MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 12 Temmuz 2006 02:37

Çaresizler

Güneş tüllerin arasından sızarak, sessizce içeri süzüldü. Sonra da odanın karşı duvarındaki vitrinin camlarına, oradan da somyada yatan adamın yüzüne doğru yayıldı. Parlak ışınlardan rahatsız olan adam sırtını Güneşe doğru döndü. Bu kez sıcaklığı, saçsız başında daha çok hissetti. Gözlerini ovuşturarak, yatağın içinde doğruldu.

Diğer somyada yatan karısına baktı. Uyuyor muydu, yoksa uyanık mıydı, pek seçilemiyordu. Kalkıp karısının yanına gitti. Nimet Hanım'ın, çukura kaçmış gözleri, sabit bir noktaya takılmış, öylece duruyordu. Sol gözü büzülmüş, alnındaki kırışıklıklar iyice belirginleşmiş ve yüzünün sol tarafı gerilerek, dudakları eğilmişti. Yaşlı adam, bir süre karısını seyretti. Eski güzelliğinden eser kalmamış, herkesin hayran kaldığı o parlak devir çoktan son bulmuştu.

Oğlunun hasreti, kızının vefasızlığı onu bu hale getirmiş, önce yüzüne, sonra da bacaklarına felç gelmişti. Şimdi ne yürüyebiliyor, ne de doğru dürüst konuşabiliyordu. Yarım ağız, zor anlaşılabilen kelimelerle ancak derdini anlatabiliyordu. Tuvalet ihtiyacını dahi altına lazımlık vermek suretiyle kendisi yaptırıyordu. Hoş kendinin de ondan kalır bir yanı yoktu. Ağrıyan romatizmalı bacakları, bükülen beliyle, artık adım adım sona doğru yaklaştıklarının farkındaydı. Ama hiç olmazsa, bastonla da olsa gezebiliyor, ihtiyaçlarını görebiliyordu.

Eliyle hanımının sağ yanağını okşadı.
- Bu gün erken uyanmışsın Nimet. Çay yapayım mı?
Kadın olur anlamında başını salladı. Sonra güç anlaşılır bir sesle:
- Karnım da acıktı dedi.
- Öyleyse bir kahvaltı hazırlayayım, birlikte yiyelim. Ha ne dersin?

Nimet hanım hiç ses çıkarmadı. Gözleri bir yere dikili, boşlukta bir şeyler arara gibiydi. Kocasına yük olmanın ezikliği vardı içinde. Kırk yıllık evlilikleri süresince bir kere olsun incitmemişti Samim bey onu. Kızları Hülya'nın hayırsız bir evlat oluşu kocasını vaktinden önce çökertmişti.
Samim Bey, somyasının yanında duran bastonunu alarak, sessizce mutfağa doğru yürüdü. Çaydanlığa su doldurup ocağın üzerine koydu. Tepsiyi mermer tezgahın üzerine bıraktı. Buzdolabını açtı. Çayın yanına kahvaltılık birkaç şey hazırladı. Alışmıştı artık aylardır bu çileyi çekmeye. Oğlu Sadık, Amerika'ya doktora yapmaya giderken ikisini de kardeşi Hülya'ya emanet etmiş, sık sık araması için de tembihte bulunmuştu.

O gün, hep birlikte Beykoz'a gezmeye gitmişlerdi. Sadık Amerika'ya gitmeden önce Boğaz'ın güzelliğini doya doya yaşamak istiyordu. Denize yakın bir çay bahçesine oturmuşlardı. Ağaçların yağmurla karışık, rüzgarla hışırdadığı, gri bulutların İstanbul'a kasvetli bir karartı gibi çöktüğü gündü. Sadık Hülya'ya ''Sakın ben gidince babamları yalnız bırakma'' diye tekrar tekrar hatırlatmada bulunmuştu. Hülya ise Boğaz'ın kendi halinde sessizce akışını seyrederken, ''Sen hiç merak etme abi, gözün arkanda kalmasın. Haftada bir babamlardayım.'' demişti. Daha o günlerde Samim Bey'in içinde bir tuhaflık vardı. Oturdukları çay bahçesinde serin serin esen rüzgarlar, o gün ailenin üzerine bir soğukluk serperken, Samim bey'in yavaş yavaş artan huzursuzluğuna ve Hülya'nın hiç gülmeyen yüzündeki çizgilerin, gayrı memnun bükülüşlerine şahit olmuşlardı.

Sadık gidince, Hülya bir iki kez uğramış, sonra da kocasının zenginliğinden kaynaklanan şımarıklıkla İstanbul sosyetesine karışmış, bunları hiç arayıp sormaz olmuştu. Ona kalsa bir sürü sudan sebepler bulur, Erenköy'le Fatih arasının çok uzak olduğundan, gidip gelmelerin zorluğundan yakınır, sanki kocasını pek takarmış gibi, onun işlerini bahane ederdi. Ayda bir telefon eder, riya dolu sözler, sahte gülücüklerle onları avuturdu. Kızlarının bu denli vefasızlığı ve kendilerinden kopuşu, iki ihtiyarı da üzüyor, yüreklerini bir kor gibi yakıyordu. Hiç olmazsa torunlarını arada bir görüp, hasret giderebilselerdi içleri yanmayacaktı.

Samim bey, önce kahvaltı tepsisini, ardından da çaydanlığı içeri taşıdı. Karısının sırtına yastık koyarak oturmasını sağladı. Önce çayları doldurdu. Sonra da bir çocuğa bakar gibi, karısının önüne tepsiyi koydu. Nimet Hanım, titreyen elleriyle ekmek ve peynirden bölüp aldı. Çayını içerken dökmemesi için kocası yardımcı oldu.

Kahvaltı bittikten sonra tepsiyi ve çaydanlığı mutfağa götürdü. Antreden geçerken, dış kapının altından gazetesinin atıldığını fark etti. Gazeteci çocuk, günlük gazetelerini kapının altından bırakır gider, aybaşında da gelir parasını alırdı. Dönüşte gazetesini alıp odaya geçti. Karısına yakın bir koltuğa oturup, bastonunu bir kenara bıraktı. Gözlerini odanın içinde amaçsız gezdirdi. Biriken kirli çamaşırlar, yapılacak ütüler ve kabaran tozlar, onbeş günde bir gelen temizlikçi kadını bekliyordu. Aslında haftada bir gelse iyi olacaktı; ama emekli maaşıyla ancak karşılayabiliyordu. Gazetesini açıp göz gezdirmeye başladı. İri bir başlık dikkatini çekti. "Harç Parasını protesto eden öğrenciler, bazı işyerlerinin camlarını kırdılar." İçinden güldü. "Harç parası ile, işyerlerinin ne ilgisi var." diye söylendi. Gruplar halinde öğrencilerin ellerindeki flâmalarla birlikte, işyerlerini taşlarken çekilen resimlerine baktı. "Ben bu filmi birkaç kez gördüm." diye geçirdi içinden. Sıkıntıyla iç sayfalardan birini açtı. Gözleri gazetenin sayfasında bir süre anlamsız gezindi. Bir an gazetenin yazıları iyice silikleşti, yerine oğlu Sadık'ın silüeti geldi. Kaç zamandır belleğinde yer eden soru yeniden belirginleşti. Oğluna, annesine felç geldiğini, kardeşi Hülyanın onları hiç arayıp sormadığını, kendisinin de hasta olduğunu nasıl anlatacaktı? Kafasını günlerdir meşgul eden bu düşünceye bir çıkış yolu bulamıyor, aklında bin bir çeşit fikir düğümleniyor ve her biri bir ur gibi büyüyerek beynini kaplıyor, zihninde bir tek ak nokta bırakmıyordu. Bütün bu olanları ona anlatmak, oğlunun tahsilini yarım bırakıp gelmesi demekti. Halbuki Sadık, oraya bin bir umutla gitmişti. Onun her şeyi öğrenmesi, bütün umutlarının yıkılması olurdu ki, işte bunu yapamazdı. Sağ eliyle sol kolunu ovaladı. Kalktığından beri anlamsız sinsi bir ağrı vardı kolunda. Günlerdir komşularından dahi ne bir arayan, nede bir soran oluyordu. Genelde gittikçe kaybolmaya yüz tutan komşuluk ilişkileri İstanbul'da daha çok hissedilir olmuştu. Anadolu'da bu sıcak ilişki halen yaşanıyor olmalıydı. En azından akşamları bir kap yemek veren birisi mutlaka çıkardı. Terk edilmişliğin acısı bir kor gibi oturdu yüreğine. Sadık burada olsaydı, bu hale düşmezlerdi. Kederli gözleri bir noktaya dikilip öylece kaldı. Yanaklarına doğru ılık bir sıvının aktığını hissetti. Akan, hasretin getirdiği bir sevgi pınarı mı, yoksa içindeki ızdırap selinden sızan damlalar mıydı? Pek anlayamadı. Elinin tersiyle hanımına göstermeden gözlerindeki yaşı sildi. Bu arada göz ucuyla Nimet Hanıma bakmaktan da kendini alamadı. Karısının onu süzdüğünü fark ettiği zaman utandı.
- Gazeteye bakmaktan gözlerim sulanmış, diye geçiştirmek istedi.

Nimet hanım, yılların getirdiği tecrübeyle acı acı güldü. Güldüğü zamanlar, yüzünde gençlik yıllarından kalma, bildik bir gamze hemen yerini alır ve doğma büyüme bir İstanbul hanımefendisi olduğunun ipuçlarını verirdi.
Yarı anlaşılır bir sesle:

- Üzme kendini Samim, dedi. Ben iyiyim. İkimiz nasıl olsa idare ediyoruz. Çocukları ne yapalım ki?
Kocasını teselli etmeye çalışıyordu. Oysaki asıl teselliye kendisi muhtaçtı. Ruhunu alevler kaplıyordu. Kaygılı bekleyişlerin, ızdırapların, ümitsizliklerin, külsüz dumansız alevleri. Samim Bey olmasa ne yapardı? Kimlere derdini anlatır, sesini duyurabilirdi. Bazen ev ihtiyaçları için dışarı çıktığı zamanlar, bir daha dönmeyecekmiş gibi içini bir korku kaplar, kör kuyuların içine düşmüş gibi hissederdi kendini.
Samim Bey gülümsedi. Zoraki bir gülüştü bu.

- Eee hanım, söyle bakalım, bu gün sana ne pişireyim?
- Kendini yormanı istemiyorum. Kolay bir şeylerle geçiştiririz.
Samim Bey işi şakaya vurdu;
- Eh ne yapalım, günah benden gitti.

Aslında işine geliyordu bu gün yemek yapmamak. Zira kendini yorgun ve bitkin hissediyordu. Elindeki gazeteye tekrar göz gezdirmeye başladı. Magazin ve sosyete haberleriyle dolu renkli bir sayfa açtı. Gelişi güzel göz gezdirdi. Kızının resmini gördüğü an, sanki başından aşağı bir kova soğuk su dökülmüş gibi ürperdi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Resmin altındaki yazıyı alel acele okudu. "Tanınmış iş adamlarından, Aydın Ardıç'ın karısı Hülya Ardıç, aşığı ile birlikte yakalandı." Geri kalan kısmı okuyamadı. Gazete elinden kayıp düştü. Sol göğsüne ani bir ağrının saplandığını hissetti. Ağrı ile birlikte kalbi de küt küt atmaya başladı. Soğuk soğuk terlediğini hissetti. Nimet hanıma göstermeden derin derin nefes aldı. Pijamasının düğmelerini çözdü. Pencereyi açıp biraz hava alsa düzeleceğini sanıyordu. Koltuğundan kalkmaya çalıştı ama başaramadı. Olduğu yere yıkılıp kaldı. Cansız vücudu koltuğun önüne bir çuval gibi düştüğünde, gözleri hâlâ açıktı.

Karısının cansız feryadı odanın içinde sahipsiz kaldı. Nimet Hanım, önce korkuyla kocasına baktı, sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir süre sonra artık gözyaşları kurumuş olmalı ki, ağlayacak takati kalmamıştı. Kısa bir süre düşündü. Komşulara nasıl haber verecekti. Sesi çıkmıyor ki duyulsun, yürüyemiyor ki koşup insanları toplasın. Çaresizlik içinde etrafa bakınırken, bir metre ötedeki kocasının bastonunu gördü. Somyadan sürünerek inebilse, bastonu alır biraz ilerde masanın üzerinde duran telefonu çekip düşürerek, Hülya'yı arayabilirdi. Kollarını uzatıp aşağı doğru sarktı. Bir külçe gibi olan vücudu buna izin vermedi. Her şeye rağmen başarmak zorundaydı. Bir kere daha denedi. Bu sefer somyadan aşağı yuvarlandı. Cansız kolları bedenini taşıyamadı. Ağız üstü yere çakıldı. Dudaklarından çenesine doğru ince bir kan şeridi sızdı. Kocası bu halini görse, bir baba şefkatiyle koşar, kanayan yerleri temizler, yanaklarını okşardı. Yeniden ağlamaya başladı. "Allah'ım önce ben ölmeliydim" diye küçük bir serzenişte bulundu. Sonra da "Yarabbi bana kuvvet ver" diye yakardı. Yeni bir hamleyle bastona doğru uzandı. Cevizden yapılma bastonun ucundan sımsıkı kavradı. Şimdi iş masaya kadar sürünmeye kalmıştı. Bütün kuvvetini toplayarak, tekrar emeklemeye başladı. Vücudunun her tarafının sızladığını hissediyordu. Artık kolları onu taşıyamaz olmuş, halsiz ve mecalsiz kalmıştı. Bir santim daha ilerleyecek kudreti kendinde bulamıyordu. Bastonu tutan elleri gevşedi, gözleri telefonda öylece yığılıp kaldı.


Mystic@L 12 Temmuz 2006 02:39

Aşk Biliyor musun benden bir şeyleri anlatmamı istediler ve ben de seni anlatmaya karar verdim. Bakalım beğenecek misin. Ne olur bana kızsan bile çıkıp gitme hayatımdan. Biliyorsun beni, sensiz olmuyor. Şimdi ise sadece dinle...
Herkes bu güne kadar onu anlatmaya çalıştı ama nedense kelimeleri yarı yolda kaza yaptı. Çünkü hep yolun yanlı tarafından başladılar yolculuğa bu düşsel dünyada.
Aslında ben de nerden başlayacağımı bilemiyorum ama sanırım en doğrusu şu kelimelerle olur...
O hiç beklenmedik bir anda çıkar karşınıza. O kadar ani yakalar ki sizi neye uğradığınızı şaşırısınız. Ne kadar kaçsanız da o sizi kovalar durur. Sonbaharda dökülen bir yaprağın parça parça olmasıdır bazen, elinizden sadece ağlamak gelir onun rüzgarda sürüklenişini izlerken.
Bir mucizenin başlangıcı oluverir. Damarlarınızda dolaşan kan gibi hayat verir size en umutsuz anınızda ama belki de sonradan, verdiği canı fazlası ile alır gider uzaklara, karışır karanlığa, bul bulablirsen...
Ama hayatınıza girdi mi bir kere, onsuz olmaz bir daha. Ne kadar acıtsa da batmamaya başlar bir süre sonra. Alışırsınız varlığına,kopamazsınız. Bir bakmışsınız vazgeçilmeziniz olmuş...
Ve yanlızlığın ta kendisidir o aynı zamanda da yanlızlığınızı paylaşandır. Nedense onun adı aşktır.


Misafir 12 Temmuz 2006 02:40

Ölüme sevinir mi insan?
Peki ya ayrılığa?

Odaya giren kadınlardan biri kapının yanında durdu. Başındaki yazmasını düzeltirken oturan kadınları süzdü bir bir. Farkettirmeden. Kime doğru gitmesi gerektiğini kestirmeye çalışıyordu. Sonra nedendir bilmem, aniden bana doğru geldi ve
- Başın sağ olsun yavrum. Pek de gençmişsin, dedi.
- Yo yooo benim değil, arkadaşın! diye yanımdaki genç kadını gösterdim. Oysa onun yerinde olabilmeyi ne çok istemiştim. Uyumuş uyanmamıştı kocası.

Zahmetsiz, bedelsiz, temiz bir ayrılıktır ölüm.

Ona yıllarca yalvardığımı anımsıyorum.

- Gitmek istiyorum!
- Gidemezsin…!
- Sen git o zaman!
- Ben gitmem!
- Ama ben gidicem!
- Gidebilirsin tabii, Kezzap ve jiletle parçalanmış bir yüzle ancak!

Yıllarca beklediğim ölüm çalmadı kapımızı. her gün içtiği üç paket sigara, onca içki ya da yoldan geçen herhangi bir otomobil de ayrılık getirmedi bize.

Şimdi vapurdayım. yelken açtım ayrılığa. Yıllar önce onun için kaçtığım şehre, bu sefer, ondan kaçarak dönüyorum. Böyle gitmekten üzgünüm ama ağlamıyorum. Canım yanmıyor. Ödediğim bedel ağır. Çocuğumu, işimi, evimi, komşularımı, hatta kendimi bırakarak gidiyorum…

Yeni bir hayatın kapısındayım. Yeni bedeller ödemeyi de göze alarak...


Mystic@L 12 Temmuz 2006 02:43

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!


Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa!


arwen 12 Temmuz 2006 14:54

Hata



“Ne kadar mesafedeyiz diye sordu, komutan Fau.
Bir yandan elinde tuttuğu kartlara tekrar tekrar göz gezdiriyor, bir yandan da sağına soluna emirler yağdırıyordu. Her talimatının sonuna da, zaten sert olan sesine daha otoriter bir vurgu katıp “En ufak bir hata bile istemem ona göre!..” diye ekledi.
“1.8 pion, efendim” diye yanıtladı, seyir mühendisi.
“Evet. D-25193 gezegenine kalan mesafe bu!” diyerek de ilave yaptı, hesabından şüphe duymadığını göstermek istercesine.
Komutan Fau, belli belirsiz başını sallayıp, dev ekranı tam karşıdan gören makam koltuğuna oturdu. Her iki dirseğini koltuğunun iki koluna dikkatlice yerleştirip ellerini çenesinin altında kavuşturduktan sonra “Vakum menziline girmişiz. Artık, zamanı gelmiş olmalı” diye söylendi. Hemen önündeki ana klavyenin ihtişamlı tuşları üzerinde kısa bir süre için parmaklarını gezdirdi, nazikçe. Kafasını kaldırıp aslında isteksiz olmalarına rağmen görevleri gereği takdire değer bir incelik ve özenle çalışmakta olan personeli üzerinde dolaştırdı, yorgun gözlerini.
Ve kararını verdi:
“ Herkes beni dinlesin...
....Artık, Treton ile yüzyüze gelmek durumundayız. Zaten, bundan sonra bizim yapacağımız bir iş de kalmadı. Nasıl bir görevle yükümlü olduğumuzu hatırlatmama gerek yok. Zira, bu bizim ilk vakumumuz değil... Ve açıkçası, bir Sarton olarak bu tip görevlerden hoşlandığımı ya da haz duyduğumu da söyleyemem. Bilakis, hem atalarımızın acı geçmişleri, hem evrensel yaşam anlayışımıza ters düştüğünü ve hem de inançlarımıza Tanrısal öğretilerimize bütünüyle aykırı olduğunu bildiğimiz halde, muhtemelen uygulamak durumunda kalacağımız bir emir daha işiteceğiz.
Her ne kadar bunu, yüreğimizin derinliklerine gömmek, az-çok vicdan azabıyla yaşamak zorunda kalsak da asla unutmayın ki amaç , intikam, çekemezlik ya da doğruyu inkar değildir. Kendi türümüzün, kolonilerimizin ve medeniyetimizin varlığını ve kaderini, sadece kendi ellerimizde tutabilmek için. Sonsuza kadar tutabilmek için alınmış mecburi bir karardır. Duygusal olmakla, bu amacı, yalnızca zedelemiş oluruz. Bu nedenle de D-25193 gezegeninin muhtemel kaderine razı olacağız”
Komutan Fau’nun gözleri dolu doluydu. Ancak personelinin de en az kendisi kadar yürekli birer Sarton olduğuna duyduğu yüksek inanç, bir an için bile olsa, duygusal bir görüntü yarattığı düşüncesinin zihnini bulandırmasına izin vermedi.
Ne de olsa bir Sarton, nihayetinde bir Sarton’du. Zekice düşünebilen bir beyinleri ama onunla dizdize yaşamak zorunda olan bir de yürekleri vardı.
....Yanlışları, doğrular arasından kolayca ayıklayabilen bir beyin!.
....Ve zaman zaman da o yanlışı yeniden biçimlendirip sorumsuzca doğruya katan, ya da tersini yapan, aciz ama bir o kadar da güçlü bir yürek!..
Komutan Fau, ses tonunu iyice sertleştirip “Söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi, hepiniz yerlerinize!” diyerek, bitirdi söylevini.
Personelin ağzından çıt çıkmıyordu.
İdare odası, neredeyse, gece yarısında bir mezarlığın sükunetini ve yarattığı tedirginliği bile özletecek bir havaya bürünmüştü.
Komutan, birkaç tuşa bastıktan sonra, kemerinde taşıdığı metal anahtarı, koruma kılıfından çıkartıp serinkanlılıkla, kırmızı çizgilerle çevrelenmiş deliğe soktu. Derin bir nefes aldıktan sonra da ani bir hareketle çeviriverdi.
Oda, tamamen kararmıştı. Hala çalışmakta olan birkaç cihazın arada bir yanıp sönen küçük lambaları ve birkaç monitörün hoş görüntüsü, zifiri karanlık içinde gözlenebilen son şeylerdi.
Çok geçmeden dev ekranın önündeki dar boşlukta, ince laser demetlerinin ayırdığı küçük bir alan ve hemen ardından da Treton’un bir Sarton taklidi olan kırmızı hologramı belirdi.
Treton, kozmolojiden sanata, felsefeden, tarihe kadar hemen her bilgiyle donatılmış olağanüstü bir bilgisayardı. Kütlesi, Asen sisteminde çok gizli tutulan bir yerdeydi. Ve heyet üyeleri ile Treton mühendisleri dışında onun gerçek varlığını görebilen bir tek kişi bile yoktu. Evrendeki tüm kısa yolları kullanabildiği için, evrenin her yerinden onunla derhal bağlantı kurabilmek olanaklıydı.
Ona Sarton görüntüsü verilmesinin nedeni, belki de, bir makine ile konuşuyor olmanın yarattığı soğukluğu, birazcık olsun yumuşatmak, daha samimi bir diyalog ortamı sağlamaktı.
“Seni dinliyorum komutan” dedi Treton.
“Sanırım, meseleyi biliyorsun. Konuyu değerlendirip talimatları almak için bağlantı kurdum seninle”
“Kaç kişi var orada? Ve Herkes meseleyi biliyor mu?”
“14. Elbette biliyorlar”
“Emin olmak istediğim için sordum. Heyetin bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorsun. Cevabını bildiğim soruları bile, gerekirse tekrar tekrar sormak zorundayım, ben.”
“Bak, Treton.. Klasik sohbetlerle zaman harcamayalım. Şu lanet işin bir an evvel bitmesini istiyorum. Tamam mı?” dedi, komutan Fau.
“Bunun farkındayım, ama benim de yapmam gereken onca iş olduğunu hatırlatmak isterim. Zamana olan ihtiyacım seninkinden daha fazla. Ben sadece görevimi yapıyorum. Sen de öyle yap!” dedi, bilgisayar. Kızgınlık taşıyan bir cümleyi, ses dalgalarını uygun forma sokarak yansıtabiliyordu.
“Bu işi yapmak hoşuma gitmiyor, hepsi bu!”
“O halde, göreve hazır olup olmadığınızı sormak zorundayım”
Komutan Fau “Evet. Buradaki herkes adına hazır olduğumuzu söyleyebilirim” dedi, soğukkanlı görünmeye çalışarak. Oysa, Treton’un onu göremeyeceğini biliyordu.
‘Güzel... öncelikle, bu gezegen hakkındaki tüm bilimsel verileri değerlendirip puanlamak istiyorum, komutan”
“Bugüne kadar kritik değerin altında kalıp da kurtulan olmadı. Yani, nasılsa sonuç belli. Gezegenin fiziksel ve kimyasal özelliklerine göz gezdirmek bile yeterli. Üstelik yapay uyduları da var. Bütün bunlara rağmen yine de tartışacak mıyız?” diye sordu komutan Fau. En kısa zamanda bitsin şu vakum! diye düşünüyordu.
Treton, “Bu değerlendirmenin amacı, kararı nasıl etkileyeceği değil! Tutacağım raporda, keyfi bir uygulama olmadığını göstermek zorundayım. Herşey çok açık ve net olmalı, komutan!..” dedi. Biraz bekledikten sonra da devam etti.
“F-13142 skandalını sanırım biliyorsunuzdur. Çok yıllar önceydi. Atmosferini, kolonizasyona uygun hale getirmek için bir dizi kimyasal çalışma yapılmıştı. Gerçi bu, gizli bir araştırmaydı ama nasıl olduysa, Evrensel Yaşam Derneği ve onun benzeri bir kaç duygusal kurum, casusları , aracılığıyla durumu öğrenmişler ve henüz evrimlerinin mikroorganizma aşamasında olan bir gezegende yaşamı sabote ettikleri gerekçesiyle, heyeti zor durumda bırakmışlardı. Onlar gibiler, bu tip projelerin önemini kavrayamazlar. Hele ki, D-25193 gibi teknik bir uygarlık söz konusu ise herşey çok net olmalı. Kayıtlar ve gerekçeler bizi haklı çıkarmalı.”
“Ben olayın sadece politik bir skandal olduğunu sanıyordum”
“Aynı zamanda öyleydi de... Ancak, artık tarih konuşmayı bırakıp işimize dönsek iyi olur. Komutan!.. Şimdi ne yapmanız gerektiğini umarım biliyorsunuzdur” dedi, Treton ukalaca.
Komutan Fau, kısa bir süre içinde bildiği bütün küfürleri geçiriverdi aklından. Aslında, Treton’dan eskiden beri hoşlanmazdı. Normalde bir makineye duyulması beklenmeyen bu tuhaf duygu, birkaç yıl önceki bir vakum işinden miras kalmıştı Fau’ya. Gerçi, bunun garipliğinin farkındaydı ama onu karşısında gördüğü an akılcı davranmakta zorlanıyordu.
Bu sırada Treton’un istediği bilgi işlenmiş kartlar, bağlantı cihazının veri girişine takılmıştı bile. Komutan Fau, yeşil bir düğmeye kuvvetlice basıp kuruldu koltuğuna.
Treton’un gözleri kapalıydı. Düşünürken hep böyle yapardı. Tıpkı gerçek bir Sarton’muş gibi.
Gemi personeli hala kılını kıpırdatmaksızın oturuyordu yerinde ve makineler kralının nasıl bir açıklama yapacağını bekliyordu. Sonuç çok büyük ihtimalle vakum olacaktı ama nasıl bir medeniyete son vereceklerini bilmek, onlardan daha fazla hiç kimsenin hakkı olamazdı.
Treton’un değerlendirmesi pek uzun sürmedi. Ani bir hareketli kaldırdı göz kapaklarını. Şimdi, komutan Fau’nun sert bakışları ile Treton’un simsiyah gözleri karşı karşıya gelmişti. Bir an da olsa içinin ürperdiğini hissetti, komutan.
“Pekala” dedi, Treton. Yüzüne biraz daha ciddi bir görüntü verebilmek için bir-iki holografik düzeltme yaparak devam etti:
“D-Sınıfı bir gezegen!.. Yani, yörüngesinde pek çok yapay uydu dolaşan ama henüz kendi yıldız sistemlerinde bile kolonize olamamış basit bir teknik uygarlık. Ancak, H-gezegeninde (Mars’tan bahsediyordu) iki araç kalıntısı var. Muhtemelen C-sınıfı olmak için çaba harcıyorlar. Bundan başka atmosferleri dışında maddesel bir varlık gözlenmemiş.
Gezegenin kimyasal ve fiziksel özellikleri ise sıradan bir bilgisayarın bile farkedebileceği kadar açık. Kütlesi düşük ve atmosferi az yoğun sayılır. Çekimi de az olduğu için yatay hareketler, enerji ve zaman açısından avantaj sağlıyor. Evrimsel süreçlerinde önemli bir hız faktörü bu!..
Vesaire, vesaire
Komutan!..Değerlendirmemi bu şekilde özetleyebilirim. Ayrıntılı bilgileri dosyadan bulabilirsiniz. Tabi, Asen’e döndükten sonra.
Sonuç olarak, yaptığım hesaplar 218,6 puan diyor. Yani, zeka hızları bizimkinden 13,7 puan daha fazla.”
Fau, “Kesin kararın ne?” diye sordu.
“Atmosferini vakumlayıp, yaşamı sona erdirin. Zaten dördüncü bölgedeki kolonilerimizde azot açığı vardı. Diğer gazları her zamanki gibi boşluğa püskürtün. Yapacağınız iş, bu kadar basit, komutan!”
Komutan Fau, Treton’un ardı sıra gelen ukalaca emirlerine öfkelenmişti.
“Hayır, bu kadar basit değil! Son bir deneme yapacağım. Senin vardığın sonuçlara itimadım olmadığından değil, fakat yaklaşımlarını fazla mekanik buluyorum” dedi, Fau.
Treton şaşırmıştı “Mekanik mi? Evrensel yasalar, evrenin her noktası ve her anı için aynı geçerliliktedir. Ancak, anladığım kadarıyla, senin amacın, imtiyaz hakkını kullanıp beni oyalamak. Böylelikle, personelin karşısında itibar kazanacağını umuyorsun. Unutma ki, ben senden daha çok şey bilirim ve senden çok daha hızlı düşünürüm ama gurur kelimesinin tek harfi bile çok yabancıdır bana”
“199 ile 220 puan arası için örnek incelemesi yapma yetkim var, Treton. Buna heyet bile itiraz edemez” dedi, Fau.
Ünlü bilgisayar, kaşı andıran holografik deri kıvrımlarını çatıp “Örnek incelemesi yaptığında ne değişecek sanıyorsun?. İnşa edildiğim günden bu yana en büyük hesap hatam 10-18 . Yani milyar kere milyarda bir. Şimdi söyle bana 218,6 puan ne kadar değişir ?” dedi.
Komutan Fau, kendinden emin bir şekilde cevapladı “Eğer öyleyse, bunu bana değil, kuralları koyanlara anlatmalısın.”
“Pekala komutan. Kurallar işlemeli. Ama seni uyardım. İncelemen sonucunda da hiç bir şeyin değişmeyeceğini göreceksin. Ve yetkilerini, ahmakça problemlerin doğrultusunda kullandığını rapor edeceğim. Bundan hiç şüphe duyma!..”
“Tekrar görüşeceğiz, ukala makine! Kendine iyi bak” dedi Fau, en alaycı gülümsemesiyle.
Aslında, komutan Fau, boşa kürek çektiğinin farkındaydı ama bunu biliyor olmasına rağmen neden böyle davrandığını da açıklayamıyordu. “Artık yaşlandım herhalde, bu işi kaldıramıyorum” diyordu kendi kendine. Neyse ki, yasaların ona tanıdığı bir hakkı kullanmasını kimse yadırgayamazdı. Bir makineye ders vermek ha! Ne saçma” diye geçirdi içinden. Kim olursa olsun, her Sarton’un yaşadığı gibi, gençlik dönemlerinin idealizmi ve akılcılığı, yerini duygusallığa bırakıyordu zamanla.
Treton’un görüntüsü kaybolup da oda tekrar aydınlanınca, mühendis Kaor, yüzünde şaşkın bir ifadeyle komutan Fau’nun yanına geldi.
“Bunu yapmanız şart değildi, komutan” dedi. Kaor’un amacı komutanını eleştirmek ya da kararını kötülemek değildi. Fau’nun mantıklı bir açıklaması olabileceğine ihtimal vermişti. Komutan ise derhal bir mazeret uydurup aptalca davrandığı gerçeğini perdelemek istiyordu. “Sence bir gün erken ya da bir gün geç, bu önemli mi? Onların, bir gün içinde sınıf atlayıp başımıza bela olabileceklerini düşünebilir misin? “dedi zaman kazanmayı hedefleyerek. “Elbette, düşünmem bunu” diye cevapladı, Kaor.
Komutan Fau, ne yaptığını iyi bilen adam rolünü oynamaya çalışıyordu. Çok geçmeden, düzmece bir sebep uydurmayı da başardı. “Şey... Örnek incelenmesi yapmak istememin nedeni, tarihe ışık tutmak. Evet aynen öyle, tarihe ışık tutmak!.. Düşünsene, Kaor, bizler de aynı yolları izleyerek sınıf atladık. Binlerce sene önce, yani henüz D-sınıfı bir uygarlıkken neler düşündüğümüzü, evreni ve Tanrı’yı nasıl algıladığımızı öğrenmenin iyi bir yolu değil mi, bu. Atmosferini vakumladığımız bir çok gezegenden önemli bilgiler elde etmedik mi daha önce?”
“Haklı olabilirsiniz” dedi, mühendis. Ancak, içinden bir ses bu sözlerin pek samimi olmadığını söylüyordu. O esnada, gözleri, önündeki ekrana takılmış olan komutana “Örnek inceleme işlemine başlayalım mı komutan?” diye sordu.
Fau, koltuğuna iyice yerleşip derin bir soluk aldıktan sonra mühendis Kaor’a dönerek “Sen, gerekeni yap. Her cinsten birer örnek alıp inceleyin. Hata istemiyorum ona göre!” diye emrini verdi.
Örnek incelemesi, yapılacağını bilen diğer mühendisler de soru sormaya gerek duymadan, odadan ayrılıp laboratuara gittiler. Kaor, idare odasında bulunan ışınlama idare ünitesine, önceden hazırlanmış nakil kartlarını takıp çarçabuk bitirdi programlama işini.
Komutan Fau, hipnotize olmuş gibi kımıldamaksızın oturuyor ve tedirginliğinin her geçen saniye biraz daha arttığını hissediyordu. “Duygusal budala.. Yaşlı budala!” diye için için kızıyordu kendine.
Neyse, boş ver! dercesine salladı elini, sonra da, sık sık yaptığı gibi gözlerini kapayıp kendi felsefi dünyasında dolaşmaya başladı.
“Tanrı , kullarını yaratır. Nasıl isterse öyle yaratır, nasıl isterse... Kullar da O’nun isteklerine boyun eğerler. Onun için çalışırlar. Eğer bir konuda, son kararı Tanrı değil de kulları veriyorsa, nerede kalır onun Tanrı’lığı? Tanrı sorumsuz ya da umursamaz değildir..
Lanet olası metal yığını!..Eskiden ne kadar duyarlıymış, Asen. Treton gibiler yokken!. Yanlış, doğrunun neresine saklanabilir ki?
A- sınıfı bir medeniyet olabildiysek sebebi Treton mu? Hayır! Treton’un sebebi biziz. Gerçi, örnek incelemesini de Tretonun az gelişmiş ataları yapacak. Yine onlar hesap yapacak yine onlar karar verecek. Kimi kimden soruyoruz? İşe bak!.. Saçmalık bu.”
Komutan Fau, uzunca bir süre, C-sınıfı dönemimin filozoflarına taş çıkartırcasına boğuştu kendisiyle. Fakat ne yazık ki, A sınıfı olmanın getirdiği teknik sorunların ve zaman felsefesinin, Treton ve benzerlerinin varlığını haklı çıkardığını biliyor ve mantıken benimsemek durumunda olduğunu en az Treton mühendisleri kadar da açıkça farkedebiliyordu. Zaten, “Mantıksal problemleri, katıksız mantıkla çözmek öğretisinin sonuçları değil miydi, bunlar?.
Hoparlörden gelen ses, komutan Fau’yu içinde bulunduğu duygu-mantık savaşından koparıp uyandırıverdi.
“Siz haklıymışsınız!. Haklıymışsınız!” diye bağırdı,Kaor.
Komutan koltuğundan fırlayıp “Ne oldu, Kaor? Söyle, ne oldu?” diye sordu sesi titreyerek.
Kaor, heyecanlıydı. “Buradaki hesap, 195,7 çıkıyor!.. Yani 199’un altında. Kritik değerin altında! İnanamıyorum, Treton yanıldı. Hem de %10’dan fazla saptı. Makineler kralı yanıldı!”
“Hemen gelin buraya, hemen” dedi, Komutan Fau. Bir anda gelen bu şok dalgasıyla bir sağa bir sola yürüyor, yumruk şekline soktuğu elini havaya kaldırıp “Yendim seni, budala teneke! Nihayet yendim” diye zafer naraları atıyordu.
Kaor ve diğer mühendisler koşarak geldiler. Hepsinin yüzünden tuhaf bir heyecan okunuyordu. Kaor, zafer sarhoşluğu içinde anlamsızca dolaşan komutanın karşısına çıkıp “Gurur duyuyoruz sizinle, Treton’un yanılabileceğini kanıtladınız! Ne büyük şeref ” dedi, heyecanla.
Sonra da devam etti “Bunu farketmiştiniz ama bize söylemediniz. Tarihe ışık tutmak gibi bir mazeretle örttünüz asıl düşüncenizi. Sizinle herkes gurur duyacak komutan. Herkes!”
Fau, başını sallayıp “Bu iş bitti artık” diye söylendi. Mühendislerinin övgü dolu sözlerinden ve doruğa erişmiş heyecanından silkinmeye çalıştı. İfadesini, tekrar ciddileştirip “Tamam!... Hepiniz yerlerinize. Bakalım şimdi Treton ne yapacak?” dedi.
Komutan Fau, tüm personelini gözünün ucuyla süzdükten sonra, efsanevi bir imparator’un asil tavırlarıyla gömüldü, makam koltuğuna.
“Eğlence, başlıyor çocuklar. Perdelenme fırsatı hiç olmamış bir oyun seyredeceksiniz şimdi” deyip anahtarı yerine soktu ve sertçe çevirdi. Oda aynı şekilde karardıktan kısa süre sonra da Treton’un görüntüsü belirdi.
“Tekrar, merhaba komutan” dedi, Treton.
“Merhaba” dedi Fau ukalaca sırıtarak.
“Hesaplarımızın benimki ile aynı çıkması umarım sizi üzmemiştir.”
“Çok emin konuşuyorsun, Treton”
“Hesap en emin yoldur. Bunu, size öğretmiş olmalılar, komutan.”
“Elbette... Hazırsan örnek inceleme kartlarını iletiyorum”
“Ben her zaman hazırım, komutan”
Komutan Fau, kartları bilgisayarın sürücüsüne sokup birkaç tuşa bastı. “İşte oldu!” dedi, tebessümle.
Treton, tekrar gözlerini kapatıp verileri incelemeye koyuldu. Odadakiler, sabırsızlıkla Treton’un o siyah gözlerini açmasını bekliyorlardı bir de ardından gelecek olan bunalımı.
“Olamaz !” dedi, Treton.
“Olamaz !” diye yineledi.
“Ne olamaz?’” diye sordu komutan, bilmiyormuş gibi.
“Saçmalık bu!.. Benim hesaplarım yanılmış olamaz!”
“Yanıldın Treton. Bu kez yanıldın.”
“195,7. Bu mümkün değil. Zekaları nasıl bu kadar geri olabilir? Bilim ve teknolojide iyi sayılabilecek bir düzeydeler. Binlerce yapay uyduları var. Yıldız sistemi içinde gezegenler arası seyirleri bile var. H-25194’e iki araç yollamışlar. Astrobiyolojik koşulları mükemmel. Kesinlikle çelişkili bu! Bir hata var!”
“Hata falan yok, Treton. Sen artık eskisi gibi iyi hesap yapamıyorsun, hepsi bu.”
“Ben makineyim ve hata yapmam komutan. Hala, şansımız varken vakumlayın bu gezegeni. Zeka gelişme hızlarının bizim açımızdan risk olduğundan eminim.”
“Hayır, Treton. Bizden çok daha yavaşlar. Ne kadar gelişirlerse gelişsinler, bize ulaşamazlar. Hem kuralları biliyorsun. Öncelik hakkı örnek incelemesinindir.”
“Aptalca davranıyorsun! Bir şeyler de hata yapmış olmalısınız. İnan bana, bir kaç bin yıla kalmaz bizi yakalayıp geçebilir bu yaratıklar. Yokasar medeniyeti hata yapmasaydı, Sartonlar hala köleydi! Bu gezegen, Asen sistemi için risk potansiyeli taşıyor.” dedi, Treton yalvarırcasına.
“Gurur kelimesine yabancıyım demiştin, Treton. ”
“Elbette yabancıyım. Ben salt mantığım!”
Fau “195,7 puanla bizi yakalamaları olanaksız. Bu sayı kritik değerin epey altında kalıyor. Yani vakumlanmayacak. Bırakalım, evrensel seleksiyon onları nereye götürürse, oraya varsınlar. Bizimle bir ilgisi yok bu gezegenin” dedi.
“Dur biraz komutan. Aklını kullanmalısın. Bu yaratıkların iki cinsi var ve eşeyli ürüyorlar. Ama kalıtsal materyalleri olan kromozom sayıları, asal sayı!”
“Sen, sadece yenilgine mazeret arıyorsun. Hesap en emin yoldur, diyen sendin. Hem varsayımında hiç bir gariplik yok Belki benim gibi düşünebilirsin ama Tanrı gibi değil!... Sen, Tanrı’yı anlayamazsın. Tartışmamız bitti, Treton. Hata yaptığına dair elimde ciddi bir kanıt var. Asen’e döndüğümde ne halde olacağını şimdiden merak ediyorum. Çünkü, heyet hiç hoşlanmayacak bundan!”
“Nedenini henüz bilmiyorum ama yanlış yapıyorsun, komutan. Yazık ki artık sana karışamam”
“Belki, daha sonra tekrar görüşürüz, yaşlı makine!” dedi komutan Fau ve daha fazla beklemeden çevirip çıkardı anahtarı.
Gemi personeli tekrar tekrar tebrik ettiler komutanlarını.
Ne da olsa tüm Samanyolu’nun dillere destan Treton’u, Fau’ya yenik düşmüştü. Ne büyük skandal!
Kimbilir, belki Fau’ya onur madalyası verirlerdi, belki de akademi komutanlığına atanırdı. Ama kesin olan şey, en az Treton kadar ünlü olacaktı.
Komutan Fau, yavaşça ayağa kalkıp kibirli bakışlarla dolaştı odada. Geleceği ile ilgili hoş hayaller kurmak için bir an önce kendi odasına gitmek istiyordu. Treton’u yenmek ve bir medeniyete yaşam şansı sunmak! Tanrı, onu anlamış ve yardım etmiş olmalıydı.
Sakin ve yumuşak bir ses tonunda karar kılıp “Vakum ünitesinin programını iptal edin. Asen’e dönüş için de gerekli hazırlıkları yapın. Ben odamda olacağım. Önemli bir şey olmadıkça rahatsız edilmek istemiyorum” dedi, hemen sonra da Kaor’a işaret edip “Eksiksiz bir rapor hazırlamanı istiyorum” diye ekledi.
“Örnekleri geri ışınlayalım mı efendim?”
Komutan Fau, “Evet” anlamında başını salladı..

(1 saat kadar sonra. Dünya.)
“.... Söyleyen dışişleri bakanı, Japonya ile olan ilişkilerin her alanda geliştirilmesi, özellikle de bilgisayar ithalatı ile ilgili zorlukların ele alınmış olmasından büyük memnuniyet duyduğunu söyledi.....
Sayın dinleyiciler, şimdi aldığımız bir haberi aktarıyorum. İki saat kadar önce Üsküdar özel yatılı bakımevinden kaybolduğunu bildirdiğimiz, halk arasında mongolizm olarak da bilinen Down sendromlu biri kız biri erkek iki çocuğun, bakımevinin bahçesinde çıplak olarak uyurken bulunduğu bildirildi. El ve ayak bileklerinde yanıklar olduğunu söyleyen bakımevi yöneticileri, konuyla ilgili araştırmalara başlandığını açıkladılar.. Şimdi, kaldığımız yerden haberlere...’
“Sesini kıs şu radyonun Refik!.. Çocuk uyuyor”
“Spor haberlerini dinleyip ben de yatacağım, zaten!..”

SON

“Evrendeki en uzun yol kalp ile beyin arasında olandır


ChinaDoll 12 Temmuz 2006 16:17



BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve
cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
konuşan oydu. "Bana yaklaşmanı istemiyorum"
diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
"Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.
"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
Aile dostları olan tanınmış doktor,
odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."


Misafir 12 Temmuz 2006 20:00

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif
Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür
efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir
acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi.?" diyebildi sadece. Hicranlı bir
suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar
yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp
"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet
var,
oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir
miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün
olmuyor;
ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi..
Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak
istiyorum
kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra
mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen
beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle
döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular,
sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta
bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini
uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de
Selim
Cebeci. Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam
yirmi üç yıl. Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini
öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama
o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm
anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat
en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım."
Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına
inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi
cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir
mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek
başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi
sıktı
ve "Sizi karşıma ALLAH çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı.
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen
gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince,
profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey
cevap
vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?"
deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken
kapı
çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler
fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken
Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça,
çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların
yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey
yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her
yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki
portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
"Bana
yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt
dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır
oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona
her
namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki
fotografına
mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer
tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş
oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında
çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı
tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci
cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu
iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet
arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde
biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle
daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim
Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes
alarak:
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey
kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem
yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin
kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey
yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı
gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet
zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde
gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.
Birkaç
gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir
mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da
kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl
yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz,
sonra alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet
okuluna
yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk
günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak
gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi
düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark
edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana
ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat
vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam
oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.'
dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde
ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman
buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma
yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin
üzerinde
de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
'ALLAH borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu,
zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok
farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her
birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa
paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne
mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,
gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp
yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye
sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde
babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu
gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,
beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet
kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime
'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır.
Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.'
demiştim. Bugün ise, ALLAH'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye
tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki
çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz
bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar
her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının
hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini
kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim
Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has
tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O
sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye
girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp
kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek
istediğimiz
emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında
merakı
iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not
çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil
hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin
son
altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra
imkânlarıma
yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size
borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla
ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili
oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç
gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki
değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize
ulaştığında,
borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında
bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli
duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı
gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle
bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi


ChinaDoll 12 Temmuz 2006 20:08


ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER....

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla
adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl
Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla
süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan.
Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi
kapısı çalınmış, gülleri kucağına
bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte..
Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:
"Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..."
Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden
ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?..
Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi,
yumurta kapıya gelmeden...

Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi..
Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen
fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda
oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek
bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi..
Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi..
Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık
içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı...
Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ?

"Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz..
Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri
çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle
yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.
Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum..
Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..."
Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı.
Parmakları titreyerek zarfı açtı..

" Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız.
Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını
hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim
kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor.
Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika
bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız.
Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum.
Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.
Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve
kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da
seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen..
Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil,
biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim....

Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam
edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak,
eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra
emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip
seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..."


Misafir 12 Temmuz 2006 20:09

Hoşçakal "Görüşmek Üzere"

Zeynep’e
Neden bütün şehirlerarası tren ve otobüslerin koltuk başlarındaki reklâmlar porselen reklâmı olurdu hep? Yolcuların genel geçer özellikleriyle ilgili bir sorun muydu bu, yoksa tamamen tüketim alışkanlığının getirdiği nihai bir nokta mıydı; ya da bu bir sorun muydu son tahlilde? Başını yasladığı diğer bir koltuk başında, karşısındaki porselen reklâmının içine girmiş gibiydi bakışları. Sabit ve donuk bakışlarındaki düşünceleri bu şekilde sıralanabilirdi. Gözlerini açıp kapama sıklığı da azalmıştı. Belli ki aklında yalnızca porselenler yoktu. Hem bu porselen meselesi bu kadar büyütülecek bir konu da değildi. Aklına herhangi bir şey gelmiş gibi ani bir hareketle cama doğru çevirdi başını, akan yolu izlemeye başladı. Saatlerdir dinlediği müziği bir kenara bırakmıştı. Otobüsün içindeki bu huzursuz sessizliği dinliyordu şimdi, dışarıyı seyrederken. Yanındaki yolcu, onun yalnız kalma isteğini onaylamış gibi bir vücut yapısında yatıyordu. Ona dokunmuyor oluşu, Mehmet’in de en çok takdir ettiği konulardan biriydi. Nereden çıkmıştı yola ve nereye gidiyordu? Birçok kez bunun muhasebesini yapmıştı. Gideceği yol ona bu izni verecek kadar uzundu. Gideceği yer de, çıktığı yerden oldukça uzaktaydı. Son zamanlarda hissettiği ve hattâ hissetmek istediği yalnızlık ve içe kapanıklık, ona istemediği bir duyguyu da tattırıyordu: insanlardan uzaklaşıyordu. Gittiği her şehir, insanlarıyla birlikte onun dışında hareket ediyor gibiydi sanki. Hiçbir sohbet, hiçbir hareket onun ilgi alanında değildi. Herkes ve her şey tümüyle yabancıydı onun için. Türkçe konuşuyor oluşlarına bile şaşırabiliyordu sanki bu kendi tekelindeymiş gibi. Herkese yardım etmek istemesine rağmen, kimseyle konuşmak bile istemeyişini açıklayamıyordu. “Herhalde son zamanlarda denediğim içe dönüşün bir sonucu olsa gerek,” diyip geçiştiriyordu. Derinlikli denebilecek ilişkisi hemen hemen kalmamıştı. Herkes insan kazanmaya çalışırken, o kaybetmek için uğraşıyordu. “Ne kadar çok insan tanırsan, incinme ihtimalin de o kadar artar,”dı çünkü. Bu yüzden başı hep cama dönüktü, bu yüzden hep müzik dinliyordu. Gideceği yere yaklaştıkça aynı endişeleri duyacağı geldi aklına. Pek de aldırmadı. Şehirde onu bekleyen bu yabancılığın yanında, bambaşka bir sıcaklık vardı, onu daha çok meşgul eden.
Otobüs, ovaların ve kayalıkların arasından geçerken, kimbilir kaçıncı molasından yeni çıkmıştı. Mercimek çorbası ve sütlaç yiyip koltuğuna oturmuştu Mehmet. Hiçbir zaman muavinin hörmetine ve minnetine sığınmak istemediğinden, yanına aldığı şişeyi çıkarıp suyunu içti. Yolculuk bitene kadar -ki çok az yolu kalmıştı artık- ona yetecekti. Sakızını kontrol etti ve bir tane ağzına attı. Sadece bir iki dakikalık bir zevk verecek olan sakızını çiğnerken bir yandan müziğini dinliyor bir yandan da dışarıyı seyrediyordu. Biraz sonra şehre girecekti otobüs. Belki ilk kez gelmiyordu bu kadar uzağa ama bu şehre ilk kez yolculuk yapıyordu ve anlatılmaz derecede uzun sürmüştü. Dümdüz ovaların ve tarlaların üzerindeki açık ve güneşli gökyüzüne bakıp korku duydu içinde. Binbir nedene atfedeceği bu korkunun asıl nedenini bulma oyununu oynamak, onun için çok eğlenceli olabilirdi yolculuğun kalan kısmında. Acı içinde geçen yıllar, ölümün günlük bir telaş haline geldiği, kanıksandığı zamanlar olabilirdi ona bu korkuyu veren; kimilerinden daha şanslı olduğu duygusu veya ondan daha şanslı olanların varlığı da olabilirdi; ölümün her zaman yakın olduğu düşüncesi de onu korkutmuş olabilirdi. Bunlara inanabilirdi. Bütün bunlar olabilirdi. Biraz daha zorlamaya başladı kendini. Elif olabilir miydi? Bütün korkusu, yalnız ve yalnız Elif olabilir miydi? Belki de insanlar umrunda bile değildi, belki ölümlerin gündelik bir heyecana dönüştüğü bu topraklardaki kan kokusunu umursadığı yoktu, belki bir aydın telaşından kaynaklanan bir refleksti yalnızca tedirginliği, belki şanslı olduğunun farkında bile değildi de farkındaymış gibi görünmek istiyordu, belki bunların, duyduğu korkuyla ilgisi bile yoktu ve bunu kabul edecek kadar güçlü bile değildi belki, belki her şeyin başladığı an, yalnızca ve yalnızca bir kadınla ilgiliydi. Adı Elif olabilir miydi?
*
Otobüsten indikten sonra şehrin içine doğru ilerlemeye başladı. Gündelik olmayan insan sesleri ve görüntüleri arasında yürüyordu. Ona gelmesi söylenen saate henüz vardı. Merkeze inip bir yerlerde oturmak istedi. Oraya ait olmayan sesiyle şehir merkezine nasıl gidebileceğini sordu bir esnafa. Zaten orada olduğunu öğrendiğinde fark etti ki burası, çok küçük bir şehirdi. “Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık,” demişti ona duymayı sevdiği bir ses. Gülümseyerek hatırladı, yürümeye devam etti. Bir yerde oturma fikrini daha sonraya erteledi. Binaları, kahverengi tabelalara yazılmış tarihi yerleri, insanları, yiyecekleri, araçları, çocukları izledi uzun süre. Kağıt mendil satmaya çalıştı bir kaç tanesi, ayakkabısını boyamak istedi diğeri oysa ayağında sandaletleri vardı. Tarihi yerleri gezdirebileceğini söyledi bir diğeri. Hepsini reddedip neden ilgi çektiğini düşündü. Omzunda asılı fotoğraf makinesi, sırtındaki çanta, ayaklarındaki sandalet ve giydiği şort, tam da aradığı cevaptı.
Bir çay bahçesi ve bir Atatürk heykelinin olduğu meydan benzeri bir alana gelmişti. Minibüsler ve otobüsler buradan kalkıyor gibiydi. Buranın merkez olduğuna yemin edebilirdi. Kızılay gibi, Taksim gibiydi ama onlar “kadar” değildi. Çay bahçesine oturup bir meyve suyu söyledi. Yüklerini masanın yanındaki sandalyeye bıraktı. Çantanın içinde durmaktan uçları kıvrılmış defterini çıkardı ve büyük bir özenle “6 Ağustos 2005” yazdı. Garsonun meyve suyunu masaya bırakması anında verdiği bir iki saniyelik molanın haricinde başını defterden kaldırmadan yazdı. Hep büyük harf kullandı ve mürekkepten en iyi şekilde faydalanmak için kalemi olabildiğince dik tuttu. Sayfaları her çevirdiğinde duruyor, yazdıklarına bakıyor, sonra tekrar yazmaya devam ediyordu. Çay bahçesinin dibinde bir yerde, ama tam olarak nerede olduğunu bilemediği bir yerde, bir radyo canlı olarak oranın sakinlerine yayın yapıyordu. Yüksek ihtimal belediyenin desteklediği bir uygulamaydı. İstanbul şarkıları, türkü, pop ve rock çalıyordu. Arada bir de, anlamını bilmediği bir dilde türküler dinliyordu. Sürekli olarak reklâm çıkan bu radyodan yararlandığı tek şey, arada bir söylenen saatti zira Mehmet’in kolunda saat yoktu. Oradan kalkması gerektiğini anladığı anda, otobüste içini kaplayan korkuyla karışık endişe tekrar hücum etti vücuduna. Parayı ödeyip garsona “Sağlık Bakanlığı’nın Misafirhanesi’ne nasıl gidebilirim,” diye sordu. Küçük bir şehirde adres tarifinin kolay olduğunu anlayacaktı gün geçtikçe. Şimdi sadece şaşırmakla yetinmişti. Minibüse binerken midesi titriyordu. Titreyecek daha mantıklı bir yer bulamadığı için kızdı kendine. İçindeki organları yer değiştiriyor gibiydi. Düşüncesini, ne kadar istese de dağıtamıyordu. Baktığı yerlerin hiçbirini göremiyordu. Nasıl bir karşılaşma olacaktı bunca zaman sonra, ne yapmalıydı, o ne yapacaktı? Gözlerini kapatıp yüzünü aklına getirmeye çalıştı, başaramadı. Böylesi daha heyecanlıydı. Peki neden porselendi? Peki neden şehirlere bombalar yağardı? Peki neden yüzünü aklına getiremiyordu?
*
“Misafirhane’de kim inecekti?”
Silkindi. Aceleyle indi minibüsten. Bir süre yerinden kıpırdayamadı. Karşı kaldırıma geçip binaya girmesi gerekiyordu. Ona söylenen saate yaklaşmış olmalıydı. Elif yukarıda, arkadaşlarıyla birlikte onu bekliyor olmalıydı. Benim dışımda gelecekler de vardır, diye düşündü. Nedense bu fikir onu rahatlatmaya yetti. Bir tek kendisinin beklenmesi düşüncesi ona yavan ve yabani geldi oysa gerçekte istediği buydu. Şimdi karşıya bile geçemiyordu. Kafasını kaldırıp en üst kata baktı. Öyle demişti Elif, “en üst katta, gelince hemen üst kata çık, biz oradayız.” Eli ayağına dolaşmıştı artık. Binaya daha geç girmek için iş icat etmeye başladı. Kulaklıklarını kaldırdı, fotoğraf makinesini çantaya koydu, gitti marketten bir su aldı ve içmeden çantasına koydu, bir tane sakız attı ağzına ve karşıya geçmeye karar verdiğine kendini inandırmak için önce sola baktı. Minibüs geliyordu fersah uzaktan ama o beklemeyi tercih etti. Kendini güvene(!) aldıktan sonra sağa baktı. Geçebileceğine kanâat getirdikten sonra karşıya geçti. Binaya yaklaştı. Kapıya doğru yürürken, tıpkı onun gibi iki kişinin daha kapıya yöneldiklerini fark etti. Biri uzun biri zayıftı. Sakız, ağzının içindeki terden topaklaşmıştı, tadı kaçmış acımıştı; attı. Kapıya yaklaşanlarda, oralara yabancı bir ifade yoktu ama bulundukları duruma yabancı gibiydiler. Kapıyı çaldılar, o da yanlarında, onlardan medet umar gibi bekledi. Kapıyı açan adamla diğerleri arasında gelişen konuşmada, dinleyici olarak yer almayı seçti:
“İstanbul’dan arkadaşlar gelecekti…”
“Geldiler, en üst kattalar.”
“Hah, biz onların yanına çıkacağız.”
“Geçin.”
Onlar kapıdan geçtikten sonra Mehmet de adımını attı içeriye. Bekçinin, “sen de mi onlarla geldin,” sorusuyla merdiven başında çırıl çıplak kalmış gibi hissetti. O iki kişi merdiveni çıkmaya başlamışlardı ki durup arkalarına baktılar bunun üzerine. Göz göze geldiler. “Elif’in arkadaşı mısın?” dedi uzun olanı. Elif’in arkadaşı mıyım, diye içinden geçirdi soruyu. Buna bir cevap vermesi veya bulması gerekiyordu. Arkasında bir bekçi, tepesinde biri uzun biri çok zayıf iki kişi, dışında hiç bilmediği bir şehir; merdivenin başında sessiz kalmanın zamanı değildi ama “ne yani,” idi “ben Elif’in arkadaşı mıyım şimdi?”
“Evet, 6′da buluşacaktık, burayı tarif etmişti bana.”
“Hoşgeldin, ben Ahmet,” dedi uzun olanı.
“Ben de Ferhat,” dedi zayıf olanı; tanışıp merdivenleri çıkmaya başladılar. Arkada edilgen durumda kalan bekçi, ikinci katta hafızalarından silindi. Mehmet şimdi, duyduğu huzursuzluğu ertelemeye ve içindeki heyecanı yatıştırmaya çalışıyordu. Aynı anda, hiç katılmak istemediği bir sohbetin ana konusuydu. Geldiği yer ve yaptığı iş soruluyor, Mehmet de içindeki cevaplardan en kibar olanlarını seçiyordu. Oysa, bir yerlerde kalbi ve beyni Elif’e gittikçe daha çok yaklaşıyordu. Paramparça bir halde merdivenleri çıkıyordu. Son kata geldiklerinde, Elif’in uzun ve zayıf olan arkadaşları, Mehmet’le ilgilenmeyi bırakıp açık kapıdan içeri girdiler. İrili ufaklı sesler arasına kaynaştılar. Mehmet, kapının eşiğinde durmayı ve beklemeyi tercih etti. “İnanmıyorum nereden çıktınız siz,” nidası, onu gülümsetmeye yetti. Elif, konuşmaya başlamıştı işte. Mehmet, kulaklarını olabildiğince açıp bütün konuşmaları yakalamak istedi. Sarılıyorlardı ona, yani o öyle olduğunu tahmin ediyordu çünkü Elif’teki bu karşılama tonu, herhangi basit bir el sıkışmayla geçiştirilebilecek türden değildi. Emindi, sarılırken sağa sola sallanıyorlardı özlemin şiddetinden. Sesler de boğuk çıkıyordu, demek ki Elif’e uzun olanı sarılıyordu; demek ki Elif’in ağzı, uzun olanın omzuna dayanmış, öylece kalakalmıştı. Elif, duruma inanamamıştı. Bu, büyük bir sürprizdi. Şimdi de zayıf olanı sarılıyor olmalıydı çünkü konuşma tarzı değişmişti. Biraz daha şakalaşma tonuna kaymıştı Elif’in sesi. Bir karşılaştırma yapma ihtiyacı duydu Mehmet durduğu kapı eşiğinde. Ayın anda gördüğü iki arkadaşından, birine daha mesafeli -haydi resmî diyelim- diğerine ise çok daha samimi bir sesle karşılık vermişti. Elif’in çekindiği ya da sakındığı neydi ki uzun olandan -ki adını uzun bir süre hatırlayamayacağına yemin bile edebilirdi Mehmet. Ferhat, dedi bir an ama hayır; zayıf olanın adıydı o ve Mehmet kararını vermişti: Uzun olanını, sanırım sevmeyecekti.
Sarılmaların bitmesini ve sıranın kendisine gelmesini bekledi. Hâlâ kapının önünde duruyordu. Sırtındaki çantasını da indirmemişti. Elif’i görmeyeli ne kadar zaman geçtiğini düşündü. Günler mi geçmişti, hayır aylar mıydı yoksa, yıllar yıllar mı geçmişti Mehmet’in hayatından ona bu özlemi yaşatacak? Sarılmanın, böyle bir durumda, ihtiyaç haline geldiğine inandırdı kendini. Eritmek istiyordu göğsünün üstünde Elif’in göğsünü. Bunu açık açık istiyordu. Kanatmadan geçmeyecek kaşıntılar gibiydi. Elif’i ellerinin arasında unufak etmeliydi ki bu özlem dinebilsindi, bu şehir ayakalanabilsindi, tutuklanıp cezaevine konulabilsindi; sarılarak cinayet işleyebilsindi. Gözlerini kapattı. Cevaplayamadığı soru geldi aklına, geçiştirmek için uğraştığı: “Sen Elif’in arkadaşı mısın?”
“Pardon!”
İrkildi. Kapıdaki kız da onun bu irkilmesinden korktu. Durumun Mehmet tarafından algılanması için birkaç saniye yeterdi ancak bu süre, karşı tarafın Mehmet’e olmadık bakışlar atması için de yeterliydi. Eğreti durdu kapı ağzındaki bu sohbet:
“Proje için mi geldiniz?”
“Evet, ben Elif’in arkadaşıyım.” (Bunu ben mi söylüyordum?)
“Hoşgeldin ben Eda,”
“Ben de Mehmet,” diyip eşikten adımını attı. Ardına kadar açık kapı, o girince kapatılmıştı Eda tarafından. Kıza hissettirmeden kapının kapanışını izledi. Eşiğe baktı. Kapı kapanınca eşik daha görünmedi. Kafasını çevirdi Mehmet. Göz göze geldiler; Elif Mehmet’i, Mehmet de binbir başka bir şey gördü, Elif diye.
“Hoşgeldin Mehmet,” diyip yaklaştı. Yanaklarında, biraz önceki heyecan kalıntısı kırmızılıklar vardı; Elif’in. Elif’in heyecanı Mehmet’e özgü değildi, artıklarla geliyordu Elif. Adımları kendine güvenin mi yoksa sevilmenin mi yoksa özlenmenin mi işaretiydi, kavrayamadı. Saçları darmadağın olmuştu; ona birileri sarılmıştı ama öldürmemişti neyse ki! Durdu karşısında Mehmet’in. Ondan ayrılıp kaçan ve Elif’e koşan kalbi ve beyni de yerlerine geçtiler, ayağa kalktılar. Mehmet’in bütün organları hazır olda bekliyordu. Elif’in kolları havalandı, Mehmet’in yanak hizasına yaklaştı, yanaklarına dokundu ve her birinden birer tane makas aldı çocuğu gibi. Sonra Elif’in resmî yanağından, iki dolaysız öpücük Mehmet’in yanağına dokundu. Çocuğu gibi. Dudakları karışmadı karşılamaya. İşte bitmişti, Mehmet hoşgelmişti.
*****
Geldiği ilk günden son güne kadar Mehmet’in yaşadıklarını teker teker anlatmak bizim işimiz değil; onu Mehmet bilhare anlatacaktır ancak son gün yaşananları iletmek bizim için görevin ötesinde bir ayrıcalıktır. Seve seve o günlere dönebiliriz.
Mehmet, Elif’in onu karşıladığı o meşum günün gecesinde çok az uyudu. Yatağında boğuştuğu sıcağın ötesinde, bir başka yerde uyumayan ve uyumamaktan bu kadar zevk aldığı belli olan konuşmalar da onu uyutmamıştı. Uzun olanın sesini daha çok duymuştu. Adı hâlâ aklında değildi ama işte, Elif’le konuşuyordu. Elif susmuyordu/susmamıştı. Korkuyor ve uyuyamıyordu Mehmet. Korkusu nedendi sahi? Yerinden kalkıyor, balkonun pervazına yaklaşıyor ancak ona her şey, o anda da -yine- uzak ve hissiz geliyordu. 5 gün böyle geçmişti. Gün doğmadan kalkıyor, misafirhanenin terasına çıkıyor, günün doğuşunu izliyor, defterine hepsi büyük harflerle şiirler yazıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve birileri duymasın diye saklanıyordu. Mutfağa inip kahvaltıyı hazırlıyor ve Elif’in uyuduğu uyku olmak istiyordu, her gün. Biliyordu, uzun olanına hep mesafeli ve o kadar da yakın olmuştu Elif. Bunun mutlaka bir açıklaması vardı ve Mehmet, hiçbirine sahip değildi. Kapı eşiğinde rastlaştığı ve gerçekliğe dönmek için verdiği es nedeniyle üzerinde bir aykırılık yarattığı kız ve diğerleri için Mehmet, sabah erken kalkan ve kahvaltı hazırlayan bir nesneydi. Konuştukları çok nadirdi ki bu tam da Mehmet’in istediği şeydi.
Son gün, işte o gün, Mehmet bütün kişisel olanaklarını zorlayarak Elif’in yanına gitti. Yemek yiyip akşam eğlencesi için, Mehmet’in o ilk gün gittiği çay bahçesine gideceklerdi. Sıla Gecesi’ne katılacaklardı. Mehmet, Elif’in yanında; restorandan çıkmışlardı. Bir şey konuşmuyorlardı. Elif’i hep düşünürken yakalamıştı Mehmet o âna kadar, Elif’i hep yorgunken ve yalnızken izlemişti. Yanına gitmekten hep korkmuş, içinden sessizce sarılmıştı her sabah, uyandırmamak için. Sonra sonra işte o andı: Mehmet ve Elif, yürüyorlardı yan yana; onlar “yan yana yürü(ye)mesin diye dar yapılan” Mardin sokaklarında.
“Böyle değildi Elif. Sen konuşurdun benimle, mektuplarında böyle değildi, anlatırdın ama şimdi konuşamıyoruz, konuşmuyoruz. Neden Elif?”
Beklenmedik miydi ne?
“Bilmem Mehmet. Biraz farklı olduğunu biliyorum, ben de hissedebiliyorum ama konuşamıyor değiliz ki.”
“Tamam, yazdıklarını konuşamaz insan her zaman, biliyorum ama ne bileyim, bekliyor yine de.”
“Ben seninle her zaman konuşabilirim Mehmet, her zaman. Sen bana saatlerce anlat, dinlerim ben. Yine de ‘Mehmet acaba bana hâlâ yazıyor mudur,’ diye düşünmüyor değilim.”
“Bilmiyorum Elif, ben seni seviyorum, gerçekten.”
“Ben de seni seviyorum.”
“Dur öyle değil, kesme sözümü,” diyip saatlerce anlattı Mehmet. Hiçbir kelimesine haksızlık etmek istemediğimiz için bu konuşulanların anlatılmasını da Mehmet’in kişisel tercihine bırakıyoruz.
Onlar konuşurlarken arkadaşları da Sıla Gecesi’ne gitmişlerdi. Çay Bahçesi’nin hemen yanındaki Atatürk Heykeli’nin önündeydiler onlar da. Aradan saatler geçmişti. Mehmet’in başı, Elif’in omzunun üzerindeydi. Elif de başını, Mehmet’in başının üzerine koymuştu. “Başka bir yolu yok mu,” diyordu Elif; “lütfen, bu raddeye getirmeyelim Elif, kendimi zor tutuyorum zaten,” diyordu Mehmet son konuşmaları olarak. Kalkıp sonra, arkadaşlarının yanına geçtiler. Bir süre türkü dinlediler. Kimsenin anlamadığı ve bilmediği bir gizliliğe ortak olmanın verdiği mutluluk ama neyin verdiğini bilmedikleri bir acıyı paylaşıyorlardı. Elif midesini tuttu. Gözlerini Mehmet’e dikti ki Mehmet de ona bakıyordu zaten. Elif, acısını yüzüne katmıştı; Mehmet görüyordu. Yanına gitti.
“Ne oldu?”
“Yok bir şey, öyle bir saplandı işte. Ben misafirhaneye gideyim.”
“Misafirhaneye mi? Ben de geleyim,” der demez Mehmet, oturdukları çardaktan indi. Elif de ardından indi. Birlikte, huzursuz mu deseler bilemeyecekleri bir gecede minibüse binip misafirhanenin yolunu tuttular.
Elif’in verdiği bir sözü vardı Mehmet’e. Mardin’in bir yerinde, Suriye ışıklarına karşı, tarçınlı şarap içeceklerdi, ayaklarını uzata uzata. Mehmet, birçok gün bununla beslenmişti hiçbir şey yemeden. Bu, gerçek ve doğruydu. Mehmet’in geceleri terasta ağlamasının bir nedeni de buydu; Suriye ışıklarını göre göre. İşte o son gün, Mehmet Elif için bir rakı sofrası hazırladı. Misafirhaneye giderken rakı almışlardı. Yanına beyaz peynir, şeftali ve acur koydu Mehmet. Terasa sandalye ve masa çıkardı. Rakı yeterince soğuk olmadığı için, buzun bulunmadığı buzluktaki kar parçalarını bir torbaya doldurdu. Rakıyı içine koydu ve onu da terasa çıkardı. Her şey hazır olduğunda, Elif de hazırdı. Terasa çıktılar. Yan yana, ayaklarını pervaza uzatıp rakı içtiler. Elif, şarkı söyledi Mehmet’e. Gözlerini kapatarak, yumarak, ağlayarak, binbir türlü şekil şemale girerek dinledi Elif’i. “Ben seni unutmak için sevmedim,” dedi Elif; Mehmet sonra “Buruk Acı”yı istedi. Çoğu şey Mehmet’i anlatabiliyor ve anlayabiliyordu o gece. Elif de ağlıyordu ve Mehmet bunu görebiliyordu. Bizleri sadece buraya kadar ilgilendiren gece, misafirhanenin o soğuk mizaçlı yataklarında bitti. Elif’İn yatağı, Mehmet’in yatağının hemen yanındaydı. Uyumaya çalışıyorlardı, sarhoştular. Mehmet sırtüstü yatmış, cesaretini toplamaya çalışıyordu; Elif’in ne yaptığı/hissettiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Üzerindeki çarşafı sıyırdı Mehmet. Yatağından kalkıp Elif’in yatağının önünde çöktü. Ona baktı Elif sorar gözlerle.
“Yanında biraz yatabilir miyim?” dedi Mehmet. Cevap vermedi Elif. Yorganını sıyırıp biraz sola gitti. Kıvrıldı Mehmet yanına. Elif’in elini elinin arasına alıp sıktı, öldürmek ister gibi; sevmekten öldürmek ister gibi, kenti ayaklandırır gibi. Vücudunun başka hiçbir yerine değme/dokunma hakkını duymadı kendinde. Aldığı iznin bittiğine kanâat getirip yatağına gitti. Uyuduğunu hatırlamayacak kadar çabuk uykuya daldı. Uyandığında saat 5 buçuğu biraz geçmişti. Geç kaldığını düşünüp fırladı yataktan. Çarşafı toplayıp yatağı düzeltti. Kahvaltıyı hazırladı. Tabakların üzerini pislenmesin diye örttü. Defterinin olduğu odaya gidip defterini aldı. Bir siyah torba (bunu da açıklamak istediğimizi sanmıyoruz), bir kolonya ile birlikte sarı bir zarfın içine koydu. Defterinden kopardığı bir kâğıdın üzerine “Olmayınca olmuyor,” yazdı; onu da zarfın içine koydu ve zarfı kapattı. Üzerine “Elif Irmak” yazdı. Kahvaltı tabaklarının yanına koydu zarfı. Valizini kapatıp aşağıya indirdi yavaş yavaş. Tekrar yukarı çıktığında saat 6 buçuğa geliyordu. Hazırdı. Elif’in yatağının önüne çöktü. Yanağından öptü uyandırmak için ama uyanmadı Elif. “Elif,” dedi yine uyanmadı. “Elif,” dedi bir kez daha. “Mehmet,” diyerek gözlerini açtı Elif; Mehmet’i buldu. Gülümsediler bir küçük an, ama mutlu bir an, ama sevimli. “Uyuyacak mısın,” diye sordu Mehmet cevabını bildiği halde. Kafasını salladı Elif. “Ben biraz dolaşmaya çıkıyorum,” dedi sonra Mehmet alnından öperek. Soluna dönüp uyumaya devam etti Elif. Mehmet, eşikten adımını atmadan önce Elif’e bir kez daha bakmadı; merdivenlerden indi, valizini aldı ve yolun karşısına geçip ilk gelen otobüse bindi.
*****
Hayat, her ne kadar devamlardan ibaretse de, bu anlattığımızı bir öykü yapan, bir yerde başlayıp, bir yerde -yani burada- bitmesiydi. Her zaman yazarın bitirmek zorunda olmadığı durumlardan biriydi bu da. Bu öyküyü bitirmek için de kahramanımızın kendi sözlerini kullanmayı daha uygun gördük…
“[…] Misafirhaneden çıktım. Yoldan geçen ilk Diyarbakır otobüsüne bindim milyonlarca yıldır ağlayan bir halde. Mardin’den ayrılıyordum ve ayrılırken bitiyordum. İçimden denize dökülüyordum ve bence çoktan ölmüştüm […]”
…ve bizce, şehirlere (hâlâ) bombalar yağıyordu.


Mystic@L 12 Temmuz 2006 21:33

ÖZLEDiM..


Ben PeLiN 19 yasina 2ay oldu gireli ve dogma büyüme avusturyadayim,bundan 1 sene önce YASiN adinda bir gencle tanisdim CHAT ´de 1 hafta telefonda görüsdük ve sonra bulusmaya karar verdik o viyanada yasiyordu bende viyana di$inda yasiyordum..Bulusurken yanimda 2 kiz arkadasim geldi ve onun yaninda 2 genc geldi muhabet ettik ve hersey cok guzeldi gulduk bazi konular hakkinda tartistik onu gorunce elim ayagim titremisdi cok etkilenmisdim ondan yakisikliydi karizmatikdi..Biz ogunden sonra birlikte olduk ama hep tartisiyorduk ayriliyorduk ama dayanamiyor yine birlikte oluyorduk her gün görüsüyorduk hergün arabayla yanima gelirdi ve gece yarisina kadar gezerdik vaktin nasil gectini bilmezdik..birgün bana bahane söyleyip ayriliyoruz dedi kiyafetimi bahane etmisdi ve bitsin dedi oysa ben aciktim ama o istemiyor diye kapali seyler giyiyordum..o gün ak$am üsdü yanima gelmesini söyledim konu$mak icin Yagmurlu bir gündü hava cok sisliydi bi tuhaflik vardi havada sanki..yanima geldiyinde cok kötü durumdaydi gözleri dolmusdu Elimi tutup PELiN BiZiM GELECEGiMiZ YOK demisdi o an yikilmisdim anlamak istemiyodum sasirmisdim ailesinin beni istemedini söyledi ve ben kahrolmusdum yikilmisdim..eve gittim ve sabah kadar yatmadim agladim 5.ayindaydik ozaman birliktelimizin ben herseye ragmen seviyorum diye birlikte olmusdum ayrilmak istemisdim ama yine yapamamisdim yine en ufak seylerden tartisir ayrilmak isterdik ama yine yapamazdik..benim en yakin kiz arkadasimda onun en yakin erkek arkadasiyla birlikte olmuslardi onlarin sorunlarinla ilgileniyorduk bizimkisini azda olsa unutuyorduk derken aylar böyle gecti..Ailesi ikna olmadi ve farkediyordum oda ailesini seciyordu beni deyil.ben onun icin kapanmayi göze almisken o ailesini secti herkesin gecmisi ola bilir dedim anlamadi herkes gecmisinde biriyle konusur dedim anlamadi ama ben hep mesafeliydim ben namusumu kimseye vermemisdimki ama yinede anlatamadim ona..10 ay kadar birlikte olduk almanyadaki dayisina kadar telefon acip ailesiyle konusmasi icin yalvardik agladik tamam demisdi ama oda ben karismam kizarlar dedi..birgun tartisdik ve cok kötü kavga ederek ayrildik ama o cekti gitti viyanadan avusturyadan hic biryerde yok aileside bilmiyor nerede oldugunu..ve annesi keske ogluma karsi cikmasaydim keske size karsi cikmasaydim diyor hergun agliyor..tek dilegim NE EKERSENIZ ONU BICERSINIZ Kimseyi uzmeyin karsi cikmayin sevyiorsaniz mucadele edin pes etmeyin sevenler ayrilmasin..özledim yasinim seni neredesin


Misafir 13 Temmuz 2006 01:31

Uykunun Ayak Sesleri



eksik olan şey... sevgi mi ne?

Hava güzel. Trafik gürültüleri rahatsız etmiyor. Uzaktan, hiç alışık olmadığım türden bir müzik sesi geliyor. Ama dinginim, ama huzurluyum.

Şimdi sadece görüntüsünü izlediğim televizyonu kapatmalı, bir bardak ılık süt içmeli ve uyumalıyım. Pencereler aralık kalsın, ama kapının zincirini takacağım.

Ben aşığım yatak odama; lambasına, divanına, aynasına ve dolabına. Duvarlardaki resimlerine de aşığım. Hele şu asabilmek için duvarı delik deşik ettiğim, önce hiç bir yer uymayan, sonra yerini bulan, denizin ve göğün renklerine egemen resme sırılsıklam aşığım.

Aynada yüzümü inceleyerek saçlarımı taradım ve eprimişliğiyle bedenime alışkın geceliği giydim. Ardından, başucu lambamı yaktım, tavan lambasını söndürdüm. Yatağa oturdum, yastığı kabartarak arkama dayandıktan sonra, alışkanlıkla başucumda duran gazete ve dergi yığınına uzandım. En üzerindekini çekip aldım. Bir haftalık sanat dergisi... Dün okuduğum sinema fimi tanıtımından sonra gelen makaleyi atladım ve birkaç sayfa okudum. Satırların sonundaki büyükçe nokta işaretine geldiğimde, göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Dergiyi yerine koydum, yastığı düzelttim, başucu lambasını söndürdüm ve sırtüstü uzandım.

Hava gerçekten güzel. Tertemiz bir esinti, uzaklarda söylenen bir şarkıyla beraber pencereden içeri giriyor; ellerimde, kollarımda, yüzümde, omuzlarımda ılık bir ipek yumuşaklığıyla geziniyor. Derin bir nefes alıyorum. İçim daha da ferahlıyor. Uzun bir esneyişle gözlerimi kapatıyorum. Belli belirsiz, uykunun ayak seslerini duyuyorum.

Yarın çizgili eteğimi ve beyaz ceketimi giyeceğim. Boynuma puanlı eşarbı bağlarım. Hangi ayakkabımı giysem?... Beyazı mı, yoksa siyahı mı? Beyazın boyanması gerek, siyahınsa topuklarının yapılması. Topuklarımı yere vura vura yürümekten vazgeçmeliyim.

Elektrik ve telefon faturaları yatırılacak. Telefon faturası bekleyebilir, ama elektriğin zamanı geçiyor. Kapıcıya da söyleyeyim, otomat parasını yöneticiye versin. Gazeteleri de paspasın üzerine koymasın, kapı kulpuna sıkıştırsın. Kaç kez söyledim inadına yapıyor sanki.

Yorucu bir gündü. Onca koşuşturmaca hiç bitmeyecek sandım. Danışmanlığını yaptığım lisans öğrencilerinin tez öğrencilerinin konusunu belirlemeye yardım et, haftalık bölüm toplantılarına katıl, derse gir derken, akşam oluverdi. Şu servislere bağımlılıktan kurtulmalı, bir araba almalıyım. Şöyle ayakları yerden kesecek cinsten. Servisler neyse de, öbür otobüslerde gerçek bir eziyet oluyor. Sıkıştırırlar, göz hapsine alırlar, ayağına basarlar... Acı duyarsın, tırnağına kan oturur ve sonra aylarca süren bir etten kurtulma savalımı olur. Zaman zaman bir yara bandıyla kapatırsın. Ve o insan, ayağına bastıktan sonra, boş boş yüzüne bakıp gider. Bir özür bile dilemez... Yarın ilk işim gazetelerdeki satılık araba ilanlarına göz atmak olsun. Şimdi uyumalıyım.

Bir, iki, üç... Bazıları "bir, ki, üç..." der. Bir, kiii, üç, dört..." "Ki" dememeli... Tempolu olsun: "Bir-iki-üç-dört-beş-altı-yedi-sekiz..."

Akşamüstü bölümdeki bazı arkadaşlarla birlikte gittiğimiz sergideki heykelcikler, ne kadar da soğuk görünümlüydü. Soğuk ve ürpertici. Çamur öbekleri, oluşumunu henüz tamamlamış gibiydi. Fakat gözler ve ağızlar belirginleşmişti. Kulaklar güdüktü. Gözler oyulmuş, ağızlar donmuş bir haykırışla açılmıştı. Çıplak bir beyazlığın altındaki büstler, bitmemişlikten kurtulmak için çırpınıyorlardı. Genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek, hayvan büstleri... Ayrıcasız, bütün gözler oyulmuştu. Oyuklar derin ve ürkütücüydü. Karanlığı, içine doğru çekiyordu. Bir an bu karanlık deliklerden birinden içeri çekilip kayboluvereceğimi sandım. İçimdeki gerilimin başkalarınca fark edilmemesi için, hafifçe gülümseyerek sütunlardan birine yaslandım. Sütunun serinliğini sırtımda hissedince, içime bir güven duygusu yayıldı.

Seri çıkışında genç sanatçıyı annesiyle birlikte kapıda beklerken gördük. Utangaç ve heyecanlıydı. Belli ki ilk sergisiydi. Annesi siyahlar giyinmişti. Etli dudakları ve patlak gözleri vardı... Birden dönerek sergiye kaçamak bir göz attım. Vay canına!... Yalnızca annesinin gözlerini oymak için onca insan ve hayvanın gözlerini oymaya ne gerek vardı.

Şimdi uyumalıyım. Bir, iki, üç...

Eve dönmeden önce, bir yerde oturma teklifini sevinçle kabul ettim. Bazen tekdüzeliği bozan her şey hoşuma gidiyor. İşler yolunda gitmese de; duman, yemek ve alkol kokularından boğulsam da. Öyle ya, onlarla olabilmek için, sigara dumanı, sigara dumanı!...

Bugün de Sedat biraz içince kendini en yakışıklı, en zeki, en yaratıcı, en önemli biri gibi hissedip bağıra çağıra konuşarak incilerini dökmeye başladı. Sedatlar hep enerjik bir ses tonuyla konuşurlar. Çok yaratıcı, çok meşgul, çok önemli olduklarını kanıtlamak istercesine randevularını unuturlar, geç kalırlar, geldiklerinde de bir an önce başka yere gitmek üzere gibidirler. Ama ortaya kayda değer bir iş de çıkarmazlar. Yine de bu onları rahatsız etmez. Bir de gözünüzün önünde buluşmalarını aksatmayan, geç kalmayan, unutmayan ve işini de bağırıp çağırmadan, telaşa vermeden, sessiz sedasız ortaya çıkaran örnekler de varsa, Sedatlar dudağınızın kenarında hoşgörülü bir gülümseme olur.

Masadakiler, Sedat'ı ilgiyle dinliyorlardı. Herkesin aksine benim kayıtsızlığımı görünce, hemen bana yöneldi. Oysa bunu hiç istemiyordum. Enerjimi sadece mesleğimle ilgili konularda harcamamalıymışım. Başka şeylere de zaman ayırmalıymışım. Yalnızlıktan kimsenin mutlu olduğu görülmemişmiş. Seyahatlere çıkmalıymışım, sevgililer edinmeliymişim. Ona "Olmamı istediğiniz şekilde düşünmeyin beni; olduğum gibi olmanın hiç sakıncası yok" dedim. "Bu iyidir" deyip azgın bir kahkaha patlattı. Yine de, canımı sıkmayı sürdürdü. Sesini daha yükselterek, "Haydi dürüst ol, istemez misin bir sokak kedisi gibi yaşamalı?" dediğinde, öfkeyle bakarak onu susturdum. Neden sonra, can sıkıntısıyla yarı alaylı, "Sesimi kesebilirsiniz, ama içimdeki türküleri susturamazsınız" dedi. Bu, daha iyiydi.

Kimin içindeki türküler susuyor ki? O türküleri susturmaya kimin gücü yetebilir ki?..

Sanki ben biliyorum! Ne zamandır bu şehirden ayrılmadın... Bir biletim olsa, yarın tarihli. Küçük bir valizle istasyona gitsem. Tren kalkarken camından baksam. Birileri mendil sallasa usuldan.

Evden çıktığımda, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Sokakta, fakültede ya da başka her yerde, çevremdekilerin çoğu bu ayrıksı insanı didik didik etmek için, elinden geleni yapıyor. Oysa ben sadece çok çalışan, sürekli çaba gösteren biriyim. Zaten çok çalışmamın bedelini kendimce ödüyorum. Ayrıca bir bedel ödememe gerek yok ki... Yoluma çıkan böyle çarpık zihniyetli tek tük insanlar, ordu olsa vız gelir.

Uyumalıyım.

Yeni bölüm başkanı, sabah geç kalanlara karşı hoşgörülü değil. Saati geldi mi, odasının kapısını açıyor ve gelen geçeni gözleriyle denetliyor. Yarın odama koridorun öbür ucundan gideceğim. Göremeyince telaşlanıp kontrol etmek için geldiğinde, masum ve berrak bir ifadeyle yüzüne bakarım. Daha gelmediğimi zannettiğini söyleyince de, hakkı yenmiş insanların kırgınlığıyla gülümseyip utandırırım onu.

Bir. "ki". Üç. Dört... Bir-iki-üç-dört...

"Beni bırakma" ile "beni hiç bırakma" ifadeleri arasında fark var. İlkinde bir ayrılığın habercisi gibi. İkincisinde, beraberlik sürmektedir ve sevgili bu güzel beraberliğin bitmesini hiç istememektedir. "Beni hiç bırakma" diyebileceğim bir olsaydı.

Şu Adnan da doçent olduğundan beri övünmekten yorulmadı. Doktorada aynı gün, aynı jüriye sınava alınmıştık. Ben sınava gerekebilecek kitapları ve tezimin orijinal nüshasını alarak gelmiştim. Adnan'sa karısı ve iki küçük çocuğunu getirmişti. Sınava önce o girmişti. Çocukları koridorda bağrışarak koşuşturup duruyorlardı. Karısı sınavdan önce jüriye ikram etmek üzere getirdiği çeşit çeşit yemek, pasta ve çöreklerle uzun bir masanın üzerini donatıyordu. Adnan'ın tezini savunması kısa sürmüştü. Hemen ardından ben içeri alınmıştım. Benim savunmam da kısa sürmüştü. Dahası sonra adama girip kapıyı kapattığımda, bir bayram coşkusuyla, Adnan'ın doktorasının kutlamaları başlamıştı. Büyükçe bir tabağa koydukları fazlasıyla yağlı yemeklere bulaşmış pasta ve çöreklerden bana da getirmişlerdi. Yiyememiştim.

Adnan, doçentlik sınavına da karısı ve çocuklarını getirdi. Çocuklar büyümeden profesörlüğü de halletmeli.

Sanırım benim doçentliğim bir hayli gecikecek. Neyse. Uymalıyım. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki...

Yarın çizgili değil, kareli eteğimi giyeyim. O zaman, puanlı eşarbı takmama gerek yok. Geçenlerde aldığım tahta kolyeyi takabilirim.

Tahta kolyeyi aldığım gün gittiğim konferansta, kendimi nasıl da aciz hissetmiştim... Konuşmacı, kürsüden indiğinde yanına gittim. Özetleyerek yeniden çıkardığı kitabını ne kadar beğendiğimi, buna gerçekten gereksinimimiz olduğunu söyleyip teşekkür edecektim. Ancak daha bunları söyleyemeden, başkasının ona sorular yönelttiğini ve ayaküstü bir sohbetin başladığını görünce, bir kenarda durup sıramı beklemeye koyuldum. Konuşmacı niyetimi anlayınca, aceleyle sözlerini tamamladı ve bana yöneldi. Bu çok hoşuma gitmişti. Ancak söylemek istediklerim bir türlü dilimin ucuna gelmiyordu. Konuşmaya başladığımdaysa, dudaklarımdan dökülen sözcükler tanıyamadım. Susmak ve tasarladığım şekilde konuşmak istiyor, ancak bunu bir türlü başaramıyordum. Oysa ben ona kitabının konu hakkındaki önemli sorulara yanıt vermediğini; kısaltmakla özetlemek arasındaki farkı bilmediğini; örneklemin yetersiz olduğunu; kağıdın kalitesiz, kapağın özensiz olduğunu söylemek istemiyordum. Kadının yüzü öfkeden renk değiştirip elleri titremeye başladığında, korkuyla oradan ayrılmıştım.

O günkü sıkıntı, aynı yeğinliğiyle göğsüme çöreklendi. Öyle olsun istemezdim. Nasıl oldu da, güzel şeyler söylemek isterken o sözler çıktı ağzımdan? Nasıl oldu, hâlâ anlayamıyorum. Oysa, doktora tezimde o kitaptan oldukça yararlanmıştım.

Artık uyumalıyım. Hava da serinledi mi nedir?.. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz...

Aslında, yarın en iyisi çizgili eteğimi giyeyim. Evet, evet... Hem, puanlı eşarp bana yakışıyor. Varsın boyasız olsun, beyaz ayakkabı daha iyi. Hatta sabah vakit bulabilirsem saçlarımı ısıtmalı bigudilere sararım. Biraz da makyaj yapayım ki, form verilmiş saçlarıma verdiğim zahmet boşa gitmesin. Bir, iki, üç...

Seni adi, ikiyüzlü köpek! Sen kim oluyorsun da beni dekana gammazlıyorsun?! Kaç paralık adamsın sen! Benim bu kuruma bu yaşıma kadar verdiğim emeğin hesabı senden mi soruluyor?!.. Dost bilmiştim seni. Dosttuk sözümona. Sen ki, dostluk kim be! Sen kim, arkadaşlık kim! Sen yalnızca kendini zayıf ve güçsüz hissettiğinde dost ve arkadaş olursun. Maksatlı yaklaşmaların da, en çok benim gibi yalnız insanlaradır. Artık bir muhbir olduğunu biliyorum. Listende şimdi kimler var, hı? Oturup kahvesini içtiğin, giderken sırtını sıvazladığın kaç kurban var?.. Sürüngen! Kertenkele! Yılan! Tenha bir yerde yüzüne tüküreceğim senin. Yo, tenha bir yerde değil, o sırtlan suretine fakültenin en kalabalık koridorunda tüküreceğim ki, öğrencilerin de görsün. Yarın ilk işim bu olacak.

Sakin olmalıyım, sakin olmalıyım. Şimdi bunu düşünmenin hiç sırası değil. Kanı beynime sıçratmaktan başka işe yaramaz. Nasılsa olay küllendi. Üzerinde durmamalıyım artık. Düşünmemeliyim.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz...

Aklıma takılan bir şey var. Dün aldığım mektup zarflarının arka kapakları üçgen miydi yoksa düz mü? Düz olanlar daha güzel. Keşke dikkat etseydim. Bir, iki...

Vahit'e yazdığım mektubun yanıtı gelmedi... Ummamalıydım.
Sabah kalkmak için iyi bir nedenim olmalı. Bir...

Evet, mutlaka! Yarın ilk işim, o sürüngenin yüzüne tükürmek olacak. Sonra da istifamı basacağım... İstifa mı? Nasıl da düşünüverdim böyle bir şeyi! Ne istifası! Kendine gel, ne oluyorsun! Öfkene yenilme. Akıllıca yürü bu yoldan. Harcanmak mı istiyorsun?

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, on üç, on dört, on beş, on altı...

Arka taraftaki arsanın her geceki konukları havlayarak, gruplar halinde sökün ettiler gene. Her zamanki gibi, çok geçmeden kavgaya tutuştular. Arada sırada, canı yanan birinin tiz bir sesle inlediği duyuluyor. Havlamaları sessizlikte yankılanıyor. Ne kadar da telaşlılar... Köpekler başıboş... Aç, yorgun ve sinirli. Köpekler başıboş, aç, yorgun ve sinirli. Köpekler başıboş, aç, yorgun ve sinirli. Köpekler başıboş aç, yorgun ve si... nir... li. Kafamın içindeki gürültüyü duymak için sessizlik istiyorum! Susun! Ne olur, susun! Artık havlamayın bana! İtler, itler!

Geldikleri gibi, havlayarak gittiler. Sesleri de kendileriyle birlikte uzaklaştı.

Serap'ı benim odaya vereceklermiş. Ondan daha eski olduğum için, pencere kenarındaki masa doğal olarak bana ait olacak. Kapı ve dolap anahtarlarından birer tane daha yaptırmak gerekecek. Onun saksı çiçekleri de geldiğinde, odada kımıldayacak yer kalmaz artık. Hem mutlaka bir kitaplık daha konması gerek. Aslında onu daha büyük başka bir odaya verebilirlerdi.

Serap... Masamdan aldığı kalemleri geri vermeyip hep unutur. Aldığı borçları da. Sigara içer, paket taşımaz. Ivır zıvır yemesini sever. Çevirilerini öğrencilerine yaptırır. Altında imzası olan projelerin bütün yükünü de öğrencileri çeker. Sıkıntısız yaşamanın yolunu bulmuş... Onunla aynı odada çalışmak düşüncesi bile itici geliyor. Yarın ilk işim, bu konuyu bölüm başkanıyla konuşmak olacak. Sağlık problemim olduğunu, sigara içen biriyle aynı odayı paylaşmanın olanaksız olduğunu söylerim. Evet... İyi fikir.

Vakit epeyce geç olmuşa benzer. Caddeden tek tük geçen arabaların homurtuları bölüyor sessizliği. Böyle giderse, uyumadan sabahı edeceğim. Bütün düşünceleri kafamdan kovmalıyım.

Elimde beyaz bir kürek var. Daldırıyorum kafatasımın içine. Kara düşünceler, bir yığın oluşturmuş. Daldırıyorum beyaz küreği bu sıkıntılı düşüncelere. Kürek kürek atıyorum dışarıya onları. Bir kürek, iki kürek, üç kürek, dört kürek... Kafamın içinde hiç düşünce kalmayana kadar sürdürüyorum bu işlemi. Kıyıda köşede kalmış ufak tefek düşünceleri de kazıyor ve dışarı atıyorum. İşim bittiğinde, kirlenmiş beyaz küreği sonsuzluğa fırlatıyorum.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, on üç, on dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı, yirmi yedi...

Yarın ilk işim, istifa dilekçesini vermek olacak! Sürüngenlerle aynı havayı soluyamam, diyeceğim. O dar ve pis alnı artık bir kez daha olsun görmek istemiyorum.

Of! Sakin ol! Bir, iki, üç, dört...

Nasıl katlandım bunca zaman bu haksızlığa? Nasıl bu kadar tepkisiz kalabildim?! Ben aptalın biriyim! Daha o zaman kendimi savunmalıydım. Ne güçsüz bir insanım. Bir an önce, sabah olmalı! Uyur ya da uyanık, sabah olmalı! Bundan sonra, aptal biri gibi yaşamayacağım! Neyse, bugün bugündür. Yarın kendimi oluşturacağım.

Bir, iki, üç, çizgili etek, beyaz ceket, puanlı eşarp, fatura, otomat, oyulmuş gözler, anne, karanlık, kaybolmak, Sedat, seyahat, sokak kedisi, Adnan, doçentlik, yemek sosuna karışmış pasta, çocuklar, kareli etek, tahta kolye, konferans, sıkıntı, çizgili etek, puanlı eşarp, bigudi, makyaj, sokak kedisi, dekan, sürüngen, kertenkele, yılan, mektup zarfı, üçgen, Vahit, istifa, köpekler, istifa, sokak kedisi, sürüngen, itler, istifa, kareli etek, tahta kolye, Serap, sokak kedisi, çiçekler, sigara, istifa, beyaz kürek, istifa, kirlenmiş kürek, istifa, istifa, istifa!

Yorgunum. Gözlerimden giren sinsi bir ağrı, alnımdan dolaşarak enseme saplandı. Kulaklarım çınlıyor. Bütün bedenim ağrıyor. Bu çınlama ne zaman dinecek? İçerisi buz gibi olmuş. Pencereleri kapatmalıyım.

Bir o yana bir bu yana dönmekten, yatak savaş alanına dönmüş. Çarşafı ve yorganı düzeltmeli, yastığı yeniden kabarmalıyım. Bütün gün bedeniyle çalışmış bir işçi kadar yorgunum. Ayak parmaklarım birbirine yapışmış. Onları ayırınca biraz rahatlıyorum. Bütün bedenimi olanca gücümle sıkıp gevşetiyorum. Parmaklarımı çıtırdatıp avuçlarımı şakaklarıma bastırıyorum. Yorgana sıkıca sarınıp ısınmaya çalışıyorum.

Bir, iki, üç, dört, beş, istifa, sokak kedisi.

Bir, iki, üç, dört, sürüngen, istifa.

Bir, iki, üç, dört, beş, istifa!

Bir, iki, üç, ummamalıydım.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on...

...seksen sekiz, seksen dokuz, doksan, doksan bir, doksan iki, doksan üç, doksan dört, doksan beş, doksan altı, doksan yedi, doksan sekiz, doksan dokuz, istifa!

Bir, iki, üç...

...doksan sekiz, doksan dokuz, yüz. Bu hendeği atlamalıyım. Mutlaka karşıya geçmeliyim. Uçuyorum, uçuyorum... Neden yere doğru çekiliyorum?.. Dine çarpacağım!.. Sesim çıkmıyor. Bağırmak için olanca gücümü harcıyorum, ama bir türlü sesim çıkmıyor. Kokuyorum! Uçmalıyım, uçmalıyım...

Uyanmalıyım!


ChinaDoll 13 Temmuz 2006 01:38

MARTILAR

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve
tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları
ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır,
ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü
delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze
gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce
uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi
bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de
ona tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın
bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda
saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı
prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış...
Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış
ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla
prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah
sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine
ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii
korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin
arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve
ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir
delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup
yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen
martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için
yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı
arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek
için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte
mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar...

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu
mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz
ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış...

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için
yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın
gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup,
o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi
düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.


arwen 13 Temmuz 2006 01:38

Hatıra


10. sınıf

İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için 'benim en iyi arkadaşım' diyordum... ama ben onun ipek gibi saçlarına bakıp onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için o günün notlarını istedi ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

11. sınıf

Telefonum çaldı, arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbini kırdığını anlattı, beni evine çağırdı, yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabi ki gittim, koltuğa, onun yanına oturdum, güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim, 2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Son sınıf

Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve "çıktığım çocuk hasta ve partiye gelemeyecek" dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7. sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığımız biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak. Ve partiye birlikte gittik, o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evine kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana o güzel gözleriyle gülümseyerek baktı. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı...

Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim. Diplomasını almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın, teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Aradan yıllar geçti...

Bir kilisedeyim ve o kızın nikahını izliyorum... evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum" demesini, yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Yıllar çok çabuk geçti...

Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum, eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi...

"Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum... Keşke bana beni bir kez sevdiğini söyleseydi..."


Mystic@L 13 Temmuz 2006 01:53

Asıl Fakirlik
Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne öğrendin peki?"

Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.

Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"



spider 13 Temmuz 2006 02:35

ELİNE SAĞLIK GÜZELOLMUŞ VE MAYA EMEK VERMİŞSİN.


Mystic@L 13 Temmuz 2006 02:43

Aylar Sonra Bugün


Aylar sonra bugün yine tıpkı beni bıraktığın günkü gibi aynı şarkıyı koyup teybe bir sigara yaktım.Bu kez yağmur yağıyordu dışarıda ve ben yine camın kenarında aylar sonra bugün beni bırakıp gittiğin günkü acıyı duyumsadım içimde.Yağmur vardı dışarıda bu kez açık bıraktım pencereyi,bıraktım damlalar dilediğince ıslatsın beni ve kalemimden aylar sonra bugün yine senin için dökülen sözcükleri...Sigaramdan derin bir nefes çektim içime sen burada olsaydın kızardın bana 'içme şu zıkkımı' derdin.Dışarının soğuğu buğulandırırdı arabanın camlarını.Ben kucağına uzanırdım,sen saçlarımı okşardın.Bak aylar geçti bebeğim hani o hiç ayrılmayacağımız günler vardı ya işte onlar hiç gelmedi!Günlerce,gecelerce bekledim,ne yağmurlar ne baharlar eskitip bekledim ama gelmedi!Aylar sonra bugün yine senin için bu satırları yazarken güneş açıverdi kapkaranlık gökyüzüne.O bizim aşkımızın üzerine hiç doğmayan güneş aylar sonra bugün yağmurların ortasına doğuverdi işte.Birazdan gökkuşağı da çıkar belki o benim sensizliğimin karanlığını aylardır aydınlatamayan gökkuşağı bu yağmurlu kış gününün karanlığını aydınlatabilir belki.Neden beni bırakıp gitmiştin sanki?Oysa daha söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki sana içimdeki sonsuz aşkıma dair...

Hiç görmedin senin için akan göz yaşlarımı,hiç bilmedin seni düşünürken nasıl dalıp gittiğimi!Hiç hissetmedin çöl ortasında vadiyi özler gibi seni özlediğimi.Unutmaya çalıştım unutmadım SEN,UNUTAMADIĞIMSIN...



ChinaDoll 13 Temmuz 2006 14:41


EVLİLİK AĞACI

Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp1.gif
Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp1.gif
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."
http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10072-kalp2.gif
Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılatılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.


ChinaDoll 13 Temmuz 2006 15:57

http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10059-isim.gif

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...


Mystic@L 13 Temmuz 2006 18:43

Marangoz
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki.

Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

“Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”.

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!


Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da , şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz.

Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler,yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın.


Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.

Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.


Misafir 13 Temmuz 2006 19:01

EVE DÖNÜŞ
http://www.keyifli.com/hayatadair/22.gif Vietnam'da savastiktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.San Francisco'dan ailesini aradi
Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden birsey rica ediyorum. Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum. -Memnuniyetle, onunla tanismak isteriz,diye cevapladilar.. Ogullari, -Bilmeniz gereken birsey var diye devam etti. -Arkadasim savasta agir yaralandi. Bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasini istiyorum. -Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz. -Hayir. Anne, baba, onun bizimle yasamasini istiyorum. -Oglum, dedi babasi, -Bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onungibi özürlü biri bize korkunç bir yükolur. Bizim kendi hayatimiz var, ve bunun gibi birseyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz. Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir. Oglu o anda telefonu kapatti.
Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ysa uçtular ve Ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler. Onu tanidilar, ve bilmedikleri birsey daha ögrenince dehsete düstüler:
Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi. Bu hikayedeki aile de bir çogumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan zevk aldigimiz insanlari sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsizlik veren yada yanlarinda kendimizi rahatsiz hissettigimiz insanlari sevmiyoruz. Bizim kadar saglikli, Güzel yada akilli olmayan insanlarin yanindan uzak durmayi tercih ediyoruz. Neyseki, bize bu sekilde davranmayan biri var. Biz nekadar bozulmus olursak olalim, bizi sonsuz ailesinin yanina çagiran sartsiz sevgiyle seven biri. Bu gece, uyumadan önce, insanlari oldugu gibi kabul edebilmemiz ve bizden farkli olanlara karsi daha anlayisli olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah'a kisa bir dua edelim. Kalbimizde Arkadaslik adinda bir mucize var. Nasil oldugunu veya Nasil basladigini anlamazsiniz. Ama bu özel armagani bilirsiniz ve Arkadasligin Tanri nin en büyük armagani oldugunu anlarsiniz.
Gerçekten de arkadaslar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip basarmaniz için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaslariniza onlarla ne kadar ilgilendiginizi gösterin.


melish 13 Temmuz 2006 22:00

Genç bi kız ailesinin evde olmadığı bi akşam arkadaşlarını davet etmiş. Kız kıza yemişler, içmişler, derken içlerinden biri “Hadi cin çağıralım” demiş. Ev sahibi kız da hiç inanmazmış böyle şeylere ama arkadaşlarına ayıp olmasın diye kabul etmiş. Harfler kesilmiş, fincan ortaya konmuş ve elele bir masanın etrafında daire olunup cin çağırma olayına girilmiş. Cin gelmiş gelmesine ama bizim kız hala fincanı arkadaşlarının ittiğini düşünüyomuş. Bi ara fincan hızlı hızlı harflere giderek şöyle demiş: “İçinizde bana inanmayan biri var. Yarın saat 4’te o kişiyle tavla oynamaya geleceğim!”
Kızlar feci tırsmıslar ama ev sahibi kız hala dalgasındaymış işin. Saat çok geç olmadığı halde seans hemen bitirilmiş ve kızlar evlerine dağılmış. Bizimki zaten o tür şeylere hiç inanmadığından cin olayını ertesi sabah unutmuşmuş bile.
Öğlene doğru telefon çalmış. Arayan, kızın çok sevdiği, çok iyi anlaştığı teyzesiymiş, “Bugün içimde bi sıkıntı var, evdeysen bi ara sana uğruycam. Dertleşelim biraz” demiş. Kız da sevinmiş teyzesini görecek diye, “Hemen gel, ben de seni çok özledim” demiş. Kız, teyzesini hakikaten dertli ve solgun görmüş. Hoşbeş etmişler ama teyze hala dalgınmış. Kız, “Teyzecim sen konuştukça daha kötü oldun, istersen başka bişey yapalım” demiş. Teyzesi de “O zaman tavla oynayalım. Ne zamandır seninle oynamadık. Kafam dağılır biraz” demiş.
Kız tavlayı almaya giderken bi gece önceki olay aklına gelmiş, “Meğer benim teyzem cinmiş” deyip gülümsemiş. Kızla teyzesi güle oynaya tavla oynarken bi ara teyze tuvalete gitmek için kalkmış. O içerdeyken telefon çalmış. Arayan kızın babasıymış. Adamcağız çok üzgün bi sesle konuşuyomuş: “Kızım teyzen öğlen bi trafik kazası geçirdi. Durumu çok iyi değildi ama Allahtan ümit kesilmez deyip sana haber vermedik ama az önce teyzeni kaybettik, başımız sağolsun…”


Mystic@L 13 Temmuz 2006 22:04

Ah Bu İstanbul Anıları
Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım.



arwen 13 Temmuz 2006 23:23

Hayalimdeki İhanet


Şaşırmayasın sakın bu çoook acı bir gerçek. Nihayet seni aldattım... Kimdi senin yerine koyduğum, kimdi nefesimi tenimi paylaştığım yabancı ten? Kimdi kulağıma aşk sözcükleri fısıldayıp, kokumu içine çeken nefes? İnan hiç ama hiç anımsamıyorum, hatırlasam da değişen ne olacak ki.. Bildiğim ve hatırladığım yalnızca seni aldattığımdır.
En az yokluğun kadar acı bir gerçekti. Belki de kendi kendimle olan bir hesaplaşmaydı kim bilir?Seni sensiz yaşarken ılık bir nefesin dokunuşu iyi gelir diye düşündüm. Hani hastasındır ve seni iyi edecek diye bulduğun ilk ilacı içersin ya bu da öyle bir şeydi işte.. Yüreğimdeki acı geçer sanmıştım. Hasretim bitecek,tekrar yaşama dönecektim. Sırf bu yüzden dokundum o yabancıya oysa...Belki de gözleri gözlerine benzediği yada ismi ismini çağrıştırdığından. Sesini sen sanmıştım kim bilir?
Ya da içki kadehini dudaklarına götürüşünü sana benzetmiştim. Onunla oturup saatlerce neydi konuştuğum ?Acaba ona seni mi anlattım ?Yoksa içimde kapanmasından ümidi kestiğim yaranın yokluğunda hızla nasıl büyüdüğünü mü? Tek kelime ile ALDATTIM hatırlayabildiğim tek şey bu...
Yooo hayır sarhoş değildim. İçki bir süredir etki etmiyor bana sensizken pek ayık gibi olduğumda söylenemez. Saatlerce içsem bile devrilen zavallı bedenim değil kadehler oluyor ve ben 0 kadar istememe rağmen sarhoş olamıyorum. Oysa kendimden geçene dek , boğulana kadar içip naralar atıp sana olan sevdamı dağa,taşa,toprağa haykırmak istiyorum. Ama olmuyor işte. Bu yüzden her şeyin farkındayım. Bütün bunları bu kadar kolayca söyleyebildiğime şaşırıyorum aslında. Yüreğime senden başka hiç kimsenin girmesine izin vermeyen ben bedenimi yabancı birine üstelik neresi olduğunu bilmediğim,bilemeyeceğim bir yerde bir daha asla göremeyeceğim bir yatak odasında, adını bilmediğim ya da bilmek istemediğim biriyle uyanıyorum. Yanımda gecenin yorgunluğu ile uyuyan sen değilsin ve bu bile yeterince acı veriyor. Şimdi yattığım yerden usulca kalkıp yine sensizliğe doğru yürüyeceğim çığlıklarım duyulmayacak ama ben sessiz çığlıklar atacağım belki duyup da hissedersin diye.
Artık bende aldatan kadınlardanım. Dışarıdaki herkes kadar kirliyim ben de...Ne gariptir ki içimde bir yerlerde olması gereken suçluluk duygusunu hala hissedemiyorum. kim bilir, belki de beni sensizliğe mahkum ettiğin için bilinç altım seni suçlamakla ve ya suçlu aramaya kararlı kalbim seni suçlamak için bahaneler aramakta. Belki de kendi suçluluğumu kapatıp örtmek için bulduğum bir kaçış noktası. Dışarıya çıkınca geceye ilişkin hiç bir şeyin önemi kalmayacak. Hiç bir şey olamamış yaşanmamış gibi davranacağım biliyorum. Biraz içimde azalıp,unutsaydım seni kendimi suçlu hissedebilirdim. Aynı yerdesin biliyorum ama ben seni sensiz yaşamaya devam edeceğim. Yine de bilmeni istedim HAYALİMDE ALDATTIM SENİ..

Hepsi bu...


arwen 13 Temmuz 2006 23:54

Hayat Böyle Bir ŞeyÜç arkadaşlardı;
Üç can yoldaşı,üçüde aynı köyde doğmuş,aynı okullarda
okumuşlardı,aynı takımı tutuyorlardı.
Yazık! aynı kaderi paylaştılar...
Saat üç tü üçüde uyuyordu...
kimine göre üç saniye sürdü kimine göre üç dakika...
onlar üç yıl yooo üçyüzyıl hissettiler...
her yer karanlıktı toz göklere çıkmıştı
çığlıklar duyuluyordu ya
kimin çığlığıydı,nereden geliyordu bilemiyorlardı...bilseler ne olurdu
kendileride yardıma muhtaçlardı
üçü yalnızca benim bahsettiğim üçü..... ya gerisi....
Üç hükümet yetkilisi vardı
Üç kurtarma timi
Üç arama köpeği
Üç pamuk ipliği vardı hayatla aralarında
Üçü üç yerden bağırıyordu bir de ses leri çıksaydı
Üç gün sürdü karanlık bize göre,
Üç yıldır gömülü bekliyorlardı oysa onlara kalsa
Üç kurtarma görevlisi üçünü birden aldı yıkıntıların arasından.
Üçü üç yerden haykırdı herkes alkışlıyordu
Üçünü daha kurtardık üç gün sonra diye!!!ya gerisi...
Her şey iyi olacaktı öyle umuyorlardı öyle olmasını istiyorlardı.
Ama olmadı üçüde ailelerinin akibetini düşünüyorlardı...
Her geçen gün ızdırapları artıyordu ama hayat böyle bir şeydi.

Hayat Böyle Bir Şey-2Üçü de üç yerden kurtarma çalışmalarına katılmışlardı
Üç aydır yıkıntılarla boğuşuyorlardı
Üç aydır açlıkla sefaletle...
Üç büyük ilden yardımlar yağıyordu
Onlarca insan açken yüzlerce ekmek çöpe atılıyordu
yetkililer organize olamamışlardı
ne yapsınlardı böyle bir felaketle daha önce karşılaşılmamıştı...
Erzincan ,Bingöl,Tunceli...daha ders olmamıştı...
hala olmuyor ya...

Üç ay geçmişti aradan
Üç eski arkadaş, üç can yoldaşı olmuşlardı,üç kader kurbanı
Üçünün de aileleri yok olmuştu ya gerisi... ya kalan otuz bin kişi
Üçü de kalamazdı artık orada bir araya geldiler karar zamanıydı...
Artık yalnızlardı hata yaptıklarında kızacak anaları kulaklarını çekecek babaları
yoktu üçü üç yerden ağlaştılar gözleri pınar oldu,çağlayan oldu.
üç ay sonra ancak ağlayabiliyorlardı.
Ama karar zamanıydı.kış geliyordu.devlet çadır veriyordu ya
kış çadırda geçmezdi zaten artık onları burada tutan ne kalmıştı ki
üçü bir ağız ettiler gitmeliydiler ya nasıl gideceklerdi dayanamıyorlardı o yıkıntılardan
ayrılmaya ev desen yıkılmıştı mahalle desem tanınmaz haldeydi
ama yine de kopulmuyordu, hatıralar bırakmıyordu yakalarını
Çok değil üç ay önce bahçede otururken elini tuttuğu
kimseler görmeden dudaklarına kaçamak öpücükler kondurduğu ondan
ayrılırsa yaşayamayacağını söylediği canından çok sevdiği sevgilisi
oradaydı yıkıntılar arasında günlerce beklemiş ama son kez bile görememişti.
şimdi nasıl bırakıp gidecekti...üçü de susuyor düşüncelere dalıyor ama her
konuşan gitmeliyiz buradan diyordu...******* düşünüyordu pamuk gibi elleri
saçlarını okşarken hep oğlum okuyup büyük adam olacak derken canlanıyordu sanki
düşünde, okumuştu büyük adam olmuştu ya keşke hep küçük kalsaydı...
sevgilisi geri gelmezdi ki üç aydır her yeri aramış bulamamıştı üçü beraber
aradılar gene bulamadılar belki bulsalar daha kolay gideceklerdi ama
toz olmuştu sanki evlerinin yıkıntılarını avuç avuç boşaltmış izine rastlayamamıştı
ondan arıyorlardı ya...
Üçü de üç gün üç gece ağlaştılar
Üçüncü günün sonunda göz pınarları kurudu...
Yapılacak en doğru şey di bu gitmelilerdi ...
Üçü de birinin söylemesini bekliyordu...
üçü de söyleyemiyordu.



Mystic@L 14 Temmuz 2006 00:38

Ah! Çocuk Mutluluklar pazarlarda alınıp satılır oldu. Betonlaştı gözyaşları, yürekler katılaştı. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye acımıyor, yanmıyor. Güzellikler bile parayla alınıp satılıyor artık. Namussuzlar çoğaldıkça namuslular azaldı. Makamlar büyüdükçe beyinler küçüldü. Herkes firsattan istifade edip cebini şişirmeye çalışıyor, yetimin, yoksulun kakkına tecavüz ediyor. Gözlerde güneşin sıcaklığı, vicdanlarda doğruluğun aklığı kalmadı çocuk. Yürekler gibi gözlerde kirlendi. Sevinçlerimizi, şiirlerimizi, kitaplarimizi yok ettiler, alıp götürdüler bizden uzaklara insani duygularımızı. Toprağımız küs şimdi bize, ğögümüz de küs. Bilmem ki nasıl anlatılır sahtekarlığın, cüzdanın ve vicdanın kirlenmişliği bir ülkede . Erdemin, fazilletin, sevginin ve dostluğun çürümüşlüğü.

Gökyüzü hepimizin değil mi? ya yeryüzü. Neden vicdanları gibi gökyüzünüde, yeryüzünüde kirletirler çocuk. Doğaya, insana, kuşa, çiçeğe, emeğe bu düşmanlık niye... Bilmezlermi ki, bunları sevmekle başlar yaşam. Bu kin, nefret ve düşmanlıkla nereye varacak dünyamız. Bunlar sevmeyi bilir mi çocuk? zerre kadar bir vicdan taşımışlar mı yüreklerinde?
Hayatta hiç sevmişler mi bir ırmağın türküsünü? Gümbürtüsünü bir ormanın durup dinlemişler mi? bir pınarın akışını, yağmurun yağışını?. Bir türkünün, bir şiirin güzelliğini, bir dostluğun ve sevdanın sıcaklığını yaşamışlar mı hiç? Gülümsemişler mi çocuklara bahar gülleri gibi, okşamışlarmı saçını bir öksüzün. Vurmuşlar mı sesini dağlara, çağlayanlara? Oturup ağlamışlar mı yavrusu vurulmuş bir cerenin acısına. Duymuşlar mı oğlu mahpus bir ananın feryadını yüreklerinde...

Yalvarma güzel çocuk, dillerini utandırma. Utandırma dillerini, dillerin ki dağ yelidir senin; Pınarların sesi, kuşların ötüşüdür. Bükme boynunu gözlerini utandırma, gözlerin gökyüzüdür senin, mavi gülüşlü bir çiçek. Yalvarma çocuk; sesini utandırma. Gülün kokusudur sesin; rüzgarın nefesi, ırmağın türküsüdür. Yalvarma çocuk; ellerini utandırma. Yokluk, yoksulluk kötü bilirim. Umudu, sevinci, onuru utandırma. En güzel senin ellerindir çocuk ekmeği tutan, suya uzanan.

Ey çocuk yoksulluğunu öfkeli bir bıçak gibi taşı yüzünde ama yalvarma, utandırma yüzünü. Utancını ve hıncını güneşin sarısı gibi yüreğinde sakla. Unutma seni ağlatanları. Unutma utanması gerekenleri ama sen ağlama, utandırma gözyaşlarını. Aşk için ağla, dostluk ve sevgi için. Ama yoksulluğun için ağlama, yalvarma, utandırma gözyaşlarını çocuk. Bırak dereler ağlasın senin yerine, rüzgarlar, pınarlar ağlasın ama sen ağlama. Deli taylar gibi sev yaşamı, aşkı sevgiyi ve umudu. Yüzün her koşulda onuru, öfkeyi, sevinci, direnci taşısın; Yılgınlık, bezginlik olmasın. Yeri geldiğinde sormalısın yoksulluğun hesabını..

Elimden tut ey çocuk; utandırma ellerini. Tut elimden güneşe yürüyelim, sevince, umuda, neşeye yürüyelim. Tutki güneş doğsun, serçeler sevinsin. Zulümler, karanlıklar çekilsin üstümüzden. Tut ki tomurcuklar açsın, büyüsün çocuklar, serceler ucsun, tohumlar ekilsin, yeşersin umutlar. Bir demet ışık saçılsın dünyaya, kapılar açılsın, kalmasın esaret, ezilmişlik, açlık. Kimse kimseye avuç açmasın, çocuklar ağlamasın, utanmasın analar, babalar yoksulluktan yokluktan.

Ah… çocuk!
vakitsiz açan ,bir çicçek tarlası gibi yüreğin
beyaz kardelenler, sarı papatyalar
bükmüş boyunlarını ip - ince boynundan
güneşe bakıyorlar...

her iç çekişte
dünyanın bütün çiçekleri kanamada
bütün kuşları havalanmada
umudun evi yok, sevincin adresi
neylersin çocuk...

ah…. çocuk!
vereceksen, rüzgarlara ver sesini, tomurcuklara
baharı muştulasın yarınlara

mümkünü yok artık, gittiğim her yere
soluk yüzünü taşıyacağım
ve seni her düşündüğümde
çağımın utancını yaşayacağım ah! çocuk



Misafir 14 Temmuz 2006 17:05

Bir Mektup...

http://www.kucukhikayeler.com/hikayeler/images/hayatin_cakil_taslari1.jpg


















O zamanlar sanıyorum 12-13 yaşlarındaydık ve ilk defa anneannemlerde karşılaştığımızda ben sana bundan sonra sürekli mektup yazalım demiştim ve sende kabul etmiştin hatırlıyor musun...Ve sonra bir gün siz çok uzaklara gittiğinizde bile yine de bırakmamıştık birbirimizi, hep yazmış ve hep özlemle beklemiştik mektuplarımızı; o mektuplarda hayattan, derslerden, aşklarımızdan, yazdan, soğuktan kısacası hayatımızdan bahsettik,
sonra bir gün geldi ve uçak biletimi alıpta senin yanına geldiğimde havaalanında bana nasıl sarıldığını hiç ama hiç unutmuyorum, sonra telefon kulubesi bulabilmek için arabayla şehirde attığımız turları, o güzel pembe perukları denediğimiz günü, sagda araba kullanılmasına alışamadığımı, kısacası 3 hafta seninle Melbourne'un altını üstüne getirmiştik ve durmadan gezmiştik, gülmüştük ve danslar etmiştik.
Geri dönme zamanı geldiğinde beni yolcu ettiğinde bu sefer de gözyaşlarımız vardı ve sen son dakika elime uçakta okumam için bir mektup vermiştin ve havalanana kadar açmak yok demiştin, uçak havalandığında mektubu açtığımda bizim resmimizi görmüştüm...
Ve 3 sene önce Türkiye'ye geldiğinizde ne kadar mutlu olmuştuk hatırladın mı, umarım herşey çok güzel olur demiştik ve oldu da; bizden 1 hafta sonra evlendin ve ne sen ne de ben, birbirimizin düğünlerinde olabilmiştik:) ve sonra geçenlerde anne olacağını öğrendiğimizde nasılda sevinmiştik...ve şimdi 17 Temmuz sabahı sen yine o güzel uzak kıtaya gidiyorsun, bu sefer temelli olarak, bir daha türkiyeye dönmemek üzere, içim çok buruk ama senin, Çağrı'nın ve minik bebişinizin mutlu olacağınızı bilmek rahatlatıyor beni...
Sana gittiğin yere özel, Aborjinlerin bir duasını gönderiyorum...
Seni ayakta tutmaya yetecek denli güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek denli güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek denli yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek denli mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek denli acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek denli kazanç diliyorum. sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek denli kayıp diliyorum. Son "ELVEDA"yı atlatmana yetecek denli "MERHABA" diliyorum.
iyi yolculuklar sevgili kuzenim, canım kardeşim Selin...
mektuplara devam.....
kendine ve sevdiklerine dikkat et tamam mı...

keyifli hafta sonları hepinize...

kucak dolusu sevgiler...


Mystic@L 14 Temmuz 2006 21:24

Papatyam
Yine ağaçlar çiçek açıp kuşlar yuvalarına döndüler parklar bahçeler çocuklarla dolup tastı acık mekanlarda sarkıcılar sahneye çıkmaya başladı geceleri odamın camı açılmaya başladı evet yaz mevsimi yine misafir olmuştu güzel yurdumuza
Tatile gidiyorum yeni bir macera yeni bir aşk için tüm yılın yorgunluğunu sıkıntısını atmak için en önemlisi uzun sure etkisinden kurtulamadığım yaz askımı bulmak için bahçede iskambil kağıtlarından yaz askıma fal baktım yeşil gözlü kumral biriymiş heyecanla bekliyorum gelmesini ah diyorum simdi yanımda köpeğim olsa da beraber gitsek tatile eğer şans öldüysen çok üzülürüm ama eğer başka bir sahip bulduysan onun sözünü dinle sahibinin sözünden dışarı çıkma bana ait olduğunu göster.sahilde baktığım her köpek bana seni anımsatıyor kalbimin yarısı beni bırakan kız arkadaşımda yarısı ise sende beni andığın her an hissedebiliyorum.seni yaz askım bile unutturamaz kumsalların üzerinde güneşlenip aşk yaralarımı kapatmaya çalışıyorum plajda oynayanlara bakıp hayal kuruyorum hakemi olmayan basket macı yapıyorum kırık potalara basket atmaya çalışıyorum maç bitiminde soğuk sulara atıyorum ayağı merdivene sıkışmış kıza yadım ediyorum gözlerine bakıyorum yeşil aradığımı buldum galiba diyorum baktığım falda yeşil gözlüydü kurtardıktan sonra kendimizi suya bırakıyoruz ikimiz de durmaksızın yüzüyor ve konuşuyoruz adı papatya kumraldı uzun bir boyu vardı tesadüf ki evi bizimkine çok yakındı o günün aksamı ona adı kadar güzel papatyalar aldım ve karşılığında öpücükle ödüllendirildim onların tatili bitiyordu onlar evine gidecekti bende tam aradığımı bulmuşken kaybetmiştim benim sansım yok zaten giderken yetişememiştim telefonu da alamamıştım büyük sessizlik içinde yürürken ne yapacağıma bilmiyordum ondan başka kimse yoktu tanıdığım öylece kalmıştım yerimde kumsala doğru iniyordum tam denize girecektim ki buluştuğumuz kayanın üzerine baktım üzerinde yaz mevsimi gelip papatyalar yeniden açana kadar beni bekle seni seviyorum yazıyordu moralim düzelmişti demek oda beni unutmamış şimdi gelecek yaz onu bekli cem burada bir daha ayrılmamak ve bırakmamak üzere o zamana kadar fotoğrafının arasına sıkıştırdığım papatyalara bakacağım.


ChinaDoll 15 Temmuz 2006 00:13

http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10075-isim.jpg

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."


Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.


Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.


Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..


"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."


"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."


Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.


"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.


"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."


Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"




Misafir 15 Temmuz 2006 09:47

Ince kalpli dondurmaci

Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.

Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu
“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.

Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.

Yanına da bir not iliştirilmişti:
"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.

Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.

Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu.

Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.
"İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi.
Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:
"Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.


Mystic@L 15 Temmuz 2006 11:56

Taksi
Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım. "diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!. . "
Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa
dolanıp duruyorum. " Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı
için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat herşey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!. . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler. "
Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !. . "
Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allahım, korkunç birşey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!. . " taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak. " diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde" Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın" "Tamam" !
diyerek adam indi, kalaba- lığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi" Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde birşeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!. . Yarabbim!. . Ne oldu bize, ne oldu? " olduğu yere ümitsizce çömeldi.
Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne yav, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir
tane bulurlar. " Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı. " Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakkaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsade etmiyor-lar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanır- sak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış. " Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım, iç Amerika'ya senin de katkın olsun. "
El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "-Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzğün olacak, bahşiş bile bırakır. "
Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu; "-İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "-Ne oluyor? " Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı; "-Abin öldü. " Baştan aşağı titredi, "-Abim mi? . . . nasıl? " "-Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş. " Taksicinin içi korkuyla sarsıldı; "-Nerede, ne zaman? " Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı. . .



Misafir 15 Temmuz 2006 13:19

Uçurumdaki GözYaşı
Yolun sonundaki kulübeden sağa dönerek patikaya tırmanan adam,tıkanan nefesini öksürerek açmaya çalışırken bir yandan da terini siliyor.sol eli belinde,sağ eliyle gözüne siper yapıp,güneşin parladığı tepe ye doğru bin bir umutla bakıyor.dalıyor düşünüyor.tepe de süzülen martıların sesleri cinayet gibi .tüm güzelliği bozuyor.futursuzca, martıların ecdadı ...kiliyor,hareketli kasvetli kara bulutlara da bi küfür savruldukdan sonra baston gibi dal parcasını destek ederek yola devam ediyor.uyuz bi köpek havlayarak koşuyor.has*****r tamda zamanı diyerek.bir iki taş fırlatıyor korkarak,çetin ceviz olduğunu anlayan köpek kuyruğunu pısıp farklı bir yöne doğru giderek adamı rahatlatıyor.



Aklına cocukluk günlerinde ki sekerek koşması,zıplayarak atlaması, düşmesi ,kalkması geliyor.iç geçiriyor...satmışım ******* yolun yarısındayız ömrün,tükeniyor yavaş yavaş.enerji azalmış çevıklık azalmış,nefes daralmış,kıç baş.kilo nebilim yok işte.tıslayarak yolun taşlarını savurarak devam etmeye çalışıyor,rahvanca.hafif den bi türkü mırıldanıyor..





Şu dağların yükseğine erseler

Lale sümbül mor menevşe derseler,

Bir güzeli bir çirkine verseler,

Güzel ağlar çirkin güler bir zaman.....



Bu ne ya nerden takıldı bu türküde diye hayıflanıyor.



Bir zaman ....ah bir zaman ,zamanın bol,heyecanın çok,gençliğin fena sayılmaz olduğu günler diye düşünüyor... cıgarasının savrulan külü gözüne kaçıyor tamda sırası.yaşarırken gözleri külden iyice melülleşip birazda ağlamaklı oluyor, ahhhhhhh zaman geçmiş, zaman eski zaman,kötü köralasıca zaman .ilacı olacak dı her şeyin diye sesli sesli düşünüyor.ne ilaç oldu ne bişi.zamana yenik düşdüm diye bağırıyo.sanki martılara kuşlara köpeğe böceklere havaya suya.tükenmişliğin sıkıntısı....ağlamaya başlıyor ciddi ciddi.hüngür hüngür.yürüyüşden vazgeçerek olduğu yere çöküyor,bağdaş kurmuş sırtı tepeye dönük geldiği yöne aşağıdaki hayata,ufka toprağa.belli belirsiz her yöne bakıyor.elinde kırık bir dal parçası toprağı delercesine bıçak gibi saplamaya başlıyor, dalın kırılması iyice sinirlendiriyor, yumrukluyor toprağı,.hıçkırıklar öksürmelere karışıyor.ceplerini karıştırıyor bulamamış gibi yapıp biraz daha arıyor sigara paketini.sanki zaman kazanacak.zaman a ihtiyacım vardı diyor belli belirsiz.yakmıyor ağzında dolandırıyor.gözyaşları bardak dan boşanırcasına artık. bağırıp çağırmayı da kesiyor.kesik kesik içli içli yanık yanık özenerek ağlıyor.hep hakkını vermek istediği gibi yaptığı işlerin .daha iyi ağlıyor.bitmemeliydi diyor sessizce.doğanın güzelliği birden duygularını depreştiriyor, bitmemeliydi diyor.kararını gözden geçirme isteği geliyor aklına vazgeçiyor.dönmemesi gereken bir yerde.yapması gerekeni, istediğini istemediğini istemediklerini,isteyip de yapamadıklarını olmayanları olamayacakları aklından geçiriyor .tekrar yola koyuluyor.tepeye az kaldığını görerek gözleri ışıldıyor.rahatlıyor.bi sigara daha çıkarıp bitmemiş sigara’sıyla yakıp mutlu mutlu tüttürüyor.





Arkada bıraktıkları en değerli varlıkları sevdikleri sevemedikleri sevenler sevmeyenler,küllen aşklar ,kor gibi yanmış sessiz sevdaları geliyor .nefret duyguları kabarıyor .vazgeçiyor düşünmekten.....zaten düşünüldü,.tartışıldı...başa dönmenin imkanı yok ,zaten dönülse de değişen bir şey yok ...sonuç belli diyerek kalan yolunu bitirmeye koyuldu.







Aşağıdaki manzara zaten bildik ürpertici.kayalar dik, yüksek, gri, soğuk. rüzgarın sesi dalga sesleri ile karışmış,yosun kokusu tuz kokusu ferahlıkla beraber çekıyor kendine.alt da yalçın kayalar .....yırtıcı korkucu ezici.bayıltıcı can alıcı kayalar, kayalıklar.hani tam atlasan düşecek yerde durmakta.yaşamın hangi noktasında ,şarkının hangi mısrasında şiirin hani kıtasında olduğunu düşünüyo.masal mı hikayemi filmmi.yaşadıkları yaşattıkları mutlu mutsuz ettikleri hayalinden hızlı hızlı geçip gitmeye başladı.bir daha gözden geçirmeli mi ydi yapacağı şeyi.bir daha bir daha.varmıydı son dakkada aklına gelen gönlünde kalan ,arkadan, ah keşke diyen...



Gözü arkada kalırmıydı.....arkaya doğru baktı.kimse yok.yalnızdı...yapayalnız .....yılları gibi..boğazındaki düğüm daha da sıkmaya başladı.aklına gelenler vardı..gözyaşları ince den inceye süzülmeye , göz pınarları çağlama ya başladı.anne diyebildi kısık sesiyle.anne.anacığım diyebildi boşluk da yürürken.



Misafir 15 Temmuz 2006 23:19

1 saat, zaman öyle değerli ki....
 
Baba,aksam vakti evine gitmiş,5 yasındaki cocugunu kapıda kendisini beklerken görmüş.Çocuk babasına sormuş "baba 1 saatte kaç para kazanıorsun."
Baba "20 milyon."demiş.Cocuk,"bana 10 milyon verir misin?"demiş.Baba sinirli bir sesle "aksam aksam senin oyuncaklarını düşünemem,zaten bütün gün işte kafam patlamış,birde senin oyuncaklarını mı düşüneyim."demiş.Cocuk korkup odasına gitmiş.babanın sinirleri geçince cocuğun odasına gitmiş "oğlum uyuyor musun?"demiş."Sana kızdığım için özür dilerim.Al sana istediğin 10 milton."demiş.Cocuk hemen yastığın altındaki diğer bozuk paralarıda cıkarmış,sayarken baba yine kızmış,"Hem paran var,neden benden istedin?".Cocuk ,"baba bu paralar senin,"demiş,"elimde toplam 20 milyon var bana 1 saatini verir misin?"


Mystic@L 15 Temmuz 2006 23:39

Aşkın Dili Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz. İşte birgün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki :

- "Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç farketmediniz. Benım için ağladınız zaman bile size hep yalan belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım.

Birgün küçük bir kedi kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük kedi dayanamayıp ne yapmaya çalışıyorsun diye sormuş. Yavru kedi de bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş.

Büyük kedi gülmüş ve "ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama birgün durdum ve düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu."

İşte şimdi anladınız mı? Aşk bir kedinin kuyruğudur ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.


arwen 16 Temmuz 2006 00:20

Hayata Dair



Çok gidişler gördüm hayatımda. Ne dostlar terketti, ne sevgililer ummadığım anda... Aslında her gidişin arkasından ağlanmaz, ağlarsak da ne olur halimiz bilinmez. Düşünüyorum da hayatımda değerleri olan bu insanlar nasıl da oynayabilmişlerdi bana karşı hiç adil olmayacak şekilde.. Kendimi unutup bazen onlara acıyorum. Demek ki bu kadar değersizlerdi kendilerince. Değişen toplum bize çok şey kazandırıyor ve beraberinde de çok şey kaybettiriyor.
Hayatı tanımlayabilir miyiz acaba? Mutluluk karşısında üzüntü, tam seviliyorum derken ardından gelen ihaneti ve göz yaşının hiç tükenmediği sözde sevgilileri... Yine de hayata inat seveceğim seni, sana inat olsun diye seveceğim seni. Sen bile şaşıracaksın kaldıramayacaksın bu sevgiyi. Hep ilk günün heyecanı ile seveceğim. İşl öpüşümdeki titremeyle öpeceğim seni ve elini sımsıkı tutacağım.
Yani ben yaşlanacağım, evim yaşlanacak, dünya yaşlanacak ama sana olan aşkım hiç yaşlanmayacak!!! Hep umutlarla başlarsın bazı şeylere ya da güvenle... Ben de seni güvenle düşündüm, gördükçe değil, konuştukça hiç değil, içimde seni yaşayarak sevdim seni.. Mesela beni terkedeceğini hiç düşünmedim. Bana seni seviyorum dememene rağmen beni sevdiğini düşündüm.. Yanımdayken bile özledim seni... Aşığım saa, gitsen de unutamam asla!!


nobody34 16 Temmuz 2006 17:58

TİSUNAMİ

Annemin kardeşimi daha çok sevdiğini düşünürdüm.
çocukluk işte ama öyle düşünürdüm.
İtiraf edeyim...
Küçük küskünlükler sırasında sevgilimin benden önceki
sevgililerini benden daha çok sevdiğini düşündüğüm de
oldu.
Nedense insan hep en son ve en çok sevilen olmak istiyor.
Sahip olduğu sevgiden daha çoğunu istiyor hep.
Yersiz bir istek ama..
Oluyor işte...
Sevdikleri hep bir tercihte bulunsun istiyor.
Tercih edilen olmak için yapıyor bunu...

Güneydoğu Asya'daki büyük deprem sonrasında sulara kapılan bir anne, kucağındaki iki çocuğundan birini
gücü kesilince bırakmak zorunda kalıyor.
5 yaşındaki oğlu sulara kapılıyor.
Anne ve kucağındaki yirmi aylık oğlu direniyor.
Mucize eseri, sulara kapılan oğlu da, kocası da sular çekildikten sonra ortaya çıkıyor.
Gazetede bu haberi okuduğumda en çok bir cümleye takıldı aklım; "Yaşadıkları bu olayı ne anne ne de 5 yaşındaki Lachie artık unutabilecek..."


"Annem beni bırakmıştı..."
Acaba yıllar sonra nasıl bir kişiliği olacak 5 yaşındaki çocuğun.
Gerçekten nasıl gelişecek ruhu?
"Ağladım, ağladım kimse beni duymayınca sustum ve tahtalara tutundum" demiş...
Annesinin tercihi beyninde nasıl bir kıvrıma sıkışacak acaba?
Hadi biraz daha ileri gidersek; "sevmeye engel bir yara" olacak mı acaba bu yaşadığı?
"...Annem beni bırakmıştı"
Çocuklarını kurtarmaya çalışan anne, gücü kesilen kollarından bıraktığı oğlunun ertesi gün bulunmasından
sonra ağlamış. Tanrı'ya şükretmiş. "Kendimi hiçbir zaman affedemezdim" demiş. Evlerine dönmüşler. Ama
belli ki kurtulmuş hayatlarında artık hep bu olay var...
Bir kere kolları çözülmüş annenin. Ne anne affedebilir kendini, ne de Lachie annesini...

Bazen yakınım dediğiniz insanların ihaneti de sizi sulara bırakması gibi değil midir?

Mesela arkadaşımdır dediğiniz birinin sizi kırmızı soğanlı lakerda ile pilaki arasındaki tabağa sarhoş
mezesi yapması?
Arkanızdan konuşması...
Öyle ya, bu yiyeceklerin ve içkinin yanına bir de konu lazım...
Uzatılacak, iştahlandıracak, rahatlatacak...
"...Annem beni bırakmıştı" kadar sızlatır bence bu gerçek insanın kalbini...
Sevgi tercih kabul etmiyor
Ama hayat hep bir tercihe sürüklüyor insanı.
"Akıp giden günlerimiz" bazen tsunami dalgaları kadar vahşice alıp götürüyor bir şeyleri...
İnsan, kollarının direnme gücü tükendiğinde vazgeçiyor bir şeylerden...
Bir tercihte bulunuyor...
Ya annesini seçiyor ya da karısını.
Ya karısını seçiyor ya da sevdiğini.
Ya sevdiğini seçiyor ya çevresini...
vahşi sular alıp götürüyor bir şeyleri.
Kuşandığımız, takındığımız, bir yerlere tıkıştırdığımız ne varsa çekip alıyor. Bir can, bir de
ten kalıyor çıplak...
İşte o zaman ağlayıp ağlayıp susuyoruz. Bulduğumuz bir
tahta parçasına tutunuyoruz...
Uzanan elleri ya da sulara bırakanları unutmuyoruz hiç...
O "tercihler" bir yerlere çörekleniyor...
Ve bir gün bir başka kişisel tercihin sebebi oluyor...



ChinaDoll 16 Temmuz 2006 19:19

Gitme..!
İsviçre'ye giden uçağın anonsunu duyduğunda ayrılığın ateşi daha bir sardı vücudunu. Yerdeki sırt çantasını yavaşça kaldırdı. Sevgilisi çantayı almak için hamlede bulundu, o ise sadece sevgilisinin gözlerine baktı. Buğulu kahverengi gözleri her zamankinden daha parlaktı şimdi. Bilet kontrolün oraya kadar konuşmadan yürüdüler. Sevgilisinin çantasını girişin yanında bekleyen görevliye teslim ettikten sonra başını önüne eğdi. Söylenecek bir şey kalmamıştı. Her şeyi, söylenmesi hatta söylenmemesi gereken herşeyi söylediğini düşünüyordu. Tüketmişti kelimeleri. Aklına sevgilisini bu kararından vazgeçirmek için binlerce sözcük, kelime geliyordu. Ama bunları o kadar çok söylemişti ki, kelimeler anlamlarını yitirir hale gelmişti. Gidiyordu sevgilisi ve elinden bir şey gelmiyordu. Kalkacak olan uçağın anonsu tekrar duyuldu. Başını kaldırıp buğulu kahverengi gözlere baktı tekrar. "Gitme." Sadece gitme diyebildi. Umutsuzca ve içten. Sesi ağlamaklı çıkmıştı. Sevgilisi sadece yanağını okşadı. "Gitme, kal" Sevgilisinin yüzünde zoraki bir gülümseme. Hiçbir şey söylemedi. Buğulu kahverengi gözlere baktı bir süre. Zaman durmuştu sanki. Sadece o ve buğulu kahverengi gözler vardı. Görevlinin sesini duyunca içi acıdı. Nefes alamıyor, tüm dünya üstüne geliyordu sanki. Ayrılık vakti gelmişti. Tören havasında yavaşça sarıldılar birbirlerine. Sıkı, biraz daha sıkı bir şekilde sarıldı sevgilisine. Derin derin kokusunu içine çekti. Sıcaklığını tenine hapsetti. Buğulu kahverengi gözlerden iki damla yaş döküldü. Gözleri buğulu gözlerde, yavaşça ayrıldı sevgilisinden. Omuzları düşmüş, burnunu hafif hafif çeker olmuştu. Kapıdan geçip alana doğru giden sevgilisinin ardından bakakaldı. Arkasından bağırmak, son defa vazgeçmesini söylemek istedi. Yapamadı. Sevgilisi arkasını dönüp hafifçe elini kaldırdı. O da elini yavaşça kaldırıp el salladı. Artık bitmişti, gidiyordu. Sevgilisi sırt çantasını düzeltip yürümeye devam etti. Gözünde biriken yaşlar artık akmaya başlamıştı. Diğer kapıdan geçene kadar sevgilisinin gidişini izledi. Sevgilisi gözden kaybolduktan sonra arkasını dönüp önce gitmek zorunda olduğu yola daha sonra etrafındaki insanlara baktı. Her şey anlamsızlaşmıştı birden gözünde. Bir süre hiçbir şey yapmadan ve neyi beklediğini bilmeden bekledi. Sonra yavaşça yürümeye başladı. Yürüyecek gücü dahi bulamıyordu kendisinde. Biraz daha yürüdükten sonra ilerideki yürüyen merdivenlerden yukarı çıktı. Önünden aceleci tavırlarla insanlar geçiyordu. Ama hiç birisini fark etmiyordu. Birkaç adım sonra istemsizce arkasını döndü. Gözü az önce çıktığı yürüyen merdivene takıldı. Derin bir iç geçirdi. Tam önünü dönüp yürümeye devam edecekken önce siyah saçlarını gördü. Yaşlı ve yarıya inmiş gözleri birden açılmaya başladı. Daha sonra yavaş yavaş yüzünü görmeye başladı. İçinden sıcak bir şeyler aktı. Heyecan ve mutluluktan bir an için ne yapacağını bilememiş, olduğu yerde kalakalmıştı. Sevgilisi merdivenden çıktıkça içindeki gözlerinde ki yaş daha da arttı.Mutluluktan ağlıyordu artık. Sanki çevresindeki her şey ağır çekim bir filmdeymiş gibi yavaş hareket ediyor, sadece sevgilisi hayatın rutin hızında merdivenden çıkıyordu. Artık gövdesi de görünür olmuştu. Kendine geldikten sonra sevgilisine doğru koşmaya başladı. Çok kısa bir süre koştuktan sonra sanki ayrılalı uzun yıllar geçmiş gibi gelen sevgilisine sarıldı. Az öncekinden daha sıkı ve daha umutlu bir şekilde. Kokusunu tekrar uzun uzun içine çekti. Teninin sıcaklığı içinde hissetti. İkisi de umarsız bir şekilde ağlıyordu artık. "Seni seviyorum." Sesi, gizli bir sırrı fısıldar gibi çıkmıştı. "Ben de seni."


arwen 16 Temmuz 2006 20:41

Hayatın Üç Dersi



Sonunda zamanı geldi; artık bir evliliğin sonunu yazabilirim. Kıssadan bir değil üç hissem de var üstelik. Arkanı hep kolla, düşersen tutun ve tutunamıyorsan dayan. Daha ne olsun?

Kaderinizin bağlandığı kişiler vardır; ilk gördüğünüzde farkına varmasanız bile hissedersiniz. 'Daima' işte böyle birisiydi; 21 yaşında masum ve samimi. Ankara'nın en güzel kızı. Su yeşili kocaman gözleri, sarı saçları ve inanılmaz gülüşüyle bütün hayatıma ipotek koyacağını bilseydim yapardım bilmiyorum. Herhalde her şey olacağına varırdı.

Geriye dönüp baktığımda iki insan arasındaki duygusal ilişkinin bir menekşe ile ona bakan arasındaki ilişkiden pek de farklı olmadığını anlıyorum. İşin sırrı dikkat ve özende. Yalnızca aşk yetmiyor kısacası.

Beni gözüne kestirmişti. Ukala, parlak ve kendinden emindim. İyi bir başlangıç yani. Gözyaşı döktü, yüreğini açtı ve beni sonsuza dek kendine bağladı. Nereden bilebilirdim. Hayat böyleydi.

Nişanlıydım. Uzun süredir beni bekleyen biri vardı. Ama sevda(!)ağır bastı. Sattım.

Okulu bitti. Sonra biraz benim ısrarım, biraz onun 'her şey düzelir' umuduyla evlendik. Evlendim. Delice çalışıyordum, gece gündüz. Tek derdim kendimi ispatlamak, 'Ömer yapar mı yapar, arkadaş' dedirtmekti. O evde bekliyordu. Arabayı kullanıyor ve benimle hayatı paylaşmaya çalışıyordu. Mutluydu. Öyle sandım.

Dediğimi yaptım. Çok kısa bir süre içinde geleceğimi fethettiğimi düşündüm. Zirvedeydim. Öyle olmadığını anlamam kısa sürdü. Hayat, birkaç kez yenilmeden hiçbir şeyin fethedilemeyeceğini bana gösterdi. Anladım. Çok ağladım.

Hayat bana bu gerçeği birkaç derste öğretti. İlk ders ayağımın altından zemini çekmekti; işteydim. Akşam üzeri son verileri kolluyordum. Aradı ve 'konuşmalıyız' dedi. Bekliyordum ama bu kadar kararlı olduğunu değil. Düşmüştüm.

Bir süredir işe başlamış ve hırsla çalışıyordu. O kadar güzel ve o kadar bağlayıcıydı ki işyerinde herkes onu konuşuyordu. Nefret edeni çoktu; tıpkı göz koyanı çok olduğu gibi.

İşten geç çıkıyor, geç çıkıyordum. Umurumda değildi. Benimdi öyle sanıyordum. Halbuki yalnızca Tanrı nerede öleceğimizi biliyordu, ben bilmiyordum. Öğrendim.

Bir süre ayrılmak istediğini söyledi. Kafama sıksa daha iyiydi. Anlamadım. Anlattı; hiçbir şeyi paylaşmadığımızı, onu dikkate almadığımı, sevgisinin tükendiğini söyledi. Sevgisi nasıl tükenirdi? Sevgi tükenirdi. Menekşem susuzluktan kurumuş, küçük saksısında ölmüştü. Ben kurumuş köklere su dökeceğimi söylüyordum. Kimse dinlemedi.

Bir kış günü beni aradı. Eşyalarını aldığını söyledi. Evden, evimizden. Ağzıma geleni söyledim. Sonra geç vakit, ayazda eve geldim. 17 Ağustos depreminin vurduğu Gölcükte, Donanma caddesi gibi umutsuz bir aşkın yıkıntıları arasında buldum kendimi. Evliliğimden kurtaracak hiçbir şey kalmamıştı. Hayat bana ikinci dersini verdi; terk edildim. Yataksız ve aşksız bir evde, mum ışığında uyudum. Kendi aldığı ışıkları götürmüştü. Bilmediği hayatımı da karanlıkta bıraktığıydı. Alışmaya çalıştım.

Onu en son gördüğümde bilmem kaçıncı asliye hukuk mahkemesinin salonundaydık. Benim yanımda bir kez daha 'evet' dedi ama bu kez ebediyen ayrılmak için. Boşandık. Çanakkale savaşlarının bilmem kaçıncı yıl dönümünün hemen sonrasındaydı. Anzakları nedense hiç sevemedim.

Yıllar geçti. 'Daima' yaşıyor mu bilmiyorum. Önce sesi silindi hafızamdan sonra yüzü. Adını anmadım hiç. Birini sevmiş miydi, bir kızı oldu mu bilmem. Bildiğim bir şey var yalnızca; Ne aşk yetiyordu tek başına ne maşuk yetiyordu aşkına. Menekşeye dikkat etmeliydi. Güneş görsün ama kavrulmasın. Haftada bir su vermeli ama asla suya boğmamalı. Ve iş dönüşü, açılır ya evin kapısı öyle bir sarılmalı ki insan sevdiğine menekşe bile kıskansın saksısından 'neden Tanrım çiçek oldum' diye. İşte hepsi bu. Üçüncü dersi hayatın dayanmaktı.

Dayandım.


ChinaDoll 16 Temmuz 2006 20:44

İSİMSİZ MELEK


Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.

Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..

Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı.

Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..

Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..

Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..

Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..

İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti..


kambis 16 Temmuz 2006 21:26

Tersten yaşamak

yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. şüphesiz ki yaşamı
tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

nasıl mı ?

camide, musalla taşında uyanıyorsunuz. bir tahta sandık içersinde,
herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar
helal edilmiş vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve
ağırbaşlı olarak. herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar,
çocuklar torunlar hepsi hazır.

arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. doğar doğmaz devlet size
maaş
bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. ne
güzel, hazır maaş, hazır ev... altmışlı yaşlara kadar her şey
garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş
geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor
patronunuz. genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan
tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. herkes karşınızda el
pençe divan...

vücudunuzda da bazı hoşa giden dirilişler de başlıyor. gittikçe
zayıflıyor forma giriyorsunuz. diğer hormonsal aktiviteler artıyor,
fevkalade... aman ne güzel günler başlıyor...

derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur
diyor. bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor,
"artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden
olsun..." keyfe
bakar mısınız? okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. ekmek
elden, su gölden bir dönem başlıyor. partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor.
derken, anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba
kullanma derdi de yok artık... günün birinde sizi okuldan da
alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar.

mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile
temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet
kullanmamaya başlıyorsunuz. derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli
dönem başlıyor. mama artık her
yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. bir gün karanlık fakat
güvenli ve ılık bir ortama giriyorsunuz. beslenmek için ağzınızı
açmaya dahi gerek yok; bir kordondan besleniyor, sıcacık,
yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda döne döne
yaşıyorsunuz.
sonra küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. ve
günün birinde hayatınız bitiyor...
"bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım.."

can yücel.


ChinaDoll 16 Temmuz 2006 21:30

Bir cimrinin günlüğü


15 Temmuz 2003

Ohh be en sonunda ben de günlük tutmaya karar verdim. Bugün benim doğum günüm ve annem bana doğum günü hediyesi olarak bu günlüğü yani seni verdi günlük. Neymiş efendim cimrilik derdimi senin sayende aşacakmışım. Yav bir kere benim cimrilik sorunum yok ki anlatamıyorum hiç kimseye . Sadece biraz tutumluyum hepsi bu. Ne yani paramı her şeye harcayınca daha mı iyi olacakmışım. Para harcanmadıkça güzeldir günlük bunu böyle bil. Bakınca ona yeşil yeşil oooff offf. Efkarlandım be günlük. Bak günlük bundan böyle bütün her şeyi sana anlatacağım böylece benim cimri olmadığıma sende karar vereceksin. Kimse inanmıyor zaten cimri olmadığıma , kimse dinlemiyor zati. Bulmuşum seni anlatayımda derdimi kurtulayım kederlerimden. Bu arada sana kendimi de tanıtayım günlük. Biliyorum saçmalıyorum sen cansızsın bişey anlamazsın dediklerimden ama ben günlüklerdeki moda konuşmalara uyacağım ve seninle her şeyi varmışsın gibi konuşacağım.

1975 yılının 15 temmuzunda doğmuşum be günlük. Tam 28 sene geçmiş hayatımdan. Ne zamanki parayı doğru harcamayı öğrenmişim işte o zaman milletin dilinde olmuşum cimri. Kusura bakma cimri cimri deyip başını şişiriyorum ama gün boyu herkes bana böyle diyor ama başım şişmiyor çünkü zaten şişmiş durumda. Acım büyük be günlük ama bir gün gelecek cimri olmadığımı ispatlayacağım onlara. Bugünkü doğum günüm Allah’tan iyi geçti. Bayağı bir hediye aldım. Babam bana birkutu kibrit almış ne kadar sevindiğimi anlatamam. Kardeşim de bir adet silgi almış hemi de kokulu. Amcam da 5 adet dosya kağıdı almış. Yaz yaz bitmez. Annem de seni almış günlük. Tamam tamam biliyorum hediyeler gerçekten kötü. Sanki bana nispet yapıyorlarmış gibi geldi. Neyse günlük bu konuyu daha fazla açıp moralimiz bozmayalım dimi. Günlük ; bu arada sana adımı söylemedim be. Adım Saffet bir kuyumcu dükkanım var anladığın zengin bir adamım ama tutumluyum. Malımı severim , paramı da.

Hediye olarak seni alınca oldukça şaşırmıştım “Bu ne” diye sorduğumda “Günlük” cevabını almış ve daha da şaşırmıştım. Sanki bilmiyordum senin bir günlük olduğunu. Aman işte ; annem senin benim için oldukça önemli olacağını içimi dökmemde çok faydan olacağını söyledi. Bilmiyorum ama günlük sanki annem beni en fazla anlıyormuş , seviyormuş gibi geliyor. Zaten baksana tek doğru düzgün hediyeyi o verdi.

İlk başlarda seni yadırgamıştım ama sana daha şimdiden alışmaya başladım bile. Hatta sana günlük demek bile istemiyorum sana bir isim vereyim günlük. Bir karizman olur en azından. Hmm düşünmem lazım günlük acaba sana ne isim verebilirim. Aha buldum her baba çocuğuna kendi babasının ismini ya da dedesinin ismini verirmiş. Sana da öyle bir isim vereyim. Evet sana babamın ismini vereyim her ne kadar beni sevmiyor olsa da onu çok severim be günlük. Artık senin ismin Abdulrezzak olsun. Ne o beğenmedin mi ismini. Babam da kendi ismini beğenmemişti zaten. Babama da ismini büyükbabam koymuş evet o da kendi babasının ismini koymuş. Tamam küsme be günlük sana kısaca Abdül derim nasıl bu daha iyi değil mi. Tamam oldu bu iş artık sen benim için Abdülsün.

Amma da konuştum be Adbül. Bugünlük bu kadar yeter zaten feci uykum geldi. Yarın bizim çırağı da kovacağım maaşından kısıntı yapınca işleri yavaşlattı salak. Altı üstü %30 kısıntı yaptım çok mu? Ama dur bakalım yarın gelsin bir hele , göstereceğim o hergeleye. Vay şiir gibi yazdım Abdül. Neyse sana iyi geceler Abdül yarın akşam görüşmek üzere. İyi uykular eğer uyuyabiliyorsan :) Tamam şaka yaptım :)

16 Temmuz 2003
Günlük naber , pardon Abdül naber :) Gördüğün gibi neşeliyim hem de çok neşeliyim. Kovdum çırağı en sonunda. Zaten bir halta da yaradığı yoktu ama alıyordu paraları o ayrı mesele. Kovarken bayağı zorlandım ama tehdit etti beni işçilik kuralları mı ne varmış tazminat alırım dedi senden (Milyarlarca hem de). Tırstım tabi hiç araştırmamıştım gözümden kaçmış. Halbuki böyle şeyler hiç gözümden kaçmaz. Neyse aradım avukat arkadaşı var mı böyle bir şey dedim o da evet olmaz mı dedi. O zaman dedim ki kendi kendime “ İşte şimdi ayvayı yedim. Acaba çıkartmasam mı çırağı aslında fena biri değildi” O sırada aklıma bundan kurtulmanın bir yolu olabileceği geldi. Öyle ya her şeyin bir çözümü vardır değil mi Abdül. Sordum avukata var mıdır bir çözümü diye. O da yoktur dedi. “Eyvah” dedim. “Ne yapabilirim” diyince o da bana “Ne kadardır sende sigortalı” dedi. İşte o zaman içimde bir şeyler kıpraştı Abdül ama nedenini bilmiyordum. Verdim cevabı “Ben onu fazla para gitmesin diye sigortalatmamıştım ki”. “Ne?” dedi bana heyecanla. Ben cevabı tekrarlarken o da bana cimriliğimin en sonunda işe yaradığını söyledi ben de ona cimri olmadığımı tutumlu olduğumu söyledim. Bunun üzerine biraz ağız kavgası yaptık. Yanımda olsaydı eğer komuştum kafayı ona ama şükretsin ki yanımda değildi. Neyse sakinleştiğimiz anda bana o çırak olacak veletin zırnık bile alamayacağını söyleyince içimde kıpraşan şeylerin mutluluk kelebekleri olduğunu o an anladım. Kurtulmuştum :) Aldım çırağı karşıma anlattım her şeyi kovdum hergeleyi ( Bir gün şiir yazmayı da deneyeyim) .Giderken de velet “Yürü , yürü de ense traşını göreyim yer elması” dedim. Hep birisini kovarken o sözleri sarf etmek isterdim . Sarf ettim oldukça zevkliydi.

Akşam eve geldiğimde bizimkilere de anlattım durumu. Tabi ki beni savunmadılar üstüme geldiler. Neymiş efendim çocuğun rızkıyla oynuyormuşum. Evet oynuyorum kabul ama o da benim rızkımla oynuyordu. Annem girdi araya “oğlum” dedi “zaten bu cimriliğin yüzünden evde kaldın bari insanlardan olma , iyice yalnız kalacaksın”. Boşverin be ben ve param bana yeter diyince az kala babam tarafından hastanelik ediliyordum. “ben ve param” lafına alınmış. Neden “Ben ve ailem” değilde “Ben ve param” Pöh gülerim buna. Allah’tan son sürat odama kaçtım da kapıyı kitledim. Yoksa yemiştim ananası. Şu an bu satırları yazarken bile babam hala bağırıyor Abdül. Varsın bağırsın be günlük hayatımı kendim kontrol edebiliyorum ya o yeter bana zaten yakında yeni bir eve taşınsam hiç fena olmayacak ama kira parası düşündürüyor beni. İlginçtir benim gene uykum geldi Abdül :) Dur şöyle bir esneyeyim doya doya uaaah. Kusura bakma sen esneyemiyordun di mi :) Sen ne iyi bir arkadaşsın be Abdül ne kızıyorsun ne ediyorsun. Allah senden razı olsun. Neyse ben yatıyorum yarın işime geç kalmayayım. (gelsin paralar :) )

17 Temmuz 2003
Günlük dün çok sevinçliydim ama bugün çok sinirliyim. Neden diye sorma çünkü zaten anlatacağım o yüzden yaklaş ve dinle. Hani dün benim elemanı kovmuştum ya “ yok o geri gelmedi Abdül” aman be o kadar sinirliyim ki kendi kendime konuşmaya da başladım. O elaman gelmedi ama annem bir başkasını getirtti ve zorla işe sokturdu bana. Çıldıracağım ya kendi işimde elamanları kendim işe isteyerek alamıyorum. Kendimi light patron olarak hissetmeye başladım. Hadi annemin o elamanı zorla işe aldırtmasını bir yere kadar kabullenebilirim ama çıkarttığım elemanın kesintisiz maaşının iki katı maaşla işe başlatması işi çığırından çıkartan nokta oldu. Yeni gelen eleman az kala bir aile faciasına şahit olacaktı. Evet gerçekten de öyle masamın üstünde duran aile resmini yırtmaya çalışarak annemi tehdit ettim. Ya resim ya da elaman dedim. O da eleman diyerek beni hayal kırıklığına uğrattı. Resmi de zorla aldı elimden. Eleman da pis pis sırıtıyordu. Çakacaktım suratına kız olmasaydı. Ne o günlük sana yeni elamanın bir genç kız olduğunu söylememiş miydim?. Öğrenmiş oldun işte. Bir kızın ne işi vardı kuyumcu dükkanında? Anneme bunu anlatana kadar akla karayı seçtim. O da ani bir hareketle forvetle kaleciyi seçtirdi. Bu yüzden baya bir takıştık yani. Eğer Perihan’ı işe almazsam evde kaldığım her gün kira alacağını söyleyerek beni tehdit etti. Gördün mü hem de öz annem dedi bunu. Kabul etmemem lazımdı ama bir aylık kira parası Perihan’a ödeyeceğim aylık maaştan fazla çıkınca mecbur kabul ettim. Komploya kurban gittim resmen. Belli ki her şeyi önceden planlamışlar. Unutmadan söyleyeyim öğlen yemeğini ben verecekmişim , bitmedi bir de yol parası. İflas ettirecekler adamı yahu. Kardın milleti değil mi adamı ya batırır ya da şımartır başka da bir şey yapmaz zaten. Bunları da kabul ettim mecbur. Allah’tan yeni eleman iyi çalışıyor. Günlük işlem hacminde tüm zamanlar rekoru kırdık bugün. O zaman sevindim aslında işe aldım diye ama belli etmedim ona. Devamlı asık yüzle bakıyorum ona , o da bana baygın baygın bakıyor neden öyle bakıyor çözemedim gitti. Bugünlükte bu kadar günlük bakalım yarın neler olacak doğum günümden beri değişik değişik olaylar oluyor zaten. Yarın görüşmek üzere.

18 Temmuz 2003
Selam Abdül nasılsın. Beni sorarsan nasıl olduğumu anlayamadım. Bir garip hissediyorum kendimi. Mutlu desen değilim , kızgın desen hiç değilim bir garibim. Bu Perihan’dan yavaştan tırsmaya başladım. Tamam iyi çalışıyor bugün de rekoru yeniledik ama bana olan bakışları falan çok garip , anlaşılmaz bakışlar. Kısa kısa da bakmıyor çoğu zaman gözlerini hiç ayırmadan uzunca bakıyor. Rahatsız oluyorum bundan be Abdül. Özellikle öğlen yemeğimizi yerken (ki kuru üstü pilav yiyorduk , merak etme evden getirmiştim yemeği fazla para gitmesin diye) ki bakışlarından dolayı yemeği doğru düzgün yiyemedim. Bir insana bu kadar uzun bakılır mı? Hayret bir şey yahu. Bakışlarını tarif et desen edemem Abdül. Çok garip bakışlar bunlar anlatılamayacak kadar garip. Cidden bu kızın yanında rahatsız hissediyorum kendimi. Acaba annem neden Perihan’ı zorla işe aldırttı? Bana bir komplo mu kuruyorlar yoksa? Zaten eve gelir gelmez direk odama geldim. Herkese bir selam yetti. Bir keresinde müşteriden aldığı parayı bana verirken parayı bana vermeyecekmiş gibi yapıp bir iki dakika oyaladı beni. Şaşkınlığımdan bir şey de diyemedim. Resmen kukla oldum Abdül. Perihan’da o sırada gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Sanırım ben de aptal aptal bakıyordum. Ulan var ya rezil kepaze oldum. En son parayı verdiği zaman parayı verdiği elini uzun süre elimden çekmedi. Resmen neden olduğunu bilmemekle beraber tir tir titredim. Donup kalmıştım resmen. Neler oluyor anlayamıyorum Abdül. Yardım et bana. Ahh keşke canlı olsaydın da bana yardım edeydin. Eni en iyi sen anlıyorsun çünkü. Bazen bu kızın uzaylı olduğundan şüphe ediyorum. Acaba uzaylı araştırma merkezine müracaat mı etsem. Şaka yapmıyorum günlük ciddiyim bu konuda. Ne olduğunu anlayamadığım bir durumla karşı karşıyayım korkuyorum. Sırf Perihan’a olan korkumdan öğlen yemeğinde istemiş olduğu colayı aldım. İnanamıyorsun di mi günlük cola aldım. Hatırladığım kadarıyla hiç kimseye cola almamıştım. Ne hallere düştüm be. Bu soruna bir çözüm bulmam gerek. Yarın Perihan’ı dışarı öğlen yemeği için bir şeyler almaya yollarım (Para gidecek ama ne yapalım katlanacağım günlük) o sırada da arkadaşlardan birini ararım. Bana yardım ederler umarım (Beni sevmeseler de) Bakalım yaptığı davranışlar ne anlama geliyormuş. İyi uykular Abdül , uyuyamasan da :) Neşelenmem lazım di mi :) ?

19 Temmuz 2003
Merhaba günlük I Am Back :) Neşeliyim bugün. Bütün her şeyi öğrendim. Arkadaşın biriyle yaptığım görüşmede bana eğer ona bir akşam yemeği ısmarlarsa yardım edeceğini söyledi. Kabul ettiğimde gerçekten de yardıma muhtaç zavallı bir olduğumu kabul etti. Ne durumlara düştüm di mi günlük. İlk defa birisine bir yemek ısmarlayacağım. Bu kız yüzünden iflas edeceğim ama sağlığım iflas etmeyecek. Neyse Perihan dışarıdayken arkadaşla telefonda konuştuk. Ben kızın yaptıklarını anlattım. Uzaylı araştırma merkezine gitme fikrimi de en sonunda ekledim. O da bana “Hödükleşme Saffet şimdi beni dinle dedi” Ve 15 kısa dakika boyunca ki bana 15 uzun dakika geldi (Telefon faturasını düşününce) anlattı da anlattı. Ben anlattıklarına ilk başta inanamadım. Hatta bir ara “Sen akşam yemeği istemiyorsun galiba” diyince “Olur mu Saffet tarihi bir fırsatı teper miyim sanıyorsun” diyerek hafiften yumuşattı beni. Konuşması bittiğinde ben de inanmıştım. Hatta bana “İnanmıyorsan bir aşk filmi izle , işte o zaman inanırsın dediklerime (Aslında bu adam da şair ruhludur ama bir kırodur) diyince akşamleyin evdekilerle bir film izlemeye karar verdim. Bu arada evet günlük kız bana aşıkmış. Ben nasıl anlayamadım anlamadım. Aşıkmış dedim doğru okudun (ya da duydun her neyse) eve gelirken gene paraya kıyıp (Harbi iflas edeceğim) bir film aldım. Geldim eve ve bizimkilerle merhabalaştıktan sonra beraber film izleme teklifi ettim. Önce babam kızdı neden dalga geçiyorum diye. İnandırana kadar bayağı zorlandım. Hatta izleyeceğimiz filmi aldığımı söyleyince annem sanırım heyecandan bayıldı. Beş dakika kadar onu ayıltmakla geçti. Neden film izleyeceğimi falan anlatmadım tabi ki anlatsam rezil kepaze olurdum vallahi. Sonunda filmi de izledim. (Bu arada odamda tv yok fazla masraf yapmayayım diye almamıştım sadece bizimkilerde var) Filmi izledikten sonra (Aşk filmi aldım merak etme) gerçekten de kızın bana aşık olduğuna karar verdim. Bu kadar olur filmdeki bayan oyuncuyla aynı tarz bakışlar hareketler cilveler (Garip hareketlerin cilve olarak adlandırıldığını bu film sayesinde öğrenmiş oldum) resmen aynı ; aynı olmasa da yakın, yakın olmasa da çağrıştırıyor. Peki bu kız bir gün de beni nasıl bu kadar sevebildi. Üstelik o kadar cimri olduğumu( düzeltme : tutumlu )bile bile nede bana aşık olsun ki. Bu işin içinde bir iş var ama ne. Neyse günlük yarın görüşmek üzere . I Will Back. 

20 Temmuz 2003
Vay günlük naber. Şu an ne dinliyorum biliyor musun. Sting’den Shape of My Heart. Vay be amma güzel bir şarkıymış. Arkadaşın teki tavsiye etti bu şarkıyı bana gene bir akşam yemeği sözü üzerine. Gittim hemen aldım albümünü (Biraz zor oldu yalnız bulması Eski bir albümmüş de) Nedense para harcamak artık o kadar zor gelmiyor bana insan birkaç günde değişir mi be Abdül. İnanmayacaksın ama Bir de müzik seti aldım kendime , müzikleri odam da dinlemek için. Nedir bu sendeki değişiklik diye soracaksın. Bilmiyorum ama Perihandan ben de hoşlanmaya başladım. Daha doğrusu evvelden de seviyormuşum aslında ilk gördüğüm andan beri yani. Hani dedim ya ellerim falan titredi diye heyecandan hani. Hatırladın mı? Dün filmi izlerken bu hareketlerin donup kalmaların aslında sevgiden kaynaklanan şeyler olduğunu öğrendim. Rahatım şimdi çünkü her şeyi biliyorum. Birincisi Perihan bir uzaylı değil. (Uzaylı araştırma merkezine yaptığım başvuruyu geri çekeceğim) ikincisi beni seviyor , üçüncüsü ben de onu seviyorum (Sanırım :) ) Cimrilikten kurtuldum sanırım Abdül. Bak kendim bile kabul ediyorum artık cimri olduğumu. Ama artık değilim bu sevgi her şeyi değiştirdi beni kendime getirdi. (Tam şairim :) ) Peki bugün neler oldu günlük orasını anlatamam sana özel şeyler oldu. Maazallah bir gün gelir de biri seni okursa mahvolurum. ( :) ) Yalnız bir şey oldu ki onu anlatayım sana her şeyi birbirimize açılmıştık , ellerlimiz ellerimizde gözlerimiz gözlerimizdeydi işte o sırada içimdeki şair çıktı ortaya ve Perihan’a şöyle dedim

Tutmuştum ellerinden
Bakmıştım gözlerine
Hissetmiştim aşkını kalbimde
Görmüştüm o aşkını gözlerinde
Ve anlamıştım ki
Sende beni seviyorsun
Aynı;
Delicesine...

Sanırım içimdeki şair patladı en sonunda ha ne dersin Abdül :) Perihan’da çok sevmiş olmalı ki… (öhhöm burayı kesmek zorundayım günlük sorry :) ) Bir günlük insanı ne kadar a değiştiriyormuş. Hem de birkaç günde. Demek ki bir arkadaş bir insanı nasıl değiştirir , bir aşk ne kadar değiştirir , akrabalar arkadaşlar ne kadar değiştirir. Ailemle de aramı düzelttim. Eve bir kilo telli kadayıf alınca (ki annem gene bayıldı) biraz da laflayınca falan düzelttim arayı işte. Sen günlük beni değiştirdin ve Perihan o daha da değiştirdi. Aşk beni değiştirdi. Sevmek ne kadar güzel bir duyguymuş. Özellikle de sevilmek. Keşke devamlı sevebilsem keşke herkes beni devamlı sevebilse. Varsın para gitsin. Para her şey demek değil , çünkü sevgiyi satın alamazsın. Sen de sevebilseydin keşke günlük. Hissedebilseydin her şeyi özelikle de aşkı. Sen de sev Abdül , sen de sev günlük Sen de sev.


arwen 18 Temmuz 2006 00:13

Haykırıyorum Sevdama


Aşktan kalbi ağrıyanlara bir yenisi daha eklendi.otobüs yolculuğunda başlayan tanışma hayatımın aşkını bulmama yardımcı oldu.ama neye yarar günlerim haftalarım senle dolmaya başladı.yani ruhum aşkınla doldu.ayaklarım yerden kesilmiş kalbimin aşktan ağrımasına sebep olmuştu.ama sen bana evet bile demedin.sadece buluşmamamıza izin verdin.Çıkmazların içine girmiş kalakalmıştım
Beynim kilitlenmiş şifreyi unutmuştum ne yaptığımı bilmiyordum aslında bildiğim şeyleride unutturdun.gece güzel günlerimizi hayal edip durdum sonuç yine sensiz günler şimdi boğaz köprüsünden atlamış beton gibi duran denize çakılmış gibiyim yine ağlıyorum sevdama kör sokaklarda dolaşıp haykırıyorum aşkımı
Seni Seviyorum diye..


ChinaDoll 18 Temmuz 2006 00:33

MASALINA DÖN PRENSES..


Gecedeyim; ömrümün raylarını saydığım tünel misali gözlerindeyim. Gül kokulu bir mevsimdeyim. Bu saatlerde ben meçhullerdeyim... Sen yanımda değilsin, sen içimdesin, kalemimin süzülüşündesin, yanımdan alanlar hayaline de ambargo koyamazlar ya, sen hayallerimdesin... Söylenmemiş, yazılmamış, duyulmamış, yaşanmamış bir şey olmalı! Bakışlarım, seslenişlerim, gülüşlerim ve dudaklarımdan içeri sızarak dilimin ucunu yakan tuzlu gözyaşlarım yalnız sende anlam bulmalı. Adını sen koymalısın; hüznümün de, sevincimin de, yazımın da, güzümün de, bu masalın da adını sen koymalısın.

Bir kış masalı işittin mi hiç? Hani yüreklere usul usul yağan kar tanelerinin masalını? Karları soğuk zannedenler bu masalı işittiklerinden beri karların bazen yaz güneşinden bile sıcak olabileceğini bilirler. Bir kış masalı demiştik değil mi? Karlar kadar temiz bir sevdanın bu diyarda kirlenmeden kalamayacağını da söylemiş miydik?
Onlarca masalı taşıdın heybende ve bir masal prensesi olup çıktın. Her masal bağından bir üzüm tanesi almaya zorlarken beni, nereden bilirdin benim sadece bir masal prensesi istediğimi...

Masallar mutlu biter prensesim. Hayat her dem acıyla doludur da masallar hiç olmazsa mutlu biter. Meselâ avcı kıyamaz Pamuk Prenses'e, meselâ masalın sonunda Cadı Kraliçe ölür ve prenses kendisini çok seven bir prensle mutlu olur. Ya da Keloğlan her türlü engeli keskin zekâsı sayesinde aşıp prensese kavuştuğunda asıl prensesinin Cankız olduğunu anlar ve mutludur en az Cankız kadar. Alis de mutludur beş çayı içerken Harikalar Diyarı'nda.
Masal prensesleri kadar güzelken ne işin vardı bu elem diyarında bilmiyordum. Masalından kovulmuş olamazdın; çünkü masal başkahramansız olmazdı. Kötü bir hükümdarın zulmünden kaçmış hiç olamazdın; ne kadar kötü olursa olsun hükümdar, masumane güzelliğin karşısında çözülürdü yüreğinin zulmet urganları. Ancak bir uyuyan güzel olabilirdin sen.

Masal ülkesinde derdine bir çare bulamamışlardı. Bütün efsuncuların, tüm hekimlerin ve seni iyileştirmeye yeltenen herkesin başı bir bir gitmişti de güzel gözlerin açılmamıştı bir türlü. O yüzden, belki bir çaresi bulunur umuduyla, "hayat" dedikleri bu diyara gönderilmiştin. Oysa gönderildiğin diyarda çareler çoktan tüketilmişti prenses! Bu diyar gözyaşı diyarıydı ve parası yoksa prenseslere bile ayrıcalık tanınmazdı.

Bu diyarda insanlar satılırdı prenses, açlık sefalet kol gezerdi bu diyarda. Kimisi kuş tüyü yatakları beğenmez, ekmek bulamazdı yemeye kimisi. Bu diyarda insanlar inanamaz, inandığını söyleyemez, söylediği sözü unutur, unuttuğunu aramaz, aradığını bulamaz, bulduğuyla yetinmez, yetinmesi gerekenle mutlu olmaz, mutlu olduğunu üzer, üzdüğünden özür dilemez, özür dilemek gururuna dokunur, gururunu üç kuruşa satar, sattığı mal bozuk çıkar... Yani senin anlayacağın prenses burada her iş çıkara bakar.

Prenses... Üzüm gözlü prenses, aslında seni doğru diyara göndermişler, bu diyarda karıncayı incitmemiş, aklından bir kez olsun kötülük geçmemiş, saf, temiz insanların gözlerini açarlar; ama açana kadar da ******* ağlatırlar! Bu diyarın karanlığına bulanmadan, gözlerin açılmadan dön masalına! Dedim ya seni burada çok üzerler prenses!...



Mystic@L 18 Temmuz 2006 00:35

Affın Erdemi


Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"


kambis 18 Temmuz 2006 13:28

Öbürüm.

Akşam oturayım televizyon karşısına... bir kanalı izlerken, öbüründekini merak ederim; orada da aşağı yukarı aynı şeyi göreceğimi adım gibi bilmeme rağmen...

Bir şehirde yaşarken, diğerindedir aklım; o şehirler ki, çok da farkı yok birbirinden...

Doymak bilmez bir çocuk gibiyim; yetinemiyorum.

Islığım, bütün şarkıları aynı anda çalmak istiyor; uçurtmam, kainatın tüm semalarında kanat çırpmak...

Gemlenmez bir merak duygusu, "Her yemeği tat", "Her çiçeği kokla" diye ha babam kamçılıyor beni... telaştan ne tadını ayırt edebiliyorum yemeklerin, ne de kokusunu çiçeklerin...

Her akarsuya karışıp gitmek geliyor içimden; hangisine karışsam, gözüm ters akıntıda...

…halbuki her akarsu, aynı denize karışıyor sonunda...

Sinemadaysam, gelecek filmi, izleyeceğimden daha çok merak ediyorum; ki onun sonu da aynı, biliyorum.

Hangi mektubu açsam, açılmayan için meraklanırım...

Kulağım, çalacak telefonda; en sıkıldığım anda dahi telefon edenlerden...

Kış boyu yazı iple çekmişken...

...şimdi sonbaharı özlemek neden...?

* * *

Çünkü yüreğimin iki yanına taht kurmuş ikizler, o ilk Haziran’dan beri durmaz, tepişir.

"Kalk gidelim" derken biri, "Halt etme otur" diye eteğinden çeker diğeri...

Biri karınca, öbürü ağustos böceği...

Hergele sokak çocuğuyla, evinin uysal erkeği…

Oysa yaş kemale erdi; "nihai tercih"in vakti geldi.

Tepeleyeceğim birini; ama bilmem hangisini…

* * *

Gördünüz değil mi:

Kafaları birbirine yapışık İranlı siyam ikizleri Ladin’le Lale, yeni bir hayat umuduyla girdikleri ameliyathanede, eski hayatlarını da yitirdi.

Önce Ladin’in ölüm haberi geldi; “Lale yaşayacak” dendi.

Sonra Ladin’in ölümüyle, Lale’nin de hayat bağları kesildi.

Kimbilir belki de ikiz olmanın ilahi yasasıdır bu…

Biri beslenir diğerinden…

İşte o yüzden ya ikizinizle varsınızdır, ya ikiniz de yok.

* * *

Ah, İkizler için tercih böyledir işte…

Bir yanını seçmek, otomatikman öbüründen de vazgeçmektir.

Çünkü birini feda ettiniz mi, "ikiz" değilsinizdir artık...

Oysa sizi siz yapan, içinizdeki tepişmedir.

Değeriniz, "diğer"inizdedir.

Bütün Haziran doğumlular bilir bunu...

O yüzden kıyamaz içinde tepişen ikizlerden birine...

…ne kahkaha saçan neşeye, ne ansızın bastıran hüzne...

ne iyimser güne, ne karamsar geceye...

ne ciddiye, ne muzibe...

ne çocuğa, ne büyüğe...

ne sadeliğe, ne debdebeye...

Kıyamaz bunlardan birini elleriyle öldürmeye...

Bilir ki, yazılmış nice yazıda, dizilmiş onca notada, boyanmış bunca tuvalde ve kimbilir söylenmiş kaç sözde, yakılmış kaç türküde o tepişmenin sancılanması vardır.

Sancı durdu mu, ne ters akıntı kalır, ne de akarsu.

Bir ölü denizde tek kürekle döner durursunuz.



Dedim ya; oburum.

..ve bazen kızdırıyor sevdiklerimi bu huyum.

Varsa bir kusurum; Haziran doğumluyum.

Ne garip, şimdi bile, bir yanım bunları yazıp hicvederken bendenizi...

..."Sil de ciddi bir şeyler yaz" diye yırtınıyor ikizi...





Can Dündar


ChinaDoll 18 Temmuz 2006 13:38

Dostluk Mu?

İnsan herşeyi yalnız yapmaya,yaşamaya başladığı zaman dost falan aramıyor kendine.Kendi kendine yetiyor her zaman.Sohbet edeceği zaman buluyor nasıl olsa birini.Dertlerini kendi çözüyor nasıl olsa.Dinletmesinede gerek yok.Karşındaki dertlerini dinlese ne olacak.Gece yatağına girdiğin zaman başbaşasın onlarla.Başkası öğrenmiş ne fayda.

Kimsenin kimseye faydası yok.Senin faydan kendine.Bakın etrafınıza en zor anınızda kaç kişi var.Bir elin parmaklarını geçmez.Hem olsa ne fayda.Kendinizi kandırmayın acınız dinmiyor işte.Bencilleşiyor insanoğlu.Kendini düşünüyor artık.Bana dokunmayan yılan meselesi.En güzel gününüzde mesela doğum gününüzde yanınızda olan insanlara şöyle bir bakın.Hangisi zor anınızda yardım edecek.Ailenizi bir kenara bırakın.Bir bakın etrafınıza.

Ne kadar çok paranız varsa o kadar çok dostunuz oluyor.Aşklarımız bile maddiyat üzerine kuruluyor.Para olmuş insanın tek gerçeği.İnsanlar ölüyor onun uğruna.Paran varsa dostun var yoksa yalnızsın.Ben yalnızlığı seçtim kafamı dinliyorum züğürtçe...


arwen 18 Temmuz 2006 15:05

Hazin Bir Aşk Hikâyesi

Bir gece yarısı hikayesi
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.

Hatırlar mısın Gülüm ilk nerede görmüştüm seni.Dans eden aşıklar vardı pistte
ve bizim şarkımız çalıyordu.Göz göze geldik seninle bir an.Usulca kalktım
yerimden.Yaklaşıyordum sana.Sana benimle dans eder misin diye
sordum.Kalktık.Dans ediyorduk.
Daha birbirimizin isimlerini bile bilmiyorduk. Belkide böylesi daha da
güzeldi.Birbirimizi tanımadan dans etmek.Söze ilk başlayan sen oldun.Bana
ismimi sordun.Hece hece ,kekeleyerek söyleyebildim sana ismimi.Sonra ben
sana ismini sordum.Aşık olduğum kişi Zeynep yani sendin.Sana seni yeniden
görmek istediğimi söyledim ve senden telefonunu istedim.Bilemiyorum bir anda
telefon istemek,bildiğimiz sadece birbirimizin isimleriydi
Ertesi gün ilk isim sana telefon açmak olacaktı.Nerden telefon
bulacaktım.Ben bu şehri bilmiyordum,ben bu şehrin yabancısıydım.ve sonunda
telefon...Aradım seni.Bir park ismi söyledin saat ikide.Daha bir bucuk
saatim vardı.Boş boş dolaştım sokaklarda.Ve buluştuk seninle.
O bir bucuk ayım.Gündüzlerim senle,gecelerim hayallerinle geçti.
Ve o veda anı. Aradım seni.Evde yalnız olduğunu ve gelebileceğimi
söyledin.Kapıda bekliyordun beni.Çayı hazırlamıştın bile.Hem çaylarımızı
yudumluyor,hem sigaralarımızı içiyor,hem de dudaklarından buseler
alıyordum.Söze başladım.Gidiyorum Gülüm.Ama gitmek istemiyorum.Biliyorsun
elde olmayan nedenler.Sen hep ağlıyordun.Kapı çaldı bir ara.Korktuk.Kim
gelmiş olabilirdi.Annendi gelen.Ne diyecektik.Ben hemen kaybolduğumu;bu
şehri bilmiyordum ya,bu şehrin yabancısıydım ya.Yolda sana
rastladığımı.Seninde beni eve çağırdığını söyledim.O an gülmemek için
kendini zor tutuyordun.Bunun farkındaydım.Çünkü o an ikimizde gülmekten
patlayabilirdik.
Sonra senden beni kaldığım eve götürmeni istedim.Bu şehrin yabancısıydım
ya,bu şehri bilmiyordum ya.Daha iki saatim vardı gitmeme.Seninle o ilk
gittiğimiz cay bahçesine gittik.
Ve o veda ani.Etrafa aldırış etmeden dudaklarından aldığım o
buse.Gidiyorum.Elveda.

Aylarca suren telefonlar mektuplar,mektuplar telefonlar.
Sanırım seninle bir hafta görüşememiştik.Aradım seni.Kardeşin çıktı
telefona.Seni sordum.Çalışıyor dedi.Okul okul diyecektim.Neden bıraktı
okulu.Durum o kadar kötüymüş.Kardeşin söyledi.Ve bir ay sonrası.Senden gelen
o mektup.Son mektubun olduğunu nerden bilebilirdim.Beni istiyorlar
diyordun.Avrupa’n.Aradım seni.Ağlıyordun.Sana ne düşündüğünü sordum.Sen
susuyordun.Beni yıkan senin suskunluğun oldu.Seni seviyorum.
Elveda.

Ve aylar sonra başına gelen o kotu olay.Duyunca telefona
sarıldım.Telefonunuz değişmişti.Ne yapacaktım.Hülya geldi aklıma.Dayının
kızı.O bizim sırdaşımızdı,ikimizin.Onu aradım.Ondan senin telefonunu
istedim.Bana ne yapacağımı sordu.Ona bilemediğimi içimdeki o duyguyu
anlattım.

Aradım seni.Sana seni sevdiğimi,seni üzecek her şey den uzak durmanı
istediğimi söyledim.Seni seviyorum.Elveda.
Senin söylediğin son sözde benimkinin aynisiydi.Sesin kulaklarımda.
Seni seviyorum. Elveda

Bir gece yarısı hikayesi.
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.


Mystic@L 18 Temmuz 2006 22:13

Çalınan Gözyaşları
İçerden yine onu çağırıyordu babası. Çekinerek oturma odasına doğru ilerlerken içini o aynı korku bürümüştü. Yine dövecekti onu babası, ama o kötü bir şey yapmamıştı. Bütün gün odasında babasından saklanıyordu.

Kafasını oturma odasının kapısından içeri uzatıp, önce bir etrafı gözetledi. Babası koltuğa kurulmuş, elinde o Allah’ın belası tas vardı."Gelsene ulan buraya!" diye haykırdı babası onu kapıda görünce. Biliyordu, babası onu yine dövecek ve onu ağlatmaya çalışacaktı. Bir türlü anlamıyordu babasının gözyaşları ile ne yapacağını. Yanına gelmediğini gören babası biran yeninde fırlayıp, kulağından kapıp onu koltuğun oraya doğru sürüklemeye başladı.

"Eşşek sıpası, ben gel dediğimde geleceksin!"

Çocuğun gözleri dolu dolu olmuştu.

"Hergele, bir ***a yaramıyorsun, bu evde ancak yük oluyorsun" diye bağırmaya başladı babası ve ardından suratının ortasına bir şamar indiriverdi. Çocuk artık gözyaşlarını tutamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Babası hemen tası kapıp çenesinin altına tutmaya başladı.

"Tasın içine ağla ulan, boşa gitmesin gözyaşların" diye seslendi. Baktı çocuğun ağlaması kesildi, bir iki tekme ve birde kafasına bir yumruk geçirdi.

"Ağlasana len!" Çocuğun gözlerinden gözyaşları hemen boşalmaya başladı. Yanaklarından aşağıya akan gözyaşları tası doldurmaya başlamıştı.

"Tamam tamam, bu kadarı yeter. Hadi şimdi çek git de beni yalnız bırak."

Çocuk odasına koşarak kaçtı ve kendisini yatağın üstüne fırlatıp ağlamaya devam etti.

"Bak hanım! İnşallah senin arkadaş haklıdır. Birisinin gözyaşlarını içersen zengin olacaksın dedi, ama bir aydır hergün bu hergelenin gözyaşlarını içiyorum, elime para filan geçmedi," diye sızlandı adam, elindeki tası bir güzel içtikten sonra.

"Aaahh! Olur mu Bey? Kadın iki vakte kadar demişti, daha bol bol içmen gerek. Zaten bizim çocuğun bir işe yaradığı yok, bari zırlaması işe yarasın."

Bir ay daha hergün dövülerek ve ağlayarak geçirdi günlerini bizim çocuk, ama ne para geliyordu eve ne de huzur. Hergün babası onu dövüyor, söyleniyor sonra da toplamış olduğu gözyaşlarını içiyordu. Artık yavaş yavaş alışmaya ve aldırmamaya bu günlük olaydan. Gün geçtikçe daha az ağlıyordu ve odasına dönünce kendisini yatağa atacağına yarıda kalmış oyunlarına dönüyordu. "Ulan hergele! Gel bakalım buraya" diye yine çağırdı onu babası. Bu sefer içinde ne bir korku ne de bir düşünce vardı. Sallanarak gitti babasının yanına ve boş gözlerle gözlerinin içine bakarak durdu. Babası başladı bir sürü laf söylemeye. Çocuk hiç kıpırdamadan, ağlamadan durdu babasının karşısında. Ağlamadığını gören babası başladı tekme tokat girmeye çocuğa, ama nafile, çocuk ağlamıyordu. Daha da sinirlenen babası başladı onu bir güzel dövmeye, yüzünden kanlar akıyor ama bir damla gözyaşı yoktu. Artık ağlamasından ümidi kesen babası bütün sinirini onu döverek almaya koyuldu. Her zaman oturup onları seyreden annesi bile kalkıp ona vuruyordu.

"Ulan ***! Senin yüzünden zengin olamayacağız. Ağlasana be ağla!" diye haykırıyordu. En sonunda çocuk yediği dayaktan hareketsiz bir şekilde,her yanı kan içinde yere yığılıp kaldı. Kendisine geldiği zaman halasının evinde buldu kendisini. Halası gözleri yaşlı bir şekilde yaşlı bir şekilde ona bakıyor ve yaralarını tedavi etmeye çalışıyordu. Çocuk kıpırdayacak bir halde değildi ama hiç umursamıyordu.

Babası onun eve gelmesini istemiyordu artık. O da halasında kalmaktan çok memnundu. Günleri çok rahat geçiyor ve keyfi yerindeydi. Bir gün, halası eve geldiğinde onu çok telaşlı gördü. Sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi gelmişti ona. Az sonra telefon çaldı, ama o konuşulanları duyamıyordu.

Bir baktı ki halası telefonu kapatınca ağlamaya başladı. Birden içini müthiş bir korku sardı, hemen koşup ön kapıyı iyice kilitledi. Bunu gören halası gözlerinde yaşlarla yanına koştu,

"Ne oldu yavrum? Neden kapıyı kilitledin?" diye korkuyla sordu.

"Ağlama Halacığım, yoksa babam gelir senin de gözyaşlarını çalar."




Misafir 19 Temmuz 2006 14:21

Bir Chat Masalı
Çok hoş bir gençti. Benimle konuştuğunu bilmeden saatlerce chatte sohbet ederdik. Ben onu tanıyordum, her gün onun yanından geçtiğimde içimde büyük bir heyecan oluşuyordu. Her gün chatte konuşurken ona çok yakın olduğumu söylememek için zor tutardım kendimi. Onu yolda gördüğümde selam vermek isterdim, ona gülümsemek isterdim o bana gülümsediğinde. Ama ne o bana gülümserdi nede ben ona her gece konuştuğu kız olduğumu söylerdim.

1 yıl geçti. Giyinişi, konuşması, hareketleriyle herkesin beğenisini kazanıyordu. Ama onun baktığı kızlar, süslenmeyi bilen, güzel kızlar olmalıydı. Geri kalanıyla alakası yoktu. Chatte konuşurken beni de güzel bir kız diye biliyordu. Gerçeği bilseydi belki hiç muhabbetimiz olmazdı. Giderek daha da bağlandım ona. Bana hep beni görmek istediğini, benden hoşlandığı söyleyip duruyordu. Ona ben güzel değilim değişimde bunun artık bir önemi yok benim için derdi. Etrafımdakilerin verdiği cesaretle onunla buluşmaya gittim. Gittiğim anda yüzünde beliren ifade ölümüm olmuştu sanki.

Herkes bana çok güzelsin derken ben bir tek onun sözlerini umursamıştım. Beni gördüğü anda hiç konuşmadı, gülümsedi ve “sonra görüşürüz”… İçimde büyüttüğüm şey beni yiyip bitiriyordu. Bu kadar mıydı? Onun ilgisini çekebilmem için güzel giyinip, süslenmem mi gerekiyordu? Onunla yaptığımız konuşmalarda kendimi yalansız tanıtmıştım. İçimden geldiği gibi konuşmuştum. Benden bu konuşmalarım, düşüncelerim için hoşlandığını düşünmem hata mıydı?

Artık beni yolda her görüşünde yolunu değiştirmeye başladığını hissediyordum. Ne chatte denk geliyorduk artık, ne de yolda. Ona yazları her gece mutlaka bir kaça saat terasımızda yıldızları seyrettiğimi söylemiştim. Bir gece yine oradaydım. Ama bu sefer içimde büyük bir burukluk vardı. Kapının sesini duydum. Arkadaşlarımdan biri zannettim, benim orada kafa dinlediğimi onlar biliyorlardı ve sadece onlar beni bu zevkte yalnız bırakmıyorlardı. Ama yanlış bir tahminde bulunmuşum. Gelen oymuş. Yanıma oturmadan önce içimde büyük bir nefret vardı. Ama onun kokusunu içime çektiğim anda hata yaptığımı hissetim. Yine de nefretimi atamadım içimden. Bana üzgün olduğunu söyledi. Buluşmamızın ardından çok düşündüğünü ve bu hatasını telafi etmek istediğini söyledi. Ard arda özürler diledi.

Nefretin insanın gözünü kör ettiğini o zaman anladım. Ona “asıl ben özür dilerim, istediğin gibi güzel, bakımlı bir kız olamadığım için, mükemmel birisi olamadığım için üzgünüm” dedim. Bunları söylerken yüzüne bakıyordum, o tatlı ifadenin yerini buruk bir tebessüm kaplamıştı. Ne diyeceğimi bilmiyordum, gitmesini istedim. O gittikten sonra yıldızların bana küstüğü gibi bir hisse kapıldım. Artık az önceki gibi parıldamıyorlardı, onu elimin tersiyle nasıl hayatımın dışına çıkardığımı düşündüm bütün gece. Sonra gecenin bir yarısı bir onun hakkındaki düşüncelerimi değiştiren bir mail geldi, bu kadar içten olduğunu görmemiştim hiç.

“Bu zamana kadar hep yukarılardaydım. 4 4lük bir insanmışım gibi insanları en tepeden izledim. Huyu değil, güzelliği ve cazibesi hoşuma giden kızları kollarından tutup yanıma çektim. Şimdi senin beni ayaklarımdan tutup aşağı çekmene ihtiyacım var. Burada yalnızım sen oradayken. Her şey için üzgünüm. Beni anlayabilir misin?”

Bunların üzerinden 2 yıl geçti hala ilk günkü gibi seviyorum onu. Oda beni o maili attığı günkü gibi…


lionhead 19 Temmuz 2006 20:16

KORKU
Korkutucu bir sessizlik evi sarmıştı. Kadın ürkek adımlarla odadan odaya dolaşıyordu. Bir şey arıyordu ama peşinde dolaşan gölgeden habersizdi. Kadın aradığını bulmaktan ümidini kesmiş ve
yorgun bir halde, pencere kenarındaki sandalyeye oturdu, dışarı bakmaya başladı. Peşinde dolaşan adam, kadının oturduğunu görünce saklandığı yerden çıktı. Ses yapmamaya çalışarak sırtı kendisine
dönük kadına yaklaşmaya başladı. Kadına iyice yaklaşınca yakalamak ister gibi ellerini kadının boynuna doğru uzatır. . . o anda kadın ani bir hisle geri döner, adam hiç vakit geçirmeden atılır, kadının sırtına vurur ve bağırır; " -Ebe ebe. " ve kaçmaya başlar.
* * * *
Adam yorgun argın koltuğa oturur; "-Tamam pes, sen kazandın, öldüm yorgunluktan. Saat kaç ?"
Kadın sakin sakin cevap verir; "-Saat 10. "
Adam "-10' mu iyi. "dedikten sonra birden bir şey hatırlayıp telaşlanır ; "-Ne !. . Olamaz. Paketleri bu gece yarısındaki uçağa yetiştiremezsem mahfoldum demektir, kesin kovulurum. "
-Ama sen karanlıktan korkarsın, fobin var.
-Bunu düşünmeye şimdi vaktim yok, kovulduğum zaman bol bol düşünürüm. Çabuk çabuk içeri odaya koyduğum paketleri getir.
Adam paketleri alıp, koşarak dışarı çıktı. Dışarı çıkar çıkmaz bir an tereddüt etti, karanlık fobisi onu geriye dönmesi için zorladı ama çaresizdi, devam etti yoluna.
* * * *
Adam elinde bir kaç paketle sakin sakin yürüyordu. Birden bulutlar çoğalıp ayı kapatmaya, karanlığı artırmaya başladı. Adam karanlıktan korktuğunu belli eder şekilde adımlarını sıklaştırdı, yürürken sürekli çevresine bakınmaya başladı.
Adam ürpertiyle, kararan göğe bakarken bir merdivenin altından geçti. bunu uğursuzluk sayardı, korktu uzaklaşırken tekrar tekrar altından geçtiği merdivene baktı.
Korkusunu yenmek için ıslık çalmaya başladı ama ölüm marşını çaldığını farkedince sustu. Neşeli bir melodi hatırlamaya çalışırken önünden bir karakedi geçti. Hemen durdu, endişeyle
çevreye baktı, sonra tekrar yürümeye başladıBu kez ürkek adımlarla yürüyor ve sürekli sağa sola bakıp bir tehlike olup olmadığını kontrol ediyordu.
Bir köşeden iki adam çıkıp onun peşi sıra yürümeye başladı. Gece serindi ama adam yanaklarına doğru soğuk terlerin boşaldığını hissetti. Bir sonraki köşede peşindeki iki adama bir
adamın daha katıldı. Diğer iki adama boğuk bir sesle sordu ; "-saat kaç ?. "En iri yarı olanı ; "-10. 30. " dedi. Yeni gelen "-Vakit kaybetmeyelim, çabuk olalım. " dedi.
Adam arkadan gelen üç kişinin konuştuklarını duyunca hızlandı. Ayak seslerinden arkadakilerin de hızlandığını anladı, korkuyla titredi. Yeni gelen adamın sesini tekrar duydu ; "-haydi biraz hızlanın. "
Adam yorgundu ama peşindekiler hızlanınca o da hızlandı, korkusuiyice arttı, peşindeydiler, yetişmek üzereydiler telaşlandı elindeki paketlerden biri düştü. Can derdine düşmüştü, paketi almak için duraklamadı bile.
Arkadan tekrar bir ses duydu ; "-Yetişemeyeceğiz koşalım. "
Adam da koştu koştu, paketlerden biri daha düştü, kan ter içinde kalmıştı. Mesafeyi biraz açmıştı ama yorgunluktan bitmişti. Paketlerden biri eksik olunca diğerlerinin önemi olmadığını düşündü, artık işten kovulmak filan önemsizdi, daha hızlı koşmak için elinde kalan paketleri de fırlatıp attı ve koşmaya devam etti. Fakat birden ayağı bir taşa takılıp düştü, dehşete kapıldı. Üç adam koşarak geliyordu. Kalkmaya çalıştı ama telaştan tekrar düştü. Üç adam yetişmişti, kaçamayacağını anlamıştı. Korkuyla gelenlerin yüzlerine baktı, yüzlerinde insaftan eser göremeyince, ümitsizce acı bir çığlık attı.
Adamlar garipseyerek ona baktılar sonra aynı boğuk sesi duydu ; -"Sarhoş galiba. " diğeri devam etti; "-Boş ver onunla oyalanacak vaktimiz yok, nerdeyse başlayacak Galatasaray-Monako maçı. " "-Ne dersin deplasmanda yenebilir mi ? Rakip nede olsa Avrupa takımı. "
Üç adam maçı tartışarak koşup gittiler. Onlar gidince yerdeki adam yarı şaşkın yarı sevinçli ayağa kalktı. Bir süre hızlı nefes alışlarla adamların peşisıra baktı, heyacanını yatıştırmaya
çalıştı, alnındaki terleri sildi.
Sendeleyerek ara sokaklardan birine daldı. Ana caddelerde yine birileriyle karşılaşmaktan korkmuştu.
* * * *
Ay hafifçe bulutların arasından sıyrıldı. Adam loş sokaklarda evlerin gölgesine sığınarak yürümeye başladı. Bir evin duvarına nerdeyse sürünerek giderken kararlı, sert bir sesle olduğu yerde kaldı ;
-Dur!. .
Sesin nereden geldiğini anlayamamıştı, aynı ses bu kez öfkeli bir tonla haykırdı ;
-Kaldır ellerini
Titreyerek kaldırdı ellerini
-Ya paranı ya canını.
Telaşla ceplerini aramaya başladı, bir türlü cüzdanını bulamıyordu.
Demek paranı vermeyeceksin
Korkuyla araştırırken iç cebinde buldu cüzdanı, çıkarmaya çalışırken aynı sesi duydu
-Öyleyse geber
Cüzdanı çıkardı ama geç kalmıştı, iki el silah sesi duydu, ayaklarının bağının çözüldüğünü hissetti, yere yığıldı.
Aynı ses bir kahkaha attı ama kahkahası bir çıt sesiyle kesildi. Yere yığılan adamın bulunduğu evin penceresinden bir ses geldi ;
-Hanım yine gangster filmi varmış, kapattım televizyonu.
Adam yığıldığı yerden bir yarası olup olmadığını kontrol ederek kalktı, sapasağlamdı, bir"-ohh!. . "çekti, üstünü başını çırpıp yeniden yürümeye başladı.
* * * *


Henüz iki sokak geçmiştiki birden yerde dev bir köpek gölgesi gördü, sallana sallana yaklaşıyordu. Her an köşeyi dönüp karşısına çıkabilirdi. Sağına soluna baktı, kaçabileceği yer yoktu. Kaçmayı denese bile başaramayacağını düşündü, korkusu arttı ama yine de kaçmaya başladı. O anda da köpeğin köşeyi döndüğünü gördü. Birden şaşkınlıkla durdu; gölgesi kocaman olan köpek küçük bir yavruydu.
Adam kendisine ecel terleri döktüren bu yavru köpeğe öfkeyle bir tekme savurdu, tekmesi isabet etmedi. Yavru köpek havlayarak kaçtı. Yavru köpeğin kaçtığı taraftan onun annesi olduğu anlaşılan iri yarı bir köpek çıkarak adamı kovalamaya başladı. Bir süre kovaladıktan sonra adamın peşini bırakıp yavrusunun yanına döndü.
Köpeğin döndüğünü görmeyen adam kaçmaya devam ediyordu.
Adam yorulana kadar koştu. Köpeğin, peşini bıraktığını anlayınca oturup nefeslendi.
* * * *
Adam bu kez de ara sokakların karanlığından korkmuştu. Hemen ana caddeye yöneldi, yürümeye başladı. Tam bir polisin yanından geçiyordu ki, ilerdeki sokak lambasının altında dikilen bir kıza iri yarı bir adamın saldırdığını gördü. Polis o taraftan geliyordu. Fakat polisin hareketlerinde bir telaş yoktu. Adam şaşkınlık içinde olaya bakarken, kız adamın elinden kurtulup çantasından bir silah çıkarmayı başardı. Saldırgan tekrar atıldı kızın silah tutan elini
bileğinden yakaladı. Kuvvetli bir iki silkeleyişle kızın elindeki silahı fırlattı. Silah polisle adamın yanına kadar savrulmuştu.
Adam korkudan kısılmış bir sesle polise seslendi ;
-Yardım etsenize.
Polis alaylı bir şekilde güldü ;
-Yardıma gerek yok, o tek başına da kızı öldürebilir.
Polis daha sonra adamın şaşkın bakışları arasında yürüyüp gitti.
Adamın şaşkınlığı sürerken, kız saldırganın bir tokatıyla yere yuvarlandı. Saldırgan yerdeki kızın üstüne giderken belinden bir bıçak çıkardı. Onları seyreden adam kızın korku içinde attığı
çığlıkla kendine geldi, ayaklarının dibine düşmüş olan aldı ve kızı öldürmek üzere olan saldırgana çevirdi, tetiğe bastı. . .
Saldırgan, hiç bir şey olmamış gibi ayakta duruyor, şaşkın ona bakıyordu. Adam bir daha ateş etti, bir daha bir daha. Kurşunu bitmişti ama saldırgana bir şey olmamıştı. Üstelik elindeki
bıçakla öfkeli bir şekilde üzerine geliyordu. Yerdeki kız ise oturmuş rahat bir vaziyette onları seyrediyordu. Eli bıçaklı adam karşısına gelince kanlı dişlerini göstererek bağırmaya başladı.
Ne söylediği anlaşılmıyordu ama öfkesi gözlerinden okunuyordu. Adam vampirlere inanmıyordu ama karşısındaki adamın kanlı, koca koca dişlerini görünce dizleri tutmadı olduğu yere yığıldı.
Saldırgan uzandı elindeki silahı aldı, ağzından kanlı dişleri çıkardıktan sonra bu kez anlaşılır bir sesle bağırdı ;
-Ne yaptığını sanıyorsun sen, şurda rahatça bir film çeviremeyecek miyiz ? Üstelik tabancadaki tüm kurusıkıları harcamışsın!. .
Filmi çeken diğer adamlarda köşeyi dönüp gelmiş adama bağırmaya başlamışlardı, adam ayağa kalktı, topuğunun üstünde geriye döndü, silah sesini duyup gelen az önceki polisin bıyık
altından gülerek kendisine baktığını görünce başıyla selam verdi, yanından geçip sakince yürümeye başladı, filmciler hala arkasından bağrışıyordu.
Adam başka bir caddeye dönünce, ağzıyla rüzgar uğultusunu andıran korkunç bir ses çıkarmaya başladı, duvara dayalı bir merdivenin altından geçti, önünden geçen kara kediye tekme attı,
karşısına çıkan bir köpeği korkuttu. Yanından geçtiği çocuk parkına girdi, kaydıraçtan kaydı, parktan çıkarken gördüğü sarhoşun yanından sallanarak geçerken seslendi ; "-İyi geceler hık. . .
birader hık. . . " diye, sarhoş taklidi yaptıktan sonra caddeye çıktı, bir şarkıyı ıslıkla çalarak, neşeli adımlarla, kah zıplayıp, kah oynayarak evine doğru yürümeye başladı.

GÜL-KIZ

Genç adam, hergün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.
Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.
Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.
* * * *
Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.
* * * *
Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !. .
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.
* * * *
Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "-Bu evde kimse yaşamıyor mu? ". Bir çocuk; "-İhtiyar bir kadın yaşıyor. " dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " -Burda yaşayan genç kız ne oldu? " Çocuklardan biri atıldı; "-o öldü. " dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "-Verem olmuş, dün öldü. "
* * * *
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "-Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !. . " Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. . .


Mystic@L 19 Temmuz 2006 22:05

Sen Bir Melek'sin


Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı. Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına. İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı. Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni; o, sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş, yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti. Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde; tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım'ını kapıyı açar olarak buldu. Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi.
“Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey,
“Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim.”
“Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken; elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki... Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı. Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular. Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular.
“Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?”
“Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya!”
“Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana…”
“Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?”
“Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye!”
“Sen hem çok akıllı, hem çok zeki, anlayışlı, güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok…”
“Yeter, görende bir şey var zannedecek.”
“Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum. Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.”
“Nasılım peki?”
“Sen başkasın…”
“Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın pis ve dağınık görmedim hiç.”
“Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.”
“Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu. Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi. Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı. Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı. Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi.
Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu.
“Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.”
“Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...”
“Bu senin görevin değil.”
“Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?”
“Bu ikimizin de görevi…”
“Öyleyse müsaade ette çıkarayım.”
“Hayır.”
Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu.
“Yapma Meleğim.”
“Size hizmet etmekten zevk alıyorum.”
Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu.
“Sen otur efendi…”
“Sana yardım etmek istiyordum.”
“Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım.
“Sen bir Melek’sin.”
Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmen senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı.
“Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi.
O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı.
“Kapıda mı bekledin yine!...”
“Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar.
Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti. Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı. O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki…
“İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar erkek yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu. Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.”




Saat: 09:00

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık