![]() |
Profesor ve Seyis >>> >>>Profesor Konferans vermek uzere salona girmis. >>>Salon, on sirada oturan seyis disinda bosmus. Konusup >>>konusmama >>>konusunda tereddude dusen Profesor sonunda seyise sormus: >>>Buradaki >>>tek kisi sensin. Sana gore konusmali mi, yoksa konusmamali >>>miyim? >>>Seyis cevap vermis: "Hocam ben basit bir insanim, bu >>>konulardan >>>anlamam. Fakat ahira gelseydim ve butun atlarin kacip bir >>>tanesinin kaldigini gorseydim, yine de onu beslerdim." >>>Bu sozlere hak veren Profesor konferansa baslamis. Iki saatin >>>uzerinde konusmus durmus, konferanstan sonra kendini mutlu >>>hissetmis, dinleyicisinin de konferansincok iyi oldugunu >>>onaylanmasini isteyerek sormus: >>>-"Konusmayi nasil >>>buldun?" >>>Seyis cevap vermis: "Hocam sana daha onca basit bir adam >>>oldugumu >>>ve >>>bu konulardan pek anlamadigimi soylemistim. >>>Gene de eger ahira gelir biri disinda tum atlarin kactigini >>>gorseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tum yemi ona verip >>>hayvani >>>catlatmazdim." |
Böyle Bitti Sonu olmayan bir yolda gidiyordum bilinmezliğe doğru,o yolun sonunda beni ne bekliyor düşünmeden gidiyordum. Düşünmek korkutuyordu belki de beni. Ama bu yol bitmişti ve bu yolun sonu görünmüştü artık... Sisler ardında birini arayan gözler gibi arar olmuştum seni.Evet şimdi karşımdaydın ama yapmalıydım söylemeliydim bunu... İşte tam bunu düşünürken seni seviyorum diyen bir ses yankılanıyordu sadece sessizlikte. Artık hiç bakamıyordum gözlerine korkuyordum bakışlarının ''neden'' derce olmasından. İşte o anda elimi elinin içine aldığında anlıyordum bu ayrılığın işaretiydi. Teselli sözcüklerinin yerini alan bir simgeydi belki de. Şimdi ayrılık anı gelmişti bakamıyordum ardıma ama hala gitme kal diyen bir ses arıyordum o sesi bekliyordum ama ne o ses geldi ne de sen işte herşey böyle BİTTİ... |
Sensizliğe Son Şarkı Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini. Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin. Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki! Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor. Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...” |
|
Böyle Sevdim Seni Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle. Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin. Sevdim işte ötesi yok |
Acele Karar Vermeyin Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
Bu Can Sensiz Yaşayabilir mi? Biz seninle ne acılar yaşadık demeyeceğim sana.Biz seninle acıyı aşımıza lezzet diye kattık. Korkularımızı macera diye yaşarken, umutlarımızı kıskandırmak için karamsarlaştık. Biz seninle gurbeti, aramızdaki sıcaklığı ölçmesi için derece maksatlı kullandık. Sohbetlerde perçinlenirken birbirimize, semalar dolusu sözcükler taşıdık gözlerimizde. Bana hiçbir zaman "SENİ ASLA TERKETMEYECEĞİM" demedin ama : ansızın bırakıp gideceğinide söylememiştin... Aslında sana gitme demek; Hoyratça esen rüzgarı durdurmak kadar zor. Kal demek; Rayların ortasında kalmış admın, hızla gelen trene DUR! demesi kadar manasız. Dön demekse; Kucağında son nefesini vermiş bebeğine, UYAN! diyen annenin haykırışı kadar çaresiz... Mesafeler sadace paylaşmaya engeldir diyorsun seher yeliyle gelen sesinde. Peki gözlerinin gözlerime bakarken ki titreyişini, merdivenlerden ikişer ikişer atlayıp son basamakta zıplamanı, "ALLAH'IM NE BÜYÜKSÜN!" derken Mevlaya el açışını da görmeme engel değil mi? Sana cevaplandıramadığım en zor soruyu soruyorum: BU CAN SENSİZ YAŞAYABİLİR Mİ?.. |
Acılar Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış. "Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim." Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış. Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış. "Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı... Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş... Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı..bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız. |
Bu Sabah da Senden Vazgeçtim Bu sabah da senden vazgeçtim, bütün sabahlar gibi... güneşin ilk ışıklarına vererek umutlarımı,oyuncak dünyamın kapılarından çıkıp,girdim insan kalabalığına... bu sabah da senden vazgeçtim, kanlı bir gülücük dudağımda... Bu sabah da senden vazgeçtim...insan kalabalıklarında kaybolursam, belki kaybolur diye düşündüğüm içimdeki aşkın,gözlerimde seni aratıyordu insan yüzlerinin tarifsiz derinliklerinde... bu sabah da senden vazgeçtim, paslı bir lanet dilimin ucunda... Bu sabah da senden vazgeçtim...Kadifeden Kesemi takıp dudaklarıma,bir gülücük kondurup gözbebeklerime,girdim dünyanın koynuna... bu sabah da senden vazgeçtim sakladığım hüznüm damarlarımda... Hatırlıyor musun bu sabah da senden vazgeçmiştim... Bu akşam da senden vazgeçiyorum; adresimi değiştirmedim: SENİ BEKLİYORUM, SENDEN VAZGEÇTİĞİMİ GÖRMEN İÇİN!!! |
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini... Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini... Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa! Buse Özyılmaz |
Yalancı ve Sahtekar Soğuk bir kış günüydü ve yerler bembeyazdı.Birbirimizi görünce yüreğimizi öyle bir sıcaklık kapladı ki ikimiz de aşk ateşiyle yanıyorduk artık.Günler birbirini kovalıyor ,saatler öylesine güzel geçiyordu ki zamanın farkına bile varmıyorduk.Bu güzellik onun benden sakladığı o kocaman yalanı öğrenene kadar devam etti. Evet,o evliydi...Ve de çocuğu vardı. Benden bunu saklamıştı.Öğrendiğim o an dünya başıma yıkıldı.Kalbimdeki sızıyı tarif edemiyordum.Göz yaşlarım sel olmuş akıyordu.Gittim ,ondan uzaklaştım.Arkama bile bakmadım. Yüreğimdeki o büyük aşkla beraber ben de yok olmuştum.Bana yapılanları,söylenen yalanları kendime yakıştıramıyordum.Ama o benden vazgeçmemişti.Çok savaştı yeniden birlikte olmak için .Aileme kabul ettirmeyi başardım ve yeniden başladık.O eşinden ayrılmıştı. Daha da kenetlenmiştik.İleriye yönelik planlar yapıyorduk.Hayaller kuruyorduk.Evlilik fikrini aileme de anlatmıştım.’Mutlu olacağına inanıyorsan sen istediğini yap dediler.Mutluydum.O küçücük yüreğim ’pıt pıt’ atıyordu.Ama yine ters giden bir şeyler vardı.O yine değişmişti ve benden uzaklaşıyordu.Buna dayanamayıp bitmesi gerektiğini söyledim ona.Tereddütsüz kabuk etti.Telefonlara yanıt vermiyor,beni aramıyordu. Doğum gününde onu aradım. Ama telefona çıkan bir kadındı. Yine yıkıldım. Öğrendim ki benden ayrıldığı süre içinde ikinci kez evlenmişti. Üstelik de ondan da kısa süre içinde ayrılmış sekreteri ile çıkmaya başlamıştı. Yaşadıklarıma inanamıyordum. Bu durumu birde aileme anlatmak vardı. Neyse ki onlar çok olgun davrandılar. Ama ben hala o yalancı insanı düşünüyordum. Aradan altı ay geçti kendimi zar zor toparlamıştım. Bir gün beni aradı. Beni sevdiğini unutamadığı her şeyi unutup yeniden başlayabileceğimizi söyledi. O anda içimdeki büyük sevgi nefrete dönüştü. Ve onu reddettim. Şimdi ayrılığımızın yedinci ayındayız onu unutmadım. Hayatıma kimseyi sokmadım. Erkeklerden hep korktum. Yine aynı şeyleri yaşamak, yine aynı acıları çekmekten korktum. Biliyorum ki hayatımda kimse olmayacak. Çünkü o beni bu genç yaşımda hayata küstürdü, toprağa gömdü. Ona son sözüm şu: Bana bunları yaşattığın için hayatın boyunca sende mutlu olma. |
Bu Şehri Yok EdercesineHava öylesine kapalı ki, güneş öylesine yok ki, hani sıcacık bir gülümseme bütün bulutları dağıtacak ve bütün güneşleri doğurtacakmışçasına aylardır bekliyorum. Ama hala o yağmurlu kapalı Aralık ayında kaldım galiba. Aradan üç mevsim geçmesine rağmen ne bahar gelmek bildi ne de yaz. Zaman zaman güneş doğmuyor değil. Bulutların arasında şöyle bir kendini gösterip yine kayboluyor. Güneşi kaybettiğim ufukta bekleyip duruyorum. Anlamıyorum. Belki de başka ufuklarda beklemem gerekiyordu güneşin doğmasını. Ama en güzel güneş bu ufuktan doğmuştu. Onun için mevsimlerdir aynı yerde bekliyorum ama hayat bir taraftan acımasızca geçip gidiyor. İnsan hayatı helezonik bir şekilde akıp giderken, o helezonu kırmaya kalkarsa, işte o zaman helezon daire şeklini alıyor ve gittikçe daralan bir kısır döngü içinde boğulup duruyor. Belki de kader denen şey budur. Ya da belki de kadere karşı gelme denen şey budur. Hikaye. Herkes kaderini kendisi yaratıp bozuyor galiba. Zannederim en kötü hastaığın pençesinde boğuşup duruyorum. İşte hayat akıp geçiyor. Ve ben hiç mi hiç müdahale edemiyorum. Kendi hayatıma belki müdahale edebilirim ama kendi hayatımın dışında hiç kimsenin hayatına müdahale edemiyorum. Buradan bakınca bu şehir ne kadar güzel görünüyor. Ama bu gözlerle bakınca her zaman içinde yaşanan hüzünleri, ayrılıkları, yaşanamamışlıkları görüyor insan. Şehir her ne kadar ışıl ışıl, cıvıl cıvıl da olsa yaşadığın günler bulutlarla kaplıysa hep yağmuru özlüyor ve bekliyorsun. Bulut var ya, nasıl olsa yağmur yağacak diye bekliyorsun. Ve nasıl olsa yağacak yamuru da sevmek zorunda insan. Aslında yağmur da güzeldir hani. İnsanı öyle bir ıslatır ki, ne üzerinde hüzün kalır ne sevda hepsini temizler geçer. Ama işte beklenen yağmur bir türlü gelmezse o hüzünler ve sevdalar insanın benliğine yapışıp kalır. Aslında sevdadan kurtulmaya çalışmak belki de hayattan kurtulmaya çalışmaktır. Ama küçük küçük mutluluklar yaşayan insanlar, büyük umutların peşinde koşan insanlardan belki de daha mutlu oluyorlar. Aşkı, sevdayı bir kişiye karşı yaşamak galiba en kötüsü ve en iyisi. İnsan birini seviyorsa, ister istemez zamanla karşılık bekliyor. Karşılık gelirse bir süre günlük güneşlik kıskanılası bir yaşam sürüyor. Ama karşılık gelmezse işte o zaman yaşanan her an boşa geçen zaman gibi algılanıyor. Yaşayan nefes alıp veren bütün canlılar için geçerli bu galiba. Sevgimizi verdiğimiz bütün canlılardan karşılık bekliyoruz. Evde beslediğimiz köpeğimiz bizi ısırmaya kalksa onu kapı dışarı ederiz. Kuşumuz sevgimize karşılık vermese “bana küstü” deriz.. Çiçeklerimiz bile solmaya başlasalar , sevgisiz kaldı garibanlar diye deliler gibi onlarla konuşmaya başlarız. Ama insana duyulan sevdanın güzelliği, karşılığını görürsen, sıcacık bir gülümseme ve en içten kelimelerle sevgiyi ifade etme, en güzeli de kim icat ettiyse sevgiliyi koklayarak, kokusunu ciğerlerine doldurarak sım sıkı sarılmak işte insana duyulan sevdayı farklı kılanlar. Koca şehir İstanbul, ***** şehir, dost şehir, can şehir, düşman şehir. Seninle yaşayınca senden nefret ediyorum ama senden bir dakika uzaklaşsam seni deliler gibi özlüyorum. Sen çirkef sevgili, sen hırçın, sen yaramaz ve sen bekaretini yüzyıllar öncesinden kaybetmiş ve hala bakire masumiyetini kaybetmemiş güzel yüzlü, güzel ruhlu fettan sevgili. Hani köprüden boğazı geçmeye kalksam, saatlerimi, yaşanası saatlerimi sadece sana veriyorum ya kıskanç sevgilim. Ya da arabamı herhangi bir yere parkedemeyip, saatlerce park yeri aradıktan sonra tek bulduğum yere park ettiğimde ve beş dakika sonra arabamın bilmediğim bir yere çekildiğini öğrendiğimde senden nefret ediyorum çirkin sevgilim. Ve sırdaş sevgilim sende nice sevdalar yaşadım ki bunları senden başka hiç kimse bilmiyor ve asla öğrenemeyecek. Sende ayrılıklar yaşadım ki her biri ömre bedel yedi göğüslü, mavi gözlü ve binbir bacaklı sevgili. Sevdaları doğurdun ve sevdaları öldürdün tabiatın en bereketli bereket anası. Hayat bazen insana çok kısa geliyor. Hani bir kelebeğin ömrü kadar, doğarsın seversin, sevdiğinle birlikte bir yaşam sürersin ve ölürsün. Kelebeklerin sevdaları nasıldır acaba ? Onu da İngiliz bilim adamları araştırsın ama ölümün geleceğini bilerek bir sevdaya girmek herhalde ölümüne sevmektir. Peki sevdanın da bir diyalektiği var mı acaba ? Yoksa sevdim dediğimiz çoğu şey sevdiğimizi zannettiğimiz şeylerden mi ibaret. Gerçek sevginin kıstasları nedir acaba ? Sevdiğin için ölmek mi? Sevdiğin için yaşamak mı? Ya da sevdiğinin mutlu olması yeterli mi ? Yoksa sevdiğim insan benimle mutlu olacaksa olsun yoksa mutsuz olsun düzeyinde bir sevda var mıdır ? Bazen şeytan ne var ne yok hepisini bir kenara fırlat at ve çek git buralardan diyor. Hani şeytana uyan insanlar mutlu mudur ? Ne bileyim atla git bir kasabaya çiftçilik yap, balıkçılık yap. Küçük bir yaşantı kur ve küçük umutların peşinde sana verileni yaşa. Herhalde daha iyidir. Ama lanet olası düşünceler insanın kafasından silinmedikçe, istediğin kadar uzaklara git asla uzaklaşamıyorsun. Ve kaybettikçe ve kaybettiğini hissettikçe kazanmak için daha fazla çaba gösterip daha fazla kaybediyorsun. Galiba hayatı biraz da kendi akışına bırakmak. İşte o zaman da; zaman işlemeye devam ediyor ve geçen her saniye kaybedilmiş zaman gibi geliyor ve zamanı kaybetmemek için insan daha bir çaba gösteriyor. Ama bütün bu çabalamalar galiba belli bir süre sonra çırpınma halini alıyor. Ve görüntüde kaybetmiş, tekrar kazanmak için çırpınıp duran melankolik bir insan halini alıyor. Küçük mutluluklar peşinde koşanların onları yakalaması daha kolaydır. Dolayısı ile onlar daha mutlu olurlar. İmkansızı isteyenler de galiba mutsuzluğa mahkumlar.. İşte yine bu şehirden nefret ediyorum. Bana yine ummadığım kırıklıkları yaşatıyor. Ama bir gün ölürsem bu şehirde ölmek isterim. Bilmiyorum. Belki de başka bir şehirde insan böylesine sevdalar yaşayamaz. Şehir sıcak, şehir soğuk, şehirde ölüm sessizliği ve düğün şenliği bir arada yaşanıyor. Şehirde bir dilim ekmek parası için dilenenler ve özel uçaklarla gezenler aynı havayı soluyor. Ve şehirde emek için savaşanlarla, emmek için savaşanlar benzer suları içiyor. Aynı martıları seyredip, aynı yerde üretilen rakıları içiyor. Sarıyer’de kiralık sandalda, mangalda balık-rakı keyfini değme yatlarda yaşayamazsın. Ondandır belki de filimlerin çoğunda, o şatafatlı yaşantıdan kaçan zenginler Kavaklar’da ya da Hisar’da balıkçılarla sıcacık muhabbetlerde rakılarını yudumlarlar. Ya yaşayacaksın İstanbul’u ya da uzaklaşacaksın. Kıyısından yaşamaya gelmez bu şehir. O zaman insanı sıkar, daraltır, üzerine üzerine gelir. Sana pas vermeyen ve seni kıskandırmak için onun bunun koynuna giren sevgili gibidir. Çıldırısın, doyasıya yaşamak için ama o ille de sana pas vermez. Gebersen pas vermez. Ama kolay kolay da çek git demez. Sana vücdunun en güzel kıvrımlarını açıp, en bakir köşelerini görmeni sağlar ama yine de pas vermez. İşte bu şehir sevdanın şehri. Sevdası olmayan insanın, umudu da yoktur ve umudu olmayan insanın yaşantısı da yoktur çocuk. Umut her şey için umut vardır insanın yüreğinde bir yerlerde. Yarınları hayal edip olabilirliğini beklemek işte en güzel, en yaşanılası yaşam biçimidir.. Umut olmadan hiç bir şeyi yaşamak mümkün değil. Kaldı ki, umut olmadan sevda yaşamak da sevdanın kendi iç dinamiği içerisinde imkansız galiba. Önce sadece ve sadece karşılıksızca seviyorsun, sonra karşılık beklemeye başlıyorsun ve sonra da tamamıyla biribirinin olmayı umut ediyorsun. İşte sevdanın iç dinamiği ve diyalektik çözümü bu galiba. Umudun kırıldığı yerde hayat da kırılıyor, yürek de çocuk. Umutsuz yaşam, sadece nefes alıp vermektir. Dağlara çıkan eşkiyaların da umudu vardı, dağları delen sevdalıların da. Ve bir ideal uğruna hayatını hiçe sayanlar da umutlu ve mutluydular. Ağlarını, denizin cömert göbeğini örtercesine savuran balıkçılar da umut doluydular, toprağın yüreğini yırtarcasına yarıp tohumlarını bırakan çiftçiler de umut doluydular. Ve bir anneye dokuz ay o acılara katlanmasını sağlayan da umut galiba çocuk. Şarkılarda, şiirlerde aşkı anlatan mevsim bahar derler ya nedenini asla bulamadım çocuk. Bahar, doğurgandır, ve aşkın sonu da doğurganlık olabilir mi ? Belki. Bahar uyanıştır. Sevda da insanın derin bir uykudan uyanması mıdır?. Belki. Bahar temizlik midir? Eski ne varsa yokolması, yerini yenilerin alması mıdır? Belki. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var sevda denen şey kendi içinde biraz da yalnızlığı paylaşmaksa eğer, insan yağmuru beklerken kendini daha yalnız hisseder ve yağmur yağınca da yalnızlık doruğa ulaşır. İnsan üşüyünce sarılacak sıcacık bir çift göz ister. İşte bunun için sevdalar kışın yaşanmalı ama baharın o cıvıltılı günlerinde de uçmalı. Beklenen yağmur nihayet yağdı. Sadece yağmur yağdı. Mevsimler boyu yağmura susamış topraklar gibi karşılamadık yağmuru. Yağmur her şeyi temizler diye bekledim ve temizledi de. Ama çocuk, yağmur yağarken ve ben yağmuru yaşarken bir an için düşünceler dahil her şeyi temizliyor ama yağmur geçmeye yüz tutunca ve bir de güneşle sarılınca, yani gökkuşağını yaşarken öldü sanılan duygular tekrar dirilip insanın tüm benliğini sarıyor. Şehir ıslanıyor, sen ıslanıyorsun, ben ıslanıyorum ve sadece; şehir, sen ve ben ıslandığımzla kalıyoruz. Ama galiba gökkuşağında yaşamak için iliklerine kadar ıslanmak gerekiyor. Çocuk, şimdilik şehrin kaldırımları, senin elerin ve benim gözlerim ıslak |
Özlemi Arıyorum Benim adım Emin şu an vatani görevimi yapıyorum. Hikayem 3 yıl önce Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarında başladı. Bursa’ da kutlamalar çerçevesinde ibrahim Tatlıses ve Grup Laçin konseri vardı. Bende konserdeydim. Arkamda çok güzel benim gibi uzun boylu bir kız vardı. Onunla tanıştık adı Özlem’di. O akşam epeyce gezdikten sonra onu evine bıraktım ve telefon numaramı verdim. Beni aradı ve buluşmak istedi. Buluşup bir kulübe gittik. Dans ettik, konuştuk. Akşama doğru evine bırakırken elini tuttum. Oda etkilenmişti bana telefon numarasını verdi. Ve zaman geçtikçe aramızdaki aşk dahada alevlendi. Niyetim ciddiydi. Konuyu aileme açtım. Ancak ailem Özlem’i istemedi. Büyük kavgalar sonucu evden ayrıldım. Sokaklarda bir marangozhane de yatmaya başladım. Bu durum üç ay sürdü. Babam beni eve almadı. Özlem de bu durumu babasına anlattı. Özlem’in babası beni yattığım marangozhaneden aldı evine götürdü. Her şeyi ona anlattım. Üzülme oğlum her şeyin bir çaresi vardır dedi. O gün Özlem ‘ler de kaldım. Ertesi gün özlemin babasıyla benim babama gittik. Ama babam bizi kovdu. Özlem’in babası Ramazan Bey bunun üzerine ‘’Bundan sonra sen de benim evladımsın. Artık bizde kalırsın. Kızımla da evlendiririm evlendireceğim dedi. Artık onlarda kalıyordum. 1 ay sonra nişan yaptık. Ancak Özlem’in dayısının oğlu Emrullah, bu ilişkiyi çekemiyordu. Çünkü Özlem de gözğ vardı. Bana sürekli tehditler savuruyordu. Emrullah ve iki arkadaşı bir gün yolumu kesti. Beni acımasızca dövüyorlardı. Bir fırsatını bulup kaçtım ama ardımdan silahla ateş etti. Bir kurşun sırtıma saplandı. Ben yere düşünce yanıma geldi ve kurşunu bittiği için ateş edemeyince bıçağını çekip sırtıma sapladı. Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor. Ben hastanede iken Emrulah Özlem’i kaçırdı ve 15 gün boyunca nişanlıma tecavüz etti. Sonra Özlem’i eve yolladı. Özlem babasına her şeyi anlatınca babası utancından her şeyi toplamış ve başka bir yere taşınmış. Bu arada benim başka bir arkadaşım, gidip Emrullah’ı bulmuş ve bıçaklayarak öldürdükten sonra polise teslim olmuş. Ben 3 ay sonra hastaneden çıktım. Öğrendim ki Özlem artık bana layık olmadığını düşündüğü için 29 yaşında evlenmiş boşanmış 2 çocuk sahibi bir adamla evlenmiş. Her yerde aradım ama bulamadım. Bu arada bana babam kadar yakın olan bir insan beni Fatma adında bir kızla nişanladı. Fatma’ya özlemi sevdiğimi söyledim ama Fatma ben senin her şeyine razıyım dedi. 3 yıldır bir saniye bile Özlem’i aklımdan çıkaramadım. Özlem’i kabul etmeye hazırım. Bir bulsam ah bir bulsam |
ŞAPKA'NIN ALTINDAKİ ÖLÜ İki dost yıllardır aynı mezarlıkta bekçiydiler. Çiçekleri sulamaktan budamaya, gazelleri toplayıp yabani otları temizlemeye bütün işleri birlikte yapıyorlardı. Dedikoduyu seven yaşlılardan değillerdi, ama buldukları ilk fırsatta gömülecek kişiyi didiklemeden de duramazlardı. Ölülerden değil, en çok yalan yere ağıt yakan ceset sevici dirilerden korkarlardı. Kaldıkları iki odalı, gözlerden uzak, sessizliğin ekosuz duvarlarında cirit attığı, dinginliğin dudaklarına kadar sindiği mezarlık evde mutlu olduklarını düşünenler bile vardı. Sedası çikmayan bu küçük evde rahattılar, hatta aralarında "Tabutev" deyip şakalaşiyorlardı. Bazen ölülerin ağzılarını bir parmak açıp son sözlerini, birkaç dizeyi, kısacık ezgileri dinleyip yıllardır tuttukları o son küçük soluğu vermelerine yardımcı oluyorlardı. En zoru da içini dökememekten ısırılmış dudaklardaki suskunluğu anlamak, bilerek konuşmayı unutmuş kenetli çeneleri çözmekti. O gün... Rüzgarın yüzleri yalayan tatlı esintisiyle aheste süzülüyordu ölülerin arasında. Bir mezardan diğerine uçarken hammaddesi yalandan çürümüs havayı kusmak istiyordu birer birer. Kim bilir kaç parmak izi, tekme acısı, yumruk sızısı kalmıştı yorgun bedeninde. Yıllardır taşidığı keskin kokulu ekşimiş tatların dibine oturmasından usanmış; yüklendiği malların ağırlığından gücü kesilip beyazlığı, şeffaflığı solmuştu. İçi dışına çikmisti yerlerde çignenmekten. Oysa ilk zamanlar her an ellerin arasında olmaktan, ebruli kokulu elbiselerin ceplerinde katlı kalmaktan mutlu, naylonluğunu bile düşünmüyordu torba. Çinar ağacı sere serpe uzanmış, yaprak aralarını havalandırıyor, serçeyle fısıldaşiyor, körpe dallarını iyice germiş rüzgarla cilveleşiyordu. Toprağa doğru nasıl sızılacağını bilemeyen balmumunun yavaşlığına içi tükenen çinar yardım etmeyi istedi ama, balmumunun çokbilmis edasıyla süzülüşünü seyretmekle yetindi. Balmumunun geçtiği yerler çınar ağacının gövdesini sızlatıyordu. İçine başharfleri kazılı kalbe gelince ağacın titrediğini hisseden balmumu aşkın yazılı tarifesinden habersiz yoluna devam ediyordu. Yere çok az kala son kez yukarıya baktığında bilek kalınlığındaki halatı farketti. Halatın ucundaki halkanın boşluğundan aşağı düşen karıncaları kıskandı hiç değilse yumuşacık toprağa değecekler diye. Çinar ağacı, dalında ilk kez sallanan idamlık halatı dalından atmak için çirpindikça balmumu daha da korkuyordu damarlı gövdenin kendini sıkıştırmasından. Biliyordu, dönüşü yoktu. Yavaşça erimeye başlamıştı bile. Halatın ucunda sallanan ölünün karıncalar kadar şanslı olmadığına üzüldü. Balmumu toprak yerine halatın ucunda kaskatı donup kaldı tekrar. İlerleyen saatlerde...İlk kez bu kadar kalabalık gurup ve gösterişli merasimle karşilaşiyorlardı. Gelenlerin giysilerine, arabalarına, takılarına bakılırsa gömülenin hali vakti yerindeydi. En önce, en çok, en içten ağlayan annenin siyah başörtüsünden dökülen bembeyaz anne saçlar eğilip savrulmuyorlardı bile. Dizlerine dövünüp başina vurduğuna göre göğsündeki acıyı hafifletip oğlunun mezar taşina koymak istiyordu rahat uyusun diye. Uzun saçlı, ağlamaktan gözleri kan çanagina dönen avurtları çökmüs kız kesik kesik hıçkırıyordu. Yaşlı kadınla ağlama yarışını da deniyordu arada. Yalandan neredeyse ölecek düzeye gelen diğerleri, anne ve kıza "Moral Verenler" ve "Sırt Sıvazlayanlar"olarak ikiye ayrılmıştı. Yine de ilk fırsatta hayaletlerin dansettiği bu karabasandan uzaklaşmak istiyorlardı. Ağlayıcılar gidince gömütü yakın incelemeye alan mezarlık bekçisi iki dostun ölü analiz saatleri başlamıştı. Pro.: (Kendinden emin tavırla) Merhuma baktığımda onun derin yalnızlığını görebiliyorum üstadim. Yüzündeki şu derin oluklu çizgilerden sızan gözyaşlarına baksana, nasıl da yer yapmışlar? SamB.: (Ukalaca) Yine önemli bir ayrıntıyı göremeden ıskaladın sevgili dostum. Pro.: Sen öyle san. Şu şapka izinden sözediyorsun değil mi? SamB.: Evet. Pro.: Baksana koca iz tüm alnını da içine alacak şekilde bütün kafayı dolanıyor. Belli ki papaya yıllardır çikartamamis. Birilerine selam verip saygı duruşunda beklemekten şapkanın kenarları aşinmış, parmakları çürümüs, yalancı bakışları gözlerinin içine gömülmüş/oyulmuş SamB.: Söylenceye göre, o gün şapkası başinda gün boyunca uyuklamış ve kimseye de selam vermemiş. Sevgilisi şapkayı kaldırıp öpmek istediğinde güneşin keskin ışıklarından gözleri kamaşinca iyice sinirlenip şapkayı iyice bastırarak içine girip orada kalmış günlerce. Kimse dışarı çikaramamis. Pro: İyi biri değilmiş ayrıca. Sabahtan akşama el pence divan durup gelene geçene "Siz bilirsiniz efendim, haklısınız efendim, emriniz başimüste beyefendiciğim!" diyen dalkavuğun tekiymiş…Karar nedir? SamB.: Şapkasıyla gömülsün! |
Bu Sevdanın Ateşi Hep ertelenen bir an, hiç yaşanmamaya mahkumdur. Düşlerin bekleyişini yalnızca bir hüsran karşılayacaktır. Mevsimleri sayarsak, ömür baharsız tükenir gider. Sevdiğinizi bulmak ya da bulduğumuzu sevmek tercihi en zor olan iki seçenektir bu sınavda... Boşuna akan ırmaklar mı var yüreğimizde, sebepsiz mi coşkun bir denizde maviye hasretliğimiz? Ufukta görünen o ki, mutluluk tek kişiliktir aslında. Karşımızdakinin çabasına ihtiyacı yoktur mutluluğun. Aşkın da sevdiğin kadar büyüktür. Sevdiğin sürece meydan okur dünyaya. Hasretle beklenen gelmez hiçbir zaman, o hasreti yalnız tüketirsin. Karşılık bulmuyorsa sevda, umut değil, kendini hükümdar sanan köleler üretir, dönemezsin. Ama boşa geçmemiştir dolan vakit. Heba olan şiirlerin de değildir. Türkülerin diliyle yas tuttuğun geceler, sırdaşlığını hiç terk etmez. Kıymetini bilmediğin kır çiçekleri yeniden açar, o gül solarken. Ayrılanlar yıllar geçse de üstünden, hep aynı acıyı çeker. Ama yollar hiç bitmez. Sonuna geldiğin, zannettiğin yerler birer duraktır aslında. Ve sen yolculuğunu gönüllü olarak bitirmişsindir o durakta. Güneş hep geç kalırmış gibi gelir, sen bir havada mevsimlecaktır belki. Hep bir umutla beklenirken sevda habercisi, yüreğini teselli etmek de sana düşer. Her şeye rağmen ürkütmesin seni bu sevdanın ateşi. Her yangın önce başladığı yeri yakar. Sana küçük kendime büyük gelen yüreğimde, yıllar geçse de senin adın yazar. Ve bil ki sevdiğim, uslanmaz ruhum yaşadıkça seni sever, seni sevdikçe yaşar... |
ANLATI İyi bilinen bir konuşmacı ,Seminerine 100 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı ve konuşmacı bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım dedi. Parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen var mı diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı peki bunu yaparsam dedi ve 100 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu. Ve konuşmacı şöyle dedi arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 100 dolar. Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötu hissederiz, fakat ne olduğu yada ne olacağı önemli değil, hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir, hayatımızın değeri ne yaptığımız, veya kimi tanıdığımızla değil, kim olduğumuzla alakalıdır. Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Her zaman elinde olanları düşün olmayanları değil...... |
Şimdi Bir Şansım Daha Var Filiz’ le okuldan arkadaştık.O İstanbul’ luydu. Bense taşradan okumaya gelmiş bir genç. Bir arkadaşla paylaştığım ev sürekli kalabalık olurdu. Arkadaşlar sürekli gelip gider, şarkılar söylenir, içkiler içilir, kısacası her gün ayrı bir şamata yaşanırdı. Bu grubun içinde Filiz’ de vardı. Filiz’ e karşı bir şeyler hissediyordum ama eski sevgilimin etkisinden de kurtulamıyordum. Ayrılmamıza rağmen hala onunla telefonlaşıyor, hatta arada bir görüşüyorduk. Filiz’ le birlikte olmak hoşuma gitse de bu yüzden bir türlü duygularımdan emin olamıyordum. Sonunda eski sevgilimle telefonda yaşadığım müthiş bir kavganın sonucunda bu işin tamamen bittiğine karar verdim. Ertesi gün de Filiz’ e duygularımı söyledim. O da benden bir atak bekliyormuş. Biz artık iki sevgiliydik. 2 ay rüya gibi geçti. Hemen her gün birlikteydik ve çok mutluyduk. 2 ay sonra gelen bir telefon bütün hayatımı değiştirdi. Arayan eski sevgilimdi ve beni çok özlediğini, bensiz yapamayacağını söylüyordu.Dayanamadım ve buluştuk. Ben o özlemin etkisiyle oracıkta evlenme teklifi ettim. Kabul etti. Ancak ertesi gün aklım başıma geldi. Ama artık bu yola çıkmıştım. Bir yandan evlilik hazırlıklarını sürdürüyor, bir yandan da Filiz’ e bunu nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Evlenmeme bir gün kala Filiz’ e sadece şunu söyleyebildim: Ben gidiyorum... Filiz anladı, sadece mutluluklar diledi ve hayatımdan öylece çıkıp gitti. Benim evliliğim 5 yıl sürdü. Boşandıktan bir kaç ay sonra bir markette alışveriş yaparken gördüm onu. Öyle güzelleşmişti ki... Ayak üstü birkaç kelime konuştuk. Benim de tanıdığım biriyle evlenmiş. Mutluymuş. Benim evliliğimi sordu, “Boşandım” dedim. O an gözlerinde gördüğüm acıyı tarif edemem. Bana sadece “İnsan her zaman doğru karar veremiyor değil mi?” dedi ve yine kaybolup gitti... Aradan 4 yıl daha geçti. Büyük bir tesadüf sonucu Filiz’ in telefonunu buldum. Aradım, konuştuk. O da boşanmış. Önce üzüldüm ama şimdi seviniyorum. Bu bizim için yepyeni bir şans olabilir. Bu yıllardır yaşayamadığımız aşkı yaşama şansı verebilir. Bazı şeyleri tamir etmek çok zor olacak ama ben bunu göze alıyorum. Bir zamanlar kaçırdığım fırsatı bir daha kaçırmak istemiyorum. Çünkü onu çok seviyorum... |
Bugün Ne Olduysa Seni Sevdiğimi Anladım Sen uzaksın bana ve bir o kadar da yakın. kabullenmek istemediğim, hissetmekten korktuğum bir duygu var içimde sana karşı günden güne büyüyen. o duygunun vücudumu sarmasını istemiyorum. eğer ufacık da olsa bir yer verirsem ona bu zamanla beni kahreder ve ben kendimi asla affetmem.gözlerimi gözlerinden kaçırmamın, seni görünce, seninle konuşunca heyecanlanmamın, seni düşünmekten büyük bir keyif almamın, seninle birlikte olduğumda elini tutmak isteyişimin, dudağına bir buse kondurmak isteyişimin, bunların hepsinin bir nedeni olmalı.ve bunların ötesinde ne hissedersem hissedeyim, sadece bu hissettiklerimin bende gizli kalacağını, ne olursa olsun senin bunları asla öğrenmemen gerektiğinin bilincindeyim.bu yazıyı oturmuş sana yazıyorum işte. belki bir gün olurda bir tesadüf eseri eline geçer bu yazı ve sen bunu okurken yazarına takılır gözlerin, şaşırırsın benim adımı orda görünce ve belki merak edersin bunun kime yazıldığını. bilemezsin ki o yazının senin için yazıldığını. her mısrasında, her kelimesinde senin olduğunu. bilseydin ne hissederdin ki, bunu bilmeyi isterdim. ufacıkta olsa yüreğinde benim için ne hissettiğini, zaman zaman beni düşünüp düşünmediğini, hepsini bilmek isterdim. ama bunları senden duymak istemezdim. isterdim ki martılar fısıldasın beni sevdiğini, denizler senfoni orkestrası kursunlar senin bana sevgini anlatacak, yıldızlar kayarken beni sevdiğini çizsinler gökyüzüne. yada gözlerin gözlerimdeyken seni seviyorum de içinden, ben onu hissederim. imkansızlıklar kahrediyor beni. ama yinede şikayetçi değilim. zaten istesek de seninle iki çılgın aşık olamayacağımızın farkındayım. bu duygu beni korkutuyor ve rahatsız ediyor çünkü doğru değil. ne doğru ki hayatta zaten...sana yazıldığını bilmediğin ve belki hiç haberin bile olmayacak bir yazı bırakıyorum. şuan beni duymasan da, ve bunu hiç bir zaman bilmeyecek ve anlamayacak olsan da ilk ve son kez söylüyorum bunu ''seni seviyorum her şeye rağmen'' |
Ben Özlem.19 yaşındayım.arkadaşlıklar için ilginç olabilen bir mektup kata loğuna özellik ve adres gönderdim.O zamanlarda aşkın varlığına inanmıyordum.İzmir,Hatay dan gelen bir mektup hayatımı değiştirdi.Ben de İzmir de olduğum için buluşmaya karar vermiştik .Telefonun ardından ertesi gün için sözleşmiştik.buluşmaya yarım saat geç kalmıştım.İleride hayatımı alt üst edeceğini tahmin bile edemediğim esmer,uzun boylu,yakışıklı birisiyle karşılaştım. Anlaştığımız gibi sinemaya gidecektik ve Şelale filmine gittik.Filmin başlamasına çok olduğu için neskafelerimizi içerken sohbete daldık.Onun gibi erkeklerin var olmadığını düşünürken şaşkınlıkla onu dinliyordum.Filmi izledik ve sahilde kola içiyorduk.Hava soğuktu,çıkarıp ceketini vermişti aşkım..... Annesi ve kardeşiyle tanıştığımda onlarda çok sevmişlerdi beni.Tabii ki bende onları...Yaşadığımız eski kötü tecrübeleri,aşk sandığımız anları unutmuştuk.Şimdi bir parçam halini aldı her gün birlikteyiz....gerisini o anlatsın. Adım Barış.23 yaşında çok romantik biriyim ve aşktan sevgiden kopmuş olduğumu hisseciğim zaman kendimi Özlemin yanında buldum.Bende öyle olacağını sanmıyordum.Diğer kızlardan farkı yoktur diye düşünüyordum.Daha öncede aşkı yaşadım.Yani öyle sanıyordum. Aşk Özlemle yaşanırmış. 3 aylık ilişkimize rağmen birbirimizi fazla tanımadığımıza halde Sevgililer Günün de evlenme teklif ettim. Sahilde ve yıldızların altındaydık. O da cevabını kocaman bir öpücükle verdi. Bu arada ilk buluşmamızda yarım saat değil 45 dakika beklemiştim. O an bilseydim onu ömrüm boyunca beklerdim. 3 gün sonra nişan yüzüklerimiz takıldı. 17,02,2002 tarihinde nişanlandık. Şimdi ben anlatıyorum. Yani Özlem. Ben ilkleri hep Barış’ ta yaşadım. Hayatımda ilk çiçek veren erkek, elimi gerçekten sevgiyle sımsıcak tutan ve beni gerçekten kıskanan erkektir... onu bulduğum ve onu sevdiğim için Allah’a şükrediyorum. İnşallah evlenince sizlerle mutluluğumuz tekrar paylaşırız. Umarım güzel ve kısa zamanda oluşan sevgimiz, sonsuza kadar sürer. http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gif |
Bekleyiş Akşam yemeğinden sonra erkekler, sigara içme salonunda konuşuyorlardı. Söz ettikleri konu, ölenlerin geride kalanlara bıraktıkları değişik ve acayip miraslardı. O sırada, ünlü bir noter ve usta bir avukat olarak tanınan Mösyö Le Brument söze karışarak, "Korkunç şartlar altında kaybolan bir mirasçıyı arıyorum. Bu, basit fakat acı dolu bir dramdır. Her gün olabilen, ancak şimdiye kadar tanık olduğum en korkunç olaylardan biridir" dedi ve anlatmaya başladı: Yaklaşık altı ay önce, ölmek üzere olan bir kadının evine çağrıldım. Bana şöyle dedi: "Mösyö, size çok zor, çok nazik bir görev vermek istiyorum. Masanın üstünde vasiyetnamem var, lütfen alıp okuyun. Eğer başaramazsanız, ücret olarak size beş bin frank, başarırsanız yüz bin frank bırakılmıştır. Sizden istediğim, ölümümden sonra oğlumu bulmanızdır". Daha kolay konuşabilmek için yatağında doğrulup oturmasına yardım etmemi istedi. Çünkü kesik kesik gelen sesi, boğazından ıslık çalarak çıkıyordu. Çok zengin bir evde bulunuyordum. Şatafatlı odanın duvarları kalın kumaşlarla kaplıydı. Oda, göze o kadar yumuşak görünüyordu ki, kumaşlar bir okşama duygusu uyandırıyordu ve öylesine sessizdi ki, konuşulanlar havada kaybolup gidiyordu. Ölümün eşiğindeki kadın, yeniden konuşmaya başladı: - Siz, korkunç öykümü anlatacağım ilk insansınız. Sonuna kadar anlatmak için gücümü toplamaya çalışacağım. Sizi mert ve iyiliksever, aynı zamanda seçkin bir toplum içinde yaşayan biri olarak tanıyorum. Bana bütün gücünüzle yardım etme arzusunu sizde uyandırabilmek için başımdan geçenleri olduğu gibi anlatacağım. İyi dinleyin. "Evlenmeden önce, genç bir adamı sevmiştim. Fakat ailem, yeteri kadar zengin olmadığı gerekçesiyle, onun evlenme isteğini geri çevirdi. Bir süre sonra, çok zengin bir adamla evlendim. Korku, aileme boyun eğme ve cahillik yüzünden ona varmıştım. Ondan bir oğlum oldu. Birkaç yıl sonra da kocam öldü. Bu arada, benim sevdiğim genç de evlenmişti. Benim dul kaldığımı görünce, artık serbest olmamaktan dolayı büyük bir acı duydu. Beni görmeye geldi ve önümde diz çökerek, yürekleri parçalarcasına hıçkıra hıçkıra ağladı. Dostum oldu. Kim bilir, belki de onu hiç kabul etmemeliydim. Ne yapabilirdim? Öylesine üzüntülü, yalnız ve umutsuzdum ki!... Ve hâlâ onu seviyordum. Kimi kez insan öylesine acı çekiyor ki! Anne ve babam da öldüğü için dünyada ondan başka kimsem yoktu. Sık sık beni görmeye geliyor, bütün akşam benimle birlikte kalıyordu. Aslında evli olduğu için bu kadar sık gelmesine izin vermemeliydim. Fakat ona engel olacak gücüm yoktu. Ne söyleyeyim size? Artık benim sevgilim olmuştu! Nasıl oldu bu? Biliyor muydum bunu ya da bilen biri var mıydı? Ortak aşkın dayanılmaz gücü, iki insanı birbirine ittiği zaman başka türlü olması mümkün mü sanıyorsunuz? Sevdiğim adamın yalvararak, göz yaşları içinde diz çöküp çıldırtıcı sözlerle, sevgiden coşarak dile getirdiklerine, sevdiğiniz adamın en küçük arzularını yerine getirerek onu mutlu görmek istemeye, şu dünyanın namus anlayışına uymak için bütün sevinç kaynaklarını kurutmaya ve umut kesmeye karşı sürekli mücadele etmenin ve sırt çevirmenin mümkün olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Mutluluktan vazgeçmek için, ne büyük güç ve fedakârlık ve hatta dürüstlük gerekir, öyle değil mi? Sonunda Mösyö, onun metresi oldum; mutluydum. On iki yıl boyunca çok mutluydum. Karısıyla dost olmuştum. Bu benim, en büyük alçaklığım ve zayıflığımdır. Oğlumu beraber büyütüyor, onu aklı başında bir insan gibi, düşünceli ve iradeli olarak yetiştirmeye çalışıyorduk. Oğlum nihayet 17 yaşına geldi. O da, sevgilimi, neredeyse benim onu sevdiğim kadar çok seviyordu. Çünkü, o her ikimize de aynı derecede sevgi gösteriyor ve ilgileniyordu. Oğlum, sevgilimi "arkadaşım" diye çağırıyor, sonsuz saygı gösteriyor ve ondan hep namuslu, onurlu ve dürüst bir davranış görüyordu. Onu, benim eski ve sadık bir arkadaşım, ne bileyim işte, bir koruyucu ya da manevî bir baba olarak kabul ediyordu. Küçüklüğünden beri bu adamı evin içinde, hep benim yanımda gördüğü ve bizimle sürekli olarak ilgilenmesine alıştığı için, oğlum belki de bu konuda kendisine hiç soru sormamıştır. Bir akşam, üçümüz birlikte yemek yiyecektik. Bu, benim en mutlu olduğum anlardır. İkisini de bekliyor ve hangisinin eve önce geleceğini düşünüyordum. Kapı açıldı; gelen aşığımdı. Kollarımı açarak ona doğru ilerledim ve o da beni dudaklarımdan uzun uzun öptü. Birdenbire bir gürültü, bir hafifçe dokunup geçme, başka birinin varlığını belli eden gizemli bir heyecan bizi titretti ve birden arkamıza dönüp bakmamıza neden oldu. Oğlum Jean, karşımızda ayakta duruyor, beti benzi atmış, bize bakıyordu. O an, dayanılmaz bir şaşkınlık anıydı. Ellerimi oğluma doğru uzatarak, ona yalvarırcasına geri çekildim. Fakat göremiyordum onu; ortadan kaybolmuştu. Yıldırım çarpmış gibiydik; konuşmaktan aciz, öyle karşılıklı bakakaldık birbirimize. Sonra koltuğa yığıldım; gecenin karanlığı içinde kaçıp gitmek, sonsuza kadar ortadan kaybolmak arzusu kapladı içimi. O anda bir annenin yüreğine düşen korkunç bir utanma duygusu, çaresi bulunmaz bir acının verdiği dehşetli bir heyecanla sinirlerim gergin, ruhum paramparça, hıçkırıklar boğazıma düğümlendi ve hüngür hüngür ağladım. O ise, ürkmüş, şaşkına dönmüş, karşımda duruyor, oğlumun geri döneceği korkusuyla, ne yaklaşmaya, ne konuşmaya ne de bana dokunmaya cesaret ediyordu. Sonunda dayanamadı ve "Gidip onu arayacağım ve durumu anlatacağım. Zaten artık onun da bilmesi gerekir..." dedi. Ve çıkıp gitti... Bekledim... En ufak bir gürültüde yerimden sıçrayarak, korkudan irkilerek, şöminede yanan odunların çıkardığı seslerden dahi rahatsız olarak, sözcüklerle anlatamayacağım bir heyecanla bekledim. Yüreğimde bilinmez bir korkunun, yaman bir sıkıntının büyüdüğünü hissederek, bir saat, iki saat bekledim. Hiç kimsenin, böyle anlar yaşamasını istemem. Jean neredeydi, ne yapıyordu acaba? Gece yarısına doğru, sevgilim bana birisiyle bir pusula yolladı. Pusulada yazılmış olanlar bugün bile hatırımdadır: "Oğlunuz döndü mü? Onu bulamadım. Bu saatte yukarı çıkmak uygun olmadığı için aşağıda bekliyorum" diye yazılıydı pusulada. Ben de, kurşun kalemle, "Jean dönmedi, onu bulmanız lazım" diye yazarak kağıdı geri yolladım. Ve bütün geceyi koltukta oturup bekleyerek geçirdim. Delirecektim neredeyse. Bağırmak, kaçıp gitmek, kendimi yerden yere atmak istiyordum. Hiçbir şey yapmadan, öylece hareketsiz bekledim. Nereye gidebileceğini tahmin etmeye çalışıyordum. Bütün çabalarıma, ruhumun çektiği acıya rağmen, hiçbir şey düşünemiyordum. Şimdi de karşılaşmalarından korkuyordum Ne yaparlardı karşılaşsalar? Oğlum nasıl davranırdı? Korkunç duygular, ürperti veren varsayımlar parçalıyordu içimi. Bunu iyi anlıyorsunuz Mösyö, öyle değil mi? Ne olup bittiğini bilmeyen ve hiçbir şeyin farkında olmayan oda hizmetçim, hiç şüphe yok ki, çıldırdığımı düşünerek hep yanıma gelip gidiyordu. Her gelişinde, bir iki kelimeyle ya da bir baş hareketiyle geri gönderiyordum onu. Daha sonra, sinir krizi geçirdiğimi görünce doktor çağırmış... Beni yatağa yatırmışlar, ateşim varmış. Nice sonra kendime geldiğimde, başucumda onu, sevgilimi... tek başına... gördüm. "Oğlum, oğlum nerede?" diye bağırdım. Cevap vermedi. - Öldü mü? Oğlum kendisini öldürdü mü yoksa? diye kekeledim. - Hayır, yemin ederim ki hayır, diye cevap verdi, fakat bütün çabalarıma rağmen onu bulamadım. O anda birdenbire öfkeye kapıldım, çileden çıktım. Bilirsiniz, bazen insan, açıklanamayan, aptalca bir öfkeye kapılır. "O halde, dedim, eğer oğlumu bulamazsanız, siz de buraya gelmeyin artık. Beni bir daha görmenizi istemiyorum. Hadi, defolun gidin şimdi". Gitti... Ondan sonra, ne oğlumu, ne de onu gördüm. Yirmi yıldır böyle yaşıyorum Mösyö. Böyle bir şeyi düşünebiliyor musunuz? Bu korkunç azabı, hem anne, hem de kadın olarak duyduğum büyük yürek acısını, bu berbat ve sonsuz... sonsuz bekleyişi anlayabiliyor musunuz? Ama artık bitecek bu bekleyiş. Çünkü ölüyorum. Ne onu, ne de oğlumu yeniden göremeden ölüyorum! Sevgilim yirmi yıldır her gün bana yazdı; bense onu bir saniye olsun görmek istemedim. Çünkü, o buraya gelirse, tam o anda oğlum yeniden ortaya çıkacakmış gibi geliyordu bana! Oğlum... Oğlum! Öldü mü acaba? Yoksa yaşıyor mu? Nerede saklanıyor? Uzaklarda, belki de uçsuz bucaksız denizlerin ötesinde, adını bile bilmediğim çok uzak bir ülkede! Beni düşünüyor mu? Ah, bir bilseydi çocukların ne kadar zalim olduklarını! Anne sevgisinin bütün gücüyle sevdiğim oğlum, henüz gençliğimi yaşarken, son günlerime kadar sürecek ne korkunç bir işkencenin ve umutsuzluğun içine attığını, beni hangi korkunç acılara mahkum ettiğini anladı mı acaba? Söyleyin, ne zalimce bir şey bu, değil mi? Bütün bunları söyleyin ona Mösyö, ayrıca şu son sözlerimi de iletin ona: "Oğlum, sevgili oğlum, zavallı insanlara karşı bu kadar katı olma. Hayat zaten yeteri kadar sert ve acımasız! Sevgili oğlum, terk edip gittiğin günden beri annenin, zavallı annenin ne hale geldiğini düşün. Annen öldüğüne göre, affet ve sev onu. Çünkü o, cezaların en ağırını çekti..." Sanki karşısında oğlu varmış gibi konuşuyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Sonra yeniden başladı söze: "Mösyö, sevgilimi bir daha hiç görmediğimi de söyleyin ona". Yine sustu, sonra tekrar yorgun bir sesle konuşmaya başladı: "Rica ederim artık gidin Mösyö, onlar benim yanımda olmadıklarına göre yalnız ölmek istiyorum"... Avukat Le Brument devam etti: "Baylar, ağlaya ağlaya dışarı çıktım. Öylesine ağlıyordum ki, faytoncu da şaşırmış; ne olduğunu anlamak için bana bakıyordu! - Şunu da eklemeliyim ki, her gün buna benzer bir sürü dram yaşanıyor çevremizde... Oğlunu bugüne kadar bulamadım... Siz ne derseniz deyin bu çocuk için; ben onun bir cani olduğunu düşünüyorum..." |
Bugün Siz de Bir İyilik Yapın Otobüse telaşla bir kadın bindi.Son derece üzgün bir hali vardı.Hani dokunsan ağlayacak. "Hanım bilet at" dedi şoför.Şoföre yanaşıp usulca "biletim yok" dedi. Şoför "O zaman fazla bileti olandan al at, ya da ilk bayide bir bilet alır atarsın" dedi. Kadın parası olmadığını söyleyince şoför "öyleyse in aşağıya.Bu belediye otobüsü, benim babamın malı değil" dedi yüksek sesle.Kadının kızaran yüzü, çöken omuzları pek te kaliteli görünmeyen kılık kıyafetine daha fakir bir hava vermişti.Derken olayın tüm ayrıntılarını izlemiş olan genç bir kız oturduğu yerden kalkıp kadının otobüsten inmesine fırsat vermeden kadına bir bilet uzattı."Param yok kızım " dedi kadın."Rica ederim, bana borcunuz yok,size verdiğim biletin parasını bir başkası ödedi" dedi genç kız.Kadın bileti kutuya attıktan sonra genç kızla birlikte otobüsün arkasına doğru ilerlediler. Kadın yüzünden temizlik ve saflık taşan tanımadığı bu genç kıza teşekkür ederken,"Biletin parası başkası tarafından ödendi dedin kızım.Kim ödedi?"diye sormadan edemedi. "Bakın anlatayım" dedi genç kız."İki gün önce işe giderken cüzdanımı evde unuttuğumu farkettim.Aylık kartım ve tüm param o cüzdandaydı.Eve geri dönsem işe geç kalacaktım.İşverenimin asla tahammül edemediği ve işten çıkarmak için kafi gördüğü bu sebep yüzünden çok zor duruma düşecektim.Şoförle aramızda sizinkine benzer bir diyalog geçti.Çok mahcup olmuştum.Şoförün cüzdanımı evde unuttuğuma inanmadığını düşünüyordum.Yolculardan biri benim adıma bilet attı.Kendisiyle tekrar karşılaşırsam borcumu ödemek istediğimi söyledim.O da bana dönüp dedi ki "Bana borcunuz yok.Biletinizin parası bir başkası tarafından ödendi.O kişiye borcunuzu ödemek istiyorsanız siz de aynı durumda ki bir başkasına iyilik yapın." Artık cüzdanımda beş adet biletle gezeceğim.Hani birinin ihtiyacı olur diye." Kadının az önceki hüzünlü halinden eser kalmamıştı."Seni çok iyi anladım kızım.İlk fırsatta ben de birine iyilik yapacağım" O semtte, bir otobüs biletiyle başlayan ve değişik konularla devam eden karşılıksız iyilikler öylesine hızla yayıldı ki, herkes bu iyiliğin kaynağını bir başkasının yüreğinde buldu. İlk fırsatta siz de birilerine iyilik yapın. |
GÖRMEK Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa: Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler. Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra: Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk: Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten. İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm? Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız. Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken: Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi? Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken: Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür... |
Cırcır Böceği Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York'a gitmişti . Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü . Kalabalık bir bulvarda yürürken , kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti . Durdu ve dikkatle dinledi . Evet , bu bir cırcır böceğiydi . Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi . Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı . Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp " Yardımcı olabilir miyim ? " diye sordu . " Hayır , teşekkür ederim " dedi genç adam . " Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım . " " Hayır " dedi görevli , "New York'ta bulunmaz ." Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti , nihayet onu bir kuytuda bularak eline aldı ve "Tamam , işte burada" dedi . Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı . Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı . Paranın kaldırıma vurduğu anda çıkan ses üzerine , düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan tam 24 yaya durdu ! Genç çiftçi bu çelişkiyi bir türlü anlayamadı ... Psikologlar genç adamın şahit olduğu olay için bir kelime kullanırlar . Buna algıda seçicilik denir , ve belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi eğitiriz anlamına gelir ... Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın , Kırlara gidip çiçekleri algılayın , Çocuklara bakıp saflıklarını , güzelliklerini algılayın , Ağaçlara bakıp dallarını , yapraklarını algılayın , Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın , İnsanlara bakıp güzelliklerini ( mutlaka güzel tarafları vardır ) algılayın . Algıladığınız yalnız para sesi olmasın ... |
Aşk Çiçeği Bir gün tutar bir caneriği çiçeğini sunar bahara. Bür tutam serinlik, bir yürekte buğulanan sıcaklık . Ve konar gözlere bir öpücük gibi kuşların bahar sevinci. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli. Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı. Ne zaman bahar gelse sevinci yaşar kırlar, dağlar, ovalar, denizler, dağlı çocuklar umudu kucaklar bir yanımızda; bir yanımız da kuşlar, ağaçlar, çiçekler, kelebekler, cerenler sevinci yaşar. Aydınlık gelir dört bir tarafa, gürül gürül akar dereler. Bir dağ pınarı gibi hayat kaynar kanımızda, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk aşk fışkırır. Alıp götürür duygularımızı dağların ötesine serin serin esen rüzgarlar... Bu dağların sevda türküsüsün sen, denizlerin mavisi, bulutların beyazı. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar sesin gökyüzünde. Ben sonbaharın yorgun, yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur yapraklarımı uzak diyarlara. Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi hilesiz ve içli. Ben seni ozanca sevdim türkübakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzğarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen türküdür dilin. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda. Acılar içinde de olsa yaşamı çılgınca sevdim. Çılgınca sevdim dağları, denizleri, kuşları, ormanları, umudu, sevinci, güneşi, çocukları. En çok da seni sevdim aşkçiçeğim. Kar türküleri kederlidir gülüm, kar türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara Bir gülü büyütmek kadar zor ve güzel, seni düşlemek dağların ötesinde. Seni dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde, namusumun akında taşıdım hep. Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme buralardan, gözleri türkülü kuşum . İçimdeki baharı öldürüp gitme. Kimsiz, kimsesiz kalır yüreğim. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden. Gitme figan düşer denizlere sular çekilir yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür gitme bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk şaşırır yönünü rüzgarlar bütün pınarların suyu çekilir solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm gitme öksüz kalır içimdeki imge dağları saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm gitme içimdeki bütün vagonlar devrilir bir kar yağar istasyonlara, üşürüm gitme bütün ormanlar ateşe verilir kuşlarda gider bu kent de, ölürüm gitme kal menevşeler açsın dağlarda sevince dönüşsün gökyüzü iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm yokluğuna alışamam yokluğun ölüm NURİ CAN |
Cennet Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.. adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Affedersiniz... burası neresi?"Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim "Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım"....Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....." Böylece adam köpeğine , "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..." Bunun üzerine adam bir an durdu.. duşundu.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir sure geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu: "Af edersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz?? Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..." Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"Dede " Tabii..."dedi.. "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:"Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?"Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?"dedi.."ama orası Cehennem.."Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adinizi kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yari yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar. |
PASTA Firina geldigimde, ortalikta ekmek görünmüyordu.Eski bir dostum olan firinci: - Biraz bekleyeceksin hocam, dedi.Iki-üç dakikaya kadar çikartiyorum. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken,içeriye yaslica bir adamin girdigini gördüm. Eskimis ceketinin sol yakasi altinda bir madalya parildiyor ve yürürken hafifçe topalliyordu. Selâm verdikten sonra: - Ekmeklerimi alayim, dedi. Benim ikizler acikmistir. Firinci,adamin kendisine uzattigi torbayi alarak tezgâhin altina egildi ve bir gün öncesine ait oldugu anlasilan ekmeklerden dört bes tane koydu.Ekmeklerden bazilarinin alti yanmis, bazilari da her nedense seklini kaybetmisti.Firinciya dogru sokularak: - Neden taze ekmek vermiyorsun? dedim. Biraz sonra çikacak ya!.. Firinci: - Bozuk ekmekleri kendisi istiyor,dedi.Çok fakir oldugundan, ona yari fiyatina veriyorum. - Kim bu adam? diye sordum. - Kore gâzilerinden,dedi.Ogluyla gelini bir trafik kazasinda vefat edince,ikiz torunlarini yanina almisti.Yillardir onlara bakiyor,hem de çok az bir maasla. Firincinin anlattiklari karsisinda içimin yandigini hissediyor ve ufak da olsa bir seyler yapmak istiyordum. - Aradaki farki ben vereyim, dedim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler. Firinci, teklifimi kabul etti ve biraz sonra çikan sicak ekmekleri büyük bir umursamazlikla adamin torbasina doldururken: - Çok sanslisin haci amca, dedi. Çocuklar için bugün sana pasta gibi ekmek verecegim. Yasli adam, bir evlât sevgisiyle kucakladigi torbayi gögsüne bastirirken: - Allah senden razi olsun evlâdim,dedi.Bugün onlarin dogum günleri oldugunu nereden anladin? |
Pesah gecesiymiş. Rusya’nın bir köyünde Rav Levi şamaş’ı odasına çağırmış. “Aaron, senden bir ricam var” demiş. “Git bana Türk ipeği bulup getir.” "Bunun farkındayım” demiş Rav Levi “ama lütfen git ve bana Türk ipeği bul.”“Türk ipeği mi?” diye şaşırmış Aaron. “Bilirsiniz, her istediğinizi yerine getiririm ama Türk ipeği satın almak kanuna karşıdır. Ülkemiz Osmanlılar ile savaş halinde. Oraya ait bir şeye sahip olmak yasa dışıdır.” Aaron hahamın odasından çıkmış ve on beş dakika sonra elinde bir torba ile geri dönmüş. “İşte Rabi, size Türk ipeği getirdim.” “Teşekkür ederim.” demiş rabi. “Ama nasıl bu kadar çabuk bulabildin?” “Çok kolay oldu” diye cevap vermiş şamaş. “Yasal olmadığı halde her sokakta ya da bodrumda Türk ipeği bulabilirsiniz.” “Şimdi senden bir ricam daha var.” demiş Rav Levi. “Lütfen Yahudi evlerinden birine git ve bana bir dilim ekmek getir.” “Pesah’ın hemen öncesinde bir dilim ekmek mi?” Aaron kulaklarına inanamıyormuş. Ama rabi öyle istemişti ve Aaron söylenileni yapmaya gitmiş. Birkaç saat sonra Aaron eli boş dönmüş. “Rabi, bütün Yahudi evlerine gidip ekmek istedim. Kırıntısı bile yok.” Rav gülümsemiş ve gökyüzüne bakmış. “Görüyor musun Haşem, Yahudi ulusu nasıldır? Çar, Türk ipeği Rusya’ya girmesin diye kanun çıkarmış. Bu kanunları korumak için polisler var. Yine de herhangi bir eve girip Türk ipeği satın alabiliyorsun. “Üç bin yıl önce Yahudi ulusuna Pesah sırasında evlerinde hamets bulunmaması gerektiğini söyledin. Bir hafta boyunca ekmek yok. Senin kanunlarını korumak için polis yok ama bütün köyde bir kırıntı hamets bile bulunamıyor. Yahudi ulusunun ne kadar harika olduğunu görüyor musun?” |
GERÇEKTEN DOĞRUYA, DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU... Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, “acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış...... Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi? VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın. |
Sarmaşık ve Günebakan Bir bahçede yaşayan günebakan,güneşe aşıkmış.Her gün sabahı sabah eder, sevdiğinin yüzünü görmek için büyük özlem duyarmış.Güneş de ona aşıkmış.Ama uzaktan uzağaymış sevgileri,birbirlerine açılamadan,bakışmalarla duygularını ifade ediyorlarmış.Bu bile yetiyormuş onlara. Güneş her sabah sevdiğini görmek için en mutlu,en parlak,en sıcak ışıklarını saçarmış.Günebakanın da sevgisi o kadar güçlüymüş ki,güneş ne tarafa gitse yüzünü o yöne çevirir,akşam güneş gittiğinde ise,büyük bir kederle başını öne eğer,tekrar sabahın olmasını beklermiş. Tüm sevda hikayelerinde bir arabozan olur ya?Aynı bahçede yaşayan sarmaşık da günebakana aşık olmuş.İçten içe onu seviyormuş,sevgisi o kadar büyükmüş ki,günebakanın başka bir yere bile bakmasına dayanamıyormuş.onun güneşe olan tutkusu çıldırtıyor, kıskançlıktan çatlıyormuş.Onu kendime nasıl çevirebilirim düşüncesindeymiş.Sonunda onu sürekli kendime çevirebilirsem belki bana aşık olur,benden başkasını gözü görmez,güneşi göremezse onu unutur diyerek, her şeyi göze almış ve günebakanın vücuduna sımsıkı sarılmış. Günebakan güneşe bakmak için çabaladıkça sarmaşık sımsıkı kollarıyla onu kendine çevirmiş.Zavallı günebakan ne yaparsa yapsın boşunaymış.Sarmaşık onu çok sıkıyormuş, derdini bir türlü anlatamamış,aslında güneşe aşık olduğunu,sarmaşığı sevmediğini söyleyememiş.Güneş de kahroluyormuş,ama o kadar uzaktaymış ki bir türlü sevdiğine yardım edemiyormuş. Sarmaşık karşılıksız da olsa günebakana yakın olmanın,ona sarılabilmenin mutluluğunu yaşıyormuş.Ama onu ne kadar incittiğinin,ne kadar kederlere ittiğinin,ne kadar zayıflattığının farkında bile değilmiş.”Olsun,zamanla beni sever”diyormuş.Bir sabah güneş doğmuş yine,ama günebakanın başı yere eğikmiş,saatler geçmiş,hala günebakan hareketsiz başı önündeymiş.Sarmaşık güçlü kollarıyla sarsmış onu,ama günebakan hareket etmiyormuş. Günlerdir sarmaşığın sımsıkı sarılı kolları, onu nefessiz bırakmış,bir şey yapamamanın çaresizliği,onun yaşama olan bağlılığını koparmış,hayattan zevk alamaz olmanın haliyle günebakan ölmüş. Sarmaşık o zaman anlamış yaptığı yanlışlığı,onu çok sıktığını,aslında buna hiç hakkı olmadığını anlamış anlamasına ama iş işten geçmiş.Onu ebediyen kaybetmiş. Eskiler der ki; “Her zaman aramızda sarmaşıklar bulunur.Hiç hoşlanmadığımız halde bizi kendilerine zorla bağlamak isterler.Bizim onu istemediğimizi anlamaz ve bizleri sıkarlar. Bazı insanlar onu kırmamak için, onu istemediklerini söyleyemez,ama yaşadığı sıkıntıyı da içine atarlar,zararı kendilerine olur.Bazısı da direkt olarak söyler onu hiç sevmediğini,onun bu sıkma huyundan hoşlanmadığını,bu defa sarmaşık kırılır” Uzun lafın kısası her zaman güneş,günebakan ve sarmaşığın hikayesi yaşar ve yaşamaya devam eder ,nesilden nesile anlatılır. |
Ateşe Düşen Gülün Çığlığı Kızını dünyaya getirdikten sonra çok sevmişti, hemde uğrunda ölecek kadar çok... Ama hep eziklikle, utançla, korkuyla, cinnetle sevmişti… Hep "Ya" diye kaygılar taşıyarak içinden ve o “Ya” ları düşündükçe kanı çekilirdi damarlarından Kezban’ın. Ölmeyi çokça geçirmişti içinden, oysa bir uçurum kenarından kendini boşluğa bırakacak kadar çok seviyordu hayatı, kocasını ve kızını. Ama kahrolası yerde üçüne de yaşam haram kılınmıştı. Kulaklarında bir ses “Ölmelisin, ölmelisin!” diyordu. . “Hadi be kızım sende,” “çocuğun, eşin dururken hayata küsmek, ölmek mi olur?” Nasıl ölsün? Yaşamak güzel, yaşamak kutsal. Kafasında sorular dolaşıyor: “Kadının yazgısı mı bu? Yoksa geri kalmış ülkelerin sorunu mu?” diye. İlk önce çözümlerin içinde olduğunu, hayatın iğrençliklerine dayanması, bütün gücüyle karşı koyması, bunu kabul etmesi, bu yola inanması, dayanması ve kendini geliştirmesi, aşması gerektiğine inanıyordu. Sadece bunun için dua ediyordu. Ölümü son çare olarak görmek değil, bu gücü yaşamak istiyordu. Korkularının ördüğü setleri devirmek, yıkmak, bu köhne töreleri devirmek, belki de kendisi ve başkaları için bir devrim olacaktı. Yapayalnız olsa bile, bunun tek çıkış yolu , bunun tek umut ışığı yine içindeki kendinde olduğuna inandırıyordu kendini. Bu yüzdendir ki dayanılması güç bir hayata dayanıyordu Kezban. Hayâller kuruyor Kezban. Bir küçük ev, sevdiği bir eş, etrafında dolaşan çocuklar, herkesin herkese insanca baktığı, kadınların aşağılanmadığı bir çevre’’... Uyuya kalıyor Kezban. Dudaklarında sayıklamalar... Kocasının o insan yüzüne bakarken her gün utançtan biraz daha kahroluyordu. Oysa kocası anlayışlı, insancıl bir adamdı, sokakta karşılaştığı herkes yüzünü çeviriyordu, yüzüne söylemeseler bile, arkasından ona ********, *** babası demelerine bile aldırmıyordu. Namusunu temizlemesi için yapılan tüm baskılara karşı çıkıp direniyordu. “eşimin ve o günahsız yavrunun suçu nedirki öldüreyim, asıl suçluları neden görmüyor sunuz?” deyip tüm çevresini ret ediyordu. Hem bu gerici mantık inandığı değerlerle ve dünya görüşüyle de çatışıyordu... Bütün çevre “namusunu temizlemezsen senin buralarda yaşama şansın ve hakkın yok, kimsenin yüzüne bakamazsın “ diye açık açık tehtit ediyorlardı. Ama o köhnemiş törelere karşı çıkıyordu ve geri zihniyetli tehtitlere aldırmıyordu... Kocası çoğu zaman çektiği acıları bildiği için Kezban’a, “Hiç kimse seninde, kızının da kılına bile dokunamaz, dokunana dünyayı dar ederim’ biraz daha sabır’’ diyordu. ”Karkolda gözaltı sürem bitince, inşaatlarda çalışıp biraz para biriktirdikten sonra çekip gideceğiz İstanbul’a. Orada kimsenin bizi tanımadığı, rahatsız etmiyeceği bir yere yerleşiriz...” deyip teselli ediyordu Kezban’ı... Kocası öğretmendi 1980 li yıllarda katıldığı bir yürüyüşün tertipleyicisi olarak ihbar üzerine yakalanp içeri atılmıştı. Bunu fırsat bilen karşı görüşteki düşmanları gece evine girip Kezban’ın ırzına geçip kaçmışlardı. Kezban eşinin ve ailesinin onurunu ve namusunu düşünerek bu olayı sır gibi saklamıştı. Nihayet altı aylık hamile olduğu anlaşılınca saklaması olanaksızlaşmıştı. Sonunda çareyi ailesine açılmakta bulmuştu. Ailesi doğan çocuğunu boğması için yaptığı bütün baskıları canı pahasına ret etmiş, karşı koymuştu. Kocası hapisten çıktığında ise Kezban’ın ırzına geçenler köyü terkedip, izini kaybettirmişlerdi. Köhnemiş törelere göre sanki suçlu oymuş gibi bütün akrabaları, Kezbanı ve kızını öldürmesini istiyorlardı kocasından.. Zaten törelere göre doğal olanı da buydu. Yoksa kimsenin yüzüne bakamazlardı... Acılarla geçen her gün biraz daha acı veriyordu. Çöken karanlıklar umudunu, geçen her gün hayallerini, hayatını çekip götürüyordu Kezban’ın... Karanlıklardan hep korkardı Kezban, kocası ne kadar karşı çıkarsa çıksın, kızıyla birlikte öldüreceklerinin korkusunu hep yaşıyordu. En çok da kızının öldürüleceğine yanıyordu yüreği.... “Ah zavallı yavrum” diyordu. “Bilir mi sorsam, sormadığım soruların cevabını? Konuşsam anlar mı dilimden? Konuşmadan, yüzüme bakıp susar mı öylece. Bilir mi neden bu kadar korktuğumu?. İçimdeki korkunç acıyı, gözlerimdeki uçurumu, katran karası geceleri. Anlar mı gözlerimdeki hüznü, kendime bile kapattığım duygularımı…” Kezban için umut ve sevgi uzaklarda bir nokta bile değildi artık. Dünyalar değildi istediği, can bulacak kadar bir destekti.... Özlem, sevgi, şevkat, anlayış gösterecek ve içinde barınabileceği, herkesin yüzüne utançla bakmadığı bir yerdi... Durmadan bir nehir akıyordu düşlerinde Kezban’ın, düşlerinin içinde yüreğine akıyordu sanki acı olup. Alıp götürüyordu ömrünü seller gibi her defasında... Issızdı, şaşkındı, çaresizdi, yapayalnız ve tek başınaydı Kezban düşlerinde… Kim koymuştu bu töreleri, kadınların lanet yazgısı mıydı bütün bunlar?... Bütün bunlara bir cevap arıyordu ama bulamıyordu... Ne zaman dalıp gitse boğazı düğümlenir, tuzlanırdı kirpikleri. Bir yıldızın izdüşümü sarılırdı geceye, çağlayanların sesleri duyulurdu uzaktan ve bir çobanın kavalı vururdu kulaklarına. İçi acırdı her defasında ne zaman o kahrolası lanet geceyi anımsasa. Ne zaman anımsasa çaresizliğin nefesi üşütürdü içini, hüzne yazılmış bir şiirin dizeleri gibi acı solurdu hep. Yorgun düştüğü zamanlar olmuştu elbet, hep direnmişti ayakta kalması için ama şimdi öyle miydi? Bir yanda kızı, diğer yanda kocası. Bütün bu olanlara karşı gücü tükeniyordu artık. Kaybolan zamanlar yitik umutlar hiç gelir miydi geri? “İlk baharın kısa ömürlü çiçeği olsa, bir sonraki bahara yine gelirim der avuturdu yüreğini. İnsan gitti mi bir daha gelmez. “ diyordu kendi kendine... Güneşli bir bahar günüydü, onlarda başka aileler gibi kırlara, nehir kıyısına çıkmışlardı, kuzular meliyor, çocuklar ordan oraya koşup oyun oynuyordu. Her yere yağmurun ve toprağın taze kokusu sinmişti. Ne zamandı sıcaklığını, şefkatini özlemişti güneşin. Gökyüzü öylesine mavi, öylesine duru, öylesine sınırsızdıki, Yine de yüreğindeki acıyı haifletmiyordu bütün bu güzellikler.... Çevre hep rengarenk çiçeklerle, çimlerle, yabani bitkilerle süslüydü. Kuşlar cıvıl cıvıldı. Çiçekler açıyor, baharın serin ve temiz havası mis gibi kokuyordu… Rüzgarda tiril tirildi yaprakları güllerin, çiçek açtıkları küçük tepede el ediyorlardı sanki onlara … Kezban bir gül koparıp kızının saçlarına taktı. Bir kızına baktı, bir güle, bir de çağlayarak akıp giden suya…. Saçlarına taktığı beyaz gül o kadar yakışmıştı ki yüzünün masumluğuna kızının. Kızı, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, her şeyden habersiz saf saf gülümsüyordu. “Ah bir bilse, bir bilse hangi acıların annesinin bağrını deştiğini. Acılarla geçen her günün neler koparıp götürdüğünü ömründen...” diye söyleniyordu kendi kendine Kezban... Kızına, “ah gözleri harelim sen bu acıları bilmezsin, henüz çok küçüksün, diyordu. “Bilmezsin nasıl olur, bir davanın hem mağduru, hem suçlusu, hem sorumlusu olduğumuzu. Ah gözleri harelim bizim için yaşamak, bu kötülüklerle, yanlışlarla dolu dünyada zaten ölüm demektir, ölümse rüzgâr olmak demektir bizim için. Sen henüz bilmezsin ölümü, bilmezsin ölümü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu…. Ah gözleri harelim, boynu büküğüm, onca ağır yük verilmiş ki sırtımıza. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, sanmıştım. Bu dünyada her şeyin ölümlü olduğunu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum.” Tüm acıların ve üzüntülerin üstesinden gelebileceğini sanmıştı bir zamanlar fakat bu gücünü kaybettini anlıyordu yavaş yavaş. Kezban hayatı boyunca haykırmak istediği fakat haykıramadığı herşeyi haykırmak, dışarı atmak istiyordu. Yıllarca içine atıp sakladıkları dayanılmaz korkunç bir yara oluşturmuştu onda. Yüksek bir yere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırmak, içindeki yaraları deşip çıkarmak , boşaltmak istiyordu. Hayata, tanrıya, törelere, kötülüklere, suskulara her şeye isyan etmek istiyordu. “Herkes bu kadın aklını yitirmiş desin, ardımdan küfür etsin” diyordu, kimin ne düşündüğü pek umurunda değildi artık. Kızına baktı gözleri dolu dolu. “Bu kahrolası iğrenç zamanda, kimbilir başına neler neler gelecekti, ne acılar çekecekti bu saf haliyle...” Sonra güneş ışıklarını serpmeye başlarken yeryüzüne, uzaklara akıp giden nehire baktı... Orada canlılığı, başkaldırmışlığı, isyanı, hasreti gördü... Kavuşmak istedi bir an önce, sarılmak istedi nehire... Koynuna girmek istedi bir sevgili gibi... Sevişmek istedi nehirle... İnsanın ulaşamayacağı bir yer düşlüyordu, kavuşmak istiyordu bir an önce düşlediği o yere... Sonra, çocukluğunda dinlediği bir hikaye takılıp kaldı usuna. Kızına anlattı dudakları titreyerek... “Ateş bir gün suyu görmüş..yüce dağların ardında..sevdalanmış onun deli dalgalarına, hırçın,hırçın kayalara vuruşuna...Yüreğindeki duruluğu demiş ki suya; gel "Sevdalım ol" hayatıma anlam veren, mucizem ol... Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa,"Al " demiş.."Yüreğim" sana armağan.. Sarılmışlar ateşle su birbirlerine sıkıca.. Kopmamacasına.. zamanla Su; buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış ... Ya kendisi yok olacakmış, ya Aşkı..! Baştan alınlarına yazılmış olan kaderide, yüreğindeki kederide alıp gitmiş, uzak diyarlara su... Ateş kızmış, yakmış ormanları.. Aramış suyu diyarlar boyu... Geceler boyu... Gün gelmiş suya varmış yolu... Bakmış, o duru gözlerine suyun... Biraz kırgın... biraz hırçın... Ve o an anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu.. Ama gitmenin, yitirmek olmadığını.. Ateş durmuş, susmuş öylece.. Sönmüş aşkıyla.... İşte o zamandan beridirki; ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş... Ateşin yüreğini sadece Su...Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş..” Hikaye bittiğinde kızını alıp yanına yavaşça yürüdü nehire doğru. Kocası kitap okumaya dalmıştı. Hiç kimse farketmedi, hiç kimse görmedi onları… Usul usul yürüyüp dağlardan süzülüp gelen o akıntının kıyısında durdular. İçini kemiren acıdan ve içine düştüğü bu boşluktan kurtulması için tek çıkar yol bu nehre atlamaktı belki de. Ama hangi cesaretle. Bir an için düşündü, yüzme bilmiyordu. Kaç genç kız, kaç yeni gelin atlayıp boğulmuştu bu nehirde yıllar yılı… Kaç gözyaşı efsanesi dinlemişti nehirde boğulanlarla ilgili… Buralarda, başlamadan biten bir masaldı sanki hayat... Yüzme bilmiyordu Kezban, kimse öğretmemişti, akarsulardan hep korkardı… Ne zaman nehrin kıyısına gelse hep boğulacağını sanır ürperir, geri çekilirdi..… Durup yüreğini dinledi Kezban. Sanki akan nehirdi yüreği. Bazen gürül gürül, bazen sessiz ve derinden aktığını hissetti yüreğinin. Akan nehiri yüreğinde, yüreğini o gümbür gümbür akan nehirde buldu.... Yüzüne baktı son kez kızının, öylesine saf, öylesine masumdu ki yüzü, dünyanın tüm kötülüklerinden habersizdi... Sicim gibi yaşlar süzüldü gözlerinden biribiri ardına. Ne çok acıyı, sevinci, hüznü, korkuyu biraraya biriktirmişti, birarada tutmuştu yıllar yılı. Ama artık hiç birini çekecek gücü bulamıyordu kendisinde... Sarıldı kızına sıkıca ve hoşçakalın dedi yıldızlara, aya, güneşe. Bütün düşleri sahipsizdi artık... Darmadağın yüreğini topladı... Arkasına bile bakmadan acılarını sırtlayıp kapadı gözlerini... Ve kızının da elini tutarak kendini bıraktı akıntıya… Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını da alır yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya. Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara. Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte sürükleyerek alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya kapılan beyaz gülün çığlığı duyuluyordu kıyıda. Kezban’ın, kızının saçlarına taktığı beyaz gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu gülün çığlığı, ateşle su arasında... “Susturun şu çığlığı” diye inliyordu bozkırda rüzgar... Belki de o güzelim anneyle can yoldaşı kızını, akıntının kıyılarına atması çok sürmeyecekti. O düşledikleri eşsiz adaya götürüp bırakacaktı onları... Kocası bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kahroldu, kıyıda arkalarından sadece bakakalmıştı... Kezban kocasının umutsuz çağrılarını duymadı bile... ” Kezban! Kezban! “ Ama iş işten geçmişti artık. Karısı ile kızının yardımına koşmayı istiyordu ama elleri, kolları bağlıydı kocasının. Nehire atlaması onunda ölümü, yok olması demekti. Hem atlasa bile onlara yetişebilmesi olanaksızdı, suyun kıyısına geldiğinde epey uzaklaşmışlardı onlar... Ana kız kıyıdaki umutsuz çağrıları duymadılar belki de. Dalgaların sallantısına kaptırmışlardı kendilerini. Kollarını kızının boynuna dolamış, saçları gözlerine yapışmıştı Kezban’ın... Akıntıya kapılmış gidiyorlardı... ‘’Kezban! Kezban! Geri dön!’’ ‘’Geri dön Kezban n’olur !’’ Kulak verseydi, belki de kocasının ve kıyıdakilerin sesini son kez duyabilirdi. Ama uzaklardaydı artık. Dalgaların şırıltısı arasında suların boğuk ezgisini dinliyordu... Kırgın yüreklerin derinlerinden gelen türküler gibiydi bu ezgi... Bahardı çiçekler açıyordu kırlarda, topraktan otlar fışkırıyordu delicesine... Dalgalar azgınlaşıyordu git gide... Daha hızlı akmak, insanın olmadığı bir adaya ulaştırmak istiyordu onları... Aktı, ıssız ormanlar, boy boy ağaçlar arasından, yıllardır biriktirdiği acıları, hasreti peşinde sürükleyerek, aktı başkaldırırcasına... Kezban’nın gözyaşları ufacık damlalardı, aktıkça sel oldu, nehir oldu, deniz oldu, okyanus oldu. Kapladı yeryüzünü, yaşamı sorguladı dalgalarla oynarken... Yaşam gizlenmiş acılar mıdır diye sordu yüreğindeki çığlığa? Sordu kahrolası töre koyucularına? Cevap alamadı... Kıyıdakiler artık yalnızca bir leke seçebiliyorlardı... O da yanak yanağa vermiş suda sürüklenen anne ile kızının başıydı bu. Sonra dalgaların çalkantısı arasında bu leke de seçilmez oldu. Biribirine sarılı vaziyetde giden ana kız, tatlı bir uyuşukluk içerisindeydiler. Tıpkı uykulu gibi. Su, yanaklarında şırıldıyordu... Gözlerini yummuştu ana kız. Tüy gibi hafiftiler. Bir daha hiç ayrılmayacaklardı. Anne kız birlikte düşlerdeki gibi almış başlarını gidiyorlardı. El ele birbirine sarılarak atlamışlardı nehrin çılgın sularına, birbirini hiçbir zaman bırakmayacaklardı artık. Beraber gideceklerdi gidecekleri yere. Her şey, cennet ve cehennem arasında birbirine tutunmak gibiydi.. Birlikte yüzdüler, yüzdüler. Nehrin ezgili suları kulaklarına tatlı bir ninni fısıldıyordu. O güzel su, büyük nehrin akıntısı boyunca genç kızların, gelinlerin, annelerle çocukların hep iç içe, can cana olduğu büyülü bir adaya sürüklüyordu onları... Çiçeğe duran dallarında umut tazeliyordu yine elma ağaçları, her bahar olduğu gibi… |
Kan Lekesi Bu olay, Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1993 yılında bitiren Dilek isimli bi kızın başından geçmiş. (Böyle anlatılıyor, soyadı yok) Dilek bir gün okuldan çıkmış, durakta minibüs bekliyomuş. Yalnız korkunç da yağmur yağıyormuş bu arada. Kızın önüne bir araba yanaşmış. İyi giyimli, temiz yüzlü bi genç, "Yanlış anlamayın nolur. Ben de yakın zamana kadar öğrenciydim. Islanmayın, gelin ben sizi uygun bir yere kadar bırakayım" demiş. Dilek kız, başta biraz tereddüt etmiş ama çocuğun iyiniyetine inanmış ve arabaya binmiş. Yolda sohbet filan etmişler. Hoşlanmışlar birbirlerinden. Çocuk, "Lütfen izin verin sizi evinize bırakayım. Bakın yağmur da iyice hızlandı" demiş, Dilek kabul etmiş taabi. Sohbet iyice koyulaşmış. Kızın evine gelmişler, bu arada telefon değiş tokuşu yapmayı da ihmal etmemişler. Dilek çok etkilenmiş çocuktan. O hafta her telefon çaldığında yüreği hop etmiş, "Ay benimki mi arıyo?" diye telefona koşmuş. Ama arayan olmamış maalesef. Dilek yüzünü kızartıp çocuğu aramaya karar vermiş, "Belki numaramı kaybetmiştir, nolucak ki ben arasam" deyip kandırmış kendini. Telefonu ağlamaklı bi kadın sesi açmış. Meğer teyze, bizim çocuğun annesiymiş ve hıçkıra hıçkıra, oğlunun trafik kazasında öldüğünü söylemiş. Anlattıklarından Dilek anlamış ki, çocuk onu bıraktıktan 5 dakika sonra yapmış kazayı. "Keşke eve bıraktırmasaydım. Benim bunun sorumlusu" diyerek hemen kendini suçlamaya başlamış. Suçluluk duygusundan kurtulmak için teyzeden adresi almış, "En azından başsağlığına gideyim bari" diye düşünmüş. Ziyaret ağlamaklı ve de yaslı geçmiş. Ayrılma vakti geldiğinde iyice havaya giren kız, "Bana oğlunuzdan bi hatıra verir misiniz? Onu gerçekten çok sevmiştim" demiş. Bunun üzerine anne içeriye gitmiş, döndüğünde elinde çocuğun kaza günü üzerinde olan gömlek varmış. Üstelik de hala kanlar içindeymiş gömlek. Dilek çok kötü olmuş, gömleğin niye saklandığı ve niye ona verildiği anlamsızlığına rağmen yine de kadını kıramayıp almış kanlı gömleği. Ama eve gelir gelmez ilk işi gömleği yıkayıp, ütülemek olmuş. Bütün gece gömleğe baka baka, zır zır ağlamış. Sürekli de, "Onu ben öldürdüm, onu ben öldürdüm" diye tekrar ediyomuş kendi kendine. Artık ağlamaktan bitap düştüğünde gömleği yastığının altına koymuş ve yatmış. Sabah uyandığında kendini daha iyi hissediyomuş. Ama yastığı kaldırdığında bi de görmüş ki gömlek yine kanlar içinde. İnanamamış bu duruma. "Heralde dün o kafayla iyi yıkayamadım" diyerek yeniden yıkamış gömleği. Ama ertesi sabah da hiç bi değişiklik yokmuş gömlekte, yine kanlar içindeymiş. Bunun üzerine Dilek kız girdiği ruhsal çöküntünün de etkisiyle bir hocaya gitmeye karar vermiş. Çünkü başına gelen olayı mantıksal olarak bir türlü açıklayamıyormuş. Çevresinden edindiği bilgiyle değerli bir insan olan Rıza hocayı bulup olayı başından sonuna anlatmış. Rıza hoca uzun-uzun dualar okuduktan sonra Dilek e gömleği neyle yıkadığımı sormuş. Dilek te tam iki kez deterjanla yıkadığını, ilk başta gömleğin temizlendiğini fakat sabah tekrar kanlar içinde olduğunu ağlayarak anlatmış. Bunu duyan Rıza hocanın gözleri faltaşı gibi açılmış ve ellerini dileğin kafasına dokundurarak aynen şunları söylemiş... "A benim salak kızım, hiç normal deterjanla kan lekesi çıkar mı? Ace kullansana, hem renkli hem de renksiz çamaşırlarında!" |
İsimsiz Melek Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti. Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi.. Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı. Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi.. Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi.. Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu.. Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?.. İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti.. |
Çalınan Gözyaşları İçerden yine onu çağırıyordu babası. Çekinerek oturma odasına doğru ilerlerken içini o aynı korku bürümüştü. Yine dövecekti onu babası, ama o kötü bir şey yapmamıştı. Bütün gün odasında babasından saklanıyordu. Kafasını oturma odasının kapısından içeri uzatıp, önce bir etrafı gözetledi. Babası koltuğa kurulmuş, elinde o Allah’ın belası tas vardı."Gelsene ulan buraya!" diye haykırdı babası onu kapıda görünce. Biliyordu, babası onu yine dövecek ve onu ağlatmaya çalışacaktı. Bir türlü anlamıyordu babasının gözyaşları ile ne yapacağını. Yanına gelmediğini gören babası biran yeninde fırlayıp, kulağından kapıp onu koltuğun oraya doğru sürüklemeye başladı. "Eşşek sıpası, ben gel dediğimde geleceksin!" Çocuğun gözleri dolu dolu olmuştu. "Hergele, bir ***a yaramıyorsun, bu evde ancak yük oluyorsun" diye bağırmaya başladı babası ve ardından suratının ortasına bir şamar indiriverdi. Çocuk artık gözyaşlarını tutamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babası hemen tası kapıp çenesinin altına tutmaya başladı. "Tasın içine ağla ulan, boşa gitmesin gözyaşların" diye seslendi. Baktı çocuğun ağlaması kesildi, bir iki tekme ve birde kafasına bir yumruk geçirdi. "Ağlasana len!" Çocuğun gözlerinden gözyaşları hemen boşalmaya başladı. Yanaklarından aşağıya akan gözyaşları tası doldurmaya başlamıştı. "Tamam tamam, bu kadarı yeter. Hadi şimdi çek git de beni yalnız bırak." Çocuk odasına koşarak kaçtı ve kendisini yatağın üstüne fırlatıp ağlamaya devam etti. "Bak hanım! İnşallah senin arkadaş haklıdır. Birisinin gözyaşlarını içersen zengin olacaksın dedi, ama bir aydır hergün bu hergelenin gözyaşlarını içiyorum, elime para filan geçmedi," diye sızlandı adam, elindeki tası bir güzel içtikten sonra. "Aaahh! Olur mu Bey? Kadın iki vakte kadar demişti, daha bol bol içmen gerek. Zaten bizim çocuğun bir işe yaradığı yok, bari zırlaması işe yarasın." Bir ay daha hergün dövülerek ve ağlayarak geçirdi günlerini bizim çocuk, ama ne para geliyordu eve ne de huzur. Hergün babası onu dövüyor, söyleniyor sonra da toplamış olduğu gözyaşlarını içiyordu. Artık yavaş yavaş alışmaya ve aldırmamaya bu günlük olaydan. Gün geçtikçe daha az ağlıyordu ve odasına dönünce kendisini yatağa atacağına yarıda kalmış oyunlarına dönüyordu. "Ulan hergele! Gel bakalım buraya" diye yine çağırdı onu babası. Bu sefer içinde ne bir korku ne de bir düşünce vardı. Sallanarak gitti babasının yanına ve boş gözlerle gözlerinin içine bakarak durdu. Babası başladı bir sürü laf söylemeye. Çocuk hiç kıpırdamadan, ağlamadan durdu babasının karşısında. Ağlamadığını gören babası başladı tekme tokat girmeye çocuğa, ama nafile, çocuk ağlamıyordu. Daha da sinirlenen babası başladı onu bir güzel dövmeye, yüzünden kanlar akıyor ama bir damla gözyaşı yoktu. Artık ağlamasından ümidi kesen babası bütün sinirini onu döverek almaya koyuldu. Her zaman oturup onları seyreden annesi bile kalkıp ona vuruyordu. "Ulan ***! Senin yüzünden zengin olamayacağız. Ağlasana be ağla!" diye haykırıyordu. En sonunda çocuk yediği dayaktan hareketsiz bir şekilde,her yanı kan içinde yere yığılıp kaldı. Kendisine geldiği zaman halasının evinde buldu kendisini. Halası gözleri yaşlı bir şekilde yaşlı bir şekilde ona bakıyor ve yaralarını tedavi etmeye çalışıyordu. Çocuk kıpırdayacak bir halde değildi ama hiç umursamıyordu. Babası onun eve gelmesini istemiyordu artık. O da halasında kalmaktan çok memnundu. Günleri çok rahat geçiyor ve keyfi yerindeydi. Bir gün, halası eve geldiğinde onu çok telaşlı gördü. Sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi gelmişti ona. Az sonra telefon çaldı, ama o konuşulanları duyamıyordu. Bir baktı ki halası telefonu kapatınca ağlamaya başladı. Birden içini müthiş bir korku sardı, hemen koşup ön kapıyı iyice kilitledi. Bunu gören halası gözlerinde yaşlarla yanına koştu, "Ne oldu yavrum? Neden kapıyı kilitledin?" diye korkuyla sordu. "Ağlama Halacığım, yoksa babam gelir senin de gözyaşlarını çalar." |
6 YIL SONRA MSNDE 16 yaş aşkı unutulmaz derler gerçektende öyle...birini 5 yıl sevdim çok fırsatım olmasına rağmen kimseyle birlikte olamadım sevgimden, bir yıl beraberdik ama ben beş yılımı feda ettim ona o bana beraberkende ayrıykende hiç bir zaman sevgi besleyemedi sonralarda biz ayrıldıktan sonra çok ciddi bi ilşkisi oldu olmasa kaç yazarki kızlarla her an görebiliodum onu çünkü çok gözde biriydi ama biri için sevdiğinin evlilik planı yapması sanırım çok daha ağır bişey o kazandı gitti üniversiteyi sonraki yılda ben gittim olanaksızlığı başardım ve unuttum yıllar sonra onun en yakın arkadaşıyla ablam nişanlandı ve biz bir araya geldik nişanda...ve benm bir ilşkim vardı o sırada nişandan sonra kulağıma gelen duyumlardan anlaşılan beşyıl beklenen gecikmiş bir sevgi zamansız gelen bir sevgi vardı ortada...ilşkisi bitmişti ve benim ona olan sevgimi başkasından göremeyeceğini anlamış üstelikte kendisindede duygusallık başlamışş...ama geçti artık çok geçççç işin şu kısmı daha ağır şimdi bir başkası için acı çekiorum beş yıl sonra onunda sevgisine karşılık vermemek için madem bayanı üzen erkek erkeği üzende bayansa biz demekki sadece kısır bi döngüden çıkamıoruz beş yılları aşamıoruz |
Çiçeğin Yağmura Aşkı Erişilmez bir uçurumun kıyısında, senden başka kimsenin farkında olmadığı bembeyaz bir çiçektim ben. Sen ise, dört mevsim özlemini çektiğim yağmur. Üstüme yağışını severdim, yapraklarımdan aşağı akışını, her damlanı içime çekişimi severdim. Bedenimde seni hissedişimi. Her damlan alıp götürürdü beni adını bilmediğim, tanımadığım yerlere... Sen yağınca susuzluğum dinerdi, biterdi kimsesizliğim, dağılırdı ürpertilerim. Serin bir meltem değip geçerdi yapraklarıma. Dünyalar benim olurdu, uçardım sevinçten. Günlerime, gecelerime; hiç kimsenin bilmediği, fark etmediği sıcak bir sevgi dolardı. Sıcak bir sevgi dolardı yüreğime. Her çocuğa gülümserdim; her kuşa, her kelebeğe, her arıya gülümserdim... Erişilmez bir uçurum kıyısında rüzgarlara ağıt yakan, yalnız ve boynu bükük, bembeyaz bir çiçektim ben. Sen, bakışlarında sevdalar gizleyen, sevdalandığım, gözleri menekşe rengi küçücük bir kızdın.. Adına Seher demiştim, adına sevda, adına umut. Sevdam, umudum her şeyimdin. Günüm, günaydınım, günaydınlığım seninle başlardı. Tek sevenim, tek sevdiğimdin. Yağmurumdun sen; kurak günlere, ayaz gecelere inat. Hiç bitmeyen bir umut, özlem ve hazla beklerdim seni. Gelmediğin zaman boynumu büküp, kapar gözlerimi seni beklerdim. Özlemin umudum olurdu, umudum özlemin. Beklerdim, beklerdim bıkmadan, usanmadan... Çünkü seni seçmiştim ben, sevdam, arkadaşım olarak. Sevdanı yüreğime nakış nakış işlemek için. İşlemeliydim ki, fırtınalar, boranlar içinde bile olsa kardelenler gibi açmasını öğrenmeliydim... Umudumun bitip tükendiği anlar da oldu elbette zaman zaman. Seni beklerken, bekleyişin işkenceye dönüştüğü zamanlar da olurdu. Günlerin yıllara döndüğü zamanlar olurdu. Ama hiç şikayet etmedim, şikayet etmedi yüreğim. Çünkü seni delicesine seviyordum ve bu sevgimle mutluydum. Özlemine zor da olsa katlanıyordum bir umutla. Sen beyaz bulutlarla gelirdin, bembeyaz gelinlikler içinde. Hayran hayran bakardım sana. Sen gelince ardından gökkuşağı gelirdi. Gökkuşağına dönüşürdün rengarenk. Her renginde umutlarım vardı, hayallerim vardı. Canlı, cansız tüm varlıklar kıskanırdı güzelliğini... Sen, hayatıma kattığım canım, gözbebeğimdin. Ben de senin cançiçeğindim. Gözlerime dolan bulut, üzerime yağan yağmurdun sen. Toprağa saçtığım umudumdun. Havaydın, hayattın, suydun, sevgime bandığım gülaydınlığımdın, günaydınımdın... Yıllar sonra şimdi yine bekliyorum seni, bir umutla. Ama artık azalan hatta tükenen bir umutla... Ömrümün bütün dilimlerine kar yağıyor şimdi. Kar da beyaz ama ben yine de direniyorum. Çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bir zemheri mevsimiydi ayazda bırakıp gitmiştin hayallerimi. Bak yine zemheri. Dağlara kar yağıyor ama sen yoksun. Sen yoksun, acılara özlem yağıyor... Bak, kar yağıyor üstüme, iliklerime dek üşüyorum. Yine de yüreğimde ateşler yakıyorum. Dönersen ellerini ısıtırsın diye... Unutmuşum, içimdeki umutların beyazlığını... Unutmuşum mavi, yeşil, al renkleri... Ne zaman bir yağmur sesi duysam, ne zaman bir su sesi, içimde sevgiler kanar, pınarlar kanar benimle. Sonra sen gelir dökülürsün içime, sen gelir dökülürsün gözlerime, kirpiklerim dökülür yollara. Gülaydınlığın doğar üstüme. İşte o zaman dağ dağ özlem kesilirim, bulut bulut, hüzün hüzün.. Gel... Gel ki, sarı papatyalar açsın, kır gülleri, kır menekşeleri, kırkkanatlılar açsın. Yol alsın umuda nazlı cerenler, ceylanlar, karda boranda yolunu yitirenler. Gel can gelsin solmuş anılara. Boşalsın sicim sicim gözyaşları, ırmak olsun susuz kalmışlara; kardeş olsun dostluklara, yüreğimdeki merhamete... Gel... Gel ki, sevginle anlam bulsun duygular, gözlerimden toprağa düşen damlalar.... Gelmeni istiyorum biten umutları, yiten sevdaları diriltmen için, solan yaprakları yeşertmen için. Tüm ümitlerin tükendiği anda çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bu sitemdir sanma. Bil ki, gelmezsen solup gideceğim, bitip tükeneceğim. Bir daha bir daha hiç bir mevsim açmayacağım çiçeklerimi, gülümsemeyeceğim gül yüzlü çocuklara, gül desenli baharlara, kırlara, ceylanlara... Gel!... |
ACABA GİDER Mİ? İLK OLARAK LİSEDE TANISMISLARDI O COCUK DAHA ONCE KİMSEYİ SEVMEMİŞ HATTA HAYATTA HİC BİRŞEYİ TAKMAYAN COK NESELİ BİRİSİYDİ TAAA Kİ O MELEĞİ GORUNCEYE KADAR. İLK GUNDEN BERİ CARPILMISTI O GUZEL KIZA AMA Bİ TURLU SOYLEYEMİYORDU. SADECE ONUN YANINDA DOLASMAK BİRAZ DAHA YANINDA KALABİLMEK İCİN HERSEYİNİ VEREBİLECEK DURUMA GELMİŞTİ. Bİ GUN COCUGUN EN İYİ ARKADASLARINDAN BİRİİİ SORDU."ONDAN HOSLANIYOR MUSUN?" COCUK ASLA CEVABINI VVERMİSTİ.NEDENİNİ ODA BİLMİYORDU AMA BELKİDE KİMSENİN BİLMESİNİ İSTEMİYORDU. SONRA BİRGUN SINIFTA DOGRULUK MU CESARET Mİ? OYNUNU OYNARKEN SORDULAR COCUGA "BU SINIFTA KİMİ SEVİYORSUN DİYE" COCUKTA CVP VERMİSTİ. KIZ İNANAMAMISTI. AMA COCUK MECBUR KALMISTI ACIKLAMAYA cunku oyundan once yemin edilmişti dogrular soylenecek diye! ama kız inanmamıstı askına gencin COCUK NASIL İNANDIRACAGINI DUSUNURKEN BİRGUN DERSLERİN BİRİNDE HOCAYLA KUCUK BİR MUNAKASA YA GİRDİLER HOCA"SENİN BUTUN KİRLİ CAMASIRLARINI ORTAYA CIKARIRIM DİYE!" DELİKANLI HOCAYA SİZ CIKARMADAN BEN SOYLERİM DEMİŞŞŞTİ.. VE KALKIP SINIFTA HOCANIN ONUNDE KIZI SEVDİGİNİ SOYLEMİŞTİ. KIZ BU DURUMDAN PEK HOSNUT OLMAMISTI. AMA COCUK KENDİNE GORE DOGRU YAPMISTI AMA BİRİCİK MELEGİ BUNU DUSUNMUYORDU CUNKU ORDA SOYLEMEMESİ GEREKTİGİNİ SOYLUYORDU.GENC ASKINI KANITLAMISTI.KIZ İSE COCUGUN 8 SENELİK ARKADASINI SEVİYORDU. DELİKANLI BUNU OGRENİNCE ARKADASINA ONUNLA CIKMASINI SOYLEMİŞTİ. CUNKU KIZIN MUTLU OLMASI İCİN KENDİ CANINDAN BİLE VAZGECERDİ. VE BUNU KIZA ACIKLADIGINDA KIZ COK KIZMISTI ONA. VE ARKADASINI SEVMEDİGİNİ SOYLEMİŞTİ DELİKANLIYA. O AN DELİKANLI OYLE Bİ MUTLU OLMUSTU Kİ BİLEMESSİNİZ. NE OLDUYSA Bİ KARNE GUNU OLDU.KIZ DELİKANLININ EN YAKIN ARKADASI İLE CIKMISTI. DELİKANLININ HAYATI KARARMISTI SANKİ ARTIK BUTUN DUNYA ONUN İCİN DARACIK BİR KUTU OLMUSTU. VE KENDİNİ KARANLIKLARA GOMDU AMA Bİ TURLU İCİNDEKİ ASKI SİLEMEDİ. BASKALARIYLA CIKMAK İSTEDİ OLMADI. 2 SENESİNDE AYRILMISTI COCUKTAN KIZ. DELİKANLI HALA ONU SEVİYORDU. AMA SADECE GOZLERİNDEKİ O GUZEL MANALİ BAKISLARLA YETİNMEK SORUNDA İDİ. SİMDİ KIZ DELİKANLININ OLDUGU İLDEN GİDECEK... DELİKANLI COK SEVDİGİ UGRUNA HAYATINI FEDA EDEBİLECEGİ MELEGİNİ KAYBETMEK UZERE...OYLE SEVİYORKİ. HER GECE GÖZ YASLARIYLA UYUYUP KALKIYORDU. DELİLER GİBİ SEVİYORDU AMA SEVİLMİYORDU. VE KENDİNİ SADECE KARANLIK ODALARA SAKLAMISTI. ARTIK HAYALLERLE KENDİNİ AVUTUYORDU. AMA KIZ ONU SEVMİYORDU. DELİKANLI BASKASI İLE YAPAMIYORDU. SADECE GÖZU MELEGİNİ GORUYORDU. |
http://ozel.balca.net/resima/jpg/hikaye10067.jpg Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı. http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu... Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim... SEVGİLİN http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg |
İHANET ben istanbulda oturuyorum benim bir arkadaşım vardı e tabi birazda güzeldi.Sevdiğim bi çocuk vardı ama meherse arkadaşıma çıkma teklifi etmiş oda kabul etmiş bundan tabi benim haberim yok neyse bunlar çıkmaya başlamışlar 16. gün olmuş ben daha yeni öğreniyorum çok kızdım ilkten arkadaşımda onu seviyordu bu çift taraflı bir aşktı benimse tek taraflıydı kabul ettim ve ondan vaz geçtim arkadaşımların tam 1 ayı olmuştu çıkalı ama daha sonra sebepsizce ayrıldılar arkadaşımın annesi duymuş çok kızmış hemde zaman geçti unuttular daha sonra bizim sınıfta bi çocuk vardı ne bileyim ona ilgi duydum çok yakışıklıydı oda arkadaşıma ilgi duyuyormuş neyse arkadaşım bunu anladı o çocuklada aram çok iyiydi sanki oda bana ilgi duyuyormuş gibi ama arkadaşıma ilgi duyuyormuş mehersem şimdi arkadaşım onu sevmiyor ama ona çok fazla aşırı derece ilgi duyuyor ama bu gerçek sevgi değil BUDA ARKADAŞIMIN BANA 2. İHANETİYDİ HERKES SEVİYOR DİYOR AMA O SEVMİYO |
Çığlık Çığlığa VEFA.. Kimine göre bir semt adı, kimine göre bir lise adı, kime göre ünlü bir Boza markası... Oysa bence vefa çok önemli bir olgudur, seni var edene, acılarına merdiven dayayanlara, Dost elini tutanlara, düşecekken kaldırana gösterilecek ilgidir, sevgidir vefa.... Oysa şimdi bir bakıyorum da çevreme Balıkçısından, manavına, Bakkalından, Marketinlar zinciri patronuna, Gazetecisinden, şairine, yazarına ve En ünlü sanatçısına kadar Vefayı bilen ve uygulayan neredeyse hiç yok, daha doğrusu bilen çok da uygulayan yok... Artık insanlık kimden ne koparırım dan başka bir şeyi düşünmüyor. Baba oğula kazık atmak peşinde, Ağabey neredeyse öz kız kardeşine sarkacak... Ortalık buram, buram hainlik kokuyor, buram buram sahtekarlık.... Öyleki sokakta terkedilmiş bir bebek görseniz, büyüyünce bana kazık atarmı diye düşünüp , vazgeçiyorsunuz onu sıcak bir yuvaya götürmekten. Çünkü artık bu dünyada Halk , Devletine, Devlet, Halk’ a kazık atıyor.. Vatandaş vergi kaçırıyor, Elektriği , suyu kaçak kullanıyor. Devlet 1 lirayı 3 lira alıyor. SEVDA... Çocukken anlatılan aşk hikayelerini heyecanla dinler, heyecanla okurdum. Leyla – Mecnun , Kerem – Aslı ve daha niceleri.... Hayran olurdum onları dienler yada okurken, oysa şimdi aşklar gözlerde başlayıp, yatak ta bitiveriyor... Ankarada oturan bir kız yada Erkek internetten sevgili arıyor ve pat başka şehirde 1 günlük yada gecelik o dev gibi aşkını yaşıyor... Adamın biri kalkıp ,Aşık olup çılgınlar gibi sevdiği eşini bir başkası ile paylaşabiliyor utanmadan, kıskanmadan... Kadın kocasına doğum gününde Telekız armağan ediyor... Ve birileri halen bu dünyada nüfus arttırmak adına ağır çalışmalar yapıyor... Ben çocukken TRT de Nasrettin hocanın Seyahat Name adlı çizgi filmini, Barış abinin ADAM Olacak Çocuk’unu, Öztürk Serengilleri vs izlerdim. Şimdi birileri onlara nasıl adam öldürülür, nasıl tecavüz edilir, nasıl çıplak gezilir, nasıl şiirsiz –notasız şarkı söylenir, Arkadaşının sevgilisi nasıl ayartılır, Nasıl hakaret edilir onları öğretiyor. Avaz Avaz Susmayın... Açıkcası ben genç bir şair olarak bu gidişat dan hiç memnun değilim, ve benim gibi memnun olmayan çok az kişi tanıyorum. Ve Öncelikle Okulları tektek gezerek devletten hiçbir kuruş almadan en azından çevre bilincini yaymaya çalışan Prof.Dr Orhan Kural’ı ayakta alkışlamak istiyorum...Ayrıca Televole Kültürüne karşı olduğunu avaz avaz haykıranlarında zamanla onların içine girdiğini görünce vay halimize diyorum.... Şimdilerde bizlerde Manço Animasyon Ekibi, Grup Gönül Ekspresi ve Gökhan Karaduman olarak okulları geziyor onlara şiir dinletileri- konserler veriyoruz. Ama gel görki uçurumun kenarından ne kadar geri çekilebilir ve çekebiliriz onları göreceğiz... Hani Gelin Sizde AVAZ AVAZ SUSMAYIN... Barış Sevgi ve Aydınlık gelecekler Dileğiyle.. |
AĞLAYAN ELMA İLE GÜLEN ELMA 2074 kez okundu AĞLAYAN ELMA İLE GÜLEN ELMA Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişah ve üç de oğlu varmış. Bunlar ülkelerinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için bir kocakarının geldiğini görmüş. Oğlan ninenin testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Nine bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp gene çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Nine sessizce evine geri dönmüş. Ertesi gün testi elinde gene çeşmeye gelmiş. Oğlan, ninenin geldiğini yukarıdan görüp hemen eline bir taş daha almış. Uygun bir anda atıp gene testiyi kırmış. Nine başını kaldırmış: -Hey oğul, bir şeycikler demem.. Dilerim Mevla’dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş. Oğlan da aradan birkaç gün geçince ninenin söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Hekim: -Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş. Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş. Babası çok üzülmüş: -Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş Oğlan: -Ben gider onu bulurum.. Yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş. Padişah; -Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış. -Mutlaka gidip bulacağım demiş. Ağabeyleri de babalarına; -Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler. Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler... En sonunda bir çeşme başına gelmişler. Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler. Taşta şunlar yızılıymış: “Karşıdaki üç yolun birine giden gelir, birine giden ya gelir ya gelmez, öbürüne giden hiç gelmez” Büyük oğlan; -Giden gelir yola ben gideyim demiş. Ortanca oğlan da; -Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş. Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış. Büyük oğlan; -Gittiğimiz yerden hangimiz önce gelirse, ötekilerin gelip gelmediğini nereden bilsin? demiş Küçük oğlan ileri atılmış: -Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş. Büyük oğlan “giden gelir” yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, ‘Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim’ umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortan oğlan “giden ya gelir ya gelmez” yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş... Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış. Küçük oğlan da “giden gelmez” yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir nine bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş... —Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin demiş. Nine de; —Ah oğul, benim bir evim var... Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş. Küçük oğlan yaşlı kadına bir avuç altın vermiş: -Aman nine, ne olur bana yatacak bir yer bul deyince nine altınların hatırına; -Gel oğul gel... Evim de var odam da.. Senden başka kimi konuk edeyim? Deyip, oğlanı evine götürmüş. Evde biraz yemiş içmişler. Otururken oğlan sormuş: -Aman nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış... Nerededir onlar bilir misin? Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş. —Sus! Onların adını anmak yasaktır... Bunun üzerine oğlan çıkarmış bir avuç altın daha vermiş. Nine sevinerek; -Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş... Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş. —Aman çoban kardeş bana neden vurdun? Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş. —Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş. —Onun lafı burada yasaktır, demiş. Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş... Çoban altınları görünce yumuşamış. Oğlana demiş ki: -Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşamüzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın... Eğer kız uyanırsa bağırır... Seni yakalarlarsa iş fena olur. Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş. Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor... Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş. Elmaların gürültüsüne yatakta yatan kız uyanmış. Bakmış ki kimsecikler yok. Odanın dışına çıkmış, öteye bakmış, beriye bakmış... Kimseyi bulamayınca içeri girmiş: -Sizi gidi yalancılar sizi... Beni aldattınız. Diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış. Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış. Yavaş yavaş odanın kapısını açmış, içeri girmiş. Elmalara doğru bir iki adım atmış. Bu sırada yeniden elmaların biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok... —Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim, demiş ve yeniden yatmış. Kız uyuyunca oğlan gene gelmiş, kapıyı açıp elmaların yanına yaklaşmış. Elini uzatıp raftan alayım derken elmalar gene gülüp ağlamaya başlamış ve oğlan gene korkup kaçmış. Kız uyanıp bakmış ki kimsecikler yok: -Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış. Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış... Bakmış ki ses yok... Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş... Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş. —Allaha ısmarladık, deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş. Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok. —Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor. —Padişahım, demişler; -Bu adam çok uzaklara gitmiş. Bu kanlı deniz nerededir bilemeyiz... Sonunda bu elmaları aramaktan vazgeçmişler artık. Kalenin kapıları eskiden olduğu gibi açılmış. Oğlan nineye biraz daha altın verdikten sonra -Eyvallah deyip oradan çıkmış. Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve çubuk içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor. Yaklaşmış yanına, ama kahveci olan ağabeyi onu tanımamış. Bir ara oğlan ağabeyini yanına çağırmış. Söz arasında: -Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler. —Kardeşim, bunlar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz, demişler. O da; -Pekiyi deyip vermiş. Sonra bu iki ağabey birbirlerine; -Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş... Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, tütün içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler. Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar. Babaları küçük kardeşlerinin nerede olduğunu sormuş. Onlar da; -Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi, demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da; -Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında oturmada olsun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar. —Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkânına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş... Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş. —Bu tespihi alın, ülke ülke gezin. Kim başına geleni anlatarak bu tespihi bitirinceye kadar çekebilirse bu elmaları o almıştır... Onu tutup bana getirin, demiş. Adamlar tespihi almışlar. Çeşitli ülkelere gitmişler. Gezmişler, dolaşmışlar ama kimse o tespihi çekememiş. En sonunda bu elmaları çalan oğlanın ülkesine gelmişler. Tam o kalaycının önünden geçerlerken, oğlan ustasına; -Usta, ben başıma gelenleri anlatırken bu tespihi çekerim, demiş. Ustası adamlara haber vermiş. Onlar da tespihi getirmişler: -Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler. Oğlan o zaman; -Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş. Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış. —Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış. Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellât elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler. Az gitmişler, uz gitmişler... Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tespihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş. Oğlan gene tespihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tespihi de çekmiş. Padişah; -Oğlum, sen bu elmaları âşık olduğun için çaldın. Ama benim kızım da bunlara âşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş. Oğlan da: -Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş. Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... |
RÜYA TADINDA Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... " Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı. Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta âşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi. Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, iki bin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu. Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgârlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısını da kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını fark ediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki her şeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu. Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide daha da ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka bir şey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi. Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikâyeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kim bilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı. Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kâğıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ; " Sevgili Deniz, Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya âşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgâr ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgâr şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur... Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farz ediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umut ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum... " Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı... Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yönde de yapabilecek hiç bir şeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı. Gece uykusunda bir rüzgâr hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgâr ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgâr ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle oradan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç bir şey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen fark etmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç bir şey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikisi de heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama... " dedi. Ağlamaması imkânsızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım... " dedi. Güneş doğmuştu, Gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkânsız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı fark etti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı... " Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... " |
Çıkarcılığın Soğuk Bir Gecesi Bu hikaye, uğruna mücadele ettiği değerleri, gerçek "çıkar" zihniyetli kimseler tarafından anlaşılamadığı için hain ilan edilen son birkaç "gerçekten iyi insan"a ithaf olunur. Gözlerini kapadı. Gecenin karanlığında tek ışık kaynağı, masasının yanına iliştirilmiş çalışma lambası idi ve bu lamba artık bir ışık kaynağı olmaktan çok bir işkence kaynağı gibiydi yorgunluktan kan toplamış gözlerine. Yavaşça doğruldu masadan. gözleri hala kapalıydı. Sonunda bitirmişti işte. Ne kadar da uzun gelmişti bu iş ona. Koskoca bir raporu okuyup özetlemiş ve Amerikan pragmatizminden sıyırıp cümleleri, Türkiye pazarına uyarlamıştı. Aslında sorumluluklarının farkında, her işini zamanında yapan bir adamdı. Fakat bu konu özeldi. İş yerinde sıkışan bir arkadaşına yardım etmek için, onun çaresizliğine dayanamadığı için kendi ağzıyla teklif ederek işi üzerine almıştı. Böylece o arkadaşı da sevgilisi ile özel bir yemek yeme şansını, aptal bir rapor için harcamış olmayacaktı. İçini bir anda hoş bir mutluluk hissi kapladı. Garip bir kişiliği vardı. İnsanlara karşı iyilik yapmaktan zevk alır ve bunu gerçekten de karşılık beklemeden yapardı. Genellikle de iyilik yaptığı kişiler zamanla onun bu özelliğini fark eder, önceleri mahcupça edilen yüzlerce teşekkür, yerini kuru bir "sağ ol"a bırakırdı. İyilikleri, zamanla görevlerine dönüşürdü... Arkadaşları arasında genellikle tuhaf karşılanır, başka şekillerde yorumlanırdı bu huyu. "Ya bak şu Mehmet'e, kıza yazacağım diye yine ne maymunluklar yapıyor. Bu Mehmet adam olmaz kardeşim. Bari bir şey çıkarsa işin sonunda yaptığıyla kalıyor salak!" gibisinden yorumlar yapılırdı sıkça arkasından. Öyle ya... Sen kalk, elin Selin'ini her gün evine kadar bırak. Bunla da yetinme, Banu'nun dosyalarına yardım et. Nihal erkek arkadaşıyla yıldönümünü kutlayacak ama o da ne? Bir rapor yazması lazım. Sorun değil. Mehmet yazar nasıl olsa. Mehmet'in bu davranışları 2 yıldır sürüp gitmekteydi. Herkes onun çevresinde bulunuyor, ona ilgi gösteriyor, işleri sıkıştığında Mehmet'in onlara yardım edeceğini bildikleri için huzur içerisinde çalışıyorlardı. İşin komik tarafı Mehmet, sadece bayanlara değil erkeklere de aynı şekilde iyi davranıyordu. Belki de etrafındakiler onun homoseksüel eğilimleri olduğundan bile şüpheleniyorlardı kim bilir? Ertesi sabah ofise girdiğinde raporu Nihal'e verdi. "- Sağol Mehmet. Bu iyiliğini unutmayacağım!" cevabını da alarak güne mutlu başladı. İşte, yine içini o güzel his, o eşsiz büyüklük kaplamıştı. Masasına oturdu. Bilgisayarını açtı ve işe koyuldu. Mehmet yine bayanlara iyilik yapmayı sürdürdü. Banu'nun tezine yardım etti, Ayşem'in çevirilerini yaptı. Gel zaman git zaman Mehmet'in çevresinde tuhaf şeyler olmaya başladı. Arkadaşları birer, birer ondan kopuyor, soğuk davranmaya başlıyorlardı. Nedenini bir türlü anlamıyordu Mehmet. Onları ihmal ettiğini düşünüyor, onlara elinden geldiğince iyilikler yapmaya çalışıyor, fakat her ısrarında gerilemek durumunda kalıyordu. Bir kısır döngüye kapılmış gidiyordu. Sonunda gerçek yüzüne çarpıldı Mehmet'in : "O bir çıkarcı idi". İlişkilerini tamamen çıkar üzerine kuran, karşısındaki bayanları kendine borçlu hissettirip onları kendine mecbur bırakmaya çalışan bir çıkarcıydı. Etrafındaki tüm erkekler, herkes bu görüşü birbirine yaymış ve onu yıllardır karşısında mücadele ettiği o kavramla "çıkarcılıkla" suçlamışlardı. En yakın gördüğü arkadaşına gitti. Serhat'a. Öyle ya.. Onun her işinde bir parça emeği vardı, her şeyinin onunla paylaşmıştı. 7 yıldan fazla bir süredir tanıyorlardı birbirlerini. Ona sordu. "- Ben nasıl biriyim?" "Çıkarcı!" dedi Serhat. Sen çıkarcının birisin. Banu'ya Ayşe'ye....herkese sordu. Hepsi aynı şeyi söyledi. "- Çıkarcı". Masasına uzandı. Huzur arayan bir ruhun uzanabileceği kadar rahat uzandı soğuk zemine. Düşündü, Notre Damme'ın kamburu filminin soundtrack albümü çalıyordu ve parçada "- Seni taşlamak için elini ilk kim kaldıracak?" diye soruyordu şarkıcı.. Belli belirsiz " - Kendim kaldıracağım, ben..." cümlesi çıktı ağızından. O da gecenin karanlığıyla örtüldü gitti... |
Bir gün bilge bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatciya >>>>>>büyük bir >>>>>>ödül verecegini duyurdu. >>>>>>Yarismaya cok sayida sanatci katildı. Günlerce calistilar >>>>>>birbirinden >>>>>>güzel resimler yaptilar. >>>>>>Sonunda resimlerini saraya teslim ettiler.Kral tablolari bir >>>>>>bir >>>>>>inceledi. Yalnizca iki tablodan cok hoslandı. >>>>>>Ama birinciyi secmesi icin karar vermesi >>>>>>gerekiyordu.Resimlerden >>>>>>birisinde, sükunetli bir göl vardi. >>>>>>Göl bir ayna gibi etrafinda yükselen daglarin huzurlu >>>>>>görüntüsünü >>>>>>yansitiyordu. >>>>>>Üst tarafta pamuk beyazi bulutlar gökyüzünü süslüyordu. >>>>>>Resme kim baktiysa, onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu >>>>>>düsünüyordu.Diger resimde de daglar vardi. >>>>>>Ama engebeli ve ciplak daglar üst tarafta öfkeli gökyüzünden >>>>>>yagmur >>>>>>bosaliyor ve simsek cakiyordu. >>>>>>Dagin eteklerinde ise köpüklü bir selale cagildiyordu. Kisacasi >>>>>>resim >>>>>>hic de huzur dolu görünmüyordu. >>>>>>Fakat, kral resme bakinca selalenin ardinda kayaliklardaki bir >>>>>>catlaktan >>>>>>cikan mini minnacik bir calilik gördü. >>>>>>Çaliligin icerinde ise anne bir kusun ördügü bir kus yuvasi >>>>>>görünüyordu >>>>>>Sertce akan suyun orta yerinde anne kus yuvasini kuruyor... >>>>>>Harika bir huzur ve sükun. >>>>>>Peki ödülü kim kazandi dersiniz? >>>>>> >>>>>>Kral ikinci resmi secti. "Cünkü" dedi, >>>>>> >>>>>>"Huzur hicbir gürültünün, sıkıntının ya da zorlugun bulunmadigi >>>>>>yer >>>>>>demek degildir. >>>>>>Huzur;sıkıntıların, dertlerin, sorunların icinde bile >>>>>>yüreginizin sükun >>>>>>bulabilmesidir. >>>>>>Huzurun gercek anlami budur." >>>>>> >>>>>> >>>>>>Mutlulugu yakalayabilen insanlar huzurlu olur. >>>>>>Mutlu olmayi bilmeyen insanlar hangi ortamlarda bulunurlarsa >>>>>>bulunsunlar bir türlü huzurlu olamazlar. >>>>>>Mutlu ve huzurlu olacagimiz günleri beklemeyelim. >>>>>>Huzuru ve mutlulugu yakalamak icin hizli adımlarla yürüyelim, >>>>>>hatta >>>>>>kosalim. >>>>>>Huzur da bizim elimizde, mutluluk da... |
Çocuk Olmak Treni kaçmış bir yolcu gibi kovalamak istemiyorum arkamda bıraktığım o masum yılları ama bir an olsun aklımdan da çıkmıyor çocukken herşeyi var olduğu gibi algılayıp, kavramları irdelenmemiş halleriyle tanıyışım. Kendimi bir biberonla ya da minnacıklı bir ayıcıkla avutuşum. Biraz daha büyüdükçe az çok anlayınca nesnelerin senin için anlamını, daha pratik şeyler istemeye başlıyorsun. Örneğin, küçük bir bisiklet süslüyor hayalini, evin dışına çıkıp bir sürelik bile olsa özgürce sokakta cadde boyu bir gezinti yapmak istiyorsun. Sahip olduğun ilk bisiklet, adeta bağımsızlığının ilk ve tek simgesi oluyor. Ayaklarını yerden kesip, iki tekerlek üzerinde kanatlanmışsın hissine kapılınca, dünyanın en değerli hediyesine kavuştuğuna inanıyorsun. Düşlenecek daha büyük ideallerin hayalden öte bir şey olmadığını biliyorsun. İnsan küçük olunca beklentileri de küçük oluyor elbet. Ufak tefek nesnelerle kocaman mutluluklar sığdırabiliyorsun o minnacık kalbe. En güzeli de anlamıyorsun yaşadığın dünya üzerindeki entrikaları, tüm olanları çocuk saflığıyla algılıyorsun, herşeyi gördüğünle kabullenebiliyorsun. İşte o anları düşündükçe hep çocuk kalmak istiyor insan. Büyüyüp yetişkin olmak, elbette hayatın en doğal ve kaçınılmaz bir döngüsü. Ama zor geliyor insana aklına gelince arkada bıraktığı tertemiz yıllar. Anlayınca kavramların içindeki asıl anlamlarını, daha fazla kurcalıyor kafanı herşey. Farkedince gördüğün o güzel gülün dikenlerinin varlığını, işte o zaman bir karamsarlık basıyor içine. Çocuk gözlerindeki ışığın parlaklığını yavaş yavaş yitiriyorsun. Umutsuzluğun pençesine düşünce hayatta elini attığın her işe 1-0 yenik başlıyorsun. Her nefes alışında, bir sonraki nefesi alamama ihtimalini düşünüyorsun. Yaşadığın her anı'nın son anın olabileceğinin bilincine varabiliyorsun. Ama kapandığı yerden aralanınca toz pembe perdeler, bunca olasılık için de hayatta kalabildiğine çok fazla sevinemiyorsun? Hissedebiliyorsun teninin derinliklerinde, ölüm kamplarında birilerinin işkenceye maruz kaldığını ya da tek suçu doğmak olan zavallı bir çocuğun köprü altlarında açlıktan kıvrandığını. Yokluğun, sefaletin, işkencenin ve daha bir çok kavramın karşılığını biliyorsun artık. Büyüyünce, gerçeklerle yüzleşmek zedeliyor insanın çocukluktan kalma masumiyetini, ne kadar büyürsen büyü, kalbinin kuytu yerlerinde saklanan çocuk, her yüzleşme de inciniyor. Sonra kaçmak istiyorsun gerçeklerin acımasız gölgesinden, bir anlık bile olsa polyanacılık oynamak istiyorsun. Ama olmuyor, istesende yapamıyorsun, içinde ki çocuğu eskisi gibi gerçeklerin görünen yüzü ile kandıramıyorsun, çünkü artık çok geç o büyüdü ve biliyor herşeyi. |
Sen bir MELEKSiN Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı. Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına. İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı. Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni; o, sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş, yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti. Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde; tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım\'ını kapıyı açar olarak buldu. Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi. “Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey, “Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim.” “Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken; elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki... Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı. Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular. Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular. “Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?” “Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya!” “Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana…” “Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?” “Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye!” “Sen hem çok akıllı, hem çok zeki, anlayışlı, güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok…” “Yeter, görende bir şey var zannedecek.” “Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum. Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.” “Nasılım peki?” “Sen başkasın…” “Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın pis ve dağınık görmedim hiç.” “Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.” “Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu. Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi. Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı. Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı. Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi. Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu. “Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.” “Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...” “Bu senin görevin değil.” “Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?” “Bu ikimizin de görevi…” “Öyleyse müsaade ette çıkarayım.” “Hayır.” Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu. “Yapma Meleğim.” “Size hizmet etmekten zevk alıyorum.” Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu. “Sen otur efendi…” “Sana yardım etmek istiyordum.” “Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım. “Sen bir Melek’sin.” Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmen senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı. “Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi. O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı. “Kapıda mı bekledin yine!...” “Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar. Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti. Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı. O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki… “İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar erkek yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu. Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.” |
Seni özledim. Gecenin en zifiri anında bile odamı aydınlatan bu aşkı özlüyorum, en çok ta her gün duyabilmek için çırpındığım sesini. Seni özlüyorum işte… Her kavgamızın sonunda çektiğim sancıları, seni kaybetmek korkusunun yüreğimi bir bıçak gibi kestiği anları bile. Seni özlüyorum, kabul ettim artık bunu. Göz bebeklerimin içine yerleşmişsin ve dünyada iyiye, güzele dair ne varsa içinde sen varsın. http://img246.imageshack.us/img246/3387/36476he.jpg Meleklerin kanatlarında geliyorsun sen bana her gün, martıların gözlerinde… Bir papatya demetinin üstündeki uğur böceği oluyorsun, ayın şavkında, umudun mavisinde ki en çok bu renge tutkunum bilirsin sen varsın. Yüreğime işlemişim seni bir dantel gibi ince ince düğümlerle… Oradasın, orada kalmalısın. Çünkü bir tek sen bu yüreğe yakışırsın. Her gün içimi ısıtan asıl sensin, sıcacık ışıklarınla tüm ruhumu saran, her yeni güne gözümü açar açmaz içime doluştuğun bir günaydınsın. Seni özlemek dayanılmaz bir hale geldiğinde bile isyan etmiyorum. Çünkü içimdesin ve seni göz yaşlarımla bedenim her gün biraz daha ölse de aslında her güne yeniden doğuyorum. Seni özlüyorum çünkü seni seviyorum hem de çok… Doğrularını yanlışlarını sorgulamadan, bir çocuk yüreği gibi masumca yaşıyorum seni. Bu hayata verdiğim her nefeste gittiğim her yerde sen benimle birlikte varsın. O yüzden yalnızlık nedir bilmiyorum. Asla değiştirmeden, en katkısız halinle seviyorum seni, özgürleşiyor aşkımız, sevdikçe büyüyor özledikçe yüceliyor. İşte en çok bunu özlüyorum Seni sevmeyi özlüyorum Sevdikçe daha çok özlüyorum Özledikçe daha çok seviyorum Seviyorum... Seni... Sen biliyoRsun.. |
kıskançlık Bir sarmaşık,bir ağaç varmış.Birde GÜNEŞ.Ağaç güneşi severmiş,güneşte ağacı.Sarmaşık kıskanırmış bunları,hep ağaç bana baksın istermiş.Hergün ağacı biraz daha çok sıkarmış (o sarılıyorum sanarmış)bana baksın diye.Ama ağaç bakmazmış güneşi izlemeyi ve onu gerçekten sevdiği için.....................En sonunda bir gün uyandığında ağacın onu seyrettiğini görmüş.önce sevinmiş........ ama sonra üzülmüş.Neden biliyormusunuz?Hani sarmaşık ağacı her gün sıkıyordu ya.En sonunda öldürmüş ağacı.Sonra anlamış iş işten geçtikten sonra.Kıskançlık onuda kendisinide öldürmüş.Oda dayanamamış ölmüş.Bir güneş kalmış acılı yüreğiyle sadece.ama nefret duymamış hiç sarmaşığa.bunu bilin............... |
Çok Acı Çekmişti Bana Geldiğinde Çok acı çekmişti bana geldiğinde,boynunu bükmüş,dünyadan umudunu kesmişti ne baharın gelişiyle ilgileniyordu nede ofisimin penceresine vuran güneşle,oysa güneş pencereden içeriye usulca süzülürken ışıklarını dokundurduğu her şeye güç veriyordu,neye dokunursa o nesnenin içini ısıtıyor yaşama arzusunu artırıyordu...ama o oralı bile değildi hala boynu büküktü sanki güneşi hiç hissetmiyordu...onunla konuşursam iyi gelebilirdi... ya daha çok içini acıtırsam diye korkuyordum.Ne çok özlemişti güne merhaba derken üzerine düşen çiğ damlalarıyla yıkanmayı,usul usul esen sabah rüzgarında dans etmeyi ,komşularını. Yerinden,yurdundan, doğduğu topraklardan,ayrılışına üzülüyordu haklıydı köyünün yağmurlarıyla ıslanmak o topraklarda kök salmak her bahar yeniden doğmak onunda hakkıydı... Biraz su verdim yüzünde küçük bir tebessüm oluştu,yaşama yeniden sarılmak için bahane arıyordu sanki , bir şiir okudum ona , baharın geldiğini anlatabilmek için birden aklıma geldi; ben ney sesine bayılırım belki oda severdi. Canım sıkıldığında, huzur istediğimde,yaşama daha çok bağlanmam gerektiğini düşündüğümde ney dinlerim teybe daha önce yaptırdığım kaseti koydum,ona sormadım bile...bir anda oda ney sesiyle doldu,ben rahatlamıştım o ise irkildi,bir müddet hareketsiz kaldı belli belirsiz boynunu düzeltti yüzünde huzur vardı , ilk defa gözlerimin içine bakıyordu gözleri ışıl ışıldı ani bir hareketle döndü,yüzünü güneşe çevirdi,yüzündeki tebessüm kocaman bir gülümsemeye dönüştü kendimi ilk defa ofisimde bu kadar huzurlu hissediyordum bende gülümsedim. Bahar sabahlarını severim kendine has bir kokusu vardır,içerisi de havasızdı zaten pencereyi açtım sabahın serinliği odaya doldu,ney sesiyse bütün sokağı dolaştı köşe başını döndü ve duyamayacağım kadar uzaklara gitti arkasından el salladım ve bağırdım umarım duymuştur;gittiğin yerlere huzur götür, sevgi götür... Unutmayın dünyadaki her canlının ilgiye ve sevgiye ihtiyacı vardır... |
Bu Kadın Defnedilemez Bu Kadın Defnedilemez Ebu Hanife’nin meclisine gelen biri şöyle bir suâl sordu: – Hamile bir kadın doğum sırasında vefat etti. Onu yıkamak üzere tahtanın üzerine koyduklarında karnındaki çocuğun yaşadığı anlaşıldı. Bu kadın böylece defnedilecek mi, yoksa bekletilecek mi? Kadın şu anda yıkama tahtası üzerinde beklemektedir. Mecliste hazır bulunanlar birbirlerine bakıştılar. Bazıları: – Bu kadın defnedilemez. Ancak bekletilir. Ola ki bekleme sırasında çocuk dünyaya gele, dediler. Bazıları da: – Cenaze bekletilmez. Efendimizin hadisi vardır, cenazenizi bir an önce toprağa verin, buyurdu, dediler. Böyle söylenmesine rağmen yine de gözler Ebu Hanife Hazretleri’ndeydi. O, söylenenleri dikkatle dinledikten sonra fikrini açıkladı: – Bu cenaze, ne defnedilir, ne de çocuğun doğması için bekletilir? Dinleyenler şaşırdılar. – Ne yapılır öyleyse? Geride başka ihtimal mi var sanki? Evet, Hazret-i İmam’a göre asıl ihtimal geridedir ve olması gerekeni şöyle dile getirmiştir: – Bu hamile kadının karnı ameliyatla açılır, çocuğu alınır, sonra defnedilir! Dinleyenler hep birden bu görüşe iştirak ettiler. Doktor geldi. Hamile kadının karnı yarılıp çocuk sağ olarak çıkarıldı. Sonra defnedildi, çocuk bakıma alındı. Daha sonra ne oldu biliyor musunuz? Bu çocuk büyüdü, sıhhatli ve akıllı bir çocuk olup, Ebu Hanife’nin ilminden, irşadından istifade etti. Ebu Hanife’nin gösterdiği fıkhî çare ile hayata gelişinden dolayı halk ona Ebu Hanife’nin oğlu adını takmıştı. Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları -------------------------------------------------------------------------------- Yarın bir Çinli Kardeşim vefat edecek.... Bundan altı yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdir. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, kimi iki ay önce Müslüman olmuştur. Ne yeterince İslâmî bilgileri, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri vardır. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı. Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber olur. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dinleyelim: “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni Mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bile bilmiyorlardı. Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar gibiydiler. Kah ağlıyor kah gülüyorlardı. İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed(Çan Çing), Hasan(Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağrılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed’te bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. Bir gün Muhammed sordu: - İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar? - Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır. Kaldığmız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu. Kardeşine aynen şöyle diyordu: - İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır: -Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir” buyurduğu yerde sabah namazının farzını kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. Muhammed secdeye varıyor ancak bir daha kalkmıyor. Biz namazı bitirdiğimiz halde o hâlâ secdede. Zannettim ki Muhammed secdede kendinden geçti. Ancak uzun süre beklememize rağmen kalkmayınca merak ettim. Seslendim. Cevap vermedi. Tekrar seslendim yine tepki yok. Tedirgin oldum. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlanıverdi. Hemen ambulans çağırdık, hastaneye götürdüler. Biz de arkasından gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağmızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi biri olduğu anlaşılan bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan örendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri imiş. Hastane yetkililerine sordu: - Bugün burada ölen bir Çinli var mı? - Evet, dediler. Biz de meraklanıp, -Biz O Çinli’nin arkadaşıyız. Neden sordunuz?” diye sorunca şu açıklamada bulundu: -Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki, ‘Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin’ Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisi defnedilir gibi defnedildi.” |
Değersiz İnciler Bir zamanlar, dalgaların sonsuza kadar sakinliğe mahkum olduğu bir koyda, geçimini denizin incilerinden sağlayan bir köy vardı. Köy, doğanın yer göstermesiyle masmavi okyanus ve yemyeşil orman arasında kalan, altın sarısı bir kumsalda kuruluydu. Evlerse, bu muhteşem güzelliği bozma endişesiyle kumsala inci bir kolye gibi düzgün sıralanmıştı. Bu köydeki bütün evler ve kayıklar birbirinin aynıydı. İnsanlarda öyle… Yüzyıllardır denizden esen rüzgar, insanları hep bir örnek yontmuş ve güneş, tenlerini hep aynı renge boyamıştı. Bu yüzden, köye gelen yabancıların köyü büyük bir aile sanmalarına şaşmamak gerekir. Tüccarlar, çoğu zaman, karıştırıp yanlış kapıyı çalarlar hatta yanlış kişilerle pazarlığa bile tutuşurlardı. Gelin görün ki hiç kimse onlara benzerliklerini kabul ettiremezdi. Hatta şaşırıp da birine başka bir isimle hitap etseniz, ona hakaret etmiş gibi azarlanmaktan kurtulamazdınız. Durumu düzeltmek için tek yapmanız gereken şey; aslında kendisinin ne kadar da farklı olduğunu söylemenizdir. Bu kez de, saatlerce, bu farklı yaratmak için ne kadar çok uğraştıklarını dinlemek zorunda kalırdınız. Sözün kısası, köydeki herkes herkesten nefret ederdi. Ama ne gariptir ki, bir örnek olan nefretleri bile benzerliklerini güçlendirmeye yarardı. İnsanları bir arada gülüşürken görmek imkansızdı. Zaten beceremezdi de… Yüzlerinin küçümsemeye hazır çizgileri, gülmeye çalıştıklarında ancak hasetçi bir ifadeyle kasılıp kalırdı. Sözlüklerindeki ‘yücelmek’ kelimesinin karşılığı çoktan ‘diğerlerini alçaltmak’ olarak değişmişti. Tıpkı, bir zamanlar Bilge Dedenin anlattığı ‘On Dağ’ hikayesinde olduğu gibi: Hikayeye göre birbirinin eşi olan on dağ varmış. Bu dağlar dünyanın en yüksek dağlarıymış. Boyları aynıymış ama hiç birinde ‘en büyük’ olma sevdası yokmuş. Zaten dağ olmanın sırrı mütevazı ve ketum olmakmış. Çünkü tabiat, sırlarını ancak güvendiği dağların içinde saklarmış. Günlerden bir gün tepelerinde Zümrüdüanka kuşu görünmüş. Dev kanatlarıyla üstlerinde süzülüp duruyormuş. Maksadı dünyanın en yüksek dağını bulmakmış. Yuvasını ancak dünyanın en yükseğine kurabilirmiş. On dağı görünce aradığını bulduğunu anlamış, anlamış ama hangisinin en yüksek olduğuna bir türlü karar verememiş. Bir sağlarından bakmış, bir sollarından… Bir milim fark bile görememiş. Bir de dağların kendisine sorayım demiş: “Ey yüce dağlar! diye seslenmiş. Söyleyin bana hanginiz daha yüksek?” Dağlar önce şaşırmışlar kendilerine seslenen sese; çünkü Davut Peygamberden beri hiç kimseyle konuşmamışlar. Ama bakmışlar ki bu Zümrüdüanka Kuşu, “ne sorarsın” diye karşılık vermişler, tok sesleriyle. “En yüksek dağı ararım,” demiş Zümrüdüanka. “Kimse o dağ söylesin bana. Yuvamı onun üzerinde kuracağım…” Ve devam etmiş: “Ne mutlu ona ki benim yavrularımı üstünde barındıracak; ismi masallarla, efsanelerle anılacak; yiğitlerin rüyası, aşıkların sevdası olacak ve hiçbir dağ ondan daha yüce ve daha şanlı olmayacak…” Bu sözler dağların içine zehrini akıtmış. Hepsi o dağ ben olsam diye iç geçirmiş. Açıp gözlerini bakmışlar, kim ki o dağ diye. Ama kendileri de bir fark görememişler. Sonra tüm güçleriyle gerinmişler, belki biraz uzayabilir miyim diye… ne yazık ki çabaları boşunaymış; bir milim bile yükselmek, binlerce yıl demekmiş. Bakmışlar ki görünüşte bir fark yok, farkı içlerinde aramışlar. Sahip oldukları sırları hatırlamışlar birer birer. Hepsi de tabiatın en nadide sırlarıymış. Zihinlerinde evirip çevirdikçe iyice kanaat getirmişler ki o dağ olsa olsa ben olurum! Bir daha baktılarında, artık diğerleri küçük görünmüş gözlerine. Zaten kibrin merceğinde her şey küçük görünürmüş. Bağırmışlar hep bir ağızdan: “Vallahi benim o en büyük!” diye. Sonra başlamış aralarında bir büyüklük kavgası. Daha önce kim görmüş koca dağların mahalle kavgası ettiklerini! Ama hırslarından açmışlar ağızlarını yummuşlar gözlerini. Sırlarını bağıra çağıra açık etmişler evrene. İşte o an toprakları gevşeyivermiş. Kayaları çakıl taşı gibi sapır sapır dökülüyormuş! Meğer topraklarını bir arada tutan şey ketumluklarıymış. Savrulup gitmişler rüzgarla. Artık hiç biri dünyanın en yüksek dağı değilmiş, ama oralar dünyanın en büyük çölü olmuş. Zümrüdüanka kuşu da çekmiş gitmiş, yuvasını Kaf Dağına kurmuş. Bu hikaye anlatılmayalı uzun yıllar olmuştu köyde; çünkü köyün Bilge Dedesi yıllar önce çekip gitmişti buralardan. Dayanamamıştı insanlarının bu kadar çirkinleşmelerine. İyi başlayıp kötü biten masallar gibi, en baştan beri her şey böyle kötü değildi tabi ki… Önceleri, bir evde bir çocuk ağlasa bütün anneler koşar, biri diğerinin hakkında kötü düşünse gidip özür dilerdi. Gözlerinde güneş parçacıklarını, yüzlerinde ormanın huzurunu görürdünüz. İnsanlar, aynı kayaya tutunmuş bir avuç midye gibi yaşar, aynı denizden bulduklarını aynı sofrada yerlerdi. Doğanın verdiği her şey herkesindi. Neleri varsa paylaşırlardı. En çok da sevgilerini… Her gece, kumsalda yakılan ateşin etrafında daire olurlar, ışığı aralarında tutup karanlığı arkalarına atarlardı. O gün topladıkları istiridyelerden inci ararken saatler sessizlik içinde geçer, gündüzden topladıkları baharatlı duyguları yüreklerinde demlenmeye bırakırlardı. Çükü her şey gece olunca demlenmeye başlardı; orman, deniz ve toprak buram buram kokardı. Huzur yüzeyden derinlere çöker, orada tortulaşır. Böylece, yaşamın incisi büyürdü ağır ağır. Keşke her şey böyle ağır ağır devam etseydi! Bir gece içlerinden biri “Neden büyük bir şenlik düzenlemiyoruz! dedi. “Ne iyi olur! Dedi başka biri. Dostluğumuzun ateşini harlatırız!” Herkes birşeyler söylüyordu: “Ta okyanusun karşısından bile görünür!” “Kocaman bir masa kurarız, sonra onu ne güzel süsleriz!” “Danslar ederiz!..” “Şarkılar söyleriz!..” “Oyunlar oynarız!..” “Yarışmalar yaparız!..” “Her sene aynı günde tekrarlarız…” Birden herkes susup Bilge Dedeye baktı; onaylanmayı bekliyorlardı. Fakat o kaygılıydı. Neden sonra konuştu: “Yapmayın,dedi. Henüz cılız olan ateşinizle en değerli cevherinizi işlemeye mi kalkıyorsunuz? Ya henüz mücevher olmadan ateşiniz söner de cevheriniz simsiyah kalıverirse?” Herkes Bilge Dedenin söylediklerini dikkatlice dinlerdi. Çünkü o konuştu mu kimsenin göremediği uzaklardan konuşurdu. Hatta bir zaman onu gelecekten haber veren sandılar da evinin önünde biriktiler; ‘ben ne zaman evleneceğim, bizim çocuğumuz ne zaman olacak, daha ne kadar yaşayacağım’ diye. O ise buna çok sert çıkmış, “gelecekten ancak bilgisiz şarlatanlar haber verebilir. Ben sadece işin sonunu söylüyorum. Bunda sihir yok, şaşılacak bir şey de yok. Tanrı geleceği söylememişse de, geleceğinizi yapacak kuralları söylemiş. Her şey bu kurallara göre değişir. Siz, denize attığınız taşın dibe çökeceğini biliyorsunuz, ben biraz daha fazlasını...” demişti. Bilge Dede dünyadaki bütün hikayeleri bilirdi. O gece de bir hikaye anlattı: Adamın biri ölüm yatağındayken, yanına biricik oğlunu çağırmış: “Oğlum” demiş. “Sana çok değerli bir miras bırakacağım. Can kulağıyla dinle. Bahçedeki kuyunun dibinde bir yaratık yaşar. O yaratık senin ikbalindir. Başına sonsuz mutluluğun tacını takar. Yeter ki sen onu her gün besle. Sen onu besledikçe o büyür ve zamanı gelince kuyudan kendi kanatlarıyla çıkıverir. Sakın acele etme. Günde bir kazdan fazla verme. Yoksa…” diyip, daha cümlesini tamamlayamadan son nefesini vermiş. Oğul, babasının acısı geçtikten sonra vasiyetini hatırlamış. Kuyunun başına gitmiş, içine bakmış. Kuyu en karanlık geceden bile daha karanlıkmış. Sanki dünyadaki tüm karanlıkların güneşi o kuyuymuş. İçeri doğru seslenmiş, ama kuyu sesini yutuvermiş. Bir taş atmış. Kuyu öyle derinmiş ki saatler sonra ancak bir ses işitebilmiş. Gelen ses ne sesinin yankısına benziyormuş, ne çığlığa, ne de iniltiye… Ne bir maymununki kadar inceymiş, ne de bir aslanın ki kadar dolgun… Adam, bu acayip ses olsa olsa kuyudaki yaratığın sesidir, diye düşünmüş. Babasının vasiyetine uymuş, yaratığı beslemeye başlamış. Her gün bir kaz atıyormuş, sonra da kuyudan gelen sesi dinliyormuş. Günlerle birlikte ses de güçlenmiş, biçimlenmiş. Dinlediği sesten yaratığın her gün daha büyüdüğü anlıyormuş. Ama yıllar geçmiş, hala kuyudan çıktığı yokmuş. Bu arada geleceğin hayali her akşam adamı zaptediyormuş. Hayalleri sabrını süpürüyor, tüm dünyanın kendi adını öğreneceği günü fısıldıyormuş. En sonunda dayanamamış, bir gün kuyuya iki tane kaz atmış. O gün yaratık daha fazla büyümüş. İki kaz… Üç kaz… Derken develer, inekler atılmış. Ve bir gün yaratık kendi kanatlarıyla dışarı çıkmış. Adam tam ona emredecekken, yaratığa yem oluvermiş!” Bilge Dede, hikayeyi bitirdikten sonra şöyle devam etti: “İşte dostlarım, o kişi acele etmiş; çünkü karanlık kuyuda geçmesi gereken süre, yaratığın faydalı olmayı öğrenmesi için gerekli olan süreymiş. Siz de içinizdeki inciyi sabırla beslemeye devam edin. Kabuğu açılan istiridyenin incisi artık büyümez. Bekleyin civciv yumurtayı içerden kendisi kırsın.” Fakat bu kez insanlar Bilge Dedenin endişelerini yersiz buldular; ‘Kendi aralarında eğlenmenin ne zararı olabilirdi ki!..’ Gecikmeden şenlik hazırlıklarına başlandı. Önce, köy meydanını çevreleyen büyük bir masa yaptılar. Orta yere dağ kadar odun yığıldı. Herkes, şenlik gecesine özel kostümler hazırlayacaktı; çılgın, rengarenk, acayip… Yapılanlar sır gibi saklanıyordu; her şey şenlik gecesine sürprizdi. Şenlik günü, dev masa binbir çeşit yiyecekle donatıldı. Üzeri denizin ve ormanın verdikleriyle süslendi. Havanın kararmasıyla odunlar yakıldı. Bu, dünyanın en büyük şenlik ateşiydi. İnsanlar evlerinden kıyafetleriyle çıkıp ortaya gelmeye başladılar. İşte o an kahkahalarını duymalıydınız! Birbirlerine bakıp iki büklüm kendilerini yere atıyorlardı!.. Sonra masaya geçildi. Ama gülmekten fırsat bulup da yemeklerini yiyemediler. Çalgıcılar neşeli ezgilere başladığında masalardan kalkıp ateşin etrafına koşuştular. Herkes dilediği gibi dans etti. Yorulunca orta boşaltıldı, hazırlanan oyunlar oynandı. Artık gülmek canlarını yakıyor, çeneleri ağrıyor, midelerine kramplar giriyordu. Sonra hep bir ağızdan içli şarkılara geçildi. Bu kez de hüzünleri coşuyor, kahkahaları gibi hıçkırıkları da setsiz çağlıyordu. Tüm gece boyunca coşkularının sandalı onları bir neşenin, bir hüznün kıyılarına taşıdı durdu. Sabaha karşı artık iyice hırpalanmış bedenleriyle ateşin etrafında sızıp kaldılar. Daha ertesi gün, seneye yapacakları şenliklerin planlarını kurmaya başladılar. Ve böylece şenlikler her sene tekrarlanarak devam etti. Önce köye gelen inci tüccarları gelişlerini şenliklere denk getirdi. Onlar da başkalarına anlattı. Sonra onları görmeye diğerleri geldi. Bunlar genelde zengin insanlardı. Kısa zamanda, soylu hanımefendi ve beyefendiler, şehirlerin sıradanlaşan renkli gecelerini bu köyün ‘sade’ ‘doğal’ ‘egzotik’ ortamında soluklandırmayı adet edindiler. ‘Üstelik hava değişikliği sıhhatlerine de iyi geliyordu!..’ Fakat köylülerin içten davetlerine karşılık şenliğe katılmıyorlar, köyün etrafındaki tepelere kurdukları çadırlardan seyretmekle yetiniyorlardı. Kim bilir, bekli de yapmacıklıklarının bu doğallık içinde saklanamayacağından korkuyorlar; ya da bu insanların farkına varamadıkları soyluluk zırhlarından korunmasız hale gelmenin tehlikeli olacağını düşünüyorlardı. Misafirler, köyden ayrılmadan önce inci kolyeler almayı ve karşılığında cömert paralarla köylüleri sevindirmeyi görevleri sayardı. Köylülerin bu iki günde kazandıkları para, bütün sene tüccarlardan kazandıklarından daha fazlaydı; çünkü zenginlerin arasında, köylülerin göremediği bir rekabet vardı. Özellikle büyük incilerden yapılma kolyeleri satın alma konusunda üzeri nezaketle gizlenmiş büyük bir yarış… Bazen, alış veriş bir mezata dönüşüveriyor, birbirlerine fırlatırcasına söylenen fiyatlar havada uçuşuyordu… Kadınlar kocalarının kulaklarına tıslıyor, fesatlıkla kızışan suratlar yelpazeleniyor, eften püften konularda çıkan tartışmalar büyük kavgalara dönüveriyordu. Önceleri bu durumdan köylüler kendilerini suçlu buldular. Onlar, kimsenin kavga etmesini istemezdi. Büyük incileri hediye edip bu tatsızlığı kapatmayı denediler. Bu kez şehirliler, köylülerin haklarını koruyan yırtıcı avukatlar gibi parladılar: “Ne demekti bu! Tabi ki kahraman dalgıçların hakları verilmeliydi. Büyük inciler derinlerden çıkardı, bunu herkes bilirdi. Onları çıkarmak için hayatlarını tehlikeye atanlar onurlandırılmalıydı.” İşte hastalığın mikropları, ağızlardan sıçrayan bu kelimelerle bulaştı: Büyük inciyi bulan… Daha derinlere dalan… Daha kahraman… Daha çok para… Daha çok onuru hak ediyor… Hastalığın mikrobu üreyebileceği yere; yüreklere yerleşti... Yabancılar gittikten sonra, ateşin etrafında geçen gecelerde mikrop usul usul yayıldı. Mikrobun çürüttüğü yerler şüphe veren bir ağrı yapıyordu. Ve oyulan deliklere sahte gözler yerleşti. Bu gözler, ömür boyu hayran hayran bakarak kurbanını bir yanılsamanın içinde tutsak edecek ve görmeyi unutturup görülmeye alıştıracaktı. Artık ateşin çevresinde geçen gecelerde insanlar, düştükleri kısacık dalgınlıklarda bu gözlerin önünde yeni değerlere göre biçilmiş elbiselerini deniyorlardı. Mikrop yayıldıkça dalgınlıkları da arttı. Bilge Dede belirtilerden hastalığın teşhisini koydu: Adem’den beri insanlığın en büyük düşmanı şimdi köyünü ele geçiriyordu. İyileştirmek için nice şifalı hikayeler anlattı, ama nafile… Köylüler, içlerinde alıştıkları hayranlığı çevrelerinde göremeyince bozuluyorlardı. Kendilerini fark etmeyen gözler iyi niyetli olamazdı. Artık her şey apaçık ortadaydı; dost görünen bakışların arkasındaki tüm hikayeyi biliyorlardı. Şimdiye kadar iyi niyetlerinden yararlanmışlar, haklarını kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Şimdi sıra kendilerindeydi… Sessiz geçen saatler, sinsi bir hesaplaşmaydı. Hastalık yüreklerini tamamen sardığında yaşam, onları tecrit etti. İnsanlar, kapatıldıkları sanallık içinde büyüklük oyunu oynayarak zamanlarını tükettiler: Terazinin kefesine koydukları taşlarla yaşamlarının değerini anlamaya çalışıyorlar; sonrada kendilerine bir ‘en’le başlayan ünvan buluyorlardı. En hamarat, en güzel, en bilgili ve en çok da en cesur olmak vardı. Bir en’e sahip olanın, çevresindeki herkes düşmanı olabilirdi. Çünkü diğerleri de kendini en sanıyordu! Aynı konuda iki en olamazdı. Oyunun kuralı böyleydi. Yok bunu kabul etmezlerse, başka birilerinin hakemliği gerekirdi. Böylece köylerine gelen yabancılar, dört gözle beklenmeye başlandı. Şenlik gününe hazırlıklar yine devam ediyordu. En hamaratlar en güzel giysileri dikip, en güzel yemekleri yapıyor; en güzeller, ayna karşısında güzelliklerine zarafet ve sevimlilik ekliyor; en bilgililer güya şimdiye kadar yanlış bilinen gerçekleri çözümlüyor ve hatta deniz kabuklarına bakarak geleceği söylüyordu. En cesurlar da, en derin denizlerde en büyük incileri çıkartmakla meşguldüler. Zengin beyefendiler ve hanımefendiler artık tepelerin üzerinde değillerdi, masalarda oturup ve köylülerden hizmet bekliyorlardı. Şenlik alanı bir tiyatroya dönüşmüştü; her şey seyircilere dönük yapılıyor, yüzlerden zafer aranıyordu. Zafer çoğu zaman intikam demekti. Ama sıra en büyük inciyi seçmeye gelince… Onurlarını başka birine kaptıranlar gururlarına yediremeyip kaz***** dövüşe davet ediyordu. Onlar köyün ortasında birbirine girince, kavga ailelere sıçrıyor, çoluk çocuk herkes yumruklaşıyordu. Zenginler için asıl eğlence buydu. Dövüşenlerin üzerinde bahis oynanıyordu. Ve Bilge Dede bu rezilliğe dayanamadı ve köyü terk etti. Ama bir gün dönmek üzere… Ve yıllar sonra bir şenlik günü geri döndü. Köyde yine herkes kavga ediyordu. Bilge Dedeyi fark edenler donup kaldılar. Sessizlik tüm insanlara sıçradı; çünkü bilge dedenin boynunda iri bir elma büyüklüğünde bir inci asılıydı! Kimileri inanmayıp inciye dokundu, gerçek olduğunu anlayınca çığlık attılar, bayılanlar oldu. Zenginler inciye sahip olma hırsıyla kendilerinden geçti. Köylüler uğrunda dövüştükleri incileri fırlatıp attılar. Bilge Dede köyün ortasına gelince herkes sustu. “İşte size dünyanın en büyük incisi. Ben, onu denizin en derin yerinden çıkardım. Ve o hak edenin olacak.” Zenginler tüm servetlerini bağışlıyorlardı. Fakat Bilge Dede hepsini köyden kovdu. Ortaya bir ateş yaktı. Etrafına oturdular. İnciyi teker teker köylülerinin eline verdi. Eline alan uzun süre onu tutuyor, okşuyor, yüzüne sürüyor, avucunda sıkıyordu. Sahip olmanın yanılsamasına düşmeye yakın Bilge Dede onu alıp başkasına veriyordu. Yürekler incinin paylaşılmasından çılgına dönüyor, hırs keskin, soğuk bir rüzgar gibi yürekleri sızlatıyordu. Bu seremoni, geceden sabaha, sabahtan gün batımına kadar sürdü. İnsanlar neredeyse bu paylaşımı kanıksayıp geçmiş günlerini özleyeceklerdi, ama hastalık buna izin vermiyordu. Sonra kayıklara binildi, koyun dışına doğru kürek çektiler. İnci, Bilge Dedenin elindeydi. Denizin en derin yerinde durdular. Güneşin kıpkızıl ucu az sonra suya gömülecekti. Bilge Dede inciyi öyle uzağa fırlattı ki kimse arkasından atlamaya teşebbüs bile etmedi. İnci güneşle birlikte denize gömüldü. Şimdi herkes aynı duygu paylaşıyordu. Kaybettikleri, tüm kaybedilenleri hatırlatıyordu. Bilge Dede, istiridyenin kabuğunun tekrar kapanacağını umdu. |
| Saat: 10:25 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık