MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

kambis 8 Ağustos 2006 23:16

Can Dündar'dan...
TIKANIP KALDIGINDA HAYAT
Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak.....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli!
Her gecen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını;
Zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da,
O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her aksam ayni can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle başlamalı belki;
Örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar,
Yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat!
İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Su adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
Sevgisiz, soysuz kalarak!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Günesin doğuşunu seyretmeli;
Arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada borada;
Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için,
Hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;
Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini; ne, kendini düşünmekten herkesi unutmalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın;
Hep vermek ya da hep almak için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
Akli ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanin;
Hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkini verebilsin sevdiklerinin;
Zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için...
Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...


arwen 8 Ağustos 2006 23:25

İlk Görüşte Aşk



Genç delikanlı önünde yürüyen genç kızın sırtına dokunup:
-- Aman Allah'ım gerçekten omuz kemikleri!!! ben bunları kanat sanmıştım! babanız uzaylı mıydı? der
genç kız biraz şaşkın biraz tedirgin bir halde ve kısık bir sesle;
-- O da nerden çıktı?
-- Senin gibi bir güzel bu yeryüzünde yok çünkü!
dedi ve konuşmasına devam etti.
-- Bana yolu tarif edebilir misiniz?
genç kız yine şaşkın ve içinden "nerden çattım bu deliye yahu"
-- Ne yolu?Nereye?
genç delikanlı (sapık daha doğru ama biz genç adam diyelim)
-- Kalbine..kalbine..
geç kız iyice sinirlenmişti.
-- Aptal!Salak!..
genç delikanlı gayet pişkin ve o kadar da ukela ki;
-- Sesi sende duydun mu?
genç kız çıldırmışcasına,
-- Ne sesi?ben bir şey duymadım!!!!
-- Kalbim kırıldı? der ve devam eder;
-- Peki!babanız hırsız mıydı?
genç kız artık dayanamıyordu,hiddetlenmişti bir kere;
-- Hayır salak! hem ne alaka?!?
-- Gözlerinin yerine konulan elmasları kim,nerden çaldı o zaman?
genç kızın biraz hoşuna gitmişti.İstanbul gibi fethi zor olmalıydı ve fatihi de bir tane..genç delikanlı o kadar soğukkanlı ve kendinden emindi ve hiç beklenmedik bir anda genç kızı kendine doğru çekti ve!!! öptü...
genç kızın karşılığı gecikmedi..Şlakkk...Şlakkk..Şlakkkk..Bizim genç delikanlı alışık olsa gerek yine ukela bir tavırla;
-- bir aptalın sizi öpmesine izin verin ama! bir öpücüğün sizi kaba etmesine asla!!!bu kabalığımı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim,sonbahar gelsin,yaprak kurusun ve unutulsun diye..Öfkeyi bir bulutun üstüne yazmak isterdim,yağmur yağsın, bulut yok olsun diye..Nefreti karların üstüne yazmak isterdim,güneş açsın,karlar erisin diye..Ve dostluğu ve sevgiyi yeni doğmuş bebeğin üstüne yazmak isterdim,onlar büyüsün ve tüm dünyayı sarsın diye..
genç kız bu sözler karşısında büyülenmişti ama film burada bitmek zorundaydı.Her zaman olduğu gibi sevenler kavuşmasın diye..


Misafir 9 Ağustos 2006 12:41

yorgun akşamın sonunda yine, evimize çıkan yokuşu adımlıyorum.
her zaman türküler eşlik eder bana bu rampayı tırmanırken
yoksa çekilir mi bu zorluk
her akşam
her gün
.....
rampanın sonunu gördüm işte
her yer karanlık
sadece evlerin lambaları görünüyor
bir de çevresini aydınlatmak için çabalayan
sokak lambasının cılız ışığı
bu cılız ışığın altında bir çocuk
bir şeyler arıyor belli ki
yaklaştığımda komşumuzun bilmem hangi hanımından kaçıncı çocuğu
ama yüzünü tanıyorum
gülümsüyorum
akşam vakti bu karanlıkta ne aradığını soruyorum
paramı düşürdüm onu arıyorum diyor
hemen biliyorum o parayı kim bilir hangi zorluklarla annesinden kopardığını
ve yine biliyorum ki
bu çok küçük miktarda bir para
ben olsaydım diyorum BOŞVER deyip geçerdim!
ama çocuk:
iki yüz elli bin lira düşürdüm
sakız alacaktım o parayla diyor
sakız sevincinin kursağında kaldığını düşünmek nasıl da koyuyor bana
yalancıktan başlıyorum ben de aramaya
bulamayacağımı biliyorum o karanlıkta ufacık parayı
bak bulamadık diyorum
en iyisi ben sana veriyim olmaz mı diyorum
ilk başta istemiyor
çekiniyor ama
nasıl unutacak şekerli sakızı
onun sözünü dinlemeden eline veriyorum
kocaman iki yüz elli bini
elinden tutuyorum
hadi bakkala gidelim
istediğin ne varsa alayım
senin yarım kalan sakız sevincinle
benim yaram kalan hayallerimin arasında ne fark var çocuk
.....
bakkalda iken gözleri parlıyor
oysa ki az önce üzgündü
çok fazla da bir şey istemeden
bir CHEETOS diyor
renkiz dünyasını cheetosların renkli paketleriyle süslüyordu
böyle tadı geliyordu yalın ayak oynamanın
tamam diyorum
istiyorum ki daha fazla istesin
istemem diyor
bir tane de
hayalini kurduğunu sakızdan alıyor
yaşasın herkeslerden saklayarak çiğneyecek sakızı
ve bu gece ağzı çilek kokacak çocuğun
çilek yiyemese de
ellerinin cips yağını
annesi silecek hem de çok kızacak
kaç para diye soruyorum bakkala
şu kara çocuğun sevincinin bedeli
tam KAYBETTİM DERKEN BULDUĞU nun ücreti altı yüz bin liraymış
.....
soğuktan titreyen ellerini tutuyorum
birden fark ediyorum
asıl elleri soğuk olan benim
ısıtıyoruz birbirimizin ellerini
senin adın ne diyorum
eyüp mü?
hayır diyor ben ibrahim
ne güzel ismin var ibrahim diyorum
Ona ibrahim peygamberi anlatmak için niyetlendiğimde
yollarımız ayrılıyor ibrahimle
acele edip açtığı paketten taso arıyor meraklı gözlerle
ben gidiyorum
iyi akşamlar dediğimde
dikkat kesiliyor bana
sana da ablacım diyor
el sallıyorum cılız lambanın altında
gözümün önünden gitmeyen gülüşüyle
o da bana el sallıyor
......
aynı gece evdeyim
gece bilmem saat kaç?
çayım her zamanki gibi zift
olabildiğince şekersiz !
ellerim dua pozisyonunu alır almaz
dilim başlıyor yalvarmaya
gözlerim bu anı beklermiş gibi
beni hiç dinlemeden gümüşten yollar yapıyor
elma rengi yanaklarımda
allah'ım diyorum
İsmini anarken
hiç bir engel yok
dilim Allah der
kalbim söyle ya kulum
dilim lebbeyk der
gönlüm bir muştu ister
beni mutluluğuna vesile kıldığın İbrahim'in gözleri hatrına
onun kirli yüzü
soğuk elleri hatrına
affet !
Kimin kazanıp kimin kaybettiği senin yanında malumdur
beni kazananlardan eyle
tam kaybettim derken bulanlardan eyle
ve
bulduğunun değerini bilenlerden eyle !
amin de gönlüm
amin de kalbim
amin de yüreğim
amin deyin gözlerim
amin deyin ellerim
amin de İBRAHİM.


asla_asla_deme 9 Ağustos 2006 23:02

>>>KÜÇÜK ÇOCUK, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını
>>>gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "bizim eve bile sığmaz" dediği o
>>>güzelim balonların, adamı nasıl havaya kaldırmadığıydı. Baloncu dinlenmek
>>>için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir
>>>ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve titrek
>>>bir sesle:
>>>
>>>- Baloncu amca!, dedi. Biliyor musun, benim hiç balonum olmadı.
>>>
>>>Adam, çocuğu şöyle bir süzdükten sonra.
>>>
>>>- Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.
>>>
>>>- Bayramda vardı!, diye atıldı çocuk. Önümüzdeki bayramda yine olacak.
>>>
>>>- Öyleyse o zaman gel!, dedi adam. Acelem yok, beklerim.
>>>
>>>Küçük çocuk sessizce geri döndü. O âna kadar balonlardan ayıramadığı
>>>gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım
>>>attıktan sonra onlara tekrar baktığında, gördüklerine inanamadı.
>>>Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük
>>>bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
>>>
>>>Çocuk, olup bitenleri hayretle seyrederken, baloncu ona dönüp.
>>>
>>>- Küçüük!. diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana
>>>veririm.
>>>
>>>Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Kalbi sanki yerinden
>>>çıkacaktı. Ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle
>>>fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine yaklaşırken duyduğu sevinç,
>>>bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu.
>>>Balonlara güç bela ulaştığında, bir müddet onları seyretti ve dallara
>>>dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan biri gruptan
>>>kopmuş ve dalların arasına sıkışmıştı. Hemen yanında da dikenler vardı.
>>>Çocuk onu kurtarmaya çalışsa, bu dikenler onu patlatacaktı. Balona hiç
>>>dokunmayıp aşağı indi ve baloncuya dönerek:
>>>
>>>- Birini bana verecektiniz!, dedi. Hangi balon o?
>>>
>>>Adam, elinin tersiyle burnunu silip:
>>>
>>>- Seninki ağaçta kaldı ufaklık!, dedi. Çıkıp alabilirsin.
>>>
>>>Çocuk, bu sefer ayakta bile duramadı. Ve kaldırım kenarına oturup
>>>baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parıldayan
>>>balonuna bakarak:
>>>
>>>- Olsun!, diye mırıldandı. Ağaç üstünde de olsa, bir balonum var ya
>>>artık!.
>>>
>>>_________________________________________________________________
>>>Mutluluga kavusmak için bizde her fedakarlıgı göstermeliyiz . ve BENCE :
>>>Aşkta Böyle bir şey işte platonikte olsa aşkım var diyebiliyoruz bazı
>>>durumlarda


Mystic@L 9 Ağustos 2006 23:18

SENİ İLK GÖRDÜĞÜM GÜN BAŞKA KİM VARSA SİLİNİP GİTTİ HAYTIMDAN
TATLI ANILAR BİR YANA. BANA ACI VERMİŞ KİM VARSA, HANGİ OLAY VARSA
O AN ZİHNİMDEN SİLNİP GİTMİŞTİ YEPYENİ TEREMİZ BİR BAŞLANGIÇTI BU
YAŞAMIN İKİYÜZLÜĞNÜDEN SOYUNP KARSINA EN SAF, EN YALIN HALİMLE
ÇIKMŞTM SANA AİT OLANI YAŞAMAK İSTİYORDUM. AŞKSA AŞK, SEVİNÇSE SEVİNÇ,HÜZÜNSE HÜZN, ACIYSA ACI, SENDEN GELEN VE GELCEK OLAN HİÇBİRŞEY KORKUTMUYORDU BENİ
SEN YANIMDA OLDUKTAN SNRA HERŞEYE DAYANABİLECEĞİMİ BİLYORDUM
NE DESEM DE SEVDAMI ANLATSAM DİYE DÜŞNYORDUM BUGUNE KADR SÖYLENMİŞ EN GÜZEL SEVGİ SÖZCÜKLERİNİ BİLE SANA DUYDUĞUM SEVGİYİ
İFADE EDMİYECEK DİYE KORKUYORDUM. NERY GİDERSEM GİDEYİM YANIMDA GÖTÜRÜYORDUM SENİ. HİÇ YALNIZ DEĞİLDİM BU YÜZDEN.
HİÇ AMA HİÇ BİTMESİNİ STEMİYORDUM. AMA BEN BİLE NASIL ODUĞUNU ANLAMDAN BİTTİ İŞTE. HEP BUGUNE KADAR KENDİ KENDİME NEDEN DİYE SORDUM. AMA CEVABINI BULAMDIM. BENİ KIRGINLIKARLA, ÇELİŞKİLERLE,
CEVABI SENDE OLAN BİR SÜRÜ SORUYLA VE BİTMEK TÜKENMK BİLMEYEN
KEŞKELERLE BIRAKTIN.BANA ONCA ACI VERDİN AMA YÜREĞİM DÜŞMANIN OLAMIYOR.HER GÜN ALBİLDĞİNCE YANIYOR…İSTESEMDE İSTEMESEMDE SENİ ÖZLÜYORUM BİLMEM BİLYORMUSUN?
GAYEM SANA ZARAR VERMEK DEĞİL , SENİ İNCİTMEK,KIRIP DÖKMEK DEĞİLDİ.ACILARINA , YAŞAM MÜCADELENE, GÖZLERİMDE BULDUĞUM HUZURA ORTAK OLUP, YÜREĞİMİ YÜREĞİNE, ÖMRÜMÜ ÖMRÜNE KATIP,
SENİ MUTLU ETMEK İSTİYORDUM. BEN SENDE SADECE SANA VERDİĞİM SEVGİYİ KABULLENİP, BUSEVGİYİ YAŞAMANI İSTEMİŞTM. AMA SEN YAPTIN?
YÜREĞİMDE KALIP SALTANAT SÜRMEK VARKEN, BENİ SIRADAN BİRŞEYMİŞ GİBİ ELİNI TERSİYLE İTTİN. SORUYORUM SNA ÇOK SEVİLMEK BU KADAR KÖTÜMÜYDÜ?GERÇKTN BÖYLESİNE AĞIRMIYDI? SANA BU SEVGİY VERMEKTE BU KADR DİRETTİĞM İÇİN BAĞIŞLA ADI ÜZERİNDE SEVDAYDI BENDEKİ. BÜTÜN GÜZELLİKLERİ , BÜTN KAİNATI SENİ SEVMESİ ÇN BİRİNE VRSEYDİN YINEDE BU KADAR SEVİLMEZDİN. YÜREĞİMİ KOPARIP ATMAK MUMKUN OLSAYDI HİÇ DÜŞNMEDEN KOPARIP ATARDIM.
BAŞIMI ELLERİMN ARASINA NE İLK NEDE SON ALIŞIM. İLK ACIM DEĞİL AMA EN BÜYÜK ACIMSN.BİR LİMANDYIM VE SENIN BİNDİĞN GEMİ ÇOKTAN UZAKLŞIP GİTTİ. CANIM ACIYOR VE SENİ HALA ÖZLÜYORUM...


arwen 10 Ağustos 2006 02:36

İnsan Niçin Sever?



Bunu daha önceleri hiç düşünmemiştim.
Ta ki senle tanışana kadar.
Daha sonra bunu enine boyuna düşündüm.
Hiç kimseyi sevmemiştim şimdiye kadar.
Sadece seni sevdim.
Olasılıklar girdi devreye. İhtimaller...
Onları aradan çıkarmak bütün gücümü yedi benim.
Belki de biliyordum. Hep böyle sürecekti bu. Böyle geldiği gibi.
Sonuçları hesaba katmadım senle konuşurken.
Çünkü ben olay sarhoşuydum.
Çok mutluydum. Çok...
Ama olmadı.
Her güzel şeyin bir sonu olduğunu çok acı bir tecrübe sonucu öğrendim.
Ne, neden, niçinlere takıldım.
Her hareketinden farklı bir anlam çıkardım.
Aslını öğrenmeden eleştirdim. Asla öğrenemeyeceğim bişey olan aslını.
Kendimde senle yüz yüze konuşacak cesareti bile bulamadım.
Aslında senin reddetmenden korktum. Yanına gelmekten korktuğum gibi...
Kendimi duygusal hissettiğim zamanlarda oturup ağlayasım geldi.
Kendimi düşündüm. Ne yapacağımı düşündüm.
Hiçbir şey yapamayacağımı anladım.
Belki de tek özelliğim dünyada sadece bir tane benim gibi bir Hüseyin'in olmasıydı.
Ama diğer insanlarda öyle değil mi?
Onlar da tekler. Herkes, herkes tek...
Ve bir yemin ettim.
Hayatımda pek yapmadığım bir şeydir geleceğe dair yeminler etmek.
Ama yaptım.
Bunu senin yüzünden yaptım.
Senin hasretinden yaptım.
Ama senden hiç vazgeçmedim.
Seni her gördüğümde içimde bir şeyler yeniden kıpırdardı.
Heyecanlıydım.
Gençlik ateşi diye nitelendiremedim çevremin yaptığı gibi.
Çünkü ben çevrem değildim.
Ben bendim.


Mystic@L 10 Ağustos 2006 11:45

Bu aşk hikayesinin Aşık Kerem ya da Kerem Dede diye anılan Azerbaycan yöresi halk şairinin aşk serüvenini konu eden şiirleri halk arasında yayıldıktan sonra adı bilinmeyen halk hikayecileri tarafından bu şiirler çerçevesinde oluşturulduğu ileri sürülür .( XVII. yy. )

İsfahan Padişahı'nın oğlu Kerem keşiş kızı Aslı'ya gönül verir .Ancak din ayrılığı yüzünden onunla evlenmesi mümkün olmaz . İlden ile göçen keşişle kızı Aslı'nın ardından uzun yolculuklar yapan delikanlı Halep Paşası'nın emri üzerine Aslı'yla evlendirilir .Ancak düğün gecesi keşişin kızına giydirdiği gömleğin düğmeleri bir türlü çözülmeyince Kerem ah edip yanarak ölür . Onun külleri arasında kalmış kıvılcımla Aslı'da saçlarından tutuşup can verir .

Hikaye boyunca Kerem arkadaşı Sofu'yla birlikte uzun yollar aşar . Anadolu'nun birçok yerini gezer ,Hanlarda kahvelerde şiirler söyler ,yollara , dağlara , akarsulara, hayvanlara Aslı'ya benzettiği güzellere şiirler söyleyerek derdini anlatır .Aslı'yı yakından görebilmek için kızın annesine bütün dişlerini çektirir .

Hikayeye olağanüstü ögeler de karışmıştır .İki sevgilinin doğumları bir dervişin verdiği sihirli elmayla olmuştur .Zorda kalan Kerem'i Hızır kurtarır .Dağlar ırmaklar o şiir söyleyince geçit verir .

Sevgilisine kavuşma yolunda çileler çeken ve onun uğrunda yanan Kerem , modern edebiyatta bir ülküye bağlanıp can verebilen kahramanın simgesi sayılmıştır .




DEsssT16 10 Ağustos 2006 15:10

LEYLÂ ile MECNÛN


Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."

Der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."


arwen 10 Ağustos 2006 16:02

İnsanca Yaşamasını Bilelim



İnsanların gözlerine öyle bir perde çekilmiş ki hep yalancı mutluluklar peşinde koşup sevgiyi dostluğu şükretmeyi unutmuşlar hangimiz öyle değiliz ki ?

2002’nin haziran ayında bir köye gezmeye gitmiştim köyün yakınlarında bi ryerde indim biraz yürüdüğümde tarlada çalışan iki insanı gördüm tartışıyorlardı birisi otuz otuz beş yaşlarında uzun boyluydu diğeri ellinin üzerinde ak sakallı bir adamdı genç olan yaşlı adama sen hırsızın birisin diye yüksek sesle bağırıyor küfürler ediyordu tartışma gitgide büyüdü tam o sırada yaşlı adama elindeki değnekle vurmaya başladı ben o sırada içimde öyle bir acı duydum ki hemen adamın önüne atladım sen ne yapıyorsun utanmıyor musun dedim yaşlı adama vurmaya bu kez de bana sen ne karışıyorsun sen kimsin diye bağırmaya başladı ben susarak yaşlı adamı elinden tutup yerden kaldırdım ve oradan uzaklaştırdım sonra az ilerideki çeşmede yaşlı adam biraz dur dedi yüzünü yıkadı alnı kanıyordu yerden toprak aldı biraz suya tutup çamurlaştırarak alnına sürdü sonra yüzünü ve alnını iyice yıkadı ve bana döndü çok sağol oğlum dedi bana babam öleli 16 sene olmuş kimse oğlum dememişti böylesine sıcakça tam o sırada yaşlı adamın alnına baktım gözlerime inanamadım ne bir yara ne de bir çizik hiçbir şey kalmamış yüzü bir nur gibi parlıyordu içimi anlatamadığım bir duygu kaplamıştı kendimi alamayarak sordum baba sen kimsin neden tartıştın o adamla dedim yaşlı adam yüzüme bakarak ben hep gezerim her yeri acıkmıştım bahçesinden iki tane elma aldım sadece bu dedi ve yürümeye başladık ve bana dedi ki bu köy tüm ekinleri biçmiş dedi ben yine şaşkın şaşkın hepsi duruyor ya baba dedim hayır oğlum dedi onlar daha ekerken biçmişler dedi ve anladım ne demek istediğini haklısın baba dedim tekrar yüzüme bakarak bana üç kere sabret oğul dedi ben yine şaşkınlıkla bir şey söyleyemedim beni öptü ve ben başka yerlere gitmem lazım dedi ve uzaklaşmaya başladı o yaşlı dediğim adam o kadar hızlı yürümeye başladı ki peşinden gitmeye çalıştım küçük bir ağaçlığın içine girdi onu orada kaybettim aklımda o kadar çok soru vardı ki biran bana sabret sabret sabret sözleri aklıma geldi sanki içimdeki sıkıntıyı anlamıştı içim o kadar rahattı ki ben oradan köyün içine ilerlemeye başladım köyde bir kalabalık toplanmış ağlıyorlardı merak ettim sordum ne oldu dedim genç bir çocuk şo karşıdaki bahçeli tarlanın sahibi gelirken traktörü devirmiş iki ayağı da ezilmiş onun için ağlıyorlar hastaneye götürmek için taksi bekliyorlar dedi........
işte biz insanlar her zaman aç gözlülüğümüzün sanki bu dünya bize kalacakmış gibi davranıyoruz gelin biraz olsun insanca yaşamasını bilelim..


Mystic@L 10 Ağustos 2006 19:01

Bir sabah Küçük çocuk okuldayken Ögretmeni seslenmis:
- Bugün resim yapacagiz.

Küçük çocuk çok sevinmis. Resim yapmayi çok severmis. Her türlü resim yapabilirmis: Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, Trenler ve tekneler, Mum boyalarini çikarmis ve baslamis çizmeye ama ögretmeni:
- Bekleyin! Daha baslamayin.
diye bagirmis. Herkes hazirlana kadar beklemisler.
- Simdi Çiçek resmi yapacagiz.
demis ögretmeni, Küçük çocuk sevinmis. Çiçek resmi yapmayi çok severmis. Güzel güzel çiçekler yapmaya baslamis. Pembe, portakal rengi ve mavi rengarenk çiçekler. Ama ögretmeni
- Bekleyin! Ben size nasil yapacaginizi gösterecegim.
demis. Tahtaya bir çiçek resmi çizmis. Sapi yesil, kendisi kirmiziymis.
- Iste böyle. Tamam simdi baslayabilirsiniz.
demis ögretmeni. Küçük çocuk ögretmeninin çizdigi çiçege bakmis. Sonra da kendi çiçegine. Kendi çizdigi çiçegi daha fazla sevmis. Ama bunu söylememis. Kagidin öteki yüzünü çevirmis ve ögretmeninkine benzer bir çiçek çizmis. Yesil sapli kirmizi renkli bir çiçek. Baska bir gün Küçük çocuk kapiyi kendi basina açabilmeyi basardiginda ögretmeni
- Bugün hamur çalisacagiz.
demis. Küçük çocuk çok sevinmis. Hamurla oynamayi çok severmis. Hamurdan çesitli seyler yapabilirmis: yilanlar, kardan adamlar, Filler, fareler, arabalar, kamyonetler ve hamurunu yogurmaya baslamis. Ama ögretmeni;
- Bekleyin! Daha baslamayin.
diye bagirmis ve herkes hazirlanana kadar beklemisler.
- Simdi Tabak yapacagiz.
demis ögretmeni Küçük çocuk çok sevinmis Tabak yapmayi çok severmis. Çesitli boyalarda ve sekillerde tabaklar yapmaya baslamis. Ama ögretmeni;
- Bekleyin!. Ben size nasil yapilacagini gösterecegim.
demis ve herkese derin bir tabak nasil yapilir göstermis.
- Iste böyle. Tamam simdi baslayabilirsiniz.
demis ögretmeni Küçük çocuk bir ögretmeninin yaptigi tabaga bakmis bir de kendi yaptigi. Kendi yaptigi tabagi daha çok begenmis. Ama bunu kimseye söylememis. Hamurunu tekrar top haline getirmis ve ögretmeninkine benzer bir tabak yapmis. Bu derin bir tabakmis.

Çok geçmeden küçük çocuk beklemeyi ögrenmis izlemeyi de ögretmeninkine benzer seyler yapmayi da çok geçmeden kendine özgü seyler yaratamaz olmus Daha sonra küçük çocuk ve ailesi baska bir sehirde yeni bir eve tasinmislar ve küçük çocuk baska bir okula gitmek zorunda kalmis. Bu okul diger okuldan daha da büyükmüs ve disaridan içeriye açilan bir kapisi da yokmus. Oldukça büyük basamaklardan çikmak zorundaymis sinifina ulasmak için bir de uzun bir koridordan yürümek zorundaymis. Daha ilk gün ögretmeni;
- Bugün resim çizecegiz.
demis Küçük çocuk çok sevinmis ögretmeninin komut vermesini beklemis. Ama ögretmen hiçbir sey söylememis sadece sinifin içinde, ögrencilerin arasinda gezinmis. Küçük çocugun yanina gelince
- Resim çizmek istemiyor musun?
diye sormus.
- Istiyorum.
demis küçük çocuk.
- Ne çizecegiz?
diye sormus küçük çocuk
Ögretmeni;
- Buna sen karar vereceksin.
demis.
- Nasil çizecegim? diye sormus küçük çocuk
- Nasil istersen öyle.
demis ögretmeni.
- Hangi renkle boyayacagiz?
diye sormus küçük çocuk
- Hangi renkle istersen onla.
demis ögretmeni.
- Eger herkes ayni resmi çizerse, ayni renkle boyarsa kimin yaptigini nasil anlayabilirim?
demis ögretmeni.
- Bilmiyorum!
demis küçük çocuk ve pembe, portakal rengi ve mavi çiçekler yapmaya baslamis yeni okulunu çok sevmis ön kapidan sinifa bir kapisi olmasa bile!


kambis 10 Ağustos 2006 22:59

AŞK NELER YAPTIRIR ?
Güne her zamankinden daha erken başlarsınız. Sanki kendinizi günler boyu uyumuş gibi hisseder ve gayet formda olursunuz.
Gözlerinizin içi gülmeye başlar, yanaklarınız pembeleşir, acayip güzelleşirsiniz. Sizi gören aşık olduğunuzu anlar. Müzik kadar aşk da ruhun gıdasıdır.
Bir anda alış-veriş delisi olursunuz. Ama bu tam bir çılgınlık aşamasıdır. Yepyeni giysiler, kokular ve makyaj malzemeleri alırsınız. Dolaptakilerin ise pabuçu çoktan dama atılır.
Aldırış etmediğiniz kilolarınız can düşmanınız selülitler baş düşmanınız olur çıkar. Her daim ayna karşısında onlardan nasıl kurtulacağınızı düşünürsünüz.
İş güç kendini arka planda bulur. Ne varsa ne yoksa hep o dur.
Sizi görenler nedensiz sırıtmalarınızı ve ağzınızın kulaklarınıza yapışmasına, herkese hatta hoşlandığınız kişilere dahi sevgi dolu davranmanıza bir mana veremezler. Halbu ki siz yeni aşkınız sayesinde dünyanın en mutlu insanısınızdır. Varsın sizi anlamasınlar.
Paronayak olup çıkarsınız, yemeden içmeden kesilirsiniz. Sürekli onu düşünürsünüz. Ya beni aldatıyorsa, bugün hiç aramadı ya başına bir şey geldiyse gibi paranoyalar üretir. Onun sizin yanınızda olmadığı zamanları işkence saatleri haline getirirsiniz.
Onunla geçen süre nedense su gibi akıp geçer. Onu her gün görmek için sürekli yalanlara başvurup, en yakın arkadaşınızı bile satarsınız.
Kalp atışlarınız bir türlü normale dönmez. Hele onu görünce adrenalin miktarınız maksimum noktalara sıçrar. Elleriniz titrer, midenize kıramplar girer.


Mystic@L 10 Ağustos 2006 23:07

''Hayat arkadaşım;-sanırım bunu söylemeye hakkım vardır...nede olsa 5 yılımızı paylaştık....-

Sana bu mektubu yazmak ne kadar zor anlatamam ama yazmak zorunda olduğumun farkındayım.

Tam 47 gündür yüzüme bile bakmadın.O kadar yoğundun ki işlerinle oturup konuşamıyorduk bile.Ne zaman konuşmaya çalışsam ya çok yorgun olduğunu yada işe gideceğini söyledin.

Eve geç saatte gelmelerin,uzun iş seyahatlerin hiç bitmedi...Sabırla bekledim inan hiç şüphelenmedim.Hep işleri yoğun bizim için çalışıyor dedim.

Oysa eskiden böyle değildik be aşkım...Öğlen hep yemekleri birlikte yerdik.Akşamları erken gelirdin,sohbet eder,televizyon izlerdik.47 gün öncesine kadar uyurken birbirimize hiç sırtımızı dönmezdik...

..............

Gecelerce sen uyuduktan sonra düşündüm.Tam 37 gündür düşündüm ne oldu bize diye ve her gecenin sonunda işleri yoğun kararına varıyordum,çaresizliğimden...

10 gün önce ne buldum biliyor musun?47 günün sebebini...Evet 47 günün sebebini...

Bunu hakedicek ne yaptım inan bilmiyorum...

Belki şimdi ben çaresizliğimle çekip giderken sen onun yanındasındır...Kim bilir...

Şimdi gitmek acı vermiyor bana o resimde onla mutluluğunu gördüm ya gitmek canımı acıtmıyor.

Belki sen boşanmaya,beni aldattığını itiraf etmeye cesaret edemedin...Ama ben gitmeye cesaret ediyorum işte...

Umarım onla mutluluğun benimkinden uzun sürer!!!

Hoşçakal...


arwen 10 Ağustos 2006 23:16

İnternet Aşkı



insan kendini ne zaman yükseklerde hisseder?ne zaman içindeki mutlulukla o yükseklerden aşağılara bırakır kendini?ne zaman yaşanası günlerin sahiplerini arar bir yerlerde?

çocuk ağlıyordu,eşi ise mutfakta onu bekliyordu...iki eli vardı ama uzun değildi..hamarattı genç kızken her oğlan annesi onu almak için yarışmışlardı birbirileriyle.ilk önce çocuğunu emzirdi en tatlısından şevkat sundu ona,sevgisini gösterdi.ama eşi:nerdesin dilara?çabuk kahvaltımı hazırla,işe geç kalıyorum,diyerek sesini salmıştı.sanki evde değil pazarda karpuz satıyordu.dilara derinden bir iç çekti,sabırla çabucak kahvaltıyı hazırladı..eliyle dolabı açtı,malzemeleri masanın üzerine koydu.bir çatal derken işlem tamamdı..eşi kahvaltısını yapardı artık..gerçi onunda eli kolu vardı ama o erkekti,erkek.çalışıyordu evinin ihtiyaçlarını o karşılıyordu hep.dilaranın parasını da alırdı harcar diye..ama onun aldığı paraları ne yaptığını da bilen yoktu..

o gün izinliydi dilara.eşi gider gitmez bayiden aldığı bir günlük internet bağlantı şifresini kurdu bilgisayarına.kendini unutma zamanı gelmişti.çocuk da uyumuştu oh ne güzeldi.sigarası ve içindeki volkan bir olup başladılar odayı mutluluğun sisiyle doldurmaya.

''slm'',''nasılsın canım'' cümlesi ilk geldiğinde gözlerinin ufuklarında şimşekler çaktı dilaranın.zamanı durduramadığı anlar geldi aklına.duvaklı bir şekilde gelin arabasından indiğinde bu eve girmek istemediğini anımsadı.içimizde doğru olduğunu zannettiğimiz nice kararlarımız vardır pişmanlık duyduğumuz,nice kendimizi aldatışlarımız vardır inatlara karşı yapmış olduğumuz.dilara da öyle yapmıştı.güzeldi,çok güzel ve çirkin olmak başa belaydı bu zamanda.güzel olsan konuşanın çok olurdu,çirkin olsan bol bol reklamın yapılırdı kadınlar meclisinde?dilara bulunduğu ortamdan kurtulmak için evlenmişti.sonradan anladı öfkeyle kalkanın zararla oturduğunu.evlenirken melek olanın evin içinde hep gözünün trende olduğunu.

kah bir deniz kenarında yakamoz seyrettiler kah duygularını çarpıştırıp uzaktan uzağa gözgöze geldiler.leyla ile mecnunun ayrılıklarından konuştular.çelebisi oldular aşkın, cisimsiz.sevmek buymuş dedi dilara,kavuşamamakmış dedi.acısıyla kahrolmakmış sevgilinin..yokluklarda mutluluk yaratabilmekmiş yaşmak, diye düşündü.görüp de dokunamadığı,kendisi kadar tanıyamadığı bir insanı sevmişti.ama bu nasıl olmuştu o da farkında değildi.

aldatmanın en kötüsü tensel değil,duygusaldır aslında.dilara hiç bir zaman aklından birincisini geçirmedi ama ikincisini çoktan yapmıştı bile.ne yapsındı?bir merhaba,bu gün neler yaptın demek yoktu eşinde.işten gelir yemek hazırmı diye sorardı ilk.onun çayı gelsindi sonra.meyvelerini yesindi televizyon seyrederken.
kumandanın tek sahibi oydu.dilarayı bırakın çocuklarının bile başını okşamazdı sevgiyle.hadi dışarı çıkalım yemeği dışarda yiyelim hep beraber,sinemaya gidelim,hafta sonu şunu yapalım demezdi.dilara şevkati bulduğu yuvaya konmak istedi o kadar,gerisi yalandı.ama çocuklarını düşünüyordu.onlara hiç belli etmiyordu babalarına duyduğu nefreti,içindeki saklı sevgiliyi.tek belli ettiği şey nete giremediğinde içinden onlara taşmasını engelleyemediği stresiydi.

aynı yastıkda iki duygu yanyana geliyordu her akşam.birisi deniz kenarında birisi ırmak kenarında seyerediyordu yıldızların kaymasını.göz göze gelmeden sahte bir özlemle oturuluyordu müsafirlerin karşısında.her sabah yeni yeni konuşmalarla doğuyordu güneş.oysa insanız bizler.kendimize saygı duyulmadığında neden saygısızlıkla cevap veririzki muhatabımıza?neden cesaretimizi elimize alıp kendimize saygı duyulmasını isteyemeyiz ki?neden sevmediğimiz bir insanın onurunu zedeleyerek onu sırtından bıçaklarız ki?neden her yolun ayrımı varken iki yolu aynı evin kapısında birleştirmede inat ederizki?neden bize ulaşmak isteyenlere yollarımızı kapatırız ki?neden ikilemlerimizi bir yana bırakıp sevdiklerimizle yanyana yaşamak için çabalayamayız?içimizde,bilinçaltımızda sakladığımız hisleri neden nette dile getiririz?bulduğunu kaybetmekten korkmak mı yoksa bulunduğu yerden memnun olup lafın gelişi sevmek mi?


Mystic@L 10 Ağustos 2006 23:20

Sevgiler vardır hani hiç bitmeyen, yaşandıkça arkası gelen. Mutluluğun ta kendisidir hani, hiç eksilmeyen. Bir narin çiçek gibidir her gün yeniden yeşeren. Bilir misin bir de hani ulaşılamayan sevgiler vardır, hiç sulanmadan, hiç güneş yüzü görmeden büyüyen çiçeklere benzerler. Dilin varmaz hani bu büyük aşkı içinden atıp haykırmaya, ellerin varmaz hani gidip onun elinden tutmaya. Sadece gözlerin vardır senin bu aşkını anlatan, bir yalan söylemeyen onlardır, yada derdini gizleyemeyen. Elinden kurtulup uçan bir kuşa benzer aşk, bazense elinde çok tutup öldürdüğün bir kuşa. Ötüşü mutlu eder seni günün her saati, neşe sacar senin yaş(**YASAK KELIME). En yorgun oldugun bazı sabahlar bile uyandırır belki seni. Ama ne hoştur onunla uyanmak, ne hoştur ona yakın olmak. Belki de uçup kaçırmaktan korkuyorsun ona aşkını söyleyince, o güzelliği biraz daha seyredeyim istiyorsun onu uçurmadan. Ama bir sabah olur ki uyanamamışsındır onun sesiyle, pencereye çıkıp puslu gözlerle aramışsındır. Biraz sonra gelirdi nasılsa önemli değil. Beklemeler devam eder pencere önünde, ama hava artık kararmıştır . Onu görmeden gelen bir gece ne kadar da hüzünlüymüş meğer. Ertesi sabah yine bir hüzünle uyanırsın, yoksa seni terk mi etmişti, hem de onca aşkına rağmen. Şimdi ondan ne bir haber kalmıştır ne de bir başka iz, kalakalmışsındır ondaki o büyük aşkla. Halbuki tam onun gittiği gün tüm cedaretini toplayıp onu sevdiğini söylemeyecek, Ona olan aşkını yüzüne haykırmayacak mıydın? Günlerden bir gün o kuşa yine denk gelirsin. Ama her zamanki cıvıl cıvıl öten kuş değildir artık O. Ağlamak istersin hani ağlayamaz, dokunmak istersin hani dokunamazsın. Tüm ateşini atarsın içine, onca sevgini hapsetmeye çalışırsın bedenine. Ama artık aşkını Ona anlatmanın da faydası yoktur, Ona delice yanmanın da. Çünkü o kuş artık başkalarının elinde, başkalarının kafesindedir, ve bir daha da senin olmayacaktır.


arwen 10 Ağustos 2006 23:21

İnternette Dürüstlük



Beni okuyorsanız eğer, buralara kadar ulaştıysanız yani, sizin de bu ortamda dostluk ve sevgi aradığınızı ya da er geç arayacağınızı düşünüyorum...
Birbirimizi görmeden, tanımadan ve sadece "hissederek" yürüttüğümüz dostluk ilişkisi yaşamımızdaki diğer ilişkilerden çok farklı gelişiyor..

Gerçek yaşamda önce fizikleriyle, giyim kuşamlarıyla, sonra da fikirleriyle ve yaşam görüşleriyle, zihinleriyle tanışırız insanların..

Oysa burada, sanal ortamda, önce fikirler ve görüşler ön plandadır, birbirimizi zihinlerimizle tanırız, severiz (ya da sevmeyiz) ve bazen de tanımak isteriz, görüşür tanışırız....

Değer verir, dost oluruz..

Çok sevdiğim bir şair ve filozofun, Halil Cibran'in sözlerini yazım süresince paylaşacağım sizlerle:
"Dostunuz size aklından geçenleri açıklarken ne -hayır-ı ne de -evet-i ona söylemekten korkmayınız. Ve o sustuğunda yüreğiniz onu dinlemeyi sürdürsün; Eğer dostun senin içindeki denizin alçalacağını bilmek zorundaysa, bırak yükseleceğini de bilsin.. Yalnızca zaman öldürmek için aranılan dost nedir ki ? O, sizin ihtiyacınızı karşılamak içindir, yoksa anlamsız boşluğunuzu değil.. Ve dostluğunuzun uyumunda bırakın kahkahalar yükselsin ve zevkler paylaşılsın..."

Bazen bu büyü bozulmasın diye, dürüst olamadığımız için, bu tanışmayı istemeyiz. Karşımızdakinin dürüstlüğü veya bizimki, bir şekilde kafamızda hep dürüstlüğü sorgularız, güvenmek isteriz yazılana, dostlarımıza....
Gerçekten o kişi mi...
Gerçekten böyle mi düşünür...
O mu gerçekten bizim etkilendiğimiz...
Sevgi duyduğumuz...
Yoksa yalan mı bize söyledikleri....
yoksa...
yoksa...
bize sevgiden bahseden, yüce duyguları bayrak etmiş kişi, evinde eşini veya çocuklarını döven biri mi? En azından, insanları iddia ettiği kadar sevmiyor olabilir mi? Zaman içinde tanıdıkça kuşkular başlayacaktır...

Hiç kimse yalanı sürekli sürdürecek kadar zeki değildir...Ve hiç kimse de bu yalanlara sonsuza kadar inanacak kadar saf değil...

Dürüstlük, özgürlük demektir ve özgürlük kısıtlanmamalıdır asla...
"Özgürlüğünüz, kendisine vurulmuş olan zincirlerinden kurtulduğunda, daha büyücek bir özgürlüğe zincir olur..."

Sürdürmeye çalışacağımız yalan, hatırlamak zorunda olduğumuz uydurma kişilik en çok kendimizi rahatsız edecektir bir gün.....

İnsan karşıısındakini bir süre aldatabilir belki...
Hatta uzun bir süre de bunu devam ettirebilir...
Ama, kendini kandıramaz, bunu hep sürdüremez...
Sürdürürse, kişilik sorunları başlayacaktır, yarattığı kahramanı yaşatmaya çalışırken, kendisini yaralamış, hatta öldürmüş olabilir...
Ne kaybederiz oysa, ne olur boyumuz kısa veya uzun ise, zayıf veya şişman isek....
Sağlığımız yerinde veya değil ise...
Eksiklerimiz varsa...
Paramız olsa veya olmasa...
Veya o filmi görmemişsek, o şiiri duymamışsak....
Ya da o ülkeye gitmemişsek...
Sesimiz güzel değilse...
O konuya yabancı isek....
Söylediğimiz yaşta değilsek...
Manken-fotomodel bir kadın veya atletik vücuda sahip bir erkek değilsek..
Ya da yaşamımızda olmadığını söylediğimiz birileri varsa...
Ne fark eder dostluk adına..
Yalanların esiri olarak yaşamak ve bir gün her şeyden kaçmaktansa, dürüst olmayı denesek dostlarımıza ve kendimize...
Yarattığımız dünyanın birgün başımıza çökmesindense....
Daha kötüsü, bir başkasının dünyasını yıkmaktansa....
"Tıpkı okyanusun sahilinde durmadan kumdan kaleler yapan ve sonra da bir vuruşta gülerek yıkıveren çocuklar gibi. Oysa sizler kumdan kaleler yaptıkça okyanus sahile daha çok kum yığmaktadır. Ve yaptığınız kaleleri yıktıkça okyanus sizlere gülmektedir..."
Kendine mükemmel bir kişilik yaratmak çok kolay..
Zor olan,olduğunu dürüstçe olabilmek.....
En acı gerçeğin bile en güzel yalandan üstün olduğunu hatırla....
Dürüstlük temelinde oturan dostlukların daha değerli ve uzun ömürlü olacağını ta içinde biliyorsun...
Unutma, uzun vadede dürüstlük her zaman galip gelecektir...
Kendini zor olsa da, acı olsa da, kabullen...
Çünkü sen biriciksin, çok değerlisin. Sonradan acısını çekeceğin hayalleri yaratma..
"Acınız, idrakinizi kaplayan kabuğun kırılmasıdır. Nasıl ki, bir meyvanın yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir. Kalbinizi güncel yaşantınızın mucizelerine hayran tutabilseydiniz, acınız mutluluğunuzdan daha az görkemli olmazdı. Tıpkı tarlalarınızdan geçip giden mevsimler gibi, yüreğinizin mevsimlerini de kabul edebilseydiniz, Pişmanlık ve üzüntülerinizin Kış'ında çevrenize huzur içinde bakabilirdiniz... Acılarınızın çoğu kendinizce seçilmiştir. İçinizdeki hekimin hastalıklı benliğinizi tedavi amacıyla verdiği tatsız ilaçtır... Bu nedenle, içinizdeki hekime güvenin ve uzattığı devayı sükunetle ve yatışarak için.."
Karşındakine güvenmek istiyorsan, dürüstlük arıyorsan, önce kendini güvenilir kılmalısın. Bunun da yolu bir; acı da olsa, zor da gelse kendinle tanış ve bize seni sun..

Çünkü biz seni seviyoruz, klavyenin tuşlarındakini sahte dostu değil, sadece ve tam da şu halinle seni...


Mystic@L 10 Ağustos 2006 23:24

SIMDI!

Hiçbir duygumu ertelemedim ben. yasayacagim hiçbir seyi sonraya birakmadim. sonra diye bir seyin olmadigini biliyorum çünkü. hep yarina dair hayaller kurmak, gelmesi mümkün olmayacak zamanlari beklemek benim isim degil.

ask zamana meydan okur ama sen karsi koyamazsin ona. orada durup öylece bekleyemezsin gelecegi. bir adim atmalisin, bir el uzatmalisin aska dogru. askin anahtari cesaret degil mi yar? cesur olmak gerekmez mi bir sevdayi yasamak, bir sevdayi büyütmek için? kaç gece yalniz geçti hesaplasana...

kaç gece bir sonraki günü düsünerek geçti. neler yapabilirdik, neler yasayabilirdik düsünsene... her sabahi birlikte karsilamak vardi seninle. sevismekten yorgun düsmüs bedenini öpücüklerle yeni güne hazirlayabilirdim. gözünü açar açmaz ilk gördügün sey ben olurdum ve sen benim yüzümde mutlulugu görürdün.

bu kentin her yerinde, herkesin içinde el ele dolasabilirdik. girmedigimiz sokak kalmazdi. bakislara aldirmadan sokagin ortasinda sarilip öpebilirdim seni. bir sarkiyi sözlerini bilmesek bile bagira çagira söyleyebilirdik. sonra bir filme gider, bir kitap okur, denize bakar, bir martinin bir lokma simit kaparabilmek için vapurlarin pesinden bikmadan uçusunu izleyebilirdik. paylastigimiz her an beynimize bir daha çikmamak üzere kazinirdi

özlerdik birbirimizi delicesine. bir saati yalniz geçirsek, bir sonraki saati iki saatlik yasardik. yasayamadigimiz o bir saatin acisini çikarmak için. peki biz ne yaptik? aski bir bekleyisin sirtina yükleyip ona sadece uzaktan bakmakla yetindik. her an aski yasamak varken, her gün birbirimizi yeniden kesfetmek varken, bu yolda birer kasif olmak varken sürgünleri yasamaya mahkum ettik birbirimize.

gözlerinin içine bakip SENI SEVIYORUM demek istiyorum. askin akisina kapilip hiçbir kaygi duymadan gidebildigin yere kadar gitmek istiyorum. kokunu içime çekmek, teninin sicakligiyla irkilmek istiyorum. yasama senin adinla anlam katmak, mutlulugu bulmak ve bir daha kaybetmemek istiyorum.

seni istiyorum, yarin, öbür gün, öbür hafta, öbür ay, öbür yil degil,

SIMDI!


arwen 10 Ağustos 2006 23:27

İrtibat



-Arabayı sağa çek dostum.
-Salaklaşma Çetin neden çekeyim durup dururken?
-Aptal olma ne diyorsam yap bir şey diyorsam bir sebebi var.
-Çekmeyeceğim işte dalga geçip durma benimle. Geçende de durdurdun beni sırf geyiğine.
-Oğlum bu sefer ciddiyim yanılmıyorsam bir ufo gördüm. Şu tepenin arkasına geçti ona bakmam gerek.
-Çetin sen harbi hastasın. Ne yani şimdi sana inanmamı mı bekliyorsun? Biliyorsun ki ben ufolara inanmam bunlar saçmalıktan başka bir şey değil. Eğer gerçekten var idi iseler neden bizle irtibata geçmediler.
-Tartışmanın sırası değil Barış bas şu frene.
Çetin bu sırada frene basmaya niyeti olmayan Barış’ın yerine ayağını frene uzatmış ve basmıştı. Çok sert basmıştı. Eğer ki Barış araba sürmekten iyi derecede anlamamış olsaydı herhalde birkaç takla atardı araç.
-Yani sana inanamıyorum Çetin ya. Bir hayal gördün ve o hayal uğruna az kalsın öldürecektin bizi!!
Çok sert sözlerdi bunlar resmen bağırmıştı Çetin’e. Fakat Çetin sanki inadına sakindi.
-Onu tekrar gördüm. Sanki bizi izliyor. .
-Ehh benim bu saçmalıklarla kaybedecek vaktim yok!
Arabayı çalıştırmayı denedi fakat çalıştıramadı.
-Hay aksi ne oldu merete neden çalışmıyor. Halbuki yeni almıştım hemen bozulmaması gerekirdi. Hele bir şehre geri döneyim arabayı aldığım Tarık denen hıyardan birkaç hesap soracağım mor tarafından.
-Boşuna uğraşma çalıştıramazsın. Bu tip ufo gözlemlerinde her çeşit elektronik araç belli bir süreliğine çalışmaz olur. Bu da demek ki oldukça yakınız dostum.
-Neye yakınız?
Barış’ta şaşkınlık ve korkunun izleri vardı.
-Neye mi onlara. Bak işte orada.
Barış dikkatlice baktı fakat bir şey göremedi.
-Hasta mısın herhangi bir şey yok orada.
-Sen bakana kadar gitti. Hızlı çevirseydin başını keşke.
-Asıl sen soruma cevap ver bakalım eğer var idi iseler bizimle neden irtibata geçmediler?
-Aslında irtibata geçildi ama senin gibi insanlar yüzünden hiçbir şey açıklanmıyor.
-Ne demek benim gibi ben kaz kafa mıyım? Hiçbir şeyi anlamayacak kadar salak mıyım?
-Hayır ondan değil.
-Peki ya neden?
-Çünkü sen inanmıyorsun ve inanmadığın bir şeyin iletişimini hazmedemeyebilirsin ve senin gibi milyonlarca insan var.
-Nasıl yani?
-Açıkçası çok büyük bir karmaşa çıkabilir. Hiçbir zaman inanmadıkları varlıkların birden ortaya çıkması ve iletişime geçmesi pek çok insanda psikolojik dengesizlikler oluşturabilir bu da dünya üzerinde büyük bir kaosa yol açabilir.
-Aman be hep varsayımlardan gidiyorsun. Madem varlar ispatlayın kardeşim.
-İspatlar çok ama inanmak istemeyen de çok.
-Yani?
-İnanmıyorsan eğer ne kadar ispat olursa olsun inanmadığın şeye gene de inanmazsın.
-Saçmalıyorsun.
-Saçmalamıyorum gerçekleri söylüyorum.
-Madem öyle bunu söylemeye dayanağın nedir.
-Fizikçiler.
-Oğlum fizikçilerin ne alakası var konuştıklarımla?
-Onlarında inanmadıkları ama aslında olan bir şey var.
-Nasıl yani?
-Tutturmuşlar ışık hızı geçilemez diye neymiş Einstein ispat etmiş. İşte budur inanmadıkları şey yani ışık hızının geçilmesine inanmıyorlar.
-Hoop burada dur bakalım Einsteina laf etme kötü olur yoksa.
-Dur bir hele anlatıyorum.
-Tamam devam et akıllı çocuk.
-Einstein’ın zekasına hiçbir lafım yok gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerden fakat bu teorisi ne kadar ispat edilirse edilsin doğru değildir. Zaten iki sene önce bir bilim şirketinin labaratouarda yaptığı deneyde ışık hızı birkaç kat hızla geçilmiş.
-Hadi canım sallama.
-Doğru diyorum bunu gazetelerde yazdı ama hemen fizikçiler itiraz etti buna yok geçilemediği ispat edildi zaten buna göre nasıl geçildiği ispat edilir diye.
-Doğru demişler.
-Doğru ama kendi bilgilerine göre çünkü ışık hızının geçilmesi demek fiziğin neredeyse hemen hemen hepsinin yeniden düzenlenmesi demek. Bu da işlerine gelmiyor tabi.
-Gene atıyorsun.
-Fizik yanlış.
-Kızdırma beni sinirlerim atmaya başladı.
-Doğru söylüyorum. Madem fizik doğru neden hala bazı uzay araçları uzaya gönderilirken patlıyor?
Tartışma iyice alevlenmişti her iki tarafta seslerini yükseltmişti ki bir ses onların sesini bastırdı. Gördükleri ufo gelmişti.
-Al işte inanmadığın ufo karşında.
Barış şakındı hem de çok şaşkındı öyle ki ne yapacağını bilmez hale geldi. Birden ufodan çok yüksek oranda ışık gelmeye başladı barış ve Çetin bunun üzerine elleriyle yüzlerini kapamak zorunda kaldılar.
- Lanet olsun bu ışık yüzümü yakıyor dostum! Aaah…
- Dışarı çıkalım dedi Çetin. Çabuk ol arabada kavrulmaktansa dışarıda kavrulalım en azından kaçma imkanına sahip oluruz.
- Tamam ufo manyağı şom ağız senin dediğin gibi olsun.
Dışarı çıkmışlardı. Çetin herhangi bir tehlikeye karşı uzaklaşmaları gerektiğini söylemişti.Birden hareket edemez hale gelmişti.
-Ne oluyor Çetin böyle hareket edemiyorum. Kahretsin şu frene basmasaydın olmayacaktı böyle şeyler.
-Bozdurma ağzımı ben basmasam bile bizi yakalayamayacaklarını mı sanıyordun ha. Bizi takip ediyorlardı dostum ve bizim onlardan kaçmak için yapabileceğimiz maksimum hız bu külüstürle 180 km fakat bu uzay araçları çok hızlı gidebiliyorlar ışığı kat kat geçebiliyorlar.
-Allahım neydi günahım da bu hallere düştüm. Hey ne oluyor böyle hareket ediyorum sanki ama hiçbir yerimi kımıldatmıyorum ki.
-Bizi uzay araçlarına çekiyorlar. Kaçırılmanın son aşamasındayız.
-Ne kaçırılmak mı. Hayır ya olamaz ya. Önümüzdeki hafta evlenecektim ben. Geri gelemezsem ne der bizimkiler. Zavallı annem ne zor bulmuştu o kızı.
-Oğlum sen hasta mısın araç bizi çekiyor sen neler diyorsun. Hem zaten birkaç saatlik bir kaçırılma olacak bu.
-Ne demek istiyorsun?
İşte bu sırada aracın altından açılan bir girişten içine girmişlerdi.. Fazla büyük olmayan bir araçtı. Sanki tek odaymış gibiydi. Başka oda vardıysa da ikisi de kapısını göremiyordu. İçeri de herhangi bir varlık yoktu. Bu da başka odaların da olduğunun bir göstergesi idi. Odada sadece bir monitör vardı. Belli süreçler içerisinde çeşitli yerleri gösteriyordu. Çetin’in anladığı kadarıyla bu yerler ufonun etrafıydı. En azından 10 kamerası olmalı diye düşünd Çetin.
-Diğer kapılar nerede acaba. Kamera ya da benzer bir şeyler de göremiyorum. İzleyin bakalım bizi…
-Ne diyorsun sen Çetin ya. Bitmiş tüm hayatım zaten. Hele bir göreyim çiroz yaratıkları dalacağım hemen vallahi. Tüm dünyanın intikamını alacağım. Hiçbir şey benim o yaratığa kafa atmamı engelleyemez.
-Hele bir sakin ol Barış. Önce bir ortamı tanıyalım ki her şeye hazır olabilelim.
-Ne sakin olması yahu ne sakinliği manyak alienler gelsin kaçırsın bizi ondan sonra da sakin olayım di mi. Biz hiç onları kaçırdık mı ki onlar bizi kaçırıyor.
-Barış saçmalamaya başladın.
-Saçmalamıyorum ağabeycim ben kısır olmak istemiyorum.
-Ne kısırı ne diyorsun oğlum.
-Ne oldu ufo uzmanı o kadar çok biliyorsun da bunu duyunca şaşıryorsun. Biraz bilgim var herhalde. İnanmam etmem ama az bir şey bilgim var bu konuda. Bu yaratıklar kaçırdıkları insanları kısır yapıyorlarmış. Bir dergide okudum.
-Ulan adam böyle saçmalıklara nasıl inanabiliyorsun. Kısır yapmıyorlar oğlum. Sadece kadınların yumurtalıklarını alıyorlar hepsi bu.
-Ohara kısır yapsa daha iyi be. Manyak mı lan bunlar.
-Manyak değil kısırlar.
-Ne kısırı.
-Eee madem az bir şey okudun bunu da bilmen lazım di mi.
-Saçmalıyorsun.
-Saçmalamıyorum. Okuyorum. Eğer sen de okuduklarını düzgün anlasaydın dünyalıları kısırlaştırmadıklarını kendi kısırlıklarına çare bulmak için dünyalıları kullandıkları öğrenmiş olurdun.
-Yuh be.
-Aynen öyle dostum. Bir ara sana ayrıntısıyla anlatırım bunu. Tabi sen burada olup bitenleri hatırlayabilirsen.
-Ne demek hatırlayabilirsen. Aslanlar gibi hatırlarım. Mega hafıza var bende.
-İsterse 10 ışık hızı hafıza olsun dostum hatırlayamazsın. Bunlar bir alet sayesinde burada yaşananların bir kısmını sadece hipnozla hatırlanacak şekilde siliyorlar bazı kısımları da hiç hatırlanmayacak şekilde siliyorlar.
-Nasıl yani.
-Bütün bilgileri nasıl elde ettim sanıyorsun. Okuduğum kitapların hepsi kaçırılma vakalarının ayrıntılarını hipnoz sayesinde elde edilen bilgilerle veriyor.
-Yani ben hiçbir şey anımsayamayacak mıyım?
-Maalesef aynısı bana da olacak. Buradaki tüm her şeyi unutacağım şu güzelim aletleri şu ekranı hepsini. Ve de seninle yaptığımız konuşmayı. Sen bu gemiden çıktıktan sonra gene ufolara inanmayacaksın. İşte bu üzüyor beni.
-Varsın hatırlamayayım bu serserileri. Bu hatırayla yaşayacağıma ölürüm daha iyi. Bu arada neden bazı şeyler hipnozla hatırlanabiliyor.
-Belli ipuçları verebilmek için.
-Ne gibi ipuçları?
Derken girdikleri bölümün hemen karşısındaki monitrün ortasında bir şeyler hareket etmeye başladı. Önce ufak bir daire ortaya çıktı daha sonra da bu daire daha da büyüdü ve bir insanın geçebileceği seviyeye geldi. Bu arada monitör ise hala yerinde duruyordu fakat dairenin olduğu yer şeffaftı ve arkası rahatlıkla görünüyordu. Bir nevi şeffaf monitördü artık.
-Hay Allah be nedir bu böyle. Ne biçim bir araç bu. Söyle bakalım ufo uzmanı açıkla bunu.
-Böyle bir şeyi ben de beklemiyordum inan ki.
-İstersen buna da açıklanamayan ufo monitörü de ha Yani AOM. Ha ha ha. Ulan sinirden gülüyorum yahu.
-Çok komiksin dostum.
Alaycı bir bakış attı. Yüzü çok sıkıntılıydı. Hiç böyle bir şey beklemiyordu.

-Böyle şeylerden bahsedildiğini hiç duymamış ve okumamıştım. Çok garip. Dikkatli bak Barış sanki kapının ya da girişin , ya da adı her ne halt isenin arkasında biri var. Görüntülerden tam seçilemiyor ama bizim gibi olduğunu söyleyebilirim.
-Onu bende görebiliyorum. Bizim boyumuz kadar var sanırım. Galiba yanında birisi daha var. Uzun saçlı sanırım bu bir dişi olmalı.
-Bunlar griler değil , evet kesinlikle değiller.
-Grilerde nedir?
-İnsanları esas kaçıran uzaylı varlıklardır. Hani demin dedim ya kısır yaratıklar. İşte onlara griler denir. Kısa boyludurlar ve tenleri gridir herhangi bir şekilde de saçları yoktur.
-Hass. Kim o zaman bunlar ya da nedir?
-Bilmiyorum susma hakkımı kullanacağım.
Uzun süre sessiz kaldılar. Onlar girişin bir tarafından uzaylılara diğerleri de onlara baktı. İki tarafta birbirini tartıyor gibiyordu. İlk kim harekete geçecek sanki iki tarafta da bilmiyor gibiydi. Sadece birbirlerinin bulanık görüntülerine bakıyorlardı. Tedirginlerdi. İlk tepki karşı taraftan geldi. Yavaşça gelmeye başladılar. Girişten geçerken monitördeki görüntülerin gene dairesel biçimde dalgalandıklarını gördüler. Aynı bir su damlasının suya düşerken yaptığı dalgalanmalar gibi. Bu ikisi kapıdan geçtikleri zaman Barış’ın tepkisi önce şaşırtıcı sonra da sert oldu.
-Ulan bunlar da insan bee!
Gerçekten de insanlardı ya da öyle görünüyorlardı. Belki de bir zırhtı üstlerindeki. Tabi Çetin bunları tam olarak düşünemeden Barış’ın saldırısı gerçekleşti. Onların bir grup şakacı insan olduklarını sanmış olmalıydı.
-Şerefsizler utanmıyor musunuz bizimle dalga geçmeye ha.
Öyle hızlı saldırmıştı ki peş peşe yumruklar indiriyordu karşısındakilere Çetin tutmasaydı eğer onu işler daha kötüye gidebilirdi.
-Dursana be oğlum manyak mısın. Zarar vereceksin hem kendine hem de onlara. Belki de yıllar boyu oluşacak bir dostluğu yok ettiğinin farında mısın ha. Bak hele şu yaptıklarına.
Gerçekten de yazık uzaylıların ağızları burunları kan revan içindeydi. Uzun saçlı olan yani bayan olan (Doğal olarak artık yüzlerini seçebiliyordu Çetin tabi bir de şu kanlar olmazsa) cebinden çıkarttığı bir aletle önce yanındakinin sonra da kendisinin suratına o aletle bir şeyler sıktı. Suratlarındaki kanlar yavaşla yok olmaya başladı. Sanki kanları vücut tekrar geri istiyormuşçasına derinin içine gidiyormuş gibiydi. Bunu öğrenmek için zamanları yoktu tabi herhangi bir şey sormadılar. Barış’ın haşat ettikleri bir süre sonra suratlarında ne bir kan ne de bir şişik kalmıştı. Bu görüntü karşısında barış’ın asabiyeti de gitmiş yerini korku ve heyecana bırakmıştı. Artık onların şakacı insanlar olduğunu düşünmüyordu.Erkek olduğunu düşündekleri varlık onlara doğru bir iki adım yaklaştı.Bu durum karşısında Çetin ile Barış da geriledi. Hatta Barış geri giderken tökezledi ve yere düştü. Yüzü hala insanımsıya dönüktü.
Bu yaratık sanki demin hiç yaralanmamış gibi hiç kimse tarafından tartaklanmamış gibi sakince bizimkilere seslendi.
-Merhaba dünyalılar. Sizleri bir kurtarma görevi için seçmiş bulunuyoruz kabul ediyor musunuz?

Devam edecek…


Mystic@L 10 Ağustos 2006 23:31

Bizim, fotoğraflarımız olacak en sevgili anlarımızda çekilmiş,mutlaka gülerken.
Senin bana, benim sana hediyelerimiz olacak asılan, çirkinde olsa kendi elimiz değmiş resimler, Belki alçı kalpler, belki bir senin bir benim boyalı ellerimizle kaplayacağız duvarımızı rengarenk..
En güzel aşk şiirleri sana olacak
Duvarlarımız yalan söylemeyecek, buram buram yaşam sevgisi kokacak...
İnsanlar mutsuzlar sevgili, her şeye açlar ve doyumsuzlar...
Bense, bir tek seni istiyorum, bir tek seni aşkım...
Çünkü, sen benim her şeyimsin aşkım herşeyim...


Mystic@L 10 Ağustos 2006 23:32

sensiz kalmayı kaldıramıor yüreğim.
Kısa ayrılıklar bile kaderimi arttırıyor,hüzün dolu geceler yaşatıyor bana.
Seninle olmanın tadını almışım bir kere ,bundan vazgeçemiyorum.Alışkanlıkdeğil bu,her alıkşkanlık terk edilebilir bir gün.oysa benim yaşam kaynagımsın sen,insan hayatından vazgecebılırmı?
özlüyorum seni,özlemin büyüdükçe büyüyor içimde,durduramıyorum .kavuşacagımız anı bekleyerek geçior zamanım.hiç birşey zevk vermiyor bana sen yokken ,sıçrayarak uyanıyorum geceleri ,yanıma bakıyorum,YOKSUN.Tekrar gözlerimi kapıyorum ,dönüp duruyorum sabaha kadar.Sensizken her güne yorgun uyanıyorum,tadım yok işte anla.
oysa yanımdayken sen,günün tüm yorgunlugunu unutuyorum.Sohbetimizin keyfi,dokunmalarımızın sihri,yaşanan tüm olumsuzlukları silip götürüyor.Huzurla dalıyorum uykuya.Seninleyken sadece bir kaç saatlık uyku bile,ertesi günü ayakta ve sapasğlam geçirmeme yetiyor.
SEVGİLİM OLDUĞUNU VAR OLDUGUNU BİLMEK YETIYOR BANA.
Zamanı seninle,sadece seninle geçirmek varken,aşkımızı büyütmek,tutkuyla yaşamak varken beklemek zor gelıyor ınan ''şimdi olsa''diyorum''çıksam evden,gitsem yanına,yemek yesek birlikte,o gülse,ben baksam,heyecanlı heyecanlı anlatsa yaşadıklarını...
Sonra tatlılıgından bahsetsem şımartsam onu,Boğazın kıyısında yürüsek birlikte,yağmur üzerimize yağsa,üşüsek,sarılsak birbirimize,ısınsak tenimizin ateşiyle''...AMA YOKSUN İŞTE.Bu gecede sensiz geçecek ve ben yediğim yemekten zevk almayacağım.Bu gece sevgilim,bir fırsatını bul ve üzerinde şehir ışıklarının dans ettigi denize bak,kokusunU içine çek.Beni hissedeceksin.Çünkü ben ne zaman yalnız kalsam, denize bırakıyorum yüreğimi ,sana ulaşması için.Çünkü seninleyken atıyor yüreğim.HAYDİ SEVGİLİM GEL.Al yüregimi öyle gelllLL


arwen 10 Ağustos 2006 23:41

İsimsiz

Yalnızlığın bu türlüsünü hiç yaşamadım ben, oysa bu yalnızlığın ilacının sen olduğunu biliyordum. Elimi uzatsam tutacağını, kaygılarla dolu saatlerin bir anda yok olacağını biliyorum.
Sandığım kadar güçlü değilmişim demek ki konuşmak istiyorum...
"Seni hiç sevmemiştim, sana değer vermemiştim" demek istiyorum.
Ama çıkmıyor bu sözcükler ağzımdan tıkanıp kalıyor boğazımda hem nasıl söyleyebilirim ki bunu? seni düşünmenin bile bana heyecan verdiğini nasıl inkar edebilirim? Seninleyken yüreğimin deli bir ırmak gibi çağladığını, hiç bitmeyen bir coşkunun içinde neşeyle yaşadığımı nasıl saklayabilirim?
Sen hayatımda değişik bir renktin. Değişiklik arıyordum sen bana yaklaşınca uzak kalmadım demek istiyorum. Oysa renklerin güzelliğini seninle keşfetmiştim ben her renge hatta diyebilirim ki en güzel renklere senin adını vermiştim. Hayatımda bir değişiklik olduysa bu seninle gelmişti. Senden uzak kalmayı hiç aklımdan geçirmemiştim hele seni kaybetmeyi hiç. Sana yakın olmanın verdiği hazzı başka hangi duygu tattırabilirdi bana?
"Alımlıydın, güzeldin bu yönlerinle etkilemiştin beni. Kişiliğin, kültürün, zekan hiç dikkatimi çekmemişti" demek istiyorum.
Bunun yalan olduğunu sende biliyorsun sen yoksun, sözlerin var. Kendini anlatışın vardı, hayata bakış açın vardı, ve ben senin olmadığın zamanlarda işte bunları yaşıyorum. Şimdi Beni sadece güzelliğin etkiledi " desem kendimi bile inkar etmiş olurum.
Kilometreleri senin için kat etmedim sadece öyle zan etmeni istedim. Bir oyundu ve bitti demek istiyorum. Ama bunları söylemekle kendimi kandırmış olurum. Çünkü ben yolları içimdeki o tarif edilmez heyecanla aştım. Seni gördüğümde yaşadığım titremeyi gizleyebilmek için ne yapacağımı şaşırıyordum.
Aslına bakarsan ben aşka falanda fazla inanmak istemiyorum demek istiyorum çünkü benim aşk değil başlı başına bir tutkuydu.
Aşkın gücünün hayattaki başka her şeyden daha kuvvetli olmayacağına inanırken, gerçekleri yüreğimin sesiyle bulurken, insanı insan yapan en önemli şeyin aşk olduğunu düşünürken... " Aşka inanmam demek ben hiç yaşamadım" demekle eş anlamlı.
Hayat hep seçenekler sunar insana oysa yaşam bana böyle bir seçenek bırakmadı eğer bir seçenek şansı verseydi “ben yaşamımdaki her şeyi bir kenara seninle olmak” seçeneğini seçeceğimden hiç kuşkun olmasın. Ama her zaman en doğrusunu seçmek mümkün değil.
Önemli olan yaşanan yanlış da olsa bundan yarına dair bir ders çıkarabilmektir.
BEN ŞİMDİ YANLIŞI YAŞIYORUM...


kambis 10 Ağustos 2006 23:47

''irtibat'ın ' devamı ne zaman gelecek ?'


kambis 10 Ağustos 2006 23:52

En çok akşamlarını sevdim o şehrin. Sokak lambalarındaki beyaz vuruşları. Yokuşları tırmandığımız kimsesiz saatlerde, kardaki ayak izlerimizdi tek takipçimiz. Ellerini tutmayı o saatlerde severdim. Kır kahvesinde bir kış sabahı ısınır gibi tüm vücudumla sokulurdum bedenine; yüzüm kızarırdı.
Yüzüm gibiydi o saatlerde gökyüzü :ertesi gün yağacak karı haber veren kırmızı. Böyle zamanlarda romantiklik adına dolunayın bile pabucu dama atılırdı. Bazen sokak lambalarının altına girer , kızıl gökten ince ince yağan kristalleri seyrederdik üşüyene kadar. Üşüyene kadar düş kurardık…
O saatlerde oradaki insanlar televizyon başında ya da yorgan altında olduklarından, karlarda yuvarlandığımızı gören olmazdı. Ve kahkalarımızı duyan… Küçük tepelerde elele tutuşmuş insan izleri bırakırdık arkamızdan.
Gecenin karanlığında herkesten kaçarken kendimizi de saklamıştık karlar altına. Oynadığımız oyunların arasında kaldı sevgilerimiz, gündüz birer yetişkindik. ‘Elele yürüdüğümüz yokuş yollarda’ selam veren erkeği tanıyamazdım senin yanında. Gündüz dar pantolon ve bluzlerimin hepsi rafta. En sevdiklerim de onlardı oysa.
Günün karmaşasına hiç karışamadım, evden dışarı çıkamazdım.Bir balkonumuz vardı çıplak tepelere bakan. Eteklerine biraz yeşil bulaşmış çorak tepeler.Ardından alabildiğine uzanan deniz mavisi bir gök. Bunaldığımızda oraya deniz niyetine bakar bakar içlenirdik. Sonra bulutlar çıkardı ; köpük köpük.
Canımız memleket çekse gidemezdik.Gün doğumu yeniden hasret yeşertirdi içimizde.Geceyi beklerdik. Orda gündüzleri hiç sevemedim ben.
....Fozev....


arwen 10 Ağustos 2006 23:55

İsimsiz



Çok uzun zamandır uykuda olmalıyım. Oldukça dinlenmiş, son derece zinde bir biçimde uyanıyorum. Üzerimde bir şaşkınlık, içimde derin bir boşluk var. Kendimi olabildiğine garip ve yalnız hissediyorum. Geçmişime ilişkin hiçbir şey anımsamıyorum. Bulunduğum yer zifiri karanlık, kendimi çırılçıplak duyumsuyorum ve sanki suyun içerisinde yüzüyorum.

Evet evet, resmen bir suyun içinde çırılçıplak durumdayım. Fakat neden her yer bu kadar karanlık? Neden çıplağım? Neden suyun içindeyim? Tanrım, neden gözlerimi bu kadar zorlamama karşın hiçbir şey göremiyorum?
Herkes benim durumumda mı? Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ki durumumdan hiç de memnun değilim. Yardım istemek için bağırmayı düşünüyorum. Cesaret edemiyorum. Boğulabilirim, diye geçiriyorum aklımdan. Suyun yüzeyinden ne kadar derinlikte olduğumu anlamaya çalışıyorum. Boşuna, kestiremiyorum.Bulunduğum yerde tek olup olmadığımı merak edip anlamaya uğraşıyorum. Bütün dikkatimle çevreyi dinliyor, bir ses duymaya çabalıyorum. Hiçbir belirti yok, tüm çabalarım boşa gidiyor.

Geçmişime ilişkin bir şeyler anımsamak istiyorum. Belleğim henüz yüklenmemiş bir bilgisayar belleği gibi bomboş, tertemiz, hiçbir uyarıya yanıt vermiyor. Belleğimi yitirmeme neden olan bir darbe yemiş olmam endişesiyle, bedenimde ağrı veya acı duyumsamaya çalışıyorum. En ufak bir ağrı yada acı belirtisi yok. Cinsiyetimi düşünüyorum. Belleğimde cinsiyetime ilişkin bir veri de yok. Kendi bedenimi yoklayarak bir erkek olduğum ayrımına varıyorum. Bu arada başımın aşağıda, ayaklarımın yukarıda olduğunu belirleyebiliyorum.

Aniden bir devinim oluyor. Benim dışımdaki bu gelişmeyle eksenimin çevresinde beni döndüren bir güçle karşılaşıyorum. Başımı yumuşak bir zemine çarpıyorum. Artık bedenim yere paralel konumda. İçinde yüzdüğüm su çalkalanıyor. Ben de birlikte. Yumuşacık bir çarpma daha. Çarpmanın etkisiz oluşundan olsa gerek canım yanmıyor.
Parmaklarımı açarak ellerimi bedenimden ileriye doğru uzatıyorum. Başımı çarptığım yer türünden yumuşak bir zemine temas ediyorum. İterek, zorlayarak buradan kurtulmaya çalışıyorum. Bütün yumuşaklığına karşın bu zemin benim gücümle buradan çıkmama izin verecek kadar dayanıksız değil. Uğraşılarım sonuçsuz kalıyor. Yorulup vazgeçiyorum.

Yeniden benim dışımda bir devinim söz konusu oluyor. Bu kez ters yönde bir çalkalanmayla ters dönüyorum. Toparlanıp durumumu düzeltmeye fırsat bulamadan hareketler birbiri peşi sıra süreğenleşiyor. Biraz sonra duruyor. Büyük bir hışırtıyla yanımdan yöremden bir şeyler kopup kayıyor ve seslerin uzaklaştığını duyuyorum. Çok uzak olmasa da uzaktan bazı sesler geliyor. Yüksekçe bir yerden serbest düşmeyle bir şeyler bırakılıyor ve bu bırakılanlar suya düşüyormuş gibi bir şey. Sesleri anlamlandırmaya en azından beni ilgilendiren bir durum olup olmadığını çözümlemeye çalışıyorum. Bir sonuca ulaşamıyorum. Sesler durmak bilmiyor. Daha çok su sesleri var. Büyük bir gürültüyle çok miktarda su akıyor bir yerlerden. Arkasından küçük hışırtılarla az miktarda su akıyor. Çözümleyemediğim bir sürü sesin, devinimin birbirini izlemesinden sonra kısa bir sessizlik ve hareketsizlik anı yaşanıyor. Dinlemedeyim. Yakınımdaki yumuşak zeminin bana temasıyla birlikte gök gürültüsünü andıran bir ses! algılıyorum. Davudi fakat sevgi dolu bir ses.

- Günaydın hayatım, tontişim nasılmış bakalım bugün?
Bedenime temas eden yumuşaklığı içeriye doğru zorlayan bir baskı duyumsadım. Rahatsız edici bir baskı değil. Tam tersine sevgi belirtisi olduğu hemen anlaşılabilecek bir baskıydı. Yavaş yavaş yer değiştiriyor, kısa zamanda yarım daire hatta yarım küre çiziyordu. Bedenimde sıcaklığını duyumsadım. Yeniden gök gürlemesi sevgiyle,
- Bekir, oğlum, canım oğlum benim.
- Bekir’miş. Ne Bekir’i ayol. Ben biricik yavruma öyle tarihi bir isim koydurmam, dedi.
Daha ince perdeden bir ses. Bu sesin titreşimlerini daha rahat algılayabiliyordum. Bu ses de en az gök gürlemesi kadar sevgi sinyalleri taşıyordu.
Gök yeniden gürledi,
- Senin tarihi isim dediğin, beni bu günlere getiren rahmetli babamın adıdır. Hem başka ne koyacakmışız ki?
- Be adam dünyada isim kıtlığı mı var? Arkadaşlarıma söz ettiğimde, aman şekerim Bekir Tekir’i, çağrıştırıyor. Cümle alem kedi diye dalga geçer sonra dediler. Ben bebeğime Tarık adını koyacağım.
- Babamın adıyla dalga geçemez senin arkadaşların.Hem Tarık da tırık gibi bir şey değil mi?
- Saçmalama, Tarık Akan gibi yakışıklı olacak benim oğlum. Sen oldu bitti 160 santim boyunla Tarık Akan’ ı hep kıskanmışsındır, ondan çamur atıyorsun.
- Bekir olmazsa dedemin adını veririz. Şemsi koyarız.
- Hahahayt, Şemsiye diye makaraya alsınlar öyle mi?
- O zaman büyük amcam Şakir’ in adını veririz.
- O da sabun markasını çağrıştırıyor . Tarık olmaz diyorsan Cüneyt olsun.
- Yahu, nerede artist ismi var, onu bulup çıkarıyorsun. Zaten genç kızlığından bu yana yerli filmleri izleyip, izleyip ağlamaktan 4,5 derece gözlük kullanıyorsun. Şakir olmazsa diğer amcam Cafer’in adını koyabiliriz.
- Cafer s..çtı bez getir diye arkadaşları tempo tutar artık arkasından. Mesut koyalım da mesut olsun.
- Mesut olur mu? Olsa olsa konuşma kabızı olur oğlum.
- Bülent koyalım kibar ve romantik olsun.
- Ya TİK i olur da ROMAN ı olmazsa. Dayım Durmuş’a ne dersin.
- Taktın akraba isimlerine, Durmuş’muş, durmamalı hep devingen olmalı benim oğlum.

Şimdi her şeyi daha iyi kavramaya başlamıştım. Tartışmalar benim için yapılıyordu. Ben dünyaya gelmemiş daha doğrusu gelmiş ama annesinin karnında tutsak edilmiş bir zavallıydım. Kendisine, ömür boyu taşıyacağı ismi alma hakkı bile verilmemiş bir zavallı. Yaşamım boyunca taşıyacağım adı, dünyaya gelmeme aracılık eden kişiler belirleyecekti. Onların uygun görecekleri bir adı taşıyacak olmam bir tarafa, aralarında uzlaşma sağlanamıyordu ki. Tartışmalar başladığında seslerden algılayabildiğim sevgi sinyalleri de zamanla uzaklaşmaya başladı. Bir iktidar savaşının içindeydim.

Tartışmalar yaklaşık üç ay bu doğrultuda bazen şiddetli bazen yumuşak sürdü gitti. Çok sıkılmıştım. O ortamda kalacak daha fazla kalacak değildim. Bir an önce özgürlüğüme kavuşmalıydım. Nihayet annem rolündeki kişi de aynı kanıda olmalıydı ki şiddetli kasılmalarla dışarıya doğru itilmeye başladım. Birkaç saat süren zorlu bir savaşımdan sonra ışık göründü. Ürpertici bir hava kendini hissettirmeye başladı. Kayarak beni ürpertecek kadar soğuk bir yere ulaştım.

Verdiğim savaşımın etkisiyle yorgundum, yorgun ne kelime bitmiştim. İçerdeki ısı benim için mükemmeldi. Oysa şimdi çok üşüyordum. Ayaklarımdan tutan gözlüklü şahıs beni ters çevirdi. Göbeğimden uzanan kanlı bir kordonun arkasında annem olduğunu sandığım kadın da kan ter içinde bitkin bir durumda görünüyordu.
Benim gibi o da çok çabalamış olmalıydı. Avazım çıktığı kadar bağırıp üşüdüğümü söylemek istedim. Sesim çıkmadı. Morardığımı hissettim. Ayaklarımdan tutan gözlüklü şahıs beni sallamaya başladı. Sesimin çıkmadığını fark eden bu kişi kalçama birkaç tokat atınca ağzımdan ses çıkmaya başladı. Anlamsız sesler çıkarıyordum. Hemen beni temiz bir beze sardılar.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini anımsamıyorum. Uyandığımda başımda pek çok insan vardı. Uyandığımı anlayan birisi agucuk bugucuk gibi abuk sabuk sözcüklerle bana sırıtıyordu. Sanırım akrabalarımdan biriydi.

- Benimle diğer insanlarla konuştuğun gibi konuşabilirsin, demek istedim. Olmadı. Ağzımdan ağıt türü şeyler çıkınca odadaki cahillerden kimisi altımı ıslattığımı, kimisi gazım olduğunu, kimisi uykumu alamadan uyandığımı, kimisi de üşümüş olabileceğimi söyledi. Oysa ben odadakilere onlardan ayrı biri olmadığımı anlatmaya çalışmıştım. Tanrım, onları anlayabiliyor ama onlar gibi konuşamıyordum. Hemen sesimi kestim. Yoksa bir sorun arayıp bulmaya çalışırken yok yere altımı açıp üşümeme neden olabilir veya gazımı çıkarmak için gereksiz hareketlerle canımı yakabilirlerdi.

Akrabam olduğunu sandığım bir başkası yanımda yatan anneme
- Lütfiye abla, adıyla yaşasın adını ne koydunuz? Dedi.
- Şekerim, bebek doğalı kaç gün oldu, hala Remzi ağabeyinle adı konusunda uzlaşamadık. Bana kalsa Tarkan, Doğuş, veya Çelik olsun diyorum. Remzi ise Muhittin, Şerafettin veya İbrahim olsun istiyor. Ne yapacağımızı bilemiyorum.

Şimdi daha büyük bir şiddetle konuşmayı arzuluyorum. Ne yani hem bana danışmıyorsunuz hem de isim konusunu iktidar savaşına dönüştürüyorsunuz. Adımı Orhan Veli koysanız şair, Haldun deseniz tiyatrocu, Yaşar yada Kemal deseniz yazar mı olacağım? İstemiyorum. Gerçekten istemiyorum. İsim falan istemiyoruuuuum… Varsın bana isimsiz desinler. Plastik sanatlarda sanatçılar tüm yaratıcılıklarını ortaya koydukları bazı yapıtlarına İSİMSİZ demiyorlar mı? Siz de çok sevdiğinizi savunduğunuz bana isimsiz deyin.


Mystic@L 11 Ağustos 2006 00:01

Kısa ayrılıklar bile kaderimi arttırıyor,hüzün dolu geceler yaşatıyor bana.
Seninle olmanın tadını almışım bir kere ,bundan vazgeçemiyorum.Alışkanlıkdeğil bu,her alıkşkanlık terk edilebilir bir gün.oysa benim yaşam kaynagımsın sen,insan hayatından vazgecebılırmı?
özlüyorum seni,özlemin büyüdükçe büyüyor içimde,durduramıyorum .kavuşacagımız anı bekleyerek geçior zamanım.hiç birşey zevk vermiyor bana sen yokken ,sıçrayarak uyanıyorum geceleri ,yanıma bakıyorum,YOKSUN.Tekrar gözlerimi kapıyorum ,dönüp duruyorum sabaha kadar.Sensizken her güne yorgun uyanıyorum,tadım yok işte anla.
oysa yanımdayken sen,günün tüm yorgunlugunu unutuyorum.Sohbetimizin keyfi,dokunmalarımızın sihri,yaşanan tüm olumsuzlukları silip götürüyor.Huzurla dalıyorum uykuya.Seninleyken sadece bir kaç saatlık uyku bile,ertesi günü ayakta ve sapasğlam geçirmeme yetiyor.
SEVGİLİM OLDUĞUNU VAR OLDUGUNU BİLMEK YETIYOR BANA.
Zamanı seninle,sadece seninle geçirmek varken,aşkımızı büyütmek,tutkuyla yaşamak varken beklemek zor gelıyor ınan ''şimdi olsa''diyorum''çıksam evden,gitsem yanına,yemek yesek birlikte,o gülse,ben baksam,heyecanlı heyecanlı anlatsa yaşadıklarını...
Sonra tatlılıgından bahsetsem şımartsam onu,Boğazın kıyısında yürüsek birlikte,yağmur üzerimize yağsa,üşüsek,sarılsak birbirimize,ısınsak tenimizin ateşiyle''...AMA YOKSUN İŞTE.Bu gecede sensiz geçecek ve ben yediğim yemekten zevk almayacağım.Bu gece sevgilim,bir fırsatını bul ve üzerinde şehir ışıklarının dans ettigi denize bak,kokusunU içine çek.Beni hissedeceksin.Çünkü ben ne zaman yalnız kalsam, denize bırakıyorum yüreğimi ,sana ulaşması için.Çünkü seninleyken atıyor yüreğim.HAYDİ SEVGİLİM GEL.Al yüregimi öyle gelllLL


kambis 11 Ağustos 2006 01:52

GELECEKLE (+) KARŞILIKLI MÜNAKAŞA
*
geleceğim dursana , dönüyorsun oradan oraya
+sus biraz , aramaktayım kendime bir yer bulmaya
ama yıllar eriyor baksana şu geçen zamana
+bekle, kim bulmuş ki aradığını tam ısmarlama
*
yürekte aşk aramanın şüphesi tedirginlikte
+hiçlik dolu dünyada olmamalı gözün tetikte
ama aşka imreniyorum düş kurup bezginlikte
+şu an sabret denenmektesin akmayan dinginlikte
*
ama çizikler başladı gözümün alt yanlarında
+ruh ikizini kim bulmuş , sende bulduğunu ara
ama yoruldum imdat lütfen, budur senden tek rica
+ama herkesin hayatı hengamelerle hesaplarda
*
her zaman yaşamaktayım gitmekle kalmak arası
+zorda isen Rabbine sığın budur şimdi sırası
ama öğütlerin gelmekte bana kömür karası
+çare sendedir dengini bul, işte işin muskası
*
yaşam zor ölmekse koyuyor her dost ayrı bir tuzak
+dostum diyenler arkadan birbirini yiyor ahmak
bilsen çok sabrettim dürtülerime kalmadan tutsak
+bilinmez yarın neler getirir şu dar tozlu sokak
*
hiçbir bayanı çözemedim hepsi bir hayhuy bilmece
+kim çözmüş onları asla çözemezsin hece hece
artık isimleri yetiyor oyalanmaya bence
+kime baksan mutsuz ne var sizlerin genlerinizde
*
evli yada çok ufakla yaşayanları bile var
+vücudunu satmış ruhsuzlar bunu taş bile kavrar
bu çağda namus kavramını anlatsam aklın şaşar
+şiirlerde mutlu ol , güvenme , yoksa anan ağlar
*
görsen aynaya küslerin bile aklı para derdinde
+sende mutluluk arayanı bulsana kaderinde
ama güzel olmayanı ne yapayım hevesimde
+o zaman şikayet etme, yalnızlık yaz şiirlerde
*
SERDAR SAN - İZMİR , 29.07.2006


Mystic@L 11 Ağustos 2006 01:54

Çok eski zamanlarda birgün bir delikanli varmis...
Bu delikanli çok zengin bir ailenin kizina asik
olmus.Ama kizdelikanli fakir diye ona yüz vermiyormus.
Genç bir yilbasi gecesi bütün cesaretini toplamis
ve kizi yilbasi gecesi balosuna davet etmek için
evine gitmis. Kapiyi genç kiz acmis.Kiza kendisin
birlikte dans etmek istedigini söylemis.Kiz kabul
etmis ama bir sarti varmis. Ondan balo için diktirdigi
elbisesinin yakasina takmak için kirmizi bir gül
istemis.Delikanli sevinerek oradan ayrilmis.Hemen
kizin istedigi kirmizi gülü aramaya baslamis. Ama
mevsimlerden kis oldugunu ve bu mevsimde bir gül
bulamayacagini hic düsünememis.Bütün çiçekçileri
dolasmis ama herkes ona kis mevsiminde gül ariyor
diye deli gözüyle bakiyorlarmis.Genç çok üzgün bir
sekilde evinin yolunu tutmus.Evine girerken bahçede
henüz açmamis bir gül dali görmüs ama üzerinde sadece
dikenler varmis.Gözlerinden bir damla yas süzülmüs.O
sirada delikanlinin bahçesine bir bülbül gelmis.Delikanlinin
agladigini gören bülbül buna çok üzülmüs. Sabaha kadar gül
dalinin basinda bildigi en guzel sarkilari söylemis bülbül.
Bülbülün güzel sesinden etkilenen gul dali sabaha dogru
beyaz bir gül açmis. Oysa ki genç kirmizi bir istiyormus
.Beyaz bir gülün açtigini gören bülbül gögsünü dikenlerden
birine batirarak kaninin akmasini saglamis.Bülbülün gögsünden
akan kanla beyaz gül kirmizi güle dönüsmüs. Sabah bahçesinde
kirmizi bir gül açtigini gören genç gülü alarak kizin evine gitmis.
Kapiyi yine kiz açmis.Kizin yeni elbisesinin yakasina altindan
yapilmis bir gül taktigini görmüs.Kiza istedigi kirmizi gülü
getirdigini,baloya birlikte gidip dans edeceklerini hatirlatmis.
Oysa ki genç kiz baloya kuyumcu bir gençle gidecegini yakasina
da altindan yapilmis bir gül taktigin söylemis ve kapiyi kapatmis.
Delikanli çok üzgün bir sekilde oradan ayrilmis. Gözlerinden durmak
bilmeyen yaslar süzülüyormus.Caddeden karsiya geçerken elindeki
kirmizi gül yere düsmüs.Çamurlu ve karli yolda arabalarin
altinda ezilen gül kaybolup gitmis.Genç üzgün sekilde evine
dönerken bahçesinde gül dalinin yaninda yerde yatan bir sey
görmüs.Hemen yanina gitmis.Yerde gördügü bir hiç ugruna canini
veren fedakar bülbülmüs..!


arwen 11 Ağustos 2006 02:49

İşkence


Elindeki tespihi şakırdatarak, kaykıldığı koltukta sallanan, siyah pos bıyıklı, içkiden burnunun üzerindeki kılcal damarları çatlamış, şiş suratlı adam, gözleri kısık, aşağılayan bir bakışla karsısında süklüm püklüm, elleri kelepçeli ayakta duran genç adama baktı.
Sorgu odası çirkinliğin dehşetinde, dehşetin çirkinliğin-deydi. Çarpık bacaklı bir masa, altından sivri bir yay ucunun fırladığı çökük bir koltuk, iki uyduruk kahve sandalyesi, sinsi sinsi yanan bir lamba...
Eğri büğrü boruların ek yerlerinden tüten yağlı kömür dumanlarıyla, içilmiş sigaraların duvarlara sinmiş kirli, yaygın izleri...
Siyah, muşambamsı bir perdeyle sıkıca örtülü tek pence-renin yanında tozlu dosyalarla dolu bir metal do-lap...Tavandan sarkan uzunca kordonun ucundaki ampulün sarımsı ışıkları ve çevresinde vızıltılarla dönen bir sinek...
Tütün, nefes, biraz da rutubet kokan bu yarı karanlık, kü-çük odada masanın başında oturan adamdan başka, üç sivil daha vardı. Bir de elleri bağlı genç adam...
-Bana bak, bizle çalışacak mısın lan?
Genç adam
-.......
-Seni adam etmesini biliriz biz ulan i…
Masadan doğrulan adam ve genç adamın suratına inen iki tokat...
-Söyle ulan bizle çalışacak mısın?
-....
Genç adamın yüzünde patlayan iki tokat daha...
Derken adam yerinden kalktı, kapıya doğru yürüdü, dur-du:
-Atın şu iti içeri, dedi, alın ifadesini p……… de görsün Hanya’yı Konya’yı...Ulan sana mı kaldı Susurluk, Çatlı…? O…………
Kapıyı vurarak dışarı çıktı.
Enseye patlayan bir şamar:
-Söyle ulan, bizimle çalışacak mısın?
-....
-Söyle lan?
-......
-Kimlerle görüşüyorsun?
-.......
-Konuşsana ulan, çalışacak mısın bizimle?
-.......
-Söyle, konuş p…...
Yumruk, tekme...Sonra coplar....
Yorulmuştu ve hala düşünüyordu. Beyaz elbiseli cellat kahkahalar atarak genç adama yaklaştı. Bir an sustu ve alaycı bir ifadeye bürünerek “öleceksin” dedi.
Ayak parmak uçlarından başlayan soğukluk, bir karınca gibi bacaklarının üzerinde hareket ediyordu. Tüylerinin diken diken oluşu sürecinde ürpermenin tadını alabilmek bahtiyar-lığına henüz ulaşmıştı. Önceleri çok uğraşmış ancak bu kadar korkuyla karışık bir heyecana tutulmamıştı.
Genç adam kan ter içinde kalmıştı. Daha fazla düşünmek ve tüm bu olanlara bir anlam vermek istemiyordu. Gerçekle-rin sonu çabuk gelmişti, şimdi ona yapacak pek bir şey bırakmıyordu bu kabus. Genç adam arkasını zamansız ülke-nin kaybolmuş cellatlarına döndü.
Şimdi yüzüne harika bir gülümseme yayılmıştı, kollarını iki yanına açtı ve kendini kaderin oluruna bıraktı. Yüzünün, göze çarpan yönlerinden, minimini bir ağzıyla tuhaf ama hoş bir karşıtlık oluşturan, biraz çıkık, yarı kapalı gözlerinin ola-ğanüstü iriliğiydi. Dudakları büküktü ama, bakışları öyle cid-diydi ki, birden gülümseyişi, yüzüne beklenmedik bir anlatım veriyordu; böyle bir yüzün gülümseyişi, görenleri daha çok büyüledi.
Önce cellatlar gitti gözlerinin önünden, sonra çığlıkları ve korkunç suratları çıktı görüşünden, en son aşkın doruğunu gördü. Yine şiir yüzlü bir kız vardı geçmişten hatırladı-ğı...Ağlamaktaydı. Sonra karanlığı gördü yalnızca. Boşluktu görebildiği sadece.
Henüz karanlıkta tamamen kaybolmadan önce kulakları-na yetişen son ses öldürücü bir şaka gibi ard arda tekrarlan-maktaydı...
“Öleceksin! ! Öleceksin!”


kambis 11 Ağustos 2006 03:09

Cumhuriyetin 10. yılında neydik bugün ne olduk.
Dün : Göğsümüz tunç siperiydi..
Bugün : Göğüslerimiz artık silikonlu.
Dün : Demir ağlarla örmüştük anayurdu..
Bugün : Çetelerle başına çorap ördük.
Dün : Türk'e durmak yaraşmazdı..
Bugün : Türk'e dürüstlük yaraşmaz oldu..
Dün : Canımızı vermiştik bu vatan için..
Bugün : Naylon fatura verir olduk vatanı soymak için.
Dün : Elimizde üretkenliğin nasırı var..
Bugün : Elimizde tembelliğin cep telefonu.
Dün : Kağnılarla cepheye silah taşırdık..
Bugün : Son model Mercedeslerle tetikçi taşıyoruz.
Dün : Karanlığın üzerine bir güneş gibi doğuyorduk..
Bugün : Yeni zenginlerimiz çocuklarını Amerika'da doğuruyor artık.
Dün : İstikbal göklerdeydi..
Bugün : İstikbal gök kafesler de.
Dün : Yüreğimiz coşkulu , gönlümüz zengindi..
Bugün : Yüreğimiz organ tacirinde.
Dün : Çıkmıştık açık alınla 10 yılda her savaştan..
Bugün : Çetelerle savaşmayı bile beceremiyoruz.
Dün : Her şeyi onurumuza bırakmıştık..
Bugün : Her şeyi oluruna bıraktık.
Dün : 10.yıl marşımız vardı..
Bugün : Hala 10.yıl marşımız var ama kaybımız 70 yıl..
*
Alıntı.


Misafir 11 Ağustos 2006 13:29

Sevgileri Yarınlara Bıraktınız

"Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı." Yaşamak ve sevmek için hep bilinmeyen bir zamanı bekleriz. Önce diploma almalıyızdır. Sonra iş, güç sahibi olmalıyızdır. Sonra ev, araba ve tüm eşyaları almalıyızdır. Sonra çocukları evlendirmek ve günlük hırslara boğulan hayatlarımızı papatyalar gibi koparıp vazoda yaşatmaya çalışırız. Yaprakları solmuş ve suyu pis kokan o vazo, yaşamın gizli saklı hainliklerine yataklık eder. Artık birbirimize dokunmadan, ellemeden yemekle yatak odası arasında geçer gider en değerli zaman, hayatımız.

Biz hiç ölmeyecekmiş gibi sonsuzluk duygusu içinde gaflet uykularında kana bulanırız. Kan çiçekleri derleriz düşlerimizde, ölümlü hayatlarla örülü hayatlarımızın ölmüş sevdalarına ağıtlar yakarız düşlerimizde sessizce. Onları hep daha iyi bir zaman ve başka günlere bırakırız, yaşanacak ne varsa.

Gizli bahçemizde açan çiçekleri tek tek yolup dökülen saçlarımızın yanına koyarız.Telaşla koşarken eve yetişip yemek yapmak için ya da iş toplantılarının tekdüze vurgusuna ayak uydururken verilecek taksitlerden daha önemli olmaz hiç sevgiyle dokunmak birine. Dokunmak, yaşamın en kutsal büyüsü kızıl akşam üstlerden koşarak gelen ve avucumuza yanar bir top gibi düşen.Dokunmak birine içten ve sevinerek bir çoçuk gibi varolduğuna şükrederek.Dokunmak, insanın insanla zenginleşen biricik yaratık olduğunun en güzel kanıtı. Oysa dokunmadan geçip gideriz en yakınlarımızda salınan yalın kıyısından, lağım akan kanallarda boğuluruz küçücük hırslarla birgün bize hiç lazım olmayacak. Vakit olmaz yaşamak için.

Vakit kalmaz yaşamak için beni unutma çiçeklerinden taçlar yapmaya aşkın başına.Öpüp koklamadan bir tenin yumuşaklığını, incir çekirdeğini doldurmaz kavgalarda tükenir nefesler. Kutsal nefeslerimizi en çirkin sözcüklere harcarız da düşünmeden, sevda sözcüklerine yer kalmaz koskoca mekanlarda.Dünyayı dar ederiz de herkeslere nedense yalnız gecelerde gözyaşlarımız bizi affetmez. Kavgalarda ve ağız dalaşlarında tüketiriz sevgilerimizi de aşklara hiç ümit vaad edilmez çorak topraklarda. Devedikenleri bile kururken bahçelerimizde baharın gelip geçtiğini görmeden kapanır gönül gözü. Gönül gözü kapalı olanın yiyeceği taş duvarlardır ev niyetine ve altın bilezikleridir sarılacak sevdalar yerine. Denizler uzak düşlerin maviliklerine saklanır da bir çocuk gibi, hiç selam etmez bize bilinmeyenin gizli sırlarından. Geniş zamanlar umarız bir gün sevgimizi söylemek için. Hiçbir gün gelmeyecek o günün hatırına harcarız hovardaca bir ömrü.Kanat çırpan aşklar bir kuş misali salınırken etrafımızda ya elimizde sıkıp öldürürüz onları ya da kaçırırız uzak ülkelere geri dönülmeyen.

Aşk dokunmak ve sözden üretilen bir misk-u amberdir ki kokusu cihanı tutan. Sözlerden kolyeler takıp ak gerdanlara dokunuşun sarı güllerini dermek yaşamın hecelerini yanyana dizer.Yüreğinin surları yalçın kayalarla desteklenmiş insan nasıl ulaşsın sözcüklere? Bir kelebek misali yorulur kanatcıkları düşer yarı yolda boz toprak üstüne söz.Gecelere düğümlenmiş tutkuların yaşama ipek bir yorgan gibi serildiği günlerin özlemi fırtınalara yataklık eder ancak. Bırak! Ruhun öldüğü anlaışlsın.Bırak! Zaman sana hizmet etsin bıkıp usanmadan. Savaşın acımasız rüzgarına emanet yaşamlar, emanet yaşamlar kadar hain, sevgisiz ilişkilerin saldırısına uğrayan insan, karanlık yandaşlarına çevirirken yüzünü, unutur gider yaşamın kutsallığına türkü yakan dilleri. Kader değildir sevgisiz yaşamak. Ölüler yüzerken etrafımızda nehirden su içmek zor gelebilir insana ama yine de kutsaldır Ganj. Zeytin yaprağının gümüş bakışında açılır kapılar aşka. İçimize ılık zeytinyağı gibi akar sevdalar ve Akdeniz’in ruhu çırpınır beyaz köpükleriyle yüreğimizde.

Eğer zaman varsa yaşanacak.
Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum ellerimin değdiği yere.

Aşk dokunmaktır gül yaprağı tene, söz ise yarin attığı bir güldür taş niyetine.



arwen 11 Ağustos 2006 18:35

İşte Aşk



Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez. Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere daha karşılaşabilmek için hep aynı otobüse bindiler. Ama birbirlerine bir türlü açılamıyorlardı. Bu konuşmanın gerçekleşmesi ise fazla uzammadı ve tanıştılar.

Okul bittikten sonra ise evlendiler. Sevgileri de gün geçtikçe büyüyordu. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın. "Burayı alalım mı? Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım". "Sen istersin de ben hiç yapmaz mıyım? Amerika'daki tıp kongresinden dönünce ararım emlakçıyı" dedi adam. Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu anladı kadın. Ona sahildeki evi hatırlattığında ise, "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen o evi unut" dedi adam.

Kadın bir süre sonra kocasının kendisini aldattığını öğrendi. Bir akşam eşi eve geldiğinde ona her şeyi bildiğini söyledi. Adam ise hiç inkar etmedi. Kapıdan çıkarken, "Son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama, kadın, "Defol" dedi sadece. İlk celsede boşandılar. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bir sabah, çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. Onu kovmak istedi ama yapamadı. Kadın ise, "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o 1 saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında 1 yıllık ömrü kaldığını öğrendi. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi" dedi ve elindeki kutuyu diğer kadına uzattı.

Kadın da elindeki kutuyu açtı. Kutuda itinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu. Kağıtların hepsinde eşini ne kadar çok sevdiği yazıyordu. Kadın son kağıdı açtığında ise şu yazıyla karşılaştı; "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Terasta martılarla kahvaltı ederken, ben her zaman seni izliyor olacağım sevgilim."


Mystic@L 11 Ağustos 2006 19:01

EVLİLİK AĞACI
Yeni evli bir çift vardı.Evliliklerinin daha ilk aylarında bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi..........
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif
Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sıksık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar dil dökmüşlerdi..........
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif
Ama şimdilerde,küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.......
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif
Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler.Her ikisi de,boşanmayı istememekle beraber ,işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar..........
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif
Erkek,"Aklıma bir fikir geldi"dedi."Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım" ......
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif
Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçe de karşılaştılar.Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı.........
http://www.tatliaskim.com/images/smiles/KIZZZZZ.gif


arwen 11 Ağustos 2006 19:44

İşte Öyle Bir Şey


Hani bir yağmur yağar ya bazen... (Birden aklınızı uzun zamandır haber alamadığınız, ne yaptığını bilmediğiniz eski sevgiliniz gelir. ) Hani gök gürler ya arkasından... ( Arayıp, aramama arasında gidip gelirsiniz. İçinizden bir ses "ara" demektedir ve o ses giderek yükselmektedir. Telefon ellerinizdedir, numaralar aklınızda. Dayanamaz, dokunursunuz tuşlara.) Hani şimşekler çakar ya peşinden... ( O da çok sevinmiştir sesinizi duyduğuna. "Nasılsın" diye sorarsınız ama aslında merak ettiğiniz şey "Bensiz nasılsın" dır.)

Hani ıssız yoldan geçerken... (Duyduğunuz ses öyle tanıdıktır ki, güven verir size. Birlikte paylaştığınız anılar birer birer geçit yapmaya başlar önünüzden.) Hani bir korku duyar ya insan... (Sesini test etmeye çalışırsınız. En ufak bir titremeyi, en ufak bir heyecan kırıntısını kendinize yontarsınız. "Demek o da etkileniyor" dersiniz. Ya da tam tersi... Sesindeki soğukluğu algılamaktan korkarsınız. O soğukluk, size dair içinde hiçbir şey kalmadığını gösterecektir ve bununla yüzleşmek o an içinde hiç de işinize gelmeyecektir.) Hani bir şarkı söyler içinden... ( Söylemek istediğiniz çok şey vardır. "Özledim" demek istersiniz ama bunu içinizden söylersiniz. Aynı şekilde karşılık görememeyi kaldıramacağınız için tedirginsinizdir.)

Hani eski bir resme bakarken... (Sahi neden ayrılmıştınız? Neydi bu aşkı bitiren şey? Düşündüğünüzde de ne anlamsız gelir. Belki basit bir kavga, belki bir kıskançlık. Belki de bir ihanet. Ama hiçbir şeyin önemi yoktur artık. Oradasınızdır, onun yanında. Gözünüzün önünde hep onunla olduğunuz anlar vardır.) Hani yılları sayar ya insan... ( Ayrıldığınız ilk anlarda ne kadar da umutsuzdunuz. Günler, geceler geçmek bilmezdi, sayardınız ama bitmezdi.) Hani gözleri dolar ya birden... ( Gözyaşları hücuma kalkmaya hazır askerler gibi beklemektedir gözlerinizin içinde. Konuştukça ağlamamak için zor tutarsınız kendinizi. "Neden" demek istersiniz. "Neden bitti"... diyemezsiniz, dudaklarınızı ısırırsınız. İçinize akar göz yaşları çaresiz. Zayıflığınızı anlamasını istemezsiniz.)

Hani yıldızlar yanıp sönerken... ( Oydu yıldızınız bir zamanlar. Siz her yıldıza onun adını verirdiniz.) Hani bir yıldız kayar ve insan... (Ama yoktur o yıldız artık. Yıldızsız gecelerde yaşamaya mahkumsunuzdur ya da kendinize yeni bir yıldız bulmuşsunuzdur.) Hani bir telaş duyar ya birden.. ("Ne yapıyorum ben?" diye sormaya başlarsınız bir anda. Telefonu "Kendine iyi bak" sözüyle kaparsınız ve yalnız kalırsınız. Bir garip duygu çöker omuzlarınıza... Ve o duyguyla uyuyakalırsınız.)

Sabah uyanırsınız ve sorarsınız kendinize "Neydi bu?"... Cevabı yoktur. Çünkü "İşte öyle bir şey"dir bu... O an yaşadığınız ve belki de bir daha hiç yaşamayacağınız bir şey...
<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=1">


Mystic@L 11 Ağustos 2006 21:15

Nereye gitsem yanımda ürüyorum sevgimi ve nefretimi...

Her sabah yeniden sayıyorum kaç gündür görüşmediğimizi. Rüyalarımda görüyorum karşılaştığımız anı, başımı çeviriyorum, bulamıyorum söyleyeceğim kelimeyi...

Nefretimle uykuya dalıp ve sevgimle kalkıyorum. Her sabah yeni bir güne başlasam da, sensiz yeni bir hayata başlayamıyorum...

Sabahları cebime koyup "iyi ki"lerimi, "keşke"lerimi, pişmanlıklarımı, çıkıyorum yola, günün bir saatinde "keşke"lerimi alıyorum, başka bir saatinde "iyi ki"lerimi yanıma...

Bir cebimde ise hasretin hala duruyor, yapacak hiçbir şey bulamayınca kalbim bu yorgun kelimelerden medet umuyor...

Senden gittiğimde sadece yaralandım sandım, aslında ruhum bedenimden ayrılmış, geriye kalan bir et parçasıymış anladım...

Artık kiminle konuşsam ruhum sendeki gibi havalanmıyor, bugün kiminle tanışsam kalbim sendeki gibi atmıyor...

Yanımdan geçen herkese sen misin diye bakıyorum, seni gördüğüm anda başımı çevirip kaçıyorum. Senden uzaklaşmak için sana doğru koşuyorum...

Bir gün ararsan, açmayacağım diye kendime sözler veriyorum, her telefon çaldığında sen misin diye heyecanlanıyorum. Seni aramamayı cesaret sanıyorum, aramak mı zor aramamak mı bilmiyorum...

Hiçbir gelen senin yerini doldurmuyormuş, hiçbir giden senin kadar acıtmıyormuş...

Sensiz bir hayatta da mutluluk yokmuş aslında, yokluğunun acısı sevgimden büyükmüş aslında.


arwen 11 Ağustos 2006 23:09

İstifa Ediyorum



....biliyorum, dünyanın nimetleri sırf benim için yaratılmadı, ben üstün değilim, ben farklı değilim. duymak istiyorsan eğer bunuda haykırabilirim, sensiz en çok sevdiğim yaşamdan istifa ediyorum... ayrılıkların hepsi acı verir, ama en acısı vedalaşmadan yaşanan ayrılıklardır. belliki yetmiyor harfler, yetmiyor kelimelerin kısır dünyası. anlıyorum yer ile hayat arasında tariflere sığmayan bir aşk, hayran hayran seyredilmesi, doya doya yaşanması gereken bir çeşitlilik var. bakamıyorum geri kalana, bir gün gerçeği yok olur, sadece bu boya izleri kalırsa diye. yaşamak ne kadar kutsal oysa ki; nasılda mükemmel şu an... biliyorum. korkuyorsun benden. gözlerimden okuyorum, güvenmiyorsun bana. fakat seninde bilmediğin yanlarım var. aşık dolaştığım günler, söylediğim yanık ağıtlar, çizdiğim rengarenk resimler var. karanlık suretimi atıp bir tarafa, o an en saf halimle çıksam karşına, ne düşünürsün; inanırmısın bana... ben mutlak yalnızlığa sürüklenen bir serseri değilim. am bu sensiz boşluğun içinde tamamiyle yok olmadan anladım ne kadar çok güzel olduğunu. biliyorum, dünyanın nimetleri sırf benim için yaratılmadı, ben üstün değilim, ben farklı değilim. duymak istiyorsan eğer bunu da haykırabilirim, sensiz en çok sevdiğim yaşamdan istifa ediyorum...


Mystic@L 11 Ağustos 2006 23:16

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı.
Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış
gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...Ve
Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına
verdi, hakim...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp,
kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...

"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür
haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu,
kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından...

Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti..Herkes onu
dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu...Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim...
O bilmez...50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından
kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı,
onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman
adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla suluycam onu
diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp
bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... Taki geçen geceye kadar...
O gece takatim kesilmiş..uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla
50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu herşeyimi verdim... Ondan hiçbir şey
göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini
yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim, yaşlı adama dönerek ;

"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın
utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin
görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadimemi de orada
tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden büketler verdim...
O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder
yüreğimi...

İlk Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime
götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç
sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin
dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun...lafım geçmedi... O günlerde
tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak
dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim
kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek
ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki
bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef
gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de
uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma , kadınımın boynu
yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda herşey sustu...

Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi
haber yaptılar...


arwen 11 Ağustos 2006 23:32

İyi Geceler Öpücüğü




Her akşamüstü hemşire olarak çalıştığım yaşlılar bakımevine gece nöbeti tutmak üzere geldiğimde herkesin kapısını çalar, sohbet ederdim. Kate ve Chris’i genellikle fotoğraf albümleri kucaklarında, geçmişten konuşurken bulurdum. Kate bana eski fotoğraflarını gururla gösterirdi: Chris uzun boylu, sarışın ve yakışıklı bir erkekti; Kate ise, güzel, saçları koyu renkli ve güleç yüzlüydü. Yan yana o kadar güzel bir görünümleri vardı ki, pencereden içeri vuran gün ışığı, aklaşmış saçlarını iyice güzelleştirir, geçen yılların izlerini taşıyan yüzlerindeki kırışıklar çok hoş görünürdü.

Hep gençken insanın sevgi adına ne kadar az şey bildiğini düşünürdüm. Sevginin bir tür tekel olduğunu düşünmek ne kadar aptalca bir şey. İnsanlar yaşlandıkları zaman sevginin gerçek anlamını çok iyi bilirler; oysa gençken sevgi konusunda sadece tahminlerde bulunulabilirler. Bakımevi personeli akşam yemeğini yerken, Kate ve Chris bazen el ele tutuşur ve yemek odasının kapısının önündeki koridorda yürürlerdi. O zaman bizim aramızdaki sohbet bir anda, bu çiftin birbirlerine olan sevgilerine ve kendilerini birbirlerine bu denli adamaları konusunda bir tartışmaya döner ve birinden biri öldüğü zaman ne olacağını düşünmeye başlardık. Hepimiz, Chris’in daha güçlü ve Kate’in kocasına aşırı biçimde bağımlı olduğunu biliyorduk.

Önce Crhis ölürse Kate ne yapacaktı? Hep bunu düşünüyorduk. Yatma vakti adeta bir ayine dönüşürdü. Kate geceliğini ve terliklerini giyer, sandalyesine oturur ve akşam alacağı ilaçları götürmeme beklerdi. O ilaçlarını alırken, Chris ve ben onu izlerdik. Sonra da Chris, onun sandalyesinden yatağına kadar gitmesine yardımcı olur, yatırdıktan sonra da özenle üstünü örterdi. Bu sevgi gösterisini izlerken belki bininci kez kendi kendime, bakımevlerinde evli çiftler için neden iki kişilik yatak bulundurmadıklarını düşünürdüm. Bütün yaşamları boyunca birlikte uyumuşlardı, ama yaşlılar bakımevine geldikten sonra tek kişilik yataklarda ayrı ayrı uyumak zorundalardı. Bir yaşam boyu tadını çıkardıkları bu rahatlık ellerinden alınıveriyordu.

Chris’in, Kate’in başucundaki gece lambasını uzanıp kapatmasını izlerken, bu tür politikaların ne denli yanlış olduğunu düşünürdüm. Chris daha sonra eğilir, Kate’i öper, yanağını okşar ve birbirlerine gülümserlerdi. Sonra da Chris Kate’in yatağının yanındaki kolluğu kaldırır ve kendi ilaçlarını içerdi. Odalarından çıkarken, Chris’in Kate’e, “İyi geceler Kate”, Kate’in de ona “İyi geceler, Chris” dediğini işitirdim. O kocaman odanın iki yanındaki yatakların ortasındaki boşluk birbirlerinden ayırırdı onları. İki gün izinliydim. İşe döndüğümde kapıdan girer girmez duyduğum ilk şey, Chris’in bir gün önce, sabah erken saatlerde öldüğü oldu.
“Nasıl?” dedim hemen.
“Çok ciddi bir kalp kriziydi ve her şey çok çabuk oldu.”
“Kate nasıl?”
“Çok kötü.”
Hemen Kate’in odasına gittim. Elleri kucağında, gözleri boşlukta, hareketsiz bir şekilde sandalyesinde oturuyordu. Ellerini tutum ve “Kate, benim, Phillis” dedim.
Beni işitmiyordu, gözleri hala boşluğa dikiliydi. Çenesini tuttum ve başını çevirdim.
“Kate, Chris’i kaybettiğini yeni duydum. Çok üzüldüm.”
“Chris” adını duyar duymaz, gözlerine hayat geldi. Yüzüme şaşkın bir ifadeyle baktı, sanki nereden çıktığımı sorgular gibiydi. “Kate, benim, Phillis. Çok üzüldüm.”
Beni tanıdığını belli etti ve buruşuk yanaklarından aşağı gözyaşları süzülmeye başladı.
“Chris yok artık” diye fısıldadı.
“Biliyorum,” dedim, “Biliyorum.”

Bir süre Kate’e özel bir özen gösterdik; odasında yemek yemesine izin verdik ve ona her zamankinden daha dikkatli davranmaya çalıştık. Fakat, zamanla herkes eski düzenine döndü. Odasının önünden geçerken, Kate’in sandalyesinde oturup kucağındaki albüme ve Chris’in resimlerine baktığına tanık oluyordum hep.
Onun için günün en dayanılmaz bölümü yatma vaktiydi. İsteği üzerine Kate’i kendi yatağından Chris’in yatağına taşımamıza ve onu yatağına yatırırken görevlilerin onu güldürmeye çalışmalarına karşın, o hep sessiz kalıyordu. Yatırıldıktan bir saat sonra bile odasının önünden geçerken içeriye göz attığımda, Kate hep gözleri açık tavana bakıyor oluyordu.

Chris’in ölümünün üzerinden haftalar geçmesine karşın, yatma vakti hala onun için çok zor anlardı. Kate o sürede çok huzursuz ve güvensiz gözüküyordu. Hep “Neden?” diyordum kendi kendime. Neden özellikle günün bu saatleri hala çok kötü onun için acaba?
Bir gece odasına girip, onu yine uyanık bulunca,
“Kate, acaba iyi geceler öpücüğünü mü özlüyorsun?” dedikten sonra eğ?ildim ve onu buruşuk yanaklarından öptüm.
O anda gözlerinden yaşlar boşandı, ellerimi sıkı sıkı tuttu ve bana
“Chris her gece bana iyi geceler öpücüğü verirdi.” Dedi, ağlayarak.
“Biliyorum” dedim, fısıltıyla.
“Onu o kadar çok özlüyorum ki, onca yıl bana iyi geceler öpücüğü vermeden hiç yatmadı.”
Ben gözlerindeki yaşları silerken bir süre sustu.
“O beni öpmeden uyuyamıyorum.”dedi.
Gözlerimin içine baktığında bir tür minnet ifadesi vardı yüzünde.
“Beni öptüğün için teşekkür ederim.” Dedi.
Gülümsedi ve fısıltıyla bana
“Chris bana şarkı da söylerdi, biliyor musun?” dedi.
“Öyle mi?”
“Evet,” dedi başını sallayarak, “Şimdi burada yatarken hep bunu düşünüyorum.”
“Nasıl bir şarkıydı?”
Kate gülümsedi, elimi tuttu ve boğazını temizledikten sonra onca yaşına karşın hala güzel olan sesiyle şarkıyı söylemeye başladı:
Öp beni sevgilim, öp beni ayrılmadan önce.
Ve düş kuramayacak kadar yaşlandığımda.
Verdiğin öpücük yüreğimde yaşamalı.


Mystic@L 12 Ağustos 2006 20:17

Bir askerin drami
Görevli bir mutemet astsubay bankaya gidip taburdaki askerlerin maaşlarını çekmiş. biliyosunuz, askerlere ödenen rakamlar çok düşüktür ama bunlar bir araya gelince hayli yüklü bir meblağ olur. adam bankadan çıktıktan sonra evi yolunun üzerinde olduğundan şoförüne eve uğrayacağını söylemiş. niyeti rahat rahat bi tuvalete girmekmiş adamcağızın.
Eve geldiğinde karısının küçük oğluyla banyoda olduğunu görmüş. büyük oğlu da oturma odasında legolarla oynuyomuş. astsubay para çantasını oğlunun yanında bırakıp tuvalete girmiş. ancak geri döndüğünde zavallı adam inanılmaz bir manzarayla karşılaşmış. oğlan çantadaki deste deste paraları cayır cayır yanan sobaya atıyomuş. babasını görünce de sırıtmaya başlamış yaptığının ne menem birşey olduğundan habersiz yumurcak. astsubay hemen çocuğun elinden hızla çekmiş bond çantayı. ama çanta neredeyse boşalmışmış. yaşadığı şokla oğluna hızlı bir tokat aşketmiş astsubay. tokadın şiddetiyle savrulan çocuğun kafası sobanın kenarına çarpmış ve oracıkta ruhunu teslim etmiş. yaptığından bin pişman astsubay küçük oğlunun kalbini dinleyip de atmadığını görünce çılgına dönmüş. o an kemerinden beylik tabancasını çıkarıp bir saniye bile duraklamadan kurşunu kafasına sıkmış.

Silah sesini duyan karısı koşarak odaya gelmiş. zavallı kadın oğlunun ve kocasının yerde kanlar içinde yattığını görmüş ve ne yaptığını bilmeden bağırıp-çağırmaya başlamış. o sırada banyoda yıkadığı küçük oğlu gelmiş aklına. hızla banyoya koşmuş ama maalesef oğlunun, küvetin içindeki, suya yüzükoyun paralel vaziyette cesediyle karşılaşmış. birkaç dakika içinde yaşadığı bu zincirleme felaket sonucunda aklını kaçırmış kadın ve hayatının geri kalan bölümünü akıl hastanesinde geçirmiş


arwen 13 Ağustos 2006 23:46

Kaç Kırlangıç Kovaladınız ?




Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne
konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış,
güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama
vurmuş. Tık..... Tık......Tık....
Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!
Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin
bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.
Hey adam!Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun
zamandır seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konuşmaya.Lütfen
pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte yaşayalım.
Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de
nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş.Gerekçeside pek sersemceymiş:
Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?
Kırlangıç mahçup olmuş.Başını önüne eğmiş.Ama pes etmemiş,
bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,gülümseyerek bir kez daha
şansını denemiş: Adam, adam!Hadi aç artık şu pencereni.Al beni
içeri! Ben sana dost olurum.Hiç canını sıkmam!
Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam
demiş.Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.İşim gücüm var,
git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine
gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi
al beni içeri.Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü
ben ancak sıcakta yaşarım.Pişman olmazsın, seni eğlendirirm.
Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın' yanlızlığını paylaşırım, demiş.
BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık
meselesine içerlemiş.Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan
memnunum,demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.Düpedüz kovmuş.
Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca,başını önüne eğmiş,
çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş.Adam, önce düşünmüş, sonra kendi
kendine itiraf etmiş:Hay benim akılsız başım; demiş.Ne kadar
aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk
fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle
kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte.
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.Yine de kendi
kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım
nasıl olsa yine gelir.Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.Gözü yollardaymış.
Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.
Ama......
Onunki hiç görünmemiş.
Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören
olmamış.Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.Olanları anlatmış.
Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."

HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!
HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA
ÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER!
VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!

Dikkatli olun....
Farkında olun.....
Ve bir düşünün bakalım;
Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?


arwen 15 Ağustos 2006 01:58

Kaç Maske? Kaç Kişilik?




Bir elimde siyah bir maske diğer elimde transparan bir maske,karşımda ise bir ayna vardı.
Yanımdaki masanın üzerinde ise renkli maske ve onun altında kalmış kırık bir maske duruyordu. Aynaya saf saf bakmaya başladım. Birkaç sorunun cevabını bulmak için o aynanın karşısına geçmiş, öylece kendimi görüyordum.Saçlarımdan ellerime kadar kendimi süzdüm. Şükür, kırık çıkık bir tarafım yoktu. Sonra birden gözlerime dikkat ettim. Ne hissediyorsam onları yansıtıyorlardı. Pek sıkılgan,pek bitkin.Asıl hissettiğim farklı birşeyler yaşama isteği,bir kıvılcım,başka,daha başka birşeylerdi.O zaman gözlerimde buluştu yüreğimdeki kıpırtı. Başımı kaldırdım, sanki başka biri vardı içimde,belki iki kişiydik o an. Gözlerim daldı uzaklara,zor döndüm şimdiye. Bir de ne göreyim! İki masum yaş akıyordu gözlerimden,baktımki bir ışık gördüm orada, pırlanta gibi parıldayan gençliğimi.Kaybetmek istemediğimin direnişimdi o yaşlar.
Sonra maskeleri denemeye başladım teker teker. İlk hangisini taksam?Siyahı,gece gibi siyahı. Korktum bir an "bu dakim?" dedim. Yüzümü saklamıştı bu maske,sadece gözlerimi gördüm.Kurtulmak istercesine,istekli bir bakış sezdim. Saklanmak için, kendimle yalnız kalmak için bu maskeyi takardım belki. Sonra kırık olanı denedim. Yüzümün yarısını görebildim ve de gözümün tekini. Yalnız kalmak neymiş o zaman anladım. Üzgün, çaresiz tek kalan gözüm, yanındakine kavuşmak istedi. Bu maske kişilğimin de yarısı demekti. Yarım kişililiktense tam bir kişiliği tercih ettim. Ve diğer maskeyi,renkli olanı denedim. Cıvıl cıvıldı,dert tasa taşımıyordu,hüzün yoktu sanki,mutluluk hissettim,insanlarla yaşamanın güçlüklerine rağmen,onlarla hayatın eğlenceli olduğunu ve onları ne kadar çok sevdiğimi anladım. Sanırım bu maskeyi kullanabilirdim. Geriye saydam olan kalmıştı. Bir "oh" çektikten sonra onu da taktım. Herşey açık seçik gözümün önüne geldi. Başarılara erişmek için savaşmam gerektiğini anladım. Doğallığın yücelik olduğunu ve duyguların saklanmaması gerektiğini,gözyaşlarının önüne geçilemeyeceğini,hayatta aslında yapayalnız, kendi ayaklarımın üzerinde duran bir kişi olduğumu anlattı bu maske. Bu maske bendim işte,maskemi buldum. Benim maskem kendi yüzümdü. Belki arada bir renkli maskeler takmak,mutluluk şarkıları söylemek iyi gelecekti ama aslında maskesiz kahramandım ben...


seul_soliste 15 Ağustos 2006 02:14

Elveda Bitanem

Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti yanmanin nedeni aksam yedikleri degil uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti aslinda bunda geç bile kalmisti. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsiz uyanis bitmeli... Içinde bir muhakeme baslamisti, kendi kendine söyleniyordu:

“Ona da haksizlik etmek istemiyorum belki hatali olan benim.... Bulunmaz Hint kumasi degilim ya, görünüs olarak himmm yakisikli çocuk denilecek biri hiç degilim.... Ama yaptim çok çalistim bitmesin diye kendimle mantigimla çok kavga ettim olmadi....” Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekille giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti, bugüne kadar hiç bekletmemisti onu simdide bekletmemeliydi. Istanbul soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor onlar bile agliyor halimize.

Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadiköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmisti bulusma yerine. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü, simdi midesindeki agri daha da artmisti. Karsilama faslindan sonra Besiktas'a gitme karari aldilar, yolculuk sirasinda hiç konusmadilar; genç adam günesin yoklugunda grilesen denize bakiyordu. Genç kiz arkadasinin bu durgunluguna anlam verememisti, öyle ya nereden bilecekti bu gün ayrilik çanlarini çaldigini.

“Üsüdüm” dedi genç kiz, bu yolculuk boyunca edilen tek lafti. Besiktas'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kiz anlamisti kendisine bir sey söylenmek istendiginin... “Bana bir sey mi söylemek istiyorsun” dedi, genç adamin gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçirarak “evet” seklinde basini salladi.

Genç kiz daha da heyecanlanmisti. Biraz da sinirlenerek “söyle öyleyse ne diye bekliyorsun.”

Genç adam içini çektikten sonra “sence biz nereye kadar gidecegiz, daha dogrusu biz iyi bir ikiliyiz”

“Bunlari sorma geregini neden duydun.” dedi genç kiz.

Genç adam söze basladi: “bak canim bundan birkaç ay önce aksam saat 11:00 civariydi sanirim, hatirladin mi?

Genç kiz “evet hatirladim” dedi, ama genç adam genç kizin sözünü bitirmesini beklemeden “o aksam seni düsünüyordum diger aksamlarda oldugu gibi senin için bir siir yazmistim onu o an sana okumak istemistim, sana telefon açtigimda siirimi bile dinlemeden simdi sirasi mi canim ya senin de isin gücün yok mu demistin bana. Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düsen bir ***sör gibi olmustum sessiz kalip özür dileyerek telefonu kapatmistim. Daha sonra bu siiri benden hiç istememistin. Ve bunun gibi bir çok defa tartismamiz oldu. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis, Meral'in bana sen sanslisin Nalan sana bakar sözüne karsilik sinirli bir edayla “aaaa banane isim yok da sana bakacagim, annen baksin demistin bunu da hatirladin mi?”

Genç kiz tekrar “evet” dedikten sonra saskin saskin “evet ama bunlari neden hatirlatiyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kisiligim böyle, duygusalligi sevmiyorum . Ve hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez.”

Genç adam güldü “Evet canim bak burda haklisin, sen zaten olmak istesen bile bu kalbi tasidigin müddetçe hasta bakici hemsire falan olamazsin.”

Genç adam devam etti “bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin, hiç hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalligi sevmeyebilirsin ama sen seni seven insanlari mutlu etmeyi de sevmiyorsun, halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah aksam, gece yani seni andigim her saat tatli sözcük mesajim vardi senin için biliyor musun? seninle ben ak ile kara gibiyiz”

Genç kiz anlamisti, “yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?”

Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdigin ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsünüyordu.

“Hayir dedi sair olmani istemiyorum zaten olamazsin da; yalniz biz ayrilmaliyiz, ayrilirsak ikimiz içinde en hayirlisi bu olacak.”

Genç kiz sasirmisti, “Neden ama ben seni seviyorum, senin de beni sevdigini saniyordum.”

Genç adam iç çekerek “hayir canim sen esas beni sevdigini saniyorsun, eger beni sevseydin simdi burda baska seyler konusuyor olurduk.”

Genç kizin gözleri yasarmisti, Genç adam cebinden çikardigi mendili uzatti, genç kiz göz yaslarini silerek kesik bir sesle “Sen bilirsin, umarim beni baska biri için birakmiyorsundur.”

Genç adam “Nasil böyle bir seyi düsünürsün, senden baska olmadi ve uzun sürede olacagini sanmiyorum.” Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanci gibi duruyorlardi. Istanbul yagmurlarla yikanirken yagmura iki sevgilinin umutlari da karisiyordu.

Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kiz “kalkalim istersen” dedi.

Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. Genç kiz “tamam o zaman sana mutluluklar dilerim” diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu genç adam “arkadas olarak beraberiz ama sen istersen tabi” dedi. Genç kiz evet” anlaminda basini salladi ayrilirken son kez sarildilar birbirlerine.

Genç kiz uzaklasirken genç adam masada dondu kaldi vakit ögleni bulurken yagan yagmur yerini günese birakmisti, ama genç adam titriyordu onu titreten açan günese ragmen esen rüzgar miydi, yoksa kalbindeki ayrilik acisi miydi. Saatlerce dolasti devamli kendini sorguluyordu hatayi bastan yaptim diyordu, ama yasadigi güzel günlerde olmustu.”allahim” dedi “allahim güç ver bana”.

Dostlarini düsündü onlarin dediklerini düsündü. Arkadaslari sizler birbirine zit insanlarsiniz yol yakinken dönün bu yoldan dememis miydiler. Tabi ya dogru olani yapmisti. Saatler geçtiginde artik günes yerini yildizlara birakmisti, eve döndügünde yürümekten bitap duruma düsmüstü. Kendisini karsilayan annesine hiçbir sey söylemeden kendi odasina gitti. Gece bir türlü bitmek bilmiyordu anilarin agirligi altinda eziliyordu genç adam, ama sabah erken kalkip ajansa gidecekti, bunun için uyumasi gerekiyordu.

Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayi basarmisti ve sabah 7'de saatin zirlamasiyla uyandi genç adam. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 tane cevapsiz arama vardi. Genç adam yorgun oldugu için duymamisti telefonunun sesini. Cevapsiz arama ve mesaj canimcim'dan gelmisti canimcim onun Nalana taktigi isimdi, heyacanla mesaji açti mesajda sunlar yaziyordu.......

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.......”

evet, genç adam sasirmisti, mesajin gelis saatine bakti sabahin besini gösteriyordu güldü kahkahalar atarak güldü onu tanidigi ve arkadas oldugu günden beri ilk defa bir siir aliyordu ve ilk defa bu saatte araniyordu....

Heyecanla hizli arama yapti, çalan telefonu yabanci bir ses açti.

Genç adam “Nalan ile görüsebilirmiyim” dedi. Fakat karsidaki agliyordu, hiçkira hiçkira agliyordu; “Ben onun annesiyim yavrum, canim kizim bu sabah intihar etti. Gece odasinda birilerini arayip durdu, sabah odasinin isigini sönmemis görünce merak ederek odasina girdim, ama yavrum kendini asmisti.”

Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yere yigilip kaldi.............

Birkaç ay sonra...

Iki doktor konusur. Doktorlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyor ....

- haaa o mu, üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç birakmiyor, kendisi yüzünden bir genç kiz intihar etmis, o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim o uyurken gönderdigi numarayi aradim hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmis, ve gelen mesajlarda bir siir:

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.......”


kambis 15 Ağustos 2006 04:00

Bugün yazdıklarımı okuyabildin mi? Slaytlarımı dinleyebildin mi? Sana ulaşabildim mi? Bilmelisin ki sana ulaşabildiğim anlarda hayatta var olmanın heyecanını hissediyorum, sadece bulunduğum mekanda değil, bu dünyanın herhangi bir metrekaresinde boşuna yer kaplamadığımı anlıyorum, yaşamanın anlamını fark ediyorum. Ama istediğim şey bu yaşamdaki bir mükemmeliyet değil, yaşamda üst tavana vurmak değil. Dibede vursam ayak parmaklarımın ucunda durarak da nefes alabilsem, tek istediğim seninle geçmesi gereken bir mutlu an. O nedenle beni mükemmel bir yaşam arıyor sanma, beni gözünde ve yaşamında sıradanlaştır, kimbilir hergün seni hak etmeyen kaç kişi sana merhaba diyebiliyor. Senin canını sıkan kaç kişi telefonunu biliyor, komşularından, geçtiğin caddeden sokaktan, otobüste dolmuşta, işyerinde, günlük yaşamında sayamadığım kaç mekanda onlarca insan seni görme imkanına sahipken ben burada monitörü izlemek zorunda kalıyorum. Sadece seni hergün görebilme ve duyabilmekte olsa bu imkanı bana sağla. Beni hergün gördüğün insanlardan say, beni sıradan insanlardan say, ben özeli, sevgiyi ve aşkı içimde yaşarım, senin yerinede yaşarım.
Alıntı


TheGrudge 15 Ağustos 2006 04:45

Kara Büyü
Bir gün ev arkadasimla can sıkıntısından
kendimize bir büyü bulmayi ve bunu insanlar üzerinde denemeyi düsündük öyle saçmasapan bazi kelimeleri bir araya getirdik ve bunlari ezberledik. Bu sadece ikimizin bilcegi bir büyü olmaliydi. Ama ne için yapilmasi gerektigine karar veremedik ve yattik.

Ertesi gece yilbasi partisi için aldigim cadi sapkasini basima taktim ve üzerime siyah biseyler giydim bir mum yakip isiklari söndürdük. Bu büyüyü diger ev arkadaslarimdan birine yapacaktim. Olayi önemsemesi için onu inandirdik ve konsantre olmasini sagladiktan sonra büyüye basladim ve bir gece önce uydurdugumuz sözcükleri söylemeye basladim. Büyü bittikten sonra isiklari yakip gülmeye basladik. Büyüyü uydurdugum arkadasimla Sule'ye (büyüyü yaptigim arkadasim) gülüyorduk o ise hiç tepkisiz oturuyordu. Iste tam o sirada birden gök gürlemeye ve simsk çakmaya basladi. Elektrikler kesildi. Yazin ortasinda havanin böyle birden patlamasi bizi hem sasitmis hem de korkutmustu. Bi müddet öylece jeneratörün devreye girmesini bekledik .On saniyede devreye girmesi gerekirken girmedi Biz de mum yaktik ve bütün gece korkudan uyuyamadik.Yagmur sabaha kadar yagdi. Sule ise ateslendi ve ailesini çagirmamizi istedi. O gün ögrendik ki jeneratör bozulmus. Aksama dogru Sulenin ailesi geldi ve onu kayseri deki evlerine götürdüler.Bir ay sonra da gelip esyalarini aldilar ve Sule bir daha ne geldi ne aradi.
Aradan 4 sene geçmesine ragmen bu büyü sözcüklerini ne kadar unutmaya çalissam da bi türlü unutamadim. Bazen aklima gelince bisey olcak diye korkarim.


Pollyanna 15 Ağustos 2006 06:53

Çirkin Postacı

Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanırım birkaç defasında da
evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık
bekliyordum sanki ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde
daire kapıma sıkıştırılmış bir Mektup buldum. Hayretle baktım
üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım...


"Acıları paylaşmak insanların vazifesidir" diyordu. "Senin geçtiğin
sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım
veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!..."
Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu?
Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden bana yazmıştı?
Aslında hoş sözlerdi...Ve aslında bir mektuba da deliler gibi
ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı
her gün?.. Bunu zaman gösterecekti. İlk gün kafam karıştı.
Hem kendi problemlerimi hem dün gelen mektubu, hem de
yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün
posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim...
Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu.

Bu inanılmazdı.. Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup.
Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve
susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı...
Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla...
Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..."
Yarın yine yazdı, öbür gün yine..Ve sonraki günler yine yazdı...

Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı
ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken
kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun
bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı,
kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime
giriyor sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu.
Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım.
Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!...
Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum.
Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarımda geçti.
O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde
karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; kimdi bu?
Nasıl biriydi? Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başladım.
O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya devam edecekti.
Bundan emin olduğum için de, yazılarında anlattıklarından çok
nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline
aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana,
onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey...

O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların
en azından nasıl birisi tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum
kafama... Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm.
Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya bırakmıştı, eli henüz
havadaydı...Göz göze geldik. Aman Allahım... Aman Allahım,
bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle! Dondum kaldım... O da başını
eğdi döndü ve gitti. Orda öylesine bekliyordum şimdi...
Kutuyu açıp mektubu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca
güzel bir mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı? O öptüğüm,
kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum
mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti?
Saçmaladığımı biliyordum ama böylesine güzel duygularıma
bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum.
Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. Neye olduğunu bilmiyordum ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya.
Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim
en zor günlerimle bugünüm arasında köprü olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!

Ertesi gün iş dönüşü baktım ki, kutuda hala o aynı kirli mektup var!
Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte.
Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım...
Altı yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana.
Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım...
Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum.
Mektup aklıma geldiğinde gece yarısını geçiyordu. Tereddüt
bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubu aldım.

Bir saat içinde üç defa okumuş, özlemiş olarak göğsüme bastırmış
ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim.
Bunlar benim ilacımdı biliyordum. En çok o gün merak etmiştim,
bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim
yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu...


Açtım zarfı;içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu;
"Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını
bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak.
Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşçakal!

Çirkin Postacı..."


Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma,
hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların,rujların ve diğer
karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda;
"Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum.

Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda,
aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor...




Misafir 15 Ağustos 2006 13:11


Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yasli ciftin durumu icler acisiydi. Adam inatci bakislarla suskun, Nine'nin aglamaktan iyice cukurlasmis gözleri ve keskin cizgileriyle bitkin bakislari süzüyordu etrafini...Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu ugultu ve tok sesiyle, sözü yasli kadina verdi, hakim...

"Anlat teyze neden bosanmak istiyorsun...?"
Yasli kadin derin bir nefes cektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip,
kisilmis sesiyle konusmaya basladi...

"Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu, kimbilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan...Cok sayida gazeteci izliyordu davayi, kadin neler diyecekti..Herkes onu
dinliyordu.. Yasli kadinin gözleri doldu...Ve devam etti...
"Bizim bir sedef cicegi vardi, cok sevdigim...O bilmez...50 yil önceydi.. O cicegi bana verdigi ciceklerin arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm..Yavrumuz olmadi, onlari yavrum bildim...Bir süre sonra cicek
kurumaya basladi. O zaman adak adadim... Her gece günes acmadan önce bir
tas suyla suluycam onu diye...Iyi gelirmis dedilerdi...50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kere de bu cicegi ben sulayim demedi... Taki gecen geceye kadar...o gece takatim kesilmis..uyuyakalmisim...Ben böyle bir adamla 50 yil gecirdim... Hayatimi, umudumu herseyimi verdim...Ondan hicbirsey göremedim..Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim, yasli adama dönerek ;
"Diyecegin bir sey var mi baba" dedi.
Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suclanmis olmanin
utangacligini hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerligimi, reisicumhur köskünde bahcevan olarak yaptim, o bahcenin görkemli görünümüyle büyümesi icin emeklerimi verdim... Elifimi de orada tanidim...Sedefleri de... Ona en güzel ciceklerden buketler verdim...O ciceklerle doludur bahcesi...Kokusuna taptigim perisan eder yüregimi...Ilk Evlendigimiz günlerin birinde boyun agrisindan onu hekime götürdüm...
Hekim cok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kirec sertlesir,
kötülesir dedi..Her gece uykusunu bölüp, uyansin, gezinsin dedi... Hekimi
pek dinlemedi, bizim hatun...lafim gecmedi... O günlerde tesadüf bu cicek
kurudu...Ben ona gece sularsan gecer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandirdim. Ve onu seyrettim... O sevdigim kadinin yavrusu bildigi cicekleri sularken seyrettim...Her gece o cicek ben oldum...Sanki...Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yastaki bir adamdan beklenmeyecek
ifadelerle...
"Her gece O yattiktan sonra uyandim... Saksidaki suyu bosalttim... Sedef gece sulanmayi sevmez, hakim bey..Gecen gece de... Yaslilik.. Ben de uyanamadim.. Uyandiramadim...Cicek susuz kalirdi amma , kadinimin boynu yine azabilirdi... Suclandim..Sesimi cikartamadim..."
O an Mahkeme salonunda hersey sustu...

Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldi" diye yine yalnizca neticeyi
haber yaptilar...


http://www.kalbimsin.net/hikayeler/sedef%20cicegi/105hearts.jpg



Mystic@L 15 Ağustos 2006 13:27

yorgun akşamın sonunda yine, evimize çıkan yokuşu adımlıyorum.
her zaman türküler eşlik eder bana bu rampayı tırmanırken
yoksa çekilir mi bu zorluk
her akşam
her gün
.....
rampanın sonunu gördüm işte
her yer karanlık
sadece evlerin lambaları görünüyor
bir de çevresini aydınlatmak için çabalayan
sokak lambasının cılız ışığı
bu cılız ışığın altında bir çocuk
bir şeyler arıyor belli ki
yaklaştığımda komşumuzun bilmem hangi hanımından kaçıncı çocuğu
ama yüzünü tanıyorum
gülümsüyorum
akşam vakti bu karanlıkta ne aradığını soruyorum
paramı düşürdüm onu arıyorum diyor
hemen biliyorum o parayı kim bilir hangi zorluklarla annesinden kopardığını
ve yine biliyorum ki
bu çok küçük miktarda bir para
ben olsaydım diyorum BOŞVER deyip geçerdim!
ama çocuk:
iki yüz elli bin lira düşürdüm
sakız alacaktım o parayla diyor
sakız sevincinin kursağında kaldığını düşünmek nasıl da koyuyor bana
yalancıktan başlıyorum ben de aramaya
bulamayacağımı biliyorum o karanlıkta ufacık parayı
bak bulamadık diyorum
en iyisi ben sana veriyim olmaz mı diyorum
ilk başta istemiyor
çekiniyor ama
nasıl unutacak şekerli sakızı
onun sözünü dinlemeden eline veriyorum
kocaman iki yüz elli bini
elinden tutuyorum
hadi bakkala gidelim
istediğin ne varsa alayım
senin yarım kalan sakız sevincinle
benim yaram kalan hayallerimin arasında ne fark var çocuk
.....
bakkalda iken gözleri parlıyor
oysa ki az önce üzgündü
çok fazla da bir şey istemeden
bir CHEETOS diyor
renkiz dünyasını cheetosların renkli paketleriyle süslüyordu
böyle tadı geliyordu yalın ayak oynamanın
tamam diyorum
istiyorum ki daha fazla istesin
istemem diyor
bir tane de
hayalini kurduğunu sakızdan alıyor
yaşasın herkeslerden saklayarak çiğneyecek sakızı
ve bu gece ağzı çilek kokacak çocuğun
çilek yiyemese de
ellerinin cips yağını
annesi silecek hem de çok kızacak
kaç para diye soruyorum bakkala
şu kara çocuğun sevincinin bedeli
tam KAYBETTİM DERKEN BULDUĞU nun ücreti altı yüz bin liraymış
.....
soğuktan titreyen ellerini tutuyorum
birden fark ediyorum
asıl elleri soğuk olan benim
ısıtıyoruz birbirimizin ellerini
senin adın ne diyorum
eyüp mü?
hayır diyor ben ibrahim
ne güzel ismin var ibrahim diyorum
Ona ibrahim peygamberi anlatmak için niyetlendiğimde
yollarımız ayrılıyor ibrahimle
acele edip açtığı paketten taso arıyor meraklı gözlerle
ben gidiyorum
iyi akşamlar dediğimde
dikkat kesiliyor bana
sana da ablacım diyor
el sallıyorum cılız lambanın altında
gözümün önünden gitmeyen gülüşüyle
o da bana el sallıyor
......
aynı gece evdeyim
gece bilmem saat kaç?
çayım her zamanki gibi zift
olabildiğince şekersiz !
ellerim dua pozisyonunu alır almaz
dilim başlıyor yalvarmaya
gözlerim bu anı beklermiş gibi
beni hiç dinlemeden gümüşten yollar yapıyor
elma rengi yanaklarımda
allah'ım diyorum
İsmini anarken
hiç bir engel yok
dilim Allah der
kalbim söyle ya kulum
dilim lebbeyk der
gönlüm bir muştu ister
beni mutluluğuna vesile kıldığın İbrahim'in gözleri hatrına
onun kirli yüzü
soğuk elleri hatrına
affet !
Kimin kazanıp kimin kaybettiği senin yanında malumdur
beni kazananlardan eyle
tam kaybettim derken bulanlardan eyle
ve
bulduğunun değerini bilenlerden eyle !
amin de gönlüm
amin de kalbim
amin de yüreğim
amin deyin gözlerim
amin deyin ellerim
amin de İBRAHİM.


arwen 15 Ağustos 2006 13:29

Kaçış


Yıllardır böyle devam ediyor. Sen kaçıyorsun, yüreğim ardında kovalıyor. Hep kavuşacağım diye özledim, benim olacaksın diye sevdim seni... Bilseydim olmayacaksın benimle, bilseydim gelmeyeceksin olduğum yerlere hiç düşünür müydüm seni... Hep böyle hayal oldun bana!
Çok şeye kızıyorum, en başta sana... Getirememişken aşkını bana, beni de yabancı yaptın sana...
O daha zor be!
Karşılaştığımız an aklıma geliyor senli günler.oysa şimdi ben senin için,sen benim için herkessin.
Biz beceremedik,bildiğimiz halde her şeyi yok ettik! Ah bilseydim seninle hiç tanışır mıydım,bilseydim sensizliğe böyle dayanır mıydım.
Her şey unutulurda ah birde gece olmasa,benimle dalıyorsun uykuya... Sevgilim ben hazır değilim. Gidişini yenemem,tekrar ayağa kalkamam. Bana bakışın geliyor aklıma o siyah gözlerine,birde gülüşün... Ağlayayım mı güleyim mi şaşırıyorum o anda... Kapının önüne çıkıyorum seni görüyorum karşımda... Olmaz ya gitme, seviyorum seni hala......


Misafir 16 Ağustos 2006 13:02

NİYE BEN DİYEN HERKES İÇİN


Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına…
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda`nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah`a dua edebilirdi yalnızca... İçten içe düşünüp dua etmeye başladı.
“Allah`ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.
Brenda`nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
“Allah`ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...”
“BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM


asla_asla_deme 16 Ağustos 2006 23:16

Mutluluk nerede?
 
> nsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş...
> Hep şikayetçi hep bıkkınmış...
> Birgün melekler mutluluğu saklamaya kararvermişler...
> Saklayalım, zor bulsunlar...
> Zor buldukları için belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar
> tartışmaya...

> Sorun büyükmüş...
> Kimisi:
> 'Everestin tepesine saklayalım' demiş
> 'Atlas okyanusunun dibine 'demiş
> Tac Mahal'in kubbesine,Mekke sokaklarına, İtalyan sofrasına...
> Bir hastanenin yeidoğan odası, dondurma külahı, şarap şişesi...
> Sigara paketi, lale bahçesi...
> pekçok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş.
> Derken meleklerden biri:
> '' İÇLERİNE SAKLAYALIM'' demiş...
> ''Kimsenin aklına gelmez içine bakmak'''
> İşte o gün bugündür mutluluk insanın içinde saklıymış.
> Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor... Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü...
> Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk...
> Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka birşeyde...
> Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun..
> Siz dışını boşverin, içine bakın...


arwen 16 Ağustos 2006 23:35

Kaderin Hikayesi



Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, Bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp,diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu ise epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş “dede bütün bir gün seni izledim,Sen ne is yaparsın anlayamadım” demiş. Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış ; ”oglum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım” , “Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın” , “Kralin güzel kızı ile uşağı Ahmet’in kaderini bağladım” demiş aksakallı dede, Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi,diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl ederde Ahmet’e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet’i huzuruna çağırmış Ve ona “ oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve güneş‘e götüreceksin” demiş, Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kralı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. yandığında bir de ne görsün... Ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin aksi vurmuş... “Kralimin dediği güneş bu olsa gerek “ diyerek, üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş.... Taa dipte, günesin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün.... Şahane bir hazine sandığı... almış sandığı çıkmış yüzeye...çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor. “Var bu iste bir hikmet “ demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde “Günes ‘ten Kral’a” yazan bir zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce Kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet’in... Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli Kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet’in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes,koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral “Ahmet!...” Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyari Kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve “neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana” diyen kralına bütün olanları bir,bir anlatmış... Bunun üzerine Kral “Peki Güneş bana bir şey göndermedi mi?“ diye sorunca da hemen odasına koşarak, Sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral’a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş... GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ....YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ!!


kambis 18 Ağustos 2006 00:33

Birgün melek ile seytan karsi karsiya gelmisler. Ikiside birbirinin
gözlerine bakip gözlerinde ifadeyi Okumaya çalisiyormus. Melek
seytanin yüreginde kesin bir fesatlik oldugunu, seytan ise melegin
yüreginin ne kadar temiz oldugunu biliyormus. O sirada çok güzel bir
müzik çalmaya baslamis.
Seytan ellerini melege dogru uzatmis ve
"benimle dans eder misin?" demis. Melek bunu duyunca sasirmis, o
anda birden elini seytana uzatmis ve dans etmeye baslamislar.Calan
müzik o kadar güzelmis ki ikiside birden romantik saatlere mahkum
olmuslar ve melek biran seytanin içindeki kötülükleri unutmus.
Seytan dans sirasinda melege dönmüs ve "seni seviyorum, ya sen?"
demis. Melek yine bir sok daha yasamis. Durmus ve düsünmüs bir an.
"Seytan neden bana böyle birsey desin ki? ama olsun yinede bende ona
gerçek olmasa bile bir cevap vereyim" demis içinden ve melekte
Seytana dönmüs "bende seni seviyorum" demis.
Iste o gün yeryüzünde
dürüstlügün romantizme boynunu büktügü ilk an olmus
ya tutulacak kadar yakin ol yada unutulacak kadar uzak



Saat: 17:35

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık