![]() |
En yangın düşüşünüzde, en yanlışla kalkmak ağaya! Düşmenin acısıyla kalkmanın yorgunluğu kemiklerinizde kaynaşmış, ruhunuzda nekaat evresi. “Birazdan” diye başlayacağınız her cümlede ertelenen bir şimdi. Aslınızla yüz yüzesiniz! Bir tek kendinize yaslanamazsınız! Birileri çıkar, sizin yaşayacağınızı yazar. Araya umulmadık sözler girer, sizin yazacaklarınız yaşanır. Sitemi, isyanı çözer ayıklarsınız köşe bucağınızdan; ulu ortanızdan. ‘Düzen’ dediğiniz, kendinize başkaldırı hakkınızı elinizde bulundurabilmeniz. Sivilcesiz ergenlikler, bunalımsız ilk gençlik yılları, terk sonrası buhran halleri, ölüm sonrası matem havası devreder gençliğinizin en genç günleri. Devrilmezsiniz, sığındığınız olur ki o kadar yalnızken siz! Siz hesabı ölülere ödetirsiniz, dirilerinizde ölüm sessizliği. Bir suç vardır, suçlu meçhul! Bir gerçek vardır, yalanı aleni! Bir siz varsınız, diğeriniz yokluğunuz. Saçmalamak en ciddi nutkunuz. Nutkunuz tutuk her es’te. Karşı çıkacak biri iyi olacaktır, size bırakılan meydanda, lakin her karşı taraf sizin taraftayken, haklılık paydanızın çoğalışında bir şeyler hep az gelir. Fazladan aktarsanız, haksızlık! Bedene uğratırsınız zayiatı. Tahribat saçta başlar. Tende hızlanır. Ten de solar zamanla. Zaman arada kaynar. Uyanırsınız gün batar. Uyursunuz güneş de ‘günaydınlık’ bir aydınlık. İçli şarkılarla içli dışlı olursunuz. Kelimelere korkunuz artar, okumaz ve yazmazsınız. Görmezden geldiğiniz yanınızda yazar özlemi. Canının çıkmasını beklersiniz. En sevdiğiniz o ya, tek suç da, tek suçlu da o! Kapalı odalarda açık kollarsınız. Bir şeyleri keşfetmek kadar sancılı ama bulunca kaybetmiş kadar acılı olursunuz. Her öğrenilen öncekini bastırır. Ve siz hiçbir yere varamazsınız! Menfaat güdücü eylemler arasında dürüstlüğü fark eder, en önce kendinizden utanırsınız. Utanç bildiğiniz, bakmadığınız aynalardaki görmediğiniz siz. Çoğul konuşursunuz, karşınızda hiç kimse yokken ve tekilken. ‘Siz’ diye başlamak bir cümleye ya da ‘siz’ diye bitirmek her susuşu, yalnızlığınızı dinlendirir, dillendirir sanırsınız. Başınıza gelende yalnızken siz, kendinize şaibeliyken gözleriniz, çevrenizde dolanırken şüphe imalı bakışlarınız ve bir sürü şeyi sineye çekme gücünü bulmanıza şaşırırken aklınız, siz ne kadar sizsiniz? Ki ayakta durmaya mecalsiz, düşünmeye yetisiz, konuşmaya kelimesiz, susmaya ses’siz… KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından |
Yaren yaralı bir türkünün miğferliğinde, geçebildim odaya. İçimin kaosu odanın her kıyısına nakkaş meziyetinde işlenmişti. Kendi ellerimle kestiğim saçlarım yerdeki halıya yeni bir motif olmuştu. Kenar süsü mahiyetinde “görülmüştür” damgası vurduğum kâğıtlar, kelimelerinin anlamınca savrulmuş etrafa. Pencerenin önüne yıkılmış bir duvar gibi yığılmış kitaplar… Yazamamaktan, tükenmezliğini kendine bırakmış kalemler… Hiçbir ağrımı dindirememiş ilaç kutuları… İçine ciğerimi hapsettiğim sigara paketleri… Fotoğraf fotoğraf ölümsüzleştirdiğimi sandığım, oysa yaşandığı anda zaten ölmüş olan sevinçlerim… Geceleri zafer, sabahları ellerime yaralar döken yalnızlığım… Hep, halının altına süpürdüğüm kırılganlığım, suskunluğum, id’im, kinim, nefretim, nefret ettiklerim, gidenlerim… Giden, kaldı… Gidişi değil de; giderayak açtığı yaraları ters istikametime doğru attığı her adımda kanatmasıydı onu içimde tutan; onu, yangından ilk önce kurtarılmak şartıyla bu hayata demirbaş yapan! Vaktinde kaybettiğim her şey şimdi gözümün önündeydi, bulunmuş olmanın anlamlılığından uzak, öylece duruyordu. Ben de öyle duruyordum! Sonun teslim çağrılarını duyuyordum. Yoksul bando, sevdiğimin türküsünü üç eksikle çalıyordu. Birazdan, diğerleri de susturulacaktı. Biliyordum. Ben, savunmasızlığımla ve karşı kıyının bütün içtenliği sevişlerinde gizli yardımlarıyla baş başa kalacaktım. Gerisi, teslimiyetti… Gerisi, esaretti… Gerisi, gidişti! Vakti ertelenmez ve vesaiti içime dert olanlar… KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından |
Bana koca bir kenti sunarken, küçük bir yürekteki adamı alan aşk, bilmediğim yanlarımı çıkar dar sokaklardan caddelere. Çıkar karşısına onun! Güneşi batıyor İstanbul’un kendi içine, en içime... Düşlerimi döktüm arkasında kalan kızıllığına. Her sahnede dile getirilmeyen âmin, başımı bekledi. Ağladım. Ağlamak mevsimsiz durdu yüzümde. Ağlamadım, kin saldırdı kirpiklerime. Her şey suç unsuru, her şey bir intihara neden… En çok ne kalmadı geride, en az ne hatırlanıyor? Bilir mi ki? Ya da haykırsam İstanbul’a, duyurur mu sesimi? Şarkılarımda, siyah-beyaz kaldı gülüşüm. Kırmızı bir alınganlık oturdu dudak kenarlarıma. Derinden geldi gerçekler ve su yüzünü talana çevirdi. Aşk, al biraz da küskünlüğümü. Barış parmakları gönder; bana, ona… Çok sesli bir yalnızlık oldu şimdi güncem. Boş boş sayfalarda anlatamadıklarımın anlamı var! Bunca insan neye kör, niye kör? Bildikleri, senin en dolanlı halindi aşk! Şimdi karşı karşıyayız. Neden çığlık atmıyorlar varlığımın ürkünçlüğüne? Neden ele vermiyorlar beni, seni? Bir ihbara meydan verir içimdekiler… Söyle İstanbul’a, konuştursun muhbir bakışlarını! Sır tutmak eski bir Bizans oyunu, susmaksa Osmanlı hikâyesi… Aşk! Esaslı bir yalnızlıktı aradığım; buldum, yitirdi yalnızlığını o… Şairinden satın alınan çok kullanılmış yalnızlıklar bir beden küçük gelirmiş alana. Bana ondan en çok onun kaybettikleri kaldı. İstemedikleriydi payıma düşen! Anmayacağı anlardı bana bıraktığı! Gelişini beklemek, gidişini izlemek… Bana en çok onun ardı kaldı. Yine gülsem diyorum hayatın en ciddi yanına. Umursamadan sersem umutlarımı, ki umudum olsa! Unuttuğum olsa! Ve bir de o var, onlar var! Unutmak ölümden önceki eylemim olur bunca çoğullukta. Ben’in yoksulluğunu anar mı? Aşktı, o ve benden oluşan biz! Aşktık biz. İkimiz seni yaratıyorduk, aşk! Sendendi sevgimiz, birbirimize oldu ihanetimiz. Ben yokken nasıl yaşar seni? Kimle yaşar, neden yaşar? Kızılı silindi İstanbul’un… Bir öfkeydi batışı ve çattı gitti güneş… Her yan, karaya yeni bir ton! Göremiyorum, İstanbul’un suretine sinmiş düşlerimi. Düştüler mi bir bir? Oysa düştüler sadece! Çocukça, serserice… Dokundu bazı yüreklere, içine dert oldu bazı sıfatsız isimsizlerin… Aşk, bırak kelimelerimi, bırak da güneşin ardından bir de ben çatayım İstanbul’uma! Özlemiştir hırçınlığımı, özlemiştir kavgalarımı. Özlemiştir, belki beni… KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından |
Yazıyorum. İnadına bükülüyor kelimeler, kalemimin çeperinde. Sana mensup akıldışı tümcelerde günler geçiriyorum. Sesin duyulur gibi oluyor uykudan uykuya geçitlerimin bulanıklığında. Nerde olduğunu bilmediğim İstanbul sabahlarında, olduğun yere açıyorum gözlerimi. ‘Yine yoksun’ diye bitireceğim geceye düş kırıklığı topluyorum, seni şair yapan sokaklardan. ‘Buradan geçmiştir’ belkisinin işe yaramaz ihtimaliyle, umuduma yürüyorum. Tabanımda, izin’siz kaldırımı kalmadı İstanbul’un. Bir şehir bu kadar taşır seni ve bu kadar saklar. Yoksun! Ayrılığın, inandıkça bir yalan oluyor. Özbeöz olsa, firak lisanımıza uymazdı. Anlamazdım. Yadin dururdum terk ettiğin şehirlerin girişinde. Söylediklerinin eri oluyorum oysa. Dilim, haricindekilere paralel, lügatine teğet geçiyor. Daha yakınlığım, senin en uzağın. Genişliğini bilmediğim yörüngendeki kör dolanışım, İstanbul’un çok açılı bakışlarında sıkışıp kalıyor. Özlüyorum, tamamı özlem aşkımın en yanık ayinlerinde. İstanbul kuma, İstanbul delil, İstanbul naçar... Ben gibi değil mi artık içindeki ben? Çok mu ileri gittim ve ertesiz mi bıraktım bu aşkı? Sen yazarken, ben yaşıyorum! Simetrik midir bu eylemler taraflarımızın algılayışında? Ben geri çektim öfkemi. Sen de kır küskünlüğünün nifak saçan dallarını. Affedilmez kusur işlenmedi bizde. Kırgınlığım sözüneydi. Sana, alındım ben! Alındım sevdiğime! Bana vaatsizsen de, bul beni sende, İstanbul’da. Yalnızlığım paylaşılıyor, havarisi çok kimsesizliğimin. Sensizliğim tekelimde, şahsıma yaraşık yaşaması. Zamanın, geçer gibi yaptığı anlarda, anıları daha çok hatırlıyorum. Gülüşünden sözlerine, ellerinden gözlerine uzanan resmiyetsiz Boğaz törenlerinde harlanıyor aklım. Varlığına yeksan değil yokluğunun tasvirsiz İstanbul’u. KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından |
Bana kalbini ver. Avuçlarımda tutacağım mayınların yerine. Acele giden gece zamanlarında çarpacağım bir duvar emniyetinde gülüşünü ver bana. Düşerken dibe, soluklanacağım ama asla tutmayacağım ellerini ver bana. Tercüme edilmemiş öfkeler seyrelsin ömründe. Yüksek sesler alçakça dinlenir. Bana usul sessizliğini ver. Lütuflar karşılık ve karışıklık için sunuluyor hayatın asil isimlerince. Adının anlamını ver bana. Telaffuzunda özlemlerin dindiği adını ver bana. Başkaları, bu aşkı oyalamak için var olur. Ne kadar durdururlarsa nefesini, o kadar hızlanırlar. Bana kendini ver. Her şeyden ayıkladığın kendini… En iyi ölüm berbat bir yaşamın kıyısında bekler. Seninle gerçeklerin intizamlı duruşunda yalanlar yumağını çözmek için varım. Bana gücünü ver. Yaralar değil canı yakan. İzin tendeki çirkinliği ve merhemin kabadayı yardımseverliği… Yaralarını göster ve bana izlerini ver. Günün bütün aynaları beni gösterdi aksinde. Baktıkça seni gördüm. Bana var oluşunun sırrını ver. Günbatımlarında gözümün değdiği yerlere kurul. Senden olma güneşlere kamaşsın bakışım. Bana zamanını ver. Atlardan daha hızlı koş oraya. Soluk soluğa kaldıkça koş… Yarını ertelediğim geçmişin geçmezliğine inat, vaktinde yetişmek için bana, bir kez olsun yok et geç kalışını ve durmadan koş oraya. Bana verdiklerinle bekliyorum seni. Düşsüz ve sonuna kadar gerçekli bir aşkın içinde… Kuşlara takılmasın ayakların. Takatini zorla ve koş… Oraya… Kent soysuzlarının, aşk eşkıyalarının, gurur kırmak için hendek kazanların, dokunuşun esrarından acizlerin, kontrol edilmeyen sevilerin, intiharla harlanmayan yaşamların olmadığı oraya… Koş… Ben bütün gemileri uğurladım. Gitmeyeceğim. İçilmiş yeminleri kustum şehrin meydanına. Yıldız sağanağına bağır açmış bir yeryüzündeyim. Yazılmış sözleri susuyorum. Konuşarak, yazılmamışları siliyorum. Bana hecelerini ver. Yarım kalan öykülerimin noktası olmaktan vazgeç. Bana başlangıçlara yeter hevesini ver. “Susacak var” edilen bir yemin, sözle tutulamayan. Bana yüzünden çizgiler ver, gülüşünle belirginleşen ve hiçbir gamzeye yer açmayan. Suya yazılmaktan kurudu kelimeler… Bana bir cevap ver! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından |
Fosforlu şiir Duvarlardan yağanlarımla girdim kuytularına Karanlığın görünen fosforu içimde… Dört köşe gök/yüzünün Esra’rına batmış hüznünü emdi kalemim Şimdi içim duvarına yaslı Surlarım son demlerinde Katilinin çığırtkan soluğu tükenmelerde… Ben gözlerini yol eyledim artık Kaybolmam Hendek yalnızlığı bir son uçurumu kilitledi ellerim Salome’nin yalnızlığına hüzün koydu Seni en çok sevenler mi ağlattı? Eylül geçti Saçların atkı olacak boynuma bu kış Kah rüzgarlı Kah/küllü Gecenin dansı başlasın şimdi Bakışınla gebert yine beni Her son kendini bulur nasılsa Bir yıldız daha kayar göbeğine Fosforlu şiirler getirdim gecene Duvarlarına ekle yine Dudağımda kabadayı naralarıyla seviyorum Kendimi adıyorum Ömrümün kalan’ına… sana… KAHRAMAN TAZEOĞLU |
... “biliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan. Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği. Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerime, ben kendi masalımı terk edip, gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmişsen yorgun, terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete... bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Adına mavi dediğin çoğul eksikliğinde... bazen seni affedebiliyor muydun, beni ağladığında? Bilirsin; ben ki kabilesiz bir savaşçı. Senden aldığım bütün anlamları sana geri verdim. Bir ‘içim’ kaldı ben de, bir de aklımın aldanmışlığı. Haklısın sende bensiz sularında elbet denizi aşmış bir okyanus telaşı yaşanacaktı. Bağışla sözlerimi. Bağışla gözlerimi. Dahası yok, fazlası az... bazen terk edip gidebilmeli bu şehri kendi çaresizliğinde. Bazen inceldiği yerden kopmalı hayat. Neyse! Sen benden ötede, ben senden uzakta... ne kadar çok “vardık” oysa ne kadar çok kaybolurken bile... karşımda yorgun bir adam var şimdi; özleyişlerini reddetmek uğruna yorgun düşmüş bir gemi... bu gemi nereye gidiyor usta... içim boş, gemiler boş. Bu gemi nereye gidiyor usta?” Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. en iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında “susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın, ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydı, bulutta yağmurda. Susmasaydık bulacaktık” dedim. Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözleri iyice içime oturdu. “Bana bir kere susma hakkı verseydin, sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın, bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi... Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf, bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil, herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle, sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. İnsanları sadece dinleyerek böyle çıplak, böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı? Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa, bende içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin. Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış. Geç fark ettim!” KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "araz" adlı romanından |
KENDİNİ BİRİKTİRME KOLEKSİYONCUSU Aşkı ayrılıklar yaşatır Hadi küs kendini ona Sonra kendi içine kus Bir şiir kana Dilinden susul İntihar kurgulu gözlerinde Kör bir uçurum var dalgın Gölgen kendine dargın Ona çığlığın çok ama İçin kendinden yorgun Bir yağsan ıslanacaksın Kanamalı bir düşe Eski bir cinneti asacaksın Gece kara çalınca yüzüne Heybenden intihar çıkaracaksın Aşkı ayrılıklar yaşatır Kendini biriktirme Ayrılacaksın Kahraman Tazeoğlu |
KENT ŞİİRLERİ-3 İSİMSİZ… Kentler korkaklık için vardır sevgilim Paslı bir maymuncukla açmaya geldim Kilitledikçe çoğalan kapılarını Utanç içeri kaçacak şimdi ceplerimden Gizsel zamanların odandadır hep bilirim Ve her akşam Şehirlerarası bir yolculuk başlar evine Sayamayacağım kadar çok Otobüs durağı vardır yolunda Ansızın bastırır karanlık korkaklık için Çünkü korkaklık bir şehirdir ölmeden Ağlanmayan Herkes geç kaldığı kadar varır hayata Ve kavgadan tehirli bir hayat Iskalanmış bir sevdadan çarpık bir Hüzünle aşka bulanmaktır oralarda Her şey yeniden konumlanır En kanadığın yerden başlarsın Kendini onarmaya Ki unutmaktır kendini onarmak Yeni yaralar açarak içine Bütün bulvarları bu şehrin Korkaklığa durur öylece İrem işi bir bozgun getirebildim ancak sana Şimdi bir ağlasam Kahkahası olurum bütün şehrin Bana sakın bağırma Do minör bir çığlık yutkunurum Sahipli bir bakış ekleyerek kimliğime çıkarım Bu kentten Bir çarşı kalabalığına dağılır yüzüm Ben İstanbul ağlarım Asırlardır içimdeki karanlığa düşüyorum Perçemine tutunabilir miyim bu sefer? Hüzünlü çocukluğuna uzattığın Saçlarını kesmişler bu şehirde Şimdilerde kısaymış saçların, acıların Ama düşlerini çalıyorlar çekmecenden Sen uyanmıyorsun Gerçeğe uyutup, yalana uyandırıyorlar bizi İnançların coplandığı bir ülkede yaşıyoruz Kaypak ve mürteci şehirlerden geçiyoruz Korkaklık bir anıt buralarda Her veda bir infilak Yüzünün tek yarısını alıyor Kalanını marmarada yüzdürüyorum Oysa senle hiç vapura binmedik O son sözü itirafım olan şiirim Severek kaçışımdır senden Şaşırma ve acı çekme ne olur En sustuğun yerde sen oldum, sen kaldım ben Sana dokunmak Sana dokunmak yasak benim dinimde Korkaklık hep büyütecektir bu şehri Korkma ve sen sana gözlerimden bak Gör nasıl seveceksin kendini… KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından... |
KENT ŞİİRLERİ – 4 SEVDİM Elimde dünden kalma yarınlarla Ansızlık anıtı bir kente geldim Ben bu şehirde en çok seni sevdim Nikotin yorgunu Titrek ellerinden içeri girdim Şehir gözlü kız dedim adına En okunaklı yeriydin alınyazımın Gizleyemedim Geceleri kılık değiştirdim Ellerini soyunup gözlerini giyindim Akşam sağanaklarıyla indim gizli Bahçelere Bulutu yüzüne çevirdim Kirpiklerinden sağanaklar başladı Gözlerin geceye yağdı Karanlığım ıslandı Sonra sana vurdu, sana sustu bütün Gitmeler Martı kanadına yüklerken durgunluğunu Bir yalnızlıkta tutukladılar yüzümü Anısı kaldı düştüğüm uçurumların Beni en aşk yanlarımdan astılar Kuşlar güne inerken sesin çizildi Kanatlarına Ve sen hep vardın Tutulduğum karantina nöbetlerimde Sonra kaşlarıma muştulandı Eriyen gecenin çelik izleri Tersine çevirdim ağlamaları Bilir misin fırtına gözlü kız Bana en güzel düşmeleri bıraktın Uçurum gözlerinden Yarın bütün gemiler sende duracak Ve senden doğacak güneş Bakışların Namlıya sürülmüş bir kent olsa da Ben hep uçurum gülleri ekeceğim onlara “bugün güllerden sarı” Yalnızlık yığılıyorken Esrik bir şehrin ortasına Bu gece yağmurum sana Gözbebeklerine koy beni Gidişlerinle susuyor bütün koridorlar Ama olsun Ben bu şehirde en çok seni sevdim KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
| Saat: 00:37 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık