![]() |
Gözlerin hayalimdeki kayıp adam Seni görüp de konusamadigim soguk otobüslerde, her gün gelmeni bekliyorum. Bugün nereden binecek diye merak ederek, her durakta insanlarin arasinda seni ariyorum. Acaba hangi sevinçleri, hangi hüzünleri tasiyorsun yüreginde, benim merak ettigim kadar sen de merak ediyor musun beni ? Yoksa sadece denk geldigi için mi buluyor her seferin de gözlerin gözlerimi ? Belki de hiçbir zaman kesismeyecek olan yolumuzu giderken uzak koltuklarda, yanimda olabilmeni diliyorum, yildizlara bakarak. Hep dilimin ucuna gelen ama bir türlü söylemeye firsat bulamadigim seyleri anlatamayacak kadar kisa bakismalarimizi özlüyorum, senin olmadigin günlerde. Bir gün hiç beklemedigim bir yerden bindigin için otobüse, bos bulunup gülümseyiverdim kendi kendime, sanki anlamissin gibi utandim sonra da. Umudumun kirildigi anlarda bir bakis ki gözlerinde gördügüm beni yeniden hayallere itiyor ister istemez. Nasil gelmeliyim yanina yada sen ne zaman geleceksin merak ediyorum. Uzaginda olmak biraz huzur birazda keder veriyor bana. Düsünüyorum da eger yanimda olursan her sey büyüsünü kaybedecek, olmazsan da hep bir yanim eksik kalacak. Ne yapacagimi bilmiyorum. Içimde hep bir yanim eksik hep bir yanim merakli kaliyor. Çogu zaman kurdugum hayaline kapilip kayip dünyalar, gecikmis umutlar görüyorum gözlerinde. Acaba kimi sariyor kollarin her aksam evine ulastiginda, yoksa yalniz mi kaliyorsun sende benim gibi soguk otobüs duraginda inip yürüdügün yollarin sonunda. Yada ben otobüste uyuya kalmisimda, gözlerin hayalimde ki kayip adam. |
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini... Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini... Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana. Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa! |
Gözyaşı Bir küçük gözyaşı varmış, bir gün dereyi görmüş. Çaresizliği gelmiş aklına ‘’Tanrım yardım et bana ben çok güçsüz ve çaresizim. Bir de şu dereye bak nasılda salına salına gidiyor. Muhteşem. Beni bir dere yap lütfen. Bende salınayım ağaçların arasından.’’ Tanrı duymuş gözyaşı damlasını, onu bir dere yapmış. Küçük gözyaşı damlası salına salına giderken ağaçların arasından. Nehir’i görmüş. Bakmış gürüldüyor, önüne kattığını götürüyor. Bütün dereler saygıyla eğiliyor önünde. Kendini güçsüz hissetmiş nehirin yanında ‘’ Tanrım ben nehir olmak istiyorum. Bak gücüne nasılda mağrur , nasılda ihtişamlı .’’ Tanrı bu isteğini de geri çevirmemiş. Onu bir nehir yapmış. Başlamış gürlemeye , önüne kattığını almış götürmüş. Sonra bir deniz kenarına ulaşmış. Deniz bütün sonsuzluğuyla karşısında. Güçlünün de güçlüsü. Sonsuzluğunda sonsuzu. ‘’ Tanrım’’ demiş küçük gözyaşı damlası. ‘’Ben aradığım gücü buldum demiş. İşte bu ben deniz olmak istiyorum. Şu güce bak. Nasılda hükmedici. ‘’ Tanrı bu dileğini de kabul etmiş. Küçük gözyaşı damlası mutlumu mutlu. Benden güçlüsü yok diye düşünürken. İskelede oturan genci fark etmiş. O çok üzgün ve ağlıyormuş. Sevdiğini nasıl kaybettiğini konuşuyormuş, bütün ağaçlar. Güneş, bulutlar, ağaçlar.yıldızlar gencin döktüğü gözyaşı damlası önünde saygıyla eğiliyorlarmış. Okyanuslar sessiz saygılı. Gözyaşı damlası kendine gelmiş, elindeki gücü nasıl kaybettiğini anlamış. Tanrı’ya yalvarmış ‘’tekrar ver gücümü geri.’’ Yücelerden bir ses;’’O güce erişmek için bazı aşamalardan geçmen gerek, ilk önce denizden nehir olman lazım sonra bir dere olmalısın. Dereden sonra bir sevgi masalı. Ancak sonra bir gözyaşı damlası olabilirsin. Elindeki gücün farkına varamadın. Sendeki o güç değilmidir dereleri dere , nehirleri nehir, denizleri deniz yapan.’’ |
Onu Geri İstiyorum Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.18 yaşındayım.her şeyden çok değer verdiğim ailemi bile arka plana atan bir dostum vardı.onunla her şeyimizi paylaşırdık.görüşemediğimiz zamanlarda ya o beni ya da ben onu aradım.ama aramak yetmezdi hiçbir zaman.1 ay önce onu çalıştığı yere ziyarete gittim.3 saat aralıksız konuştuk,gülüştük.halbuki görüşmeyeli sadece 3 gün olmuştu.bu 3 günün neredeyse tamamını da telefonla konuşarak geçirmiştik. Sohbetimiz tükenmeye başladığı sırada bana bir şey vereceğini söyledi. Yazar olmak istediğimi biliyordu, belki bu kelimeleri bir yerde kullanırsın diyerek elime bir mektup tutuşturdu. Ama onun yanından ayrılmadan okumaya başlamayacaktım. Peki dedim. Mektubu aldım.1 saat sonra eve gitmek için dışarı çıktım. Caddenin kenarında yürürken rüzgâr o yazıyı okumamı istemezcesine esti ve mektubu alıp caddenin ortasına yerleştirdi. Hiç düşünmedim, bir an bile kuşku duymadan caddeye fırladım. Mektubu aldım ama aynı zamanda ciddi bir kaza geçirdim. hastaneye kaldırılmışım.uyandığımda iki bacağımda alçıdaydı.ama baş ucumda dostumun bana yazdığı mektup duruyordu. Onu oraya koyanın o olduğunu sanmıştım. Aldım ve okumaya başladım. Beni çok sevdiğini, bu zamana kadar tanıdığı herkesin yalan olduğunu, onu ne pahasına olursa olsun bırakmamamı istiyordu. Bir gün gelirde ayrılırsak birbirimizi bulmak için her şeyi yapacağız demişti. Bacaklarımı hissetmiyordum. Bu dostumdan önce beni hayata bağlayan şeyin hep bacaklarım olduğunu düşünürdüm. Dans etmek belki de yapmayı sevdiğim en güzel şeydi. Bu mektubu okurken anladım ki onun için her şeyimi feda edebilirmişim. Ve ettim de. Bana yazdığı şey önemliydi. Bu kağıda bir şey olması sanki ona bir şey olacakmış gibi bir his uyandırmıştı içimde. Bu yüzden tereddüt etmemiştim caddeye atlarken. Günler geçti. Doktorlar her gün babamı kenara çekip bir şeyler söylüyorlardı. Umurumda değildi. Ben dostumun mektubunu her gün daha büyük bir heyecanla okuyordum. Son satırına gelmeden sanki daha önce hiç okumamışım gibi heyecan ve mutluluk içinde tekrar tekrar okuyordum. Hastanede kaldığım bir ay boyunca tanıdığım herkes ziyaretime geldi. Herkes başımda iyileşeceksin derken onun gelmemesini aklım almıyordu. Bekledim... 1 ay sonra hastaneden çıktım. Tek dostuma karşı içimde duyduğum burukluk göğsüme bastırarak gezdiğim mektubu sayesinde yok oluyordu. Kızamıyordum ona. İçimde başka bir şey vardı. Sanırım caddeye ölmek için atladığımı sanıyordu. Buna inanabilirdi daha öncede denemiştim. Onu anlayabilirdim. Hiçbir neden yokken bunu neden yaptığımı merak ediyordur. Ve belki de onu bırakmamaya söz vermişken onu nasıl aldattığımı düşünüyordur. Benden nefret etmeye başlamıştır belki de. Tekerlekli sandalyeye alışmaya başlamıştım. Evdeki 4. günüm olmasına rağmen herkes yanımdaydı. O hariç. Onu tanıyanlara neden gelmediğimi sorduğumda büyük bir korkuyla gözlerini kaçırıyorlardı. belliki çok kızgındı bana. Artık beni görmek istemiyor diye düşünmeye başladığım sıralarda biri cesaretini toplayıp bana her şeyi anlattı. İkimizin de huyuydu, kim kimi ziyarete giderse o kişi sağ sağlım gözden kaybolana dek onu izlerdik. Oda beni izlemeye başlamış. O sırada caddeye koştuğumu görünce kaldırımı unutup caddeye fırlamış. Bana çarpan araba önce ona çarpmış, aramızda fazla mesafe olmadığı için duramamış.6 gün komada yatmış.7. gün beni sayıklayıp durmuş.8.gün testler sırasında kendinden geçmiş. Hiçbir şeyin farkında olmadan öylece kalmış yatakta. Şimdi anlıyorum içimdeki sıkıntının ne olduğunu. Onun yokluğuydu canımı yakan, onun hakkındaki yanlış düşüncelerim değil. Dün sabaha onun mezarının başında bana yazdığı mektubu okudum. Ağladım, ne kadar gözyaşım varsa döktüm dediğim sırada yine ağladım. Şimdi anlıyorum ki gözyaşları bitip tükenmezmiş. Anlıyorum ki benim için her şeyden vazgeçecek bir dost bulmuşum kendime benim onun için her şeyden vazgeçeceğim gibi ama bulduğum gibi kaybetmek canımı yakıyor. Şu an elimde onun mektubu var. Son satırına gelmeden baştan okumuştum hep, şimdi son satırını okuyorum; "Benim için ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaksın bir gün, bu günler daha birbirimizi yeni yeni tanıdığımız günler... Sen her daim benim senin yanında olduğumu hisset. Yanında yokken ölüymüşüm gibi, ölüyken yanındaymışım gibi.” |
ACELE KARAR VERMEYİN.... Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........ Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler... İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." http://ozel.balca.net/resima/cubuk/hikaye10043-cbk.jpg Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
Gözyaşlarımla Sevdim Seni Seni sevmek ne güzel...ıslak gözyaşlarım var ve artık korkularım var ürkek ceylanların misali..korkuyorum seni kaybetmekten..farklı şehirlerde nefes alan ama aynı sevgiye kosan iki yürek aynı bedende.. Bu zor zamanımda yanımda oldun..belki de gözbebeklerimden süzülen gözyaşlarını senin için akıttım..mutluluktan güzelim gözyaşlarım..seni seveceğim gözyaşlarımın ıslaklığında..ne edersin ne yaparsın aklımda olacaksın..gece kabuslarda uyandığım zaman seni arayacağım..uykularım tutmadığı zaman senin kollarını sarılacağım..Hayalinde yasamayı, dokunmadan sevmeyi, bilmeden nefes almayı ve mutluluklarda ağlamayı ve vuslatın hüzünlerinde beklemeyi öğrendim..her zaman seni bekleyeceğim..kalbimde sevgilerin ve avuçlarımda sana hasretinde biriktirdiğim ıslak gözyaşlarım...Artık seni severken dilim susuyor.Konuşan sadece kalbim..Kalbime bazen de gözyaşlarım eşlik ediyor.Sana olan sevdamı gözyaşlarımı süslüyorum:hasretine ise yarınlarda ansızın çıkıp gelecekmişsin gibi beklediğim umutlarımı ekliyorum...Sana gözyaşlarımı hediye ediyorum..Sana hüzünlerimdeki en güzel mutluluklarımı hediye ediyorum..Aç avuçlarını sevdamın ıslak taneleri düşsün.Kitli gönül kapılarını arala yaralı kalbime..Sana ve senin yüreğine sığınıyorum karanlığı emziren gecelerde..Güneşimi kaybettim senin gülüşlerinde ısınabilir miyim? Karnım aç senin mutluluklarınla kalbimi doyursam kızar mısın? Dudaklarımda ismin, kalbimde sevgin, gözlerimde ise hasretine dökülen sevgi daneleri..Yarın belki de uyanamayacağım yatağımdan..Sana yazdığım son yazıdır belki de:Belki bugün Azrail bana ölüm davetiyesine sunacak..Ve sakın unutma ismimi , cismimi unut ama ne olur gözyaşlarımda büyüttüğüm sevdamı unutma..Gidersem de kalbimi sana emanet ediyorum..Yarın belki de daha güzel olacak..Gözyaşlarımla ıslanan sevgim senin gülüşlerinle ısınacak.Güldüğünde ben senin tatlı tebessümlerindeki en güzel gülüş olacağım..Ağladığında ise toprağa hasret gözyaşın olacağım..Bil ki sabah o saclarını delicesine esen bir rüzgar olursa ; sakın korkma O benim ...Bu gece sana bir sevda kuşu yolluyorum..Seni sevdiğimi kulaklarına fısıldayacaklar...Gözyaşlarımı ise evindeki en güzel çiçeğin bulunduğu saksıya armağan edecekler..Seni seviyorum canım ...Nedensiz sevmelerimdeki en büyük sevdam..kalbim iki kişilik artık...Nefesim ise senin için... |
Ama Çocuğun Hasreti İşitiyorum, güneş pek güzel,çay kenarında suyun üzerine doğru sarkan çiçeklerin manzarası pek latifmiş...Ve nazik öten kuşların,havai böceklerin,uçuşu da görülecek şeylerden imiş. İşitiyorum ki,geceleri gökyüzünde gizli ışıklar görünürmüş. Dalgaları göz yaşları gibi hazin olan deniz içinde dahi,beyaz yelkenli gemiler akıp gidermiş. İşitiyorum ki, çiçeklerin renkleri pek latif imiş. Dereler,dağlar, çayırlar, sular,ormanlar ve hususiyle fecir zamanları o kadar güzel, o kadar şirin imişler ki, bu kadar azamet ve ihtişama karşı insan,rabbine secdeler edermiş. Fakat ben, ne o gürültüsünü işitmekte olduğum denizi, ne o rengin çiçekleri, ne gökyüzünü, ne güneşi, ne o güzel meyveleri, ne kuşları, ne aydınlığı göremediğimden dolayı müteessir değilim. Hayır Allah’ım , hayır! Şu fani alemin güzelliklerinden hiçbirini arzu etmem. İlla!!. Heyhat..!. Anacığımı göreydim..! |
Gül Verenin Elinde Gül Kokusu Kalır Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adli bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. Ikisinin de kişiliği tamamen farklıdır. Bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu, Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrede tepkiyle karşılanır. Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin - kaynana kavgalarından ev, o ve eşi için cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın, doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. Sevinç içinde eve dönen Li-Li, yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekler yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir yapması için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li'ye baktı ve kahkahalarla gülmeye basladı: "Sevgili Li-Li dedi, sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı;böylece siz gerçek bir ana-kız oldunuz." dedi. Eski bir Çin atasözü şöyle der : "Gül verenin elinde gül kokusu kalır. |
Alleben Dedemi hatırlayıp, onunla yaşadığım geçmişimi yazmak isteyince, ister istemez kalemime mürekkep yerine gözyaşı dolduruyorum. Kalın, demir belbetlerden yine dışarıya bakıyorum o günleri yeniden yaşayınca, hayalimde. Kuşların, bir adam boyundaki ahşap pencerelere yaptığı yuvalardan dökülen tüyleri, tandır başındaki sıcak ve uzun sohbetleri anımsayarak yürüyorum yine, dedemin evine giden dehlizden. Bir soba bacasından çıkan duman kadar koyulaşıyor düşüncelerim. Şosede yürürken hatırlıyorum, hiçbir şeyi umursamadan önümde koşturan çocukluğumu. Dedem demek, zaman demek, geçen zaman, buruk hatıralar, sararmış bir fotoğraf karesi. Başım önde, düşüncelerimi biriktirerek yürüyorum geleceğim olan en kısa yarına, bir saniye ileriye ve sonrasına. Neye? Nereye? Dolu dizgin umutlarımı, damla damla akıtarak yürüyorum Alleben’in kenarında. Alleben ile Kavaklık birbirinden ayrı gibi görülen anayla çocuğudur benim için. Alleben, suyuyla emzirmiştir Kavaklığı. Kavaklık, yeşeren yapraklarıyla öpmüştür Alleben’i. Birbiriyle bir bütün oluşturan bu kan bağı, Antep’i yaratmıştır olanca cömertliğiyle. İlk baharda Cuma günleri, tatili getiren bu günün okul dönüşlerinde sabırsızlıkla ertesi günü beklerdim; çünkü Cumartesi’leri, halalarımın, teyzelerimin, ablalarımın, ağabeylerimin seyrengah dedikleri Alleben’e giderdik. Halamın evde doldurduğu acı dolmayı, bakır kazanın dışını külleyerek ocağa oturtuşunu görüyorum sisli gözlerinden. Hiç olmazsa halam çok yaşasa... İrice taşları hilal şeklinde yan yana dizerek yaptığımız ocağın üzerine kazanı büyük bir itinayla yerleştirirdi halam. Biz çocuklar, ocağa yakacak olarak çalı çırpı toplardık heyecanla; bir oyundu bu bizim için. Dayımın hanımı köfte yapar; ablalarım sofrayı kurardı. Babamla eniştelerim, iğde ağaçlarının diplerine sakladıkları rakı kadehlerini yudumlardı bizden gizli. Ama görürdük biz, gizlemeye çalıştıkları kadehleri. İs sinmiş dolmalı akşam yemeğinin unutulmaz keyfi sarardı bizi açık havada. Hepimiz gönülden mutluyduk, huzurluyduk; henüz, bizi bekleyen dertlerden sıkıntılardan uzaktık, çok uzak. Gelecekten. Sanki acılar, sıkıntılar, dertler sadece acıklı hikayelerde yer alırdı. O hikayelerse yalan gelirdi, uydurmaydı, gerçek olamayacak kadar ıraktılar bize. Biz çocuktuk. Bir at arabası zevki var mı şimdiki BMW’lerde, Mercedes’lerde? Nerede!.. Nerede çocukluğum? Nerede ben? Kaybolup gittiler, o arkası açık, cam el arabalarının dikdörtgen köşelerinden. Cam arabaların ardı sıra düşlerimi görmekteyim. Henüz dün gibi yakınlar. Rengarenk pamuklu şekerler, küncülü helvalar... Alleben’in kıyısına sıralanmış çekirdekçiler... Herkes, kendisini kahkahalarla güldüren bir oyunun içinde; kimi kaçıyor, kimi kovalıyor; kimi salıncak kurmuş kocamış ağaçlara; kimi top oynuyor… İp atlardık doğal bir yaşamın doğallığında. Alleben gürül gürül akardı yanımızda, serinletirdi, ferahlatırdı etrafındaki her şeyi, gönüllerimizi. Mezopotamya bereketi vardı Alleben’de. Yüzyıllar boyu, umutlarımızı derelere, suya bağlamışız. Bereket için, umut için. 6 Mayıs’ta Hıdırellez kutlanırdı Alleben’de. Rahmetli, nur yüzlü anama ne inatlar ederdim Hıdırelez’e gitmemek için. Şimdilerde, neden gitmek istemezmişim diye kızıyorum kendime. İnatçı ruhum, burnunun dikine giden mizacım, kendi doğru bildiğinden şaşmayan kişiliğim, küçüklüğümden bu yana çok dolandı ayağıma. Hayatta çok engelle karşılaştım, sırf bu yapımdan dolayı. Hepsinin üstesinden gelmeyi bildim de, insan o yaşlarda, Antep gibi bir yerde, anasının dediğinden çıkamıyor pek. İnadımı kırıp, anacığımın ardına düşer giderdim kutlamalara. İyi ki de gidermişim. Şimdilerde mumla arasan bulamayacağın anlarmış onlar. O huzur, o sükunet. Dalar giderdim o hareler çizen suyun yüzüne bakarken, derin derin. Bu su nereden gelir, nereye giderdi? Su demek, umut demekti. Acaba bana ne getirecekti Alleben? Beni de yeşertecek miydi Kavaklık gibi, bunlar geçerdi çocuk kafamdan. Diğer çocukları seyrederdim. Neşeyle suya girerlerdi zıbınlarını çemreyip . Dizlerine kadar suya batıp, Alleben’den çıkarttıkları kağıtları okurlardı ferman gibi. Gülerdim yaptıkları çocukluklara. Kızlar... Biz Antep kızları. Okul kapanıp da yaz tatiline girdiğimiz vakit, dikiş nakış ustasına giderdik, gitmeliydik. Elimiz iğne iplik tutsun diye bize dikiş nakış öğreten ustamızın da hizmetini görürdük bir taraftan, görmeliydik. Çok çalışıp didinmeyi ve bundan hiç şikayet etmemeyi öğrenirdik, öğrenmeliydik, el kapısına hazırlık niyetine. Sen, Nezihe ablam... Neşeli, gülen gözlerinle umudu aşılamıştın o günlerde bizlere. Sıcak bir Tomus günü ikindi serinliğinde, Nezihe ustamızın yıkanacak kilimlerini, yünlerini taşımıştık Alleben’e. Ama ne neşe, ne keyif, ne unutulmaz anılardı o anlar, geleceğimize, genç kız yüreğimize ne güzel hatıra. Öyle yaz tatilleri, beş yıldızlı otel keyifleriyle kıyaslanır mı? Sulaşmak , bir Alleben adetiydi. Hem iş tutar, hem de suyla oynardık, Alleben’i oyuncağımız yapıp. Üstümüz başımız sırılsıklam olurdu. Kimin umurunda? Neşe içinde yediğimiz o bir öğün yemeğin anlatılmaz tadı dolaşırdı damaklarımızda gün boyu. Alleben, genç neşemizin içinden akıp giderdi çağıl çağıl, hayallerimizi de peşine takıp... Büyüdük. Büyümeye direnmek isterdik. Ama mümkün mü? Bu devr-i devranın yasası bu. Değişiyor, her şey değişiyor. Hiçbir şey aynı kalmıyor ve hiçbir şey, bize çocukluğumuzu, gençliğimizi geri getirmiyor, biz ne denli istesek de, gözlerimizde hüzünle, yüreklerde kederle... Düşünüyorum, Alleben’e bakarken düşünüyorum; bana mı öyle geliyor yoksa zaman gerçekten kötüye mi oynuyor, diyorum. Eski, aynı zamanda eksilmek mi demek yoksa? Evet, zaman. Zaman, yılları eskitti, tıpkı Alleben’i eksilttiği gibi. Alleben’e bakıyorum, bir park köprüsünün üzerinden. Geride kalan, gördüğüm, korunmaya muhtaç bir Alleben, şehrin orta yerinde. Beton bir oluğun içinden akmakta. Ama yine de umutla, yanından geçenlere hala birilerine umut vermekte belki, diye düşünüyorum. Hala akıyor, diyorum kendi kendime. Doğallığı bozulmuş, yaşlı ninem gibi cılız olsa da. Hala akmakta içime, geçmişi dün gibi yaşatarak, o günü gören özüme buruk bir umudu sızdırarak... Ülkü Tamer’e saygılarımla |
Aşkın Gözü Kördür Aşkın Gözü Kördür Bundan çok uzun yıllar önce dünyada yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez halde dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın bir şekilde otururlarken, ''SAFLIK'' ortaya bir fikir atmış NEDEN SAKLAMBAÇ OYNAMIYORUZ? orda bulunan herkes de bu fikre sıcak bakmış ÇILGINLIK çılgın olduğun için bağırarak ortaya atılmış - Ben ebe olmak istiyorum. ben ebe olmak istiyorum... oradakilerin hiç biri çılgınlık kadar atak olmadığı için oldukları yerde kalakalmışlar. ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve başlamış saymaya - bir iki üç... ÇILGINLIK saymaya başladıktan sonra iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yerler aramaya başlamışlar. ŞEFKAT ayın boynuzunu asılmış. İHANET çöp yığınlarının içine girmiş SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ancak yine herkesi kandırıp gölün dibine saklanmış. TUTKU dünyanın merkezine girmiş PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK sayamaya devam etmiş -yetmiş dokuz seksen seksenbir... AŞK ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar saklanmışlar AŞK kararsız olduğun için bir türlü saklanacağını bilemiyormuş ÇILGINLIK doksan yediye gelmiş -doksan sekiz doksan dokuz ve yüz' e vardığında aşk sıçrayıp etraftaki güllerin arasına girmiş ve oraya saklanmış ÇILGINLIK bağırmış sağım solum sobe saklanmayan ebe demiş... arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELİĞİ görmüş. TEMBELİK ayaktaymıs çünkü saklanacak enerjisi yokmuş ÇILGINLIK sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında,SEVGİYİ bulutların arasında, YALANI gölün dibinde ve TUTKUYU dünyanın merkezinde bulmuş sadece biri hariç herkes yavaş yavaş geriye dönmeye başlamış. ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış HASET son saklanan bulunamadığı için haset duyarak, ÇILGINLIĞIN kulağına fısıldamış. -AŞK ı bulamıyorsun ama o güllerin arasında saklanıyor.... ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına sopayı çılgınca saplamış, saplamış,saplamış... ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar... haykırıştan sonra AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş ÇILGINLIK , AŞKI bulmak için heyecandan aşkın gözlerini kör etmiş. -ne yaptım ben seni kör ettim. Ne yapa bilirim... AŞK cevap vermiş -gözlerimi geri veremezsin ama istersen bana kılavuzluk yapabilirsin... Ve o günden beri AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE HER ZAMAN ÇILGINLIK YANINDADIR!! |
"Beş yıl olmuştu beraberlikleri başlayalı, Atilla çok yakışıklı, Büşra ise çok güzeldi çok uyumlulardı birbirlerine çok mutlu ve örnek bir aşkları vardı kimseyi umursamadan aşklarının tadını çıkartıyorlar ve sevgilerinin karşısında kimse duramıyordu kendi aralarında sözlenmişlerdi büyük bir aşktı bu. Bir gün yanlış bi anlaşılma yüzünden Atilla ile Büşra kavga ettiler ve Büşra Atillayı yüz üstü bırakıp ayrıldı ondan aynı mahallede oturuyorlar ve evleri karşılıklıydı Atilla ne yaptıysa olmadı bir türlü Büşranın geri dönmesini sağlayamadı ve uzun süre ayrı kaldılar Atilla artık eskisi gibi gülemiyor ve eğlenemiyordu Büşra ise Atillayı dışarıda gördüğünde suratına bile bakmıyordu. Bir gün Atilla arkadaşlarıyla bir çay bahçesinde buluşup erkek erkeğe muhabbete dalmıştıki birden çay bahçesine giren bir çift Atillanın dikkatini çekmişti, birde dönüp bakınca o erkegin sarıldığı kızın Büşra olduğunu gördü ve o an dondu kaldı Büşra Atillayı görmüş ama görmezlik ten gelmiş Atilla o günden sonra kimselerle konuşmaz olmuş susmuştu. Artık ne camdan Büşraya bakıyordu nede dışarı çıkıyordu artık hayata küsmüştü ve bir gün, Atilla bir çocukla Büşraya bi şiir yolladı Büşra şiiri alıp okumaya başladı... -Bir sabah sen uyurken, bir çığlık kopacak Bu çığlık seni ve her kezi uyandıracak Kalkıp nereden geliyor diye bakacaksın Baktığında bizim evden geldiğini anlayacaksın Sen daha şaşkınlığını atamadığın bir anda Bir sela sesi çınlayacak bu şehrin sokaklarında Tüm insanlar toplanacak birden oraya Benim öldüğümü söyleyecekler sana İnanmak istemeyeceksin onlara Sonra koşup geleceksin bizim eve Sarmışlar beni beyaz bir çarşafa Bir hoca, dua edecek baş ucumda Derken tabuta koymak isteyecekler beni Vermemek için tutacaksın beyaz kefenimi Yalvaran gözle bakacaksın onlara Dokunmayın diyeceksin ne olur dokunmayın ona Ben koyarım onu tabutuna Ellerin varmayacak beni tabuta koymaya Mecbur olduğunu anlayacaksın bir anda Koyacaksın beni o uzun sandığa Ve dönüp onlara beni sevdiğini söyleyeceksin Sonra dönüp bana İnan bu sözüm yalan değil diyeceksin Sarılıp tabutuma bir off... çekeceksin İşte o an benim aylarca çektiğimi Sen bir anda çekeceksin Geçte olsa hatanı anlayacaksın Bir an yaşlı gözlerle bana bakacaksın Bak sana döndüm diye yalvaracaksın... Mecburen seni seveni.. Beyaz kefeninde bırakacaksın Ve o günden sonra insanların dilinde Geç dönen sevgili olarak anılacaksın Büşra şiiri tam bitirmiştiki birden bire Atilla nın evinden bir çığlık koptu ve Büşra koşturdu o çığlığa ve Atilla nın tavanda bir urganla asılı olduğunu gördü ve Büşra şiirin aynısını yaşadı. Bu olaydan sonra Büşra herkesin dilinde GEÇ DÖNEN SEVGİLİ diye anıldı... |
bencil mercan Çok uzak bir ülkede denizin derinliklerinde yalnız bir mercan yaşarmış bu mercan yalnızlığa mahkum edilmiş bir insanmış. Bir zamanlar dünyanın en güzel sevgisine sahip bu insan öyle gururlu ve öyle bencilmiş ki en sonunda sevda perisi sahip olduğu sevdayı elinden almış ve onu denizin derinliklerinde bir mercan olarak yaşamaya mahkum etmiş. Ama bu insanoğlunun kıymetini bilmediği sevdanın gerçek sahibi onu her gün denizin kıyısında beklermiş, onunla konuşur ona güneşi, ayı yıldızları esen rüzgarı, kokan çiçekleri anlatırmış. Onu orda hiç bırakmazmış ama bencil mercan bunları bilmez. Her gün, kızarmış onu denizin dibinde yaşamaya mahkum eden periye. Bir gün denizde çok şiddetli bir rüzgar esmiş ve bencil mercanın sevdalısını denizin derinliklerine doğru itmiş. Kız yavaş yavaş indikçe derinlere doğru mercanı aramış gözleri. Mercansa yine o en bencil haliyle bakmış kıza. Sonra kızın gözlerine takılmış mercanın bakışları bakmış bakmış; “Ben” demiş “Ben hiç görmemiştim kendimi daha önce başkasının gözlerinde” sonra düşünmüş mercan geçmişi neden bu cezayı aldığını sonra denizde daha da kuvvetli bir rüzgar esmiş, karanlık daha bir artmış derinliklerde. Kız korkmamış ama mercan yine korkmuş ve yine bencilleşmiş birden “Keşke” demiş içinden “Keşke benim yerimde o olsa da ben yüzeye çıksam.” Mercan böyle düşünürken gözlerinde kendini gördüğü, mercanın aynası, mercanın sevdalısı kız gözlerini kapamaya başlamış, ama kaparken de içinden onları ayıran periye son bir istekte bulunmuş; “beni çıkarma razıyım buradan ama onu yalnızlığa mahkum etme, denizin dibinde tek başına kalmasın ama beni de unutmasın.” Peri gelmiş konmuş kızın kirpiklerine, “Bu kadar mı büyük sevdan demiş, seni çıkarabilirim yeryüzüne ama biliyorsun ki ben zaten en büyük cezamı verdim şimdi ödülüme geldi sıra. Sevda perilerinin iki görevi vardır biri sevdayı anlamayan bir bencile ceza ve sevdasını koruyana da bir ödül vermek ben cezamı ona verdim ödülü de sen hak ettin.” Kız periye bakmış kirpiklerinin arasından; “Onu yüzeye çıkar, yalnız bir mercan olmasın mavi karanlıkta. Onun bi sevdası olsun yeryüzüne çıktığında doyasıya yaşayacağı ben razıyım burada kalmaya. Hatta ben hep denizle olmaya razıyım gece olduğunda her yıldızda bir kere parlasam yeter, sevdamıza toprak olan bu mavi karanlıkta.” Ve gözlerini kapamış kız, peri mercanı çıkarmış yeryüzüne onu denizin kıyısına bırakmış o bencil ruhunun esareti altında. Gururu kelepçesi olmuşken, yüreği hapsolmuş bencilliğin zindanında ve öyle kalakalmış denizin kıyısında. Sonra kelepçelerini kıran, zindanını aydınlatan bir ışık görmüş bir ışık daha bir ışık daha… Yıldızlar doğdukça gecenin kollarına denizin üstünde parlar olmuş bir ışık daha bir ışık daha… Yakamoz!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Diye bağırmış insan Yakamozzzzzzzzzzz o anda bir tanesi daha bir parlak gelmiş gözüne ve yüreği çıkmış zindandan yavaş yavaş ilerlemiş yakamozun dua ettiği geleceğe doğru |
Güle Duyulan Özlem Tomurcuk gül sendin bir tanem. Hiç düşünmeden alıp koydum seni, kimsenin olmadığı bir yere; yüreğimin ta ortasına. Kanımla suladım toprağını, canımın yarısını verdim sana. Gün oldu dikenlerin oldu. Bir bir battı yüreğime. Yine de yıkılmadım korkmamıştım seni büyütmekten. Sense bir gece beni terk edip gittin. Yokluğunu hissettiğim her gecenin sonunda göz yaşlarımı damlatıyorum kuru yapraklarına. Gözlerinin içine bakıp SENİ SEVİYORUM demeyi özlüyorum... Nerdesin çiçeğim ? Üşümez misin ? Dönmeyecek misin ? |
Ayrılığın İlanı Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli... Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın koynunda.. Aşkın içine bir kez girdi mi kuşu, teslim alır bedenleri de. Sütten çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza. O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi. Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna inanmadın. Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla? Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben "aşk" dedikçe sen "hayır" dedin. Zaten az konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir şey diyemedim. Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki gitmelerin zamanı geldi şimdi. Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında ne sevda sözlerimiz. "Rahat değilim" diyordun ya, rahat ol artık. Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı. Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan. Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın dülüşlerini yalancı yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım. Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını, ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde. Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın. Ne çok tanıdığımız var ayrılığımıza.... |
Sevgİ Bu.... Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti. şoför : -Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi. Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir deniz subayı idi. Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhissonucu gerçekleştirilen ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla göremeyecekti. Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti. Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Günler geçiyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor,çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu. Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu. Bütün gün düşündü koca, nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye. Birden aklına eşinin eski işi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Amabunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi. Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu açtı. Karısı dehşetle gözlerini açtı: - Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı. Kocası ona destek olacağını, her sabah kendisinin işe bırakacağını ve akşamları da iş çıkışında alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi. Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu. Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.Her sabah eşini işine bırakıyor ve akşamları da alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karısı eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti. Aksam karısına:Artık işe kendin gidip gelmelisin, dedi. Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını söyledi. Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı. Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu. Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu . Günler günleri kovaladı, hiç bir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, şoför : Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi. Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, neden diye sordu. Şoför: - Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz subayı genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor , dedi. HERKESİN BU KADAR SEVMESİ VE SEVİLMESİ, HEPSİNDEN DE ÖNEMLİSİ BÖYLE BİR SEVGİYİ HAK EDECEK İNSANI BULMASI DİLEĞİYLE... |
Analar bilirim… Güldüğünde yüzünde güller açan... Güldüğünde dünyanın da onunla beraber güldüğünü sandığınız analar... Gülücükleriyle her yana huzur dağıtan, mutluluk saçan analar... Hiçbir olayın, hiç bir hüznün, yüzündeki güleçliği söndüremediği, acılarını yüreğine hapsedip, hayatın karşısında bir nebze olsun eğilmeyen, gerilemeyen, görene yaşama âzmi ve sevgisi aşılayan analar... Analar Bilirim... Yüreciği acıdan şerha şerha olmuş, çektikleri yüzünden bir ıstırap yumağına dönüşmüş analar... Güzellikten, neşeden ve mutluluktan bîhaber yaşayıp giden... Ve ömrü; başladığı gibi yine hüzünle biten... Ağlamaktan, göz pınarlarında yaş kalmamış analar... Boynu bükük... Bir eli hep yüreğinde, bir eli dizinde... Ama yine de; halinden şikayet etmeyip, kadere boyun bükerek, yaşadıklarına tahammül gösteren, sabrına dayanıp duran analar... Rahatı ve huzuru kendine haram edip, sevdikleri için hayatın getirdiği sıkıntılara direnen, karşı koyan ve mücadeleyi hiçbir zaman elden bırakmayan analar... Ve bütün bunların karşılığını, mükâfatını hep ötelerden bekleyen... Analar bilirim... Yavrularını doya doya öpüp koklayamadan, memleketinden uzakta canını ecele teslim edip, bir başka diyara göçen... Aradan yıllar geçse de, ardında bıraktığı acı halâ dinmeyen... Mezarının kaldığı gurbet diyarında, yavrularının hasretiyle üstünde otlar biten analar... Akla gelen her hatıranın bir çizik attığı yüreklerde, yıllar öncesinin görüntüsü ve güzelliğiyle yaşarlar; üzüntüleri dinmez onların. Ve yine analar bilirim... Gecesi, gündüzü niyâzla geçen... İnanmanın güzelliğini en samimi şekilde yaşayarak gösteren... Bakışları değdiği yeri ışıklandıran, kalpleri nur, yüzleri cennet olan... Ağzından hep kelâm-ı ilâhi dökülen... İçinde cehennem korkusu olmayan ve ayaklarının altı cennet olan analar... Analar bilirim... Yüzündeki her çizgide bir başkalık, bir sır gizli olan. Yaşadıklarını, görüp geçirdiklerini, çektiklerini, en iyi yüzündeki çizgilerin anlattığı... Ona bakınca, bu yaşa nasıl geldiğini, nasıl yaşadığını sormanıza gerek yoktur. Her biri, ayrı bir hikâyenin hatırası olan çizgiler anlatır onun yerine bunu. Hele bir de konuşmaya başlarsa bu çizgiler; anlattıkları bitmez ve bunları dinleyecek genişlikte yürek bulunmaz. Analar bilirim... Yıllar yılı, bin bir cefâya, bin bir çileye sabrederek beslediği yavrularının her birini bir başka gurbete salmış analar... Yüreğinin her köşesi onların hasretiyle için için yanan... Tek tek uçurduğu kuşlarının ardından hüzünlü bakışlarla ufku tarayan... Gün sayan... Bayramların gelmesini bekleyerek, onlara kavuşacağı günlerin umuduyla yaşayan... Arada, bir telefon sesiyle hasretliği bölünen, teselli bulan, yürek yangınına su serpilen analar... Analar bilirim... Her türlü fedakârlığı göstererek, askerlik yaşına getirdiği civanını... Gecesini gündüzüne katarak büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, canından can, kanından kan verdiği aslanını vatan için şehit vermiş analar... Sizin, bizim, ötedekinin, beridekinin, kısacası; bu topraklarda yaşayan herkesin huzurunu borçlu olduğu analar... Bu toprağın bağrında birer kale gibidir onlar... Ve onlar; hepimizin annesidir. Çünkü onlar, “şehit annesi” olmak gibi bir yüceliğe sahiptir. Ve çocuklar bilirim... Analarının yüzünü bir kez dahi görmeyen, hatırlamayan, ana şefkatinin, ana sevgisinin ne olduğunu bilmeyen, bunu tatmaya fırsat bulamayan... Yüreğinde her an bu sevginin eksikliğini duyan, hisseden... “Anam yaşasaydı da, derdime ortak olsaydı, başımı göğsüne dayasaydım, o da beni kucaklasaydı, öpseydi, koklasaydı, o tatlı sesiyle "Yavrum" deseydi ” diyerek üzülen... Her "Anneler Günü" geldiğinde, çiçek vereceği, öpücüklere boğacağı anası olmadığı için, kuytu köşelerde gizli gizli ağlayan çocuklar... çocuklar... çocuklar... Ve yine çocuklar bilirim... Yuvalarda, yetiştirme yurtlarında, sokaklarda, köprü altlarında büyüyen, öksüz ve yetim çocuklar... Gülmenin ne olduğunu unutmuş, gülseler bile yüzlerinde gülücükler açmayan, gülüşleri yüzlerinde donan, tokatlanan, ezilen, horlanan ve hiç bir istekleri yerine getirilmeyen... Başları okşanmayıp, ellerine şeker verilmeyen, nazları çekilmeyen... Çoğu; hayatın dikenli yollarında heder olan ya da heder edilen... Yaptıklarının ne olduğuna akıl erdiremeden yokolan... Yokedilen... Masum ve günahsız çocuklar... Günahları bizim olan çocuklar... Analarının dizinin dibinde oturamamış, “Ana kuzusu” olmanın ne demek olduğunu anlamamış; yaralı, ezik ve bahtsız çocuklar... Ve bir şiir bilirim... Anamı ve bütün anaları düşünerek yazdığım... Hangi oğul bilir? Anasının hikâyesini Hangi dil anlatabilir? Anaların çilesini Kim bilir hangi çizgi Hangi hüznün eseri... İradenin ipini kavrayan Nasırlı ve damarlı ellerin Birer sevda çiçeği Ve yorgun bakışların... O bakışlar ki Çağrıştırır seferberlik senelerini Asırlardır yaşıyor Asırların yükünü taşıyor gibisin Bilemez hiç kimse Sen hangi sevdanın eserisin İnancın zırhını kuşandın Gece ve gündüz Yandın ha yandın! Haksızlığa ve yokluğa Olmadı hiç seferin Nice acılara mekân kıldığın yüreğin Şefkatin ocağında pişti hep Merhametsizler yol düşüremedi sinene Ve sen Geçit vermez dağlar gibi Direndin ha direndin... (İ.B) |
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle... Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp: - "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!" Çocuk, ona dönerek: - "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik". - "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı." Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: - "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi." Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?" - "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..." Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek: - "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?" Çocuk, başını yanlara sallayıp: - "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!" - "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder." Çocuk biraz düşünüp: - "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?" - "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım." Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu. - "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır." - "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!" Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek - "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum." - "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?" - "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder." Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!" Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti." * Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, * Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, * Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur * Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir |
^^SEVMEK^^ Kişi sevdiğiyle olmak ister!.. Sevdiğinin haliyle hallenir..Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.. Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için, çoğunlukla, "beğeni"ile"sevgi"yi birbirine karıştırırız.. "ßeğeni"yanında "sahip olma"arzusuyla açığa çıkar!.. ßir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın... ßu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.. Kimi, beğendiğini cebine sokar; Kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister; Kimi yakalayıp inine sürükler..Her mahluk yaradılış fıtratına göre, beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.. "Sevmekéise bundan çok farklıdır!.. Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.. Yanlızca yanında olmak, yanlızca onun olmak, Yanlızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin! Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana, Onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!... Yakınlık bile uzak gelir sana!.. Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yanlızca, beyninde!.. Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir, Onun diliyle konuşmaya başlarsın!..Gözün ondan başkasını görmez, Kulağın ondan başkasını duymaz, Elin ondan başkasına uzanmaz olur!.. Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an Üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!.. Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana; Ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.. Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni; Ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde Sevdiğini görürler de, "sen o olmuşun" derler!! ßeğenen sahip olmak ister... Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder herşeyi sevdiği uğruna!.. ßazılarınında sevgi kokusu sürülür üstüne;"aşığım" sanır! Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra, O koku silinirverir üzerinden "kopamama"sabunuyla!.. Parasından kopamaz..Mevkiinden kopamaz.. Yakınlarından kopamaz..İçinde yaşadığı ortamın Güzelliklerinden kopamaz.."Etraf"tan kopamaz!.. Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde.. Eksiklikler görmeye başlar, yetersizlikler görmeye başlar... ßunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini; Uzaktan acıyarak seyretmeye başlar.. Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.. ßu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!.. ßeğeniyi, sevgi sanmıştır!.. Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse, ßu defa "иefret"e döner"ßeğeni"; ondan intikam alma duygusu Gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında ßir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın, Layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!.. Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, Mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; Sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; Yanlızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir!.. Seven ise göze almıştır kopmayı..Dışlanmayı.. Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı.. Fıtratından gelir sevgi!..Kulluğu sevmek üzeredir!.. Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan... O yüzden kopar anada-babada; dünyadan paradan!.. Seven, karşılıksız sever!.. ßeğenen karşılığını ister!.. ßenim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!.. Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!.. Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi..Karınca gibi çalışır; Maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar.. Ama pervane gibi sevemez!..Atamaz kendini ateşe!.. Sevgi sonunda yanmayı getirir!..ßeğeni ise sonunda kaçmayı!.. ßeğenen mahlukat çoğunluğuna göre, "sevgi" delilikten bir türdür!.. Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip, her şarta katlanmayı! Ve"delilik bu" derler... ßeğenme bir tür "hobi"dir!.. ßazen ömür boyu sürer, bazen bir kaç yıl, bazen bir kaç ay!.. Sevgi bir tür "deniz"dir!... Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.. |
lütfen ilk önce yazıyı okuyalım.sonra resme bakalım! Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz... Hal böyle olunca, kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii... Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını... Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya... Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine... Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor. Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru... Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız... Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara... İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla... Kız kayığa kadar koşabiliyor... Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip salıyor okunu... Heyhat! Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor... Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış... Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!... http://img148.imageshack.us/img148/9011/kzkumu2jm6tj.jpg |
Hadi Bembeyaz Sıcacık Karlar Çizelim Ey kalbim!..Hatırlayacaksın,sessiz sessiz ağlarken başımı dizlerine koyduğumda,kimse yoktu yanımda.Yalnızdık seninle can dostum,yalnızdık...Atışların hızlanırdı hezeyanlarımdan,kanın çekilirdi damarlarından.Gözlerim susmazdı hani,senide esir edip yaşlarına.Sabahları yalnız inerdik,bir sen,birde ben.Anlamazdı hiçbir arkadaş,dinlemezdi hiçbir yoldaş.Biz iki divaneydik seninle... Ben dıştan,sen içten selalerin bendini yıkardık ağıtlarımızdan.Kimse duymazdı ama,kimse düşünmezdi bizim düşündüklerimizi... İki divaneydik seninle kalbim! Kimse anlamaz,ama herkese anlatırdık derdimizi.Yaramaz bir çocuğun çığlıklarını çoktan geçmişti dilimizin söylediği sahipsiz türküler.Hani düşünürdük derin derin.Aynı sorularla bulanırdı toz pembe rüyalarımız.Bizden başka yokmu derdik buradan bakan bir iki divane...Sorardık hani kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediği soruları.Çekiliverirlerdi simalar çevremizden.Hatırlıyorsun mutlaka,mızraklara saplanmış kuşlara deniz suyundan yuva yapışımız,başı dimdik duran beyaz güvercinleri kafeslerinden salışımız ve ağıtlarımız yalnızlığımızın tarifi oldu...Aldatılmışlık değil,aldanmışlıktı bizi yıkan o zamanlar... Değil mi dostum.değil mi sırdaşım nasıl terk ettiler bizi?Nasıl koydular önümüze tek düze tabuları?..Ahkam kesmek marifet oldu,zincirleri günün modası diye taktılar boynumuza.Ağıtlarımıza yalancı nenniler diyip,anlamadılar onuru gurura karşı yarıştırdığımızı.Kavgalardan nefret ettiğimizi ve güneşin doğuşuna mevzilendiğimizi anlamadılar.Neden biliyor musun kalbim?Çünkü biz yalnızdık karanlık gecelerin gri yıldızlarında...Başabaşa ağladıkta hışkıra hıçkıra dönüp bakan olmazdı.Gülüp geçerlerdi bize.Biz kurtaramayacaktık çünkü dünya yı.Sende atan sevgi,bende yeşeren sabır yetmeyecekti onların prangalarını çözmeye.... Çiftliklerde meleyen koyunları gösterdiler bize.Nereye çeksen oraya giden,hani boynundan urganı eksik olmayan,hani yumuşacık tüyleri olan koyunları işaret ettiler.Halbuki biz çoktan çizmiştik,insan figürünün dahi karışmadığı tabiat manzarasını.Masmavi göklerden sevgiyi indirip,dallarada hoşgörü meyvaları koymuştuk.Ama resimdi işte,alt tarafı bir tabloydu.Hatırlayacaksın kalbim,rengarenk boyalarla süslediğimiz o tabloyu nasıl silerdi sadece o kara lekeler.Kimse görmezdi kendi çiziktirdiği işaretlerden başkasını...Herkes bir"ben"di kendinde,hatırlıyormusun vefakarım?..Sana da,banada,"biz" olmak düştü yinede bir beyaz nokta gibi hayatımıza...Az ağlamadık,az vurmadık umutlarımızı duvarlara,az bağırmadık sağırlığımızı unuttuklarımıza...Ama yinede çıktık düze "biz"...Sen ve ben kalbim...sen ve ben.... Hatırlarım şimdi o karanlık gecelerde yardıma koşmaya çalışan bir kaç iyi insanıda...Dokunamadığımız,yanımıza çağıramadığımız,uzaklardan bakıştığımız birkaç iyi insan vardı ya kalbim...Evet dostum,isimleri bile hala bizde değil mi?.."Gül dikenleriyle güzeldir" diyemeden tutp yapraklarımızla koparırlarken çiçekliğimizi,sert ama vefalı bir sonbahar rüzgarıda vardı,en kavurucu yazlarda.Bilirim unutmazsın kalbim.... Belki çilekeş bir yağmurun,yahut en yanlız kalabalıklarda ardımıza düşen küçücük ama bembeyaz bir bulutun hatrına bu tebessümlerimiz:)...Arkamızdan uzanıp boynumuzu sıkmaya çalışan ayrık otlarına inat.Binin içinde birde olsa,tek gamzesiyel özgürlüğü getiren bir kelebek hatrına belki hayata sırt çevir meyişimiz... Ne dersin kalbim?..Acılara gülmek senimi gerektirir,yoksa senimi getirirsin acıların peşine düşen umutları?Bilmem ki çilelim,kalk hadi,tamamlıyalım yarım kalan tablomuzu,hatta orta yerine bakışları düşmemiş gök gözlü bir çocuk konduralım..Çarpma öyle hızlı hızlı bedenime...Yeni bir cesaret için bende ümitle korku arasındayım... Tuvalimiz beyaz değil lakin,bilsen kapkara kömürden bile...Ama sevgiyse herşeye rağmen ve umutsa martıların hatrına...Hadi kış manzarası çizelim bembeyaz.Kimse karışmasın gönlümüze.Sabahlardaki kömür bile siyah olmasın tam tamına..Hadi, hadi bembeyaz sıcacık karlar çizelim,adı "umut" olsun...Ve orta yerde bütün gülücükleriyle başı dimdik,gözleri sıcacık bir çocuk kartopu tutsun..... |
Gülüm Yıl 1979.bursa iktisadi ve ticari ilimler akademisi iktisat bölümü 1.sınıf öğrencisiyim. Kastamonu’da bir köy Okulu’ndan sonra Göl Öğretmen Lisesi’nde altı yıl yatılı olarak okudum. köy hayatını bilirsiniz.çocukluk yıllarım kışları okul,yazları ise hayvan otlatmakla geçti.babamın öğretmen olması dolayısıyla mıdır bilemiyorum,biraz farklıydım diğer köy çocuklarından ben.küçük cep radyosu hep yanımdaydı.radyo oyunlarını dinlerdim.arkası yarın diye bir kuşak vardı,şimdiki TV dizileri gibi hiç kaçırmazdım.şarkılar,türküler dinlerdim.dışarıdaki dünyayı radyodan öğreniyordum diyebilirim. öğretmen lisesi yıllarında,sinemayla tanıştım.okulumuzun sinema salonu vardı ve sadece cuma,cumartesi akşamları film gelirdi.çoğunlukla da yerli filmler oynardı. okulumuzda kız öğrenci sayısı oldukça azdı.bütün yatılı öğrenciler erkekti.sadece okul görevlilerinin kızları ve civar köylerden bir kaç kız öğrenci vardı o kadar.yaklaşık bin öğrencinin okuduğu bir okulda 15-20 kadar. bu yüzden kızlar benim için ,sanki yaşadığımız dünyadan birileri değildi.radyodan dinlediğim oyunlarda,izlediğim filmlerde,okuduğum romanlarda hep sevdiği için acı çekenler vardı.Leyla ile Mecnun,Kerem ile Aslı,Ferhat ile şirin gibi halk hikayelerinde bile böyleydi bu.yerli filmlerde de sonu mutlu biten bir aşk hikayesine rastlamadım ben. O dönemlerde şiirler,küçük hikayeler yazmaya başladım.bir köy çocuğuydum ve yerli filmlerin bende oluşturduğu düşünce,şuydu : sevgi benden hep uzak kalacaktı.sevilmek için zengin olmak gerekti. bu olası mıydı?hayır.o halde kendi içimde yaşamalıydım sevgilerimi.şiirlerde yaşamalıydım.hep defterlerimde sevdim ben,orada söyledim hissettiklerimi,istediğim yanıtları da orada alabildim rahatça.çölleri rahatça aştım,dağları kolayca deldim. Ta ki ona rastlayıncaya kadar.üniversitedeki ilk günlerimden biriydi.Sınıfta bir taraftan hocayı dinliyor,bir taraftan da yanımdan hiç ayırmadığım şiir defterine bir şeyler karalıyordum. birden omzuma bir el dokundu. -affedersiniz şiir mi yazıyorsunuz. döndüm.radyo oyunları sustu,filmler koptu.ilk gördüğüm uzun, siyah saçlar ve onların arasında bir yüz..hayalimde bile oluşturamayacağım,anlamlı..insana hafif bir yağmurdan sonraki bir bahar günü huzurunu veren bir yüz. -‘evet’ dedim usulca. -okuyabilir miyim defterimi uzattım.okumaya başladı.ellerindeki yüreğimdi.ondan sonraki günlerde ben yazıyordum..o okuyordu.o okuyordu ben yazıyordum.yüreğim sanki defterlerden çıkacağı günü beklemişti ,coştukça coşuyordu. olacakları bilseydi hiç çıkar mıydı defterlerin arasından? günler geçtikçe arkadaşlar çoğaldı.bu arada aynı sınıftan bir arkadaşın onunla ilgilendiği haberini almıştım.benim onunla şiir dostluğumu bilen ortak arkadaşlarımız değişik haberler getirip duruyorlardı. -duydun mu?bu gün pastanede buluşmuşlar. dünyam kararıyordu.defterlerimin sayfaları sararıyordu.şiirler ağlıyordu.okula gitmemeye başladım.bu günlerde bazen şiir defterlerimle birlikte,ders notlarını da alıyor,derste aldığı notları bana da yazabileceğini söylüyordu. dedikodu muydu hala bilmiyorum,ama ortalıkta hep onunla,onu sevdiği söylenen diğer arkadaşla ilgili haberler dolaşıp duruyordu.bu dönem zarfında ben de sadece bir kez duygularımı açabildim.çok zor ve çok kısa oldu tabi ki. -arkadaşız ve böyle kalalım gibi yanıtları anımsıyorum sadece. okulmuş,dersmiş,hayatmış her şey bitti.her gün odama kapanıyorum,bir kaç şişe bira..biraz leblebi...şarkılar...sigara dumanları ve şiir defterlerim. epeyce bir süre devam etti bu böyle.bir sabah kalktığımda ev arkadaşlarımdan biri saçlarıma bakıp duruyor. -ne var dedim. -saçların gitmiş dedi. aynaya koştum.saçlarımın arasında aşağı yukarı altı-yedi santimetre çapında bir alan dökülmüş gitmişti. o gün arkadaşlardan borç para aldım,koşa koşa bir doktora gittim. doktorun ilk sorduğu soru: -öğrenci misin?aşık mısın oldu. -her ikisi de diye yanıtladım. -saçkıran olmuşsun sen dedi.iki türlüsü vardır bunun.birincisi üzüntü ve sıkıntıdan,diğeri de mikrobik.seninki üzüntü ve sıkıntıdan olmuş. bir kaç ilaç yazdı.ilaçları aldım ve eve gittim.ilaçların yanında bir kaç şişe de bira.ilaçları kullanmaya başladım,ama suyla değil birayla içiyorum. bir iki gün geçti böyle.bir akşam yine ilaçlarımı içiyorum.dışarıda hafif yağan bir yağmur...hava karardı kararacak. bir elimde sigara,bir elimde haplar..bira şişesi hazır.ilaçlarımı banyoda içiyorum çoğunlukla.bir taraftan da saçlarıma bakıyorum çünkü. hapları ağzıma doğru götürürken,beynimde birden bire şimşekler çakmaya başladı.biraları lavaboya dökmemle birlikte,ağzımı musluğa dayadım...içtim.. içtim suyu. sokağa fırladım sonra.yağmur,soğuk ve karanlık.yürüyorum hızlı ..hızlı. yürürken düşünüyorum...evden çıkıp caddeye ulaşıncaya kadar 100 metre kadar bir mesafe var.o mesafede 18 yılı yeniden yaşadım sanki.bir roman aktı gitti yüz metrede.annem,babam,çocukluğum.. köyüm,radyo oyunları,filmler,şarkılar ,türküler... sevmek bu olmamalıydı herhalde.ben sevgilerimi,bir tutam saçın dibine onları kurutsun diye mi dökmeliydim.ben anamın,babamın umutlarını şişelerde mi bitirmeliydim. Caddeye çıktığımda birden onu gördüm. ***** Aradan 26 yıl geçti.şu anda onu gördüğüm andan sonra, o güne ait (ama sadece o güne)hiç bir şey anımsayamıyorum.konuştum mu?konuşmadım mı? konuştuysam neler söyledim,bilemiyorum. ****** Sonraki günlerde normal yaşantıma döndüm.şiir defterime sarıldım yeniden.o günlerde onun için son şiirimi yazdım.adı: gülüm’dü ve: ‘ben kalmışım sensiz bir şey mi ki gülüm.’ diye bitiyordu.bu benim direnişimdi bir bakıma. onunla bir daha hiç konuşmadık bile diyebilirim.yalnızca bu olaydan iki yıl sonra bir gün,teneffüste sınıfa girdiğimde elinde bir ders kitabının arasına koyduğu,başka bir şeyi okuduğunu gördüm. O BENİM ŞİİR DEFTERİMDİ. |
HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI.....! » HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi.."..... O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın." |
BEN BİR MELEĞE AŞIK OLDUM Ben Bir Meleğe Aşık Oldum Kader ızdırap ağını ömrüme örer gibi,mutluluk senin neyine, aşk senin neyine gerek be Yavuz Emre derdim kendi kendime.Şu dünyada ne sevenim nede sevilenim var, yalnız geceler bana oldu yar, gözlerim uykusuz, dudaklarım susuz, ellerim boş, gönlüm ezelden sarhoş. Dertlerim kör bir kuyu, dost bildiklerimin kötü huyu, herkesin gönlü karalı, benim kalbim yaralı. Haykırıyorum, uzatıyorum ellerimi, duyan yok sesimi, boğuluyorum kaldım nefessiz, gömülüyorum, ölüyorum kefensiz. Sevgi satılık, saygı satılık, aşk satılık, can satılık, kuyuda üstüme kum attılar, her yer oldu bataklık.Ve öldüm.Gelen yok mezarımın başına, çekilen bu dertler, acılar, kederler boşuna. Ama bazılarının da gidiyor hoşuna. Ama bir gün geldi, önce serin güzel bir yağmur yağdı. İçim ferahladı, ardından güneş çıktı, toprağım canlandı, bir filiz verdi toprağım, bu filiz zamanla büyüdü ve tüm toprağımı, tüm bedenimi sardı,eşsiz bir kokusu ve güzelliği vardı.Toprakta çürümeye terkedilmiş kalbimi sardı bu koku ve güzellik. Derken gözlerim açıldı. Kalbim çalışmaya başladı, bedenim yeniden canlandı. Ve artık tüm kokuyu, tüm güzelliği bedenimin her noktasında hissetmeye başladım. Ardından bir ses duydum, beni çağırıyordu, sese doğru yöneldim ve bana sesleneni gördüm. Nuruyla gözlerim kamaştı, gözleriyle kalbim hızla çarpmaya başladı, sesiyle içim ısındı. Bu tek bir şey olabilirdi. Yüce Allah’ım bu bir melekti. Birden gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bunu gören melek yanıma gelip ağlama, artık acılar yok, artık yalanlar yok. Bu fani dünyada ben varım artık yanında dedi. İşte o an ben bir meleğe aşık oldum. Beni dirilten, beni baştan yaratan, bana güç veren, bana değer veren meleğe. Yani sana Aşık oldum |
Resim Bir zamanlar bir köyde mavi gözlü, sarı saçlı ve çok güzel bir kız yaşarmış. Bu kız hayata olan bağımlılığıyla bütün köyün sevgisini kazanmış. Bu kızın resime karşı büyük bir ilgisi varmış ve şehire resim okuluna gitmiş. Okuldan mezun olduktan sonra bu kız bir resme başlamış ama yaptığı resmi kimseye göstermemiş. Birgün bu kız merdivenlerden düşmüş ve ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış ama kız yolda ölmüş. Annesi de kızının gözlerini bir kuruma bağışlamış. İki hafta sonra kadının evine bir genç gelmiş. Bu genç kızın gözleri ile dünyayı yeniden görmeye başladığını söylemiş ve kadına çok teşekkür etmiş. Kadının o anda aklına kızının yaptığı resim gelmiş. Kızının odasından resmi aldığında büyük bir sürprizle karşılaşmış... Kızın yaptığı portre aynı gelen çocuğa benziyormuş yalnız kızın resimde tek tamamlamadığı yer gözleriymiş.. |
Gümüş Balığı Zamanlardan bir zaman küçük bir kıyı kasabasında genç bir balıkçı yaşarmış. En büyük hayali senelerden beri kimsenin göremediği ama dillerde efsane olmuş gümüş balığını yakalayabilmekmiş. Çok parlak, upuzun kuyruklu bir balıkmış bu gümüş balığı. Her gün daha güneş doğmadan küçük sandalıyla denize çıkar, gece hava kararana kadar da dönmezmiş. Bu gence sevdalı bir kız varmış. Kız her sabah kimseye görünmeden sessizce genç balıkçının gidişini izler, akşam da dönmesini beklermiş. Balıkçıysa o kadar çok istiyormuş ki gümüş balığını kızın farkında bile değilmiş. Günler böyle akıp gidiyor, kızın aşkıysa kalbinde büyüyüp duruyormuş. Bu aşk artık acı veriyormuş genç kıza. Bir gece yatağında doğrulup dua etmeye başlamış. "Ne olurdu sanki gümüş balığı kadar değerim olsa gözünde, onu özlediği gibi özelese, onu beklediği gibi beklese, onu aradığı gibi arasa, onu sevdiği gibi sevse beni Tanrım".... Ve uyumuş. Gün doğmadan hergün yaptığı gibi gizlice balıkçıyı uğurlamaya gitmiş. O gün çok güçlü bir fırtına varmış. Hiçkimse balık için denize çıkmazken, genç adam tutkusuna yenilerek küçük sandalıyla açılmaya başlamış. Genç kız, "Madem" diye düşünmüş, "Madem benim aşkımı gözün bile görmezken, o balık için ölümü göze alabiliyorsun, bende kendi aşkımı denizlere gömüyorum"... Kendini denize atmış ve ölümü beklemeye başlamış. Ama ölmüyormuş. Anlayamamış önce, suyun altında nasıl nefes alabildiğine aklı ermemiş. Birden geriye doğru baktığında, upuzun, pasparlak kuyruğunu görmüş. İnanamıyormuş... Durmamış, hemen genç balıkçının teknesini bulmaya onu kurtarmaya gitmiş. Ama artık çok geçmiş. Balıkçının küçük sandalından geriye parça bile kalmamış. Cansız bedeni dalgalar arasında sallanıp duruyormuş. Upuzun pasparlak kuyruğunu göstererek boşu boşuna seslenmiş cansız bedene, "bak işte, istediğin gibi oldum, artık gör beni" Genç kız gözyaşları içinde sevdiğine ilk ve son kez sarılmış. "Hayalini kurduğun şey gözlerini okadar kör etmişti ki, aslında yıllardır aradığının ben olduğunu hiç bilemedin...." |
Ruhum Sana Teslim Bu falda çıkmıyor bu sevdada bitmiyor yakamı bırakmıyor senin benimle olman kışın ortasında yazdan kalma bir günde denize girmek olsa gerek karşına çıkamaz oldum içimdeki his bana aşık oldun diyor ama öyle değil işte biraz yardım etsen bana ellerimden tutup denizden çıkarıp yanına alsan bu yalnızlık korkusunu daha yenemedim alıştım hep yanımda sen olunca yine seni bekleyeyim mi çamlık parkında yada o hep gittiğimiz sahildeki bankta sen yine omzuma başına koyup uyu ben ise özlediğim yüzüne bakayım sana gelirken çok sevdiğin o pastadan alıyım üzerine de gelin damat olsun yağmur altında o köşe başında seninle konuşmak için bekleyeyim marketten dönerken torbalarını taşıyıp hasret kaldığım gözlerine bakayım sana masal anlatayım aşk bahçesi o bahçede bir tek sen eksinsin çamların altında duran bir evim bile var ama sen yoksun geri dönersin diye bekledim ama sen gelmez oldun bu mevsimde bekledim seni ama takvim yaprakları biter oldu bu mevsimde yapraklardan silindi ama gelmedin belki öbür mevsim kuşlarla dönersin seni nerede bekleyeyim.aslında bilmediğim bir şeyi senin önüne serdim: Ruhumu sana teslim ettim yine gelmedin bedenimi de versem de gelmez misin? |
Yağmur Saçlı Kız Yağmur saçlı Kız unutma! bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim ... Sen benim ilham kaynağımdın, sevinç tomurcuğum, sevgi çağlayanım, hayat pınarımdın bir zamanlar... Bir zamanlar saçların bahçemin nazlı çiçeğiydi her dokundukça yeşeren, okşadıkça kokulu güller açan; doyamazdım bakmaya, dokunmaya kıyamazdım... Ellerimi tuttuğunda tanımsız bir sevinç kaplardı içimin denizlerini; gökyüzü benim olurdu, yeryüzü benim... Yaşamak bir rüyaydı seninle Yağmur saçlı kız, en güzel rüya sendin. İlkbaharda gökkuşağım olurdun, yazmevsiminde yağmurum, sonbaharda rüzgarım, kışmevsiminde fırtınam olurdun, her halini severdim senin... Seni görmediğim gün bir şeyler eksik gelirdi bana, yabancı kalırdım hayata. Hüzünlü ırmak kuşları gibi bekler dururdum bir kıyıda, sen gelir geçersin diye... Ne güzeldi özlemin çiçeklerinde yağmur yağmur gülüşün, geçişin her sabah gülümseyerek kapımızın önünde; rüzgarın saçlarına vuruşu, fistanının savruluşu rüzgarda ne güzeldi... Yazyağmurum olur ıslatırdın beni, güzgüneşim olur ısıtırdın. Düştüğüm her kuyuda gözlerindeki sevdalı imgeye tutunup çıkardım yeniden yeryüzüne, kirpiklerinde dinlenirdi ruhum... Beyazlar içinde gelirdin her gelişinde, nazlı utangaç bir gülüş olurdu dudağında, yanağında dağ gülleri; nefesinde serin serin sevgi olurdu. Yasemin kokulu bir sevinçle süslenirdi gönlümüz, ay kokardı bakışların, oturup saatlerce yıldızları seyrederdik... Şimdi geride kalan zaman dilimlerinde kare kare mutluluklar geçiyor gözlerimin önünde, korkular, tehtitler geçiyor... Ne zaman seninle buluşsak çabuk geçerdi zaman, kırmak isterdim dünyadaki bütün saatleri, zincire vurmak isterdim... Korka korka buluşurduk kuytu yerlerde, sarılıp dururduk biribirimize, sadece gözlerimiz konuşurdu. Sonra ayrılırdık istemeye istemeye. Sorguya çekerlerdi seni, döverdi kardeşlerin, elimden bir şey gelmezdi. Gözyaşların gücüme giderdi, oturup ağlardım senin yerine... Unutma! Bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim bahar gülüşlüm... Şimdi buluştuğumuz yerden ne zaman geçsem içim burkulur, gözlerim durup durup dolar. Her esen yelde, yağan yağmurda, çağlayan ırmakta, uğuldayan ormanda senin kokunu duyarım çünkü... Anladım ki, bütün iççekişler sevgililerine kavuşmayan sevdalıların hüzünlü gözlerinden gelirmiş, yaşamın kıyısında kırılmış tomurcuklardan... Şimdi acılar simsiyah bir sarmaşık esrarıyla büyüyor bedenimde her gece, inciterek sarıyor yüreğimin yalnızlığını... Yokluğun bir rüzgardır şimdi eser gönlümün soğuk duvarlarına her gece. Gözyaşlarım yağmurlara karışır, yağmurlar gözyaşlarıma, düşer damla damla yitirilmiş sevda közlerine... Özlem tek yönlü uzun bir yol işte Yağmur saçlı kız, gidipte dönüşü olmayan... Aklıma düştükçe bakışların, bir hüzün şarkısı kırılır kalbimde, ki, canıma batıyor kırıkları her defasında.. Hiç çiçeklenmiyor dallarım artık, meyve de vermiyor. Kalbimin batısında battı güneş, doğusunda ise güneş yok... Ah yıllar ah! Şarkılardaki gibi her şeyi yıpratır, yorar, yaşlandırır ve alıp götürür bilinmeyen bir meçhule doğru... Nuri CAN |
BIRAKIP DA GİDENE... BIRAKIP DA GİDENE... Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım. Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder, sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi... En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış, içten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış? Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla. Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce. Bu onun "ölüm yıldönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan. Bir melodidir kırık, umutsuz... Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda. Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına; "Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin Dileğince nefret et, alay et duygularımla Kızmam sana Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka. Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun. Herşeyini özledim... Allahım son defa göreyim yeter bana" Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm. Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi... Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına... Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasından korkarak, acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle... Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım. "İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..." http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10023-flash.gif |
BİR SONBAHAR AKAŞAMI AKŞAM OLMAK ÜZEREYDİ HAVA YENİ YENİ KARARIYORDU DALGIN AMA SANCILIYDI AĞRILARI ARTMIŞ HASTA GİBİYDİ YILLAR ONDAN ÇOK ŞEYLER ALIP GÖTÜRMÜŞTÜ HEP YANLIZ YAŞAMIŞ HAYAT DENİLEN BU IRMAK ONUN İÇİN BOŞAMI AKIP GİTMİŞTİ SANKİ AĞARAN SAÇLARINDA MAZİYİ ARAR GİBİYDİ AĞIR AĞIR YÜRÜDÜ SOKAK BOMBOŞTU BİR AN DURDU O KADAR DALMIŞTIKİ CEP TELEFONUN ÇALDIĞINI BİLE FARKETMEMİŞTİ ARAYAN BİR DOSTTU BİRAZ ÜRKEK BİRAZ HEYECANLA TİTREYEREK ALO DİYE BİLDİ ÇÜNKÜ ONA YÜREĞİNİ AÇAN TEK DOST DOST GİBİ DOST YÜREĞİNE BİLEĞİNE DOST YOLDA YOLDAŞI SAĞLAM OLMALIYDI KİŞİNİN SEVGİ BUMUYDU DİYE DÜŞÜNDÜ YILLARCA BU DUYGUYU HEP SAKLAMIŞ HİÇ BAHAR YAŞAMAMIŞTI ŞİMDİ BİRİ ONA HAYATIN VAR OLDUĞUNU BU YOLCULUK NEŞARTLARDA OLURSA OLSUN BİR SON DURAĞI OLDUĞUNU ONA HEP HATIRLATMIŞTI OYSA ONUN BAZI DEĞERLERİ YIKILMAZ SANDIĞI TABULARI VARDI OYSA YIKILMAZ SANILAN NE KALELER NE SURLAR VARDI TELEFONU BİRDEN KAPATTI ZAMAN EPEY GEÇ OLMUŞTU AMA ONUN İÇİN YENİ BAŞLIYORDU KOŞTU KOŞTU EVE KENDİNİ ZOR ATTI OYSA YILLARDIR ONUN EVİNİ BİLE NE BİLEN NEDE SORAN VARDI SANKİ KARANLIK DÜNYADAN AYDINLIĞA TEKRAR SAMANYOLU YILDIZI GİBİ KARANLIKTA KAYBOLMUŞ GİBİ SABAH OLMUŞ KARARINI VERMİŞTİ BİR YERDE BULUŞTULAR YÜREĞİ KIPIR KIPIRDI SEVDİĞİ İNSANIN ELİNİ TUTUĞUNDA ELLLERİ ATEŞİ TUTUYOR GİBİYDİ NE OLURSA OLSUN HAYAT YAŞAMAYA DEĞERDİ ÇÜNKÜ SEVGİ YILLARDAMI SAKLANMIŞTI SADECE GÖZLERİNİN İÇİNE BAKARAK SEVDA DENİZİNDE KAYBOLMUŞTU DIŞARIDA YAĞMUR YAĞIYORDU YAŞAMAK NE GÜZELDİ AŞK YAĞMUR ALTINDA BİR BAŞKA GÜZELDİ ELELE TUTUŞMAK ONUN İÇİN BAHAR YENİ GELMİŞ HAZAN MEVSİMİ ONUN İÇİN ÇOK AMA ÇOK UZAKTAYDI ŞİMDİ BAHARdı.. |
belki biraz tebessüm edersiniz Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış... Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen... Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?... Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı... Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda... Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle... Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi... Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı... Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı. O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi... Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi... O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza... * O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...* |
Tatlı Dil Yılanı İninden... İnsan, tabiatından kendisinde var olan kötü huylarından istesede kolay kolay vazgeçemez. Ancak insan gerçekçi, insancıl, karşı fikirlere tahamül gösteren, inançlara saygılı, mantiki bir eğitim ve terbiye ile zaafları baskı altına alınıp, güzel tarafları öne çıkartılırsa. İyilik merhamet ve hoşgörü gibi kavramların kapıları açılır ve kendisinde var olan kötü huyların önü kesilebilir... Çocukların büyüme, gelişme ve eğitim çağında gereksiz, hiç bir işe yaramayan, günlük yaşamında kullanamıyacağı hurafelerle, kof, saçma-sapan bilgilerle zihnini işgal etmenin, çocuğa hiç bir yararı olmayacağı gibi, körpecik beyinlerinin gelişmesine zarar verir. Bu vesile ile sevgi, merhamet, hoşgörü, anlayış gibi insani kavramların, küçük yaşta öğretilmesi, karşı fikirleri, dinleri, inançları, milliyetleri saygıyla karşılamak gibi, güzel unsur ve güzel duygular, çocukluğunda ve gelişme çağında garantina altına alınmlıdır ki,. ileri yaşlarda depreşmeye yönelik zaaflarını asgariye indirmiş olsun. Ben 38 yılını memleket sevgisi ve memleket hasretiyle geçiren, düşünen bir insan olarak, insanların sadece yemek yiyip geğirdikten sonra ne yapacağını bilmeyen, kendisi gibi olmayan ve düşünmeyenlere küfür eden, kaba, kimliksiz, kişiliksiz nesiller yetişmesini istemiyorum. Sevgi ve hoşgörünün çağımızda insanlar arası, toplumlar arası, en önemli barışçıl etken olduğunu unutmamalıyız. Sevgi, dostluk ve hoşgörü, insanlar biribirileri ve gerçeklik arayışındaki ilişkiyi, doğru kullanabilmelerinin, güven duygusunu hissedebilmelerinin biricik yoludur. Dünyadaki, canlılarda yalnızca insanlarda var olduğu ve yalnızca insanlara ait olan özbilinç, adalet, merhamet, vicdan, hayal gücü ile aldığı eğitim ve terbiye, insanın yaşamını denetim altına almasını, düzenlemesini ve geleceğe ait ölçülerin gelişmesini sağlar. İnsanoğlu içinde bulunduğu yaşamı ileriye dönük değişimi tasarlarken, ilk kural yüreğiní sevgiyle, saygıyla, merhametle doldurup, vicdanlı ve bilinçli olmasını gerektirir. Sevgiyi, hoşgörüyü yalan ve çıkardan uzak tutup, hilesiz bir biçimde gönlümüze dokuduğumuzda ve yüreğimize nakış nakış işlediğimizde, sığ ve kirli sularda kürek çekmekten kurtulur, gerçek doygunluğu, doğruluğu, mutlulugu ve erdemi yakalamış oluruz.. Alışkanlıklar, önyargılar, bir toplumu tümden aşağılamalar ve kontrol altına alınamayan intikam, kin, nefret gíbi olumsuz duygular tüm toplumlara ve tüm insanlığa ancak zarar getirir. Yararlı olunamıyorsak bari dünyanın ve insanlığın gelişmesine, zarar vermeyelim... Çağımızda insanlığın büyük uyanış içine girdiği demokratlık, (hümanist) insancıl değerlerin yüceldiği dünyamızda, insanların hala palavra ve kafaları bir örümcek ağı gibi saran şovenizm, dini fanatizm gibi çağdışı fikirlere, neden hala sıkı sıkıya sarılıp itibar ettiklerini anlamış değilim. Bilmezler mi asarız, keseriz mantığıyla hareket eden, gücü yettiğini, gücü yettiğince ezmeye çalışan insanlarda ne özbilinç ne özsaygı nede mantık ve vicdan olur. Her şeyden önce birey yada toplum olarak, aydın, her düşünceye, her inanca saygılı, okumayı alışkanlık haline getirip, kitap okumayı seven insanlar, nesiller yetiştirmeliyiz ki, dünyaya, insanlığa ve toplumumuza bir yararı olsun... Bilimin, bilginin, teknolojinin ilerlemesine bir diyeceğim elbette olamaz, ama aynı zamanda da bilimin, bilginin, teknolojinin, zekanın kötüye kullanılmasından, pazarlanmasından yana değilim. Aynı oranda din, milliyet gibi kutsal unsurları, küçük çıkarlar için kötü emellerine alet edenlerden hep tiksinmiş, rahatsızlık duymuşumdur. Çocuklarımızı eğitimden ve sorumluluklardan uzak, vurdum duymaz, saygı ve sevgiden bi- haber, tembel, sadece kendi çıkar ve rahatını düşünen bencil yarattıklar olarak yetiştirirsek. Onların kişilikli, dürüst, onurlu, yardımsever, karşı fikirlere, milliyetlere, dinlere saygılı, hoşgörülü olmasını öğretemezsek. İnsan olarak, düşünen, sorgulayan kafa yapılarına destek olmaz ve yol göstermezsek. Çağın bilgi donanımıyla donatmazsak. Ne olur bilir misiniz?.. Dünyadan, yaşamdan bi- haber, kimseye hoşgörüsü, saygısı, sevgisi olmayan, acıma, merhamet nedir bilmeyen, gözünü kırpmadan insan öldürebilen, başkalarını korkutarak yada sömürerek güç kazanmaya çalışan, tembel, hoşgörüsüz, egoist bir nesil yetiştirmiş oluruz. Onun için çocuğun aile ve okulda alacağı kültür eğitim terbiýe insanların başkalarının fikrine kültürüne inancına giyimine saygı duymaları sosyal etnik farklılıklara hoşgörüyle bakmalarını eşitlikçi anlayışı paylaşım ve dayanışma duygusunu geliştirmeleri gerektiriyor... Herkesin hakkının kendi hakkı kadar öneminin vurgulanması gerekiyor. Eğer çocuklarımızı kız yada erkek diye ayırırsak, soru sormalarını, sorgulayıcı olmalarını, kişilik kazanmalarını engellersek,. farklı olana hoşgörüyü ve saygıyı belletip bunu bir yaşam tarzına dönüştüremezsek. Sorunlar bir dağ gibi gittikçe büyür ve altında kalkamıyacağımız bir hal alır. Sadece çevresindekilere değil, farklı olan her şeye saygılı, höşgörülü, anlayışlı, sevecen ve yardım sever olarak yetiştirirsek, asıl sorunların zaman içerisinde gittikçe küçüldüğünü göreceğiz. Dürüstlük, insanın önce kendisine karşı dürüst olmasından geçer. Dürüst olmayıpta başkalarının yanında dürüstlük taslamak hiçte dürüstlük değil. “Akıllı, bilgili olmakla, adil ve ahlaklı olmak aynı kapıya çıkar” diyor H. Ali. Ne doğru bir söz değil mi? Bütünlük, var olmak, kişiliğin önemi varsa, insanlara ve tüm canlılara karşı adil olmayı öğretmeliyiz çocuklarımıza. İyi bir insan olmanın temel gereği budur. Asıl mesele dün- bugün- yarın değil ve farklı din, dil, kültür değil. ïnsanın gerçeği ve bütünlüğü meselesidir. Yargılamak adil olmayı ve bilmeyi gerektiriyor. Bilmek ayrı bir fedekarlığın adı unutmayalım... Ne demişler: Tatlı dil yılanı ininden, Acı dil insanı dininden çıkarır. |
Kırmızı yüzler Elimde kalem öylece kalakaldım. Yazamıyordum. Belki biraz zorlarsam olur dedim. Olmadı. İki kelime yazıyor sonra yazdıklarımı bir kenara atıyordum. Sonunda pes ettim. Biliyorum ben şiiri değil, şiir kendini yazıyordu. Her şeyini yitirmiş biri gibi kendimi yatağıma bıraktım. Vücudum öyle yorgundu ki ağırlığı bir korku gibi üzerime çökmüştü. Baş ucumda duran kitabımı aldım. Okumaya acıkmış biri gibi süratle okuyor hızıma ben bile şaşıyordum. Bu emanet kelimeleri tutamıyor, onlara kendimi yüklüyordum. Sonra da kayboluyor, gerçekte ezik ruhumu unutmaya çalışıyordum. Bir ara duraksadım. Gözüm bir cümleye ilişti. Anlamadım önce, tekrar tekrar okudum. Her defasında daha bir aydınlatıyordu kendisini.Üzerimde daha derin yaralar açılıyordu. Bu cümle ile aramdaki oyun bilmem ne kadar sürdü. Kaç defa saate baktım. Gözüm kaç kez telefona ilişti, kaç kez lanetler yağdırdım. Bilmiyorum. Düşüncelerimden sıyrılıp kendi dünyama döndüğümde bir kapı zili karşıladı beni. Hiç takatim olmadığı ve hiç istemediğim halde kapıyı açtım. Kapıcı gazeteleri, ekmeği bırakmıştı. Eğilip aldım. Defalarca okudum gazeteleri. Bir gazete deprem senaryolarını sıralamış, biri yer altı dünyasının on yedilik yeni babasını manşet yapmış. Öğrencilerin YÖK’e karşı eylemleri, cinayetler, SSK vurgunu ve gözden kaçırdığım nice dolu haber ve nice dolu gereksiz söylem. Sıkılıyorum. İşe gitmek için hazırlanıyorum. Bu hazırlık belki yıllarca yaptığım türden. Hayatımın anlamsız bir dolu zerzevatı. Evden çıkıp yola koyuluyorum. Durağa gelip - her zamanki gibi – otobüsü beklemeye başlıyorum, ya da dur deyip de pişman olduğum anılarımı bekliyorum. Aslında benim bile bilmediğim bir dolu yalan. Ben fark etmesem de onları bekliyorum. Otobüs geliyor. İtiş kakış biniyorum otobüse. Biri beni itiyor, ben diğerini, o da bir başkasını. Şehrin pis havasını ciğerlerimize çekiyoruz hep birlikte. Denizin üzerindeki kara dumana bakıyor, belki de “ayıp yahu” deyip kaldırımda sarmaş dolaş yürüyen sevgililere laf atıyoruz. Ben ter kokan bu kalabalıkta kendimi bulamamaktan korkuyorum. Bir durak sonra iniyorum. Yanımdan deniz geçiyor, şehrin pis havası ve az önce ayıplanan sevgililer geçiyor. Hepsine bakıyorum. Bir anda yok oluyorlar. Nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum. “Simiitt” diye bağıran birinden simit alıyorum. Parktaki bir banka oturuyor, sonra neye üzüldüğümü bilmeden üzülüyorum. Vitrinlere bakıp, yere tükürenlere bağırıyorum. Onlar da bana... duvarlara ne olduğunu bilmediğim kâğıtlar asmışlar. Tiyatroda bu akşam Lale Mansur’ un oyunu varmış. Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı ”Mutluluk ” çıkmış. Sonra “Uyuşturucuya hayır” diyen bir grup gencin yazıları geçiyor gözümün ününden. Kaçtığım şey beni burada da yakalıyor. Nur geliyor aklıma. Uyuşturucudan kurtulmak için verdiği mücadele geliyor. O titrerken nasıl yüreğimin burkulduğu, o üşürken nasıl sarıldığım, o ağlarken nasıl kanadığım. Hepsi aklıma geliyor. Tam kendimi suçlayacakken susturuyorum düşüncelerimi. Tekrar eve dönüyorum. Kendimi en rahat hissettiğim yere ise gitmediğimi ve akşamı çoktan ettiğimi bilmeden dönüyorum. Evin bütün ışıkları açık. Hatırlamıyorum. Ben beynimi yormakla uğraşırken yağmur da iyice bastırıyor. Soğuk titretiyor, belki çakan şimşekler dışarıda birilerini rahatsız ediyor. Bense hatırlamıyorum. Eve az sonra yaşayacaklarımı bilmeden giriyorum. Giriyorum ve sonu gelmeyecek gecenin ilk sözcüklerini bırakıyorum odanın küflü havasına. - Artık gelmezsin sanıyordum. - Özledim. Yoksa ne işim var bu vakit sende? - Bitti mi? Diye soruyorum. Sadece yüzüme bakıyor. Tekrar,tekrar soruyorum. - Bitti mi? Artık yok değil mi? Ben üstüne gidiyorum tüm gece boyunca. O ne bir adım ileri ne de bir adım geri atıyor. Öylesine duruyor. Sonra elini yüzüne kapatıp yere çömeliyor. Dakikalarca ve belki de saatlerce bekliyor. Ben balkonun kapısını açıyorum. Soğuk hava içeri giriyor düşünceler dışarı... Kolundan tutuyorum. Balkona çıkarmak istiyorum onu. Kalkarken zorlanıyor. Basamak, basamak kollarımdan tutup ayağa kalkıyor. Dışarı çıkıyoruz. Yağmur saçlarımızı ıslatıyor. Gece ruhumuzu.... Çakan şimşekler cesaretimizi kırıyor. İkimizin de hep var olan gücü her çakan şimşekte biraz daha yok oluyor. Elimi ıslanmış saçlarına götürüyorum. Bir tutamı elimde kalıyor. Yüzüne dokunuyorum. Gülücüklerin yerine tanımlayamadığım bir sürü şey çıkıyor. Ben o gece orada hep hayran olduğum dostumun yıkılışını seyrediyorum. Ben mi istemiyorum yoksa o mu izin vermiyor bilmiyorum. Yardım edemiyorum. 0 damla damla eriyor ve ben sadece seyrediyorum. Tam günün yorgunluğu üzerime çökmüşken ve tam da ona yeniden bağlanmışken ve tam da ağlayacakken elimi tutuyor. Bir daha kendim olamıyorum. 0 kızı bulamıyorum. Nur yanağıma bir öpücük kondurup gidiyor. Bir yarımı da götürdüğünü bilmeden... Gidiyor. Ben gidişini seyrediyorum bir daha göremeyeceğimi bilmeden. Oturuyorum. Bir onu suçluyorum, bir kendimi. Uyuşturucu kullandığı için onu ve bunu fark etmediğim için kendimi. Bu oyun sürüklenip duruyor. Uykudan habersiz sessizce bir düş çaldığımı ben bile fark etmiyorum. Uyumuşum uykudan habersiz. Bir telefon sesiyle uyanıyorum. “Gelmen gerek’ diyen biri beni uyandırıyor. “Neden” diyorum “Ne oldu?” - Siz gelin orada konuşuruz diyorlar. Sessizce çıkıp gidiyorum çağırdıkları yere. Ve geçtiğim sokaklara bir parça anı ,hüzün ve bir parça pişmanlık bırakıyorum. Boşlukları yağmur damlaları dolduruyor. Ben fark etmiyorum. Biri elimden tutuyor. Anneme benzeyen bir kadın ve babam sanki yanındaki. Anımsayamıyorum. Kadının ağlamaktan gözleri şişmiş “Gördün mü?” diyor mırıldanarak. Adam dalgın. Bir eliyle sigarayı tutuyor diğer elini kâh saçlarına kâh bıyıklarına götürüyor. - Üzülme be, onun kaderiymiş diyor içlerinden biri. Sonra bir polis gelip tutuyor kolumdan. Yerde bedeni gazete kağıtlarıyla örtülmüş birinin yanına götürüyorlar. Anlıyorum o zaman. Birinin artık dayanamayıp öldüğünü anlıyorum. Uyuşturulan bedenini artık istemeyen birinin isyanını anlıyorum. Oyuncakları kalmış yüzünde. Asla kavuşamadığı idealleri ve gülücükleri yüzünde asılı. Kime bıraktığını bilmeden saklamış onları. Nur’ un elini tutuyorum. Yüzünü açıp bakacak cesareti kendimde bulamıyorum. Ağladığımı fark etmeden ağlıyorum. Tuttuğum elini bırakıyorum dostumun. Ne zaman okuduğumu hatırlayamadığım bir söz aklıma geliyor. Onunla uzaklaşıyorum. “Ağaçlar ayakta ölür “ O da bunu bilmeden ayakta ölüyor. |
ARKADAŞ Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş,\"Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak\" demiş. Genç,birinci gün tahta perdeye 37 çivi çakmış.Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş.Gence bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart,sök\" demiş.Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona \"aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak.Çok delik var.Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak\" demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir.Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır.Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(kapanmayacak). Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir.Seni güldürür yüreklendirir, sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur,seni dinler ve sana yüreğini açar\"demiş. |
Günbatımı Günbatımı olunca bir hüzün kaplar bedenimi.Yanı başımda damar şarkılar diğerinde sıcak bir yastık Düşünceler birbiriyle yarışır. Balkonda uyuya kalırım hayallerle. Acaba çok şey mi istiyorum yada imkansızı mı. Yokuş yukarı çıkıyorum ama hiç inemedim daha. Tam düzeldi derken taklalar gelir bir yanda babam diğerinde annem . Bunlara ek bizim aileden değil ama aday olarak sevgilim geliyor ortada dönme dolabı çeviren ben sorun çözmekten sorun ben oldum aslında ilerlemek yerine sekmeyi tercih ediyoruz şimdilik orta noktayı bulamadık henüz arayış içinde geçiyor her gün yarına çıkılır mı bilinmez Aslında gereksiz konularda tartışmayı bırakıp uzlaşma olması gerekir gelecek planları iyi şeyler yapmamız lazım iyi günlerimize mutlu yarınlarımıza taşan nehrin önüne taşlardan barikat yapıp ovalara su getirme zamanı geldi su daha fazla boşa akıtmadan yoksa hepimiz selde can vereceğiz ne olduğunu bile anlamadan... |
Arayış İnsan hayatı çoğunlukla arayışlarla geçer iyi bir iş iyi bir arkadaş çevresi iyi bir gelecek iyi bir eş gibi Arayışlar böylece sürüp gider birini yakalayınca birini kaybeder ötekine ulaşınca birini çoktan yitirir tam buldum işte bu dediğinde sonrasında istemediği bir sonuçla karşılaşınca yitirilen zamana acır insan Ve arayışlarla elde edilenler hiçbir zaman eşitlenmez sürekli bir arayış içerisinde sürüklenmeye mecbur kalırsın Umut tükenmeyen bir sermaye arayışlarda kullanılan yegane servettir. Umut bitmez bittiği yerde arayış bitmiş ölmüş yada yaşarken ölenlerden olmuşuzdur. Her nedense arayışlar her zaman bir sevgide toplanmış hak edilen hatta hak edildiği halde alınamayan bir sevgi arayışıyla süre gider hayat, ama ufuk geniş ve ülkü ulaşılamayacak kadar uzak değildir. Sevgi kutsal gizemli bir şekle girer sevgideki ilahiyatı bulabilmek ümidiyle birçok güçlük def edilir ve arayışlar devam eder. Arzulananlar alınıp arayışlar sonuçlandığında çekilen acılardan kurtulmak en azından acıları dindirmek üzere yalnızlık seçilir. İşte o an , gönül dağıma kurduğum bağ evine çekilir kendi yaralarıma kendim merhem olmaya çalışır türküler eşliğinde tan yerindeki ela gözlerle beni gözlediğini hisseder her daldığımda beni düşündüğünü hayal eder yaralarımı iyileştirmeye çalışırım. İşte o an tüm acılardan kurtulur yeniden doğar ve koynumda biriktirdiğim tüm ışıltıları serper gök yüzüne saçlarıma yağan yıldızlarla bütünleşir kuşlar kadar özgür olur kırardım esaret zincirlerini Dinen sızılar iyileşen yaralarla ama yara izleri bedenimdeyken dönerim hayata çarklar arasındaki yerimi alır büyük ve acımasız çarklar arasında yıpranmadan ve yok olmadan yaşamaya devam eder mutluluk oyunu oynarım. sahte göz yaşlarının tuzlu sudan başka bir şey olmadığını anladığım anda rüyamın pembeliği bozulur ve uyanırım. Tatlı ama acı veren uykumdan. Elde kalan sermayemle ilahi sevgiyi bulma ümidiyle devam ederim hayata ve arayışlarıma. |
Affın Erdemi Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş. Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış. Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş. Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş , “ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”. O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş. "Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat ise anlamsızdır" |
Rüya Ter içinde uyandı. Başucundaki saat gecenin üçünü gösteriyordu. Hep böyle oluyordu. Yıllardır, başını yastığa koymasının üzerinden iki üç saat geçer geçmez uyanıyor, bütün geceyi uykusuz geçiriyordu. Üzerinde siyah saten elbisesi, boynunda tek sıra incisi, çelik ökçeli rugan iskarpinleriyle hep aynı ezginin eşliğinde, rengarenk bir duman içinde dönüyor, dönüyordu. Rahmetli eşinin zarif parmakları udun tellerine dokunuyor, arada, bir tamburun içli yakarışını duyar gibi oluyor, dönerken hissettiği mutluluğun ezginin kesilmesiyle birlikte bir acıya dönüştüğünü fark ederek, kendini dar keçiyollarında çıplak ayaklarıyla koşarken buluyordu. Şimdi seksenlerinde olan bu kadına yirmili yaşlarındaki yüzünün her gece eşlik etmesi, biraz tuhaf değil miydi? Üstelik hep aynı bestenin eşliğinde…Kalkıp sırtına şalını aldı ve mutfağa doğru yürüdü. Balkonun açık kalmış kapısı, gece çıkan hafif rüzgârla sallanıyordu. Balkona çıktı ve şezlonga oturdu. Geceleri bir bahçe hangi kıpırdanışlarla değişir, artık ezberledim. Çiçeklerin içine kapanışlarını, dalların hışırdayışını, türlü böceklerin toprağı karıştırıp bahçe duvarında sürünüşlerini, ay ışığının üstümüze saldığı bütün ışık ve gölge oyunlarını…bir bir sayabilirim şimdi boğazıma yük gelen kelimelerle. Sonra bu evin gittikçe değişen, bana bile yabancılaşan çehresini gördüm acıyla. Geceleri benim evim olmaktan çıktığını, odalarımın, eşyaların alışık olmadığım hâllerine şahit oluğumu meselâ canım efendim benim, anlatsam duyar mısın? Bazen piyanodan çıkan ani bir sesle uyandığımı, bir tamburun telinin koptuğunu meselâ kimselere söyleyemiyorum. Ne o doktor bozuntularına, ne de evlâtlarıma. Kapağını iyice kapattığıma emin olduğum bir dolap gürültüyle açıldığında, ya da merdivenler alışık olmadığım bir öfkeyle gıcırdadığında, korkmuyorum ama, yokluğundan sonra bir bardağın bile yerini değiştirmediğim bu eve emniyetim sarsılıyor. En çok çalışma odana girmeye çekiniyorum. Çünkü o odaya ne zaman girsem, rüyalarımdaki ezgi çınlıyor kulaklarımda. Senin yarım kalmış bestendir can çekişen, biliyorum. Ruhun muazzep olmaktadır, canım efendim, buna üzülüyorum. Ürperdiğini hissetti. Hava serinlemişti iyice. Eskiden üşümezdi yaz geceleri. Sabaha yakın saatlerde bitkiler bile ürperir, domur domur olurdu da, o, titremezdi hiç. Balkondan çıkıp salona geçti. On iki kişilik yemek masasına, porselen yemek ve çay takımlarının bulunduğu büfeye, sonra koltuklara, perdelere baktı uzun uzun. Ne kalabalık misafirler ağırladım şimdi yalnız yemek yediğim bu masada. Vakit geceye yaklaşırdı da servis devam ederdi. Rahmetli elinde udu, arada bir ellerimle hazırladığım gül şerbetinden yudumlayarak yeni bestelerini çalardı davetlilere. Bazen göz göze gelirdik de bakışlarındaki sevgi ışıltıları kalp atışlarımı hızlandırırdı. Masadaki bütün kadınların bana hasetle baktıklarını fark ederdim. O gün büyük oğlana “Hep beraber bir akşam yemeği yiyelim.” diyecek oldum, işlerin çokluğundan, kendilerinin bile artık aynı saatte sofraya oturamadıklarından söz etti. Evlâtların vefasız çıktı canım efendim. İnceliğinden, inceliğimizden, bizim hayatımızı güzelleştiren ve mutluluğumuzu borçlu olduğumuz küçük teferruatlardan habersiz, büyük mutluluklar peşinde, hep geleceğe erteleyerek yaşamayı, şimdiki bütün gençler gibi hayatı ıskaladıklarının farkında bile olmadan, büyüttüler içlerinde gündelik telâşları ve kazanma hırslarını… Tam karşısındaki odaya çevirdi bakışlarını.Kapısı kapalı. Onu gömdüğünden beri kapalı…Yüreği göz göz olmuştu bu eve yalnız girdiği ilk gün. Artık onsuz, hatta belki yaşamın o doyumsuz ritmini hiç hissedemeden, sevgisiz ve heyecansız kaldığını ne kadar da ağır bir yük olarak üstlenmişti kalbi. Oysa o hayattayken, kapı hep açık durdu yıllarca.Odanın önünden her geçişinde sevgiyle uzattı başını içeri, notaların arasında kaybolmuş efendisine baktı her seferinde, içinde müziğini yakaladı hayatın. Ani bir hareketle ve yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle yürüyüp açtı kapıyı. Aziz bir hatıraya dokunur gibi dokundu eşyalara tek tek. En son udu aldı eline… *** Elindeki udu bıraktı. Dantel işlemeli başörtüsü, küçük yuvarlak gözlükleri ile ellisinde gösteren bu kadının seksenlerinde olduğuna kimse inanmazdı. Udunu bırakmıştı ama az önce odaya yayılan notaların insanı tesiri altına alan büyüsü ve berraklığını yitirmemiş sesinden dökülen o billûrlaşmış âhenk ancak Azize Hanım’ın mütebessim bakışlarıyla karşılaşınca beni kendime getirdi. İlk defa dinlediğim şarkının ilginç hikâyesi de şaşkınlığımın bir başka mazeretiydi. Zira bu şarkı bestekârının ölümüyle yarım kalmıştı. Belki de bu yüzden insanı böylesine etkiliyordu. -Hanımefendi, inanın çok etkilendim, diye kekeledim. Rahmetli eşiniz çok ince bir insandı muhakkak. Üstelik bir bestekâr eşi olmak hiç kolay olmasa gerek. Azize Hanım hafızasının bir antikacı vitrinine benzeyen el değmemişliğinde bir müddet dolaştı. Konuşmaya başladığında, bakışları çok uzaklara dalıp gitmişti. -O öldüğünde uzun süre kabullenemedim durumu. Bu evi yazlık olarak kullanırdık. Bestelerinin çoğunu da bu evde yaptı. Vefatından sonra buraya yerleştim. Kendimi âdeta dış dünyadan tecrit ettim. Rahmetliyle geçirdiğim otuz yıl boyunca bir kere incinmedim. Onunla beraberliğimiz beni çoğaltan bir beraberlikti. Belki de o yüzden hayata kaldığım yerden devam etmek istemedim. Kim bilir belki cesaret edemedim, belki de buna değmeyeceğini düşündüm. -Peki çocuklarınız? Onlar karşı çıkmadılar mı kendinizi bu denli soyutlamanıza? -Benim evlâtlarım hayırsız çıktı kızım, söylediğiniz incelikleri düşünecek durumda değillerdi.. Ya da sadece bir yaşlılık psikolojisi benimki…Neyse, vakit geç oldu. Üstelik yorgun olduğunuz halde gecenin bu saatinde ihtiyar sesimi dinlediniz. Dinlenmek istersiniz. Odanız koridorun sonunda, sağdan birinci kapı. Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenin, ben senelerdir uyuyamıyorum nasılsa… -Neden uyumuyorsunuz? -Uyuyamıyorum desem daha doğru olur. Onu da yarın konuşuruz. Torunum kim bilir kaçıncı uykusundadır şimdi, siz misafirsiniz. Daha fazla yorulmanızı istemem. Odama çıktığımda derin bir nefes aldım. Hayatımda ilk defa böyle bir yalana ortak olmanın ve bir yalanın içinde rol almanın utancını ve ezikliğini yaşıyordum. Az önce bütün samimiyetiyle bana evini ve duygularını açan bu kadın, misafir kisvesi altında bu eve girmiş bir doktor olduğumu bilse, ne yapardı acaba? Azize Hanım’ın oğlu ve gelini arkadaşımdı. Oğlu dün beni aramış ve annesinin ruh sağlığından ciddî şekilde endişe ettiklerini, babası öldüğünden beri kendisini yazlık eve kapattığını, evdeki eşyaların bile yerini değiştirmeden âdeta bir münzevî hayatı yaşadığını,geceleri hiç uyumadığını, üstelik geçenlerde geceleri garip sesler duyduğunu iddia ettiğini, kendisinin şaşkınlığını ifade etmesiyle birlikte bunu inkâr ettiğini söylemişti. Birkaç defa onu doktora götürdüklerini, ama doktorların yaşlı kadınla hiçbir şekilde iletişim kuramadığını da sözlerine eklemişti. Benden ricası şuydu: Kızı, yani Azize Hanım’ın torunu Ayla, hafta sonu tatilini babaannesinin yanında geçirecekti. Ben de Ayla’nın arkadaşı sıfatı ile- çünkü ufak tefek bir yapım vardı ve Ayla ile hemen hemen aynı yaşta görünüyordum- annesinde iki gün kalıp onu gözlemleyecektim. Biraz tereddüt etmekle birlikte kabul etmiştim. Akşama doğru geldiğimiz bu yazlık ev, Azize Hanım, misafirperverliği, yemekten sonra bana verdiği müzik ziyafeti, her şey o kadar normaldi ki…bir an kendimi gerçekten Ayla’nın arkadaşı gibi hissettim. Hele gözleri dolarak, sesi titreyerek söylediği son şarkı, bir ölümün yarım bıraktırdığı o eşsiz ezgiler, beni bir başka âleme götürmüştü sanki… Şarkıya başlamadan önce dalıp gitmiş, sonra kendi kendine konuşur gibi anlatmıştı: -Ölmeden bir saat önce bana çalmıştı. Heyecanla çağırmıştı beni. O çağırdığında her işimi yarım bırakırdım. Yeni bir çocuk doğmuş gibi hissederdik ikimiz de. Bana bir türlü tamamlayamadığını söyledi. Biterse müthiş bir eser olacak, dedi. Bir saat sonra kahvesini götürdüğümde, koltukta başı yana kaymış, udu kucağında, uyukluyor sandım. Yürüyüp pencereyi açtım. Hiç uykum yoktu ve işin doğrusu kafam karışmıştı. Bu kadın şimdiye kadar geçirdiğimiz zaman içinde hiçbir anormal harekette bulunmamıştı. Bir terslik olsa hissederdim, anlayabilirdim. Niçin uyuyamıyordu acaba? *** Bu gece hiç girmeyeceğim o yatağa. Üstelik yalnız da değilim. Ayla ve o tatlı kız. Biraz hareket ve heyecan getirdiler evime. Gerçi kız Ayla ile aynı yaşta gibi görünmüyor ama! Fiziği yaşını ele vermese de, bakışlarından anladım bunu. Yaşananlar en çok gözlere siner çünkü. Bir tortu gibi birikir ve bütün yüz çizgilerini değiştirir insanın. Nasıl da dikkatle dinledi beni. Etkilendi. Aylardır çalmamıştım şarkıyı. Biliyor musun, yaşlı bedenim artık evin içinde bir eşyaya dönüştü sanki. Belki bir gün beni, odanın döşemelerine, ya da oturduğum koltuğun kadifesine karışmış halde bulacaklar. Hem Ayla dinlemedi bile çaldıklarımı. Sanki bir vazifeyi yerine getirir gibi geldi, yemeğini yedi ve çok yorgun olduğunu söyleyerek yatmaya gitti. Ama o kız…Kaç yaşında acaba? *** Oda tıpkı bir müze gibi. Bir sürü enstrüman hepsi özenle bir yere yerleştirilmiş. Evin en güzel odası olmalı. Pencere bahçeye bakıyor. Elli yıl öncesinin eşyaları, koltuklar, konsol… -Biliyorum, siz gençlere saçma geliyor bu. Ölen birinin arkasından senelerce yas tutmak, Bu, hayat arkadaşınız bile olsa. Ayla şarkı söylüyordu geçenlerde “Yeniden de sevebiliriz..” diye. Oysa seneler geçtikçe, birbirinin uzvu gibi olur iki insan. Bunadım sanıyorlar, bir vefa duygusunu huysuz bir ihtiyarın inadı gibi algılıyorlar. -Peki neden uyuyamıyorsunuz? Bir rüyadan uyanmış gibi bakıyor bana. Utanıyorum. -Yani dün gece öyle söylemiştiniz de merak ettim, diye geçiştiriyorum aceleyle… -O rüya yüzünden. -Rüya yüzünden mi? -Evet. Biliyor musun, senelerdir aynı rüyayı görürüm ben. Her gece. Her gece aynı besteyi dinlerim. Rahmetli ud çalar, ben rengarenk bir duman içinde dönerim. Sonra ezgi kesilir birden. Hani bir şiir vardı, hatırlamıyorum şâirini şimdi.” Bir tel kopar âhenk ebediyen kesilir.” diye bir mısra kalmış aklımda. Tıpkı onun gibi. Dar keçiyollarında çıplak ayaklarımla koşarım. Üstelik yirmili yaşlarımdaki hâlimle…Uyandığımda yastığa başımı koyalı en fazla üç saat geçmiştir. Evin odalarını dolaşırım. Bazen merdivenler gıcırdar, öyle hissederim. Bazen piyanodan bir ses gelir. Bir dolap açılır gürültüyle. Çünkü eşyalar ihanet eder geceleri. Hepsi alışık olmadığım çehrelerde çıkarlar karşıma. Küçük beyaz bir mendil bile korkutucu bir varlığa dönüşebilir. En çok neye üzülürüm bilir misin, hissederim ki rahmetlinin ruhu azap çekmektedir. Yarım bırakılmış işleri hiç sevmezdi o. Bu tonton kadının yaşlı gözlerine dalıyorum. Birden aklıma bir fikir geliyor. -Anladığım kadarıyla siz de anlıyorsunuz müzikten? Neden o besteyi siz tamamlamıyorsunuz? -Ama ben şimdiye kadar hiç beste yapmadım ki! Sadece ud ve tambur çalarım. Biraz da ney üflerdim eskiden. -Bence bu besteyi siz tamamlayabilirsiniz. Hani birbirinizin uzvu gibiydiniz. Canlı kalan sizsiniz. Onu en iyi tanıyan da… Gözleri yine uzaklara dalıyor. Sonra bana dönüp -Gerçekten Ayla ile aynı yaşta mısınız, diye soruyor. Ürperiyorum. **** -Annen gayet normal Fuat. Hatta bazen şüpheye düşüyorum o mu ben mi psikoloji eğitimi aldık diye? Üstelik çok da zeki. Bana gerçekten Ayla ile aynı yaşta olup olmadığımı sordu…. Efendim, hatlarda bir sorun var galiba, bazen kesiliyor sesin. Garip sesler mi? Sen yanlış anlamışsın bence. Geceleri algı yanılsamaları olur ya. Ondan bahsetmiştir. Bana da anlattı zaten. Çok ince, nahif bir dünyası var. Gerçeklerden filân kopuk değil. Bu onun kendi seçimi. Her şeyin o kadar farkında ki! Ayrıca haberin olsun, ben ona kim olduğumu söyleyeceğim. Çok utanıyorum yalan söylediğim için. Alo, alo Fuat, anlamıyorum… **** Dar keçiyollarında koşuyor yine. Ama rüya kesilmiyor. Bir ormanda buluyor kendini birdenbire. Sonra o sesi duyuyor. Kesilen ezginin devamı gibi. O kadar uyumlu. Bir ışık selinin ortasına düşüyor. Işık ve ses içindeki yalnızlık duygusunu yavaş yavaş azaltıyor, bir berraklık yayılıyor düşüncelerine. Sesi ve ışığı takip ediyor.. Dar dehlizlerden, karanlık yollardan geçiyor. Ellerinde cam kırıkları, avuçları kan revan içinde. Ama hiç acı hissetmiyor. Sadece duyduğu sese ulaşmak fikriyle ilerliyor. Geniş bir meydanda, ışık selinin ortasında, efendisini görüyor. Gülerek udunu uzatıyor ona. Yürüyüp alıyor… **** Bu ses, bu yarım kalmış beste. Ama…Ama kesilmedi. Hızla odamdan çıkıp, merdivenleri iniyorum. Tam karşıdaki odadan geliyor ses. Odaya girdiğimde Azize Hanım’ın titreyen bedeni ve ağlamaktan kızarmış gözleriyle ezgiyi tamamladığını görüyorum. Başını kaldırdığında göz göze geliyoruz. Koşup ona sımsıkı sarılıyorum. **** Saat sabahın onu. Azize hanım hâla kalkmadı. Dün gece yarım besteyi tamamladı ve ondan sonra bir bebek gibi uyudu. Yalanımı ancak bunu hatırladığımda affedilebilir buluyorum. Bunu ona söylediğimde: -Ben anlamıştım zaten, dedi. Bu bakışlar, yirmi yılda elde edilmez. Biliyor musun, yaşananların tortusu en çok gözlere siner… |
Güz Aşkı Yalova, Marmara Denizi'nin kıyısında şirin, sakin,temiz, huzurlu, duygusal bir sahil kentidir. Şehrin kendisine özgü bir kokusu ve duygu ortamı vardır. Tüm şehirler ve hatta semtler gibi içinde uzun süre yaşayınca tiryakilik yapar insanda. Bu açıdan Yalova'nın önemli sayıda bir tiryaki topluluğuna sahip olduğu söylenebilir. Tüm bu hislerin bir arada yaşandığı bu kentte yaşanan bir aşk olaylara ayrı bir duygu yükü katar. Hasan, bir rüya gibi geçen yılları düşündükçe, bu yıllar ona saatler hatta dakikalar gibi gelmekteydi. Şehrin eski dükkanlarından olan attar dükkanlarının kendine özgü kokusuyla bir gündüz rüyasına dalmıştı. "Haykıracak son nefesim kalmasa bile, ellerim uzanır olduğun yere, gözlerim görmese de bulurum yine… kalbim çarpar seninle..." şarkısının sözlerini mırıldanıyordu. Bu onların şarkısıydı çünkü. Bir yandan da aklında bir aşk tanımlaması yapmaya çalışıyordu. Bir filmde de denildiği gibi aşk; tutkunun, bencilliğin, hırsın, gururun getirdiği aşırı bir duygusallık durumuydu. İnsanı tek bir hedefe kenetleyen hiç bitmeyecek gibi tüketilen bir zamandı aşk, ki bu süreç insanı hayatın, eşyaların, maddenin içinden çıkarıp almaktaydı. İnsanı en sonunda dünyanın sırrına yani hayatın anlamına doğru götürmekteydi. Aralarındaki aşkın başlangıcı bundan yirmi sene öncesine dayanmaktaydı. Yirmi sene önce bir Ocak ayında hamalların gürültüsüyle uyanmıştı Hasan. Evleri bir apartman dairesinin üçüncü katındaydı ve apartmanlarının birkaç metre yanında bulunan binanın yine üçüncü katındaki dairede dört aydır camda asılı bulunan satılık levhası kaldırılmaktaydı. Onu ilk gördüğümde bir hayatım vardı, gördükten sonra ise bambaşka bir hayatım başladı diye geçirdi içinden Hasan. Babasından kalan, sahil kenarında küçük bir apartman dairesinin üçüncü katında annesiyle birlikte oturuyordu. Babası kalp krizinden vefat eden Hasan'a annesi bakıyordu. Orta okulu da bitiren Hasan yaz tatilinden sonra liseye kayıt yaptıracaktı. Aniden bir taksi kornasının sesiyle irkildi. Deniz kenarında bir park ve oturacak boş bir bank bulan delikanlı tekrar 20 sene öncesini düşünmeye başladı. Mutlu bir aşk var mı acaba diye kendi kendine sordu. Tüm ilişkilerde hem bitip giden hem de geriye kalan bir şeyler olduğunu düşündü. Çevresindeki her şey, sokaklar, caddeler, dükkanlar, hemen yanı başında akan dere, sahil yolu, bulutlar, hatta insanlar bile renk ve biçim değiştirdiler. Delikanlı bu yepyeni dünyayı özlemle seyretmeye başlarken gerilere dönüp duygu dünyasını değiştiren olaylar zincirini tekrar düşünmeye başladı. Mevsimlerden kıştı. Tarihi o kadar net hatırlıyordu ki… Ocağın 8'iydi. Ocak olmasına rağmen soğuk bir gün değildi. Birden "Yeşim, Yeşim..." diye birisinin seslendiğini duydu. Duyduğu ses "...yukarı çıkarken aşağıda bıraktığımız poşetleri almayı unutma..." diye devam etti. Ani bir hareketle aşağıya bakan Hasan 13-14 yaşlarında biraz düz biraz kıvırcık saçlı, siyah kısık gözlü,buğday tenli çelimsiz minyon bir kız çocuğu gördü. "şirin bir kedicik, bu kız..." diye geçirdi içinden, küçük kızı bir kediye benzeterek...İçindeki bir ses, tüm ruh dünyasının değişeceğini söylüyordu. Hasan, kıza uzun uzun bakarken aniden odasının yalnızlığına döndü ve düşünmeye başladı. Düşünürken de uyuyakaldı. Kızın üzerindeki etkisi o kadar kuvvetliydi ki, Hasan'ın gövdesi uyurken ağır, cansız bir nesne gibi hareket etti. Kıyıya şiddetle çarpan dalgaların sesi Hasanın odasının içinde yankılanırken Hasan geri dönmek isteyenin ötesine geçmemesi gereken bölgeye çoktan ayak basmıştı. Ancak, aşkın ne başlangıç ne de son günü hesaplanamazdı. Delikanlı bu düşüncelerle derin bir uykuya daldı. |
Bir Aşkçiçeği Hikayesi Bir gün tutar bir nergis, çiçeğini sunar bahara. Bir tutam serinlik, yürekte buğulanan sıcaklık!.... Bir öpücük gibi konar gözlerimize kuşların sevinci bahar. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli. Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı... |
Fakat Yaşıyoruz Deniz kenarında doğup büyüyen bir çocuk olarak nasıl olur da insanların ılık bir yaz gününün sakin denizinde boğulduklarına şaşırırdım. Denizin üzerinde yardım gelinceye dek hareket etmeden yatmak varken nasıl bir panik onları denizin dibine batmaya zorluyor bunu bir türlü anlayamazdım. Kısacası boğulma bana komik ve yersiz bir ölüm biçimi gibi geliyordu.Birgün boğulmanın hiç de düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Tüm insanlar boğulabilir. Benim gibi iyi yüzücü olarak tanınan, yıllarca okyanusla bir oyuncak gibi oynayan birisi bile o tehlike ile karşılaşabilir. O gün saat 4:34’te saatim durmuştu. Ben de sırf o acı deneyimi unutmamak için saatimi tamir ettirmedim.Don Horan, Jesse Paley ve ben o sabah planlanan bir film için Kaliforniya’ya uçmuştuk. Onlara San Mateo’daki evimin önünde uzanan doğal plajları göstermek istedim. Film için de şahane bir manzara oluşturan kıyıya geldiğimiz zaman hepimizin neşesi yerindeydi. Kıyıda hiç kimse yoktu. Pembeye çalan altın renkli kumların parıltısı gözümüzü alıyordu. Kıyının hemen yanındaki bir grup siyah, yüksek ve sivri kaya manzaraya garip bir vahşilik katıyordu.Dalgaların bu kayalarda kırılıp köpük köpük yükselmeleri görülecek birşeydi. Eğer bu güzel manzaraya kendimi kaptırıp dalmasaydım denizin yakında yükseleceğini gösteren belirtiler gözümden kaçmazdı.Arabamızı manzarası hoşumuza giden üstü düz, parlak bir kayanın yanına park ettik. Kayanın yarısı denizde yarısı ise kumların üzerindeydi. Acaba arkasında ne vardı. Birbirimizle şakalaşarak ayakkabılarımızı çıkardık ve kayaya tutuna tutuna deniz tarafına doğru inmeye başladık. Şık elbiselerimiz içinde çıplak ayakla kaya üzerinde yürümeye çalışmak bizi çok eğlendiriyordu. Birbirimizin haline bakıp bakıp gülüyorduk. Birden en önde yürüyen Jesse’in ıslak bir yere basmakta olduğunu fark ettim. Tam Jesse’ye orasının tehlikeli olduğunu söyle mek için öne doğru eğilmiştim ki, inanılmaz derecede güçlü bir dalga beni yakaladı ve havada tepetaklak olduğumu fark ettim. Birkaç saniye içinde defalarca döndüm, birkaç kez suya girip çıktım ve neye uğradığımı anlamadan kendimi hızla denizin dibine inmiş buldum. Burnumdan ve ağzımdan giren tuzlu sular boğazımı doldurmuştu. Sanki ayaklarıma ağır taş asılmış gibi kımıldayamıyordum. Birkaç kez yükselmeye çabaladıktan sonra başımın yüzeye vardığını sevinçle fark ettim, hatta bir an için soluk bile aldım. Sonra yine o azgın girdaba kapılıp tüm çabalarıma karşın suların içine gömüldüm. Oradan oraya vurulmaktan sersemlemiştim. Yüzmek için kollarımı oynatmaya çalışıyor, fakat birden kendimi yine denizin dibinde buluyordum. Sonunda çabalamaktan vazgeçip dalgaların beni kıyıya atmasını bekleyip hareketsiz kalmayı denedim.Kısa bir süre sonra da zorlukla kendimi yükselen kocaman bir dalganın üzerine atabildim. Çevreme baktığım zaman dalganın doğrudan doğruya beni kayaya doğru hızla yaklaştırdığını fark ettim.Şansım yardım etmiş olacak ki, kayanın pek sivri olmayan bir yerine şiddetle çarptım. Don, ellerini bana uzatıp beni çekmek istedi, “Bırak” diye haykırdım “Sen de düşersin.”Ellerimle kayada tutunacak yer aramaya çalışıyordum fakat birden tekrar denize sürüklendiğimi hissettim.Bir iki kez daha kayaya çarptım ve kendimi toparladığım zaman Don’ı göremedim.Ondan sonra tekrar dönüp dönüp suya batıp çıkmaya ve çılgın okyanusla bir soluk alabilmek için mücadele etmeye başladım. O zaman ne denli ümitsiz bir tuzağa düştüğümü iyice anladım. Çabalarım yararlı olmuyor, yalnızca gittikçe beni güçten düşürüyorlardı. O anda eşim Bill ve oğlum gözümün önüne geldi. Onları ne denli çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Artık eşimle buluşmak üzere saat altıda trene yetişemeyecektim. Yenilmiştim. Kendimi sulara bıraktım. Denizden “Seni yakaladım” diye bir ses duyar gibi olup kendimden geçtim.Sonra kendimi kumların üzerinde yatarken buldum. Kalkmak istedim fakat başımı kımıldatacak gücüm bile kalmamıştı. Gözlerimin önünde insana benzer kimi karaltılar görüyor fakat kim olduklarını çıkaramıyordum. Kocaman bir dalga beni kayaya çarpmak üzereyken Don bir hamle yapıp elimi yakalamış ve beni bin bir güçlükle kıyıya çekmiş.Beni zorla ayağa kaldırdılar. Kayaların arkasına kuru kumların üzerine yatırdılar. Uzun bir süre orada güvende olmanın verdiği huzurla hareketsiz yattım.Birkaç saat sonra yine eskisi gibi arkadaşlarımla gülüp konuşuyordum. Eğer bu mucize olmasaydı tekrar yaşama dönemeyecektim. Neler kaybettiğimizi sıralamaya başladık. Benim el çantam, fularım, Don’ın cüzdanı. Birden gerçek ortaya çıkıverdi. Kayıplarımız vardı ama en önemli şeyi kaybetmemiştik. Yaşıyorduk.Sonradan orada yaşayanlar bana, benim yakalandığım girdaba yakalananların hiçbir zaman -öldükten sonra bile- kıyıya ulaşamadıklarını anlattılar. Don da benim gibi suya düşmüş fakat iki kez kayalara çarptıktan sonra fazla uzaklaşmadan kayaya tırmanabilmiş. İçimizde en şanslısı Jesse idi. O yalnızca dalgalarla ıslanmış, ne okyanusun dibine gitmiş, ne de kayalara çarpmıştı. Bu olaydan sonra günlerce uyuyamadım. Vücudum yara bere içindeydi. Şiddetli bir baş ağrısı çekiyordum. Kafam o olayla doluydu. Haftalarca rüyamda o anı yaşadım.Şimdi rahatım. Her şey geçti. Yine eskisi gibi yaşıyor, geziyor ve yüzüyordum. Fakat dikkatsiz bir an yüzünden tüm bunları kaybedecek duruma geldiğim hiç aklımdan çıkmıyor. Bu acı deneyim bana yaşamın güzelliklerini yeniden bambaşka bir zevkle tattırdığı gibi doğa güçlerini küçümsememeyi de öğretti. |
YaraLı Bir Yürek Havana’da Ernest Hemingway’in 7 yıl yaşadığı otel odasını gezmiştim yıllar önce… |
Annesiz Bir Güne Uyanmak Gece çökünce, uzun beyaz florasanlar ile aydınlatılan koridorlarda, üzerlerine ilaç kokuları sinmiş hasta yakınları, korku, umut ve endişeyle beraber, geceyi sırtlayıp sabaha taşırlardı. Hastanenin ikinci katında bulunan yoğun-bakım odasındaki sessizlik, karanlığı bile kıskandırmaya yeterdi. Azrail`in sık sık uğradığı bu yerde, umut zincirlerine sarılmış yaşamlar; insanca bir çaba ile sürdürülürdü. Belki anneme bir faydası olur düşüncesiyle, görevlilerin izin verdiği kadar bu odanın önünde beklerdim. Beni terk etmesine izin vermediğim umudumla... Salı gününü çarşamba gününe bağlayan gece de, yoğun-bakım odasındaki hareketlilik gözüme çarptı. Ses avına çıkmış kulaklarımla, tüm olup biteni anlayabilmek için yaklaştığımda, görevlilerin her zaman yaptıkları gibi yaşam savaşını kaybeden birini, sarıp sarmalayıp, zemin katta bulunan morg odasına götürmek üzere çabaladıklarını gördüm. Ölen kişinin annem olabileceği korkusu, yüreğime oturdu. Üzerine bastığım mermer zemin sanki ayaklarımın altından çekildi, dengem bozuldu ve vücudumun her yeri titremeye başladı. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra görevlilere ; ''bu kez kim?'' diye soracakken, birgün önce hastanenin kantininde çay içip, sohbet ettiğimiz hemşirenin dost elini sırtımda hissettim. —Yaşlı amca!'' dedi. —Bir haftalık yaşam mücadelesi sona erdi. Dayanılmaz acılar çekiyordu. Ölüm belki de kurtuluşu oldu.'' Hemşirenin söyledikleri beni rahatlatmıştı ama her gün birilerinin ölmesi, sıranın anneme de gelebileceği korkusunu üzerimden atmama yetmemişti. Yine de tüm olumsuz düşünceleri beynimin duvarlarından kazımak üzere, hemşireye teşekkür edip yanından ayrıldım. Hastanenin karşısında bulunan cami minaresinden yükselen ezan sesi; insanları sabah namazına davet ederken, İstanbul sisli bir sonbahar sabahına uyanıyordu. Sigara içmek için kantine geldiğimde, kardeşlerimin ve babamın ayrı ayrı masalarda oturduklarını, sildikçe yenileri gelen gözyaşlarını, nafile çabalarla birbirlerinden sakladıklarını gördüm. Beni fark ettiklerinde, sorgulayan gözleri suratımdaydı. İnandırıcılıktan uzak sözcükleri bile bulmamın günbegün zorlaştığı, kimin, kimi kandırdığının bilinmediği, insanca oynanan bir oyunun kim bilir kaçıncı sahnesindeydim. Benimle beraber umut biriktiren bu insanların, morallerini yüksek tutma zorundalığım, beni yalan üreten bir makineye çevirmişti. Daha fazla beklemeden aklıma gelen yalanları sıralamaya başladım. ''Yoğun bakım odasında bulunan yaşlı amcayı hatırladınız mı? Hani annemin solunda bulunan. İşte o amca iyileşmiş. Ölüm riskini atlatmış olacak ki, yukarı katta bir odaya aldılar. İnşallah annem de iyileşecek! Hep beraber evimize gideceğiz!'' Söylediklerimi onaylarcasına başlarını sallayıp, hep bir ağızdan ''inşallah!'' dediler. Beraber, yoğun-bakım odasının sorumlu doktorunun, hasta yakınlarını bilgilendirmek amacıyla, saat 10.30`da yapacağı görüşmeyi beklemeye koyulduk. Saati görebileceğim bir masa bulup oturdum. Ismarladığım demli çayımı içerken, bir de sigara yaktım. Zaman genişliyordu, genişledikçe yüreğimden gelen kabul edilmez öfke ve direniş giderek artıyordu. Henüz hayatının baharında olan annem, lanet olası bir odada ölüm-kalım savaşı veriyordu. Şuurunu kaybetmiş, kalbi de bir cihaz yardımıyla çalışıyordu. Sığındığım Allah`a dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. ''Ya annem ölürse'' düşüncesi, beynimi kemiren kocaman bir kurt oluyor ve her geçen dakika daha fazla kemirgenleşiyordu. Gözlerimde tıkalı olan yaşlar, bir yol bulup akmaya başladı. Ağladım çokça... Saatler 10.30`u gösterdiğinde, yoğun-bakım odasının sorumlu doktoru, bir sonraki günün getireceklerine kendimizi hazırlamamız gerektiğini söylüyordu. Annemin beyninde oluşan ödem, yaşama şansını neredeyse sıfıra indirmişti. Günlerdir hastanede uykusuz, sağa-sola koşturan bedenim, doktorun söyledikleri karşısında direncini iyice yitirdi. Göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Eve kiminle geldiğimi, üzerimdekileri çıkartıp, yatağa nasıl uzandığımı hatırlamıyorum. Derin bir uykudan sıçrayarak uyandığımda, kardeşimin -''Hastaneye gitmemiz gerek!'' feryadının yankısı, hastaneye gitmek üzere bindiğimiz taksinin içerisinde bile sürüyordu. Hastaneye geldiğimde, annemin parmak uçlarından kayan yaşam yıldızı, veda için bekliyordu. Henüz ısısını kaybetmemiş yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, morg odasından dışarıya çıktım. Adımlarım beni, günlerdir annemi bize bağışlaması için dua ettiğim caminin avlusuna götürdü. Kulağıma fısıldanan, nereden ve kimden geldiğini bilmediğim ''Takdir İlahi'' sözcüğü, beni ne kadar teselli edebilirdi ki? Aynı gün, ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra, annemi son yolculuğuna uğurladım. Ertesi günü, İstanbul yine bir sonbahar sabahına uyanırken, annesiz geçireceğim ilk gün başlıyordu. Canımın yarısının olmadığı... |
Güzellik Kavramı Üzerine Güzellik kimine göre bir karakter, kimine göre huy, kimine göre uyum, kimine göre iyilikle özdeşleşen bir kavram. Kimine göre de bir değer. Üzerinde çok farklı görüşler, fikirler ileri sürülse yorumlar yapılsa da. Güzellik de mutluluk gibi göreceli bir kavramdır. Sanırım en geçerli olanı da insanın iç güzelliğidir. İnsanın kendine olan güveni ve kendisiyle barışıklığı, haliyle iç güzelliğini dışına da yansıtır. Tabi bunu fiziksel anlamda söylemiyorum. Güzellik ve mutluluk her şeyden önce insanın kendisiyle barışıklığıdır. Çünkü insanın kendini var sayması, kendini beğenmesi, kendini olduğu gibi kabul etmesi gerekir ki, dışındaki güzelliklere yönelebilsin. Kişilik kazanmış içten güçlü kişinin, başkalarının yargılarından pek rahatsız olmaması gerekir, başkaları tarafından fiziğinin beğenilip beğenilmemesi çok önemli değildir o kişi için. Demek oluyor ki, mutluluk ve güzelliği başkalarının gözünde aramamak lazım. İçimizde sahip olduğumuz güzellik ve sevgi duygusu bütün zenginliklerin, değerlerin, güzelliklerin üstündedir. İnsanın iç değerleriyle insan oluşunun doğal bir tezahürüdür bu. Ne yazık ki, bir çok insan bu asal değerlerin bilincinde değil. Güzellik fiziki yada yüzeysel bir takım ucuz değerler kavramıyla sınırlanamaz. Güzellik duygusu bütün güzelliklerin derinliğini içinde barındıran, insanın iç değerlerinin derinliğiyle ilintilidir. Kuşkusuz tüm sorunların çözümü yine kendini bilmeye ve sevmeye gelip dayanır. Kendini ölçemeyen, özvarlığının ne olduğunu bilmeyen, doğayı, insanı, toplumu, kendini ve hayatı da bilemez. Sorun, insanın kendini düşün ve değer terazisinde tartabilmesi, sevgi ve mantık metresiyle ölçebilmesidir. Unutmayalım ki, aynanın tek bir görevi vardır, o insana kendisini göstermek. Öyleyse o insan bir ömür boyu o aynanın karşısında, kendisiyle barışık durmak zorundadır. Neden çünkü kendini görmesi, kendini tanıması, kendini sevmesi ve kendisiyle barışması için. Kendini görmek, tanımak, sevmek ve kendiyle barışmak, her şeyden önce bir motivasyon, bilinç ve güven gerektirir. İnsanın başkalarının karşısında vereceği sınavlardan çok kendine vereceği sınav önemli. Aynaya bakınca başkalarının gördüğü yüzün yada biçimin ötesinde asıl güzelliğin ne olduğunu bilmenin adına, kendine özsaygı ve güven deniliyor. İçini güzelleştiren ve içinin güzelliğini derinleştirebilen insan akıllı ve güzel insandır. Öyle veya böyle hayatı yaşamak gerek, yaşamı da güzelleştirmek. Güzelleşmek bir çabadır, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Herkesin güzel bir tarafı vardır elbet, yeterki farkına varıp bunu dışarı yansıtmasını bilmesidir. Güzellik bir çabaya harcanan emektir. Öncelikle insanı, doğayı, hayatı sevmekle başlar güzellik. Kişiliğini iyilikle besleyen, yaşatan, onurlu ve vicdanlı olmak da bir güzelliktir. Güzelliğe sadece estetik ve fiziki açıdan bakmamak lazım. İnsan önce özgüvenini geliştirmeyi, iradesiyle pekiştirmeyi öğrenmeli. Öğrenmezse yıkılır, mutsuz olur. İnsan yalnızca toplumun ucuz değer yargılarıyla kendini yargılayıp bilincini geliştirmezse, dünyası dar, mutsuz ve sefil bir çerçevede kalır. kendini beğenmez, kendisiyle barışık olmaz, kendini sevmez. Güzellik, kendini geliştirmeyen ve iç dünyasını zenginleştirmeyen insanlar, kendisiyle barışmayı, kendini sevmeyi hak edemez. Çünkü kendini sevmek, kendini beğenmek milimetrik uğraşlarla kurulmuş, berk bir yapıdan sonra hakedilir ancak. Her şeyden önce insan önce yüreğiyle buluşmalı, duygularıyla, vicdanıyla yani içsel insani değerleriyle buluşmalı. Aksine yalnızlıktan, sevgisizlikten, mutsuzluktan kurtulamaz. Düşküne el uzatan, yardıma ihtiyacı olana yardım eden kişi de güzeldir. İnsan sevgisi, saygısı ile yaşamını da güzelleştirmelidir ki, çevresine güzellik saçsın. Güzel olduğunu inandırabilsin, kabul ettirebilsin değil mi?... Mutluluklarınız, umutlarınız ve güzelliklerinizle kalın. |
Üç Çocuk Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu. Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz. Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi. Tıpkı bir bülbül gibi şakır. Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu... Üçüncü kadın susup duruyordu. Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki... Ne diye durup dururken öveyim onu. Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular. İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı. Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı. Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı. Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu. Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar: -Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı. Kadınlar ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim... |
DENİZ FENERİNİN AŞKI Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili? Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa... Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde. Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz.. Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri. Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer. Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını. İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler. Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde... |
Üç Çocuk Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu. Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz. Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi. Tıpkı bir bülbül gibi şakır. Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu... Üçüncü kadın susup duruyordu. Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki... Ne diye durup dururken öveyim onu. Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular. İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı. Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı. Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı. Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu. Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar: -Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı. Kadınlar ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim... |
Demek Yalanmış Sen hiç hayal bahçesi duydun mu? İşte benim ruhum bitmeyen hayallerle dolu. Çoğu birbirine benzer ama hepsi farklıdır. Kahramanlar aynıdır her zaman. Ama sonu aynı değildir. Beni terk dene tek aynıydı terk ettikten. Sonra Değişti benimle beraber. Karanlık yollar başka insanlar karıştı araya. Biz yoktuk artık bu oyunda kukla gibi oynuyorduk sadece.... Yeşil çamdan kaçan kötü adamlar sardı dört bir etrafımızı durmaksızın. Sonra yollarda seni arıyorum sisli karanlık yollarda belki tanıdık suratlara rastlarım diye adını bilmediğim adamlar bana kucak açtılar rüyamdaki sevgilim de beni terk etti depresyondayım diyorum bir çare olması lazım aşk şarkıları dinliyorum belki o güzel sesini duyarım diye günlüğüme durmadan yazıyorum belki etkilenir gelirsin diye yağmurun düştüğü her damlaya bakıyorum sana gidecek bir ipucu bulurum diye kardan ismini yazıyorum duvarlara ben uyurken geldiğinde beni göresin diye moda olmuş televizyon dizilerinde seni arıyorum bulurum diye gazetelere bakıyorum aşk romanlarına bakıyorum bizim askımız yazılmış mı diye ayrılmadan önce son kez gittiğimiz parka ve kafe ye bakıyorum yoksun okula bakıyorum yoksun sonradan öğrendim ki nişanlanmışsın aşkımızın gücüne inanmıştım demek ki kocaman yalanmış tıpkı senin gibi... <A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=122"> |
Hadi Bembeyaz Sıcacık Karlar Çizelim Ey kalbim!..Hatırlayacaksın,sessiz sessiz ağlarken başımı dizlerine koyduğumda,kimse yoktu yanımda.Yalnızdık seninle can dostum,yalnızdık...Atışların hızlanırdı hezeyanlarımdan,kanın çekilirdi damarlarından.Gözlerim susmazdı hani,senide esir edip yaşlarına.Sabahları yalnız inerdik,bir sen,birde ben.Anlamazdı hiçbir arkadaş,dinlemezdi hiçbir yoldaş.Biz iki divaneydik seninle... Ben dıştan,sen içten selalerin bendini yıkardık ağıtlarımızdan.Kimse duymazdı ama,kimse düşünmezdi bizim düşündüklerimizi... İki divaneydik seninle kalbim! Kimse anlamaz,ama herkese anlatırdık derdimizi.Yaramaz bir çocuğun çığlıklarını çoktan geçmişti dilimizin söylediği sahipsiz türküler.Hani düşünürdük derin derin.Aynı sorularla bulanırdı toz pembe rüyalarımız.Bizden başka yokmu derdik buradan bakan bir iki divane...Sorardık hani kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediği soruları.Çekiliverirlerdi simalar çevremizden.Hatırlıyorsun mutlaka,mızraklara saplanmış kuşlara deniz suyundan yuva yapışımız,başı dimdik duran beyaz güvercinleri kafeslerinden salışımız ve ağıtlarımız yalnızlığımızın tarifi oldu...Aldatılmışlık değil,aldanmışlıktı bizi yıkan o zamanlar... Değil mi dostum.değil mi sırdaşım nasıl terk ettiler bizi?Nasıl koydular önümüze tek düze tabuları?..Ahkam kesmek marifet oldu,zincirleri günün modası diye taktılar boynumuza.Ağıtlarımıza yalancı nenniler diyip,anlamadılar onuru gurura karşı yarıştırdığımızı.Kavgalardan nefret ettiğimizi ve güneşin doğuşuna mevzilendiğimizi anlamadılar.Neden biliyor musun kalbim?Çünkü biz yalnızdık karanlık gecelerin gri yıldızlarında...Başabaşa ağladıkta hışkıra hıçkıra dönüp bakan olmazdı.Gülüp geçerlerdi bize.Biz kurtaramayacaktık çünkü dünya yı.Sende atan sevgi,bende yeşeren sabır yetmeyecekti onların prangalarını çözmeye.... Çiftliklerde meleyen koyunları gösterdiler bize.Nereye çeksen oraya giden,hani boynundan urganı eksik olmayan,hani yumuşacık tüyleri olan koyunları işaret ettiler.Halbuki biz çoktan çizmiştik,insan figürünün dahi karışmadığı tabiat manzarasını.Masmavi göklerden sevgiyi indirip,dallarada hoşgörü meyvaları koymuştuk.Ama resimdi işte,alt tarafı bir tabloydu.Hatırlayacaksın kalbim,rengarenk boyalarla süslediğimiz o tabloyu nasıl silerdi sadece o kara lekeler.Kimse görmezdi kendi çiziktirdiği işaretlerden başkasını...Herkes bir"ben"di kendinde,hatırlıyormusun vefakarım?..Sana da,banada,"biz" olmak düştü yinede bir beyaz nokta gibi hayatımıza...Az ağlamadık,az vurmadık umutlarımızı duvarlara,az bağırmadık sağırlığımızı unuttuklarımıza...Ama yinede çıktık düze "biz"...Sen ve ben kalbim...sen ve ben.... Hatırlarım şimdi o karanlık gecelerde yardıma koşmaya çalışan bir kaç iyi insanıda...Dokunamadığımız,yanımıza çağıramadığımız,uzaklardan bakıştığımız birkaç iyi insan vardı ya kalbim...Evet dostum,isimleri bile hala bizde değil mi?.."Gül dikenleriyle güzeldir" diyemeden tutp yapraklarımızla koparırlarken çiçekliğimizi,sert ama vefalı bir sonbahar rüzgarıda vardı,en kavurucu yazlarda.Bilirim unutmazsın kalbim.... Belki çilekeş bir yağmurun,yahut en yanlız kalabalıklarda ardımıza düşen küçücük ama bembeyaz bir bulutun hatrına bu tebessümlerimiz:)...Arkamızdan uzanıp boynumuzu sıkmaya çalışan ayrık otlarına inat.Binin içinde birde olsa,tek gamzesiyel özgürlüğü getiren bir kelebek hatrına belki hayata sırt çevir meyişimiz... Ne dersin kalbim?..Acılara gülmek senimi gerektirir,yoksa senimi getirirsin acıların peşine düşen umutları?Bilmem ki çilelim,kalk hadi,tamamlıyalım yarım kalan tablomuzu,hatta orta yerine bakışları düşmemiş gök gözlü bir çocuk konduralım..Çarpma öyle hızlı hızlı bedenime...Yeni bir cesaret için bende ümitle korku arasındayım... Tuvalimiz beyaz değil lakin,bilsen kapkara kömürden bile...Ama sevgiyse herşeye rağmen ve umutsa martıların hatrına...Hadi kış manzarası çizelim bembeyaz.Kimse karışmasın gönlümüze.Sabahlardaki kömür bile siyah olmasın tam tamına..Hadi, hadi bembeyaz sıcacık karlar çizelim,adı "umut" olsun...Ve orta yerde bütün gülücükleriyle başı dimdik,gözleri sıcacık bir çocuk kartopu tutsun..... |
Hüzün Bu yazdıklarımı yüzüne karşı söylemek çok isterdim ama seni görünce sesin duyunca kırılıyor cesaretim. Bilsen şimdi içim nasıl yanıyor, gönlüm çöl gibi, yakan güneş sensin, yangını söndürecek yağmurda sensin, güzelliğine hayran olduğum Klopatra'da sensin... Sen her şeysin. Varlığında bir başka seviyorum seni yokluğunda ise bambaşka.. vazgeçmem çok zor gibi geliyor senden. Unutma denemelerim hep başarısız oluyor. Bir saniye çıksan aklımdan unutacağıma inanırım, her şeyde sen varsın ama . Ben özlememiştim hiç kimseyi bu kadar beklememiştim, sen öğrettin bana sabretmeyi. Aşkın bir nefes gibi bir soluk gibi her an can veriyor bana .Ben senden başka kimseye ve hiçbir şeye bu kadar hasret kalmamıştım..Sana hasret kaldım seni çok özledim hep bekledim haydi gel beni senden mahrum etme , canımı fazla sızlatma ne olur bu son olsun bir daha ağlatma Ben sana hemen sev bağlan aşık ol demiyorum., bir şans vermeni istiyorum sadece bir kere pişman olmazsın emin ol, ben her şeyimle kapında köle olmaya hazırım haydi sende benim ol. Uykuları unutalım çok oldu, resmine bakmakla yetinemiyorum artık. Bir tane göremiyorum senin gibi bulamıyorum şu dünyada, seni esir etmem kendime buralara ben esirin olurum dilediğin yerde korkma. Sevdiğim sensiz bahar' ı yok bu güzün, haydi bir adım gel bir, parça sevde bitsin bu hüzün. |
| Saat: 06:13 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık