MsXLabs
Sayfa 3 / 4

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Müslümanlık/İslamiyet (https://www.msxlabs.org/forum/muslumanlik-islamiyet/)
-   -   Kıssadan Hisseler (https://www.msxlabs.org/forum/muslumanlik-islamiyet/1097-kissadan-hisseler.html)

asla_asla_deme 18 Mayıs 2006 15:04

Cenneti Tasiyan Adam
 
20 Yılı aşkın süredir oturmakta olduğum mahallemizde, evliya olduğu söylenen asırlık bir ihtiyar vardı.İsmi pek bilinmediği için kısaca "Nur Dede" diye çağırılan bu ihtiyar, insanın karşısına hiç umulmadık zamanlarda çıkar ve kerametli sözleriyle onların dertlerine derman olurdu.
Bir gün karşılaştığımızda, kısa bir sohbetten sonra:
Bana da dua et dede, dedim. Dünyanın yükü, benim omuzlarımda sanki.
Titrek elleriyle kulağımı çeker gibi yaparak:
Cenneti taşıyanların yanında dünyayı taşıyanların lâfı olmaz evlât, dedi. Ve hemen sonra, Cenneti yüklenen o adamı nerede görebileceğimi tarif etmeye çalıştı.
Nur Dedenin bahsettiği kişi, yakın köylerin birinde oturan ve her cuma günü şehre gelen bir gençti. Bu bahtiyar insan, dedenin anlattığına göre son zamanlarda hep aynı binaya uğruyor ve sırtındaki o mübarek yükü, bir an bile olsun bırakmıyordu.
Nur Dede ile karşılaşmamızdan sonraki ilk cuma günü, tarif ettiği yere giderek beklemeye koyuldum. Burası, merkezî bir binanın en üst katıydı. Büroların açıldığı koridorda uzun süre gezindikten sonra, merdivenlerde ayak sesleri duydum. Atılan adımların yorgunluğu sebebiyle onların bir gence ait olduğunda tereddüt etmeme rağmen, Cennet'i taşıyan adamın geldiğini hissediyordum. Merakımı yenemeyip merdivene doğru ilerlediğimde, bir anda onunla karşı karşıya geldim. 25-30 yaşları arasında çelimsiz bir insandı ve yaşlı annesini sırtına almış vaziyette, asansörü her zaman bozuk olan işyerinin beşinci katındaki doktor muayenehanesine tırmanmaya çalışıyordu. Delikanlının annesi, güçsüz kollarını evlâdına dolamış ve işlemeli yemenisi ile çevrelediği nurlu yüzünü, hafifçe yana çevirmiş vaziyette oğlunun omuzlarına dayamıştı.
Sırtındaki mukaddes yükü rahatsız etmekten korktuğum için o gence yardım edemedim. Ama yanına yaklaşarak:
Allah senden razı olsun kardeşim, dedim. Cennet'i taşıdığının farkında mısın? Delikanlının terli ve solgun yüzü, sıcak bir tebessümle aydınlandı. Fakat nedense tek kelime bile konuşmadı. Ama Rabbim biliyor ki, o tebessümde, ömrüm boyunca hiç kimsede görmediğim bir sıcaklık ve güzellik vardı. Belki de haşir ve sırattan sonra, ebedî saadet diyarına doğru uçan Cennet insanlarının mutluluğu ...


KafKasKarTaLi 18 Mayıs 2006 23:33

Bir Saat


Adam yorgun argin eve döndügünde 5 yasindaki çocugunu kapinin önünde beklerken buldu.Çocuk babasina, "Baba bir saatte ne kadar para kazaniyorsun" diye sordu...
Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin isin degil" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Babacim lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam "Illâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi..
Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarina veya benzeri seylerine ayiracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapini kapat" dedi.
Çocuk sessizce odasina çikip kapiyi kapatti.Adam sinirli sinirli;"Bu çocuk nasil böyle seylere cesaret eder." diye düsündü.
Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinlesti ve çocuga parayi neden istedigini bile sormadigini düsündü, "Belki de gerçekten lazimdi"...Yukari çocugunun odasina çikti ve kapiyi açti... Yataginda olan çocuga,"Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayir" diye cevap verdi...
"Al bakalim, istedigin 10 milyon. Sana az önce sert davrandigim için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykirdi, "Tesekkürler babacigim"...
Hemen yastiginin altindan diger burusuk paralari çikardi.
Adamin suratina bakti ve yavasça paralari saydi.Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran oldugu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarina ayiracak vaktim yok" diye kizdi...
Çocuk "Param vardi ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paralari babasina uzatti;
"Iste 20 milyon... Simdi bir saatini alabilir miyim babacim?..."


arwen 19 Mayıs 2006 15:15

SURET VE SİRET

İmam Şafiî Hazretleri şöyle bir hatırasını anlatır:
'İlm-i firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) ile ilgili kitaplar aramak için Yemen'e gittim. Konuyla ilgili kitapları derleyip toparladım. Geri dönerken konaklamak için, yolda evinin avlusunda duran bir adama uğradım.
Adam gök gözlü ve çıkık alınlı biriydi. Bu suret ise firaset ve kıyafet ilmine göre olumsuz sîretin (ahlâk noksanlığının) habercisiydi. Beni evine misafir etti. Bir de gördüm ki, pek cömert bir adam! Bana akşam yemeği ve güzel koku, hayvanıma alaf, ayrıca yatak ve yorgan gönderdi.
Bunları görünce kendi kendime dedim ki: İlm-i firaset, bu adamın oldukça düşük bir şahsiyete sahip olduğunu gösteriyor. Ben ise ondan hayır ve iyilikten başka bir şey görmüyorum. Demek ki bu ilim boş ve gerçek dışıymış!
Sabah olunca yanımdaki hizmetçi çocuğa hayvanı eyerlemesini söyledim. Hayvana binip çıkacağım sırada adama dedim ki:
- Mekke'ye geldiğin zaman, Muhammed b. İdris'in (Şafiî) evini soruver. Adam dedi:
- Peki, dün gece sana yaptığım hizmetin karşılığı nerede?
- Neymiş o?
- Sana iki dirheme yemek aldım; ayrıca aynı fiyatlarla katık, güzel koku, hayvanına yem, sana yatak ve yorgan alıverdim...
Çocuğa dedim ki:
- Oğlum, ona istediğini ver! Başka bir şey kaldı mı?
- Ev kirası nerede? Ben evimi sana genişletip kendime daralttım!
Bu durumu görünce kanaatim güçlendi ki, firaset ilmi gerçekmiş. (Ancak İslâm dini, ona uyan insanın tabiatını terbiye eder, tevbe de kötü adet ve huylarını değiştirip ıslah eder.)
Şu güzel söz, konumuzu aydınlatır:
'Suretin sîretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir.'


KafKasKarTaLi 19 Mayıs 2006 18:43

Devlet Hazinesi


Hazreti Ömer (r.a.). Halife. Bir gece. Makamında. Ashabtan biri ziyaretine gelir. Selam verir. Selamı alınmamıştır. Oturur. Ömer işiyle meşgul. Sahabe bekler. Ömer çalışır. Selam alınmamış, yüzüne bile bakılmamıştır.
İş biter. Ömer mumu söndürür. Bir başka mumu yakar. O anda selamını alır. Konuşmaya başlar.
Sahabe sorar:
- Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve niçin bir mumu söndürüp diğer mumu yaktın ve ondan sonra benle konuşmaya başladın?
Hazreti Ömer (r.a.):
- Evvelki mum devletin hazinesinden alınmışdı.O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes'ul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım. Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder:
-Ya Rabbi! Hattab oğlu Ömer'i bizim başımızdan eksik etme!


Misafir 22 Mayıs 2006 06:18

Hakikat Damlaları-44
 
Yapılması gerekli olan bütün işler tamamlanmış gibi rahat ve rehavete düşmek ne kadar tehlikeli ise, ye’se düşmek ve kuvve-i maneviyeyi kırmak da o kadar tehlikelidir.
* * *
Bir mefkûreye sevdalı olma, o mefkûreyi gerçekleştirme istikametinde çok önemli bir donanımdır.
* * *
Bir hususta iddiada bulunup sonra da ayak diretenlerden uzak durmak gerekir. Bir kimse onlardan ne kadar uzak durursa o ölçüde Hakk’a yakın olur.
* * *
Bizler hayatımızı gelecek nesle ipotek etmiş insanlarız. Kendimiz için yaşama istikametinde bir planımız olamaz/olmamalıdır.
* * *
İlminin gereğiyle amel etmeyen ne kadar bilirse bilsin cahildir.
* * *
Solmamaya, pörsümemeye bakmak lazım. Canlılığını kaybedip pörsüyen insanlar ne gökler ötesinde iltifat görürler ne de yeryüzünde.
* * *
Namazı hakkıyla duyabilme istikametinde ciddi bir gayretiniz yoksa onu hiçbir zaman duyamayacağınız muhakkaktır.
***
Sağlam duruş önemlidir fakat duruşta temadî (devamlılık) ondan daha önemlidir.
* * *
Mevlâ’nın verdiği şeyleri yine Mevlâ’nın rızası istikametinde kullanmaktan daha güzel ne olabilir ki! Ne güzel söylemişler: “Mevlâ’dan al; Mevlâ’ya ver!”
* * *
Kendimizi başkalarına sevdirme gayreti şeytanın bir oyunudur. Önemli olan Hakk’ın sevmesi ve hoşnut olmasıdır.
* * *
Tevazu, Cenab-ı Allah karşısında hacâletin, yüzü yerde olmanın ifadesidir. İradîlik işin içine girince onu bulandırmış olur. İşte onun içindir ki, tevazua niyet tevazuu izâle eder.


venüsün_kızı 22 Mayıs 2006 14:43

ANNENİN HİZMETE İHTİYACI VAR


Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s)hazretleri şöyle anlatır:
'İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:
'Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.
'Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona:
'Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:
'Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona:
''Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.


KafKasKarTaLi 23 Mayıs 2006 00:15

ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM NEDEN YEMEĞE DÂVET ETMEDİ?


Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.
Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi. Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:
'Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.'
Hakperest bir insan, Allah Teâlâ'nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.
Farzın yanında faziletin hükmü kalmaz. Zira, 'Def'-i mazârrat, celb-i nef'a râcihtir.'


Misafir 29 Mayıs 2006 14:11

Hakikat Damlaları-45
 
Vicdanlara baskının olduğu yerde Demokrasi'den söz edilemez; halkın hissiyatının nazara alınmadığı bir yerde de Cumhuriyet'ten bahsedilemez.
***
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) için –hâşâ– ‘öldü' gibi tabirler kullanmak doğru olmaz. Dünya terakkîsine yetmez hâle gelince, O En Büyük Fanî de, ötelere yürümüştür.
***
Yapılan hizmetler ölçüsünde bir iç derinliği ve kıvam yoksa, yapılan o iş bir gösterişten ibarettir ve Allah o işe bereket lutfetmez.
***
Yaptığı hizmetlerin çokluğuna muhazî (paralel) olarak Rabb'le münasebetini derinleştirme azminde olmayanlar, kendilerini peylemekten başka bir şey yapmıyorlar demektir. Hatta bir manada kendilerini –hâşâ– Allah'ın yerine koyuyorlar demektir.
***
Emanet emîn olana verilir; Allah'ın emaneti de öyledir.
***
İnsan karakterini delmeme hususunda iffetini koruma ölçüsünde titiz olmalıdır.
***
İnanan insanlar Allah'ın inayetine ve sıyanetine tam teveccüh etmezlerse Allah onun hesabını sorar; “siz de mi!” der.
***
Allah'a inanmış, Rasûlüllah'a inanmış, Kur'an'a inanmış ve inandığı değerleri dünyaya anlatmaya adanmış... Bizim ihtiyacımız olan insan tipi işte budur.
***
Ye's yok; olamayız mülahazalarına kapılıp ümitsizliğe düşme de yok; mükemmelliği yakalama cehd ü gayreti var.
***
Kendini ifade etme, Allah'ı ifade etmenin önünde gidiyor. Bir zaman insanlar Lat'a, Menat'a tapıyorlardı. Şimdi bazıları kendilerine tapıyorlar.
***
Hizmet davası para kazanma davası değildir; gönül kazanma davasıdır. Evet, bu hareket sadece hasbîler ve beklentisizler tarafından götürülebilecek bir harekettir. Dünyevî bir kısım beklentileri olanlar kendiliklerinden elenir giderler.


arwen 31 Mayıs 2006 01:36

Keramet Talebi


Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerinden, bir talebesi keramet talebinde bulunur. Hz.Şeyh:

- Biz onu çoban Abdullah'a verdik. Git sana göstersin, diye gönderir.
Bu talebe çobanın yanına geldiğinde, elindeki çomağı kırıp, sağına soluna diken çoban, çubuklardan meyve veren üzümleri göstererek:
- Şu sağımdaki beyaz üzüm benim amelim, şu siyah üzümde senin amelinin sonucudur.
Talebe o anda, sürü etrafında gezen ve koyunlara ziyan vermeyen kurtlara bakarak:
- Kurtla koyun ne zaman barıştı ? diye sorar,
Çoban:
- Allah ile çobanın barıştığı zaman, diye cevap verir.


Misafir 1 Haziran 2006 13:28

Kötü Huylu Sofu

Dervişler bir sofiden şikâyetçi olarak şeyhe geldiler: "Ey yüce şeyh himmet et bizi bu kötü huylu sofinin elinden kurtar," dediler. Şeyh:

"Şikâyetiniz nedir?" diye sordu.

Dervişler:
"Bu sofinin üç kötü huyu var," diye başlayarak saydılar:

"Söze başladı mı, can gibi susmak bilmez, yemeye başladı mı yirmi kişiden fazla yer, uyudu mu ashab-ı kehf gibi uyur."

Şeyh bunun üzerine sofiye dönerek:
"Her ne yaparsan haddi aşmadan yap, çünkü işlerin hayırlısı orta hallisidir.

Arkadaşına pek yüklenme, çok söz söyleme, çokça övme çünkü bu ayrılığa sebep olur, dedi.

Derviş sükûnetle şeyhe cevap verdi: "Orta yol hikmetse, orta hâllilik de nasiptir. Su deveye göre azdır, fakat fareye göre deniz gibidir.

Birinin dört ekmeğe iştahı olur da iki veya üç tane yerse bu orta hâldir. Fakat dört ekmek yerse bu orta hâl değildir. O adam kaz gibi hırsına esir olmuştur.

Birinin de on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta bir yiyiş sayılır.

Benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya. Biz eşit sayılmayız. Sen on rekât namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekat kılsam usanmam.

Birisi Kabe'ye kadar yayan yürür, öbürü mescide varıncaya kadar yürüyünce kendinden geçer.

Orta hâili oluş sana göredir. Bu önü, sonu olan şeye nispetledir.

Bir şeyde evvel ahir olmalı ki ortası tasavvur edilebilsin.

Benim halim uyuyormuş gibi yapan adamın haline benzer. Gören beni uyuyor, sanır, hâlbuki gözüm uyur gönlüm uyanıktır," dedi.

• Bütün halk endişelere vesveselere mahkûmdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı kederlidir.

• Eğer lokma, kimde ululuk nuru hâline geliyorsa, ne dilerse onu yesin, ona helaldir.


Misafir 10 Haziran 2006 19:09

Hakikat Damlaları-46
 
Adanmış bir insanın mefkûresiyle alâkalı olmayan konularda şahsî bir kısım hedefler peşine düşmesi asla düşünülemez.
* * *
İstikbal vaad etmeyenlere istikbal emanet edilmez.
* * *
Dirilmenin yolu nazarîyi amelîye çevirme, sonra da amelde temâdî ile olur
* * *
Yıkma düşüncesiyle harabeler, yapma mülâhazasıyla da ümranlar meydana gelir.
***
Allah'tan yine Allah istenmeli; O'nun rızası talep edilmelidir. Bu itibarla da, hakiki bir mü'min, yürekten “Allah'ım, Sen benden razı ol, yeter!” diyebilendir.
***
Namaz bir manada Allah'la irtibata geçmek demektir. Onun için de, namazın başında ve içerisinde, içinizi de, dışınızı da bilip gören bir Zat'ın huzurunda bulunduğunuzu hatırlayacak ve mülahazalarınızı ‘mâsiva'dan arı-duru hale getireceksiniz.
***
Aramadın ki, bulasın!
***
Bir hizmet erinin hedefi kendini aşmak, kendi rekorunu kırmak olmalıdır.
***
İslam'a, maalesef en büyük zararı onu doğru-dürüst yaşamayan müslümanlar veriyorlar. Keşke önce kendimizi bir düzeltebilsek!.
***
Efendimiz'e (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) inanma Din(in bir rüknü) olduğu gibi, O'nu sevme de Din'dir.
***
Kur'an-ı Kerim, “Ey iman edenler, iman edin!” demek suretiyle bizi her zaman imanımızı gözden geçirmeye, tazelemeye davet ediyor.
***


KafKasKarTaLi 12 Haziran 2006 02:03

ADALET VE TEVAZU

Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.


Misafir 12 Haziran 2006 14:06

BİR ÖLÜM


Bir zamanlar bir yerde Allah'ın bir veli kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça bir mü'mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar, Allah'a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük, bir çirkinlik görse iyi tarafından alır, "Bunda bir hikmet vardır" diyerek gönlünü hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür, gülleri devşirir, dikenlerle hiç ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür, onlara güler yüzle nasihat ederdi.
Müslümanların kıskanmasına aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız düşman bilir, Allah'a sığınırdı. Nefsinin hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden geldiğince ona karşı silahlanırdı.
Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid'i bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu, gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur'an-ı sıkça okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.
O gün yine nafile oruca niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru yürüdü.

Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası okudu. Bunu da, ebedi ikamegâhlarında yatanların ruhlarına hediye eyledi.
Koyu gölgeli bir ağacın altına oturup alnında biriken terleri mendiliyle sildi. Derin bir tefekküre daldı. Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı, gözleri yaşardı.

Sevgili Peygamberimiz kabir konusunda ne buyurmuştu? "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur."

Şimdi burada yatanlar acaba hangisinde?
Acaba bunlar dünya hayatında neler yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar? Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar, yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar? Bir meraktır kapladı içini...
Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor? Zengiler, fakirler, iyiler, kötüler, zalimler, günahkârlar...

Sonra yaşadığı zamanı düşündü... Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışanları, mazlumlara eziyet eden zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı uyutanları, bankalarındaki hesaplarını kabartabilmek için herşeyi mübah sayanları düşündü.

Bir lokma için çöplük karıştıranları, televizyonda gördüğü sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları, sırf okumak için gittikleri okula; senin giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları okula almayan zihniyeti, dininin gereği giyindiği için okuluna alınmayan kızları, alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş gençleri, ekranlarından fuhuştan başka birşeyin gösterilmediği televizyonların yöneticilerini düşündü... Allah'ım aklıma mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin. Bizleri Rasulullah'ın (s.a.v.) sancağı altında toplananlardan eyle!..

Senin dininin gereklerini yerine getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde:
"Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?
Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor.
Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi bahşeden, sen...

Hesap sormazsın?..
İlahî onları affet, onlara hidayeti nasip et."
Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de buraya getirecekler. Benim halim ne olacak? Her nefis ölümü tadacaktır. "Ölümün acısı üç yüz kılıç yarasından fazladır." buyurulmuş. Ben nasıl dayanacağım?

Şeytan son anda bana musallat olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice olur. Kabir hayatı, sonra diriliş, hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet, cehennem...
Gelen iki meleğe nasıl hesap vereceğim? Onların sorularına cevap verebilecek miyim?..

Bu düşünceler içindeyken uyku bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara, yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş insanların isimleri vardı. Onları okumaya çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri kapandı. Derin bir uykuya daldı.

Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah'ın (c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını, hepsini, hepsini...

Sonra kabrin içinde en çok feryatların, iniltilerin geldiği kabrin sahibine sordu:
- Arkadaş halin nedir? Neden en çok azap sana çektiriliyor?
Kabirdeki şöyle cevap verdi:
- Ah!.. Aman... Halimi hiç sorma. Ben dünya hayatında Allah'a (c.c.) şirk koştum. Her günah affolunur, benim günahım affolunmaz.
- Anladım...
Sonra ana-babasına karşı gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin, zulüm yapanların, zina yapanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar oynayanların, iftira atanların, riyakârların, münafıkların, rüşvet yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle uğraşanların, avret yerini açanların, karşı cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan alimlerin, hatta sattığı süte su karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri azaba tanık oldu.

İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle, hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz korkularla kendine geldi..

- Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı, gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin. Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.
- İmandır kardeş, iman.
- Nasıl yani?
- Ben dünyadayken "La ilahe illallah Muhammedürresullah" lafzını tam manasıya anladım, layıkıyla iman ettim, ibadet ettim.
Allah'ım bu güzelliklerini hepimize nasip et, düşüncesi içinde diğer cennetlikleri; zekat verenleri, oruç tutanları, namaz kılanları. Allah'ı (c.c.) çokca zikredenleri ana-babasına hürmette kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi insanları, şehidleri, ehl-i takva sahiplerini dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı gördü. Onlara gıpta ile baktı.

Bizim Allah dostu rüyasında kabir aleminde dolaşırken gelen gürültülerle uyandı. O kabristana yeni bir ölü getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı. Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar. Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:

- Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere bağırdı.
Dünya üzerinde bulunduğun inancı hatırla. O da şudur: "Allah'tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab olarak Allah'a (c.c.) Din olarak İslam'a, Peygamber olarak Hz. Muhammed'e (s.a.v.) razı olduğuna dair şahitliğindir." dedi...

Artık imamın ve yanındakilerin işi bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru yürümeye başladılar.
Kendisini halen rüyada zannediyordu ki; karşıdan gelen imam:
- Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun? sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.
- Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm mü? dedi..

İmam tebessüm ederek:
- Korkma, dünyadasın. Güneşin altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi olurdu dedi.
- Çok derin uykudaydım hocaefendi. Öyle rüyalar gördüm ki... Bende, ölmüş gibiydim...
- Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti çıkmadan namazını kıl.

İmam ve yanındakiler kabristandan ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Rüyasında bile cehenneme tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı...

İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle. Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik etme.
Bizlerin canını Senin yolundayken al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl dayanırız?..


MaTTo 12 Haziran 2006 15:13

Artan Pilav

Yahya baba , II. Bâyezîd Hân zamanında , Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe giriştimi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile , suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah'tan bereket arzular. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar. Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu prinç yetermi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!" Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz." Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar. "Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israfmı edersin?" Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp; "Ayıp olmuyormu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?" Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola.... Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana


Misafir 12 Haziran 2006 16:58

Hakikat Damlaları-47
 
Akıbetimizden eminmişiz gibi bir halimiz var; hiç eksiğimiz, kusurumuz yokmuş gibi davranıyoruz.

* * *
Saygısızlığın ve edepsizliğin başını alıp yürüdüğü bir dönemde hiç olmazsa Peygamber vârisi olan hizmet erleri, insanî değerlerin yeryüzünden bütün bütün kaybolmadığını ortaya koymalı değiller mi?!
* * *
Sefâhet, ruh sefâletinin neticesidir.
* * *
Biraz dişimizi sıkıp hakikî müslüman olsak hiç çözülmeyecek gibi görünen pek çok mesele kendiliğinden hallolacaktır.
* * *
Allah (celle celâlühû) iddiayı hiç sevmez. Onun için konuştuklarını iddialı sözlerle te'yîd etmeye çalışanlar, Allah nezdinde hiç de hoş olmayan bir davranış içinde olduklarını iyi hesap etmelidirler.
* * *
Sevgi, bilip tanıma üzerine bina edilirse kalıcı olur.
* * *
Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alâmetidir.
* * *
Hüzün Peygamberi (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) nice meseleyi hüznüyle, ızdırabıyla ve gözyaşıyla çözmüştü. Ümmetinin de karşılaştığı meseleleri bir defa olsun o yolla aşmayı denemesi gerekmez mi?!
* * *
“Neticesinde Sen'i kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme Allahım!”
* * *
Bilme sığlaşmaya sebep olmamalı; derinleşmenin yolunu açmalıdır.
* * *
Siz ismet yörüngeli hareket eder, kasden günaha girmez, iradenizle hep masum kalmaya çalışırsanız, Allah da sizi sıyanetine alır ve masûn kimseler arasına dahil eder.


Misafir 12 Haziran 2006 17:03

Ey Azrail!.. Ey Azrail! Bilirim, bu sözlerim çok yersiz, Neden böyle ansızın, geliverdin habersiz ?... Ne olurdu üç beş yıl, önce haber verseydin. Hiç değilse rüyama, bir kerecik girseydin... Aşk, meşk, derken, dünyadan bir türlü kopamadım. Senden özür dilerim, hazırlık yapamadım.,. Görüyorsun yanımda, ne valiz var, ne bavul

Ey Azrail!.. Ey Azrail! Bilirim, bu sözlerim çok yersiz, Neden böyle ansızın, geliverdin habersiz ?... Ne olurdu üç beş yıl, önce haber verseydin. Hiç değilse rüyama, bir kerecik girseydin... Aşk, meşk, derken, dünyadan bir türlü kopamadım. Senden özür dilerim, hazırlık yapamadım.,. Görüyorsun yanımda, ne valiz var, ne bavul. Uykum öyle ağır ki; ne zil duydum, ne davul.. Yaşım yetmiş olsa da, gör ki; fıkır fıkırım. Bu cümbüşlü âlemi, ben nasıl bırakırım?.. Hani bir söz vardır ya: "Yaş yetmiş, işi bitmiş." İnan ki, bu bir yalan, bunu diyen halt etmiş... Ey Azrail! Dur biraz, Sana yalvarıyorum. Yasal haklarım için; avukat arıyorum... Hayallerim, düşlerim, yarım kalan işlerim. Estetik yapılacak, daha burnum, dişlerim... Elli yaşımda ancak, voleyi vurabildim. Hortumlar sayesinde, holdingi kurabildim... Gerçi ucuza verdim, şerefin kilosunu. Ama böyle kazandım, şu uçak filosunu... Ey Azrail! Ne olur, bozulmasın pazarım. Sana şöyle yüklüce, bir çek bile yazarım... Şu masmavi havuzlu, sarayıma baksana. O daracık mezarda, yazık olmaz mı bana?.. Bazen çoluk çocuğa, içimden kızıyorum. Ölmemi bekliyorlar, inan ki; seziyorum... Arkamdan göstermelik, iki damla gözyaşı. Bir de şöyle büyükçe, yaldızlı mezar taşı. Tahmin ediyorum ki: mevlid de okuturlar. Ortalığı birazcık, gülsuyu kokuturlar. Araya reklam konur; bir ilahi aryası. Mevlid bitince başlar, dedi-kodu furyası. Etlerim, kemiklerim; didik-didik edilir. Ben az gelirsem eğer, köklerime gidilir... Ey Azrail! İnan ki, hazırlığım yok daha, Hele şu din konusu, çok karışık bir saha. Bazı büyük abiler, köşeleri tuttular. İrtica diye diye, beni de korkuttular. İlâhiyat adına; ekranda iki kaçık Kimlerin kuklaları oldukları apaçık... Alim zalim karıştı, renkleri seçilmiyor. Velisiz kaldı sokak; deliden geçilmiyor. Bu cinnet kervanına, kocabaşlar dahiller. Tuz bozulmuş, ne yapsın bizim gibi cahiller?.. Henüz daha gündemde, ne oruç var, ne zekât. Ne Kur'ân'la tanıştım, ne de kıldım bir rekat. Gönül desen, henüz genç, daha haccım duruyor. Aklım nefsin elinde, yollarda savruluyor. Edemedim bir türlü, şu nefsimi terbiye. Ortalıkta ne görse; tutturuyor ver diye. Ey Azrail! Bilirim, gelince beklemezsin. Tükenen vadelere, saniye eklemezsin. Bu satırlar boş geçen, bir ömrün hikayesi. İbret alanlar için, son pişmanlığın sesi... Bilmem ki, bir duvarda, bu mütevazi çaba; Bir küçücük pencere, açacak mı acaba?..


Misafir 12 Haziran 2006 20:54

Bilge
 
Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker.
Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır.
Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer.
O anda bilge düşünür:
-Benim bundan öğrendiğim şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.

Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur.
Bu yüzden dağarcığınızda ne varsa paylaşın lütfen, Bırak iyi vaya kötü olduğuna başkaları karar versin.sen bunu hiç dert etme senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...

Her insanın bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır...


Misafir 12 Haziran 2006 21:00

Sakiki Belh, talebesi Hatemi Asam'a:
–"Kaç senedir benden ilim tahsil ediyorsun?" diye sordu. Hatem:
–"Otuz üç senedir," dedi.
–"Hangi ilimleri tahsil ettin, tahsil ettiğin ilimlerden ne kadar faydalandın?"
–"Sekiz fayda temin ettim." Sakik hayıflandı... biz yine Allah–u Teâlâ'ya döneceğiz âyetini okuyarak:
–"Ben ömrümü senin yolunda, senin talim ve terbiyende harcadım. Sen sekiz
faydadan başka bir şey istifade edemedin mi?"
–"Evet üstadım, doğrusu söylediğimden başka bir şey istifade etmedim. Başka bir şey de tahsil etmek istemem. Zira dünya ve âhiret saadeti ancak bu sekiz fâide ile elde edilir."
–"Peki söyle nedir bu sekiz faide?"

–BİRİNCİSİ, halka baktım, herkes bir sevgili seçmiş, herkesin sevgilisi kabre kadar arkadaş oluyor, kabre girmiyorlar, definden sonra çekip geliyorlar. Düşündüm, ben öyle bir sevgili bulmalıyım ki devamlı refikim, kabirde enîsim olsun. Böyle bir sevgili ancak amâl–i sâliha olurdu, ben de onu seçtim. Nasıl yapmışım?
– Güzel yaptın...
–İKİNCİSİ, halkı nefsi havasinin esiri gördüm. Nâziat sûresinin "Amma kim Rabbisinin makamından korkup da nefsini heva ve hevesten alıkoyduysa iste onun varacağı yer muhakkak Cennettir." mealindeki âyet–i kerîmeleri düşündüm. Kur'ân–ı Kerîm'in hak olduğunu yekînen bildiğim için nefsi emmareye muhalefet ederek onunla mücadeleyi şiddetlendirdim. İhtiyaç ve isteklerini vermedim. Boyun eğmek mecburiyetinde kalarak Hakkin tâati altına girdi. Nasıl etmişim?
–Allah seni mübarek etsin...
– ÜÇÜNCÜSÜ, halka baktım, her biri dünya meşgalesi içinde boğulmuş didinip duruyor, kazandığını biriktiriyor ve bir şey kazandığını zannederek onunla seviniyor. Nahl sûresinin "Sizin nezdinizdeki tükenir, Allah'ın indindeki ise bakîdir." âyet–i kerîmesindeki hakikati düşünerek senelerdir kazanıp topladıklarımı hazır âhiret azığı olması için hep bakî kalmak üzere Allah'ın indinde emanet ettim. Yani tasadduk niyetiyle fakirlere dağıttım. Nasıl yapmışım?
– Güzel yaptın...
– DÖRDÜNCÜSÜ, halka baktım bir kısmi şeref ve izzeti, akraba kavim ve kabilenin çokluğunda zannederek bununla iftihar ediyorlar, bir kısmı da izzet ve şerefi kibirlenip böbürlenmekte, kabadayılık satıp sövüp saymakta, dövüp kan akıtmakta görüyorlar. Bir kısmı da ırkının, soy ve sopunun üstün olduğunu zannederek onunla iftihar ediyorlar. Bir de Hücurât suresinde geçen "Muhakkak ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır." kavli kerimini düşündüm ki, şüphesiz Kur'ân haktır ve insanlar yanılıyor. Ben de Allah indinde mükerremlerden olmak için takvayı seçtim. Nasıl etmişim?
– Güzel ettin...
–BESİNCİSİ, şu halka baktım, mal ve şöhret sevgisi yüzünden birbirlerine haset ve buğz ediyorlar. Bir de Zuhruf süresindeki "Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik." âyet–i kerîmesini düşündüm ki bu taksimat ezelde sabit olduğundan bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Bu hakikati öğrendiğimden beri hiç kimseye haset etmedim. Hak Teâlâ'nın taksimatına razı oldum, dünya ehli ile sulh akteddim. Nasıl etmişim?
– Güzel ettin...
– ALTINCISI, gördüm ki nefsanî garez ve şeytanî vesveseler yüzünden herkes birbirine düşmanlık ediyor. Bir de Allahu Teâlâ'nın "Şeytan sizin düşmanınızdır." Kavli kerimini düşündüm. Kur'ân haktır, şeytan ve şeytana tâbi olanlardan başkası düşman olamaz. Böylece şeytanı düşman bilerek hiç bir hususta ona itaat etmedim. Allah'ın emrine sarıldım. Hiç kimseye düşmanlık etmedim ve bildim ki doğru yol, Allahu Teâlâ'nın Yasin süresindeki "Ey Âdem oğulları, şeytana tapmayın, çünkü o sizi Rabbinizden ayıran bir düşmandır. Bana ibâdet edin, iste sıratı müstakim budur diye size emretmedim mi?" kavli kerîmindedir. Ben de bu yolda devam ettim. Nasıl etmişim?
– Güzel yapmışsın ey Hâtem...
– YEDİNCİSİ, halka baktım, gördüm ki, nefsini zillete düşürerek dünyevî ihtiyaçlarını kazanmak için bütün gayretlerini sarf ediyorlar, bu sebeple haram ve şüpheli şeylerden kaçamıyorlar. Bir de Allahu Teâlâ'nın Hûd süresindeki "Hiç bir canlı yoktur ki rızıkları Allah'ın üzerine olmasın." kavli kerîmi ile Necm süresindeki "İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur." âyet–i celîlesini düşündüm ki, ben de yer yüzündeki canlılardan biriyim. Allah rızkımı tekeffül etmiştir, ben âhireti talep etmekle mükellefim. Yaratılış gayemi düşünerek bütün gayretimle Allah için kulluk vazifemi yapmaya çalıştım. Nasıl etmişim?
– Güzel etmişsin...
– SEKİZİNCİSİ, halka bakıp gördüm ki, kimi malına mülküne güveniyor, kimi yüksek diplomasına, kimi bileğine kimi sanatına, kimi oğluna kızına, kimi babasının bıraktığı mirasa, kimi aklına, kimi de bu işten ayrılsam daha çok kazanırım. Ekmeğimi taştan çıkarırım diyerek âciz nefsine güveniyor. Ben ise Allahu Teâlâ'nın Talak süresindeki "Kim tam bir tevekkül ile Allah'a güvenip dayanırsa O, kendisine yetişir." Kavli celîlini düşünerek tam bir tevekkül ile Allah'a itimat edip güvendim. O bana yeter ve O ne güzel bir vekildir. Nasıl beğendin mi?
– En güzelini yapmışsın ey Hatem, Allah seni muvaffak etsin, hakikaten ben Tevrat'a, İncil'e, Zebur'a ve Furkan-ı Hakime baktım, bu dört kitapta mevcut olan ilim ve maarifi ilâhiyenin bu sekiz faidenin dışına çıkmadığını gördüm. Bu sekiz usûl ile amel eden kimse dört kitapla amel etmiş gibi olur. Allah seni mübarek kılsın ey Hatem!


arwen 12 Haziran 2006 22:06

DUA İÇİN RİCA


Bir şahıs, heyecan ve ıstırapla, İmam Sadık (a.s)ın huzuruna gelerek:
- Ne olursunuz efendim, Allah'a bana daha fazla rızık vermesi için dua da bulunun, çünkü çok yoksulum, dedi.
İmam:
-Hayır, asla dua edemem buyurdu.
-Niçin edemezsiniz efendim?
-Zira Allah bu iş için bir yol tayin etmiştir; rızk peşinden koşun ve onu elde edin diye de emir buyurmuştur. Halbuki sen evinde oturup, dua etmek suretiyle, rızkın senin peşinden gelmesini istiyorsun.


Misafir 12 Haziran 2006 22:15

Hamidettin-i Aksarayi hazretleri Yıldırım Beyazıt zamanında Bursa'da ekmek yapar satardı. Onun ekmeklerini şehir halkı âdeta yağmalarcasına alırlardı. Nasıl bir hamur yoğuruyordu da, bu derece lezzetli ekmek yapıyordu, bu kimsenin malumu değil onun
"Somunlar ... Mümünler ..." diye sokak aralarına, tatlı tatlı dökülen sesini duyunca , bütün Bursalı'lar birbirine girerdi.
Böylece Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırnında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızıklanırdı. Camide çalışan işçiler yemek saatinin gelmesini ve somuncubabalarının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollardı.
Nihayet Ulu Camii inşaatı bittiğinde; Yıldırım Beyazıt Emir Sultan Hz. lerine ilk hutbeyi okumasını söyler. Emir Sultan Hz. Padişah'a burada Hamidettin-i Aksarayi hazretlerinin ikamet ettiğini ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini anlatır. Padişah'ta Somuncu baba'nın okumasını kendisinden rica etmesini söyler. Ve nihayet Israrlara dayanamayan Somuncu baba hutbeye çıkar.
Hutbe'de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yapar. Tefsir bittikten sonra;
"Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anlar,
ikinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı anlar,
üçüncü tefsiri cemaatin yarısı anlar,
dördüncü tefsirini cemmatin küçük bir kısmı anlar,
beşinci tefsiri cemaatin çok azı anlar,
altıncı tefsiri birkaç kişi anlar,
ve yedinci tefsiri sadece kendisi anlar"
Cemaat Somuncu babalarının ne kadar büyük bir Allah dostu Evliya olduğunu görünce cami çıkışında onun elini öpmek isterler. O mübarek Zat cemaat'in isteğini kıramaz ve Ulu Camiin üç kapısından çıkan cemaat'e elini öptürür. Böylece bütün cemaat Hazret'in elini öpme şerefine nail olur.
Artık dağılmaya başlayan cemaat kendi aralarında konuşurken kendilerinin somuncu babanın elini öptüğünü anlatırken birden farklı kapılardan çıktıkları halde elini öptüklerini anlarlar. Kendilerinin Somuncu babalarının kerametini görünce Somuncu babalarına koşarlar. Oradaki görevi biten Hazret artık gitmiştir. O günden sonra bir daha Bursa yakınlarında görülmez. Hamidettin-i Aksarayi Hazretleri Soluğu Kayseri'de alır.


KafKasKarTaLi 13 Haziran 2006 02:04

DELİNİN VELİYE TAVSİYESİ


Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:
-Ne yapıyorsun?
Hizmetçi:
-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.
-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?
-Hastalığını söyle.
-Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum..
-Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..
Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:
-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.
Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:
-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.
Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:
-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.
Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:
-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.
Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.


Misafir 13 Haziran 2006 14:08

Hasat zamanıydı. Çiftçi bir ailenin tüm fertleri büyük bir tarladaki buğday demetlerini arabalara yüklüyorlardı. Aile fertleri, aralarında güzel bir iş bölümü yapmışlardı. Herkesin işi başka başkaydı.

Evin annesi, orakçıların hendek kıyısında biçemedikleri başakları toplarken, küçük bir ağacın dalları arasında bir salkım üzüm gördü.
“Oh, bu kavurucu sıcakta bu bir salkım üzüm ne iyi gider” diyerek, salkımı kopardı. Tam yemek üzereydi ki, gözü az ilerisinde, demetleri arabaya yükleyen kocasına takıldı.

“Onun bu üzümlere benden daha fazla ihtiyacı var. Sabahtan beri en çok o çalışıyor” diyerek üzüm salkımını kocasına götürüp verdi.
Adam, bu beklenmedik ikrama çok sevindi. Tam üzümleri iştahla yemek üzereydi ki, buğdayları tırmıklayan küçük kızını gördü ve:
“Küçük kızım ne kadar da zayıfmış” dedi. “Bu üzümleri götürüp ona vereyim.”
Küçük kız, babasının ikram ettiği üzümleri sevinçle aldı ama tam yemek üzereydi ki, o da, başakların deste deste yüklendiği arabanın üzerindeki ağabeyini gördü.

“Zavallı ağabeyim, güneşin altında saatlerdir çalışıyor. Dili damağı kurumuş, birbirine yapışmıştır. En iyisi, bu üzümleri götürüp ona vereyim” dedi.
Delikanlı, küçük kardeşinin kendisine uzattığı üzüm salkımını neşe ile aldı. Tam yiyecekti ki, o da, hendek kenarında iki büklüm çalışan annesini gördü.

“Anneciğim ne kadar da yorulmuş. Ben iyisi mi bu salkım üzümü ona vereyim o yesin” dedi ve üzümü annesine götürdü.
Evin annesi, üzüm salkımının dönüp dolaşıp kendisine geri geldiğini görünce, olanları hissetti ve kendisine böyle sevgi dolu yüreğe sahip şefkatli aile bahşettiği için Allah’a şükretti. Ve bütün ailelerin kendileri gibi mutlu olmaları temennisinde bulundu


Misafir 13 Haziran 2006 17:41

* _* AHDE VEFA * _ *

Hz. Ömer arkadaslarıyla sohbet ederken, huzura üç genç
girerler. Derler ki :
-"Ey halife, bu aramızdaki arkadas bizim babamızı öldürdü.
Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin." Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar ,
Suçlanan genç der ki :
-evet dogru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
-"Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadasların bulundugu yere getirdi.
Afedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadasların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü.
Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası
öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaslar beni yakaladı, durum bundan ibaret" dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer
- "Söyleyecek bir sey yok, bu suçun cezası idam.Madem suçunu da kabul ettin" dedi.
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak
-"Efendim bir özrüm var" diyerek konuşmaya başladı
- "Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı.Gelirken kardesim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkini zayi ettiginiz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardesime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki :
-"Bu topluluga yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!"
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- "Bu zat benim yerime kalır." O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir.
Hz.Ömer Amr'a dönerek,
- "Ey Amr, delikanlıyı duydun" der.
O yüce sahabi
-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir
haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak genc'in gelmeyecegi, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :
"Bu kefil babam olsa farketmez cezayı infaz ederim."
Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-"Biz de sözümün arkasindayiz."
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?" Genç vakurla başını
kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan)
"AHDE VEFASIZLIK ETTİ" demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :
-"Ey Amr, sen bu delikanliyi tanimiyorsun nasil oldu onun yerine kefil oldun".
Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razi olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,
-"Bu kadar insanin içerisinden beni seçti.
"INSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul ettim" der.
Sira gençlere gelir, derler ki :
-"Biz bu davadan vazgeçiyoruz."
Bu sözün üzerine Hz Ömer :
-"Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?"der.
Gençlerin cevabıda dehşetlidir :
-"MERHAMETLİ İNSAN KALMADI" DEMEYESİNİZ DİYE ...


arwen 14 Haziran 2006 00:19

[H2]YOLDAN GÜZEL GEÇMEK [/H2
Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerine hepsi aynı şikayette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
'Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.'
Kral gülümseyerek cevap verdi:
'O altınlar sana ait delikanlı.'
'Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı.'
'Evet' dedi kral. 'Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir.'


Misafir 14 Haziran 2006 00:42

Cennet ve Cehennem

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Cennet'i yarattıktan sonra Cebrail Aleyhisselam'a emretti:

– Git kullarım için hazırladığım Cennet'i gez, gör. Nasıl bulacaksın, gel haber ver.

Cebrail Aleyhisselam gidip Cennet'i gezdi, içindeki şaşkınlık veren özellik ve güzellikleri hayranlıkla temaşadan sonra gelip dedi ki:

– Rabbim, böylesine eşsiz güzelliklerin toplandığı bir yeri kimse bırakmaz. Hemen herkes buraya koşar.

Rabbimiz bundan sonra Cennet'in bir bakıma fiyatı sayılan, ödenmesi gerekli faturaları Cennet yoluna dizdi, nefsin hoşuna gitmeyecek vazifeleri sıraladı, görevleri yığdı ve Cebrail'e:

– Bir de şimdi git Cennet'i gör, buyurdu.

Cebrail Aleyhisselam bu defa Cennet'in yolundaki ücreti sayılan fatura mesabesindeki dini görevleri, ahlâki vazifeleri gördü, nefsin hoşuna gitmeyecek emirlere baktı ve dedi ki:

– Rabbim, buraya kimsecikler gelmez!

Bundan sonra Rabbimiz:

– Bir de Cehennem'i gör, orasını incele! buyurdu.

Cehennem'i baştan sona gezen Cebrail Aleyhisselam oradaki haksızlıklara, zalimlere, kötü örnek olanlara reva görülen ceza ve azabı görünce gelip dedi ki:

– Rabbim kullarından hiç kimse buraya girmez, girmeye yönelik işlerde bulunmaz.

Bundan sonra Rabbimiz, Cehennem'in cazibesini teşkil eden şeyleri de Cehennem'in yolları üzerine koydu, onları bir bir sıralayıp bir daha emretti:

– Cehennem'i bir de şimdi gör ey Cebrail.

Cebrail Aleyhisselam bu defa da baktı ki, Cehennem'in yolları üzerine nefsin hoşuna gidecek öylesine eğlenceler, cazip görüntüler koyulmuş ki görenlerin nefsi galeyana gelir, büyük bir dikkat ve gayret ister ki bunlara aldanmayıp da nefsini engellesin, sonu azap mahalline varan bu yola girmesin.

Bu defa da dedi ki:

– Rabbim, kullarından kimse kalmaz hemen hepsi de buraya akın eder.


KafKasKarTaLi 14 Haziran 2006 01:50

DÖRT DİRHEMLİK GÖMLEK


Ashab-ı Kiram'dam Ebu'd-Derda r.a. Hazretleri anlatıyor:
Günün birinde bir gömlek almak için çarşıya çıkmıştı. Yolda Ebu Zerr r.a. Hazretleri onunla karşılaştı, nereye gittiğini sordu. Ebu'd Derda r.a. dedi ki:
- On dirheme bir gömlek satın almak istiyorum. Ebu Zerr r.a. ise:
- Dikkat edin! Ebu'd-Derda müsriflerdendir! diye seslenmeye başladı. Ebu'd-Derda r.a. gizlemek istediyse de bunu yapamadı ve dedi ki:
- Ebu Zerr, böyle yapma! Benimle gel de beni sen giyindir.
Birlikte çarşıya gittiler. Ebu Zerr, Ebu'd-Derda'ya onun parasından dört dirheme bir gömlek alıverdi.
Ebu'd-Derda r.a. diyor ki:
Dönüp gelirken, avret yerlerini bile kapatmaktan uzak, çıplak bir adama rastladım. Onu örtüsüne dikkat etmesi için uyardım. O ise örtünecek elbisesi olmadığın söyledi. Ben de aldığım giysiyi ona verdim. Çarşıya dönüp dört dirheme bir gömlek daha aldım.
Evime dönerken, bu kez de yolda ağlayan bir hizmetçi kadın gördüm. Ona niçin ağladığını sordum. Şunu söyledi:
- Yağ konan kabım kırıldı. Aileme dönmek için de geç kaldım.
O kadınla birlikte çarşıya gittim. Bir dirheme ona bir kap yağ alıverdim. Bu defa kadıncağız dedi ki:
- Ey efendi, bana yapacağın iyiliği yaptın. Aileme kadar da benimle geliver. Çünkü ben eve geç kaldım. Beni dövmelerinden korkuyorum. Benimle gelirsen, belki bana dokunmazlar.
Onunla beraber efendisine gittim ve ona dedim ki:
- Hizmetçiniz geç kalmış da onu dövmenizden endişe etmiş. Bunun için benimle birlikte size gelmemi istedi, onun için buradayım.
- Madem seninle gelmiştir, dedi adam; artık o Allah için hür ve serbesttir!
Bunu görünce kendi kendime dedim ki:
- Ebu Zerr benden doğrusunu yaptı. Toplam on dirheme bana bir gömlek alıverdi, bir fakire de bir gömlek giydirdi, bir köleyi de hürriyetine kavuşturdu.


KafKasKarTaLi 15 Haziran 2006 23:42

Ağızdaki Taşın Hikmeti


Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken;
Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.
Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.


Misafir 23 Haziran 2006 19:57

Hakikat Damlaları-48
 
Münafıklar yapıp ettikleri şeylerle inananları aldatma peşinde olduklarından dolayı onların küfrü, muzaaf (iki buudlu) küfür sayılır.
‎ ‎ * ‎ ‎ ‎ * ‎‎ * ‎
Bir işin daha iyi olmasını arzu etme adına ‘keşke' denebilir. Kaderi tenkid etme ve ona taş atma manasında ‘keşke' demekse doğru değildir. İşte bu itibarla Efendimiz, “Lev (keşke) helaktir” buyurmuştur.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
İşkolik olmak başka, işinin aşığı olmak başkadır.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Gönlünü Cenâb-ı Hakk'a vermiş mü'minler duaya doyma bilmezler.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Allah'ım! Ben şimdi vuslat arzusunda da değilim. Ocaklar gibi yolunda yanmaya bayılıyorum ve gam izhar etmemeye çalışıyorum.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Kendi durumunu hakikî mü'minlerin halleriyle kıyaslamak suretiyle kimse ye'se düşmemeli fakat dûnhimmetlik de yapmamalıdır. Dûnhimmet olma, Allah'a karşı ayıp, nimetlerine karşı da saygısızlık sayılır.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Bilgi bazen saygıyı götürüyor. Halbuki bilmeye gerçek kıymetini kazandıran insanın içindeki saygı hislerini artırıyor olmasıdır.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Gafilâne bakanlar “Ben yaptım!” diyebilirler. Ârifane bakanlara gelince onların vird-i zebanı, “Yapan O'dur.” şeklindedir.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin! O'nun inayeti olmadan hiçbir işi gerçekleştiremez, hiçbir hususta muvaffak olamayız. O (azze ve celle), “Ol!” demeden hiçbir şey olmaz.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
İnsanlara karşı edep çerçevesinde hareket etmeyenlerin, Allah'a karşı edepli olmaları da beklenemez.
‎ * ‎‎ * ‎‎ * ‎
Ötede sıratı rahat geçecek olanlar burada sırat-ı müstakîm üzere yaşayan insanlardır.


Misafir 24 Haziran 2006 07:07

Bacağı Kesik Çocuk ve Gerçek Engelliler
 
İki hafta önce, bugün de hâlâ etkisinden kurtulamadığım bir rüyayla sıçrayıverdim uykumdan. Gerçi gördüğüm bir rüya mıydı, kabus mu, yoksa elimdeki nimetleri hatırlatan bir ders miydi bilemiyorum. Zaten o gecenin akabindeki günlerde yaşadığım olaylar, tanıştığım kimseler sanki bana birer mesaj veriyordu. Aynı türden şeylerle bu kadar kısa süre zarfında karşılaşmak bir tesadüf olamazdı. Bunca tevafuktan sonra da beni bir düşüncedir aldı...
Seyrettiğim bir çizgi filmden mi etkilenmiştim bilmiyorum: Aynaya baktım, her şey normal gözükürken birden bire ayağımın teki ortadan kayboldu ve tam yürüyecekken yere düştüm. Ayrıntılarını çok hatırlayamadığım rüyamda bu kısım o kadar netti ki, anlatırken bile tüylerim diken diken oluyor.
Metin'in Kesilen Bacağı
Ertesi gün ikindi namazı ve sohbeti için Ayyüzlü'nün bulunduğu binaya gitmiştik. Namazın sünnetini kılıp farz için Ayyüzlü'yü beklerken babasıyla birlikte içeriye benim yaşlarımda koltuk değnekli bir erkek çocuğu girdi. Tam da benim arkamdaki yere oturdu babasının yardımıyla. Başında takkesi vardı, belli ki o da namaz kılacaktı. Gece gördüğüm rüyanın üstüne de o çocuğu görünce çok etkilendim. Bazı abiler dönüp dönüp ona bakıyorlardı. Ben bile herkesin onu incelemesinden öyle rahatsız olmuştum ki, “Ne hissediyor acaba?” diye düşünmeden edemedim.
Namazımızı tamamladık, namaz sonrası tesbihatımızı yaptık, hepimiz sohbet dinleme duruşuna geçip Ayyüzlü'nün gelişini bekliyorduk ki onun gelmesiyle herkeste bir hareketlilik oldu. Ben her zamanki gibi kapıya yakın oturduğum için karşıdan amcaların bütün hareketlerini takip edebiliyordum. Daha sonradan adının Metin olduğunu öğrendiğim tek ayaklı arkadaş, Ayyüzlü içeri girince ancak koltuk değneğine tutunarak doğrulabildi. Ayyüzlü kendisi için ayrılan yere oturur oturmaz, bazı afacanlar hemen onun yanına koşup elini öpmek istediler; yaşı çok küçük çocuklar hariç hiç kimseye elini öptürmeyen Güzel İnsan, bu adetini bozmayıp onların başlarını okşadı ve ellerine birer ikişer çikolata verdi. Gözüm, istemeden de olsa Metin'e takılmış, adeta onun üzerine çivilenip kalmıştı. Kıvranıp durmasından ve etrafına bakınmasından belliydi ki, o da bir-iki hamleyle ayağa kalkmak, koşmak, o mübarek ellere dokunmak ve dünyanın en tatlı çikolatalarından birkaç tane almak istiyordu ama buna bir türlü cesaret edemiyordu. Belki kimse görmemişti onun heyecanlı hareketlerini ama o kıvranışları benim içimi delmişti adeta.
Sohbet biter bitmez Metin'in yanına gidip onunla daha yakından tanıştım. Bir trafik kazasında küçük kardeşi vefat etmiş; aynı kazada kendi bacağı da büyük darbe almış; doktorlar ayaktan kalçaya kadar o bacağı kesmek zorunda kalmışlar; bu arada, daha sonraki uzun tedavilere rağmen belindeki müthiş ağrıyı bir türlü giderememişler. Metin, Ayyüzlü'nün duasını alma ümidiyle gelmiş uzak bir beldeden.
Tanışıp konuştukça daha çok sevdim Metin'i; çektiği sıkıntıların onu ne kadar da çok olgunlaştırdığına şahit oldum. Çok güzel bir arkadaş; hal ve tavırları başka çocuklar gibi değil. Benden iki yaş küçük olmasına rağmen sanki daha büyük birinin dilinden dökülüyormuş gibiydi her cümlesi, hayranlıkla dinledim onun sözlerini. Meğerse hastanede kaldığı süre içinde bol bol kitap okumuş, en zor zamanlarını bile çok okuyup daha çok şey öğrenerek değerlendirmiş; kitaplarla sohbet ederken dertlerini bir an da olsa unutmuş. Okuduğu hemen her sayfadan sonra ise Allah'a dualar etmiş vefat eden kardeşi için.
Ona üzülüp üzülmediğini sorduğumda, “Biliyorum ki kardeşim şimdi Cennet'te ve bizi görebiliyor. Onun canı hiç acımıyor. Sadece onu çok özledim. Bazen fotoğraflarla avunuyorum, bazen de Rabbim rüyamda onu gösterip hasretimi dindiriyor.” diye cevap verdi.
Metin ayağı kesildiğinde çok ağlamış, fakat onun ziyaretine gelen öğretmenleri yaşadığı sıkıntıların, acıların arkasında nasıl birer rahmet gizli olduğunu anlattıkça olayları değerlendirmesi değişmiş ve ağlamaları tebessümlere dönüşüvermiş. Dışarıdaki insanların ona dönüp dönüp bakmalarından ve bazı çocukların “sakat” diyerek onunla dalga geçmelerinden dolayı çok ağladığı zamanlar da olmuş ama anne-babasının da desteğiyle o acı günleri hatıralara hapsetmiş. Şimdi başına gelenleri Allah'ın takdiri olarak görüyor ve Cennet'te sapasağlam bir ayağa sahip olacağına çok inanıyor. Sahabe Efendilerimizden bir bacağı sakat olan Amr b. Cemuh vefat edince, Peygamber Efendimiz'in “Şu anda Amr'ı ayağı sapasağlam olmuş, Cennet'te koşarken görüyorum” deyişini bir an olsun unutmayan Metin, kendi hakkında da aynı hayali kuruyor ve o hayalle her zaman bir kevser serinliği yudumluyor...
Belalardaki Rahmet Sırrı
Metin'in buradan ayrılmasının akabinde bedeniyle, sağlığıyla imtihan olan insanlar aklıma takıldı durdu. Hep kendilerine yardımcı olacak birilerine muhtaç, yatağa bağlı, felçli kimseleri; gömleğinin düğmesini bile ilikleyemeyen güçsüzleri; arkadaşları sokakta koşup oynarken pencereden seyretmek zorunda kalan yürüme engelli kardeşlerimizi; konuşamadığı için hareketlerle kendini ifade etmeye çalışan dilsizleri; bununla birlikte hareket dilinden anlamadığı için karşısındakiyle dalga geçen kendini bilmez, kalbsizleri düşünüp durdum. Gözlerim yaşardı, dilim duaya durdu. Onlar için ne yapacağımı bilememenin şaşkınlığıyla öylece kalakaldım. İçimin sıkıntısı öyle kavuruyordu ki beni balkonda oturup gökyüzüne bakarken gecenin soğuğunu bile hissetmemişim. Ben dalıp gitmişken aniden balkonun kapısı açıldı ve annemin sıcak sesiyle dışarıda ne kadar da çok üşüdüğümü farkettim.
“Ne düşünüyorsun böyle gökyüzüne bakarak? Hem üstündekiler de ince, üşütüp hasta olmayasın Talip'im!..” diyerek yanıma oturup kolunu omuzuma atıverdi annem. Anacığımın sıcaklığıyla birden içim ısınıverdi.
“Metin'i düşünüyordum anneciğim.”
O ana kadar zihnime kıymık gibi batan soruyu anneciğime açmadan edemedim:
“Allahu Teâlâ'nın yarattığı hiçbir şeyde nizamsızlık, hikmetsizlik, abes yoktur, öyle değil mi anne?”
“Evet, yavrum...”
“Peki bedeninde bazı rahatsızlıklar bulunan, engelli kimselerin durumunu nasıl açıklayabiliriz? Allah'ın her şeye gücü yeter, murad etseydi herkesi sağlıklı yaratırdı, hiç kimseye sakatlık vermezdi?”
“Allah her şeyi kulları için yaratmıştır, kullarını da imtihanlardan geçirip olgunlaştırmak ve rızasına hazırlamak için. Hiç düşündün mü neden göletler kirlidir de akarsular berraktır, temizdir?”
“Bilmem, hiç düşünmemiştim. Biri akıyor biri sabit duruyor diye mi?”
“Bir nebze doğru, fakat akanı temiz yapan engelleri aşmaya çalışıp kendini oradan oraya çarpması ve bu sayede içindeki kirleri atıp arınmasıdır. Allahu Teâlâ da kullarını kirlerinden, günahlarından arındırmak için, kimi zaman onları ibadetlerle ulaşamayacakları makamlara çıkartmak için, kimi zaman da yapıp ettikleri güzellikleri, sahip oldukları nimetleri kendilerinden bilerek kibirlenip Şeytan'a yoldaş olmamaları ve acizliklerini hissedip Allah'a yönelmeleri için imtihanlardan geçirir, sıkıntılara çarptırır, kirlerinden arındırıp yüksek makamlara ulaştırır.”
“Peki kimisi sağlıklı, kimisi sakat; bazısı fakir, bazısı da zengin.. hani daha önce fakirlik-zenginlikten bahsederken, “Allah kimisine biraz fazla mal verir ve o malı diğer kardeşleriyle paylaşıp paylaşmayacağına bakar. Eğer o kimse şükreden ve ihtiyaç sahipleriyle malını paylaşan, cömert birisiyse imtihanı kazanır. Cenab-ı Hak kimilerine de az mal verir ve sabredip etmeyeceğine bakar. Eğer o kişi sabreder, şikayet etmezse, o da imtihanı kazanır ve pek çok mükafatı haketmiş olur.” demiştin ya, acaba Allahu Teâlâ sakat kimseleri sabredip sabretmemeleriyle imtihan ederken sağlıklıları da onlara karşı vazifelerini yapıp yapmamalarıyla sınavdan geçiriyor olabilir mi?”
“Ah Talip, bu o kadar önemli bir mesele ki, üzerinde ne kadar konuşulsa yeri var. Her engelli, öncelikle anne-babasını sonra da toplumu eğitmek gibi özel bir vazifeyle dünyaya geliyor.”
“Nasıl yani?”
Engellilerin Nasihati
“Biz insanoğlu olarak önünde örnek görmeden bazı şeyleri kavramakta çok zorlanıyoruz. İşte onlar da, çevresindeki sağlıklı kimselere ellerindeki sağlık nimetini hatırlatıyorlar. İkinci olarak da bu nimetin bizim elimizde olmadığını, Allah'ın bunu dilediğine verdiğini ve istediği vakit de emanetini geri alabileceğini göstermiş oluyorlar. Dahası, engelli insanlar her halleriyle “Ahiret var, bir mükâfat diyarı var, hazır olun yolculuk var!” diyerek adeta herkesi ikaz ediyorlar.”
“Nasıl bir ikaz?”
“Oğlum Allah asla haksızlık yapmaz, O âdildir. Kime ne kadar nimet verirse ve kim o nimetlere ne ölçüde şükürle mukabelede bulunursa mutlaka o ölçüde ötede karşılık verir. Engelli bir insanın çektikleri kat'iyen boşa gitmez. O sabırla yaşadığı müddetçe “Ben mükafatımı almaya hazırlanıyorum, ebedi sağlam olacağım bir yere gidiyorum” diye ahiretin yani asıl mükâfat alma yerinin habercisi gibidir, hep onu ilan eder. Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Allah “Şüphesiz ilahî adalet gereği, herkes gücünün yettiğinden ve sadece kendisine verilenden sorulacaktır.” buyuruyor. Ne kadar az güç, o kadar az sorumluluk demektir. Âmâ olan birini gördüğümüzde bu dünyayı göremediği için üzülürüz belki, fakat asıl yapmamız gereken şey, bu sayede gözüyle hiç günaha girmediğini düşünüp onun masumiyetine sevinmek ve bir nimet olarak verilen gözlerimizle işlediğimiz günahlar varsa onları hatırlayıp kendi günahlarımız için Allah'a tevbe etmektir. Anlayacağın, Talip'im, sağlıklı insanların imtihanı diğerlerininkinden daha zor, çünkü bütün nimetlerden, sağlıktan vs. tek tek hesaba tabi tutulacağız. Rahman u Rahim Allah bize merhametiyle muamele etsin...”
“Ama anne engelli olmak her şeye rağmen çok zor!..”
“Tabii ki zordur oğlum; neticedeki mükâfatı almak için sakat olmak istenmez. Allah dilerse o ödülü ağır bir imtihana uğratmadan da verebilir. Allah'tan her zaman sağlık ve afiyet istenmelidir. Fakat, insan başına bir musibet geldiğinde ona sabretmeli, dünyanın geçiciliğini düşünmeli ve ahiretin ebedi mutluluğunu kazanmaya çalışmalıdır. Bir de, her zaman Cenab-ı Hakk'ın sabır karşılığında va'dettiği nimetleri düşünmelidir.”
“Nasıl nimetler?”
Peygamberimiz ve Engelliler
“Peygamber Efendimiz'in haber verdiğine göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuş: “Ben kulumun -iki gözünü kast ederek- iki sevgilisini almakla imtihan ettiğimde o buna sabrederse, iki göze bedel olarak ona Cennet'i veririm.” İşte, buna benzer müjdeler çoktur. Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında âhirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip, o insanın duygularına inkişaf verirse, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile, hakikatte bu ona, Allah'ın lûtfunun ifadesidir. Tıpkı, bir insanın şehit olup Cenneti kazanması gibi... Evet, Allah, birkaç sene dünyanın geçici güzelliklerini seyredecek fâni bir gözü alıyor ama ona bedel, Cennette, Cennet manzaralarını ebedî gözlerle, ebedî bir sûrette seyredecek kırk göz kuvvetinde gözler vereceğini vadediyor.”
“Anne, bazen sakatlara falan acıyarak dönüp dönüp bakıyorlar ya bu günah mı?”
“Günah diyemeyiz ama sürekli acınarak bakılmak kişiyi rahatsız ve rencide eder. Fakat, onlara acıyarak bakmak yerine onların da bizim gibi insanlar olup ihtiyaçlarının bulunduğunu düşünmemiz ve hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz'in de buyurduğu gibi sadaka sevabı kazanma adına onların sıkıntılarını gidermeyi büyük bir fırsat olarak değerlendirmemiz gerekir.”
“Onlara yardım etmek sadaka vermek gibi midir?”
“Evet oğlum. Bir keresinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), doğan her gün için sadaka verilmesi gerektiğini söylemiştir. Sahabe Efendilerimiz, kendilerinin bu kadar mal varlıklarının bulunmadığını ifade edince, İnsanlığın İftihar Tablosu, sadakanın birçok çeşidinin bulunduğunu belirtip bunlara örnekler vermiştir: “Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, muhtaç bir kimseyi hâcetini tedarik etmesi için gerekli yere götürmen, derman arayan dertlinin imdadına koşman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir...” buyurmuştur.”
Sevgili arkadaşlar,
Annem ve ben engelliler hakkında konuşurken babam giriverdi odaya. Sohbet mevzumuzu öğrenince öyle şeyler söyledi ki adeta ağzım açık dinledim. Meğer bu konuda ne de az şey biliyormuşum ve engellilerin problemlerini ne kadar az düşünmüşüm.
Babam “Kuran'ın Engelliye Yaklaşımı” isimli bir doktora çalışması okumuş. E. Gül'e ait olan ve sonra kitap olarak da basılan o çalışmada “Kur'an'ı Kerim'e göre, toplumun engellilere ihtiyacı var.” deniliyormuş. Yazar diyormuş ki:
“İslam dini engelli tüm insanlara dinî ve sosyal yaşamlarında her tür kolaylığı sunmuş ve onları evlerine kapanmaya mahkum etmeyerek güçleri nispetinde aktif sosyal hayata dahil etmiştir. Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen bir kişi ‘Ben görme engelliyim acaba namaz için mescide gelmesem olur mu?' diyor. Peygamber Efendimiz ona ‘Ezanı duyuyor musun?' diye soruyor. ‘Duyuyorum.' cevabını alınca, ‘O zaman senin için bir mazeret görmüyorum.' diyor. Buradan da anlaşıldığı gibi İslam, engellileri sosyal hayatın içine davet ediyor.”
Babam bu hadiseyi anlatır anlatmaz aklımdaki soruyu sordum:
“Babacığım, Peygamber Efendimiz'in yanında engelli sahabiler var mıydı?”
“Tabii ki vardı Talip; vardı ve Sevgili Peygamberimiz onlara çok şefkatli davranır, ezilmelerine, kendilerini eksik hissetmelerine mani olur ve onları toplum içinde de aziz tutardı. Mesela, bir ayağı sakat olan Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti. Seferlere/savaşlara giderken, Medine'de yerine vekalet etmek üzere âmâ olan İbn Ümmü Mektum'u tam 13 defa görevlendirmişti; Medine'de namazları İbn Ümmü Mektum'un kıldırmasını emretmişti. Rasûl-ü Ekrem'in uzun yıllar müezzinliğini de yapan İbn Ümmü Mektûm, Kâdisiyye Savaşı'nda da sancaktarlık yapmış ve orada şehit olmuştu. Yine, âmâ olan Itbân b. Mâlik, kendi halkına imamlık yapmak üzere tayin edilmişti.”
Acımak Çare mi?
“Babacığım, sence engelliler konusunda yapılan en büyük yanlışlık nedir?
“Oğlum bence hem engellilerin hem ailelerinin hem de çevrenin yaptığı birer büyük yanlış var. Bazı engelliler, kendilerinin cezalandırıldığını düşünüp Allah'a, dine ve tabii hayata küsüyor ve işte o zaman gerçekten engelli haline geliyorlar. Aileler de “Neden bizim başımıza geldi?” deyip kadere taş atıyor, isyankar oluyorlar. Hatta bazen anne-baba birbirlerini suçluyor, karşılıklı “Senin yüzünden!..” diyebiliyorlar. Aslında, herkese düşen “İmtihan oluyoruz!.” deyip bu düşünceye göre hareket etmektir ama bazıları bunu başaramıyorlar.
“Peki çevredekilerin yanlışı?”
“Talibim, bazı insanlar da sadece “vah vah, yazık” demekle yetinip zahiren acıma ifadeleri sergiliyorlar ama yardım etme yolunu hiç seçmiyorlar. Oysa, herkes engellilere ya da onların ailelerine bir şekilde yardım edebilir. En büyük yardım onları acınacak, eksik kimseler olarak görmemektir. Sonra da, hal hatır sormaktan moral vermeye, bazen onlarla sohbet etmekten alıp bir yerlere götürmeye ve bir şekilde onlarla ilgilenmeye kadar pek çok yolla onların elinden tutmaktır. Az önce bahsini ettiğim kitapta okumuştum zannediyorum; katıldığı bir panelde otistik çocuğu olan bir ilahiyat hocasının verdiği misal insanların genel duyarsızlığına canlı bir örnek gibi: ‘21 yıl boyunca otistik çocuğumuzu anbean, adım adım takip ettik, onu bir an yalnız bırakamadık; ama bu süre zarfında hiçbir akraba ya da ahbabımız “Bugün de çocuğunuza biz bakalım, siz de eşinizle baş başa bir yere gidin, bugünlük dinlenin.” demedi.' diyor.”
“Babacığım son bir sorum olacak. Az önce “gerçekten engelli” dedin. Bu ne demek?
“Kur'ân-ı Kerim'de engelliler üç şekilde ele alınır. Önce engelliliğin eksiklik kabul edilmemesi gereken insanî bir durum olduğu nazara verilir. Sonra, engellilere cihad, hicret, ibâdet gibi dini tekliflerde kolaylıklar getirildiği anlatılır. Engellilerle alakalı ayetler daha çok üçüncü gruba dahildir. Bu grupta, gerçek engellilerin imandan mahrum kimseler olduğu vurgulanır; Allah'ın kainat kitabındaki ayetlerini göremeyen kimselerin asıl “körler”, Peygamberin mesajına kulak vermeyenlerin gerçek “sağırlar” ve iman nurundan nasipsizlerin tam “kalbsizler” oldukları anlatılır.”
Evet arkadaşlar,
Anlıyoruz ki, dünya hayatında elsiz-ayaksız, dilsiz-gözsüz olanların engelliliği geçici; onlar sabreder ve ahirete yatırım yaparlarsa, buradaki muvakkat mahrumiyetlerinin karşılığını ötede ebedî saadet olarak alacaklar. Fakat, bütün vücut organları sağlam olsa da, Allah'ın ayetlerini görmeyenler, Efendimiz'in çağrısını duymayanlar ve günahlar yüzünden kalblerini karartanlar hatta öldürenler, dünyadaki geçici ve zahiri bir rahatın akabinde sonsuz bir azaba uğrayacaklar; haşir meydanına sağır, dilsiz, kör ve sakat birer mahkum olarak çıkarılacaklar.
Bu arada, sizin hiç “geçici engelli” arkadaşınız var mı?
Onu en son ne zaman arayıp sordunuz; ne zaman ona dertlerini unutturup Cennet bahçelerini hatırlatarak yüzünü güldürdünüz?
Sahi, her gün böyle bir sadaka veriyor musunuz?


Misafir 24 Haziran 2006 07:17

seyret sus ve dinle

Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle
ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl
ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf
gibi günü karşılıyordu.

Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş
bana gülümseyerek gün başlıyor."

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de
baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.
Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle
ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl
ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf
gibi günü karşılıyordu.

Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş
bana gülümseyerek gün başlıyor."

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de
baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden
bozuyor?"

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi
duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen
taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini
seyre...

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar
oluşturuyordu.

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki?
Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara
kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de
seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç
bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de
burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders
veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."

Dağ denize sordu:

"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"

Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden
başkalarının söylediklerini duyabileceksin...

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."


KafKasKarTaLi 25 Haziran 2006 01:59

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş.
Vezir:
- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- Bende bilirim.


Misafir 25 Haziran 2006 23:04

Hz.Abbas (ra)çok zengin ve çok cömertti.cömertliği dillere destan olmuştu. Bir gün sordular.
.Ya Abbas..cömertlikte seni geçen oldu mu ?
Abbas (ra) evet dedi.bir köle ..
Nasıl olur ya Abbas..bir köle nasıl senden daha cömert olur ?
Abbas (ra)gülümseyerek baktı ve anlatayım dedi..

bir gün medine’de hurma bahçeleri arasında dolaşıyordum.Bir köle yol kenarındaki hurma bahçesinde çalışıyordu.bir süre onun çalışmasını izledim..öğle vaktiydi.köle çalışmasını bırakıp ekmek çıkınını açtı.yemek yiyecekti..bu bir somun ekmekten ibaretti.tam ekmeği ısıracakken açlıktan perişan hale gelmiş bir köpek belirdi..çaresiz bir şekilde kölenin elindeki ekmeğe bakıp kuyruk sallıyorve acıklı sesler çıkararak ekmeği istiyordu..belli ki çok açtı..köle bir ekmeğe baktı ,bir köpeğe..ve tuttu ekmeğin yarısını köpeğe attı..köpek havada kaptığı ekmeği adeta çiğnemeden yuttu..ve gene dikildi kölenin karşısına..köle hiç tereddüt etmeden kalan ekmeği de köpeğe verdi.sönra halinden memnun yüzünde tatlı bir tebessümle çalışmaya koyuldu.bu hal bana çok tesir etmişti.o zamana kadar benim farkımda olmayan kölenin yanına gittim ve selam verdim.selamımı aldı ve gülümseyerek buyurun dedi.bir şey mi vardı?
Biraz evvel yaşananları hatırlattım kendisine..gülümseyerek biraz mahçup ne yapayım baktım hayvan benden aç bende ekmeğimi ona verdim dedi

Peki dedim,senin yiyecek başka bir şeyin var mı?
Yok dedi.
Bu bahçenin sahibi kim dedim,bir isim söyledi..tanıyordum,gittim bahçe sahibini buldum.selam verip yanına oturdum.hoşbeşten sonra konuyu bahçesine getirdim..
Bahçeyi satar mısın dedim satarım dedi,
Köleyi de isterim dedim ona da peki dedi.

Kölenin ve bahçenin fiyatında anlaştık.parayı verip bahçenin yolunu tuttum.kölenin yanına gittim.durumu anlattım ve seni azad ediyorum ve bu bahçeyi de sana hediye ediyorum dedim..köle çok sevindi ve bana hayır dualar etti.ve cömertliğimi övdü..ona hayır dedim,sen benden daha cömertsin..çünkü ben sana malımın çok küçük bir kısmını verdim.sen ise sana ait olan malının hepsini o köpeğe verdin.sen benden daha cömertsin.ve Allah sana bu cömertliğine mükafat olarak hem özgürlüğünü hem bu bahçeyi verdi..beni aracı olarak kullandı dedim..işte dostlar o köle benden daha cömertti.diye sözlerini bitirdi Hz abbas (ra)..

Bu kıssa’dan alınacak hisse çok elbette..
Biri şu ki..yapılan iyilikler mutlaka bize katlanarak geri döner..tabi kötülükler de..

Bir de cömertlik Bizzat, Rahmanürrahim olan Rabbimiz tarafından ödüllendirilir.hem de bire bin..evet,yanlış duymadınız(veya okumadınız)kesinlikle bire bin..Bana mallarınızı ödünç verin diyor Rabbimiz..Tevazu gösterip zaten kendisinin olan malları,yine kendisinin olan kullarından ‘’ödünç’’istiyor..karşılığında cennet var diyor.hem bu dünyada verdiklerinin karşılığını bire bin alacaksın ,hem ebedi alemde cennet gibi bir ücret veriliyor.

Ey,verecek bir şeyleri olanlar..verilmez mi ?
Yok demeyin..

Bir köle’nin verecek bir şeyleri varsa sizin mutlaka vardır..


Misafir 26 Haziran 2006 06:07

Bir Sahabe Prototipi
 
Hazreti Ebu Bekir es-Sıddîk; esas ismi Abdullah b. Osman. Kendisinin Bekir adında bir çocuğu olmamakla birlikte Ebu Bekir künyesini almasının sebeblerinden birisi şu olabilir; Arapça'da “bekera” fiili, sabah güneş doğmadan günün erken saatlerinde yola çıktı mânâsına gelirken, aynı harflerden (b-k-r) oluşan “bekira” fiili de acele etti, hızlı davrandı mânalarına gelir. İşte Hazreti Ebu Bekir'in de ilk müslümanlardan olması hasebiyle bu künyeyi aldığı söylenebilir. Ayrıca Hazreti Ebu Bekir, Sıddîk'tı yani Efendimiz'in peygamberliğini tasdik konusunda ilk adımı O atmıştı. Lakabı, cehennemden azâd edilmiş mânâsında Atîk'ti ve bütün işlerinde Allah'tan bir tevfîk vardı.
Hazreti Ebu Bekir'in çocuklarından Esma ve Abdullah bir hanımından, Abdurrahman ve Hazreti Aişe ise esas adı Zeynep olan ve Ümm-ü Rûman olarak bilinen diğer hanımındandır. Hazreti Ebu Bekir, Allah Resûlü'nün en yakın arkadaşıydı. Efendimiz de bir vesîleyle “Şayet birisini kendime halil seçseydim, bu Ebu Bekir olurdu” diye buyurmuştu. Evet O, Efendiler Efendisi için “en yakın dost, en fedâkâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş, en civanmert kardeşdi” . Hazreti Ebu Bekir bu beraberliğin akrabalık bağıyla daha da kuvvetlenmesini istemiş olacak ki kızı Hazreti Aişe'yi Efendimiz'e eş olarak seçmişti. Diğer kızı Esma'yı da, Efendimiz'in halası Safiyye validemiz'in oğlu Zübeyr b. Avvam'a vermişti. Amr b. As birgün Efendimiz'e şöyle bir soru sormuştu: “Yâ Resûlallah! En çok kimi seviyorsun?” Efendimiz, “Aişe'yi” diye cevaplamıştı. “Peki, Erkeklerden kimi seviyorsun” diye sorunca; Efendimiz, “Babasını” demişti.
Ömründe hiçbir puta secde etmeyen Hazreti Ebu Bekir'in çocukken Hazreti İbrahim gibi putları kırdığı rivâyet edilir. Hazreti Ömer, kendisinden yaklaşık 10 yaş büyük olan Hazreti Ebu Bekir için şöyle demişti: “O, bizim seyyidimiz, en hayırlımız ve Allah Resûlü'nün en çok sevdiği şahıstı” . Efendiler Efendisi de Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer'in elinden tutmuş, “Gökte benim iki vezirim vardır: Cebrail ve Mikail; yerdeki iki vezirim ise, Ebu Bekir ve Ömer'dir ve biz böyle haşrolunacağız” diye buyurmuştu. Birgün Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'e: “Şu insanlar cennete şu kapıdan, bunlar şu kapıdan, oruç tutanlar reyyân kapısından girer” diye cennetin 8 kapısını saymıştı. Hazreti Ebu Bekir: “Hepsinden girecek olan yok mu?” diye sorunca; Efendimiz, “Evet var ve sen onlardansın” diye ferman etmişti.
Hazreti Ebu Bekir ibadet hayatı, sehâveti ve edebiyle de kimin arkadaşı olduğunu çok iyi gösteriyordu. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin şu tesbiti şâyan-ı hayrettir: “İddia normalde iyi birşey değildir, o bir riyâdır, kendini satmadır ama ben burada iddia ediyorum; Hazreti Ebu Bekir'in, Efendimiz'in huzurunda konuştuğu kelime sayısı yüzü geçmez. Aksini iddia eden varsa göstersin” . Sahabe efendilerimizin Allah Resûlü'nü dinlerken, başlarında kuş varmış ve onu kaçırmak istemiyorlarmış gibi durmaları da yukarıdaki tesbiti doğruluyor olsa gerek.
Ulemâdan bazıları, varını-yoğunu Allah yolunda sarfedip, ailesine, çoluğuna-çocuğuna birşey bırakmamayı uygun görmemekle birlikte “Hazreti Ebu Bekir'in durumu bundan müstesnâdır ve herşeyini vermesi O'na hastır” demişler. Tebük seferi için hazırlıklar başlamıştı. Mü'minler inançları uğrunda nefislerinden ve mallarından fedâkârlıkta bulunuyordu. Hazreti Osman 500 deveyi yüküyle beraber infak etmişti, Hazreti Ömer malının yarısını vermiş, Hazreti Ebu Bekir de elinde ne var ne yoksa bütün malını getirip ortaya koymuştu. Efendimiz'in “Ailene ne bıraktın?” sorusuna karşılık; “Allah ve Resûlü'nü” diye cevap vermişti Hazreti Ebu Bekir. Evet, elinde hiçbir şey kalmamıştı, evine doğru gidiyordu, yolda birisine rastladı. Bu şahıs, Hazreti Ebu Bekir'den yardım talebinde bulundu. Verecek hiçbirşeyi yoktu Hazreti Ebu Bekir'in. Biraz düşündü, “Gel, bir eve gidelim bakalım, belki birşeyler buluruz” dedi. Tabîi ki evlerinde de birşey kalmamıştı, içeri girdi ve adama; “Sen biraz kapıda bekleyiver” dedi. Sağa sola baktı, verebileceği tek birşey vardı; o da kendi üzerindeki elbise. Yerden bir hasır aldı, ihtimal çocuklarının üzerinde oturduğu bu hasır da evin son eşyasıydı, hasırı beline doladı, bir de dikenli tel buldu ve hasırı onunla tutturdu ve kapının arasından elbisesini, o muhtaç adama verdi. Hazreti Ebu Bekir'in evinde bunlar olurken, Hazreti Cebrail önderliğinde melekler, Allah Resûlü'nün huzuruna gelmişlerdi ve hepsinin üzerinde dikenli telle tutturulmuş bir hasır vardı. Ne olduğunu bilemiyordu Efendiler Efendisi ve hep beraber Hazreti Ebu Bekir'in evine gittiler. Kapıyı Hazreti Ebu Bekir açmıştı. Evet, meleklerin üzerindeki hasır, Hazreti Ebu Bekir'in üzerinde de vardı ve durum anlaşılmıştı. Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'e hitâben: “Yâ Ebâ Bekir! Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; “Ben Ebu Bekir'imden râzıyım, Ebu Bekir'im de benden râzı mı?” demişti.
Hazreti Ebu Bekir için “mağara arkadaşı” anlamına gelen “yâr-ı gâr” tâbiri de kullanılır. Efendimiz, Hazreti Ebu Bekir ile birlikte hicret esnâsında Sevr mağarasında üç gün üç gece kalmış ve dördüncü gün yola çıkmışlardı. Mekke müşriklerinin Efendimiz'i bulup, O'na zarar vermelerinden korkmuş, “mağaradaki iki kişinin ikincisi” olarak “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” âyetine muhatap olmuştu. Halk arasında oldukça yaygın olan, Hazreti Ebu Bekir'in yılan gelmesin diye ayağını mağaradaki deliğe sokması olayı hadislerde yoktur. “Sakat bir asıldan, sağlam bir fasıl” düsturunca bu hâdisenin aslı yoktur, fakat faslından istifade edilir diyebiliriz. O fasıl da Hazreti Sıddîk'e yakışır bir sadakattir. Hazreti Ebu Bekir, zorlu hicret yolculuğunda kızı Hazreti Aişe validemizi yanına almamıştı. Hazreti Aişe hicret esnasında 8 yaşında idi. Bu nedenle O'nun hadislerde yer alan hicretle ilgili ifadeleri, kendi gördüklerinin yanında hem Efendimiz'den hem de babası Hazreti Ebu Bekir'den duyduklarına dayanmaktadır.
Efendiler Efendisi, refîk-ı a'lâya yürümeden önce, rahatsızlığının son günlerinde Hazreti Ebu Bekir'e namaz kıldırmasını ferman buyurmuş, Hazreti Ebu Bekir de bu vetîrede cemaate 17 vakit namaz kıldırmıştı. Allah Resûlü, Hazreti Ebu Bekir'i imâmete geçirmekle kendisinden sonra kimin müslümanların imamı olacağına işarette bulunmuştu. Efendimiz'in sıhhati ashabının arasından ayrılacağı gün o kadar düzelmişti ki O'nun tamamiyle iyileştiği kanaatine varılmıştı. Hatta Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'in yanından ayrılıp, evine dönmüştü. Hüzünlü haberi aldığında hemen gelmiş, gözyaşları içinde Efendimiz'in yüzündeki örtüyü kaldırmış, alnından öpmüş ve “Ölümün de hayatın gibi güzel” demişti. Müslümanlar şok içindeydi, ne yapacaklarını bilemiyorlardı öyle ki Hazreti Ömer elinde kılıç “Kim Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) öldü derse, kellesini alırım” diyordu. İşte o zaman Hazreti Ebu Bekir halkı sakinleştirmek için minbere çıkıp bir hutbe îrad etti: “Kim Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'e tapıyor idiyse, bilsin ki Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ölmüştür. Kim de Allah'a tapıyorsa, Allah diridir, asla ölmez” deyip peşinden “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem), sadece resuldür, elçidir. Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz?” âyetini okudu. Ashab efendilerimiz daha önce indirilmiş olan bu âyeti sanki ilk defa duyuyor gibiydiler.
Hazreti Ebu Bekir, “çihâr-ı yâr-ı güzîn” (dört halife)'in ilkiydi. Hilâfet süresi, 2 sene 3 ay 10 küsür gün sürmüştü fakat bu süre zarfında çok büyük işler başarmıştı. Hazreti Ali'nin dediği gibi “Ebu Bekir olmasaydı müslümanlık olmazdı”. İslam tarihinde fetihler Hazreti Ömer döneminde had safhaya çıkmıştı ama bunun için uygun zemin Hazreti Ebu Bekir döneminde hazırlanmıştı. Efendimiz hayatta iken 3, daha sonra da 8 olmak üzere toplam 11 tane peygamberlik iddia eden yalancı ortaya çıkmıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi bir taraftan irtidat hareketleri baş göstermiş, diğer taraftandan da “Biz namaz kılarız ama zekât vermeyiz” diyen insanlar türemişti. Hazreti Ebu Bekir işte bütün bu gâilelerin hakkından gelmişti.
Hazreti Ebu Bekir, Allah Resûlü ile aynı yaşta yani 63 yaşında vefât etmişti. Kızı Hazreti Aişe'nin dediğine göre soğuk bir günde yıkanarak üşütmüş ve hastalanmıştı. İbn Ömer Hazretleri ise Efendimiz'in ayrılığına dayanamadığını ve hüznünden dolayı vefât ettiğini söyler. Günümüz İslâm mütefekkirlerinden bazılarına göre vefât nedeni suikasttır. Başta diğer 3 halife olmak üzere Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin farklı yollarla şehit edilmişlerdir. Hazreti Ebu Bekir'in de zehirlenmiş olması ihtimal dahilindedir.
Hazreti Ebu Bekir peygamberlerden sonra gelen ilk şahıstır fakat husûsî faziletiyle çoğu enbiyâdan daha fazla iş yapmıştır. O'nun hayatına bakıp ashab efendilerimiz hakkında genel bir kanaate sahip olmak mümkündür. Evet, Hazreti Ebu Bekir “o ısmarlama toplum”u çok güzel bir şekilde temsil etmişti. Günümüzün Söz Sultanı'nın ifadesiyle “O, sahabe-i kirâmın prototipiydi”.


Misafir 26 Haziran 2006 06:38

Hakikat Damlaları-49
 
Akıllı ve zekî olmak başka, meselelere enine-boyuna bakabilmek başkadır.
***
İlahî atâyı engellerse, bizim vefasızlığımız, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimiz engeller. Bazen de Cenab-ı Allah, gelecekte hizmet edecek insanların hatırına bizim kusurlarımızı da görmezden gelir, affeder ve atâsını bozmayabilir.
***
Bir kimse din adına bilmesi gerekenleri öğrenmeden cahillikten kurtulmuş sayılmaz.
***
Cennet dahil herhangi bir beklenti içinde bulunmamak asıl şefkat kahramanlığıdır.
***
“İğneyle bir dağı yerinden sökmek, bir kalbden kibri çıkarmaktan daha kolaydır” sözü hakikatin tam ortasından altın gibi bir sözdür.
***
İnanmış bir gönülde stres olmaz; olsa olsa hafakan olur. Siz ona, “mukaddes hafakan” da diyebilirsiniz.
***
Bazılarının dillerinde öteden beri “aşırı müslümanlık” diye bir şey dolaşıyor. Eğer kasden söylemiyorlarsa, ne kadar büyük bir yanlış! Bilmiyorlar mı ki, İslam, zâtında her türlü aşırılığa karşı olan bir sistemin adıdır.
***
Yapılan planlar ekstradan gelebilecek sürpriz inayetlere bağlanmamalıdır. Realiteleri nazara almadan muvaffak olmak çok defa bir hayalden öte geçmez.
***
Etrafımızdaki en az melek sayısı kadar şeytan var. Bir boşluğumuzu görüp bizi tepe taklak getirmek için fırsat kolluyorlar.
***
Vücudumuzun bir yerinde ağrı, sızı olunca, ‘of, puf' diyeceğimize, ‘elhamdülillah' demeliyiz. Nasıl olsa ikisinde de ses çıkıyor. Fakat birincisinde ecir, ikincisinde Rabb'in rubûbiyetine itirazdan dolayı vebal var.
***
Dünyaya zalimane hükmedenler, bulundukları mevki ve makamları, hep inananların gafletinden istifade ile elde etmişlerdir. Dinin ve gelecek nesillerin hatırına, hiç olmasa bundan sonra bu gafletten sıyrılmamız gerekmez mi!?


kuzeyli53 26 Haziran 2006 13:54

Vefa Ne Zaman Ölür?


Hayatımın bir döneminde ülkemizi ziyaret eden bir Japon beyefendisine bir arkadaşımın selâmıyla, refakat ettim. Japon beyefendiyi otogarda karşılayıp eve getirdim. Bu beyefendi, yıllar önce tanıştığı ‘Hasan’ ismindeki arkadaşının kabrini ziyaret için ülkemize gelmişti.Aradığı Türkiyeli arkadaşı hakkında sohbet ederken, karşımdaki vefa timsali Japon uyruklu şahsiyetin, kırık-dökük Türkçesiyle; dudaklarından “O, bana Kur’ân öğretti, dünyaya bakışımı değiştirdi. Onunla tanıştıktan sonra hayatın gâyesini anladım. Yüzüm gülmezdi, sevmeyi öğrendim. Canlı, cansız her şeyle dost oldum.” ifadeleri döküldü. Gözleri pırıl pırıl ışıldayan Nohora Bey’in, sohbetin tam ortasında bu ifadeleri ne maksatla söylediğini tam anlayamadım. Ancak onun hayat hikâyesini dinledikçe, sağlam karakter yapısına hayranlığım artıyordu. “Ne şanslı bir insan, ne mübarek bir şahsiyet, ne müstesna bir kâmet!” şeklinde iç konuşmalar yapmaktan kendimi alamıyordum.

Nohora Bey, elli yaşlarında gösteriyordu. Hasan’ı tam otuz yıl önce Şam’da tanımıştı. Üç ay kadar beraber çalışmışlar. İslâm’la tanışmış ve Kur’ân’ın talebesi olmuştu. Hasan bir gün memleketine dönmek mecburiyetinde kaldığını söyleyip, adresini yazdığı bir kâğıt parçasını aceleyle Nohora Bey’in eline tutuşturmuştu. Ayrılırken de; “Dostluğumuz ebedî, merak etme, zîrâ biz iman kardeşiyiz artık.” demişti.

Onu kıymetli bir deri muhafaza içinden itina ile çıkarıp bana gösterdi. Kâğıdın defalarca açılıp katlandığı belli oluyordu. İlk üç sene, hiçbir cevap almamış olmasına rağmen, bu adrese her ay mektup gönderdiğini söyledi. Sonraki yıllarda bayramları dostluğunun pekişmesine vesile kılıp aksatmadan bayram tebrikleri gönderdiğini ve tam otuz sene, hiçbir cevap alamadığı hâlde bıkıp usanmadan yazdığını ifade ediyordu.

Nohora Bey, Hasan’dan hiç cevap alamayınca bir gün, “Son bir defa daha yazayım. Bu defa da cevap alamazsam, bir daha yazmanın mânâsı yok.” der. Son mektubu yazarken, Hasan’ın sağlığından şüphe duyduğunu da dile getirir. Ne var ki bu son mektuba cevaben, Türkiye’den bir mektup gelir. Dünyalar onun olmuştur. Bir solukta Türk Büyükelçiliği’ne gider, mektubu tercüme ettirir. Mektup, Hasan’ın akrabasından gelmiştir. Mektupta özetle, Hasan’ın otuz yıl kadar önce trafik kazasında vefat ettiği belirtilmektedir.

Nohora Bey, karşımda sessiz sessiz ağlıyordu. “Olsun!” diyordu. “Onun öğrettiği, tanıttığı Rabb’ime şükürler olsun ki, dostum vefasız değilmiş. Dostluğumuz da ebediymiş gerçekten. Yoksa muhakkak arardı beni. Ve şâyet yaşamış olduğunu öğrenseydim bu kadar sevinmeyecektim. Asıl o zaman ölmüş olacaktı benim için.”


Misafir 27 Haziran 2006 06:36

Kur’an, nasıl şefaatçi olur?
 
http://ailem.zaman.com.tr/images/2006/06/24/kuran2.jpgEbû Hüreyre Hazretleri’nin, Kur’an okuyanların kazanacağı mânevî derecelerle ilgili olarak Peygamber Efendimiz’den rivayet ettiği şu hadîsi şerîf, mü’min gönüllerin heyecanla tutuşmasına vesile olacak güzelliktedir: “Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Allah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an okuyan kimse şerefle süslenecek.

Yine Kur’an-ı Kerîm: ‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an: ‘Rabb’im! Ona şeref tacı giydir!’ diye niyâz edecek; o kimseye şeref tacı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an okuyan kimseyi mânevî mertebelerin en yükseğine ulaştıracak (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1). Yüce Kitab’ımızın, kendisini okuyanlara kazandırdığı güzelliklerin haddi hesabı yoktur. Mahşerde, güneşin tepeye dikildiği, herkesin kan ter içinde çırpındığı o dehşetli saatlerde, Kur’an’ın, kendisini okuyan ve buyruklarına göre yaşayan kimselere sağlayacağı büyük imkândan söz eden Efendimiz (sas) şöyle buyuruyor: “Kıyamet gününde, Kur’an-ı Kerîm ile Onun buyruklarını tutup yasaklarından kaçan mü’minler ortaya getirilecekler. Kur’an’ın önünde en uzun iki sûresi, Bakara ile Âl-i İmrân bulunacak. O sırada bu iki sûre, iki bulut gibi görünecek veya aralarında bir nur bulunan iki siyah gölgeliği andıracaklar, yahut bu iki sûre, kıyamet gününde sahiplerini savunmak üzere saf bağlayıp kanat germiş iki kuş sürüsü gibi gelecekler.” (Müslim, Müsâfirîn 253; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 5). Herkesin bir kurtarıcı beklediği mahşerin o dayanılmaz vakitlerinde Kur’an-ı Kerîm’in bir şefaatçi olarak ortaya çıkması ve kendisini okuyup ona göre yaşayanların elinden tutması, Allah’ım, ne güzel bir imkândır.

Kur’an öğrenmeyi geciktirmeyin!
Soru: “Önce, hayatımı düzelteyim, sonra Kur’an-ı Kerim’i öğrenirim diyorum. Bu doğru bir düşünce mi?”

Kur’an öğrenmeme yönündeki bu tarz mazeretleri nefis ve şeytan fısıldıyor. Halbuki yaşantımız ayrı, Kur’an-ı Kerim öğrenmek ayrı bir şeydir. Belki çevremiz bunu yadırgayacaktır; ama önemli olan çevremiz değil bizim Allah’la (cc) olan irtibatımızdır. Yarına çıkacak garantimiz var mı?


kuzeyli53 28 Haziran 2006 10:13

GÖZ ÇUKURU


Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu doyurur"
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kal
(Gözünü toprak doyurdu )


otono 28 Haziran 2006 14:21

İnceliğin Böylesi..


Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp kendisine bir
inek alır.Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve
hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu
Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister.
O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi
görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı
Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve
aynı durumu Mevlana'ya anlatır Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.
Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını
ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der: Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir.
Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahı'na gider ve
Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nin kurbanı kabul ettiğini
söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar.
Hacı Bektaş da şöyle der: Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise
Mevlana'nin gönlü okyanus gibidir.
Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.
Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmistir.

Böylesi tevazu ve incelikle birbirlerini yermek yerine yüceltebilmek hepimize nasip olsun ...


KafKasKarTaLi 29 Haziran 2006 01:27

TEVBE


Fakih anlatıyor:
-Rahmetlik babam (senedi saydıktan sonra) Hz. Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle dediğini anlattı:
-Resûlüllah (s.a.v), müslümanlar arasında kardeşlik bağı kurdu. Bu çeşitten olmak üzere , Said b. Abdullah ile Sa'lebe Ensarî arasında bir kardeşlik bağı kurdu.
Bu sırada , Resûlüllah(s.a.v.) , Tebük gazasına çıkmıştı.
Said b. Abdullah gaza niyeti ile yola çıktı. Yerine kardeşi Sa'lebe'yi çoluk çocuğunun işi için vekîl bıraktı. Sa'lebe odun taşıyor; su getiriyor. Bütün bunları yaparken , sevabını Allahu Tealadan diliyordu. Bir gün dönüşünde eve girdi. İçeri girince ona iblis geldi:
- Şu perdenin arkasına bak, deyince , Sa'lebe, perdeyi kaldırdı ve kardeşinin güzel hanımını gördü. Dayanamadı; yanına girdi onu okşadı.
Kadın şöyle dedi:
- Ey Sa'lebe! Allah yolundaki kardeşinin bizim için sana bıraktığı hakkı koruyamadın.
Bunun üzerine Sa'lebe :
- Eyvah, mahvoldum! Diye bağırıp yola düştü. Bir dağa çıktı.
Yüksek sesle şöyle yalvarıyordu:
- İlahi Sen Sen'sin: ben de benim. Sen mağfiretle karşılayansın. Ben ise, günahlarla, hatalarla huzuruna geldim...
Resûlüllah (s.a.v.) gazadan döndükleri zaman, herkes kardeşini karşılamaya geldi. Ama, Said'in kardeşliği gelmedi.
Said evine gitti; hanımına sordu:
- Allah yolunda kardeş olduğumuz Sa'lebe nerede?
Kadın şöyle anlattı:
-O kendini hatalar denizine attı; dağa doğru çıkıp gitti. Said kardeşini aramak üzere yola çıktı; gidip buldu.
Sa'lebe yüzüstü düşmüştü. Başını iki eli arasına almıştı. Yüksek sesle şöyle diyordu:
- Zillet makamım ne kadar düşük! Rabbine âsi olan kimsenin makamı nasılsa öyle...
Said ona şöyle dedi:
- Kalk ey kardeşim, bu gördüğüm hâl nedir?
Sa'lebe şöyle dedi:
- Seninle gelemem. Ancak, şu şekilde gelebilirim: Elimi boynuma bağlamalısın. Zelil bir kul, efendisinin kapısına nasıl götürülürse öyle götürmelisin.
Said onun dediğini yaptı. Sa'lebe'nin Hamsane adında bir kızı vardı. Gelip babasını aldı; Hz. Ömer (r.a)'in kapısına götürdü. Evden içeri girdiler. Sa'lebe , Hz. Ömer(r.a.)'e şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi:
- Git yanımdan, saçlarından tutup seni ezmek istiyorum. Buradan çık, git; benim yanımda sana yer yok.
Buradan çıkınca , Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in yanına gitti; şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi:
-Git buradan ; benide kendi ateşini yakma; Bana göre , senin için hiçbir tevbe yoktur.
Oradan çıktı; Hz. Ali (r.a.)'nin kapısına gitti.
Şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi:
- Çık git buradan. Bence, senin için bir tevbe yoktur.
Buradan çıkınca, şöyle dedi:
- Ey kardeşim! Ey kızım! bu üç kişi beni ümitsiz bıraktı. Ümidim o ki, Resûlüllah (s.a.v.) beni ümitsiz bırakmaz.
Bunun üzerine kızı, onu Resûlüllah (s.a.v.)'ın yanına götürdü.
Resûlüllah (s.a.v.) onu görür görmez şöyle dedi:
- " Cehennemin zicirlerini ve bukağılarını, bana hatırlattın."
Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi:
- Yâ Nebiyyallah! Allah yolunda gazi kardeşimin karısına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Çık buradan ; bana göre hiçbir şekilde senin tevben yoktur."
Oradan böyle çıktıktan sonra kızı ona şöyle dedi:
- Ey baba, Muhammed (s.a.v.) ve ashabı senden razı oluncaya kadar; sen benim babam değilsin; ben de senin kızın değilim.
Bunun üzerine Sa'lebe yüksek sesle:
- Yâ Rabbi! Ömer'in kapısına gittim; beni dövmek istedi. Hz. Ebû Bekir'e gittim; beni azarladı, tahkir etti. Hz. Ali'nin yanına gittim; beni kovdu. Peygambere gittim; beni ümitsiz bıraktı.
Ey Mevlam! Benim için sen ne yapmayı istiyorsun. Bu duâma "evet" diyecekmisin? yoksa cevabın "hayır" şeklinde mi olacaktır?
Bunun üzerine semadan bir melek geldi; Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi:
-Allahu Teala soruyor: Halkı sen mi yarattın, yoksa ben mi?
Resûlüllah (s.a.v.), Allahu Teala'yı murad edip, şu cevabı verdi:
-"Sen, ey efendim!"
Bunun üzerine melek şöyle dedi:
-Allahu Tealâ şöyle buyuruyor:
-Kuluma müjdele; onu bağışladım.
Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) ashabına sordu:
- "Sa'lebe'yi kim bana getirecek?"
Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) kalktılar:
- Biz getiririz, Yâ Resûlallah! Dediler.
Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.) da kalktılar:
- Ya Resûlallah! Biz getiririz, dediler.
Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.)'a izin verdi.
Sa'lebe'nin yolunu tutup gittiler. Yolda Medine çobanlarından birine rastladılar.
Hz. Ali (r.a.) ona sordu:
- Resûlullah'ın ashabından birini gördünmü?
Çoban şöyle dedi:
- Galiba siz cehennemden kaçan birini arıyorsunuz?
- Evet,i onu arıyoruz. Bizi onun yanına götür, deyince çoban şöyle dedi:
- Gece basınca, şu dereye gelir gider, şu ağacın altına oturur. Sonra Yüksek sesle şöyle der:
- Rabbine âsi olanın makamı ne kadar düşüktür!
Orada beklediler. Gece olunca Sa'lebe geldi; o ağacın altına gidip oturdu. Sonra ağlayarak secdeye kapandı.
Selman onun ağlamasını duyunca, ona doğru yürüdü ve şöyle dedi:
- Yâ Sa'lebe kalk. Âlemlerin Rabbi seni bağışladı.
Bu sesi duyunca sordu:
-Habîbim Muhammed nasıldır?
Allah'ı ve seni seviyor, dediler. Bilâl namaza kalktığı zaman, Sa'lebe'yi mescide getirdiler. Safın son kısmında durdular.
Resûlüllah (s.a.v.) namazda :
- "Çoklukla övünmek sizi oyaladı" (Tekâsür sûresi, âyet:1) âyetini okuduğu zaman, bir bağırırş bağırdı.
- "O kadar ki; kabirleri ziyaret ettiniz" (Tekâsür sûresi, âyet:2) âyetini okuyunca bir daha bağırdı;dünyadan ayrıldı.
Resûlüllah (s.a.v.) namazı bitirince Sa'lebe'nin yanına geldi.
-" Ey Selman, onun üzerine su serp."
Selman:
- Yâ Resûllallah, o dünyadan ayrıldı.
Sonra kızı geldi; Resûlüllah'a şöyle dedi:
- Yâ Resûlallah, babam nerede? Ona hasret kaldım.
Resûlüllah (s.a.v.) ona:
- " Mescide gir " dedi. Mescide girince, babasını ölmüş buldu. Elini başına götürdü.
- Ah perişan halim, ah babacığım, senden sonra bana kim bakacak?
Demeye başladı.
Onun bu haini gören Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
-" Ey Hamsane! İstermisin: Ben, senin baban olayım; Fatımada kardeşin?"
Buna karşılık şöyle dedi:
- Olur Yâ Resûlallah!
Resûlullah (s.a.v.) Sa'lebe'nin cenazesine gitti. Kabrin kenarına geldiği zaman, parmak uçlarına basarak yürüdüğü görüldü.
Döndükleri zaman, Hz. Ömer (r.a.) şöyle sordu:
- Yâ Resûlallah! Kabrin başında parmak uçlarına basarak yürüyordun; nedendir?
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Yâ Ömer! Meleklerin çokluğundan, ayağımın tabanını basacak yer bulamadım ."
FAKİH der ki:
- Yukarıdaki hikâye çeşitli lafızlarla anlatılmıştır.
Söylendiğine göre şu âyet-i kerime o sahabe hakkında nâzil olmuştur.
- " O kimselerki: Bir kötülük işledikleri, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarlar; günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?
Bir de onlar, günaâh üzerinde bile bile ısrar etmezler. Bunlara rablerinden mağfiret vardır; altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedî kalırlar. Böyle yapanların mükâfatı, ne kadar güzeldir. " (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 135-136)


otono 30 Haziran 2006 02:16

İbrahim bin Edhem hazretlerinin hayatını okuduğumda çok etkilenmiştim. Özellikle oğluna kavuştuğu bölümde. Öncelikle kısaca hayatını yazayım ve sonrada oğluna kavuştuğu anın ne kadar hüzünlü olduğunu…

İBRÂHİM BİN EDHEM;

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. 714 (H.96) te Belh şehrinde doğup, 779 (H.162)da Şam'da vefât etti. İsmi, İbrâhim bin Edhem bin Mansûr, künyesi Ebû İshâk'tır. Nesebi hazret-i Ömer'e dayanır. Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ bin Zeyd Râi ve Şeyh Mansûr Selâmi'nin sohbetinde bulunup, VeyselKarânî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde etmiştir.

Babası Edhem, Belh şehri pâdişâhıydı. KendisiŞehzâde olup, tahtta oturur, avlanmayı severdi.Her türlü imkâna sâhip, her istediğini yer, her istediğini giyer, her emri hemen yapılırdı.Bir yola çıktığı zaman, kırk altın kalkanlı asker önünden, kırk altın gürzlü asker arkasından yürürdü. O bütün bunları terk etmiş ve Allahü teâlâya gönül vermiştir.Mübârek sözleri ve kerâmetleri dilden dile dolaşmış, muhabbeti hep gönüllerde yaşamıştır. Dünyâ sultânları unutulmuş, fakat O unutulmamıştır.
Tâcını, tahtını bırakıp evliyâdan olması şöyle olmuştur:
Bir gece tahtı üzerinde uyuya kalmıştı.Gece bir gürültü ile uyandı. Tavan sallanıyordu. seslendi: "Kim o?" Damdaki, "Tanıdık biriyim, devemi kaybettim onu arıyorum" dedi. İbrâhim Edhem, "Hey şaşkın, ne diye damda arıyorsun? Damda deve mi olur?" deyince, damdaki zât, "Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak bundan daha mı acâyib?" dedi. Bu sözlerden sonra kalbi Allahü teâlânın aşkı ile yandı ve şimdiye kadar yaptığı bütün günahlara, hatâ ve kusurlara tövbe etti.
Başka bir rivâyette: Bir gün sarayda umûmi bir ziyâfet verildi. Devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler beklerken, gayet heybetli bir zat çıkageldi. Ne askerlerden ne hizmetçilerden hiçbir kimse ona, sen kimsin, burada ne işin var? deme cesaretini bulamadı. Bu heybetli zâta İbrâhim Edhem sordu: "Ne istiyorsun?" O zât, "Bu handa konaklamak istiyorum." dedi. İbrâhim Edhem; "Burası han değil, benim sarayımdır." diye cevap verdi. O zât, "O halde bu saray bundan evvel kimindi?" diye sorunca, İbrâhim Edhem; "Pederimindi!" dedi. Gelen zât; "Ondan evvel kimindi?" diye tekrar sordu. İbrâhim Ethem; "Filân zâtın!" dedi. O zât; "Ondan evvel kimindi?" diye sorduğunda, İbrâhim Edhem; "Filân oğlu filânın!" cevâbına, o zâtın; "Bunlara ne oldu?" suâline de İbrâhim Edhem; "Öldüler!" cevâbını verdi. Gelen heybetli kimse; "Bu nasıl senin sarayın ki, biri gelmeden biri gitmede?" diyerek geldiği gibi geri çıktı. İbâhim Edhem o zâtın peşine düştü ve sordu; "Sen kimsin?" O zât da, "Ben Hızırım." dedi.
Bundan sonra İbrâhim Edhem hazretlerinin derdi çoğaldı.Kalbindeki Allah aşkı fazlalaştı.

İKİ SEVGİ BİR ARADA OLUR MU?


Nakledildiğine göre, memleketinden (Belh'ten) ayrıldığında geride süt emen bir oğlu kalmıştı. Çocuk büyüdü. Zengin oldu. Vâlidesine, babasını sordu. O da, "Baban kayboldu. Mekke'de bulunduğuna dâir bâzı haberler var." dedi. Oğlu; "Anneciğim, ben gidip, babamı bulmaya çalışacağım ve hizmetinde bulunacağım." dedi. Her tarafa haber gönderip, bu sene hacca gitmek isteyenlerin kendisine gelmelerini, masraflarını kendisinin karşılayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine dört bin kişi geldi. Hepsinin masraflarını karşılayıp, hem haccetme, hem de babasına kavuşmak arzusuyla yola çıktı. Kâbe-i muazzamaya varınca, orada hırka giymiş, yamalı elbiseli kimseler gördü ve onlara babasını sordu. Onlar; "O bizim hocamızdır, Mekke dışından, sırtında odun getirip, satar, parası ile de ekmek alıp bize verir." dediler. Genç sahraya çıktı. Bir ihtiyarın ağır odun yüklenmiş olarak geldiğini gördü. Kendisini tâkib etti. O, pazara gidip odunları sattı. Parası ile ekmek alıp dostlarına ikrâm etti. Onlar ekmek yerken, o da namaz kılıyordu. Dostlarıyla birlikte tavaf yaparlarken, güzel yüzlü bir genç karşısına gelip durdu. İbrâhim bin Edhem ona bakıyordu. Tavafı bitirdikten sonra; "O gence bu kadar dikkatle bakmanızın hikmetini anlayamadık." dediler. Buyurdu ki: "Ben, Belh'ten ayrılırken süt emme çağında bir çocuğum kalmıştı. Bu genç odur." O genç, "Babam benden kaçar." endişesiyle, kendisini belli etmiyor, fakat her gün gelip babasını seyrediyordu. İbrâhim bin Edhem bir gün, dostlarından birini alıp, Belh'ten gelen hacı kâfilesinin yanına gitti. Atlastan bir çadır ortasında bir kürsü olduğunu ve oğlunun o kürsüde oturup Kur'ân-ı kerîm okuduğunu gördü. Genç; "Her halde, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir belâ ve imtihândır." (Tegâbün sûresi:15) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyordu. Bunu duyunca geri dönüp gitti.Yanındaki dostu, gencin yanına gitti. Kur'ân-ı kerîm okuması bittikten sonra gence; "Nerelisin?" dedi. O da "Belhliyim." deyince, "Kimin oğlusun?" dedi. O da; "İbrâhim bin Edhem'in oğluyum. Onu ilk defâ dün gördüm. Ama o muydu, değil miydi, iyice bilemiyorum. Benden uzaklaşır korkusuyla kendisine de soramadım." dedi. Gelen zât; "Gelin sizi onun yanına götüreyim." dedi. Bundan sonra berâberce İbrâhim bin Edhem'in yanına geldiler. Genç, babasını görünce kendinden geçecek şekilde ağladı. Kendine geldiğinde babasına selâm verdi. Babası selâmını alıp, bağrına bastı ve; "Hangi dindensin?" diye sordu. Genç;"İslâm dînindenim." dedi. İbrâhim bin Edhem; "Elhamdülillah!Kur'ân-ı kerîmi de biliyorsun. Peki ilim de tahsil ettin mi?" buyurdu. Oğlu; "Evet!" deyince, o yine hamdetti. Oğlunu yanına alıp ellerini semâya çevirdi. "Yâ Rabbî! İmdâdıma yetiş!" diye yalvarmaya başladı. Bunu gören yakınları; "Yâ İbrâhim, ne oldu, niçin yalvarıyorsun?" diye sordular. Onlara; "Oğlumu bağrıma basınca şefkati ve sevgisi kalbimde kaynadı. Bunun üzerine bir nidâ geldi: "Yâ İbrâhim! Beni sevdiğini iddiâ ediyorsun. Fakat benimle berâber başkalarını da seviyorsun. Dostluğumuza ortak katıyorsun. Bir kalpte iki sevgi olur mu? Bu dostluğa sığar mı?" Bunu işitince duâ edip; "İzzet, ikrâm sâhibi olan Allah'ım! İmdâdıma yetiş! Eğer oğlumun muhabbeti, beni, senin sevginden alıkoyacaksa, ya benim, yâhut da onun canını al, diye duâ ettim. Duâm hemen kabûl oldu. Oğlum kucağımda can verdi." dedi.

İbret almak, onlar gibi Allaha sevgi ile bağlanmak ümidiyle...


asla_asla_deme 30 Haziran 2006 14:14

>Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında
> >>okuduktan sonra vatanına
> >>ateist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç
> >>kimse cevap veremediğinden dolayı
> >>canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni
> >>oğullarına yardım etmek niyetiyle büyük
> >>ilim sahibi olan köyün hocasına
> >>götürürler. Hoca ve delikanlının arasında
> >>geçen dialog şöyle devam eder.
> >>
> >>Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma
> >>cevap verebilecek misin?
> >>Hoca: Allah'ın bir kuluyum ve
> >>Onun izniyle sorularına cevap
> >>verebileceğim.
> >>
> >>Delikanlı: Emin misin? Proferserler
> >>bile cevap veremedi bana.
> >>Hoca: Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım
> >>
> >>Delikanlı: 3 sorum var
> >>1. Allah yaşıyor mu? öyle ise,
> >>şeklini bana göster
> >>2. Takdir (kader) nedir?
> >>3. Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa
> >>neden cehenneme yollanıyor, cehennemde
> >>ateş dolu değil mi? Ateş ateşi nasıl
> >>yaksın. Tanrı bunu düşünemedi mi?
> >>
> >>
> >>Bu arada, aniden bizim hocamız
> >>delikanlının başı üzerinde bir saksı
> >>kırar.
> >>
> >>Delikanlı canı yana yana sorar; Neden
> >>sinirlendin ki?
> >>Hoca: Sinirlenmedim. Bu benim üç
> >>soruna bir cevabım der.
> >>
> >>Delikanlı: Hiç birşey anlamadım.
> >>Hoca: Nasıl hissetin kendini saksıyı
> >>başında kırınca
> >>
> >>Delikanlı: Tabii ki, fena
> >>bir acı hissettim.
> >>Hoca: Yani, acının varlığına inanıyor musun?
> >>
> >>Delikanlı:
> >>Evet
> >>
> >>Hoca: Bana bu acının şeklini göster ozaman!
> >>
> >>Delikanlı: Gösteremem.
> >>
> >>Hoca: Bu benim ilk cevabım. Herkes
> >>Allah'ın varlığını hisseder ama
> >>Allah'ı göremez.
> >>
> >>Hoca: Dün gece rüyanda benim
> >>başında saksı kırdığımı gördün mü?
> >>Delikanlı: Hayır.
> >>
> >>Hoca: Bugün böyle birşey ile
> >>karşılaşacağını hiç düşündün mü?
> >>aklından geçti mi?
> >>Delikanlı: Hayır
> >>
> >>Hoca: Bu işte takdir dir (kader)
> >>
> >>Hoca: Biz neyden yaratıldık?
> >>topraktan yaratılmış değil miyiz ?
> >>Delikanlı: Evet böyle denir.
> >>Hoca: E o zaman ? Saksıda topraktan
> >>yapılmadı mı? Allah isterse ateşten
> >>yaratılan şeytanı ateşin içinde
> >>cezalandıramaz mı?
> >>



Misafir 4 Temmuz 2006 14:41

Erken İhtiyarlayanlar!
 
Şüphesiz bununla fizikî ihtiyarla mayı kastetmiyorum. Bu tâbirle, bir zamanlar canlı, heyecanlı ve deli-dolu küheylanlar gibi(!) koşturan, ama bir dönem sonra bir şekilde soğuyup “ buz ” kesilen birtakım hissiz, duygusuz, sönük ve ne hâle geldiğinin farkında olmayan bahtsızları dile getirmek istiyorum. Biliyorum bu satırlarda çok küçük bir azınlıktan bahsedeceğim. Ancak bu, tedbir ve teyakkuz alınmazsa herkes için mukadder ve acı bir son olabilme ihtimalini de içermekte. Her ne kadar, sanki birileri îmâ ediliyor gibi gözükse de muhatap nefsimizdir; ve şefkatimiz îcâbı muhayyel bir kısım şahsiyetleri sarsıp bu merhamet atmosferine tekrar celbetme ameliyesidir. Vefâ ve uhuvvet toplumuna da zaten bu yakışır. Rabbimiz şâhit, herkesin zangır zangır titremesini gerektirecek bir mesele bu. Nefse güven yok. Sadece Rahmeti Sonsuz'un lütfu ve Kâinâtın Efendisi'nin şefâati sayesinde belki düşmeyiz, ümidindeyiz. “ Herkes yahşî men yaman ” türküleriyle büyütülmüş bir nesil olarak, bütün sonsuzluk yolcularının ellerinden öpmek bizler için şeref. Yoksa en büyük dert omuzlarımızdayken kimin âkıbetiyle uğraşalım ki! Belki de bu satırlar, belli zaman dilimlerinde müşâhede edilen onlarca örneğin bileşkesinden yansıyan bir ruh hâletinin eseridir.
Onlar, şimdilerde rûhen ihtiyar ! Hizmet, kazanma kuşağı, tohum atma mevsimi, ızdırap, omuzlardaki ihsan-ı ilâhi yükler… onlar için hiçbir anlam ifade etmiyor artık. Eski samimiyet ve heyecandan eser yok. Bir zamanlardaki disiplin ve enerjileri, birtakım seçkin vasıfları eriyip gitmiş. Dünya nimetleri, makam, mevki, para veya eş, onları değiştirmiş; kısacası dünya ağır basmış. Belki bir zamanlar bu, bütün insanlığı alâkadar eden önemli hareket vesilesiyle ufukları genişlemiş, gözleri açılmış. Ama şimdi gel gör ki, gözler, hiçbir zaman kapanmaması gereken kapıya kapanmış, ölçünün kaçırılmaması gereken “dünya”ya karşı da açıldıkça açılmış! “ Söyle Allah aşkına, bu yaptıkların bir yerlere gelebilmek için miydi! Şu hâlin onu göstermiyor mu! ” diyesi geliyor insanın, ama ne çâre!
Yaş seksene dayandığı halde hiç ihtiyarlamayan, gayretiyle gençlere taş çıkartan babayiğitler de yok değil. Ama o birileri… yolda giderken “ bir yerlere ”, “ bir şeylere ” takılıp tökezlemişler. Ayrılamıyorlar bir türlü. Kendilerine yük (halbuki bir zamanlar o yükler onlar için bir şeref ti) verecek birilerinden kaçıyorlar köşe bucak. Yaklaşmıyorlar bu tür aktivitelere. Sanki onlardan zarar göreceklermiş gibi bir halleri var. Aklın sıra *****lanmış gibi tavırlar. “ Biz bu işleri çok iyi biliriz! ” bencil mülâhazaları! Bunlardan bazıları, sonradan buldukları şatafatlı dünyaya öylesine yapışmışlar ki, sanki bu işin bir tarafından tutsalar dünya nimetlerini ellerinden kaçıracaklarmış gibi bir sevimsiz tavırdalar. Kimisini ararsın “ öyle meşgulüm ki… ” nefsî bahaneleriyle başlar söze. Kimisi, “ ben de fakirlere yardım yapıyorum! ” zihniyetinde. Ama ne yazık ki kendilerini kandırıyor, “ kaçak ”ları oynuyorlar. Bilmiyorlar ki “ kaçkın ” damgası yiyiyorlar!
Kimbilir bir zamanlar en ağır yüklerin (o yüklere can kurban) altında inim inimdiler. Ama bir taraftan hizmetin zevkiyle şevk ü târâb içinde mânen sefâ sürüyorlardı. Her akşam “ o çay senin , bu çay benim ” küheylanlar gibi koşmak onlar için zevkti. Birtakım yüce idealleri, gökkuşağı gibi rengarenk hayalleri vardı. Zaman ilerledi, onlar, irade ve gayretiyle o hayalleri besleyemedi, oluşturdukları kabuğun içini dolduramadılar. Bir zamanlar, ellerinden tutup getirdikleri bir çay namzetleri ne, bu uçsuz bucaksız masmavi dünyanın tanıtımıyla gözleri ışıl ışıldı. İlk küreği onlar sallıyor, ilk harcı duvara belki onlar vuruyorlardı. Birileri onların “alo!” demeleriyle ayakta kalıyor, heyecan içinde bu hayırlı işe sımsıkı sarılıyorlardı. Her şey böyle gidemezdi. Burası imtihan dünyasıydı. Öncekilerin başına gelenler, onların da başına gelmeden Cennet'e girmek ne mümkündü! İllâ ki imtihan içre imtihana tâbi tutulacaklardı. Hayatın kanunu böyleydi. Çünkü Cennet ucuz değildi. “ Bir şeyler yaptım, onu elde ettim, şimdi de köşeme çekileyim! ” denemezdi. Böyle bir mülâhaza şeytancaydı ve insanın ayağını kaydırabilirdi. Hayatın sonuna kadar bu kulvarda ölesiye koşulmalı ve ötelere bu hâlet-i rûhiyeyle yelken açılmalıydı. Maalesef böyle gitmedi. Bağ-u bahçeyi hazan vurdu. Aşk u şevk ve büyük idealler bir bir kurudu…
Şeytan boş durmayacaktı. Ya birisine “ gıcık! ” kaptıracak, ya bir aksilik, ya da bir eksikliği müşâhede edecek, ya birisi onun hâlâ eritemediği “ gururuna, onuruna! ” dokunacak.. ne bileyim işte bir şeyler olacak, ip bir yerden kopacaktı. İradesinin hakkını verip böyle bir kötü tâlihe “evet” dememeliydi. Ama olan oldu. Sadece “ bir şeyler ” oldu ve bu zavallı o “ bir şey ” çengeline takılıp kaldı. İmtihandı o. Ayrılamadı oradan. Yenileyemedi kendisini; fikrini, zikrini, ahd ü peymanını tazeleyemedi. İşte o melun yerde ve o meşum zamanda takılıp yollarda kaldı. Halbuki değer miydi? Değer miydi bunca emekten, onca terden sonra! Değer miydi bunca mesafeler aşılmışken! Allah yolunda hi zmeti kaybeden neyi kazanır ki? Onu kazanan neyi kaybeder ki? Halbuki kazandıkça kazanacak ve hem dünya hem de ötesini imar edeceklerdi. Ve birileri… evet kendisine görev düşen birileri durumdan vazife çıkaramadı. Onu, elinden tutup kaldıramadı. Onlar için de bu ayrı bir imtihandı. Bunun farkındaydılar, ya da değillerdi. Bilinmez. Ama işin özü, takılıp yollarda kaldı bir zamanların yiğit namzetleri!
Henüz yollar yakın. Her şey bitmiş değil. Son an ufukta belirmeden bu işi, bu bereketli yolculuk içerisinde bitirmek en hayırlısı. Ölüm eninde sonunda gelecek, herkes alâ küll-i hâl ölecek. Kaçış yok. Büyüklerimizin deyişiyle, bu işi son ana kadar götürmeli ve sırtımız bir şekilde “ bu uğurda terliyken ” ötelere göçmeliyiz. Ne kadar arzu ederdik, ya bir çay sohbetine giderken ötelere süzülüvermeyi; ya da bir namazın secdesinde kıvrım kıvrım iki büklümken yere yığılıvermeyi! Ne kadar arzu ederdik, birisine o Yüceler Yücesi'nden nağmeler dinletirken, ya da Efendiler Efendisi'ne doğru nazarları çevirirken, Hz. Azrâil'e selâm çakmayı! Böyle gidersek inşallah şefaate nâil olacağımızı ümid ederdik. Ama bilmem ki böylelerinde bunu anlayabilme hissi kaldı mı! Yoksa tamamen başkalaştılar mı? Bildiğim bir şey var: Hâlâ hizmet hisleri ölmeyenlere çok şey düşüyor. Başkalaşmamak, kaynaktan ayrılmamak. Hizmetin derdini her an sırtta hissetmek ve bu çerçevede adımları temkinle atmak. Yazmak, çizmek, kitaplar neşretmek çözüm değil a dostum! Önemli olan hizmetin derdini-tasasını-yükünü çekebilmek. Kitaplar içinde boğulanlar gördük. Ama on dakika konuşsanız hizmet adına zerre kadar tasası olmadığına şâhit olur, her şeyi ticarete döktüğünü müşâhede ederdiniz. Ve kendinizi sorgulamaya başlardınız, kim yanlış yapıyor diye!
Birileri yanlış yapıyor, kesin. İşte Sahabe Efendilerimiz, işte Ebû Akîl, işte Ebû Bekir, işte Hâlid b. Velid ve daha niceleri… Ya onlar doğru yapıyor, ya o birileri. Onların yanlış yapma şansı çok az. Öyleyse bizler onlara benzemeliyiz. Bu işi gerçekten ihlâs ile sürdürenler, yani ihtiyarlamayanlar, lüks arabalar, son model dayalı döşeli katlarda yapmıyorlar bu işi. Üç ayda bir araba değiştirerek hizmet edileceğini asla düşünmüyorlar. Akşama kadar telefon, ev, araba, elektronik eşya muhabbetiyle geçirmiyorlar zamanlarını. Böyle öğrenildi, böyle gitti, böyle gidecek. Hani dünyalık yüklerimiz bile olmadan, ötelere kuş gibi uçuverelim denmemiş miydi? Yoksa yanlış mı hatırlıyoruz? Ötelerden müjde de almadığımıza göre değişen kim? Anlamak mümkün değil, doğrusu! Hizmet çileyle, ızdırapla, yükü sırtta hissetmekle olurdu. Öndekilerden böyle görülmüştü. Şimdilerde dünyanın dört bir yakasında at koşturan “ önden giden atlılar ”da da bu görülmekte. Fazla teferruata ne hacet! Yorumsuz şekilde büyüklerin yaşantısına, tavsiyelerine bakmak herhalde en kestirmesi. İşte eserler ortada! Henüz o zamanlar bitmedi, gül devri gelmedi. Ve hâlâ derd ü ızdırab çekilecek o kadar mesele var ki!
Hizmetin mevsimleri vardır. O mevsim müntesiplerince çok iyi bilinir ve bellenir. O dönem iş yapma, tohum atma dönemidir. Her dönemin ızdırabını yaşamayanlar acaba neyi beklerler? İki satır yazı yazmakla, üç kitap basmakla, bir zamanlar yaptığı üç beş fedâkârlığa güvenip yan gelip yatmakla, her şeyin masaüstü ve otomatik hâle getirildiği bir dünyada acaba hangi ızdıraptan, hangi iman-Kur'an hizmetinden bahsedilebilir! Allah aşkına, “ profesyonelleşen bir dünyada yaşıyoruz ” demeyelim! Aksini söyleyen yok! Ama bir zihniyet ten, bir ızdıraptan, bir paylaşmadan dem vuruyoruz. Birisinin sırtına yükler konunca ona dua etmeden bahsediyoruz. Bir vurdumduymazın, bu kudsî yüke karşı “ boşver! ” tavırlarıyla yüz buruşturmasının sevimsizliğini yeriyoruz.
Hayır, burası çıkmaz sokak! Bu işin başındaki ızdırap insanına bir zaman sorulan bir sorunun müthiş cevabıyla meseleyi noktalayalım. Birileri sormuştu, nasıl kurtulacağız bu şartlarda diye. Şöyle cevap vermişti meâlen, o hiç pörsümeyen ızdırap, yenilik ve hizmet insanı: “ Her zaman hizmetin debisinin yüksek olduğu yerde bulunun. Hizmetin gürül gürül, köpük köpük aktığı yerden asla ayrılmayın. Hizmetin derdini tasasını yükünü hep siz taşıyın ve sırtınızda olanca ağırlığıyla hissedin. Ve bu halinizle kendinizi garantide görmeyin ama kurtulacağınıza da ümitvâr olun. İnşallah kurtulursunuz. ” Mesele işte böyle! Kıyıda köşede kaçamak durmak değil; derdin yükünü veya yükün derdini çekmektir önemli olan. Hâlikın atiyyelerini matiyyeleri taşırmış . Hâlikın matiyyesi olabilmek, işte en mühim mesele. Bu fırsat şu an elimizde. Kaçamak yapanıyla, bu işe ölümüne sarılanıyla herkesin elinde. Ama bilinmeli ki işin şakası yok. Değerlendirene ne mutlu! Atiyye, ihsan-ı ilâhî tarafından omuzlara konmuş yüklerdir. Koyana ruhlarımız fedâ! Ama mesele, o atiyyelere lâyık matiyye olabilmede düğümlenmekte.
Rabbim bizleri hiç pörsütmesin, ihtiyarlatmasın. Aşk u şevkten ayırmasın. Hâlikın atiyyelerini taşıyan matiyyeler olmayı en büyük şeref bildirsin. Görevimiz her an kendimizi canlı tutmak, düşenlerin elinden de bir şekilde tutmaktır. (Bu bağlamda , Fasıl- 3'teki Hasret Solukları isimli, konumuzla ilgili ve çok önemli parçanın okunmasını da öneririm!).


asla_asla_deme 4 Temmuz 2006 16:17

ALLAH var


Adamin biri her zaman yaptigi gibi saç ve sakal trasi olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete basladilar.. Degisik konular üzerinde konustular. Birden ALLAH ile ilgili konu açildi... Berber: " Bak adamim, ben senin söyledigin gibi Allah'in varligina inanmiyorum."
Adam: " Peki neden böyle düsünüyorsun?" Berber: " Bunu açiklamak çok kolay. Bunu görmek için disariya çikmalisin. Lütfen bana söyler misin, eger ALLAH var olsaydi, bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmis çocuklar olur muydu? ALLAH olsaydi,kimse aci çekmezdi. ALLAH olsaydi, bunlarin olmasina izin verecegini sanmiyorum..." Adam bir an durdu ve düsündü, ama gereksiz bir tartismaya girmek istemedigi için cevap vermedi. Berber isini bitirdikten sonra adam disariya çikti. Tam o anda caddede uzun saçli ve sakallı bir adam gördü Adam bu kadar daginik göründügüne göre belli ki tras olmayali uzun süre geçmisti. Adam berber dükkanina geri döndü. Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birsey yok Berber: " Bu nasil olabilir ki? Ben buradayim ve bir berberim"
Adam: " Hayir, yok. Çünkü olsaydi, caddede yürüyen uzun saçli ve sakalli adamlar olmazdi." Berber: " Himmm... Berber diye birsey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?" Adam: " Kesinlikle dogru! Püf noktasi bu! ALLAH var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki? Iste dünyada bu kadar çok aci ve keder olmasinin nedeni!"


Misafir 6 Temmuz 2006 14:19

Hakikat Damlaları-50
 
Hüzün umumîleştiği ölçüde Allah nezdinde değer kazanır ve gökler ötesinden teveccüh görür.
***
Gönülden “âh!” edenin her ‘âh'ına icabet edilmiştir. O'na doğru içten yükselen hiçbir ses cevapsız kalmamıştır. Elverir ki, biz sesimizi gönlümüzün sesi haline getirelim.
***
Göz ibret için, ağız Hakk'a tercüman olmak için, kulak O'ndan gelenleri duymak için ve beden O'nun karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde durmak içindir. Bunlara dikkat etmeyenler hayatlarını israf etmiş olurlar. Çünkü, yaratılış gayesi istikametinde kullanılmayan her şey boşa harcanmış sayılır.
***
Mübarek bir gayeden ve onun yolundaki mukaddes hafakandan mahrum bir neslin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev topuna dönüşerek, etrafındaki her şeyi yakıp kül etmesi kaçınılmazdır.
***
İmanın, insanın sinesine tastamam yerleşmesi ancak amelle mümkün olur. Salih amelle beslenmeyen imanın solması hatta sönmesi her zaman muhtemeldir.
***
Tefekkür, zatında çok kıymetli bir ibadet olmakla beraber, ona asıl derinliğini kazandıran, tefekkürde bulunulan mevzuun ehemmiyeti ve kıymetidir.
***
İnsanlığın geleceği hesabına bir kısım güzel şeyler gerçekleştirmeyi planlayanlar topyekün zevkleri ayakları altına alıp ezmesini bilmelidirler. Bizim, günümüzde başka değil bu tip insanlara ihtiyacımız var.
***
Doğrular yalanlarla temsil edilemez. Onun için ne kadar yüce hakikatleri temsil ettiğimizin ve davranışlarımızın da ne ölçüde müstakim olduğunun farkında olmalıyız.
***
Kuvvet, hikmetin insanlığın hizmetinde kullanılması istikametinde ne kadar yardımcı oluyorsa o ölçüde kıymet kazanır. Kuvveti birilerinin üzerinde baskı kurmak ve tahakkümde bulunmak için istemek –en hafif ifadesiyle– bir zorbalıktır.
***
Gıybet ve dedi-kodu kadar bir toplumu fesada sürükleyen ikinci bir virüs gösterilemez.
***
Allah (azze ve celle) eşhâsa (şahıslar) değil de evsâfa (vasıflar) bakar.


melish 6 Temmuz 2006 19:37

Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatır.

Cehennem ateşine giren kimselerden iki kişi şiddetli bir şekilde feryâd etti.

Bunun üzerine Allahü Teâlâ:

— Çıkarın şunları! diye emir buyurdu.

Çıkarılınca kendilerine:
— Neden feryadınız çok şiddetlendi? diye sordu. Onlar

— Bize merhamet edesin, diye böyle yaptık, diye cevap verdiler. Allahü Teâlâ:

— Benim size rahmetim, gidip kendinizi, önceden bulunduğunuz ateşin içerisine tekrar atmanızdır, buyurdu.

Dönerler ve bunlardan birisi, kendini tekrar ateşe atar. Allahü Teâlâ da, kulu emrine uyduğu için ateşi soğuk ve selâmet kılar. Diğeri ise yerinde durur ve kendini tekrar ateşe atmaz.

Allahü Teâlâ kendisine:

— Niçin arkadaşının attığı gibi, sen de kendini ateşe atmadın? diye sorar.

Adam,:
— Ey Rabbim, muhakkak ki ben, ateşten çıkarıldıktan sonra tekrar beni oraya atmayacağınızı ümid ve niyaz ederim, diye cevap verir. Bunun üzerine Allahü Teâlâ:

— Niyaz ve ümidin kabul olunmuştur, buyurur ve Rablerinin rahmeti ile her ikisi de Cennete girerler.


Misafir 16 Ağustos 2006 18:16

Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına…
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda`nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah`a dua edebilirdi yalnızca... İçten içe düşünüp dua etmeye başladı.
“Allah`ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.
Brenda`nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
“Allah`ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...”
“BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM” demeyin...


Misafir 16 Ağustos 2006 18:20

Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle
ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl
ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf
gibi günü karşılıyordu.
Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş
bana gülümseyerek gün başlıyor."

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de
baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden
bozuyor?"

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi
duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen
taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini
seyre...

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar
oluşturuyordu.

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki?
Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara
kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de
seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç
bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de
burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders
veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."

Dağ denize sordu:

"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"

Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden
başkalarının söylediklerini duyabileceksin...

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."



Misafir 6 Eylül 2006 22:18

DÜNYA SALTANATINDAN GERÇEK BÜYÜKLÜĞE: BELKIS KISSASI


Rahmet ve hidayet rehberi Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin hayatlarından kıssalar nakleder. Bunlar sayesinde geçmiş peygamberler ve ümmetleri hakkında bilgi edinir, kendimizi o zamanların içinde hissederiz. Aslında bu kıssaların üzerimizdeki etkilerini sözlerle ifade etmek pek mümkün değildir. Okur, dinler ve nasibimizi alırız. İşte bu kıssalardan biri de Belkıs kıssasıdır.

Tarih, yaklaşık olarak M.Ö. 1000 ila 900 yılları arasıdır. Hz. Davud a.s.'ın oğlu Hz. Süleyman a.s., babasının vefatından sonra hükümdarlık vazifesini devralmış, aynı zamanda Allah Tealâ da onu peygamberlikle görevlendirmiştir.

Süleyman a.s.'a yeryüzünde hiç kimseye verilmeyen bir saltanat verilmiş ve yine sadece ona has mucizeler ikram edilmiştir. O kuşlarla konuşmuş, cinlerden, insanlardan ve hayvanlardan oluşan çok kalabalık, çok ilginç bir orduya komuta etmiştir.

‘Hüdhüd kuşu nerede?'

Hz. Süleyman a.s. ordusuyla Yemen'e, Sebe halkını Allah'a imana davet etmek üzere sefere çıkmıştı. Zira Sebe halkı ve başındakiler ateşe ve puta tapınmakta idiler.

Bu sefer esnasında Süleyman a.s. Hüdhüd adlı kuşu aramış, ancak görememişti. Hüdhüd yerin altındaki suyu görür ve mesafesini tesbit edip bildirirdi. Askerleri çok susayan Süleyman a.s. Hüdhüd'ü göremeyince celâllenmiş ve “geçerli bir mazeretle gelmezse, onun canını iyice yakacağım” demişti.

Bu sırada Hüdhüd, Sebe krallığında Belkıs'ın sarayındaydı. Belkıs, Sebe krallığının melikesiydi ve büyük bir ordu ile muhteşem bir hazineye hükmediyordu. Hüdhüd Sebe krallığında bir süre dolaşıp Süleyman a.s.'ın yanına döndü. Gecikmesinin sebebini söyleyip özür diledi ve Sebe krallığında gördüklerini anlattı:

- Sebelilere hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan Belkıs'la karşılaştım. Onun ve kavminin Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş, dedi. Süleyman a.s.:

- Doğru mu yoksa yalan mı söylüyorsun bunu göreceğiz, dedi ve bir mektup yazarak Hüdhüd'e bunu Belkıs'ın sarayına götürmesini emretti.

Hüdhüd emre uyarak mektubu saraya götürdü ve Belkıs'ın odasına bırakıp geri döndü.

Meçhul mektup

Belkıs, odasında bulduğu mektubu açtı ve okudu. Sonra kavminin ileri gelenlerini topladı. Onlara şöyle seslendi:

- Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakılmış. Mektup Süleyman'dandır. Mektubuna Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyor. Bana karşı gelmeyin, teslim olun diyor. Beyler, ulular, bu işte bana bir fikir verin. Bilirsiniz, siz yanımda olmadan, size danışmadan hiçbir işi kestirip atmam.

Bunun üzerine ileri gelenler:

- Biz güçlü, kuvvetli kimseleriz, yaman savaşçılarız ama ferman senindir. Düşün, kararını ver, neyi emredersen onu yapalım, dediler. Belkıs:

- Ona bir hediye göndereyim. Eğer o bu hediyeyi kabul ederse dünya hükümdarlarından birisidir ve bu bizim ondan daha yüksek ve kuvvetli olduğumuz anlamına gelir. Şayet kabul etmezse, o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir, dedi ve elçilerin hediyeyle birlikte yola çıkmalarını emretti.

Elçiler Süleyman a.s.'ın karargâhına ulaşıp hediyelerini takdim ettiler. Süleyman a.s. elçilere:

- Siz bana maddi yardım yapmak mı istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği şey, size verdiğinden daha hayırlıdır. Hediyeniz ile siz sevinin, ben değil! Hükümdarınıza dönün ve ona söyleyin ki, asla karşı koyamayacağı ordularla gelir, onları hor ve hakir bir durumda yurtlarından sürer çıkarırım, dedi.

Hakiki krallık neymiş anlaşılsın

Elçiler geri dönüp Belkıs'ın yanına vardılar. Süleyman a.s.'ın dediklerini bir bir anlattılar. Bunun üzerine Belkıs kavminin ileri gelenlerini toplayarak Süleyman a.s.'ın karargâhına doğru yola koyuldu. Nihayet varmalarına az bir mesafe kala Süleyman a.s. çevresinde bulunanlara:

- Ey ileri gelenler, onlar gelmeden önce hanginiz Belkıs'ın tahtını bana getirebilir? diye sordu. Cinlerden biri:

- Sen yerinden kalkmadan önce getirebilirim, dedi.

Süleyman a.s., daha erken gelmesini istiyorum, deyince, kendisine Allah tarafından verilmiş bir ilmin sahibi olan Asaf b. Berhıya:

- Sen daha gözünü açıp kapamadan onu sana getirebilirim. Gökyüzüne bak, birazdan onun tahtını yanında göreceksin, dedi ve secdeye kapanıp İsm-i Azam duasını okudu.

Süleyman a.s. hemen o anda Belkıs'ın tahtını kendi tahtının yanında buldu.

- Bu Rabbim'in bir lütfudur. Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü diye beni sınamaktadır, dedi. Ümmetinden birinin Rabbi'nin katında hemen duası makbul olunacak bir dereceye ulaştığını görmüş, hamdetmişti.

Süleyman a.s. maiyetindekilere dedi ki:

- Tahtı Belkıs'ın tanıyamayacağı bir hale getirin. Bakalım kendi tahtı olduğunu fark edebilecek mi?

Emredildiği üzere taht değiştirilip, üzerindeki mecusilik ve putperestlik sembolleri söküldü.

Belkıs ve Sebe krallığının ileri gelenleri Süleyman a.s.'ın huzuruna vardılar. Misafirler ağırlandı, sohbet edildi. Süleyman a.s. “Senin tahtın da böyle miydi?” diyerek Belkıs'ın tahtını gösterdi. Belkıs şaşırarak:

- Tıpkı o! Fakat ben onu surların içerinde bırakıp gelmiştim. Onu koruyan binlerce asker vardı. Buraya nasıl gelebildi? dedi.

Süleyman a.s. cinlere, Belkıs gelmeden önce, onu ağırlamak için bir saray inşa etmelerini de emretmişti. Sarayın avlusunun tabanını billurdan yaptırmış, altından sular akıtmış ve içine balıklar koydurtmuştu.

Süleyman a.s. köşke kadar eşlik ederek Belkıs'ı içeri buyur etti. Belkıs avluyu görünce derin bir su sandı ve kaftanının eteğini topladı. Süleyman a.s. zeminin billurdan yapılmış şeffaf bir döşeme olduğunu izah etti.

Bütün bu yaşadıkları Belkıs'ı derinden sarstı. Krallığı, sarayı, ihtişamlı hayatı gözünün önüne geldi ve anladı ki asıl ihtişam Allah'a ve O'nun sadık kullarına ait. Tevbe edip Allah'a yöneldi. Şöyle niyaz etti:

- Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman'la beraber alemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum.

Öyledir; mal-mülkle övünmek, kendinde bir varlık vehmetmek, sadece kendine yazık etmektir. Hakiki güç ve zenginlik Alemlerin Rabbi'ne itaat ve inkıyattır. İnsanlar bunu anlasın diye peygamberler gönderildi. Ve ibret alalım diye onların yaşadıkları bize anlatıldı.


Misafir 10 Eylül 2006 10:37

Sen Sehirli Yürek

-eylüllere yürüyelim-
Yine hüzün yakiyorsun. Yine firdevs cennetinden bir fotografa gölgesi düsüyor gözlerinin. Çocuklar hala tebessüm adresine ayakkabi eskitiyorlar. Gece, yine gündüzle hesaplasiyor. Birkaç kisinin sirti sirilsiklam ter. Birkaç kisinin gözlerindeki pariltilar Eylül kavgalarina hazir. Hüzün kokularinin sersemletici serinligine yaprak döküor Eylül. yIlisik, yilgin teslimiyetlerin karsisina sabir ve dua ekiyor zaman ve Elif.
Ne gözlerin susuyor, ne yüregin. Ayaklarini sürçen, hüznün degil. Göz göze geldigin, göz göze konustugun, ayni evi paylastigin yildizlarin, maviligin uçsuz ufkunu göz göre göre terkedip gidisidir.
Siz günes bahçelerinde aydinlatmistiniz yüreginizi ve bilincinizi. Ne ayaginiz kayacak yerden, ne gözlerinizdeki umudu yüreginize düsman edebilecekler. Ama susmadikça. Inatla ve sabirla asindirdikça sehrin kirli kaldirimlarini.
O susmak yok mu
Susmak, sinsi ve korkakça
Yilisik, yilgin, yaz ve sehirli.
Çay kireçli. Sehir bunaltiyor. Seni sana birakmiyor sehir. Sabahi zor ediyorsun, aksami zor. Caddeler uzayip gidiyor. Asgari ücret. Asik suratlar. Diploma. Issizlik. Gelmeyen gelecek. Ve yine biten gündüz. Baslayan hesaplasma. Bitmeyen gece. Ve yine kaçinilmaz Eylül sabahlari. Kaldirimlar. Polis sirenleri. Apoletli hedefler. Apoletsiz sünepeler, Kurumlar, kavgalar, dernekler... Sessizlik, suskunluk, yilginlik. Kurumsal tabular. Tabulasmis korkular. Eylül çocuklari.
Gündüzü karartan gece midir
Insan ürkek bir hece midir
-Aman dernegimize, vakfimiza bir sey olmasin.
-Biraz uzlasmaci davrandim.
-En azindan imam hatipleri kaybetmemek için basi açik gidilebilir.
Zulüm beles
Yasasin kurumlar/korkular
Okul heyecanli bir kipirti. Sinifin siralari. Sandalyeler. Teneffü. Sigindigin bir köse. Kantin kokusu. Seni diri tutan kimliginle meydan okuyusun. Yarinlara iliskin hülyalarin. Ille de medine meltemleri. Direnis ve tebessümün dersleri. Paneller. Kitap tartismalari. Anne aglamalari. Hakkini helal etmeyen memleket telefonlari, babanin eve dön fermanlari. Sehir suskunlugunda bir sözü olmanin borcu ve direngenliginde siginilan secdeler. Ahh o seccadeleri islatan secdeler. Ev ana kucagi degil. Hüzün ve öfke kavgali. Cevaplar sorusuz. Sorular cevapsiz. Anlamiyorlar ya da anlatamiyorsun cesaretinin kaç kabuslu gece oldugunu. Kaç meneksenin gözyaslarina yaprak açtigini sormuyor kimse. Eli elinde olanlarin eli kayiyor Eylül’ü görünce.
Eli yüreginde olanlarin adimlari sertlesiyor Eylül’ü dönünce. Kederleri, hüzünleri hafiflesiyor. Kardes omuzlarinda ahiret gülüslerini gözlerine tasiyor.
Yikilmis zamanlarin türküsü bu
Çarmiha gerilmis bedenlerin belki
Sanmayin ki sustuk, çekildik gölgemize
Sehid gözlü Sena’larin sevdasi bu.
-Ne var, ne yok Elif?
-Iyiyim abi, siz nasilsiniz? Piyasa biraz bozukmus galiba.
-Yaa hiç sorma. Isçi maaslari zora sokuyor bizi.
-Sizin okul isinize de çok üzülüyorum Elif.
-Evet abi... Sey diyecektim. Bir arkadasin...
-Elif acele bankaya yetismem lazim, bir kredi isi var da. Sonra görüsürüz.
O kaçmak yokmu?
Vitrin bol, gölgeli, tezgahtar
Beylik laflar, agabeylik caka
Yilisik, yilgin, yaz ve sehirli...
Sehrin bir çogu saklaban, bir çogu kameraman. Yarisi poz ve caka silüetli gövde tasiyan suratlar. Klip çekiyorlar. Sahtelige iliskin, sanal gerçegin klibini çekiyorlar. Bu düpedüz bir oyun. Yalanin, dolanin, rantin oyunu. Sömürünün, zulmün, gaspin sözünü ve yüzünü pazarliyorlar. Seyirciler sorgusuz sualsiz alkis dersleri aliyor. Burasi sehir. Bir kaç insanin yüreginin teri ve aydinligi yüzüne vurmus. Bir kaç kisinin yüzü ümit ve korku terazisinde muhkem yer tutkus. Siz de katilin ve yürüyün. Taifli çocuklarin taslarini hatirlayin. Iskilipli Atif Hoca’yi. Zeyneb’i. sevgi Engin’i, gülsen Aslan’i. sena Haydali, filistinli Sena 16 yasindaydi daha. Diplomalarin mührü yüreginizin Vahyinde unutmayin. Onu gözlerinize tasiyin. Gülüsünüzle çocuklari kanatlandirini. Bebelere umut buseleri birakin Eylül yapraklarinda. Onlar okulun ve diplomalarin Kerbelasini okusunlar sehrin en ücra köselerinde. Sizi Rabb’lerine müjdelesinler.
Karartmasin hiçbir sey direncinizin ve ahiretinizin aydinligini. Hatirlayin ve sabredin 16 yasinda ölümün tazeligini. Büyük devletlerin çöken büyük binalarini. Diplomasiz Eylülleri yesertecek; yüregini, sabriniz ve duaniz ve direnciniz olacak. eLlerinizi ellerinizden; yüreginizi elinizden birakmayin.
Çocuktu henüz uçurtmalariniz
korkulariniz kavgalarda sahipsiz
yasemen yalnizliginda yaktilar sehri.
Kabirlerine tas koydular
Saman alevi gibi bir gül ile
Basuçlarina dost koydular.
Eylül yaprak döker. Siz menekse örtünün. Çam agaçlarina dönün yüzünüzü. Eylül sizin rüzgarinizla kendine gelecek. Utanacak, aglayacak.
Basinizi kaldirin. Omuzlarinizi dik tutun, hafifleyin ve yürüyün.
Günes karardi, günes tutuldu belki.
Günes yakan gözleri tutamadi sehir
Karartamadi gece ve zor.
Gün batiminda duranlar, gün dogumun anlayamadilar.
Sen sehirli yürek
Kendi gerçeginde yalnizsin
Katil ve yürü
Nil için diren
Kudüs için diren
Gül için diren
Birakma kendini, birakma elini yüreginden.
Kardesligin için, masumiyetin için, gelecegin için, ahiretin için diren.
Küçücük bebekler, seni gözleyen çocuklar için birakma kendini.
Sevgi bahçesinin topragina göz dikenlerin yemlerine aldiris etme.
Yalniz klipler degil, firdevs cennetinin fotografi da bu dünyada çekiliyor.
Umutlandir çocuklari...

-eylüllere yürüyelim-


peaceful 29 Eylül 2008 00:17


بســــــــــــــــــــــــــــــــــــــم الله الرحمن الرحيــم





Zaman akıp giden nehirdir. Sonu uçsuz bucaksız denizdir. Eğer bu nehre kapılırsan gideceğin yer Cehennemdir..



HAYATTA KİMSEYE GÜVENME ÇÜNKÜ BEYAZ GÜLÜN BİLE GÖLGESİ SİYAHTIR

http://img20.imageshack.us/img20/2076/liliyarqn8.jpg

Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.
( Mâide - 39)





Saat: 20:15
Sayfa 3 / 4

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık