MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Mystic@L 29 Haziran 2006 22:14

Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı..

Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı..

Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı...

O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. " Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! " demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı..

Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına " Birşeyiniz varmı " diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. " Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! " İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. " Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! " diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda " Caniii! " diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı.

Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. " Hayır hayır " diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi..

Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. " Amca neden!.. " Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, aptal aptal bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne götürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. " Hayııır " diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından " İstemeden oldu " demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında " Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? " çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu..

Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı, çünkü artık o bir cesetti...


arwen 29 Haziran 2006 23:26

En önemli an, En önemli kişi, En önemli iş...


Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:''Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı , kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne oluğunu bilseydim , giriştiğim her işi başarırdım.'' Krallığın dört bir yanına , kim kendisine her iş için en uygun anı,bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler kralın huzurunda toplandı , fakat sorulara verdiği yanıtlar birbirinden tümüyle farklı oldu.Kral hala doğru yanıtları aradığı için, yakınlar da ki bir bilgeye danışmaya kara verdi.Bilge kişi ,hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor ,yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu .Bu nedenle kral halk tan biri gibi giyindi ve yola düştü.Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp , yola tek başına koyuldu.Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.''Ey bilge kişi size birkaç önemli konuda danışmaya geldim'' dedi.''Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum , dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir?En önemli ve her şey den önce gelen en önemli sorum ise şu:Kendimi vermem gereken işler nelerdir?'' Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi Döndü yapmakta olduğu işini sürdürdü. ''Yoruldunuz'' dedi kral.''Küreği bana verin de siz biraz dinlenin .''Bilge kişi ''Sağ olun'' dedi ve küreği krala verdi , yere oturup dinlenmeye başladı . Kral iki tarh kazdıktan sonra soruları yineledi.Bilge kişi ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı , elini küreğe uzattı ve '' Siz biraz dinlenin , bir parçada ben çalışayım''dedi.Fakat kral küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü .Saatler birbirini kovalıyor , güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu .Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilge döndü:'' Ey bilge kişi , senin yanına sorularıma bir yanıt bulmak için geldim ''dedi.''Eğer yanıt vermeyeceksen , söyle de evime döneyim.'' Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti .''Bak bir adam koşarak buraya geliyor'' dedi .''Bakalım kimmiş ne istiyormuş...'' Kral arkasını döndüğünde .bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü.Adamın karnına bastırdığı ellerinin altında kan sızıyordu.Kralın yanına ulaşınca , kendinden geçercesine inledi , sonrada bayılıp yere düştü. Kral ve bilge kişi hemen adamın üstündeki elbiseler çıkardılar.Karnında büyük bir yara vardı .Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı , mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı ,kanı durdurdu. Adam bir süre sonra kendisine içecek bir şey istedi . Kral dereden taze su getirdi ,verdi . Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu.Kral , bilge kişinin yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatırdı.Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.Kral koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuya kaldı ; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti .Sabah uyanınca ,yatakta uyanmış canlı gözlerle dikkatle kendine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle ''Beni affedin ''dedi krala. Kral ''Sizi tanımıyorum , üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki''dedi ama adam konuşmasını kesmedi:''Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum ''dedi .''Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım.Tek başına bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim .Ama akşam olduğu halde dönmediniz .Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp, sizi aramaya koyulduğumda . korumalarınıza yakalandım .Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler .Ellerinden kurtuldum ama ,yaralıydım;yaram dam kan akıyordu .Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim , fakat siz benim yaşamımı kurtardınız .Eğer yaşarsam , şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarına da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim. Kral düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu .Onu yalnızca affetmekle kalmadı , uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini de yaptıracağını söyledi .Ayrıca el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi.Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi. ''Siz , beklediğiniz yanıtı çoktan aldınız ''dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini ''Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız , buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin sizin için en önemli an , tarhları kazdığın andı .Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı .Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza .Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı .Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız o adam sizinle barışmadan ölecekti .Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu .Ve yine o zaman en önemli işiniz de , onun için yaptıklarınızdı .''Bilge bunları söyledikten sonra krala bir öğüt verdi: '' Sizin için en önemli anın , içinde bulunduğunuz an olduğunu hiç bir zaman unutmayın. Çünkü yalnızca o an elimizde bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise , o an birlikte olduğunuz kişidir.Çünkü hiç kimseyle , bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez . Ve sizin için en önemli iş ise iyilik yapmaktır .Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.''


Mystic@L 29 Haziran 2006 23:37

DELİLER GİBİ SEVDİĞİM ERKEK KUZENİMLE ÇIKTI...


Aslında benim hikayem çok garip,ben birini sevdim bu kişiyle 9 ay çıktık.Annem onuna çıkmama hep karşı çıkıyodu bense annemi aldırmıyodum.Onunla çıktığımda en kıskandığım kişi kuzenimdi ne biliyim kuzenim yazlığımıza geldiğinde onunla birazda olsa ilgileniyordu.Bende hep sinir olurdum.Aylar geçti eyüp bana inat gitti kuzenimle çıktı o kadar çok ağladım ki ama hala beni deliler gibi sevdiğini biliyodum çünkü kendide herşeyi beni kıskandırmak için yaptığını söylemişti ama ben ondan soğumuştum artık onu sevmiyodum.Daha sonra ben okuldan birine aşık oldum adı furkandı.Furkanla biz kurstan tanışıoduk biz beraber iki ders boyunca konuşup tanışmıştık.En sonunda ben ona ondan hoşlandığımı söyledim ama meğerse o benden hoşlanmıyomuş.ve rezil olmuştum.Ama diğeri yani kuzenimle çıkan bana sürekli çıkma teklifi edicek bunu çok iyi biliyorum. AMA BENİM İÇİN HİÇBİR ERKEK DÜRÜST VE SENİ GERÇEKTEN SEVİYORUM DİYEMEZ.......ama belkide bazı erkekler vardır ki yürekten sever


arwen 30 Haziran 2006 01:47

Eylül


Hüznün mutluluğunun yaşandığı, yaprağın topraga kavuştuğu, yağmurun denizle seviştiği, Hasretin bittiği Ay!...
Yine bir Eylül ve ben yine oturmuş sahilde rüzgarın sessiz türküsünü dinliyorum!... Rüzgarın sessiz çığlığı kulaklarını çınlatıyormudur şimdi seninde?... Duymuyorsan da üzülme; Üşüyen ellerimi denize doğru açtım ve sana rüzgar biriktiriyorum yine !...
Daha nice Eylüller geçecek sensiz, Daha nice rüzgarlar esecek yüreğime, nice yağmurlar yağacak belkide!... Her yağmurda hatırlayacağım seni. Yağmurundum ya senin yeşertiyordum ya yüreğini, Hayallerine yağıyordum, Serinletiyordum tenini!... Seviyordun ya beni! Hepsi Bitti...
Hüznün mutluluğuyla yaşıyorum şimdi... Ya Sen kendi yüreğinle başbaşamısın? Yalnızlığı da seviyor musun beni sevdiğin gibi?...
Biz Eylül'ü yaşayamadık seninle Belkide hiç yaşayamayacağız artık!...
HASRETİN BİTTİĞİ AYDA BİRBİRİMİZE HASRET KALDIK!..


kambis 30 Haziran 2006 01:59

Kadın gece yarısı uyandığında kocasının yatakta olmadığını
görür. Kalkıp mutfağa gittiğinde kocasını yaşlı gözlerle kahve içerken bulur
"Ne oldu, neyin var" diye sorar. Adam:
"40 yıl önceki çıktığımız günleri hatırlıyor musun?"
Kadın çok duygulanır. Demek ki kocası 40 yıl önceki yıllarını
hatırlayıp, uyuyamamıştır.
"Evet" der duygulu bir sesle. Adam:
"Daha liseyi yeni bitirmiştik ve sen 18'ine girmek üzere idin."
"Evet" der kadın o günleri hatırlayarak.
"Bir gün annen evde yoktu ben size gelmiştim. Hatırlıyor musun?"
"Evet " ! der kadın gülümseyerek.
Adam:
"Annen eve erken gelmişti ve bizi yakalamıştı, hatırlıyor musun?"
Kadın "Evet" der büyük bir sevgi ile. Kocasının her detayı
hatırlamasından memnun ve mutlu.
Adam:
"Annen odasına gitmiş bir silah ile gelip silahı başıma dayamış ve
Ya kızımla evlenirsin yada seni 40 yıl hapse gönderirim,daha 18'ine bile
basmadı" demişti. Hatırlıyor musun?"
"Evet" der kadın gülümseyerek.
Adam gözlerindeki yaşları siler ve büyük bir iç çeker:
"Bugün hapisten çıkıyor olacaktım"


Misafir 30 Haziran 2006 02:12

YENİDEN HAYATA DÖNÜŞ....(Bu hikaye kazakistan'da yılın hikayesi seçilmiştir)...

YENİDEN HAYATA DÖNÜŞ


Bu yazıda, gerçekten cereyan etmiş bir hadise ile karşı karşıyayız. Basit ve münasebetsiz gibi görünen bir hadisenin , köklü değişmeye sebep bir ikaz mahiyeti taşıdığını ibretle mütalaâ ediyoruz. Aslında zararlı bir araziye giderken çobanların attığı taşla koyunlar bile tehlikeyi farkedip geriye dönerken , başımıza atılan musibet taşlarının manasız olacağını düşünmemiz çok manasız olur. Fakat mühim olan , zaman zaman bir durum muhakemesi yaparak , nasıl bir yoldayız , ufukta bir tehlike var mı? Yanlışlıklar içinde yürüyorsak nasıl bir dönüş yapmamız gerekiyor , bütün bunların muhakemesini yapmamız gerekiyor. Yoksa nasıl olsa muhasebeye çekileceğimiz gün gelecek! Mühim olan, o gün gelmeden önce gerekeni yapmak...
Kendime geldiğim zaman başımda dayanılmaz bir ağrı, vücudumda kurşun yüklenmiş gibi bir ağırlık vardı. Daracık bir yerde boylu boyunca yatıyordum. Doğrulmak istediğimde başımı sert bir tahta parçasına vurarak geri uzandım. Gözlerim açıktı ama hiçbir şey göremiyordum. İçime bir korku düştü aniden . Gittikçe büyüyen bir korku. Alnımda biriken ter tanecikleri şakaklarımı adeta yakarak kayıyordu.
Bulunduğum yerle hayatımın bir alakasını kurabilmek için düşünmeye başladığımda birden ölüm geldi aklıma. Bu düşünce aklıma düşer düşmez, bir parazit gibi üreyip bütün vücuduma yayıldı. Düşüncelerim meçhul alemlere doğru kayıp giderken varlığımı unutuyordum. Sanki yüzündeki ter taneleriyle birlikte yüz etlerim eriyip aşağı doğru akıyor , kafatasımda binlerce karınca geziyordu.
Anlaşılan mezar tahtalarıydı, başımı çarptığım sert cisim. İçinde olduğum yer yılanlar ve çıyanların komşuluk ettiği , dünyanın desteğinde ;topraktan duvarlarla çevrili daracık bir odaydı. Bütün bu düşündüklerim gerçekse ve ben toprağın altında hâlâ düşünebiliyor, soluk alıp verebiliyorsam dünyada anlatılan ahiret hayatı gerçekti ve başlamıştı. Az sonra, belki de şimdi sual melekleri gelecek , geride bıraktığım kötülüklerle bezenmiş kendime ve hiç kimseye hayrı dokunmamış olan hayatımdan sual edeceklerdi. Başımda gittikçe yükselen hararet beni bekleyen ;zamanı bile donduracak ürkütücü ve korkunç azaptan nağmeler fısıldıyordu...
Gözlerimi kapattığımda şu an hatırlamak bile istemediğim hayatım canlanmaya başladı , göz kapaklarımın arkasında . Dimağımda artık bana hiç fayda vermeyecek bir pişmanlık hissi katmerleşiyordu. Nasıl katmerleşmezdi ki otuz üç senelik hayat grafiğime hep kötülükler bezemiştim. Etrafımdakiler gülmeyi çoktan unutmuşlardı.
Korkudan tir tir titriyordum . Beni bekleyen acıklı azabın dehşetini adeta hissedebiliyordum. Vücudum süngerleşmişti. Hayat hikayemin aralarından cehennemin tüyler ürpertici hararetini bütün vücudumda duyuyordum sanki. Gittikçe hızlanan kalp atışları ve hücrelerimde dahi acısını duyabildiğim pişmanlık hissi, cehennemin dehşetini unutturacak kadar ızdırap veriyordu. Evet şu an her ne kadar dünyanın bağrında gömülü isem de başka bir dolmuşta , kötülüklerle dolu heybem sırtımda başka bir dünyaya , kendi öz dünyama ; cehennemin alevleri arasına gidiyordum.
Zamanın çimdikleri yaşadığım hayatı düşünmeye zorluyordu. Çok eskilere uzanmıştım. On iki yaşındaydım. Babam arkadaşlarıyla toplanmış çılgınlar gibi içiyordu. Kapı aralığından onları seyrediyordum. Onların gülüşmelerinin , neşelenmelerinin kaynağının , bardaklara doldurup büyük bir iştaha ile içtikleri şeyler olduğunu zannediyordum. Televizyon ve sinemalardaki bu tür sahneler çocuksu teorimi doğruluyordu. Artık babamın şişesine ortak olmaya başladım. Babam bunun farkına varınca kızmadı. Beni yanına oturtup “ erkek adam içmeli “ diyerek bardağımı kendi eliyle doldurur oldu. Bundan sonraki hayatımda , şişelerin içine gizlenmiş , oradan damarlarıma karışan şeytanın kontrolünde çirkeflikler üretmeye başladım.
İlk önceleri akraba ve komşularıma karşı melanetlere başladım. Daha sonra herkese karşı kötülüklerimi yaygınlaştırdım. Gözümde insanların hiç mi hiç değeri yoktu. Babamın, annemin, akrabalarımın , insanlığın hatta suç ortaklarımın bile kıymeti yoktu bence... İnsanlara bir tavuk kadar bile değer vermiyordum. Zevklerime engel olan herkesi, istisnasız gözümü kırpmadan öldürebilirdim. Çünkü ben artık kadehler tarafından idare edilen bir robottum.
Bana içki parası vermedi diye kaç kez dövdüm anne ve babamı, onların sefil bir hayat sürerek ölüp gitmelerine sebep de bendim. Bu işkence kuyusunu babam kendi kazmıştı , elime kadehi tutuşturduğu zaman . Annemse hayatıma hiçbir fonksiyonu olmayan günlük ev işlerini gören bir makinaydı. Ama yinede onlara iyi davranmam gerektiğini şimdi anlıyorum. Keşke geri dönüş olsa da mezarları başında dahi olsa beni affetmeleri için onlara yalvarsaydım.
Evlendiğim günleri hatırlıyorum. Karım benim için hayat arkadaşından ziyade , iğrenç işkencelerimi , sadist düşüncelerimi gerçekleştirdiğim tecrübe vasıtasıydı. Bir gün ; hatta bir an bile mutluluk vermemiştim ona . ümit ederim ki bundan sonra unuttuğu gülmeye yeniden başlar. Çocuklarım geldi gözlerimin önüne , boynu bükük, yüz renkleri solmuş , sevgiden , merhametten , baba kucağından mahrum yavrularım. Kim bilir hayatta ne acılar bekliyordu onları. Mümkün olsada karımdan ve çocuklarımdan beni bağışlamalarını isteyip; kulaklarına gelecek adına bir şeyler fısıldamaya , tecrübe edilmiş bedbaht hayatımdan ibretler sunmaya çalışabilseydim.
Titremem geçmişti fakat kalp atışlarım anormal şekilde devam ediyordu. Öldüresiye bir sessizliğin içinde kalbimin sesi yankılanıyordu. Gaybi bir el , vücudumu milim milim vücudumu jiletliyordu sanki. İç organlarımdan dışa,dış organlarımdan içe doğru bir sancı yayılıyordu. Beynim keçeleşmiş olmasına rağmen sadece yaptığım kötülükleri düşünebiliyordum.
Hangi insan benimle bir münasebette bulunsa yaşadığına bin pişman oluyordu. Geceleri saatlerce naralar atıyor , kapılara dayanıyor , kavgalar ediyordum. Zavallı çocukların ellerinden zorla paralarını alıyor , vermemek için direnirlerse öldüresiye dövüyordum... Ne olurdu geçici olarak bu topraklar üzerimden kalksa da ; kapı kapı dolaşıp , başımı eşiklere koyup , yaptığım bütün küstahlıklardan dolayı özür dileyebilseydim.
Geçmişti artık. Geri dönmesine kimsenin gücü yetmeyecek olan bineğimle , ebediyen içinde kalacağım , otuz üç sene gibi kısa bir sürede kazanıp hak ettiğim sonsuz bir ızdırabı çekeceğim makamıma doğru ilerliyordum. Az sonra melekler gelip içinde hiç iyilik bulunmayan hayatımdan sual edeceklerdi. Zaman değiştikçe vücuduma tatbik edilen işkencenin de şekli değişiyordu. Bütün vücudum kızgın demirlerle dağlanıyor , kızgın şişler bir yandan bir yana geçiriliyordu sanki. Artık dökecek ter kalmamıştı , boğazım kuruyor , dudaklarım birbirine yapışıyordu.
İşin en azaplı tarafı ise bir defacık olsun huzurunda eğilmediğim , gönderdiklerine karşı lakayt kaldığım Rabbim’den ve Elçisinden (sav) sual edecekler , sadakatımı soracaklardı. Bense bütün hayatım boyunca içki şişelerine tapınmıştım. Oydu benim her gün her saat sayıkladığım durduğum. Hayallerim bile hep onun üzerine kurulmuştu. Musluklardan içki akmalı, yemeklere içki katılmalı, çamaşırlarım içki ile yıkanmalı diye düşünürdüm. Şimdi “Rabbin kim? “ diye sorsalar dilim dönmezdi “ ALLAH (cc) “ demeye. Çünkü ben şişeleri putlaştırmıştım. Düşünemiyordum ölümün bir gün bana da geleceğini. Bari insanlara bir kere iyilik yapmama fırsat verseler de , benim gibi bir köşede oturup hayatın bitmeyeceğinin sananlara , hayat sarhoşlarına , maddenin karşısında secde edenlere başı ve bakışları dönenlere ölüm ve ötesinin varlığını anlatıverseydim.
Artık benim için zaman var mıydı yok muydu bilemiyorum, ama bir çekirge gibi , bir işkencenin kucağından diğer bir işkencenin kucağına atlıyordum. Hayalimde canlanan her kötülüğün arkasından ayrı bir işkence uygulanıyordu.
Bu düşünceler içinde ne kadar yattığımı bilmiyorum. Gözümü tekrara açtığımda bulunduğum dar yere hafif hafif ışık sızarken, uzaklardan hayatın gürültüsü geliyordu. Dikkatlice baktığımda burasının Alaaddin tepesindeki park olduğunu anladım. Anlaşılan gece uzandığım bankın üzerinden düşmüş ve altına kaymıştım. Kalktım. her yanım içki kokuyordu. Akşamdan yarım kalmış şişemi çöpe atmak için uzanırken ona bir daha dönmenin korkusu dolaşıyordu damarlarımda...
O günden sonra hayatımın bir gayesi olmaya başladı. ALLAH’a esir olmuş , O’ndan korkmuş ; bütün esaretlerden ve korkulardan temizlenmiştim. Bu esir oluş ve korku , kötülük yapmama mani oluyordu. İçimde , ordulara , kanunlara, ve bütün beşeri güçlere bedel bir karakol oluşmuştu. Artık “ güzel düşünüyor, güzel görüyor ve hattan zevk alıyordum.”

(Yılın hikayesi………Kazakistan 1999)


arwen 30 Haziran 2006 02:25

Eylül Çıkmazı

Günlerin rengi değişince başladı ağaçların yorgunluğu... Penceremde ki çiçekle üzülüyoruz güze yenilmiş yeşile. Eylül yeni hüzünler getiriyor diyorum ve çok uzun susuyoruz... Bir dostumun mektubunda yazdığı telaşlar bana geçiyor. Salgın buhranlar çoğaltıyoruz. Pencereden bakamıyorum, sevinmeye, düşünmeye ve sevmeye korkuyorum. Yollar ayaklarıma dolaşıyor, evimin yolunu bulamıyorum. Aynalarda yaşanmışlıklar görüntüleniyor. Ve bir kıza baktığı aynanın içinden dokunuyorum. Yabancısı olmadığı fakat, kimden nerden geldiğini hatırlayamadığı sıcaklık yapacağı işleri unutturuyor. Beklediği sahile vuracakmış gibi oturup denizi seyrediyor...
Eşini kazada kaybetmiş bir adama hayat, alıp götürdüklerinden sonra da geliyor. Her gece‚ ''Kadınımı ben öldürdüm'' diye bağırıyor arkadan bağlı gömleği içinde... Hayat adama alıp götürdüklerinden sonra da geliyor. Bu vakit kendini duyuramadığı yerde ağlıyor çocuklar. Ertelenmiş oyunlarla gelen babaların yüzünde güzün donuk hali. Kendini anlatamadığı yerde susuyor çocuklar. Ertelenmiş şefkatlerle gelen annelerin gözlerinde güz şaşkınlığı...
Eylül tadılmamış hüzünler getiriyor diyorum... Eziyoruz umutları ve olduğundan daha çok büyütüyoruz zorlukları. Gönlümüzü kapatıyoruz paylaşımlara. Yaralarımızı, yalanlarımızı ve günahlarımızı saklama derdine düşüyoruz. Kalbine üç aşkın sığdığını sanan biri aşksızlara yalan-yanlış cümlelerle mutluluk hikayeleri anlatıyor. Komşu kızı piyanosuyla çaldıkça o bitmez şarkıyı; bir anı düşürülmesi zor bir taş gibi duruyor içimde. Siz kıyıyor musuz anılara? Sizin de kaleminizde geçiyor mu zaman?...
Susarken, ağlarken, beklerken ya da kaçarken güzelleşmeyecek bu şehir. Birikmiş can sıkıntılarına ve yorgunluklara eylül çıkmazı deyip; cinayet ruhlarımızı katıyoruz şehre. Yaz büyüsü ile söylediklerimiz şimdi yanlış anlaşılıyor. Ve bu mevsim ayrılıklarla ve yenilgilerle yıpranmış şiirlerimizi hiçbir eskiciye satamayacağız!...


arwen 30 Haziran 2006 02:51

Fakat Yaşıyoruz


Deniz kenarında doğup büyüyen bir çocuk olarak nasıl olur da insanların ılık bir yaz gününün sakin denizinde boğulduklarına şaşırırdım. Denizin üzerinde yardım gelinceye dek hareket etmeden yatmak varken nasıl bir panik onları denizin dibine batmaya zorluyor bunu bir türlü anlayamazdım. Kısacası boğulma bana komik ve yersiz bir ölüm biçimi gibi geliyordu.Birgün boğulmanın hiç de düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Tüm insanlar boğulabilir. Benim gibi iyi yüzücü olarak tanınan, yıllarca okyanusla bir oyuncak gibi oynayan birisi bile o tehlike ile karşılaşabilir.
O gün saat 4:34’te saatim durmuştu. Ben de sırf o acı deneyimi unutmamak için saatimi tamir ettirmedim.Don Horan, Jesse Paley ve ben o sabah planlanan bir film için Kaliforniya’ya uçmuştuk. Onlara San Mateo’daki evimin önünde uzanan doğal plajları göstermek istedim. Film için de şahane bir manzara oluşturan kıyıya geldiğimiz zaman hepimizin neşesi yerindeydi. Kıyıda hiç kimse yoktu. Pembeye çalan altın renkli kumların parıltısı gözümüzü alıyordu. Kıyının hemen yanındaki bir grup siyah, yüksek ve sivri kaya manzaraya garip bir vahşilik katıyordu.Dalgaların bu kayalarda kırılıp köpük köpük yükselmeleri görülecek birşeydi. Eğer bu güzel manzaraya kendimi kaptırıp dalmasaydım denizin yakında yükseleceğini gösteren belirtiler gözümden kaçmazdı.Arabamızı manzarası hoşumuza giden üstü düz, parlak bir kayanın yanına park ettik. Kayanın yarısı denizde yarısı ise kumların üzerindeydi. Acaba arkasında ne vardı.
Birbirimizle şakalaşarak ayakkabılarımızı çıkardık ve kayaya tutuna tutuna deniz tarafına doğru inmeye başladık. Şık elbiselerimiz içinde çıplak ayakla kaya üzerinde yürümeye çalışmak bizi çok eğlendiriyordu. Birbirimizin haline bakıp bakıp gülüyorduk. Birden en önde yürüyen Jesse’in ıslak bir yere basmakta olduğunu fark ettim. Tam Jesse’ye orasının tehlikeli olduğunu söyle mek için öne doğru eğilmiştim ki, inanılmaz derecede güçlü bir dalga beni yakaladı ve havada tepetaklak olduğumu fark ettim. Birkaç saniye içinde defalarca döndüm, birkaç kez suya girip çıktım ve neye uğradığımı anlamadan kendimi hızla denizin dibine inmiş buldum. Burnumdan ve ağzımdan giren tuzlu sular boğazımı doldurmuştu. Sanki ayaklarıma ağır taş asılmış gibi kımıldayamıyordum. Birkaç kez yükselmeye çabaladıktan sonra başımın yüzeye vardığını sevinçle fark ettim, hatta bir an için soluk bile aldım. Sonra yine o azgın girdaba kapılıp tüm çabalarıma karşın suların içine gömüldüm. Oradan oraya vurulmaktan sersemlemiştim. Yüzmek için kollarımı oynatmaya çalışıyor, fakat birden kendimi yine denizin dibinde buluyordum.
Sonunda çabalamaktan vazgeçip dalgaların beni kıyıya atmasını bekleyip hareketsiz kalmayı denedim.Kısa bir süre sonra da zorlukla kendimi yükselen kocaman bir dalganın üzerine atabildim. Çevreme baktığım zaman dalganın doğrudan doğruya beni kayaya doğru hızla yaklaştırdığını fark ettim.Şansım yardım etmiş olacak ki, kayanın pek sivri olmayan bir yerine şiddetle çarptım. Don, ellerini bana uzatıp beni çekmek istedi, “Bırak” diye haykırdım “Sen de düşersin.”Ellerimle kayada tutunacak yer aramaya çalışıyordum fakat birden tekrar denize sürüklendiğimi hissettim.Bir iki kez daha kayaya çarptım ve kendimi toparladığım zaman Don’ı göremedim.Ondan sonra tekrar dönüp dönüp suya batıp çıkmaya ve çılgın okyanusla bir soluk alabilmek için mücadele etmeye başladım. O zaman ne denli ümitsiz bir tuzağa düştüğümü iyice anladım. Çabalarım yararlı olmuyor, yalnızca gittikçe beni güçten düşürüyorlardı. O anda eşim Bill ve oğlum gözümün önüne geldi. Onları ne denli çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Artık eşimle buluşmak üzere saat altıda trene yetişemeyecektim. Yenilmiştim. Kendimi sulara bıraktım. Denizden “Seni yakaladım” diye bir ses duyar gibi olup kendimden geçtim.Sonra kendimi kumların üzerinde yatarken buldum. Kalkmak istedim fakat başımı kımıldatacak gücüm bile kalmamıştı. Gözlerimin önünde insana benzer kimi karaltılar görüyor fakat kim olduklarını çıkaramıyordum. Kocaman bir dalga beni kayaya çarpmak üzereyken Don bir hamle yapıp elimi yakalamış ve beni bin bir güçlükle kıyıya çekmiş.Beni zorla ayağa kaldırdılar. Kayaların arkasına kuru kumların üzerine yatırdılar. Uzun bir süre orada güvende olmanın verdiği huzurla hareketsiz yattım.Birkaç saat sonra yine eskisi gibi arkadaşlarımla gülüp konuşuyordum.
Eğer bu mucize olmasaydı tekrar yaşama dönemeyecektim. Neler kaybettiğimizi sıralamaya başladık. Benim el çantam, fularım, Don’ın cüzdanı. Birden gerçek ortaya çıkıverdi. Kayıplarımız vardı ama en önemli şeyi kaybetmemiştik. Yaşıyorduk.Sonradan orada yaşayanlar bana, benim yakalandığım girdaba yakalananların hiçbir zaman -öldükten sonra bile- kıyıya ulaşamadıklarını anlattılar. Don da benim gibi suya düşmüş fakat iki kez kayalara çarptıktan sonra fazla uzaklaşmadan kayaya tırmanabilmiş. İçimizde en şanslısı Jesse idi. O yalnızca dalgalarla ıslanmış, ne okyanusun dibine gitmiş, ne de kayalara çarpmıştı. Bu olaydan sonra günlerce uyuyamadım. Vücudum yara bere içindeydi. Şiddetli bir baş ağrısı çekiyordum. Kafam o olayla doluydu. Haftalarca rüyamda o anı yaşadım.Şimdi rahatım. Her şey geçti. Yine eskisi gibi yaşıyor, geziyor ve yüzüyordum. Fakat dikkatsiz bir an yüzünden tüm bunları kaybedecek duruma geldiğim hiç aklımdan çıkmıyor. Bu acı deneyim bana yaşamın güzelliklerini yeniden bambaşka bir zevkle tattırdığı gibi doğa güçlerini küçümsememeyi de öğretti.


Misafir 30 Haziran 2006 09:51

Aşkın Rüyası...

Aradan uzun bir zaman geçmiş ne kadar geçtiği meçhul…Benmi duyuyorum yoksa birisimi haber veriyor yada sen mi çağırıyorsun onuda hatırlamıyorum, ve biliyorumki zor durumlarında, aklın neye hizmet ederse kendine bırakırsın zorları ve kimseyle paylaşmassın . İhtimal ben duyup geliyorum sana , duyduğumda şeyde ne ! ; senin zor bir durumda çaresiz olduğun gibi sanki öyle bir şey … Aradan belki on belki beşyıl geçmiş daha fazla değil .. ben vefasızım ya aramıyorum sende hiç aramamışsın. Çocuklar gibi önce o arasın ,o niye aramıyor teraneleri...
Yani o uzun süre zarfında hiç görüşmemişiz. Ve ben yolları çok iyi bilir gibi geliyorum ,Aklımda geçmişin izleri; capcanlı görüntün ,bulaşıcı gülüşün , Benim asılmalarıma tatlısert sınırların ….benden kaçışların sanki hissetmiyorum.bal gibi anlıyorum...hele beni odada yalnızken istemediğin zamanlar bile aklımda ...Ve ben seni her zaman hatırladım mutlu bir gülümsemeyle.Mutlu olmanı diledim hep. Her şeye rağmen…... sona yaklaşan beraberliğimizin son görüşmelerin birinde hiç olmassa kardeşliğimi sundum sana , en çaresiz en zor hissettiğin gününde kanımla canımla yanında olmak için…. Ve gideceğin gün bilerek bulunmamıştım dairede. Hep diyoruz ya geçerli sebeplerim var diye…onun gibi işte...

Bir bahçenin içerisine giriyorum ,yerde taş karoların kenarlarını otlar sarmış ,Bahçenin bir zamanlar çok güzel bir bahçe olduğu belli ancak şimdi bakımsız bir orman gibi…Önümde 2 katlı bir ev sanki ahşap gibi yada öyle gösterilmeye çalışılmış.Bu yoldan geçiyorum ama hiçbir şeye takılmıyorum sanki yüzüyormuyum yolda uçuyormuyum.öyle süzülerek gidiyorum işte.Evin önünde bir kalabalık var hepside bayan . Enteresan bişey hepsinin kıyafetlerinin aynı olduğunu hatırlıyorum .Bana boş bakıyorlar bakışlarından yorum uydurmaya çalışıyorum iyi bir şey gelmiyor aklıma yalnızca düz ve boş bir bakışlar. Aynı şekilde ikinci kata çıkan merdivenin her bir basamağına dizilmişler.Bende senin kaldığın odayı sanki biliyormuşum doğruca basamaklardan yukarı çıkıyorum.Boş bakışlı bayanlar eski uzun kapılar var ya öyle bir kapının yanına dizili vaziyetteler. Ne varsa o kapının arkasında var….Erkeklerin kalbi dukkan derdiniz. Ben ne dukkanı dükkan olarak düzeltebildim nede benim kalbim dukkan .. ben yalnızca aradım… Gerçek yada bulduğumu sandığım serapların peşinden gittim ..Bazende bulduğumu hissettiğim anda kendim serap oldum elleri kolları bağlı ifadelerinin sonunu getiremeyen….

Kapıdan giriyorum beyaz yatağın içinde sarı bir gecelikle ordasın, biraz zayıflamışsın, solgunsun , yine güzelsin, yine muhteşem görünüyorsun. Bakışlarında yine aynı sevecenlik var ama birazda pişmanlık, doğrulmaya çalışıyorsun yatakta …Geçmiş yılların bütün bedellerini ifade eden şu sözü söylüyorsun kırık ve kısık bir sesle ;-keşke…… gelmiş geçmiş zamanlar içerisinde hayatımın yörüngesini şaşırtan sana ; Şimdi ve şimdiden sonraki zamanlarımız var. Kalk ve silkin üzerindeki ağırlıkları diyorum ve gidiyoruz . Allah Allah kapıdan çıkmıyoruz ama ne ev var ne yatak .Sende bende yokuz ama varız.Varız. Bu defa bedensiz varız. Ve Her yerdeyiz. Sürekli öpüşen dalgayla sahil gibi , Bulutla rüzgar gibi, Yağmurla toprak gibi , Arıyla çiçek gibi ,İki aşığın vuslatında karışan nefesleri gibi.


Ahmet Hayri Tekin


arwen 30 Haziran 2006 18:27

Gece

Hayret ki bu ıssız yerde kendime yakın, kendim gibi
Biriyle karşılaştım.ay.yalnız gezintiye çıkmış bu gece ay.yalnızdı o da
benim gibi
Almamıştı benim gibi diğer yıldızları yanına demek ki diğer yıldızlar onun
için de soluk,ve diğer yıldızları umursamıyorum.o da tek bir yıldızı
düşlüyor.benim seni düşündüğüm,benim seni düşlediğim gibi.meğer ne kadar da
ortak yönümüz varmış bizim.yol boyunca o kendin den ben senden
bahsettim.anlıyormuşçasına dinliyordu sağ olsun beni.fakat beni kimse
anlayamazsın sensizliğin ne demek olduğunu kimse anlayamaz.benim olan
yalnızlığıma kendi yalnızlığını ekliyor.saat olmuş 11,30.muhteşem ikiliyi
oynuyoruz kalan saatlere,boş sokaklara…


CinarYapragi 30 Haziran 2006 19:45

son mesaj(okumanızı tavsiye ederim)

--------------------------------------------------------------------------------

Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşa* yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır ***ürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. `Bitmeli dedi içinden, her gün bu tatsız uyanış bitmeli.` Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekle giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi;
`Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...`
Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş`a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
"Beşiktaş`a geldiklerinde bir cafe de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini. `Bana bir şey mi söylemek istiyorsun` diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçırarak `Evet` dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek `Söylesene, ne diye bekliyorsun` dedi. Genç adam içini çektikten sonra `Sence biz nereye kadar gideceğiz?` diye sordu. Genç kız, `Bunu sorma gereğini niye duydun?` diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı... ``Birkaç ay önce akşa* 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana `Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu?` demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir ***sör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meral'in `Sen şanslısın, sevgilin sana bakar` sözüne `İşim yok da sana mı bakacağım, annen baksın` demiştin. Hatırladın mı?`` Genç kız, `Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez` diye yanıtladı. Genç adam güldü, `Evet canım haklısın. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.` Genç adam devam etti... `Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşa*, her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.` Genç kız anlamıştı, `Yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?` Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. `Hayır` dedi, `Şair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... BİZ AYRILMALIYIZ. Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.` Genç kız şaşırmıştı, `Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.` Genç adam iç çekerek `Hayır canım, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk` dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek `Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...` dedi. Genç adam `Nasıl böyle bir şey düşünürsün, hayatımda senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum` yanıtını verdi.
" Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancıydılar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, `Kalkalım istersen` dedi. Genç adam `Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin` diye yanıtladı. Genç kız `Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim` diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam, `İstersen arkadaş kalabiliriz` dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar. Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp işe gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7`de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu:

SADECE ONLARI SEVMEYİ SEVDİM,
HEPSİNİ ONLARSIZ YAŞADIM DA,BİR SENİ SENSİZ YAŞAYAMIYORUM,
BU AŞKI TEK KALPTE TAŞIYAMIYORUM,
SANA YEMİN GÜZEL GÖZLÜM, BİR TEK SENİ SEVDİM,
VE SENİ SEVEREK ÖLECEĞİM,
ELVEDA BİR TANEM...


Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam ``Nalan`la görüşebilir miyim?`` dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... `Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı....` Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı... Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi... `Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş.....



arwen 30 Haziran 2006 19:54

Geçmişteki Alışkanlıkların..



Git gide alışıyorum sana. Hiç bir alışkanlık bu kadar güzel olamaz. Ellerin ellerimden uzaksa nasıl güçsüzüm bilemezsin.Yanımda olduğun zamanlar sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun. Durmadan başım dönüyor verdiğin hazdan.Alışkanlıklar daima korkutur beni düşün ki ben yasamaya bile alışkın değilim.Kendimi kendime alıştıramadım yıllardır.Fakat simdi sana alıştım.Alistikça özlemim artıyor daha yoğunlaşıyorum.Yalniz içimde garip bir korku var!Sana alışmaktan değil seni kendime alıştırmak tan korkuyorum.Su an sana verdiklerimde daha güzelini daha değerlisini verememekten korkuyorum.Bir gün ansızın ölmekten ve seni bana olan alışkanlığınla yapa yalnız bırakmaktan korkuyorum.Oysa zaman ve günün her saatinde senin yanında olmalıyım bana alışmış olmaktan pişmanlık duyacağın bir dakikan bile olmamalı.Bütün zamanlarını zamanları karıştırıp emsalsiz bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni.Uyurken bile ayni rüyayı görmeliyiz seninle.Her şeyin ve her zevkin yarısı senin yarısı benim olmalı.. Bana alış demeyeceğim nasıl olsa alışacaksın.Simdi çirkinliğimde güzellik bulan gözlerin o zaman en güzeli görecek bende.Alışkanlığınla sevginle yepyeni bir ben yaratacaksın benden.İlk defa sevmenin ürpertileri içindeyim inan.Sevginle mukayese edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum.Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi.Kimseden sevgisini istemedim verdiler almadım.Bencildim bir zamanlar sevmemiş olduğumu kendi kendime birazda utanarak itiraf ediyorum.Asil büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim senin sevginle değerleniyor ayrı bir anlam kazanıyor. Sen olmasaydın değersiz bir cam parçasıydım ama simdi bir aynayım bana bakan herkes bendeki seni görüyor. Bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun? Aynı kadehte karışmış iki içkiyiz seninle bir kelimeyiz birbirini tamamlayan. Her yerde iki olduğumuz için buluştuğumuzda bir bütün haline geliyoruz durmadan.Alışkanlığım devamlı sana çekiyor beni. Durup durup dudaklarını öpmek geliyor içimden.Saçlarını okşamak geliyor ellerini tutmak geliyor.Kokunun tenime sindiğini hissediyorum geceleri. Teninin dudaklarımda eridiğini hissediyorum.Boynunun en güzel yerini benden başkası bilemez artık.Gitgide bu alışkanlığın içinde kayboluyorum. Beni yaşadığım zamanın dışına çıkartıyorsun.Bir gün tarih öncesinde yaşıyoruz bir gün bulutların üstünde.Uzun süren bir baygınlık sonrasında o anlatılmaz bas dönmesi içindeyim.Bütün merdivenler birbirine eklendiği zaman dahi seninle eristiğimiz yüksekliğe ulaşamaz. Açılmış bütün kuyuların derinliği içimde seni bulduğum kadar derin değil. Alışkanlık kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor bizi. Emsalsiz bu olusun içinde yuvarlanıyoruz.Korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde.Özlem 'kıskançlık' arzu ne varsa içimizde hepsi birden tutuştu.Alev almayan yerimiz kalmadı.Alevlerimiz muhteşem bir kızıllığın esliğinde yıldızlara kadar ulaştı. Hiç bir su bu ateşi söndüremez artık.Nehirler denizler üstümüze boşalsa sönmeyeceğimizi biliyorum.Bu yangın biz birer kül haline gelene dek sürecek.Yani ölene dek. En mutlu olduğumuz yerde en derinde olacağız seninle.Bu bir sonun değil bir varoluşun başlangıçı. GEÇMİŞTEKİ TÜM ALIŞKANLIKLARIN BANA ALIŞMANI ÖNLEYEMEZ ARTIK.


CinarYapragi 30 Haziran 2006 19:57

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan.. . Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...
Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaımış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmış.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Ba birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

Papatya anlamış artık...

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık.


Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan da varolabileceğini....


Mystic@L 30 Haziran 2006 21:37

ÜÇ ARKADAŞIN HAZİNESİ

Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?

Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…

Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.

Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.

Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.

İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.

Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.

Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.

Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…

Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;

--- Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.

Diğeri ibir fikir atmış ortaya:

--- Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.

Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:

--- Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.

Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;

--- Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.

Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.

Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:

--- Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.

Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:

--- Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.

Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:

--- Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.

İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:

--- Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.

Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.

Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki…


Misafir 1 Temmuz 2006 00:37

Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik
kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun
büyük bir ideali varmis . Büyüyünce iyi bir judo
ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu kaybetmekle
birlikte, bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir
depresyona girdigini gören babasi, Japonya'nin ünlü
bir Judo ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadığını
sormus..

Hoca: -Getir çocugu ..bir bakalim, demis. Ertesi gün
baba-ogul varmislar hocanin yanina..Hoca çocugu süzmüs

ve -Tamam demis..yarin esyalarini getir, çalismalara
basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir
hareketgöstermis ve bu hareketi çalis demis. Çocuk
bir hafta ayni hareketi çalismis.. Sonra hocasinin
yanina gitmis.
"Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek
misiniz?" diye sormus.Hocanin cevabi: Çalismaya devam
et olmus... 2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir
yilini doldurmus.. Çocuk bu bir yil boyunca hep o ayni

hareketi tekrarlamis. .Hocanin yanina tekrar gitmis:
-Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana baska
hareket göstermeyecek misiniz? -Sen ayni hareketi
çalis oglum . Zamani gelince yeni harekete geçeriz..

2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10.yilini
doldurmus. .Bir gün hocasi yanina gelip. .."Hazir ol !
" demis.. "Seni büyük turnuvaya yazdirdim. Yarin maça
çikacaksin!"..Delikanli sok olmus.. Hem sol kolu yok
hem de judo da bildigi tek hareket var...Ünlü
judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin
olmayacagi düsünmüs ; ama hocasina saygisindan ses
çikarmamis. .. Turnuvanin ilk günü delikanli ilk
müsabakasina
çikmis. Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve
kazanmis. Derken.. ikinci üçüncü maç....çeyrek, yari
final ve final...Finalde delikanlinin karsisina
ülkenin son on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis.
Tam bir üstat
delika nli dayanamayip hocasini yanina kosmus..
-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime
bir bakin hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildigim
tekbir hareket var..bu kadar bana yeter.. bari çikip
ta rezil olmayayim izin verin turnuvadan çekileyim..
-Olmaz demis hocasi. Kendine güven,çik dövüs.
Yenilirsen de namusunla yenil. Çaresiz çikmis
müsabakaya. Maç baslamis.Delikanli yine bildigi o tek
hareketi yapmis ve tak.!Yenmis rakibini sampiyon
olmus. Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus:
-Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve
bildigim tek bir hareket var. Nasil oldu da ben
kazandim.?

-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O kadar
çok çalistin ki , artik yeryüzünde o hareketi senden
daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o
hareketin tek bir karsi hareketi vardir. Onun için de
rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.!


arwen 1 Temmuz 2006 00:46

Geleceğini Biliyordum



Savaşın en kanlı günlerinden biri..

Asker, en iyi arkadaşının biraz ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.

Asker teğmene koştu ve
"Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?.."
Delirdin mi der gibi baktı teğmen...
"Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın."
Asker ısrar etti ve teğmen
"Peki " dedi. "Git o zaman..."

İnanılması güç bir mucize...

Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü...
Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti...

Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
"Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim. Bu zaten ölmüş..."
"Değdi teğmenim" dedi asker...
"Nasıl değdi?" dedi teğmen...
"Bu adam ölmüş görmüyor musun?.."
"Yine de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için."

Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

" Jim!.. Geleceğini biliyordum!.." demişti arkadaşı, "GELECEĞİNİ BİLİYORDUM..."


Mystic@L 1 Temmuz 2006 00:47

İlk aşkım benim



ben onu ilk okulda gördüm benim arkadaşımda meğer onu seviyormuş ama o arkadaşımı sevmiyormuş aslında benden hoşlanıyormuş ben birgün msnme girdim ve ismini vermiyim onu gördümj hemen açtım ve konuştum bana beni sevdiğini söyledi bende ona bende seni çok seviyorum dedi aradan 2 gün geçti bi yerde buluştuk o anda ona aşık olan kız parkın oraya geldi ve kavga ettik sonra veda ettik ve o evine ben evime gittim yani artık hep beraberiz o benim ben onun İLK**AŞKIM**BENİM


arwen 1 Temmuz 2006 03:08

Gerçekleri Gören Kul Gerek Bana



Penceresiz kalmak ne demek, bunu hiç yaşadınız mı? Çocukluğunuz sizden habersiz çalındı mı hiç? 2 yaşındaki bir çocuk gibi ağlayıp hani benim gençliğim nerde dediniz mi? Öylesine yaman çelişkilere düşüp kurtlar sofrasında hissettiniz mi kendinizi? Eğer bunlardan birini bile yaşamadıysanız beni anlamanız mümkün değil zaten.Ben; bütün yaşanmamışlıklarıma, özlemlerime, hüznüme rağmen hiç bir zaman mücadelemi bırakmadım yıllarca. Yani yaşamı göze almışım ki ölümden korkmuyorum belki de…
Öylesine kararlı, öylesine güçlü ve öylesine onurlu çıktım ki bu yola yalın kılıç. yılmak istemiyorum. yıldırmasın kendini bilmez insanlar beni diyorum…Ama bazen öyle çaresiz hissediyormuş ki insan kendini korkuyu öğrendim…Bu, ne olduğunu bilmediğin bir korku yaşadınız mı bu hissi hiç?…
Geçen yıllara ait bütün beklentilerimi kendimden çıkarıp sunmaktı benimki. Aileme, eşime, çocuklarıma, öğrencilerime, arkadaşlarıma ve topluma… Yemin ederim sırf bunun mücadelesiydi benimkisi. Doğru bildiğimdi ve öyle olması gerekendi. Onurdu, namustu, erdemdi…
11 yaşımdaydım öğretmen olmaya karar verdiğimde... Hatta yemin ettiğimde…
Şimdi bir öğretmenim. ama pek çoğu gibi hiçbir zaman basite almadım bu mesleği ve bugüne gelinceye kadar az bedel ödemedim: Zamana, insanlara, acımasızlığa nefrete ve kıskançlıklara…
Kolay değildi ve gerçekten de hiç kolay olmadı benim bugün bu yerlerde oluşum. Yokluğunda, çaresizliğinde, acının da, terkedilmişliğinde en alasını yaşadım bu 30 yıl içerisinde. Ama hiçbir zaman yılmadım ve kolay kolay yılmamda…Bilir misiniz her öğretim yılı benim için yeni bir umut ve yeni başlangıçtır her yeni günle doğan hayata. Öyle güzel bir duygu ki renk renk yüreklerle dolu bir sınıfa girmek ve onların sayesinde tüm sorunları unutarak her bir 40 dakika yaşamak ve de ektiğini biçtiğini görmek. Yaşamın gizi burada gizli bence. Sadece o gizi yakalayıp çıkarmak ortaya tüm sorun. O yoksul, çaresiz ve birçok şeyden habersiz gözlerden içeriye, yürekten ve dikkatlice baktığım zaman görüyorum onların yüreklerini de. Aslında açlar hem sevgiye hem bilgiye. Sadece yakalayabilmek o ince çizgiyi. Bunu başardığım zaman değmeyin keyfime, yakalayamadığımda ise isyanıma ve mutsuzluğuma….ve arayışıma.
Çünkü benim hedefim ve amacım, örnek olmak, hem içimle hem de dışımla. dış görünüşümle temizliği, güzelliği estetiği öğretirken, iç görünüşümle, erdemi, ahlakı, sevgiyi, saygıyı ve bilgiyi öğretmek. Sürekli yeniliklerin peşinde koşup, yakalamak ve sunmaktı. 11 yıl boyunca da bunu başarıyla yaptığıma inanıyorum.
şartlar ve olaylar,
kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
• ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz
• gerçekleri gören kul gerek bana…
Şimdi ise kör pencereler arasında öylece kalakaldım.
Boğuluyorum anne!, boğuluyorum dostum! boğuluyorum ey yarim! kendimi paralamaksa bu uzun arayış paralandım galiba… Kimim ben hatırlat bana, kendimle tanıştır beni. Nasıl yalvarayım sana misal ver konuştur beni. Geçen günlerim ziyan olmadan, içime bir güzellik ver küskünüm barıştır beni..Boğuluyorum artık, gönül otağım bile tarumar şimdi. Bu her şeyin küçük göründüğü ortam üstüme üstüme geliyor. İğrenç salyalarıyla beni tiksindiriyor. gönlümün kanadı kırıldığında saramayacağımı biliyorum.
Akşam neden bu kadar erken indi ki benim yüreğime?Şu an ki isyanım kendime mi? Yoksa karanlığı yüreğime indirenlere mi? Neden yalnızım? Ve neden çareyi hep kendi başıma arıyorum? Bu güvensizlik kime? Niye? Ama çaresiz olmadığımı hep biliyorum her labirentten kendim, bir başıma çıkmayı öğrendim. Bundan mı ki güvensizlik ve dik başlılık ve de haykırış her şeye…
Ama şuan haykırmak isterken ağlamam niye? Neden böyle oldum.Yalnızım diye dertleniyorum. aslında biliyorum ki ben yıllar önce zaten yalnız bir başına bırakılmıştım. Onca yılı aşıp ta bugün bu duyguyu hissetmek ve de yaşamak niye?
İsyanlardayım bugün. Benim yaşama sevincimi körelten, amaçlarımı engellemeye çalışan, yüreğime aldığım, ama kalp kapakçıklarımı yırtıp parçalayan dostlara, yada dost bildiklerime. Kazanalım gençliği hadi yürüyün! diyen amirlerime..
Ne bana öğretilen doğrular yanlış, ne de yanlış bildiklerim doğru.. Allah’ım fazla dindar (hatta dinsiz) gibi bilinsem de sen bilirsin seni ne kadar sevdiğimi ve sığındığımı. oruç tutmak dedikleri aç kalmak. Ben zaten yaklaşık 7 yılımı aç geçirmedim mi? Aç insanın kafası ve bedeni çalışmaz ve kendine, topluma yararı olmaz ki sana olsun. Aç insanları doyurmaktır marifet bunu yapıyorum diye mi bana bu yaptıkların?Biliyorum ki 11 yaşımdan beri yanımdasın, ama şimdi kocaman oldum, fakat daha güçsüz ve umarsızım, yardımına ihtiyacım var. Bu kaosu yaşamaktan usandım.
İstediklerim, beklentilerim, hedeflerim ne? Benim yapmak zorunda kaldıklarım ne? Seçtiklerim ise hep acı, ihanet…Açtığım kapılardan girenler bunlar oldu. Ama ben yine de kilitlemek istemiyorum kapılarımı. Bütün anahtarları attım ben yıllar önce bilinmez uçurumlardan…
Gördüklerim çıldırmama yeter aslında, ama göreceklerim beni daha çok korkutuyor. Uçurumlar arasında gidiyorum bulabilirseniz bulun beni. Benim vardiyalarım hep hüzne çalışıyor.
Ey dost! Yoruldum artık her yol ayırımın da kendime rastlamaktan. Nefret ediyorum maskeli balolardan. Ama ne kadar da çok düzenlenir oldu bu maskeli balolar.Neden olduğu gibi görünmez insanlar yada göründüğü gibi olmaz ki.. Neden herkesin yüzünde birer maske? Ortama göre takıp çıkarıyorlar. Bu maskelerle sadece kendilerini aldatıyor insanlar. Biraz da inanmak isteyenleri bence.
Bu bunalım mı dönemim de biliyorum ki yitirmedim ben, inandığım ve inanmak istediğim doğrularımı. Savaşım sürecek yanlışlara ve yanlış yapanlara daha kuvvetlice….Çünkü ben öyle bir felsefeyle yetiştim ki: Eline, Diline ve Beline sahip ol! Kolay değildir bu felsefenin gerçek inancıyla yükünü taşımak, sırf bu felsefeye sahip çıkıp yürekli oldumsa, sırf özüm ve sözüm birse ve bugün bu inanışın ve davranışın suçtur deniyorsa beni sorgulayacağınıza beni yetiştirenleri sorgulayın o zaman…Ve de kolaysa aynen benim gibi yetiştirdiğim çocuklarımı sorgulayın da göreyim…Öz çocuğum Melis ile Arda diye basite almayın 11 yıl boyunca yüzlerce genç yetiştirdim. Kolaysa sorgulayın. Beni harcayabilirsiniz, tüketebilirsiniz ama benle işiniz bitmez ki…Sizler bir kişinin namus ve onur savaşıyla iki ay harcıyorsanız yüzlercesi için ömrünüz yetmez zaten. Sizin bu prosedürünüz benim çocuklarıma vereceğim mutluluğu çaldı, öğrencilerime vereceğim sevecenliği, eşime ayıracağım zamanı, dostlarıma suna!
cağım gülüşleri çaldı. Bir insanın hakkını aramasının bedelini öylesine basite alıp uzun zamana yaydınız ki asıl olan bendeki yaşama sevincimi çaldı. Baharımı yaşayacağım derken kışı yaşattınız bana…Akşamları bir odaya kapatıp yavrularımdan kopardınız. Göz yaşlarımla bir başıma bıraktınız. Yeşil reçete ilaçlara mahkum ettiniz. Lanet olsun bu düzene ve düzeni düzgün görenlere.Öğretmenler odasında gördüğüm tacizde duvarların konuşmasını bekliyorsunuz. Ben ne baykuşların öttüğü dalı, nede namertlerin sunduğu balı istiyorum. Mert olsun insan zehir sunsun eğer içmez isem ben namerdim o zaman…
Bu güne gelene kadar çok bedel ödedim ben. Yaşadığım günü bırak saatin bedelini bile..Yokluğun, acının, ihanetin, sevgisizliğin, ilgisizliğin, tacizin, acımasızlığın, kıskançlığın ve aile tarafından reddedilmişliğin en alasını yaşadım. Yaşadıklarımı unutmadan yeni bir hayat yeni bir düzen kurdum tertemiz ve dürüstçe… Ve bugün den sonra amir değil Allah inse gökten bozduramaz bunu bana. 11 yaşındaki o küçücük yürek büyüdü ki şimdi korkulur zaten ondan.. Anam derdi di: arlı arından korkmuş arsız ise benden korkuyor diye zülum’a kalkmış.


Mystic@L 1 Temmuz 2006 03:40

YıLdIzLaR...


Yine gece olmuş ve yine karanlık çökmüştü dört bir yana.Şehir karanlık ve sessizlik içinde boğuluyordu.Bütün gecelerde olduğu gibi gecenin tek güzelliği yıldızlardı ve yine kadın elinde kalemi, önünde defteri ile camın kenarına oturmuş bu eşsiz güzelliği seyrediyordu.
O an camda oturup onlar seyretmek değil de, onlardan biri olup seyredilmeyi diliyorudu.Aslında yıldızlara baktığı her gece düşündüğü şey buydu.Ona bunu düşündüren yıldızların güzelliği miydi yoksa hayattan sıkılmışlığı mıydı anlayamıyordu.Ve hiç kimseye anlatamıyordu içinde kopan fırtınaları.Anlatmaya kalksa; boğazı düğümleniyor, sözcükler bitiyor, cümleler anlamını yitiriyordu.
Belki de artık ölmeyi istiyordu.Belki ölünce her gece hayalini kurduğu gibi bir yıldız olabilirdi.Ama bunların yalnızca bir hayal olduğunun o da farkındaydı.Aslında onu ayakta tutan bu hayalleriydi.
"Mutlu olmak....." Acaba birgün "mutluyum" diyebilecek miydi?İçinden geçenleri anlatabilecek miydi?Bu düşüncelerle seyrediyordu yıldızları.
Artık onun dostları gecenin tüm karanlığı içinde parlayan yıldızlarıydı.Onlarla konuşurdu içten içe.Yıldızları onu her zaman dinlerdi.
O hüzünlendiği zaman ağlardı gökyüzü ve yıldızlar.O zaman yanaklarından düşen gözyaşlarının sıcaklığını, yakıcılığını hissederdi.
Bulutlu geceler mezardı ona.Bir düşmandı sanki.Dostlarıyla arasına giren bir düşman.Ama o, yine anlatırdı herşeyi.O hain, kara bulutların ardından dinlediklerini bilirdi çünkü.
Bazen ise yıldızlar acılarına dayanamayıp kayar giderdi gökyüzünden.O da bu dünyadan kayıp gitmeyi istiyordu.Dostlarına, yıldızlarına ulaşmak...
Bu düşünceler beynini kurcalarken gözleri ağır ağır kapanır, dalardı uykuya.Uyandığında yeni bir gün başlardı.Sevmezdi gündüzü.Arkadaşları vardı elbet ama hepsi sahte, kepsi yapmacık gelirdi ona.
Yıldızlar gibi bir dost bulamamıştı hiçbir zaman.Bulduğu zaman ise sımsıkı tutup bir daha bırakmayacağına and içmişti.
Şimdi bu kız; uyandığında onu nelerin beklediğin bilmeden, geceleri gökyüzünde görünen ama aslında hep kalbinde olan dostlarıyla daldı uykuya..


arwen 1 Temmuz 2006 03:43

Geri Kalanlar


Senden arda kalan yıkıntılar arasındayım... Yar gitti arkasına bakmadı, ağlamaklıyım! Be günle yaşamıştık, neler paylaşmıştık, bu kadar kolay mıydı sevgili terketmek!

Ah sevgili(!)

Sen benim her şeyimdin, benim sevdiğimdin, çok severdin hani, nasıl da gittin. Öksüz çocuklar gibi beni nasıl da sensizliğe mahkum ettin ya da kim bilir, belki de bırakmak zorunda kaldın. El ele tutuşup, hiç ayrılamayacağımızı terkedirdik, ayrılacağımızı bilircesine, her gittiğimiz yerde şarkımızı söylerdik..... Biz seninle hep gülerdik, ağlamayı beceremedik! ben ne kendimi sensiz düşünebilirim, ne de seni bensiz...
Olmaz olamaz. O zaman güneş doğar mı gökyüzüne, aynı güzellikle, ya çiçekler açar mı, hayat devam ediyor dercesine...
sende yapamazsın bensiz. gel bekliyorum.seni çok seviyorum..
<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=67">


DefectEd 1 Temmuz 2006 04:11

Senden Öncesi


Düşünüyorum da; bir bakıma senden öncesi yok gibi bir şey
Çünkü senden önceki yıllar, sana hazırladı beni
Senden önce tanıdığım kişiler, seni bulduğum zaman değerini daha iyi
anlayabilmem için birer sebepten başka bir şey değillerdi
Sensiz anılarım seninle geçen bir günün anısı yanında o kadar kuru ve cılız ki!
Uzun yillar amansiz bir olusun icinde calkalanip durdum
Bir trendim; kücücük istasyonlardan gectim, sonunda sana varmak icin
Bir gemiydim; irili ufakli limanlara ugradim, bir gün senin limanina gelmek icin
Bir yoldum; nice insanlar çiğnedi beni Şimdi ayaklarının temasındaki hazzı
daha iyi anlıyorum.
Bir kitaptım; beni okudular, fakat anlayan çıkmadı
Yıllarca seni bekledi sayfalarım, okuyasın diye
Yokluğunda bir kadehtim ben,
Türlü içkilerle doldurup ağızlarına boşalttılar beni
Yere çarptılar kırılmadım, duvara vurdular parçalanmadım
Bir gün içime senin güzelliğinin dolacağını bildiğim için
Dudaklarının değdiği her yerde bir ölümsüzlük ateşinin yanacağına inandığım için
Kurşun askerler, bebekler, oyuncaklar vardı senden önce
Durup durup aldanmalar vardı, aldığını geri vermeyen aynalar vardı
Hep karanlığa açılan pencereler, ardında iğrenç yaratıkların yaşadığı büyük kapılar vardı
Şehirler gördüm; sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak
Çarşılarında fazilet kiloyla satılır, namus metreyle alınırdı
Evlerinde yanyana yaşardı insanlarla hayvanlar
Sabahları yalan girerdi pencerelerinden ışık yerine
Akşamlar pis bir koku gibi gelir, geceler bir hışım gibi çökerdi o şehirlerin üstüne
Her evde bir çoçuk ağlardı ve her gün bir çoçuk ölürdü sıtmadan.
Gündüzleri erkekler kahvelerinde domino oynar, kadınlar bakraçla su taşırdı
Gece olunca yataklar utanırdı yataklığından, duvarların yüzü kızarırdı
Eller ve ayaklar bütün gece kirli bulaşıklar gibi yıkanmayı beklerdi
Şehirler gördüm ben..
Sefaletin utanç olmadığı şehirler gördüm
Bencilliklerin birer apartman gibi yükseldiği ve şereflerin çamurlara düştüğü şehirler gördüm
yaptığını anlamıyordu
Balolarda, şölenlerde kötü bir oyundu yaşamak
Kadınlar elmaslarıyla ölçüyorlardı güzelliklerini
Erkekler banka cüzdanlarıyla değerliydiler
Ne şehirler gördüm ben..
Tiyatrolarında, sinemalarinda aldanışlarımız, utançlarımız oynanırdı
Meyhanelerinde kirli ve renkli sulardı içilen.
Mayileşmiş bir köhne zamandı
Çeşitli tuzaklarla doluydu her sokağı. Büyük arenalara benzeyen
sokaklarında kan ve zulüm kokardı.
Bir semtinde parfüm kokularıydı havaya karışan.
Bir semti amonyak kokardı.
Ve nice insanlar gördüm ben Mihriban.
Alışkın elleri kötülük etmeden duramazdı.
Yalan söylemeden edemezdi dudakları. Gurur kötü dikilmiş bir elbiseydi üzerlerinde.
Boş kovalar gibi ses verirlerdi dokunulduğu zaman.
Nice insanlar gördüm ben Mihriban.
Bir yoksula en küçük bir iyiliği yapmaktan çekinen,
fakat bir gecenin cömert bir saatinde onbinleri,
yüzbinleri vahşi bir zevkle kaybeden insanlar gördüm.
Zenginlerine daha sömürülecek insanlar gerekti.
Ben yüzü jiletle kesilmiş kötü adamlar gördüm ve ben her sabah yüzünü traş
ettiği jilet kadar para etmeyen daha kötü adamlar gördüm Mihriban.
En adi kıskançlıklar gördüm, kavgalar, zulümler, işkenceler,
en ucuzundan kirli çamaşırlar, paçavralar, çamurlar, irinler, çirkefler gördüm.
Seni tanıyıncaya kadar dinlediğim çatlak sesli bir plaktı, berbat bir filmdi seyrettiğim.
Seni görünceye kadar kötülükten yana ne varsa tanıdım,çirkinlikten yana ne varsa gördüm.
Tut ki bir kum cölündeydim, kızgın bir güneşin altında susuzluktan çatladı dudaklarım.
Şimdi senin dupduru kaynağına eğilip su içerken varlığının paha biçilmez
değerini daha iyi anlıyorum.
Yokluğunu bu kadar derinden tatmasaydım, varlığının eşsiz anlamına varamazdım.
Tut ki yıllarca süren bir geceydi senden öncesi.
Güneşsiz aysız, yıldızsız bir gökyüzüydü.
Kupkuru bir eski deniz kalıntısıydı. Çekilmiş bir nehir yatağıydı.
Senden önce bir gün seni bulmak ümidiydi beni yaşatan.
Tohumun yeşermek icin yağmuru, çiçeğin açmak için güneşi beklediği gibi bekledim seni.
Nasıl bir nehir denize kavuşmak için uzak mesafelerden çağlaya çağlaya gelirse;
işte ben de öyle geldim senin denizlerine.
Senden öncesi uzun, uğultulu bir arayıştı, kudurmuş bir çalkantıydı.
Yokluğun öyle bir uçurumdu ki; yeryüzündeki bütün uçurumları uç uca
eklesek, yokluğunun yanında bir nokta gibi kalırdı.
Bütün girdaplar bir araya gelse; varlığının derinliğine yaklaşamaz şimdi.
Senden önceki yıllardan sana kendimi getiriyorum.
Yokluğunu tatmış, her yerde seni bir rüzgarcasına aramış ve vahşi,
büyük bir nehircesine sana koşmuş bir ben var şimdi karşında.
Arındım bütün kötülüklerden sana geldim.
Seni yarınlara götüreceğim, gel; yaşanmamış zamanlara,
Erişilmemiş hazlara götüreceğim seni.
İnan ki ne senden öncesi vardı, ne de benden öncesi.


Misafir 1 Temmuz 2006 04:13

Aşkta Yarın Yoktur Sevgili..

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...
Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili.


DefectEd 1 Temmuz 2006 04:26

DOST DEDİĞİN

Dost dediğin radikal olmalı;

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeli...

Sarılınacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı...

Dost dediğin fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli,

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...


Mystic@L 1 Temmuz 2006 04:38

Özgür İle Telli Turna

Güzel bir bahar sabahı, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya, ötmeye başladığında. Yemyeşil ağaçlar, rengarenk çiçekler kırlara yeni bir hayat sunarmış, güller, sümbüller, süsenler, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler kokularını etrafa saçmak için adeta biribirileriyle yarışırlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahı Özgür’ü getirip pınarın başına bırakıp gitmişler. Özgür epeydir insanlardan ve akranlarından uzak, yalnız başına düşünmeyi, hayal kurmayı seven bir çocuk olup çıkmış. Anası ile babası her gün onu sırayla getirip yelpınarın başına bırakır işlerine giderlermiş.

İçin için büyüyen bir özlemle suyun sesini, rüzgarn sesini, kuş seslerini dinlermiş Özgür. Bulutlara bakıp şekiller çıkarırmış, çiçekler koklarmış, hanidir gökyüzüne bakıp kuş olup uçmak ve hayalde olsa başka bir dünya içinde kendini bulmak istermiş…

Özgür birgün pınar başında oynarken ağaçların arkasından bir ses duymuş. Sanki bir tavşan kaçmış. Sanki bir dal kırılmış. Sanki bir kuş havalanmış. Bir hışırtı duymuş ve merak edip gözünü oraya dikmiş “Bu sesi ne çıkardı?” diye ama bir şey görememiş.

Ertesi gün Özgür’ü getirip pınarın başına yine bırakıp gitmişler. Özgür pınarın başında hayallere daldığı sırada ağaçların ve çalılıkların arkasında yine bir ses duymuş, bir gürültüyle beraber bir ses ve ardından çocuk sesini andırır bir çığlık kopmuş. Korkmuş Özgür…

Sık ağaçların ön tarafında öbek öbek çalılar ve bitkiler varmış. O çalıların gerisinde de kocaman bir ormanı andırır ağaçlık. Heyecanlanmış Özgür ve yine merak etmiş, acaba “Bu ses nerden geldi ve ne çıkardı?” diye.

Ağaçlık ve çalılara doğru uzun süre bakmış ama bir şey görememiş. Biraz korkmuş. Çünkü bahar ve yaz ayları, ayı, yabani domuz, kurt , tilki, sansar gibi daha bir sürü yabani hayvan barınırmış köyün etrafındaki vadilerde. Fırsat bulduklarında gece vakti zaman zaman köyün taa içlerine doğru indikleri de olurmuş.

Ağaçların arasında garip garip sesler çıkmaya devam etmiş. Özgür düşünmüş sonra yavaşça diz ve ellerinin üzerinde emekleyerek ağaçlığın olduğu yere gelip bakmışki, ne görsün leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak, duru güzel gözlü bir kuş. Başının arka tarafında geriye doğru sarkan zülfü ile tepesi, kanatlarının ucu, boynunun bir bölümü kara renkte ve kanatlarında göz alıcı, mâvi, kırmızı, yeşil tüyleri olan kanatları pırıl pırıl hayatında ilk defa gördüğü güzel bir kuş. Zavallı kuş yaralı olarak tilkinin saldırısından kendini korumaya çalışarak kanatlarını çırpar dururmuş ama uçamazmış. Bir kanadı kırık ve yerde sürüklermiş, yaralı olduğunu ve aksadığını farketmiş Özgür.

Tilkiye karşı bir ölüm kalım savaşı veren güzel kuş, son gücüyle direnip, karşı koyarmış gagasıyla. O an yüreği titremiş Özgür’ün, ayağa kalkamadığına hayıflanmış, ayağa kalkıp kuşa yardım edemediğine. Ama ne pahasına olursa olsun onun kurtulması gerektiğini düşünmüş, avazı çıktığı kadar bağırarak, yerden aldığı taşı var gücüyle fırlatıvermiş tilkiye doğru. Taşın çıkardığı gürültüyle beraber neye uğradığını şaşıran tilki kurtuluşu kaçmada bulmuş. Kuş da aksayarak çalılıkların arkasına girip gözden yitivermiş.

Özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş. Yüreği çarpmış heyecandan..Sonra yavaş yavaş doğrulup ordan gelecek bir sese kulak kabartmış ama ses çıkmamış. Saatlerce gözünü oradan ayırmadan bakmış. “Ahh! Keşke yürüyebilseydi” diye iç geçirmiş Özgür, “gidip çalılıkların arasına bakıp yardım edebilseydim.” demiş kendi kendine…

Bacakları tutmazmış Özgür’ün, henüz 8 yaşlarında iken tırmandığı kavak ağacında kırılan dalla birlikte taşların üstüne düşmüş ve işte o günden sonra yürüyememiş Özgür. Ailesinin doktora götürecek parası olmadığı için köyde eski usüllerle kırılan belini sıkı sıkıya sarıp sarmalamışlar ve bir süre sonra açtıklarında belini Özgür'ün felç olduğu anlaşılmış ama iş işten geçmiş, nereye götürmüşlerse, bir çare bulamamışlar. Özgür, biraz cehaletin, biraz da yoksullığun kurbanı olmuş anlayacağınız. O günden sonra yürüyememiş, okula bile anne ve babasının sırtında gidip gelmiş.

Özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş ve yüreği çarparak beklemeye koyulmuş… Sonra bir ses duyunca yavaş yavaş doğrulmuş. Ne görse beğenirsiniz, inci boynunu uzatmış güzel mi güzel bir kuş. İlk kez görmüşmüş böyle güzel bir kuşu. Kuş oldukça ürkek ve şaşkın bir şekilde bakıp, incecik uzun bacaklarının üzerinde titreyerek, gözlerini Özgür’e dikip karşısında kıpırdamadan durmuş…

O anda göz göze gelmişler. Özgür’ün hayran hayran bakışı ve sıcacık gülümseyişi, bu güzel kuşu büyülemiş sanki. Kuş gözlerini iri iri açmış Özgür’e bakmış. Bakışları tatlı ama o kadar da hüzünlüymüş. Özgür pek duygulanmış. Şimdi tek korkusu o olağanüstü güzel kuşu ürkütmekmiş. Kıpırdamaktan bile çekinmiş. Sonra cesaretini toplayıp usulca elini uzatmış, utana utana okşamaya yeltenmiş. O an sanki düş görmüşmüş Özgür. Büyülenmiş adeta, bir süre bu büyünün etkisinden kurtaramamış kendisini.

Sonra kuş aksaya aksaya sık ağaçlara doğru tekrar ilerlemiş. Kaçacak diye düşünmüş Özgür. “Gitme güzel kuş, korkma sana bir şey yapmam, gel arkadaş olalım. Bak yürüyemiyorum, üstelik arkadaşımda yok. Öyle yalnızım ki”, diye seslenmiş ardından…
Güzel kuş olduğu yerde durmuş, Özgür’ü anlıyormuş gibi dinlemiş sanki. Sonra yavaş yavaş Özgür’e doğru yürümeye koyulmuş, Özgür’ün yanına gelip durmuş. Hiç de öyle korkar görünmezmiş. Bu defa Özgür şaşırmış. Kuş Özgür’e iyice yaklaşmış. Sonra durup gözlerini Özgür’e dikmiş…
Güzelim kuş bir ara kaçacak gibi olmuş, sonra birden başını yine Özgür’den yana çevirmiş, başını oynatarak boynunu uzatmış Özgür’e doğru. İyice yaklaşmış, Özgür’e doğru kararsız bir kaç adım atıp, tam yanıbaşında durmuş. Güzelim bakışlarıyla Özgür’ü süzmüş, “turnalar dostlarını bakışlarından tanırlarmış” derler...
“Güzel kuşum” demiş Özgür. “ Korkmuyorsun değil mi? Bırakıp gitmeyeceksin beni?” Sonra kuş, anlamış gibi uzun gagasını uzatmış. Özgür’ün saçlarını koklar gibi yapmış, gagasını yüzünde, saçlarında gezdirmiş… Özgür sevinçten havalara uçmuş…

Özgür, yavaşça elini o ipeksi kanatlarının üzerinde gezdirmiş. Kuş başını eğmiş. Başı Özgür’ün omuzuna değiyormuş neredeyse. Kuşun, kanayan yerini gömleğinden yırttığı bir parçayla sararak, babasının geleceği saati beklemeye koyulmuş Özgür.

Akşama doğru Özgür’ü almaya geldiğinde şaşkınlığını saklayamamış babası. Bu kuşun telli turna ve göçmen bir su kuşu olduğunu söylemiş … Sonra diğer hayvanlardan zarar görmemesi için sık ağaçlar arasında kuşa geçici bir yer yapmış babası. Oğlunun gözlerini parıldatan sevinç, son derce mutlu etmiş onu. Sonra, kuşu tutup içine koymuşlar… “Korkma güzel kuş yine geleceğim, seninle dost olacağız.” deyip evin yolunu tutmuşlar baba oğul.…
O gün sevinçten sabaha kadar gözünü uyku tutmamış Özgür’ün, aklı fikri turna daymış. Dört gözle sabahın olmasını bekleyip kuşu ile başbaşa olmayı tasarlamış. Beyni ile düşünmüş, beyni ile duymuş. “Şimdi o zavalı kuş acaba ne yapıyor? Kırık kanadı çok acı veriyormu mu? Beraber uçup konduğu sürüsü onu arıyor mu? Arkadaşları annesi babası onu aralarında görmeyince konuşup ağlıyorlar mı?” Diye turna kuşun tüm olumsuzluklarının acısını yüreğinde duymuş. Ne türlü yatsa rahat edememiş...

Özgür artık mutluymuş, bir de kırık kanadı sarılsa keyfine diyecek yokmuş. Her sabah olduğunda sabırsızlıkla kuşuna kavuşmasını beklermiş. Her akşam kafasında hep telli turnanın hayaliyle yatağa girip uyurmuş.
İlk günlerde telli turna’sı tedirginmiş, “Ah keşke kucağına aldığında rahat olsa, ürkmese, elini uzattığında korkmasa, öpebilse, okşayabilse, iyi arkadaş olsalar ve bütün gün beraber oynasalar, beraber konuşsalar’’, diye düşünürmüş Özgür…

Gün geçtikçe yavaş yavaş Telli turna’nın tedirğinliği, ürkekliği azalmış ve bir süre sonra tamamen alışmış Özgür’e, hiç ayrılmamış artık. Özgür yüreğini saran bu mutluluğun içine sığmadığını hissedermiş, yere göğe sığmazmış sevinci. Saz çalmaya başlamış Özgür, turnalar üzerine türküler öğrenip söylemiş, yüzü gülermiş sürekli. Bu duruma en çok da annesi, babası ile aşkadaşları sevinmişler.

Telli turna gece gündüz Özgür’le yatıp, Özgür’le kalkarmış artık. Ötüşü mutlu edermiş Özgürü, günün her saati, neşe saçarmış yaşamına. En yorgun olduğu sabahlar bile sevinçle uyanmış. “Ne güzel onunla uyanmak Allahım, ne hoş ona yakın olmak, onun güzelliğini doyasıya seyretmek her sabah” deyip sonsuz mutluluğunu dile getirirmiş.

Yaşamı inanılmaz sevmeye başlamış Özgür. artık o eski mutsuz, acı çeken Özgür değilmiş. O eski Özgür gitmiş, yerine mutlu, umut dolu, sevinç dolu bir Özgür gelmiş.

Baharın verimli ayları, yağmur yüklü bulutlar bir taraftan bir tarafa koşuşup durduğunda, bahar yelleri esmeye başlamış, ardında şimşekler ve yağmur yağmış, yağmurdan sonra pırıl pırıl güneş görünmüş gökyüzünde...
Özgür kırlara çıkmak istemiş telli turnasıyla…
Kırlarda çiçeklerin içine götürüp bırakıvermiş babası Özgür’ü telli turna’sıyla… Artık sıra telli turna’nın özgürçe uçmasına gelmiş, bırakıvermiş kırların orta yerine telli turnayı. Özgürce istediği kadar uçabilir, istediği yere gidebilirmiş. Fakat nedense uçmamış, sadece bir iki kez kanatlarını çırpmış durmuş. Özgür uzun bir sure telli turna’sının uçmasını beklemiş, arada bir kanatlarını açmış ama uçmamış. O an yüreği burkulmuş Özgür’ün, “yoksa oda mı kendisi gibi kötürüm olup yerde kalacak?” diye hayıflanmış. Sonra bir iki deneme daha yapmış ve havalanmış.
Ne var ki çok yükseklere çıkamamış, ne zaman havalansa, yükselmeden Özgür’ün yanına gelip konmuş. Kısa uçuşlu bu alışmalar bir kaç gün sürmüş. Sonra alışmış, uzaklara, gökyüzünün derinliklerine doğru uçmaya başlamış. O havadayken Özgür’ün içi içine sığmamış. Bazen sevinçle çoşmuş, bazen ağlamış sevinçten. Özgür, sevincini, büyüklerin anlıyamayacağı mutluluğunu yaşamış, telli turna’sının kırlarda uçup uçup geri gelmesiyle, dünyalar onun olmuş...
Leylekler, kazlar, sürü sürü göçmen kuşlar geçip giderlermiş üzerlerinden. Telli turna gökyüzüne bakıp bakıp durmuş… Her gün telli turna’sını kucağına alır okşar, sonra havalara fırlatırmış. Kuşu uçup gider ve havada döner döner döner, sonra tekrar döner gelirmiş…

Eve dönmeden önce kuşu gelmemişse iki parmağını dudaklarının arasına sokarak tiz bir ıslık öttürür, gökyüzünde kaybolan kuş, ok gibi o anda yükseklerde çıkar gelirmiş. Havalar güzel, kırlar rengarenk çiçekle doluymuş…

Derken aradan günler, haftalar, aylar geçip gitmiş, Özgür’ün mutluluğuna her geçen gün bir mutluluk eklenmiş, bir yıldır candan iki dost, candan iki arkadaş olmuş ikisi.… Özgür’ün telli turna’yla arkadaşlığı, dostluğu tüm çevre illere de yayılmış. Çevre illerden bile Özgür’ü ve telli turnayı görmeye gelenler olurmuş…

Turnaların her geçişinde telli turna sabırsızlaşırmış, kanatlarını çırparak havalanıp turna sürüsüne katılır, turnalarla yarışır gögün mavilikleri arasında yitip gidermiş, sonra yine alçalır gelip Özgür’ün kucağına inermiş.

Özgür’le telli turna’nın yanıbaşında mutlu, aydınlık baharlar, yazlar ve sonbaharlar geçip gitmiş. Derken bir gün telli turna aniden bastıran fırtınayla birlik, esen şiddetli rüzgarda, bir turna sürüsünün peşinde havalanıp kanatlarını çırparak gözden kayboluvermiş. Turna sürüsüne katılmış telli turna gökyüzünde bir nokta olup kayboluncaya kadar izlemiş Özgür.

Pınarın çağıltısı ve ağaçların dallarını inleten rüzgarın uğultusu altında bir başına kalmış Özgür, akşama kadar beklemiş, beklemiş ama telli turnası dönüp gelmemiş.
Sürekli parmaklarını ağzına sokup ıslık çalmış, çağırmış telli turna’sı dönüp gelmemiş. Bu uzun gecikme Özgür’ü kaygılandırmış. Dokunsalar ağlayacakmış. Telli Turna’sının dönüşünü sabırsızlıkla beklemeye koyulmuş yinede…

Dakika dakika tedirginleşmiş Özgür, iki büklüm olmuş, boynu bükülmüş “ ya başına bir iş gelmişse, ya dönüp gelmezse o zaman ne yaparım, nasıl yaşarım” diye ağlamış Özgür…

“Ağlama oğlum, fazla uzaklara gitmiş olamaz, göreceksin dönüp gelecek, fırtınada yönünü şaşırmış olabileceğini söylemiş ”babası…

Umutsuzca sevinmiş özgür, doğrulup gökyüzüne bakmış. Fakat tüm beklentileri boşa çıkmış. Akşam olmuş turna kuşu dönüp gelmemiş…
Özgür’ün yüreğine kocaman bir kor düşmüş, alev alev yanmış nazlı yüreği.
Babası oğlunun yanarcasına, kavrulurcasına üzülmesine dayanamaz dışarı çıkıp çıkıp gökyüzüne bakarmış. Turna kuşunu göremeyince yeniden yeniden buruk bir acıya gömülürmüş.

Ama bir sabah olmuş ki uyanamamıştır Özgür onun sesiyle, pencereye uzanıp puslu ve yaşlı gözlerle aramıştır. “Mutlaka çıkıp gelirdi nasılsa önemli değil” diye kendini teselli etmeye çalışırmış. Beklemeler devam etmiş pencere önünde, ama hava kararmış. Onu görmeden gelen geceler ne kadar acı, ne kadar da hüzünlüymüş meğer.

Gece uzun bir süre uyuyamamış Özgür, ertesi sabah yine hüzünle uyanmış, yoksa onu terk mi etmişti turna’sı? Hem de onca sevgisine rağmen.
Artık turna’sından ne bir haber almış, ne de bir başka iz, kalakalmıştır büyük sevgisi ve yüreğini tutuşturan özlemiyle bir cehennemin ortasında yapayalnız, o mutlu, umutlu günleri sona ermiş, onsuz hayat cehennemden faksız olmuş Özgür için…

Günler geçip gitmiş, turna’sı yokmuş artık, turna’sından umut kesilmiş. Ağlamak istermiş ağlayamazmış, dokunmak istermiş dokunamazmış. Tüm ateşini atıp içine, onca sevgiyi, özlemi hapsetmiş bedenine. Ama artık Onu delice sevmenin, özlemenin faydası yokmuş, ona delice yanmanın da.

Çünkü turnası artık uçup uzaklara gitmiş, kardeşlerinin yanındadır belki, belki başkalarıyla arkadaş olmuş artık o. Ve bir daha ne arayacaktır, ne de anacaktır… diye düşünüp dururmuş…

Derken yine günler, haftalar, aylar, geçip gitmiş, telli turna’sı gelmemiş. Her geçen gün büyük bir özlemle, tutkuyla beklemiş. Sürü sürü göçmen kuşlar gelip geçmiş gökyüzünde telli turna yokmuş. Bütün neşesi, sevinci, yaşama hevesi kaybolup gitmiş, artık hep susmuş, konuşmamış, günden güne suskunluğa bürünmüş Özgür.

Artık turnasından umudu iyice kesmiş Özgür ve yemeden içmeden de kesilivermiş, içini kemiren bir hasretle gökyüzüne bakıp durmuş gözyaşları içerisinde. Aradan haftalar, aylar geçmiş, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü avunmazmış. Özgür’ün yüreği bomboşmuş, acılar içinde kıvranırmış. hastalanıp yataklara düşmüş sonunda. Babası, annesi günlerce başını beklemişler. Neyi var neyi yok satıp doktor doktor gezdirmişler ama bir türlü iyileşmemiş Özgür. Günden güne durumu daha da ağırlaşmış. Sonunda alıp köye getirmişler Özgür’ü. Köyün bütün çocukları toplanıp teselli etmeye çalışmış, adaklar adayıp yatırlara, dua etmişler Özgür için ama değişen bir şey olmamış. Özgür iyileşmemiş bir türlü…

Özgür gün gün zayıflamış, yataklardan çıkmaz olmuş “Ne istiyorsun Özgür oğlum.” dermiş anası ‘’Kuşumu istiyorum anam ne zaman gelecek’’ diye sızlanırmış ‘’gelecek kurban olduğum, gelecek’’ dermiş anası gözyaşları içerisinde.

‘’İçim yanıyor ana onu çok seviyorum, çok özledim.’’ Dermiş,her gün. Anası bir bardak soğuk su verirmiş ama ‘’bu benim yüreğimi ferahlatmıyor ana yüreğimin yangınını söndürmüyor ’’ dermiş.… ‘’Ana kuşum niye gelmiyor,’’ ‘’gelecek oğul bahara gelecek’’. ‘’Gelmiyor anam unuttu beni.’’ ‘’Gelecek oğlum…’’ ‘’Ya gelmezse ölürüm anam…’’ Anası yüzünü duvara çevirip “ağzından yel alsın bu nasıl söz oğul” dermiş… O günden sonra her gün Özgür’ü pınar başına götürmüşler, Özgür her gün büyük bir özlemle telli turna’sını beklemiş.

Ve günler geçip gitmiş öylece, bahar ayları yaklaşmış… Özgür konuşmamış artık, hep susmuş, her geçen gün biraz daha erimiş… Gözlerini gökyüzüne dikip susmuş. Susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. Ve bir daha da hiiiç konuşmamış…

Bir sabah erken köyün içini bir telaş kaplamış Özgür’ün öldüğü dalga dalga yayılmış her tarafa…Köyde büyük, küçük, kadın, erkek herkes pınar başına toplanıp ağlamış… Köylüler pınar başında mezarını kazıp Özgür’ü koymuşlar mezara... Anası, ah yavrum!.. Oğul balım, birtanem, cigerparem deyip ağlamış durmuş…

Her gün bir demet kır çiçeği toplayıp oğlunun mezarına gitmiş anası gözyaşları içerisinde. Hem yürürmüş hem de düşünürmüş. “İşte şu ağacın altında şöyle demişti.” Ve işte bu yolun başında dinlenmişlerdi…” “İşte orda şöyle demişti” “ana kuşum ne zaman gelecek”. “Burada turna türküsü söylemişti”. Dağ, bayır, pınar hepsi, hepsi yerinde dururmuş yalnızca Özgür yokmuş. Her gün Özgür’ün sevdiği bir demet kır çiçeğini toplayıp mezarının üstüne bırakıverirmiş.

Bir sabah yine mezara varmış ve bakmışki iki telli turna oğlunun mezarının üstüne konmuş acı acı ötmedeymiş. Biri yabancıymış ama öbürü oğlunun Telli turna’sının ta kendisiymiş. Gözlerine inanamamış, yoksa bu bir rüyamıydı. Sel olup akmış gözleri anasının, sonra telli turna’ya elini uzatıp onu tutmak, okşamak, öpmek ve oğlunun hasretini gidermek istemiş. Ama güzel telli turna el uzanır uzanmaz kanat çırparak havalanmış, uzak göklere gitmiş. Ana, onu uçsuz bucaksız gökte, bir nokta kalıncaya kadar gözleyip gözden yitirmiş…

Ve işte o gün bu gündür her mevsim yüzünü bahara döndüğünde iki telli turna gelip Özgür’ün mezarının başına konup acı acı öter ve sonra da uçup giderlermiş…



venüsün_kızı 1 Temmuz 2006 10:38

AFFET BABACIĞIM


Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi

babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.



Mystic@L 1 Temmuz 2006 21:35

Erkek dediğin böyle olur



Bi gün bi motor üzerinde iki sevgili gidiyomuş erkek motoru hızlı bir şekilde sürüyomuş kız:'motoru çok hızlı kullanıyosun biraz yavaşla lütfen korkuyorum! demiş. erkek: 'beni sevdiğini söyle.' demiş. kız : 'seni çok seviyorum.'diye haykırmış. erkek: 'başımdaki kaskı al ve kafana geçir.' demiş. kız bunu yapmış ve ilerdeki duvara çarpmışlar kız hayatta kalmış erkek ölmüş. gazetelerde büyük bir motor kazası adlı manşet haber yazıyomuş.içeriğinde ise: Motorun frenleri tutmuyomuş erkek bunu fark etmiş ama kıza söylememiş onun sevdiğini duyduktan sonra kız için kendi canını feda etmiş.


arwen 2 Temmuz 2006 18:20

Gidersem Eğer


umutsuz olmak yenilgiyi baştan kabul etmektir. tükenip bitmektir. ne olursa olsun, sakın yavrularım sakın ha hiçbir zaman yitirmeyin umudunuzu. hangi şartlarda olursanız olun, ne onurunuzdan, ne kişiliğinizden ne de namusunuzdan ödün vermeyin kimseye. unutmayın ki hepimiz bir gün mutlaka öleceğiz. ama geride bıraktıklarımızla yaşamamıza devam edeceğiz aslında. geride bıraktıklarımız, çocuklarımız olacak, dostlarımız, ailemiz milletimiz olacak. onların başı dik anlı ak yollarına devam etmesi gidenlerin bıraktığı izlere, bağlıdır. giden ler bazen hüzün bırakır ardında, yokuş bırakır sakın yapmayın bunu. insan hüznünüde, yokuşunuda kendi aşmalıki geriden gelen daha fazla yol alsın.. bırakacağınız izler, kesinlikle, çamurlu, çakıllı, karanlık olmasın emi.

ey çocuk!
büyürsün birgün, görürsün ve anlasrın ki ogün; insanlar ne kadar acımasız… ve sana acımasız olan hayattır diye inandırmaya çalışacaklar. sırtını sıvazlayıp yanındayım diyecekler. ancak gerçekten ihtiyaç duyduğunda kim var yanında doğru gözle bak ve gör emi? sen gülerken yanındakilerde güler, ama ağlarken yalnız ağlarsın. onun için öyle bir ağaca yaslan ki asla yıkılmasın. öyle bir dost edin ki! seni asla bırakmasın…baharı senle yaşarken, kara kıştada yanında olsun. tabiki kolay olmayacak gerçek dostlarını bulman. bulana kadar öyle darbeler yiyiceksin, öyle çelişkiler yaşayacak ve öylesine arkadan hançerleneceksin ki tam yalpalamaya başladığında işte o arkandakilerdir gerçek dostların. seni en zor şartta terketmeyen, omuzunu sırtına destek etmiş ve seninle ağlayanlardır. sanmaki tanıdığın onlarca insan bunlar. sakın hayale kapılma yavrum. gerçek bir sınav verdinse eğer hayata dair yani çıkar savaşı varsa işin içinde.yanında kalanlar bir elin parmaklarının yarısıdır ancak. ve !
sakın bu duruma üzülme emi. yanında kalanlarla yoluna devam ettiğinde bilki hayat daha bir dürüsttür daha bir güzelledir. daha bir mertleşecektir her şey o zaman. ve sen daha yürekli olacaksın.
hayatınız boyunca kuvvetinizi ve beyninizi en yüksek fiyatı verene satın, fakat hiçbir zaman kalbinize ve ruhunuza fiyat etiketi koymayın. ve eğer haklı olduğunuza inanıyorsanız dimdik dikilip savaşmasını bilin. zorbalar görünüşte galiptir. kitapların mucizesini öğrenin. okulda hata yapmanız, hile yapmaktan daha onurludur. kendi fikirlerinize inanmayı bilin. tüm insanları dinleyin, fakat tüm söylenenleri gerçeğin eleğinden geçirin ve sadece iyi olanları alın. gözyaşlarında hiçbir utanç yoktur. üzüldüğünüzde ağlamak istiyorsanız ağlayın, hüzünlüyken gülümsemeyi de bilin….
hayatın basamaklarını tırmanıyorsunuz şimdi. ve daha çok yolunuz var. her basamakta karşılaşacağınız acı veya tatlı olaylar size kim olduğunuzu bir kez daha hatırlatacak, birkez daha kuvvetlendirecek, birkez daha yaralayacak. bu tırmanışta öyle çok şey öğrenceksiniz ki. daha yolun yarısındayım ama bakın benim öğrendiklerime, belki yıllar sonra anlayacaksınız beni ama yine de dinleyin derim.
''yaşamın örümcek ağını ören insanın kendisi değildir.
o, bu ağda sadece bir teldir ve bu ağa yaptığı katkıyı
aslında kendi yaşamına yapmaktadır
öğrendim ki…
hayatında nelere sahip olduğun değil kiminle olduğun önemli.
öğrendim ki... insanların başına ne geldiği değil o durumda ne yaptıkları önemli.
öğrendim ki... kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlar.
öğrendim ki... düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
kaldırmak için elini uzatır.
öğrendim ki... iki insan ayni şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.
öğrendim ki... anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır. hayatin ne kadar zor olduğunu düşünürseniz, hayat bir o kadar imkansızlaşır.
…………………………………
kim olduğumu merak ediyor musun?
hiç merak etme. ben, çevrendeki her erkek ve kadından biri yani maske takan bir insan değilim. ve ne çekiyorsam maske takmadığım için içim ve dışım ne ise o olduğum için çekiyorum. yine de ne gelirse gelsin başıma, ne söylenirse söylensin hakkımda, dürüst olduktan sonra korkmuyorum, hiç bir şeyden, korkmamda….
bu meslekte 11 yılı bitiriyorum. bu yıllar içerisinde yüzlerce gence, müfredatça ve kendimce eğitim ve öğretim verdim. yüzlerce, genç yüzlerce yüz tanıdım. bu benim için önemli olan 11 sayısında allah öyle bir olay verdiki başıma. bu kötü olayda en güzeli ve en doğruyu gör dedi belkide. …
bildiklerinin ve duyduklarının çoğu yanlışmış anla, gör ve idrak et dedi. …
benim için çok önemli ve kabus gibi olan bu olayda bana yada pek çok öğretmeninize öylesine güzel şeyler öğrettiniz ki. …
demekki öğretmen öğretmezmiş herşeyi. görebilene öğrenci, daha anlamlısını öğretirmiş. kendi adıma bunları bana yaşattığınız için sağolun gençler. bu onur ve namus savaşında benden daha yürekli ve güçlü olduğuz için. bu gücünüzü banada yansıttığınız için teşekkürler. tarihini attığım bu günü ve sizi yemin ederim ömürümün sonuna kadar unutmayacağım. mertliğin asaletini, yüreğin gücünü, birlikteliğin anlamını, insanlığın hala var olduğunu ve bunu o küçük yaşlarınızdaki kocaman yüreklerinizde gösterdiğiniz için binlerce teşşekkür….
bu onur ve namus savaşının sonucu ne olursa olsun, şunu bilin ki benim size öğrettiğim bilgisayar dersinden daha çok şeyi hemde fazlasıyla öğretip gururlandırdınız beni….bu da yeter be…insan haklı da olsa bazen yenilgiyle çıkar girdiği savaşlardan…ama önemli olan aldığı dersler ve edindiği tecrübelerdir bence …

meğer küçük gördüğümüz yürekleriniz ne kadarda kocamanmış. ne kadarda dürstmüş. bugün okulda bayıldığıma, yada güçsüz kaldığıma aldırmayın emi! belki bu bendeki yılların yorgunluğu….bu yorgunluğumda bana verdiğiniz güce ve yaşattığınız gurura bir bedel biçemem ki ödeyeyim size…içinizdeki o dört kızıma ne yapmalıyım ki ödeyebileyim kırık kanadımı sardıkları anın bedelini. yada nefret saçıyor sandığım gözlerinde meğer ne kadar büyük bir yürek ve onur saklı olan enisime, bir aydır gülmeyin unuttuğum ama yaptığı taklitlerle bana gülmeyi hatırlatan gökhanıma, en önemlisi el ele yürek yüreğe vermiş adını sayamadığım ama bana yaşama sevincini aşılayan sizlere ne yapmalıyımda ödemeliyim bu bana yüklediğiniz yüce insanlığın yükünün bedelini…ne olur hep böyle mert ve dürst kalın. hep olduğunuz gibi kalın.

eğer olurya ben gidersem bu ellerden, kendime yenik düşersem, daha doğrusu bu düzene yenik düşersem ne olur yitirmeyin bu insanlığınızı. birgün biryerlerde buluşuruz mutlaka. öylesine yürekten sarılalım ki ozaman haksızlıklara inat bilelim ki insanın dini, siyasi, veya felsefe görüşü ne olursa olsun insan insan oldukça kendinden ödün vermeden yaşıyordur o zaman…olur ya güçsüz kalırsam, olurya siyaset namusumun önüne geçerde gidersem buralardan, kendi yavrularım melis ve arda gibi hep yüreğimin bir köşesinde olacağınızı unutmayın emi.ve uzun yıllar geçitiğinde aradan çocuklarınıza anlatacağınız güzel ve onurlu bir dönem geçirmenin onurunu ve gururunu yaşayın alabildiğine… anlatın kendinizi… hayat ne getirsede karşınıza.

belki nereye sürüleceğimi bende bilemeyeceğim. karla kaplı bir yürekle hüzne doğru yol alıp sararıp solacağım. ama ardımda sizi bırakıp gitmek varya o yüzden korkmuyorum belkide. aklımda sizler oldukça hiç acımayacak bir yanım. yada acıyan yanlarımı daha kolay saracağım o zaman. gitmek zor olacak belki bu durumda. ama inanın yoldaş olacak sizin varlığınız bana.

size şunları tüm açık yürekliliğimle ve dürstlükle söylüyorum ki. her ders karşınıza çıkan bu öğretmeniniz, gerçekten kolay gelmedi bu günlere. gururla söylüyorum ki bende bir köylü çocuğuyum. 7 kardeşim var ama tek meslek sahibi olan benim. az mücadelesini vermedim bunun. yokluk, acı ihanet nedir yaşayarak geldim.

sırf okuyabilmek için zengin insanların evine temizliğe gittim. ama onların tuvaletlerini temizlerken hep yemin ettim. bende birgün güzel bir hayata sahip olacağım ne olursa olsun okuyup bir meslek edineceğim diye. aç kaldığım günlerin, yırtık ayakkabıyla 3 yıl en az 3 kilometre yürüdüğümün, hele birgün çok acıkıp kantinden bir simit çaldığımın verdiği acıyı ve utancı anlatamam size. ama şunu bilin ki hiç bir zaman ne namusumdan ne de onurumdan ödün vermeden geldim bugünlere. insan istesin yeterki ulaşamayacağı hiç bir şey yoktur. ve şunu bilinki bugün edindiğim, hiç bir şeyi bana kimse vermedi… hep kendi mücadelemle elde ettim. öylesine yaman acı ve darbelerden sonra bu gün mutlu bir yuvam, evim, arabam, yazlığım ve istediğim herşeye sahipsem inanın ki kendi gayretim ve gücümdür bunlara sebep.

gidersem;

sürgün olurum hüznün gölgelerine
puslanır düşlerim.
gedersem;
yaşanmamışlıklar kalır elimde,
geri dönmelerime kiiitlenirim.
gedersem;
güneş çeker elini gündüzlerimden,
boynu bükülür, yarım kalır gülümsemelerim.
akşam olmuşum, yapraklarım dökülüyor, usul usul
adım sonbahar…..

özdemir asaf’ın dediği gibi;

geçse de umudun baharı yazı, gözlerde kalıyor yaşanmış izi
kimseler kınamaz burada bizi, ne varsa hesabı öder gideriz.

neler gördük neler bu güne kadar, daha gidilecek yerlerimiz var
bizi burularda unutamazlar, kalacak bir türkü söyler gideriz.
09.12.2003, merzifon


Mystic@L 2 Temmuz 2006 21:21

Acele Karar Vermeyin

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."


venüsün_kızı 2 Temmuz 2006 21:46

AŞKIN HİKAYESİ
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"




arwen 2 Temmuz 2006 22:12

Gitme Ki, Üşümesin Baharlarım

Gitme, koca şehirde yapayalnızlık kalmak istemiyorum. Gidersen, sensizliğin içinde hangi duvar avutabilir beni ?..Bırakma beni karanlıklara...Alışkın değilim sabahları sensiz uyanmaya....Gitme umudum...Uçurumlardan esen rüzgarlarda tek başıma bırakma beni.....Acıya kanattığım umutlarımı toprakta ezip gitme...Düş yorgunu gecelerde her sokakta seni aramak acıtır yüreğimi.Her köşede sensizliğe ağıtlar yakmak sonum olur ömrümün. Dur gitme...İçimdeki çocuğun ağlayacak hali kalmadı...Gidersen, uykulara dalıp unutacağım mı sanıyorsun o gözlerini ?...Sorarım sana ; kolay mı tahta beşiklerde hasretini uyutmak ?....

Yıllarca cebimde biriktirdiğim gözyaşlarımı sende kurutmuşken gitme...Simsiyah bulutlar çöreklenmesin üzerime. Baharın koynunda uyanırken gözlerimi karanlıklara kapatmayayım...Gitme ince sızım...Uzak dağlarına yüreğimi sürüp sana koşmak isterdim ama sırtım kanlı ve yüreğim yaralı...Buğulu camlarda bıraktığım düş mavisi umutlarımı yetim bırakma...Sürgün misali yalnızlığında soğuk prangaları sırdaş bilmek istemiyorum...Yitik bir yüreğin baharlarında açmış dikenleri serme ellerime..Batarsa kanar, kanarsa yaşayamaz yüreğim....Gitme ..Ardından bakakalmasın gözlerim tozlu yollara...İsyanlara bürünmesin gülen yüzüm....Ne olur gitme alınyazım.

Acılarımı tütünle sarıp bir sigara dumanında çekerken içime, gitme..Dayanamaz bu can gidişine...Rıhtımlara her gece gözyaşımı boşalttırma beni...Ezik yüreğimi karların üzerine serme...Sana koşan ayaklarımda hüznün kirli denizlerine sokma beni...Mavilerin arasında kaybolur giderim....Umutlarımı alıp gitme gül yüreklim...

Hangi denize sığdırabilirim ki sensizliğin acılarını...Hangi ilaç dindirir sensizliğin sancılarını...Bu dert içimde kabuk bağlar..Solmak istemiyorum kırık aynaların suretinde...Hazanlar girer gelinciklerin gülümsediği bahçelere...Göğümden tüm göçmen kuşlar kanatlanır ucsuz bucaksız diyarlara...Dur gitme....Yalınayak sahillerde gezinmeyeyim....Ellerim dikenlerde avunmasın...Gidişinle yüreğimi yaralarda bırakma ne olur...

Şiirlerim kederimle, yüreğim gidişinle ağlamasın...Gülen gözlerime hicranlar inmesin...Bereketin ıslattığı toprağıma siyah bulutlar çöreklenmesin...Uçurumlar büyümesin duvarlarda...Pencerelerde kalmasın ıslak gözlerim....Yorgun düşmesin ayaklarım...Gitme iki gözüm...Bırakma beni tek başıma firkatinde...Düş fakiri olarak gezinmek istemiyorum şehrin ölüm kokan sessizliğinde...Ne olur gitme sevdiğim.

Uyandırma beni ayrılıklarınla..Gitme diyen dudaklarım senden sonra kanamasın....Üşümesin senin sevginle gülümseyen gönül bahçem....Acılarımı unutmuşken sancının kavrulduğu ateşlerde ısıtma beni...Benek benek açan çiçeklerim mevsimsiz solmasın...Saçlarına düşen yıldızlar göğsüme ayrılığının hançerini sokmasın..Gitme canımdaki son can...

Senin gözlerinden, senin yüreğinden başka bir sığınağım yok sevdiğim..
Gitme ne olur...Yetim kalmasın yüreğim....
02.02.2006


Misafir 2 Temmuz 2006 22:34

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ


Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.


Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...



Mystic@L 2 Temmuz 2006 22:55

http://www.siirkolik.com/images/siir.gif Acı
Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...


Misafir 3 Temmuz 2006 00:31

YASA BÜRÜNDÜ GECELER
http://img86.imageshack.us/img86/8403/animation235pq.gif


Yasa büründü tüm geceler. Gök kubbe, yıldızlı ihtişamıyla çöktü aşkımın üstüne,

aşkın içinde biçare ruhum enkazında kaldı. Senin varlığınla kurduğum ne kadar toz pembe hayal varsa, üzerine siyah boya kutusu ters gelmişçesine siyaha boyandı. Bir an kaçmayı denedim buralardan, sensizlik alıştığım bir durumdu, sensizliğimde hayalin bir avuntu. Şimdi annesinin en sevdiği vazoyu kırmış bir çocuk gibi suçlu hissediyorum kendimi; seni sevdiğimi söylemekte keş kelerim olmasaydı derken kendi kendime, içim buruluyor. Düşünmeden yapamıyorum Yakamozlu gecelerde bir başka hayal ederdim seni, yakamozlu geceler bile şaşkın halime, hayallerim siyahı kadife gibi emdi, korkularım aydınlığa kavuştu, bu gece yarısı sabah olmak bilmez. Olsa ne değişir ki sevgili, sensiz olan her sabah sensizliğin üstüne doğan her güneş, ay benim için.

Başlamadan son bulacak sanırım bu aşk hikayesi... Tamamlanamamış bir beste, yarım kalmış bir şiir gibi olmasından iyidir sevgili, Savaşmadan yenilgiyi kabul etmeyen biriydim halbuki, maneviyatın maddiyata yenilmesine izin vermezdim ben, bana ne oldu böyle bilemiyorum. Bu belirsizlik her geçen gün, yüreğimde daha da şiddetlenen fırtınanın benden bir şeyleri koparıp götürmesine sebep oluyor. Senden, varlığından, gerçekliğinden ve beni hayata bağlayıp, hayallerde seni yaşamamı sağlayan bakışlarından birazcık cesaret alsam belirsizliğe sebep olan bulutları, karanlık dünyanın üstüne güneş gibi doğan o gülüşünle dağıtsan, canımı bile ortaya koyarak savaşacağım ama yoksun işte ve yaşananlardan bihabersin. Şu an yorgun bedeninle masum bir çocuk gibi, uykudasındır, rüya görüyorsun belki de, merak ediyorum sevgili, sende rüyalarında yer veriyor musun naçiz siluetime, sende sevmelerinin en yücesini, yaşıyor musun!
Ben seni olduğun gibi seviyorum, Kalbimi, yüreğimin sınırlarına sığmayıp beni biçare eden aşkımı, sana hasret sevgimi verebilirim şu an ki sefaletimle...
Yoruldum, biliyor musun? Zemheri ayazında kalmışçasına üşüyorum sensizliğimde... bir tarafımda fırtınalar koparıyor isimsiz korkularım ve sen hiç birini bilmiyorsun. Dayanması en güç acı bu; evladını yitirmiş bir anne gibi feryat edesim geliyor içimden, acısını yüreğine gömen bir anne gibi sessizce ağlıyorum, damla damla sen düşüyorsun gözlerimden, incinirsin diye korkuyorum.

Meydan okurum tek başıma,
Kuşatılsa, aşkımı barındıran yüreğim,
Kafa tutarım tüm dünyaya,
Ölüm gelse keskin kılıcıyla üzerime,
Güler geçerim, sen yanımda oldukça,

Kalemimden kan damlıyor sanki sensizliğimde seni ölümsüzleştirdiğim şiirlerdeki kelimeler ok olup yüreğime saplanıyor yokluğunda ve ben seni öylesine çok özledim ki, ne zaman özlemimi yazmaya kalksam kelimeler kifayetsizleşiyor. Tıpkı sensiz hayatın kifayetsizleştiği gibi.

Hayallere bakarsan sevgili; zaman vuslata beş varı gösteriyor, gerçeklere bakarsan vuslatımız imkânsızlaşıp, aşkım efsaneleşiyor ve şu an ben sensizliğimde; hayalinle, yalnızlığımla, aşkımla gece yarılarının zifiriliğini yaşıyorum. Bir hücrede mahkum nasıl hasretse güneşe, bende gerçekliğine öyle hasretim sevgili. Ne olur gittiğin o uzun yollardan geri dön ve seni göreyim gün yüzüyle, daha fazla sensizliğe dayanamayacak bu yürek...

Dayanamıyorum, yüreğime gömmek istemiyorum seni,. Sessiz feryatlarımı duy gece yarısı, ikimizde uyanığız bak, rüzgar kokunu getiriyor bana, çığlıklarımı da sana getirsin ve yağmur yağsın yarın sevgili, belki o yağmurla bana gelirsin


Mystic@L 3 Temmuz 2006 00:34

Ada Sahibi ya da Ada Olmak
Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve...

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?



Misafir 3 Temmuz 2006 11:54

Ayrilik,gurur ve ölüm....



Bu kadarmiydi diyor genç delikanli.....
bu kadarmiydi sevgin??????
genç kiz alayli bir tavirla......
ya ne sandin seni sevdigimimi???
delikanli yikilmisti telefon basinda....
birsey söyleyemedi,agliyordu sessizce.....
bir ara kiz delikanlinin agladigini duydu....
ne o yine konusmuyorsun,agliyorsun demek..
üzülme canim o da gecer.....
yoksa ben biraktim diye mi agliyorsun....
olsun senin biraktigini söyleriz.....
delikanli hiçkiriklar içinde çikan
boguk sesiyle.....
bardagi tasiran bu son söze dayanamadi....
anlamadinki sersem
sen veya bir baskasi ne farkeder....
ayriligimiza agliyorum.....
sana ve senin acinacak haline agliyorum...
delikanli oysa bunlari soylerkende
seviyordu.....
daha öncede sevmisti,sevecekti....
ama yapilacak birsey yoktu....
bu sözler karsisinda direnen gururu
vardi.....
bir tarafta gurur ,bir tarafta sevgi
ve sonunda sevgi agir basti....
telefonu kapatirken genç kiz....
soguk bir tavirla "elveda" dedi.....
delikanli ise gururunu ayaklar altina
alarak....
hickirik sesiyle "seni seviyorum" dedi.....


telefonu kapatirken genç kiz düsündü....
niye yapmisti,oysa oda seviyordu.....
ve sevdigini itiraf etmek için tekrar
aradi..............
ama geç kalmisti.....
telefon cevap vermeyince....
hemen delikanlinin evine kostu.....
kalabalikti evin önu ve....
ardindan aci bir siren sesiyle irkildi....
içeriden agzinin kenarinda kan bulunan.....
soguk bir ceset cikti....
genç kiz yikildi gözyaslarini tutamadi...
elveda demedim!!!!!!!!! uyan!!!!!!!!.........
dediysede uyanmadi delikanli......
bir ara elindeki.........
burusmus kagit parçasina ilisti gözü.....
bugulanmis gözlerini silerek okudu....
söyle diyordu delikanli........

"tüm sevenlere ve sevilenlere ibret...
olsun".......!!!!!!!!!!...!!!!!!!!!


ramsstein 3 Temmuz 2006 23:26

Evet biz cocuktuk



"Basardik" Aslinda imkansizi basardik biz.70li yillarda dogan cocukluk ve genclik yillarini bu yillarda yasayanlara diyorum.



Hijyenik olmayan pamuklu cocuk bezi ile tahta besik ile büyüdük. Cocuklar icin güvenli kapaklar,kilitler,elektrik prizleri yoktu ve bisiklete kasksiz binerdik.Gidecegimiz yere yanimizda bur koruyucu ile degil yanliz giderdik.



Hic bir risikoyu düsünmeden. Otomobil de cocuk koltugu olmadan ve kemer baglamadan tasirdi bizi. Erkek cocuklarin tornetleri vardi.Onlari bir otomobil edasi ile kullanir,bakar ve parkederlerdi.Sonra karsilarina gecip hayran hayran seyrederlerdi. Bütün imalati bize aitti.



Cesmeden su icerdik.. Pasta yerdik, ekmek yerdik, sekerli icecekler icerdik ve fazla kilolarimiz yoktu cunku sokakta oynardik. 3-4 arkadas ayni siseden icerdik ve hicbirimiz olmezdik. Oyuncak arabalari haftalarca ugrasip kendimiz yapardik sadece fren yapinca nasil iz kaldigini gorebilmek icin.



Problemlerimizi kendimiz cozmeyi ogrendik. Sabah evden cikip aksam sokak lambalari yanincaya kadar disarida kalabilirdi. Anamiz gece sokaktan bizi ceke ceke,bagira bagira alirdi Kimse bize ulasamazdi cep telefonlarimiz yoktu. Akillara zarar!!! Playstationlar, nintendolar, videolar, PC, 98 kanalli kablo yayini, internet, chat odalari yoktu. Arkadaslarimiz vardi sokaga cikar ve bulurduk onlari.



Oynadigimiz oyunlarda bazen canimiz yanardi, agactan duserdik,heryerimiz cizilirdi, cesitli kazalar ve yaralar olurdu. Ama asla haklilik haksizlik kavgasi olmazdi.Doktora giderdik kimse de sucluluk duymazdi.



Hatirlar misiniz kazalari? Dovusurduk, itisirdik mor lekeler olusurdu ama biz cabucak iyilesmesini ogrendik. Agac dallarindan celik comak oynardik birbirimizin gozunu oymazdik.Komsu bahcesindeki kiraz agacina dalardik. Bilirmisiniz "dalmayi"meyva bahcesine"dalmayi"dut agaclarinin tepesinde dolasmayi ve onu sallamayi ve örtünün üzerinden dut yemegi bilirmisiniz?



Önceden haber vermeden bisikletle veya yuruyerek bir arkadasimiza gidip zili calardik, iceriye girip saatlerce oynar konusurduk (Dusunebiliyormusunuz habersiz) Eger dogru zamanda gelmediysek iceri giremezdik. O zaman da hayal kirikligini ogrenirdik, herseyin istedigimiz gibi ve istedigimiz zamanda olamayacagini ogrenirdik.



Ogretmenlerin daha cok zamani vardi ve neseliydiler.Herkes koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayilmazdi. Kuafor de olunabilirdi.



Sans-talih-kader-kismet sattiniz mi sokaklarda..Bagira bagira..Sonra kutudaki gofretleri oturup bir kösede gizlice yedinizmi siz?



Yaptigimiz herseyin arkasinda dururduk ve tutarliydik. Okulla veya kanunla celiskide oldugumuzda ailemiz bizi dislar mi dusuncesi yoktu. Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardik.!!!.." Evet biz basardik ve cocuklugumuzu yasadik doya doya...Evet biz cocuktuk.









CAN DÜNDAR


arwen 3 Temmuz 2006 23:31

Gökyüzüne Akan Nehir


Hiç bir nehri gökyüzüne akıtmaya çalıştınızmı biz denedik ,hiç en güzel aşk zor olandır dedinizmi biz zor aşk yaşadık ama sanırım şunu bilmiyorduk bizim sevdamız herşeyden önce gökyüzüne nehri akıtamıyacalk kadar imkansızdı ve şu anda biz...............
derler ya farklı insanlardık diye biz de onlardandık görüşlerimiz hayata bakışımız zevklerimiz herşey farklıydı o bir psikopattı ama tatlı bir psikopat doktordu bende bir öğretmen ilk tanışmamız sağlık karnesini masasına kızgınlıkla koymamla olmuştu sonra okuluma gelmeler oldu ikna çabaları vs ailem karşı çıktı onunla ilgili geçmişiyle ilgili çok şey duymuşlardı bende duymuştum olmıyacağını söylemiştim ama o dediki "izin ver "ırmağı gökyüzüne akıtayım ... gerisini bilmek istiyorsanız siz yapacağınız şeyi biliyorsunuz ... umarım gökyüzüne nehri akıtma çalışmazsınız çünkü bu imkansız!!!!


asla_asla_deme 4 Temmuz 2006 15:32

<>Hintli bir yasli usta, çiraginin sürekli herseyden sikayet etmesinden bikmistir. Birgün çiragini tuz almaya gönderir. Hayatindaki herseyden mutsuz olan çirak, döndügünde, yasli usta, ona bir avuç tuzu, bir bardak suya atip içmesini söyler.
Çirak, yasli adamin soyledigini yapar ama içer içmez agzindakileri tükürmeye baslar. Tadi nasil?" diye soran yasli adama öfkeyle "aci" diye cevap verir. Usta çiragini kolundan tutar ve disari götürür. Sessizce az ilerdeki gölün kiyisina giderler ve çiragina bu kez de bir avuç tuzu göle atip, gölden su içmesini söyler.
Söyleneni yapan çirak, agzinin kenarlarindan akan suyu koluyla silerken usta, ayni soruyu sorar: "Tadi nasil? " "Ferahlatici" diye cevap verir genç çirak. Tuzun tadini aldin mi?" diye sorar yasli adam, " hayir" diye cevaplar çiragi. Bunun uzerine yasli adam, suyun yanina diz çökmüs çiraginin yanina oturur ve söyle der: "Yasamdaki acilar tuz gibidir, ne azdir, ne de çok. Acinin miktari hep aynidir. Ancak bu acinin siddeti, neyin içine konulduguna baglidir. Acin oldugunda yapman gereken tek sey aci veren seyle ilgili hislerini genisletmektir. Onun icin sen de artik bardak olmayi birak, göl olmaya çalis ."
Bu güzel nasihattan tam bir ay sonra çirak ölür.
Meger göl kenarindaki fabrikanin zehirli atiklari göle boş a l maktadir. Bunun üzerine Hintli yasli usta söyle der: "Has*****rr..."



Mystic@L 4 Temmuz 2006 20:56

Güle Selam, Gülin'e Kelam

Semanın ufkunu saran karabulutlar dağılmış, baharın rikkatini yeryüzüne yayan ışıltısı sarmıştı. Güneşin enginliğini gözlerimize yapıştırarak, güllerin rengini ve kokusunu sinemizde yatıştırarak öteler ötesinin ufuk perdesi aralanmıştı. Güneşin sıcak yüzü tenleri yıkamaya başlamış, güllerin zarif yelleri açılmaya başlamıştı.
Akşamın mehtabında sahillerin sürükleyişi hicranımı taşlamıştı. Zihnimin ince bezini yırtarak, fikrimin kalın tezini kırarak... Güllerin kanlarını yüreğimde kaçışımla ısırıyordum, günlerin tanlarını sözlerimde bakışımla ısıtıyordum. Kendimi kaybettiğim, hicranla ezildiğim yaralı ruhum. Belli belirsiz sahillin dilinde yutularak yürüyorum, karanlığın gizlediği ufuklara doğru yalnızlığa kapanıyordum... Gökyüzünün süslü perdesi yıldızlar başımda taç. Bedenimi ürperten ılık İlk baharın esen uğultusu kafamın odasında dinmişti. Ruhumu saran, kafamın odasını soran sesin yankısı ise bende sinmişti. Bir yandan bakan güller, bin andan akan düşler.

Güllerin rengi, günlerin derdi: Birinde gözlere kan akar, diğerinde izlere yan bakar. Varlık istikametinin var oluşu, karlık istirahatının yar oluşu yakalandığı an, ruhun sevincine şan takar: Gül ve günler... Güller izzet, günler ismet. Düşler ise; yüreklerin çizik izi, kafaların kırık dizi, günlerin yanık sisi.
Zihnimin günlüğü artan adımlarımla tutuşmaya başlamıştı. Fikrimin külüne, izanımın gülüne yazdığım yırtık sayfalar. Benliğimi soldurduğu, irademi doldurduğu ve yüreğimi yaslarla yoğurduğu denizin kucağında! hüzünlere gark olan gözlerime dalgalar çarpıyordu. Duygularıma vurulan balyozların hıçkırığıyla, düşüncelerime kurulan heyelanların kırıklığıyla yaslar ve yaşlar artıyordu. Aklım durmuş, ruhum donmuş, kalbim dalmış...
Düşler..! boş bir avuntu, loş bir anı esintisi olarak beyhude ömürun tozu olarak dağılıp gider. Düşler sonunda kalan ise yalnızca kafalara biriken hecelerin hamal yüküdür. Yükler idraklerin derinliğine sızarak; hayatın değişimini kavranmasını zayıflatıyor, sağlam kişilik edinmesini hayıflatıyor, toplumun zengin birikiminde kaliteli kimlik edindiremiyor. Atıl ve sıradan hayatla, bereketsiz ve verimsiz zamanla, esefsiz ve esersiz özürlülükle ömür geçiriliyor. Anlık anlar dönüyor, geleceğin bilinmez karanlığına üfleniyor. Ruhları ve kalpleri karartan vasıtasız ve gayesiz düşler. Bunun sonucunda yüzler kırışmış, dişler kırılmış, düşler hayatının çarkında sıkışmış olarak yaşamın soluğu söner.

Düşler... gerçekçilikle birleşirse, gayelerin adımı akıl nimeti ile şekillenirse; hayatın anlamı, varlığın sırrı boşluk yerine hoşluk meydana getirir. Mana yarışının dinamizmine koşarak insanlık özelliği yakalanır. Geleceğin aydınlığında akılcı adımlarla, akıcı yaklaşımlarla merdivenleri çıkarak ihsanların kapısı aralanır.

Güller; bize estetiğin ve güzelliğin resmini fısıldar, sevginin zarif tebessümünü yaslar. Kırmızılıklar gözlerin yaşlarını isletir, kırıklıklarla kan olarak yüzleri ıslatır. Güller sevdalara tılsımdır, yüreklerin yangınlarına biriken ayrılıkların yakarışıdır. Gayesiz düşlerden uzak, gayelerin derinliğine vakıf olarak, akıl izzetine akif kalarak güller varlığımda bana paye.

Düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemeyerek; gözlerimin boğulandığı, ruhumun boğulduğu, kalbimin kasıldığı, dimağıma kadar biriken selin yığılışıyla ve fıtratımın fırtınalı coşkusuyla İstanbul Boğazının enginliğine haykırıyorum:
Selam; yaşamın donanım işaretini sunan izler, varlığın gelişim iradesini açan güller. Adresi benliğimize ulaşan, zihinlerin duvarında buluşan, satırlara kazınan, hatıralara yazılan: Günler...

Akşamın soğuk deminde, sahillerin millerce uzunlukta ki dilinde ağır ağır süzülüyordum. Kulaklarımda dalgaların sahile vuran tokadı, üzerimde martıların acı çığlığı, önümde karanlığın alnı, özümde hecelerin yağmurları takip eder. Her yanım kuşatılmış, her anım başıma gömülmüş. Rüyaların bulanık tablosu şiirle tüten duygularımın sandığından çıkarılarak, fikrimde seyir. Seyir ki hüzün bakış. Yüreğime ok atışı gibi; bedenimi eğen, ruhumu ezen çatlamış tablo.
Zamanların akıntısında çağlarla sarılan, ruhların ufuk aşıntısında aralanan, anlık anların harabelerinden süzülen… Destansı sevdaların düşleri varılan, hicranlı ayrılıklarla yazılan; Üsküdar'ın dudağına yapışmış konağı, acı aşkların yanağı olan: Kız Kulesi karşımda durur. Tarihlerin kuyusunda çalkalanan sancıların yakıcı sırdaşı... Kim bilir hangi sevdanın ayrılıklarına tanık oldu, kim bilir hangi zahmetlerin kamcısı davasına vurdu. Nice hadiselerin tanığı, nice kasidelerin sanığı olarak yorgun duvarları fısıldar. Anıların mühründe öğütlenen, asırların dişinde öğütülen: Kız Kulesi

İstanbul'un kalın ense kökünde, başıma yığılan ağırlığın közünde yürüyorum; karanlığın gizlediği ufuklara doğru. Uzaklıklar gözlerime koz, yıkıntılar gönlüme toz, hüzün taşkınlıkları artan doz... Sanki yılların çilesi ıslatmıştı. Boynuma ateş dolanmıştı. Günler; gözlerimde okunan hicranla yıkanmış, güllerin kanlarıyla dokunan isyanıyla sararmış, düşlere sokulan ıssızlıkla sıvanmıştı.

Düşüncelerime yansıyan, güllere ayna. Şu satırların yazılmasına sebep kaynak. Düşlerimde bilenen, duygularımda şekillenen güllerin kanlarını yüreğime akıtan, yosunlu kuyuların acılığını yaşatan. Rüyalarımın penceresinden akan, kafa kağıdına yazdığım eserimden bakan. Şiirlerimin ilham yazısı seslenir, gül esintisini her andan nefesi kalbimin izinde savrulan, gün esaretinin her andan ruhumun gizinde kavrulan:

İlk baharla açan güllere selam. Esaretiyle yüreğimi sürgünlere atan Gülin'e kelam...
Kalıpta donan ruhum erimiş, satırda duran özlem kalbime inmişti. Güllerin aynasında ki kanlar dökülerek, kirpiklerimi ağrıtan anılar film şeridi gibi canlanmaya başlamıştı.
Gül kokulu, şen dokulu; kafamın odasını altüst eden, fikrimin adasını işgal eden...
Anlık tozların düşlerinde solukla yürüyen. Damarlarımın ininde uğultulu seslerle gezinen. İsmin canıma mimlenmiş, cismin kanıma damgalanmış. Benliğimi ansızın şişleyerek yürüyen sen...
Sen izanımın bünyesinde, zamanlarımın bütünlünde gölgesin. Gölgenle izin izimi bulan varlık. Zihnimi ve fikrimi kemirip duran darlık...
Sana sürgünüm: Sevdanın işaretinde atılan oklarla bilinmezin balçıklarına iten, karanlığın kubbesinde biten sürgün yüreğim
Selamların haykırışı sesini bulsun. Satırlarım senin gözünü öpsün. Kelamlarım; kırgınlığını dindirerek, kızgınlığını sindirerek tutsun...


arwen 4 Temmuz 2006 23:32

Gönül Ferman Dinlemez



Bak gözünü açıp kapamadan senin şu delikanlı yüreğinin kapısını bu sefer kim
çalıyor?
Ne kadar garip değil mi?
Su gönül kapısından kimler girip çıkıyor ama sen buna mani olamıyorsun çünkü
gönül bu ferman dinlemez...
Yalnız senin elinde olan hiçbir şey yok, senin gönlün, senin yüreğin ama sen
hiçbir şey yapamıyorsun!
Birden hayatına birisi giriyor, ona sadece arkadaş diye bakarken oda çalmış
kapını, açmak istemiyorsun, yeter artik diyorsun bu gönül bir darbe daha
kaldıramaz ama elinde değil sen kapını açmadan o senin kapını açmış karşında
sana gülümsüyor ve sen…. Sen hiçbir şey yapamıyorsun. Sende sevmeye
başlıyorsun…
Artik arkana değil önüne bakmaya karar veriyorsun, etrafındakilere ‘ de
aldırmada sevdiğinle öyle geçiyor zaman, birden bir sorun çıkıyor karşına
sevdiğin sandığın kişi sırtından vuruyor seni.
Hayata iyice küsüyorsun. Gönül kapını sadece kilitlemekle kalmıyor
tahtalarla çivileyerek kapını kapsama alanı dışında bırakıyorsun.
Birde bakmışsın sevdiğin sana geri dönüyor ve her şey eskisi gibi olmuş.
Zaman öyle çabuk geçmiş ki boy boy çocuklarla yaşlanmış gitmişsin…
Söyle bakalım simdi gönül ferman dinlemiş mi?


Misafir 5 Temmuz 2006 13:24

Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri, en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda "bacak" adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. "On beş yaşını beklemen gerekir" demiş büyükanneleri. "O zaman gidip görebilirsin..."
En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış.
O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: "Niçin geldiğini biliyorum deniz kızı" demiş. "İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?" "Bilmiyordum" demiş küçük denizkızı, "ama insan olabilmek için neyse öderim." "Sesini istiyorum" demiş cadı, "şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." "Çabuk" demiş küçük denizkızı. "Ben kararımı çoktan verdim zaten." Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş.


Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük deniz kızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük deniz kızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından.
O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden deniz kızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. "Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak." Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. "Biz havanın kızlarıyız" demişler. "Artık bizimle mutlu olursun." Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş


Misafir 5 Temmuz 2006 16:37

Bir Genç Kızın Hikayesi
Yeni ders yılı dönemi başlamış, genç kız okulun ilk günü heyecan içinde yola koyulmuştu. O’nun için okul, baskıcı ailenin özgürlüğünü kısıtlayamadığı, tüm sorunları unutturan bir kaçış yolu ve ayrı bir dünyaydı. Okul döneminde hafta sonu tatillerinin bile gelmesini istemezken, o koca sıkıcı yaz dönemine dayanmak ne kadar da zor gelmişti. En çok da en yakın arkadaşları Müjde ve Meltem’ i özlemişti. Önceki yıl ders seçimlerinin farklı olması nedeniyle Müjde ‘yle sınıfları ayrılmıştı. Yine de ders aralarında hemen birbirlerinin sınıflarına koşarlardı. Okul kapısına geldiğinde onlarca arkadaşı O‘nu kapıda bekliyordu. Hep sevilen ve aranan biriydi. Kapıda uzun uzun kucaklaştılar. Kalabalıkta tanımadığı bir erkek dikkatini çekti, Müjde hemen okula yeni gelen sınıf arkadaşıyla O’nu tanıştırdı. Çok hoş bir çocuktu. Birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. Kızın pek hissetmediği duygulardı bunlar. Etrafın alayıyla kendilerine geldiler. Erkekler ‘oğlum sen bu kıza heveslenme, o kimseye bakmaz! ‘ diyerek çocuğu iyice utandırmışlardı. Daha sonraki günlerde çocuk bir dakika olsun kızın peşini bırakmıyor, çıkmaları için yalvarıyordu. Kız da ailesinin tavrından korktuğu için bu tür teklifleri hep reddetmişti. Sonunda hisleri, yakın arkadaşlarının ısrarları ve görüşmelerine yardımcı olacakları vaadleri ilk kez bir çıkma teklifini kabul ettirmişti. Küçük bir kaçamakla bir cafede buluşmuşlardı. Ardından hiç doyamadıkları uzun telefon sohbetleri… Ders araları birbirlerine koşmalar ve hiç vazgeçemedikleri okul bahçesindeki ağaç altı… Kızı bu ilişki heyecanlandırdığı kadar korkutuyordu da… Arkadaşlarının desteklediği oyunlarla dışarıya çıkmak için bahaneler yaratıyor ve erkek arkadaşıyla buluşuyordu.
Bir hafta sonu arkadaşlarından birinin yaş günü partisi yapılacaktı. Ne yaptıysa gitmek için izin alamamıştı. Arkadaşlarının çabaları da sonuçsuz kalmıştı. Müjde ve Meltem teselli etmeye çalıştılarsa da faydası yoktu. Yanlarından aksi bir tavırla uzaklaştı. Erkek arkadaşı ve diğer arkadaşları yaş gününde eğlenirken O yatağına uzanıp, acı bir şiir yazmıştı. Hafta başı okula geldiğinde erkek arkadaşı her zamanki gibi O’nu kapıda beklemiyordu. Sınıfına doğru gitti. Soğuk bir tavırla karşılanınca hüznü bir kat daha artmıştı. Tabi ki haklıydı çocuk, hiçbir erkek telefon konuşmalarıyla yetineceği bir ilişki istemezdi. Müjde ve Meltem’in davranışları da tuhaftı. Onlardan da aksi tavrı için özür diledi.1, 2 gün süren durgunluktan sonra erkek arkadaşıyla tekrar eskisi gibi olmuşlardı.
O hafta sonu arkadaşlıklarının 3. ayı dolacaktı ve aynı gün yapılacak okul partisine denk geliyordu. Kız artık oraya gidebilmek için günlerce izin almak için uğraşmış ve sonunda amacına ulaşmıştı. En sevdiği kırmızı kıyafetini giymiş ve yola koyulmuştu. Partinin yapılacağı salona girdiğinde sırayla bütün arkadaşları koşarak O‘nu öpmüş ve geldiğine ne kadar sevindiklerini söylemişlerdi. Erkek arkadaşı hemen gelip elini tutmuş ve kız kendini pistte dans ederken bulmuştu. Hiç bitmeyecek güzellikte bir rüya gibiydi herşey. En sevdikleri Sezen şarkısı çalıyordu. İçinden ‘galiba bu aşk’ diye düşünürken gözleri Müjde’ ye takıldı oturduğu yerden onları seyre dalmıştı. O anda Meltem’ in Müjde’den farklı bir yerde oturduğunu farketti.O ana kadar hiçbir ortamda ayrılmamışlardı. Meltem’e tekrar baktı ve O’nun dolu dolu gözlerini gördü. Herkes kendisine acı bir ifadeyle bakıyordu. Neden? Ne olmuştu? Erkek arkadaşının yüzüne baktı ve anlık bir önseziyle, ‘O günkü yaş günü partisinde ne oldu!’ dedi. Çocuğun yüzü bembeyaz kesildi ve ‘ Hiç!’ dedi. Evet bir şey olmuştu, dansı bıraktı, kollarını iki yana indirdi, duymaya korkuyordu ama ısrarla ‘ söyle!’ dedi . ‘Hiçbir anlamı yoktu ben seni seviyorum.’ diye cevap vermişti çocuk ‘kim söyle’ diye bağırdı kız.
‘ Müjde!’
Gerisini duymamıştı, duyamamıştı… Kulaklarında sadece ‘Müjde ‘ yankılanıyordu. O an hiç bitmeyecek güzellikte olduğunu düşündüğü rüya işte bir kabusa dönüşmüştü. Dışarıya doğru koşmaya başlamıştı, sadece koşuyor yoluna çıkan ağaç dallarını, çiçekleri elleriyle savuruyordu. Yine o hiç değişmeyen soru beynine yerleşmişti. Neden? Durdu ve bir banka oturdu. O anda kolunda bir acı hissetti, baktığında 3 tane derin yara izini gördü. Savurduğu güller kolunu yaralamıştı. Kanı kırmızı kıyafetine karışmıştı. 3. aya 3 yara izi, ne kadar da anlamlıydı!? Kalbi acımak buymuş demek ,içi acımak… Yanına gelen Meltem ağlayarak yaş gününde Müjde’yle kızın erkek arkadaşının uzun süre dans edip daha sonra uzun süre bir odaya kapandıklarını anlatıyordu. Çocuğun daha sonra birlikte olduklarını itiraf ettiğini, pişman olduğunu ve kıza olanları kendisinin anlatması için Meltem’e yalvardığını anlatmıştı. Ama ne O, ne de Meltem bunu nasıl söyleyeceklerini bilememişlerdi .Meltem ‘Affet beni söyleyemedim! ’dedi.Tüm arkadaşları uzak bir köşede onları izliyordu. Çocuk ve Müjde yaklaştı. Konuşmaya başladıkları anda kızın kolundaki derin yaraları fark ettiler. Kız, koluna panikle uzanan çocuğun elini iterek gözyaşları içinde ‘Umarım bu üç çizgi hayatım boyunca geçmez ve her baktığımda bir daha hiç kimseye güvenmemem gerektiğini hatırlarım’. Müjde’ya döndü ve ‘tabi ki bu dost kazığını da’ dedi ve Meltem‘le birlikte oradan ayrıldılar. O gün o yaranın bir işaret olduğuna inanmıştı .
Sonraki günler çok daha zor geçmişti. Kızın hayatında en çok değer verdiği iki insanı sonsuza dek silmesi hiç de kolay olmamıştı.Çocuk her akşam evinin önünden geçiyor, balkonuna güller atıyor, durmaksızın arıyor, kızın ders aralarında defterlerinin arasına sevgi ve pişmanlık dolu mektuplar bırakıyordu. Ama artık hiçbirşeyin anlamı kalmamıştı. Kız o dans ettikleri şarkılarını defalarca dinleyip her defasında kendisine unutmaya söz vermişti.Ve bitti! ...
Yıllar sonra bir dost kazığı daha yedi kız. Bir acı darbe daha. Dostuyla paylaştıkları her şeyin koca bir yalan olduğunu anlamıştı. Yine aynı kalp acısı. Kolunu anımsamıştı, 3 çizgiden biri hafifçe kaybolmuş diğer ikisi ise hala belirgindi.’Evet’ dedi, ‘bu da ikincisi.’
Kız bu yaşadıklarından dolayı insanlara küsmedi. Dostluğun ve güvenin değerini daha çok anladı. Belki bir sepet elma almıştı ve ikisi çürük çıkmıştı.Ama hala diğerleri sağlamdı. Üzüldüğünde,sıkıntılarında hep yanındaydılar gerçek dostları. İnsanlara güvenmekten,onları sevmekten hiç vazgeçmedi. Ama hala kolunda 3. bir iz olduğunu da unutmadı!

Ve hala o şarkıyı duyduğunda gözyaşlarını tutamaz!


Misafir 5 Temmuz 2006 16:46

Hikayeler ve Öyküler..
 
EVLİLİK AĞACI

Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp1.gif
Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp1.gif
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılatılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.


arwen 5 Temmuz 2006 16:47

Görmek


Adamın biri , ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :

- Buraların yabancısıyım , demiş . Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum , çok yakın olduğunu söylediler .

Çocuk , arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :

- Ben de buraya ilk defa geliyorum , demiş . Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde .

Adam , çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez .

Çocuk :

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz ? diye gülümsemiş . Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten .

- İyi ama , demiş adam , bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum ?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez , diye atılmış çocuk . Üstelik , manolyalar da katılıyor onlara . Hem biraz derin nefes alırsanız , fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız .

Adam , gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra , cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş çocuğun kör olduğunu . Çocuk ise , konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış , adamın kendisini farkettiğini .

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken :

- 3 yıl önce bir kaza geçirmiştim , demiş , görmeyi o kadar çok özledim ki . Sizinkiler sağlam öyle değil mi ?

Adam , çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken :

- Artık emin değilim , demiş . Emin olduğum tek şey , benden iyi gördüğündür ...


Misafir 5 Temmuz 2006 17:12

Bir Kac DamLa Gözyasi
Gece boyunca yatagimda döndüm durdum.Bir türlü uyuyamadim.Ben de pencerenin önünde durup yildizlari izlemeye basladim.Her zaman ki gibi çok güzellerdi.
Camin üstüne yagmur damlalari çiselemeye basladi.Birden sokak lambasinin altinda duran o adami fark ettim.Sanki az önce orada yoktu ve çiseleyen yagmur damlalariyla yeryüzüne inmis gibi yorgun bir hali vardi.
Sokak lambasinin aydinliginda yüzünü rahatça görebiliyordum. Suratinda derin çizgiler vardi.Ara sira gözlerini kapatip derin düsüncelere daliyor ve gülümsüyordu.Gözlerinin maviligini çok iyi seçebiliyordum.Saçlarindaki beyazlarin her biri de ayri bir hikaye anlatiyordu sanki.Bunlara ragmen çok yakisikli görünüyordu.
Yalniz oldugu her halinden anlasiliyordu.Ara sira sokak lambasiyla konusuyor,basini yukari kaldirip tekrar bir seyler mirildaniyordu.
Havanin sogumaya basladigi belliydi.Kahverengi,yirtik paltosuna SIKI SIKI sarildi.Iç cebinden bir sigara paketi çikartti.Içindeki son sigarayi aldi ve paketi burusturup firlatti.Diger cebine elini soktu,bir kibrit çikartti,sadece bir kibrit.Belli ki yakacak bir seyi de yoktu.Önce kibriti firlatti.Sonra sigarayi eline aldi ve bu sefer ona bir seyler mirildandi.Sonra da onu gözlerini kapatarak,büyük bir nefretle ikiye büktükten sonra yere atti ve ayagi ile ezdi.Ve tekrar yirtik paltosuna siki siki sarildi.
Sürekli bir seyler hatirlamak istercesine gözlerini kapatip kendi kendine konusuyordu.Henüz fark ettim;agliyordu.Ellerini yüzüne götürdü,bir müddet öyle kaldi.Sonra gözlerini paltosunun koluna sildi.Derin bir iç çekti.
Anilarin içinde uzun bir yolculuga çikmis gibiydi.Gözlerini her kirptiginda,soguktan kizarmis yanaklarindan bir damla yas daha süzülüyordu.
Gözlerini bir defa daha sildikten sonra çevreye uzun uzun göz gezdirdi ve beni gördü.Gözlerindeki yaslara ragmen gülümsedi.Gözlerime bakiyordu.Bir süre birbirimize bakakaldik.
O anda fark ettim ki gözler sözlerden daha çok sey anlatiyorlardi. Yalniz adamin düsündüklerini sanki ben de düsünebiliyor, anlayabiliyordum.
Gözlerini SIKI SIKI yumdu.Yaslar akmadi bu sefer mavi gözlerinden. Hiç konusmadi,iç çekmedi.Sonra yüzünü kaplayan bir gülümseme olustu o güzel dudaklarinda.Açti gözlerini,tekrar uzun uzun gözlerime bakti.
Alamiyordum gözlerimi o mavi gözlerden.Yüzündeki çizgiler kaybolmus,sanki on yas daha gençlesmis gibiydi.
Basini yere egdi.Basini kaldirdiginda ise tekrar agliyordu.Sokak lambasina dönüp bir seyler söyledi.Kaldirimdan indi.Tekrar bana bakti.
Agzindan çikan sözcükleri anlayabiliyordum.’Beni fark ettigin için tesekkür ederim.’dedi ve karanlik sokaklara dogru yürümeye basladi.
O an da fark ettim ki;ben de agliyordum.


arwen 5 Temmuz 2006 18:03

Gözbebeğim



Karanlığın soğuk ve dilsiz duvarlarına senin mutluluklarının figürlerini çiziyorum..Islak kaldırımları gülen gözlerindeki ışıkla aşındırıyorum..Güneşe kapalı tüm bedenimin sevgi perdelerini araladım gül yüzüne..Yitirdiğim güneşi senin yüzünde buldum.Susamıştım sevgiye...Kana kana içtim sevgini..Nefesim daralırken senin Mutluluklarında huzur buluyorum...Azgın dalgaların hırçınlığında senin huzurlu kalbine sığınıyorum..Kuruyan kalbimin çorak çöllerine gözbebeklerinden süzülen nazenin gözyaşlarını bıraktım.Umutlarını tohum, sevgini güneş bilip dünyanın en güzel çiçeğini ektim kalbimin çorak topraklarına...İçimde acaba kurur mu diye bir şüphe yok .Eğer seninle aynı sevgiyi paylaşıyorsak ve ayrı kentlerin aynı sabahında aynı sevdaya uyanıyorsak ve iki ayrı bedende tek kalp olup seviyorsak birbirimizi bu çiçek her zaman büyüyecek.Sevgimizle ve yarınlarımızdaki umutlarımızla mutluluklarda yeşerecek..

Gözbebeğim..Yalnızlığın içinde yetim çocuk misali dolaşırken senin kalbinde buldum tüm benliğimi...Sevginin ve mutlulukların en güzelini Senin cennet misali kalbinde buldum.
Yıldız yıldız gözbebeklerinden aydınlığa düşmek isterim..İlmik ilmik sevgiyi dokumak isterim kalbinin hücrelerine..Damla damla olup yağmurun sevgiyle buluştuğu bulutlarda senin tenine hediye edilmek isterim..

Seni severken ürkek bir ceylan gibi yüreğim... Sevda durağındaki son beklediğimsin..Sen kalbimin en güzel meleğisin ve hayatımın en güzel bebeğisin...Seni canımdan öte sevdiğim gözbebeğimsin...Geceden sabaha bıkmadan usanmadan mutsuzluk çöllerine umut taşıyan rüzgarın esintisindeyim..Esen bir rüzgar olup dağıtayım saclarını..Bırak çöz saclarını ..Darmadağın olmuş saclarını yine ben toplayayım...Cennetin en güzel gülü olup yanaklarına hediye edileyim...Bir kelebek olup son nefesimi senin kalbinde vereyim....Kurumuş sarı yaprak olup senin ilkbaharındaki sevgilerinle yeniden yeşereyim....

Şehrin tüm yanan ışıklarında senin izini sürüyorum.Bohçamdaki son ekmeği senin için bölüyorum..Seni sevmek bu dünyanın kötülerinin içinde güzellikleri ve senin sevgini bulup seni yasabilmektir...Ve seni sende sevmek gözbebeğim; her şeyinle kabullenip iki ayrı bedende tek kalp olup aynı sevdayı nefes bilmektir...Ben senin kalbindeyim..Yalnızlığın tüm zincirlerini kırıyorum sevdanla.Esen her rüzgara karışıp saclarını dağıtıyorum...Gece olup karanlık çökünce odana, yıldız olup aydınlığına misafir oluyorum...Nasırlanmış ellerimle mavilere seni yazıyorum yine...

Kelimelere sığmamalı sana olan sevdamın bir damlası...Ne güzel olurdu geçmişimdeki acılarımın gözyaşlarını silip senin dizlerinde bir bebek misali ağlamak..Gözbebeklerinde bilirim yüreğinin nazeninliğini , can bilirim her içine çektiğin nefesini...Mürekkebi sevgiyle koyulaşan ve gül yüzüne satır satır yazılan ömür sevdasının mutluluk kokan dizeleridir sana olsan yangınlarım...

Göçmen kuşlara sordum tüm iyiliklerini...Kalbime adadım tüm sevgilerini..Karanlık gecelerime parlak yıldız bildim gözlerini...Yudum yudum içtim mutluluk denizindeki gülüşlerini...Sevdanı ekmek , mutluluklarını katığım bilip seninle olan uzun yolculuğumdaki bohçama koydum...Her sevdaya uzanan satırda senin gözlerini buldum.. Geçmişimdeki acılarıma sevdanla unutup sana koşuyorum yüreğimin çıplak ayaklarıyla..Gözlerimdeki yasama sevinçlerini yüreğine ekleyip Cennetin mutluluklarında seni bulabilmek için koşuyorum

Kanatlanıp uçsam bir kere , kanatlarımda senden öğrendiğim tüm sevgilerini mutsuz insanlara taşıyacağım...Şair olup kalemimle yerle gök arasına sevdamı satır satır yazacağım..Bir tomurcuk olup baharlarda açsam ; her tomurcuğunda seni anlatacağım sevdaya hasret gönüllere ...

Seni seviyorum gözbebeğim...


Mystic@L 5 Temmuz 2006 18:09

Acılara Ben Kefilim

Gözlerinin hasretinde yüregim bosluklarda sesini arıyor...Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana..Baska bir sey istemiyorum....Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel..Ve seninle yasayacagımız güzel günler tüm hayatıma bedel..Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye...Vurulmusum sana ,gözlerine yanıyorum bir alev topu giibi..Hasretin sanki volkan gibi kösebaslarinda patlıyor..Sensiz düsüncelere dalsam her fikrim kör kursunlara ispat ediyor...Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor ...Ucurtmalarimi senden haber alır mi diye omuzlarımdan kaldırdım..Yüregimi göcmen kuslarla sana yolladim..Bos gelmeyeceklerdi biliyorum...Yüregini ve gözlerini bırakacaklardı avuclarıma...

Acıların yarınlarda müjde kokan ciceklerdi..Düsünsene karların altındaki citlenbikleri...Aylarca toprakla kar arasında kalırlar..Ama içlerinde hicbir zaman umutsuzluguna yenilmezler.Yaprakları hazani andırsa da icindeki umutlarını sererler dudaklarına..Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler.. Tüm umutlarını günesle sevda kokan yüreklere sererler...Aynı o misal sende hicbirseye yenilmeyeceksin..Yarınlarını bahar addedip icindeki sevgi yapraklarını yüregime sunacaksin..Her yapragıda ölümüne sevdanin naif durusunu, yalnızlıga karsi dik baslılıgını ve acılara karsı metanetini görecegim..Gördükce sımsıkı saracagım seni..Bırakmayacagim seni acıların kollarına ...Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza...İyilesmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacagim..Yavas yavas iyileseceksin...her güneste sana umutları bırakacagim ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha cok saracagim iyilesmen icin...Tüm acılarina ben kefilim..Yeter ki sen mutluluklara gülümse.


Misafir 5 Temmuz 2006 19:07

aşk Nöbeti
Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler.
İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale'den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek
ve böylelikle haberleşeceklerdir!..
Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür:
"Seni seviyorum"... Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe'ye bakarlarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir...
Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları "Evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık" diye takılırlar İsmail Türe'ye.
Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı'ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.
Yine bir gün, yirmiyedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına. Ege Denizi'nden Boğaz'a giriş yapacaklarını ve en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi,o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de...
Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir ... Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür. "Seni Seviyorum..." Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser:
"Hay Allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. Nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi..."
Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek,karşılık verilmesini emreder.
Yanındakilerin "Ne diyelim komutanım?" diye sorması üzerine de şunları söyler: "ebediyete kadar..."
O gece, Üsteğmen İsmail Türe'nin görev yaptığı Dumlupınar, Çanakkale Boğazı'na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı "Naboland" adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler
çıkararak, Çanakkale'nin karanlık sularında kaybolmuştur.
Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar'a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu'ya ulaşan ilk denizaltı olur.
Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır "Ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!..


Misafir 5 Temmuz 2006 19:23

Aşk Bu Olsa Gerek
Saat 8:30'da, seksenlerinde, yaşlı bir adam başparmağındaki dikişleri aldırmak üzere poliklinikten içeri girdi. Çok acelesi olduğunu söyledi, çünkü saat tam 9:00'da bir randevusu varmış.

Tedavisinin bitmesi ve onun söylediği yere ulaşması en azından bir saat sürerdi. Yaranın pansumanı sırasında konuşmaya başladık. Bu denli acelesi olduğuna göre önemli birisiyle mi randevusu olduğunu sordum.

Bana bakımevine gidip eşiyle kahvaltı etmek için acelesi olduğunu söyledi. O zaman eşinin sağlığının nasıl olduğunu sordum.

Eşinin orada uzun bir süredir kaldığını ve Alzheimer hastalığının bir kurbanı olduğunu anlattı.

Geç kalmış olmasından dolayı "Acaba eşiniz
endişe duyar mı?" diye sordum.

Bana beş yıldan bu yana onun kim olduğunu bile bilmediğini ve kendisini tanımadığını söyledi.

Şaşırmıştım, "Sizi tanımadığı halde yine de her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" diye sordum.

Elimi okşayarak gülümsedi.

"O beni tanımıyor ama ben hâlâ onun kim olduğunu biliyorum" dedi.


Mystic@L 5 Temmuz 2006 19:33

Aylar Sonra Bugün Aylar sonra bugün yine tıpkı beni bıraktığın günkü gibi aynı şarkıyı koyup teybe bir sigara yaktım.Bu kez yağmur yağıyordu dışarıda ve ben yine camın kenarında aylar sonra bugün beni bırakıp gittiğin günkü acıyı duyumsadım içimde.Yağmur vardı dışarıda bu kez açık bıraktım pencereyi,bıraktım damlalar dilediğince ıslatsın beni ve kalemimden aylar sonra bugün yine senin için dökülen sözcükleri...Sigaramdan derin bir nefes çektim içime sen burada olsaydın kızardın bana 'içme şu zıkkımı' derdin.Dışarının soğuğu buğulandırırdı arabanın camlarını.Ben kucağına uzanırdım,sen saçlarımı okşardın.Bak aylar geçti bebeğim hani o hiç ayrılmayacağımız günler vardı ya işte onlar hiç gelmedi!Günlerce,gecelerce bekledim,ne yağmurlar ne baharlar eskitip bekledim ama gelmedi!Aylar sonra bugün yine senin için bu satırları yazarken güneş açıverdi kapkaranlık gökyüzüne.O bizim aşkımızın üzerine hiç doğmayan güneş aylar sonra bugün yağmurların ortasına doğuverdi işte.Birazdan gökkuşağı da çıkar belki o benim sensizliğimin karanlığını aylardır aydınlatamayan gökkuşağı bu yağmurlu kış gününün karanlığını aydınlatabilir belki.Neden beni bırakıp gitmiştin sanki?Oysa daha söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki sana içimdeki sonsuz aşkıma dair...

Hiç görmedin senin için akan göz yaşlarımı,hiç bilmedin seni düşünürken nasıl dalıp gittiğimi!Hiç hissetmedin çöl ortasında vadiyi özler gibi seni özlediğimi.Unutmaya çalıştım unutmadı



Saat: 20:23

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık