MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

arwen 21 Temmuz 2006 23:03

Haydi Bakalım Düşeş



-Haydi bakalım düşeş!
Diye heyecandan bağırırken Fatih , Hikmet te gözlerini kapatmış
-Ne geldi! Ne geldi! diye arkadaşlarına bağırıyordu.
Mesut
-Ulan Hikmet çok şanslısın be 6-5 geldi.
Derken Hikmet derin bir nefes aldı i gözlerini açtı ve zarlara baktı harbiden de 6-5 idi zarlar.
-Ohh be bakalım belki mars olmaktan kurtulurum ha ne dersiniz.
Ziya
-Bak orası biraz zor marssın oğlum.
Dedikten sonra bir kötü adam gülüşü yapar gıcıklığına aynen şöyle.
-Muahhhahaha , Nıhıhahaha , Muahhhahaha
Hikmet bu sırada yavaştan sinirlenmişti beklediği taş gelmemişti zaten gelebilecek en kötü zar gelmişti. Hıncını Ziya’dan almaya karar verdi.
-Kalleş Ziya ne o ulan öyle gülüyorsun? Mafya mısın lan sen başıma. Tutmayın beni sıkacağım boğazını.Tutmasanıza lan!
Fatih ;
-Abi zaten tutan yok ki seni.
-Olsun ben söyleyeyim de sonra demeyin niye yaptın diye! Yedim ulan Ziya seni!
Bu arada Fatih’te zarı atmıştır ve beklediği zar gelmiştir.
-Aha düşeş geldi mars oğlum mars.!
-Allaaaah Ziya gittin ulan sen!
-Tamamdır Hikmet boş ver yahu altı üstü mars oldun ne var bunda? Demişti Mesut.
-Şimdi seninde altını üstüne getireceğim ne var olduğunu göreceksin dümbük. Şimdi sana da çakacağım bir tane.
-Uzatma be Hikmet kaybettin işte bahsi. Yahu görende çok büyük bir bahis kaybettin sanacak haaa. Altı üstü 4 adet çay!
-Bak Fatih aslanım. Bu oyun namus meselesidir. Ne kaybedersem kaybedeyim benim için önemlidir o.
-Çüşş artık Hikmet 4 tane çayın lafını ediyorsun demişti Mesut ve Ziya aynı anda.
-Ederim tabi lafını derken siniri gittikçe artmaya başlıyordu. Başımın etini yediniz zaten oyun boyunca. Tüm konsantrasyonumu bozdunuz. Konsantre olabilseydim ben alırdım ya oyunu neyse.
Fatihte sinirlenmeye başlamıştı.
-Ulan nesine konsantre olacaksın zara mı konsantre olacaksın.
Bu sırada da elleriyle bir takım hareketler yaparak sesini de büyücüler misali kalınlaştırarak zara doğru.
-Çift geeeel ey zaaar.
-Bak kaşınıyorsun Fatih. Kaşınmaya ihtiyacın olduğun belli kaşıyacağım şimdi.
-Kaşı lan hadi sıkıysa kaşı bakalım. Kaşı da ben de seni kaşıyayım.
Bu sırada ikisi de birbirinin üzerine yürümüştür. Bu sırada Mesut ile Ziya araya girmiştir. Kahvedekilerde olayı merakla izlemekte ve bazıları pis pis sırıtırken , bazıları olay yerinden gizlice sıvışmaktaydı. Esas ilginç olan ise kimsenin ayırmaya gelmemesiydi. Hatta bazıları
-Vur be Fatih aslansın sen.
-Esas sen vur Hikmet şu hırboya. Vur da görsün dayak nasıl yenilir.
Diyerekten gaza da getirmekteydi. Şenlik alanı gibi olmuştu. Hikmet ile Fatih birbirlerine vurmaya çalışıyor onları da sadece Mesut , Ziya ikilisi ayırmaya çalışıyordu. Oradaki vatandaşta gazlıyordu o ayrı konuydu. Mesut ile Ziya artık onlarla uğraşırken kahve ahalisini de susturmaya çalışıyordu. Adamlar sanki kavgaya açmış gibi idiler. Dikkatli baktıklarında esasında paraya aç olduklarını gördüler. Arkadaşlarından Rıfkı millet bahis oynatıyordu. Offf Rıfkı offf. Diyerekten harbi bir off çektiler.
Mesut iyice sinirlenmişti.
-Dangalak Rıfkı milleti gazlayacağına gel de bize yardım etsene!
-Abi burada iyiyim sağol.
Gibi acayip ve ukalaca bir cevap veren Rıfkı’ya Ziya daldı.
-Oğlum manyak mısın sen para için arkadaş satılır mı? Derken bir yandan da boğazlıyordu.
Kahvedekiler de Rıfkı’yı boğazlayan Ziya’yı görünce ayırmaya başladılar. Bu sırada Rıfkı’da Ziya’ya cevap yetiştiriyordu.
-Abi vallahi benim suçum yok abi. Biliyorsun çok borcum var abi.
-Eh onu karılarla yemeden önce düşüneydin.
-Rica ederim abi Pelin asla bir karı değildir. O bir…
-Bak hala konuşuyor. Oğlum susacak mısın sen. Üstelik bir de evli değil misin sen. Pelin de kim?
Bu esnada kahvedekilerde ayırmayı bırakmış Pelin ismini duyunca dikkat kesilmişlerdi.
Hikmet ve Fatihte hala didişiyorlardı. Zavallı Mesut’ta zor zaptediyordu onları. Kahve ikiye bölünmüştü. Bir kısmı Ziyanın olduğu bölümde diğer kısmıda diğer bölümdeydi.(Tabi paralarını gözetim altında bulundurmaları gerekiyordu.)
Rıfkı cevap vermişti.
-Pelin mi o da kim?
-Az evvel dedin ya.
-Yok abi ben Pelin demedim.
-Çıldırma lan adamı Pelin dedin işte. Ben sana paraları karılar yedirtme diyince sen de Pelin’e bir karı diyemezsin dedin.
-Pelin mi dedim?
-Evet öyle dedin.
-Hmmm.
-Hatırladın dimi.
-Yooo.
-Delireceğim yaa.
-Peki sen niye evli olduğumu bile bile paraları karılara yedirtme dedin. Yoksa sen yedirtiyor musun da oradan mı biliyorsun?
-Olur mu canım öyle şey unutma ki ben de evliyim.
-Nee evli misin.
-Hass… Ehem şey yani biliyorsun ki…
Bu sırada bir şangırtı duyulur kahvenin diğer yarısından gelmektedir. O tarafa baktıklarında Hikmet ile Fatih’in kahvedekiler ile beraber toplandığı görülür. Mesut’un başından kanlar ********tadır. Yerdeki çay bardağı kırıklarından kafasında bardak kırıldığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Mesut’un bu hali Ziya’yı oldukça memnun etmiştir. Deminki sözleri uzunca bir süre konuşulmaz ümidiyle olay yerine geçmiştir.
-Ne oldu burada , derken bile suratına dikkatlice baksanız hafifçe bir gülümseme görebilirdiniz.
Fatih:
-Bir şey olmadı ufak bir kaza sadece.
Hikmet:
-Evet eve ufak bir kaza.
Hikmet ile Fatih’in tartışmaları’nın bitmesi de Rıfkı’nın işine gelmemişti. Beraberliğe 1’e 10 vermişti çünkü ve bayağı da kişi beraberlik demişti.
-Battım dedi battım. Diyerekten başladı ağlamaya.
Ziya:
-Ulan bırak çocuk gibi zırlamayı. Zaten derdimiz başımızdan aşkın bir de senle mi uğraşacağız. Al işte kumarla yatan şaşı kalır demişler. Ya da buna benzer bir şeyler.
-Bitmişim ben abi. Böhüüüee.
Bu ağlamalarına Mesut uyanmıştı.
-Ne oldu Mesut kim indirdi bardağı başına söyle de bana o kişiyi yolunmuş tavuğa çevireyim.
-Offf abi off. Yanıyorum abi.
-Çatlamasana adamı söyle kim vurdu kafana.
-Ben vurdum abi. Hikmet söyledi az önce ben meğersem yetimmişim abi. Annem ile babam ben doğduktan sonra ölmüşler.Öğrenince bunu indirdim bardağı kafama. Böhüeee.
İşler zıvandan çıkmıştı bir yanda Rıfkı bir yanda da Mesut çocuklar gibi ağlıyorlardı. Ağlasınlardı hiç önemli değildi ama bağıra bağıra hiç yaşlarına yakışmayan bir şekilde ağlamaları onları oldukça rezil yapıyordu.
-Saçmalama oğlum olur mu öyle şey. Senin eben anammış. Eğer öyle bir şey olsaydı demişti sana da bana da anlatırdı. Bu arada Hikmet sen niye böyle şeyler uyduruyorsun.
-Nereden uydurayım Ziya. Biliyorsun ki babam bu bölgenin yerel gazetesinin sahibi. Bütün sayılarda kayıtlı arşivde. Ben de hepsini okumuştum sayıların oradan biliyorum. Bütün sayıları da belki bir gün işime yarar diye okumuştum. Harbi işe yaradı.
-Derdin neydi de söyledin?
-O da bana sevgilimin Rıfkı ile çıktığını söyledi. İnanmadım ama intikamı mı almam gerekti. Biliyordum zaten Rıfkı’nın evli olduğunu.
-Sevgili’nin adı Pelin miydi?
-Nereden biliyorsun Ziya abi? Ben sana ondan hiç bahsetmemiştim ki.
-Rıfkı’dan biliyorum.
-Neeaa yani gerçekten de öyle bir şey var yani. Kalleş Rıfkı gel ulan buraya.
Rıfkı kaçmaya çalışmış fakat kahvedeki bazı aile severler bu evli ama çapkın adamı yakalamışlardı. Tam o sırada içeri bir tesadüf eseri ya da Allah’ın bir lütfu olarak artık siz nasıl adlandırırsanız adlandırın Rıfkı’nın eşi geldi. Tabi geldiği gibi gördü göreceğini. Zavallı eşini bir kaç adam tutmuş Hikmet’te vuruyordu bazıları ayırmaya yanaşsalarda diğerleri tarafından bırakılmıyordu.
-Bıyyy eliniz kırıla… Bırakın zavallı eşimiiii. Ne istiyorsunuz onnndannn. Onun kadar daşşş başınıza düşe inşallahhhh.
Diye bağıran cırtlak sesli hanım resmen Rıfkı’nın eşiydi. Üstelik bir de çirkindi. O kadını o halde gören tam da aldatmalık bir eş diyip sonra da tövbe derdi yani. Ziya da aynısını yaptı tövbe dedi.
-Ne diye vurırsınız a gavurlar…
Bu sefer daha da şiddetli bağırmıştı. Bağırmalara da devam ediyordu. Artık orada bulunanlar kulaklarını falan tıkamaya başlamışlardı . Rıfkı’nın tüm itirazlarına rağmen ve de Ziyanın onayıyla tüm gerçeği anlattılar zavallı(!) kadına.
-Neeeaa boyun posun devrilmeye a vicdansız herifff. Allah’ım bu günleri de görecektim yarabbim. Böhüüeee. Boşanacağım senden adi herifff hem de yıldırım boşanacağım.
Ağlaya ağlaya dışarı çıkmıştı. Herkes derin bir oh çekmişti. O neydi yahu , ne sesti o öyle.
Birkaç dakikalığına sessizlik oldu ama ürkütücü bir sessizlik. Herkes sanki birbirini kolluyormuş gibiydi. Bu arada Ziya Hikmet’e şöyle bir soru sordu.
-Hikmet peki sen Pelin denen bu kızın şu iki salakla birden çıktığını nereden biliyordun.
-Bana da Fatih söylemişti
-Evet Fatih dinliyoruz.
Fatih’in de verdiği cevabın da onların cevabından artısı yoktu.
-Bana da Pelin demişti zaten.
-…
-Şaşırmayın Pelin ikisiyle çıkarken ben de Pelini ayartmaya çalışıyordum. Manyak para vardı kızda süper zengindi kaçırmamam lazımdı onu. Zaten nişanladıkta onunla aha bakın bu da yüzüğümüz. Aslında amacımız şu iki salağı da kandırıp onların da paralarını da alabilmekti.
İşler iyice sarpa sarmaktaydı.Rıfkı.
-Hıyar adam senin yüzünden karıdan da oldum zaten yazık değil mi he bana. Çatlak bir karıydı ama her şey değerdi ona.
Mesut:
-Ulan sen hayatımızı yaktın ben de seninkini yakacağım diyerek Fatih’in üzerine atıldı fakat zor zaptettiler onu değmez dediler. Bu sırada Fatih cebinden bir davetiye çıkarttı.
-Elimde sadece bir tane kalmıştı. Onu da arkadaşım Ziya’ya veriyorum. Al Ziya düğünüme beklerim.
Ziya davetiyeyi aldı , baktı baktı ve gene baktı. Bakışları donuklaşmıştı. Herkes fark etti bunu. Zaten kısa bir süre sonra da bayıldı. Zor ayılttılar.
-Fatih Pelin’in soyadının neden Dilektaşı olduğunu söylemedin.
-Ne gerek var ki nerden tanıyacaksın ki.
-Tanırdım merak etme hem de çok yakından.
-Hadi ya yakının mı?
-Hem de çok yakınım.
-Cidden mi akraban mı yoksa?
-Akrabadan da yakın. Karım ulan o benim inanmayan varsa işte bu da cüzdanım ulan. Hay lanet olsun be. Kabul ediyorum ulan ben de parası için yaklaştım ona ve sonu evlilik oldu ama böyle olacağını da bilemezdim.Ne biçim kadınmış yahu ne biçim insanmış bu. Ne olursa olsun Pelin ne yaparsa yapsın bu benim için namus meselesidir diyerek belinden tabancasını çıkardı ve Fatih , Mesut ve Rıfkı’nın topuklarından vurdu. Daha sonra da teslim olmaya gitti.

Mahkeme salonunda en son olarak Fatih çıktı. Hakim anlat bakalım dediğinde;
-Her şey bir düşeşle başladı diye anlatmaya başladı. Sorular soruldu cevapladı. Anlattıkça anlattı. Herkes dinledi. Belki pek çok kez dinlemişlerdi bu olayları ama şimdi sanki daha anlaşılır geliyordu kulağa. Bütün o kavgalar fitnelemeler falan hepsini anlattı.Hakim en son olarak bir şey demek istiyor musun dediğinde verdiği cevap kısa ama çok netti.
-Keşke düşeş atmasaydım.


kambis 22 Temmuz 2006 00:53

Yürekleriniz aydınlık olsun





......."Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens.Tilki şaşırmıştı. Merakla,
- "Başka bir gezegende mi?" diye sordu.
- "Evet."
- "Orada avcılar var mı?"
- "Yok."
- "Aman ne hoş! Peki tavuklar?"
- "Hayır, tavuklar da yok."
- "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki.
Birden aklına bir fikir geldi.
- "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı."Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni.Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duydugum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim.Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni cağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak,şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim icin. Bu da çok üzücü.Ama senin saçların altın sarısı.Beni evcilleştirdiğini bir düşü! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim..." Tilki uzun süre küçük prense baktı. Sonra da,
- "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi.
- "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
- "Insan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "Insanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar.Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artik.Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
- "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
- "Cok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..." Ertesi gün küçük prens yine geldi.
- "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki."örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin icin çarpacağını bilemez. Insanın belli alışkanlıkları olmalı..."
- "Alışkanlıkları mı?"
- "Evet.Bunlar coğunlukla ihmal edilir," dedi tilki."Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir.Örneğin benim avcımın bir alışkanlığı vardır.Her perşembe koyun kızlarıyla dansa giderler.Bu nedenle perşembe günleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler.Ama avcılar herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım" dedi.
- "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
- "Evet orası öyle," dedi tilki
- "Ama ağlayacağını söylüyorsun."
- "Evet, öyle," dedi tilki.
- "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
- "Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün." Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin.Sonra da gel vedalaşalı. Sana armağan olarak bir sır vereceğim." Küçük prens gidip güllere baktı.

- "Siz benim gülüme hiç benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda.Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi.Ilk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim icin eşi benzeri yok."
Güller çok utanmışlardı.
- "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "Insan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçici biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim icin yüzlercenizden daha önemli;çünkü suladığım,cam bir fanusun altına koydugum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o.Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü, yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o BENİM çiçeğim." Tilkinin yanına döndü sonra:
- "Hoşça kal," dedi.
-"Hoşça kal," dedi tilki. "Işte sana bir sır, cok basit birşey;Insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez".
- "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
- "Gülünü senin icin önemli kılan, onun icin harcamış olduğun zamandır."
- "Onun icin harcamış olduğum..." diye yineledi kücük prens.Unutmamalıydı bunu.
- "Insanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın.Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
- "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens.Bunu da unutmamalıydı...


ChinaDoll 22 Temmuz 2006 01:02

Küçüğüm;

Aynı sokakta oturuyorduk. Hergün bir kızla geliyordu eve. Adı ESRARENGİZDİ, herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi. Fakat kimse gerçeği bilmezdi kirli sakalları vardı. Yeşil gözlü, kumraldı. Mahallenin kızları hayrandı ona bense nefret ederdim. Hiç kimseyle konuşmaz, sadece gelir geçerdi.
Birgün onunla yolda karşılaştık. Çok güzel bir yüzü vardı, bana gülümsedi. Şaşırdım ama yine de onu sevmiyordum. Fakat o çok farklıydı... Gece boyunca lambası yanardı.
Uyumak yerine onun evini seyrediyordum, onu sevmediğim halde herşeğiyle ilgileniyordum. Yavaş yavaş onu gözlemeye başladım, o an anladım ki hep kendimi kandırmışım, ona karşı hissettiğim şey sevgiymiş.
Artık o eve gelmeden uyuyamıyordum. Yanına gelen kızları kıskanırdım. Herkes onun kötü olduğunu söyleyince hep onu savundum. Onunla karşılaşmak için kapıda dururdum.
Onu yine yolda gördüm bana göz kırptı yanımdan geçerken onu çağırdım. Acelem var KÜÇÜĞÜM dedi. Bana aramızdaki yaş farkını hatırlatmıştı. Eve gidip sabaha kadar ağlamıştım. Karar verdim, ona aşkımı ilan edecektim. Yolunu gözledim.
Birgün onu gelirken gördüm. Peşine düştüm o eve girdi. Biraz bekleyip kapıyı çaldım. Açtı, ne var KÜÇÜĞÜM dedi. SENİ SEVİYORUM dedim. Gülümsedi. EVET dedi. ne evet dedim, konuşmadı. Koşarak dışarı çıktım. Bir ay boyunca evden çıkmadım. Birgün kızlarla konuşurken ambulans geldi, onun evine girdi.
Sedye ile onu dışarı çıkardılar. Önümüzden geçerken; Ben de seni KÜÇÜĞÜM dedi ve gözlerini yumdu. Kpkırmızı oldum herkes bana bakıyordu... Ağlayarak koşmaya başladım. Akşama kadar sokakta gezdim. Göz yaşalarım durmadan akıyordu. Sonra eve geldim. Annemler ondan bahsediyorlardı. Sevdiği bir kız varmış. Ailesi evlenmesine izin vermeyince kız evden kaçmış. Sokak serserileri onu öldürmüş. Eve getirdiği kızlar evi olmayan kızlarmış. Kimi sevdiyse ölmüş. Çok sevip Acı çekmiş. İntihar edip hastaneyi aramış. Polisler evin duvarında KÜÇÜĞÜM tazısını bulmuş; KÜÇÜĞÜM sen de ölme yazıyormuş bende seni sevdim. Sevdiklerim gibi sende ölme diye ben öldüm KÜÇÜĞÜM...


arwen 22 Temmuz 2006 01:14

Hazirana Sitem II



Ve yine bir haziran ayı ve yine sahte sevgilere gebe yüreğim. Kızgın çöldeki bir kum tanesi gibi üzerime üfürülecek bir dalga rüzgarı,yüreğimin ortasına düşecek bir damla yağmuru beklemekteyim.Dilim kelimelere isyan etmişken dudaklarım cümlelerle yoğrulmuş nefretini kusmakta sana.İmkansızlar imkansızına vurgunken bedenini terk etmiş ruhum seni Leyla diye bırakmadılar bu kaysın yüreğine.Gözlerim gözlerine müebbet hapisken gözlerinden sordum diye kendini kendime kan yağdırdı gökler,taşlandı tüm iyiler.Ne etsem boş nereye kaçsam faydasız seni bana bırakmadılar bırakmayacaklar.Nedensiz inşa edilen bu şehre lanet yağdırılmışçasına her şey ters her şey üzerime üzerime geliyor.Ya ben bu şehre fazlayım ya da bu ay beni düşman ettin bu şehrin kalabalık ama kimsesiz sokaklarına.
Ve yine bir haziran ayı.
Ey! Vefa yoksunu bitap ay günlerin ihanet cellat’ı gibi beni bekler, gecelerin beni ölüme sürükler, düşmanlarım senin gölgende serinler.güneşim ne kadar da yakıcı olsa yüreğin ölüden daha soğuk daha beter.
Sitemim, kızgınlığım, öfkem… İçimde kötüye ait ne varsa hepsi sana
Ey! Haziran ayı


ChinaDoll 22 Temmuz 2006 01:24

Sadece Senin İçin AğLadım

Yağmur yağdı yine içimi sevinç kapladı. Yağmur yağınca dünya benimmiş gibi bir his kaplar içimi. Yağmur içinde büyüyen hüzünlerini anlatamayan birinin boşanan gözyaşları gibi gelir bana. Ağlar, ağlar sonra bir enfes toprak kokusu kaplar her yeri. Rahatlamıştır, bir oh çeker. Çok keyiflendiyse eğer üzerine bir de gökkuşağı çeker, bir dal sigara gibi. Kışın yağar yağmur, soğukta yağar yağmur, kapkaranlık gri bulutlar olduğunda yağar. Kimse zaten şaşırmaz bellidir yorgun olduğu, bellidir hüzünlü olduğu ancak bir de bahar da yağar yağmur. Herkes şaşırır neden yağdı diye. Çünkü mutludur, üzülecek ne vardır ama o ağlamıştır işte. Sıcaktır gözyaşları, çünkü kanla karışıktır o damlalar. Ama bunu bilmez, anlamaz diğerleri. Dışarıdan bakıldığın da mutludur o zaten, ağlayacak bir şey yoktur ama onun içindedir gri bulutlar, bazen bir dağın ardından görünse de genelde saklamayı başarır diğer insanlardan o hüzün bulutlarını.

Yağmur yağınca dünya benim olur ya, bunun nedeni belki de ağlayan birinin daha olması olabilir. Kendine bir hüzün kardeşi daha bulursun. Herkes kaçarken onun gözyaşlarından sen koşa koşa gidersin o rahmete. Değdikçe tenine, değdikçe saçına daha bir kabarır için. Ağla dostum sen ağla ben yanındayım dersin. Onun da hoşuna gider bu. Ağladıkça ağlayası gelir. Sonra coşar, yüreği kabarır, herkese duyurmak ister halini. Camlara tempolu bir şekilde vurmaya başlar. Ama kimsenin umrunda değildir. Sonra yine kabuğuna çekilir. Anlaşılamamanın o garip hissiyle tekrar susar ve keser ağlamayı.

Yağmur ben anlıyorum seni, dertlisin, ağlıyorsun. Diğerleri seni anlamıyor sanıyorlar ki ısınan hava yükselir, sonra tozların üzerine konar, bulut olur, soğuk hava kütlesine çarparsa yağmur olur, daha soğuk olursa kar olur, birden olursa dolu, tipi olur. Olur mu hiç öyle şey? Ben inanır mıyım bu saçmalıklara. Sen üzgünsün ağlıyorsun. Sen boş ver onları onlar anlamaz seni. Ağla sen gönlünce. Ben sen ağlayınca çok mutlu oluyorum. İçine atıp durma, gürle, şimşek çak, bağır çağır etrafa. Seni anlamayanlara inat, yağ onların üstüne. Kin tutma sakın zaten sen kin tutamazsın, yufka yüreklisin ama unutamazsın da benim gibi.

Yağmur bak çok özletme gözyaşlarını. Arada bir oturalım, dertleşelim, ulaşamadıklarımızı konuşalım. Sen yağ ben iki elim kanda da olsa çıkarım dışarı. Dolaşırım boş sokakları. Kaldırıp kafamı bakamam gökyüzüne, gözlerinin içine bakamam çünkü o zamanlar da çok derin bakıyorsun benim de canımı yakıyorsun. Ama inan bak hiç bir damlanı yere düşürmek istemiyorum. Keşke herkes böyle düşünse de yere damlan düşmese ama o zaman da yeryüzü üzülür. Ama en azından o anlasa da bari bir kere benim için tutsa. Başka bir şey istemiyorum ondan...



Sen hep gül be gülüm senin yerine yağmur ve ben ağlarız…



arwen 22 Temmuz 2006 01:47

Hep Sana



Sensizlikte başladım yeni bir güne... Bu nasıl bir şey biliyor musun? Bilemezsin...
Bilseydin,aynı acıyı sende yaşatsaydın yaşatır mıydın bana bunu...iki gün oldu senle aynı şehirde değiliz.ne kadar tuhaf değil mi? Aynı şehirde olup da seni görmediğim halde sanki uzansam dokunacaktım sana ama burdan asla...
Gözlerim bir noktaya dalmış öyle; duraksadım bir an...karşımda hayalini hatırlıyor da ne düşündüğümü hiç hatırlamıyorum.
Geceyi seviyorum ya! ayrı bir güzelliği var karanlık çöktüğünde sanki bütün rezillikleri kapatıyor.
Offff! Gene yoksun yanımda... seni çok seviyorum ama yazık bunu sen bile bilmiyorsun. Ah sevdiğim yanımda olup da bana sarılmanı nasıl isterdim. Ama olmadı olacak mı dersen, aslaaaaaa......
Üzülme ama sakın ağlama seni sonsuz bir aşkla seviyorum.
Üzülme seni hayalinle yaşatmaya devam ediyorum,
Ne kadar sürer bende bilmiyorum!!!

Balkondayım şimdi,ya sen nerdesin? Bildiğim bir yerde mi?
Belki de sen de gittin benden sonra başka bir şehre kim bilir?

Burayı seviyorum. Denizin dalgasını dinliyor ve kötü değil hep iyi yönünle seni düşünüyorum. Hatalarını hatırlamıyorum,ihanetini unutuyorum.

Evde de kimse yok(!) resmini aldım karşıma, biraz denizi dinliyor, biraz seni seyrediyorum. Neler neler yaşıyorum. Kendimi dinliyorum da çok kızıyorum kendime.... Sonra elime kalemi alıp yazıyorum...

ben senden uzaktayım sevgili,
çok özledim sıcak tenini,
bir gün dönecek misin geri,
yoksa ben mi gelip alayım seni,
sevgili;
sen benim yüreğimsin,
ama sen hiç düşünmez bırakıp gidersin,
seni asla affetmeyeceğim bilirsin....
of ne zordu bu aşk(!)
seni sevmediğimi zannedip gidiyorsun,
aşk değil bu bir sürgün,kaçak
sakın arkaya dönme,
sakın sakın,
çünkü o an anlayacaksın
sana olan sevgimi,
seni seviyorum....


Misafir 23 Temmuz 2006 17:14

Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür
yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık
olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya
geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı
sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür
yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş. Yine bir gece
delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken
delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş,
kadına dikkatle bakarak; - senin bir gözün kör müydü! demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak; - sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme demiş. Delikanlı kadından ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden, onun gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş. O aşk bitince de...


Mystic@L 23 Temmuz 2006 21:48

BİR MAKAS VE BİR KUTU İLAÇ

Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm.
Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi.
Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım.
Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için.

Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı.
Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu.

Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki.

Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için.

Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu.

O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi.
Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu.

Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim.

Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar.


arwen 24 Temmuz 2006 16:10

Her Şey Aynı


Bu masalında her zaman ki gibi sonunu dinleyemeyeceğim ya aklıma sen geleceksin yada benim bile hesaplayamadığım kadar yığılan borçlar her sabah aynı şeyleri yapıyorum aslında şiir defterimin arasında çıkardığım parayla kahvaltı yapıp aldığım borçları vermeye çalışır veremediklerimle uzun uzun düşünürdüm çare bulana kadar ama sana öyle değil gittiğin o günden beri çare bulamadım Biliyor musun o günde beri aynı duruyor her şey koltuğun üzerinde uyuduğun kareli piken başını koyduğun o kalpli yastığın elinden düşürmediğin TV kumandası koltuğunun üzerinde en son içtiğin kahve fincanı mutfakta yine şofbeni açık bırakmışsın kızmıyorum bu sefer korku filmi izlemişsin yine çiçeklere su verip kabını yerde unutmuşsun gazeteyi de yerde bırakmışsın tuvalette makyaj yapıp malzemeleri aynanın önünde unutmuşsun yine aynı siparişi vermişin kapıcıya iki ekmek yumurta kağıtta üzerinde anahtarın yine siyah ayakkabının içine koymuşsun odanın camı açık dedim ya inci tanem her şey bıraktığın gibi evde her şeyi bıraktığın gibi buldum ama seni bulamadım evin neşesi senmişsin anladım canım kek istiyor yapan yok dünde zaten makarnayı dibine yaktım bulaşık yıkıyım derken tabağı çanağı kırdım şofbeni bile yakamadım evin ve ben seni bekliyoruz mandalını kaybetmiş çamaşır gibiyim bir düşün rüzgarlı havada balkona asılan çamaşır ipte durabilir mi duramaz dimi bende hayata senin ellerinden tutunmam lazım çamaşırını mandalsız bırakma ne olur..<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=122">


Mystic@L 24 Temmuz 2006 18:48

kacış!

Yıllardır böyle devam ediyor. Sen kaçıyorsun, yüreğim ardında kovalıyor. Hep kavuşacağım diye özledim, benim olacaksın diye sevdim seni... Bilseydim olmayacaksın benimle, bilseydim gelmeyeceksin olduğum yerlere hiç düşünür müydüm seni... Hep böyle hayal oldun bana!
Çok şeye kızıyorum, en başta sana... Getirememişken aşkını bana, beni de yabancı yaptın sana...
O daha zor be!
Karşılaştığımız an aklıma geliyor senli günler.oysa şimdi ben senin için,sen benim için herkessin.
Biz beceremedik,bildiğimiz halde her şeyi yok ettik! Ah bilseydim seninle hiç tanışır mıydım,bilseydim sensizliğe böyle dayanır mıydım.
Her şey unutulurda ah birde gece olmasa,benimle dalıyorsun uykuya... Sevgilim ben hazır değilim. Gidişini yenemem,tekrar ayağa kalkamam. Bana bakışın geliyor aklıma o siyah gözlerine,birde gülüşün... Ağlayayım mı güleyim mi şaşırıyorum o anda... Kapının önüne çıkıyorum seni görüyorum karşımda... Olmaz ya gitme, seviyorum seni hala.....


kambis 25 Temmuz 2006 01:11

Bir Denizfeneri..
Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?
Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanybaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...
Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.
Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..
Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.
Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.
Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.
İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgara yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.
Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde.


Mystic@L 25 Temmuz 2006 01:25

Bay İyi Niyet

Aslında Bay İyi niyet’in neden dün gece apar topar hastaneye kaldırıldığı

hakkında kimse kesin bir şey bilmemektedir. Bir çok kişi bu konuda varsayımlar öne sürmüş, herkes olayı kendi gördüğü gibi anlatmıştır ama hiçbir ifadede belirgin ortak noktalar dışında pek bir benzerlik görülmemektedir. ÖrneğinHerkes Bay İyi niyet’in o gece o yolda yürüdüğü konusunda hemfikirdir ama neden yürüdüğüne dair farklı şeyler söylemektedir. Bunun gibi daha bir sürü noktada farklıklar ortaya çıkmaktadır. İşin en ilginç yanı ise bu olay üzerinde o kadar çok farklı yorum yapılmaktadır ki Bay İyi niyet’in kendi ifadesi bile inandırıcı bulunmamaktadır. Aslında burada biraz da Bay İyi niyet’in hastanede baygın bir şekilde yatarken, aklı başında olmadığı için söyleyecekleri şeylerin pek güvenilir olmamasının çok doğal bir şey olması da etkilidir. Bu arada izninizle bundan sonra Bay İyi niyet’e Bay İyi diye hitap etmek istiyorum. Aynı uzun ve sıkıcı ismi defalarca duymak hem sizi hem de beni yoracaktır.

Neyse sanırım Bay İyi konusunda artık formalite icabı gevelemelerimi bitirip

olayın asıl yüzünü sizi aktarmalıyım. Ama işte anladığınız üzere işin asıl yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğiz çünkü herkes olayı kendi gördüğü gibi anlamakta ve böyle kabullenmektedir. Bu insanların en doğal hakkı olduğu için kimseyi suçlayamamaktayız. Zaten Bay İyi’nin hastaneye kaldırılış hikayesi de özünde bunu barındırıyor, gerçekler maalesef önümüze bir sergideki gibi serilmediği için farklı görüşlerin doğruluklarından yola çıkarak kimin haklı, kimin haksız olduğuna siz kara vereceksiniz...

Şahsen ben Bay İyi ile bu olay hakkında konuşamadım ama hastanede ilk

müdahaleler yapıldıktan ve Bay İyi kendine gelip, konuşabilecek duruma geldikten sonra kendisiyle konuşma fırsatı bulan birkaç hemşireden - olayları hemşirelerden dinleyebildim çünkü meslek ahlakı gereği doktorlar hastalarının sırlarını veremezlermiş - olayların nasıl geliştiğini öğrendim. Bay İyi o gün her zamanki gibi arkadaşlarıyla iş çıkışı Taksimde bir Cafe’de - bir Cafe diyorum çünkü Bay İyi Cafe’nin adını söylememiş - oturuyormuş. Havadan sudan muhabbet ettikten sonra eve geç kaldığını ve çocuklarıyla karısının onu merak edeceğini düşündüğünden arkadaşlarından ayrılmış ve Taksim Otoparkında duran arabasına doğru yürümeye başlamış. Bu sıra da haliyle İstiklal Caddesinde yürürken ara sokakların birinde seyyar bir satıcının tezgahında duran bereler dikkatini çekmiş. Kızının renkli bir bere istediği aklına gelmiş. Bu vesileyle ara sokağa doğru girerken bir kadının çığlık attığını duymuş ve hemen baktığında biraz daha sokağın içlerine doğru karanlık bir köşede kadını yanında bir adamla boğuşurken görmüş. Karanlık olduğu için tam olarak göremiyormuş ama adam galiba kadının çantasını çalmaya yelteniyormuş. Bunun üzerine kadıncağızı kurtarmak için oraya doğru yönelmiş. Hızlı adımlarla adamla kadının bulunduğu yere geldiğinde adam kadının çantasını çoktan ele geçirmiş ve boynundaki gerdanlığı koparmakla uğraşıyormuş, kadın ise bir yandan bağırmaya bir yandan da adamla mücadeleye devam ediyormuş. Bu sırada Bay İyi neden bilmeden

bir anda adamın üstüne doğru atılmış. Adamın kolundan tutmuş ve çekmiş,

böylece çantanın yere düşmesini sağlamış. Daha sonra hatırladığı kadının çantasıyla kendisine vurduğu ve kendini yerde bulduğu olmuş. En son gördüğü kişiyse üstüne çullanan dev gibi bir adammış.

Gördüğünüz üzere Bay İyi de olayların nasıl geliştiği konusunda pek emin

değil. Bunun üzerine olayın görgü tanıklarından olduğu için merak ettiğimden hastane çıkışı olay yerine gidip orada Bay İyi’nin dediğine göre bere satan seyyar satıcıyla görüştüm. Kendisinden çok yararlı bilgiler alacağımı sanıyordum ama yanılmışım. Seyyar satıcı bana adamın birinin tezgahına doğru yanaştığını sonra bir anda adamın durup dururken yön değiştirip ilerde duran bir kadınla adamın yanına doğru koşmaya başladığını söyledi. Daha sonra birkaç bağırış çağırış duyduğunu ve oraya gittiğinde aynı adamın kendisinden biraz daha iri biriyle kavga ettiğini bir kadınından başlarında heyecanla onları izlediğini söyledi. Seyyar satıcının dediğine göre ikisini zor ayırmışlar ama ayırmasalar adam Bay İyi’yi oracıkta öldürüverecekmiş. Bunları anlattıktan sonra seyyar satıcı konu hakkında bir de şöyle yorum yaptı : Herhalde adam (Bay İyi) diğerinin karısına laf falan attı ki öteki böyle sinirlendi. İyi ki oradaydık zor ayırdık vallahi!...

Araştırmalarım bu kadar değil tabi. Olay yerinde bulunan kişilerden

konuşabildiklerimin hepsi kavga sonunda Bay İyi’nin çok feci dayak yemiş olduğunu diğer adamın da inanılmaz derece de sinirli olduğunu hatta kendilerine bile saldırabileceğinden korktuklarını söylediler. Bunun üzerine karakola gidip o sırada ifade vermekte olan adamı yani Bay İyi’yi döven adamı dinledim; Adam o gün işten kovulmuş bunun üzerine patronuyla kavga etmiş oradan çıkıp birahanede efkar dağıtırken bir yanda da maç izliyormuş. Bayağı bir içmiş, zaten sinirli, bir de maçta da Fener mağlup olunca bu da Aziz Yıldırım’a küfürleri saydırınca biriyle daha kavga etmiş ve birahaneden bağırış çağırış içinde kovulmuş. O sırada yolda yürürken Bay İyi’yi kadının birini taciz ederken

görmüş. Kadın da o kadar çok bağırıyormuş ki zaten ağrıyan başı çatlayacak gibi olmuş. Bunun üzerine adam Bay İyi’nin üzerine doğru yürümüş ’’Ulan ayıp be! Yol ortasında becermeye çalışıyorsun karıyı! ’’ demiş ve vurmaya başlamış. Körü körüne vuruyormuş zaten kafası bozukmuş önüne gelen ilk kişiden çıkarmış sinirini ama iyi yapmış en azından kadının namusunu kurtarmış. Bıraksalar parçalarmış o ********i...

Karakoldan tekrar İlk yardım Hastanesine geri dönüp olayda herkesin

bahsettiği şu meşhur kadınla da konuşma fırsatı buldum. Kadın şokta olduğu için hemşirelerden konuşma izni almak için bayağı uğraştım ama sonunda odaya girip yatakta saçı başı dağılmış ağlamakta olan kadına olayın nasıl olduğu sordum. Kadının bana anlatacakları sanırım tüm gerçekleri anlamamı sağlayacaktır diye düşünüyordum ama kadın iki de bir hıçkırıklar ve gözyaşlarıyla kestiği konuşmasında bana şunları anlattı ;

O akşam sevgilisiyle birlikteymiş, son zamanlarda araları çok kötüymüş

ve o akşam olanlar olmuş, kadın sevgilisiyle yemek yerken adamı biri aramış kadın zaten şüphelendiği için hemen davranıp telefonu açmış. Karşıda bir kadın sesi varmış, bunun üzerine kadın telefonu kapayınca kıyamet kopmuş. Sevgilisi sinirlenmiş ve bir daha böyle bir şey yaparsa onu mahvedeceğini söylemiş. Bunun üzerine kavgaya başlamışlar, kadın adamın kendisini aldattığını iddia ediyormuş adam da kadını gereksiz kıskançlıkları yüzünden suçluyormuş. Neyse daha sonra kavga bitmiş ama moralleri çok bozukmuş, bunun üzerine adam eve gitmek istemiş böylece restorandan kalkmışlar ve yolda yürürken adamın telefonu tekrar çalmış, kadın gene şüphelenmiş adam sessiz sessiz ve kaçamak konuşuyormuş, kadın iyice çıldırmış ama tekrar kavga çıkmasın diye bir şey dememeye çalışıyormuş ki derken adam telefondakine ’’ tamam canım seni ararım ben’’ deyince kadın kendini tutamamış ve bağırmaya başlamış. Gene adamın onu aldattığını iddia ediyormuş ki adam sonunda gerçeği itiraf edip ve onu aldattığını söyleyince kadın çıldırmış ve adama çantasıyla vurmaya başlamış tabi adam hemen çantayı kadının elinden kapmış ve onu susturmaya çalışmış ama kadın çılgınca bağırıyor, ağlıyormuş bu sırada adamın biri gelmiş ve sevgilisini itmiş. Bunun üzerine kadın yere düşen çantasını alıp sevgilisine saldıran adama saldırmaya başlamış derken başka bir adam gelip saldırdığı adamı dövmeye başlamış. Bu sırada kadının sevgilisi ortadan kaybolmuş. Kadın onu çok seviyormuş, onsuz nasıl yaşayacağını bilmiyormuş ama o adi adam onu orda bırakıp kaçmış, kendisini asla affetmeyecekmiş aslında belki affedermiş bilmiyormuş onun yerinde ben olsam ne yaparmışım...

Kadının yanından zor ayrıldım, Bay İyi olayı hakkında bilgi

almaya çalışırken bir anda kendimi kadının sorunlarıyla baş başa buldum. Aslında kadının hayat hikayesini de bu arada dinlemiş oldum ama onları da başka bir zaman, başka bir yerde anlatırım. Şimdiye kadar dinlediğim insanların hepsinin farklı şeyleri anlatması iyice moralimi bozmuştu. Ama açıkcası kadının anlattıkları tüm konuya bakış açımı değiştirecek derecede olduğundan bir de olanları olayın bir başka kahramanı olan kadının sevgilisi olduğunu iddia ettiği yani Bay İyi’nin kapkaççı olarak nitelendirdiği adamdan dinlemek için onu buldum ve zor da olsa konuşturdum ama sonuç olarak gene hiçbir şey elde edemedim çünkü adam da diğerleri gibi farklı bir olaydan bahsediyordu:

Bir kere adam kadından ayrılalı çok uzun zaman olmuş ama kadın hep

onu rahatsız edermiş, adamcağız artık bıkmış. O akşam da iş çıkışı restoranda yemek yerken tesadüfen kadın oraya gelmiş. Ama adam kadının kasıtlı olarak oraya geldiğini düşünüyormuş çünkü kendisinin genelde orada yemek yediğini biliyormuş. Neyse kadın gelip adamın yanına oturmuş biraz sohbet ettikten sonra adamın telefonu çalmış arayan sevgilisiymiş, kadın bir anda telefonu alıp adamın meşgul olduğunu söyleyip telefonu kapatmış. Adam hemen sevgilisini aramış ama sevgilisi telefona cevap vermiyormuş. Bunun üzerine sinirlenmiş ve kadına bağırmaya başlamış. Sonra da hesabı ödeyip restorandan çıkmış. Tabi kadın da peşinden gelmiş. Olayın olduğu sokağa geldiklerine adamın telefonu tekrar çalmış arayan gene sevgilisiymiş adam özür dilemiş olayları anlatmış ve telefonu kaparken kadın bir anda üstüne atlamış ve ağlamaya, haykırmaya başlamış. Kendisine geri dönmesini istemiş, onu çok sevdiğini onsuz yapamadığını söylemiş. Devamlı özür diliyormuş. Adam kadından susmasını ve gitmesini istemiş ama kadın onu bırakmıyormuş sonra bir anda eğer kendisine dönmezse kendisini öldüreceğini söylemiş ve çantasında silah olduğunu söyleyip elini çantasına atınca adam çantayı kadının elinden kapmış. Bu sırada kadın üstüne atlayıp onu öpmeye çalışmış adam da kadını engellemeye çalışırken başka biri gelip kendisine vurmuş. Önce ne olduğunu anlamamış ama kadının kendisine vuran adama saldırdığını görünce fırsat bu fırsat deyip kaçmış. Artık bu kadından bıkmış , bu kadın manyakmış...

Sonuç olarak anladığınız üzere herkes farklı bir şey anlattı. Hepsine göre

suçlu farklı kişi ama olaydan en çok etkilenen tabi ki hiçbir suçu olmadığı halde Bay İyi oldu. Aslında belki de gerçek suçlu Bay İyidir. Ne de olsa kimsenin başkasını düşünmediği bir dünya da başkalarını düşünmek sanırım en büyük suç...

--------------------


arwen 25 Temmuz 2006 01:49

Her Sonbaharda Ölmek


Sonbahar kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Kızılay meydanına bir heyula gibi çöken beton yığıntısı binalar, mevsimin kasvetini artırmaktan başka bir işlev görmüyordu. Kızılay’dan Sakarya’ya uzanan caddenin çevresindeki ağaçlar, son demlerini yaşayan benzi solmuş, parmakla sayılı yapraklarının, olası bir esintiyle savrulup düşeceğinin endişesini taşıyordu. İnsanlar olağan koşuşturmaları içerisinde bunun ayrımında değiller yada öyle görünüyorlardı.
Koşuşturma içindeki insanların arasında kırk, kırk beş yaşlarında, kırçıl saçlı, pos bıyıklı uzun boylu birisi çevresini özlem dolu bakışlarla izleyerek alçak iskemleli çay ocağına doğru yürüyordu. Sonbaharın ağaçlarda yarattığı karamsarlığın tek ayırtında olan oydu sanki. Çevresini derinlemesine inceler görüntüsüyle uzun zamandır Ankara’dan uzak olduğu bir bakışta anlaşılabiliyordu. İç ürperten tipik bir orta Anadolu sonbaharı yaşanıyor olmasına karşın, caddede ondan başka elinde pardösü taşıyan kimse yoktu.
Çay ocağına geldi, ocak bölümündeki iki kişi dışında içeride kimseler yoktu. Dışarı atılmış küçük iskemleli masalardan birine yıllar önce yaptığı gibi yığılırcasına çöktü. Yorulduğunu duyumsadı. Eskiden de yoruluncaya kadar gezip, son kertede soluklanmak için bu çay ocağına gelirlerdi. Pardösüyü, yanına çektiği hasır iskemlenin üzerine ikiye katlayıp düzelterek yerleştirdi. Çay ocağına doğru baktığında ocaktaki kişilerden biriyle göz göze geldi, işaret parmağıyla bir yapıp belli belirsiz gülümsedi. Çay ocağındaki, mesajı aldığını belirtir bir jestle karşılık verdi.
Oturduğu masa tiyatro meydanına bakıyordu. Ankara’dan ayrılmadan önce tiyatro meydanına dikilmiş olan heykele yüzü dönük oturmuştu. Heykelin dikildiği günleri düşündü bir an. Yine bir sonbahardı. İnşa sırasında epeyce toz çıkarılmıştı. Beton parçalarının üzerinden sekerek yine bu çay ocağına gelmişlerdi. Yanındaki kız arkadaşının sekerken ayağını burktuğu an gözünde canlandı.
Başını gökyüzüne çevirip serin sonbahar havasını ciğerlerine çekti. Tuttu. Bıraktı. Tuttu, bıraktı, birkaç kez tekrarladı. Esrikleşti, başı döndü. Gözlerini kapatıp bir süre öylece durdu. Çaycının, küçük masaya bardağı koymasıyla çıkan sesle kendine geldi.
Cebinden oldukça eski bir zarf çıkardı. Kat yerleri eprimişti. Zarf Ankara’dan postalanmıştı, pulu duruyordu ve üzerinde kuruşlarla belirtilen bir posta değeri vardı. Zarfı açtı, içinden vasiyetnameye benzer -öldükten sonra açılması gerektiğinden yıllarca açılmamış olduğu izlenimi veren- güz yaprağı görünümünde sararmış bir kağıt çıktı. Usulca açtı.
“ Merhaba aşkım,
Bugün 18 Kasım Pazartesi. Sabahın ilk ışıklarını ben avuçladım. Hiç teneffüs edilmemiş oksijeni ve serin sonbahar güneşinin ilk gülümseyişlerini senin için biriktirdim. Mektubumu koklamanı istiyorum çünkü sana gökyüzünü yolluyorum. İnanamayacağın kadar romantikleştim bu aralar. En son konuşmalarımızı, iliklerime kadar işleyen sesini kulaklarımda taşıyorum hala. Sesini daha çok duyabilmeyi ve beni iliklerime kadar titreten o sesinle kulaklarımda bir ömür boyu çınlamanı istiyorum.
Şu anda Sakarya’da yeni açılan bir kafedeyim. Minicik sarı lambalarla içerisi hoş bir loşlukta, bu loşluk kafenin ahşap masalarını sandalyelerini nostaljik bir havayla aydınlatmakta ve bana seni anımsatmakta.
Beynimin kıvrımlarına demirlemiş olan seni; derin mavi gözlerinle, uzun, düz sarı bıyıkların, tenimi acıtan tıraşsız yüzün ve tüm görkeminle özletmekte. Ellerimiz ayaklarımızla bir birimize dokunmalarımız, öpüşmelerimiz, kemiklerimizi bir birine geçirircesine, tek beden olurcasına sıkı sıkıya sarılışlarımızı anımsatmakta. Çırılçıplak duvarların, taşlarına uzanıp ateşimizle ısıttığımız zeminin tanıklık ettiği ilk ürkek sevişmelerimizin, doruklara birlikte tırmanmalarımızın, her deşarjdan sonra bir birimizi yeniden şarj etmelerimizin özlemini büyütüyorum içimde.
Bir birimizi yine, yeniden biriktirebileceğimiz günlerin yakın olmasının beklentisi him taşı düşürüyor yüreğime. Endişeler de taşıyorum gelecek günlere ilişkin. Tüm damarlarıma, hücrelerimdeki atomlara kadar deprem sarsıntısıyla sarstığın, kasıklarımı yakıp kavurduğun o güven veren sesinle bana ulaşmanı ve endişelerimin yersiz olduğunu belirtmeni bekliyorum.
Beklediğim yanıtın ulaşmaması beni iyice sigaraya yöneltti. Biliyorum gözlerini devirip didaktik bir tarzda “Yine mi?” diyeceksin. Hiçbir zaman sevemediğin o bitkinin yarattığı esriklikteki ciğerlerim, her seferinde sigaranın dumanını değil seni çekiyor. Çırılçıplak yalnızlığımı yok etmek için doyasıya seni çekiyorum içime.
Ne olur kızma bana, cebimdeki üç kuruş parayı da şaraba vereceğim şimdi. Biliyorum bu tarz yerlere yalnız gelmemem gerektiğini. Hoşlanmazsın. Ama sen yoksun ve seni yaşamam gerek. Senin varlığını duyumsamadığım gün ölümüm olur. Bırak şimdi iki kadeh seni yudumlayayım, iki nefes seni çekeyim ciğerlerime. Biriktireyim seni tüm bedenimde.
Bu günlerde ağaçlar, döktükleri yapraklarla sensizliğimi dolu dolu yaşatıyorlar bana. Sonbaharda sensizlik daha bir acıtıyor beni. Sensizlik daha ağır geliyor. Serin sonbahar akşamları sarılarak yürüyen gençleri gördüğümde kıskanıyorum. Sensizliğimin sorumlusu onlarmışçasına. Aşkım, bu yürek daha ne kadar dayanacak bilemiyorum. Şairin dediği gibi, “El ayak buz yürek cehennem”.
Dillerini bile bilmediğin, üstelik yönetim biçimlerine tavır aldığın bir ülkede bensiz ne yapıyorsun. Oralarda sonbahar daha yıkıcıdır. Kar başlamış olmalı, tüm görkemine karşın nazeninsindir, kendine dikkat et. Kaşkol işledim ama gönderme şansım olmadı. Bu yıl gönderemezsem seneye kullanırsın.
Oturduğun kentin ormanlarının çok güzel, çok gösterişli olduğunu okudum. Zaman zaman orman yürüyüşleri yap. Orman havası iyi gelir insana. Memleketi, dostlarla gittiğimiz piknikleri, altında hayal kurduğumuz ağaçları, yakalayıp inceledikten sonra doğal ortamına bıraktığımız börtü böceği, ( istersen ! ) bir de beni düşünürsün.
Bir tanem, yazıma son verirken seni kokluyor, kucaklıyorum. Beni habersiz bırakma aşkım. Sağlıklı kal.
Senin Öznur’un”

Sarışın uzun boylu adamın gözlerinin beyazı kanlandı. Okyanus mavisi gözlerinde bir fırtınanın ilk kıvılcımları şakıdı. Kaşları bir birine yaklaştı. Boğazı kurudu, güçlükle yutkundu. Çayına dokunmamıştı bile. Cüzdanını açtı. İçinden bir miktar para çıkardı. Parayla birlikte bilgisayarda yazılmış bir kağıt parçası yere düştü. Görmedi yada umursamadı. Birkaç çay parası olabilecek miktarda parayı masaya, çay tabağının altına sıkıştırdı. Kalktı. Otobüs duraklarına doğru ağır ağır yürüdü gitti.
Bardağı almaya gelen çaycı dolu bardağa bakıp başını iki yana salladı. Bardağı alacağı anda masanın ayağına yaslanmış duran kağıdı gördü. Eğilip aldı. Adamın arkasından koşmak yerine, içeriğini öğrenme merakıyla kağıdı okudu. Hastaneden alınmış doktor kaşesi imzası bulunan resmi bir rapordu.


Tarih: 19.11.1996
Hasta adı: Öznur CANATAR
Tanı: Akciğer C.A
Uzman görüşü: Alınan anamnez, fiziki muayene, test ve tetkiklerin sonucunda sol akciğerde varlığı kesinleşen tümörün, biyopsi sonuç raporuna göre patolojik bulgu mevcut olup, metastaz söz konusu olduğundan opere edilmesi uygun değildir. İmza
Doç. Dr. H. Selin Davran
Onkoloji mütehassısı

Çaycı, yazıdan bir şey anlamamış olmakla beraber ulaştırmak için başını kaldırdığında, sarışın adam çoktan durakların olduğu köşeyi dönmüş gözden kaybolmuştu. Önemsemez bir tavırla “Rafa koyarım çok önemliyse gelip alır” diye mırıldandı. Parayı da kağıdı da avucunda sıkıştırıp ocağa yöneldi.
Sarışın adam gideceği semt otobüsünün hangisi olduğunu belirlemiş o yöne giden otobüse binmişti. Otobüs kalabalık değildi. Kısa bir süre sonra sarsılarak hareket etti. Pardösüsünün cebinden yavaşça çıkardığı vesikalığı kimseye fark ettirmeden burnuna götürüp derinden kokladı. Avucunun içinde tuttu, sıktı, dudaklarına götürdü, öptü, öptü. Otobüsün penceresi hafif aralıktı. Yavaşça pencerenin aralığından elini uzatıp fotoğrafı dışarı bıraktı. Savrulan fotoğraf bir güz yaprağı oldu, uçtu, uçtu, uçtu Zafer çarşısının önündeki ağaçlardan birinin dalına, bir süre önce düşen bir yaprağın yerine kondu.
<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=105">


ChinaDoll 25 Temmuz 2006 01:56

ACELE KARAR VERMEYİN....

Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........



Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı
varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..


"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."


Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."


"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"


Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.


"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.


"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.


Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."


"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."



(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)(F)



Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."


Lao Tzu


kambis 25 Temmuz 2006 17:43

Hatırla Baba

Kolunu çevirdikçe merdanesinde ömrümüzü sıktığımız eski model bir çamaşır makinesi gibi zaman... Yıpranıyor işledikçe; tekliyor zorladıkça... En yakın anlardan başlayarak ve en eski anıları ata mirası gibi sona saklayarak, unutmaya başlıyor insan belleği...
Kaçınılmaz bu baba...
Ama kabullenilmez de aynı zamanda...
Geçen hafta, bir mezarlık ziyareti sonrası "Oradan bize de iki kişilik bir yer alsan" dediğinden beri bunun ne kadar dayanılmaz, ne kadar erken olduğunu düşünüyorum hep...
Oysa daha ne çok şey var yaşanacak.
Bak, ilk sözcüğü "dede" olan torunun beşinci sınıf karnesini getirdi dün... Ardı sıra kim bilir ne sürprizler gelecek; en çok seninle paylaşmak isteyeceğimiz...
Sevgili doktorun Murat, yılgın bir bedenle, körelen bir bellekle baş etmenin çarelerini sıraladı:
Sigarayı kesmek... Bulmaca çözmek... Daha çok hareket... Bol sebze meyve, bol sosyal faaliyet... Anıları deşen, hafıza güçlendirici sohbetler...
İşte o yüzden bu Babalar Günü'nde, böyle bir sohbete kapı açıyorum ve seninle birlikte bir hatıralar yolculuğuna çıkıyorum.
* * *
Hatırlasana, ilk oğul müjdesi geldiğinden beri birlikte ne uzun, ne engebeli, ne zevkli bir yol geldiğimizi...
O oğula, en sevdiğin futbolcunun adını verdiğini...
Sen arkadaşlarınla doğum kutlamasındayken İncesu Deresi'nin taşıp evimizin sel sularına yenildiğini...
Başucumda sirkeye bulanmış bir bezle beklediğiniz o uzun ateşli geceleri...
O beğenmediğin ama ses etmediğin delikanlılık kıyafetlerini...
Sana pazar gecelerini zindan eden resim dersi ödevlerini...
Bir parti öncesi ilk senden aldığım dans derslerini...
Hayatın boyunca bir fiske dahi vurmadığın oğlun, senin kullandığın bir arabada trafik kazası geçirip alnından yaralanınca nasıl kahrolduğunu...
Hatırlıyor musun?
Yolun karşısından gelen minibüs, aradaki kaldırımı aşıp bizim arabanın üzerine çıktığında motor, önde oturan annemle benim dizlerimize binmiş, ön cam benim alnımı parçalamıştı. Biz kanlar içinde hastaneye taşınırken seni öldü diye orada bırakmışlardı.
Ayılıp hastaneye koştuğunda ben ameliyattaydım herhalde...
O korkunç günlerde lunaparkta bir moral gezisinde, atlıkarınca üstünde bir fotoğrafımız var seninle...
Annem hastanede...
* * *
Ne çok felaket atlatmışız birlikte; Emniyet'in asayiş vukuatları raporu gibi belleğim...
Bir tatil yolunda da sandalımız batmıştı karanlıkta... Biz dağılıvermiştik soğuk suda ve yine senin güvenli kolların yetişmişti imdada...
Nedense ilkin tatsız anılar üşüşüyor insanın zihnine; ama tatlılar daha çok elbette...
Anaokul yolundaki Sağlık Sokak dizboyu kar olurdu. Bir elim sende, biri annemde, bu ebeveyn salıncağının emin zincirine tutunarak "Uçtu uçtu" yapmak...
Benim için eğlence buydu.
Sabahları kah Civan'ın ötüşüyle, kah senin sobanın dünden kalma küllerini döküşünün sesiyle uyanırdım.
Pazartesi geceleri battaniyeyi çekip çekirdek çitleyerek "Radyo Tiyatrosu" dinlerdik.
Ahmet amcalarda, Emin eniştemlerde, Güray'larda çalıp söyler, bir rakı sofrasında hayatın lezzetini, sohbetin hikmetini içimize çekerdik.
İlk terzim senin terzindi; berberin, benim berberim.
Senin sürdüğün kokuları sürüp senin sevdiğin türküleri sevdim.
Senin tuttuğun takıma gönül verdim.
Bizim lisenin bahçesindeki maçıma geldiğinde nasıl heyecanlanmış, gözüne girebilmek için fırsat kollamış, bir de gol atıp senden alkış alınca nasıl gururlanmıştım.
* * *
Ne ki senin "dairen" vardı her sabah gitmen gereken; neden "üçgen" ya da "kare" değil de "daire" olduğuna hâlâ akıl erdiremediğim, o asık suratlı kamusal kıskaç...
Sabah erkenden alırdı seni benden; akşam posanı çıkarmış halde geri gönderirdi.
Hatırlasana baba, paltonda, dışarıdaki yorgunluğun, serinliğin gün boyu üstüne sinmiş kokusu olurdu.
Onca emek, onca yorgunluk, bunca fazla mesai hep benim içindi, değil mi baba?
Sen okuyamadın, ben okuyabileyim diye...
Sen babanı gönlünce sevemedin, ben hep seveyim diye...
Ne var ki, kazalar, ameliyatlar bırakmadı yakanı, yakanızı... Ülkenin tarihi gibiydi hayatın; borç ödemekle başladı, hep taksit taksit yaşandı.
Onca yılın fasılasız mesaisi bir arsayı zor aldırdı; araba, ev, ne mümkün?
Çekilen eziyetin tek tesellisi bendim muhtemelen:
"Oğlum okuyacak, adam olacak. Benim çektiklerimi çekmeyecek."
Bütün bir kuşak, bunun için katlanmadı mı onca kahra baba?
* * *
Sonra ben gittim.
Sizi benden önceki baş başalığınıza terk ettim.
Bilmem tek çocukta kaldığınıza pişman oldunuz mu? Evin tek neşesi ayrılınca suskunlaşıp buruldunuz mu?
Ama o gün bugündür, mezuniyet gününde, ödül töreninde, askerlik yemininde hep birlikte olduk seninle...
Yazılarımın en sadık okurusun sen; ben dualarının öznesi...
Nihayet onca yılın ardından şimdi huzurlu bir eviniz var başınızı sokacak...
Bir de torun; öpücüğü uğruna sana o vazgeçilmez bıyığını gözden çıkarttıracak...
Daha çok öpücük var onun stokunda...
N'olur bekle onları baba!
* * *
Bana vakfettiğin ömre karşılık bir "Kırmızı Bisiklet" hediye edebildim sana...
İki damla gözyaşıyla teşekkür ettin.
Farkındayım, son zamanlarda daha sık bulutlanıyor gözlerin...
Eskiden duygularını bu kadar çok dışa vurmazdın sen...
Olsun!
Ağlamak da yaraşıyor sana, gülmek kadar...
Yeter ki hatırla baba!
Seni ağlatsa da hatırla!
Bunca hızlı koştuysam biraz da sen o çileli ömrün bir ödülü olduğunu görebilesin, boşa gitmediğini hissedebilesin diyedir.
Son yıllarda dilinden düşürmediğin "Çok şükür", ihtimal buna delalettir.
Şükretmeyi, sabretmeyi, harama el sürmemeyi senden öğrendim.
Misket oynamayı, bilek güreşi yapmayı, gusül abdesti almayı, ezan okunurken bacak bacak üstüne atmamayı, tıraş olmayı, kravat bağlamayı, kızları baştan çıkarmayı, aynı kiloda kalmayı, tabakta yemek bırakmamayı, rakıyı ölçülü içip sofrada dağıtmamayı, parayı kafaya takmamayı, insan olmayı baba, insan olmayı senden öğrendim ben...
Farklılıklarımız da var:
Senin kadar şık olamadım hiç.
Sen hiç bir işe el sürdürmediğinden ev işlerinde senin kadar becerikli de olamadım.
Bir yere giderken bavula konulacakların listesini üç gün öncesinden hazırlamayı, randevum varsa buluşma yerine yarım saat öncesinden varmayı beceremedim.
En kritik kararlarıma seni ortak edemedim.
Ama senden farklı olarak ben babamı çok sevdim.
Bunu hiç unutma baba!

Can DÜNDAR


Mystic@L 25 Temmuz 2006 21:53

ağLasam hiç durmadan AğLasam hiç durmadan akar mı kalbimin sana olan kini ve nefreti...
nasıl sevmişim seni, senin gibi zalimi. gözlerimin içine baka baka nasıl yalan söyledin? öyle baktın ki bakışların sanki gözbebeklerimi delerek kalbime ulaştı.seven kalp nasıl inanmaz ki o bakışlarına! sevdim işte seni, senin gibi ********i... şimdi o bakışların kalbimde kine ve nefrete dönüştü. ağlasam hiç durmadan gözyaşlarımla beraber akar mı sana olan kinim ve nefretim?
Ben seni mi sevdim içimdeki sevgi özlemini mi sevdim! Ben sevgiyi sevdim Seni değiL, ben sevgiyi sevdim ama sevginin aracıına kandım, sana kandım.
Ben seni değil içimdeki sevgi özlemini sevdim. Ağlasaydım hiç durmadan akar mıydı içimdeki sevgi özlemi gözyaşlarımla beraber?
Bilmiyorum. bilseydim akacağını , bilseydim eğer seni tanımadan önce hep ağlardım. nr fark der şimdi de ağlıyorum, içim acıyor. ağlıyorum ama akmıyor işte sana olan kinim ve nefretim...
Ama unutma! BeN seNi bi anlık olsun yine de sevdim.İçimdeki sevgi özlemine olan sevgimle büyüdü sevgin. Ama sen beni bir dem olsuN sevmedin...!



arwen 25 Temmuz 2006 23:20

Herkes İçin Biraz Mutluluk



Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.
Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep.. "Bomba gibiyim." Jerry bir doğal motivasyoncuydu...
Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun... Nasıl başarıyorsun bunu?
Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.
Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.
Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..
Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.
Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.
Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi. Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.
Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !.. Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..
Ne yaptın? diye merakla sordum.. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!..
Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım.. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.
Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımızve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,
fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.


kambis 26 Temmuz 2006 00:44

Ana - Oğul Telefonda
Yalçın Temiz
OĞUL
Alo ana eysın nayediyersın
Daha na var na yoğ nasılsın ana
Ela hazettım ki duyunca sesın
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Alo sesın biraz taniyamadım
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
Epey zaman oldi ariyamadım
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Koyda olup bitan işlari ağnat
Havada dolanan kuşlari ağnat
Ağaci topraği taşlari ağnat
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Telefon zil çaldi dişardan gâldım
Ariyan acaba kim olur dedım
Haci Husengilın Mehmedi zandım
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Tarlayi çayiri tutan oldi mi
Bu yağında olan yitan oldi mi
Evıni barğıni satan oldi mi
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Oti peşin sattım Ali Nihat’a
Kırmızi inegi verdım Cevat’a
Çeperlari duzaltdurdum Telat’a
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Oti sattuğuni çoğ ey etmişın
Duydum ki inegi ucuz vermişın
Çeperlara tikanni tel çekmişın
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
İlaçlari daha yiyamiyerım
Fena ishal oldum diyamiyerım
İnca bişelari geyamiyerım
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Doğtorun sozuni tutman gerekur
Haplari duzanni yutman gerekur
Hala birkaç gun da yatman gerekur
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Ayağıma kapi duşti dun geca
Başparmağım ezılmişti epeyca
Nuri’nın karısi gâldi duyunca
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Kapinan oğraşmah sanın nayına
Haber verayidın Resul dayına
Na kalmişın işın gucun hayına
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Merdevanın betonuni tokdurdum
Beş tavuği bir tilkiya kapturdum
Ondan sonra kırığ kapi yapturdum
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Betona hazettım tavuğa yandım
Aşimdi kendımi orada zandım
Tilkiya hersımdan deliya dondum
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Yunk yolladım doşek yapar yatarsın
Yağ gondardım oni orda tartarsın
Yiyamasan yarısıni satarsın
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Buralarda yunk doşega yatılmaz
Sari yağ mari yağ bişe satılmaz
Oni kimsa yemaz atsan atılmaz
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Yatmaya Fatma’nın kızi geziyer
Ham çoğ akıllidur ham da aziyer
Romatizmalarım fena sızliyer
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Ey ki koyda kalmiş Fatma’nın kızi
Eglandurur sani sohbeti sozi
Onun dedesi da sevardi bizi
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Niyazi’nan Davut biçti çayiri
Oti taşimaya buldum Tahir’i
Eva siçan girdi verdım zehiri
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Tahir ağrabadur Davut ğısımdur
İştarsan biraz da oduni yardur
Siçan gena varsa ğepengi kurdur
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
İnek vurdi çiğti gözumun biri
Ocağtan doğtori çağırdi Nuri
Doğtor tez eylatti boş kalan yeri
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Ana sanın sağlam yerın kaldi mi
Doğtor gözlarına melhem çaldi mi
Koni komşi koşup yanan galdi mi
Daha na var na yoğ nasılsın ana
ANA
Alduğun oduni bu kışın yağsam
Bu idareyinan bahara çığsam
Na dersın baharın oraya galsam
Ben eyım ey san nasılsın oğulcan
OĞUL
Bilmam ki ben sana na cevap verem
Az bişe bekla da gelinan sorem
İstarsan san galma ben galem gorem
Daha na var na yoğ nasılsın ana


arwen 26 Temmuz 2006 01:15

Herkesi Etkileyen Hikaye




bende yıllar önce biryerlerden duymuştum size aktarıyorum,,
yaşlı adam her gün olduğu gibi o günde yaşlı arabası ile komşu köyden süt toplamak için yola düşmüştü.tüm geçimini yaşlı arabası ile süt toplayarak bunları satarak sağlıyordu.bir müddet gittikten sonra yol kenarında lüks bir araba duruyordu.arabanın sahibi yaşlı adama en yakın benzinliğe kadar arabasını çekebilirmisin diye sordu.yaşlı adam tabi diyerek yaşlı arabasıyle lüks arabayı benzinliğe kadar çekti.lüks arabanın sahibi cebinden para çıkararak yaşlı adama uzattı.yaşlı adam ise
-Bir arkadaş zorda kalan bir arkadaşa yardımda bulunduğunda karşılığı para değildir diyerek parayı reddetti.
birkaçyıl sonra yaşlı arabası artık harekat etmiyordu.yaşlı adam geçim sıkıntısı çekiyordu.bir gün kapısını biri çaldı.kapıyı açtığında geleni fakir evine davet etti.adamı tanımıyordu.gelen adam bir mektup getirdiğini söyleyerek yaşlı adama uzattı.mektubu açtı.şunlar yazılıydı
-duydum ve çok üzüldümkü zor durumdaymışsın.evet bir arkadaş bir arkadaşına zor gününde yardım etmeli,dışarıdaki son model araba senindir.imza henri ford.....
yaşlı adamın gözlerinden yaşlar boşanıyordu.....evet mektup arabasını benzinliğe kadar çektiği şahıstı.


kambis 26 Temmuz 2006 01:19

Deniz'e ağıt
Filler, ecel yaklaştığında akıl almaz bir içgüdüyle mezarlığa yürür ve orada, atalarının kemikleri arasında, kaçınılmaz sonu beklermiş.
Çağan Irmak'ın can yakıcı filmi "Babam ve Oğlum", ölümünün kokusunu alan bir eski devrimcinin, filler gibi ata toprağına son yürüyüşünü konu alıyor.
Bu hazin final, filmde birkaç saniye görünen bir jandarma eri ile anlatılan darbenin eseri...
Bir eylül sabahı hepimizi sokak ortasında kimsesiz bırakan o hoyrat darbenin açtığı yaraları ciğerinde taşıyan kuşak, şimdi "boğazında, yutamadığı koca bir yumruk"la izliyor filmi...
* * *
Geçen pazar doyasıya ağlama niyetiyle gittim filme...
Daha baştan koyverdim gözyaşlarımı...
Film değil, sabah okuduğum bir haberdi sulu gözlülüğümün nedeni...
Bir baba, oğlunu anlatıyordu haberde...
Ankara Anıttepe Lisesi, birinci sınıf öğrencisi...
Onun da adı Deniz'di; yaralı kuşağın çocuklarının çoğu gibi...
Şubatta başı ağrımaya başlamış Deniz'in... Sinüzit sanmışlar ilkin... Sonra beyin kanseri olduğu anlaşılmış.
İllet, 9 ayda Deniz'i tanınmaz hale getirmiş. Gazi Yaşargil iki kez ameliyat ettiyse de beyinde tümörün yayılmasını engelleyememiş.
Son bir umutla kök hücre nakli için İsrail'e götürmüşler.
Orada ilk kez gözünü açmış.
Böylece umut dolu bekleyiş başlamış.
Dönüşte uçaktan sedyeyle indiğinde yüzünde bir tülbent örtülüydü Deniz'in...
Tedavide saçları döküldüğünde bunu rica etmiş, "Arkadaşlarım beni her zamanki neşeli, yakışıklı halimle hatırlasın" istemiş.
* * *
Cumartesi sabahı, bağlı olduğu makinede bilinçsiz yatan, sıkı Cimbomlu oğlunun başucuna gelmiş babası...
"Bugün Galatasaray-Fenerbahçe maçı var. Kesin alacaksınız" diye fısıldamış kulağına....
Sevdiği Neşet Ertaş'ın, Âşık Mahsuni'nin türkülerini dinletmiş.
"Galatasaray kazanırsa açacak gözlerini, 'Baba' diyecek; yine Neşet'i, Mahsuni'yi dinleyecek, hissediyorum" diyordu gazetede...
Bir mucize bekliyordu.
Gözpınarlarımda onun acısını taşıyarak girdim filme...
O pınarlar, nehir oldu ilk sahnede...
Çıkışta karşı kahveden maçın sesi geliyordu.
Ben, Deniz için takım tuttum o gece...
Ve yıkıldım, Deniz'in takımı yenilince...
* * *
Korkulan haber dün sabah geldi.
Deniz, büyük savaşı kaybetti.
Anne ve babası, bugün ata toprağı Kırşehir'de toprağa verecek oğullarını...
Tıpkı filmde babasını toprağa veren Deniz gibi...
Ecele yaklaşan fillerin kemikten bir mezarlıkta tevekkülle ölümü beklemesini anlıyor da insan; bir işkence seansında ciğeri kanatılan babaların oğullarınca gömülmesine, bir lanet hastalıkta beyni tümörlenen oğulların babalarınca defnedilmesine akıl erdiremiyor.
* * *
"Babam ve Oğlum" için olduğu kadar, bir eylül sabahı sokak ortasında kimsesiz, naçar kalakalan kuşağım için de ağladım filmde...
Sinema çıkışında Fener'in gol sevinci sokağa taşarken, sımsıkı tuttum oğlumun, kirpiklerimi silen küçük ellerinden...
Can DÜNDAR


ChinaDoll 26 Temmuz 2006 01:40

Papatyanın Hikayesi;

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.. Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş..
Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya dopru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş..
Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısyımış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş..
Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık..
Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...


Mystic@L 26 Temmuz 2006 13:41

Boncuk

Bir sabah annem bana güzel bir müjde verdi:
- Zeynep, sana güzel bir haberim var. Senin de bir kedin olacak!
Aylardır beklediğim bu müjdeyi duymamla, can sıkıntım birden kayboldu.
Nasıl da canım sıkılıyordu. Yaz tatili nedeniyle okula gitmediğim için bütün
gün evdeydim. Sabah geç kalkıyor, akşamı zor ediyordum. Günler geçmek
bilmiyordu. Beni oyalayacak bir şey istiyordum.
Demek artık benim de besleyip bakacağım, bana ait, güzel bir kedim olacaktı.
Bütün gün, annemden bu kedi konusunu tekrar tekrar anlatmasını istedim.
Beni mutlu etmekten kendisi de mutlu olan annemi dinliyordum.
— Bugün, Adapazarı’ndan teyzenle telefonda görüştüm. Komşuları Hatice
Hanımın Minnoş isimli kocaman siyah bir kedisi varmış. Hatice Hanımın uzun
bir süre, evinden ayrılmaları gerekiyormuş. Dolayısıyla Minnoşu teyzeme
bırakmak istemiş. Teyzen de, zaten biliyorsun, kedileri çok sever. Kabul
etmiş.
Annemin sözünü tamamlamaya fırsat vermeden olanca sesimle:
- Anne, anne Minnoşu almaya ne zaman gideceğiz? Diye haykırdım.
Benim bu kadar sevineceğimi bilemeyen annem. Hayretle gözlerini açarak;
- Dur kızım, diye seslendi. Minnoşu değil, onun yavrusunu alacağız.
Daha sonra annem Minnoşu anlatmaya devam etti:
- Minnoş, teyzenlere gelince suskunlaşmış. Sevdiklerinden ayrılan insanlar
gibi sessiz ve garip olmuş. Zavallı hayvan, bir hafta sonra doğuracakmış.
Karnı koskocamanmış.
Annemin uzun süren bu anlatımı bir yandan beni meraklandırıyor, diğer yandan
sıkıyordu. Duramadım, yine sordum:
- Anne Minnoşu ne zaman alacağız?
Annem sabırla başını sallarken;
- Anlatıyoruz ya, dedi. Sonra şöyle devam etti:
- Minnoş birkaç gün sonra yavrularını dünyaya getirmiş. Küçücük, minicik
dört yavru kedi. Minnoş, bir yandan minik yavrularını beslerken, öte yandan,
bazı garip davranışlarda bulunuyormuş.
Bir gün teyzen, Miyav miyav diye bağıran minik yavruların sesi üzerine
merakla küçük odaya girmiş. Bir de ne görsün, Minnoş yok... Minnoş!
Minnoş! diye seslenmiş. Ama onu bulamamış. O sırada kapı çalınmış. Teyzen
kapıyı açtığında, kapıda komşularının oğlu Küçük Ömeri görmüş.
Ben merakla annemin anlattıklarını dinliyordum.
Ömer, Teyzene kötü bir haber vermiş. İri yarı bir adamın Minnoşu
arabasına atıp götürdüğünü söylemiş.
Annem:
- Herhalde zavallı Minnoş gerçek sahibini özleyip dışarı çıkmış olmalı,
dedi. Hain bir adamın kendisini çalacağını ne bilsin?

Minnoşun kaçırılışına üzülmüştüm. Ama aklım Minnoşun minik
yavrularındaydı.
Teyzem bu yavrulardan birini bize verecekti. Artık anneleri olmayan minik
kedilerden birini ben, diğer üçünü ise Ömer, Mürşide ve Ünzile büyütecekti.
Nihayet bek!enen gün gelmişti. Ailece Teyzemlere tatile gidecek, Ankara' ya
gelirken de yavru kediyi getirecektik.
Yol, bir türlü geçmek bilmiyordu.
Akşam saatlerinde Adapazarı’na vardık. Teyzemleri evde bizi merak içinde
beklerken bulduk.
Günlerdir özlediğim minik kedimize koştum hemen. Bir de ne göreyim? Dört
minik yavru! Değişik renklerde minicik dört kedi. Birbirlerine sokulmuş
miyavlıyorlardı.
Ben, ağabeyim Emre, annem ve babam, teyzemlerle birlikte bu güzel manzarayı
seyrediyorduk. Bir süre sonra teyzemin kızı Ünzile, elinde dört biberonla
birlikte geldi. Biberonları aramızda paylaştık. Küçük yavrulara biberonlarla
süt vermeye, onları doyurmaya başladık. Onların biberonlarla süt içişlerini
seyretmek ne güzeldi! Önümüzde birbirine sarılmış dört minik kedi,
ellerimizde dört biberon... Onları doyurmanın zevkiyle neşeliydik.
Tatil günlerinin ne kadar çabuk geçtiğini bilirsiniz.
Tatilimizin bitmesine birkaç gün kala Ankara’ya döndük.
Nüfusumuz artmıştı. Artık altı kişilik bir aileydik. En küçük canlımız,
evimizin yeni misafiri Boncuktu.
Günlerimiz Boncukla geçiyordu. Onu sütle beslemek, severek uyutmak, onun
sesi ile uyanmak...
Bal rengi gözleri, minicik pembe ayakları, yumuşacık, bembeyaz tüyleri ile
Boncuk hayatımızın bir parçasıydı.
Kimi akrabalarımızın, komşularımızın kedi sevmemelerini bir türlü
anlayamıyordum. Bu güzel, bu sevimli, bu evcil yaratıklar nasıl sevilmezdi!
Annem bir ara Ebu Hüreyre adlı bir sahabenin kedileri çok sevdiğini, bu
nedenle de kedicik babası anlamına gelen Ebu Hüreyre lakabıyla anıldığını
söylemişti. İşte, o günden beri kedi sevgim daha da artmıştı.
Aradan günler, aylar geçti. Boncuk büyüdü. Onunla oyunlar oynamaya başladık.
Bizimle oynarken, elimizi acıtmadan ısırıyor, oyun gereği bizi korkutuyordu.
Evimizin mutluluğu. onun sevgisiyle daha bir büyümüştü. Pişmiş akciğer,
yumurta, dondurma, baklava en sevdiği yemekleriydi. Boncuk’la yalnız evde
değil bahçede de oynuyorduk.
Kovalamaca oynarken, tarladan geçen ve kendinden büyük, iri bir köpeği nasıl
da kovalamıştı! Evde büyüyen Boncuk, sanırım köpeğin nasıl bir hayvan
olduğunu bilemiyordu!
Boncuk, sokakla ilk tanıştığında, otlara korkudan basamıyordu. Tuvalet
ihtiyacı geldiğinde, koşa koşa eve geliyor, sonra yine sokağa çıkıyordu.
Bahçedeki oyun sonralarında pencereye çıkarak camı tıklatan Boncuk, günün
birinde eve gelmedi.
Ailece merak ettik. Akşam, gece oldu. Boncuk, yine yoktu.
Ertesi gün, kapıyı açtığımızda Boncuk karşımızdaydı. Bir günlük özlemle
hepimiz ona sarıldık, o da bizi yaladı durdu.
Günlerdir evimizde bir hareket vardı. Ailece yeni taşınacağımız eve gidip
geliyor, yeni evi temizliyor, eşyaları topluyorduk. İşte, o günlerin birinde
Boncuk yine bahçeye çıkmıştı. Ben dersimle ilgileniyordum. Saatler geçtiği
halde, Boncuk yine eve gelmemişti. Hepimiz meraktaydık. Bütün mahalleyi
birkaç gün aradık. Boncuk'a bir şey mi olmuştu? Yoksa o da annesi Minnoş
gibi kaçırılmış mıydı, bunu bir türlü çözemedik.
Evimize ayrı bir neşe katan Boncuk, bembeyaz, yumuşacık tüyleri, bal rengi
gözleri, sevimli yüzü ile gözümün önünden gitmiyordu.
Onunla ne kadar güzel oyunlar oynardık. Can sıkıntısı içerisinde somurttuğum
sıralarda oyunbaz tavırlarla yanıma gelip. ayaklarımı, ellerimi acıtmadan
ısıran, tırnaklarını içine çekerek tokalaşan, önüne atılan bir kâğıt topağı,
bir ip yumağı ile oynayan, sinek avlamaya çalışan Boncuk’un yokluğunda onu
ne kadar çok sevdiğimizi bir kere daha anladık.
- Acaba Boncuk, bizim evden taşınmamızı mı istememişti? Bu isteğini bizden
önce evi terk ederek mi göstermek istemişti?
Kim bilir!
Şimdi nerede bir kedi görsem, gözümde Boncuğun hayali canlanır, onu özlemle
hâlâ beklerim.



kambis 26 Temmuz 2006 18:15


  • ANLADIM
    Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,
    kendimi bulduğumda anladım.
    Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
    Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
    Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
    Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

    Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
    Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
    Neden hiç ağlamadığını anladım..
    Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
    Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
    Bir insani herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
    acıtabilirmiş
    Çok acıttığında anladım..
    Fakat,hak edermis sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
    Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiginde anladım..
    Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
    Yüreğini elime koyduğunda anladım..

    ''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
    Sana ''git'' dediğimde anladım..

    Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
    Git dediklerinde gittiğimde anladım..
    Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
    Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
    Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman
    olmak,
    Gerçekten pişman olduğumda anladım..
    Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
    Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
    Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

    Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
    Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

    Sevgi emekmiş,
    Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş.

    Can Yücel...


€c€m 26 Temmuz 2006 19:30

Tersinden Yaşam :)
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel hatta mükemmel olurdu. Nasıl mı ?
Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev...
Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda el pençe divan...
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal Aktiviteler artıyor, fevkalade... Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada Babanız ortaya çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun...” Keyfe bakar mısınız ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor Ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, Diskotekler, Kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve Babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık...
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar... Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken Anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor sıcacık yumuşacık gürültü ve patırsız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor...


Mystic@L 26 Temmuz 2006 19:45

Bana Hayatı Öğreten Adam

Gene aynı yerden yazıyorum sana... Sen aynı yerde misin bilinmez. Sevgilim gidişinin arkasından aylar geçti, yıla döndü. Belki geleceksin diye bekledim. Gelecek misin?
Giden unutulurmuş bebeğim.. Ben unutamadım, gidişinden sonra çok ağladım, sensizliğe dayanamadım, sensizlikte yandım. Sonra elime kalemimi alıp hep sana yazdım. Kitaplığımda çok şiirlerim var, çok sevdaları anlatan yazılar, hepsi sana...
Aslında sen unutulursun, gidenlerin hepsi unutulur ama ya yaşananlar... Unutmaya çalışırken hatırlana o anlar.. Sana bunları hatırlatıyorum ben unutmasam da belki sen unutmuşsundur diye... Ağlamıyorum da artık çünkü sen öğrettin bana gülmeyi, sen öğrettin bana hayatla alay etmeyi... Bana o kadar şey öğrettin ki, beni baştan yaratan sen oldun. Şimdi nasıl unutayım, kendime baktıkça hatırlıyorum seni...
Şimdi seni çok özlüyorum çok...ama biliyorum sende unutmadın beni gittiğin yerlerde...gözünde arkada olmasın sevdiğim beni bıraktığın yerde yaşıyorum seni... Sensizlikte zor çekilmiyor ama bunu bile öğrettin bana... Daha neler neler öğrettin... Tek başıma yaşayabileceğim bir aşk bıraktın bana...
Sen bana güzelliği, doğruluğu bıraktın ve bir gün beni arasan aynı yolda bulacaksın.
Senden sonra ayakta durmakta zorluk çektim, farkındasın biliyorum ara sıra yıkıldım. Şimdi ayakta durabiliyorum ama arada seni yanımda istiyorum. Bir arıyor sesini duyuyorum, yüzünü görmesem de rahatlıyorum. Sana bir defa sıkıca sarılmak istediğimi söylüyorum. Dayanamayacağını söylüyorsun. Şimdi sensiz yollardayım,gelmeyeceğini bilsem de beni bulunmayan bir dürüstlükle sevdiğini ve hep seveceğini biliyorum....


kambis 27 Temmuz 2006 19:25


Kadınlar Ne İster ?



Harun Reşit, savaşta esir aldığı düşman general'e Hayatını
bağışlarım ama bir şartım var: Kadınlar hayatta en çok ne ister,
budur
bilmek istediğim. Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni.' der.
General sorar soruşturur, bu çetin sorunun yanıtını arar ve
Kafdağı'ndaki bir cadının bunu
bildiğini öğrenir. Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı arar
bulur ve
sorar:
'Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadının, yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir
yutulur değil.
'Evlen benimle o zaman öğrenirsin istediğini.
'Bu ölümcül teklifi,
kabul eder General ve doğru yanıtı alır
almaz
koşar Harun
Reşid'e:
'-Kadınlar, en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.'
Harun Reşit bizimkinin hayatını bağışlar ya; cadıyla evlenmek
kendi için
de söz verilmiştir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki
o
korkunç cadı, dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş, karanlık odada.

Konuşur cadı:
'-Benim kaderim böyle; günün sadece yarısı güzel olabilirim,
diğer
yarısı ise çirkinim. Ne dersin geceleri seninleyken mi, yoksa
gündüzleri
dışarıdayken mi güzel olayım? General düşünür ve '-Sen bilirsin,
kararını
kendin ver' der; işte o andan itibaren korkunç cadı sonsuza dek
çok güzel
Bir kadın olarak kalır.'

Peki bu öyküden çıkarılacak üç ders nedir?

1. Kadınlar en çok özgür iradeleriyle hareket etmek ister.

2. Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın,her zaman güzeldir.

3. İster güzel olsun ister çirkin, her kadın aslında bir cadıdır


ChinaDoll 27 Temmuz 2006 19:44

Yıldızlara sevdalı çocuk ve sevgi perisi;

O gece rüyamda ninemi gördüm.Şırıl şırıl suların aktığı vadide, pırıl pırıl bakışlarıyla karşıma çıkıverdi. 'Nineciğim, nineciğim! Ölmedin, yaşıyorsun değil mi?' dedim. "Burdayım yavrum. Bak karşındayım işte." Dedi. Birbirimize özlemle sarıldık.Saçlarımı okşadı, beni öpüp kokladı. Büyüklüğünü yüreğime sığdıramadığım bir mutluluğu ve acıyı bir arada yaşıyordum. Onun kolları arasında bütün acılara göğüs gerebilir, bütün zorluklara dayanabilirdim. Ona sarılmak bu kadar mı güzel olur ya rabbim, bu kadar mı haz verir insana! Bir özlem, bir sevgi bu kadar mı büyür insanın yüreğinde!...

Çoğu geceler ninemle gökyüzünde pırıl pırıl parlayan yıldızların altında yatardık. Etraftan hoş kokular gelirdi. Aka suların coşkun sesi, dünyanın en hoş nağmesiydi sanki. Yıldızlar değişik renklerde yanar sönerdi. Sonra "O yıldız senin, bu yıldız benim!" diye ninemle yarışır dururduk. En parlaklarını kendime alırdım tabi. "Keşke o zamanlar dünyanın bütün yıldızlarını nineme bağışlasaydım." diye hayıflandığım çok olmuştur.

Bahardı.. İnce bir nisan yağmuru çiseliyordu. Ninemin ölümünden sonra köye ilk gelişimdi bu. 50- 60 hanelik bu yoksul köyün, havası - suyu gibi, insanları da temizdi. Çoğu evlerin duvarları ker***, beyaza boyanmış ya da özensiz kaba taşlardan yapılmıştı. Bazılarının önlerinde küçük bostanları, harman yerleri vardı. Bu evlerin damları toprakla örtülü, oldukça bakımsız yapılardı.

Köyün etrafı onlarca söğüt, kavak, ceviz gibi ağaçlarla çevrelenmişti. Bu köy; sırtını dayadığı dağları, çayırları, tarlaları, yaylaları ve rengarenk çiçekleriyle, benim gözümde eşsiz bir yerdi. Ama şimdi ninemsiz köyüm bana; tatsız- tuzsuz, renksiz, ışıksız, kapkaranlıktı. Hele geceleri... Sanki gökyüzü aşağılara inmiş, o parlak yıldızlardan eser kalmamıştı.

Ninemin ölümüne bir türlü inanmak istemiyordum. Onun öldüğü gerçeğini kabullenmek, kendimi buna zor da olsa inandırmak için ağlamaklı ve perişan bir halde mezarına doğru yürüdüm. Ona kırlardan topladığım renk renk çiçeklerden götürdüm. Mezarının üstünü kuru otlar sarmıştı. Onları tek tek temizledim. Oturdum dua ettim. Beni duyacakmış gibi seslendim: ''''Nineciğim!Huzur içinde uyu. Mor dağlardan esen kekik kokulu rüzgar, ruhuna sükunet getirsin. Sana bütün özlemimi, sevgimi getirdim. Bir tek isteğim var senden, benim sevgimi kabul et!" dedim.

Ninemi çok özlemiştim.Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma ait anılarımı hatırladım.Gözlerim doldu. Bir yumruk geldi, tıkandı boğazıma. Daha fazla konuşamadım. Anlatacağım ne çok şey vardı oysa! Yaşama dair, ölüme, sevgiye ve özleme dair anlatacaklarım vardı... Sonra mezarının başına oturup, uzun uzun düşünürken, daldım gittim. Öylesine dalmışım ki, ninemle, sağlığındaki gibi konuştuk. Sanki birbirimizi görüyorduk, dokunuyorduk, hissediyorduk ve duyuyorduk.

Bu, sıradan bir konuşma değildi, bir itiraftı. Yıllar boyu hiç kimseye açamadığım dertlerimin, üzüntü ve sıkıntılarımın, özlemlerimin dile getirilişiydi. Konuştukça açılıyor, kendime geliyordum. Sanki yeniden yaşıyormuş gibi duygu ile doluyordum. Bütün gün böylece akıp gitmişti.. Vakit epey ilerlemişti hava kararmak üzereydi, yavaşca kalkıp omuzlarım çökük bir halde ağır ağır kafamda binbir anıyla yürüdüm köye doğru. Ne kadar zaman sonra eve geldim, bilmiyorum.

O gece sürekli yağmur yağdı. Bütün gece yatağımda gök gürültüsünü dinledim. Şimşekler ardarda çakıyor, odanın içi gündüz gibi aydınlanıyordu. Dışarıda müthiş bir fırtına vardı. Yatağımda; gök gürültülerini, yağmurun camlara vuran iniltilerini dinleyip, şimşeklerin aydınlığını izlerken, yastığımı ıslatan yaşları, neden sonra farkedebildim. Bütün gece çocukluğumu ve ninemi düşündüm.Bu düşüncelerle uzun bir zaman boğuştuktan sonra, sabaha karşı uykuya dalabildim.

O gece rüyamda ninemi gördüm.Şırıl şırıl suların aktığı vadide, pırıl pırıl bakışlarıyla karşıma çıkıverdi. 'Nineciğim, nineciğim! Ölmedin, yaşıyorsun değil mi?' dedim. "Burdayım yavrum. Bak karşındayım işte." Dedi. Birbirimize özlemle sarıldık.Saçlarımı okşadı, beni öpüp kokladı. Büyüklüğünü yüreğime sığdıramadığım bir mutluluğu ve acıyı bir arada yaşıyordum. Onun kolları arasında bütün acılara göğüs gerebilir, bütün zorluklara dayanabilirdim. Ona sarılmak bu kadar mı güzel olur ya rabbim, bu kadar mı haz verir insana! Bir özlem, bir sevgi bu kadar mı büyür insanın yüreğinde!...

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, birden yitirdim onu. Sabahleyin, her yanımda sızılarla ve ninemi yeniden yitirmenin acısıyla uyandım. Bitkin durumdaydım. Başım zonkluyor, kulaklarım uğulduyordu. Dışarıya çıkıp çevreme bakındım. Güneş çoktan doğmuş, yükselmeye başlamıştı bile. Her yer eskiden olduğu gibiydi aslında. Hiç bir değişiklik, başkalık yoktu, terkedilmiş ve yıkılmış evlerin dışında. Doğa ve hava öylesine güzeldi ki! Ama içimin burukluğundan, bu güzelliklerin keyfini çıkaramıyordum.

Karmaşık duygular içersinde bir süre ne yapacağımı bilemedim. Sonra bir çöküntü içinde dağlara doğru yürüdüm. Köyün yollarını çevreleyen akasya ve kavak ağaçları, nazlı nazlı sallanıp, yapraklarını efil efil oynatıyorlardı. Kırlara yayılmış koyunlar ve kuzular, uzaktan, bembeyaz pamuk tarlaları gibi görünüyordu.

İnsan, bazen mutlu, bazen mutsuz yaşamında geçirdiği her evreyi, yeniden yeniden yaşar. Bunlar, eskiyen silik fotoğraflar gibidir. Renkleri solsa da, yırtılıp paralansa da; bakarsınız ki, o eskimiş dediğiniz zaman dilimleri, zihninizde tüm renkleriyle birden canlanıvermiş. İşte bana da böyle oldu.

Ninem her akşam bana, bazı hayvanlarla, daha çok kuşlarla, cinlerle, perilerle ilgili masallar, efsaneler anlatır, şiirler, destanlar okurdu. Kulağımı okşayan sözcüklerle sesi öylesine bir gizemliliğe bürünür, öylesine etkili olurdu ki; bir şarkı söylüyormuş gibi, saatlerce gözlerimi kırpmadan dinlerdim. Onu dinlemeye hiç bir zaman doyamaz, yeniden yeniden anlatmasını isterdim. Çoğu zaman beni kırmayıp yeniden anlatırdı. Öyle tatlı bir anlatışı vardı ki, sanki ağzından bal damlardı. Sıradan bir konuyu bile inanılmaz tat ve güzellikte anlatırdı. Hele uzak yerlerden, kıtalardan, ülkelerden, şehirlerden konuşurken..... Avrupa, Asya, Afrika, Amerika''dan söz ederken; adeta nefesimi tutarak dinler, bilgisine hayran kalır ve dünyanın bu denli büyüklüğüne, çocuk aklımla şaşar kalırdım. Bana göre dünya; etrafını yüksek dağların çevrelediği, her yanında buz gibi suların aktığı Caferli Köyü ve ona komşu birkaç köyden ibaretti çünkü. Hele eşsiz bir güzellikle anlattığı efsaneler, masallar ruhuma işlerdi.

Çoğu geceler ninemle gökyüzünde pırıl pırıl parlayan yıldızların altında yatardık. Etraftan hoş kokular gelirdi. Aka suların coşkun sesi, dünyanın en hoş nağmesiydi sanki. Yıldızlar değişik renklerde yanar sönerdi.
Sonra "O yıldız senin, bu yıldız benim!" diye ninemle yarışır dururduk. En parlaklarını kendime alırdım tabi. "Keşke o zamanlar dünyanın bütün yıldızlarını nineme bağışlasaydım." diye düşündüğüm çok olmuştur. Gökyüzü o kadar esrarlı olurdu ki, samanyolunu mekan tutmak, gökyüzünün çocuğu olup yıldızlarla arkadaş olmak isterdim. Mehtabı seyrederken ne kadar mutlu olurdum! Her gece, ninemin anlattığı masalların etkisiyle olsa gerek, güzel düşler görürdüm. Düşümde; gökler hep mavi, bulutlar hep bembeyaz olurdu. Gökyüzü kat kat açılırdı.
Ben de onun maviliklerinde kuşlar gibi uçardım. Öyle hafif olurdum ki! Heyecandan, kalbim sanki vücudumun dışında çarpardı. Hemen her gece , uçardım. Sabahları masmavi göklerin altında uyandığımda, bir kuş kadar hafif hissederdim kendimi.

Çocukluk çağlarımda nasıl da mutluydum. Ninemin ardında kırlarda koşarken; kuşlar kadar özgür, kuşlar kadar sevinçliydim..... O köyün kırlarında, büyük bir sevinçle toplayıp kokladığım çiçekler, ne yazık ki bir gün kuruyuverdi. Oysa, ben onları toplarken yağmur yağıyordu. Ardında ninemin o güzel sesiyle, ninnilerini dinlemiştim. Yaşadıkça o çiçekleri saklayıp koklamak istedim... Olmadı... Üzüldüm... Şimdi ise, kar yağıyor o anıların üstüne. Anılarla birlikte yüreğime. Sanmayın ki kırgınım ve de mutsuz. Hayır! Çünkü çocukluğum hala orada duruyor. Sevgim hala o köyün dağlarında nar çiceği, kır çiçeği, gül kurusu, eşkin ve kekik kokusu olarak yaşıyor. Çocukluğum bana; bazen toprak kokusu, bazen dağ, bazen serin bir pınar, bazen de, masmavi gökyüzüdür. Uzak, çok renkli, çocuksu güzel düşlerdi bunlar. Küçük ve sıradan, ama anlamı büyük, saf ve lekesiz bir yüreğin kurduğu; sevgilerin, özlemlerin çoğalttığı düşler... Gördüğüm her nazlı çiçek, duyduğum her güzel söz, hala bana o güzel günleri ve ninemi çağrıştırır...

Belki de düşler; bir çocuğun hayatında, izdüşümlerin sunduğu güzelliklerdir.Çocuğun yaşamına açılan umut pencereleridir... O uzak kalmış, gidilmemiş, terkedilmiş yıkıntılar arasında gizlenmiş umut pencereleri. Orada ne bir düşbaz, ne de bir dost vardır artık.Düşman bile yok... Yalnızca uzaklarda, tadına doyulmayan ve de dokunulmayan yaban çilekleri, alıçlar, keklik yumurtaları ve çarşıt göbekleri var... Keşke herkes, düşlerinde hasretini büyüttüğü bir yerlerde yaşayabilseydi, yaşasaydı... Ya da yaşam, düşler gibi olsaydı . Dikenlerin, taşların, zakkumların doldurduğu bahçelerde, yediveren gülleri açsaydı! Yabani bitkilerin doldurduğu tarlaları, keşke altın sarısı başak başak ekinler doldursaydı...

Düşleri elinden alınmış, sevdiklerinden uzaklaştırılmış, yalnızlığa itilmiş bir çocuk, hangi duvara yaslanabilir ve kendi içinde ne kadar gizlenebilir ki!... Düşler, yaşam mavisinin o güzel güneşi değil mi? Düşler bittiğinde güneş batmaz, umutlar tükenmez mi?...

Ninem, anlatılmaz bir azim, sabır ve inat sahibiydi. Daima güler yüzlüydü.Çok güzel olan yüzünde ışıldayan gözlerinin bir defa olsun ne bana, ne de bir çocuğa kötü baktığını, kaşlarının çatıldığını hatırlamıyorum.
Sesinde daima bir güven, yumuşaklık ve şefkat vardı. O gözlerini yumar, yüreğini açardı insanlarla konuşurken. İlkbahar suları gibi berrak akardı sözcükler ağzında. Ağzından çıkan her sözcük, ak bir güvercin olup doyumsuz bir tad ve güzelliklerle konardı dinleyenlerin yüreklerine.

Kendini iyiliklere, güzelliklere adamış fedakar bir insandı. Sanki bütün öksüzlerin, zayıfların, korumasızların barınağı; annesizlerin, sevgiye özlem duyanların sevgi perisiydi. Herkese karşı duyarlı, sevecen, içten ve herkese dostça davranırdı. Evimize gelen misafirlerle o tatlı diliyle sohbet ederken, bir yandan da misafirleri ağırlar; sofraların biri kalkar, bir yenisi kurulurdu. Haramdan, yalandan, riyadan, iftiradan çok korkardı. Hep insanların iyiliğine çalışırdı. İnsan olarak iyiliklere, güzelliklere katkı yapması gereken ne varsa, yerine getirirdi. Hele bir dua edişi vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla izlerdim. Kimi geceler uyanır saatlerce dualarını dinlerdim. Duları bitince sessizce gelip yatağına girerdi. Kimi zaman bir masal gibi dualarını dinlerken uyuyakalırdım.

Tanrısından; çocuklarını, yetimleri, düşkünleri korumasını dilerdi. Ninemin tanrısını ben de çok sevmiştim. Rikkatini, şefkatini, yüce gönüllülüğünü ve üstünlüğünü anlayacak kadar büyümemiştim henüz. ''''Her şey ol ama zavallılara karşı zalim olma.Merhamet, insanı insan eden değerlerin en yücesidir''''.derdi Düşkünlere karşı daima yumuşak ve tatlı dilliydi. Kendisini incitseler dahi, o kimseyi incitmezdi, kimseyi hakir ve hor görmezdi. Elinden geldiği kadar çaresize, yardıma muhtaç olana yardımcı olur, ama kimseden yardım beklemezdi. Durmadan nasihatler eder, büyük bir insan gibi beni karşısına alır, saatlerce bıkmadan konuşurdu. Kadın-erkek, yaşlı-genç, büyük- küçük herkesin neden ona karşı son derece saygılı olduğunu, o yıllardaki çocuk aklımla çözemezdim. Onun gücünden, bilgeliğinden korktuklarını sanırdım.

Bana sevgiyi, saygıyı, umudu, başkalarına acımayı, herkese ve her şeye karşı vicdanlı, merhametli, ahlaklı ve adil davranmayı öğretti. Çevremde gördüğüm her şeyi renkli bir nakış gibi ince ince ve usul usul usuma ördü. Yaşamı, hayvanları, bitkileri, insanları sevdirdi bana. Güvenebileceğim biricik insan, dert ortağım, gönül yoldaşım oldu. Yaşama o kadar bağlıydı ki, onun bu sevgi ve bağlılığı benim de özüme karışıp en zor günlerimde bana güç verdi, ışık oldu, yol gösterdi. Düşünebiliyor musunuz, bir çocuğun yaşamının sevgi ile dolu olması ne güzeldir! Ne özel ve özenilir bir yaşamdır o ! Yaşamın yelkenlerini sevgi ve güvenle doldurarak zaman içinde yol almak, tüm dünyayı, tüm insanları sevgi ile algılamak, sevgi ile kucaklamak, sevgi ile görmek ne güzeldir. Önyargılardan, kirlerden, kinlerden, düşmanlıklardan uzak, tüm insanları kardeş bilmek...

Bana gösterdiği her davranışın, her hareketin bir anlamı olduğunu bilmezdim o zamanlar. Ama benim üzerimde gittikçe ağırlaşan bir etki yaptığını hissederdim. Bunun sonucu olarak da herkesten daha çok bağlandım ona. Aramızda bir mekik vardı sanki. Durmadan aramızda gidip gelerek, her defasında bir ilmek daha örerek, beni kendine bağlardı. Güzellik ve iyilik timsali bu kadını, yıllarca nakış nakış içime işledim. Çocukluğumu, gençliğimi, tüm yaşamımı onunla geçirdim. Nereye gittiysem, gönlümün bir kıyısına oturup benimle birlikte gezdi.....Yıllar sonra sevdiğim bütün insanlar beni birer birer terk etti de, bir tek o terketmedi. En mutlu ya da en zor günlerimde hep yanımda oldu.

Ninemi sık sık bir yerde oturup dalgın gözlerle uzakları izlerken görürdüm. Çok üzgün ve bir o kadar da dalgın bir şekilde. Bu çok dokunurdu bana. Bir gün yine böyle bir durumda yanına yaklaştım.Beni görmemiş gibiydi. Gözlerini bir noktaya dikmiş öylece bakıyordu. Gözyaşlarının süzülüşünü her gördüğümde duygulanır, gözlerim yaşarır, içim yanardı. Ona acırdım. Boynuna sarıldığımda o da duygulanır, sımsıkı sarılırdı bana..

Ve böylece aramızdaki bağlar her gün biraz daha kuvvetlenirdi. O gün ona, neden dalıp dalıp gittiğini, neden gözlerinin yaşardığını sordum. "Tanrı, annem beni doğururken acıyı da birlikte vermiş." Dedi. Sonra oturup uzun uzun hayat hikayesini anlattı: Çanakkale''ye sürgün edilişlerini, çektikleri korkunç yoksulluğu, zeytin toplamalarını, 13 yaşında henüz bir haftalık gelin iken ilk kocasının Ruslar''a esir düşüp, kendisinden bir daha haber alınamadığını, zorunlu olarak dedemle nasıl evlendirildiğini anlattı. O çileli, meşakatli geçmişini anlatırken zaman zaman susardı. Bilirdim ki, içinde bir yerleri acırdı... Bilirdim ki, içinde incecik bir hüzün at koştururdu.

Tarihin izleriyle dolu yüzünde hüznün belirtisi, gözlerinde kar fırtınası ve bir buğu sitem ederdi anlatırken, bazı yerlerde gözlerinde iri iri yaşların akmasına dayanamazdım.Onunla beraber ben de ağlamaya başlardım. O an bana sarılarak; "Tanrı iyi ki, senin gibi zeki, duygulu, temiz bir torun bağışladı bana, yoksa bütün bu acıları çekemezdim. İnsanın doğup büyüdüğü topraklardan, sevdiklerinden, yöresinden zorla koparılıp sürgün edilmesi ve yabancı yerlerde yaşamaya zorlanması çok acı. Yalnızlık duygusu, insana yapılabilecek en büyük kötülük ve işkence." dedi. "İnsan herşeye katlanabiliyor ama yalnızlığa katlanmak çok zor geliyor. Tam 12 yıl sürgün hayatı yaşadım. " diye devam etti....Çektiği bunca acılara rağmen yüzü dinç ve aydınlıktı. Öfkelendiği zaman yanakları al al olur, gözleri içten gelen sıcak ve dehşetli bir ışıkla parlardı. Konuşmaları her zaman kendine özgü biçimde uyumluydu. Sözcükleri, parlak ve renkli bir çiçeğin canlılığıyla belleğimde yer ederdi.

Gençlik yıllarımdı... Askerlik çağım gelip çatmıştı. Ninemden ayrı kalmışlığı , Ayrılığı, hasreti yaşantımda yudum yudum hissediyordum. Ninemin hayalini hayalimden silemiyordum. Onu düşlediğim zamanlarda gönderdiği mektuplar tek teselli kaynağım oluyordu... Askerde aldığım ilk mektubunda dünyalar benim olmuştu...

'' Sevgili Torunum,
Sen gittin gideli gözlerim her yerde seni arıyor... Hayallerimde, dualarımda yaşıyorsun... Uçan kuşlardan, esen yellerden seni soruyorum. Hasretle geleceğin günü bekleyip, yolunu gözleyeceğim. Birtanem nasılsın? Askerliğe alışabildin mi? Günlerin nasıl geçiyor? Bilmelisinki, sayılı günler çabuk geçer. Bizleri düşünme, bizimde tek düşündüğümüz sensin. Hayatım boyunca seni gözümden sakındım, sana kol kanat gerdim, bin canım olsa sana feda ederim unutma. Eğer sende bizi soracak olursan hasretliğinden başka bir derdimiz yok, şükür. Gönlümüz gözümüz hasretinle dolu... Seni, kar gülüşünü, bana sarılışını çok özledim, bana sık sık mektup yaz emi? senin mektuplarınla teselli olacağım..."

Ninemden aldığım her mektubu, yazdığı her satırı ruhumun derinlerine işliyordum ona kavuşabilmek için neyimi vermezdimki, bir gün ninemden ayrı yaşayacağımı hiç düşünmemiştim.

Askerden dönmüş, arabayla köye doğru hareket ediyorduk. Keskin bir virajdan sonra şöföre, yavaşlaması için ricada bulundum. Arabanın camını açarak çocukluğumun geçtiği bu yöreleri adeta gözlerimle taramak istiyordum.. Buraların şehirlere göre insanı ferahlatan temiz ve serin bir havası vardı. Her tarafı kekik ve çiçek kokuları sarmış, keklik sesleri doldurmuştu. Karlar eriyor ve dağlardan köylere doğru, çözülmüş su olarak akıyor; toprak, düşen cemrelerle beraber, gökyüzüne buharlar gönderiyordu. Buranın; hiç bir kir taşımayan, duru ve insanın yüreğini dolduran bir havası vardı. Büyük kentler hep bana; yığınla insanın, kim için, ne için yaşadığı belli olmayan ya da yaşamın anlamsızlaştığı bir yer gibi gelmiştir. Şehir insanının egsoz dumanıyla, onca beton yığını arasında yaşama nasıl tahammül ettiğine hep şaşmışımdır.Hala da şaşıyorum..

Köye yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Hayatta en çok sevdiğim varlığa biraz sonra kavuşacaktım. Kalbim heyecanla çarpıyor, içim içime sığmıyordu. Nihayet o şefkat dolu, duygulu sesini duyabilecektim. O sesle içimdeki özlem ateşi dinecek, yüzünü, ellerini öpüp, mümkün olsa hiç ayrılmamak üzere boynuna sarılacaktım. Allahım benim için ne büyük mutluluktu bu. Geleceğimi haber alıp beni karşılamaya gelen ninemle derin bir özlem ve sevgiyle kucaklaştım. O da beni aynı sevgiyle kucaklayıp öpüp bağrına bastı. '' Gözlerim yollarda kalmıştı, nihayet geldin. Şükür kavuşturana!" dedi. Ninemin halsiz ve bir zamanlar kırmızı elma yanaklarının şimdi solgun olduğunu farkettim. Gözleri sağanak olmuş, yanaklarını ıslatıyordu. Kelimeler dudaklarında kırık dökük, acıyla karışık dökülüyordu. Ayakta durmaya zorlanıyor, iki kişinin yardımıyla ayaklarını sürüyerek yürüyordu.

Hayatı boyunca yetimlere, hastalara, yoksullara hizmet eden, onların acılarını duyarak yardımına koşan ve yürürken ayaklarının altında yer titreyen bu kutsal kadın; şimdi yardımsız yürüyemiyordu ve başkalarına muhtaçtı. Artık ayakta durmakta bile zorlanıyordu. Dizleri tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı.

Sonunda ayrılık zamanı gelip çattı. Hollanda''ya babamın yanına gidip, orada kalacaktım. Ninemden, köyümden ayrılmak bana çok zor geliyordu. Daha köyden ayrılmadan içime bir acı çökmüştü. O bunu farkettiğinde ''''Üzülme! Hasretler de güzeldir, ancak hasretin acısını duymamız, onu yenmemiz ve içimize sindirmemiz gerek.'''' demişti.

Kimsesizliği ancak ninemden ayrıldıktan sonra öğrendim. Ninemle vedalaştım, eliyle gözyaşlarını silerken yüreğim sızladı. Dönüp baktığımda el salladığını gördüm. Ben de el salladım. Çocukluğumun ve yaşamımın en güzel günlerini, burada beraber geçirdiğim bu kadına, bir kez daha sevgiyle baktım. Onu bırakıp Hollanda''ya geldiğimde, bir parçam o yerde, onunla birlikte kaldı hep. Yürek nasıl bölünürmüş, insanın yarısı nasıl geride kalırmış, asıl o zaman öğrendim. Bu köyün her bir kıvrımını, her bir tepesini, taşını, toprağını, suyunu gözlerimle öper gibi özlemle taradım. "Elveda!" dedim. "Güzel köyüm, sevgili ninem, kardeşlerim, annem, arkadaşlarım, dostlarım! Elveda!"


Taşır mı? yüreğim bunca ağrıyı ihaneti
göç eder mi? acılar başka bir acıya
yakınlaştıkça kıyısına uzaklaşır mı? aşk
dayanır mı? söz dudağımdaki son sancıya

paylaşır mı? yalnızlığımı bir dağbaşı ıssızlığı
dönersem cevizağacım tanır mı? beni
özlem dediğin saçlarımı okşayan ninem mi?
seslensem bu kıyıdan alır mı? beni

bir gün çağlayanlara vurunca türkülerimi
havalanır mı? sesimden yine bir kuş dalgası
aşkı filizlenir mi kalbinde o nazenin kızın
kapanır mı? içindeki kırık sevda yarası

ay buluttan çıkınca yıldızlar gülümser mi?
eser mi? başımda yine eski kavak yelleri
dudağını öptüğün gül, sevdasına küser mi ?
arar mı? kıyı köşe yine beni mahmur gözleri


Ölümünden iki gün önce son bir mektup yazıp göndermişti bana:''''Oğlum, bir tanem! Beni bırakıp gitmeyi hiç istemedin sen. Saçlarını, tenini gül kokularıyla yıkayıp gezmelere götürdüğüm günleri çok özlüyorum.Hiç ayrılmazdın yanımdan. Arkadaşlarınla oynamaz, yanımda otururdun. Bilinmeyen dünyalardan masallar, efsaneler anlatmamı isterdin. Her defasında ben de seni kıramaz, anlatırdım. Bunların çoğunu gönlün kalmasın diye, ben uydurup anlattım. Sanki, benim uydurduklarım değilmiş gibi, sonra kendim de inanırdım bunlara.
Ah ne güzel günlerdi o günler! Bilsen seni ne kadar çok özlüyorum. Mecbur olmasaydın yine gitmezdin, biliyorum. Sen beni bırakmak istemezsin ama ben seni bu dünyada bırakıp gideceğim bi-tanem. Ölüm, herkes için alınyazısıdır. Her doğan ölecektir. İnsan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Hastaların, yaşlıların ayıklanması gerek ki, yeni nesiller gelişsin. İhtiyarlamış bir ağacın ana kütüğünü keserler ki, yanlarından çıkan sürgünler boy versin. Ölüm insanlığın budanmasıdır. Zamanın elinde her şey eskir ya da değişir, her canlı ölür ve yitip gider. Önemli olan bu dünyada insanın insan gibi yaşaması ve yaşadıkça alnının açık, başının dik durmasıdır. Biliyorum, ölümüme en çok sen yanacaksın ama üzülme, ben daima seninle beraber olacağım.

Sen yaşamının baharındasın henüz, önünde daha kocaman bir ömür var. Gençlik, umut ve heyecan doludur, sen yaşam kitabının daha ilk sayfasındasın. Biliyorum ki, için bütün kötülüklerden uzak nadide bir çiçek bahçesi gibidir. Açılacak daha binlerce gül goncası vardır sende. Senin de acılarla, istemediğin olaylarla tanışacağın, karşılaşacağın zamanların olacaktır. Acılara da katlanmasını bileceksin. Tanrı kuluna ne vermiş de, kul katlanmamış!. İnsan gençken bunları pek aklına getirmez ,biliyorum...
Mektubumu Şeyh Edebali''den bir kaç sözle noktalıyorum.
''Bir baş ol ki oğul, dimdik durasın, çiğnenip ezilmeyesin. Bir göz ol ki oğul, iyiliği göresin, peşinden yürüyesin. Bir dil ol ki oğul, zehire bal süresin. Bir el ol ki oğul, yoksulları giydiresin. Bir yürek ol ki oğul, her zaman hak diyesin. Ayak olursan oğul, karınca ezmeyesin. Vakit kıymetli oğul, sakın boş gezmeyesin''''

Munzur Dağı''nın eteğinde olan bu köy; yazın buz gibi soğuk suları, pınarları, ırmakları, çağlayanları ve geçit vermeyen dorukları, kötülüklerden uzak, sevgi, saygı dolu insanları ile bir cennet köşesi gibiydi. Özenle bakılması gerekirken, köyümün kimsesizliğine, yoksul bırakılmışlığına hayıflandım içimden.

Sonra düşündüm:Köyden her ayrılışımda ninem beni gediğin son dönemecine kadar getirir, orada el sallayıp yaşlı gözlerle beni yolcu ederdi. Son ayrılışımda gelmedi, içime tarifsiz bir keder çöktü. Bu köyde ninemle olmaya öyle alışmıştım ki, onsuz kendimi yapayalnız ve emniyetsiz hissediyordum. Oysa köyün bütün insanları, çocukları oradaydı. Beni uğurlamak için gelmişlerdi. İnekler böğürüyor, danalar zıplıyor, koyunlar, kuzular, keçiler meleşip duruyordu. Ama ben bağrımda, hiç kimsenin bilmediği ve içimin derinliklerinde tutuşan bir ateşin acısıyla ayrılıyordum oradan.


Ne zaman,bir anadolu köyüne düşse yolum
yüreğim burkulur
susuk kumullu alnımdan öper bir anne
bilmediğim ayetler çizer elleri gökyüzüne
anlamadığım dualar kanar dudaklarında

ne zaman,bir anadolu köyüne düşse yolum
kar düşer ömrümün üşüyen dilimlerine
dumanı tüten bir bacadan
sobası yanar çocukluğumun
ısınır içimin mor türküleri
büyür nazlı bir çiçeğin uykularında

kuşlar uçar gönül penceremden
yüreğimden sevdalar geçer
sonbahar rüzgarının kanatlarında
çekip gider ağlayarak
düşlerin yağmurunda
yıldızlara sevdalı bir çocuk
ya ben nasıl yanmam, ya ben nasıl

ne zaman,bir anadolu köyüne düşse yolum
oturup yüreğimin avlusuna
gözyaşları gül, munzur sedalı bir gelin ağlar
bir düşünce dalgası vurur kıyılarıma
vurdukça ıslanır gözlerim
terkedilmiş evler,kilitlenmiş kapılar
ve duvarlarda, yalnızca ihanet lekeleri kalmış
sevdalarki, hep aşınmış gül takviminin yapraklarında
acıya sürgün kesilmiş tüm sokaklar

şimdi baktığım her anı bir gönül yarası
her sessizlik bir çığlik, her çiçek bir yara
ah sevdiğim ne kadar insan varsa, göçüp gitmiş uzaklara
hangi suya baksam, bir nehiri kanıyor gözlerim
hangi yola çıksam bir tren kalkıyor
ya ben nasıl yanmam gönül, ya ben nasıl


ey umudumun küçük nazlı çocuğu
çiçekler getir bana koparmadan
gözyaşımla büyüyen çiçekler getir
sevinçler getir güneşli bahçelerden
nicedirki bir özlemin bulutundayım
bir depremin uçurumunda
yıldızlar topla bana
yıldızlar topla mavi gecelerden

sen ki sevdalı yanımdın benim, sevgi perimdin
gönlümün ısınağı, korkularımın sığınağıydın
düşlere kar yağınca ve sarınca yolları duman
bırakma ellerimi n'olur, kapama gözlerini
üşür taşralı soluğum
üşür köylü çocukluğum.........
ya ben nasıl yanmam, ya ben nasıl


Sevgili Nineciğim,
Seni kaybedeli yıllar oldu, seni düşündükçe çockluğumun, hayatımın en mutlu anları ve güzel günleri geliyor aklıma. Bu gün 35 yaşına girdim ve ben büyüdükçe sevgin özleminde büyüdü yüreğimde ve ölünceye kadar da seni aramaya, özlemeye, sevmeye devam edeceğimi, bu gidişle yaşadıkça hep seni özleyeceğimi ve arayacağımı anlıyorum. En çok da sana sarıldığımda o sevgi ve güven yüklü insan kokunu özlemişim biliyor musun? Bana güzel bir çoçukluk ve ardında güzel anılar bıraktığın için teşekkür ederim. Beni bu kadar çok sevdiğin ve sevdiğini hissettirdiğin için teşekkür ederim. Bana insan gibi düşünmeyi, sevmeyi, affetmeyi, acımayı, merhameti ve dürüst olmayı, herkese ve her şeye karşı vicdanlı davranmayı öğrettiğin için teşekkür ederim.. Senden aldığım tüm güzellikler için teşekkür ederim...
Nur içinde yat benim biricik nineciğim...

Küçük Torunun Can


Mystic@L 27 Temmuz 2006 22:50

Geçenlerde Basri
baylar bayanlar
şimdi sizlere fakir ama gururlu bir muhasebecinin hayat hikayesini anlatacağım
kendisi kainatta verilen ailesinin tek ve biricik yavrusudur.ne gariptir ki yalnızlık onu
her zaman kendine esir etmiştir.ama çevresine o kadar güven vermiştir ki
hiç bir zaman bu güveni sarsmamış ve kendini basit göstermemiştir.
ta ki kişiliğini yitirip güçsüzleşip ifade yeteneğini kaybedene kadar.
genç muhasebeci hayatında bir çok kez yenilmiş bunlara rağmen yıkılmadığını
dış muhasebeden belli etmiştir.
vatani görevini yaptıktan sonra kendisinin kişilik oturtmasının gerçekleşmesi gerekiyordu
ama maalesef insan yontulmayınca ne kadar olgunlaşsa az.aldığı ilk darbe belki de bir daha
unutamayacağı evliliğe ilk adım olan nişanlılığın kısa sürmesi ve umduğunu bulamamasıydı.
aradan fazla geçmeden geçmişinin kovaladığı bir insan haline gelmesi de bunların bir parçası...
yada şöyle diyelim kadınlara verdiği zararın her daim hayatında var olacağını kendi el becerisiyle
yapmış olması..
bununda yanı sıra onu kendinden bile fazla tanıyıp seven bir kadına yaşattıkları..

şimdi sizlere hayatta çok önemli olan bir anti parantez
( kadın eğer bir erkeği gerçekten seviyorsa onu bırakmaz.ama hayatında zaten istemiyorsa gerçek anlamda zaten sokmaz..ve her insan var olan şeyler için çaba gösterir.değinmek istediğim konu şudur ki
hiç bir kadının sevgisi hafife alınmaz.)
bu muhasebeci genç karşısına Allah'ın çıkardığı belki de onu
hayatında ona verilen değerden daha yüksek bir değerle mükafatlandıracak insanı öyle bir tanımış ki ona söylenebilecek ne kadar kırıcı söz varsa söylemiştir.
sonra bu gencimizi tanıyan kadın onu öyle bir tanımıştır ve herkes onu öyle bir anlatmıştır ki
insan bu kadar sevdiremez kendini dışarıdan bakıldığında..belki gerçekten arada bir anlaşılma
zorluğu çekiliyordu yada genç muhasebeci hayatını bencillikle doldurmuş, bütün insanları aynı
kefeye koyan dengesiz bir insandı.ama kadın onu öyle bir önemsemiş ki öyle bir kafasında kurmuş ki.. kesinlikle ondan daha karakterli bir insan yokmuş dünyada ve etrafında.!yanlış anlaşılmalar
ifade eksiklikleri birbirini kovalarken kızın duyduğu sabır onu biraz daha meçhule sürükler.
ve artık bir sonuca bağlanmak ister günden güne bitmektense ne olursa olsun diye düşünür.
yine ilk adımı o atmak ister ve sadece telefon kadar yakın olan genci maillerden sonra ikinci kez rahatsız eder.aksilik buya o telefonun ucunda sandığı kişi başkası çıkar.rahatsız etmenin cezasıymış gibi sanki hakaretlere maruz kalan kadın neye uğradığını şaşırır.
telefonun diğer ucu muhasebecinin arkadaşındadır ve asıl olay onunla başlar.arkadaşına sitemler
eden arkadaş kılıklı insan genci belki de dolduruşa getirir.yada genç dolduruşa gelmeye bahane arar.
meğer kız ismini vermemekte hata yapmış sorun buymuş ::: )))))
kadının sabır ettiği günler de yanında olmayan. yanında olmayı bırak tek kelimeyi ondan esirgeyen
kendini sanki insanmış gibi ortalıkta dolandıran kadın ona bağlanmış gibi havalara giren genç
muhasebeci aslında hayatın hiçbir sınıfından mezun olamayan ve kendini kanıtlamak gereği bile
duymayan zamanlar yaşarken kesinlikle bir kadına verilmesi lazım olan nezaketi göstermemiş.
yani ya acizmiş yada acizleşmiş..
kadın yine yanlış anlaşılamaya mahal vermemek ve kaldığı hakaretleri kabul etmeme çabası
ile nezaketten bir kez daha meyli eder kırgınlık olmasın uğruna.genç muhasebeci bunu da
anlamaz kadının onun peşinde koştuğunu düşünür.tabiri caizse hayalledir.
tek bir özür bir erkek için söylenmesi gereken en son şeydir.işin sonucunda ise kadın büyük bir hayal kırıklığına uğrar.Çünkü karşısında ki bilinçsiz
kişilik aslında görmesi gerektiği yerde isminin manasını hak etmeyen Basri’dir.


evet
olaya bakar mısınız? olay genç muhasebecinin onurlu öyküsü olmaktan çıkıp.kurbağa düşünceli
insanların hikayesi olmuş.halbuki her sevebilme ihtimalinin o kadar büyük bir zorluğu var ki
anlayışsız insanlar o kadar çok ki aramızda.
bir tarafta belki de ilk defa hayatını biri için değiştirme çabası içinde olan bir kadın bir tarafta da
bu çabanın aslında değmeyecek bir insana duyulması..ne kadar da ince bir davranış..
(sevgili genç ve aynı zaman da muhasebeci erkek.çıkmamış candan umut kesilmez
ama eriyen bir cana da ümit verilmez.maazallah yanlış hesabın geri dönüşüm kutusu yoktur.)
herkes onu sevene değer versin. ne bu hayatın bir format atılır ne de bir gün gerçekten sevgiye ihtiyaç duyulduğunda seni seven biri bulunur.inşan gerçek anlamda aşkla yoğrulur.
sevmek bir ibadet o ibadete sahip olan da bir melektir.


Misafir 28 Temmuz 2006 12:21

Dilsiz Tanıklar


Çocukluğumdan beri kömürlüğün aynı köşesinde duran, ağzı bile hiç açılmayan çuvalın birden aklıma gelmesi, geçmişle hesaplaşma isteğim değildi. Sığ, sıradan bir istekti. Çuvalın içindekiler, herkesin evinin baş köşesine koymak için can attığı şeylerdi. Şimdi onlar modaydı. Bu husus çok da önemli değil. Önemli olan, modern hayatın keşmekeşi içerisinde unuttuğumuzu sandığımız acıların, sevinçlerin, umutsuzlukların, yenilgilerin, zaferlerin, daha nice duyguların hiç de hazırlıklı olmadığımız zamanlarda, birden kendilerini hatırlatmaları ve içimizi geçmişin sularıyla yıkamaları, arındırmaları…

Söylediğim gibi sıradan bir istekle onu oradan çıkarmak için gittiğimde, cezalandırılmak için karanlık odaya kapatılan çocuk gibi korkuyor, siyahlaşan, yer yer yamalı teniyle utanıyordu. Karanlık, küf kokan bu yerden kurtarılmaktan umudunu kesmişti. Bir elin şefkatli dokunuşuna bile hasret kalmıştı. Ona dokunduğumda sanki irkildi. İçindeki tanıklar telaşlandı. Yaşananları unutmak, geçmişi izsiz bırakmak için bu çuvala tıkılmışlardı. Şimdi, yeniden hatırlamanın ve hatırlatmanın sırası mıydı? Aslında, yaşanan acılar bir yılan gibi çöreklenirdi insanın yüreğine… Keskinliğini kaybetse de, zaman onları küflendirse de tenle kaynayan kör bir bıçak gibiydi... Onları, yok saymak mümkün olmuyordu. Biraz kaçar, ellerinden kurtulduğunu sanırdın. Hepsi o kadar. Bir bakıyordun ki, pat diye önüne çıkıyordu. Hem de en zayıf, en savunmasız zamanlarda. Geçmişin yakamızı bırakması, keşkelerle, pişmanlıklarla kuşatmaması için onunla korkmadan yüzleşmeli, alacağını vereceğini kapatmalıydı, insan…
Biz böyle yapmamıştık. Yüzleşmek yerine yok saydık. Geçmişe ait bir şey görmek, duymak, dokunmak, koklamak istemedik. Onu hatırlatacak ne varsa yok ettik, sakladık, gizledik. Ardında kalan birkaç şeyi de çuvala tıkıp, kömürlüğe kapattık. Şimdi, dilsiz tanıkları evimin baş köşesinde ağırlamak istiyordum. Hatıraları, sırları benim çocuk yüreğimi acıtmamıştı. Kenarları tırtıklı bakır sahanlar, kalayı dökülmüş tencereler, bedeni kızıllaşan mangal, ibrik… Bu eski dostların yorgun bedenlerini boncuklarla süslemek, renkli taftalarla sarmak, zamana uydurmak istiyordum.
Annemi hiç hesaba katmamıştım. O, eski dostlar, yüzleri toz pas içerisinde birer birer çuvaldan çıktıkça, dudakları titremeye başladı, kartondan bir vücut gibi olduğu yere yığılıverdi. Mavi gözlerini sağanak bastı, gözleri sanki boğuluyor, çırpınıyor, tutunacak bir dal parçası arıyor, sonra azgın sularda kaybolup gidiyordu. Eşyalar tanık olduğu anıları yüzüne vuruyor, gözünün içine sokuyor, alay ediyordu. Unuttum sanma, nice sırlarını saklıyorum, nice zayıflıklarını, nice korkularını, tenimde gözyaşlarının izi duruyor, ağlamaların hala kulaklarımda, boşuna kendini gizlemeye çalışma, maskelerinle dolaşma, seni tanıyorum, en saf, en katıksız, çırılçıplak kalmış halini, gerçek yüzünü, diyordu. Düşünememiştim. Benim için görsel zenginliğe sahip birkaç bakır eşya, annemin yaşadığı acı, gözyaşı ile dolu günlerin en canlı tanığıydı. Kaybettiği yıllar, yaşamadığı sevgiler, hayal kırıklıkları, yalnızlık, çaresizlik, acımasızlıktı.
Eski dostları da annemi görünce hüzünlenmiş, otuz yıl sonra gördükleri beden karşısında gözleri dolmuştu. Kar gibi bembeyaz saçları, hüzünlü mavi gözleri, sıskalaşan, hafif kamburlaşan vücuduyla, annesini taklit eden bir çocuğa benzeyen bu küçücük kadın, o zamanlar külkedisi gibi o denli güzel ve o denli kadersizdi…
Annem, henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmiş. Anneannem, at arabalarına resim yaparak, ekmek parasını kazanan dedemin ani ölümü ile dört çocuğu ile bir başına kalmış. İkinci Dünya Savaşı'nın zorba elleri de boğazlarına çökünce, yarı aç yarı tok hayatta kalmaya çalışmışlar.
Yıllar, yoksulluk, kıtlık içerisinde geçmiş ve annem gelinlik çağına gelince, babamın gölgesini dahi görmeden parmağına yengesinin alyansı emanet takılmış. On yedisinde, gelin edilmiş ve kaynana, kaynata, kaynı ve karısının olduğu kalabalık bir aileyle yaşamaya başlamış.
Aslında annem ne denli kadersiz ise, babam için de yaşam hiç de kolay değildi. Rahmetli babam, "Anam beni tarlada çalışırken doğurmuş, ancak ölünce rahat edeceğim" derdi. Çünkü, dört kardeşten yalnız babam mürekkep yalayabilmiş. Ortaokulu bitirmiş, memur olup, eline ekmeğini alınca, kente göç edip, çocukluğumuzda oturduğumuz taş evi yapmışlar, tüm aile de bu defa onun damının altına sığınmış.
Kocaman bahçeli, yeşil boyalı, iki katlı taş evde, annem, babam, üçü kız, ikisi erkek beş kardeş, babaannem, dedem, amcam ve karısı, on bir kişi yaşıyorduk. Daha doğrusu barınıyorduk. Taşlar dayanmazdı yaşananlara… Annem dayanmıştı.
O günlere ait hatırladığım bölük pörçük resimlerin hepsinde bir yüz mutlaka vardır. Limon suyu ile geriye doğru şekil verilmiş koyu kumral saçı, geniş alnı, çıkık elmacık kemikleri, ince ağzı, çukur yeşil gözleriyle sarımsı solgun bir yüz. Resimlerde bile öfkeyle, kızgınlıkla bakan gözler. Çizgili pijamasının içindeki gövdesi ile kafası sanki aynı kişiye ait değil. Fotomontaj. Gözleri ne derece meydan okuyorsa, bedeni bu meydan okumayla sanki alay ediyor. Bedeni alay ettikçe, gözleri daha çok kinleniyor, deliriyor, adeta kuduruyordu. Öfkesi, haftada bir evine uğrayan komşunun kırmızı kamyonu penceresinin dibine park ettiğinde daha da acılaşırdı. Kamyonu gören pencerelerin perdelerini kapattırır, odada kim varsa çıkarırdı. İşte o zaman öfkeli yüzü yerle bir olur, derin bir acı yerleşirdi. Ama buna bir anlam veremezdim. Ne zaman anneme sorsam, azarla ağzım kapatılırdı. Kırmızı kamyondan bahsetmek yasaklanmıştı.
Evimizin alt katında, köşe başındaki oda ona aitti. Havalar ısınmaya başlayınca, geniş pencereleri hiç kapanmazdı. Bu pencereler, komşuların mutlaka iki laf ettiği duraktı. Belki de insanların haline şükrettikleri tapınak…Günah çıkarma yeri…Amcam sidik, dışkı, irin kokularının tutunamadığı yatağında, bir padişah gibiydi. Biz ise onun hizmetkârları… Kuklaları…İplerimizi istediği gibi oynatıyor, çekiyor, boğazımıza doluyor, kızdığı zaman sıkıyor, nefessiz bırakıyordu. Biçtiği rolleri kusursuz oynamak zorundaydık. En zor rol de annemindi.
Amcama ait hatırladığım bölük pörçük resimler, ölmeden önceki on yılına ait. Annemin daha önceki gözyaşlarını hatırlamıyorum. Beni karnında taşırken, en büyüğü sekiz yaşında üç çocuk, kaynana, kaynatanın yaşadığı bu büyük evin tüm sorumluluğunu yüklendiğini, yatalak amcamın bakımını üstlendiğini ve herkesin bitip tükenmez kaprislerine boyun eğmek zorunda olduğunu biliyorum. Sadece elleri ve beyni işleyen genç bir adamın, her çağırdığında yüreğinin ağzına geldiğini, vücudunun güçsüzleştiğini biliyorum. O, gelin geldiği bu ailenin sanki kölesiydi. Kimseyi hoşnut edemiyor, en küçük bir övgü ile ödüllendirilmiyor, bir hatasında yerden yere vuruluyordu. Kaynanasının Bulgaristan şivesiyle, "Aslan gibi oğluma kız mı yok. Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin" sözlerini belki de her gün işitiyordu. Babaannem, sahipsiz gelinine yapmadığını bırakmıyordu. O da biliyordu, gelininin beş çocuğuyla kimsenin yanına sığamayacağını, kimsenin kanatlarının altına giremeyeceğini. Kim evini açar, kıt aşını paylaşırdı. Ağabeylerinin yanında bir sığıntı gibi yaşayan annesi de koyup gitmişti. Üç ağabeyi de yuvalarında anca kendi yağlarıyla kavruluyordu. Yükleri öylesine ağırdı ki, en küçük bir yüke kimsenin tahammülü yoktu. Olmasa ne olurdu. Karıları evlerini, aşlarını paylaşmaya hayatta razı olmazdı.
Çuvalı açtığımda kenarları tırtıklı bakır sahanı ilk gördüğümde, burnuma haşlama köfte kokusu geldi. Bu kokuyu unutmuşum. Bakır sahanı, gaz ocağının üzerinde gördüğümüz zaman, payımıza birkaç köfte düşmesini beklerdik. Onlar amcamın başlıca diyet yemeğiydi. Uzun tahta sopasıyla kapıya vurduğunda, yemek tepsisinin dönüş zamanının geldiğini anlar, heyecanımız artardı. Bu bekleyiş süresi içinde annemin tüm ikramlarına dudak bükerdik. Ama sahan yıkanmış gibi pırıl pırıl döndüğünde, büyük bir hayal kırıklığı yaşar, bize de patates, kuru fasulye, nohut yemeği düşerdi.
Amcamı, ayak ucunda oturarak izlemek korku ile karışık ayrı bir heyecan verirdi. Çok güzel kayıklar, gemiler yapardı. Kapıya uzun sopasıyla bir kere 'tak tak' diye vurduğunda, annemin hemen gelmesini isteyen, biraz gecikince tüm öfkesini kusan amcam, gemiler yaparken derviş sabrı ile saatlerce uğraşırdı. Deniz nasıl bir şey diye sorduğumuzda, içine çivit atılmış kocaman leğen düşünün derdi. Biz de bakır leğene su doldurur, içine çivit atar, kâğıttan yaptığı kayıkları gezdirirdik. Leğendeki su sanki okyanusa dönüşür, deniz hiç görmemiş, yaşadığı mahallenin dışına bile çıkmamış sıska bedenlerimizle mavi yolculuklara çıkardık…
Amcamın odasında oturmak için can atmamızın bir diğer nedeni ise sincaptı. Babam can yoldaşı olsun diye getirmişti. Bu küçücük hayvanla dostluğunu ve öfkeli halini gören birisi aynı kişi olduğu konusunda şüpheye düşerdi. Amcam, bu küçücük can yoldaşının tüm yaramazlıklarını gülümsemeyle izler, avucundan fındık yedirir, boynu ile yanaklarının arasına sıkıştırıp öpücüklere boğardı. Gözlerinde sevgi pırıltılarını bir tek o zaman görürdük. Bizi ise hiç öpücüklere boğmadı. Sağ olun bile demedi.
Yarım bedenle yaşamasına, yatağa bağlı olmasına rağmen, amcamın her şeyi bildiğine, gördüğüne inanırdık. Sihirliydi sanki. Doğaüstü güce sahipti. Sadece ilkokulu bitirse de ablamın cebir problemlerini çözerdi. Belki de biz derin uykudayken geziyor, sabah olduğunda da yatağına sığınıp bizi kandırıyordu. Yazlık sinemada izlediğimiz filmlerdeki gibi birden yürümeye, koşmaya başlayacağı duygusunu hep hissederdik. Kim bilir kendisi bile buna inanıyordu. Son gününe kadar sadece bedeni değil, ruhu da yatağa bağlı olmayı hiç içine sindiremedi.
Hayatımızdaki bu girdap hepimizi içine almıştı. Döndürüyor, döndürüyor, dibe çekiyordu. Hepimizi güçsüz bırakıyordu. Anam da babam da çaresizdi. Ailenin tek mekteplisi, tek memuru, tek ekmek parası kazananıydı. Tek okumuş bir evlat olarak kimseye arkasını dönüp gidemiyordu. Bu evde tam on bir kişinin geçimi onun omuzlarındaydı. Babam uzun yolculuklardan üç-dört günde bir gece karanlığında eve gelir, iki-üç saat durup tekrar yollara düşerdi. Anam gece karanlığında da yorgun ruhu ve bedeni ile babamın sefer taslarına yemeğini, kille yıkadığı ve kömürle ısıtılan ütüyle ütülediği beyaz gömleğini hazırlar, babam karısının yaşadığı zorlukları bilmeden yeniden gecenin karanlığında kaybolurdu. Buharlının çığlığını duyunca babamın kenti terk ettiğini anlayan annem, dilinde ' geceler yarim oldu, anam anam garibem…yaralarım sızlıyor…anam anam garibem' türküsü, yanında sıra sıra yatan beş çocuğuyla soğuk odalarda yapayalnız kalıyordu. İçinde yankılanan 'tak tak' seslerinin korkusuyla…
Bu iki katlı, taş binada günler, sanki yüzyıl kadar uzun geçiyordu. Anam tam 11 kişinin karnını doyuruyor, bulaşıklarını yıkıyor, yığın yığın çamaşırları, bahçede tulumbanın havuzunda ufacık elleri ile çitiliyor ve ayaklarıyla çiğniyordu. Çamaşır yıkama faslını çok severdim. Gerçi çamaşırlar kille yıkandığı için köpük olmazdı. Ama havuzda çamaşırları minik ayaklarımla çiğnemek çok zevkliydi. Ancak anam amcamın çamaşırlarını yıkarken havuza girmeme izin vermezdi. Çünkü yıkadığı çamaşırların teni kanlı ve iltihaplığıydı. Amcamın yatmaktan sırtı yara olmuş ve kanlı iltihap akıyordu. Anam ise kanlı gözyaşları döküyordu. Amcamın eziyeti yetmezmiş gibi, kaynanası da bütün gün oturduğu sedirden emirler yağdırıyor, yaptığı işleri beğenmiyor, öyle ki annemin yıkadığı kuruttuğu çamaşırları tekrar yıkatıyordu.
İki katlı evimizdeki yaşam diğer komşularımızdan farklıydı. Acılarımız da sevinçlerimiz de sıradan değildi. Komşular bazı şeyleri ilk defa bizde görüyordu. O zamanlar konfeksiyon gelişmediği için çoğu kişi giysisini evinde yapardı. Babam bir gün eve kocaman bir kutuyla geldiğinde içindekini hiçbirimiz tahmin edemedi. Bu bir örgü makinasıydı. Amcamın mutlu olması için çırpınan babam da onun oyalanması için örgü makinası almıştı. Böylece amcamın canı sıkılmayacak, para kazanabilecek, hiç değilse öfkesi bir nebze de olsa dinecekti. Gerçekten bu makine amcamın yaşamında büyük bir değişiklik yaptı. Odası renkli renkli yünlerle sanki çiçek açmıştı. Kırmızı, sarı, yeşil, mor…Müşterilerle dolup taşıyordu. Kısa sürede çevrede 'örgücü Ahmet' olarak ün yaptı. İyi para kazanıyor, yanında yardımcı bile çalıştırıyordu. Bize de kazaklar, pantolonlar, pançolar örüyordu. Bunlardan en sevdiğim ilk ördüğü kazakla pantolondu. Kazak, ateş kırmızısı, her tarafı saç örgülüydü. Tayt şeklindeki pantolonun da yan taraflarında saç örgüleri vardı. Amcam bunları giydiğimizde, "Kırmızı popolu maymunlar" diye şaka yapardı. Bunlar bizim için inanılmaz şeylerdi. O zamana kadar annemin diktiği pazen kumaştan pantolonu değil, orlondan pantolon giyiyorduk. Gerçi yoksul değildik. Ama yeni bir pantolon 5 çocuktan hangisine alınırdı?
Annem ağlasa da amcamın odasında oturmak bizim için büyük bir keyifti. Ayak ucuna oturur saatlerce örgü örmesini seyrederdik. Örgü makinasının sesine radyodan yükselen müzik, açık pencerelerden içeriye dolan insan sesleri karışırdı. Yalnızlığını unutmak istercesine gürültü yapardı. Açık pencerelerinden gelen geçene laf atar… Bizlerin dedikodusunu yapardı. En büyük zevki de evimizin karşısındaki çeşmeye su almaya gelen kızlara laf yetiştirmekti. Ancak onun bir kadından görmeyi özlediği şefkat, ilgi, sevgi arayışı hep hüsranla bitti. Örgü öğrenmek için yanına gelen kızlardan birine sırılsıklam âşık olmuştu. O kız odasındayken bizim içeri girmemizi istemezdi. Bir gün o kız gelmemeye başladı. Amcam da ağabeyim aracılığıyla kıza mektup gönderdi. Mektup kızın babasının eline geçince de kıyametler koptu. Evimizi basıp amcama gözdağı verdiler. Neyine güvenip de kızlarına aşk mektubu yazıyordu…
Bu sözler amcam için çok acıtıcıydı. O bir doksan boyu, yeşil gözleri ile çok canlar yakmıştı. Kızlar çevresinde pervane olmuş, amcam da onları ışığı ile adeta yok etmişti. Onlardan biri de Melahat ablaydı. Melahat abla üç çocuklu bir kadındı. Mahallemize sonradan taşınmıştı. Ama onun hikâyesini annemden dinlemiştim. Melahat abla genç kızken, amcama çok âşıkmış. O zamanki koşullarda amcamla evlenmeden birlikte olmuş, ama amcam onunla evlenmemiş. Melahat abla da kendinden çok yaşlı, çocuklu bir adama kuma gitmek zorunda kalmış İstanbul'a gelin gitmiş… Yıllar yılları kovalamış. Yaşlı kocası ölünce o da bizim mahalleye taşınmış. Melahat abla bize hiç gelmezdi. Ama her gün amcamın penceresinin önünden mutlaka geçerdi. Kim bilir amcamı öyle gördükçe içindeki öfke azalıyordu. İçinden kimbilir şöyle fısıldıyordu, Hey gidi Tarzan Ahmet, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste…
Amcamın yaşamında örgü makinasından hemen sonra başka bir yenilik daha oldu. Babam yurt dışından tekerlekli sandalye getirtti. Yıllardan sonra amcam ilk defa evin içinde, sokakta dolaşmaya, at arabalarının arkasına tutunarak çok uzaklara gitmeye başladı. Amcamın solgun yüzü, güneşe hasret kalan bir çiçek gibi gün ışığında renkleniyordu. Hapisten çıkan mahkûm gibi ilk defa kentin içine karışıyordu. Ama… Karıştıkça kuduran, kabaran öfkesine bir de bozulan ruh sağlığı eklendi. Tabii gittiği yegâne yerlerden biri büyücülerdi. Böylece daha çeşitli büyüler uygulamaya başladı. Bu büyülerden hafızamda ölü yarasadan kurt postuna kadar birçok resim kareleri var.
Kah annemi herkesin domuz gibi görmesini istediği için eşiğine domuz yağı sürdürür, kâh kapı kenarlarına muskalar çakar, yorganının altına sakladığı nala sürekli dualar okur, kâh köyden getirttiği kurt postunu tavanına çaktırırdı. Odasına girdiğimde, bedeni tavana çivili, ağzı ısıracakmış gibi açık, başı sarkan kurdun üstüme saldıracağını sanır, korkardım. Rüyalarıma da girer, soluğu annemin yanında alırdım. O nedenle mi bilmem, kırmızı başlıklı kız masalı hala içimi ürpertir. Annem yaptıklarını sükûnetle karşılasa da çocuk gözlerim onun ağlamaktan kızaran gözlerini, bunca yük karşısında bedeninin çöküşünü, isyanını görürdü. Yine de çocuk aklım olanları anlamazdı. Sincabı büyük bir sevgiyle seven amcam, neden bu kadar öfkeli biriydi. Kırmızı kamyon neden onu çok sinirlendiriyordu?
İki katlı evimizdeki yaşam sürüp giderken, azalıyorduk. Önce babaannemi ondan bir iki yıl sonra da dedemi kaybettik. Amcam ise sağlığı gittikçe bozulan bedeni ve ruhu ile hala iplerimizi çekiştirip duruyordu. O ipleri koparmaya ne babamın ne annemin gücü yetiyordu. Onlar ağabey ve yenge olarak çaresiz kardeşlerini yalnız bırakamazdı. Kendi hayatlarını kurban etme pahasına…
Onu öldürmek istediğimizi düşünüyordu. Ağzı dar, bedeni geniş sürahide günlerce suyu bekletiyor, yosunlandırıyor…Yosunlaşan, yemyeşil olan sürahiyi herkese göstererek onu zehirlediğimizi söylüyordu. Odasıyla bizim kaldığımız bölümü tuğla ile ördürdü. Çok para kazanıyordu. Fabrikaya bile ortak olduğunu duyduk. Bu nedenle çevresinde yağcılar birikti. Ve bir gün amcam ambulansla hastaneye kaldırıldı. Böbrekleri çalışmıyordu. Çok geçmeden bir battaniye içinde küçülmüş adeta çocuk bedenine, iskelete dönüşmüş cesedi getirildi. Odasına yer yatağına yatırıldı. Cesedinden canlısından korktuğum kadar korkmamıştım. Yüzü çok sakin, huzurluydu. Sanki bitti işte diyordu. Rahat ol, ruhuna ihanet eden bedenin artık yok!
Bedeni dünyayı terk etmeye hazırlanırken, son gecesini odasında geçirdi. Üzerine beyaz bir çarşaf örtülerek bıçak konuldu. Annem ve komşular sabaha kadar başında Kuran-ı Kerim okudu. Sabahı kazanların altı yakıldı. Çarşaflardan perde yapıldı ve perdenin arkasında Tarzan Ahmet'den kalan ceset yeşil sabunlarla yıkandı. Ve son yolculuğuna uğurlandı. Geride hiç kimse onun için ağlamadı. Komşunun erkekleri bedenini toprağa teslim ederken, kadınları helvalar döktü. "Allah kurtardı" denildi, haklar helal edilerek…
Ölüm sonrası her şey ne kadar çabuk olup bitiyordu. Sidik, irin emen yatağı, yorganı, çarşafları çöpe atıldı. Örgü makinası tavan arasına kaldırıldı. Tekerlekli sandalyesi çocuk felci geçirmiş bir yoksula verildi. Haşlama köfte yapılan bakır sahanla, kızıl tenli mangal, ibrik ve leğeni ise bir çuvala konulup, kömürlüğe sürgüne gönderildi. Odası çırılçıplak kalmıştı.Tıpkı amcamın bedeni gibi. Hayat çıplaklık kadar yalın bir şeydi. Onu karmaşıklaştıran, üzerine yükler bindiren bizlerdik. Aşık Veysel'in dediği gibi iki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece. Başka kapılar, kaçacak pencereler olmadan…
Amcam ölmüştü ama onun öldüğüne inanamıyordum. Kapıyı açtığımızda onu bulacak, yemek yediği bakır sahanları eskiden olduğu gibi camlara fırlatacak, hepimizi kıskıvrak yapacağı tehdidinde bulunacaktı. Evet amcam bizi izliyordu. Geceleri tuvalete kalktığımda bahçede olan tuvalete tek başıma gidemiyor, annemi uyandırıyordum. Onun kapısının önünden geçerken sanki kapıya ' tak, tak' diye vuruyor, örgü makinasında örgü örüyordu.
Tıpkı şimdi olduğu gibi…Büyük bir sevinçle kömürlükten çıkardığım bakır eşyalarda sanki amcamın ellerine dokunuyor, öfkeli çukur yeşil gözlerini görüyor, bedeninin ihanet ettiği ruhunu hissediyordum. Bakır sahan, ibrik, kızıl tenli mangal, leğen de şaşkındı. Yıllardan beri ilk defa birisi dokunuyordu. Onlar da bu acı anıları unutmak ister gibi kulaklarını tıkıyor, gözlerini kapatıyordu. Bizler de yıllardan beri bu acıyı unutmak ister gibi anılardan hiç söz etmemiş, geçmişle yüzleşmemiştik.
Hey gidi "Tarzan Ahmet"… Tabutlara sığmaz denilen bedeni, on yedi yıl yatmaktan dolayı kurumuş bir avuç kalmıştı. kırk yıllık kısa yaşamının on yedi yılını yatağa bağlı geçirmişti. Bunun suçlusunun kendisi olması belki de öfkesini artırıyor, yaptığı hatanın bedelinin ağırlığı karşısında ruhu kabına sığmıyor, feryat ediyordu. Kırmızı kamyonuyla deli ruhu, yakışıklı bedeniyle yollara düştüğü bir gün aşırı hız nedeniyle uçurumdan yuvarlanmış ve bedeninin büyük bir kısmı tutmaz olmuş, kırmızı kamyon da komşuya satılmıştı. Oysa kırmızı kamyonu alırken öyle çok umutları vardı ki…
Bir de âşık olduğu, bin bir güçlükle evlendiği karısı o felç olunca tasını tarağını toplayıp, arkasına bile bakmadan onu terk etmişti.
Annem, amcamın dramatik yaşam öyküsünde bir başka dram yaşamıştı. Tarzan Ahmet, kırmızı kamyonuyla yaptığı hatasının bedelini bedeninin kontrolünü kaybederek öderken, annem de tam 17 yıl ona çocuğu gibi bakmak, yaşamını ertelemek zorunda kalmıştı. Şimdi bunları tekrar hatırlıyorduk.
Annemin küçücük kalan bedenine baktım. Bacaklarındaki damarlar yılların yorgunluğu ile parmak parmak olmuş, elleri romatizmadan kuruyan dallar gibiydi. Oysa o dallar ne çok meyve vermiş, çevresini beslemişti. Bakır eşyaları zar zor elleri titreyerek aldı. Amcamın yere fırlatmasıyla bir tarafı çöken ibrik, köfte haşladığı sahan nice acılarına sırdaşlık etmişti. Sonra, 'Toprağına ağır gelmesin de rahmetli çok eziyet etti 'dedi. Ben de 'Gelirse gelsin, sen bakmasaydın o kadar yaşamazdı' dedim. Onun acısını paylaşmak, yaptığım hatayı telafi etmek ister gibi... Annem ise, 'Sakın öyle konuşma kızım…Onun takdirini Allah verecek. Kimin ne olacağı belli mi? Allah kimseyi çaresiz bırakıp da başkasına muhtaç etmesin…' dediğinde insan olmanın hiç de kolay bir şey olmadığını anladım. Acılar insanı nasıl da pişiriyor, içindeki kabukları soyup sanki bebek yüreği veriyordu. Saf ve hesapsız. Annem devam etti, "Tam on yedi yıl evladım gibi baktım. Vicdanım rahat." Sonra, "Ruhuna fatiha okuyalım" dedi. Birlikte, amcamın, tüm ölmüşlerimizin ruhuna fatiha okuduk. Sanki bakır sahan, ibrik, leğenin de yüzüne bir huzur geldi. Onların da vicdanları rahattı. Bıraksam hafiflikten uçacaklardı. Amcamın sesini duyar gibi oldum, "Yenge, Allah senden razı olsun" diyordu…
Şükran Çağlar


kambis 28 Temmuz 2006 20:53

FARE ÖYKÜSÜ

Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve
eşinin mutfakta
bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
-"İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.
Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu
anladığında
yıkılmıştı.
-"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak
telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç
bir
tavırla
başını kaldırdı ve gıdakladı:
-"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı
olamaz
küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun
yanına
koştu ve,
-"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta
çırpındı.
Domuz anlayışla karşıladı ama,
-"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey
yok. Dualarımda olacağından emin ol" dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve ,
-"Evde bir fare kapanı var, evde bir
fare kapanı var!" dedi.
İnek ;
-"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni
ilgilendirmiyor."
dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin
fare tuzağı ile
bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu
anladı.O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik
farecik aç ve
susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki
birden bir ses
duyuldu.Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare
kapanından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için
yatağından fırladı ve
mutfağa koştu.
Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun
kısıldığını fark
edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve
aniden çiftçinin
karısını ısırdı. Çiftçi, karısını apar topar
doktora götürdü. Doktor, zehri
temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi,
yatırdı. Karısının
ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız
ateş ve ter içinde
kıvranıp duruyordu. Böyle durumlarda taze tavuk
suyunun gerekli olduğunu herkes bilir,çiftçi de
bıçağını alıp bahçeye
koştu.
Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine
geldi.Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete
geldiler.
Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu
kesti.
Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu.
Yılan, belli ki çok
zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı
iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine
yeterli et sağlamak için
Çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile
duvardaki deliğinden
izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile
karşı
karşıya ise hepimizin aynı tehlikede
olabileceğini hatırlayalım.
Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz. Diğerimiz için bir
gözümüzü açık tutmalı ve diğerlerini cesaretlendirmek için çaba
harcamalıyız.


kambis 28 Temmuz 2006 21:27

AFFETMENİN HAFİFLİĞİ
Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?
" Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.
"O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin.
" Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.
Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.
" Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar." Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:
"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
"Hocam, patatesler kokmaya başladı.
Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık."
"Hem sıkıldık, hem yorulduk?
" Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.
Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.
Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki
affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.


Mystic@L 28 Temmuz 2006 21:37

Yâre Mektup
Bu satırları sana, hasretinin uykuları haram ettigi bir geceden yazıyorum. Sesine, sözüne hasret, yüzüne hasret gönlümle başlıyorum mektubuma...

Seni o ilk gördügümde bir ateş düşmüştü gönlüme sanki, sol yanımda başlayan sevda yangını çok kısa zamanda sarmıştı bütün bedenimi. Önce söyleyemedim sevdamı anlatamadım çekindim utandım. Aşkının ateşi dilime vurunca dayanamadım ve kalbimin en derin yerinden SENİ SEVİYORUM dedim..İçim rahatlamıştı ama sen bir türlü umut vermeyince canım sızlıyordu, keşke bende saklı kalsaydı sevdam, keşke söylemeseydim.

Aslında sen haklıydın, ben düşüncesiz davranıyordum. Aramızda engeller aramızda daglar vardı bende bu dagları aşacak güç yoktu sendede beni bekleyecek sabır, yine imkansızdı aşk, yine beni bulmuştu kahır. Kaç kere senden vazgeçmeyi seni unutmayı denedim..Ama unutmak sevmek kadar kolay degilmiş bilemedim ne senden vazgeçebildim ne seni unutabildim..

Her gün seni bir kere görebilmek sesin duyabilmek için yollarını bekliyorum.Ama sen benden kaçıyorsun ben seni sevdim diye sitem ediyorsun farkındayım.Ama kalbimde sana karşı olan duyguları bir an hissetsen bana hak verirdin. Ben sensiz yapamıyorum.

Yine çenem düştü, sıktım canını biliyorum. Sende şunu bilki, benim çenemin düşmesinin, benim içimin yanmasının, benim gözlerimin yaş degil kan aglamasının, bir tek sebebi var oda sana olan sevdam...


kambis 28 Temmuz 2006 22:48

Güneydoğu Asya’daki büyük deprem ve tsunami olayı sonrasında sulara kapılan bir anne, gücü kesilince kucağındaki iki çocuğundan birini bırakmak zorunda kalmıştı. Anne, kucağındaki yirmi aylık oğluyla sulara karşı direnmesini sürdürürken, acımasız dalgalara bırakmak zorunda kaldığı beş yaşındaki kızının gözden kayboluşunu daha fazla izleyemedi.
Öldüğü sanılan çocuk, sular çekildikten sonra çamurlar ve tahta parçaları arasında bulunduğunda, bu bir mucizedir, soluk alıp veriyor, yaşıyordu.
Gazetede bu haberi okuduğumda en çok bir tümceye takıldı aklım:
“Yaşadıkları bu olayı anne de, beş yaşındaki kızı da artık unutamayacaklardır.”
Annenin beyninin kıvrımları arasında yerleşen şu tümce, tüm yaşamı boyunca o kıvrımlardan dışarı çıkmayacaktı:
“Ben beş yaşındaki çocuğumu sulara bıraktım, onu kendi ellerimle ölümün kucağına teslim ettim.”
Beş yaşındaki kız çocuğunun beyninde yer eden ve oradan sonsuza değin çıkmayacak olan tümce ise, şöyleydi:
“Annem beni kendi elleriyle sulara bıraktı, beni kendi elleriyle ölüme teslim etti.”
Şimdi bu etki, çocuğun giderek artan yaşında acaba nasıl bir “tahrip gücü”ne dönüşecekti?
Kişiliğini nasıl etkileyecek, ruhunda nasıl izler taşıyacaktı?
Olayın hemen sonrasında yalnızca şunları söyleyebildiğini yazıyor gazeteler:
“Ağladım, ağladım, kimse beni duymayınca sustum ve tahtalara tutundum.”
Annesinin bu seçimi karşısında onun küçücük beyni ve yüreği, ne denli anlayışlı ya da bağışlayıcı olabilecek acaba?
Hadi biraz daha ileri giderek bakalım olaya:
“Şimdilik beyninin kıvrımları arasındaki sıkıştığı yerde kalan bu olay, acaba ilerideki yıllarda büyüyecek ve ruhunun tam ortasına saplanmış bir hançer acımsızlığıyla mı sürdürecek genç kızın yaşamındaki varlığını?”
“Annem beni bırakmıştı.”
Çocuklarını kurtarmaya çalışan anne, gücü kesilince kollarından bırakmak zorunda kaldığı kızının canlı olarak bulunduğunu öğrendiği zaman ağlamaya başlamış. Önce Tanrı’ya şükretmiş, sonra da “Çocuğumun yerinde ben olsaydım, kendimi hiçbir zaman affetmezdim” demiş.
Sonra da almış kızını, birlikte eve dönmüşler.
Gazeteler bunları yazıyor ama, bundan sonra olacakları yazmıyor, nedense...
Ama belli ki kurtulmuş yaşamlarında artık hep bu olay var. Bir kez kolları çözülmüş annenin... Ne anne affedebilir kendini, ne de kızı, annesini...
Kimi zaman yakınım dediğiniz insanların ihaneti de sizi sulara bırakması gibi değil midir?
“Annem beni bırakmıştı” denli sızlatır bu gerçek insanın kalbini...
Sevgi seçim kabul etmiyor ama yaşam hep bir seçime sürüklüyor insanı. “Akıp giden günlerimiz” kimi zaman tsunami dalgaları denli vahşice alıp götürüyor bizden bir şeyleri...
İnsan, kollarının direnme gücü tükendiğinde vazgeçiyor bir şeylerden... Bir seçimde bulunuyor... Ya annesini seçiyor ya da eşini... Ya sevdiğini seçiyor ya da çevresini...
O vahşi sular alıp götürü- yor bir şeyleri. Kuşandığımız, takındığımız, bir yerlere tıkıştırdığımız ne varsa çekip alıyor. Bir can, bir de ten kalıyor çıplak... İşte o zaman ağlayıp ağlayıp susuyoruz. Bulduğumuz bir tahta parçasına tutunuyoruz. Uzanan elleri ya da sulara bırakanları unutmuyoruz hiç...
O “seçimler” bir yerlere çörekleniyor... Ve bir gün bir başka kişisel seçimin nedeni oluyor.•
Derleyen:Aylin Yengin–Bütün Dünya


Mystic@L 29 Temmuz 2006 22:00

Yoğunlukmuş Yıl 1983.Bursa Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenciyim o
zamanlar...son sınıf.
Hürriyet semtinde, dört arkadaş aynı evi paylaşıyoruz.
Erkan,Metin,Bilal ve ben.
Öğrenci evlerini bilenler bilir.ortada bir teneke sobamız arada sırada
yanar.odun,kömür tanımaz.sağdan soldan topladığımız çalı-çırpıyla idare
etmek zorundadır.hain soba da bu kadarla ancak kendini ısıtır.biz de
ısınmak için yaklaşma sınırını milimetre ölçülerine kadar zorlarız her
yanışında.
Yine bir kış akşamı soba ile gayet samimi bir şekilde oturuyoruz.
Bir tarafında Erkan diğer tarafında ben.sınav dönemi olduğundan sadece
sınav günleri okula gidiyoruz.ertesi gün de sınav var.erkan Altıparmak’taki
binada bense Hürriyet’teki binada giriyoruz derslere.benim otobüs derdim
yok yani.Erkan otobüse binecek ,zorunlu olarak.
Bütçe yapmamız gerek bu durumda.ikimiz de ceplerimizi boşaltıyoruz.epeyce
zenginiz.
- 1 adet otobüs bileti
- 1 adet yemek fişi
- Çok az tutarda bozuk kağıt para
-
Doğal olarak otobüs bileti Erkan’ın.yemek fişini de almak istiyor.
Erkan daha 2.sınıfta.ben son sınıftayım ya...yemek fişini halleder mişim
bir yolla.oldu olacak paraları da al.benim arkadaşlarımın hepsi ayaklı
banka zaten.
İktisatçı olsak ne yazar?John Maynard Keynes gelsin, sıkıysa yapsın adil
bir bölüşüm.
Öyleydi..böyleydi derken pazarlık uzadı da uzadı tabi ki.uzadıkça da
kavganın ayak sesleri duyulmaya başladı , sesimizin desibelleri ev
sahibinin zaten hiç olmayan sabrının sınırlarına askerlerini yığmaya
başladı..müthiş bir kavga gecikmedi haliyle.
-bilet senin olsun,ben yürürüm.
-yemek fişi senin olsun ben aç da dururum.
-al paraları da,üstüne bir de tatlı ye.

Bütün hazinemiz Erkan’ın ellerinde.sonra sustu birden bire.
Ne oluyor demeye kalmadı.sobamızın kapağındaki küçük ağızda,üç beş kağıt
parçalık bir lokma belirdi ...aynı anda küçük bir alev göründü..kayboldu.
Birbirimize bakışımızla,kahkaha tufanının kopuşunun arasına saniyeler bile
sığamamıştı.
Öğrencilik yılları biteli çok zaman oldu.Erkan’la bazen yıllarca
görüşmediğimiz zamanlar oldu.Kendimizden,görüşemeyişlerimizden söz ederken
işlerden,yoğunluklardan dem vururuz hep.
Metin arkadaşımız aynı üniversitede Profosör oldu.Onunla daha da az
görüşebiliyoruz.
Erkan’la geçen gün eski günleri yad edip,Metin’den söz ederken sitemlerde
bulundum Metin hakkında..ben biraz daha duygusalım bu konularda.
-‘takma kafana’ dedi Erkan ‘çok yoğun o bu sıralar’
-erkan dedim,biletler ve soba hikayesini anımsıyor musun?
Anımsayamadım dedi Erkan.


eros_sonya 30 Temmuz 2006 05:26

bir köyde kocası, cocuğu doğmadan ölmüş, tek basına yasayan
hamile bir kadin kendisine arkadas olması acısından dağdan yaralı olarak buldugu bir gelincigi evinde beslemeye baslar. gelincik kadının
yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukca
uysallasır.

Bir kac ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.günler gecer ve kadın bir gün bir kac dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır... gelincikle bebek evde yalniz kalmıslardır.
Aradan biraz zaman gecer ve anne eve gelir. gelincigi ve kanlı agzını görür. Anne çıldırmışcasına gelincige saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı.
Tam o sırada icerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yonelir... Ve odada
beşiği, beşiğin içindeki bebegi ve bebegin yaninda duran parcalanmıs yılanı görür.


*Einstein'in soyledigi rivayet edilen bir soz
"insanlardaki onyargiyi
parcalamak benim atomu parcalamamdan cok daha zor"*


Misafir 30 Temmuz 2006 09:53

Ağlamak güzeldir..
 
İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, ‘ne güzel gözleri var’ derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, ‘mavi gözlüm’ diye severdi.

Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu.

Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî.

Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, ‘tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.

Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya emin olmak için sordu:


- Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur?


- Evet, hem de sonsuza kadar.

Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, ‘mavi gözlerinin kahverengi olacağı’ hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, ‘ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.

Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu.
Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu.

Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu.

Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca ‘bu derdin sadece bir çaresi var’ dedi. ‘Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak’ dedi. Herkes sevindi. ‘Bundan kolay ne var’ dediler. ‘Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı’ dediler. Ermiş, ‘kolay gibi görünüyor ama o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak’ dedi.

Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu.

Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu.

Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden batan güneşi görebiliyordu. Bir ‘ah’ çekti. ‘Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim’ dedi.

Kız annesinin bu sözlerinden o kadar duygulandı ki gözleri dolmuştu. Her an ağlayıp, annesini kurtarabilirdi. Biraz daha zorladı kendisini ve gözlerinden bir damla yaş süzülerek yanaklarından akmaya başladı. Yanaklarından süzülen damlalar annesinin dudaklarına düştüğünde dizinde soğuk bir bedenin varlığını hissetti sonra. Mavi gök yüzünü siyah bir örtü kaplamış, artık gün batmıştı.


Misafir 30 Temmuz 2006 10:04

Son Satırlar...

Genç delikanlı uzun koridoru acele ile geçtikten sonra, yaklaşık bir yıldır kaldığı küçük bölmenin kapısını açtı ve içeri girdi. Oda çok karanlıktı. El yordamıyla masanın üzerindeki mumu yaktı ve sandalyeye oturduktan sonra birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapadı ve eskiden, mutluluk içinde geçirdiği anılarını anımsadı. Yanaklarından süzülen göz yaşları omuzlarına damlıyor, giydiği kırmızı kazağı ıslatıyordu. Sonra birdenbire hareketlendi ve masanın çekmecesini açarak, bir kağıt birde kalem çıkardı. Mumu, kağıdı aydınlatacak kadar yakınına çekti ve kelemini mürekkebinin içine daldırdıktan sonra yazmaya başladı.

Sevgili C...,
Seni son gördüğüm günden bu yana tam yüz elli takvim yaprağı kopardım. Hayatım boyunca hiç bu kadar yalnız kaldığımı anımsamıyorum. Burada, ne derdimi anlatabileceğim bir arkadaşım, ne de yemeğimi paylaşabileceğim bir tek dostum bile yok. Günlerdir de sıcak bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Soğuk odamın loş karanlığında senin hayalinle ısınıyor, hayat buluyorum. Bu mektubu sana yazmaktaki amacım; ömrümün en mutsuz, şu son saniyelerinde dahi seni ne kadar sevdiğimi anlamanı sağlamaktır. Sen hayatımı anlamlandıran tek şeydin. Hiç kimsede bulamadığım ve yaşayamadığım derin duygular yaşadım senin varlığın sayesinde. Karşıma çıktığın o soğuk kış gecesinde, karanlık hayatımı aydınlattın ve bana sevgi denen o yüce duyguyu tattırdın, dokunulamayan, anlatılamayan, görülemeyen, sadece yaşanabilen o duyguyu. O günden bu yana hiç mutsuz olmadım, sen olmasan bile hayalin vardı yanımda, bu illet yerde kafayı yemememi sağlayan tek şey. Ne zamanki üşümeye başlasam, ellerimin titrediğini hissetsem, ellerini hayal edip onları sıkıca tutuyordum. Tıpkı bir kış gecesinde, sabahlara kadar yağan kar tanelerinin üstünde yürüdükten sonra, bir sokak lambasının loş ışığında otururken tuttuğum gibi.
Her neyse göz yaşlarımla ıslattığım bu mektubu aldığın vakit ben zaten derin bir uykuya, hiç uyanmamak üzere dalmış olacağım. Ama seni hiç unutmayacağım, çünkü bir gün mutlaka yeniden karşılaşacağımızı çok iyi biliyorum ve seninde buna inanmanı istiyorum.
İnan vaktim olsa satırlarıma bu kadar çabuk son vermezdim. Ama artık vaktim geldi, senin anlamlandırdığın şu kısacık ömrüm, Azrailin canımı alması ile son bulacak ve tüm anlamını yitirecek. Evet, şimdi vaktimin geldiğini belirten çanlarda vurulmaya başladı, elveda…
Seni sonsuza dek sevecek olan H....

Delikanlı satırları bitirdiği zaman dışarıda vurulan çanların sesi kulakları sağır edecek kadar yüksek işitilmeye başlamıştı. Gözlerinden akan yaşları temizledi ve mektubu küçük bir zarfın içerisine yerleştirdikten sonra üzerine gideceği adresi yazdı ve masaya bıraktı. Bölmenin kapısı açıldı ve içeriye siyah elbiselere bürünmüş yaşlı bir adam girdi. İhtiyar yavaş adımlarla delikanlıya yaklaştı ve koluna girerek hadi oğlum dedi üzgünüm...

Bu sözler H...nin işittiği son kelimelerdi...


Mystic@L 30 Temmuz 2006 12:12

Gurbet Kuşu Öğretmen okulu sınavını kazanmam, beni, annemi ve babamı sevince boğmuştu. Her yeni haber gibi, bu haber de kısa zamanda köye yayılmıştı. Beni görenler tebrik ediyor, bazıları da “hayırlı olsun” demek için evimize geliyorlardı. O kadar çok sevinçliydim ki tarifi zor duygular yaşıyordum.

Okula kayıt zamanı gelince babam Ankara’ya gitti. Öyle merak ediyordum ki babamın gelmesini, dört gözle bekliyordum. Bakalım neler anlatacaktı.

Evimizin balkonundan köyün girişi görünürdü. Sık sık balkona çıkıp köyün arabası geliyor mu diye yola bakıyordum. Benim telaşlı hâlim, sonunda annemi
kızdırdı:
- Gezinip durma oğlum. Köy otobüsünün her gün geliş saati belli. Sen telâş edince erken mi gelecek sanıyorsun?
- Biliyorum anne, elimde değil ne yapayım. Merak ediyorum. Babam bir gelseydi. Bir aksilik çıkar diye korkuyorum.
- Gelir inşallah oğlum. İçini ferah tut. Hadi bu arada hayvanların yemini veriver. Baban gelirse kızar sonra...
Haklıydı annem. Babam gelmeden hayvanların yemini vermeliydim. Giderken sıkı sıkı tembih etmişti. Bir yere giderken hep aynı sözler: “Onların da canı var oğlum. Biz nasıl açlığa dayanamıyorsak onlar da dayanamaz. Ağzı yok
dili yok, acıktım diyemez ki...”

Ahırdaki hayvanlara yemlerini verdim, su içtikleri leğenleri doldurdum ve tekrar eve çıktım. Balkondan bakmamla köyün otobüsünü görmem bir oldu. Köylüleri her gün şehre götürüp getiren bu küçük otobüs, mezarlığın yanından tozuta tozuta geliyordu.

Ocağın başında yemek yapan anneme “araba geldi” diye bağırıp hızla aşağıya indim. Yolcuların ineceği meydana kadar koşarak gittim. Nefes nefese
kalmıştım. Babam elinde birkaç poşetle indi. Ben elinden poşetleri alırken
yavaş bir sesle, tane tane konuştu:
- Yürüyerek gelsen olmuyor mu oğlum? Gören de önemli bir şey var sanacak.
“Benim için önemli” dedim, kısık bir sesle. Babam güldü:
- Anladım. Senin aklın fikrin yeni okulunda, dedi.
Babamla eve doğru yürüyorduk. Ben arka arkaya sorular yöneltiyordum babama. O, beni meraklandırmak için cevap vermiyor, “eve bir varalım, her şeyi konuşuruz, acele etme” diyordu.

Akşam evde her şeyi anlattı babam. Okula kaydımı yaptırmıştı. O anlattıkça ben daha bir heyecanla dinliyordum. “Tamam mı küçük bey, başka sorun var mı?” dedi. Bakışları sevgi doluydu, o anda sarılıp öpmek geldi içimden.

“Aslan babacığım” dedim. Sarıldım ve yüzüne kocaman bir öpücük kondurdum. O
da karşılığını vermekte gecikmedi.
Okulların açılma tarihi yaklaştıkça bende bir tedirginlik başladı. İlk zamanlardaki sevinç ve coşku, yerini başka duygulara bırakmıştı. Hüzün mü desem korku mu desem bilmiyorum. İlk defa ailemden ve köyümden ayrılacaktım.
Türkülerde ve şiirlerde söyleyip durdukları gurbetle tanışacaktım. Dayanabilecek miydim? Ayrılık acısı şimdiden ince ince içimi sızlatmaya başlamıştı.

Ben böyleydim ya, bir de annemin ve babamın halini görseydiniz acırdınız. Bir tanecik çocuklarını gurbete göndereceklerdi. Annem gözyaşlarına engel olamıyor, babam da ona kızıyordu, “çocuğun önünde ağlama, onu da üzeceksin” diye. Babamın da gözleri nemliydi, fakat duygularını belli etmek istemiyordu. Canım babacığım benim, ben yokken ne kadar gözyaşı döktüğünü bilmiyorum sanıyordu. Oysa annem her şeyi anlatıyordu bana.

Köyden ayrılmamdan bir gün önce annem valizimi hazırlıyordu. Elinde bir mendil, sık sık burnunu siliyor, ağladığını belli etmemek için bazen dışarı çıkıyordu. Babam bir yandan çay içiyor, diğer yandan bana moral vermek için konuşuyordu. Tarihte önemli insanların hayatlarından örnekler veriyordu.

“Onlar da zamanında çok sıkıntı çekmişler. Büyük adam olmak kolay mı?” diyordu.

Ben ise boş gözlerle babama bakıyordum. Bazen dalıp gidiyordum uzak diyarlara. Yarın benim için yeni bir hayat başlayacaktı.

Ayrılık günü geldi çattı. Bir gün sonra okullar açılacağı için, pazar günü köyden ayrılmadan önce babamla birlikte son hazırlıkları yaptık. Annem gözyaşları içinde uğurladı bizi. Başarılı olmam için dualar etti, birçok
tavsiyelerde bulundu. Yüzümü, gözlerimi, saçlarımı öptü kokladı, öptü kokladı. Ben de annemin elini ve yüzünü öptüm. İkimiz de hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Babam bu manzaradan oldukça etkilenmişti. Ağladığını belli etmemek için sık sık arkasını dönüyor, gözyaşlarını mendille siliyordu.

Nihayet köyün meydanına geldik. Orada bulunanlarla tek tek vedalaştım. Hepsi de benim başarılı olmam için dua ettiler. Babamla birlikte otobüse bindik. Bizi uğurlayanlara defalarca el salladım. Annem yemenisinin ucuyla
gözyaşlarını siliyordu. Canım annem. Bir tanecik çocuğunu gurbete göndermek onu ne kadar üzmüştür kim bilir. Evden çıkarken bana sarılıyor, “kara gözlü Selim’im, gurbet kuşum benim, sen olmadan anan nasıl duracak buralarda” diyordu. “Ben bu eve köye sığmam gayrı yavrum” diyordu. Ben de içimden “Ya ben ne yapayım anacığım? Şimdiye kadar hiç ayrıldım mı senden? Aylarca sürecek bu hasrete nasıl dayanacağım?” diyordum.

Otobüs köyün toprak yollarında ağır ağır ilerliyor, uzun ince yollar bizi köyden uzaklaştırıyordu. Geriye dönüp baktığımda görebildiğim tek şey, caminin minaresi oldu. Oldukça zarifti, bir kurşunkalemi andırıyordu. Babamla yan yana oturmamıza rağmen konuşmuyorduk. Anlaşılan ikimiz de hâlâ ağlama faslının etkisini üzerimizden atamamıştık.

Ankara’ya gelince vakit kaybetmeden öğretmen okuluna gittik. Şehrin dışında, oldukça ıssız bir yerdeydi. Çevrede kocaman boş tarlalar gözüme çarpmıştı. Araba okulun yakınında durdu. Bizimle beraber birkaç kişi daha
indi. Babamın elinde bana ait iki valiz vardı. Okulun kapısında bir adamla karşılaştık. Okulun müdür yardımcısıymış. Babam beni kayıt ettirmek için geldiğinde kendisiyle tanışmış. Selamlaştılar. Bize “hoş geldiniz, delikanlı bu mu?” derken eliyle de saçlarımı okşadı.

Bizi odasına götürdü. Babamla sohbete başladılar:
- Hocam burası da sanki köy gibi. Her zaman böyle sakin mi olur?
- Bugün tatil olduğu için böyle. Okul açılınca cıvıl cıvıl olur, o zaman da gürültüden rahatsız oluruz.
- Bizim Selim alışabilir mi buraya hocam? İlk defa bizden ayrılıyor da...
- Alışamayacak bir şey yok. Birkaç günde alışır, hiç merak etmeyin. Hepsi bunun gibi, birçok arkadaşı olacak.
Müdür yardımcısı bizi yatakhaneye götürdü. Valizleri bir köşeye koyduk ve dışarı çıktık. Babam müdür yardımcısına veda etti:
- Ben gidiyorum hocam, bugün köye dönmem lâzım. Selim önce Allah’a sonra
sizlere emanet. Herhangi bir şey olursa bize telefon edersiniz. Bir emriniz
var mı hocam?
- Emrimiz olmaz ricamız olur, dedi müdür yardımcısı. Konuşmaya devam etti:
“Siz Selim’i merak etmeyin. Bundan sonra bir annesi babası da biziz burada. Ona moral verin. Buradaki bütün öğrenciler aynı şartlarda. Göreceksiniz en kısa zamanda alışacak. O kadar çok arkadaşı olacak ki... Gözünüz arkada
kalmasın. Ben sizi baş başa bırakayım, size hayırlı yolculuklar...
Babamla beraber okul bahçesinin kenarına gittik. Kavak ağaçlarının altındaki kanepeye oturduk. Babam oldukça duygulu bir sesle konuşuyordu.
Sesi titriyordu. Sanki ağlayacak gibiydi:

- Köyün hâlini biliyorsun oğlum. Yoksulluk diz boyu. İş çok, para yok. Bizim çektiğimiz sıkıntıları bir de sen çekme. Biliyorum zor olacak ama dayanmak zorundayız. Zahmet olmadan rahmet olmaz derler. Senin istikbâlin
için sen de biz de bu gurbetliğe, hasretliğe dayanacağız oğlum. Okulu bitirince elinde bir mesleğin olur. Kimseye muhtaç olmazsın. Maaşın olur, gül gibi geçinir gidersin. Beni anlıyorsundur inşallah.

Başımı sallayarak söylediklerini onayladığımı belli ettim. Fırsat buldukça beni ziyarete gelmesini söyledim. Bu arada gözlerimden ince ince yaşlar süzülüyordu.

Babamla okulun bahçe kapısının önünde vedalaştık. Ağladığını belli etmemek için büyük çaba harcıyor, mendiline burnunu silermiş gibi yapıyor, ama aslında gözyaşlarını siliyordu. Onun bu halini görünce boğazıma bir şey
düğümlendi sanki, konuşmakta zorlanıyordum.

- Ben gidiyorum oğlum, dedi ağlamaklı bir sesle. “Kendine iyi bak. Sık sık mektup yaz bize. Bir ihtiyacın olursa haberimiz olsun. Valizin içindeki cüzdanda para var. Gereken yerlere harcarsın. Sakın bizi düşünüp de derslerini ihmal etme. Ben işlerden fırsat buldukça gelirim. Allah’a emanet ol akıllı Selim’im benim...”

Babamın elini ve yüzünü öptüm. Ağlamaktan kısılmış sesimle zoraki konuşabildim:

- Güle güle git babacığım. Anneme çok selâm söyle. Onu şimdiden özledim. Benim için üzülüp hasta olmasın.

Babam yüzümü ve gözlerimi öptü. Saçımı okşadı ve beni fazla üzmemek için hızla ayrıldı. Hem hızlı hızlı yürüyor hem de ara sıra arkasına dönerek bana el sallıyordu. Arkasından bakakaldım. Otobüs durağına giden babam, ilk gelen otobüse bindi ve çekti gitti.

Hüzünlü duyguların etkisinde yatakhaneye gittim. Bir yatağın kenarına oturup uzun düşüncelere daldım. Annemin dediği gibi, ben artık bir gurbet kuşuydum.

Okulun diğer öğrencileri birer ikişer gelmeye başlamışlardı. Yeni gelenlerle uzaktan birbirimize bakışıyorduk. Onlarda da bir tedirginlik ve hüzün göze çarpıyordu. Yatakhane oldukça genişti. Ranzalar yan yana dizilmişti. Beton duvarlar ve soğuk ranzalar içimdeki hüznü daha da arttırıyordu. O anda annem aklıma geldi. Ben ayrılınca ardımdan ne kadar ağladı kim bilir.

İlk gece uzun süre uyuyamadım. Bir ara epeyce içlendim ve yorganı başıma çekip gizli gizli ağladım. Zaman zaman diğer ranzalardan da ağlama sesleri geliyordu. Anladım ki bu ilk gece ağlayan yalnızca ben değildim.

Benim için gurbet günleri başlamıştı. Anneme verdiğim sözler aklıma geldi. Bütün zorluklara sabretmeye karar verdim. Onların umutlarını boşa çıkarmamak için var gücümle çalışacaktım. Bütün bunlara alışmağa mecburdum. Babamın her zaman tekrarladığı atasözü aklıma geldi: “Zahmet olmadan rahmet olmaz.”

Sırrı Er adlı yazarımızın başka yazıları da var mı?
http://www.siirkolik.com/images/gerekli_linkler.gif http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Animasyonlar
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Astroloji
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Burçlar
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Eğlence
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif İtiraf
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Gazeteler
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Tatil Rehberi
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Kim Kimdir
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Motorsikletler
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Online Oyunlar
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Sağlık
http://www.siirkolik.com/images/cep_mesajlari.gif http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Sevgi Sms-1
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Sevgi Sms-2
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Sevgililer Günü
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Şarkı Sözleri
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Özür Dileme
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Etkileyici Mesajlar
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Doğum Günü
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Duvar Yazıları
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Geyik Mesajları
http://www.siirkolik.com/images/sevgi_mesajlari.gif http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Güzel Sözler 1
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Güzel Sözler 2
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Güzel Sözler 3
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Güzel Sözler 4
http://www.siirkolik.com/images/icon.gif Güzel Sözler 5
http://www.siirkolik.com/images/spacer.gifhttp://www.siirkolik.com/images/icon.gif devamı


SiMYaCı 31 Temmuz 2006 01:29

Anka Kuşu...

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş,

Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki;

“SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş.

Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.

Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…


Misafir 31 Temmuz 2006 08:00

Denİz Fenerİnİn AŞki



Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu.

Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa,

denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?


Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki

biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte.

Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun

gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa

göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...


Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz

sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta

danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir

denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.


Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak.

Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile

okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..


Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili

okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.


Güneşin okyanusla arasına giren bir engel

vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten.

Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu

göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak

için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır

ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.


Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine

daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası

bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha

hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,

her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin

olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar

güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür,

hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez

güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.


İntikamını denizfenerinden alır okyanus,

onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca

kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür,

cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli

edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için.

Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları

yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine.

Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden

rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye,

güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu

ışıklarını göndermesini diler.


Okyanusunun mutluluğunu ister

hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur

denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz,

konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun

sahilinde bir denizfeneri vardır.

Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan

aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden...

Ve her gece hikayelerini anlatmak için

gemileri beklerler sonsuz gecelerde...


arwen 31 Temmuz 2006 19:16

Hissetmedim




Bir sonbahar günü gördüm seni, yürüyordun. Üzerinde en sevdiğim kazağın, hiçbir şey hissetmedim. Kalbimin taşlaşan yüzeyinde en ufak bir çatlak bile oluşmadı. O kadar zorlamıştım ki kendimi aşkın yalan olduğuna inandırmak için, seni görünce hiçbir şey hissetmedim.
Hızlı adımlarla geçerken yanımdan, eskiden seni görünce içimden bir şey kayar gibi olurdu ya , hiç olmadı bu sefer. Bir mum yanardı ya karanlığın ortasında, sanki sessizliği delerdi ya bir çığlık; ne mum ne çığlık ... Bir yabancı gibi uzaklaşmanı izledim.
Bir rüzgar esti, yapraklar uçuştu. Ürperdim. Bir an, evet belki o an sevmek istedim seni eskisi gibi, aşkından kuruyup rüzgarınla savrulmak yeniden. Ama hemen geçti, yaprakları savuran rüzgar gibi. Hiçbir şey hissetmemeliydim seni görünce, öyle de yaptım.
Kalbim hızlandıkça sen yavaşlıyordun sanki. Durdun, dönüp baktın. Sen orda, gözlerin bende, gözlerinde... Gözlerinin yeşili delip geçti kalbimi. Sıcaklık yayılırken bir karabasandaki taşlaştı bedenim. Kaçmak istedim, kaçamadım. Öylesine silmiştim ki içimden sevilmeye dair anıları, bilemedim ne yapmam gerektiğini. En iyi bildiğim şeyi yaptım ben de, hiçbir şey hissetmedim...
Dönüp bana doğru geldiğini sezdim aniden, kalbim paramparça... Ne diyeceğini düşünürken, ne dersen de, cevap verememekten korktum. Anılar canlanmış, en derinlerine kadar sıcaklık yayılmıştı kalbimin. İradesizliğime kızarken tekrar hissedebilmenin dayanılmaz hafifliği kapladı etrafımı. Gözlerimi kaldırdım seninkilerle buluşturmak, gözlerinde sevgiyi yakalamak için. Yalan... Daracık sokakta giderken gördüm seni.
Bir sonbahar günüydü seni görünce hiçbir şey hissetmedim.


Mystic@L 31 Temmuz 2006 23:14

BIR SIIR VE BIR ASK HIKÂYESI

Üniversiteli delikanli Kolejli kiza bir voleybol maçinda rastladi. Okul salonundaydi maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasinda, sahanin çizgisi vardi sadece.. O kadar yakindilar.. Delikanli, bu tatli, bu güzel, bu dünyalar sirini kizi ilk defa görüyordu takimda.. Hoslandigini, fena halde hoslandigini hissetti. Az sonra bir seyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçi degil, o güzel kizi izledigini.. Kiz servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kiz gülümsedi.. Delikanli, çok popülerdi o yillarda.. Kiz onu tanimis olmaliydi. Kim bilir, belki kiz da ondan hoslanmisti.. Belki de delikanli öyle olmasini istedigi için ona öyle gelmisti.. Set degisip, takim karsiya gidince, delikanli da yerini degistirdi, o da karsiya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine dondu.. Kiz da gidis gelisleri fark etmisti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladim" der gibi bir gülümseyisti bu.. Delikanli o hafta boyu hep bu dünyalar sirini kizi düsündü.. Pazar günü, sabahin köründe kalkti, erkenden oynanacak maçi, ne maçi canim, o dünyalar sirini kizi görmek için.. Delikanli artik kizin hiçbir maçini kaçirmiyordu.. Dahasi.. Ankara Koleji'nin her dagilis saatinde, okul civarinda oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karsilastiklarinda, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir bas egmesi ile selamlasir olmuslardi.. Bir defasinda, yaptigina sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüs gibi, okul dagilimi kizin karsisina çikmis, gülümseyerek selamlamis, sonra arka sokaklara dalip, yildirim gibi kosarak, bir blok ötede gene karsisina çikmisti kiz bu defa, iyice gülmüstü.. Karsisinda, sözüm ona agir agir yürüyen, ama nefes nefese delikanliyi görünce.. Delikanli, voleybol takiminin kaptanini iyi taniyordu. Arkadastilar. Sonunda bütün cesaretini topladi, kaptana açildi.. O kizdan fena halde hoslaniyordu. Galiba kiz da ona karsi bos degildi. Bir yerde, bir sekilde tanismalari gerekiyordu.. O zamanlar, bu isler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanisirsiniz.." "Mutluluk iste bu olmali" diye düsündü delikanli.. "Mutluluk iste bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadi.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadi.. O ne heyecandi öyle.. Konserin verildigi sinemanin kapisinda tanistilar.. El sikistilar.. O güzel ele dokundugu ani da hiç unutmadi delikanli.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yapti. Delikanli ile dünyalar sirini kiz yan yana düstüler. Inanamiyordu delikanli.. Onunla nihayet yan yana oturduguna, onun sicakligini hissettigine, onun nefesini duyduguna inanamiyordu.. Biraz önce tanisirken tuttugu el, bir karis ötesinde öylesine duruyor, delikanli,sahnede dünyanin en romantik sarkisi söylenirken -o an dünyanin bütün sarkilari dünyanin en romantik sarkisiydi ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamiyordu iste elini.. Her sey böyle iyi giderken, yanlis bir hareketle, onu ürkütebileceginden, incitebileceginden öylesine korkuyordu k i.. Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyusmus gibi, uzandi.. Kolunu kizin koltugunun arkasina koydu.. Kizin omzuna degil.. Koltugun üzerine.. Sonra kiz arkaya yaslandi.. Bir kaç sac teli, delikanlinin elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden firlayacak gibi atiyordu artik genç adamin.. Dünyalar sirini kizin saçlari eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çikarken, kiz, sakalasti.. "sizi her maçimizda görüyoruz. Alistik nerdeyse.. Yarin Adana'da maçimiz var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayir, aramayacakti.. Delikanli o anda kararini vermisti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta ögle yemeginde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardi.. Gece yarisi kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar basi bos dolasti. Salona erkenden girdi, en ön siraya tam servis kösesine en yakin yere oturdu.. Takimlar sahaya çikarken, salondaki en heyecanli seyirci oydu. Maç falan degildi sebep tabii.. Ilk sette kiz farkinda bile degildi onun.. Nerden olsundu ki.. Ikinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kiz fark etti delikanliyi.. Yüzünde çok ama çok saskin bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardi sanki.. Ankara'nin hele Kolejde çok popüler bu delikanlisinin onun için ta oralara geldigini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kiz soyunma odasina, delikanli garajlara gitti. Tek kelime konusmadan.. Konusmaya gelmemisti ki.. Kiz "keske orada olsaydin" demisti. O da olmustu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar çok sey söylemek istiyordu ki aslinda.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir siire rastladi. Daha dogrusu bir siirden alinmis bir dörtlüge.. Söylemek istedigi her sey bu dört satirda vardi sanki.. Bembeyaz bir karta yazdi o dört satiri.. Ögleden sonrayi zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kizin karsidan geldigini gördü. Kosarak yanina gitti. "Bu sana" diye karti eline tutusturdu ve kayboldu ortadan .. Kiz, Necip Fazil ' in dört satirini okurken..

"Ne hasta beklerdi sabahi
Ve ne genç oluyu mezar
Ne de seytan bir günahi
Seni bekledigim kadar!.."

Ertesi gün ögleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kiz karsidan geliyordu.. Bu defa yaninda arkadaslari yoktu. Yalnizdi.. Yaklastiginda isaret etti delikanliya.. Gözlerine inanamadi genç adam.. Onu yanina mi çagiriyordu yoksa.. Evet, çagiriyordu iste.. Kalbinin duracagini sandi yaklasirken.. "Sana bir seyler söylemek istiyorum" dedi kiz.. Oda heyecanliydi, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satirlar için çok tesekkürler.. Herhalde hissettin, bende senden hoslaniyorum. Ama senden evvel tanidigim birisi daha var. Ondan da hoslaniyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoslandigima.. Ve de su anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiginde ve de eger seçtigin ben olursam, hayatinda baska kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanli ikiletmeden.. Ayrildi kizin yanindan.. Bir daha voleybol maçina gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çikmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yillarca sonra Levent'in söyleyecegi sarkida ki Sezen 'in sözlerini o zaman biliyordu sanki. Ask onurlu olmaliydi.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tipki, kiza verdigi o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanin sabahi, seytanin günahi bekledigi gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hirsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Baska hiç kimseye bakmadan, baska hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir siir antolojisinde siirin tamamini buldu.. Iki dörtlüktü siir.. Ilki kiza verdigi.. Bir ikinci dörtlük daha vardi o kadar.. O dörtlügü de bir kartin arkasina dikkatle yazdi.. Cebine koydu.. Bekleyis sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandi, açildi.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanli kizi aniden karsisinda gördü.. "Günlerdir seni ariyorum" dedi. "Günlerdir seni ariyorum. Iste sana haber.. Artik hayatimda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanli.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardir ölesiye bekledigi an gelip çatmisken, agzindan sadece bu ses çikmisti.. "Yaaa!.." Cebinde artik iyice eskimis karti uzatti kiza.. "Sana bir siirin ilk dörtlügünü vermistim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasina bile bakmadan.. Kiz ikinci dörtlügü oracikta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yoklugunda buldum seni.
Birak vehmimde gölgeni
Gelme artik neye yarar!.."

Aradan yillar, çok ama çok uzun yillar geçti. Delikanli bugün hala düsünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyis mi öldürmüstü askini?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmisti ki, artik yasayan hiç kimse bu hayali dolduramazdi.. O sevgilinin kendisi bile.. hayalindekini canli tutmak için mi, canlisini silmisti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir siirin romantizmine mi kapilmis, bir delikanlilik jesti ugruna, mutlulugunun üzerinden öylece yürüyüp gitmisti, acaba? Delikanli bu sorularin yanitini bugün hala bilmiyor.. Bilmedigini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanli, bendim!..


arwen 31 Temmuz 2006 23:18

Hoşçakal




Soldum bir gül gibi susuz kalmış çöl gibi derdimle kederimle çağlamışım su gibi ömrümce görmedim senin gibi güzeli hep koşturdum kazanmak için seni...
Bu dizeler yetmez güzelliğine ellerine saçlarına kıyamam dokunmaya senin için ne yapayım bilmem başucunda beklemeye bile razıyım yeter ki yanında olayım yakın olayım derken uzaklaşmak gibi geliyor kaybetmek korkusu sarmış bedenimi bu düşünceyle sana yaklaşmak beni korkutuyor ama yapacak bir şey yok elime konan kuş artık uçuyor yavaş yavaş bensiz diyarlara uçacak ve bir daha dönmeyecek avucuma bıraktığı son yazıyla hoşçakal ..


Mystic@L 31 Temmuz 2006 23:25

Mavi Kurdela

New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron;
"Tabi ki" teklinde cevap verdi.

Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi...
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
"Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...

Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir
şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:

"Yarın intihar edecektim" baba, dedi...
"Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...


MaRgHeRiTa 1 Ağustos 2006 01:05

duygusallığı sevmem
 

Genç kiz, 'Biliyorsun ben duygusalligi sevmiyorum. Hem hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez' diye yanitladi. Genç adam güldü,
'Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi tasidigin sürece hasta bakici, hemsire falan olamazsin.' Genç adam devam etti... 'Bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin?

Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.
Duygusalligi sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanlari da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah, her aksam, her gece yani seni andigim her saat tatli bir mesajim vardi senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.'

Genç kiz anlamisti, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?'

Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdigi ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsündü. 'Hayir' dedi, 'Sair olmani istemiyorum. Olamazsin da...
BIZ AYRILMALIYIZ. Ayrilirsak ikimiz için de en hayirlisi olacak.'

Genç kiz sasirmisti, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdigini saniyordum.'

Genç adam iç çekerek 'Hayir canim, sen beni sevdigini saniyorsun. Eger beni sevseydin simdi baska seyler konusuyor olurduk' dedi. Genç kizin gözleri yasarmisti. Genç adam cebinden çikarttigi mendili uzatti, genç kiz gözyaslarini silerek 'Sen bilirsin, umarim beni bir baskasi için birakmiyorsundur...' dedi.
Genç adam 'Nasil böyle bir sey düsünürsün, senden baska kimse olmadi ve uzun zaman da olacagini sanmiyorum' yanitini verdi.

Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanciydilar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra

Genç kiz, 'Kalkalim istersen' dedi.

Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin' diye yanitladi.

Genç kiz 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzatti.

Genç kizin sesi ve eli titriyordu. Genç adam, 'Istersen arkadas kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarildilar.

"BEN DOGRU YAPTIM..."

Genç adam dogru yaptigina inaniyordu. Eve döndügünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasina girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkip ise gidecekti, uyumaliydi. Birkaç saat sonra uykuya dalmayi basardi.

Sabah 7'de saatin ziliyle uyandi. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 cevapsiz arama vardi. Yorgun oldugu için duymamisti telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesaji açti, sunlar yaziyordu:

SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM,
VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM...

Genç adam sasirmisti. Onu tanidigi günden beri ilk defa siir aliyordu ve üstelik sabahin besinde yazmisti. Heyecanla onu aradi, telefonu yabanci bir ses açti. Genç adam ''Nalan'la görüsebilir miyim?'' dedi.

Ama karsisindaki agliyordu, hiçkira hiçkira hemde... 'Ben onun annesiyim yavrum, kizim bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayip durdu. Sabah odasinin isigini sönmemis görünce girdim. Yavrum kendini asmisti....'

YIGILIP KALDI...

Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yerde yigilip kaldi...

Birkaç ay sonra iki doktor konusuyordu hastanede. Doktarlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyordu. Doktor yanit verdi...

'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kiz intihar etmis. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç birakmamis. Devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdigi numarayi aradim. Numara 3 ay önce iptal edilmis.

Gelen mesajlarda bir siir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladigim kadariyla siiri yazan çok duygusal biriymis...
NOT:

"ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜNDEN O KADAR EMİN OLMAYIN,

BAZEN BİR KALBİN İÇİNDE, SİZİN İÇİN NELER SAKLANDIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."


arwen 1 Ağustos 2006 01:20

Hoyrat Sevdam



Benim duvarlarım pembeye çalmaz sevgili! Dudaklarımdan hiç yapay tohumlara bulanmış süslü kelimeler çıkmadı. Yüzüne haykıdıysam bu sevdanın adını; "Varlığımsın, yoluna baş koyduğumsun" dedim. Sana her gelişimde çıkınımda ya sevdanın ateşi oldu, ya bir kavga sebebi...
Benim ağıtlarım hiçbir kavalda ses bulmaz sevgili! Ben ağıdımı senin ikliminde yakmışım, senden başkası duymamıştır. Seni bulduğum zemheri dağının doruğunda, henüz açmamış her bir tomurcuğun kulağına kendi adımı okudum. İçini ısıtan her öpücüğünde, sen diken diken açıverdin çiçeğim. Benim ağıtlarım ellerime batan dikenlerineydi, sesim yalnız sesin kulaklarınaydı. Yıkılışımı da senden başkası görmezdi sevgili.
Benim senden başka korkum olamaz sevgili! Sen yüzünü ayrılığa döndüğünde, başıma sevdam yıkılır ve yığılırım toprağa. Yaşanmış değildir bendeki ölüm nöbetleri. Cesur, umursamaz bir benlikten çıkar; aciz, korkak, yüreğinde kalmanın pazarlığını yapan bir benliğe dönüşürüm. Ben gözlerine bakınca sen bana ışığımsın derdin hep. Bilemedin sevgili çiçeğim, o ışık senin gözlerinden aksedendi gözlerime. Asıl sen benim ışığımsın be sevgili. Asıl ben korkarmışım karanlığından...
Benim sevdam daha doğarken hoyratmış be sevgili! Şimdi sen itiraz yağmurlarında boğuyorsun beni. Ellerim seni tutunca incitiyorsa eğer, kaybetmek istemeyişindendir. Sen sevdam olunca benliğimde olmuşsun. Yakalandığım bütün çöl fırtınalarında senin gözlerini de yakmışım. Düştüğüm her zindanda seni de sürüklemişim kör kuyulara. Sevdam beni her yakışında sen de yanmışsın ey kadersiz sevgili. Bir özür borcum mu var? Bu sevdanın kabalığı bağışla sevgili.
Ve sevgili; kalemimden çıkan her şeyin senin için olduğunu biliyorken sevdamız kvıılcımlanırsa, o güzel gözlerin buğulanırsa, senden nefret edemem diyebilirsen içinden, hoyrat da olsa bu sevdanın hatrına beni de bağışla sevgili..
Seni seviyorum yüreğimin devrimi.


eros_sonya 1 Ağustos 2006 11:28

arkadaşlar baya ugraş vererek size bi hikaye okudum,buyrun


kambis 1 Ağustos 2006 22:49

Yalnızlar kulübü
Ziya geldi geçenlerde... Yurtdışında yaşar. Çok iyi bir işi var. Tahsilli ve yakışıklı çocuktur.
Çıktık. Cep telefonu çaldı.
Ekranda "Siber" yazısı belirdi.
"Siber alem"de tanıştığı kızlardan biriymiş.
Az sonra bir telefon daha...
"Siber" diye kodlanmış bir başka kız...
"-Hayırdır" dedim.
"-Öyle bir aleme girdim ki, sorma" dedi ve anlatmaya başladı.
Evlenecek kız bulamayınca internette bir çöpçatan sitesine üye olmuş.
Üyelik kolay.
Bir rumuz, bir de şifre yazıyorsun. İsmin onlarda saklı kalıyor. Ayda 10 milyona alemin kapıları açılıyor.
Böylece yaşlı gezegenimizin tarihinde sadece bu yüzyılda, bu kuşağa nasip olmuş en kalabalık "Yalnızlar Kulübü"ne adım atıyorsun.
***
Bizimki rumuz olarak bir Matrix karakteri seçmiş kendine:
"Oracle06".
Kendini sunuş başlığı ise Türk filmlerinden mülhem:
"Hani bir zamanlar çok fakir ama gururlu bir genç vardı."
Sonra üyelik şartları gereği anlatmış kendini: cinsiyetini, yaşını, eğitimini, işini, kazancını, yaşadığı yeri, okuduğu yazarları, özelliklerini...
Ardından aradığı arkadaşın özelliklerini yazmış:
"Televole kızlarından olmasın; yalnızca kendisi olsun. Çocukları, hayvanları bir de zeytin ağaçlarını sevsin. Her şeyin satılır olduğu bu dünyada sevginin değerini bilsin. Aman Özal çocuğu olmasın."
Bir de fotoğraf kondurmuş.
Dalmış aleme...
***
Meğer ne çok zeytin ağacı seven, sevginin kıymetini bilen kız varmış.
Ziya'nın mesaj kutusu "göz kırpanlar"la dolup taşmış.
Beğendikleriyle yazışmış, yazıştıklarıyla tanışmış.
Ve 6 ay içinde dünyanın dört köşesinden arkadaş bulmuş.
Doğrusu, ben bu çöpçatan sitelerini, bir avuç meraklının, gizlenmiş kimliklerle eğlendiği birer fantezi kulübü sanıyordum.
Hiç de öyle değilmiş.
Söz konusu site dün, üye sayısının 2 milyonu aştığını duyuruyordu. Ve benim baktığım an, siber alemde kendine eş arayan tam 2332 üye vardı.
Asrımızın korkusu yalnızlık, yüreklere kök salmıştı belli ki...
***
Ziya, site aracılığıyla tanıştığı gelin adayları arasında doktorlar, avukatlar, üst düzey şirket yöneticileri olduğunu söylüyor.
Niye iş güç sahibi, güzel bir kadın kendine sanal ortamda eş arar ki?
Bu soruyu o da sormuş ve gece muayenehanesinde buluştuğu bir doktordan şu cevabı almış.
"Gün boyu kimseyle görüşmeye vaktim olmuyor. Gece de dışarı çıkacak enerjim kalmıyor. Bir barda yalan söyleyen erkekleri dinlemektense bilgisayar başında benim gibi düşünen, hisseden insanlarla tanışmak daha ilginç ve güvenli geliyor."
***
Ziya hala aradığı "Pamuk Prenses"i bulamamış gerçi ama bu alemde tanışıp evlenenleri görmüş.
Tabii oradaki tanışıklık yüzünden eşinden boşananları da...
Yazıştığı "sanal insanlar"ın, gündelik hayattakilere göre kendilerini çok daha dürüst ifade ettiklerini düşünüyor.
Oscar Wilde, "İnsan kendi kimliğiyle konuşurken pek az kendisi gibidir; ancak ona bir maske verildiğinde gerçeği anlatır" der.
Belli ki "Yalnızlar Kulübü" üyeleri için de "Rumuz", maske yerine geçiyor.
Gündelik rollerini oynarken bastırmak zorunda kaldıkları asli kişiliklerini, internette bir rumuzun ardına gizlenerek doyasıya yaşayabiliyorlar.
Yani, sanal dünyadakiler gerçek aslında;
...gerçektekiler ise sanal...
Diller susuz kalmış aşkı ararken
Eller dökemez olmuş tutkuyu şiire
Ayrı yollara düşmüş akıl ile gönül


arwen 1 Ağustos 2006 22:54

Hüzün

Bu yazdıklarımı yüzüne karşı söylemek çok isterdim ama seni görünce sesin duyunca kırılıyor cesaretim.

Bilsen şimdi içim nasıl yanıyor, gönlüm çöl gibi, yakan güneş sensin, yangını söndürecek yağmurda sensin, güzelliğine hayran olduğum Klopatra'da sensin... Sen her şeysin.

Varlığında bir başka seviyorum seni yokluğunda ise bambaşka.. vazgeçmem çok zor gibi geliyor senden. Unutma denemelerim hep başarısız oluyor. Bir saniye çıksan aklımdan unutacağıma inanırım, her şeyde sen varsın ama .

Ben özlememiştim hiç kimseyi bu kadar beklememiştim, sen öğrettin bana sabretmeyi. Aşkın bir nefes gibi bir soluk gibi her an can veriyor bana .Ben senden başka kimseye ve hiçbir şeye bu kadar hasret kalmamıştım..Sana hasret kaldım seni çok özledim hep bekledim haydi gel beni senden mahrum etme , canımı fazla sızlatma ne olur bu son olsun bir daha ağlatma

Ben sana hemen sev bağlan aşık ol demiyorum., bir şans vermeni istiyorum sadece bir kere pişman olmazsın emin ol, ben her şeyimle kapında köle olmaya hazırım haydi sende benim ol.

Uykuları unutalım çok oldu, resmine bakmakla yetinemiyorum artık. Bir tane göremiyorum senin gibi bulamıyorum şu dünyada, seni esir etmem kendime buralara ben esirin olurum dilediğin yerde korkma.

Sevdiğim sensiz bahar' ı yok bu güzün, haydi bir adım gel bir, parça sevde bitsin bu hüzün.


kambis 1 Ağustos 2006 23:37

YOLUMUZDAKİ ENGELLER


Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendiside pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.

Kese altın doluydu.Bir de kralın notu vardı içinde.

"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

"Her engel, yaşam koşullarınızı iyileştirebilecek bir fırsattır.."



Saat: 00:37

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık