı uygulayamadılar ve onu Osmanlı sarayına şikayet ettiler. Osmanlı, artan şikayetler karşısında İzmir'li hahamlar gibi onu öldürmedi, ama tutuklayarak Çanakkale'de bir kaleye hapsetti. Faaliyetleri burada da devam eden Sevi'yi yine Yahudi hahamlar Saray'a şikayet edince, Osmanlı bu talepler karşısında kayıtsız kalamadı. Sevi'yi Saraya çağıran Sadrazam hayatı ile iddiaları arasında bir seçim yapmasını istedi. Sevi hayatı yönünde seçim yapmakla kalmadı, Müslüman oldu ve Aziz Mehmet adıyla maaşa bağlandı. Sabetay Sevi Mesihlik iddialarını terk etmedi. Adamlarına haberler göndererek, kendisinin sadece görünüşte Müslüman olduğunu, gerçekte ise kendi kurduğu Mesihi inancı yaşamaya devam ettiğini duyurdu. Yine faaliyetlerine devam ettiği anlaşılınca, Arnavutluk taraflarına sürgüne gönderildi ve orada öldü. Ama kendisini takip eden 200 aile Selanik'e yerleşerek dış görünüşte Müslüman, gerçekte ise Sabetaycı-Yahudi olarak yaşamaya devam etti. Sabetaycı yahut dönme olarak adlandırılan bu grup, Selanik'in Yunanistan'da kalması ile, 1924 yılında yapılan nüfus mübadelesi sonucu Türkiye'ye göç etti ve başta İstanbul'un Şişli ve Nişantaşı semtleri olmak üzere çeşitli bölgelere yerleşti. Karakaşlar, Kapancılar ve Yakubiler adlı kollara ayrılan Sabetaycılar, şu anda Feyziye Mektepleri, Şişli Terakki Lisesi, Işık Liseleri ve Işık Üniversitesi gibi eğitim kurumlarına, Sabah Gazetesi gibi bir medya grubuna, çok sayıda öğretim elemanı, yazar ve işadamına sahipler. Nüfuslarına oranla etkileri çok fazla olan bu kesim, Sabetaycı kökenlerini gizleyerek hareket ediyor. Basında Çok Güçlüler Sabetaycılar, uzun yıllar Türk basınında en büyük gazeteleri ellerinde bulundurdular. Selanik'ten İzmir'e taşınan Yeni Asır'dan sonra, Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi ile basın sektöründeki ağırlıkları devam etti. Daha sonra Sabetaycı medya grubu olarak Hürriyet Gazetesini uzun süre ellerinde bulundurdular. Erol Simavi'nin bu gazeteyi Aydın Doğan'a satarak yurt dışına (sanırım Belçika'ya) çıkmasıyla, basın sektöründe Sabetaycı olarak Yeni Asır ve Sabah grubu kaldı. Diğer basın organlarında da çok sayıda Sabetaycı kökenli gazeteci ve köşe yazarının olduğu söylenmekte ve yazılmaktadır. Zaman zaman kendi arasında da mücadelelere girişen Sabetaycı kökenli yazarların önemli bir bölümü halen kendilerini gizlemeyi başarıyorlar. Sabetaycıların gerek medyada gerekse toplumun diğer alanlarında önemli yerler işgal etmelerinin sebebi, onların üstün bir eğiti,m almaları ve bir-kaç dil bilecek şekilde yetişmeleri ile mümkün olmaktadır. Masonluk Rağbette Masonluğun kuruluşundan itibaren Yahudiliğin etkisinde olduğu ve masonluğu Yahudilerin yönettiği artık sır olmaktan çıkmıştır. Yahudilerin Tanrı tarafından seçilmiş ırk oldukları ve diğer bütün insanları yönetmekle görevlendirildikleri şeklindeki inançlarını iyi bilmek gerekir. Bu inanç sebebiyle Yahudiler kendilerinden olmayanlara karşı her zaman çeşitli kurnazlıklar yaparlar ve böyle bir kültür geliştirmişlerdir. İşte Masonluk, Yahudilerin dünyayı yönetme ideallerine hizmet eden ve Yahudiliğin kontrolünde olan gizli bir teşkilattır. Osmanlı Devleti'nin son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki ile Selanikteki mason locaları ve Sabetaycıların ilişkileri incelendiğinde, Sabetaycıların diğer ikisi üzerinde önemli bir etkiye sahip oldukları görülecektir. Kendisi de bir sabetaycı olan Ilgaz Zorlu'dan nakledelim: "...Dikkatle incelendiğinde de görülecektir ki Selanik'te o dönemde mason locaları ve tarikatlerde etkili olan Türk ve Müslüman kimlikli aydınların pek çoğu sabetaycıdır, aslında bunu da normal karşılamak gerekiyor, çünkü sabetaycılar 20.yy'ın başlarına gelindiğinde dini kurumlarını giderek ortadan kaldırmışlardı ve o dönemlerde de Yahudilik dinine geri dönme arzularının da kabul edilmemesi neticesinde neredeyse ateist bir hayat yaşamaktaydılar. Hiçbir manevi dayanakları kalmayan bu insanların bu yıllarda ve köken olarak ta onların soylarından gelen diğer kuşakların üyelerinin de sabetaycı kökenli olmaları bir rastlantı değildir. Nitekim bugün bile Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locası'nın Grand Comandör (ya da Türkçe karşılığı ile Hakim Büyük Amir) leri'nin de yine Kapancılar koluna mensup bir aileden gelmesi de şaşırtıcı olmamalıdır." Sabetaycıların ekonomik güçleri, yüksek kültür seviyeleri ve masonluğun gücü de dikkate alındığında bu grubun çok önemli bir güç haline geldiği ortaya çıkar. Siyasette Sol ve Özellikle CHP Tercih Edilmiş Sabetaycıların siyasette İttihat Terakki ile etkili olmaya başladıklarını söylemek sanırım yanlış olmaz. Nitekim İttihat Terakki'nin ilk kabinesinde Maliye Nazırı olan Cavid Bey Sabetaycı bir siyasetçiydi. Cumhuriyet döneminde de ilk kabinede yine Maliye Vekili olarak bulunan Cavid Bey, Atatürk'e karşı düzenlenen İzmir suikastine katıldığı gerekçesiyle idam edilmiş... 1924 yılında Karakaş Rüştü adlı şahsın cemaatin içyüzünü Atatürk'e ve TBMM'ye mektup yazarak açıklaması ile siyasi baskı altında kalan Sabetaycılar, 1942 yılında uygulanan Varlık Vergisi uygulamasında "D" grubu adı altında vergiye tabi tutuldular. Bezmenler, Atabekler, Dilberler gibi aileler bu vergiyi ödemek zorunda bırakılmışlardır. 6-7 Eylül olayları da Sabetaycıları olumsuz etkiledi. Sabetaycıları olumsuz etkileyen bu olayların ilk ikisi CHP döneminde meydana geldiği halde Sabetaycılar CHP'de siyaset yapmayı tercih ettiler. Yine Sabetaycı Cavid Bey Atatürk tarafından idam ettirildiği halde ve Karakaş Rüştü olayında Atatürk döneminde baskı gördükleri halde aşırı Atatürkçü görünmeye özen gösterirler. Ilgaz Zorlu tarafından kaleme alınan "Gülçin Telci'nin Yazamadıkları, Şişli Terakki Yolsuzluğu" adlı broşürde bazı Sabetaycılarla CHP arasındaki esrarengiz ilişkiler şöyle anlatılıyor: "Sabetaycı cemaatin "Kapancılar" koluna mensup olan Sayın Can Paker Türk Henkel isimli bir Alman firmasının yönetim kurulu başkanıdır. Sayın Paker uzun yıllar politika ile ilgilenmiş, bir dönem Deniz Baykal'ın danışmanlık görevini üslenmiştir. 1970 li yıllarda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi içinde Turan Güneş ve Deniz Baykal'ın bir arada oluşturdukları bir grup vardır. Bu grubun içinde şu an Şişli Terakki'nin Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. Ahmet Yücekök'te görev almıştır ( Sayın Yücekök'ün eşi de sabetaycı kökenli bir aileden gelmektedir). ( Aynı grupta yer alanlar arasında Şişli Terakki'nin yönetiminde uzun yıllar yer alan Bülent Tanla'da bulunmaktadır) Bu kişilerin (şu an elimizde belge olmadığı için tam olarak bilinemeyen bir şekilde) bir siyasi partiye ait bazı taşınmazlara sahip olduklarına dair bir iddia vardır. Sabetaycı cemaat içinde yer alan bazı söylentilere göre bu kişilerin arasında varolan bazı ilişkilerden dolayı menfaat teminleri olduğu da iddia edilmektedir. Ancak bunlar şu an elde belgeler olmadığından ispat olunamamaktadır. Tabii bu, iddiaların araştırılmayacağı anlamına gelmez!" Zorlu'nun yanısıra, Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak da konu ile ilgili bir makale yazdı ve şu görüşlere yer verdi: "CHP ile bu parti arasındaki ilişkinin araştırılması gerek. İddialar son derece mide bulandırıcı. Bilgin ailesi gerçekten Terakki Vakfı'na ait mal varlığının denetimini ele geçirerek, cemaati kendi siyasi ve iktisadi çıkarları için kullanmak mı istiyor? Can Paker bu işin neresinde. Bülent Tanla ve Haluk Arı'nın ortak reklam şirketi CHP'nin seçim kampanyasını alarak, bu cemaatle parti arasında iktisadi manüplasyonlarda mı kullanılıyor? Tanla, Arı ve İlhan Selçuk ortak şirketi Medya C malum sermaye ile Cumhuriyet ve bazı gazeteler arasında haber politikalarına endeksli reklam dağıtımı mı yapılıyor? Bu soruları soruyorum, çünkü bu tür söylentiler artık kulak tırmalamaya başladı. Hatta CHP İstanbul il yönetiminden bazı isimler, laik CHP'nin bir tarikatın arka bahçesi gibi kullanıldığı iddialarının yaygınlaşmasından son derece rahatsız. CHP mi Sabatayları kullanıyor, Sabataylar mı CHP'yi, o da belli değil." Dilipak şu anda aktif siyasette bulunan Sabetaycıları da şu şekilde açıklıyor: "Sabatayların bir diğer adı "Dönme" ya da "Selanikli". İsmail Cem, Rahşan Ecevit, Tansu ve Özer Çiller, Coşkun Kırca, Altan Öymen, Ercan Karakaş bu ekipten olarak bilinir. Bunlar kendilerini zahiren Müslüman olarak takdim etseler de, gizli olarak Yahudi dini, ritüelleri ve geleneklerine bağlıdırlar. Yani takiyye yaparlar." Dilipak'ın söyledikleri doğruysa, CHP lideri Altan Öymen, Ercan Karakaş ve Bülent Tanla'nın yanında, DYP lideri Tansu Çiller ve DSP'li Rahşan Ecevit de sabetaycı kökenden geliyorlar. Okullar ve Şişli Terakki Yolsuzluğu Sabetaycıların eğitim sahasında çok büyük yatırımları olduğu ve 1885'te kurulduğu söylenen Feyziye Mekteplerinin 100 yıldan fazla bir tarihe sahip oldukları bilinmektedir. Son zamanlarda Işık Liseleri ve Işık Üniversitesini kuran Feyziye Mektepleri Vakfı eğitim faaliyetlerine devam ediyor. Lise seviyesindeki sabetaycı okulların en eskilerinden biri ise Şişli Terakki Lisesidir. Bu okulda son zamanlarda çeşitli yolsuzluklar yapıldığı yine bir sabetaycı olan Ilgaz Zorlu tarafından ortaya atılmaktadır. Zorlu, Sabetaycıların kökleri ile bağlarını güçlendirmeleri ve asıllarına dönmelerini savunuyor. Cumhuriyet Gazetesi'nin de iddialarda adı geçmekte ve Şişli Terakki Lisesi'nin yönetiminde çeşitli yolsuzluklar yapıldığı öne sürülmektedir. Zorlu ile Şişli Terakki Lisesi yöneticilerinin bu vesile ile mahkemelik olacakları Zorlu'nun broşüründe zikredilmektedir. Eğer bu gerçekleşirse, gizli cemaatin daha pek çok kirli çamaşırı ortaya çıkabilir ve bazı isimler daha verilebilir diye düşünüyoruz. |
Çabalama kaptan baba, ben gelemem… Emekli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Türbanlılar Arabistan’a!” çıkışını yaptığında bu sütundaki itiraz yazısının başlığı “Türban, Arabistanlı Lawrence’ın ülkesinde bile yasak değil!” idi... Şu muzip rastlantıya bakıverin, Arabistan tartışması gündemde iken İngiltere’de ortaya çıkan yeni kanıtlar Arap dünyasını Osmanlı’ya karşı kışkırtan meşhur İngiliz ajanı Lawrence’ın “Türk askerleri bana tecavüz etti” iddiasının yalan olduğunu kesin bir biçimde gözler önüne serdi... Bu kadim gerçek İngilizler tarafından yeni ortaya çıkarılmış olsa da -Demirel’in Arabistanlı Lawrence çıkışı ile aynı döneme denk geldiği için, adalı araştırmacılara teşekkürü borç biliyorum! İngiltere’den gelen son haber, ajan Lawrence’ı bilenlerin bir kere daha hatırlaması, bilmeyenlerin de öğrenmesi için iyi bir vesile... Efsanevi ajanın “Arabistanlı Lawrence” diye anılmasının 1962’de aynı adla çekilen yedi Oscar’lı film olduğunu söylemeye gerek yok. Film vizyona girdiğinde “Morrison Süleyman” lakaplı Demirel’in AP Genel Başkanı seçilmesine iki, Başbakan olmasına ise üç yıl vardı. 1964 Kasım’ındaki AP Kongresi’nden önce basına Demirel’in Başkan Johnson’la çekilmiş fotoğrafları dağıtılmıştı. “ABD’nin desteklediği-Batı’ya açık-vizyon sahibi- dinamik- manevi değerlere de içtenlikle bağlı siyasi lider” olarak kamuoyuna sunulan Demirel sağ-muhafazakar seçmene hitap eden AP’nin başına “talih kuşu” diye konduruluvermişti... Kongre’de sağın da sağındaki Sadettin Bilgiç’i dindar-muhafazakar bir söylemle vurarak mağlup eden Süleyman Bey masonluğuna dair yoğun söylentileri de Ankara locasından aldığı “İlişiği yoktur” belgesiyle bertaraf ediyordu. -Böyle bir belgenin verilebilmiş olması o tarihten itibaren Türkiye’deki masonları ikiye bölecekti... *** 2006’nın Mayıs ayına gelindiğinde, Demirel ‘Arabistanlı Lawrence’ filminin Yeşilçam versiyonunun çekimlerine katılıp yeni bir “Alacakaranlık Kuşağı” öyküsü çekilebilmesi için ilk kurşunu atıverdi! Başbakan ve AKP sözcüleri ise Demirel’e gerekli cevapları veremedi... Onun yerine AKP yönetiminin “Türkiye’nin Büyük Masonları” adlı kitabı “muhtemel bir taarruz” için stokladığı haberi geldi! Süleyman Bey’in bırakın uzun soluklu siyasi hayatını sadece şu son bir ay içinde dahi öyle büyük defoları var ki (çanak çömlek bahsini inkar etmesi gibi) onların üzerine gitmek varken 1956 tarihli masonluk belgesinin yer aldığı kitabı dağıtmak fazlasıyla anakronik kalır... TMSF Başkanı Ahmet Ertürk bile Demirel’e karşı AKP sözcülerinden daha iyi bir performans sergiliyor! Ertürk, Murat ve Şevket Demirel arasında organik bağ bulunduğunu “arkeolojik kazılar” sonucunda kanıtladıklarını ve bunu da mahkemenin teyit ettiğini ekranlarda vurguladı. “TMSF’nin yaptığı gasptır!” diye efelenen Demirel’le de mahkemede hesaplaşacaklarını beyan etti... *** Demirel’in Arabistanlı Lawrence çıkışı fevkalade faydalı bir final oldu. ‘Efsuncu Baba’ bu lafı taammüden etti ama öyle bir tepki gördü ki şu günlerde her gittiği yerde Arabistan çıkışı için “Ben öyle derken aslında böyle demek istemiştim” yollu izahlar yapma ihtiyacı hissediyor! “Dön Baba Dönelimler”in Demirel, “Türkiye’de türbanla okunamıyorsa okunabilir bir yere gitsinler dedim, ben. Bu Arabistan da olabilir, Viyana da!” diyor, son olarak... Madem öyle, Demirel Habertürk ekranında -laik Avrupa’nın tüm laik üniversitelerinde türban yasağı olmadığını bildiği halde- neden Avrupa ülkelerini adres göstermedi de, türbanlıları Arabistan’a gönderiverdi, peki? Çabalama kaptan, ben gelemem: Demirel’in “Türbanlılar Arabistan’a” lafını “Komünistler Moskova’ya” anlamında söylediği sabittir! |
Da Vinci Şifresi’ne karşı ‘kutsal ittifak’ Dünyayı büyük bir krizin eşiğine getiren karikatür krizinden ne kadar ders alındı? Hindistan’da yaşanan bir gelişme, Danimarkalı gazetenin tetiklediği krizden bazı dersler çıkarıldığı yönünde umut veriyor. Hatırlarsanız, karikatür krizi üzerine kaleme aldığımız bir yazıda, olayı, bir İslam-Batı çatışması şeklinde takdim etmenin yanlışlığını vurgulamış ve bu görüntüyü ortadan kaldıracak bazı önerilerde bulunmuştuk. Bunlardan biri de kutsala hakaret edildiğinde, hakaret edenle hakarete uğrayanı baş başa bırakmayacak yaklaşımları devreye sokmaktı. Çünkü bugün Müslüman’ın kutsalına hakaret eden, yarın Yahudi’nin, ertesi gün de Hıristiyan’ın kutsalına hakaret edebilirdi. Bu tür olayları kutuplaşmaya varmadan önlemenin yolu, kutsala saygı etrafında dinler ve kültürler arası bir platform oluşturmak ve hakarete ortak cevap vermekti. Karikatür krizinde, Peygamberimiz hedef alındığı için, ilk tepkinin Müslümanlardan gelmesi doğaldı. Ama ilk tepkinin ardından diğer dini grupların harekete geçirilmesi noktasında geç kalındı. Kriz, şiddet boyutuna ulaştıktan sonra çeşitli adımlar atıldı. Ancak geç de olsa bu yöndeki küçük çabalar olumlu sonuçlar verdi. Ülkemizde ve dünyada diğer dini gruplar, Müslümanları üzen karikatürleri kınadı. Müslümanların karikatür krizinde karşı karşıya kaldığı krizin bir benzerini, Hıristiyanlar, Da Vinci Şifresi kitabı ve bundan hareketle sinemaya uyarlanan film yüzünden yaşıyor. ABD’de iki yıl önce çıkan ‘Da Vinci Şifresi’ adlı roman, 44 ayrı dilde 25 milyondan fazla sattı. Halen dünyada en çok satan kitapların başında. Dan Brown’un yazdığı kitabın ‘A Beatiful Mind’ filmiyle Oscar kazanan yönetmen Ron Howard tarafından sinemaya aktarılması üzerine, Hıristiyanların, özellikle de Katolik dünyasının tepkisi iyice artmış durumda. Çünkü film, Katolik kilisesini karanlık bir örgüt olarak ele alıyor ve 2 bin yıldır Hz. İsa ile ilgili sırları saklamakla suçluyor. Kitabın iddiasına göre Hıristiyanların inançlarının aksine, Hz. İsa, Mecdelli Meryem isimli öğrencisiyle evlendi. Bu evlilikten çocukları oldu. Hatta bugüne kadar bu evliliğin kan bağını sürmek mümkün. Ancak Vatikan bunu gizliyor. Hıristiyanlar arasında kitaba ve taşıdığı bu iddialara tepki o kadar büyük ki, birçok ülkede olumsuz etkileriyle mücadele etmek için Katolik dini liderler Da Vinci Şifresi’ne Cevap Ekipleri oluşturmuş durumda. Kitap adı üstünde bir roman ve bir kurmaca. Aklı başında kimse bu iddialara inanmaz. Ama Hıristiyanlar, kitabın kurmaca yönünün göz ardı edilmesinden ve iddiaların gerçekmiş gibi algılanmasından korkuyor. Ayrıca görüntülerle destekleneceği için, filmin kitaptan da daha olumsuz etkilere yol açacağını düşünüyor ve tepki gösteriyorlar. Film, ilk olarak bugünkü Cannes Film Festivali’nin açılışında seyredilecek. 19 Mayıs’ta ise bütün dünyada gösterime girecek. Öfkeli Hıristiyanlar ise filmin yasaklanmasından, ‘kurgu’ olduğunu hatırlatan bir uyarı eklenmesine kadar farklı taleplerde bulunuyor. İşte kutsala hakaret karşısında işbirliği açısından olumlu gelişme de burada ortaya çıkıyor. Hindistan’da önemli Müslüman gruplardan biri, filme karşı Hıristiyanlarla birlikte protestolara katılacağını açıklıyor. Hindistan gazeteleri, dün “Da Vinci Şifresi, Müslümanlarla Hıristiyanları birleştirdi” başlığıyla çıktı. ‘Hindistan Sünni Alimler Cemiyeti’ tarafından yapılan açıklamada filmin Hz. İsa’ya iftira attığı belirtildi. Örgütün Genel Sekreteri Mevlana Mensur Ali Han ise şu açıklamayı yapıyor: “Kur’an, Hz. İsa’yı bir peygamber olarak tanıtıyor. Bu kitap ve filmin söylediği ise hem Hıristiyanlara hem de Müslümanlara saldırıdır. Hindistan’daki Müslümanlar, ortak dini inancımıza saldırı karşısında Hıristiyan kardeşlerimize yardım edecektir.” Hindistan’daki diğer Müslüman örgütler de ülkede yaşayan 18 milyon Katolik’i üzen filme tepki gösteriyor. Hatta Müslüman ve Hıristiyan liderlerin Bombay’da siyasi temsilciler ve polise birlikte görüşüp tepkilerini iletiyorlar. Umarız sonuç alırlar. Ama bir netice çıkmasa da bu, kutsala saygı paydasında örnek bir hareket. |
TÜRK ORDUSU TÜRK MİLLETİ'NİN ŞEREFİDİR Tarihin bilinen en eski düzenli ordusunu Türkler kurmuştur. Doğuştan bir askeri zeka ve kabiliyete sahip olan Türklerin ismi, tarih boyunca “asker” kelimesiyle bir arada kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki; “Her Türk asker doğar!” terimi yabancı milletlerin bile kabullendiği bir cümle olmuştur. Milli varlığımızın teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Ulu Önder Atatürk'ün izinde emin adımlarla ilerlerken onun kendisine miras bıraktığı üstün seciyeyi, kişilik ve ahlak özelliklerini de büyük bir gurur ve liyakatla üzerinde taşımaktadır. Bu değerli emaneti gelecek nesillere aktarmayı şerefli bir görev kabul etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, iç ve dış düşmanlara karşı, ülkemizin varlığının ve bekasının en büyük teminatıdır. Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini Türk'ün ayak bastığı her karış toprakta tarih boyunca ispatlamıştır. Ordumuza Duyulan Sonsuz Güven Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini bugüne kadar hep boşa çıkarmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri, dün olduğu gibi bugün de pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimiz'in, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan mukaddes bir kurum olan Türk ordusu, Türk Milleti'nin sahip olduğu toprakları işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürk’ün, "Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır" ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir. Şanlı Tarihimiz Şanlı Türk ordusu, Önce Balkan Savaşları'nda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkale'de, Kut-ül Amare'de, Süveyş'te, Kafkasya'da dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz desteği ile Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış ve böylece tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır. Ardından, sahip olduğu üstün yetenekler, disiplin ve kararlılığı ile Avrupa'nın yayılmacı güçlerini frenleyen, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupa'yı işgal eden Hitler'i dahi caydıran, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta duran, Kore'de kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olan, Kıbrıs'ta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur. Türk ordusu şanlı bir geçmişe dayanmaktadır ve bugün de hala aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu ise, kuşkusuz vatanını ve devletini seven her Türk'ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, milletimiz tarafından "ülkenin en güvenilir kurumu" olarak gösterilmesi de bunun bir ifadesidir. Türkiye’nin Stratejik Önemi ve TSK Türkiye, dünyanın en hassas coğrafyasında yer alan bir ülkedir. Türkiye'nin üç ayrı dış politika yönü, yani Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya, onyıllardır süren çatışmaların ve önümüzdeki onyıllarda süreceği aşikar olan çıkar mücadelelerinin odak noktalarıdır. Sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, Türkiye'yi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu tehditlere karşı Türkiye'nin en büyük güvencesi ise, her zaman kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur. Geçmişe baktığımızda, kurulduğu günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti'nin dış düşmanlar tarafından tehdit edildiğini ve her defasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kahramanca mücadelesi ve basiretli taktik ve stratejileri vesilesiyle bunları bertaraf ettiğini görebiliriz. Komutanlarımızın İsabetli Kararları Türk Silahlı Kuvvetleri sadece askeri gücüyle değil, aynı zamanda Türkiye'nin stratejik meseleleri konusundaki birikimi ve çalışmaları ile de ülkemizin güvencesi olmaya devam etmektedir. Ordumuzun kurmay kadroları, Türkiye'nin tüm milli meselelerini dikkatle izlemekte, etüt etmekte ve bu meselelerde izlenmesi gereken politikalar konusunda sivil otoriteye yardımcı olmaktadır. Örneğin Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a verdiği destekte, TSK'nin bu hassas konudaki isabetli analizlerinin ve öngörülerinin büyük rolü vardır. ATATÜRK VE TÜRK ORDUSU http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/turkordusu2.jpgAsil Türk Milleti"Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir." Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine düşkün olan Türk Milleti'nin, milli varlığı ve bağımsızlığı uğruna gösteremeyeceği kudret ve fedakarlık yoktur. Kurtuluş Savaşı Türk'ün bu üstün seciyesinin tüm açıklığıyla ortaya konduğu çok şerefli bir mücadele olmuştur. Atatürk de dünyanın en donanımlı ordularına karşı Milli Mücadele'yi başlatırken Türk Milleti'ne olan güvenini sık sık dile getirmiş ve Türk Ordusunu en büyük destekçisi olarak görmüştür. Atatürk'ün bu konuyla ilgili bazı sözleri şu şekildedir: Ordu, Türk Ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır. (1) Millet, kemal-i azimle içtimai ve fikrî tekâmülle çalışırken, onu bundan alıkoyacak dahilî ve haricî maniaların karşısında kuvvetli, kudretli ve büyük görevini müdrik kahraman Ordumuzun hazır bulunduğunu düşünerek müsterih olabilir. (2) Atatürk’ü Tanımak Atatürk'ün bizlere miras olarak bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti, onun askeri ve siyasi dehasının bir neticesidir. Türk Milleti ise Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyetin yılmaz bekçisidir. Ancak onun bu mirasının değerini kavrayabilmek ve Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletleri arasında hak ettiği yere ulaştırabilmek için her Türk ferdinin Atatürk'ü çok yakından tanıması gerekmektedir. Atatürk'ü takdir edebilmek, onun düşünce yapısını, mantık örgüsünü, Türk Milleti'ne olan bakış açısını ve Türk Milleti için hedeflerini tam olarak anlamakla mümkündür. Atatürk'ü tanıyabilmek için en doğru yol ise, yine onun sözlerine, uygulamalarına, onu yakından tanıyan kişilerin anlatımlarına ve yine dünya siyasetine yön veren kişilerin onun hakkındaki yorumlarına başvurmaktır. Atatürk’ün Övgü Dolu Sözleri: Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti'nin ve onun gözbebeği olan Türk Ordusunun kahramanlığını tüm dünyaya gösteren bir özgürlük destanıdır. Türk Milleti düşmanların güçlü ve modern silahlarına ve yüksek donanımlı ordularına karşı tüm varlığıyla karşı koymuştur. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde elele veren Türk Milleti büyük bir zafer elde etmiş ve şan ve şerefle dolu olan tarihimize yepyeni bir sayfa eklenmiştir. Atatürk söz konusu başarıların Türk Milleti'nin eseri olduğunu Konya Orduevi'nde yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir: Arkadaşlar, tüm tarih bize gösteriyor ki, uluslar yüce hedeflerine ulaşmak istediklerinde bu coşkularının karşısında üniformalı çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu geneli içinde büyük bir istisna bizim tarihimizde, Türk tarihinde görülür. Bilirsiniz ki, Türk Ulusu ne vakit yükselmek için bir adım atmak istemişse önünde hep önder olarak, yüksek ulusal ülküyü gerçekleştirecek hareketlerin kılavuzu olarak kendi kahraman çocuklarından oluşan ordusunu görmüştür. Bu nedenle Türk Ulusu, elinde kılıç tehlikelere karşı yürümeye hazır kahraman çocuklarına derin bir güven beslemiştir. Bu güveni hep besleyecektir. Bundan sonra da Türk Ulusu'nun kutsal ülküsünün gerçekleşmesi için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir. Tüm Türk Ulusu, başarıya ulaştığı her yaşamsal şeyin kahramanı olarak kendi ordusunu, ordusunu komuta eden öz evlatlarından oluşma subaylar topluluğunu, yüksek komuta heyetini görmektedir. Ulus ve kahraman evlatlarından oluşan ordu öylesine birbiriyle birleşmiştir ki, dünyada ve tarihte bunun örnekleri çok azdır. Bu ulusal gerçekle her zaman övünebiliriz. (3)http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/turkordusu3.jpgAtatürk, Kurtuluş Savaşı'nda kahramanca mücadele edip, düşman ordularına beklemedikleri bir karşılık veren Türk Milleti'nin her ferdinin taşıdığı önemi, bir başka konuşmasında şu sözlerle ifade etmiştir: Geçirdiğimiz bunalımlı günlerin şerefli kahramanlarını hep birlikte kutsayalım: Onlar arasında savaş alanlarında düşman silahıyla göğüsleri delinmiş bahtiyarlar olduğu gibi, ateşlerde yakılmış çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar vardır. ... Onların arasında, yurtlarını yitirmiş aileler, yavrularını gömmüş analar vardır. Ve gene onlar arasında, savaştaki namus görevini şerefle yerine getirerek, bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır. Onlardan, şehitlik şerbetini içmiş olanların ruhlarına fatihalar armağan edelim. Bu hareketi yapan bir ordunun babaları ve analarından oluşan ulusumuz, bütün dünyaya karşı en saygın ve değerli yeri kazanmıştır. Ulusumuz çekinmeden övünebilir ve ben, böyle bir ulusun, önemsiz bir kişisi olmakla en büyük mutluluğu duyuyorum. Bu savaş alanlarında, benzersiz kahramanlıklar ve yiğitlikler göstermiş olan subaylarımızın, erlerimizin ve komutanlarımızın her biri ayrı ayrı birer övünç sayfaları, bir destan oluşturan hareketlerini, en ulu duygularla ve saygıyla anıyorum. (4) TÜRK ORDUSU’NUN HAKLI NAMI Kurtuluş Savaşı Türk Milleti'nin tarihinde bir altın sayfadır. Ancak Türk'ün tarihi bunun gibi daha pek çok kahramanlıklarla doludur. Türk Milleti dünya tarihine damgasını vurmuş şanlı bir millettir. Asırlar boyunca üç kıtada eşsiz devletler kurmuş, ayak bastığı her yere barış, adalet ve medeniyet götürmüş, dünya milletlerine örnek olmuştur. Türk Milleti'nin devlet kurma ve yönetmedeki yeteneğini kavrayabilmek için Türk Milleti'nin medeniyet ve kültürünü, üstün ahlakını, vatan ve millet anlayışını, idari ve askeri yapılanmasını iyi tanımak gereklidir. Türk Orduları tarih boyunca tüm milletlere örnek olmuştur. Düşmanlarına korku, dostlarına ise güven vesilesi olan Türk askeri bugün de üstün vasıflarıyla tüm dünyaya örnektir. http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/turkordusu4.jpgDoğuştan Asker Millet: Türkler Türklerin ön plana çıkmış meziyetlerinden biri doğuştan asker olmalarıdır. Türk askeri cesur, fedakar ve itaatkardır. Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin temeli düzenli bir askeri teşkilata dayanmıştır. Askerlik, Türklerde milli bir görev olmuştur. Türklerin mükemmel askeri kuruluşları ve değerli komutanları tüm dünyanın hayranlığını kazanmıştır. Arap düşünür Cahiz, "Türk'e karşı hiçbir şey duramaz. Hiçbir kimse onu, yutulacak bir lokma olarak kabul edemez" (5) diyerek Türk Ordularının üstünlüğüne işaret etmiştir. Kanuni devrinde 7 yıl boyunca (1555-1562) Avusturya sefiri olarak İstanbul'da bulunan Ogier Ghiselin de Busbecq, Türklerin askeri yönünden şöyle söz eder: Türkler, sefer esnasında sabırlı, tahammüllü ve iktisatlı hareket ederler. Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bu ordu galip gelecek ve payidar olacak, biz ise mahvolacağız. Çünkü Türkler hiç sarsılmamış kuvvete sahip oldukları gibi, kendilerine has zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, intizam, disiplin, kanaatkarlık ve uyanıklık var. (6) Türk Ordusu’nun Verdiği Güven Tarih boyunca Türk Orduları diğer tüm milletlerin hem imrendikleri hem de çekindikleri bir güç olmuştur. Türk askeri, düşmanlarına korku, dostlarına ise büyük güven vermiştir. Bu güven İmam-ı Azam tarafından "Kılıç, Türklerin elinde bulunduğu sürece senin dinine zeval yoktur" (7) şeklinde dile getirilmiştir. Bu sözle İmam-ı Azam, Türk askeri yeryüzünde bulunduğu sürece İslam Dinine kimsenin zarar veremeyeceğine işaret etmiştir. Türk Milleti sahip olduğu güçlü ordular sayesinde tarih boyunca çok güçlü devletler kurmuştur. Yapılan araştırmalar Türklerin tarih boyunca 180'e yakın devlet kurduğunu göstermektedir. Araştırmalar devam ettikçe, bu sayının artacağı ve bu devletler hakkındaki bilgilerin daha kesinlik kazanacağı beklenmektedir. Tarih boyunca yaşamış Türk devletlerinin yaşadıkları dönemlere ve bölgelere bakıldığında, Japon Denizi'nden Adriyatik Denizi'ne kadar uzanan geniş toprakların "Türk Dünyası" olarak kabul edilmesi gerektiği anlaşılır. Başkomutan’ın Müjdesi Atatürk'ün büyük bir güven ve saygı duyduğu, milli egemenliği tek amaç edinmiş Türk Ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğrunda mücadele etme azmi göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan kahraman Türk Ordusu, büyük bir zaferle düşmandan arındırıp, kanlarıyla suladığı Türk toprağını yüce Türk Milleti'ne armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk kahraman Türk Ordusunun büyük zaferini şu sözleriyle Türk halkına müjdelemiştir: Büyük Türk Milleti, Ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları on dört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadolu'daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı. Hiç şüphesiz şanlı Ordumuz, halkına verdiği güven ve gururla dünyada Türk Silahlı Kuvvetleri olarak şanlı tarihiyle yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu emaneti alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk'ün çizdiği yolda emin adımlarla taviz vermeden şerefle yürümekte, Türk Milleti'nin bekasına ve bağımsızlığına karşı gelişen, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir. ÜLKEMİZİN VARLIĞININ EN BÜYÜK TEMİNATI:TÜRK ORDUSU http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/turkordusu5.jpgBüyük Önder Atatürk’ün, "Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır" ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir. Şanlı Ordumuz, milli varlığımızı korumak için yüz binlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Ve bu mukaddes ordu, Türk Milleti'nin sahip olduğu üstün seciyeyi büyük bir gurur ve liyakatla en güzel şekilde üzerinde taşımaktadır. Şerefli Ordumuz yüksek karakterini tarihin her döneminde tüm dünyaya ispatlamıştır. Ordumuz bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimizin savunucusu olmuştur. Hitleri Caydıran Ordu Türk Ordusu, ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyen ülkelerin ve örgütlerin faaliyetlerini hep boşa çıkarmıştır. Bugün de yüksek karakteri ve üstün seciyesi ile tüm düşmanları üzerinde çok büyük bir caydırıcılık oluşturmaktadır. Ordumuz, topraklarımızı işgalcilerin elinden kahramanca kurtarmış, düşman ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir zaman Türk Ordusunu geçememiştir. Balkan Savaşları'nda, I. Dünya Savaşı'nda, Çanakkale'de, Süveyş'te, Kafkasya'da dünyanın en güçlü ordularıyla mücadele etmiştir. Kurtuluş Savaşı ise dünya milletlerine Türk'ün gücünü ve azmini bir kez daha göstermiştir. Ordumuz Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış, Avrupa'nın yayılmacı güçlerini frenlemiş ve vatan topraklarımızı tek bir düşman bırakmamacasına savunmuştur. Şanlı Ordumuzun caydırıcılığı, Türkiye Cumhuriyeti’ni 2. Dünya Savaşı'ndan korumuş, tüm Avrupa'yı işgal eden faşist lider Hitler'i ülkemizden uzak tutmuştur. 1980'lerin başından bu yana, Ordumuz ülkemizin bütünlüğüne kasteden teröre karşı en zor ve çetin mücadeleleri vermiş ve bu mücadeleden de başarıyla çıkmıştır. Bugün terör örgütünün çözülmüş ve dağılmış olmasının en büyük nedeni, Ordumuzun ve kahraman askerlerimizin yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürdükleri mücadeledir. Türk Ordusu kahramandır, vatanseverdir ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını ve saygısını kazanmıştır. Bu ise, kuşkusuz vatanını ve devletini seven her Türk'ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin Ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/turkordusu6.jpgMustafa Kemal Cesur Bir Askerdi Mustafa Kemal cesur, atak, isabetli kararlar alan ve hiçbir zorluk karşısında yılmayan, son derece kararlı bir askerdi. Özellikle de savaş alanlarındaki davranış ve konuşmaları onun bu üstün özelliklerini kanıtlardı. Bu güçlü karakteri onunla birlikte savaşan ve onu yakından tanıyan insanlar üzerinde çok büyük bir etki meydana getiriyordu. Onunla tanışan yabancı siyasetçi ve gazeteciler kendisine hayran kalıyorlardı. Onun cesaretini tarif etmek için binlerce hatıra anlatmak ve binlerce örnek vermek mümkündür. Ancak aşağıdaki örnek bile bu cesaretin boyutlarını anlamak için yeterlidir: Mustafa Kemal her zaman ateş altında dolaşıyordu. Askerlerin maruz kaldığı her türlü tehlikeyi paylaştığı, etrafında yüzlerce insan öldüğü halde ona birşey olmuyordu. Bir seferinde yeni kazılan bir siperin önünde otururken, bir İngiliz bataryası üstlerine ateş açtı. Top menzilini bulmaya çalışırken, gülleler de gittikçe yaklaşıyordu. Vurulması, matematiksel bir kesinlik arz ediyordu. Yanındakiler sipere girmesi için yalvarmaya başlamışlardı. O; -Hayır, diye itiraz ediyordu. Sipere gizlenecek olursam, askerlerime kötü bir misal olurum. Geride siperde bulunanlar korku ve hayretle kendisini seyrederken, o sigarasını yakmış, hiçbir şey yokmuşçasına gayet sakin konuşuyordu. Düşman topçusu menzili biraz daha yaklaştırdı. Patlayan şarapnel yağmuru altında üstü başı toz içinde kaldığı halde, Mustafa Kemal'e bir şey olmamıştı. (9) Şanlı Ordumuz İçin Yapılan Yorumlar Türk Ulusal Ordusu güçlü ve etkindir. İngiltere Hükümeti bunu kavrayabilmiş değildir. Yepyeni bir Türkiye doğmuştur. Bu da ingiltere'de henüz anlaşılmış değildir. Türk'ü Avrupa dışına, Anadolu'ya itmeye çalışmak, çılgınlıktır! (10) İngiliz General Townshend 27 Temmuz 1922 "Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz." Hamilton, Gelibolu Yarımadasının İngiliz Başkomutanı Atatürk Ne dedi? Türk milleti ordusunu çok sever, onu, kendi idealinin harisi telâkki eder. (11) Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız güvencesidir. (12) Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Sizin gibi komutanları, subayları, er ve erbaşları olan bir milletin yabancı eller altında köle olması mümkün değildir. (13) Askerlik hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm.(14) |
Provokasyona alet olmamak için... Birkaç gün önce “Artık Aczmendileri bekliyorum” başlıklı yazısında Mehmet Altan şöyle diyordu: “Çocukları Erzincan’da yitirirken, Şırnak’taki Cudi Dağı’nda da dört gencecik asker yitip gitti. Ölümlerle Türkiye’yi Kürt-Türk diye germek şahinleri kesmemiş olmalı ki, Cumhuriyet Gazetesi’ne yeni bir bombalı saldırı daha yapıldı. Demek ki bir yandan laik-şeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor. Doğrusu 28 Şubat’ın önemli dönemeçlerinde otobüslere binip Ankara’ya giden, 28 Şubat sonrasında da tamamıyla ortadan kaybolan Aczmendileri de bir zaman içinde yeniden sahnede görebileceğimizi düşünüyorum.” Altan bu yazısıyla tam on ikiden vurdu; dün Aczmendileri çağrıştıran bir adam çıktı ve Danıştay 2. Dairesi’ne yönelik bir saldırı düzenledi. Saldırgan, müzakere salonuna kadar giriyor, silahını çekerek beş üyeye birden ateş ediyor. “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırdığı, tetiği çekmeden önce tekbir getirdiği söyleniyor. Her şeyden önce şunu söylemek zorundayım: Bu saldırı, son aylarda oluşturulmak istenen cepheleşme sürecinin son perdesidir; Allah korusun, devamı da gelebilir. O yüzden aklı başında herkes soğukkanlı davranmak zorunda. Benzer olayları Türkiye daha önce de yaşadı. Önce puslu bir hava oluşturulur. Ardından “ses getiren eylemler” düzenlenir. Bu eylemler sayesinde halk kamplara bölünür, devletin zirvesinde didişmeler başlar, kurumlar arasında çatışmalar baş gösterir... Ve her zaman Türkiye kaybeder; Türkiye’nin istikbali hain planların figüranlarına feda edilir. Meş’um saldırının hemen akabinde söylenen bazı sözler, tarihten -hiç olmazsa yakın tarihten- ders çıkarılamadığını ortaya koyuyor. Bazı CHP yetkililerinin olay yerine üşüşüp Başbakan’ı ve hükümeti suçlaması duyarlı ve sorumlu bir siyaset anlayışıyla bağdaşmıyor. Daha olayın aslı faslı ortaya çıkmamışken, “yangına benzinle yaklaşmak” doğru değil. Hain saldırıya tepki verirken saldırganların amacına alet olmamak gerekir. Bu tip eylemlerin asıl maksadı bellidir: Sosyal çatışmayı artırmak, kin ve nefret oluşturmak, istikrarı yerle bir etmek, demokrasinin teklemesini sağlamak... Danıştay 2. Dairesi’nin başörtüsü konusunda olumsuz; hatta kabul edilemez bir karar vermesi ayrı bir konudur; o karardan hareketle cinayet üzerine kesin hükümler vermek başka bir konu. Bahsi geçen karar, her kesimden ağır eleştirilere hedef oldu. Şimdi ne idüğü belirsiz bir adam çıkıyor, türban kararından aylar sonra infaz yapmaya yelteniyor. Bunu kim tasvip edebilir, bundan kim medet umabilir? Karanlık bir senaryo ile karşı karşıya olduğumuz çok açık. Mesele siyaset gevezeliğine feda edilmeyecek kadar önemlidir. Son aylarda meydana gelen hadiseler zincirinin yeni bir hamlesi ile karşı karşıyayız. Psikolojik harbin yeni girizgâhlar bulup bu milleti birbirine düşürmesine izin vermemek gerekiyor. Türkiye’nin büyümesi Türkiye düşmanlarını korkutuyor. İdeolojik şartlanmışlık hadisenin büyük fotoğrafını gizliyor. Mesela herkesin, laik çevreler dâhil, eleştirisine sebep olan bir türban kararını Başbakan da eleştirdi diye bir caniyi “cesaretlendirdi” demek fevkalâde yanlıştır. Ucuz siyaset hamlelerinin diyetini çok ağır ödedi Türkiye. Bu saatten sonra bir daha aynı hatayı işlememeli. Türkiye çetin bir virajın başında. Bir siyasi lider aylardır her mahfelde “mayıs-haziran çok karışık olaylara gebe” mesajını veriyor. Hükümeti kuşatma adına yapılan bütün provokasyonların özünde bir güç kavgası var. Bu kavganın körüklenebilmesi için yeni Aczmendiler, Fadimeler, Kalkancılar bulunacaktır. Her olayın üstüne atlayıp rejim krizi çıkarmak isteyenler ya geçmişten yeterince ibret almayanlardır; ya da psikolojik harbin bir parçası durumundadır. Yayılmak istenen korku havasına teslim olmamak, tahriklere kapılmamak, terörün her çeşidine karşı çıkmak ve demokrasi dışında hiçbir sığınağa kaçmamak gerekiyor. Karanlık senaryolara daha önce teslim olundu; hiç olmazsa bu sefer daha duyarlı davranılmalı... |
angut Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut". |
Cumhuriyetimiz Kutsaldır Kim demiş “devlet kutsal değildir” diye... Elbette kutsaldır. Kutsal olan devlet “Türkiye Cumhuriyeti”dir. Devletimizin değerini bilmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti, milletimizin içinden çıkan en büyük devlet adamı ATATÜRK’ün kurduğu bir Cumhuriyettir. Halkın kendi kendisini yönetmesi kutsal değil midir? Atatürk, Cumhuriyetimizin onuncu yıl kutlamaları nutkunda “Türkiye Cumhuriyeti´nin temelinde Yüksek Türk Kültürü ve Türk Kahramanlığı vardır” demişti. “Yüksek Türk Kültürü” ve “Türk Kahramanlığı” iki kutsal kavramdır. Temelinde iki kutsal kavram olan Cumhuriyetimiz de kutsaldır. Bu topraklar, tarih içinde yüzbinlerce şehit kanıyla sulanarak vatan yapılmıştır. Şehit kanlarıyla sulanan vatan kutsaldır. Bu kutsal vatan üzerinde kurulan devletimiz de kutsaldır. Türkiye Cumhuriyeti´nin binlerce yıllık Türk tarihinin katmanlarından gelen birikimiyle, Osmanlı Devleti´nin getirdiği kazanımlarıyla çok büyük bir güç ve çok kutsal bir oluşumdur. Bu topraklar üzerinde, Atatürk’ün öncülüğündeki KURTULUŞ Savaşı olmasaydı, bugün kimler oturacaktı? “Bu ezanlar ki şehadetleri dininin temeli... Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” diyordu Akif... Ezanın kutsal olduğuna inananlar, Türkiye Cumhuriyeti´nin kutsal olduğunu nasıl inkâr edebilirler? DEVLETİMİZ BÜYÜKTÜR Türkiye Cumhuriyeti´ni küçümseyenleri görüyorum. Onlara diyorum ki: Osmanlı, evet, cihan devleti idi... Ama Osmanlı yüzde yüz Türk mü idi? Üsküp’ü, Kosova’yı, Selanik’i, Manastır’ı kaybettik doğrudur... İyi bak Büyük Atatürk’ün eserine... Türkiye’nin bütün şehirlerini yüzde yüz Türk olarak bıraktı... Sen bunun değerini biliyor ve koruyor musun? Türkiye Cumhuriyeti´ni beğenmeyen “çok Türkçüler” varsa, onlaradır seslenişim: “Bumin İstemi Kağan’ın kurduğu Türk Kağanlığı´ndan sonra TÜRK adını taşıyan başka devlet var mı?” Ve Atatürk en doğru tanım ile TÜRK’ü anlattı... Hem Türkiyelilere, hem de bütün dünyaya... “TÜRK demek TÜRKÇE demektir.” Türkçe’yi ortak dil olarak benimseyen, Türk kültürünün içine giren ve kendisini TÜRK sayan herkes TÜRK’tür... Ne mutlu ona... NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE Şimdi kalemimin ucuna Hacı Ahmet Kayhan Dede´nin başörtülü kızlarımıza söylediği söz geliyor: “Türkiye Cumhuriyeti çok değerlidir. Sizi kullanarak fitne çıkarmak isteyenlere alet olmayın..” Türkiye Cumhuriyeti´nin önemini bütün dünya biliyor... Türkiye Cumhuriyeti´nin anlamını bütün yurttaşlarımız da bilmelidir. Asla oyunlara gelinmemelidir. Huzuru sarsacak kışkırtmalara alet olunmamalıdır. Devletimizi ve onun kurumlarını korumalıyız. Diyorum ki; kim ne derse desin, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ kutsaldır. Onu korumalıyız ki, o da bizi korusun... |
"İSLAMİ TERÖR" KAVRAMI YANILGIDIR 15 Kasım ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen terör saldırıları sadece Türkiye’de değil tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Bu saldırılar, terörün gerçek kökeni ile ilgili çok önemli bir konuyu dünya gündemine getirdi. Ve bu vesile ile İslam'ın barış ve hoşgörü dini olduğu, insanlara merhameti ve adaleti emrettiği bütün dünyaya yaygın olarak duyurulmuş oldu. Birçok dünya lideri, önemli basın yayın kuruluşları, televizyonlar, radyolar defalarca gerçek İslam'ın şiddete hiçbir şekilde izin vermediğini, daima insanlar ve toplumlar arasında barışı emrettiğini kendi topluluklarına anlattılar. İslam dinini yakından inceleyen ve Allah'ın Kuran'da emrettiği gerçek İslam dinini tanıyan Batılı çevreler İslam ve terör kelimelerinin birarada bulunmasının kesinlikle mümkün olmadığını, İlahi dinlerin hiçbir şekilde şiddete izin vermediğini tüm açıklığıyla ortaya koydular. Bilindiği gibi, asırlardır dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli terör eylemleri gerçekleştirilmektedir. Her biri farklı gruplar tarafından ve farklı amaçlarla yapılan bu eylemler kimi zaman komünist bir örgüt, kimi zaman faşizan bir grup, kimi zaman da radikal ya da ayrılıkçı çevreler tarafından üstlenilmektedir. Amerika gibi ülkeler sık sık ırkçı ve marjinal terör grupları tarafından gerçekleştirilen saldırılara hedef olurken, Avrupa ülkelerinde, çeşitli terörist gruplar tarafından şiddet eylemleri düzenlenmektedir. Yunanistan'da 17 Kasım, Almanya'da RAF, İspanya'da ETA, yine Almanya'da neo-Naziler, İtalya'da Kızıl Tugaylar ve daha pek çok örgüt terör ve şiddet yöntemiyle seslerini duyurmaya çalışmakta, hiçbir suçu olmayan, savunmasız insanları vahşice katletmektedirler. Gelişen ve değişen dünya koşulları ile birlikte terörizm de değişiklik göstermekte, gelişen teknolojiye bağlı olarak elde ettiği yeni imkanlarla etkisini ve gücünü her geçen gün artırmaktadır. Özellikle de internet gibi kitle iletişim araçlarının etkisiyle terör faaliyetlerinin alanı ve etkisi daha da genişlemektedir. ABD ve Avrupa'daki gibi Batı kökenli örgütlerin yanı sıra, Ortadoğu çıkışlı terör örgütleri de bulunmaktadır. Nitekim dünyanın dört bir yanındaki kimi terör girişimleri bu gruplar tarafından üstlenilmekte ve gerçekleştirilmektedir. Ancak burada çok önemli bir noktayı vurgulamak gerekmektedir. Bu gibi terörist eylemleri gerçekleştiren kişilerin Hıristiyan, Müslüman veya Yahudi ismi taşımaları bazı çevreleri yanlış kanaatlere sürüklemekte ve İlahi dinlerle bağdaşmayan iddialar ortaya atmalarına neden olmaktadır. Eğer teröristler Müslüman isimleri taşıyor olsalar, kimliklerinde "Müslüman" yazıyor olsa bile, işledikleri cinayetlere "İslam terörü" denemez. Aynı şekilde Hıristiyan olsalar, "Hıristiyan terörü" veya Yahudi olsalar "Yahudi terörü" de denemez. Çünkü, İlahi bir din adına masum insanların öldürülmesi mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki, New York'ta veya Washington'da öldürülen insanlar arasında, Hz. İsa'yı sevenler (Hıristiyanlar), Hz. Musa'yı sevenler (Yahudiler) ve Müslümanlar da vardır. Bu masum insanları öldürmek, Allah'ın affetmesi dışında, cehennem azabı ile sonuçlanacak olan büyük bir günahtır. Dine inanan, Allah korkusu taşıyan bir insan hiçbir şekilde böyle bir şey yapamaz. Böyle bir vahşetin failleri, hangi dine mensup olduklarını iddia ederlerse etsinler, bunu ancak dine saldırmak amacıyla yapıyor olabilirler. Amaçları, dini insanların gözünde kötülemek, insanları dinden soğutmak, dindarlara karşı nefret ve tepki oluşturmak olabilir. Dolayısıyla masum insanlara yönelik "din" adı altındaki her saldırı, aslında dine karşı da yapılmış bir saldırıdır. Din, sevgiyi, merhameti, barışı emreder. Terör ise dinin zıttıdır; acımasızdır, kan dökmek, öldürmek, acı çektirmek ister. Dolayısıyla bir terör eylemine fail ararken, kaynağı dindarlıkta değil, dinsizlikte aramak gerekir. Olayın kökenini, faşist, komünist, ırkçı, materyalist düşüncedeki insanlarda aramak gerekir. Teröristlerin hangi ismi taşıdığı, kimliklerinde ne yazdığı önemli değildir. Allah'tan korkmayan, tek amacı kan dökmek ve acı çektirmek olan bir canidir. Bu nedenle, "İslami terör", "Yahudi terörü", "Hıristiyan terörü" son derece hatalı kavramlardır. Çünkü İslam dininde, Hıristiyanlıkta ve Musevilikte hiçbir şekilde teröre yer yoktur. Aksine, İslam'a göre "terör" olarak adlandırdığımız eylemler (yani masum insanlara karşı işlenen cinayetler), büyük bir suçtur ve Müslümanlar bu eylemleri engellemek, yeryüzüne barış, huzur ve adalet getirmekle sorumludurlar. |
Alacakaranlık Kuşağı-2006 Türkiye, Danıştay 2. Dairesi üyelerine yapılan silahlı saldırı sonucu bir kez daha o meşum Alacakaranlık Kuşağı’na girdi... Bu, artık neredeyse tüm sahnelerini ezberlediğimiz tüyler ürpertici bir film: İstikrarsızlaştırmayı hedefleyen, “laik-anti laik kutuplaşma”yı zirveye çıkaran alçakça bir saldırıyla, bariz bir provokasyonla karşı karşıyayız... Türkiye’de ekonominin de, siyasetin de üzerinde durduğu zemin kırılgandır: Yabancıların götürdüğü dört milyar dolar piyasalara panik atak yaşattı... Eş zamanlı olarak Cumhuriyet Gazetesi bombalandı... Son olarak da Danıştay üyeleri kurşunlandı: Yaralanan beş yargıçtan Mustafa Yücel Özbilgin’in -hepimizi can evinden vuran- ölümü Türkiye’yi bir anda “korku tüneli”ne sokuverdi... Karanlık odaklar, Cumhuriyet Gazetesi’ne iki bomba yolladılar; sonra “ne demek istediğimiz galiba tam anlaşılmadı” diyerek bir üçüncüsünü attırdılar... Üçüncüsünde, bombayı atan “Allahuekber” demeyi ihmal etmemişti! Danıştay’a silahlı saldırıda bulunan “avukat” Alpaslan Aslan da “Allah’ın askeriyim. Allahuekber!” diyerek ateş açmış! “Türban kararının cezasını verdim” diye de eklemiş! “Allahuekber” diye bağırılması her iki hadisenin de provokasyon olduğunun delilidir. Böylelikle saldırının “tümüyle laikliğe yönelik” olduğunun altı çizilmiş oluyor! Danıştay üyelerini vuran caninin Cumhuriyet’e bomba atan kişilerden biri olabileceği üzerinde duruluyor. Aynı kişi olmasa dahi işin temeli değişmez. Her iki olayın senaryosunu yazan aynı mekanizmadır... Bu mekanizmayı 1980 öncesinin kâbus günlerinden, 28 Şubat sürecindeki provokasyonlardan tanıyoruz... Danıştay’a saldırı olayını gerçekleştiren caninin, eylemini türban tartışmalarıyla irtibatlandıran sözler sarf etmesi ise provokasyonun omurgasını oluşturuyor... Böyle provokasyonlar için seçilen kişilerin siyasi kişiliğine dikkat edilir! Ne deniliyor, saldırgan avukat için, “Türk-İslam Sentezcisi” veya “Nizam-ı Alemci” deniliyor, değil mi? 80 öncesinde Türkiye’de kâbusu tırmandıran en sarsıcı eylemlerden birinde İpekçi’yi öldüren Ağca da MHP camiasına yakın olduğu için seçilmişti. (Danıştay üyelerine ateş eden avukat Ağca hayranı imiş!) Böylelikle, İpekçi olayı MHP’nin üzerine yıkılıvermişti. Toplumdaki kutuplaşma zirve yapmıştı... İpekçi cinayetinin ardından ne çıktı, daha sonra? NATO-CIA’nın örtülü harp stratejisine uygun olarak teşkilatlanan Mr. Kontrgerilla çıktı. Bütün bu kanlı provokasyonlar amacına ulaşmıştı; çünkü bütün her şey 12 Eylül darbesi içindi! İpekçi ve benzeri cinayetlerin neredeyse tüm detayı bilindiği halde gerçek neden yıllardır söylenemiyor? İpekçi’yi vuranlar belli, vurdurtanlar belli; Ağca’yı hapishaneden kaçırtanlar da, yurtdışına gönderenler de belli: Ama, cinayet yıllardır aydınlatılamıyor! *** Türkiye alacakaranlık kuşağına girdiği vakit, egemen manşetlerde psikolojik harekatın kralı yapılır. “Türban sorununu kaşıya kaşıya iş buraya-Danıştay’a saldırı aşamasına getirildi” deniyordu, dün... Son tartışmaların hepsine bir bakalım, hadiseyi türban yasağına karşı çıkanlar mı kaşımış; yoksa türban yasağını savunanlar mı gündeme getirmiş türbanı? Türban aleyhinde çatır çatır sürmanşetler atan Hürriyet, şimdi çıkmış “türbanı kaşıdılar, böyle oldu” diye hükümeti ve muhafazakar kesimi hedef gösteriyor. Bu arada, “Türbanlılar Arabistan’a!” diyen kimdi, sahi? Danıştay saldırısı için “Rejimin 11 Eylül’ü” benzetmesi yapmak da yangına körükle gitmektir. Zinde güçlere açıkça “Acilen bu hükümete çakın” demektir! 28 Şubat filmini yeniden görmek istemektir! Provokatif saldırının hedefinde AKP hükümeti var. Hükümete “Erken seçime git” mesajı verilirken; Erdoğan’a da “Çankaya’yı unut” deniyor! Son saldırı ile Türkiye’de rejim bunalımının düğmesine basılmış oldu. |
KÜRESEL ISINMA NEYİN HABERCİSİ? http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_01.jpgSon günlerde insanoğlu zamansız hava olayları karşısında şaşkına döndü. Küresel ısınma nedeniyle geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın yarısı aşırı ısınırken, diğer yarısında kar görüldü. İklim açısından en büyük şokuysa Romanya yaşadı. Son bir haftada 22 kişinin aşırı sıcaklar nedeniyle öldüğü ülkede, geçen gün yaşanan dolu fırtınası sonrası, 4 kişi de yıldırım sonucu hayatını kaybetti. Almanya’nın bazı bölgelerinde hava sıcaklığı (–6) dereceye kadar düştü, kar kalınlığı 10 santimetreyi buldu. Öte yandan hemen güneyde Makedonya’da, aşırı sıcak sebebiyle 15 kişi öldü. Yunanistan, Olimpiyatlar öncesi solunum ve kalp sorunu olanlara evde kalın çağrısı yapıyor. Geçen yıl 15 bin kişinin sıcaklardan öldüğü Fransa da tetikte. Dünyanın diğer ucundaki Çin ise, geçtiğimiz günlerde sağanak yağmurla felç oldu. Son yıllarda kuraklıkla mücadele eden, dünyanın en kalabalık kenti Pekin, iki saat içinde göle döndü, evler çöktü, uçuşlar iptal edildi. Peru’da aşırı soğuklar Güney Asya’da seller Peru’da son 30 yılın en soğuk kış mevsimi yaşanırken And Dağları’nda 46 çocuğun donarak öldüğü bildirildi. Peru hükümeti, 158 bin kişinin soğuktan etkilendiğini belirterek bazı bölgelerde olağanüstü durum ilan etti. BM yardım kuruluşları ise bölgeye 745 bin dolar yardım gönderecekler. Yardım kuruluşu yetkilileri bu tür ağır kış koşullarının yaşandığı fakir bölgelere yardım edilmezse durumun daha da kötüleşeceği uyarısında bulunuyorlar. Soğuktan en çok etkilenenler, And Dağları’nda ulaşımı çok zor bölgelerde yaşayan Peru’nun en fakir insanları. Alpaka ve lama yetiştirerek geçimlerini sağlayan bu insanların hayvanları da soğuk yüzünden ölüyor. Dış dünya ile bağlantıları ise şiddetli kar yağışı yüzünden kesildi. Sivil toplum örgütleri bölgeye battaniye, kalın giyecekler ve gıda yardımı ulaştırmaya çalışıyor. Seller 3 hafta içinde 550’den fazla can aldı http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_02.jpgGüney Asya’da son 15 yılın en şiddetli sel felaketi yaşanıyor. Hindistan, Nepal ve Bangladeş’i etkisi altına alan şiddetli muson yağmurları ve seller, son 3 haftada 550’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Seller ve nehir taşkınları yüzünden milyonlarca kişi evsiz kaldı. Yükselen sular, gıda ve içme suyuna ulaşımı engellediği için bulaşıcı hastalık tehdidi giderek artıyor. Seller yalnızca Asya’yı değil, Balkanlar’ı da vuruyor. Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki Varna kentinde şiddetli yağmur ve fırtınadan yaşam felç oldu. Elektrik ve haberleşme kesilirken otomobiller yolları basan sulara gömüldü. Bangladeş’te meydana gelen sel felaketinde ölenlerin sayısıysa artmaya devam ediyor. Son olarak 100 kişinin daha hayatını kaybetmesiyle toplam ölü sayısı 400’e ulaştı. Yetkililer felaketin son zamanlarda yaşananların en büyüğü olduğunu belirtiyorlar. Onbinlerce evi sular altında bırakan sel yüzünden ülkede, boğulma, salgın hastalıklar ve yılan sokmaları sebebiyle hergün birçok insan hayatını kaybediyor. http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_03.jpgKüresel ısınma raporu korkutucu Küresel ısınma artık bir komplo teorisi olmaktan çıktı, insanoğlunu tehdit eden ciddi bir tehlike olarak karşımızda duruyor. Bu tehlike artık insanoğlunu somut olarak tehdit etmeye başladı. Tüm dünya iklim değişikliklerinin yarattığı felaketlerle boğuşuyor. SYK Türk Meteoroloji Mühendisi yetkilileri küresel ısınmanın ilk belirtilerini yaşamaya başladığımıza dikkat çekerek, önümüzdeki yıllardan itibaren artık insanların aşırı sıcak geçen bir günün ardından gelen, aşırı yağışlı hava ve sellere hazır olmaları gerektiğini, önümüzdeki beş yıllık bir dönemde küresel ısınmanın etkilerini daha çok hissetmeye başlayacağımızı belirtiyorlar. Küresel ısınma ile birlikte önümüzdeki 50 yıllık bir dönemde Türkiye'yi daha kurak, daha sıcak, ani yağışların ve sellerin meydana geleceği bir iklimin beklediğini de ekliyorlar. Küresel ısınmanın meydana getirdiği doğal afetler, sadece can kaybı değil, küresel ekonomiye de öngörülemeyen etkilerde bulunuyor. Britanya Sigortacılar Derneği (ABI) iklim değişiminin sigorta endüstrisi üzerindeki etkileri hakkında bir rapor yayımladı. Raporun sonuç noktası, iklim değişiminin etkilerinin şu anda bile hissediliyor olduğu ve toplumun giderek artan sıcaklık, fırtına ve sel risklerine karşı hazırlıklı olması gerektiğiydi. Doğal afetlerin neden olduğu finansal kayıplar son 40 yıl içinde yedi kat artarken, rapora göre hava felaketleri riski yılda yüzde 2'den yüzde 4'e yükseldi. Bu, küçük bir artış gibi görünebilir, ancak 2050'de Londra'yı vuracak büyük bir kıyı selinde, sadece sigorta tazminat taleplerinde 40 milyar pound fark demektir. ABI raporu, küresel ısınmayı yaz mevsiminin uzaması olarak görüp sevinme eğilimi gösterenlerin keyfini kaçıracak. Bu rapor aynı zamanda sıcaklık stresi, cilt kanseri, gıda zehirlenmesi, sıtma gibi egzotik hastalıklar ve kıtlık anlamına da geliyor. Terörden Bile Öncelikli Araştırmada, iklimsel değişikliklerin beklenmeyen çevresel felaketlere neden olabileceği, bu çerçevede küresel ısınmanın doğurduğu sonuçların, terörizmden bile daha öncelikli olarak 21. yüzyılın en önemli güvenlik konusu haline geleceği vurgulanıyor. İklim uzmanlarına göre, küresel ısınma sonucu olarak, geçen 30 yılda artmaya başlayan iklimsel değişiklikler, önümüzdeki yıllarda da hızlı bir artış gösterecek. Deniz seviyesindeki yükselme, buzullardaki erime devam ederken, şiddetli fırtınalar, hortum, sıcak hava dalgaları, sel gibi doğal afetler daha sık hale gelebilecek. İklimle Bağlantılı Bu Felaketler Neyin Habercisi? http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_04.jpgBütün bu gelişmelere “doğa olayları ve neticeleri” olarak bakıp felaketlere bir an için üzülüp bu haberi geçebilirsiniz. Peki size bütün bu olayların aslında sizi ve tüm evreni ilgilendiren çok önemli bir olayın işaretleri olduğunu söylesek? Peygamberimiz (sav)'in Ahir Zaman'la ilgili verdiği haberlerden birisi şu şekildedir: Büyük şehirler dün sanki yokmuş gibi helak olur.Sanayi, zararlı ve istenmeyen bir yan ürün olan küresel ısınmaya sebep olmakta, giderek ısınan dünya atmosferindeki dengeler bozulmakta ve böylece iklim değişiklikleri meydana gelmektedir. Son yıllardaki kasırga, fırtına, tayfun ve hortum gibi felaketler başta Amerika kıtası olmak üzere dünyanın birçok yerinde yıkıcı zarara neden olmuştur. Bunlara ek olarak seller de bazı yerleşim merkezlerinin sular ve çamur altında kalmasına yol açmıştır. Ayrıca depremler, volkanlar ve tsunami dalgalarının yaptığı büyük tahribatlar da unutulmamıştır. Sonuç olarak, tüm bu afetlerin "büyük şehirlerde" sebep olduğu yıkımlar önemli birer işaret olmuşlardır. 20. yüzyıl için en çok kullanılan tanımlama "felaketler yüzyılı"dır. Gerek depremler, kasırgalar ya da seller gibi doğal afetler, gerek iç savaşlar ve çatışmalar, gerekse de büyük deniz ya da uçak kazaları çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Yok olan şehirler, tarihten silinen halklar kıyametin hadislerde haber verilen alametlerindendir. Allah Kuran’da şöyle buyurur: “Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir…” (Muhammed Suresi, 18) Allah'a samimiyetle iman eden müminler kaderi izlediklerinin bilincinde olarak, asırlar boyunca kıyamet alametlerinin çıkışını büyük bir merak ve heyecanla gözlemişlerdir. Ayet ve hadislerdeki işaretler üzerinde derin derin düşünmüşler, Ahirzaman'ın ilk dönemindeki fitne ve belalara karşı hazırlıklı olmaya gayret göstermişler, bununla birlikte müjdelendikleri Altınçağ'da yaşamayı da yürekten arzu etmişlerdir. İçinde bulunduğumuz çağ kıyamet alametlerinin büyük bir kısmının tam anlamıyla meydana geldiği bir dönemdir. Günümüz dünyası, söz konusu İlahi işaretlerin art arda ve tam tasvir edildiği şekilde ortaya çıkmaya başladığına, dünya tarihinde benzeri görülmeyen gelişmelerin ilk defa yaşandığına şahit olmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Peygamberimiz (sav)'in döneminden sonra yaşanan en önemli gelişmelerdir. İşte küresel ısınma da bu gelişmelerden biridir. Bu İlahi işaretlerin ön yargıyla değerlendirilmesi, görmezlikten gelinmesi veya yalanlanması ise böyle düşünenler için büyük bir kayıptır. Öyle anlaşılmaktadır ki, 21. yüzyıl dünya tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı olmaktadır. Allah'ın vaadi kesin bir gerçektir. O'nun vaatlerini değiştirebilecek veya engelleyebilecek hiçbir kimse yoktur. Her konuda olduğu gibi, bu noktada da en hikmetli ve en güzel söz Kuran'dadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve de ki: "Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız..." (Neml Suresi, 93) |
Türkiye nereye gidiyor? Öncelikle Danıştay 2. Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’e yapılan menfur saldırıyı tel’in etmek ve ailesine başsağlığı dilemek, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliğimizin ötesinde, bir insanlık borcu. Saldırıyı yapanın kimliği ile ilgili bilgiler, ait olduğu ya da olabileceği örgütsel bağlantılar ortaya çıktıkça, hepimiz Türkiye üzerinde oynanmakta olan bu kirli oyunun niteliği ve oyunun maşası hakkında daha fazla kanaate sahip olacağız. Ancak bu gelişmeleri “basit” bir cinayet, ardından yaşananları ise “olağan” tepkiler kavramları ile niteleyemeyiz. Söz konusu sıfatlar herhalde içine sürüklenmekte olduğumuz kısır döngüyü anlatmakta oldukça hafif kalacaktır. Türkiye’deki temel sorunun bir dönemlerde Aziz Nesin’in ifadesi ile Türk halkının IQ’sunun (dilerseniz buna basit zeka) düşüklüğünde olmadığını bu vesile ile bir kez daha vurgulayalım. Türk insanı en kötü ekonomik koşullarda yaşama becerisini gösterip, hatta bu dönemlerden başarı ile bir üst sınıfa atlamayı beceriyorsa, bu noktada IQ ile ilgili bir sorunun olmadığı açıktır. Hatta amiyane tabiri ile en basit avantayı gördüğümüz yerde uyum yeteneğimiz mükemmele yakın. Ancak sorun EQ’ya yani duygusal zekaya geldiği noktada, IQ için ifade ettiklerimizi yineleme şansına ne yazık ki sahip değiliz. 70’li yılların karanlık ve sisli günlerinde yaşayan benim akranlarım, provokasyon, provokatör kavramlarını ezbere bilmenin ötesinde, acaba kaç gecenin kâbusu içinde bu kavramlarla mücadele etmişlerdir? Yeni nesil için Türkçesini söyleyelim, provokasyon kışkırtma, karıştırma, provokatör de kışkırtıcı, karıştırıcı anlamında kullanılmaktaydı. Bizim nesil her türlü provokasyona ve provokatörlere alışarak büyüdü… Ardından bir 12 Eylül 1980 dehası olarak ortaya atılan ve sistematik olarak (takdir edelim başarıyla) uygulanan gençliğin apolitize edilmesi (politika düşünmeme, kendi kendisini politikadan soyutlama) süreci ile söz konusu kavramlar unutuldu. Ancak toplumumuz genetik sorunu olan duygusal zeka azgelişmişliğinden asla kurtulamadı. Türkiye tarihinde örnekleri sayılamayacak kadar çok olmakla birlikte son döneme ışık tutacak birkaç örnek olay ne dediğimizin daha iyi anlaşılmasına imkan tanıyacaktır. İsviçre milli maçı sonrasında yaşananlar… Orhan Pamuk, Hırant Dink davaları vesilesi ile yaşananlar ve söylenenler… Fenerbahçe’nin çizdiği imaj ve yaşadıkları, yaşattıkları… Umudum, Danıştay 2. Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’e yapılan menfur saldırı sonrasında da aynı sonuçların yaşanmaması. Bu satırların yazarı, bir dönem Avrupa hukuku ile fazlası ile ilgilendiği ve dönem dönem bizdeki eksikliğin ne olduğunu sürekli sorguladığı için kendi kendisine geldiği son tez, hukukun aslında bir etik zeka ürünü olduğu, ne yazık ki duygusal zekadan sınıfta çakanların bir türlü hukuku algılamada ve uyumda inanılmaz güçlükler çektiği doğrultusundadır. Duygusal zekasına hakim olamayan toplumlar ve bu toplumların yine duygusal zekadan bihaber yöneticileri ne yazık ki çok sevdikleri toplumlarını rahatlıkla uçuruma yuvarlayabilmektedir. Yine anılara dönüp, 70’li ve 80’li yıllardan kalan kulağa hoş gelen, ancak içi boş sözleri bir kez daha hatırlama yoluna gittiğimde, “hele onların seviyesine bir gelelim, bırakın onlar bizim kapımızı çalsın!..” lafı, galiba duygusal zeka kıtlığımıza en güzel örneklerden bir tanesini oluşturmaktadır. Bu lafı ileri süren liderleri ne de coşku ile alkışlamıştık meydanlarda… Sonra bekledik… Bir daha bekledik… Meğerse Godot beklemekle gelmezmiş, öğrendik, ama faturası acı oldu… Bir türlü onların seviyesine çıkamadık. Toplum olarak hepimiz kaybederiz Ancak tarihin şans topu her ülkenin önüne yüzyılda bir kere gelirse, bizim önümüze, içinde bulunduğumuz koşulların özelliğine de bağlı olarak birkaç kez gelmeye başladı… Bize, bütün direncimize, bütün korkularımıza, hatta bu korkulardan yararlanarak genlerimize kadar işleyen korku yönetimlerimize rağmen AB ile müzakerelere başladık, dünya ile bütünleşme şansını yakaladık. Ama yine hakim olamadığımız duygularımız bize neyi yakaladığımızı bile doğru dürüst değerlendirme şansını bırakmadı. Herkes kendi kafasına göre bir tanım yakıştırarak, olmayan özgürlüklerin AB’si ile, olmayan korkuların AB’sini tarif etmeye başladı. Bizim duygusal zeka eksikliğimiz, gerçekleri görüp değerlendirme yerine, komplo teorilerinin sınırlarında kendisini gerekçelendirebilen radikal yaklaşımlara çanak tutmayı yeğledi. 3 Ekim 2005 günü Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli kilometre taşını döndü. Bunu bile anlayamadık… Hatta bu işten en fazla yararlanabilecek konumda olan iktidar partisi bile, ağzını açmamayı yeğledi. Yeğlemese bile içine girdiği suskunluk nedeni ile her türlü spekülasyonun gelişmesine bir tür çanak tuttu. Kimine göre artan milliyetçi tepkilere karşı bir pasif korunma, kimine göre yaklaşan seçimleri dikkate alan ince ayarlı politika. Duygusal zekamızdaki sorun iktidar ya da muhalefet tanımıyor aslında. Sorun halledilemediği oranda birbirini en ufak futbol maçı için bile gırtlaklamaya hazır toplumsal yapının nerelere sürüklenebileceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek var mı? Ne olur herkese biraz daha sağduyu. Belki bizlerden gelip geçiyor, ama bu topraklarda yaşayacak çocuklarımız ve torunlarımızın hatırına biraz daha ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymasına çaba… Hepimizin ciddi bir terapiye gereksinim duyduğu çok açık değil mi?.. |
MASONLUĞUN SAKLANAN YÜZÜ Bir kişi, internet sitelerinden veya gazete, dergi ve kitaplarda yapılan açıklamalardan masonları takip ederse, onların insancıl olduklarını ve iyiliğe hizmet ettiklerini zannedebilir. İlkelerini anlattıklarında, masonluğun faydalı ve gerekli bir dernek olduğunu düşünebilir. Ancak masonların kendi gizli kaynaklarını incelediğimizde karşımıza daha başka bir yapı çıkar. Bu kaynaklarda masonluğun, hükümetleri ve devletleri yok sayıp ülkeleri yönetmeyi, devrimler yapmayı hedefleyen, hatta masonik amaçlar uğruna göz kırpmadan savaşlar dahi çıkartabilen bir örgüt olduğu görülecektir. Bununla birlikte vurgulanması gereken önemli bir nokta da, çeşitli vaadlerle masonluğa dahil edilmiş bazı alt düzey masonların, örgütün bu faaliyet sistemine farkında olmadan dahil edildikleridir. Masonluk aynı zamanda, hakkında en çok soru işareti bulunan ve insanların merakını çeken konulardan biridir. Çünkü bu örgütün çalışmaları gizlidir, gerçek felsefesi ve amaçları hakkında da çok farklı yorumlar yapılmaktadır. Masonlar kendilerini tanıtırken "insan sevgisi, hoşgörü, evrensel kardeşlik, akıl ve bilim yolu" vs. gibi etkileyici kavramlar kullanırlar. Oysa, masonluk oldukça karanlık bir örgüttür. En temel özellikleri ise dini inançlara saygılı gibi görünmelerine rağmen dinsiz, hatta din ahlakının karşısında olmalarıdır. Ancak bunu doğrudan söylemeyip farklı şekillerde dile getirirler. Asıl amaçları, insanın merkez olarak kabul edilmesi yani insanın ilahlaştırılmasıdır. (Yüce Allah’ı tenzih ederiz.) Türk mason localarının 1923'te yayınladığı "Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları"nda, bu sapkın felsefe şöyle ifade ediliyor: ‘’Biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir.’’ (Rabbimiz’i tenzih ederiz.) Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir: ‘’İptidai (eski-ilkel) cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.’’ (Rabbimiz’i tenzih ederiz.) Masonluğun temelini oluşturan hümanizmin tanımı, bu felsefenin doğrudan din ahlakına karşı bir kimliğe sahip olduğunu göstermektedir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley, Darwin'in evrim teorisini rehber kabul ederek "Evrimsel Hümanizm" adı altında yeni bir batıl din kurmuş ve bu sapkın inanışın anlamını da şöyle ifade etmiştir: ‘’Ben "hümanist" kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.’’ (Yüce Allah’ı tenzih ederiz.) Masonların amacı, hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle din ahlakından uzak bir dünya meydana getirmektir. Huxley'in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı filozof, 1933 yılında bir "Hümanist Manifesto" yayınlamıştır. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto'da ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra bu felsefenin Allah'ı nasıl inkar ettiği şöyle özetlenmiştir: "Bizi kurtaracak bir Yaratıcı yoktur, kendimizi biz kurtarmalıyız." (Rabbimiz’i tenzih ederiz.) İşte masonik felsefenin özündeki, insanın temel alınması düşüncesinin özeti budur. Bu sapkın felsefenin öne sürdüğü iddialar aldatıcıdır. Çünkü Yüce Rabbimiz’in eşsiz gücünü kabul etmeyerek sözde "insanlar arasında sevgi, barış, kardeşlik" gibi kavramların öneminden bahsetmenin tek başına hiçbir kıymeti kalmaz. İnsanoğlunun varoluşunun amacı, Kuran'ı Kerim'in, "Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi, Allah'a kulluk etmektir. İnsan bu sorumluluğunu göz ardı edip, Yüce Allah’a iman etmedikten sonra kurtuluşa eremez. 1- Masonluğun Temel İlkeleri Nelerdir? Kimler Mason Olabilir? Masonlar, haricilere yani mason olmayanlara "Biz Allah inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz Allah'a inanırız" derler, ancak bunun sadece bir kamuflaj olduğu kendi yayınlarındaki bilgilerden açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara bakıldığında Allah inancının, örgütün içinde aşamalı bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülebilir. Türk masonlarının bir yayın organında, dinsizliği "bilim" maskesi altında yaymanın masonların en büyük görevi olduğu şöyle ifade edilmektedir: Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir. Ernest Renan'ın şu sözleri çok önemlidir: "Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır." Lessing'in şu sözleri de bu düşünceyi destekler: "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerek kalmayacaktır.” Masonların, bilimsel düşünen insanların din ahlakından uzaklaşacağını öne sürmeleri büyük bir yanılgıdır. Din, düşünmeyi, araştırmayı ve incelemeyi teşvik eder. Akılcı ve vicdanlı düşünenler din ahlakını samimi olarak yaşarlar. Başka bir masonik metinde şöyle denir: "Sizler Allah'ı, kader, tabiat, kanun, kuvvet gibi zeka ve ruhunuzun eğilimine, inanç ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz." (Yüce Allah’ı tenzih ederiz.) Kaderi, tabiatı, kanun, kuvvet ve zekayı yaratan Yüce Allah'tır ve Rabbimiz sonsuz kudret sahibidir. Bu en büyük hakikatten gaflet içinde olan masonluk, içinde bulunduğu gafleti topluma da yayma çabası içindedir. Masonlar insanları da ahlaki durumuna göre değil, kendilerince belirledikleri koşullara göre seçerler. Bunlardan bazıları şu şekildedir: “Umumi vasıflardan sonra bir de bizim Masonik açıdan arayacağımız bazı şartlar lazımdır. Şimdi onları inceleyelim. 1) İdealist olmak; 2) İyi isim ve şöhret sahibi olmak: 3) Maddi ve mali imkanların iyi durumda olması. 4) Haricilerin vaktinin müsait olması (MASON DERGISI - 81/4, s.32) 2- Masonluğun Dünya Görüşü Nasıldır? "Masonlukta hareketlerin rehberi Akıl ve Hikmettir. Masonluğa göre Akıl, mevhumelerinden (Dini inançlardan), batıllardan, hurafe ve hayallerden kurtulmak ve mevzuunu (konusunu) hakkiyle (gerektiği gibi) tanımaktır. Akıl ile mevhumelerden (Dini inançlardan) kurtulan kimse mevzuuna (konusuna) hakim olduğu zaman Hikmete ermiştir. Hakiki masonun en önemli vasfı da budur." (Din açısından Mason öğretisi, Akasya Tekamül Mahvili Yayın. Dr. Selami Işındağ s: 11) "Bugün yavaş da olsa, şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek tek ve evrensel bir din TEŞEKKÜL ETMEKTEDİR (meydana getirmektir)... Bu evrensel dine paralel olarak, bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak kurulacaktır... Böyle bir din insanı kainatla birleştirecektir. İşte bu MASONİZM'dir. Bu din gönülden gönüle kurulacaktır. Kurulan bu dinin mabetleri insanlık mabetleri olacaktır. Bu tapınakta okunan ilahiler, belki de bir insanın ruhundan fışkıran müzik eserlerinin en soylusu olan Beethowen'in 9. Senfonisi olacaktır... (Mason Dergisi, Yıl: 29, Sayı. 40-41, 1981, s.105-107) Masonluğun din-dışı hümanist ahlak teorisinin gerçek amacı, adı Masonizm olan "ahlaklı bir dünya kurmak" değil, din-dışı bir dünya kurmaktır. Bir başka deyişle, masonlar, ahlaka çok önem verdikleri için değil, sadece topluma "din ahlakı gerekli değil" mesajını verebilmek için hümanist felsefeye sarılmaktadırlar. Oysa ne hümanist felsefe ne de bir başka batıl düşünce insanlara güzel ahlakı yaşatamaz. Ancak Allah'tan gereği gibi korkan insanlar gerçek anlamda güzel ahlak gösterebilirler. Açıkça görüldüğü gibi, masonların amacı, Hak dini ortadan kaldırarak Hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle din ahlakından uzak bir dünya meydana getirmektir. Ancak bilinmelidir ki, Allah, iman etmeyenlerin planlarını bozulmuş olarak yaratmaktadır. Allah bir ayette şöyle buyurur: "Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır." (Al-i İmran Suresi, 54) 3- Türkiye’de Masonluk nasıl Kurulmuş, Nasıl Gelişmiştir? Her ne kadar Türkiye'de Masonluğun ve ilk Masonların 1720'li yıllardan bu yana var olduğu bilinse de, daha ziyade dış güçlere bağlı ve Osmanlı topraklarındaki yabancıların etkinliğinde sürdürülen bu çalışmalar, 18. yüzyılın ortalarından itibaren Türkleri daha da kapsamlı şekilde içine almaya başlamıştır. Bilinen ve kayıtları günümüze ulaşan ilk Türk Masonlar, bu yüzyılın ortalarında topluluğa kabul edilmiş olan İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi'dir. Sonrasında hızla gelişmiş ve yaygın hale getirilmiştir. 4- Masonların Yahudilik ve Yahudi Örgütleriyle İlişkileri Var Mıdır? Masonluğun kökeni Tapınak Şövalyelerine kadar iner. Kudüs’e yerleşen Tapınakçılar, bir müddet sonra gizli ve tehlikeli bir örgüt halini alırlar. Tapınakçıların tarihi incelendiğinde, zaman içinde büyük bir değişim gösterdikleri hemen fark edilir. İlk başta Hıristiyan bir kimlikle ortaya çıkan şövalyeler aradan uzun bir süre geçmeden, sapkın felsefe ve öğretilerle, karanlık bir dünyanın içine girmişlerdir. Bu geçiş birden bire olmamış, birçok olay bu değişimi şekillendirmiştir. Tapınakçıların bu büyük değişiminde iki unsur belirleyici olmuştur. Bunlardan birincisi, tarikat üyelerinin kutsal topraklarda bulundukları süre boyunca başta Kabala olmak üzere, çeşitli Yahudi mistik öğreti ve inançlarını öğrenmeleridir. Bu öğretilere, Haşhaşilerin sapkın anlayışı da eklenmiş, böylece Tapınakçıların Hıristiyanlık inançları kaybolmuş, yerini okültist (kara büyü ve gizliliğe dayalı) bir inanç almıştır. Yeni inançla birlikte, Tapınakçıların idealleri ve amaçları da değişmiş, tarikat çalışmaları yeni bir hedefe yönelmiştir. Ancak bu yapıya dini çevrelerden tepki gelmiş ve Tapınakçılar her ortamda dışlanarak din dışı tarikat oldukları anlaşılınca kilise tarafından yasaklanmışlardı. Tapınakçılar engizisyona yakalanmamak için kendilerini gizlemiş bunun için çeşitli tarikatlara ve örgütlere sızmışlardır. Tarikat mensupları bu amaca en uygun yol olarak masonluğa sızmış, ele geçirmiş, kendi felsefe, inanç ve ritüellerini masonluğa kabul ettirmişlerdir. Masonluk felsefesi üzerinde de Kabala'nın etkisi yoğun olarak görülür. Bu konu masonik dergi ve kitaplarda üstü kapalı olarak anlatılır. Örneğin Amerikan masonluğunun yayın organı New Age dergisi, Kabala ile masonluk arasındaki bağlantıyı şöyle dile getiriyor: "Kabala, bilinç altının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerinin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür." (New Age, sf.31) "Masonlar ana düşüncelerini ve belirgin sembollerini Kabala'dan almışlardır. Amblemlerin pek çoğu da Kabala kaynaklıdır. Örneğin; Jakin ve Boaz sütunları Kabalist bir eser olan Chearé Ora'dan alınmıştır. Masonluğun, Kabala'nın felsefesiyle olan çok büyük benzerliği çok yerde belirtilmiştir." (La Kabbala, Henri Seronya) Türk mason kaynakları da bu bağlantıyı aynı çarpıcılıkta işlerler: "Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes'in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği (Tradition Orale-Kabbala) vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes'in hakiki m******* anlayabilirler. Biz de bu gelenek (Kabala) etrafında teessüs eden (kurulan), yüksek felsefeyi hülasa etmeye çalışıyoruz." (Selamet Mahfili, 4. Konferans, sf.48) Masonların kendi izahlarından da anlaşılacağı üzere masonluk, Yahudilik ve hatta onun okültizm kitabı olan Kabala kaynaklıdır. Aslında masonluk din kabul etmediği için Yahudiliğe de karşıdır. Ancak öğreti olarak fanatik siyonist ideolojiyi kullanır. 5- Masonların Gizli Örgütlerle Bağlantısı Var Mıdır? İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy (Okült Komplosu) adlı kitabında, Tapınakçı gelenekten gelen masonluk, Gül-Haç, İlüminati gibi okült (gizli) derneklerin, Batı medeniyetini Hıristiyanlık öncesindeki putperest kültüre geri döndürmek için yürüttükleri uzun mücadeleyi anlatmaktadır. Kitabın girişinde konu şöyle açıklanır: Kendisi de gizli bir dernek olan masonluk, pek çok gizli dernek ve örgütlerle iç içe olmuş birçok entrika ve batıl işler yürütmüşlerdir. Örneğin, İtalya’da ortaya çıkan Propaganda Due (P2) locasının skandalı, masonların bu örgütlerle olan ilişkilerini su yüzüne çıkarmıştı. Masonların Mossad, MI5 ve CIA gibi gizli haberalma teşkilatlarıyla olan ilişkileri artık herkes tarafından biliniyor. Gladio da bunlar gibidir, daha çok İtalya'daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Gladio’nun görünüşteki amacı herhangi bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmektir. Ancak Gladio’nun mason yöneticileri, bu örgütü de masonik amaçlar uğruna kullanmışlardır. Gladio’nun masonlarla olan ilişkilerini bağımsız gazete ve yayın organlarında açıklanmıştır. |
Oryantalizme yenik düşmek! Gölge oyunu, sanatla iştigal eden pek çok kimse için kaba sözlerden, tekrarlardan ibaret basit bir oyundur. Esasen bir Batılı gibi düşünüp yaşama ve hissetme iştiyakındaki “Doğulu” bir sanatçıdan yarattığı tablonun vahametini görmesi elbette beklenemez... Zaman değişir, perde değişir, meydan değişir, meydanda oynayanlar değişir. Bir zamanlar meydanlar kavuklular, pişekârlar, meddahlar, hayalîler ve kukla oynatıcılarla canlanırken şimdi meydan/ekran/perde yapımcılar, yönetmenler, reklâmcılar, sunucular, şarkıcılar ile hareketlenir. Artık pek çok hayat ekranda görülen gerçeklerden mürekkeptir. Öz deneyim ise çoğu kez ihmal edilir. Akıbet özüne ve sözüne yabancı bir topluluk meydana gelir. Gölge oyunu üzerinden pek çok okuma yapılabilir ve manaya, metafizik olana doğru bir yolculuk gerçekleştirilebilir. Sadece gölgeden/zahirden hareketle eleştiriler/yergiler de yapılabilir. Zaten hâlen gölge oyunu sanatla iştigal eden pek çok kimse için kaba sözlerden, tekrarlardan ibaret basit bir oyundur. Batı tarzı sanat icra etme, bir Batılı gibi düşünüp yaşama ve hissetme iştiyakındaki “Doğulu” bir sanatçıdan yarattığı tablonun vahametini görmesi elbette beklenemez. Zira bu sanatçının Batı’ya yönelen aşkı, gözünü/bakışını perdeleyen unsurlardan yalnızca biridir. Perdelerden arınmadan hayal perdesinin ardındaki sırra ulaşmaksa kabil değildir. Perdenin arkasındaki dört sır Gölgeden ışığa, sathîden derinliğe doğru bir yolculuk ancak kemale erme ve sır olanı yakalama istidadı ve iştiyakıyla mümkündür. Sır olanın, mahrem olanın yitirildiği ve her şeyin gelişigüzel yaşanıp yüzeysel algılandığı bir çağın mağdurları, elbet bâtına dair yorumunda da satıhta kalacaktır. Bakışını görünenden görünmeyene çeviremeyen bugünün insanı, zahirde de bâtını arayan dünün insanının düşünce şeklinin, bakışının ve basiretinin hayli uzağındadır. Gölge oyununun piri kabul edilen Şeyh Küşteri, müritlerinin “dünyevî âlem ve hayat nedir” sorusuna mukabil başındaki sarığı çözer ve odanın bir köşesine perde kurarak ekler: “Bu perdenin dört köşesi: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet köşeleridir.” Ardından perdenin arkasında bir meşale yakar ve elini perde ile meşale arasında tutar: “İşte şu gördüğünüz perde dünyadır. Arkasında yanan meşale ise ruhtur. Şu elimin gölgesi de cisimdir.” Meşaleyi söndürdüğünde “İşte hayat budur. Ruh sönerse cisim de yok olur. Yalnız baki kalan perdedir. Perde dünyadır. İşte insanlar bu perdede oynayan birer hayaldirler.” diyerek tasavvufî yönünü izah eder. Gölge oyunu şüphesiz beden dünyasından ruh dünyasına eşsiz bir yolculuk sunar seyir ehline. Lâkin bu yolculuk için önce niyet/gaye gereklidir. Kimileyin insan, samimi bir bakış ve fıtrata dönük yüzüyle onca yol dolaşır, onca coğrafyada gezinir ve simyaya, ancak hakikat sırrının ruhun yolculuğu olduğunu hatırladığında ulaşır. Nihayet ihtiyaç duyduğunu, asıl yöneleceği şeyi, yitirdiğini ve fıtratında saklı tutkusunu bulur. Kimileyin de insan, yazgısının başrolünde ten çölünde kalır ve gerçeklik dediği yalana/boyutsuzluğa körü körüne inanır. Kuşkusuz gölge oyununun bâtınına da varmak mümkündür, “gölge”de kalıp zahiriyle yetinmek de. Hâsılı Sacid’in divanından iki dize uzun sözün özüdür: Bu bir resm-i hayaldir, ehline ammâ kemâl oynar/ Bulursa ehlini ma’nâ meâli bin meâl oynar. İktidar ve güç savaşının, paranın, hırsın, fırsatçılığın, ikiyüzlülüğün, şehvetin ayyuka çıktığı bir masal: Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü. Yönetmen koltuğundaki Ezel Akay, bu filmle Karagöz ve Hacivat’ın ortaya çıkış rivayetlerinden birini seçer ve kendince bir hikâye terkip eder. Filmde Moğol, Tatar, Türkmen, Yunan, Hıristiyan ve Müslüman gibi sosyal ve etnik grupların bir arada yaşadığı bir 14. yüzyıl Bursa’sı tasvir edilir. Karagöz cahilliğin, cesaretin, saflığın, doğallığın ve Şaman geleneğinin temsili bir Türkmen göçeri, Hacivat ise okuryazarlığın, çaçaronluğun, fırsatçılığın, kurnazlığın, zevk, eğlence, şöhret düşkünlüğünün, hazcılığın ve Müslüman (!) kültürünün alâmet-i farikası bir elçidir. Sır olanı aralamak ama nasıl? Yorumlama süreci kişinin değerler skalasındaki en yüksek değerin temele alınmasıyla gerçekleşir. Bir vakıaya izahınız zemine aldığınız değer kabilinde bir kıyas kabul eder. Bugünün sır olanı, mahrem olanı ifşa eden geleneğinin birer takipçisi bizler, ya sır olana tamamen uzak kalırız ya da sadece şifahen sır olandan söz açarız. Lâkin sır olanı aralamak ve ona nüfuz etmek maharetini gösteremeyiz. Oysaki niyetlerin temizlenmediği şekilci bir bakışla söylenmiş doğruların da kıymeti yitiktir. Modern terminolojiyle kadim kültürü tanımlama uğraşı Ezel Akay’ı yapma bir gerçeklik tasavvuruna çıkarır ve filmin aksayan yanlarını bir bir meydana döker. Filmin esasen 14. yy. yerine bir 21. yy. okumasını öngördüğü de söylenebilir. Akay, çok sayıda oryantalist tabloyu canlandırdığı görüntüleri, Barbar Conan ve Kızılderili kopyalaması Orhan Bey’i, Zeyna kılıklı Bacıyan-ı Rum’u, bilinenin aksine -ters bir okumayla- ahlâkî çöküntü içerisinde resmedilen Ahilik kurumu, “stand-up” komediye iştiyakı bariz şehvet düşkünü Hacivat’ıyla göstermeci ve şekilci kalan bir çalışmaya imza atmıştır. Filmde, kullanılan her unsur bir başkasının yaratısının kopyasına dönüşür; içerikle biçimin tutmazlığı ve birbirine uzaklığı gözlemlenir; bütününe yayılan oryantalist bir bakışın egemenliği ve geleneksel seyirlik oyun düşüncesinin felsefî zemininden uzaklığı göz doldurmaktan (!) öteye geçemez. “Sinemacıyı yalan söylemekle kınamak söz konusu olamaz, çünkü sanatını meydana getiren şey bu yalandır; fakat bu yalana artık hâkim olamaması, bu yalanla kendi kendini aldatması ve böylelikle gerçek üzerinde yeni fetihlerde bulunmayı engellemesi kınanabilir.” Filmde Hacivat ve Karagöz’ün göbek deliklerinin olmayışı, zahiren hiç yaşamadıklarının altını çizer. Geleneksel seyirlik oyunlarda can bulan ve günümüze dek gelen Hacivat ve Karagöz’ün, Akay’ın yorumuyla yapma bir kimliğe ve uzun vadeli yaşanırlıktan yoksun, eğreti öğelere bürünmesiyle kahramanların bu filmle öldürüldükleri argümanı öne sürülebilir. Göbek deliği üzerinden belki bir 21. yy. okuması daha gerçekleştirilebilir. Yeni doğanların göbek bağlarının -çocuk ileride o yönde istidat göstersin diye- okul, kütüphane, cami vs. gibi mekânlara gömülmesi Anadolu’da süregelen bir âdettir. Bu muamele, ebeveynlerin çocukları hakkındaki dileklerinin, dualarının somut bir temsili işlevi görür. Peki böyle bir gelenekten geliyorsanız ve göbek bağınızın nereye gömüldüğü bir türlü hatırlanmıyorsa hâliniz ne olacak? Ya göbek bağınızın nereye gömüldüğü hakkındaki rivayetlerden birini seçeceksiniz ya da bir yere aitlik fikrinden, uzaklaşacaksınız. Hep o hastalık: Oryantalist bakış! Aidiyetsizlik hissinin sonradan getireceği yıkımlar ve marazî hâller ihmal edildiğinde, ikinci seçenek kalıcı değilse de kurnazca bir çözüm addedilebilir. Bu, gelenek ve modern, Doğu ve Batı, Müslüman kimlikle Batılı kimlik arasındaki çizgide durmadan gidip gelen tipik Türk insanının, nereye ait olduğu sorusunun cevabını bulamayışının yarattığı karmaşayla ürettiği hınzırca ve kısa vadeli bir çözüm olabilir mi? Zor bir soru. Ezel Akay film öncesi bir röportajında şu sözleri dile getirir: “Oryantalistlerin en büyük kusuru, zamandaş olmayan unsurları bir araya getirip masalsı bir dünya yaratmaları. Çok gerçekçi resim yapıyorlar; ama öyle öğeleri bir araya getirip öyle bir Doğu sunuyorlar ki sonuçta ‘Doğu bu kadar da güzel değil’ eleştirisine maruz kalıyorlar. Biz filmde yaklaşık 60-70 eseri canlandıracağız. Kostümler, dekorlar ona göre kuruldu. Böyle bir tercih yapmamın sebebi de tabloların masalsı olmaları.” Bu sözler Akay’ın düştüğü karanlığa bağlılığını ve bile isteye yeltendiğini gösterir. Acaba esaretine sebep, bu karanlıktan göz alıcı şeyler üretebilmenin çekiciliği midir? İşaret edilen aksaklıkları yalnızca Ezel Akay’ın sorunu olarak görmek elbette mümkün değil. Bu minvalde arada kalmışlık hissiyatından uzaklaşıp “aynayı, bize bakan Batı’ya değil kendimize -Doğu’ya- çevirirsek ortaya çıkan nasıl bir film olur” sorusu netlik kazanır. Özgün bir “Türk sineması” geleneğinin hâlâ oluşamamasının nedenlerinden biri de bu değil midir? “Bu dilde, görüntünün önemi her şeyden önce gerçeğe kattığıyla değil, gerçekte ortaya çıkardığıyla belirlenir.” Akay, şüphesiz son filmiyle Türk toplumuna kültürel mirasını hatırlatmıştır. Fakat Karagöz’ün adını ilk kez duyacaklar, beyazperdede izledikleri bu Karagöz ve Hacivat’ın geçici/arızî varlığıyla tanışıp kalıcı/zatî yanından yoksun kalacak ve asıl miraslarından uzaklaşacaklardır. Peki Küşteri’nin araladığı perdeyi şimdiye dek aralayamayışımızın nedeni, gölgenin ardındakine doğru derinleştikçe kendimizin, kimliğimizin açığa çıkmasından korkumuz olabilir mi? |
TÜRKİYE, KAFKASYA ENERJİ KORİDORU'NDA KİLİT ÜLKE KONUMUNDADIR 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika'nın iki büyük şehrine düzenlenen insanlık dışı terör saldırılarının ardından, Orta Asya sıcak çatışmalara sahne olmaya başladı. Bu çatışmalar Afganistan ile başladı, ancak bütün Orta Asya siyasetini çok ciddi şekilde etkiledi. Bu nedenle de Kafkasya'da son haftalarda daha da şiddetlenen çatışmaların bu gelişmelerden bağımsız olduğunu düşünmek çok büyük bir hata olacaktır. Son gelişmeler Kafkaslar'ın çok birçok ülkeyi kapsayan geniş bir savaşa gebe olduğunu göstermektedir. Yaygın olan düşünceye göre, Çeçenistan'da yıllardır devam eden çatışmalar bu kez Gürcistan'ı da içine alan bir savaşa dönüşecektir. Bu savaşın sonunda da Kafkaslar'da güç dengelerinin değişeceği açıktır. Son günlerde yaşanan olaylar da bu şüpheleri doğrular niteliktedir. Kafkasya'ya Olan İlginin Nedenleri http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/000001.jpg Avrupa ile Asya'yı birbirinden ayıran sınır bölgesi sayılan Kafkasya Türk-İslam tarihinde çok önemli bir yere sahip bir bölgedir. Kafkasya bölgesini şekillendiren doğal sınırlar, aynı zamanda bu iki kıtanın sınırlarını oluşturur. Tarihte Asya'dan Avrupa'ya yapılmak istenen bütün askeri harekatlar Kafkasya üzerinden yapılmıştır. Günümüze kadar bir çok büyük devlet, sınırlarını bu coğrafyaya dayandırarak, doğal bir savunma barikatına sahip olmak istemiştir. En eski dönemlerden itibaren Kafkasya'ya hakim olan devletler doğu ve batı medeniyetlerini bağlayan birer köprü konumuna gelmişlerdir. Orta ve batı Avrupa ile Ön Asya arasındaki ticari ve kültürel alışverişi sağlıyor olması Kafkasya'nın önemini daha da artırmıştır. Bütün bunlar bölgenin yüzyıllar boyunca çok değişik milletlerin işgaline uğramasına ve böylelikle de çeşitli medeniyetlerin gelişmesine sebep olmuştur. Doğal zenginliklere sahip olması ve coğrafyası sebebiyle Kafkasya, her zaman bir çatışma ortamı olmuştur. Bölgeyle ilgili olan devletler de buradaki siyasi istikrarsızlığı desteklemişlerdir. Bu durumun tek istisnası Osmanlı Nizamı'nın bölgeye hakim olduğu dönemdir. Kafkasya, Osmanlı hakimiyetinin hinterlandıdır. Osmanlı siyasi anlayışının bölgeye hakim olduğu dönemde, coğrafi şartlarla bölünmüş olan etnik yapıda asla bir sorun yaşanmamış, aksine bölgede halkları, Devlet-i Aliye'yi oluşturan en temel unsur olmuşlardır. Bu bakımdan bölgenin Türk tarihinde çok farklı bir yeri vardır. Bugün ise bölge, doğal bir geçiş yolu olma özelliğiyle gündeme gelmektedir. Orta Asya'dan Batı'ya Uzanan Enerji Hattı http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/01lll.jpg Sanayi Devrimi 19. yüzyılın ilk yarısında kömürle çalışan buharlı makinaların kullanılması ile başlamış ve dünya tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur. Makinaların üretimdeki öneminin anlaşılmasıyla, kömüre alternatif olabilecek güç ve enerji arayışlarına girilmiştir. Bu arayış, yüzyılın sonlarında petrolün keşfiyle son bulmuştur. Çok kısa zamanda ticari yönünü kat kat aşan bu yeni enerji alanı, dünya siyasetini etkileyen bir konum almıştır. Petrol sahalarının büyük bölümünün, onu ilk kullanan Batılı devletlerin sınırlarının dışında kalması da, mücadelenin çok daha büyük alanlara taşınmasına neden olmuştur. Hatta Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli sebeplerinden biri arasında da aynı konu bulunmaktadır. Bugün dünya üzerindeki petrol kaynaklarının belli başlı iki sahada bulunduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi Ortadoğu'daki petrol havzaları, diğeri ise Ortaasya'dır. Orta Asya'daki petrol kaynaklarından, Avrupa'ya petrol sevkiyatı uzun bir işlemdir ve petrolün ihtiyaç duyulduğu pazarlara ulaştırılması da önemli bir sorundur. Gerçekten de sanayileşmiş ülkeler açısından, enerji güvenliğinin sağlanması vazgeçilmez bir durumdur. Enerji kaynaklarıyla tüketim merkezlerini buluşturan boru hatları, geçtiği güzergahları da önemli hale getirmektedir. Bu işlemin yapıldığı güzergahı elinde tutan devlet, çok büyük bir askeri ve ticari gücü elinde tutuyor demektir. Kafkasya'nın önemi, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kafkasya 20. yüzyıla kadar doğudan batıya uzanan kürk ve ipekyolu ticaretinin ana güzergahıydı. 20. yüzyılda ise onların yerini petrol aldı. Enerji kaynaklarının egemenliğine dayalı bir siyasi anlayışın dünya siyasetine yerleşmesiyle, Hazar havzası ve Orta Asya'dan Avrupa'ya nakledilen doğalgaz ve petrolün, enerji koridoru niteliğine bürünmesi, önemini artırmıştır. Kafkasya'nın bir petrol havzası olmasının yanı sıra Basra Körfezi'ni de kontrol eden jeopolitik bir konuma sahip olması önemini daha da artırmaktadır. Kafkasya'daki Çatışma Alanları Yakın tarih boyunca Kafkasya üzerine yapılan mücadeleler, Osmanlı ve Rus Devletleri tarafından bir çok kereler tekrarlanmıştır. Kafkasya'nın önemini kavrayan Rus Çarlığı dış politika stratejilerini bu gerçeğe göre yapmıştır. 1917 yılında SSCB'nin Dünya siyasetine girmesiyle bu strateji de aynen devam etmiştir. Kafkasya, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından hemen sonra, dünya üzerindeki en karışık bölgelerden biri olmuştur. Bugün bir bütün olarak Kafkasya'ya bakıldığında üç çatışma alanı dikkat çeker. Bunlar Ermeni-Azeri, Gürcü-Abhaz-Rus ve Çeçen-Rus sıcak çatışma alanlarıdır. Rusya Federasyonu'nun içinde kalan Kuzey Kafkasya'da Moskova'nın hakimiyetinden kurtulma yönünde bir hareket başlamış ve bu, Çeçenistan'da görüldüğü gibi bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştür. Rus-Çeçen savaşı halen etkinliğini sürdürmektedir. Güney Kafkasya ise, biraz daha farklı olarak bölgesel ve etnik çatışmalara tanık olmaktadır. Bunun en güzel örneği içinde bulunduğumuz günlerde Gürcistan'da yaşanan olaylardır. Bu arada, bağımsızlığına kavuşmuş Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki mücadeleler de devam etmektedir. Çatışmalar Neden Son Bulmuyor? Çeçenistan ekonomik gücünü petrolden almaktadır ve Orta Asya'dan uzanan enerji koridorunun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu durum bu küçük ülkeyi Rusya açısından vazgeçilmez yapmaktadır. Petrol ve gaz yollarını denetlemek isteyen bir ülke için Grozni'nin, Orta Asya ve Azerbaycan'dan Karadeniz'e geçiş yolunun üzerindeki en stratejik nokta olduğu bilinmektedir. Rusya'nin Çeçen savaşının temelinde de, Grozni'yi kaybetmemek düşüncesi yatıyor. 1994 yılından itibaren başlayan sıcak çatışmaların bugün hala devam ediyor olması da bunu kanıtlamaktadır. Son günlerde gerçekleşen çok önemli bir gelişme de, Rusya'nın savaşla alamadığını, masada kazanmaya çalışıyor olmasıdır. Bütün Dünya'nın teröre karşı şiddetli bir savaş açtığı şu günlerde Çeçenistan'daki bağımsızlık hareketi de bu kapsama sokulursa, bu işten en karlı çıkan Rusya olacak. http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/001ll.jpg Çeçenistan sorunu bu şekilde çözülmeye çalışılırsa, çatışmaların giderek büyüyeceği ve Kafkasya'yı saracağı çok açık olarak gözüküyor. Olayların, enerji koridorunun ikinci ayağı olan Gürcistan'a da sıçrayacağına kesin gözüyle bakılıyor. Daha şimdiden Bakü - Ceyhan hattının geçiş yolu olan Gürcistan'da sorunlar başlamış durumda. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki sorunlar ise yıllardan beri devam ediyor. Burada dikkati çeken nokta; Rusya'nın 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Kafkas Devletleri'nde çıkan karışıklıkları fırsat bilerek bölgedeki etkinliğini arttırma arayışında olması. Bu devletlerin tamamı, aralarındaki kültürel, etnik ve dini farklılıklara rağmen, Osmanlı Devlet sisteminin altında yüzyıllarca beraber yaşamışlardır. Osmanlı Nizamı'nın bölgeden çekilmesiyle başlayan çatışmalar ise durmaksızın devam ediyor. İşte, Osmanlı Devleti'nin doğal varisi Türkiye, bu çatışma bölgesinin tam ortasında, jeostratejik bir konuma sahip ve "enerji koridoru"nun "kilit ülkesi" konumundadır. Kilit Ülke: Türkiye Enerji koridoru olan coğrafyaların siyasi istikrarı, enerjiyi üreten ve tüketen ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Petrol ve doğalgazın üretimi için güvenlik ve istikrara ne kadar ihtiyaç varsa, onun tüketicisi olan gelişmiş ülkelere ulaştırılmasını sağlayan ülkelerin iç politik istikrarı da o kadar önem taşımaktadır. Türkiye, enerji kaynakları son derece zengin olan ülkelerle sınır durumundadır. Dünya üzerindeki ispatlanmış petrol ve gaz rezervlerinin dörtte üçü Türkiye'nin çevresindedir. Doğalgaz ve petrol rezervi zengini olan Ortaasya ve Ortadoğu ülkeleri ile enerji ihtiyacı olan sanayileşmiş Batı ülkeleri arasında, Anadolu yarımadasının en güvenli koridor olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu da Türkiye'yi 21. yüzyılın "enerji koridorunun anahtarı" yapmaktadır. Doğal geçiş kapısı olma özelliğine sahip olması, ülkemize ekonomik daralmayı aşma fırsatını da sunmaktadır. Osmanlı'nın mirasçısı olan Türkiye Kafkaslar'da istikrarı sağlayabilecek tek ülkedir. Bölgeyle olan etnik, dil ve kültürel bağları halen devam etmektedir ve Kafkas halkları da Osmanlı Nizamı'nın bölgede sağladığı güven ve huzur ortamına özlem duymaktadırlar. Bunların yanısıra Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da çok ciddi rakamlarda Çeçen, Gürcü ve Abhaz asıllı vatandaşımızın yaşadığı düşünülecek olursa bölgedeki gerginliğin çözümünde Türkiye'nin çok aktif bir rol oynamasının gerekliliği daha iyi anlaşılır. |
Bu bir fiyaskodur Lafı hiç dolaştırmadan söylüyorum: Hafta içi yaşanan kanlı Danıştay saldırısı sonrasında yapılan bazı yayınlar, kelimenin tam anlamıyla bir fiyaskodur. İzninizle sebeplerini sıralayayım: Araştırmacı gazetecilik nerede? 1) Medya her olayın önce aslıyla ilgilenmelidir sonra faslıyla. Olay nedir? Önce bu soru sorulur olayın fail(ler)i araştırılır, olayın örgütlü mü, münferit mi olduğuna bakılır, bizzat ya da dolaylı azmettiriciler mercek altına alınır... Oysa Türk medyası hain saldırının hemen ardından meseleye siyasî açıdan baktı ve hükmünü verdi. Daha ilk dakikalardan başlayarak “laikliğe yöneltilmiş saldırı” hükmünü verince, olayın hiçbir detayının önemi kalmıyor. Yargı mensuplarının duygusal açıklamalar içinde -hiçbir hukukî delile bakmaksızın- kanaatlerini söylemesine belki bir bir anlam vermek mümkün; ancak aslî görevi olayları araştırmak olan medya mensuplarına ne oluyor? Ne oluyor ki araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik rafa kaldırılıyor, olay tamamıyla siyasî bir mecraya hatta husumet dolu bir hesaplaşmaya kayıyor?.. Bu seferki cinayet farklı 2) Uğursuz eller tarafından işlenen ve laik-anti laik çatışmasını kışkırtan silahlı eylem ilk defa yaşanmıyor bu ülkede. Yalnız bu sefer çok farklı! Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetlerinde olayın failleri olay esnasında yakalanamamıştı. O yüzden alçak saldırıların üzerinden sis perdesi bir türlü kaldırılamadı. Ancak, şükürler olsun ki, bu sefer katil kaçamadı. Medya ile ilgili; hatta yargı ve siyasetle ilgili, hayal kırıklığı da bu noktada başlıyor; bazı insanlar caninin kimliği, kullandığı silah, teknik takip sonucu elde edilen bilgiler vs. ile hiç mi hiç ilgilenmiyor. Neden? Gerçekten soruyorum neden? Çünkü biz gazetecilerin görevi menfur bir cinayet üzerinden kamuoyu oluşturmak, birilerini yıpratmak, birilerini yüceltmek, kamplaşmaya destek vermek değil! Ortada feci bir cinayet var; önce olayın bizzat kendisi ile ilgilenmemiz gerekir; aksi takdirde hadise başka bir mecraya kayar; nitekim kaymıştır... Meslekî duyarsızlık 3) Bizim medya değil midir ki daha önce işlenen siyasî cinayetlerden bahsederken “hâlâ aydınlanamamış suikastlar” deyip efkâr dağıtan. Şimdi suçüstü yakalanmış caniyi iç sayfalarda üfürükten ayrıntılar arasına atmayı denemenin anlamı ne? “Gelin önce olayın kendisini çözelim; sonra bunun arkasındaki bütün güçlere karşı laik-anti laik demeden hep beraber mücadele edelim” denemiyor; bu durum sadece siyasî bir tehlike işareti değil, meslekî bir duyarsızlıktır... Bunun faturası 28 Şubat’tan daha ağır olur... Canlı yayınlarda büyük hatalar 4) Umarım bu ülkenin üniversiteleri, en azından iletişim fakülteleri, araştırma gibi varlık nedenlerinden tamamen kopmamıştır da geçen hafta yaşanan canlı yayın faciasını masaya yatırma zahmetinde bulunur. Önce “iki ölü”, ardından “bir ölü”, daha sonra “hepsi ağır yaralı” şeklinde verilen bilgilerin sıcak habercilikle ilgisi yok. Haber kanalları böyle basit hatalara boyun eğmez; eğmemeli. Çünkü halk onları daha ciddi, daha haberci, daha gazeteci olarak görüyor ve daha çok güveniyor. Kendin pişir kendin ye denemez ki 5) Haber kanallarının yanlışı sadece alelacele bilgi vermekten kaynaklanmıyor. Bir olayı hep aynı dünya görüşünden insanlarla açıklamak, gücünü çoğunluktan alan bazı haber kanalları için kötü bir imaja neden oldu. Bazı kanalların durumu daha da ilginç bir görüntü arz ediyordu. Aynı grubun gazete yöneticileri, çoğunluğu kendi kanallarında olmak suretiyle turnikeye girmişti adeta. Farklı isimler, farklı gazeteler ekrana yansıyor gibiydi; ancak aslî durum hiç de öyle değildi: Değişik mecralardan değişik isimler vasıtasıyla sınırlı bir görüşe yer veriliyordu ve maalesef o görüş kendi içinde kapalı devre bir söylem geliştirmişti; karşıt tezi dinlemeye bile tahammülleri yoktu... Yayın yöneticileri bu kadar asabi olamaz 6) Olayın vahametini görmezden gelme hıyanete iştiraktir, başka bir şey değil; ancak böyle bir durumda yayıncı sorumluluğu soğukkanlı kalmayı mecbur kılar. Ne var ki menfur saldırı sonrasında bazı yöneticiler, fevkalade asabi, fevkalade agresif, fevkalade hırçın bir halet-i ruhiyenin içindeydi. Adeta “mesele budur, bunun ötesinde düşünmek hıyanet-i vataniyedir” diyecek bazıları. Vallahi hiç kimse kusura bakmasın; bu millet, sosyal çatışmayla sonuçlanan dolduruşlara vaktiyle çok geldi ve çok ağır faturalar ödedi. Daha önceki meçhul cinayetlerin arkasında karanlık güçler vardı; çok büyük bir ihtimalle aynı güçler Danıştay’ı kana buladı. Olayın aslını en ince ayrıntılarına kadar incelemek varken, meseleyi o meş’um aşiret kavgasına indirgemenin gazetecilik sorumluluğu ile uzaktan yakından ilgisi yok! Cenaze törenine yaklaşım yanlış 7) Cenaze töreninde protestonun tadı kaçmıştır; bunun aksini iddia etmek, ideolojik bir körlüktür, başka bir şey değil. Devletin bakanlarına yapılan hakaret ve tartaklamaya varan kötü muamele sadece o insanlara oy verenleri değil, demokrasinin kendi değerlerini de rencide etmiştir. Sonra nedir o ölçüsüz öfke? Bu tür davranışlar sandığa gidildiğinde AK Parti’yi büyütür; halk cevabını nazik tepkilerle sandıkta verir. Hükümetin Danıştay’ın kabul edilemez başörtüsü kararını eleştirmesi öfkeye neden oldu diyelim; o zaman ANAP lideri Erkan Mumcu’ya, hatta son aylardaki ahvalinden hiçbir anlam çıkaramadığım CHP lideri Deniz Baykal’a ve diğer hükümet dışı insanlara gösterilen kaba protestonun anlamı ne? Olayın bir başka tarafı daha var: Siyasetçilerin tamamını yuhalayan kalabalık, askeri alkışlayarak bir başka mesaj vermeye de yelteniyor. Aslında anti demokratik bir tepki verirken kendini suçüstü yakalatmış oluyor. Bu ucuz numarayı Türk ordusunun yutmayacağı da bellidir; zira geçmişteki demokrasi düşmanları da TSK’yı alkışladı. Daha sonraki dönemlerde ordu düşmanlığı yapanlar da hep aynı zümreler olmuştur... Medya bu çarpıklığı da yakalayamadı; hatta bu karmaşık durumdan umut derlemeye kalktı, içten içe sevindi bazıları… Bazı yazarların yazı miadı dolmuş 8) Açık söylüyorum; bazı köşe yazarlarının yazı miadı dolmuş. Olayların tamamına soğuk savaş döneminin parametreleriyle bakılabilir mi Allah aşkına! Her şeyi ideolojik bağnazlıkla değerlendiren, gazetecilik ile tetikçilik arasında hiç fark görmeyen insanların artık bu mesleği bırakması gerekiyor. Onlar mesleği bırakmazsa meslek onları bırakacak çünkü. Olayların aslını anlamak için gazeteciliğin âlâsını yapan -en azından yapmak için çırpınan- meslektaşlarını kendi önyargısına hizmet etmiyor diye aşağılamaya yeltenen adamı kamu vicdanına havale etmek gerekiyor; çünkü başkasına hakaretle bir yere gelen kişi, meslekî zekâsının dumura uğradığını fark etmese bile bilgi toplumunun bağrında yetişen yeni nesiller, artık önyargıyla dolu palavralar ya da servis edilmiş bilgi kırıntılarını değil, araştırılmış soruşturulmuş gerçekleri okumak istiyor. Artık halkı oyalamak eskisi kadar kolay olmayacak, bundan emin olun... Geçen haftadan ders çıkarılmazsa... Toparlayacak olursam; menfur Danıştay saldırısının üzerinden daha üç-beş gün geçince anlaşıldı ki işin içinde kirli işler var. Birileri Türkiye’yi karıştırmak istiyor. Bu meş’um amaç için kurulmuş çok sayıda çete var bu ülkede ve bu çetelerin ucu tahmin edilemeyecek yerlere kadar uzanıyor. Psikolojik harp teknikleriyle halkın bir bölümü, diğer bölümüne karşı kışkırtılıyor. Buradan sonuç alınamazsa bu kitlelere verilen roller değişir, bu sefer diğer bölüm kışkırtılır. Böyle bir döneme girildi. Medya bu olaydan kendi payına düşen ibret dersini almak zorunda. Üzülerek belirtmek zorundayım ki; bazı medya kuruluşları kamuoyuna arz edilen çirkin senaryoyu gazetecilik tecessüsüyle sorgulayacağına, o senaryonun öngördüğü, hatta dayattığı rolü severek kabullendi. Vakit Gazetesi’nin Danıştay üyelerinin resmini basması elbette yanlıştı; en azından karanlık güçlerin kullanmasına müsaitti. Gazetenin o amaçla bunu yapmadığına inanıyorum; ancak bu korkunç riski görmeliydiler. Daha önceki yaşananlardan ders çıkarması gerekiyordu gazetenin. Çünkü siz o niyetle yapmasanız bile, birileri sizin verdiğiniz malzemeyi komplo için kullanabiliyor... Tam 28 Şubat’ta alınan yara sarılmaya çalışılırken medyanın yeniden anti demokratik bir ilişkiye girmesi herkese, en çok da medyaya zarar verir. İlk birkaç gün yapılan yayınların menfur saldırının arkasındaki karanlık emele hizmet edip etmediği bir kere daha düşünülmeli! Hiç olmazsa bu sefer şeytanın bacağı kırılmalı, medya oyuna gelmemeli... Görünen o ki, benzer provokasyonlar tekrarlanabilir. Medya bu kadar tezcanlı ve önyargılı olunca tahribat da büyük olur ve buna sebep olanlar tarih karşısında hesap veremeyecek hatalar yapıyor. Umarım bu fiyasko muhtemel komploları önleyecek bir tecrübeye dönüşür... |
Kurşun laikliğe değil, AK Parti’ye sıkıldı!.. Türkiye yine “aşina” olunan bir sürece itiliyor. Bu sürecin asıl önemli tarafı ise toplumun belli bir kesiminin anında harekete geçmiş olması. Bir tür “laiklik gösterisinin” inşası olan bu türden eylemlerde rol alan aktörlerin irdelenmesi son derece önemli. Özetle, karşımızda incelenmesi gereken “labaratorik bir olay” var. Özellikle basının büyük kesiminin tavrı ise tam bir içler acısı. Buna ek olarak devletin kimi kurumlarının da hemen bu olaydan “rant” elde etme çabasına girmesi, Türkiye’deki istikrarın çok hassas olduğu bir dönemde bu olayın vuku bulması, her an daha büyük bir depreme maruz kalabileceğini de gözler önüne seriyor. Bu süreci başlatanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız halde “olayın” yeri ve olayın basın ve kimi kurumlar tarafından kullanılması, eylemlerin amaç ve hedefleri hakkında bize ciddi ipuçları veriyor. Saldırıda asıl hedef AK Parti hükümeti... Açıkça görünen şudur: Olayın hedefi laiklik değil, hedefi genelde demokrasi, özelde ise AK Parti’dir. Genel amaçtan özel amaca doğru bakıldığında, olaylara ilişkin hedeflenen kimi kurumların güç kaybetmesine neden olan demokratikleşmeyi laiklik adına geriletmek ve AK Parti hükümetinin “meşruiyetini” sorgulamaktır. Danıştay saldırısı sonrası gelişmelerde seçimle meşruiyet kuramayanlar “silah” ya da “korku”larla meşruiyet kurma çabasını yeniden eyleme dönüştürmüşlerdir. Tarihte “şeriat elden gidiyor!” diyerek isyan eden, Osmanlı Devleti’ndeki dönüşüme engel olmak isteyen “tutucu” kesimler, şimdilerde “laiklik elden gidiyor!” diye yarattıkları hezeyanla yeni Türkiye’nin dönüşümüne engel olmak istiyorlar. Kısacası, bugün ülkedeki ciddi dönüşümden rahatsız olan kesimlerin laiklik söylemiyle bu süreci sekteye uğratma çabaları devam ediyor. Tabii ki burada sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de laiklik niçin bir gerilim alanıdır? Bu gerilimin tarihsel arka planında kimler vardır ve bugün bunun devamını sağlayanlar kimlerdir ve amaçları nedir? Laiklik gitgide Türkiye’de kendine has bir özellik almaya başlamıştır. Bence bu kavram sosyoloji ve siyaset biliminde ele aldığımız “secularism” kavramından kayarak çok farklı bir ideolojiye dönüşmüş durumdadır. Bugün için Türk laikliğinin temel özelliği “güvenlikleştirilme”dir; bunun yanında laiklik “halka rağmen” bir azınlık rejimine ve bir siyasal “kimliğe” dönüşmüştür. Türkiye’de “laik/lik/çi” diye bir kimlik üretilmiştir. Amerika veya başka demokratik ülkelerde laiklik “dinsel kurumlarla devlet arasında bir duvar örülmesi” şeklinde algılanır. Ne din devlete, ne de devlet dine müdahale eder. Ama dindar insanlar yönetime katılır. Kimi dini söylemler hem kamu hem siyaset alanındaki tartışmalarda yerini bulur ve bu durum demokrasilerin de gereğini teşkil eder. Ülkemizdeki laiklik ise hem dini kamusal alandan kovar, hem de dini devletin ihtiyaçlarına uygun şekilde düzenler. Demokratikleşme süreciyle beraber hem dindar siyasetçilerin varlığı hem de laiklik anlayışının ‘din ve vicdan özgürlükleri’ şeklinde yorumlanması Türkiye’deki “laiklik rejimi”ne sorun yaratmıştır. Rejim ise dindar siyasetçileri ve söylemleri “illegalize” ederek çözüm bulmuştur. Bulunan çözüm ne yazık ki demokratik olmamış ve sandıkla gelen meşruiyet bu rejimin çözümünü etkisiz kılmış ve her zaman din ve vicdan özgürlüğü yönünde genişleme talepleri, rejim tarafından “güvenlik” sorunu haline getirilmiştir. Laiklik üzerinden yürütülen iktidar savaşı Anayasa ve diğer mahkemelerin laiklik yorumları son derece “sığ ve anti-demokratiktir”. Ortaya çıkan demokratik talepler, sürekli olarak rejimin “güvenliği” ekseninde ele alınmış ve demokratik oluşumlar rejim karşıtı hale getirilmiştir. Türkiye’deki siyasetin demokratikleşmesi ve düşünce özgürlüğünün gelişmesi için radikal ve uluslararası normlara uygun bir laiklik tanımı gerekmektedir. Dini kamusal alanda yasaklayan ve kamusal alanı “polisin olduğu her yer” şeklinde tanımlayan bir anlayış, gerilim üretmeye devam edecektir. Bugünkü bunalımlarımızın temelinde laikliğin, rejimin güvenlik ideolojisine dönüştürülmesi fikri vardır. Özellikle bu tür laiklik anlayışının koruyucusu olarak kendilerini ilan eden kimi kurumlar ne yazık ki halk nezdinde büyük bir meşruiyet bunalımı içindedirler. Daha kaygı verici olan ise ülke güvenliğinden sorumlu olan kurumların kendilerini rejim güvenliğinden mesul hissetmeleri; yine adalet dağıtmakla görevli olan yargının ise rejimin güvenliği adına son derece “politize” olmalarıdır. Yargı demokratikleşmenin ve özgür düşüncenin güvencesi değil, aksine kısıtlayıcısı olmuştur. Uluslararası alanda yapılan birçok çalışmada da Türk yargı sisteminin ‘niçin’ yasakçı olduğunun sebepleri irdelenmektedir. (Örneğin son iki yılda çıkan 4 bilimsel makale, Mısır ve Türkiye’de yargının rollerini karşılaştırmaktadır. Makalelerdeki temel soru şudur: Mısır’da yargı sistemi daha özgürlükçüyken, Türkiye’deki yargı neden daha yasakçıdır?) Ne yazık ki Türk yargı sistemi ciddi bir kriz içindedir. Yargı kendisini rejimin güvenliğinden sorumlu hissederek demokratik oluşum ve söylemleri “illegal” alana itmekte ve asli görevini yerine getirmemektedir. Bu durum uzun dönemli istikrar ve halkın devlete güveni açısından oldukça sorunludur. 28 Şubat sürecinde büyük bir meşruiyet kaybına uğrayan kurumların son derece dikkatli olmaları gerekmektedir. Danıştay’daki eylemin asıl amacı demokratik oluşumu önlemekti. O kurşun Sayın Sezer’in açıklamasının tersine, laikliğe değil, demokrasiye ve AK Parti’ye sıkıldı. Ne yazık ki eylemciler, bütün devlet kurumlarını kendi eylem planlarına dahil ettiler. Burada komplo aramak doğru değildir. Asıl düşünülmesi gereken şudur: Devletin kurumları bu eylem planına katılmaya bu kadar mı “hazırdı”lar? Psikolojik bu “hazır” olmanın arkasındaki sosyo-siyasi anlam haritasını (cognitive map) iyi okumak gerekir. Toplumsal barışı bozmak isteyen eylemciler, kimi devlet kurumlarıyla hükümet arasındaki güven sorununu çok iyi okuyor ve bu kurumların laiklik adına eylem planlarına katılmaya “hazır” olduklarını çok iyi biliyor ve ona göre hareket ediyorlar. Kısacası, Türkiye’nin laiklik anlayışı sadece demokrasimiz için değil, ülke güvenliği için de bir “güvensizlik ideolojisine” dönüşmüştür. Laikliğin bu şekilde toplum-devlet; hükümet-yargı çekişmesine dönüştürülmesi belki de en önemli sorunumuzdur. Yapılması gereken, laiklik anlayışının gerilim alanı olmaktan çıkarılması ve laiklik kavramının ve uygulamalarının uluslararası normlara uygun hale getirilmesidir. Ancak, kimi devlet kurumları ve özellikle muhalefet bu olayı “ranta” çevirme çabalarında büyük bir prestij kaybına uğradı. En kötüsü de kimi komplocuların, bu kurumların ani çıkışlarına bakarak, bunları halka eylem planının birer parçası şeklinde göstermeleridir. Başta hükümet ve aklıselim düşünenler komplo teorilerine değil, akla ve doğrulara kulak vermelidir. Gerçek olan şudur ki, AK Parti bu olaydan “mazlum” ve “haklı” çıkmıştır. Devlet kurumları birilerinin arka bahçesi mi? Sokaktaki gösterilere kimi devlet kurumlarının katılması ve olayı laiklik sorunsalına indirgemeleri o kurumların yıpranmasına ve geniş halk kitleleri nezdinde niyetlerinin sorgulanmasına neden olmuştur. 28 Şubat sürecinde büyük meşruiyet kaybeden Türk ordusunun sokağın sesine göre değil, ülkenin istikrarına göre hareket etmesi ise herkesin beklentisidir. Saldırı eylemcilerinin sadece kimi devlet kurumlarının değil, basının da kendi eylemlerine katılmaya “hazır” oldukları varsayımına göre plan yapmış olmaları, Türk basını açısından ciddi anlamda üzüntü vericidir. Basının büyük kısmı hâlâ ideolojik çerçeveden haber üretmek ve halkı yönlendirmek çabası içindedir. Bu hem demokrasinin hem de sivil toplumun güçlendirilmesi açısından son derece olumsuz bir gelişmedir. Sonuç itibarıyla Türkiye’deki istikrar laikliğin, demokratik söyleme göre yeniden yorumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Laiklik savunuculuğunu kendilerine misyon edinen kurum ve kişilerin öncelikle kendi anlam haritalarını yenilemeleri gerekiyor. |
Ege Denizi ve Kıbrıs* Ege: Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi'nden kaynaklanan, birbirleriyle bağlantılı bir dizi sorun bulunmaktadır. Türkiye, ortak bir deniz olan Ege'nin iki ülke arasında bir dostluk köprüsü oluşturması gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, bu anlayışla, Ege sorunlarının iyi niyetle, hakkaniyete uygun ve barışçı bir şekilde çözüme kavuşturulması amacıyla Yunanistan'a müteaddit kere diyalog çağrısında bulunmuş ve bu sorunlara bir bütün olarak müzakerelere dayalı kalıcı çözümler bulunması için çaba sarf etmiştir. Ege Denizi, kendine özgü coğrafi özellikleri olan ve Türkiye ile Yunanistan için eşit stratejik, ekonomik ve siyasî önemi haiz yarı-kapalı bir denizdir. Bu temel özellikler, iki ülkenin Ege'deki çıkarları arasında hassas bir denge kurulmasını ve idamesini gerektirmektedir. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'den kaynaklanan sorunlar; - Karasularının genişliği, - Kıta sahanlığının sınırlandırılması, - FIR sorumluluğunun kötüye kullanılması başta olmak üzere hava sahasıyla ilgili sorunlar, - Uluslar arası antlaşmaların hükümleri hilâfına Doğu Ege Adaları'nın silâhlandırılması, - Ege'de Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Coğrafi Formasyonlar (ada, adacık ve kayalıklar) ve Türkiye ve Yunanistan arasında Ege'de deniz sınırlarını belirleyen bir antlaşmanın mevcut olmamasıdır. Türkiye, bu sorunların başta müzakere olmak üzere BM Şartının 33'ncü maddesinde kayıtlı, üzerinde karşılıklı olarak mutabık kalınacak barışçı çözüm yollarıyla çözümlenmesi taraftarıdır. Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunlar, her iki ülke arasında çeşitli iş birliği alanlarında başlatılan diyalog sürecine dahil edilmemiştir. Bu sorunların, en kısa zamanda çözümlenmesi, bölgesel barış ve istikrarın güçlenmesine önemli bir katkı teşkil edecektir. Kıbrıs: Kıbrıs Adası iki farklı halkın; Kıbrıs'lı Türklerin ve Rumların ortak vatanıdır. Bugün Ada'da bu iki halkı temsil eden iki ayrı, eşit ve egemen devlet bulunmaktadır. Kıbrıs Türk ve Rum halklarının Ada'nın iki eşit sahipleri oldukları ve bu iki halkın ayrı "Self Determination" haklarının bulunduğu, İngiltere Hükümeti tarafından da, Ada üzerindeki egemenliğini bırakmasından önce, 1956 ve 1958 yıllarında yapılan açıklamalarla açıkça kabul edilmiştir. İngiltere'nin Kıbrıs'tan çekilmesi sonrasında, 1959 tarihli Londra ve Zürih, 1960 tarihli Garanti Antlaşmaları ile "Kıbrıs Cumhuriyeti"; Kıbrıs Türk ve Rum halkları tarafından bir ortaklık temelinde 1960 yılında kurulmuştur. Kıbrıslı Türk ve Rumların siyasî ve egemen eşitliğini, her iki halkın ortak yönetime eşit haklarla katılımını öngören bu ortaklık devleti uzun ömürlü olamamış, Ada'yı Yunanistan ile birleştirmek hedefi güden Kıbrıslı Rumlar tarafından, silâh zoruyla, 1963 yılında yıkılmıştır. Kıbrıs Türk Halkı, kurucusu olduğu devletin tüm organlarından ihraç edilmiş, Ada'daki Türkler, yıllar boyu acımasız saldırılara, katliamlara maruz kalmıştır. Soruna çözüm bulunması amacıyla, 1964 yılından itibaren uluslar arası girişimler yapılmış ve Ada'da BM Barış Gücü konuşlandırılmıştır. 1968 yılında da Ada'daki iki taraf arasında BM gözetiminde görüşme süreci başlamıştır. 1974 yılında Kıbrıs'ın ilhak edilme girişiminde bulunulması üzerine Türkiye, kurucu anlaşmalardandoğan garantörlük hakkını kullanarak Ada'ya müdahale etmiş ve böylelikle Kıbrıs Türk Halkı'nın Ada'daki varlığını sürdürebilmesini sağlamıştır. Geçen 36 yıl boyunca sürdürülen Kıbrıs sorununa çözüm arayışları halen bir sonuç vermemiştir. Bunun ana nedenini, Kıbrıs'lı Rumların, 1963 yılında kendileri tarafından yıkılan "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin hâlâ varolduğu ve tüm Kıbrıs üzerinde egemenlik hakkı bulunduğu iddiaları oluşturmaktadır. Oysa, 1963 yılında devlet organlarından dışlanmasıyla zaman içinde kendi öz yönetimini oluşturan Kıbrıs Türk Halkı; uluslar arası antlaşmalardan kaynaklanan temel hak ve statüsünü, siyasî eşitliğini, kendi kaderini tayin etme ve egemenlik haklarını korumuş, bilahare egemen iradesiyle, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'nin 1990 yılında "Kıbrıs" adı altında Avrupa Birliğine yaptığı tek yanlı ve yerleşik hukuk kurallarına aykırı başvuru da soruna yeni bir olumsuz boyut getirmiştir. Bu başvuru sonrasında AB'nin aldığı, GKRY ile tam üyelik müzakerelerini başlatma kararı, Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmaz tutumunu daha da kuvvetlendirmesine neden olmuştur. Bu durum, doğal olarak çözüm çabalarını güçleştirmektedir. Hâlihazırda, Kıbrıs'ta kalıcı ve adil bir çözüm yolunda en mantıklı ve yapıcı yaklaşımı KKTC Cumhurbaşkanı tarafından 31 Ağustos 1998 tarihinde ortaya sunulan konfederasyon önerisi oluşturmaktadır. Zira, bu öneri, Ada'daki gerçekler doğrultusunda, egemen eşitlik temelinde, Ada'daki iki tarafı ortak bir çatı altında birleştirmekte ve 1959-1960 Antlaşmaları'nın dayalı olduğu iç ve dış dengelerin sürdürülmesini öngörmektedir. |
BAŞARININ ANAHTARI SÜREKLİ EĞİTİM Bilgili olmak, hızla değişen teknolojinin içinde olmak hem kurumları hem de bireylerin başarısı için son derece önemli bir unsur. Bilgiyi devamlı yenilemek ise hızlanarak değişen dünyaya ayak uydurabilmek için kritik öneme sahip. İnsanlar artık edindikleri mesleklerle yetinemiyorlar. Devamlı kulvar değiştirmek mecburiyetinde kalıyorlar. Kendi kulvarlarında kalanlar için de değişimi yakalamak vazgeçilmez bir zorunluluk... Artık hiçbirimiz ben şu konuda eğitildim, böyle devam ederim demek lüksüne sahip değil. Gelişen teknoloji ömrümüzü uzatıyor ve iş piyasasında daha uzun kalıyoruz. Yeni yetişen nesiller yeni bilgilerle donanmış geliyor ve amiyane tabiri ile “arkadan bastırıyorlar.” Kendimizi hep yenilemeye mahkumuz. Şirketler ise çalışanlarını eğitmek, tekrar tekrar eğitmek mecburiyetinde. Sürekli eğitim bütün dünyanın gündeminde. Hatta, o kadar ki üniversiteler bu alana atılsınlar mı atılmasınlar mı diye önemli bir tartışma da başlamış durumda. Konuya karşı olanlar sürekli eğitimin üniversitenin esas işlevlerinden uzaklaşmasına neden olacağını ve getirisi ne olursa olsun uzak durulması gerektiğini ileri sürüyorlar. Üniversiteler sürekli eğitime sahip çıksın diyenler ise azalan devlet sübvansiyonları çerçevesinde sürekli eğitimi gelir açısından bir can simidi olarak görüyorlar. Konuya daha kavramsal bakanlar ise sürekli eğitimin değişen bir dünyada üniversitenin işlevleri arasında olduğunu, üniversitenin esas (core functions) işlevlerini aksatmayacağını, hatta üniversiteleri meslek okuluna dönüşmekten kurtaracağını ve dolayısı ile esas işlevlerini günün şartlarına daha rahatlıkla uydurabileceklerini ileri sürüyorlar. Kendi görüşüm bu sonuncu görüşe yakın. Tartışmanın neresinde olursanız olun kesin olan üniversitelerin ve diğer eğitim kurumlarının kendilerini bu duruma adapte etmekte pek esnek olamadıkları. Bu nedenledir ki özel sektör sürekli eğitim konusunda üniversite dışı çözümler üretmeye bütün dünyada başladı. Batı Avrupa ve ABD ile karşılaştırıldığında sürekli eğitim ülkemiz için belki daha da önemli bir konu. Üniversitelerimiz ve yüksek eğitim sistemimiz her ne pahasına olursa olsun kabil olduğu kadar fazla gencimize bir diploma (nasıl olursa olsun, hangi diploma olursa olsun) verebilmek amacı üzerine kurulmuş. Bu nedenle sistem az eğitilmiş, yanlış eğitilmiş, istemediği iş alanlarında bulunan birçok genç üretiyor. Bu durumda tekrar eğitim söz konusu olduğu için ortaya çok önemli bir talep ve piyasa çıkıyor. Bu boşluk ya yüksek eğitim sistemi tarafından doldurulacak veyahut ta özel sektör veya uluslararası uzaktan eğitim sistemi kendi çözümlerini üretecektir. |
Sorunlar denizinde Türk-Amerikan ilişkileri Son üç yıldır, Amerikalı ve Türk yetkililerle uzmanlar Türk-Amerikan ilişkilerinde ardı arkası kesilmeyen yüksek nabız atışları ve harareti izleme gibi bir durum yaşadılar. Bunların büyük çoğunluğu hastanın sağlığı konusunda endişelendiler. Endişelenmeliler de. Her iki ülkenin de birbirine yakın bir tarihi var ve güçlü ilişkileri sürdürmekte önemli çıkarları bulunmaktadır ve bu hususlar ilişkiler için mükemmel bir dayanak sağlıyor. Yine de, Türk-Amerikan ilişkileri son on yıldır sorunlu bir şekilde gelişti. Bunda en büyük pay, -Türkiye ve Birleşik Devletler de dahil- dünyanın radikal bir biçimde değişmesi ve kolayca başa çıkılamayacak zor belirsizlikleri ve meseleleri yaratmasındadır. Her iki ülke de meçhul sularda fırtınaya tutuldu. Bunlar: Irak ve İran’dır. Türkiye’de Amerika karşıtı duygular bir kez daha yaygınlaşıyor ve AK Parti’nin ezici çoğunluğuna rağmen iç politik durum çalkantılı. Son cinayetler politik yaşamdaki kutuplaşmayı ve harareti artırdı. Türk ekonomisi iyi yolda, reformlar önemli! Türkiye nihai olarak ekonomik bir dinamizm gösteriyor, IMF’ye ve ABD’ye daha az bağımlı ve yabancı yatırım ilk kez böylesine akmaya başladı. İç siyasi desiseler bu sürece nüfuz etmedikçe dinamizm devam etmeli. Politik açıdan, önemli reformlar yapılmaya devam ediliyor. Tüm bunlar Türkiye’nin güvenilirliğini artırıyor. Uluslararası açıdan, Türkiye enerji denkleminde ve dönüşüm geçiren Orta Asya’da önemli bir oyuncu haline dönüştü ve giderek artan şekilde Ortadoğu’yla ilgili meselelerin içine çekiliyor. Rusya ile ilişkileri zorluklarına rağmen hızla gelişiyor. En önemlisi, Türkiye’nin AB’ye üye olma hedefi enerjisini Avrupa ülkelerine doğru yöneltirken, artan ölçüde ABD’den uzaklaştırdı. Bununla birlikte, AB’deki düzensizlik ve Türkiye’nin üyeliği konusunda Avrupa halkındaki isteksizlik, üyelik yolundaki uzun gayretler ve hâlâ ihtiyaç duyulan bazı iç reformların yapılması konusunda Türkiye’de kayda değer bir gözden geçirmeye neden olabilir. Bu arada Amerikan dış politikası 11 Eylül’den sonra değişti, merkezini ve kaynaklarını terörizme karşı ve Ortadoğu’ya odakladı, böylece diğer bölgeler, müttefikleri ve uluslararası kurumlar üzerinde durmayı azalttı. Bunun sonuçlarından biri, Amerika üç yılın ve 300 milyar doların ardından kendini Irak sorunu içinde çırpınırken ve geçen hafta yeni bir hükümetin kurulmasına rağmen güvenlik sorununun aşılamadığı bir zeminde buldu. Aslında Irak, Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük bir çatlak oluşturdu ve her iki taraf da bu zararı telafi etmeye çalışırken, Irak sorunu olduğu yerde durmaya devam ediyor. Her iki ülkenin de bir şekilde birleşik bir Irak’ın zuhur etmesinde büyük çıkarları bulunmaktadır, ancak bu, sonucun o doğrultuda olacağı anlamına gelmez. Aslında pek çok Türk gerçekte ABD’nin bu bölgede ve hatta Türkiye’de bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını istediğine inanıyor. Türk laiklerden ABD’ye AKP baskısı... Türkiye için Kuzey Irak’taki durum, Cumhuriyet’in doğuşundan beri hayati bir sorun olmayı sürdürüyor-Kürt nüfusunun geleceği. PKK’nın Türkiye’nin güneydoğusunda yeniden atağa geçmesiyle birlikte, Türk yetkililer giderek artan ölçüde halk desteğinden uzak bir savaşın ortasında diğer taleplerle çevrilen ve bu işe girişmek istemeyen Amerikan güçlerinin Kuzey Irak’taki PKK yuvalarını temizlemesi gerektiğine vurgu yapıyor. Amerikalılar PKK’yı yok etse bile, bu, Irak’taki fiili bir Kürt devletinin Türk Kürtleri üzerindeki psikolojik etkileri nedeniyle başka bir şekilde ortaya çıkan Kürt sorununu çözmeyecektir. Irak parçalara ayrılırsa, Türkiye Kuzey Irak’ta askerî yolla müdahil olma konusunda zor bir kararla karşı karşıya kalacaktır. Kısaca, Irak sorunu tatmin edici bir şekilde çözülünceye kadar, Türk-Amerikan ilişkileri ciddi bir riziko potansiyeli barındırmaktadır. Yenice patlak veren, potansiyel açıdan büyük; ancak nerelere uzanacağı belirsiz bir İran sorunu, Türkiye-ABD ilişkilerini daha da sıkıntıya sokacaktır. Türkiye, İran’ın nükleer silah gücüne sahip olmamasını tercih ediyor. İran’ın elde etmesine izin verilirse, Türkler de Türkiye’nin de sahip olup olamayacağını sormaya başlayacaktır. Türkiye, ilk elde İran’a karşı caydırıcı yaptırım çabalarıyla yüz yüze gelecektir ki; bu da ciddi ekonomik ve iç politik sorunlar oluşturacaktır. Aynı zamanda, ABD’nin devasa sonuçları olacak bir hareketle İran’ın nükleer silah tesislerine saldırması gibi yüksek bir ihtimal bulunuyor ve muhtemelen Türk halkı bu olayı memnuniyetle karşılamayacaktır. İlişkilere yön verilmesini girift hale sokan bir diğer unsur da iki hükümetin birbirine karşı sıcak olmayışı ve birbirlerine karşı muğlak oluşu. Birbirleri ile temasta nispeten yeniler ve Irak savaşından bu yana güven tesis etmek zor olmuştu. AKP hükümeti daha ziyade Müslüman dünyası ile diplomasi hususuyla ilgileniyor ve pek çok Amerikan yetkilisine göre Bush’un Washington’undan ziyade Esad’ın Şam’ına daha yakınlar. ABD, AKP’yi gözden çıkaramaz; çünkü... Şubat ayındaki Hamas ziyareti, doğru ya da yanlış, Washington tarafından ters anlaşıldı. Pek çok Amerikalı muhafazakar, AKP hükümetinden dolayı düş kırıklığına uğradı ve Türkiye’nin yanlış bir yola girmesinden korkuyor. Bu arada göze çarpan bazı laik Türkler Washington’a geliyor ve AKP’nin altındaki halının bir şekilde çekilmesi gerektiğini ima ediyorlar. Her iki taraf da güçlü bir ilişki kurmak amacını taşıyor. ABD hâlâ, Batı’ya demirlenmiş güçlü demokratik bir Türkiye’nin hayati öneme sahip olduğuna inanıyor ve Türkiye’nin artan ekonomik sağlamlığının ve yükselen bölgesel nüfuzunun bölgenin istikrarına katkı sağlayabileceğini kabul ediyor. Demokratik, halkın oylarıyla seçilmiş, dinsel yönü olan, ABD’ye dost bir hükümet aynı zamanda İslam dünyasında demokrasinin geliştirilmesi gibi daha geniş küresel çabalarında ABD için çok daha hayati öneme haizdir. Türkiye için hiçbir ülke, içinde olduğu tehlikeli bölgede askerî üstünlüğü, dinamik ekonomisi, teknik ve bilimsel donanımlarıyla ABD’nin stratejik güvenilirliğinin yerini dolduramaz. Ancak siyaset de başını kaldırıyor. Türkiye’de politik sezon açıldı, hükümet birtakım baskılar altında ve ABD ilişkilerinin idaresi hususu iç politik mücadelede bir unsur olabilir. Peki yapılacak şey nedir? Şu an, hiçbir şey Irak ve İran’daki belirsizliği azaltacağa benzemiyor. Her iki ülke için de yapacakları en iyi şey, görüş-alışveriş trafiğini sıklaştırmak, özellikle İran ve Irak konularında ve politikalarında tutarlı bir çizgi yakalamaya çalışmalılar; Türkiye durumunda özellikle halklarının eğitilmesi mevzuunda. Aynı zamanda gereksiz yıpranmalardan kaçınmak, Orta Asya’dan enerjiye, Rusya’ya ve Afganistan’a kadar ilişkilerimizde olumlu unsurları geliştirmeli ve bunlara vurgu yapmalıyız. Amerikalılar, Irak’taki PKK konusunda daha fazla şey yapabilir, Kıbrıslı Türklere yardım için yeni yollar bulabilir ve iç politik değişime hassas olan bir ekonominin altını kazacak olaylardan kaçınabilir. Türkiye’nin, gerçek bilgi alışverişleri yapılmadan Hamas benzeri diğer çabalardan kaçınması iyi olacaktır. Ancak üst düzey insanların Türk-Amerikan ilişkilerinde deneme yılı olacağa benzeyen süreçten el çekilmemesinden emin olunmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Körfez Savaşı’na sebep olan Irak’ın Kuveyt işgalinde, dönemin Dışişleri Bakanı James Baker, dokuz ay içinde Türkiye’yi tam beş kez ziyaret etmişti. Amerika’nın Türkiye eski Büyükelçisi |
İnanmak istiyoruz Danıştay’a yapılan saldırı, yeniden bildik bir yola girdi: Çeteler yolu. Karşımıza Susurluk’ta, Şemdinli’de çıkan ve gereği yapılamadığı için demokrasiye yönelik tehdidi giderek artan kanun dışı yol... Danıştay 2. Dairesi’ne yönelik saldırıdan neyin amaçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Belli çevrelerin daha saldırıdan birkaç dakika sonra oluşturdukları ‘laikliğe, Cumhuriyet’e İslamcı saldırı’ korosunun, ‘tekbir getirdi.. Allah’ın askeriyim dedi.. türbanın intikamı diye bağırdı..’ tahrikleri ise bizzat saldırıya uğrayanlar tarafından yalanlandı. Hazırda bekleyen, hazır bekleyen, hazırlıklı bekleyen, adeta pusuya yatmış gibi dışarı fırlayan insanlar korosuydu sahneye çıkan. Bu koroya, sorumluluk makamlarında oturanların önayak olması ne büyük gaflet. Umur Talu’nun enfes tabiriyle ‘andıç kuşları’nın sorumsuzluğuna ne demeli? ‘Yargıya Türk-İslam sentezci saldırı’ manşetini atanların Türk’ten ve İslam’dan rahatsızlığı mı var? Ve şimdi paşa elleri öpen çete liderlerinin görüntüleri onlara bir pişmanlık yazısı yazma fırsatı verdiği halde vicdanları neden harekete geçmiyor? Türkiye’de medya hiç bu olaydaki kadar rezalet sergilemedi ve hiç bu kadar kötü yakalanmadı. Bir de tetikçiler var. Kendilerine tahsis edilen köşelerden ve televizyon kanallarından tetikçilik, evet resmen tetikçilik yapanlar var. Onların bu elleri kanlı çetelerin kabak gibi ortaya çıkması karşısında ne yazacaklarını, ne konuşacaklarını kaç gündür merak ediyordum. Dün nihayet biri yazdı: Kafamız karıştı!.. Emekli bir orgeneralle ekrana kurulup her defasında kin, nefret saçan, inanan insanlarla alay eden, horlayan, aşağılayan eski ‘andıç kargası’nın kanalında ise ne dendi biliyor musunuz? Söyleyeyim: ‘Bilgi kirlenmesi başladı. Devreye çeteler sokuluyor. Ama iş yargıya intikal edince gerçekler elbette açığa çıkacaktır.’ Bu beklentiyi anlamak zor değil. Çünki hukuk dışına çıkan, kendilerine devlet içinde ilişki yolları bulan çeteler bu ülkede cezalandırılamıyor. Susurluk çözülemedi. Toplumsal mutabakatı bozarak insanımızı laik-antilaik kamplaşmasına sürükleyen cinayetler, faili meçhuller dosyalarında aydınlanmayı bekliyor. Bu hükümet döneminde çok daha ağır bir şey oldu. Şemdinli olayı patlak verdiği zaman başta Sayın Başbakan, hükümetin önde gelen üyeleri ‘sonuna kadar gidilecek’ diye cesur ve kararlı beyanatlar verdiler. Ama o son, meğerse Van savcısının meslekten atılmasıymış... Şimdi Sayın Başbakan yine ‘Bütün kurumlar üzerine düşeni yapacaktır.. raftaki dosya Susurluk da olsa açacağız.’ diyor. İnanmak istiyoruz. Soğuk savaş döneminin kalıntısı, NATO kurgulu bu çeteleri İtalya, İspanya, Fransa, herkes temizledi. Güney Kore’de hapishanelerde hâlâ demokrasiye müdahale eden darbeciler yatıyor. Sırf, bürokratik oligarşiye hareket alanı sağladığı, sivil iradenin üzerindeki vesayeti sürdürme imkanı verdiği için bu çetelere dokunulamıyor, dokundurtmuyorlar. Nereye kadar? Soru tek ve basit: Türkiye’yi laik-antilaik ve Türk-Kürt diye kamplaştırmaya çalışmak kimin işine, kimlerin işine yarar? Türk’ün adını kullanarak iş gören bu çeteler aslında kime hizmet etmiş oluyor? Gücü elinde tutmak isteyenler bunu, ülkemizin ve insanımızın geleceğini tehlikeye atmak pahasına yapıyor... AK Parti iktidarı ve bu Meclis, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve hukuk dışına çıkanlara cezalarını verebilmek konusunda altın bir fırsat yakaladı. Gerekli cesaret gösterilemezse bu hükümeti kimse tutamaz... |
Bu makalede, çiftdeğerlilik konusunun bir yönü olan karşıaktarımda nefreti ele alacağım. İnanıyorum ki, psikotik birini analiz etmeye kalkışan analistin (araştırma analisti diyelim) görevi bu olguyla oldukça ağırlaşmakta ve analistin kendi nefreti tam olarak çözümlenmeden ve bilinç düzeyine gelmeden psikotik kişiyi analiz etmesi olanaksızlaşmaktadır. Bu, analistin kendisinin analizden geçmesi gerektiğini söylemekle aynı anlama gelmekle birlikte, bir psikotiğin analizinin, doğal olarak nevrotik birinin analiziyle karşılaştırıldığında daha bezdirici olduğunu da ortaya koymaktadır. Psikanalitik tedavi bir yana, bir psikotiği idare etmek bile usandırıcıdır. Zaman zaman kolaycı elektrik şokları ve şiddetli lökotomiler (leucotomies) gibi psikiyatrideki modern yaklaşımlar konusunda ciddi eleştirel açıklamalarda bulundum (Winnicott, 1947, 1949). Bu eleştirileri yaptığım için de, öncelikle psikiyatristlerin ve özellikle de hemşirelerin görevlerinin ne kadar zorlu olduğunu kabul ettiğimi ifade etmek istiyorum. Ruh sağlığı bozuk hastaların, onlara bakan kişilerin üzerinde her zaman ağır duygusal yükleri vardır. Bu işe soyunmuş kişiler kötü bir şey yapsalar da affedilebilirler. Ancak bu, psikiyatristlerin ve nöro-cerrahların bilimsel kurallara uygun olduğu sürece ne yaparlarsa kabul görecekleri anlamına gelmez. Bundan sonra söz edilecekler psikanaliz ile ilgili olsa da, konu, hastalarıyla hiçbir şekilde analitik bir ilişkiye girmeyen psikiyatristler de dahil olmak üzere, tüm psikiyatristler için değerlidir. Genel psikiyatriste yardımcı olmak için, psikanalist, sadece hasta bireyin duygusal gelişiminin ilkel düzeyleri üzerinde değil, psikiyatristin işini yaparken yaşadığı duygusal yükün doğası üzerine de çalışmalıdır. Biz psikanalistlerin karşıaktarım dediği şey psikiyatristler tarafından da anlaşılmalıdır. Hastalarını ne kadar sevse de, onlardan nefret etmekten ve korkmaktan kaçınamaz ve bunu daha iyi bildiği takdirde, hastalarına karşı davranışları altındaki güdülenme daha az nefret ve korku olacaktır. Karşıaktarım olgusu şöyle sınıflandırılabilir: • Karşıaktarım duygularında anormallik, ilişkilerin ve özdeşimlerin analistin bastırması sonucu belirlenmesi. Buna yapılacak yorum, analistin daha fazla analize ihtiyacı olduğudur ve bu durum psikanalistlerden çok psikoterapistlerde daha sık görülür. • Analistin kişisel deneyimleri ve kişisel gelişimlerine bağlı olarak özdeşleşmeleri ve eğilimleri, ki bunlar onun analitik çalışması için pozitif bir ortam sağlar ve çalışmasını nitelik açısından bir diğer analistten farklılaştırır. • Bu ikisini gerçek nesnel karşıaktarımdan ayırt etmek istiyorum, analistin, nesnel gözleme dayanan, hastanın gerçek kişiliği ve davranışları karşısındaki sevgi ve nefret tepkisi. Bir analist psikotik ya da antisosyal birini analiz edecek ise önerim, karşıaktarımının o denli farkında olmalıdır ki, hastaya gösterdiği nesnel tepkileri seçebilmeli ve bunlar üzerinde çalışabilmelidir. Bu tepkiler içinde nefret de vardır. Karşıaktarım olgusu (görüngüsü) bazen analizdeki en önemli şeylerden biridir. Hastanın, analistinde sadece kendi yaşadığı duyguları fark edebileceğini öne sürmek istiyorum. Güdü açısından bakıldığında: obsesif hasta, analistinin işini anlamsız, obsesif bir biçimde yaptığını düşünme eğiliminde olacaktır. Ciddi duygudurum salınımı dışında, depresif olamayan, duygusal gelişiminde depresif pozisyona güvenle geçememiş, suçluluğu, sorun ya da sorumluluğu derinden yaşayamayan hipomanik hasta; analistinin, bizzat kendi suçluluk duygularını onarmaya çabaladığını göremez. Nevrotik bir hasta analistini kendisine karşı çiftdeğerli görür ve analistin sevgi ve nefretini yarılmış bir biçimde göstermesini bekler, ve eğer şanslıysa, başka biri analistin nefretini aldığı için sevgi ona kalır. O halde, psikotik de aynı kendisinde olduğu gibi analistinin de“sevgi-nefret çatışması” hissettiğine ve analistin de aynı ilkel ve tehlikeli sevgi nefret çatışması ilişkisini taşıdığına inanması gerekmez mi? Analist sevgi gösterdiğinde, aynı zamanda hastayı öldürecektir de. Bu sevgi nefret çatışması, tipik olarak psikotiklerin analizinde ortaya çıkar ve analistin kaynaklarının da üstüne çıkarak (tüketerek) idare etme sorunlarının gündeme gelmesine neden olur. Bahsettiğim sevgi ve nefret çatışması, ilkel sevgi dürtüsünü karmaşıklaştıran saldırganlık unsurundan farklı bir şeydir ve hastanın öyküsünde ilk nesne bulma içgüdülerindeki çevresel bir eksikliğe işaret eder. Eğer analist böyle ilkel duygular yüklenecekse, önceden uyarılmalı ve donatılmalıdır ki böyle bir duruma gelmeye tahammül edebilsin. Her şeyden önce içindeki nefret duygusunu inkar etmemelidir. O ortamda haklı olan nefret ayırt edilmeli ve ilerideki yorumlamalar için saklı tutulmalıdır. Psikotik hastaların analisti olmak istiyorsak, kendimizdeki en ilkel şeylere ulaşmış olmalıyız, bu da yine psikanalitik çalışmanın bir çok çapraşık sorunun cevabının, analistin daha ileri düzeyde analizden geçmesi gerektiği gerçeğinin bir başka örneğidir. (Psikanalitik araştırma belki de her zaman analistin kendi analistinin onu getirdiği noktadan da ileri gitmesi için çalışmalara devam etme çabasıdır.) Analistin temel görevi, hastanın tüm getirdikleri karşısında nesnelliğini korumasıdır, bunun özel durumlarından biri de, analistin hastasından nesnel bir biçimde nefret edebilme ihtiyacıdır. Gündelik analitik çalışmalarımızda analistin nefretini haklı çıkaran bir çok durum yok mudur? Oldukça takıntılı bir hastam benim için yıllarca neredeyse tiksindiriciydi. Analiz süreci bir köşeyi dönüp hastam sevilebilen biri olana kadar da bu konuda kendimi kötü hissettim ve sonra bu sevimsizliğin bilinçdışında belirlenmiş aktif bir belirti olduğunu anladım. Hem benim hem de arkadaşlarının ondan iğrendiklerini, ancak bunu ona söyleyebilmemiz için de şimdiye kadar çok hasta olduğunu söylediğim gün benim için gerçekten muhteşem bir gündü (çok daha sonraları). Bu, onun gerçekliğe uyum göstermesi açısından olağanüstü bir gelişim olduğu için, onun için de çok önemli bir gündü. Sıradan bir analizde analist kendi nefreti ile başa çıkmakta hiçbir zorluk çekmez. Bu nefret gizli kalır. Elbette önemli olan kendi analizi sayesinde geçmişe ve içsel çatışmalara yönelik bir dolu bilinçdışı nefretten özgürleşmiş olmasıdır. Nefretin dile dökülmediği ve hatta hissedilemediği başka nedenler de vardır: Analiz, kendi suçluluk duygularımla en iyi başa çıkabileceğimi hissettiğim, kendimi yapıcı yolla ifade edebildiğim, kendi seçimim olan işim. Bunun için para alıyorum, veya psikanaliz çevresinde bir yer kazanmak için eğitimden geçiyorum. Bir şeyler keşfediyorum. Gelişim gösteren hastayla özdeşleşerek anında ödüllendiriliyorum, hatta tedavi bittikten sonra bile daha büyük ödüller olduğunu görüyorum. Üstelik bir analist olarak nefreti dile getirmemin yolları var. Nefret “süre”in sonu olduğu gerçeği ile ifade edilebilir. Bunun ortada hiçbir sorun olmadığı, hatta hastanın gitmekten memnun olduğu durumlarda bile doğru olduğunu düşünüyorum. Çoğu analizde bunlar mutlak doğru olarak kabul edilir ve hemen hemen hiç söz edilmez ve analitik çalışma, hastanın bilinçdışı aktarımının aydınlanması için sözel yorumlamayla yapılır. Analist hastanın çocukluğundaki yardımcı figürlerden birinin rolünü alır. Analist, hasta daha bebekken işin en zor kısmını yapan kişilerin başarılarından fayda sağlar. Bunlar çoğunlukla belirtileri nevrotik nitelikte olan hastalarla ilgili, sıradan analitik çalışmaların tanımlamasının bir parçasıdır. Ancak psikotiklerin analizinde, analist oldukça farklı nitelikte ve derecede bir yük alır ve anlatmaya çalıştığım yük de işte tam budur. Son zamanlarda birkaç gündür kötü iş çıkardığımı fark ettim. Her bir hastamda hatalar yaptım. Zorluk bendeydi ve kısmen kişisel olsa da, büyük çoğunluğu bir psikotik (araştırma) hastamda ulaştığım dönüm noktasıyla ilişkiliydi. Zorluk, bazen “iyileştirici” rüya diye anılan rüyamdan sonra netleşti. (Aklıma gelmişken, analizim sırasında ve sonrasındaki yıllarda uzun seriler halinde bu iyileştirici rüyalardan gördüm, benim durumumda hoşa gitmeseler de, her biri duygusal gelişimimde yeni bir düzeye geldiğimin habercisi olmuşlardır.) Bu özel durumda, uyandığımda hatta uyanmadan bile rüyamın anlamının farkındaydım. Rüyanın iki bölümü vardı. İlkinde bir tiyatronun balkonunda, aşağıda yüksek mevkide oturan insanlara bakıyordum. Sanki kolumu kaybedecekmiş gibi şiddetli bir kaygı duydum. Bu benim Eyfel Kulesinde kolumu kenara koyarsam sanki kolum düşecekmiş gibi hissettiğim duyguyla bağlantılıydı. Bu, sıradan bir kastrasyon kaygısıydı. Rüyanın ikinci bölümünde yüksek mevkide oturanların bir oyun izlediklerinin farkınaydım ve sahnede olan bitenle onlar aracılığıyla ilişki kurmuştum. Yeni bir kaygı gelişti. Bildiğim, vücudumun sağ tarafının hiç olmadığıydı. Bu bir kastrasyon rüyası değildi. Bu vücudun bir bölümünün olmadığı hissiydi. Uyandığım sırada oldukça derin bir düzeyde o dönemdeki zorluğumun ne olduğunu fark etmiştim. Rüyanın ilk bölümü, nevrotik hastalarımın bilinçdışı fantezileri karşısında oluşabilecek sıradan kaygıları temsil diyordu. Eğer bu hastalara ilgi duyarsam elimi ya da parmaklarımı kaybetme tehlikesine girerdim. Bu tip kaygı benim için tanıdıktı ve göreceli olarak da tahammül edilebilirdi. Ancak rüyanın ikinci kısmı psikotik hastamla olan ilişkimle ilgiydi. Bu hasta benden bedeniyle ilgili, hayali bile olsa, hiçbir ilişkim olmamasını istiyordu; kendine ait olarak bildiği bir bedeni yoktu ve varoluşunu sadece zihin olarak hissediyordu. Bedeni olduğunu iddia etmek ona işkence gibi geldiğinden, bedeni ile ilgili herhangi bir gönderme paranoid kaygılar doğuruyordu. Benden istediği sadece, onun zihnine konuşan bir zihin olmamdı. Rüyadan önceki gece zorlanmamın doruğundayken kendimi rahatsız hissettim ve benden istediğinin kılı kırk yarmaktan beter olduğunu dile getirdim. Bunun korkunç bir etkisi oldu ve hatamı gidermem haftaları aldı. Ancak önemli olan, kendi kaygımı anlamamdı ve bu da rüyamda yüksek mevkidekilerin seyrettiği oyunla ilişkiye girmeye çalıştığımda vücudumun sağ tarafının olmayışı ile temsil edilmekteydi. Vücudumun sağ tarafı bu hastayla ilişkiliydi ve onun vücutlarımız arasında hayali bir ilişkiyi bile tamamen inkar etmesi ihtiyacından etkilenmişti. Bu inkar, bende sıradan kastrasyon kaygısından çok daha tahammül edilemez olan bu psikotik tipteki kaygıyı yaratıyordu. Bu rüyanın başka şekillerde yorumları olsa da, bu rüyayı görmemin ve hatırlamamın sonucu bu analize devam edebildim ve hatta kökeni bu bedensiz hastayla etkileşimime dayanan reaktif kaygımdan dolayı verdiğim zararı da telafi edebildim. Analist hastanın belki de uzunca bir süre ne yaptığını bilmesini beklemeden bu zorluğa katlanmaya hazır olmalıdır. Bunu yapabilmek için kendi korkusunun ve nefretinin kolaylıkla farkında olmalıdır. Analist küçük hatta daha dünyaya gelmemiş bir bebeğin annesi durumundadır. Zaman içinde hasta adına neler yaşadığını dile getirecek duruma gelmelidir. Ancak bazen analiz hiç bu kadar ileri gidemeyebilir. Hastanın geçmişinde üzerinde çalışılabilmek için pek az iyi deneyim olabilir. Ya analistin aktarımda kullanacağı erken çocukluk dönemine ait hiç tatminkar bir ilişki yoksa? Aktarımda ortaya çıkacak tatminkar erken deneyimleri olan hastalarla; analistin hastanın hayatında belli çevresel esasları sağlayan ilk kişi olduğu, erken deneyimleri aşırı yetersiz ve çarpık olan hastalar arasında dünyalar kadar fark vardır. Bu son sözü edilen hastaların tedavisinde, ilk gruptaki hastaların tedavisindeki analitik teknikte mutlak kabul edilebilecek her şey hayati önem kazanır. Bir meslektaşıma karanlıkta analiz yapıp yapmadığını sorduğumda bana: “Nereden çıktı bu? Hayır! Bizim işimiz alışılmış bir çevre yaratmak, karanlık sıradışı olur.” demişti. Sorum karşısında şaşırmıştı. Nevrotiklerin analizini yapma yönelimindeydi. Ancak bu alışılmış çevrenin sağlanması ve korunması psikotik hastalarda bazen yapılması gereken sözel yorumlardan da fazla önem taşır. Nevrotik için divan, sıcaklık ve rahatlık, annenin sevgisinin sembolleridir , psikotik içinse bunlar analistin sevgisinin fiziksel ifadeleridir demek daha doğru olacaktır. Divan annenin kucağı ya da rahmi, sıcaklık da analistin bedenin gerçek sıcaklığıdır. Ve buna benzer. Umarım ki konuyu ele alışımda bir ilerleyiş söz konusudur. Analistin nefreti genellikle gizlidir ve kolaylıkla gizli tutulur. Psikotiklerin analizinde analist nefretini gizli tutmakta daha büyük bir zorluk içindedir ve bunu yapabilmesinin tek yolu nefretinin tamamen farkında olmasıdır. Bazı analizlerin belli evrelerinde analistin nefretinin hasta tarafından da araştırıldığını eklemek isterim, o halde olması gereken nefretin nesnel olmasıdır. Eğer hasta nesnel ve haklı nefreti arıyorsa buna ulaşabilmelidir, aksi halde nesnel sevgiye de ulaşamayacağını hisseder. Şimdi sanırım, dağılmış bir ailenin çocuğunun ya da ebeveynleri olmayan bir çocuğun durumundan söz etmek uygundur. Böyle bir çocuk zamanını bilinçdışında ailesini arayarak geçirecektir. Böyle bir çocuğu eve alıp, ona sevgi göstermek oldukça uygunsuzdur. Bir süre sonra benimsenen çocuk ümit besleyecek, bulduğu ortamı sınamaya çalışacak ve koruyucularının nesnel olarak nefret etme yeteneklerinin kanıtını bulmaya çalışacaktır. Görünen odur ki, ancak nefret edildiğini gördükten sonra sevildiğine inanmaya başlayabilecektir. İkinci Dünya Savaşı sırasında 9 yaşındaki bir çocuk, Londra'dan bombalar nedeniyle değil de, okulu astığı için terkedilmiş çocukların barındığı yurda gönderilmişti. Yurtta kalırken onu tedavi etmek istemiştim ancak kazanan yine belirtisi oldu ve altı yaşında evden ilk kaçtığından beri hep yaptığı gibi buradan da kaçtı. Ancak onu gördüğüm tek bir seansta onunla iletişim kurmuş ve çizdiği bir resim üzerine, kaçarak bilinçdışında evinin içini ve annesini saldırıdan korumaya çalıştığını ve aynı zamanda da zulmedicilerle dolu iç dünyasından uzaklaşmaya çalıştığı yorumunu yaptım. Evimin yakınlarındaki bir karakolda ortaya çıkınca çok şaşırmadım. Bu karakol, onu yakından tanımayan birkaç karakoldan birisiydi. Eşim oldukça cömert davranarak onu eve aldı ve cehenneme dönen üç ay boyunca evde tuttu. Genelde deli gibi dik dik bakan, hem çok sevimli hem de çıldırtıcı bir çocuktu. Neyse ki başımıza ne geleceğini biliyorduk. İlk aşamada her dışarı çıktığında biraz para vererek, onu tamamen özgür bıraktık. Yapması gereken tek şey bizi aramasıydı, biz de hangi karakoldaysa gider onu alırdık. Kısa zamanda beklenen değişiklik gerçekleşti, kaçma belirtisi tersine döndü, çocuk içindeki saldırıyı dramatize etmeye başladı. Bu gerçekten de ikimiz için de tam zamanlı bir işti ve ben dışarı çıktığımda da en kötü perdeler sahneleniyordu. Sanki çocuk analizdeymiş gibi gece gündüz her dakika yorum yapılmalıydı ve genelde kriz anında en iyi çözüm, doğru yorumu yapmaktı. Doğru bir yoruma her şeyden çok değer veriyordu. Bu makalenin amacı için önemli olan şey, bu çocuğun kişiliğinin bende yol açtığı nefret ve benim bu nefretle ne yaptığımdır. Ona vurdum mu? Cevabım hayır, hiç vurmadım. Ancak nefretimle ilgili her şeyi bilmesem ve bunu da ona söylemesem, ona vurmam gerekirdi. Kriz anında, öfke ya da suçlama olmaksızın onu kuvvetle tutar, hava nasıl olursa olsun ya da günün hangi saatinde olursa olsun kapının dışına koyardım. Dışarıdan çalabileceği farklı bir zil vardı ve o bu zile basınca içeri alınacağını ve ona olanlarla ilgili hiçbir şey söylenmeyeceğini biliyordu. Manik atağı geçer geçmez bu zile basardı. Önemli olan, onu tam dışarı koyduğum sırada, olanlardan dolayı ondan nefret ettiğimi ona söylerdim. Bu kolaydı çünkü doğruydu. Sanıyorum bu kelimeler onun gelişimi açısından önemliydi, ancak asıl önemli yanı, öfkeme yenilmeden, zaman zaman onu öldürmeye kalkmadan, kaçmasına müsaade etmeden duruma tahammül etmemi sağlamasıydı. Bu çocuğun tüm hikayesi burada anlatmak mümkün değil. Islahevine girdi. Bizimle yaşadığı, oldukça derinden köklenmiş ilişkisi hayatındaki pek az stabil şeyden biri olarak kaldı. Günlük hayattan olan bu vaka, genel nefret başlığını tanımlamak için kullanılabilir, ancak bu örnek hastanın davranışlarıyla sulandırılmış bir başka durumdaki sadece haklılığı teslim edilmiş nefretten ayırd edilmelidir. Nefret sorununun ve nefretin kökeninin tüm karmaşıklığına karşın, psikotik hastaların analisti açısından önemli olduğuna inandığım için, bir şeyi ayrı tutmak istiyorum. Annenin, bebeğin anneden nefret etmesinden ve bebeğin annesinin kendinden nefret ettiğini bilebilmesinden önce, bebeğinden nefret ettiğini ileri sürüyorum. Bu fikri geliştirmeden önce Freud'tan alıntı yapmak istiyorum. Nefret hakkında bir çok orijinal ve aydınlatıcı şeyler söylediği “İçgüdüler ve Değişimleri” makalesinde (1915) Freud: “Bir içgüdünün doyum amaçlarına ulaşmak için ilgilendiği nesneyi “sevdiğini” hemen söyleyebiliriz, ancak bir içgüdünün nesneden “nefret” ettiğinden söz etmek bize tuhaf gelir. Böylece, içgüdülerin nesneleriyle ilişkisini tanımlamanın sevgi ve nefret tutumlarıyla yapılamayacağının, ancak bu tanımlamanın egonun bütün olarak nesnelerle ilişkisini açıklamak üzere saklı tutulacağının ayırdına varırız.” Bunun doğru ve önemli olduğunu hissediyorum. Bunun anlamı, bebeğin nefret edebilmesinden önce kişiliğinin bütünleşmesi gerektiği değil midir? Ne kadar erken bütünleşmeye ulaşılsa da –belki de en erken bütünleşme heyecan ve öfkenin doruğunda meydana gelmektedir- kuramsal olarak bebeğin can acıtmasının nefretten olmadığı daha da erken bir dönem vardır. Bu dönemi anlatmakta “merhametsiz sevgi” ifadesini kullandım. Bu kabul edilebilir mi? Bebek bütün bir kişi olarak hissetmeye başladıkça, nefret kelimesi de onun belli bir duygu grubunu tanımlamak için kullanılabilir. Ancak anne en başından beri bebeğinden nefret eder. Sanıyorum Freud belli durumlarda annenin bebeğine sadece sevgi duyabileceğinin mümkün olduğunu düşünmüştü, fakat biz bundan şüphe duymalıyız. Annenin sevgisini biliyor, gerçekliğini ve gücünü anlıyoruz. Size annenin bebeğinden, hatta oğlundan, nefret etmesi için bazı nedenler ileri sürmeme izin verin: Bebek, onun kendi (mental) ürünü değildir. Bebek, çocuk oyunlarından biri değildir, babanın çocuğu, ağbinin çocuğu, vb. değildir. Bebek, sihirli bir biçimde meydana gelmemiştir. Bebek, hamilelikte ve doğumda bedeni için bir tehlikedir. Bebek, özel hayatını engeller, kaygıyı kamçılar. Anne az ya da çok kendi annesinin bir bebek talep ettiğini hisseder, bebek annesinin gönlünü almak için yapılmıştır. Bebek, ,önceleri çiğneme eylemi olan memeyi emerken bile göğüs uçlarını acıtır. Bebek merhametsizdir, ona bir pislik, parası ödenmeyen bir hizmetçi, bir esir gibi davranır. Bebek kendinden şüphe duyana kadar, anne onu her ne pahasına olursa olsun, dışkısı ve her şeyiyle, sevmek zorundadır. Annesinin canını acıtmaya çalışır, tamamen sevgiyle bile olsa zaman zaman onu ısırır. Annesinden hayal kırıklığı uğradığını gösterir. Heyecanlı sevgisi rüşvetçidir, istediğini aldıktan sonra onu bir portakal kabuğu gibi atar. Bebek başlangıçta hükmetmeli, çatışmalardan korunmalı, hayat bebeğin hızında açılmalıdır, ki tüm bunlar annenin sürekli ve dikkatli çalışmasını gerektirir. Örneğin, onu kucağına aldığında fazla kaygılı olmamalıdır, vb. Bebek başlangıçta hiçbir şekilde annesinin onun için ne yaptığını ya da ne gibi fedakarlıklarda bulunduğunu bilmez. Özellikle nefretini hesaba katamaz. Şüphecidir, annesinin iyi besinini reddederek kendinden şüphe etmesini sağlar, ancak teyzesinden gayet güzel beslenir. Annesiyle zorlu bir sabahtan sonra dışarı çıktığında “Ne de tatlı” diyen yabancı birine gülümser. Anne başlangıçta yetersiz olursa, bunu sonsuza kadar ödeteceğini bilir. Onu heyecanlandırır ancak engeller de, onu yememeli ya da onunla cinsel ilişki de kurmamalıdır. Sanırım psikotiklerin analizinde ve hatta normal kişilerin analizinin dönüm noktalarında, analist kendini yeni doğmuş bir bebeğin annesi konumunda bulur. Hasta aşırı derecede gerilediğinde analistle özdeşleşemez ya da ancak bir fetusun ya da yeni doğan bebeğin annesinin halinden anlayabileceği kadar kıymet bilir. Anne hiçbir şey yapmaksızın, bebeğin nefretine tahammül edebilmelidir. Nefretini ona ifade edemez. Bebeği tarafından incindiğinde, yapabileceklerinden korkarak, uygun biçimde nefret edemezse, mazoşizme geri çekilir, ki sanırım bu da yanlış bir kuram olan kadınlardaki doğal mazoşizm kuramına sebep olur. Anne adına en önemli şey, bebeği tarafından incinme ve ona bunu ödetmeden nefret edebilme yeteneği ile ileride elde edebileceği ya da hiç ulaşamayacağı ödülleri bekleme yeteneğine sahip olmasıdır. Belki de anneye yardımcı olan, bebeğin dinlemekten zevk aldığı, ancak anlamına varamadığı ninnilerdir? “Rüzgar eser, beşik sallanır Ağacın üstünde sallan bebeğim Dal kırılır, beşik düşer Yuvarlanıverir beşik, bebek ve her şey” Bebekle oynayan anneyi (ya da babayı) düşünüyorum. Bebek, ebeveyninin belki de doğum sembolizasyonu ile ilgili olarak, kelimeleriyle nefreti ifade ettiğini bilmeden, oyundan zevk alır. Bu duygu yüklü bir şiir değildir. Duygusallık ebeveynler için işe yaramazdır, çünkü nefretin inkarını içerir ve annedeki duygusallık bebeğin bakış açısına göre de anlamsızdır. Gelişmekte olan insan yavrusunun, duygusal bir ortamda, kendi nefretine tam anlamıyla tahammül edebilmesine kuşkuyla bakıyorum. Nefret edebilmek için nefrete vardır. Eğer tüm bunlar kabul edilirse, geriye tartışılması gereken analistin hastasına olan nefretini yorumlaması sorusu kalır. Bu elbette çok tehlikeli bir konudur ve zamanlamasına çok dikkat etmek gerekir. Kanımca; analizin sonlarına doğru dahi bile olsa, analist hastasına, tedavinin başlarında daha henüz çok hastayken, hastası adına kabul edilemez olanı söylemeden analiz tamamlanmış olmaz. Bu yoruma değin, hasta bir dereceye kadar annesine ne borçlu olduğunu anlamayan bir bebek konumunda tutulmuştur. Analist kendisini bebeğine adayan bir annenin tüm sabrını, tahammülünü ve güvenirliğini ortaya koymalıdır; hastanın arzularını ihtiyaçları olarak kabul etmeli, tam olarak orada olabilmek adına diğer ilgilerini bir kenara bırakmalı, düzenli ve nesnel olmalı ve verdiklerinin sadece hastanın ihtiyaçları olduğu için vermeyi istemelidir. Hasta tarafından analistin bakış açısının (bilinçdışı olarak bile) takdir edilmediği uzun bir başlangıç dönemi olabilir. Teşekkür beklenememesinin sebebi, tam da analiz edilmekte olan, hastanın ilkel temelinde, analist ile özdeşleşme kapasitesinin olmamasıdır. Elbette hasta analistin nefretine, bizzat kendisinin ilkel sevme biçiminin yol açtığını bilmemektedir. Analizde (araştırma analizinde) ya da daha psikotik tipteki hastanın sadece idare edilmesinde, analiste (psikiyatriste, hemşireye) büyük bir yük düşmektedir ve ağır ruh hastalarıyla çalışanlarda psikotik nitelikte kaygı ve nefretin nasıl oluştuğunu incelemek önemlidir. Ancak bu şekilde, hastanın ihtiyaçları yerine, terapistin ihtiyaçlarına uyan terapiden uzak durma umudu saklı tutulabilir. |
İki cumhuriyetin kavgası Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer' in İstanbul'da, Harp Akademileri'nde subaylara hitaben yaptığı konuşma, TBMM Başkanı Bülent Arınç ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Sezer'in ele aldığı konulardaki açıklamaları ve en son Danıştay hakimlerine yapılan silahlı saldırı etrafındaki tartışmalar ve kamplaşmalar Türkiye'nin siyasi rejiminin ana karakterini bir kere daha açığa vurmuştur. http://www.zaman.com.tr/2006/05/26/yorum.jpg Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, Türkiye' de, totaliter cumhuriyet anlayışıyla demokratik cumhuriyet anlayışı arasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri süren ve yakın gelecekte de biteceğe benzemeyen bir mücadele vardır. Gerek Türkiye içinde, gerekse Türkiye dışında, Türkiye Cumhuriyeti tarihini bir bütün olarak görme ve değerlendirme eğilimi hayli yaygındır. Ancak, bu, vahim bir hatadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, ana hatlarıyla, iki dönemden oluşmaktadır. İlki, 1925-1946 ( veya 1950) arasındaki tek parti yönetimi dönemidir; ikincisi ise, dört askerî müdahaleye rağmen, 1950'den beri sürmekte olan demokrasi dönemidir. Bu iki dönem arasındaki farklılık ve kesiklik, ortaklık ve süreklilikten çok daha belirgindir. Bunun böyle olduğunu, söz konusu iki dönemi temel özellikleri itibarıyla karşılaştırırsak, kolayca görebiliriz. Totalitarizmden demokrasiye Birinci dönem, adı üstünde, bir tek parti dönemidir. Birçok bilim adamı, bu dönemi tek parti diktatörlüğü olarak da adlandırmaktadır. Ve bu dönemde, tek parti rejimlerinin tipik özellikleri kolayca teşhis edilebilecek haldedir. Siyasi haklar mevcut değildir. Bir tek parti tahakkümü vardır. Başka partilerin doğmasına izin verilmemektedir. Dolayısıyla, siyaset yarışmacı değil, tekelcidir. Siyasal iktidarın iktidar sahipliği halkın tercihlerinden değil, partinin varlığından ve kendine biçtiği misyondan kaynaklanmaktadır. Bu parti, iktidar tekelini elinde tutmakla yetinmeyip toplumu yeniden yaratmayı hedeflediği, yani toplum mühendisliğine yeltendiği için otoriterizm ile totalitarizm arasında salınmaktadır. Meşruiyetini halkın tasvibinden ve iktidarını halkın tercihinden almayan bu parti, halkın temsilcisi veya halkın değer ve taleplerini siyasi sisteme yansıtılmasının aracı değil, halka parti egemenlerinin uygun gördüğü değerlerin taşınmasının ve bu değerlere iman etmeyenlerin tasfiye edilmesinin aracıdır. Özgür bir ülkede olması gerektiği gibi değer ve amaç skalaları çokluğu değil, tam tersine, tekliği söz konusudur. Halkın, siyasi sistemin işleyişinde ve temel kararların alınışında söz hakkı yoktur. Seçimler demokratik ve yarışmacı değildir. Hür ve adil seçimlerden ziyade atama söz konusudur. Sistemin otoriter- totaliter doğası gereği, sivil özgürlükler, yani, ifade, basın, teşkilatlanma ve seyahat özgürlüğü yoktur. Doğal özgürlükler olan hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı ise iktidarın insafına bağlıdır ve anayasal garanti altında olmaktan uzaktır. Hukukun hakimiyeti de bulunmamaktadır. Laiklik ise, din ve vicdan özgürlüğü, din ile devletin birbirinden ayrılması, din adına ve din yüzünden insanlara baskı yapılmaması anlamına gelmemektedir. Dine egemen elitlerin istediği gibi şeklin verilmesi ve dindarların iktidar alanından ve kamusal alandan dışlanması anlamına gelmektedir. Türkiye yirmi-yirmi beş yılını böyle bir sistemde yaşamış ve bu sistem halk tarafından hep kuşkuyla ve sık sık kuşkuyla karşılanmıştır. Doğal ve sivil hakları tanımaması yanında, devletçiliği yüzünden, ekonomik bakımdan da başarılı olamayan sistem hem baskı ve fakirlik üretmiş hem de, bu yüzden, iktidarını, gittikçe daha fazla güç temerküzü gerçekleştirerek sürdürebilmiştir. Halka rağmen bürokratik iktidar 1950'de barışçıl yollardan demokrasiye geçerek, Türkiye, bütün Ortadoğu coğrafyasında bir ilki gerçekleştirmiştir. Bu dönüşüm, doğal olarak, ilk dönemdeki birçok değer ve kurumun reddini ve onların yerine yenilerinin yerleştirilmesini gerektirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu ikinci döneminde tek parti sistemi yıkılmış, çok partili bir siyasi sistem kurulmuştur. Siyaset monist olmaktan çıkmış, yarışmacı olmuştur. İktidara geliş ve gidiş halkın tercihine bağlanmış ve süre bakımından sınırlandırılmıştır. Topluma değer, amaç ve hayat tarzı dayatmaları önemli ölçüde sona ermiştir. Halka amaç ve değer empoze eden bir sistemden halkın değer ve taleplerini dikkate almak zorunda olan bir sisteme geçilmiştir. Halk temel kararların alınmasında temsilcileri aracılıyla söz sahibi olmuştur. Sivil hak ve özgürlükler tesis edilmeye ve bu çerçevede totaliter laiklik anlayışı yerini demokratik- özgürlükçü laiklik anlayışına bırakmaya başlamıştır. Halk adeta nefes almıştır. Artan özgürlük ve daha az devletçi ekonomi politikaları iktisadi hayatta da hızlı gelişmeler yaratmıştır. Elektrik, şeker, yol vs. nedir bilmeyen milyonlar yavaş yavaş bunlara kavuşmaya başlamıştır. Görüldüğü gibi, tarihimizin bu iki dönemi birbirinin zıddıdır. Değerler, amaçlar, kurumlar ve yöntemler bakımından bir arada barınmaları da, beraber bulunmaları da, aynı anda savunulmaları da mümkün olamaz. Bunlardan birini esas alınca, diğerinden vazgeçmek gerekir. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti tarihi yekpare bir bütün değildir; farklı özelliklere sahip iki ana parçadan oluşmaktadır. Türkiye, demokrasiye geçmesine rağmen, totaliter cumhuriyet anlayışını tam olarak yenememiş, tarihe gömememiştir. Bu zihniyet hem kendini yeniden üretmiş hem de zamanda devlet yapılanması içinde sağlam mevziler edinmiştir. Müthiş propaganda sayesinde kendine kısmi bir halk desteği de sağlamıştır. Böylece, Türkiye, iki ana zihniyetin ve hatta iki iktidarın bulunduğu bir ülke haline gelmiştir. Birinci iktidar, bürokratik iktidardır. Bürokrasinin çeşitli şubeleri, halktan tasvip görme şansı bulunmadığı için, bu iktidarın en önemli sac ayağıdır. Bu iktidarı halk seçmez. Onun mensupları kendi kendilerini atarlar. Halktan aldıkları vergilerle varlıklarını sürdürür; ama halka tepeden bakarlar. Bürokratik iktidar on yıllar içinde kendine hukukî, siyasî, ekonomik payandalar edinmiş ve bir kapıkulu sistemi yaratmıştır. Elemanlarını halktan devşirir, sonra onları anne babalarına yabancılaştırır ve toplumun efendisi olduklarına inandırır. Bu iktidar demokratik iktidarın sınırlarını bizzat belirlemeye çalışır. Bunda önemli ölçüde başarılı da olur. Bu iktidarın hedefi, tek parti rejiminin değer, amaç ve iktidar paylaşımını yaşatmaktır. Demokratik süreçler bunun tam olarak gerçekleştirilmesine izin vermediği için demokrasi sevilmez. Bu iktidar elitlerinin dilinde demokrasi süs kelimesidir. Gönüllerinin aslanı, tek parti cumhuriyetidir. Yani totaliter cumhuriyettir. Demokratik iktidar hep aşağılandı İkinci iktidar, demokratik iktidardır. Bu iktidarı serbest seçimlerle halk belirler. Bu iktidar geçicidir. Ondan her sorunun altından kalkması beklenir. O her konuda yetkili değil; ama her konuda sorumludur. Yani, davul bu iktidarın boynunda; ama tokmak bürokratik iktidarın elindedir. Demokratik iktidarların cumhuriyet rejimine pek itirazları yoktur, itirazları cumhuriyetin demokratik olmamasınadır. Demokratik olmayan bir cumhuriyeti savunmaları bu iktidara mensup ve destek olanların intihar etmesi anlamına gelecektir. O yüzden, bürokratik iktidar mensupları ne kadar kızarsa kızsın, Türkiye'de, ana çizgi siyaset, hiçbir zaman totaliter cumhuriyeti bir bütün olarak savunmamıştır ve savunmayacaktır. Demokratik iktidar, demokrasilerde olması gerektiği gibi, yani kişi hak ve özgürlükleri lehine değil, bürokratik iktidarın sınırlamasını istediği anlamda, yani bürokratik iktidar lehine sınırlı iktidardır. Bürokratik iktidarın topluma değer ve hayat tarzı empoze etmesine, özgürlükleri gasp etmesine, hakları çiğnemesine engel olursa tedip ve terbiye edilir. Ülkenin her sıkıntısının sorumlusu demokratik iktidar, her başarının sahibi ve yaratıcısı bürokratik iktidardır. Bürokratik iktidar mensupları Tanrısal yanılmazlığa sahip görülürken demokratik iktidarın sahipleri hep kötülenir, aşağılanır. Bürokratik iktidarın sahipleri ve destekçileri toplumda azınlıktır; ama medyada ve kilit bürokratik mevkilerde çoğunluktadır. Türkiye'deki kavganın ana sebebi budur. Hayat, dünya, tecrübe, akıl Türkiye'yi demokratik cumhuriyet olmaya zorlamaktadır. Totaliter cumhuriyetçiler ise buna direnmektedir. Demokratikleşmeyi önlemek için her yola başvurmaktadır. Meselenin özü budur; gerisi teferruattır. Günümüz Türkiye'sinde AKP ile bürokratik iktidar ve toplumdaki marjinal medyadaki çoğunluk destekçileri arasındaki kavga görüntüsü kimseyi aldatmamalı, kavganın asıl taraflarının gözden kaçırılmasına sebep olmamalıdır. Bugün AKP'ye ve Başbakan Erdoğan'a yöneltilen suçlamaların hepsi zamanında DP'ye ve Menderes'e, AP'ye ve Demirel'e, ANAP'a ve Turgut Özal' a da yöneltilmiştir. Ve, hiç şüpheniz olmasın, bir gün tek başlarına iktidar olurlar ve halkın taleplerine kulak verirlerse, Erkan Mumcu' nun ANAP'ı , DYP ve MHP de aynı ithamlar, suçlamalar, ayak oyunları, tehditler ve şantajlarla karşılaşacaktır. Bugünlerde, totaliter cumhuriyetçi çevrelerin dolduruşuna gelmemek için, tarih okumak, yakın tarihi hatırlamak gerekiyor. Prof.Dr. Atilla Yayla GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ |
TÜRKİYE'NİN ÖNEMİ "Türkiye'nin önemi" sorunu, hiç kuşkusuz, "dış dinamik" ögeleri açısından değerlendirilebilecek bir konudur. "Dış dinamik" ögeleri açısından da değerlendirilse, konu, "iç dinamik" ögeleriyle de ilgilidir çünkü Türkiye'nin toplumsal, siyasal ve jeopolitik özellikleriyle yakından bağlantılıdır. "Türkiye'nin önemi"ni, üç ayrı anabaşlık altında irdelemek olanaklıdır. Bunlardan biri "Jeopolitik", öteki, "ekonomik" sonuncusu da "siyasal-kültürel" boyuttur. JEOPOLİTİK BOYUT Türkiye, dünya üzerinde sorun olarak gözüken bölgelerden dört tanesinin ortasında yer almaktadır: Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Körfez. Bu konumu, O'nu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından "vazgeçilmez" yapmaktadır. Özellikle "küreselleşme" sürecinin Amerika Birleşik Devletlerini getirdiği "dünya jandarmalığı" konumu, ve ABD'nin bu bölgelere olan uzaklığı, Türkiye'nin dünya üzerindeki stratejik önemini ayrıca vurgulamaktadır. Bir başka deyişle, Türkiye, bu çatışma alanları açısından bir "bölgesel güç" kimliği ile varlığını sürdürmektedir. Stratejik açıdan bir başka öge, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından Türkiye'nin sahip olduğu ekonomik, kültürel ve siyasal olanaklardır. Akıllıca kullanıldığı takdirde, bu olanaklar, Türkiye'nin bir "bölgesel güç" olma özelliğini pekiştirici etki yapacaktır. Balkanların, Kafkasların, Ortadoğunun ve Körfezin, siyasal, asker>î ve ekonomik kargaşası, önümüzdeki yıllarda hiç de durulacak gibi gözükmemektedir. Bu nedenle, Türkiye'nin "bölgesel bir güç olma" özelliği ve önemi, daha uzun yıllar devam edecek gibi görülmektedir. EKONOMİK BOYUT Türkiye, hızla gelişen, kentleşen, dünya ile ekonomik ve kültürel bütünleşmesini sürdüren ve gittikçe büyüyen (şimdilik) 60 milyonluk bir pazardır. Ayrıca, gelişen teknoloji ve dünyaya açılan girişimcilik, Türkiye'yi sadece bir "pazar" olarak değil, aynı zamanda "üretim" yapan bir ekonomik güç haline de getirmektedir. Bu nitelikleri ile Türkiye, bir yandan Avrupa Topluluğu, öte yandan Japonya ile, "önemli" ekonomik ilişkileri kuracak ve geliştirecek bir yapıya sahip görünmektedir. Eski Sovyetler Birliği yerine kurulan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından da Türkiye'nin önemli bir ekonomik potansiyele sahip olduğu söylenebilir. Bütün bunlara ek olarak, Irak petrolü ve Kafkasya'dan gelecek petrol (Türkiye üzerinden pazarlanabildiği takdirde), uzunca bir süre, Türkiye'ye önemli bir ekonomik avantaj sağlayacaktır. Türkiye'nin ekonomik önemi, daha yukarda üzerinde durulan jeopolitik önemi ile bütünleştiğinde çok daha derin bir boyut ve anlam kazanmaktadır. SİYASAL-KÜLTÜREL BOYUT Türkiye'nin bir "İslam ülkesi" olması, O'nun dış dünyadaki önemini, belki de buraya kadar üzerinde durulan bütün ögelerden daha fazla arttırmaktadır. Bunun en önemli nedeni "Türkiye'nin tek ve biricik, laik ve demokratik islam ülkesi olmasıdır": Bu niteliği ile Türkiye, hem değişme ve gelişme potansiyeli bakımından ekonomik-askeri-siyasal bir güç olarak önem kazanmakta, hem de daha önemlisi, "Müslüman Dünya" için, farklı bir model oluşturmaktadır. Türkiye'nin, müslüman toplumlar için, laik ve demokratik bir model oluşturması, sadece bölge açısından değil, tüm dünya ve insanlık tarihi açısından önemli bir olaydır. Huntington'un, 21. yüzyılın, Hırıstiyan, Müslüman ve Budist uygarlıkları arasında bir çekişmeye tanık olacağını söylemesi, Türkiye'nin "müslüman uygarlık" içindeki yerini olduğu kadar dünya üzerindeki önemini de iyice arttırmaktadır. Aslında, Atatürk'ün kurduğu Türkiye, tüm dünyanın önüne bir soru işareti gibi dikilmiştir: Acaba tüm toplumlar için evrensel ve tek bir değişme modeli mi vardır, yani toplumların değişme ve gelişme aşamaları ekonomik açıdan biribirine eşitilendikçe, kültürel yaşamları da benzer mi olacaktır, yoksa, farklı kültür din ve inançtaki toplumlar, farklı biçimde de mi gelişecek ve ilerleyeceklerdir? Daha doğru bir deyişle, Batı toplumlarının izlediği yolu reddederek gelişme olanaklı mıdır? Yoksa, değişme ve gelişme, tüm toplumları, eninde sonunda, aynı yollardan geçmeye mi zorlamaktadır? İnsan hakları, kadın hakları, evrensel kavramlar mıdır? Bir toplumun hem gelişmiş olması, hem de temel hak ve özgürlükleri kısıtlaması olanaklı mıdır? İşte insanoğlu'nun önündeki tek aykırı model olan "Sovyet deneyimi" çöküp, tarihin derinliklerinde kaybolduktan sonra, "islam" aykırı bir model olarak gündeme gelmiştir. Oysa Türkiye, "İslam modeli"nin, evrensel değişme ve gelişme çizgisinden farklı bir yol izlemediğinin en güzel örneğidir. Müslüman bir toplumda, hem laikliğin, hem de demokrasinin varolabileceğini ve değişme ve gelişmenin bu çizgiler yönünde olabileceğini, varlığı ile kanıtlamaktadır. Türkiye'de, evrensel değişme ve gelişme modelinden farklı, laiklikten ve demokratiklikten sapan bir "İslam modeli" tartışmaları, daha çok, Sovyetler Birliği'nin gücünü sürdürdüğü "soğuk savaş" döneminde alevlenmiştir. Sovyetler Birliği'ni, bir "çember" içine almak ve rejimi, içerden de "İslam" baskısı ile zorlamak politikası, Türkiye'de de "evrenselden farklı, islam>î çözüm" tartışmalarını desteklemiştir. Artık, Sovyetler Birliği çöktüğüne göre, "dışardan böyle bir etki de" anlamını ve dolayısıyla gücünü yitirmiş gözükmektedir. Şimdi, "dış dinamik ögeleri" tam tersine bir etkiyle, daha farklı bir soruyu, yukarda sorulan, "islam>î değişme ve gelişme modeli evrensel modelden farklı mıdır?" sorusunu gündeme getirmiştir. Kanımca bu sorunun yanıtı, 21. yüzyılda, evrensel modelin egemenliği yönünde ortaya çıkacaktır. Yani bir toplum ister müslüman olsun, ister başka bir dinden, değişme ve gelişme sürecine girdiği ölçüde, insan hakları, demokratikleşme ve bunların ön koşulu olarak kaçınılmaz bir biçimde laikleşme, o toplumun gündemine girecektir. Siyasal-kültürel boyut açısından yaptığımız irdelemeler, daha yukarda belirtilen jeopolitik boyut ve ekonomik boyut ile bütünleştiğinde, açıkça görülmektedir ki, Türkiye sadece bir "bölgesel güç" olarak değil, dünya tarihinde, uygarlıklar savaşı denilen değişme ve gelişme süreçleri açısından da çok büyük bir önemle uluslararası arenada yerini almaktadır. MÜBECCEL KIRAY, HİLMİ YAVUZ VE ŞÜKRÜ ELEKDAĞ'IN DEĞERLENDİRMELERİ Kıray, esas olarak Türkiye'nin girdiği değişme ve gelişme süreci içinde, hem siyasal partilerin, hem de siyasal islamın, çözülmekte olan aile ve ağa-köylü ilişkilerinin yerini tutan "araformlar" niteliği kazandıklarını ve birey ile toplum ve devlet arasında bir köprü görevi yüklendiklerini söylüyor. Kıray'ın bu teşhisi hiç kuşkusuz çok doğru. Kıray ayrıca, siyasal islamın, Türkiye'ye bir ölçüde dış dünyadan dayatıldığını, bunun nedeninin Sovyetleri çembere almak olduğunu ve Sovyetler yıkıldığına göre artık bu dış etkinin kalkacağını da söylüyor, Bence bu da son derece doğru. Böylece Kıray'ın çözümlemeleri, 21. yüzyıl Türkiye'sinin laik ve demokratik yapıyı koruyan bir islam ülkesi olacağı biçimindeki izlenimleri veriyor bize. Yine Kıray'a göre, Türkiye'nin önemi, işte bu değişme modelinin niteliği ile ilgili: Türkiye, bir islam toplumunun, çağdaş bir endüstri toplumuna dönüşümü sırasındaki sorunları ve süreçleri ortaya koyduğu için önemli bir ülke. Yavuz'un değerlendirmeleri, Kıray'ın sosyolojik yaklaşımına karşılık, daha çok felsef>î ve düşünsel. Aslında Yavuz da Türkiye'nin önemini bir "İslam ülkesi" olmasında görüyor. O da aynen Kıray gibi bu "islam ülkesinin" değişme sürecinin, onun önemini arttırdığı kanısında. Bunu açıkça söylemiyor ama, hem Kıray'ın hem de Yavuz'un "değişme" ve "kimlik" sorunu üzerinde odaklaşmaları, her ikisinin de aynı görüşü paylaştıklarını gösteriyor. Yavuz'a göre, Türkiye, "geçmişinden koparıldığı için" bir "kimlik krizi" yaşıyor. Hiç kuşkusuz, bu teşhisin "geçmişinden koparılmak" bölümü ve bunun bir "kimlik krizi"ne yol açtığı tezi doğru, Yavuz, daha sonra, bu sorunu aşmanın yolunun, "resmen" yani "devlet eliyle", geçmişin günümüzle bağlarının yeniden oluşturulmasını öneriyor. Bu bağlamda, Yavuz'un somut önerileri, Kıray'ın teşhislerinin tam ters yönünde, toplumun daha çok islam>î değerlere bağlı bir yapıyı benimsemesi sonucunu doğuruyor. Bu önerinin, dünya konjonktürü bakımından geçerliliği cidd>î biçimde tartışmalıdır diye düşünüyorum. Elekdağ'ın dört dörtlük analizi için söylenecek fazla buirşey yok. Belki sadece, sosyolojik ve felsef>î bakımdan, iç dinamik ögelerinin ağırlığını daha vurgulayabilirdi, ama bu da onun uzmanlık alanı değil. Ayrıca, Kıray ve Yavuz'un düşünceleri, Elekdağ'ın önerilerini bütünleyerek, Türkiye'nin önemini iyice irdeliyor diyebiliriz. |
Rejimi asıl tehdit eden bu zihniyettir Kim ne derse desin, değişmeyen bir gerçek var karşımızda: Danıştay’a yapılan kanlı saldırı Türkiye’nin yüreğini ağzına getirmekle kalmadı, bu ülkenin cepheleşme tuzağına birkaç saat içinde düşebileceğini gösterdi. Olay duyulur duyulmaz herkes, tabii bir refleksle, katilin kimliği ve dünya görüşüyle ilgilendi. Elde edilecek bu tür bilgiler sayesinde menfur saldırının hangi güç odakları tarafından düzenlendiği anlaşılacaktı. Üst düzey bir yargı mensubunun kameralar karşısına geçip sanığın saldırı öncesi tekbir getirdiğini söylemesi kamuoyunu -ve tabii ki medyayı- yönlendirmeye yetti. Ayrıca “Allah’ın askeriyiz” diye bağırdığı da söyleniyordu. Arabasından Vakit’in Danıştay üyeleriyle ilgili o tasvip edilemez kupürü de çıkınca ve 2. Daire’nin başörtüsü ile ilgili tartışmalı kararı ile irtibatlandırılınca olay adeta bir saat içinde çözülmüş (!) oldu. Hükümet hakkında verip veriştirmeler olayı bir yandan siyasi bir platforma çekerken diğer yandan da laik-anti laik kavgasını kızıştırıyor, toplumun bir bölümü ağır bir itham altında tutuluyordu. Konuşulanlara bakın; daha ilk saatlerden itibaren orduyu göreve çağırmaya yeltenen, demokrasiyi rafa kaldırmayı salık veren beyanlara rastlarsınız. Neden? Tetikçinin daha ilk dakikalardan başlayarak çizilen portresi onu “milliyetçi, dindar, ülkücü, Türk-İslam sentezcisi” gibi sıfatlarla yâd ediyordu da ondan. Rejim krizi çıkarmak bu kadar kolay mı? Saldırgan Alparslan Arslan’ın kimliği biraz deşelenince, bağlantıları bir bir ortaya çıkınca anlaşıldı ki menfur saldırının faili hiç de sıcağı sıcağına resmedildiği gibi değil. Üstelik o çirkin saldırıyı gerçekleştirirken tekbir falan da getirmemiş. Gariptir; tekbir iddiasının sahibi kamuoyundan hâlâ özür dilemedi. Her neyse... Sanığın içki masasında anlaştığı yardımcıları, katıldığı eylemler ve o eylemlerin sakinleri, telefon trafikleri, dostluklar-düşmanlıklar ortaya çıktıkça, kamuoyu anladı ki bu hain saldırının son aylarda adeta tesadüflerle ortaya çıkan çetelerle benzerlikleri var. Katilin portresi ortaya çıktıkça, ilişkiler yumağı çözüldükçe kamuoyunun zihninde onlarca soru işaretleri belirdi. Umarım bu sorulara net, ikna edici cevaplar verilir ve bir daha benzer bir olay yaşanmaz... Bu menhus olay sonrasında ortaya çıkan en büyük soru işareti şu cümlenin sonunda yer alıyor: Bir katilin kimliği üzerinden bir ülke bir anda rejim kriziyle karşı karşıya getirilebilir mi? Vahim bir durum bu! Düşünün bir cinayet bir ülkeyi -o ülkenin siyasetini, kurumlarını, medyasını vs.- bir anda iki safa ayırıyor ve asabı bozuk insanlar bir anda cinnet getirircesine birbirini yiyip bitiriyor. Bu kadar da basit olmamalı; çünkü esas tehlike, rejimi hain bir saldırının kalleş bir planıyla pamuk ipliğine bağlamaktır... Melun saldırının üzerinden on günden fazla süre geçtiğine göre sanırım herkes daha soğukkanlı yorumlar yapabilir. Mesela katil gerçekten de “milliyetçi-muhafazakar” bir görüşe sahip, belki “ülkücü”, belki “dinci”, belki “İslamcı” olabilirdi. Bütün bu iddialar doğru çıksaydı, başta siyasi iktidar olmak üzere kendini “milliyetçi, muhafazakar, ülkücü, İslamcı” vesaire gören ya da öyle görülen insanlar bir lince mi tabi tutulacaktı? Hukukun en temel düsturu suçun şahsiliğidir; yani hiç kimse bir başkasının cürmünden mesul tutulamaz. Her zaman deliler, meczuplar, manyaklar, hasta fanatikler çıkabilir; üstelik her toplumdan çıkabilir bu tür hasta ruhlar. Böyle bir durumda iki büyük yanlışa düşme riski var: 1) Meseleyi hukuki çerçeveden çıkarıp siyasi bir harekata dönüştürerek insanları korkutma en azından bazılarını gayrete getirmek için “elden gidiyor” psikolojisi uyarma... 2) Bir cani yüzünden milyonlarca insanı hedef göstermek, onlara “katiller” diye bağır(t)mak. “Azmettiricilik” de hukuki bir tabirdir ve kendi disiplini içinde ölçüleri vardır; yani öyle ulu orta kullanılarak binlerce insan zan altında tutulamaz. Daha açık söyleyeyim; katil dindar birisi çıksaydı, buna en çok dindarlar üzülecekti. Çünkü bu güzel din “Bir insanın öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi gibidir” diyerek cinayeti haram kılıyor. Bu gerçeği görmediğinizde samimi dindarları sürekli rencide edersiniz ve bunun farkına bile varamazsınız... Katil yakalanmamış olsaydı Düşünün ki katil hiç yakalanmayabilirdi. Ele geçirilmediğinde bugünkü bilgilere asla ulaşılamayacaktı. Tıpkı daha önceki siyasi cinayetlerde (Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu...) olduğu gibi bir varsayım üzerine kurulacaktı bütün iddialar. Ve bu iddialar belli bir dünya görüşünü zan altında bırakacaktı hep... Sembollerin gölgesine sığınılarak işlenen cinayetlere, o cinayetlerin maksadına daha dikkatli bakmak gerekiyor. Olayın algılanma şekliyle oluşturulmak istenen hava arasında önemli bir bağ var. Kalabalıklar bir algı seline bir anlık öfke sonucunda teslim olabilir; buna bir mana vermek mümkündür; ancak ülkenin aydınları dolduruşa gelmemekle yükümlüdür. En uç noktayı söylüyorum; bu hain saldırıyı düzenleyen adam hiçbir örgüt bağlantısı olmayan bir fanatik de olabilirdi; buradan hareketle ülke insanını kamplara bölmek, hükümeti devletin diğer kurumlarıyla karşı karşıya getirmek, siyasi tansiyonu yükseltmek, Çankaya hesabı uğruna kavgayı körüklemek, anti demokratik hislere teslim olmak vs. yanlış... Sanık Alparslan Arslan’ın ulusalcılarla irtibatı üzerindeki farklılığı tekrar düşünmek gerekiyor; çünkü ulusalcılık Kızılelma çatısı altında toplanırken demokrasi dışı heveslerini zaten dışa vurmuştu. Organizasyonun içinde karanlık ilişkiler olması, bağlantıların cuntacılık kuşkusunu güçlendirmesi, bu topluluğu sıradan bir sivil toplum kuruluşu olmaktan çıkarıyor ve “şok tesiri yapacak eylemler” konusunda şüphelerin oluşmasını sağlıyor. Üstelik ilk defa da gündeme gelmiyor bazı karanlık suçlamalar. Son aylardaki gazete arşivlerini tarayan herkes bu organize ile çete oluşumları ve derin bağlantıları rahatlıkla görebilir... Sözün özü şu: Türkiye’de laiklik de tehlikede değildir Cumhuriyet de; çünkü Türk halkının çok büyük bir çoğunluğu -ki bu çoğunluğun içinde dindar insanlar büyük yekun tutar- aşırı hareketlere izin vermez. Herkesin sürekli zan altında tutulması, ülkenin temel tercihlerini güçlendirmez; tam aksine hayatın merkezindeki barışıklığın yerini husumetler alır. Rejimin ikide bir tehlikede olduğunu iddia etmek kadar rejimi gerçekten tehdit edecek başka bir düşünce olamaz; çünkü halka güvensizliğin bundan daha feci bir örneği gösterilemez. Üstelik bu büyük bir zaaftır; bu zaaf Türkiye’yi karıştırmak isteyenlere de yeni senaryolar bahşettiği gibi provokasyonlar için de cesaret veriyor... Uluslararası tasarım ödülleri http://www.zaman.com.tr/2006/05/29/snd.gif Birkaç gündür televizyon ekranlarına yansıyan reklamlarımızdan öğrenmiş olmalısınız; Zaman, bu sene de SND’nin (Society for News Desing) düzenlediği yarışmada ödüller aldı. Artık biliyorsunuz SND, dünya çapında gazete tasarım ödülleri dağıtan bir kurum. Dünyanın bütün muteber gazeteleri bu yarışmaya başvuruyor. Çok sayıda kategorisi var. 29 ülkeden 450 gazete başvuruda bulunuyor. Aralarında Independent, Washington Post, The Wall Street Journal, USA Today, Frankfurter Allgemeine, New York Times, Chicago Tribune, Die Zeit, Los Angeles Times gibi saygın gazeteler var. Bu gazetelerin jüriye sunduğu 15 bin sayfa bulunuyor. Jüri üyeleri büyük bir titizlik içinde seçimlerini yapıyor, sonuçlar açıklandıktan sonra birkaç günlük bir atölye çalışması yapılıyor, ödül almış sayfalardan oluşan kataloglar dünyanın dört bir yanına dağıtılıyor. Bu sene Zaman beş dalda aldığı ödüller ile bu kataloğa bir daha girmiş oldu. Bu yılki yarışmaya Forum isimli bir gazete de başvurmuş ve bir dalda ödül almış. Ekonomi gazetesi olarak neşir hayatına devam eden Forum’u kutluyorum; diğer gazetelerimizden de bu tür başarılar bekliyorum; zira burada alınan her ödül sadece bir gazetemizi değil, Türk gazeteciliğini ödüllendiriyor. Ümit ederim ki, Zaman müzesi uluslararası ödüllerle dolup taşacak; sevgili okurlarımızın bu desteği sürdükçe başarılar da sürecek. Emeği geçen, ödülde katkısı olan bütün arkadaşlarımı tebrik ediyorum... Emekli askerlerin hatası TSK’yı bağlamaz Son aylardaki çete davalarında emekli bazı askerlerin de adı geçiyor. Savcılığa intikal etmiş, dolayısıyla resmî kayıtlara girmiş bu suçlamalar, yenilir yutulur cinsten değil. Çünkü bu çeteler sadece mafya irtibatıyla değil, hükümete karşı psikolojik harp yürütmekle de suçlanıyor. Ele geçen belgelerde “gayri nizami harp planları”na dair krokilerin çıkması da akla kötü şeyler getiriyor. Bu durum demokrasiye gönül veren herkesi rahatsız ediyor; en çok da Türk ordusunun değerli mensuplarını rahatsız ediyor olmalı... Şu gerçeği görmek gerekiyor: Birtakım emekli askerlerin çete iddianamelerinde adının geçmesi halinde bu suçlamaların gazete sayfalarına yansıması doğal. Oradaki suçlamalar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mal edilemez; edilmemeli. Çünkü her meslekten kötü insan çıkabilir, mesleğin hakkını vermeyen çıkabilir, mesleğinin sağladığı bir kısım imtiyazları suiistimal eden çıkabilir... Eminim, emekli askerlerin adının iddianamelere geçmesi ve bu iddianamelerin özünde çetecilik suçlamasının bulunması hem TSK yetkililerini üzmektedir hem de Türk halkını. Türk medyası asker düşmanlığı üzerine yayın yapmaz; gayet iyi bilir ki üç-beş emeklinin yaptığı serkeşlik Türk ordusunun tamamına mal edilemez. TSK yetkilileri de gayet iyi bilir ki çete davalarında yapılan yayınların “orduyu yıpratma” gibi bir amacı olamaz. Bu gerçeği bilmeyen, daha doğrusu bilmezden gelen bazı çevreler çete haberlerinde asıl maksadın “TSK’yı yıpratmak” olduğunu iddia etme cüretinde bulunabiliyor. Bu da gerçeği çarpıtmanın bir başka metodu. TSK’nın sahip çıkmadığı, destek vermediği, tasvip etmediği birtakım karanlık oluşumlara bazılarının sahip çıkması; üstelik bunu TSK üzerinden yapmaya yeltenmesi basit bir hedef saptırmadır. Çeteciler yalnızlaştıkça TSK’yı yanlarına çekmek, düştükleri bunalımdan bu milletin öz evlatlarını “ordu düşmanlığı” ile suçlamakla çıkmak istiyor. Boşuna uğraşıyorlar, bu millet gerçek ordu düşmanlarını gayet iyi biliyor... |
Akrabalık adları ve ruhsallık üzerine bir inceleme Cemal DİNDAR İnsan, fizyolojik doğumdan sonra hayatta kalabilmek için ikinci bir doğuma gereksinim duyan belki de yegane türdür. Rahim-cennetten ayrılmanın, ‘dünyaya atılma'nın, doğum travmasının görece yumuşatıldığı yer ana kucağıdır, dil beşiğidir. Emzirilen çocuk, yalnızca sütle değil, annenin gözündeki ışıkla, kelimelerin sedasıyla, ninniyle, türküyle, şarkıyla, söylenceyle, kısaca dille de beslenir. Ruhsal doğumun mayasıdır dil. Çocukların, dilin binlerce yıllık dipakıntılarından süzülüp gelmiş sedası yerine televizyonun saldırganlığına, reklamların ortasına, yani tüketimin diline terkedilmişliğinin hoyratlığını bir de buradan düşünmeliyiz. Yine de, dipakıntılar piyasanın diliyle boy ölçüşebilecek bir olanağı hep taşımışlardır. Boşuna mı çocukların dile attıkları ilk kanca-sözcüklerin genelde “ana”, “baba”, “dede…” olması. Bu nedenle, insanların ruhsallıklarını anlamaya yönelmiş bilgi alanlarının, kişinin içine doğduğu dilin serüveniyle, yenidoğan'a ne türden olanakları miras olarak taşıdığıyla ilgilenmesi bir zorunluluktur. Bu incelememizde, Türkçe'nin İç Asya'dan Anadolu'ya uzanan serüveninde akrabalık adlarının izini süreceğiz. Türkçe, çok geniş bir coğrafyada kendi tarihi gelişiminin evrelerini aynı zaman kesitinde yelpazelendirmiş, güncelle buluşturabilmiş ender dillerden biridir. Yeryüzünde geniş coğrafyalarda konuşulan İngilizce, İspanyolca gibi sömürge dillerinden temel farkı da budur. Sömürge dilleri, dünyanın dört bir yanına yayılırken, başka dilleri ve kültürleri kendi hükümranlık alanlarına hapsetmişler, zedelemişlerdir. İlginç olan bir nokta da, bu sürecin sonucu; dünyanın dört bir yanında konuşulan İngilizce'nin bizzat ucubeleşmiş olmasıdır. Türkçe'nin serüveni ise, bir zedelenmeyi göze alma, kendini sınama, kendi uygarlık dertlerine deva olabilecek değişimleri kabullenme serüvenidir... İç Asya'dan Anadolu'ya, Türkçe'nin bugünkü coğrafyası incelendiğinde, bu değişimin, Cemal Süreya'nın deyişiyle nice “acı dirlik”in imbiğinden süzüldüğünü izlemek güç değildir. Türkçe'nin arılığı, tam da bu acı dirlik'ten geçirilmiş olmasıyla ilgili olabilir. Mesela, Anadolu Beylikleri döneminde Türkçe'ye yeşil bir ağaca sarılır gibi muhabbet duyulması, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsça'nın merhametine bırakılmışlığı… Yada, genç Cumhuriyet'in “Öztürkçe” arayışı… Bunlar, dilbilimcilerin, dil felsefecilerinin heyecanlanacağını düşündüğüm noktalar. Klasik psikanaliz, babalar, dayılar Kendi alanımıza dönersek; ruhbilimde aileye, özellikle anne-baba-çocuk üçgenine ruhsallığın oluşumunda başat bir rol biçilmiştir. Klasik psikanalize göre, ömür denilen macera, erken çocuklukta temrin edilen aile romansı'nın farklı biçimlerde ve yeniden sahnelenmesinden başka çok az şeydir. Psikanaliz, soy-tarihi ve tabi ki kültürel yükü ihmal ettiği için sıklıkla eleştirilmiştir. Hatta ‘içerden' yapılan eleştiriler arasında psikanalizi bir kültür kuramına dönüştürme çabaları bile görülmektedir. Özellikle Melanie Klein, burada tartışma konusu ettiğimiz alanla ilgili çok önemli katkılarda bulunmuştur. İçine doğulmuş olan dilin ve kültürün, ruhsal gelişim için önemli bir malzeme sağladığını, dille kuşaklar boyu taşınılan efsanelerin, türkülerin, bizzat dilin kendisinin, yenidoğana bir düşlem dünyası sunduğunu ileri sürmüştür. Gerçekte, klasik psikanalizin içine doğduğu XIX. Yüzyıl Viyanası ve serpildiği XX. Yüzyıl Batısı ile dünyanın geri kalanı arasındaki en temel farklılıklardan biri bizzat aile yapılarında ve o sahnede kendini bulan aile romanslarında izlenebilir. “Aile romansı”nın sınırlarına vakıf olunabilen Batılı çekirdek aileye karşın, dünyanın büyük bölümünde, aile, deyim yerindeyse hala çekirdekleştirilememiş “geniş aile”dir ve bireylerin ruhsallıklarında işlevsellik kazanan dinamikler, birer “aile romansı” olduğu kadar, ondan fazlasıdır da. Hatta Batı'nın genel kültürel değerlerce desteklenen ben-merkezci, Hobbes'un deyişiyle burjuva ahlakının temelini oluşturan “insan insanın kurdu” kişiliklerine karşın, Doğu'da toplum-merkezli kişiliklerin ömürlerini inşa etme biçimlerinin, yer yer aile romansını aştığı, bir toplumsal-kültürel söylence belirsizliğine değin uzanabildiği gözlenmektedir. Bu sorunu, psikanalizin önerdiği gibi, literatürde biyolojik baba veya annelerden değil, anne ve baba temsillerinden söz edildiği savıyla aşmak güçtür. Zira, mesela, söz konusu toplumsal-kültürel söylencenin tarihselliğinde, tüm erkek figürleri baba temsilinin içinde düşünebilmek neredeyse imkansızdır. Hatta, “oğlan dayıya, kız halaya” ve benzeri halk deyişlerini düşündüğümüzde, bu figürlerin, mesela dayı ile baba'nın gizli-açık mücadelesinden, karşıtlığından, çatışmasından bile söz edilebilir. Dilde akrabalık adlarının geçirdiği değişimleri izlemek, o dili konuşan herkesin ruhsallığında yankılandığı kesin olan bu çatışmaları anlamak için de önemlidir. İki ana akıntı: Mezopotamya ve Bozkır… Burada söylenenlere temel olacak birkaç teze kısaca ve yeniden değinelim: Öncelikle, gerek ruhbilim gerekse psikiyatri alanında olsun, ruhsallık bilgisinde ve bu arada hemen tüm bilim alanında tarihi ve tarihselliği yok sayan neoliberal vaaza karşın, tarihsel-sosyokültürel aidiyetlikler önemlidir. Bu alan hak ettiği ölçüde araştırılmamış, küreselleşme projesiyle birlikte, Anglosakson dünyanın egemenliğinde ve ideolojik bir seçimle görmezden gelinmiştir. Şunu söyleyebiliriz: Türkçe'nin beşiğine doğmuş her insanın ruhsallığında, kökleri tarihsel olarak izlenebilen ve sonuçları itibariyle özgün bir “Anadolu ruhsallığı” kavramının varlığını bize düşündürten belirli gerilimler vardır…Öncelikli tezim; bu gerilimler ve onlara maya olan sosyokültürel dokunun iki ana akıntıyla beslendiğidir. Bunlardan biri, Mezopotamya Uygarlığı'dır. Frankfort, haklı olarak, halen bu uygarlığın içinde bulunduğumuzu ve Mezopotamya Uygarlığı'nın son biçimine kavuşmadığını ileri sürmektedir. Kramer, uygarlık tarihini Mezopotamya uygarlığının başlangıcıyla, yani Sumerlerle başlatır. Onun Sumer tabletlerinin çözümlenmesini içeren “Tarih Sumer'de Başlar” kitabı, uygarlığın üzerinde yükseldiği okul, şehir, mahkeme gibi kurumların birçoğunun ilk örneklerinin Sumer toplumunda ortaya çıktığını göstermektedir. Mezopotamya Uygarlığı'nın gelişim sürecinde belirli bir forma ulaşan ataerkillik, kan bağı/ yer bağı gerilimi, tapınak merkezli yerleşim, kadercilik gibi sosyokültürel etkenlerin bugün de ruhsallık üzerindeki etkilerini izlemek mümkündür. Diğer ana akıntı ise, Bizans kaynaklarının VI. Yüzyılda “Turchia” olarak adlandırmaya başladıkları İç Asya'dan bugünkü Türkiye'ye uzanan “göç hikayesi”dir. Bu yalnızca bir göç hikayesi değildir, Türklerin farklı inançlarla, değerlerle, başka uygarlıklarla buluştukları ve yeni bireşimler kurdukları bir süreçtir de. Bu kavimler buluşması o denli etkili ve üreticidir ki, geçtiğimiz bin yılın tarihsel sürecini belirleyen ana dinamiklerinden biri olmuştur. Hala İç Asya'daki kelimelerin, mitosların, efsanelerin yankısı Anadolu'da duyulmaktadır. Yazık ki, bu yankının kökenleri üzerine kapsamlı bir araştırma henüz yapılmamıştır. Şunu söyleyebiliriz; İç Asya'dan Anadolu'ya değin uzanan bu “yol hikayesi”, ideolojik fazlalıklar ve bilimsel yetersizlikler sebebiyle bugüne değin ihmal edilmiştir. Deyim yerindeyse, bu büyük ana akıntı, Anadolu sosyokültür tarihinin “bilinçdışı”nı oluşturmuştur, oluşturmaktadır. Sözkonusu gerilimlerden biri anacıl-ataerki gerilimidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz baba/dayı karşıtlığı da bu gerilimin ifadelerinden biridir. İç Asya'dan Toroslara akıp gelen Bozkır uygarlığının taşıdığı anacıl özellikler, kişilerin ruhsallığında, o ilk beşiğin işlevini sürdürmektedir. Kimi kez bağlayıcı, tutucu, sarmalayıcı… fakat sıklıkla baskıya karşı koruyucu, besleyici, şefkatli. Boşuna olmasa gerek gurbet türkülerinde sıla ile ana'nın birlikte anılması. Yada yönetici erkin, “erkek”in, müşkül durumunu anlatmak için “anamız ağladı” diyen çiftçiye “***** da al git” demesi. Yada XVII. Yüzyılda yerleşmeye zorlanan Türkmen'in, Karacoğlan'da dile gelmesi, dupduru bir Türkçe ile kadın'ı yüceltmesi, ete kemiğe büründürmesi, güzellemesi. Bu hat boyunca söylenen türkülerde yar olan, ana olan, seven ve sevilen kadının hemen her derdi dile gelirken, katı ataerkil Sami etkinin belirgin olduğu Harput-Urfa-Kerkük hattında söylenegelen türkülerde kadın dertlerinin, ruhsallığının yok sayıldığı, kadının cinsiyetsizleştirildiği görülmektedir. Türkçe'de akrabalık adları Türkçenin coğrafyasında akrabalık adlarının serüveni, burada anlattığımız anacıl-ataerki geriliminin işaretleriyle doludur. Bu konuda bir şansımız, Yong-Song Li'nin Hacettepe Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak sunduğu ve 1999 yılında Simurg Yayıncılık tarafından yayımlanmış “Türk Dillerinde Akrabalık Adları” çalışması. Akrabalık adları ile ilgili bilgiler söz konusu kitaptan alınmıştır. Bu kitaptan ilginç bazı tespitleri aktarıyorum: Dikkate değer bulgulardan biri, bugün kocanın erkek yakınları için kullandığımız kayın , kayınbaba kayın ata kelimelerindeki kayın'ın en eski biçimlerinden birinin kadın olmasıdır. Karşı cinsten bir akrabanın, kocanın erkek kardeşinin yada babasının dilde hemcinsleştirerek, bir anlamda cinsiyetsizleştirerek cinsellik alanından çıkartıldığı anlaşılıyor. Yine, Türkmence'de kart ata(babanın ya da annenin dedesi) anlamında garrı ata ya da garrı baba kullanılmaktadır. Cinsel gücünü kaybetme yaşındaki erkek akrabanın “garrı ata” olarak adlandırılması da yukarıdaki tespitimizi desteklemektedir. Argodaki “karı gibi adam” sözünü de burada anabiliriz. Tüm bunlar, eşcinsel bir cinsel kimliğe işaret etmekten çok, erkek kimliğindeki bir ‘kusur'u, mesela cesaret eksikliğini anlatmak için kullanılmaktadır. Apa,aba,ebe,epe günümüz türk dillerinde ata, dede, nine, baba, anne, amca, hala, ağabey, abla, ebe gibi anlamlara gelmektedir. Anadolu Türkçesi'nde ebe, aynı zamanda doğum işini yaptıran kadındır, bu arada nine, abla, teyze, düğünde geline verilen armağanları toplayıp, göz önüne yayan kadın, soy, boy anlamları da taşımaktadır. Bu anlamda, yine argodaki “ebe'ye küfretmek” ile oba yada boya küfretmek arasındaki geçiş de ilginçtir. Ana sözcüğü ilk olarak Uygurca'da kullanılmaya başlanmış, giderek yaygınlaşmıştır. Türkçe'nin konuşulduğu hiçbir coğrafyada ve hiçbir zaman “ana” sözüğünün bir erilliğe işaret etmemesi dikkate değerdir. Bununla birlikte kelimenin zaman zaman bizzat ‘dişi' anlamına geldiği görülmektedir. Anayerlilik, ya da anacıl kavramlarını bu dişil anlamla yani cinsiyet vurgusuyla birlikte anlamak yerindedir. Buna karşın, çok daha eski dönemlerden miras apa ya da aba'nın anne anlamı yanında ata, dede, nine, baba, amca, hala, ağabey, abla, ebe, yenge, hanım vb anlamlarını kuşattığı görülmektedir. Anne anlamında tesbit edilen en eski sözcük olan ög de bugüne öksüz kelimesiyle ulaşmıştır ve yine hiçbir zaman eril bir anlama sahip olmamıştır. Baba sözcüğü Anadolu Türkçesindeki bildik anlamı yanında tarikatların bazısında tekke büyüğü anlamına da gelmektedir. Aynı kelime Özbekçe'de “dede, dedenin veya ninenin babası” anlamlarını taşırken, Nogayca'da bunların yanında sünnetçi yerine de kullanılmaktadır. Daha ilginci, Başkurtça'da yaşlı saygın kişi, ata, amca, dayı anlamlarını taşımış olmasıdır. Bu arada Divanü Lugat-it-Türk'teki şu sözü de analım: kandaş kuma urur igdiş örü tartar: baba bir olanlar çok dövüşürler, ana bir olanlar birbirine yardım ederler. Orhon yazıtlarında kan, “baba” sözcüğü yerine de kullanılmaktadır. Burada, yer bağı(anayerlilik) ile kan bağı(babasoyluluk) arasındaki bir gerilime işaret edilip edilmediği önemli bir sorudur. Nogayca'daki sünnetçi ve Türkmen geleneği ile yakından ilgili olan Bektaşilik gibi tarikatlarda tekke büyüğü anlamları düşünüldüğünde, baba sözcüğünün, İslamiyet ile, hatta Hazarları düşündüğümüzde belki de Yahudilik ile birlikte gelen Sami etkinin mirası olup olmadığı ciddi bir sorudur. En azından şunu söyleyebiliriz; İç Asya'da Yahudilik ve İslamiyet ile karşılaşmadan önce Türklerde sünnet geleneğinin olmaması, buna karşın Nogayca'da baba kelimesinin hala sünnetçi yerine kullanılması, Anadolu sufiliğinin önemli bir kolu olan Bektaşilik'te tarikat önderlerine baba denilmesi, bu kelimenin Türk boylarında önemli bir sosyokültürel kırılmaya işaret ettiğini gösterir. Bu kırılmanın, akrabalık hiyerarşisinin ve hatta ilişkilerinin yeniden düzenlenmesine yol açtığı düşünülebilir. Oğuzname'yi hatırlayalım: “Müslim olan Oğuz Han, ilkin amcası Küz Han'ın kızı ile evlenir. Fakat, kız ona teklif edilen İslâm dinini kabul etmez. Bu durumda, Oğuz kızla karı-koca hayatı yaşamaz. İkinci olarak, öteki amcası Kür Han'ın kızı ile evlenir. Fakat o kız da İslâm dinini kabul etmez. Oğuz, ona da elini sürmez. Son olarak, üçüncü amcası Or Han'ın kızı ile evlenir. Bu seferki kız Müslüman olmayı kabul eder. Oğuz da kızla karı-koca hayatı yaşamaya başlar.” İslâmiyet ile birlikte, Türk evlilik kurumunda önemli bir kopuşun yaşandığı ve amca kızları ile evliliğin başladığı anlaşılmaktadır. Divitçioğlu'nun aktardığı Manzum Oğuzname'de bu üçüncü kızın ‘çirkin gelin' olarak anıldığı da düşünülürse, geleneğin gücü ve yeni öneriyle çatışmasının şiddeti büyüktür(Divitçioğlu, 164). Buradaki İslamiyet vurgusu ile birlikte, Türk boylarının ciddi bir sosyokültürel kırılmayı öncelikle Uygurlar döneminde yaşadığı, hatta Soğdluların etkisinde Manicilik'in bu dönemde kabul edilişinin özel olarak incelenmesi gerektiği kanısındayım. Mani öğretisinin belkemiği olan “Eline, beline, diline sahip ol!” sözü, hala Anadolu Aleviliğinin önemli bir düsturudur. Bütün bunlarla birlikte Mani'nin ve öğretisinin Mezopotamyalı olduğunu da unutmamak yerindedir. Moğolca'dan geçmiş olan ağa-aka sözcüğü de kimi kez amca, kimi dillerde dayı'yı karşılamaktadır. Bu arada Türk Dil Kurumu'nun halk ağzına ait derlemelerinde emmi, amca anlamındayken, dayı anlamında emme tesbit edilmiştir. İlk olarak Uygurca'da tesbit edilen Tagay sözcüğü dayı anlamındadır. Türkçe'de annenin erkek kardeşi, bir kimsenin kayırıcısı olan kişi gibi anlamlarını zaten biliyoruz. Bu arada Tunus, Cezayir, Trablusgarp'ta Osmanlı imparatorluğu'nca başa getirilen yöneticiye dayı denilmesi ilginçtir. Yine dayının da babasoya atıfta bulunan bir anlama tarihte hiç sahip olmadığını ekleyelim. Önemli bir bilgi de hala sözcüğü ile ilgili. Arapça'dan geçmiştir ve asıl anlamı teyzedir. Türkçenin tay-eze(dayı ablası)ndan vazgeçmediğini ve sanki babanın ablasını adlandırmada bir boşluk varmış gibi hala'nın bu anlamda kullanıldığını görüyoruz. Bu boşluğun gerçekten olup olmadığı önemlidir. Zira, en azından şu soru akla gelmektedir; İslamiyet öncesinde, anayerli akrabalık, babasoylu akrabalıklardan çok daha önemli ve işlevsel miydi?... Dayı sözcüğünün serüvenine bakıldığında öyle olduğu açıktır. ‘Dayılık' Türk Dil Kurumu'nun Türkçe Sözlüğü'nde üç anlamla karşılanmıştır: Dayı olma durumu. Kayırıcılık. Kabadayılık. Seyfi Karabaş, değerli çalışması “Bütüncül Türk Budunbilimine Doğru”da, ‘dayılanmak' kelimesi için “bir insanın iyesi olmadığı bir güç sanki kendisinde varmış gibi gösterişli bir biçimde davranması... Çok ileri gitmeden kaba güce başvurmayı içeren, karşı tepki gelince çabucak sus pus olmayı içeren bir davranış biçimi...” açıklamasını getiriyor. Karabaş “Niye Türkler böyle bir davranışı bir deyim olarak anlatmak için “dayı” hısımlık teriminden yararlanıyor?... Niye ‘amcalanmak' değil de ‘dayılanmak'?” sorusunu da soruyor. Onun verdiği ve bizce de gerçekliği kuşatan yanıt: İslamiyet'le başlayan Arap etkisi ile eski değerler arasındaki çatışmanın yol açtığı toplumsal ve ruhsal gerilimler… deyim yerindeyse, dayıların gücünü amcalara, anaların babalara kaptırmalarıdır. Dede Korkut hikayeleri bu mücadelenin nice işaretleriyle doludur. Bu incelemeyi, kendisi de bu gerilimin, Şaman ile Ozan kimliklerinin, orta yerinde söz söyleyen Dede Korkut ile bitirelim. Dirse Han, iftira atılmış olan oğlunu, Boğaç'ı avda tuzağa düşürür, yaralar ve Kazılık dağında ölüme terk eder. Atılan iftira ise; “Sen varken av avladı, kuş avladı.” Aile başkanından izinsiz av, büyük suçtur. Anası oğlunu bulur. Oğul, hala güçlü olduğu anlaşılan anaya seslenir: “Akarlıda(akanlardan) sularına ilenme Kazılık dağının suyunun günahı yoktur Bitelide (bitenlerden) otlarına ilenme Kazılık dağının suçu yoktur Kaçar geyiklerine ilenme Kazılık dağının günahı yoktur Aslanıyla kaplanına ilenme Kazılık dağının suçu yoktur İlenirsen babama ilen Bu suç, bu günah babamındır.” Bir Sumer tabletine şunlar kazınmıştır: ‘Asla günahsız bir çocuk bir anneden doğamaz ............ günahsız bir genç en eski zamandan beri yoktu.' Binlerce yıl sonrasında karşı-ses Boğaç'ta yankılanmaktadır: “Bu günah babamındır.” Bu gerilim, nice mutsuzluğun ve nice yaratıcı huzursuzluğun kaynağı olarak, Cemal Süreya'nın deyişiyle Türkçe'nin mavi şaman damarı'nda hala akmaktadır. |
Atatürk'ü de yayımlar mısınız? http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_dundar.gif Çekmecemde bir fotoğraf var: Atatürk'ün naaşının etnoğrafya müzesinden Anıtkabir'e nakli sırasında çekilmiş. Tabutun kapağı açık. Ve aralanmış örtü içinde Atatürk'ten arta kalanlar görülüyor. Zihnimizdeki Atatürk imgesine zarar verebilecek bir fotoğraf bu... Atatürk kamuoyuna mal olmuş bir kişi midir? Elbette. Fotoğrafın çekilmiş olması bir "gazetecilik başarısı" mıdır? Tabii ki... Tarih için önemli bir belge mi bu? Belki. Yayımlansa herkes merak eder mi? Kesin eder. O halde, Ecevit'in komada gizlice çekilmiş fotoğraflarının yayımlanmasını savunan meslektaşlarıma sormak isterim: Bunu da yayımlar mısınız? * * * Günümüz medyası "ünlü ceninler"in ultrasound görüntülerini yayımlayarak başlıyor insan hayatını teşhire... Ve Cem Karaca örneğinde olduğu gibi, bazen mezara girmek bile bundan kurtulmaya yetmiyor. Kemikleriniz bile görüntüleniyor. Yani, ana karnından ölüm döşeğine kadar kaçış yok. Ecevit'in kendi arzusu dışında, hasta yatağında, bu şekilde teşhiri bence en temel insan haklarına aykırıdır. Başbakan olduğu dönemde, mesleğini sürdürmeye ehil olup olmadığına dair doktor raporları kamu için önem arz ediyor ve haber değeri taşıyordu. Ancak bugün öyle bir kamu yararı yok. Ortada bir gazetecilik faaliyeti de yok. Bir uyanığın, bilinci yerinde olmayan biri üzerinden para kazanmak için yaptığı korsanlık bu... "Komada Ecevit" fotoğrafı, olsa olsa ticari bir değer taşıyabilir, ki bu değerin peşine düşmek, basına itibar değil, itimatsızlık getirir. O yüzden Radikal ve Sabah'ın yayımlamama tavrını destekliyorum. * * * Basın, insanın bilgi alma hakkının meşalesidir. O yüzden asırlardır bir özgürlük mücadelesinin konusu olmuştur. Sansüre karşı direniş, bilgi tekelini elinde tutmak isteyen devlete karşı halkın her şeyden haberdar olma hakkını savunmakla özdeşleşmiştir. Bunlar hâlâ doğru olmakla birlikte basının gelişip yaygınlaşması, büyüyüp tekelleşmesi, sınırları aşıp küreselleşmesi, izinsiz özel hayata girmesi karşısında son asırda yeşeren yeni bir mücadele var: "Bireyi basından koruma mücadelesi..." Yani "Basını devletten nasıl koruruz?" kaygısına bir de "Bireyi basından nasıl koruruz?" mücadelesi eklendi. Suçlu çocukların teşhir edilmemesi bu hassasiyetin bir parçası... Suçu kesinleşmemiş zanlıların isminin yazılmaması da öyle... Özel hayatın gizliliği, telefon kayıtlarının yayımlanmaması, basın yoluyla hakaretin cezalandırılması, hep bu çağdaş korumanın kazanımları... Hasta hakları da bunlardan biri... * * * 2002'de imzalanan Avrupa Sözleşmesi, hastaya, sağlığına ilişkin bilgilerin gizli tutulmasını talep etme hakkı veriyor. Dünya Tabipler Birliği'nin Lizbon'da yenilediği Hasta Hakları Bildirgesi bunu bir adım öteye götürüyor: Hasta, sağlığına dair bilgilerin ölümünden sonra da gizli tutulmasını isteyebiliyor. Sağlık Bakanlığı'nın bunlar doğrultusunda hazırladığı bildiride de "Her hasta gizliliğe uygun bir ortamda sağlık hizmeti alır" deniliyor. Hal böyleyken Ecevit'in yoğun bakım fotoğraflarının yayımlanması, temel hasta haklarına aykırıdır. Tabii ondan önce insafa ve vicdana da... |
TÜRK ORDUSUNU DOĞRU ANLAMAK Türkiye'nin sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, ülkemizi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu gerçekler ise bizi dış politikada yeni bir açılıma zorlamaktadır. Türkiye, dünyanın en hassas coğrafyasında yer alan bir ülkedir. Türkiye'nin üç ayrı dış politika yönü, yani Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya, onyıllardır süren çatışmaların ve önümüzdeki onyıllarda süreceği aşikar olan çıkar mücadelelerinin odak noktalarıdır. Sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, Türkiye'yi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu tehditlere karşı Türkiye'nin en büyük güvencesi ise, her zaman kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur. Geçmişe baktığımızda, kurulduğu günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti'nin dış düşmanlar tarafından tehdit edildiğini ve her defasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kahramanca mücadelesi ve basiretli taktik ve stratejileri vesilesiyle bunları bertaraf ettiğini görebiliriz. Örneğin; • Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Türk ordusunun işgal altındaki yurdumuzu kurtarmasıyla mümkün olmuştur. Kazım Karabekir Paşa komutasındaki 15. Kolordunun Ermenilere karşı kazandığı zafer, ardından Batı cephesinde İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa'nın komutasındaki kahraman birliklerimizin zaferiyle perçinlenmiştir. Tüm dünyanın şaşkınlık ve hayranlığı içinde yurdu düşman işgalinden kurtaran Türk ordusu, pek az ülkede başarılabilen bir zafere imza atmıştır. • Milli Mücadele'nin ardından Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle birlikte, genç Türkiye Cumhuriyeti başka tehditlerin hedefi haline gelmiştir ve bu tehditlerin karşısında yurdumuzun en büyük güvencesi yine Türk ordusu olmuştur. Büyük Önder Atatürk'ün basiretli dış politikası Türkiye'yi Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi önemli ittifaklar içine alarak korurken, giderek yükselen Faşist İtalya'nın yayılmacı siyasetine karşı, Türk ordusunun güçlü, disiplinli ve gözü pek karakteri önemli bir caydırıcılık üstlenmiştir. II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Yunanistan'ı işgal ederek Türkiye'nin yanı başına kadar gelmesi, ancak Türkiye'ye girmekten imtina etmesinde de, Türk ordusunun caydırıcılığının yine önemli bir rol üstlendiği inkar edilemez. • II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Türkiye'ye yönelik en büyük tehdit ise Sovyetler Birliği'dir. Tüm Doğu Avrupa'yı işgal eden Kızılordu'nun, Rusya'nın Türkiye üzerindeki tarihsel emelleri de hesaba katılırsa, Türkiye'yi işgal etmeyi de planladığı açıktır. Ancak buna cesaret edememişlerdir. Bunda, Türkiye'nin NATO'ya katılmasının da büyük rolü olsa da, Türk ordusunun caydırıcılığının da önemli bir pay taşıdığı açıktır. Amerika'nın müttefiklerine yaptığı yardım, Sovyetler'i Vietnam'da veya Kamboçya'da caydıramamış ve durduramamışken, Türkiye'deki caydırıcılığın sadece Amerikan desteğinden değil, asıl olarak Türkiye'nin gücünden kaynaklandığı açıktır. Bu gücün özü ve ifadesi ise kuşkusuz Türk Ordusu'dur. Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin yaşadığı en önemli dış politika krizi ise Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs'taki Türk soydaşlarımıza karşı fanatik Rumların yürüttüğü soykırım, ancak Türk Ordusu'nun 1974 yılında düzenlediği Kıbrıs Barış Harekatı ile son bulmuştur. Harekatı büyük bir başarı ile yürüterek kuşatma altındaki Türk bölgelerini kurtaran birliklerimiz, o günden bu yana da adada barış ve huzurun en büyük güvencesidir. 1974 öncesinde ada adeta bir kan gölüne dönmüş iken, o zamandan bu yana kan dökülmemiştir ve bunda en büyük pay, Türk Silahlı Kuvvetleri'nindir. Türk ordusu, 1980 sonrası dönemde Türkiye'nin en büyük sorunu haline gelen bölücü terör örgütüne karşı verilen mücadeleyi de başarıyla yürütmüştür. Düzenli orduların, gerilla taktikleri kullanan terör örgütlerine karşı tam bir başarı sağlayamadıkları tüm dünyada bilinen genel bir olgudur. Oysaki Türk Silahlı Kuvvetleri bu kuralı bozmuş, olağanüstü derecede sabırlı, azimli, disiplinli ve fedakara ne bir mücadele vererek dünyanın en organize ve en kanlı terör örgütlerinden biri olan ve arkasında pek çok dış destek bulunan PKK'yı çökertmiştir. Terör örgütünün liderinin yakalanması, TSK'nin örgütü askeri yönden yenilgiye uğratmasının sonucunda elde edilmiş bir neticedir. (Nitekim bu yakalama da, TSK komuta kademesinin terör örgütünün liderini yıllarca barındırmış olan Suriye'ye karşı yaptığı uyarıdan sonra mümkün olmuştur.) Türk Silahlı Kuvvetleri sadece askeri gücüyle değil, aynı zamanda Türkiye'nin stratejik meseleleri konusundaki birikimi ve çalışmaları ile de ülkemizin güvencesi olmaya devam etmektedir. Ordumuzun kurmay kadroları, Türkiye'nin tüm milli meselelerini dikkatle izlemekte, etüt etmekte ve bu meselelerde izlenmesi gereken politikalar konusunda sivil otoriteye yardımcı olmaktadır. Örneğin Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a verdiği destekte, TSK'nin bu hassas konudaki isabetli analizlerinin ve öngörülerinin büyük rolü vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türkiye'nin stratejik meseleleri konusunda sivil otoriteyle uyum içinde politikalar, halen ülkemiz için yol gösterici olmaya devam etmektedir. Bu politikaların isabetini gösteren son bir örnek, Irak'ta yaşanan savaş konusunda Türkiye'nin izlediği tutum olmuştur. Milletimizin Orduya Bakışı Milletimiz askerliği kutsal bir görev saymış, asker ocağını "peygamber ocağı" olarak bilmiştir. Bu kutsiyet duygusu bugün de tüm canlılığıyla sürmektedir. Batılı ülkelerde askerlik para kazanmak için girilen bir "meslek" iken, Türk gençleri için seve seve yapılan bir "vatan hizmeti"dir. Bölücü terör örgütüne karşı yürütülen çetin mücadele, bu bilinçle kazanılmıştır. Bu bilincin sürekli olarak ayakta tutulması ve yeni nesillere aynı coşkuyla aktarılması ise, devletimizin gücü ve bekası açısından son derece önemli bir meseledir. Bu gerçek göz önünde bulundurulursa, TSK ile devletin diğer kurumlarının arasını açmaya çalışan ve hatta sanki TSK'nın Türk milletinin değerlerinden uzakmış gibi göstermeye çalışan dış kaynaklı telkinlerin sinsi bir planın parçası olduğu anlaşılır. TSK, Türk Milleti'nin içinden çıkmış kahraman vatan evlatlarından oluşmaktadır ve Türk Milleti'nin değer, inanç ve ideallerinin hepsi TSK tarafından paylaşılmakta ve temsil edilmektedir. Milletimiz de bu gerçeğin bilincindedir ve nitekim yapılan kamuoyu araştırmalarında "en çok güvendiğiniz devlet kurumu hangisidir" sorusuna hep birinci olan "Türk Silahlı Kuvvetleri" cevabının alınması da bunun göstergesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri konusundaki hassasiyeti ve bu değerleri korumaktaki kararlılığı ise devletimiz ve milletimiz için büyük bir güvencedir. Çünkü bu temel nitelikler, Türkiye'nin hem muasır medeniyetler seviyesine ulaşması, hem de toplumda başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere tüm sivil özgürlüklerin yaşanabilmesinin garantisidir. Burada TSK'nın bazı konulardaki görüşlerinin isabetliliğine işaret etmekte yarar görüyoruz: • Atatürk İlkelerinin Korunması: TSK'nın bu konuda gösterdiği hassasiyet, başta da belirttiğimiz gibi ülkemiz için büyük bir güvencedir. Çünkü geçmişte ülkemizi Atatürk'ün yolundan ayırmak veya Atatürk'ün yolunu kasten yanlış yorumlayarak çarpıtmak isteyen akımlar olmuştur. Örneğin, Atatürk'ün dini inançlara son derece saygılı olan laiklik anlayışını kendi materyalist ideolojilerine kılıf haline getirmek isteyenler; veya onun milli ve demokratik karakterdeki devrimlerini çarpıtarak kendi hayallerindeki komünist devrim projelerine benzetmek isteyenler olmuştur. Buna karşı TSK her zaman için gerçek Atatürkçülüğü savunmuştur. Ilımlı ve barış yanlısı bir dış politika, dine saygılı laiklik anlayışı, etnik değil kültürel temele ("Ne Mutlu Türküm Diyene" formülüne) dayalı milliyetçilik, Batı dünyası ile yakınlaşma ve işbirliği, ekonomik meselelerde pragmatizm, söz konusu gerçek Atatürkçülüğün temel unsurları arasında sayılabilir. Avrupa Birliği Süreci Avrupa Birliği için gerekli düzenlemeler yapılırken, Türkiye'nin bu önemli meselesinde bölücü ideoloji sahiplerinin "kazanım" olarak göreceği bir takım tavizler verilmemesine de dikkat edilmelidir. TSK, bölücü terörle 20 yıl başarıyla savaşmış ve onu yenmiş bir kurum olarak, bu önemli hususu görmekte ve buna dikkat çekmektedir. • Avrupa Birliğine Üyelik Süreci: Atatürk'ün muasır medeniyetler hedefinin günümüzde Türkiye için en somut ifadesi kuşkusuz Avrupa Birliği'ne üyelik sürecidir. Bu milli hedeftir ve asla terk edilemez. Ancak Avrupa Birliği'ne üye olmak için Türkiye'den istenen bir takım yapısal değişikliklerin Türkiye'nin özel şartlarının da gözetilerek değerlendirilmesi zorunludur. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği üyelerinin hiç birinin karşı karşıya kalmadığı özel sorunlarla karşı karşıyadır. Dünyanın en kanlı terör örgütlerinden biri, ülkemiz içindeki bir etnik köken farklılığını sömürerek 20 yıla yakın bir süre Türkiye'de kan akıtmıştır. Avrupa Birliği için gerekli düzenlemeler yapılırken, Türkiye'nin bu önemli meselesinde bölücü ideoloji sahiplerinin "kazanım" olarak göreceği bir takım tavizler verilmemesine de dikkat edilmelidir. TSK, bölücü terörle 20 yıl başarıyla savaşmış ve onu yenmiş bir kurum olarak, bu önemli hususu görmekte ve buna dikkat çekmektedir. Tüm devlet kurumlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin bu hususa aynı duyarlığı göstermesi, yerinde bir davranış olacaktır. • Dinin Doğru Anlaşılması: Türk Silahlı Kuvvetleri başta da belirttiğimiz gibi Türk Milleti'nin içinden çıkmıştır ve milletimizin tüm kutsal değerlerini benimsemektedir. Bu değerlerin başında da yüce dinimiz İslam gelir. Ancak bugün dünyamızda İslamiyet'i yanlış yorumlayan, bir takım radikal siyasi ideolojilere hatta terörizme kılıf bulmak üzere çarpıtan akımların varlığı da malumdur. 11 Eylül terör saldırıları, bu akımların dünya çapında ne kadar büyük bir tehdit haline geldiğini açıkça göstermiştir. TSK'nın dini meselelerdeki dileği ise, bu gibi çarpık akımların fikriyatının yerine, milletimizin İslam'ın doğrusunu ve özünü öğrenmesidir. Kuran-ı Kerim'in Türkçe'ye çevrilmesini, hutbelerin Türkçe olarak okutulmasını sağlayan, "dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum" diyen Büyük Önder Atatürk'ün yaklaşımı da zaten bu yöndedir. Tüm bunlar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, sahip olduğu büyük birikim ve vizyonla, azim ve kararlılıkla, fedakarlık ve vazife bilinciyle, devletimizin ve milletimizin bekasının en büyük güvencelerinden biri olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu gerçeği milletimizin her ferdinin iyi anlaması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye, dünyanın çok sorunlu, istikrarsız ve kritik bir bölgesinde yer almaktadır. Bu bölgede bir ülkenin güvenli, istikrarlı, müreffeh ve baki olabilmesi için, büyük bir askeri güce sahip olması gerektiği aşikardır. Irak'taki savaş ve bu savaşla birlikte bir kez daha gündeme gelen Kuzey Irak meselesi, kahraman ordumuzun gücünün ve basiretinin ülkemizin en büyük güvencesi olduğunu bizlere bir kez daha hissettirmiştir. Onyıllardır tüm Ortadoğu'ya dehşet saçan Sadddam Hüseyin gibi saldırgan diktatörlere; Türkler ile Kürtler arasındaki tarihsel dostluk ve kardeşliği hiçe sayarak milletimize ve devletimize (ve Kuzey Iraklı Türkmenlere) koyu bir husumet besleyen bazı Kuzey Iraklı Kürt hareketlerine; bölge üzerinde emeller besleyen bu emeller uğruna Türkiye'nin milli menfaatlerini sarsabilecek büyük güçlere ve tüm diğer potansiyel tehditlere karşı en büyük güvencemiz, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Milletimizin her ferdinin bu bilinç içinde ordumuza sahip çıkması, "asker millet" ruhunu yaşaması ve yaşatması gerekmektedir. |
Dünya bir pist http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_civaoglu.gif Dünya bir pist Shakespeare'e göre "dünya büyük bir sahne. Herkes oyuncu..." Belki de "dünya büyük bir pist... Herkes yarışıyor bir ömür boyu..." Formula 1 izlenimlerine dünden devam... "Kralların asaleti, tam zamanında gelişleridir" diye bir söz vardır. Monaco Prensi Albert de tam ilan edilen saatte yerini aldı ama sadece "1 dakika bile geç kalmayışıyla" değil, Monaco caddelerini dolduranlara "en değerli ziynet tevazudur" söylemini de doğrulayarak... Beyaz motosikletli bir polis, arkada siyah bir cipin direksiyonunda Prens Albert... Hepsi bu. Ne bir alay motosikletli, ne mavi çakar lambalarıyla polis araçları, ne kara gözlüklü, siyah giysili korumalar, ne de makam şoförü... Sağ eliyle direksiyonu kullanıyor, sol elini sallayarak da alkışlayanlara selam veriyordu. Bu görüntü, sıralama yarışlarının yapıldığı cumartesiye ait. Formula 1'e ise ertesi gün daha da şaşırtarak geldi. Elektrikle çalışan küçücük Smart araç kullanıyordu. Büyük kentlerde bu tür araçlar önceleri genç kızların tercihiydi... Şimdi ise yakıt kirlenmesi yapmadığı için çevre özeni gereği ve küçük boyutunun kolay park olanağı vermesi avantajıyla bu araç "kent otosu" haline geldi. .................................... Eva Herzigova'nın da podyum aldığı, Formula 1 pilotlarının eşleri, sevgilileri ve kız kardeşlerinin "sosyal sorumluluk" amaçlı defilesindeydik. Kenarda kıyıda kalmış 3-5 kıytırık koltuk bulduk. Meğer Prens'e ve konuklarına ayrılmış. Tabii hemen kalktık. Ne prens ne de yanındakiler birinci sıra meraklısı... Mikrofonu alıp uzun uzun günün mana ve ehemmiyetini anlatan konuşmalar da yapmadılar. "Formula 1'in Monaco'ya kazandırdıklarını ve bu olayın altındaki iktidarın imzasını" gözümüze sokmadılar(!!) .................................... Monaco bir vergi cenneti. O nedenle dünyanın her tarafından "oturma izni" ya da "yurttaşlık" alanlar gelip yerleşiyor. Her hafta bir büyük etkinlik, küresel ilgiyi bu küçücük kente çekiyor. 100 metrekare başına en fazla Rolls Royce, Bentley, Ferrari, Porche, Mercedes otomobiller bu prenslikte... Bütün pahalı modaevlerinin tabelalarını görmek mümkün. Monaco dolmuş. Denizden toprak kazanarak ancak büyüyebiliyor. Herhalde dünyanın en pahalı kenti. ..................................... Sıralama turlarında Michael Schumacher en öndeydi. Alonso ise ikinci... Öyle bir elektronik sistem kurulmuş ki, pilotların kulaklıklarına tüm bilgiler gidiyor, yarış araçlarında yaşanan her şey bilgisayarlara kaydediliyor. Schumacher'in kulaklığına "Alonso en iyi zaman turunu yapıyor" mesajı gidince, 7 kez dünya şampiyonu olan bu büyük yarışçı, sanki aracı arıza yapmış gibi yavaşlayarak durdu. Arkasından gelen Alonso da durmak zorunda kaldı. Böylece Schumacher ertesi gün yapılacak Formula 1'de, ilk sırada depar almayı amaçlamıştı. Bu önemli... Çünkü Monaco'da yarış, dar sokaklarda yapıldığı için bir aracın diğerini geçmesi çok zor. Depara birinci sırada çıkan, yarışı da genellikle birinci bitiriyor. Mümtaz Tahincioğlu, "Hakem heyeti, ceza olarak Schumacher'i yarınki yarışta sonuncu başlatır" dedi. Görüşü doğrulandı. Hakemler gece 3 saat toplandılar. Sonunda "Schumacher'in aracında arıza olmadığı, arıza olsa bile sağa geçerek durabileceği, Alonso'nun önünü kasıtlı kapattığı" sonucuna vardı. Ertesi gün yarışa Alonso birinci, yılların büyük Schumacher'i sonuncu sırada depar alarak başladı ve Schumacher 5. olabildi. Ama yaşadığı utanç nedeniyle moralite derecesi daha da aşağılardaydı. Henüz 22 yaşındaki genç Alonso ise tabii birinci oldu. Evet... Dünya da büyük bir pist... Her meslekte koca koca adamlar ne yazık ki kendilerinden genç olanların başarılarını içlerine sindiremiyor. Yalana, hileye başvuruyor. Belden aşağı vuruyorlar. |
Medeniyetlerin Barışı Türkiye Devleti, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik olarak, son derece kilit öneme sahip bir bölgede yer almaktadır. Türkiye'nin Asya ve Avrupa arasında bir köprü görevi görmesi, Kafkaslar'a ve Hazar Bölgesi'ne komşu olması, Karadeniz'i ve Akdeniz'i kontrol edebilen konumu önemini daha da artırmaktadır. Üzerinde bulunduğu coğrafya, Türkiye'ye, kendisini aynı anda hem Avrupalı, hem Asyalı, hem de Ortadoğulu hissedebilme imkanı vermektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'yla, Türkiyenin içinde bulunduğu coğrafyanın siyasi haritası önemli ölçüde değişmiş ve ortaya birçok yeni devlet çıkmıştır. 20. yüzyıl bitmeden hemen önce ise hiç beklenmedik ve çok önemli bir gelişme olmuş ve SSCB dağılmıştır. Bunun sonucunda bölgedeki dengelerde büyük değişiklikler olmuştur. Osmanlı-Türk Hinterlandı Tarihin işleyişi, böylesine hareketli bir bölgenin her an yeni yapılanmalara açık olduğunu göstermektedir. Bu coğrafyada Osmanlı Devleti'nin ardından, aradan geçen uzun zamana ve denenen her türlü rejim ve siyasi iktidara rağmen, huzur ve istikrar hala sağlanamamıştır. Gerek Balkanlar, gerekse Ortadoğu ve Kafkasya halkları savaşların, çatışmaların ve gerginliklerin ağır yükü altında ezilmektedir. Dünya siyasetinde söz sahibi olanlar, herşeyden önce bugün "Osmanlı-Türk Hinterlandı" olarak anılan bu bölgelerin öneminin farkında olmalıdır. Çünkü pek çok politik denge, ana hatlarıyla bu coğrafyanın etrafında şekillenmektedir. Bunun yanı sıra bölgenin sahip olduğu kaynaklar, 21. yüzyıl siyasetinin burada yoğunlaşmasına sebep olmaktadır. Bu topraklar, bugün dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Sanayileşmenin temel hammaddelerini oluşturan kömür, petrol, doğalgaz, demir, bakır gibi madenler açısından, başta Kafkaslar ve Orta Asya olmak üzere tüm bölge oldukça zengin rezervlere sahiptir. Çatışmaların yerini işbirliği almalı Son zamanlarda gerçekleşen ve dünya gündemini oldukça meşgul eden birçok olay, yazının girişinde sınırlarını çizdiğimiz bu bölgeyi yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla dünya barışının tesis edilebilmesi için, bir an önce bölgedeki denge ve istikrarın sağlanabilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, bu topraklar üzerinde huzurun yerleşmesi ve kaynakların verimli kullanımıyla bölge rahata kavuşacaktır. Dünyanın bu en önemli coğrafyasında, etnik ve dini farklılıkları olan insanların birarada huzur içinde yaşamalarını sağlayacak ve adaleti eşit olarak dağıtacak bir işbirliğinin gereği kaçınılmazdır. Bölgede yer alan devletler, güçlerini ve imkanlarını hem ekonomik hem de sosyo-kültürel alanda işbirliğiyle güçlendirdikleri takdirde, bu coğrafyanın sahip olduğu stratejik önem daha da artacaktır. Bunun yolu ise, ülkeler arasındaki çatışma ve anlaşmazlıkların yerini, barış ve işbirliğine bırakmasından geçer. Bu tür bir işbirliği, bölgedeki her ülke için önemli bir dayanak noktası oluşturacak ve böylece uluslararası platformda her bir devlet kendi ulusunun menfaatlerini karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde koruma imkanı bulacaktır. Türkiye'nin sahip olduğu miras Türkiye tüm Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da kalıcı barışı temin etmiş, böyle bir birliktelikten oluşan ekonomik gücü en adaletli ve hakkaniyetli şekilde yönlendirmiş köklü bir tarihe sahiptir. Balkan halkları, Türkiye ile gönül bağlarını hala devam ettirmektedirler. Ortadoğu ise, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesiyle kaybettiği huzur ve istikrarı, tekrar kazanmaya çalışmaktadır. Eğer bu bölgede yer alan ülkeler, bugün dünyanın geleceğinde bu kadar hayati bir öneme sahiplerse, bu durumda Osmanlı'nın varisi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin de söz konusu süreçte kilit rol oynaması kaçınılmazdır. Aynı durum, Kafkaslar ve Orta Asya için de geçerlidir. Bu bölge halkları ile Türkiye arasında büyük bir kültür ve tarih birliği vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklerin ilk vatanı olması ve hala bu coğrafyada çok sayıda Türkün yaşıyor olması sebebiyle, Türkiye'nin doğal etki alanındadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye, yüzlerce farklı kültürün ve etnik grubun barındığı bu topraklarda, sahip olduğu Osmanlı mirası gereği "söz sahibi"dir. Nitekim Soğuk Savaş'ın ardından, tesis edilen yeni dünya sisteminde, başta Amerika olmak üzere, pek çok ülkenin ısrarcı talebi, Türkiye'nin bu topraklarda aktif rol alması yönündedir. Türkiye'nin Somali Operasyonu ile Bosna Hersek ve Kosova harekatlarında üstlendiği aktif rol bu düşünceyi kanıtlamaktadır. (http://www.fikiryazilari.net/) Türk İslam medeniyeti bölgede çözüm olacaktır Türkiye Devleti bugün, tıpkı Osmanlı'nın yaptığı gibi, Balkanlar ve Ortadoğu'daki farklı etnik kimlik ve dinleri kucaklayan bir strateji geliştirmektedir. Bu stratejinin dayanak noktası ise, Türk-İslam kültürünün ve köklü medeniyetimizin yeniden keşfedilmesidir. Nitekim bu topraklarda, siyaseten olmasa bile, kültürel olarak Türk hakimiyeti hala devam etmekte, özellikle Balkanlar'da ve Kafkasya'da farklı ırklardan çok sayıda Müslüman kendini Türk ve Osmanlı addetmektedir. http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/02-02.jpgAmerikalı stratejist Samuel Huntington tarafından ortaya atılan "medeniyetlerin çatışması" fikri, bilimsel, akli ve vicdani hiçbir delili olmayan anlamsız bir teoridir. Tarih boyunca, yeryüzünün her bölgesinde çeşitli medeniyetler varolmuş, bu medeniyetler birbirleriyle sosyal ve kültürel açıdan ilişkiler kurmuş ve "medeniyet alışverişi"nde bulunmuşlardır. Her ırk, her soy, her millet ayrı bir medeniyete sahiptir. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır ve karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde insanlar her medeniyetten birşeyler alırlar. Allah, bir Kuran ayetinde yeryüzündeki medeniyetlerin çeşitliliğinin insanların karşılıklı ilişkilerini düzenlemeye vesile olduğunu belirtir: "Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13) Huntington'un teorisi, Charles Darwin tarafından ortaya atılan Evrim Teorisi'nin, hiçbir temele dayanmayan bir iddiası olan "doğadaki türler arasındaki çatışma"nın sosyolojiye ve toplumlara uygulanma çabasıdır. Bu çatışma iddiası, komünizm vasıtasıyla denenmiş ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Oysa an dünyanın ihtiyacı çatışma değil, topyekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç duyulan modeli uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir dönemde, idaresi altındaki her bölgeye nizam vermiş olan Osmanlı idaresi ve Türk-İslam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir. Osmanlı Vizyonuyla Ortadoğu ve Dünya Siyasetine Bakabilmek http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/02-03.jpgİkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan soğuk savaş dönemi, kapitalist ve komünist bloklar için uzun süreli bir istikrar ortamı oluşturmuştu. İki kutuba ayrılan dünya siyaseti, her ne kadar tehlike teşkil ediyor gibi gözükse de, gerçekte iki kutup arasındaki güç dengesi bir istikrar ortamı oluşturuyordu. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin çöküşü, bu dengeyi bozdu. Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile başlayan yeni dönem, demokrasinin ve serbest piyasa ekonomisinin en önemli aktörü olan ABD'yi rakipsiz bırakmıştı. Bu yeni döneme de "Yeni Dünya Düzeni" adı verilmişti. "Yeni Dünya Düzeni" kısa zamanda birkaç teorik zemine birden oturtuldu. Bunların arasında en önemlisi ve bugünlerde de yeniden gündeme getirilen ise "Medeniyetler Çatışması" fikridir. Fikrin savunucusu Samuel Huntington, medeniyetlerin tabiatından kaynaklanan kültürel farklılıkların çatışmalara neden olacağını ve bu çatışmaların dünyadaki sürtüşmelerin son kısmını oluşturacağını ileri sürmüştü. Bugün de bu tezden yola çıkarak, farklı etnik kimliklerin ve dinlerin bir arada yaşamayı başaramayarak çatışacağı ve önümüzdeki günlerde, söz konusu bölgelerin birçok çatışmaya sahne olacağı iddia ediliyor. Halbuki bu iddialardan yola çıkanlar, yakın geçmişte yaşanmış Osmanlı modelini göz ardı etmeye çalışıyorlar. Osmanlı Millet Sistemi'nde, devletin koruyucu şemsiyesi altına giren her millet ya da topluluğa, kendi inanç ve örfüne göre yaşama hakkı tanınır ve temel hakları koruma altına alınırdı. Türkler ister Balkanlar'da, ister Kafkaslar'da, ister Ortadoğu'da olsun gittikleri hiçbir ülkede kimseyi dinini ve töresini değiştirmeye zorlamamışlar ve hiç kimseye dininden dolayı zulmetmemiş, kimseyi hor görmemişlerdir. Her dinden, her mezhepten vatandaş ibadetini dilediği gibi yerine getirmiş, kendi örf ve adetlerini uygulama konusunda hiçbir baskı veya zorlama ile karşılaşmamıştır. Bunun karşılığında, dışarıdan gelen saldırılarda bu topraklarda yaşayanlar da, -severek ve isteyerek- yönetiminden memnun kaldıkları Osmanlı Devleti'nin yanında yer almışlardır. Böylece dış güvenlik ve ekonomi başta olmak üzere, pek çok alanda doğal ve sağlam bir ittifak oluşmuş, hem Osmanlı Devleti'nin hem de tebası altında yaşayanların huzur buldukları bir ortam sağlanmıştır. 21. Yüzyılın Şekillenmesinde Türkiye'ye Kilit Rol http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/02-04.jpg"Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır." Bill Clinton (ABD Eski Başkanı) Türkiye'nin sahip olduğu tarihi miras ile siyasi, askeri ve ekonomik potansiyel nedeniyle, pek çok Batılı ülke bu bölge üzerinde geliştirdikleri stratejilerin Türkiye eksenli -hatta Türkiye merkezli- olması gerektiğinin farkındadır. Nitekim ABD eski Başkanı Bill Clinton'ın, 1999 yılının son aylarında Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma da bu görüşü destekler niteliktedir. Bir anda tüm dünya ülkelerinin dikkatini Türkiye üzerine çevirmelerine neden olan bu ünlü konuşmada, Clinton'ın özellikle, "20. yüzyılın gidişatını nasıl Osmanlı'nın yıkılışı belirlediyse, 21. yüzyılın şekillenmesinde de Türkiye'nin etkin rol oynayacağı" anlamına gelen sözleri son derece önemli bir tespiti içermektedir. Siyaset yorumcuları, Clinton'ın bu sözlerini "Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır" şeklinde değerlendirmişlerdir. Bill Clinton benzer mesajları Kasım 1999 tarihinde Türkiye gezisi sırasında TBMM'nde yaptığı konuşmasında da vermiştir. ABD liderinin, Türkiye için 21. yüzyılda böyle bir saptamada bulunması kuşkusuz çok dikkat çekicidir. |
| Saat: 11:26 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık