MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

TheGrudge 2 Ağustos 2006 00:03

Taş ve Kum
İki arkadaş bir sahilde yürürlerken yolculuklarının bir noktasında,
bir münakaşaya girerler ve biri diğerine tokat atar.
Tokatı yiyenin canı acır ama bir şey söylemeden kuma şöyle yazar.
"Bugün en iyi arkadaşım beni tokatladı.." Suskun bir şekilde yollarına devam ederler.Tokatı atan pişman, tokatı yiyen ise üzgün ve dalgındır. Bir müddet sonra hiçbir şey söylemeden yollarını ayırırlar. Tokat yiyen caddeden karşıya geçmek üzeredir fakat öyle dalgındır ki, hızla üzerine doğru gelen aracı farkedemez. Arkadaşı ani bir refleksle onu kolundan tutup kenara, kendisine doğru çekerek hayatını kurtarır. Bu tez tokat yiyen kişi bir taşa şöyle yazar. "Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı. ". Tokatı atan sorar; "Sana tokat attığımda kuma yazmıştın niye şimdi bunu taşa yazıyorsun?" Diğeri şöyle cevap verir. "Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki , denizin dalgaları onu silebilsin, ama birisi bizim için bir iyilik yaptığında taşa kazımalıyız ki, kolay kolay silinmesin."
ACILARI KUMA, İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN. ÖZEL BİR KİMSEYİ BULMAK BİR DAKİKA ALIR ,UNUTMAK İSE BİR ÖMÜR



arwen 2 Ağustos 2006 00:20

Hüzün Kokan Sevgiliye



Ellerim ellerini degdiginde avuclarım titiriyorsa ,sesin kulaklarımda yankılandıgında kalbim coksun denizlerin yerini alıyorsa , dudaklarımdan"seni seviyorum" kelimesi süzülürken yüregim bir cocuk gibi kıpır kpır oluyorsa ,üsüyen bakıslarım sadece senin gözbebeklerinin icinde ısınıyorsa ve de tek carem son nefeste sevgimi fısıldamaksa eger , avazım cıktıgı kadar kalbine fısıldıyorum ; SENİ SEVİYORUM

Bugün oldugu igibi yarın da yarınlardan sonra gözlerimdeki yerinin degismeyecegini , her zaman kalbim coskun denizlerin her dalgasında sevda türkülerini kalbine bırakacagıma , ben yanında olmasam da gözlerinden süzülen her gözyaslarını her ne olursa olsun silecegime ve de senin sevdana karsılk ölüm sunulsa ruhuma ben Azrail e ve de ölüme meydan okuyup seni bir ömürboyu sevecegime gökteki yıldızları , kırlardaki menekseleri sahillerdeki kanadı kırık martıları sahit göstererek yemin ediyorum....seni bir ömürboyu sevecegim...

senden sonra hüznün denizinde ayrılıkların umutsuz dalagalrı oldum.Gece gündüz aralıksız gel-gitlerde savruluyorum yalınız limanından diger yalnızlık limanına.Belki tasıdıgım sevgimi bir gün görüp beni tekrar avuclarına alırsın diye seni bekliyorum ucsuz bucaksız sahillerde.

Ölümün soguk nefesi her kösebasında beni beklerken , ecelin korkunc yüzü her sokak girisinde bana pusudayken cakal sürüleri beyaz umutlarıma teik cekmeye hazırlanırken , kör kursunlar gögsüme sıkılmaya nazır iken bile ben SENİ UNUTMADIM.Ve ölüm seni benden alacak kadar gaddarsa bende ölüm ve de azraile meydan okuyacak kadar korkusuzum.

Özgürce yasını tutamadagım , gönlümde bir türlü vedalasamadıgım ,karanlıuk gecelerde kör yıldızlara yoldas ettigim gözyaslarımı senin yoluna seriyorum.Sen yıllandıkca hsareti ve de özlemi cogalan ,acısı bile haz veren hüzün kokan siirlerimin en tatlısın.Sen olmasan da yanımda ben sana alev alev yanacagım.

Ne cocuksu gülüşlerini paylasmak kork ne de hasretle büyünmekten kork.Sevilirken unutulmaktan ve de severken yalnızlıga düsmektenn kork.Korkma seni asla unutmayacagım ve de ben yasadıkca dilimden ismin sevgin ise kalbimden hic eksik olmayacak


TheGrudge 2 Ağustos 2006 00:28

YALNIZLIK ADINA
Kaç kere dipsiz bir kuyunun içinde gömüldüğünü hisseder insan? Kac defa, zaman sadece umutsuzca kayıp gider avuçarımızdan? Bilinen sözleri bir kenara bırakmalı bence.Yenilerini aramak lazım acılarimizi tarif etmek için. Anlamsız bir tekerlemeye dönüşüyor çünkü ağzımızdan dökülen her söz...

Hayatınızda kaç defa dibe vurdunuz, içinde boğulduğunuz yalnızlık kuyusunda? Ya da kaç defa sordunuz bu anlamsız sorulari kendinize? Nereden başlamalı basiretimizi bağlayan bu lanetli büyüyü bozmak için? Şöyle bir bakalım geriye bence, bir adım atmadan önce ilerisi için. Ne görüyorsunuz? Ya da ardınızda neler bıraktınız şimdi yanınızda olmayan? Sevgililer, dostlar ya da varsanılan dostluklar... Her seferinde suçlanacak birileri bulunur elbette ki bitirilen birşeylerin ardından. Her insana gücünün yeteceği kadar yük verilirmiş ve sizi en cok incitebilecek kişiler ise yine en çok sevdiklerinizmiş. Belki de bu yüzden bu kadar suçlanırsınız aldığınız kararlar hos karşılanmadığında. Şiddetle protesto edildiğinizde en yakınlarınız tarafından. Bunca nefret ancak bu kadar büyük bir hayal kırıklığının ürünü olabilir.

Sizi zor zamanlarınızda ayakta tutan dayandığınız kişiler midir yoksa dayandığınız kendiniz mi aslında? Peki ne kadar acıtır böylesi bir gerçeğin farkına varmak? Bu kadar zamandır içinizi neşeyle dolduran sevginin, taşıdığınız derecede karşılanmadığını anlarsaniz, ne yapardiniz? Sizin sayenizde ayakta duran bir binanin altinda kaliverirsiniz sonunda. Apışıp kalmak diye de ifade edilir içinde bulunduğunuz durum amiyane bir tavırla.

Şimdiye kadar bunu farketmemiş olmaksa işin şoke edici tarafı olsa gerektir diye düşünmeye başlar ve kendinize söversiniz durmaksızın. Ardından kılıç kuşanırsınız tüm mevcudiyetinize karşı. Size sarfedilen suçlamalara inanırsınız işin tuhaf tarafı ve her adımda bir santim daha içinize saplanır kendi kılıçlarınız... Süphesiz ki farkına bile varmadan nefret eder hale gelirsiniz kendinizden. Işte bu noktada başlar dibine vurduğunuz yalnızlık kuyusuna ilk yolculuk. Emin olun ki arkası ışık hızıyla gelecektir. Benliğinize yaptıgınız bu işkenceyi sona erdirmek yine sizin elinizde. Kendi ayaklarınızla atladığınız bu kuyudan sizi cıkaracak olan kişi de, yine kendiniz olacaktır aynı sekilde.

Hiç bir zaman üzüntü duymamalısınız ardınızda bıraktıklarınız için bence. Cünkü geleceğe taşınamayan şeyler geride kalmalıdırlar. Söylediklerinize ve en önemlisi de size inanmayan, yanıbaşınızda dünyaya sizinle karşı duramayan kişiler için geleceğinizde bir yer olmamalı. Bir ömrü bir dost kucağında ve sıcaklığında geçirmek yürek işidir. İnanç gerektirir kayıtsız şartsız. Bağlılık denilen zincir bu sayede kurulur, bu sayede bir arada, omuz omuza yaşlanır insanlar ve yine aynı inanctır bu zinciri kıracak olan.Ama varlığı değil yoksunlugu kıracaktır bu bağlılık zinciri, dostlarınızla aranızda. Bütün bu olanların sonunda, iç huzurunuzu hala muhafaza edebilmektir önemli olan. Emin olun ki, kendiniz için üzülmeye basladığınız an, size acıyacak insanlar bulmakta zorlanmayacaksınız.

Her zaman söyleyecek birşeyleriniz olmalı hayata ve hayatınızdakilere karşı. Söylenecek şeyler tükendiği anda da susmalı ve ardınızda bırakmalısınız herşeyi. Unutmayın ki hayat algıladığımızdan ve düşündüğümüzden çok daha büyük. Bazı şanslar sadece bir kez geçer elimize. Bazıları ise, hiç beklemediğimiz anlarda bütün güzelliğiyle dahil oluverir naçizane yaşantımıza. Aşklar da, dostlar da ıskalanmaz ve gözden kaçırılmaz emin olun!...



arwen 2 Ağustos 2006 00:40

Hüzün Yağmuru



Düşün ki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaklarda bir yerdesin. Akşam olur kapanırsın dört duvarına... Konuşursun... Ağlarsın... Anlatırsın... Bağırırsın... Sesin yankısını yitirir duvarlarda... Halini bir soran, sesini bir duyan olmaz... Sonra ey der, hey der susarsın... Kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede... Kıvranırsın... Kanarsın... Geldiğin yerler gelip çakılır usuna... Düşünürsün... Düşünür üzülürsün. Üzülür büzülürsün...

Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır... Gözlerin tavanda, sözlerin ağzında çaresiz kalır... Uzun ince bir ah gibi, bir sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine burgulu bıçak gibi... Ne kadar sevgi varsa kanar içinde, ne kadar özlem varsa yanar... Oturup ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinde... Yüreğinin ağladığını hissedersin o an, yüreğinle beraber geçmişin de ağlar içinde... Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın, durduramazsın kanamayı... Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın... “Hayat ki, hakkını hep başkalarına vermiştir ama yinede haklı çıkan hep başkaları olmuştur”.

Anlatamazsın derdini kimselere hep içine atarsın. Acıların dehşetli dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakalırsın tanımadığın denizlerin ortasında, şaşkın bitkin, bir o kadar da çaresiz...

Unutursun içindeki ışıkların beyazlığını, bütün renkler siyaha çalmıştır artık. Dalgın dalgın bakarsın sulara, Umut yaralı bir kuş olmuş uçmuş elinden... Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde, içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır...

Kar yangını bir gecedir zaman artık, kahrolası ıssıs sokaklarda... Akşam şehire her gelişinde, hüzünle gelir. Acılarını alıp gitmez... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın... Ve sessizce solursun bir hazan yaprağı gibi. Önünde çocukluğun geçer, ilk gençliğin geçer yıl yıl. Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine... Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık kokar. Yalnızlık ölüm kokar... Bazen karanlıkta kalır tükenir nefesin....

Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir nehir gibi süzülerek Ren’in kirli sularına karışır. Daralırsın, çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçer içindeki ateşi, yankılı kayalara... Koşarsın doruklara, ayakların kırık, dikenler acımasız, yüreğin kanrevan... Hasretle sarılmak gelir son bir defa sevdiklerine.
İhanetin, kalleşliğin, göğsünden vurulmuşluğun acısını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde. Ne şarkıların, ne de şiirlerin bir tadı kalır dilinde. Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle, bir çöle döner yüreğin. Bir yanın Leyladır artık bir yanın Mecnun... Başını önüne eğer yürürsün... Adım adım ölüme götürür seni adımların ...


TheGrudge 2 Ağustos 2006 00:50

Su ol
Bir an için sen su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez...

İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın... Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!..

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!..

Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda.Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol. Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..

Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana "felaket" denmesin!Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene.Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!Ama yapman gereken şu değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...

Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın...Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..Demeyeceksin "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."Demeyeceksin "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.."Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...

Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!..

Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset...Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa...Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Yaşam ver... Vazgeçilmez ol!..



kambis 2 Ağustos 2006 01:42

"Ben kendimi yazamıyorum, eğer yazarsam
içimdekileri görürler, kendimi çırılçıplak hissederim. Bu yüzden bir
ömür boyu sadece onunla konuşabileceğim olduğum gibi.
Yanlız kalbimle..."
Söze nasıl başlayayım diye düşünüp durdum,
cümle kurdum sonra devirdim.
Ne sen, ne ben karar veremedik bir türlü hangisi uygun diye.
O, ilişkiler sağlam olsun, kadın kuvvetli olsun ister.
Sana güçlü derler, sen susarsın geçmişe dalıp.
Ağlasam olmazdı, üzerdik onu kimbilir.
Gerçi biz yeterince ağladık zaten.
Gülsem, yeterli olmazdı, övsem utanırdı, o utansa, ben utanırdım.
Söze nasıl başlamalı?
Önce rahatlık vardı, sonra sevgi yarattı bir parça harf, birleşip olur
bir cümleden insan. İnsan parantez içinde bir kalptir.
Sevgili Kalp, resmine bakamıyordum, kırmızıydı çünkü.
Gözlerine takılacak oldum, düşünüyordu.
Aşk vardı, özlem ve beklenen. Ya da bir çocuğun yollarına bakıyordu.
Kaybettim mi bütün oyuncaklarını diye.
Kırmızı bana; "Ağlama, kanat kendini ve bul cennetini orada.
Eğer varsa!.." sözlerini hatırlatıyordu. Öyle demişti.
Ve ben o gece sabaha kadar oturup düşünmüştüm.
Kanatsam, durduramayacaktım. Kokuyordum seni kanatmaktan,
ölmekten değil alıp başımı gitmekten.
Bu deftere ilk sana yazıyorum, oğlumun bana hediyesidir. Bugün
açtım kapağını, yazdıkça süt gözlü çocuk çıkmak istemez olur
kavuğundan. Emdim, emdim kalbimin memesinden... Defterinden
kesilse bir şeye yaramazdı. Yazdıkça gidilmez. Gitmek nasıl olur, iyi
biliyorum.
Sevgili Kalp, inanç aşısı vurursun bana. Bilirsin binlerce gönül kapısı
çalarız. Ben de çaldım, yalnızdım bu memlekette. Sonra günlerden
bir gün kendi kapıma sordum; "Yoruldun mu?" dedi, "Ya sen?"...
Sevginin son damlasını içmek isterler, İçildiğinde de, bir daha
açmamak üzere kapatırsın o kapıları. Bir kalbin içinde kendini
aramaya başladığında, ayrılıklar başlar.
Çünkü orada olmamaktır gitmek.
Ama ben şarkıdaki sözler gibi;
" … Ben bu yüzden hiç kimseden
gidemem gitmem. Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir.
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem…"
Şimdi pamuk basıp, bir kaç ağır harfi dayatmadan evvel parantezin arkasına,
kendine iyi bak cennetim...
Ben; ağrıyan dağın
....Olcay Yanmaz....


TheGrudge 2 Ağustos 2006 02:27

http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/20.gif Yasli bir marangozun emeklilik çagi gelmisti. Isveren müteahhidine, çalistigi konut yapim isinden ayrilarak esi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarisindan söz etti. çekle aldigi ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olmasi gerekiyordu.
Müteahhit, iyi isçisinin ayrilmasina üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasini rica etti. marangoz, kabul etti ve ise giristi, fakat gönlünün yaptigi iste olmadigini görmek pek kolaydi. Bastan savma bir isçilik yapti ve kalitesiz malzeme kullandi. Kendini adamis oldugu meslegine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!...
İşini bitirdiğinde isveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dis kapinin anahtarini marangoza uzatti. "Bu ev senin" dedi, "Sana benden hediye" . Marangoz, soka girdi. Ne kadar utanmisti! Keske yaptigi evin kendi evi oldugunu bilseydi! O zaman böyle yapar miydi hiç! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurariz. Çogu zaman da, yaptigimiz ise elimizden gelenden daha azini koyariz. Sonra da, soka girerek, kendi kurdugumuz evde yasayacagimizi anlariz. Eger tekrar yapabilsek, çok daha farkli yapariz. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz.
Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap, tasarimidir" demistir biri. Bugün yaptiginiz davranislar ve seçimler, yarin yasayacaginiz evi kurar. Öyle ise onu akillica kurun. Unutmayin... Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin. Hiç incinmemis gibi sevin. Kimse izlemiyormus gibi dans edin. Ve lütfen, bu sözleri arkadaslariniza iletin...


TheGrudge 2 Ağustos 2006 09:43

MUTLULUK


Ünlü bir sofu öyküsüdür bu. Bir kral sabah gezintisi sirasinda bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der.

Dilenci güler ve "Sanki dilegimi gerçeklestirebilecekmis gibi soruyorsunuz." diye yanitlar.

Kral alinir ve söylesi koyulasir.
- Pek tabii her dedigini yerine getirebilirim. Sen söyle hele, ne istiyorsun?
- Söz vermeden önce iki kez düsünün kralim.

Dilenci siradan bir dilenci degildir. Kralin ilk yasantisinda ögretmeni olmustur. Ve ona su sözü vermistir: "Bundan sonraki yasantinda tekrar karsina çikip seni uyaracagim."

Kral olayi unutmustur. Zaten geçmisi hangimiz noktasina virgülüne kadar animsayabiliriz ki? Birlikte yaslanan kisilerin bile anilari farklidir. Bu nedenle kral bastirir:
-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir Kralim. Yerine getiremeyecegim hiçbir dilegin olamaz.

Bunun üzerine dilenci, çanagini uzatir:
- Su çanagi herhangi bir seyle doldurabilir misiniz? diye sorar. Kral kahkaha atar ve vezirine çanagi altinla doldurmasini emreder.

Çanak dolup tasmakta ama aninda ********tadir. Paralar buhar olup uçmaktadir sanki. Kralin onuru kirilir. Bir dilenci çanagini dolduramadigi kulaktan kulaga yayilir. Giderek pirlantalar, elmaslar, yakutlar akitilir çanaga. Ne var ki çanagin dibi yoktur sanki. Yer yutar ama bos kalir.

Kral yenik düsmüstür. Dilenciye yakarir:
- Tamam, sen kazandin. Dilegini yerine getiremedim ama ne olur bana çanagin neden yapilmis oldugunu itiraf et.
- Çok basit, diye yanitlar dilenci. Insan dimagindan yapilmistir. Yani insanin arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez olusu bundandir. Bu gerçegi bir kez kavrarsan yasantin degisir.

Istek nedir ki! Istek ulasilana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur. Örnegin; bir araba istersin... Bir yat... Ev... Es! Tek tek her birini elde ettiginde, tümü anlamini yitirir.

Neden?

Çünkü beynin, aklin onlari dislar. Araba garajdadir ve artik istek uyandirmamaktadir. Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmistir.

Kadin yataginda, para cebindeyse, onlara erismek için katlandigin yogun istek yok oluverir. Gene bosluga düser, yeni bir istek yaratmak zorunda kalirsin.

Istek doyumsuzluk uyandirir ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir digerine çirpinip durursun. Amacina ulasir ulasmaz bir yenisini yaratirsin. Istegin bu yönünü kavradiginda hayatinin dönüm noktasindasin demektir.

Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön...
Evine dön...
Seni mutlu edecek ögeleri disinda degil, kendi içinde ara!



Mystic@L 2 Ağustos 2006 11:37

Sesine ve Sözüne Hasret
Biliyor musun en çok mektuba başlamam gereken hitap şeklinde zorlandım. Bir başlasam sonu gelecekti eminim! Ama sıradan sözcükleri hiç yakıştıramadım sana, yapmacık sözlere konduramadım seni... Sonra sana hiç mektup yazmadığım aklıma geldi, içim burkuldu, canım acıdı...

Bu mektubu sana gurbetten yazıyorum; sesine sözüne hasret, yüzüne hasret, sıcağına hasret gönlümle başlıyorum mektubuma. Seni o kadar çok özledim ki; Meğer hiç bir kucak seninki kadar sıcak değilmiş, hiçbir acı senin yokluğuna bedel değilmiş. Hiç ama hiçbir hasret senin özlemin kadar yakmazmış içimi.

En acısı, dost bildiklerim, yâr seçtiklerim toplanıp bir araya gelseler, senin çeyreğin bile edemezmiş. Bilsen ne zor bunları itiraf etmek kendime ve sana... Gurbet bile gururumu söndüremedi. Hâlâ gururlu, şımarık, kucuk kızınim. Hayır, hayır yavrunum. 'Ben artık bir genç kızım, başkalarının yanında bana yavrum deme.' derken bile böyle düşünüyordum inan. Şimdi içten bir seslenişine, Yavrum! hitabına öyle ihtiyacım var ki...

Hatırlıyor musun? İlk yürümeye başladığım anları anlatırken ellerimi bırakmadığın için sana kızdığımı, hırslandığımı ve bir an önce yürümek istediğimi söylerdin. Şimdi sakın bırakma ellerimi, anneciğim. Evimizin yumuşak halıları değil yürüdüğüm yollar, bir düşersem halim yaman. Ellerini, sevgini, duanı, desteğini ve sıcağını hiç esirgeme benden.

Hani küçükken en çok kimi seviyorsun diye sıkıştırıp dururdum seni. Ağzından "Seni!" cevabını alana kadar bırakmazdım eteklerini... Seni abimden, babamdan ve ablalarımdan kıskanırdım. Hâlâ büyüyemedim, hem şimdi daha çok kıskanıyorum. İçindeki sevgiyi ve gözlerindeki derin şefkati yalnız benim için sakla...

Ama yapamazsın degil mi? Ana yüreği dayanmaz... Senin sevgin hepimize yeter, ana olunca ben de anlarım değil mi? Aslında en çok bu huyunu seviyorum. Adaletini ve yufka yürekliliğini, anne şefkatini... Fakat hâlâ babam işe giderken boşalan yatağını en çok benim hak ettiğimi düşünüyorum.

Seni öyle özledim ki!..

Şu bilmem kim tarafından icat edilen telefon bile dindirmiyor içimdeki hasreti. Gurbetin yağmurları, söndürmeye yetmiyor içimde büyüyen ateşi... Beni buralara yollarken, "Daha güçlü ol!" diyordun ya, sana kavuşunca öyle bir sarılacağım ki, gücüme şaşacaksın. Sevgimin gücünü sen de anlayacaksın.

Yılların yükünü çekmiş, yorgun ama dimdik omuzlarını özledim.

Dolaplarımı düzenlerken, eşyalarıma bakıp bakıp ağladığın duyuyorum. Yahut arkadaşlarımla konuşurken gözlerinin dolduğunu... İçim acıyor ama bilsen nasıl seviniyorum. Yokluğuma alışamamış olman, mest ediyor beni...

Puslu gözlüm, dert ortağım! İnan içim içimi yiyiyor, ya bitmezse gurbet geceleri, ya geçmezse hasret saatleri, ya vuslat ateşiyle bindiğim mavi tren getirmezse beni... Uzar da yollar kavuşamazsam sana, ya özlem alışkanlık olur da unutursan beni.

Ama beni unutmaman için hep dağınık bırakacağım odamı. Söylene söylene toplarken, yine gözyaşların ıslatacak eşyalarımı. Babam yine dalga geçecek, anlatacak bir bir ağladığını. Ya ben...

Arkadaşlarım çınlatacak odamın duvarlarını, hep anne kokan ilâhilerle... Güçlü ol demiştin ya, ben de yorganı çekmeden başıma hiç ama hiç ağlamayacağım. Ama sonra, Allah ne verdiyse...

Anneciğim! Gözyaşlarım söndüremez içimde yanan ateşi... Çünkü yokluğun, bilmem kaç nüfuslu şu kocaman şehirde kendini yapayalnız hissetmek gibi, imkânsız bir şeyi diz çöküp de Yaradan'dan dilemek gibi.. En azaplı günahlardan sonra sızlayan vicdanım gibi...


kambis 2 Ağustos 2006 22:06

BU GECE EVE GİTMEK İSTEMİYORUM


İçim karmakarışık
Coşku dalgası havalandırıyor bir an
Sonra vuruyor kahp* bir karabasan...

Bu gece canım eve gitmek istemiyor
Sinmiş sigara kokusuyla kapalı perdeler loşluğunda,
Boş duvarların soğuk yankılarıyla karşılanmak,
Aynı masada yemek, aynı odalardan odaya gitmek
Aynı raconu kesmek aynada,
aynı telefonun sesini beklemek istemiyorum...

Gözlerim;
Evin köşelerine gizlenmiş,
sancılı biten beklentilerimin canlanmalarını
Yarım bıraktığım işlerimi,
yalnız anılarımın eskittiği eşyamı görmemeli bu gece !

Bu gece canım eve gitmek istemiyor
Cam ekranın karşısında sıcacık hayaller oluşturmak
Parmaklarımın ucunda umutsuz aşklar yaratıp
Yarattığım aşklara inanıp
Hüsran kere hüsran yaşamak istemiyorum

Yatağa uzanıp yalnızlıklarımı yalnızlıkla atarak
Televizyonda milletin rezilliklerini sessizce seyrederek
Cefakar buzdolabının sesini dinleyerek
Gecenin bir yarısında yatak takırtıları duyarak
Uyumak İstemiyorum.

Bu gece eve hiç gitmek istemiyorum!
Zamanı mekânı unutmalı
Kim olduğumu hatırlamamalı
Sakınmadan küfürlerimi savurmalı
Sarhoşlarla tekmeleşmeli
Bir gecelik dostlarım olmalı...

Bu gece darmadağın olmalı !
Kendini aşmış çılgın insanlarla tanışmalı,
Küfretsinler, küfrettikçe kahkaha atmalı
Aptal bir dilencinin berbat şarkılarını dinlemeli
İsyankar bağırışlarından kaçmamalı
Ben de bağırmalıyım ulan, ben de bağırmalı !
Kafayı çekip
Beyoğlu’nda Taksimde göbek atmalı
İstiklal caddesinde istiklalimi ilan etmeli
Çırılçıplak olmalı,
İstiklal caddesini boydan boya koşmalı
Neyzen’i böyle anmalı
Tinerci çocuklar bile şaşkın bakakalmalı !

Gözlerim dönüyor ama bu gece eve hiç gitmek istemiyorum
Beni hiç anlamayacak birilerine kendimi anlatmak istiyorum
Şuh kadınları bar çıkışlarında görmek, onlardan ümitlenmek
Nataşalarla pazarlık yapmak istiyorum “yok paraya”

Can, şarkılar söylemek,
bağır bağır bağırmak,
gelene geçene bulaşmak, laf atmak istiyor
Bu gece canım hiç eve gitmek istemiyor...

Şehrin hüzün kokularını duymak, dar sokaklarında dolaşmak
Nasılsa yıkılmadan kalmış evlere bakmak
O evlerde yaşanmışları hayal etmek istiyorum

Bir sinemaya gitmeli
Çocukluğumun siyah beyaz filmlerini gözümde yaşlarla seyretmeli
Bu gece hiç bitmemeli !

Tüm kadınlarımı anmak, anlamak istiyorum
Kiminden özür dilemek içimden
Kimine lanet okumak dışımdan.

Bu gece rahmetlilerimle birlikte olmak istiyorum
Konuşmak seslerini duymak
Tenlerine dokunmak, doyasıya sarılmak istiyorum
Ne olur bir dakika !

Sağ kalan yakınlarımla,
Çocuk saflığımda konuşmalı
Bu gece küçük olmalı, çocuk olmalı ağlamalı,
Bana bakacak birilerini bulmalı, şefkate zorlamalı...

Bu gece canım eve gitmek istemiyor
Can bu!
Sosyete diskolarına girmek istiyor
Kadınsızım, kadınsız almazlar
Parasızım, parasız kapıdan koymazlar!
Yine de geçeceğim karşısına diskonun, ucuz şarapla;
Seyredeceğim gireni çıkanı eğlenenleri ,
Ben de böyle eğleneceğim!
Yıldızları göremem havai fişeklere takılacağım

Coşmak, coşturmak, koşturmak istiyorum bu gece
Çılgınca dans etmek,
pis heriflerle, kötü kadınlarla sarmaş dolaş olmak
Yerlerde sürünmek İstiyorum

Bu gece sıfır noktasında olmalıyım
En düşüğünden insanlarla beraber
Sızmalıyım...
Bir karakolda uyanmalıyım,,

"isyanındayım,
parmaklarımla yarattığım sıcacık,
pamuk helva aşkların!

....NEG....
10 temmuz - 25 ekim 2005



arwen 2 Ağustos 2006 22:42

Islak Bakışlı Aşk

Bulmak içimdeki dokunulmuşluğu oysa yokluklara doluyum,yalnızlıklarıma sitem edercesine.
Sana yakın sessizlikle duran hayallerime kızıp düşünüyorum seni.
Yalnız bıraktığım aşkımı senden,oysa kendimden sakladığım doludizgin hayallerimi yutup şarkılarla ağlıyorum kendime!
Akşamlar tanımakla bırakıp sen benimsin demek istediğim saniyeleri öldürmekle asıp bırakıyorum dilimi anlamaksızın ağlayışlarımı.
Dinle ve özle seni bensiz seven dünyayı. Günahlarımı asıp yargıladığım rüzgarlar Allah'a inanan yüreğimi sanada inanmakla yalnızlıklara bırakıyorum yüreğimi tutan güzelliklerde gizlenen sensizlikler yalnızlıklar kırıp bırakıp terkedip bana kalıyor özlüyorum seni tanımak istercesine.
Çabalar sarfetmek tanımakla geçer oysa ne çok tanıyorum kendimde seni,güneşe bıraktığım ıslak bakışlarımı sende bekliyorum inleyen çaresiz sevgiyi yücelten okşatan sevgilerde bekler romanım acılar arttıkça özlenen çiçekler kokar güzelliklere der yüreğim sen olduğun sevgilerde nerde gizlisin ben nerde.?


Misafir 3 Ağustos 2006 13:54

Sevginin Gül Rengi



Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi
Bir yerde sevgiler ağlar benimle

Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Yedi veya sekiz yaşlarında. Kokusuna doyamadığım, sıcaklığını doyasıya içime sindiremediğim annemi kaybetmiştim. Saçımı okşayacak bir anam yoktu artık. Ne de sırtımı örtecek şefkatli bir el. Amansız bir hastalık dediler adına, çocuk aklım ermedi. Çocuk aklım ermedi anayı yavrusundan ayıran, eti tırnağından söken, sevgileri linç eden, adına “ölüm” denen bu “göç” ü. Geceler benimle ağladı sessiz sessiz... Günler benimle... Sabahlar benimle...
Bulutlarda yüzü şekilleniyordu sanki anamın gökyüzünde, her özlediğimde baktığım. Yağmur yağmur iniyordu elleri yüzümü okşarcasına. Yağmurun elleri anam kadar sıcaktı... Bir okadar soğuktum ben, bir okadar ürkek, bir okadar masum ve korunmaya muhtaç. Hani yaprağı titrer ya bir çiçeğin; Bilmez niye... Titrer ya içi bir çocuğun, hüzün iner gözlerine ... Üzülür, üşür ve koynuna sokar ellerini ısınmak için. Bir avuç bulamadığından kendine...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala. Özlemlerin vuslatında. Kimsesizliğin ayazında...
Bulutlarda bir resim.
Elimden tutuşunu hatırlıyorum bir gün babamın,”Hadi gel” deyişini.”Köye gidiyoruz, ninenler bizi bekliyor, seni oraya bırakacağım” Küçücük yüreğimden taşan acılarımla son bir kez daha bakıp odama selamlıyorum bulutları.
Yeşilin her tonu, göz alabildiğince, sözleşmişçesine, burada toplanmıştı sanki. Adını bilmediğim dünya kadar böcek ve kuş. Gökkuşaği bir halı gibi serilmişti çiçek çiçek... Toprağın sesi yükseliyordu çıplak ayaklarımın altında. Mutluydum...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala...
Yaşamımı renklendiren analı kuzuyu orda tanıdım işte, adını Berfin koyduğum. Küçücüktü. Simsiyah gözleri, ağzı ve kulaklarıyla bir sevgi yumağıydı sanki. İçimdeki boşluğu dolduruvermişti bir anda. Hissetmiş miydi ne öksüzlüğümü? Ne zaman dalıp gitsem dünlere, bitiveriyordu yanı başımda türlü türlü oyunlarla. “Al bu kuzu senin olsun, istediğin gibi bak ona” dediler. Dünyalar benim olmuştu sanki. Bir kuzum vardı artık. Yalnız değildim. Ben, kuzum ve de anası...
Sonradan Serfin’ de katıldı aramıza. Serfin: evimizin haşarı bir o kadar da sevimli köpeği.
Artık, Serfin ve Berfin’in bakımları bana aitti. Bu sorumluluk altında her sabah erkenden kalkıyor ellerimle onları doyuruyordum. Ne güzeldi Berfin’in annesinin peşinden koşması! Annesiyle oyunlar oynaması ne güzeldi! Ama, ne yazık ki uzun sürmedi bu “analı kuzu” mutluluğu. Bir eve bir öksüz yetmezmiş gibi acı bir haber dağlayıverdi yeni baştan çocuk yüreğimi. Kuzucuğumun anası yediği bir ottan zehirlenerek ölmüştü.

Ölüm bir kez daha çöreklenmişti kapımıza.
Kuzucuğum öksüz kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldım sanki bu olaydan sonra Berfin’e. Ona yalnızlığını unutturmam lazımdı. Öksüzlüğünü... Serfin olayların farkında gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Ne zaman melemeye başlasa Berfin, hemen onun yanıbaşında bitiverip, bir şeyler yaparak onu neşelendiriyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz üçümüz üç dost, üç kardeş, üç sırdaş gibiydik. Biraz geç uyansam ikisi birden kapımda bitiveriyordu.

Yemyeşil kırlar bizimdi uçsuz bucaksız.
Bir de bulutlar vardı
Mavi bulutlar
Beyaz bulutlar
Bulutlarda şekiller vardı
Bulutlarda iki resim
Yağmur daha çok yağıyordu sanki
Bulutlar ve ben aynı yerdeyiz hala
Bulutlar kuzum köpeğim ve ben

Bir tatlı koşuşturmaca başladı günlerden bir gün evin içinde. Bir telaş. Çarşı pazar alışverişleri. “Hadi sana bayramlık alalım” dedi ninem. Hep beraber şehire gidip bir şeyler aldık. Çizgili beyaz gömleğim, mavi pantolonum ve yeni Trabzon derbey lastiklerim çok güzeldi. Gül rengi kırmızı kravat ve kurdele de isterim diye tutturdum. Berfin’e, Serfin’e ve bana. Kırmadılar. Aldılar. “Birazda kına alalım” dedi ninem. “Ellerimize yakarız. Berfin’i de kınalarız” Sevindim.
hayvan pazarı dedikleri yer çok kalabalıktı. Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Meydanlar koyun, kuzu ve danalarla doluydu. Kınalanmıştı kimisi, kimisi renk renk boyanmıştı. Bir anlam veremedim. Çocuk yüreğimin coşkusuyla yarının heyecanı sarıvermişti içimi. Yarın bayramdı... Kurban bayramı...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yumruk tıkanır genzime, kelimeler titrer
Titrer yüreğim
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Kınalar yakıldı ellerime. Berfin’in başına kınalar yakıldı o gece. Anlayamadığım bir fısıltı vardı evin içinde. Sanki duymamı istemiyorlarmış gibi gizli gizli konuşmalar. Berfin ve Serfin çoktan uyumuştu. Ben de uyumalıyım. Yarının heyecanı daha şimdiden sarmıştı içimi. Ayakkabılarımı sildim, ninemin kınalı ellerimi bağladığı bezlerle, parlattım. Bir daha sildim. Şimdi daha parlak olmuştu. Elbisemi kapının arkasına astım. Gözümün önünde dursun diye. Uyandıkça bakarım. Kırmızı kravatım, iki tane de kırmızı kurdele duruyordu başucumda. Biri benim için, biri kuzucuğum, diğerini de köpeğimin boynuna bağlayacağım.

Kınalı ellerimin kokusu karıştı bahar kokulu odama. Gece bir başka güzeldi sanki. Perdemi araladım, bulutlar yıldızlara bırakmıştı gökyüzünü. Göz kırptı biri, diğeri yer değiştirdi... Kaydı gitti... Tutamadım..

Boğuk bir ulumayla uyandım. Köpeğim, kapımın önünde havlıyordu. Önce ellerimin bağını çözdüm kurumuş kınaları topladım. Kapıyı açar açmaz yatağıma atladı Serfin. Paçamı tutup bir yerlere götürmek istercesine gözlerimin içine baktı. Acı çektiği her halinden belliydi. Daha yataktan kalkmamıştım ki kuzucuğumun acı meleyişini duydum. Birden bahçeye attım kendimi. Kınalı kuzumun gözleri bağlıydı ve sürüklenircesine bir ağacın altına yatırılıyordu. Kocaman bir çukur açılmıştı yanı başında.
Hani titrer içi bir çocuğun, korkar, üşür, üzülür, ağlar ve koynuna sokar ya ellerini, tutacak el, sığınacak kucak bulamadığından kendine... Oradayım işte!

Ninemin sesi duyuldu. “Berfin’i kurban ediyoruz. Sana başka bir kuzu daha alırız sonra. Bugün kurban bayramı”
Toprak kaydı ayaklarımın altından
Bulutlar kaydı ayaklarımın altına
Sesler çığlıklara karıştı
Kızıla döndü yeşil
Ellerimdeki kına sızladı
Kapının arkasındaki gül rengi kravatım
Çaresizliğim büyüdü kocaman çocuk gözlerimde
Hiç bir şey yapamamanın acizliğiyle yandım
Gök yere indi gürültüsüyle
Şimşek şimşek
Yanağımdaki damla utandı
ışıldadı ıslak gözlerim, ve...

Başımı sokup yorganın altına
Yitip giden sevgilere ağladım...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Bulutlar ve ben hep ayni yerdeyiz hala
Bulutlarda üç resim
Haykırabilseydim nefreti
Haykırabilseydim sevgiyi
Anlatabilseydim dostluğu
Yapamadım.

Kara bir bulut gibi çöreklendi o bayram sabahı küçücük yüreğime.
Kimse anlamadı.
Kimseye anlatamadım .
Bayramları neden sevmediğimi...


arwen 3 Ağustos 2006 19:58

İçimdeki Çocuk



Acılara dair son şiir yazışım sayfalar tükendi artık kelimeler yetmez kelime dağarcığım ilgilenmez oldu.dinleyen insanlar bıktı artık neşelenme zamanları geldi artık iki ay önce yaşamanın anlamı yok artık ne okuyacak bir okul ne çalışıp ev geçindirebileceğim işim nede özlem duyup ta sıkıca sarabileceğim sevgilim vardı şiirler dostumdu bide bakkal amca acıktığım zaman sepete ekmek koyar para bile istemezdi yarısını ben yerdim yarısını bana eşlik eden serçeler sende o çıtı pıtı görünümünle serçe gibiydin bunaldığım her an balkonda oturdum parasızlıktan sinemaya gidemedim ama filmin hayaliyle yaşadım hep geceleri dua ederdim lunaparka gideyim diye atlı karınca hayali saçlarım rüzgardan önümü kapatır korkudan düzeltemezdim bile derin soluk aldığımda taze havayla dolardı içim...bu özlemlerle geçti çocukluğum anılarda yaşadım ben varolan dünyayı tanımadım bile ağladığım zamanlar varolan dünyadaydım onun dışında hayallerde güldüm etrafım sevimli palyaçolarla doluydu uçan inekler kurbağacık Sami ve küfede yaşayan kırpık gerçek oyuncağım olmadı yerde gezen bebeklerle yada yarı saçı dökülmüş oynanmaktan sıkılmış sokağa atılan bebeklerle oynadım ayakkabım eskimesin diye top oynamaz sadece hakemlik yapardım kaybeden takımdan soğuk kola içmek gibisi yok ne zaman oraya gitsem içimdeki çocuk canlanır hemen o günleri yaşarım sesiz karanlıklarda bunu engelleyemez hiçbir kuvvet şimdi ise yıllar sonra ne istediğimi alacak kadar param var hayallerim vardı gerçekleşmeye başladı hayat felsefem hep aynıydı kaybetmeyi bileceksin ki kazanmayı bilesin bu inançla yaptım tüm her şeyi acılarım dindi artık sevgiliye şiirler bile yazdım duvarları süsleyen kadınlarla gezdim aşk denilen o güzel şeyi tattım insan sevince başka güzelmiş anladım her yeni sabaha sevgilimin elinden kalktım yelkenimle günbatımına demir aldım uçağımla bulutlara değdim güzel yurdumu baştan sona dolaştım ama o içimdeki çocuk kadar mutlu olamadım nedenini ise hala anlayamadım..<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=122">


Mystic@L 3 Ağustos 2006 21:39

ACI KAHVE

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...


arwen 3 Ağustos 2006 22:09

İçimdeki Korku



Oysa benim de ağıtlarım var geçmiş uzaklara... Bu şehrin elini açmış dilenci zavallılığında, sönmüş ateşleri, kurutulmuş suları, bitmiş havaları, kaybolmuş toprakları ile
kaynatılmış bir gençliği eleyerek, duvarına mutlu gün fotoğrafları asmış biri olmak korkusu ile yazıyorum...
Biliyorum kim ne derse desin konuşmayı öğrenmiştik biz, usul usul, sakin sakin konuşmayı... Kiminle, nasıl ve nerede sorusu dışında oldukça makul bir sayıda da küçük ayrıcalıklar olmasını istemiştik bir çok kere... Yeni çağlara uyarlanmış Cyrano de Bergerac masalları uydurmadık mı hiç? Şu gün oturduğum rüzgarlı kayanın üzerinde havaya
şiirler saçan bir esrik olduğum geliyor aklıma... Ama düşün lütfen, sen olsaydın Marsyas’ın yerinde, almaz mıydın o kavalı yolda gördüğünde... Ben aldım... Hem de bile bile derimin yüzüleceğini... Biliyordum çünkü anlatmışlardı, biliyordum çünkü görmüştüm. Yalnızca
bir hoşçakal demek gelmişti içimden, yeni bir merhabaya açmak istiyordum bedenimi.
Rüzgar değişimin ilk habercisi... Umutların gökkuşağı... Serin bir banyo... Köpüksüz, sabunsuz, kurulanmasız. Kayalarla doldurulmuş denizlerin üstünde yürümenin tek ayrıcalığı var. Yalnızca denizde esen bir rüzgarı koklamak. Arınmak onunla eski günahlardan, sonra da savurmak dip balıklarının midelerine... Kimse yemeye yeltenmiyor bu balıkları... Kimse adlarını bile bilmiyor bu balıkların. Ben de bilmiyorum. Hadi kalk, ılık bir rüzgar al önce, sonra da koyu bir ateş... Değişimini giy üstüne, kayana çık ve kal orada. Yeni bir kaval aramadayım ben, yüzdürmem gerek eski derimi. Seni bırakıyorum ve bu sefer biliyorum ne gidişi bu... Kandırmaya çalışmayacağını biliyorum. Sonsuz bir özgürlüğe uçmak isteği ile
yarışmayacağını biliyor gibisin.
Kim böyle yaptı seni, ne içirdiler ruhunu satman için? Kim ne biçim bir haberci gönderdi sana? Hangi uğursuz kabus galip geldi düşlerine? Koşmayı hangi kötürüm kaza yasakladı ki, bir yatakta ölümü bekliyorsun? Söylemeyi istemiyorum sana bunları ama söyle bana, ne biçim bir kefen dokudular üstüne?
Evet gidiyorum... Sana onları da anlatmak istiyorum geleceklere ve eski günlerimi tavaf eden büyümüşlere...
Hadi uyan lütfen, gitmemi istemediğini söyle... Yeni sevmeye ayrılırken yollar, yeni dünyalara gir. Unut eskini, benliğini uyut. Senliğimi geri ver bana. Çokluk kendimi anlattım sana ya, beni olabildiğinden daha fazla tanıdığını düşünebilirsin. Oysa benim de
ağıtlarım var geçmiş uzaklara... En çok da yalnız gecelere... Biliyor musun, yeni çağlara uyarlı sevmelerde yaşıyoruz artık ne yazık ki... Düşlerle boyalı duvarların arasında yaşıyorduk eskiden. Ve kimilerimiz hiç sıyrılmadı düş boyalı küplerin büyüsünden...
Bir sabah uyandılar sonra. Sokaklara çıkılmaması gereker düdük sesleri dolaşıyordu. Çıkmadılar onlar da. Yeni düşler yoktu artık. Peşlerinde eski pişmanlıklarını ve yeni düşlerini sürüklüyorlardı. Kırılmış orduların neferlerine yakışırcasına başları önde omuzları
düşmüş birer birer girdiler yeniden biçilecekleri hızarlara... Onlardan biri olmak istemeyenlerse... Onlar zaten kendilerini kaybetmemek için bulabildikleri en kalın zincirleri bellerine bağlamışlardı çoktan.
Soylu asil hayallerime ihtiyacım var yeniden. Reklamların hangi kuşağına sıkıştım ki ben?.. Ara sıra korkuyorum kendimden. Belki de gidişlerimin tekmesi bunlar. Kendimden korkmam bu yüzden. Yeni hayatlar bulmaya gidiyorum. Her neyse sen bilmiyorsun bunları. Bunlar da benimle gidecek. Ve gelmek istersen de bilmeyeceksin. Benim
düşlerime yetişmene imkan yok ki...
Evet gidiyorum, terk ediyorum beni... Bu sefer biliyorum ne gidişi bu, söylemiştim söylüyorum...
Saat henüz çok erken, sense gizlerinin farkında değilmiş gibi
uyumadasın şehrin bir yerlerinde. Yeni dertler aramak gerek diyerek,
son çekilişinden beri köşene sana ne de başkasına yakınamadım
kendimi...


virtuecat 4 Ağustos 2006 17:33

91 yıllık hikaye
 
Yil, 1915.
Çanakkalede kan gövdeyi götürüyor.
"Geçerim" diye saldiran emperyalistlerin insan kaybi, 200 bini asmis...
"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybi ise, 250 binin üstünde...
Mermiler havada çarpisiyor.
Cesetler toplanamayacak kadar çok...
Bu inanilmaz kiyima ragmen, Ingiliz Hükümeti durumdan memnun.
Çünkü gerçegi bilmiyor.
Çanakkaledeki Ingiliz cephe komutani, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarin
geçeriz" raporlari gönderiyor devamli...
O sirada genç bir gazeteci var orada.
Avustralyali.
Melbourne Age Gazetesinin muhabiri.
Görüyor ki, durum kel...
Hadise, hiç de Ingiliz komutanin anlattigi gibi degil.
Türkler kafaya koymus...
Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hosafi içiyor, sakir sakir ölüyor... Ama
geçirmiyor.
Avustralyali oldugu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.
Ingiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik esliginde viski yudumlarken,
Anzaklar patir patir gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir
bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.
Üstelik, müthis bir sansür var.
Yazdigi haberler, Ingiliz yetkililer tarafindan engelleniyor.
Bakiyor ki, olacak gibi degil...
Sariliyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattigi, 8 bin kelimeden
olusan,


Gelibolu Mektubu"nu yaziyor.
Özeti su:
"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."
Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Basbakanina "elden"
ulastiriyor.
Avustralya Basbakani mektubu okuyor, gözlerine inanamiyor ve acilen, yine
"elden", Ingiltere Basbakanina ulastiriyor.
Ingiltere Basbakani mektubu okuyor, Savas Kabinesini topluyor, orada bir
daha yüksek sesle okuyor...
Gizlice arastiriliyor.
Mektup dogru.
Hatta az bile yazilmis.
Cephedeki Ingiliz komutanin, kendi poposunu kurtarmak için palavra attigi
anlasiliyor.
Ve karar veriliyor.
Komutan görevden aliniyor.
Emperyalistler, Çanakkaleden çekiliyor.
Yazdigi mektupla savasin sona ermesini saglayan genç gazeteci,
Avustralyada"kahraman" gibi karsilaniyor.
"Sir" ünvani veriliyor.
E tabii kapilar açiliyor...
Savasa "muhabir" olarak giden gazeteci, savastan sonra "gazete sahibi"
oluyor.

Yil, 1952.
Çanakkalede savasin kaderini degistiren "sir gazeteci" vefat ediyor.
Bir tane oglu var...
O zamanlar, 21 yasinda.
Babasinin gazetesinin basina geçiyor.
Çalisiyor, çalisiyor, çalisiyor.
Avustralyaya sigmiyor...
ABDye, Avrupaya el atiyor.
Bugün, 75 yasinda.
Dünya medya imparatoru.
75 televizyon kanali...
175 gazetesi var.
TV kanallariyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya
hitap ediyor.




Yil, 2006...
Çanakkalenin "dövüserek" geçilemeyecegini ilk anlayan "sir gazeteci" nin
oglu, Çanakkalenin nasil geçilecegini gösterdi...
EFTyle.
Basti parayi, TGRTyi aldi.
Ismi, Rupert Murdoch.



Mystic@L 4 Ağustos 2006 23:19

Aşklar da ayakkabılar gibidir...
Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu
havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır"
diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla
düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.
Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"....
Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
"Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
"Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe
yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı"olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan
insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
Evet aşk "ayakkabıdır".
Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığnız zaman kolayca eskittiğiniz gibi,
aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz".
Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız;
"delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!


arwen 4 Ağustos 2006 23:34

İçimdeki Sen


Anlatılacak şeyler olur bazen ama ne mümkün sıraya koyamazsın. Bazen isyan etmeye doğru giderken, bakarsın mutluluk karşında... Ve bir an çok mutlu olduğunda bir korku kaplar içini ya bozulursa dersin, o anı yaşayamazsın. Hayat bu işte bir varoluşun içinde kaybolmak(!) korkmak keşke bir fareden, bir yılandan korkmak olsa ama değil işte!!! En yakın bulduğun şeylerin seni ansızın terketmesi, canım dediğin her şeyden önce gördüğünün yılan oluşu vardır bide.. Yani yılanın kuyruğuna basmamış olsan da o seni sokmaya hazırdır. İşin kötü tarafı sen onu yılan yerine bile koymazsın. Evet yılan yerine koysaydın zehirleyeceğini bilir ve şuan olduğu gibi hemen ölmezdin...


Mystic@L 4 Ağustos 2006 23:37

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken,denize telaşla birşeyler atan birine rastlar.Biraz daha yaklaşınca,bu kişinin sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını farkeder.Ve''niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz''diye sorar.Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi,''yaşamaları için''yanıtını verince,adam şaşkınlıkla''iyi ama,burada binlerce denizyıldızı var.Hepsini atmanıza imkan yok.Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?''der.Yerden bir denizyıldızı alıp denizer atan kişi,''bak onun için çok şey değişti''karşılığını verir...


kambis 4 Ağustos 2006 23:43

Senin Kadar
Özel Bir Kişi...
Öğrencileri tarafından olduğu denli, öğretmen arkadaşları tarafından da sevilen genç bir öğretmen, birgün derste öğrencilerine, hiç de beklemedikleri bir haber verdi:
"Bugün sınav yapacağım" dedi. "Lütfen kağıt ve kalemlerinizi hazırlayınız."
Öğrenciler, bir sınav beklemiyorlardı; o nedenle hazırlıklı değillerdi. Öğretmenin sınav sorusunu bildirmesini beklerken, hoşnutsuzlukları yüzlerindeki asık ifadelerinden anlaşılıyordu.
Öğretmen, sorusunu açıkladı:
"Herkes kağıdına, sınıftaki tüm arkadaşlarının isim- lerini yazsın."
Bir süre bekledikten sonra da, sınavın ikinci "soru"sunu bildirdi:
"Şimdi herkes, listede yer alan arkadaşlarının adının altına, o arkadaşları hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini ve duygularını yazsın."
Ders sonunda öğretmen sınav kağıtlarını topladı ve evine gitti. Evde, her öğrencisinin adını ayrı bir kağıda yazdı ve altına da, tüm arkadaşlarının o öğrenci hakkında yazdıklarını sıraladı.
Öğretmen, Pazartesi günü derse girdiğinde, öğrencilerinin sabırsızlıkla onun dağıtacağı sınav kağıtlarını beklediklerini gördü ve gülümsedi. Sonra da, her bir öğrencisine, kendisi için özel olarak hazırladığı kağıtları dağıttı.
Kağıdına bakan her öğrenci birden hareketleniyor, yüzü aydınlanıyor, hemen yanındaki arkadaşıyla fısıltıyla konuşmaya başlıyordu. Arkalarda oturan sessiz bir öğrenci, "Aman Tanrım! Arkadaşlarımın, benim varlığımın ayırdında bile olmadıklarını sanıyordum" diye haykırdı. "Oysa beni ne kadar da seviyorlarmış."
Sınıf içinde bir daha bu sınavdan hiç söz edilmedi. Öğretmen, öğrencilerin ailelerine bu sınavdan söz edip etmediklerini hiçbir zaman öğrenemedi. Ama önemli olan "bu sınavın başarıyla sonuçlanması ve amacına ulaşmış olmasıydı."
Öğrenciler, birbirleri hakkındaki düşüncelerini öğrenmiş olmaktan memnundular ve bu etkinlikle ilgili hiçbir olumsuz eleştiride bulunmamışlardı.
Aradan yıllar geçti, öğrencilerin herbiri mezun olduktan sonra farklı meslekler edindiler ve yaşamlarını farklı görevlerde sürdürmeye başladılar. Ama öğrencilik yıllarını ve arkadaşlarını asla unutmadılar.
Öğretmen, öğrencilerinden uzun yıllar haber alamadı. Birgün, bir kız öğrencisinden, çok sevdikleri arkadaşları Mark’ın Vietnam’da öldüğünü ve öğretmenlerinin, sınıf arkadaşlarının cenazesine katılmasını istediklerini bildiren bir mektup aldı. Cenaze töreni, iki gün sonra kasabanın merkezindeki kilisede yapılacaktı.
Ö
ğretmen, öğrencisinin cenazesine gittiğinde, yoğun bir kalabalıkla karşılaştı. İlk kez böyle bir askeri cenaze törenine katılıyordu. Şaşkınlığını gizleyemeden çevreyi seyretmeye başladı. Bu genç yaşında yaşama veda eden öğrencisi Mark, biraz ileride, bayrağa sarılı tabutun içinde yatıyordu. Mark’ın ailesi ve arkadaşları birer birer tabutun başına gidiyorlar ve onun için son kez dua ediyorlardı.
Askerlerden biri öğretmenin yüzüne dikkatlice baktı ve yanına yaklaştı:
"Affedersiniz" dedi. "Siz Mark’ın matematik öğretmeni değil miydiniz?"
Öğretmen, hayret ifadesi dolu gözleriyle askere baktı ve yavaş bir sesle "Evet" dedi.
Asker, "Tahmin etmiştim" dedi ve söylemek istediğini bir çırpıda söyledi:
"Mark sizden o kadar çok söz etti ki!" dedi.
Daha sonra Mark’ın anne ve babası geldi öğretmenin yanına ve oğullarının cenazesine katıldığı için kendisine teşekkür ettiler. Sonra da onu, Mark’ın arkadaşlarıyla birlikte yemeğe davet ettiler.
Yemekte Mark’ın babası, "Size bir şey göstermek istiyoruz" dedi ve titreyen parmaklarıyla cebinden çıkardığı bir keseyi öğretmene uzattı:
"Bunu, vurulduktan sonra Mark’ın üzerinde bulmuşlar" dedi. "İçindeki kağıdın size hiç de yabancı gelmeyeceğini düşündük."
Öğretmen, keseden çıkan bir hayli yıpranmış kağıdı alır almaz, içinde yazılanları hemen hatırladı. "O günler" gözlerinin önünde canlanmıştı. Katlanmış sayfaları titrek elleriyle açmaya çalışırken, yanaklarından birkaç damla yaş süzüldü. Evet! "O günler"deki sınıf arkadaşlarının, Mark hakkındaki düşüncelerini ve duygularını yazdıkları kağıttı bu.
"Size ne kadar teşekkür etsek azdır" dedi Mark’ın annesi. "Gördüğünüz gibi onun hakkında yazılanlar Mark’ın, ömür boyu üzerinde taşıdığı değerli bir hazinesiydi."
Mark’ın arkadaşları birer birer öğretmenlerinin çevresini sardılar.
Charlie başladı söze.
"Ben de listemi hala saklıyorum" dedi. "Evdeki çalışma masamın en üst çekmecesinde saklıyorum onu."
Chuck’ın eşi aldı sözü. Heyecanlı heyecanlı konuşuyordu:
"Chuck da o listeyi düğün albümümüze yerleştirmemi istedi" dedi. "Hala orada duruyor onun listesi."
Marilyn karıştı söze:
"Evet benimki de iki kalın kapak arasında duruyor ama" dedi. "Günlüğümün arasında saklıyorum benim listemi..."
Öğretmenin bir başka öğrencisi Vickie ise, elini çantasına götürdü ve cüzdanını çıkarıp, içinden, büyük bölümü sararmış sayfaları çıkardı:
"Benimki de hep çantamdadır; her zaman yanımda taşırım" dedi. "Sanırım o günkü sınavımızın kağıtlarını hepimiz saklamaktayız."
Vickie son tümcesini söylediğinde, öğretmen artık gözlerinden taşmakta olan yaşları tutamıyordu. Mark ve onu bir daha asla göremeyecek arkadaşları için ağlıyordu.
***
H
emen hemen tümümüz, sonsuza dek yaşayacağımızı sanıyoruz. Aslında yaşam öylesine kısa ki. Göz açıp kapayıncaya dek tükenip, gidiveriyor. Hiçbirimiz ne zaman veda edeceğimizi bilmiyoruz yaşama. Çevrenizde, sevdiğiniz, değerinin ayırdında olduğunuz her kişiye, onu ne denli çok sevdiğinizi, sizin için onun ne denli çok anlam taşıdığını, hadi hemen şimdi söyleyin. Bunu şimdi ertelerseniz, korkarız ileride bir gün söylemek için geç kalmış olabilirsiniz. Deneyin, göreceksiniz, hiç de zor değildir "Seni seviyorum" diyebilmek...
Karşınızdaki kişinin gözlerinin mutlulukla parladığını, sevilmenin heyecanıyla onun, yaşama ne denli bir coşkuyla dört elle sarıldığını göreceksiniz.
Yaşam dediğimiz de zaten, bu insansal lezzetin tadına varabilmek mutluluğu değil midir?•
alıntı


virtuecat 5 Ağustos 2006 19:52

Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyiyi İsanın bedeninde, Kötüyü de İsanın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahudanın bedeninde tasvir etmek zorundaydı... Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan 3 yıl geçti "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardonun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için Leonardoyu sıkıştırmaya başladı.
Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırımın kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi, çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme aktarıyordu...
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika resmi gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
- Ben bu resmi daha önce gördüm...
- "Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
- "Üç yıl önce" dedi adam..
- Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce.

O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsanın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti... İyi ve Kötünün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
Paulo Coelho Şeytan ve Genç Kadından


Mystic@L 5 Ağustos 2006 21:15

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni arabasıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.

Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.

Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazen,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın... Başa dön


Misafir 5 Ağustos 2006 22:17

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
--Nerdeyim ben? Siz kimsiniz?
--Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?
--Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar.
--Evet,kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu: "Ben Tanrının hediyesiyim"
Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlıyacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:
--Peki ya sonra ?
--İşin doğrusu ben Tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu an yattığın yerde sızıp kaldın zaten.
--Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.
--Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrının seni almasını bekledim. Ama, görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrının hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:
--Lütfen benimle alay etmeyin. dedi.
--Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.
Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya doğal olmaya çalışıyordu.
--Benim adım Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.
--Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum.(Bir an duraksadı Kemal) Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?
--Biraz öyle...
--Hiç...Hiç bir şey düşünmedim.
--Neden?
--Özel olarak hiç bir insan üzerinde düşünmem pek.
--Gecenin yarısında kapını çalıp,evinde yatan bir kız hakkında bile mi?
--Evet.
--Çok garip bir insansın.
--Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?
--Tabii ki değil.
--İşte şu toplumda gördüğün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
--Kendini soyutluyorsun insanlardan.
--Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
--Insanların sevgisini de ret eder misin örneğin?
--En başta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
--Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki...
--Bunda yanılıyorsun. Insan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. Insan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun sadece sevilmek değil sevmektir.
--Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
--Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu, evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
--Nasıl yani?
--Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.
Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal:
--Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bu gün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi
sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki...
Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, burukluklarını kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında.
On sekiz yaşında olmasına rağmen sayısını kendisinin bile unuttuğu kadar çok sevgilisi olmuştu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yoğun hissetmemiş ve yaşamamıştı.
Bir an gözleri duvarda çerçevede olan mısralara takıldı:
Donuk sevgiler çağındayız..
Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor..
Sevgi..
Yaşanmayacak kadar güzel,
Fark edilmeyecek kadar sade ..
Duyulmayacak kadar doğaldır..
Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya;
--Biliyor musun bir çocuğa verilecek en de&amp;eth;erli besin şefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birilerine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti tanıyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan:
Dağ düştü üstümüze
Yıkılmadık ama
İnsan değdi tenimize
Acısı yaktı bizi...
Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i:
--Niye sustun?
--Bana ne şefkati öğrettiler ne de cesareti.
--Ama tüm bunları biliyorsun sen.
--Nasıl oldu&amp;eth;unu merak ediyorsun değil mi, anlatayım.
Bir an durdu sonra:
--İnsanların nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
--İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
--Bırak sevgilerin gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil
kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde değil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümünü beklemedir. Anlıyor musun?
--Sen sevilmekten korkuyorsun.
--Belki...
--Neden?
--Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani.
Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insanı rahatsız edebilecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağım. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mı?
--Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı Sevmek sevilmek, nefret, sevgi. Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
--Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
--Nasıl?
--Kendini tanıyarak...Yalnız kaldığın anlarda...
--Yalnızlıktan kaçmışımdır hep...
--Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene doğarken de
yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken de yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi ?
--Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
--Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç
uzayın olduğunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına
geçip ağıt yakıyoruz...Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci
bir insan aramazdın biliyor musun?
--Anlamadım!
--Dünyada bir tek kişi vardır aslında o bir kişi içinde de beş milyar insan.
--Benliğim bu kadar kalabalık mı?
--Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe,yan yana...Hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar...
--Sözlerin çok karışık.
--Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.
Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiç bir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor,bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ama, kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor,yüreğinde Kemal e ,karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?
"Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü değildir hiçbir zaman"
Evet,bu söz de onun değil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona
sevdiğini söylemeliydi.
Ferda Kemal in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşınmıştı...Evin bekçisi yaklaştı Ferda'ya:
--Kızım adınızı öğrenebilir miyim?
--Adım Ferda. Kemal bey taşındı mı?
--Evet kızım, taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana gelirse verirsin, dedi.
Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı.
"Ey sevgili!
Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim
sana sanırım(ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.
Ey sevgili!
Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen aydınlığa kaçmak istiyorsun ben karanlıkları aydınlatmak istiyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum; yolları aydınlık, insanları huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum.
Sakın unutma!
Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile.
(Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)

Lütfen kendini ara, beni arama....


TheGrudge 5 Ağustos 2006 22:29

Olay İngiltere'de geçiyor:
Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar,
ama 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini 'söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış,
'acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini' söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.
Adamcağız da 'karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum' demiş.
'Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde'demiş hemşire.
Adam üzgün bir ifade ile
' ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor' demiş.
Hemşireler hayretle
' madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler.
Adam buruk bir sesle
' ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş.


Mystic@L 5 Ağustos 2006 23:20

Bir bakış... yalnızlığın kuytusundan habersiz dikilivermiş önüme. Göremiyorum ne renkle bana hitap ettiğini. Susuyorum, suskun bir coçuk gibi ağlıyorum bir köşede. Bir bakış... Saniyeler içinde çıkarır korkularımı, inadına kaçmazdım coğalan korkularımdan.
Susmak istiyorum şimdi. Kimsenin duymayacağı kadar haykırmak istiyorum görmaden sabahı. ve istiyorum koşmak ölümüne, nefes nefese kalsamda yine görmek istiyorum aydınlığı...
İşte... suskun ve yorgun bir bakış son veriyor umutsuzluğuma. Yarını düşünürken ekmek kukusunda takılıyor buğazıma. Yok etmiş açıyı şekilendirirken yüzünde. ve bıkmaz bir sevda ile haykırarak çiziyor yüzümü
Unutulmuş bir bakış, karanlıklar dığarında karanlık örtünün üzerinden topluyor renk renk ciçekleri... Oyyy dağlar... hayat sevincimi verin bubakışlara. Hadi adaleti anlatın acının surlarına kurulmuş sevdalarda
Anlatın aydınlığın kırılan hakimiyetini. Susmayın... karanlığın içindeki aydınlığı bulun bana. Bir bakış... saklamış merhametlı bir coçuğun gülüşünü. ve hatırlatır unutulmuş acı, tatlı gercekleri... bir bakış... vermiyor bilinmeye fırsat...
Bir bakış... sevgili kokusunda bir rüya misali veriyor yüreğe heycan... Bir gizli sevda...


kambis 6 Ağustos 2006 00:19

küçük bir kızla söyleşi
İlk şiirini ne zaman yazdın ?
İlk aşık olduğumda...
İlk ne zaman aşık oldun ?
İlkokula giderken...
Ne denli sevebilir ki çocuk ?
Bir insan nasıl severse...
Ama erin bile değil ?
Acılar erken büyütüyor bizim ülkede çocukları...
Anlayamadım ?
Yirmi beşi geçmiyorsa yaşımız;
Yedisinde başlarız sevmeye;
Ölümüne severiz on birinde...
Peki ya aşk nedir ?
En güzel bölüşümdür...
Ne zaman doğdun ?
Hangisini soruyorsun... ?
O da ne demek ?
1974'te büyücek bir bakır leğen içinde;
İki damla çığlık katışık, buğday kokulu anam;
Diz kırıp titrek bacaklarından doğurdu beni...
İkinci kez kahverengi gözlü bir kızdı,
Narince,
Çabuk kırıldı;
Ama ben dönmedim geriye
Sonra dostlarım doğurdu beni gürül gürül düşünerek;
Tezgahtar yoktu aramızda
Ve askerde şiir adında bir kız tanıdım,
Barıştı, kavgaydı, insandı...
Sevdim onu;
O da beni sevdi...
Sevişir doğarız o günden beri...
Duvarlar çok yüksek,
Yakışıklımı sın ?
Göremiyorum ?
Geçen gün şiir yazıyordum;
Açılmış kollarım dünyaya...
Az ötede unutulmuş bir ayna...
Eğildim baktım yüzüme,
Boyuma posuma,
Göğüslerimi şişirdim;
İçeri çektim karnımı,
Yok canım benzetemedim bir şeye...
Gözlerim özlem ateşi...
Alnım kurşun yeri...
Ellerim çocuk eli...
Boyum insan boyu...
Tenim alaca şafak...
İnsanım işte; olancası bu...
Ölmek nedir ?
Yaşadım diyebilmektir...
Ya yaşamak ?
Ölebilmektir çırılçıplak orta yerinde yaşamın...
Ama sen çok gençsin ?
Kendine bak; yüz yıl yaşadım ben...
Anlayamadım ?
Önemi yok; ben seni anladım...
nevzat çelik


Mystic@L 6 Ağustos 2006 00:22

ŞEYTANLA TANIŞMA
Balikesir'deki bi kiz lisesinde yatakhanenin birinde, kizlari gece uyku tutmayinca birbirlerine hikayeler anlatmaya baslamislar. Bunlarin çogu da okullarina ait korkunç olaylarmis. Güya seytan çok eski zamanlarda burada yasayan bir ailenin fertlerine dadanmis ve onlarin ruhlarina giriyomus. Inanisa göre seytanin ayaklari terstir ya, o insana da seytan girince dogal olarak ayaklari ters dönüyormus.

Aradan bi kaç saat geçmis. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatagina gitmis. Kizlardan biri accayip sikismis. Tuvalete gidecek ama anlatilanlardan epey bi korktugu için gidemiyomus. Alt ranzada yatan arkadasini dürtüp uyandirmis. Diger kiz da bu hikayelerden en çok etkileneniymis. Zaten zar zor uyudugundan hiç kalkmak istememis. Ancak arkadasi israr edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmis. Arkadasi tuvalete girince o da kapinin önünde beklemeye baslamis.

Diger kiz tuvaletten çiktiginda bi tuhaf bakiyomus. Bizimki anlatilanlarin etkisiyle de olsa gerek direkt kizin ayaklarina bakmis. Bi de ne görsün! Arkadasinin ayaklari ters dönmüs. Parmaklari arka tarafa bakiyomus. Kizcagiz çiglik çiglik kaçmaya baslamis. Kosarken de ara sira arkasina bakiyomus. Tam bu sirada koridorda belletmen ögretmenle çarpismis. Kiz nefes nefese basina gelenleri anlatmis. Sonunda, "Hocam inanamiyorum, ayaklari resmen ters dönmüstü" demis. Ögretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarini göstermis. Kiz kafasini asagi indirince belletmenin ayaklarinin da 180 derece arkaya baktigini görmüs. Napsin kizcagiz, bu manzarayla beraber oracikta aklini yitirmis..


TheGrudge 6 Ağustos 2006 00:41

Yaşanmış Hikayeler
Mezarliktaki Yangin
Su an 17 yasindayim ve olay bundan 3-4 sene evvel YASANMISTIR. O yaz en büyük zevkimiz arkadaslarla gece asagi inmek idi ve hemen hemen indigimiz her gece birbirimize korku hikayeleri anlatirdik. Anlattigimiz hikayeler genelde kendi hayal ürünümüz olurdu fakat anlatirken sanki yasamis gibi anlatirdik ve kendi uydurdugumuz hikayeye o ortamin verdigi gerilimle kendimiz de inanir ve korkardik. Içimizde en çok hikaye anlatan Nedim diye bir arkadasimiz idi. Nedim yasça bizden büyüktü ve bizi korkutmayi iyi basariyordu açikçasi. Yine böyle bir gecede Nedim bize çok ilginç bir hikaye anlatti. Hikayeye göre bazi insanlar sebepsiz yere içlerinden gelen bir atesle küle dönüsecek kadar yaniyorlarmis. Bu yanma o kadar çabuk gerçeklesiyomuski, kendisini kurtarmaya zamani olmuyormus kurbanin. Ayrica bu olay kurban yalnizken gerçeklesiyormus, yani görgü tanigi olmuyormus hiçbir zaman. Bu anlattigi hikaye ilginç oldugu kadar inandirici gelmemisti çogumuza. Fakat Nedim evinden getirdigi ansiklopedi de yazilanlari bize gösterince tüylerimiz diken diken olmustu hepimizin. Bu olaylar gerçek yasanmis olaylar olarak anlatiliyordu ansiklopedide kanitlari ile. O gece eve kosar adimlarla çiktim ve bütün gece gözlerime uyku girmedi. Ertesi gün ise belki hepimiz için hayatimizin en korkunç günü olmustu. Gelen habere göre Nedim bir sokak arasinda ölü bulunmustu ve isin ilginç yani Nedim'in gömüldügü mezarlikta 1 hafta sonra yangin çikmisti ve bütün mezarlar yok olmustur.Inanmayan arkadaslar eski gazeteleri karistirabilirler. Tarih: 3 Eylül 1997, Mersin mezarligi orman tarafinda onlarca mezar yanmistir.


kambis 6 Ağustos 2006 00:56

Sevmeyi bilmiyor insan...
Bilmiyor insanlar sevmesini sadece yaşamlarında vakit buldukları kadar seviyorlar. Sevgiye zaman ayırmıyorlar kalan zamanı sevgileriyle değerlendiriyorlar. Boş vaktinde ne yaptıklarını sorarsanız ‘boş vaktim yok‘ diyorlar çünkü boş kalan vakitlerini sevgiyle, sevgiliyle geçiriyorlar. Söylüyorum ya bilmiyorlar aslında, düşünürsek hep insanlar şunu söyler ‘ah keşke saat... olsa da sevgilimle buluşsam‘ diyorlar neden... saat de daha önce yada daha sonra olamaz mı? Sevgili için önemli olan sevgiliyle görüşmektir ama o bunu hak etmiyor mu? Güzel bir sürpriz mesela, bir hediye yada küçük bir not masaya bırakılmış olmaz mı yapılmaz mı? Bence yapılır yapmayı istedikten sonra... Ama kimse bunları yapmaz çok küçük, çok basit olmasına rağmen bunları yapmak istemez. Oysa ki yağmur altında sevdiği insanla el ele yürümek öyle mutlu eder ki insanı anlatması kelimelere, cümlelere dökülmesi çok zordur. Ama yine biz bunları yapmayız.
Ne olacak peki insan sevmesini bilmiyorsa nasıl sevgisini ifade edecek. Bazen ağızdan çıkan "Seni Seviyorum" sırf söylemek adına söylenen bu iki kelime sevgiyi ifade eder mi?
Yok mudur başka sevginin ifade biçimi, yok mudur sevgiyi anlatacak daha güzel şeyler. Aslında çok vardır ama bildiğimiz halde hiç yapmayız bunları.
Bazı sevgililer buna karşı çıkmaya, dediklerini yapmaya çalışmış ama nafile alışılmış olanı değiştirmek zordur. Başlarda değişik olmak çok güzeldir ama sonra bu iş monotonlaştıkça işler bu sefer tersine döner. Sevginin değeri yerine başka değerler tartışılmaya başlanır. Fazla anlatmaya gerek yok diyorum ya...
not: İNSANLAR SEVMESİNİ BİLMİYORLAR SADECE KENDİLERİNİ KANDIRARAK ÖMÜRLERİNİ TÜKETİYORLAR.
*
Barış DURAK


Mystic@L 6 Ağustos 2006 01:08

Hititler bir çok doğa olayını tanrılara bağlamakta, ancak onları, insan şekilli (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler.

Buna göre bir tanrı canı isterse çekip gidebiliyordu. Ancak tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.

Ele geçen metinlerden biri de Fırtına tanrısının oğlu Telipinu'nun kaybolması ile ilgili olandır. Hatti kökenli bu efsanenin kahramanı Telipinu aslında bir tarım tanrısıdır. Tohum ekmek, tarla sürmek, sulamak, ürünü yetiştirmek ve toplamak gibi tarım işleri ile ilgilidir. Doğal olarak bu tanrının kaybolması bütün hayatı etkilemiştir. Farklı versiyonlardan derlenen efsanenin ilginç bir konusu vardır.

Tanrı o kadar sinirlidir ki elbisesini ve ayakkabılarını ters giyecek kadar sinirlenmiştir ve fırlar gider. Tanrının gitmesiyle beraber ülkede her şey değişir. Sıkıntılar başlar :

" Pencereleri sis doldurdu, evi duman doldurdu. Ocakta odunlar boğuldu, ağılda koyunlar boğuldu. Koyun kuzusunu istemedi, inek buzağısını istemedi.[…] Arpa ve buğday yetişmez oldu, sığırlar koyunlar ve insanlar gebe kalmadılar, gebe kalanlar ise doğurmadılar. Dağlar kurudu, ağaçlar kurudu ve çiçek açmaz oldu; otlaklar kurudu, kaynaklar kurudu."

Tanrının gidişi o kadar etkili olmuştu ki diğer tanrılar da bundan etkilenmişti, hatta bütün tanrıların katıldıkları bir ziyafette yiyip içmelerine rağmen açlık ve susuzlukları geçmemişti. Bu pasajın açıklaması şu şekilde olabilir , burada tanrıların yemesi ve içmesi kendilerine sunulan sunular olabilir, ancak bu sunuların fayda etmedikleri görülmektedir.

En sonunda Fırtına tanrısının aklına oğlu Telipinu gelir ve iyi olan her şeyi alıp götürdüğünü söyler, ve yüksek dağlarda Telipinu'yu araması için kartalı gönderir. Ancak kartal Telipinu'yu bulamaz. O zaman bütün tanrıların annesi tanrıça Hannahanna Fırtına tanrısı'na bizzat aramasını söyler. Ancak fırtına tanrısı da başarılı olamaz. Hannahanna en sonunda bir arı gönderir. Arı sonunda tanrıyı bulur ve onu sokarak uyandırır (bu bölüm değişik versiyonlarda farklıdır). Telipinu daha da öfkelenir . En sonunda bir ayin yaparak öfkesini dindirmeye karar verilir. Bu işi büyü tanrıçası Kamrušepa yapar:

" Ey tanrılar gidin! Şimdi tanrı Hapantali için Güneş Tanrısı'nın koyunlarını güdün. Telipinu'nun Karaš-hububatlarını [1] iyileştirebilmem için on iki koç seçin. Bin küçük deliği olan bir sepeti kendim için aldım. Ve onun üstüne ben karaš-hububatı ve Kamrušepa'nın koçlarını döktüm. Ve ben Telipinu'nun üzerinde, şurasında burasında ateş yaktım. Ve onun kötülüğünü Telipinu'nun vücudundan aldım. Onun günahını aldım. Onun kızgınlığını aldım. Onun hiddetini aldım. Onun dargınlığını aldım. Onun küskünlüğünü aldım. […] Telipinu hiddeti bırak. Öfkeyi bırak. Küskünlüğü bırak. Ve kanaldaki su nasıl geriye akmazsa, Telipinu'nun hiddeti, öfkesi ve küskünlüğü aynı şekilde geri gelmesin. […] Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskülüğü gitsin. Ev onu bıraksın. İçindeki...ondan kurtulsun. Pencere ondan kurtulsun. Menteşe[ondan kurtul]sun. İç avlu ondan kurtulsun. Şehir kapısı ondan kurtulsun. Kapı ondan kurtulsun. Kral yolu ondan kurtulsun. Meyve bahçesine, tarlaya ya da ormana o girmesin. (Karanlık) toprağın Güneş tanrısının yoluna o gitsin. Kapıcı yedi kapıyı açtı. Yedi (kapı) sürgüsünü çekti. Karanlık toprağın altında bronzdan palhi kapları durur. Kapakları kurşundandır. Tutamakları ise demirdendir. İçlerine giren bir şey, bir daha geri çıkamaz. İçlerinde mahvolur. Bundan dolayı onlar Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskünlüğünü yakılsın ve onlar (buraya) geri dönmesin."

Sonuçta bu büyü etkili olur . (Başka versiyonda bu büyüyü bir insan yapmıştır.) Telipinu'nun öfkesi diner ve evine döner. Böylece ortaklık yatışır ve eski haline döner.

Bu efsaneye çok benzeyen bir de Fırtına Tanrısı'nın kaybolması efsanesi vardır. Ancak ikisini aynı efsanenin değişik anlatımları olarak kabul edebiliriz.

Bu efsanelerin dışında Güneş Tanrısı'nın, Hannahanna'nın ve başka tanrıların da kayboluş mitosları vardır. Ancak bunları aynı efsanelerin farklı yorumları olarak düşünebiliriz.

Bu konuya dahil edebileceğimiz ilginç bir motif de Ay'ın düşme mitosudur. Hatti kökenli bu mitosun bir ay tutulmasını mı anlattığı yoksa farklı bir ritüelden mi bahsettiği bilinmemektedir :

" Kaşku (Ay tanrısı) gökten düştü. Şimdi o Kilammar (tapınak) üstüne düştü. Ancak onu kimse görmedi. Şimdi tanrı (Gök/Fırtına tanrısı) onun arkasından yağmur saldı. Ve arkasından yağmur sağanakları gönderdi.Onu korku aldı. Hapantalli aşağıya onun yanına gitti, o zaman onunla konuştu. Gidiyor musun? Ne yapıyorsun? "


TheGrudge 6 Ağustos 2006 01:16

Tepedeki Ev
Yillardan 1994'dü.Ben annem ve abim Tunceli'deki köyümüze gitmistik.O zamanlar 12 yasinda falandim.Oraya gittik ve amcamlarin evine yerlestik.Benim orada tanidigim hiç kimse olmadigi için ben amcaogluyla(Yusuf)la oynuyordum.O bana biraz macera yasamak istediginden falan bahsederdi hep ve bir gece onla uyumadik ve biraz macera yasabilmek için neler yapabilecegimizi düsündük ve en sonunda köyü çevreleyen daglardan birindeki bir eve gitmeyi önerdi Yusuf fakat bunun çok tehlikeli olabilecegini köyün ileri gelenlerinin sik sik onlari oraya çikmamalari konusunda uyardigini söyledi.Bizde bunu büyük bir gizlilikle yapacaktik.Yusuf'un en yakin arkadasi Ismete anlattik düsündügümüzü ilk basta biraz tirsti fakat daha sonra oda bunu kabul etti.Ertesi gün çantalarimizi,yiyeceklerimizi hazirladik ve erkenden yola çiktik.O gün hava biraz pusluydu ve içimden bir ses bunun tehlikeli olabilecegini söylüyordu.Fakat bunu onlara söylemedim ve yolumuza devam ettik ve yolda giderken etrafta bol bol koyu,inek,keçi,tavuk gibi hayvanlarin kemikleriyle karsilasiyorduk ben biraz daha korkmustum ve nerdeyse aglamak üzereydim.en sonunda oradaki eve vardik ve içeri girdik içerde anlamadigimiz diller yazilar falan vardi ve penceresi oldugu halde içerisi karanlikti içeride anlayamadigimiz çok degisik cisimler vardi etrafta taslarin içerisinde sular falan vardi.Ve döner biçagi gibi kocaman ama paslanacak kadar eski birkaç biçak vardi birden Ismet degisiverdi sanki biz kormaya baslamisken o gülüyordu.Kendi kendine oynasirken taslardaki suyu üstüne döktü ve bir biçagi eline alip oynamaya basladi bir anda biçakla oynarken biçakla parmagini kesti ben çok korkmustum aglamaya basladim çünkü bir anda Yusuf da degismis sanki çildirmis gibi oldu bu arada Ismetin parmagi çok feçi bir sekilde kaniyordu.Daha sonra kostum kostum sanki bir sey beni kovaliyor gibiydi ve annemin dürtmesiyle uyandim bana gece boyunca döndügümü,agladigimi tepindigimi söyledi.Kahvaltida Yusufla konusmaya basladim rüya mi anlattim ve belki inanmayacaksiniz ama bana tepedeki evi nerden bildigimi sordu.Daha sonra disari çiktik ve Ismeti gördük parmagi sariliydi...


Mystic@L 6 Ağustos 2006 01:18

Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni çok sevmeye devam edeceğim...
Gözleri uzaklıklar değil, bazen de göze alamadığımız yakınlıklar acıtır.
Seni ben değil gözlerim seçti, onlar sevdi onlar beğendi. Sen benim değil onlarınsın gittiysen bana ne onlar ağlasın...
Yeryüzünde biten her aşk için gökyüzünde bir melek ağlar.
Sen güneşin doğduğu, karanlığın bittiği yerdesin sen hep kalbimde yatan tek sevgilimsin...
Geceler seni sevdiğim kadar uzun olsaydı eğer inan ki yeryüzüne hiç güneş doğmazdı.
Sesini duysam da her an yüzünü görmek gibi değil, özlediğimi bil her an çünkü hiçbir şey seni sevmek gibi değil!
Bu gece rüyama gir gizlice, beni sımsıkı sar öp kokla iyice, son kez isyanlar savur, küfret güzelce ve sonra çek git kahrolası hayatımdan sinsice!..
Ben seni deli gibi sevdim, sen beni deliyim diye sevmedin.
Yarınlar hep güzel olacak derler, oysa bugünlerde dünlerin yarını değil mi?
Bana bir günün 24 saat, bir saatin 60 dakika ve bir dakikanın 60 saniye olduğu öğretildi ama sensiz geçen bir saniyenin sonsuzluk kadar uzun olduğu öğretilmedi. Yaşamımızın her anında birlikte olmamız dileğiyle sevgilim...
Beni karanlıktan aydınlığa, yalandan gerçeğe, ölümden ölümsüzlüğe götürdüğün için teşekkürler... Seni seviyorum!
Sen çöllerde serap gibisin, engin denizlerde yakamoz, ormanın denizinde huzur gibisin, ışığım sensin, güneşimsin... Bil ki çok özlendin...
Bir erkekle mutlu olmak için onu çokça anlayıp az da olsa sevmek; bir kadınla mutlu olmak içinse onu çokça sevip, anlamaya hiç çalışmamak gerekir.
Bir gün sevgilim sordu aşk nedir diye... Biraz zaman istedim düşüneyim diye, ertesi gün gördüm onu bir başkası ile, kulağına fısıldadım aşk ızdıraptır diye.
Arzular göz açıp kapayıncaya kadar geçer biter. Oysa seninle aramızdaki sevgi ve aşk asla bitmedi. Ne kadar kötü şey yaşamış olsak da tüm bildiklerimi içimde yaşayan sana ayırdım. Emin ol ki kendimi yüceltecek bir şey yaparsam bil ki bu artık senin gözünde değer kazanmak ve daha mutlu etmek içindir. Seni seviyorum.
Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir benim için ve özellikle de senin bir yudum sevgine hasretim şimdi uzaklarda sevgilim. Seni hasretimi tüketircesine kucaklıyor ve buseler yolluyorum buralardan.. Kalbim hep seninle...
İnsanlar gelmeleriyle yanlızlıklarını dağıtanları severler, gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
Hüsranı bir tek yerde kabul ediyorum, yaşamak varken yaşayamamış olmakta.
Unuturum desem de inanma sakın, ömrümce kalbimden silinmez adın. Bir sızı içimde senden de yakın kalbimin sesini dinler bulurum seni.
Beni bir dakika değil bir saniye değil bir saniyenin onda biri kadar sev... Bir yıl değil on yıl değil bin yıl mesut olurum.
Dün gece sen uyurken kızıla boyadım denizleri, uçurumdan attım sessizliği, haber saldım rüzgarlara, fısıldasınlar seni ne çok sevdiğimi ve özlediğimi...
Bir insanın idealleri olmalı, sonsuzluk gibi... Bir insanın özlemi olmalı, özlemle açan çiçekler gibi... Bir insanın birtanesi olmalı, o da senin gibi...

Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatırlar bilir misin? Çünkü gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler... Yani hissetmek isterler. Ben de seni ruhumun derinliklerinde hissediyorum sevgilim çünkü seni çok seviyorum.
Gözleriyle gözlerine göz koyanın, gözlerimle gözlerini oyarım. Gözlerini gözlerden sakın, gözlerin gözlerime lazım.
Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için aşığım sana!..
Bir insanın idealleri olmalı, sonsuzluk gibi... Bir insanın özlemi olmalı, özlemle açan çiçekler gibi... Bir insanın birtanesi olmalı, o da senin gibi...
Seni seviyorum; elini kalbimin üzerinde hissettiğim zaman, üzüntülerimi alıp onların yerine şimdiye kadar kimsenin başaramadığı o sıcaklığı koymayı başardığın için...
Seni ve sensizliği düşündükçe, esen rüzgarların ardından yağan yağmurlar gibi sana ve sensizliğe ağlamak istiyorum.
Seni ne kadar sevdiğimi merak ediyorsan, yağan yağmurun her damlasını tutmaya çalış, tutamadığın her yağmur damlası kadar seviyorum seni.
Sana dalgalardan kalem yaptım ve kıyıya seni seviyorum yazdım, sen de inandın değil mi? Sen delisin, seni sevmedim, sana bağlandım sana taptım...
Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi... Bizim de sevgimiz hep yaşayacak ve daha da güçlenecek sevgilim. Nice günlere birlikte olmak dileğiyle...
Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar, ormandaki ağaçlar, dünyadaki insanlar, okyanustaki sular ve güneşin ışıklarından daha çok seviyorum.
Sevginin olduğu yerde mantık olmaz derler... Ne kadar doğru! Seni o kadar çok seviyorum ki aklım başımdan gitti... Birlikte daha nice sevgi dolu mutlu günlere sevgilim...
Öperim dudaklarından gül kokulu yanaklarından her dem gözlerimin hapsindesin kalbimin tek sahibisin...Seni seviyorum.. Hem de çok...
Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir. Şimdi uzaklarda senin bir yudum sevgine hasretim sevgilim. Seni hasretimi tüketircesine kucaklıyorum...
Eğer seni nasıl ve ne kadar sevdiğimi öğrenmek istiyorsan bana yeni bir dil bulmalısın, çünkü sana olan sevgimi anlatmak için kelime bulamıyorum.
Hayatta hiçbir şey ilk aşkın yerini tutamaz insan sevse bile o ilk aşk hiç unutulmaz.
Beyaz bir güvercin yolluyorum sana; kanatlarında mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, karbeyaz tüylerinde umut ve gagasında iyi geceler öpücüğü, yanağını uzat. Dünde, bugünde, yarında... Yüreğin kadar yanındayım. Kendini yalnız hissettiğinde elini kalbine koy; ben hep ordayım!
Her seven adsız bir kahramandır ve insan sevebildiği kadar insandır.
Sanma ki ismini bir başkası silecek seninle başladım seninle bitecek...
İçine düşen her hüzün damlası sana seni ne kadar çok sevdiğimi hatırlatsın.
Seni tahmin edeceğin kadar değil, tahammül edemeyeceğin kadar çok seviyorum.
Bir demet gül vermek isterim sana. Güllerden güzelsin aslında. Gülü bir gün, seni sonsuza dek seviyorum.
Bazı aşklar okyanus gibidir görmesen de sonunun bir yerlerde bittiğini bilirsin, okyanuslar bile kıskanır sana olan sevgimi. Görmesem de sonunu biliyorum, sonsuza kadar bitmeyecek... Seni seviyorum!
An gelir insan gülerken ağlarmış. Gözyaşları sel olup kalbine akarmış...
Ben seni unutmak için sevmedim ama ne için sevdiğimi unuttum.
Bazı aşklar okyanus gibidir görmesen de sonunun bir yerlerde bittiğini bilirsin, okyanuslar bile kıskanır sana olan sevgimi. Görmesem de sonunu biliyorum, sonsuza kadar bitmeyecek... Seni seviyorum!
Yaşamak özlemsiz, özlem sevgisiz, sevgi sensiz olmaz! Unutma ki sevmek daima beraber olmak degil, sensizken bile seninle olabilmektir... Şimdi yanında değilim belki ama özlemim sevgim hep seninle... Seni seviyorum!
Kalbimde arama eski yerini sen gözümden akan sele karıştın.
Sen en büyük sevgiyi hak edecek kadar mükemmel ama herkesin sevmeyi hak edemeyeceği kadar özelsin.
Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar, ormandaki ağaçlar, dünyadaki insanlar, okyanustaki sular, sahildeki martılar ve güneşin ışıklarından daha çok seviyorum. Birlikte daha güzel günlere...
Gece bir başka giyer siyahını, yıldızlar daha sönük olur, yakamozlar başka çizer denize kendini ve hayat daha ***** oynar oyununu sen yanımda yoksan... Beyaz bir güvercin yolluyorum sana; kanatlarında mutluluk, yüreğinde sevgi ve sadakat, kar beyaz tüylerinde umut, gagasında iyi geceler öpücüğü, yanağını uzat... Muuckk!!!
Maviler giyer bulut olurum, yeşiller giyer bahar olurum, bakarsın bir gün beyazlar giyer senin olurum.
Hep beni kimse sevmiyor ki derdin! Usulcacık sokulup yüreğine ...ben seviyorum demek isterdim.
Bir ömür boyu seninleyim desen de istemem artık. Çünkü sen rüzgarın çoşturduğu bir toz bulutusun, bugün bana esersin ...yarın ellere...
Hasretin öldürdü beni! Şimdi geceler çaresiz. Şimdi yağmur damlası gelip konar dudaklarıma sessiz. Söylemiş miydim hasretin öldürdü beni hiç sebepsiz.
Kapının önünde aşk yapma aşkın gözü kördür ama komşularinki asla.
Gidenler yokluklarıyla değil giderken söyleyemedikleri sözler yüzünden hüzün verirler!
Sana şarap vereceğim, iç ama sarhoş olma. Sana bir gül vereceğim, kokla ama soldurma. Sana kalbimi vereceğim, sev ama incitme!...
Bazı aşklar okyanus gibidir görmesen de sonunun bir yerlerde bittiğini bilirsin, okyanuslar bile kıskanır sana olan sevgimi. Görmesem de sonunu biliyorum, sonsuza kadar bitmeyecek... Seni seviyorum!
Yaşamak özlemsiz, özlem sevgisiz, sevgi sensiz olmaz! Unutma ki sevmek daima beraber olmak degil, sensizken bile seninle olabilmektir... Şimdi yanında değilim belki ama özlemim sevgim hep seninle... Seni seviyorum!
Bir aptalın sizi öpmesine izin verin ama bir öpücüğün sizi aptal etmesine asla!
Sevgi basittir, karmaşık olan bizleriz. Sevgi güven verir, insanlar aldatır. Sevgiye her zaman güvenilir, insanlara asla!..
Gözlerin gözlerimde, ellerin ellerimde, aşkın içimde ve ruhun bedenimde olduğu sürece seni çok sevmeye devam edeceğim...


arwen 6 Ağustos 2006 04:36

İhanet mi Cesaret mi




İhanet ölümden acı;Zaman bile tuz basamıyor ihanet illetinin üzerine dermanı yok anlayacağın... Önce ateşi düşüyor yüreğine yakıyor kül ediyor sonra buz tutuyor kalbin hiç bir ateş o buzları eritmeye yetmiyor
iyiye dair ne varsa sürükleyip götürüyor peşi sıra önce güven duygunu yitiriyorsun Ardından gözlerindeki gülümseme yerini tarifi olmayan hüzünlere teslim ediyor ve hep aynı soru beynini tırmalıyor NEDEN ? diyorsun NEDEN bunu hak edecek ne yaptım ben?
Boş ver zaten bu dünyada hiç kimse hak ettiğini yaşamıyor ...
İhanetin;Kinle Nefretle öfkeyle beslendiğini unutma İhanete yenilme
MARİFET; Sendeki haini unutabilmekte değil Haindeki seni geri getirebilmekte....


TheGrudge 6 Ağustos 2006 05:46

Kan Kokusu
Uzun süre oldu kuruyali, bayat kokusu ortaya çikali. Çok sicak bir yaz günü veya berbat bir kis günüydü belki. Sabah kalktigimda ellerimin oldugundan daha çok titremesinden anlamistim bugün kan kokusu alacagimi. Sigarama uzandim her zamanki gibi. Bir nefes, bir nefes daha. Sigara bile sakinlestirememisti titreyen, intikam isteyen ellerimi. Daha günes dogmamisti, belki o gün hiç dogmayacakti... Dogsa bile bakmayacakti sadece kurbanlarini gören uykulu gözlerim. Aynaya baktigimda soguk bir ten, kipkirmizi gözler ve titreyen eller görmek hiç sasirtmamisti bu sefer. Sanki uzun zamandir bekledigim gün buydu, evet evet o gün bugündü. Ne giydigimi hatirlamiyorum o gün. Muhtemelen soguktan koruyan bir bere veya günes gözlügü. Renklerin önemi yoktu.. kirmizinin, kanin rengi disinda. Herzaman yaptigim gibi ayni otobüse binecektim. Fakat bu sefer onlar beni degil, ben onlari öldürecektim. Hayatimda hiç olmadigim kadar sogukkanli. Her sabah gördügüm o soluk, nefret dolu, igrenç yüzler. Hepsi oradaydi yine. Farkina bile varamayacaklardi otobüsün camlarina fiskiracak kanlarin rengini, tadini. Ansizin çekiliverecekti o igrenç, ise yaramaz ruhlari bedenlerinden. Bir süre en nefret ettigimi seçmek için düsündüm. Sanirim bulmustum. Su hergün, maasini son kurusuna kadar yatirdigi o igrenç, muhtemelen "mezbaha" markali parfümünü sikan, igrenç bacaklarini otobüsteki her gözün içine sokan kaltakti galiba. Önce kurbani tanimak gerekiyordu. onu can çekisirken mi izlemeliydim, yoksa tek bir çiglik ve kan mi olmaliydi. Bir durak, bir durak daha. Inmesine 2 durak kala, artik zamanin geldigine inanmistim. Hala kararsizdim neyle öldürecegime ama ellerim o kadar siddetli titriyordu ki bu karari çabuk vermem gerekiyordu. Bu biçagi alirken ne için kullanacagimi bilmiyordum bile.. Fakat sonunda bir ise yarayacakti. Artik emin adimlar atma vaktiydi. Her zaman nasil oluyorsa oturdugu ayni koltuga dogru ilerlemeye basladim. Etrafimdakiler gözümdeki nefreti ve kararliligi görmüs olmalilar ki onlara çarpmama hiçbirsey söyleyemediler. Nabzim daha da hizlanmis, elimin titremesi çok daha normal gelmeye baslamisti. Bir metre daha ve ordaydim.. 2 veya 3 saniye sürmedi, büyüklügünü ancak o zaman anladigim biçagimi çikarip kaltagin gögsüne saplamam. Ummamistim bu kadar kan fiskiracagini, ummamistim parfümünün o an bu kadar güzel kokacagini. Bir daha ve bir daha sapladim.. Agzindan kan gelmesi daha da alevlendirmisti içimdeki vahseti. Suratimdaki sicaklik, hep bekledigim huzurdu sanki. Yorulmustum. Bir an olsun etrafa baktim.. Donup kalmislardi. Herzaman o gür sesiyle yüksek sesle konusan o.... çocugu. O da susuyordu. Bu korku ona yeterdi belki, belki yarinki otobüste anlatacagi birçok sey görmüstü. Peki ya ertesi gün? acaba onun kani da kirmizimiydi, en az bunun kadar igrenç miydi kokusu. Çok geçti artik ögrenmek için. Kapiya yaklastigimda, soförün ben söylemeden açtigi kapidan o otobüsün en sessiz yolcusu olarak indim herzamanki gibi. Son kalan sigarami içmek için en iyi zamandi


Mystic@L 6 Ağustos 2006 12:16

Dört Duvar, İki Gün ve Sen
Sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.Rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. Her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. Ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. Bir bulmacanın bir yapbozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. Ortaya yine binbir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. Korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana.
Kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. Akabinde evde hayalet gibi dolaşıyordum. Aynada kendimi seyrettim uzun uzun. Ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? Bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi?
İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. Stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. Dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben...
Yavaş yavaş hatırladım o iki günü. Birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. O kadar ısrar etmişlerdi ki “ sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor ” benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. Stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. Sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya bir an olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? Aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. Herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı “niye gelmedin” diye, bir sen aramadın...
Belki de ilk kez soğuk Kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. O ismi her anıldığında içimde binbir nefret uyanan Kenya’yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan Kenya’yı özlemiştim. O soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim Konya’ya olanını.
Neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. Binbir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. O şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. Namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. Sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. Dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. Gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. Bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. Daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. Sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi.
İlk Kenya da kapanmıştım eve. Haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. Sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. Bunların hemen akabininde karşımdaki sen. Her şeye baştan başlamak seninle. Belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. Kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz “ belki de kader buluşturdu bizi”.
Üç ay; Mayısı Nisana bağlayan bir gecede beraberdik Haziranı Temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. Bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. Kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni Kenya’nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. Çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. Senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. Belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun.
Şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli...
Yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. Kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. Beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? Yapılması imkansız mıydı? Oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. Peki ama neden pratiği farklıydı. Sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. Başka bir şimdi yoktu. Saatler 12:48’i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu.
Zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. Ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün “anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi ” peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. Neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? Neden..? Bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu Beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu....
Ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı...
Bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. Artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. Bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. Keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. Peki ama nerdesin?...
İyi geliyor açık hava. Canlandığını hissediyorum hücrelerimin. Güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. Heykeldeyim Bursa’nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. Vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. Nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. Ne garip değil mi?
Hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. Eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte.
Eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. Benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. Bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. Kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım.
Eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. Birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. Son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. Kafamda sen ile eve yollanıyorum. Ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. Peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? Düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. Ev tam takır ıpıssız. Duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. Kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. Tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. Önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. Öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. Arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. Bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen.
Hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. Kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. Tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var
Telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyorEfendim...


arwen 6 Ağustos 2006 16:41

İki Gözüm



Biliyor musun iki gözüm; bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz? Bahar mı, kış mı, sonbahar mı, yaz mı; inan farkında değilim. Sıla ne yana düşer, gurbet ne yanda? Nerdeyim, nasılım? Bilmiyorum.
Derdim, kederim ne biliyor musun?... Neşemi, sevimcimi, yaşama gücümü yitirdim. O coşkulu, mutlu, umutlu günlerimi ne de çok özlüyorum. Öylesine bir özlem ki bu; ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Sevdiklerim, özlediklerim ve bana dost olanların her biri başka bir yerde; hiç birine kavuşamıyorum.
Dalları fırtınada kopmuş bir ağaç gibiyiz iki gözüm. Her dalımız bir sınır boyunda, her yaprağımız bir ülkeye savrulmuş. Bir yanımız vizeli, bir yanımız kaçak. Çocukluğumu, ilk gençliğimi, geçmişimi, memleketimi velhasıl eskiye ait herşeyimi nasıl özlüyorum biliyor musun? Özümü özlüyorum, özümü.....Kendim olabilmeyi, sözümde durmak için verdiğim çabayı, kendime dürüst olmak için kendimle olan mücadelemi, özümle barışık yaşamayı özlüyorum. En iyi sen bilirsin, bir huyumu terk etmek için sarf ettiğim gayreti. Doğaya, insanlara, hayvanlara, çocuklara olan sevgimi, tutkumu ve yüreğimdeki ateşi, dimağımdaki tadı da en iyi sen bilirsin.
Zaman geçiyor, hayat geçiyor, ömrümde akşam çanları çalmaya başladı bile. İnsanın mutlulukları, heyecanları, hayatı, yaşadıkları geride kalıyor iki gözüm. Bizim gibileri yıllar geçtikçe daha bir duygusallaşıyor. Toplumların gittikçe bencilleştiği, duyarsızlaştığı dünyamızda olup bitenler beni hüzünlendiriyor. Acaba bu durumun bilincinde ve farkında olan çevremizde kaç insan var Binbir düşünce üşüşüyor beynime. Anılarla, özlemlerle boğuşmak beni ayrıca yıpratıyor. İç acısıyla dolu, yaralı, bin yerinden vurgun yemiş bir gönülle acılara karşı umarsız olmaya çalışıyorum ama olmuyor. Belki bir gün son bulacak ufuklarda solar hüznümüz. Hala bir şeyler bekleyerek bulutsu bir sise gömülüyor her şey.
Şimdi ise, gülmek-ağlamak arası monoton bir hayatın girdabında kaldım. Üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. Silkinip çıkamıyorum. Gün ışığına, suya hasret sebzeler gibi tatsız ve tuzsuzum. İşte şimdi böyle bir insan oldum iki gözüm. Gayesiz ve huysuz . Evden sokağa her çıkışımda , penceremden dışarı her bakışımda, karabasan gibi çöken sis ve karanlık dokunuyor bana. Oysa ışık umut, umutsa hayat demektir. Ben mi o ışığı yitirdim, yoksa o ışık mı beni; bilmiyorum. Nedense hep geçmişe bir özlem duygusu büyüyor içimde... İşte böyle iki gözüm. Hangi gündeyiz? Bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz ? Bilmiyorum.Bilsem de benim için artık hiç bir önemi yok..........
Uzun yıllar önce sevdamı yüreğime yükleyip geldiğim bu yabancı ülkede, koynunda volkanları taşıyan bir dağ gibi sustum. Suskunluğumu delicesine haykırmak isterken, içime ağuları akıttım ve öylece sustum. Kara bir diken gibi yuttum ve içime yığılıp öğlece kalakaldım. İçimdeki yangını, yüreğimdeki yarayı, gözlerimdeki damlayı sorma. Hasretlere dayayıp başımı, hüzünle geçip giden günlere, gecelere döndüm sırtımı iki gözüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Gönlümün duvarına kocaman bir sevda resmi çizdim, bir de ateş yaktım ocağıma dağ gibi.Ki, okyanuslar söndüremez.
İnsanlar, var olalı beri kabullenmiş sevdayı. Herkes kendi sevdasının mecnunu; kendi hasretinin delisi olmuş. Kendi hikayesini, kendi sevdasını en büyük sanmış ve saymış; büyütmüş yüreğinde dağ dağ. Sabır sabır beyninin gergefine işlemiş. Benim sevdam da benim için dünyanın en büyük, en kutsal sevdası....
Ben ki, sevdanın çöllerinde ayrılıkların en büyük hasretini çektim Leyla ‘mın. Ferhat oldum dağları deldim. Kerem oldum yaktım kendimi. Pir Sultan oldum asıldım, Nesimi oldum yüzüldüm. Kavuşmak için gönlümü yollara düşürdüm. Horlandım, ezildim, hakaretlere, işkencelere maruz kaldım.
Yüreğimdeki yangını, gözlerimdeki hicranı sorma iki gözüm. Acılarımı kimsesizliğime yükleyip, uzayıp giden yollara düştüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Aşık oldum, yaktım kendimi. İçimde bin yangınla çıktım yola. Sevgilime şiirler yazmak, şarkılar bestelemek, türküler yakmak en büyük ibadetimdi. Kavuşmak ise en inanılmaz hayalim.
Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.
Aşk olmasa iki gözüm, içimde biriktirdiğim bu yangın olmasa, dolmasa iliklerime aşkın hasreti, bu yangın yüreğimi sarmasa, avuçlarımı yakmasa bu ateş, akar mı damarlarımdaki kan! Bir gün kavuşmak hayali olmasa, nasıl dayanılır bu yaşama, bu kimsesizliğe, bu gurbete, bu hasrete iki gözüm, nasıl!

Dokunma iki gözüm
Sorma bana
Ben kimim, adım ne, nereden geldim

Tut ki bir pınarım suyu kesik
Akamadım nazlı nehirlere tut ki
Susturulmuş binlerce türkü
Baştanbaşa aşk ve ateş

Tut ki incinmiş bir gülüşüm
Gecikmiş bir düş
Bir ateşin çemberinde
Yarım kalmış sevinçler kanayan

Tut ki kar altında sevincim
Bütün mevsimlere küsüm

Kanadı kırık bir serçeyim tut ki
Dağlarda koparılmış kınalı bir çiçek

Ateşin zulmünü gördüm
Suyun ihanetini
Baştanbaşa aşk
Baştanbaşa hasret
Susturulmuş
Milyonlarca türküyüm

Dokunma iki gözüm
Sorma bana
Ben kimim, adım ne, nereden geldim

Bir sarı çiçek
Bir sarmaşık
Belki çözer dilini yüreğimin

Upuzun yolların düğümlediği
Ve ihanetlerin kilitlediği..


Mystic@L 6 Ağustos 2006 18:51

http://www.efsaneler.com/images/alfabe/22.gifaatiniz kaç*

zmir'de genç güzel bir kadın otobüs durağında gündüz saatinde bekliyormuş. Durakta kendinden başka üç adam daha varmış. Derken adamlardan iyi giyinimli olanı yanına gelmiş ve "Buranın yabancısıyım. Balçova'ya buradan otobüs var mı?" diye sormuş. Kız "Var" deyip otobüsün numarasını falan söylemiş. Adam teşekkür edip diğer adamların yanına gitmiş.

Biraz sonra yeniden kızın yanına gelmiş "Afedersiniz. Sanırım randevuma geç kalıyorum. Saatim de yok. Saat kaç acaba?" demiş. Kız saatine bakıp söylemiş. Adam "geç kalmışım" demeş ve bir taksiye binip gitmiş. Taksi uzaklaşır uzaklaşmaz diğer iki adam kızın yanına gelip "Eee! Hadi gidelim" diyerek kızın kollarına girmişler. Kız şaşırmış taabi "Ne oluyor? Ne yapıyorsunuz?" diye bağırmaya başlamış.

Adamlar pişkin pişkin, "Peşin ödedik, nazlanma" filan diyorlarmış ki; kız çığlığ koyvermiş. Esnaf kızın imdadına yetişmiş, adamları kıskıvrak yakalamışlar. Polis gelmiş, iki adamı ve kızı karakola götürmüş.

Karakolda komiser gündüz vakti şehrin göbeğinden kız kaldırmaya kalkışan densizleri hemen sorguya almış doğal olarak. Ama adamlar taksiyle giden adamın 100 dolar karşılığında bu kızı pazarladığını hatta "Ne zaman gidebiliriz?" sorusuna da kızın saate bakıp yanıt verdiğini söylemişler. Yemin billah ediyorlarmış. O kadar şaşkınlarmış ki, komiser bu kez kızdan şüphelenmiş.

Kızın ifadesi ise iyice şüphe uyandırmış. "Adamın biri otobüs sordu, sonra da saat kaç dedi ve gitti" diyormuş kız. Ama bir türlü komiseri ikna edememiş. Çalıştığı şirketin genel müdürnü filan aratmış, şirketten arkadaşları gelmiş araya girmişler, kız karakoldan zorla çıkmış. Onlar karakoldan çıkarken iki kafadar hala "Peki bizim paramız ne olacak diye" dert yanıyorlarmış.


arwen 6 Ağustos 2006 22:45

İki Üç Şey....



Bir;

Biliyorum, bugün üç beş cümle kandırmayacak seni. Yazıyorum kara kalem mi, yoksa çalakalem mi? bilmiyorum. Yazıyorum içimden geldiği gibi.

Sana şimdi borçluyum çünkü sen "Geleceğimsin", dolu dolu yaşamaya ve borcumu ödemeye çalışıyorum. Bunu yaparken gözlerim yaşardığı ve umudumun tükendiği anlar olmuyor değil, oluyor pek tabiî; ama her günün sabahında biraz daha yaklaşıyorum sana.

İki;

Bugün okuduğum kitabın sayfalarında şu söze rastladım: "En değerli şeyler bile göstereni olmazsa, değersizdirler. "Bunu düşündüm, daha doğrusu seni bana kim gösterdi diye düşündüm. Mutluluğun ve kenarı katlanmış tebessümlerin geldi aklıma. Seni ne zaman görsem - ki bu aralar hiç olmuyor bu - yüzüme en sevimli en gerçek tebessüm çizilirdi. Konuşmaya başlardın ben ezilirdim. Ezilirdim çünkü bir "Şimdi" asla yetişemezdi sana ve sen ezip geçmeliydin beni. Sana yakışanda bu.

Üç;

Seni ağlarken gördüm. Etrafında üç beş kişi vardı. Sen ağlıyordun onlar da, boş ver git sinlerle, takma kafana değmezlerle, hepsi biteceklerle seni avutuyorlardı; daha doğrusu avuttuklarını sanıyorlardı. O an utandım kendimden çünkü ben de aynı boş sözlerle avutabilirdim seni; bu kadar yabancıydık birbirimize. Seni üzen sıkıntıya sokan o ağlama sesinle dolu anları düşündüğümde küfrediyorum kendime; ama o etrafındaki üç beş kişiden daha iyi bir şey yapıyorum senin için ve senden habersiz. Tatlı bir dille yalvarıyorum Tanrıya, seni hiç üzmesin diye. Şimdi nasılsın bilmiyorum. Ama ben sana yetişemediğim için hep mutlu düşledim seni...


Mystic@L 6 Ağustos 2006 22:59

Bilim Adamı Nasıl Olunur ?
Bir bilimadamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş?

Bilimadamı bu soruyu "iki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle" diye yanıtlamış. Bilimadamı buzdolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş.
Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine,
"Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?" demiş.
O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi,
"Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve herşeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?" demiş.
Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler.
Daha sonra annesi,
"Biliyor musun, burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım" demiş.
Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.

Ne güzel bir ders!

Bu ünlü bilimadamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış.

İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir.

Bütün annebabalar çocuklarına, annesinin Robert'a davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?


Misafir 7 Ağustos 2006 13:15

O gun hava çok kötüydü.. durmadan gök gürlüyor, bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu.... küçük kız yine de her sabahki gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve her gün yürüyerek gittiği Okuluna doğru yola koyulmuştu... ancak gökyüzünde şimşekler birbiri ardına ve o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesi "yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın?" diye telaşlandı.. Arabasına atladığı gibi yolda kızını aramaya başladı.... derken bir baktı,küçük kızı az ilerdeydi.. Minik minik adımlarla yürüyor, ama ne zaman şimşek çaksa durup gökyüzüne bakıyor ve gülümsüyordu.. Annesi önce bir anlam veremedi ama kızın niye böyle yaptığını çok merak etmişti, nihayet arabayla ona yaklaşıp sordu: "Yavrum hiç korkmadın mı bu havada yalnız yürümekten...? Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun...?" Küçük kız cevap verdi: "Gülümsüyorum... çünkü Tanrı fotografımı çekiyor..."


Misafir 7 Ağustos 2006 17:15

Bülbülün Güle Aşkı

*Hergün geçtiği o yolda, sayısız güllerin bulunduğu bir de bahçe vardı
bülbülün. Kiminle geçse o bahçenin yanından; yanındakiler güllerin büyüsüne
kapılıp, güllerin ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. O ise aldırış
etmeden "Alt tarafı gül işte" der geçerdi bahçenin yanından. Güllere
bakmazdı bile. Sevmek istemezdi gülleri. Solardı çünkü güller, terkederdi
bir süre sonra. Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin. Batırırlardı
dikenlerini sevenlerine hiç acımadan.
Bir gün geçiyorken bülbül yine o bahçenin yanından yalnız başına, gayri
ihtiyari dönüp baktı herkesin hayran kaldığı güllere. Evet sayısız gül vardı
o bahçede ve güzel bir ahenk oluşturmuşlardı. "Sana ne" dedi kendi kendine.
Sahip olamayacağı güzelliklerden uzak durmaya çalışırdı çünkü. Yüzünü
çevirirken bülbül, gözüne bir gül takılıverdi. Onca gülün arasında
duruyordu. Gözleri kilitlendi ona görür görmez, "Alt tarafı gül işte"
diyemedi dili bu kez. Olduğu yerde durdu, bakakaldı. Korktuğu başına
gelmişti. Elde edemeyeceklerinden uzak durması gerektiği aklına geliyor ama
bunu kabullenemiyordu.

Neydi farklı olan? Ne vardı ki onda, bülbülü kendisine hayran bırakan?
Benzese de hepsi birbirine, gözleri ve yüreği ile ayırabiliyordu onu
diğerlerinden. Ama gözlerini ayıramıyordu bülbül, o gülden. O an "Kendine
gel" dedi ve istemeye istemeye ayırdı gözlerini.
Gözlerine hükmetmişti ama kalbine hükmedemiyordu. Anlam veremiyordu bir
türlü. Onca gülün arasından seçtiyse onu bir sebebi olmalıydı. Aşk bu muydu?

Gün boyu onu düşündü. Gece uyutmadı hasreti. Bir daha görememe korkusu
büyüdü içinde. Daha fazla duramazdı görmeliydi onu bir kez daha. Yine o
bahçenin kenarında uzaktan uzağa seyretti gülünü ertesi gün doyasıya.
Evet, onun gülüydü o artık. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu. Her gün
o bahçeye gidiyordu, geceleri ise gülünü hayal ediyordu. Güzel hayalleri
güzel planları vardı gülü için. Bir gün sevdiğini söyleyecekti gülüne, gülü
de onu sevecekti. Mutlu olacaklardı elbet beraber oldukları sürece.
Zarar verebilecek herşeyden koruyordu gülünü. Küçücük vücudunun yettiğince
yardım ediyordu gülüne. Susuz kalmaması için bulutlara, gülünü ayakta
tutması için toprağa şarkılar söylüyordu hergün. Bulutla toprak yardım
ettiler güle ellerinden geldiğince. Onlar da hayrandı çünkü bülbülün sesine.
Bülbülün elinden gelen buydu; yardım edebilecek herkese şarkılar söylüyordu
gülü için.

Derken zaman geçti; onsuz olamıyordu artık bülbül, bir an olsun ayrı
kalamıyordu. Hasret acısı, sabır taşından ağır gelmeye başlamıştı bülbülün
küçük yüreğine. Uzaktan sevmek yetmiyordu artık. Sarılmalıydı ona, en güzel
şarkıları söylemeliydi gülüne.
Ama sevecek miydi gül onu. Sevgisine karşılık verecek miydi acaba. Çok sevse
de, ortada bir gerçek vardı. Habersizdi gül bülbülden. Bülbül onu seviyor,
her kötülükten koruyor, hatta yardım etmeleri için hergün, o güzel sesiyle
dostlarına şarkılar söylüyordu. Ancak güllerin en güzeli bundan haberdar
değildi henüz.
Tüm cesaretini toplayıp bir gün, gülünün yanına gitti sonunda bülbül. "Ona
bu denli yakın olmak... Ne güzel bir duygu..." diye düşündü. Hayallerinden
biri gerçek olmuştu. Tüm hayallerini gerçekleştirmek için ise artık
konuşmalıydı onunla. Ve sözlerine başladı o güzel sesiyle. Aşkını itiraf
etti en güzel kelimelerle. Sesi o kadar güzeldi ki, güllerin en güzeli
kayıtsız kalamadı bülbülün aşkına. İlk kıvılcımın çakmasına sebep olmuştu
bülbülün sesi. İlk kıvılcımdan sonra, bülbülün o büyük aşkı, sonsuza dek
sürecek sevgisi, gülün de onu ölesiye sevmesini sağladı. Her gün
buluşuyorlardı. Bülbül gece gündüz, zamanının tümünü gülüyle geçirmeye
başlamıştı. İşte hayalleri gerçek olmuştu sonunda bülbülün.
Bu durum bülbülün sesine hayran dostlarını üzmeye başlamıştı. Artık onlara
şarkı söylemiyordu bülbül. Ve bu durum kızdırdı bulut ile toprağı. Bize
değer vermeyene biz hiç vermeyiz dediler. Kestiler güle yardımı. Suyunu
kesti bulut, desteğini çekti toprak gülden.
Bülbül ise habersizdi tüm olanlardan. Farkında değildi dostlarının kendisine
yüz çevirdiklerinden. Onun gözü gülünden başkasını görmüyordu. O kadar kördü
ki artık, gülünün ihtiyacları olduğunu bile göremez olmuştu. Unutmuştu
güllerin ömrünün kısa olduğunu. Unutmuştu, gülünün bu kadar uzun yaşamasının
bulut ve toprağın sayesinde olduğunu.
Günler geçtikçe gül solmaya başladı. Bülbül anlam veremiyordu olanlara bir
türlü. Gülü gözlerinin önünde soluyordu ve elinden birşey gelmiyordu.
Unutmuştu güllerin solduğunu. Bu acıya hazırlamamıştı kendisini. Gülleri
sevmemesinin nedenini unutmuştu. Aşkın gücü bunu unutmasını sağlamıştı.

Kısa süre sonra soldu gül. Bülbül gözü yaşlı, doyasıya sarıldı gülüne son
bir kez sıkı sıkı. Ancak unutmuştu... Dikenleri vardı güllerin. Daha önceden
gülleri sevmemesine neden olan dikenleri unutmuştu. Batıyordu bülbülün minik
vücuduna gülünün dikenleri. Ama o aldırış etmiyordu bile. Küçücük vücudundan
sızan kanların ne önemi vardı ki artık sevdiği yanında yokken. Ölüm
korkutmuyordu onu. Hatta ölmek istiyordu. Etrafındakilerin yardım etmesine
izin vermedi. Gülünün toprağa serilmiş cansız vücudunun yanına uzandı bülbül
ve yavaş yavaş kapandı gözleri.
Hayatta karşısına çıkan güzellikleri ve aşkı yaşarken, bazı şeylerin ihmale
gelmeyeceğini, sadece sevginin yetmediğini, özverinin de gerekli olduğunu
anlamıştı artık bülbül son nefesini verirken. Ve her ne kadar bedelini
hayatıyla ödeyecek olsada en ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu bülbül. Bu
aşk ona; sevgiliyi iyisiyle, kötüsüyle sevmesi gerektiğini öğretmişti.
Dikene rağmen sevip kucaklamıştı gülünü.
İşte o günden sonra bülbül ile gülün aşkı dilden dile dolaşır oldu. Bu aşk
ile gülün güzelliği bülbülün sesi efsaneleşti ve geriye iki cansız küçük
beden ile insanların alması için birkaç ders bıraktı.


arwen 7 Ağustos 2006 19:00

İlan



Her sabah olduğu gibi yine gazetemi elime alacağım bana inat sayfaların birinde gülen yüzünle karşılaşacağım yerimi almış bembeyaz buluta "evlendik mutluyuz" yazısını içime akıttığım yaşlarla okuyacağım ama yine kaybeden sen olacaksın bundan böyle bütün ilanlarda sen beni arayacaksın , saçlarına düşecek bir bir aklar mutlu etmeyecek seni yuvan , çocukların hep benden bir haber bekleyeceksin ve günler sonra adıma verilen bir ilanla bana yöneleceksin

"Ölüm ve Teşekkür" soyadıma ilişecek gözün değişmediğini göreceksin daha çok kahrolacaksın deliler gibi ağlayarak bana son kez döneceksin nereden kaldırıldığımı öğreneceksin olduğun yere yıkılıp güzel gözlerinle şu satırları akuyacaksın.

Çelenk gönderilmemesi ve onun gelmemesi rica olunur...


Mystic@L 7 Ağustos 2006 21:08

Genç bi kız ailesinin evde olmadığı bi akşam arkadaşlarını davet etmiş. Kız kıza yemişler, içmişler, derken içlerinden biri “Hadi cin çağıralım” demiş. Ev sahibi kız da hiç inanmazmış böyle şeylere ama arkadaşlarına ayıp olmasın diye kabul etmiş. Harfler kesilmiş, fincan ortaya konmuş ve elele bir masanın etrafında daire olunup cin çağırma olayına girilmiş. Cin gelmiş gelmesine ama bizim kız hala fincanı arkadaşlarının ittiğini düşünüyomuş. Bi ara fincan hızlı hızlı harflere giderek şöyle demiş: “İçinizde bana inanmayan biri var. Yarın saat 4’te o kişiyle tavla oynamaya geleceğim!” Kızlar feci tırsmıslar ama ev sahibi kız hala dalgasındaymış işin. Saat çok geç olmadığı halde seans hemen bitirilmiş ve kızlar evlerine dağılmış.



Bizimki zaten o tür şeylere hiç inanmadığından cin olayını ertesi sabah unutmuşmuş bile. Öğlene doğru telefon çalmış. Arayan, kızın çok sevdiği, çok iyi anlaştığı teyzesiymiş, “Bugün içimde bi sıkıntı var, evdeysen bi ara sana uğruycam. Dertleşelim biraz” demiş. Kız da sevinmiş teyzesini görecek diye, “Hemen gel, ben de seni çok özledim” demiş.



Kız, teyzesini hakikaten dertli ve solgun görmüş. Hoşbeş etmişler ama teyze hala dalgınmış. Kız,“Teyzecim sen konuştukça daha kötü oldun, istersen başka bişey yapalım” demiş. Teyzesi de “O zaman tavla oynayalım. Ne zamandır seninle oynamadık. Kafam dağılır biraz” demiş. Kız tavlayı almaya giderken bi gece önceki olay aklına gelmiş, “Meğer benim teyzem cinmiş” deyip gülümsemiş.



Kızla teyzesi güle oynaya tavla oynarken bi ara teyze tuvalete gitmek için kalkmış. O içerdeyken telefon çalmış. Arayan kızın babasıymış. Adamcağız çok üzgün bi sesle konuşuyomuş: “Kızım teyzen öğlen bi trafik kazası geçirdi. Durumu çok iyi değildi ama Allahtan ümit kesilmez deyip sana haber vermedik ama az önce teyzeni kaybettik, başımız sağolsun…”


Misafir 7 Ağustos 2006 23:11

.....EKSİK BEKLEYİŞ....... Ben sende kendime ait hiç bir şey bulamadım...
Sevgimiz domino taşları gibi hep ek*****,
Aynı rakamları bir türlü yan yana getiremiyorduk.....

Ek***** bir şeyler hep....
Ya benim gülüşlerim, yada senin gidişlerin....
Hep giderdin haber vermeden,
Sessiz , sedasız ve sualsiz...
Gelişlerin ise hep yorgun olurdu, hep eksik....
Her gidip geldiğinde dahada eksilirdi gülüşlerim....
Anlamazdın.....

Ama; Ne ben vazgeçebiliyordum senden,
Nede sen sebepsiz gitmelerinden.....
Eksik haykırışlarımdın benim,
Avazım çıktığı kadar bağıramadığım çığlıklarım,
Uykularımın en yarım anlarıydın, kabuslardan uyandığım..
Sevişmelerimin en duygusuz dokunuşlarıydın, yabancı tenlerde
Umutlarımın en olmamış halleriydin, her gittiğinde....
Şimdi;
HOŞÇAKAL bile diyemiyorken gidişine arkandan bakarken
Yine eksik gülüşlerimle bekliyorum

Yorgun gelişlerini.........


Misafir 7 Ağustos 2006 23:53

Gül İle Bülbül…http://www.sayhadergi.com/topicpicture/rose.jpg Bir şafak vakti çok gizli bir bahçede hafiften hafife bir aşk rüzgarı esti ve bülbül yuvasındaki yumurtayı kıpırdattı..

Ve…Gül dalında bir öz tomurcuk olmaya karar verdi

Yumurtanın içinde büyük bir sükun ile uyuyan yavru bülbül kendine geldi ve küçücük bir gaga darbesiyle çatladı kabuk…

Rüzgar bu küçücük yarıktan girdi, aşk dolu soluğunu yavrunun gönlüne üfledi… Böylece küçük bülbülcük daha ilk nefesini alırken aşka aşık oldu…

Anne bülbül acılarla inledi ve dedi ki:

“-Eyvah ki ne eyvah!!! Yavrum bir mecnun olarak dünyaya selam verdi…İnşAllah karşısına acımasız bir leyli çıkmaz…”

Zaman deli çağlayanlar gibiydi ve sonsuza hızla aktı. Aşka aşık bülbül gençlik kapısını çalıverdi.. O an içinde anlaşılmaz bir hasret duydu bir de kendini sonsuz acılara çağıran bir aşk …

Ve… Hayalinde dünyanın en güzel gülü ona gülümsüyordu..

Uçup bir dala kondu. Bilmediği bir sevgiliye sabaha kadar aşk şarkıları terennüm etti.
Baba bu ötüşleri duyunca feryad edip eşine dedi ki:

“-Eyvah ki ne eyvah!!! Böyle bir terennüm şimdiye kadar işitilmedi…Oğlumuzun gönlünü aşk çaldı… Nedir bu başımıza gelen?”

Genç bülbül yaşlı bir dostuna sordu:

“-Aşk nedir?Gül kim? Anlat bana… Ben dünyanın en güzel gülüne hicranımı söylemek istiyorum. Halim nicedir , söyle bana?”

Arkadaşı dedi ki :

“-Dünyanın en güzel gülü güzelliğin en güzelidir. Kim görürse hayatını verir onun için. Böyle derler ermişler. Ama ben görmedim. Ayrıca….Her bülbül de aşık olamaz. O bir yiğitlik işidir ki hayatını vermen , Leyla’n için mecnun olup serden geçmen ve Mevlanı bulman gerekir.”

Genç bülbül çile gömleğini giymişti artık. İnledi:

“-Kim bana aşkı terennüm eder? Kim bu sevdayı yaşamıştır da gizli hikayesini açar bana ve gizli aşk bahçesinden derdime derman bulur?”

Bouynunu büktü arkadaşı ve yüreği yandı dostu için:

“- Yedi okyanusu aş, yedi çöl geç..Yedi dağdan uç… Sonunda Zümrü Anka kuşu’nun yaşadığı Kaf dağına ulaşacaksın. Orada bir ihtiyar koca , bir ermiş bulacaksın. Aşkı ona sor…”

Yuvaya dönen genç bülbül anne ve babasını büyük acılara gark eyledi..Baba dedi ki:

“-Yavrum, göz bebeğim, gönlümün eşsiz gülü, ruhumun taze çiçeği, yiğidim, civanım, tek yavrum..Etme eyleme, bu çılgın arzudan vaz geç… Gerçek aşkı bulman senin neyine… Bu narin bedenle kurda kuşa yem olursun. Şahinler yolunu keser, Doğanlara bir lokma olursun.. Kartallar yavrularına yem eder seni…İnsan oğlu ötüşünü duyarsa seni altın kafeslere koyar..Gel ..Etme eyleme..Bizi de, kendini de perişan etme…”

Lakin…Çılgın bülbül çilelere kanat çırpıp anasıyla babasını göz yaşlarına, gönüllerini kederlere garkederek yollara düştü..

O küçücük kanatlarıyla yedi okyanus aştı. Yedi çöl geçti… Yedi dağın üstünden uçtu . Kaf dağına ulaştı. Zümrüt-ü Anka kuşunun memleketindeki ermiş kocayı buldu. Ağladı, inledi.. Günlerce sabahlara kadar en güzel ötüşleriyle bağrından kopan aşk şarkılarını söyledi…

Sonunda ermiş koca kapısını açtı ona ve uzun bir nasihatten sonra şöyle dedi:

“-Ey Şeyda bülbül…Anlaşılıyor ki sen söz deryasını geçtin… Kainattaki bütün hikmetli sözlerin özünü seçtin , acıları olgun buğday başakları gibi biçtin bedenine elbise diye giydin....Aşkı sana anlatmaya ne gerek. Zira sen Ezel meclisinde aşk badesini yudum yudum içmişsin.. Var git dünyanın en güzel gülünü bul. O gül ki daha açmadı. Henüz goncalaşmada… Vakit kaybetmeden geldiğin yollardan geri dön. Gülistanda gizli köşede saklı gül fidanındaki saklı gonca sabaha karşı karşı gülleşecek!”

Aşk acısıyla hemdem olan bülbülcük öylesine büyük bir içtenlikle Allah’a yalvardı ki Kadir-Mutlak duasını kabul buyurdu ve hemen o gece onu Gülistan’a ulaştırıverdi ..

Aşık bülbül büyük bir heyecan içindeydi: Nihayet leylasını, yani dünyanın en güzel gülünü görecek, onun goncalıktan güle geçişini, gülleşmesini seyredecek, ona dünyanın en güzel aşk şarkısını söyleyecekti.

Bülbülün muhteşem avazesini o gece sabaha kadar bütün alem dinledi, elbette tomurcuk da….

Tam şafak sökerken Bülbül en güzel şarkısını söylüyordu ki gonca yavaş yavaş açılmaya, gülleşmeye ve yüzünü güle çevirmeye başladı. Zira gonca da bülbüle aşık olmuş ve ona bütün güzelliğiyle görünmek istemişti…

Ama…

Bülbül hayranlıktan dondu kaldı. Gülün güzelliği göz bebeklerine nakşoldu. Sesi kesildi, soluğu da…Son nefesi o küçük gagasından bir aşk bulutu halinde dağıldı havaya ve hafif esen rüzgara karıştı. Rüzgar aşk ile doldu ve fısıldadı:

“-Yine aşk rüzgarı oldum…”

Bülbül gülün yaprağından aşağı kayarken bir dikene çarptı. Diken onu kalbinden yaraladı ve dedi ki.

“-Dünyanın en güzel gülüne aşık olmak …Senin neyine a şaşkın bülbül..…Hayatını verdin işte”

Ertesi sabah bahçıvan bülbülün cansız vücudunu görünce çok üzüldü ve güle dedi ki:

“-Seni acımasız katil…Bu kaçıncı? “

Gül sessiz hıçkırıklarını gönlüne gömdü ve yavaşça başını yere eğdi. Sustu kaldı…

Bahçıvan avucundaki cansız bedeni gülün dibine gömerken söyleniyordu:

“-Güzelliğin yerin dibine batsın senin gül fidanı… Bu mezarı her gördüğünde pişmanlıkla yan ..Yan da tüt..Tüt ki kokun aşıklara deva olsun..”

O sırada kapı çalındı. Kapıdaki genç adam Bahçıvana heyecan içinde sordu:

“-Dünyanın en güzel gülü sende imiş. Sevgilim benden onu istedi. Değeri nedir?”

İhtiyar bahçıvan hınçla konuştu:

“- Değeri yok onun…O dünyanın en kanlı katili ..Al senin olsun…”

Elindeki bıçakla daldan kesiverdi dünyanın en güzel gülünü.Uzattı genç adama..

Aşık delikanlı bir koşu tutturdu. Sevgilisi gülü bir çeşmi bülbüle koydu.

Lakin…Aşk rüzgarı bu ayrılığa dayanamadı ve gülü gizlice kapıverdi . Kollarının arasına alıp bülbülün mezarının üstüne yavaşça koyuverdi…

Bahçıvan gülün solmuş halini görünce hüzünle gülümsedi:

“-Nasılmış ölmek dedi , nasılmış…Dur seni bülbülün yanına gömeyim de acı neymiş gör “ dedi..

Gül ve bülbül böylece aynı aşk deryasında idiler artık..

Ama….

Bir şafak vakti çok gizli bir bahçede hafiften hafife bir aşk rüzgarı esti ve bülbül yuvasındaki yumurtayı kıpırdattı..

Ve…Gül dalında bir öz, tomurcuk olmaya karar verdi

Yumurtanın içinde büyük bir sükun ile uyuyan yavru bülbül kendine geldi ve küçücük bir gaga darbesiyle çatladı kabuk…

Rüzgar bu küçücük yarıktan girdi ve aşk dolu soluğunu yavrunun gönlüne üfledi… böylece küçük bülbülcük ilk nefesi alışta aşka aşık oldu…


kambis 8 Ağustos 2006 00:08

SANDIK BEKÇİSİ VEYA
BİR ÖMRÜN HİKAYESİ
Kapıyı açıp içeri girdiğimde yüreğim ağzıma geldi korkudan.Ninemle burun buruna gelmiştik çünkü.Ne yapacağımı kestiremedim.Halbuki her zaman cam kenarındaki sedirinde oturur halde görmeye alışkındım onu.
Gözlerinde anlam veremediğim bir heyecan vardı.Her zamanki ağır aksak hallerinden eser yok,tam aksine kıpır kıpırdı.Bembeyaz iğne oyalı namaz örtüsü bile hafif kaymış,belli ki bir telaşla dikilmişti kapıya.
“Geldin mi yavrumun yavrusu yavrum” dedi,büyük bir sevgiyle.Sabahtan beri benim okuldan gelmemi beklemiş.Elime bir çift yün çorap tutuşturdu.Kilim desenli yün çoraplar aklımı başımdan aldı.Bu kadar mı canlı olurdu renkler,bu kadar mı hayat dolu...Desenler öyle kibar öyle haraketliydi ki çorabın etrafına serpiştirilmiş çiçekleri koklayasım geldi.
“Gel bakalım bugün senle işimiz var” deyip kolumdan çeke çeke beni odasına götürdü.
Uzun zamandır odasına girmemiştim ninemin.Vaktim olmuyordu ki.Dersler,sınavlar derken neredeyse aile efradının yüzünü bile unutacak hale gelmiştim.
Odada ilk gözüme çarpan atlas duvar halısı oldu.Ninem odasına hayvan ve insan figürleri asmazdı.Duvar halısı el dokuması bir şaheserdi.İpleri kök boyasıyla boyanmış,deseni de dokuyan kişinin kendi eseriymiş.
Anlattığına göre köyündeki çocukluk arkadaşı,ahretliği dokumuş bu halıyı.kavuşamamış sevdiğine,düğünlerine iki ay kala şehit düşmüş sevdiği.
Acısını,hasretini,vuslatını,sitemini,gözyaşını dökmüş her ilmeğe.Ninemim dediğine göre eğer bu kızcağız bu halıyı dokumayaymış,köyün delisi olur çıkarmış.
Odadaki sandığın başına geldiğimizde,bir kez daha sendeledim.Aman Yarabbi!bunlarda neydi?Boyumun iki misli kadar üst üste yığılmış yorganlar,yün yataklar.
Sandığa ulaşmamız için bunların kalkması gerektiğini söylediğinde nerdeyse bayılacaktım.Ama o kadar heyecanlı ve kararlıydı ki sonunda pes ettim ve zor da olsa yorganları birer birer indirdim.
Bu kadar yorganının yatağının olduğunu bilmiyordum.Anlattığına göre bu sakız gibi beyaz yorganlar ve her biri hemen hemen yedi kilo ağırlığında yataklar gelecek misafirler için,her evlenecek kıza çeyiz olarak yapılırmış.
Benim arkadaşlarım geldiğinde uyumayız ki;biz sabahlarız.Yatağa ihtiyacımız yok şimdiki zamanda.Zaten kanepeler var diye geçirdim aklımdan.
Sonunda sandığa ulaştığımızda bir çok güzellikle karşı karşıya idim.El oyması sandık büyük bir titizlik ve ustalıkla yapılmıştı.Ninem bu sandığı marangoz olan dedemin kendi eleriyle onun için yaptığını anlattı.
. Anlatırken,dedem için gözyaşlarını tutamamıştı.Dedem vefat ettiğinde ninem babama hamileymiş.Bir bebekleri olacağını söyleyememiş utancından.yirmi yaşında dul kalmış,babamı tek başına büyütmüş
Dedem öyle varlıklı biri de değilmiş.Nineme kala kala başını sokacağı bir ev ve vuslat anını beklemeye,hem de büyük bir sabırla beklemeye yetecek kadar uzun bir ömür kalmış.
Çocukken ninem namazdan sonra dua ederken ben de yanına oturur avuçlarımı açardım.Hatırlıyorum da bazen Allah’a “Ya Rab.. Sana da hayat arkadaşıma da hasret kaldım.Vuslat anımı bekliyorum.” diye dua ederdi.
Topu topu bir yıllık bir hayat arkadaşlığı...Bu vefa,bu sadakat başka hangi milletin kadınında vardır bilmiyorum.Ama benim ninemde vardı işte.
Titreyen elleriyle sandığın kapağını besmele çekerek açtı.İlk gözüme çarpan sararmış bir resim oldu.Bu karayağız delikanlı dedemdi.Ne kadarda yakışıklıymış...Babamdan bile...
Naftalin kokusunun büyüsü odayı kaplarken ilk defa bu kokudan nefret etmedim.Hoşuma bile gitti diyebilirim.
Kanaviçeler,etamin seccadeler,iğne oyalı yemeniler,namaz örtüleri,kilim desenli el dokuması heybeler,danteller,oyalar,babama ait bebek kıyafetleri bile vardı sandıkta.yok yoktu neredeyse.
Ne gereği var bu kadar çul- çaputu saklamanın diye düşünülebilir.Hadi onları geç babamın bebekliğine ait patik,şapkaya ne demeli.
Ninem görmüş geçirmiş kadın söylemeden anlardı bazı şeyleri. “Hatıra yavrumun yavrusu,hatıra” dedi.
Bunlar bir ömrün hikayesiydi.Her hayat bir romandır ya,herkes yazar değilki hayatını nakşetsin satırlara.İşte bazı hayatlarda eserleriyle,el emeği göz nuru eserleriyle anlatır hayat hikayelerini arkadan gelen nesillere.
Sandığın dibinden bir bindallı çıkarıp üzerime giymemi söylediğinde çok şaşırmadım.Hemen ninemin dediğini yapıp üzerime geçiriverdim bindallıyı.
Yeşil kadife üzerine sarı sim iplerle lale desenleri işlenmiş bir şaheser daha....ninemin gelinliği...
“Bunu” dedi yine sesi ağlamaklı ve titreyerek “düğününde,kına gecende giyersen beni çok mutlu kılarsın”.
Bu teklife nasıl hayır denebilirdi ki.”tamam nineciğim” dedim giyerim inşallah.
Yün çorapları yere atmışım,hiç farkında değilim.Yere eğildi çorapları itinayla aldı elime tutuşturdu.Belli ki hatıraları dahi incitmek yoktu onun edep defterinde. “Bu yün çoraplar ve sandığın içindeki her şey sana hediyem” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim,ninemin elini öpüp az önce fırlatır gibi açıp açıp bir kenara attığım her biri bir hatıra,her biri bir değer,her biri bir sanat eseri olan çeyizleri özenle katlayıp yerine yerleştirdim.
Odadan çıkarken ninem yatsı namazını kılmak için seccadesine doğru ilerliyordu.Eminim namazının sonunda yine duasında Rabbisine ve yetmiş yıllık hayatı boyunca sadece bir yıl aynı yastığa baş koyabildiği hayat arkadaşına kavuşmak için dua edecekti.
Ertesi gün onsekizinci yaş günümdü.Sabah erkenden kalkıp doğru ninemin odasına girdim.Elinde sararmış karayağız bir delikanlının resmi,dudağında hafif bir tebessüm,beyaz namaz örtüsü hiç bozulmamış halde uyur gibiydi.
Rabbi duasını kabul buyurmuştu.......
Şule Aydın.
22-11-2005


arwen 8 Ağustos 2006 00:26

İlk Aşkım



Sevmek evet kimine göre yaşamın ta kendisi,bana göre ise yaşam sevginin ta kendisi.hayatımızın her anında birini severiz.sevdiğimiz şeyin pek önemi yoktur bizim için.ama sevgilerin en büyüğü olan ise herkezin bildiği gibi karşılıklı sevişmektir evet bu çok doğru karşılıklı sevginin yerini hiçbirşey tutmaz.geçmişimde yaşadığım bu olayda platonik bir aşk mevcuttur.neden platonik bir aşk derseniz orası işte çok acayip.kıza karşı bırakın duygularımı anlatmayı kızla konuşamıyordum bile.neden diyecek olursanız bunu bende bilmiyorum.belkide tecrübesizlikten.neyse gel zaman git zaman kıza durumu açıklayacağıma kendi kendime söz veriyorum ama gelde açıkla ,olmuyor,olmuyor,olmuyor.sonunda artık teklif edecem diyip kızın yanına gidiyorum.kızda tam o esnada yılmaz sana açıklamak istediğim bir şey var demezmi.bende hayır önce ben söylemek istiyorum dedim.niye öyle dediğimi halen bilmiyorum.neyse önce ben anlattım durumu ve onunda aynı şeyleri hissettiğini öğrenince diyebilirim!
ki hayatımın en mutlu günü o gün oldu.biliyorum bu hikayeyi okurken ilk aşkınız aklınıza gelecek çünkü o benim ilk aşkımdı.


Mystic@L 8 Ağustos 2006 19:16

Yedi Uyuyanlar!

Vedius Gymnasiumu yanından doğuya doğru dönen asfalt yol, Yedi Uyuyanlar Mağarası’na ulaşır. İmparatorluk içindeki Hıristiyanların, Roma Devleti ile anlaşmazlığa düştükleri en önemli konu, İmparator Kültü’dür. Bu kült gereği Hıristiyanlar, İmparator Tapınağı’na kurban sunma görevini yerine getirmeyince, devlet tarafından imparator düşmanı sayıldılar. Bunlar devlet düşmanları gibi işlem gördüler.

İmparator Decius zamanında yaşayan yedi Hıristiyan genç, İmparator Tapınağı’nda yapılması gereken kurban sunma işlemini yerine getirmek istemedikleri için, kentten kaçıp buradaki bir mağaraya saklanIRlar. Yedi genç bir süre sonra uykuya dalarlar. Uyandıktan sonra yiyecek almak için kente gittiklerinde, yalnız bir gece değil 200 yıl uyudukları ve Roma İmparatorluğu’nun her yanında Hıristiyanlığın yaygınlaştığını öğrenirler. Durumu haber alan imparator Theodosius II, bunu ‘Resurrection’ yani ölümden sonra insan ruhunun yeniden dünyaya geleceği inanışının bir göstergesi olarak kabul eder. O dönemde bu konunun tartışması kiliselerde yapılmıştır.

Yedi genç öldükten sonra büyük bir cenaze töreni yapılır ve gömüldükleri mağaranın üzerine bir kilise inşa edilir.



1927-28 yıllarında burada yapılan kazılarda, bir kilise ile yüzlerce mezar bulunmuştur. Mezarlarda ve kilisenin duvarlarında kutsal kabul edilen Yedi Uyuyanlar’a hitaben yazılmış yazıtlar vardır.

Yedi Uyuyanlar’a mümkün olduğu kadar yakın gömülme arzusu, yüzyıllar boyunca sürmüştür.
Azize Maria Magdalene de burada gömülüdür

M.S. 250 Yılında Roma tahtında İmparator Decius oturuyordu Hükümdar aynı zamanda koyu bir Hıristiyanlık düşmanıydı. Oysa , bu din o yıllarda büyük bir hızla yayılıyordu.

Bu yayılışı durdurmak Decius'un en büyük amacıydı. Hıristiyanları inançlarından vazgeçirecek ve onları tekrar puta taptıracaktı.

Yakalanan Hristiyanları ateşte diri diri yaktırdı , kazıklara oturttu , türlü işkencelerle öldürttü. İmparatorun şerrinden bazı hristiyanlar çok uzaklara kaçtılar.Bunların içinde 7 arkadaş bir de köpekleri vardı.

Bu 7 arkadaş Efesliydiler. Romalı askerlerin ellerinden kurtularak Efes'te Panayır Dağı'nda bir mağara buldular ve oraya saklandılar.

Amaçları bir zaman burada saklanıp kendilerini unutturmaktı. Korku ve üzüntüden yorgun düşmüşlerdi. Sürekli dua ettiler . Tanrı'nın kendilerini kurtarmasını dilediler. Bu arada Efes İmparatoru saklandıklarını haber aldı. Derhal adamlarını göndererek mağaranın ağzını koca koca taşlarla ördürdü ve onları içeride açlık ve susuzuktan ölüme bıraktı.

Sonraları bu olay unutulur.

Aradan geçen uzun zaman sonra magranın önündeki taşlari yıkarlar. Buraya koyunlar için ağıl yaparlar, çalışan işçiler ise uyuyan gençleri farketmezler .

7 arkadaş uyandıklarında adı Yemliha olan genç yiyecek almak üzere Efes'e doğru korka korka yola koyuluyor. Yemliha kente girince hemen bir fırıncıya gidiyor ve ekmek istiyor. Karşılık olarak da cebindeki paralardan veriyor.

Fırıncı paraları görünce şaşırıyor. Yemliha'ya bunları nereden bulduğunu soruyor. Yemliha ise daha çok şaşırıyor. Bunun üzerine fırıncı bunların 200 yıl evvel kullanılan İmparator Decius dönemine ait paralar olduklarını söylüyor. Şimdi Roma tahtında İmparator Theodosius'un bulunduğunu anlatıyor.

Yemliha hayretle "Nasıl olur? Ben dün uyudum bugünse uyandım " diyor .

Hemen mağaraya dönüyor ve durumu arkadaşlarına anlatıyor.

Bunun üzerine tekrar yatıp uyumaya karar veriyorlar. Bir daha da uyanmıyorlar.

İmparator Theodosius durumu öğrenince adamlarıyla birlikte hemen mağaraya koşuyor ve onları uyurken görüyor. Anlatılanlara göre yüzleri pırıl pırıl parlıyormuş.

*Gerek İslam gerekse Hıristiyan kaynaklarındaki 7 uyurlar öyküsü pek fazla farklı değil. Anadolu'da Yedi Uyurlar Mağarası olarak bilinen onlarca mağara ve öyküleri var.

Bunlardan biri de Tarsus'daki mağara.

Tarsus da anlatılan Yedi Uyuyanlar Öyküsünün başlangıcı aynı 7 genç ve köpekleri Şehrin dışında Benelüs adındaki bir dağda mağaraya saklanıyorlar. İçlerinden biri hergün dilenci kılığında şehre gidiyor ve erzak alıp geliyor. Kral onları arıyor bulamayınca babalarını çağırtıyor .Babalar oğullarının mallarını dağıtıp dağa kaçtıklarını söylüyorlar. O gün kente inen Yemliha, durumu öğrenince korkuyla mağaraya koşup arkadaşlarına olanları anlatıyor.

Sabaha kadar dua ediyorlar ve üzerlerine bir uyku hali geliyor.

Yiyecekleri başuçlarında olduğu halde uyuyakalıyorlar.

Kral adamlarına mağaranın ağzını kapattırıyorBu arada yine kralın adamlarından olan iki inançlı kişi gençlerin isimlerinin ve öykülerinin yazılı olduğu iki kurşun levhayı gizlice duvarın içine koyuyor.

Bu levhalarda onların gözleri açık ve uyanıkmış gibi yattıkları ama uykuda oldukları anlatılıyor.

*Kuran'da Kehf suresindeki 18. ayette şöyle yazıyor: "Onları uyanık sanırdın, uyuyorlardı, onları sağa ve sola çevirirdik, köpekleri eşikte ayaklarını uzatmıştı. Eğer onları görmüş olsaydın, geri dönüp kaçardın. İçin korkuyla dolardı."

*Eshab-ı Kehf ya da Yedi Uyurlar Öyküsünün devamı aynı. Yani 309 yıl sonra uyanıyorlar ve bir gün geçmiş sanıyorlar. Sonra yine yatıp uyumaya devam ediyorlar.

*Bir başka kaynak Muhammed İbn-i İshak öyküyü anlatırken kentin adını "Efsus" dağın adını da "Encelüs" olarak belirtiyor.

Bir diğer İslam bilgini olan Veheb İbn-i Münebeh , daha ilginç bir yaklaşımda bulunarak şöyle diyor :

"Efsus halkından Ollias adlı birinin içine mağaranın kapısını açmak düşüncesi doğdu.Kapıyı açtırttı. İşte o anda Yedi Uyurlar kalkıp oturdular.Yüzyıllara rağmen hiçbiryerleri değişmemişti "

Aynı kaynak sonra tekrar yatıp uyuduklarını ve öldüklerini de belirtiyor .

*Katolikler 7 Temmuz'u anı günü olarak kutluyorlar

Ortodokslara göre ise Yedi Uyurlar 4 Ağustos'ta mağaraya girip , yüzyıllar sonra 22 Ekim'de uyanmışlardır.

*Tarsus'daki Eshab-ı Kehf mağarasına girildikten sonra sonunu bulabilmenin olanaksız olduğu söyleniyor. Çünkü gittikçe daralan kayalar, sonunda daracık geçitlere dönüşüyor.Bölge halkinin anlattıkları ise daha ilginç: Çünkü Tarsus'ta bulunan bazı mağara ve inlerden girilirse Kehf mağarasından çıkılacağına inanılıyor. Hatta bu denenmiş ama giren kişiler bir daha ortada görülmemişler yeraltında kayboldukları sanılıyor.

*Bazı doğu kaynakları mağara ehlinin adlarını şöyle sıralamışlardır : Yemliha , Mislina , Mekselina , Mernuş ,Debarnus , Şaznuş , Kefeştatyuş ve köpekleri Kıtmir.
Başa dön


virtuecat 8 Ağustos 2006 20:30

Bilge Kadının Taşı
 
Bilge Kadının Taşı...

Dağlarda gezen bir bilge kadın bir nehirde değerli bir taş buldu. Bilge kadın, ertesi gün kendisi gibi bir gezginle karşılaştı. Gezginin karnı açtı ve bilge kadın torbasını çıkardı ve yemeğini onunla paylaştı. Gezgin, bilge kadının torbasındaki değerli taşı gördü ve taşı çok beğendiğini söyleyip, onu kendisine vermesini istedi. Bilge kadın hiç kuşku duymadan taşı ona verdi. Gezgin karşısına çıkan bu şansa çok sevinip, bilge kadının yanından ayrıldı. Çünkü taşın, yaşamının geri kalan bölümünü güvence altına alacak denli değerli bir taş olduğunu biliyordu.

Fakat gezgin birkaç gün sonra geri döndü ve bilge kadını buldu. Taşı bilge kadına geri verdi ve “Çok düşündüm. Bu taşın çok değerli olduğunu biliyorum, ama bana daha değerli bir şey verirsin umuduyla bu taşı sana geri vermek istiyorum. Eğer verebilirsen, senin bu taşı bana vermeni sağlayan içindeki o yüce özelliği vermeni istiyorum” dedi.


Mystic@L 8 Ağustos 2006 20:31

Bu bir aşk öyküsü!..

Kaleme alındı tüm yaşananlar. Yapıt en büyük aşk öyküleri arasında yerini aldı. Yazar ise dünyaca tanınan bir isim haline gelmiş, ün salmıştı. Satış rekorları kıran, en çok okunan, güçlü bir hayal ürünü olan roman, kitapçıların standtlarında yer aldı. Çok başarılı bir hayal gücüydü ele alınan, yazılan yazılar. Canlı yayınlarda tartışıldı, uzun uzun makaleler yazıldı gazetelerde. Ödüller üzerine ödüller kazanıldı. Leyla ile Mecnun'dan daha gerçekçi, daha modern, 20. yüzyılın alevli aşkını ele almıştı kitap. Zaman geçtikçe yayılan ve herkesin okuması gereken klasikler arasında yerini aldı.

Şöyle başlıyor kitabın ilk sayfaları:..

"Delikanlı henüz 21 yaşında olmasına rağmen 35'inde bir adamın olgun düşüncesine hakimdi. Ailesinden çok uzakta bir kentin sokaklarında dolaşıyordu, ekmeğini bu kentten çıkartıyordu. Yalnızdı ama kimseyede ihtiyacı yoktu. Zekası onu başarıya yükseltmesinde, sevilmesinde ve sayılmasında önemli rol oynardı. Geleceği hep bilmek isterdi ama bir gün geleceğinin değişeceğini hiç düşünmemişti..

Yıl 2006. Bir detroit şehrinin sokakları. Nüfusu metrekaseninden daha fazla olan bu kentte, işten henüz yeni ayrılmış genç ve güzel bir kız vardı. Bir çok kültürün ve manevi değerlerin yitirildiği bu 20. yüzyılın bu şehirde hala ailesine sıkı sıkıya bağlı olan ve hala insanlığını yitirmemiş genç bayan henüz 19 yaşında olmasına rağmen, keskin zekası ve güçlü hafızasıyla 35 yaşında bir kadının olgunluğuna sahipti. Evinde bulunan bilgisayarının başında iş başvurularında bulunuyor ve iş arıyordu. Ve, bilmediği bir süteye üye olmasıyla mail adresi bir çok kişiye ulaşmıştı. Ama o, bu olayın onun hayatında yeni bir sayfa açacağını düşünmemişti.."

Sonra ise anlatılıyor tüm yaşananlar. Tabi, binlerce sayfadan oluşan bu romanı buraya yazmak mümkün değil. Ama romanı özetlemek gerekirse:

Genç kız ile delikanlı tanışırlar. İkiside hayatını dolu dolu yaşayan ve birbirlerinin diğer yarısı gibi iyi anlaşan bir ilişki kurarlar. Buluşurlar. Zamanla sevdaları büyür. Herkesin hayranlıkla baktığı büyük bir ilişki kurarlar. Bunlara örnek olarak ise:

"Gecenin yarısıydı. Yine çaldı telefon. Her gece olduğu gibi. Genç kız açtı telefonu.
-Seni seviyorum sevgilim.
-Bende seni seviyorum Bebişim. Nasılsın?
-İyiyim hayatım. Evdeyim, Nebi'lere gitmiştim, yeni geldim. Sen neler yaptın?
-Ben de iyiyim. İşten çıktım, yoğundu bugün yine. Evdeyim şimdi, yatağıma uzandım. Özledim sesini duyayım istedim.."

Bu diyaloglardan sonra sohbet uzun uzun devam eder. Sonunda ise aralarındaki büyük aşktan dolayı gözler kapalı saatlerce süren konuşmada; bedenler ayrı kentlerde, ruhlar ise başka bir yerde iç içe sevişmeye başlarlar. Beraber olmadan; nefesini ve nefesinin sıcaklığını, teninin kokusunu hissettiği ele alınıyor.

Romanın devamında tanışan çift ilişkilerini ciddiyete dökerek kendi aralarında söz yüzüğü takıyorlar. Delikanlının askerliğinin olması, genç kızın ise henüz yaşından dolayı ailesinin evliliğe rıza göstermemesi nedenlerinden dolayı düğün tarihlerini askerlik sonrasına bıraktıklarından bahsediliyor.

Ancak roman içersinde belli bir noktadan sonra düzen bozuluyor. Genç delikanlının geçmişinde yaptığı hatalar ortaya genç kızla aralarında tartışmalar çıkıyor ve ardı ardına gelen hatalar zinciri ilişkiyi yıpratıyor. İlişkinin ayrılık safhalarına geldiği ise delikanlının kıza attığı mektuplardan anlaşılıyor. İşte romandaki mektuplardan bir tanesi ise şöyle:

Düşünüyorum..
Hep düşünüyorum..
Öyle büyük bir sevdaydı ki, şimdi anlatsam kimseler inanmaz. Herhangi bir aşk romanında, aşk filminde veya aşk hikayesinde bile görülmedi bizim aşkımız. Öyle bağlıydık ki birbirimize, sussak dahi ne demek istediğimizi anlayacaktık. Gözlerimiz bile anlatıyordu herşeyi. Birbirimizi gördüğümüz zaman ışınlanıyorduk sanki bu dünyadan. Farklı bir mekana gidiyorduk. Sadece sen oluyordun, bir de ben vardım o alemde. Sanki kimsenin bilmediği bir dilden konuşuyorduk. Biz çok iyi anlıyorduk birbirimizi ama kimse anlamıyordu bizi.. Aynaya bakıyor, kendimle konşuyor gibi sende kendimi buluyordum. Dokunmadan hissediyordum tenini tenimde, sıcaklığını nefesimde.. Yoktun ama her günün sabahında sanki yeni gitmişsin gibi uyanıyordum. Her uyanışımda o günü seninle yeniden çizmeye hazırlanıyordum.

Anlatsam kimse inanmaz bu sevdaya..
Biz kimsenin aşkına da özenmedik. Kimseye bakıp "bizde öyle olalım" demedik. Çünkü, bizimkisi öyle büyük bir sevgiydi ki; sevgi, saygı, aşk, şefkat, anlayış duyguları kum tanesi gibi kalıyordu yanında. Bizimkisi sevgiden daha büyüktü, anlayışın evrim geçirerek dev boyutlara ulaşmış haliydi adeta.. Biz çok farklıydık insanlardan.. Senle yaşadığımız, dünyada yaşanılan bir aşk değildi sanki.. Senin tebessümün beni mutlu ederken, benim mutluluğumla sende mutlu olurdun, sen mutlu olunca ben daha da sevinirdim. Böyle sürüp giderdi mutluluk zincirimiz..

Kimse inanmaz yaşadıklarımıza..
Senle yaşadıklarım rüyaydı sanki. Ben hep rüya olduğunu düşündüm. Ya sahteydi herşey, ya da bir tuzaktı sanki.. Çünkü, böyle büyük bir sevgi olamazdı, yaşanamazdı.. Rüyada dahi görülmeyecek bir Aşk yaşadık biz..

Ve..

Hatalarım uyandırdı bizi..
Gerçekler ortaya çıkınca, herşey bir düş misali birden uçtu gitti..
Düşmüş, yalan mış, hikayeymiş dedim.. Ama öyle etkisindeyim ki, hala aklıma geldikçe heyecanlanıyorum. Hala sesini duydukça mutlu oluyorum ve vücudum heyecandan sarsılıyor. Uyuşturucu gibiydin hayatımda. Herşeyi unutturuyordun ve mutluluktan sarhoş edip beni bu alemden alıp götürüyordun. Uyuşturucu gibiydin hayatımda, bırakamıyorum.. Sarhoşunum, bağımlınım..

Herşeyinle Seviyorum..



Saat: 09:00

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık