![]() |
Uzay Fırlatma Sistemi Projesi Nasa'dan Sıvı Yakıtlı Roketlere Dönüş NASA, uzay yolculuklarında kullanmak üzere yeni bir dev roket hazırlıyor. “Uzay Fırlatma Sistemi” olarak adlandırılan bu yeni projenin bedeli 35 milyar Dolar. Bu yeni sistemle hedef, 2030’da Mars’a gitmek… İlk insansız test uçuşu ise 2017’de… Bu test uçuşu başarılı olursa ilk astronot ekibi bu roketle 2021’de uzaya gidecek. 2025’te dünya yakınındaki bir göktaşına inecek ve buradan da 2030’lu yıllarda Mars’a gidilecek. Yeni tasarım roket insanoğlunun Ay'a yolculukta kullandığı sıvı yakıtlı roketleri andırıyor. Farkı daha güçlü ve insanı daha uzağa taşıyabilecek olmaları. Denemelerine çok yakın bir zamanda başlanacak olan sistemde astronotlar roketin ucuna kurulacak bir kapsülün içinde olacak. Yeni rokette öncelikli olarak 6 kişilik astronot grubu yer alacak ve yine ilk etapta 110 ton yük taşıma kapasitesine sahip olacak. Sonraki aşamada bu kapasite 165 tona kadar çıkacak. Ay’a insan götüren Satürn V roketinin yük taşıma kapasitesi 130 tondu.NASA yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre bu projede her yıl yaklaşık olarak 3 milyar Dolar harcama yapılacak. Sıvı Yakıtlı Roketler Nasıl Çalışıyor? Roketler, Newton’un etki-tepki ilkesine göre çalışan uzay araçlarıdır. Rokete konulan yakıt yanınca çıkan gazlar bir lüle(nozul) aracılığı ile hızlandırılır ve roket çalışmaya başlar.NASA’nın yeni projesinde kullanacağı sıvı yakıtlı sistem katı sistemlere göre biraz daha karmaşık. Bu tasarımda sıvı yakıtı sıvı halde tutmak ve yakıtın yanma odasına iletimi tasarımın en önemli noktasını oluşturuyor. Sıvı Yakıt denilen bu yakıt, sıvı oksijen ve sıvı hidrojenden oluşuyor. Hidrojen yakıt, oksijen ise oksitleyici görevi görüyor. Kaynak : Popüler Bilim (Ocak 2012,Sayı:212) |
Astronomi Fotoğrafçısı Yarışması 2013 2013 Yılının Astronomi Fotoğrafçısı Yarışması Bu yıl beşincisi düzenlenecek olan yarışmanın sponsorluğunu Greenwich Kraliyet Gözlem Evi ve The Sky at Night dergisi yapıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da evrenin birçok göz alıcı ve etkileyici güzelliklerinin kadrajlara gireceğinden şüphe duyulmuyor; ister milyonlarca ışık yılı uzaktaki uçsuz bucaksız galaksilerin çarpıcı fotoğrafları, isterse eve daha yakın noktalardan çekilmiş gecenin dramatik fotoğrafları, her biri unutulmayacak izler taşıyacaktır. ROG’de kamu astronomu ve yarışmada jürilik görevi yapan, Dr. Marek Kukula “Her yıl gökyüzü, görülmesi için yeni bir şeyler getirir ve umarım Mart’ın sonunda varması beklenen Kuyruklu yıldız C/2011 PARNSTARRS bu yılki yarışmada bazı unutulmaz fotoğraflara ilham kaynağı olur” diyor. “Daha fazla yetenekli genç fotoğrafçının ve uzay fotoğrafçılığına yeni girmiş kişilerin katılmalarını görmek mükemmel olacak, bu da yıllar sonra yine tek yapmanız gerekenin bir kamerayı elinize almak olduğunu kanıtlayacak” Yarışmaya katılımların 13 Haziran 2013 tarihine kadar tamamlanması gerekiyor. Kazananları güzel ödüller bekliyor. Genel birinci 1.500£’lik para ödülünün sahibi olacak. Kategori birincileri 500£. Ayrıca finalistleri de 250£’lik ve en çok yorumu alan katılımcıları da 125£’lik para ödülleri bekliyor. Özel ödülün kazananı ise 350£ kazanacak ve finalistlere de 125£ verilecek. Bunların yanı sıra tüm kazanan katılımcılar bir yıllık Sky at Night Dergisi'nin aboneliğini de alacaklar. “2013 Yılının Astronomi Fotoğrafçısı” Yarışmasının 4 Ana Kategorisi Dünya ve Uzay: Manzara, insanlar ve diğer Dünya bağlantılı şeylerin yanında bir astronomik objenin bulunduğu (bunlar yıldızlar, Ay ve diğer Dünya dışı olaylar olabilir) fotoğraflar. Bizim Güneş Sistemimiz: Güneşi ve onun ailesindeki gezegenleri, Ay'ı, asteroidleri ve kuyruklu yıldızları tasvir eden görüntüler. Derin Uzay: Güneş Sistemi'nin ötesindeki herhangi bir şeyi yakalayan (yıldızlar, bulutsular ve galaksiler gibi) fotoğraflar. Yılın Genç Astronomi Fotoğrafçısı: 16 yaşının altında, gelişmeye başlamış astronomlar tarafından çekilmiş fotoğraflar. Ayrıca 3 özel ödül de yarışmacıları bekliyor: “İnsanlar ve Uzay” fotoğrafta insanları öne çıkaran en iyi fotoğrafı ; “En iyi Yeni üye” ödülü, bu hobiye geçen yıl içinde başlamış ve daha önce yarışmaya herhangi bir fotoğrafla katılmamış bir amatör astrofotoğrafçı tarafından çekilmiş en iyi fotoğrafa verilecek; ve Robotik Kapsam ödülü, dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan bilgisayar kontrollü teleskoplarına internet üzerinden erişerek çekilen en iyi fotoğrafa verilecek.Kazanan fotoğraflar, Greenwich Kraliyet Gözlem Evi'nde 19 Eylül 2013 – 23 Şubat 2014 tarihleri arasında düzenlenecek olan yıllık sergide gösterilecek. Kaynak : Unıverse Today (18 Ocak 2013) |
Göktaşı Madenciliği Göktaşı Madenciliği için Bir ABD’li Firma Daha Kolları Sıvadı ABD’de yeni kurulan ‘Deep Space Industries’ (DSI) şirketi, uzaydaki tonlarca değerli maden içeren asteroidlere gözünü dikti. DSI, geçtiğimiz yıl ilk adımı atan ‘Planetary Resources’ın ardından bu yarışa katılan ikinci firma olacak. Uzay araştırmaları ve doğal kaynak sektörlerini bir araya getirerek küresel ekonomiye trilyonlarca dolar katkı yapmayı hedefleyen bir grup zengin girişimci ve mühendis, ABD’nin California eyaletindeki Santa Monica kentinde DSI şirketini kurdu. Santa Monica’daki Uçuş Müzesi’nde basın toplantısı düzenleyen firma yetkilileri, Dünya’ya yakın göktaşlarını işlemek, elde edilen hammaddelerle uydulara yakıt sağlamak ve yörüngede bileşenler üretmeyi amaçladıklarını bildirdi. DSI’nin ilk görevi 2015’te ‘Firefly’ adı verilen 25 kilogramlık küçük bir uzay aracını fırlatmak olacak. 6 ay boyunca uzayda görev alacak olan Firefly, işlenecek asteroidlerin belirlenmesinde kullanılacak. Her Yıl Dünya'nın Çevresinde 1000 Yeni Göktaşı Keşfediliyor Deep Space Industries Başkanı David Gump, “Her yıl gezegenimizin etrafında irili ufaklı 1000 asteroid keşfediliyor. Büyük çoğunda su, nikel ve metan gazı olduğu düşünülüyor. Metan gazı yakıta dönüştürülebilir. Nikel, uzayda bileşen üretiminde kullanılabilir” dedi. Gump, yerkürenin etrafında bulunan 9 bin 500’den fazla asteroidin çok önemli ve büyük bir kaynak olduğunu belirtti. 20 milyon dolara mal olacak Firefly projesinin ardından 2016’da uzaya gönderilecek ‘Dragonfly’ uzay aracı, belirlenen asteroidlerden 23 – 45 kilogram arasında örnekler getirecek. Şirketin nihai hedefi, 2020’den sonra asteroidlerden yakıt ve değerli madenler elde edebilen bir robotik gemi filosuna sahip olmak. Geçtiğimiz yıl Nisan ayında da Google’ın patronları, ünlü yönetmen James Cameron ve uzay araştırmalarına verdikleri destekle tanınan bazı ünlü isimler, dev bir proje için güçlerini birleştirmiş, Planetary Resources adlı şirketi kurarak göktaşlarında maden aramaya karar vermişlerdi. Kaynak : Gençbilim (23 Ocak 2013,09:36) |
Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi (DLR)'nin Uzay Projeleri Almanya Asteroide Robot Yollayacak Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) önde gelen destekçilerinden Almanya, 2013’te yoğunlaşacağı bir dizi projeyi açıkladı. Alman uzaycılık kurumunun hedefleri arasında bir asteroide robot yollamak da bulunuyor. Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi (DLR), 2013’te yoğunlaşacağı hedef ve projeleri açıkladı. Alman uzaycılık dairesi bütçesinin yarıya yakınını Avrupa Uzay Ajansı ile ortaklaşa yürütülen projelere ayırıyor. Almanya, insanlı uzay araçlarından uluslararası havacılığı engelleyen volkan püskürmelerinin araştırılmasına kadar bir dizi alanda araştırma yürütecek. Alman Havacılık ve Uzay Merkezi’nin 2013 hedeflerini Deutschlandradio’ya değerlendiren uzman Dirk Lorenzen, merkezin tek bir alandan ziyade farklı konulara yoğunlaştığına dikkat çekti. Bunlar arasında öne çıkan belli başlı projelerin olduğunu kaydeden Lorenzen, bir asteroide yollanması öngörülen insansız uzay aracının da bunlardan biri olduğunu belirtti. Alman uzay ajansı bu misyonu Japonya Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) ile ortaklaşa yürütüyor. Japonya, bunun için geliştirdiği Hayabusa-II isimli uzay aracını gelecek yıl uzaya fırlatacak. Aracın göktaşına varması birkaç yılı bulacak. Ulaştığında ise Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi bünyesinde geliştirilen Mascot isimli keşif aracı devreye girecek. 10 kilo ağırlığındaki Mascot, göktaşının yüzeyini inceleyecek, fotoğraflar çekecek. Asteroid’in farklı noktalarında ölçüm ve görüntüleme yapabilmek için zıplayarak hareket edecek.Uzman Dirk Lorenzen, Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi’nin bu yıl içinde Mascot’un geliştirilip tamamlanmasına yoğunlaşacağını söyledi. Uzaycılık merkezi, robotik araştırmaları alanında dünya çapında saygın bir yere ve tecrübeye sahip. Japonya ile İşbirliği 2013 yılında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi, bir başka gündem başlığı olarak öne çıkıyor. Japonya ile uzaycılık alanında yapılan işbirliğine büyük önem veriliyor. Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi’nin Washington’un ardından Japonya’nın başkenti Tokyo’da da temsilcilik açacak olması bunun açık bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Uzman Lorenzen, merkezin bu alandaki yaklaşımının nedenlerini şöyle anlattı: “Merkezimizin başkanı Jan Wörner, neden Çin yerine Japonya’nın seçildiğini soranlara gerekçe olarak, diğer Uzak Doğu ülkeleriyle Japonya üzerinden iletişim kurmanın daha kolay olduğunu söylüyor. Almanya uzaycılık dairesi başkanının Çin ile işbirliğinden çekinmesinin bir diğer nedeni de, fikri mülkiyet hakları. Almanya, uzaycılık çalışmalarında tek bir ülke yerine birden çok partnerle çalışmayı tercih ediyor. Günümüzde birçok alanda gözlenen Çin heyecanı, Alman Hava ve Uzaycılık Merkezi’nde yerini temkinliliğe bırakıyor.” NASA ile İşbirliği Uluslararası Uzay İstasyonu’nun inşası ve Amerikan Hava ve Uzaycılık Dairesi (NASA) ile işbirliği bir başka gündem başlığını oluşturuyor. Alman uzaycılık merkezi Uluslararası Uzay İstasyonu’nun önemine inanıyor. Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) bir süre önce Napoli’de düzenlenen toplantısında da bu kapsamda kararlar alınması sağlandı. Uzman Dirk Lorenzen, bu alandaki adımların ortaklıklar çerçevesinde atılacağını söyledi. Lorenzen son olarak şunları dile getirdi: “Uluslararası Uzay İstasyonu bir taraftan araştırma laboratuarı olarak kullanılmaya devam edecek. Ancak istasyonun inşasında NASA ile daha yakın işbirliğine gidilecek. NASA, yeni nesil insanlı uzay araçlarını Avrupalı ortaklarıyla birlikte geliştirecek. Yeni uzay araçlarındaki servis modüllerini Avrupalılar yapacak. Bunlar, aralarında araç bilgisayarı, kontrol birimi, elektrik ve su şebekesinin de bulunduğu kısımlar. Bir başka ifadeyle uzay gemisinin akla gelebilecek tüm teknik donanımı Avrupa’dan çıkacak. NASA, Avrupa uzaycılığının kendini kanıtlamış araçlarından ATV gemilerinin teknik özelliklerini de yeni araca adapte edecek. İşbirliğinin somut detayları bu yıl ortasında belli olduktan sonra çalışmalara başlanacak.” Kaynak : DW (26 Ocak 2013,16:55) |
Mars Gezegeni Hakkında Senaryolar Yaşayan Mars’a Yeni Bir Bakış Yıllar içinde, bilim adamları şimdilerde Kızıl Gezegen olarak andığımız Mars'ın,bundan milyarlarca yıl önce okyanuslarla kaplı bölümlerinin de olduğunu buldular. Diğerlerinin öne sürdüğü düşünce ise gelecekte yenilenmiş bir Mars'ın yeşillik ve okyanuslarla çevrili bir bitki örtüsüne sahip olabileceğine yönelik. Peki, her iki senaryoyu da gözden geçirdik diyelim, şimdiki Mars tüm o su ve hayatla neye benzerdi? Sorunun yanıtı, çeşitli kaynaklardan elde edilen verilerin ışığında -ve tabii ki keşifciliğin yardımıyla-, yazılım mühendisi Kevin Gill tarafından bizlere sunulmuş durumda. Oluşturduğu olağanüstü görüntülerle adeta yörüngede dönen Kızıl Gezegen'i yaşayan Mars haline çevirerek bizlere kendi versiyonuyla sunuyor. Gill’in e-posta aracıyla dile getirdikleri: “Bunu yapmamın sebebi hem nasıl gözükürdü merakım hem de bunu yaparak üzerinde çalıştığım programı geliştirmekti,”. “Ben gerçek anlamda bir yazılım mühendisiyim ve kesinlikle bir gezegen bilimci değilim, yani gerçek verilerden elde edilmiş bölümlerin dışında, çoğunluğu Mars'ın Dünya ile arasında bulunan yeryüzü benzerliklerinden yola çıkarak yaptığım varsayımlar (örneğin yükseklik, su kütlelerinin yakınlığı, fiziksel özellikler, coğrafik pozisyonlar ve benzeri). Ve mavi boncuk görüntülerinden eşdeğer yapıları kullanarak boş görüntünün tabakalarını grafik programını kullanarak boyamamın bir sonucu.” Örneğin, aşağıdaki görüntü Olympos Dağları'nı ve ufuğun ötesindeki Tharsis Volkanik Dağları'nın ve merkeze yakın Valles Marines kanyonlarını gösteren, Mars'ın batı yarım küresini tasviri. Gill’in söylediği; bulutların ve atmosferin fazlasıyla rastgele olduğu ve tamamıyla görünümü doldurmak için katılan öğeler oldukları. Ayrıca, yeryüzü yaklaşık 10 katı kadar abartılmış. Belirtmek gerek ki bu görünüm, yörünge ile yüzeyden yaklaşık 10.000 km kadar uzaktan bir tasvir. Gill, Google+ hesabında şöyle diyor “Bu, tümüyle ele alınmış bir bilimsel senaryo olarak düşünülmemişti ve eminim (ve beklerim) ki yaptığım bazı varsayımların yanlış olduğu kanıtlanacaktır,” . “Umarım en azından hayal gücünü tetiklemiş olur, o yüzden lütfen eğlenmeye bakın!” Kaynak : Unıverse Today (02 Ocak 2013) |
Challenger, Columbia ve Apollo 1 Uzay Araçlarının Geçirdiği Kazalar Hata: İnsan Egosu ve İhmal NASA, tarihindeki en trajik üç kazanın yıldönümlerini içeren haftada, kaybettiği astronotlarını anıyor. 27 Ocak ile 1 Şubat tarihleri arasındaki günlerde, sırasıyla 46, 27 ve 10 yıl önce olmak üzere yaşanan üç kazada, toplam 17 astronot hayatını kaybetti. Kazaların ardından yapılan soruşturmalar ise en büyük hatanın hep insan ihmali olduğunu gösterdi. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, yılın en zor günlerini yaşıyor. Her yıl, sadece dört gün içinde tam üç anma töreni düzenleniyor ve hayatını kaybeden 17 astronot anılıyor. Challenger uzay mekiği, 27 yıl önce, 28 Ocak 1987 tarihinde katı yakıt motorundaki teknik arıza nedeniyle ateşlenmesinden kısa bir süre sonra infilak etti. Kazada 7 astronot hayatını kaybetti. 46 yıl önce, 27 Ocak 1967 tarihinde, Apollo 1 uzay aracının testinde yaşanan yangında ise 3 astronot yaşamını yitirdi. 10 yıl önce, 1 Şubat 2003 günü, Columbia uzay mekiği atmosfere girdikten sonra infilak etti. Challenger’da olduğu gibi 7 astronot hayatını kaybetti. NASA’nın tarihine geçen üç büyük trajik kazanın yıldönümünde, hiçbir uzay programı düzenlenmiyor ve hayatını kaybeden insanlar anılıyor. Aynı zamanda, kazaların nedeni tekrar mercek altına alınıyor.Popular Science’ın verdiği bilgiye göre, kazalar üzerinde yapılan analizler sadece kurumsal ve teknik hatalar yaşanmadığını, insan egosu ve ihmalkarlığın da rol oynadığını gösteriyor. Columbia görevinde yer alan astronot Laurel Clark’ın kocası Dr. Jonathan Clark, bu hususa değiniyor: “Kötülüğü iyiliğe çevirmelisiniz. Bunu yapmak zorundasınız. Yolunuza devam etmek için yapmanız gereken şey bu.” Challenger'dan Çıkarılan Dersler Challenger uzay mekiğinin görevi, astronotları Dünya’nın yörüngesine taşımak ve geri getirmekti. NASA, mekiğin ilk görev yıllarında birçok uçuş iptali ve erteleme yaptı. NASA mühendisleri, gerektiği zamanlarda Challenger’ı ateşleme alanından geri çekerken bile baskı altında kaldı. Özellikle uyduların Uzay’a gönderilmesi gereken görevlerde zamanlamanın neden olduğu baskı çok yüksek oluyordu. Başkan Ronald Reagen döneminde hiçbir politik baskı söz konusu olmamasına rağmen, baskı her zaman etkili oldu.Kazanın ardından soruşturma yürüten Roger Komisyonu, “iletişim sorunlarının uçuş güvenliği sorunlarına neden olduğunu” belirtti. Kazanın ardından alınan ilk karar, uçuş programındaki yoğunluğun azaltılması oldu. Columbia'dan Çıkarılan Dersler Challenger büyük bir travmaya neden olduğu gibi, birçok önlemin alınmasını sağlamıştı. Ancak Columbia, aradan 17 yıl geçmesine rağmen gerekli derslerin çıkarılmadığını gösterdi. Bu ifadeyi kullanan, kazayı soruşturan Columbia Kaza Soruşturma Kurulu’ydu.Kurul, kazanın temelinde yine ‘mühendisler ve yönetim arasındaki iletişim eksikliğinin yattığını’ belirtti. NASA içindeki kökleşmiş, geleneksel yapı, orta sınıf mühendislerin güvenlik hakkındaki endişelerini gerekli yerlere iletmelerini engellemişti. Columbia, ateşmele esnasında sol kanadının ucunda tamir edilemez bir hasar yaşadı. Sonuçta, yakıt tankını örten köpük kaplamadan bir evrak çantası büyüklüğünde parça koptu ve tankın iç yapısına zarar verdi. Mühendisler sorunun farkındaydı, ancak gerekli uyarı yapılamadı. Mühendis Rodney Rocha, uzay mekiği atmosfere tekrar girmeden önce hasarın detaylı fotoğraflarını görmek istedi ama bu talebi reddedildi. Sebep, styrofoam köpüğün uzay mekiği için ciddi bir tehlike oluşturabileceğine yöneticilerin inanmamasıydı. Rocha, kazanın ardından ‘neden’ sorusunu yanıtlamak için kendisine geldiklerini söyledi. Columbia uzay mekiğinin 2003 yılında bir hangarda bir araya getirilen parçaları. 2012’ye kadar, uzay mekiğine ait 78 bin 760 parça tesbit edildi. Toplam 84 bin parçanın arasında, uçuş güvenliği hakkında hazırlanmış olan uyarı işareti de bulunuyor. Apollo 1'den Çıkarılan Dersler Apollo 1 uzay aracı, Uzay’a gönderilmeden bir ay önce, 27 Ocak 1967’de test gerçekleştirdi. Üç mürettebat, test için uzay aracındaki yerini aldı. Amaç, Apollo 1’in kendisine bağlı diğer donanımlardan bağımsız kaldıktan sonra görevini yerine getirip getiremeyeceğini sınamaktı. Modülün kapağı kapatıldı ve astronotlar s Grissom, Edward White ile Roger Chaffee’nin bulunduğu kabin saf oksijen ile doldurulmaya başlandı. Beş saat sonra, modüle bağlı kabloların çıkarıldığı aşama başladı ve voltaj yangına neden oldu. Üç astronot, modülün içinde hapsolmuş bir şekilde can verdi. NASA, trajedinin ardından Apollo kapsüllerini yeniden tasarladı. Modülün içindeki atnosfer, yüzde 60 oksijen, yüzde 40 nitrojene çevrildi. Apollo görevlerinin kıdemli uçuş direktörü Gene Kranz, facianın hakkında, ‘”NASA, ilk kez kazaların dünden hazır olduğunu fark etti” ifadesini kullandı. Nasa: Onlar Sayesinde İlerledik NASA’nın yöneticisi ve eski bir astronot olan Charlie Bolden, NBC’ye yaptığı açıklamada, Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) ve diğer özel şirketlerin uzay-havacılık programlarındaki gelişiminin, hayatını kaybeden astronotlar olmadan mümkün olamayacağını açıkladı. Bolden, “Yaptıkları fedakarlıkların bize neler getirdiğini iyi düşünmek zorundayız. Onlar cesaretlerini, bir şeyleri değiştirebilmek için ortaya koydu... Onların yaptıkları sayesinde, Uzay’da hiç olmadığımız kadar uzaklara gidiyoruz” dedi. Kaynak : Ntvmsnbc / Popular Science (30 Ocak 2013,17:01) |
Uzay Araştırmalarında Plütonyum Kullanımı NASA 25 Yıl Sonra Plütonyum Üretecek ABD hükümeti, güneş enerjisinin yeterli olmadığı Uzay keşfi için, NASA ile işbirliği yaparak 25 yıl sonra yeniden plütonyum üretmeye başladı. Taze plütonyum, eski stoğun yenilenmesinde kullanılacağı gibi uzay araçlarında çok daha etkin bir şekilde kullanılacak! NASA’nın 1970’ten bu yana uzay keşif araçlarına enerji vermek için kullandığı plütonyum-238, artık rutin olarak üretilmeye başlanacak. ABD’nin silah amaçlı olmayan nükleer materyal üretimi, 21’inci yüzyılın geri kalanında üretilecek keşif araçları için standart yakıt haline gelecek. Güneş Sistemi’nin dışına çıkmaya hazırlanan Voyager uzay aracından, Mars’a iniş yapan Viking ve sırasıyla Jüpiter ile Satürn’ün yörüngesinde keşifler yapan Galileo ve Cassini uzay araçları, nükleer enerjiyle çalışıyor. Nükleer enerjiyle göreve çıkan en yeni keşif aracı ise Kızıl Gezegen’e Ağustos 2012’de iniş yapan Curiosity. Plütonyumun çözüldükçe ortaya çıkardığı radyasyon, radyoizotop termoelektrik jeneratör (RTG) adı verilen bir cihazla elektriğe dönüştürülüyor. Plütonyum Rusya'dan Geliyordu ABD, 1980’li yılların sonlarında plütonyum-238 ürettiği Güney Carolina eyaletindeki reaktörlerini kapattığında, tedarik için Rusya’ya başvurdu. Ancak satın alınan nükleer materyalin stokları 2010 yılında tükendi. Dıscovery’nin verdiği bilgiye göre, iki yıldan bu yana yeniden plütonyum-238 üretmek için NASA ile çalışan ABD Enerji Bakanlığı, ilk denemelerde ümit vaat eden sonuçlar elde etti. Neptunyumun Tennessee eyaletindeki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’ndaki reaktörde bir ay tutulması sonrasında plütonyum elde eden bilim insanları, sonuçtan son derece memnun. NASA gezegen bilimi birimi direktörü Jim Green, “Bu yılın sonlarında üretim için bir takvim çıkaracağız. 2014 itibariyle her yıl 1.5 kg plütonyum-238 üretmeyi planlıyoruz” dedi. Stok Yenilenecek NASA, üreteceği plütonyum-238 ile 20 yıllık stoğunu da tazeleyecek. Green, yeni nükleer materyalin eskisiyle karıştırılarak kendileri için gereken enerji yoğunluğunu verecek nükleer yakıt elde edeceklerini belirtti.Bu kapsamda, her 1 kg taze plütonyum-238, 2 kg eski plütonyum-238’i yeniden kullanılabilir hale getirecek. Green, ‘ellerindeki stoğun tekrar kullanılabilir olmasını sağlamaları halinde gelecek için büyük bir başarı elde edeceklerini’ ifade etti. Jeneratör Yenilenecek Bilim insanları, Curisosity’nin ardından Uzay’a gönderilecek tüm keşif araçları ve robotlarının nükleer enerjili olacağını, bu kapsamda nükleer yakıtı elektriğe dönüştüren jeneratörün de yenileceğini belirtti. Geliştirilen yeni jeneratör, Gelişmiş Stirling Radyoizotop Jeneratörü (ASRG) adını taşıyor. NASA mühendisleri, eski jeneratörlere kıyasla, ASRG’nin bir kg plütonyumdan dört kat daha fazla enerji üretmesini bekliyor. NASA’nın Mars keşif programının başında yer alan Michael Meyer, ‘'Curiosity’nin sahip olduğu RTG, robotun içinde fazla ısınmaya neden oluyor. ASRG ile yeni nesil uzay araçlarında bu sorun aşılacak” dedi. Kaynak: Ntvmsnbc / Dıscovery (15 Mart 2013,03:57) |
Kuş Bakışı Etkisi Astronotların Gözünden “Kuşbakışı Etkisi” Astronotlar, Dünya’yı uzaydan gördükten sonra düşüncelerini değiştiren “Kuşbakışı Etkisi”ni anlattı. Planetart Collective tarafından “Kuşbakışı” (Overview) adıyla gösterime giren kısa belgesel Dünya’yı uzaktan gördüklerinde hissettiklerini açıklayan astronotlarla yapılan harika röportajlar içeriyor.Bu eşi benzeri olmayan bir şey ve bakış açınızı tamamen değiştiriyor. 1987 yılında ilk defa yazar Frank White tarafından açıklanan “Kuşbakışı Etkisi”, Dünya’da yaşıyor olduğumuzun bir anda farkına varmamız anlamına gelir. Bu deneyim insanın Dünya’ya ve Dünya’da yaşayan canlılara olan bakış açısını değiştirir ve aniden huşu duyar, Dünya'yı “müşterek bir yuva” olarak görmeye başlarız. Uzay Mekiği Astronotu Jeff Hoffman: “O kadar uzak bir mesafeden Dünya’yı bir gezegen olarak görüyorsunuz. Güneş'i bir yıldız olarak görüyorsunuz- bizler normalde Güneş'i mavi bir gökyüzünde görüyoruz ancak oradan bakınca Güneş simsiyah bir gökyüzünde. Evet, güneşi kozmik bir perspektiften görüyorsunuz.” Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS)/ Uzay Mekiği Astronotu Nicole Stott: “Evet, Dünya’ya bir şekilde bağlıyız. Yani orası bizim evimiz. Geri dönüp de, az da olsa, insan nasıl değişmez anlamıyorum. Hemen göze çarpmayan bir değişiklik olabilir bu. Uzaydan döndüklerinde insanların genel hal ve tavırlarında bir fark görürsünüz. Bence, genel olarak bu, gezegenimizin görünüşü, hatıralarda yüceltilmiş. Basite indirgeyemezsiniz.” Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS)/ Uzay Mekiği Astronotu Ron Garan: “Uzaydan Dünya’ya baktığımızda bu muhteşem, tarif edilemez güzellikte olan gezegeni görürüz. Yaşayan, nefes alan bir organizma gibidir. Ama aynı zamanda inanılmaz derecede kırgın ve hassas durur. … Uzaya gitmiş olan herkes aynı şeyi söyler çünkü gerçekten çok çarpıcı bir görüntüdür ve bu incecik tabakanın varlığını hissetmek ve o incecik tabakanın Dünya’da yaşayan her canlıyı ölümden koruduğunu görmek oldukça ürkütücüdür: uzayın o haşin gücünden.” Kaynak: Busıness Insıder (03 Ocak 2013,05:07) |
Dinozorların Yok Olmasına Neden Olan Gök Cismi 'Dinozorları Yok Eden Bir Meteor Değildi' Bilim insanları, 65 milyon yıl önce Dünya’ya çarparak dinozorların neslinin tükenmesine neden olduğuna inanılan meteorun, aslında bir kuyrukluyıldız olduğunu öne sürdü. Dinozorları yeryüzünden silen gök cismi, uzun yıllar kabul edildiği gibi bir meteor değil ama bir kuyruklu yıldız olabilir. ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Dartmouth Yüksekokulu’nda görev yapan araştırmacılar, Meksika’nın Yucatan yarımadasındaki 180 km genişliğinde Chicxulub kraterinin sanılandan daha küçük ve hızlı bir cisim tarafından oluştuğunu belirtti. Elde ettikleri sonuçları 44’üncüsü düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansı’nda açıklayan araştırma ekibinin başındaki Jason Moore, BBC News’a yaptığı açıklamada, “Amacımız Yukatan yarımadasındaki kratere neden olan cismi çok daha iyi tanımlayabilmek” dedi. Bilim insanları, krterin bulunduğu bölgede iridyum içeriği doğal oluşum hızının ortaya koyacağından çok daha fazla miktarda iridyum taşlar bulmuş ve kraterin Dünya dışından gelen bir meteorun etkisiyle oluştuğuna karar kılmıştı. Hesaplar Doğru Değil Moore ve ekibi, araştırmalarının ilk kısmında, Chicxulub kraterinde yer aldığına inanılan yüksek orandaki iridyum verilerini yanlış olduğunu ortaya koydu. Dünya dışından gelen cisimlerin neden olduğu bir diğer element olan osmiyumu ele alan araştırmacılar, yaptıkları karşılaştırma sonucunda 65 milyon yıl önce yaşanan çarpışmanın geride sanıldığından daha az enkaz bıraktığını tespit etti. Yeniden yapılan iridyum hesaplamaları, Dünya’ya daha küçük bir cismin çarptığına işaret etti. Ardından, elde edilen ilk bulgularla, Chicxulub kraterinin fiziksel özelliklerinin ne kadar uyumlu olduğuna bakıldı. Moore ve ekibi, 180 km genişliğinde bir krater ortaya çıkaran kozmik cismin, oldukça büyük bir sürate sahip olması gerektiğini ele alarak, meteor teorisine kıyasla, bir kuyruklu yıldızın dev kratere daha uygun olduğunu gördü. BBC News’a konuşan Moore, “Tespit ettiğimiz iridyum ve osmiyum miktarı için 5 km genişliğinde bir asteroide ihtiyacınız var. Ancak 5 metre genişliğindeki bir asteroid 200 km çapında bir krater açamaz” dedi. Milyonlarca Yıl Öteden Gelmiş Olabilir Moore, elde ettikleri bulgulara değinerek, “Meteordan daha küçük ama dev bir krater oluşturabilecek cismin ne olabileceğini düşündüğümüzde, aklımıza gelen tek aday kuyruklu yıldız oldu” ifadesini kullandı. Moore’un ekibinde yer alan Profesör Mukul Sharma, “Gökte hangi cismin ne kadar hızlı hareket ettiğine bakarsanız, en hızlı olarak karşınıza çıkanlar kuyruklu yıldızlar” ifadesini kullandı. Kuyruklu yıldızlar, Güneş’in etrafında rastgele bir yörünge izleyen, kum, taş ve buz parçalarından oluşan ve çok hızlı hareket eden gök cisimleri olarak biliniyor. Kuyruklu yıldızların oluşması yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yıl sürebiliyor. 65 milyon yıl önce yaşanan çarpışmanın, dinozorlarla beraber Dünya’daki canlı türlerinin yüzde 70’ini yok ettiği düşünülüyor. Çarpmanın ardından çok şiddetli deprem, yangın ve tsunamilerin oluştuğu, atmosfere saçılan toz ve gazların sıcaklığı artırdığı düşünülüyor. Meteor İhtimali Hala Geçerli Moore ve ekibinin yaptığı araştırmayı BBC News’e değerlendiren Londra Imperial College akademisyeni Dr. Gareth Collins, çalışmanın ‘iyi düşünülmüş olduğunu’ belirtti. Gareth, “Jeokimya’dan yola çıkarak kratere neden olan cismin büyüklüğünü tespit edebileceğimizi sanmıyorum... Jeokimya size cismin kalıntılarının küresel olarak nasıl dağıldığını belirtse de, büyüklüğünü vermez” dedi. Gareth, “Araştırmacılar, çarpan gök cisminin yüzde 75’inin küresel olarak yayıldığını belirtmiş ve küçük bir cisim olduğu sonucuna varmış. Ancak bu oran yüzde 20’den bile düşük olabilir” ifadesini kullandı. Bu durum meteor olasılığına kapı aralarken, Moore ve ekibi bu bulguyu kabul ettiklerini, ancak Chicxulub kraterindeki kütle kaybının yüzde 11-25 arası olduğunu belirtti. Kaynak: BBC / Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansı (25 Mart 2013,13:34) |
Dünya Dışından Gelen Enerji 'Dünya'daki Yaşamın Enerjisi Uzay'dan Geldi' Dünya’da beliren ilk yaşam örnekleri, gerekli olan ‘bataryaları’ Uzay’dan almış olabilir. Gökbilimciler, öne sürdükleri yeni teoride Dünya’ya çarpan kozmik taşların ilk organizmalar için enerji depolamalarına yarayan önemli moleküller sağlamış olabileceğini belirtti. Dünya dışından gelen enerji, ilk organizmaların bugün ortaya çıkan yaşam çeşitliliğinin de temelini atmış olabilir. Gökbilimciler, Dünya’da yaşamın temellerini atan ilk organizmaların ihtiyaç duydukları enerjiyi Dünya dışından elde ettiğini düşünüyor. Tüm organizmalar, besinlerden elde ettikleri enerjiyi kullanılacağı ana kadar depolayan, molekül şeklinde ‘bataryalara’ sahip. Depolama molekülleri, yaşamın yapı taşları olarak bilinen 6 organik molekülden biri olan fosfora dayanıyor. Ancak bilim insanları Dünya’nın erken dönemlerinde fosfor minerallerde kilitli kaldığı için, ilk organizmaların fosforu meteoritlerden elde ettiğini belirtti. Canlılarda en yaygın olan ortak enerji deposu, adenozin trifosfat (ATP), milyonlarca farklı canlıda yer alıyor. ATP’nin oluşması ve enerji salması için canlılar enzimlere ihtiyaç duyuyor. Ancak ilk organizmaların bu emzimleri üretecek kadar gelişmiş olmadığı biliniyor. Buradan yola çıkan araştırmacılar, ilk organizmaların ATP yerine daha basit bir depolama birimi kullandığını düşünüyor. Volkanik Suda Deney İngiltere’nin Leeds Üniversitesi’nden Terry Kee, ilk enerji deposunun ‘pyrophosphite’ adı verilen ve fosfor, oksijen ve hidrojen içeren bir molekül olduğunu öne sürdü. Kimyasal özellikleri ATP’ye benzeyen pyrophosphite, daha tepkisel olduğu için enzimlere ihtiyaç duymuyordu. NewScientist'in verdiği bilgiye göre, Kee ve ekibi meteoritlerin ilk organizmalara yardım ettiği düşüncesini kanıtlamak için Sibirya’da fosfor içeriği bol olan bir meteorit inceledi. Meteoritin parçaları, Dünya’nın ilk zamanlarındaki suya benzerlik gösterdiğine inanıldığı için, İzlanda’daki volkanik göllerden toplanan asitli suda çözüldü. Suda dört gün bekletilen parçalar, bu süre sonunda yüksek miktarda fosfor ortaya çıkardı. Parçalar yeniden kuruduğunda, ‘pyrophosphite’ e dönüştüler. Kee, “Bu molekülün oluşmasının ne kadar kolay olduğunu gördük” ifadesini kullandı. Kee’nin keşfi, 2009 yılında ABD’nin California eyaletindeki jeotermel göllerde yüksek miktarda fosfor bulunmasını akıllara getirdi. Jeotermal göller, Dünya’nın ilk zamanlara pyrophosphite bakımından çok zengin olduğuna işaret eden bir diğer bulgu olarak kabul ediliyor. Farklı Bakış Açıları Her ne kadar pyrophosphite ilk organizmalar için önemli bir rol oynamış olsa da, bilim insanları molekülün yaşamın orijinini oluşturduğu yönünde ikiye ayrılmış durumda. Almanya’nın Düsseldorf’taki Heinrich Heine Üniversitesi’nden William Martin, ‘modern günümüzdeki tüm canlıların enerji depolamal için fosfat kullandığını ancak aynı durumun fosforun kendisi için geçerli olmadığını’ söyledi. bitki ve hayvanların ATP kullandığını ve birçok mikrobun da pirofosfat kullandığını belirten Martin, “Bana kalırsa bu durum hiç değişmedi” dedi. Aynı düşünceyi benimseyen bilim insanları, pirofosfatın en antik enerji deposu olduğunu düşünüyor. Ancak pirofosfat, son derece tepkisel olan fosfattan oluşuyordu ve fosfat gerekli tepkime oluşmadan doğada yok oluyordu. Dahası, pirofosfat, suda çözülmüyor, tersine tepkimeye giriyor. ABD’nin Florida eyaletindeki Uygulamalı Moleküler Derneği’nden Steven Benner, “Toplumlar pirofosfatı öne çıkardı çünkü olabilecek en basit madde... İlk enerji deposu olarak düşünülmesi için başka hiçbir sebep yok” dedi. Kee, bu görüşleri de değerlendirerek, organizmaların fosfatla uyum sağlayacak gelişime ulaşana kadar pirofosfat öncesinde pyrophosphite kullandığını savunuyor. Kaynak: Ntvmsnbc / NewScientist (05 Nisan 2013,17:24) |
Mars Gezegeniyle İlgili Çalışmalar ‘İnsan Beline Kadar Yükselen Nehirler Vardı!’ Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA)'nden Nagin Cox, Mars'taki çalışmalarla ilgili, "Araştırmalarda küçük yuvarlak taşlar elde ettik. Bunlar bir zamanlar buralarda insan beline kadar gelebilecek nehirler olduğunu gösterdi"dedi. Cox, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve Adana ABD Konsolosluğu işbirliğiyle Turkcell Gezegenevi ve Bilim Merkezi'nde düzenlenen "Mars'a Yolculuk: 2004 Mars Keşif Gezilerinden MSL'ye: Curiosity" konulu panelde, NASA'da yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi verdi.Sunum eşliğinde NASA tarafından Mars'a gönderilen Curiosity (Merak) adlı kaşif robotun özelliklerini anlatan Cox, robotun Mars'a gönderiliş hikayesini, bugüne kadar yaptığı çalışmaları ve varmak istedikleri noktaları anlattı. Mars'ta ilk defa bir taşın içini deldiklerini ifade eden Cox, şöyle devam etti:"Araştırmalarda küçük yuvarlak taşlar elde ettik. Bunlar bir zamanlar buralarda insan beline kadar gelebilecek nehirler olduğunu gösterdi. Bunun üzerine 'Bir zamanlar Mars'ta bir yaşam oluşmuş olabilir mi ' sorusunu sorduk ve cevabımız 'evet' oldu. Milyonlarca yıl önce Mars'ta bulunan su içilebilir bir suydu ve içilmesinde problem yoktu. Bunu öğrendik. Burada kilit olan bazı kimyasal maddeleri ayrıştırdık. Bundan sonraki misyonumuz, Sharp Dağı'na çıkmak. Curiosity'nin dağa çıkması yaklaşık 8 ay sürecek. Robotumuz nükleer enerjiyle çalışıyor ve dolayısıyla en az bir yıl aktif olması bekleniyor." Sunumun ardında gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Cox, Türkiye'nin de uzay alanında çalışmalar yaptığını ve bir uydusu bulunduğunu söyledi.Türkiye'nin tüm alanlarda teknolojiyi takip ettiğini ifade eden Cox, "Bizzat TÜBİTAK'a gittim. Bizde NASA ne ise Türkiye'de de TÜBİTAK odur. Bu alanlarda çalışmalar yapan birçok insan var. İstanbul Üniversitesi'nde, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde ve daha farklı üniversitelerde çalışmalar var. Bu konuda çalışan birçok profesör bulunuyor ve çalışmalar yürütülüyor. Dolayısıyla Türkiye uzay teknolojisini takip eden ülkelerden biridir" diye konuştu. Gençlere Tavsiyeler Cox, uzay ajanslarında, programlarında sadece astronot ve mühendisler olmadığını, değişik meslek gruplarında çalışanların da bulunduğunu belirterek, bilim ve matematik iletişiminin çok önemli olduğunu vurguladı.Gençlerin kendisine "NASA'da çalışabilmek için hangi tarzda eğitim almak gerekiyor " şeklinde sorular sorduğunu belirten Cox, şunları kaydetti:"Bir mühendislik bölümünde okumak aslında gençlere olabildiğince esnek bir kariyer imkanı sağlıyor. Çünkü şu anda ne yapmak istediğinizi bilmeseniz bile mühendisliğin bir dalında okuduğunuz zaman daha sonra şekillendirebilirsiniz. Bizdeki sisteme göre, mühendislik okuduktan sonra farklı alanlarda çalışmak istediğinizde de farklı eğitim alabiliyorsunuz." Dünyanın birçok yerinde insanların işsizlikten söz ettiğini vurgulayan Cox, "Biz bunu kabul etmiyoruz. Dünyada yeterince bilim adamı yok" dedi.Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanı Sema Marangoz da "bilim ve gezegen evi" olarak eğitim boyutunu çok önemsediklerini kaydetti. Kaynak: Ntvmsnbc / AA (01 Mayıs 2013,10:05) |
NASA’nın Asteroid Yakalama Görevi NASA uzun süredir üzerinde çalıştığı asteroid yönlendirme göreviyle ilgili yeni detayları duyurdu. Planın içeriği kanıtlanmış bir teknoloji ve köşe taşı olarak adlandırılabilecek yeni bir teknoloji kombinasyonundan oluşuyor. Potansiyel hedefleri bulma görevi, Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Keşifçisi tarafından (WISE, The Wide Field Infrared Survey Explorer) yürütülecek. 2009’da fırlatılan WISE kızılötesi teleskobu, görünür gökyüzünün %99’unu kızılötesi dalga boyunda çıkarmak için yollanmıştı. İki yıl süren bu görevinin ardından NASA, dört aylık süre içerisinde gerçekleştirmek üzere Dünya yakınındaki bilinmeyen objeleri (NEOs, near-Earth objects) keşfetme görevi vermişti. Bu objeler görünür ışığı yansıtamayacak kadar küçük de olabileceğinden, makul olarak, yaydıkları ısı enerjisiyle belirlenebilirler. Bu yıl Rusya’nın Chelyabinsk kenti yakınlarında gökyüzünde patlayan meteorit’in ardından NEO’ları bulmanın önemi daha da ortaya çıktı. Bu olaydaki obje o kadar küçüktü ki bu yöntem dışında onu belirlemek mümkün değildi. WISE ikinci görevinin ardından beklemeye alınsa da NASA tarafından en son Eylül 2012'de irtibata geçilen uydu, çalışma durumu olarak iyi durumda. Eğer her şey yolunda giderse NASA, WISE’ı kullanarak yörüngedeki uygun bir asteroidi bulabilecek. Bu aşamadan sonra yapılacak olan, insansız bir uzay aracını hedefi yakalamak ve geri alınabilir noktaya getirmek; büyük olasılıkla bunu yapabilmek için de asteroiti bir paket içine almak gerekecektir. Biraz mantıksız gibi görünse de ve devasa olarak tasarlanmış bir mühendislikten bahsetsek de bahsettiğimiz sıradan bir kaya yani yapılamayacak bir bilimkurgu değil. Daha sonra bir Orion kapsülüyle taşıyıcı araca bağlanan ekip asteroitten alınan örneklerle birlikte Dünya’ya dönecek. Peki, bu analizlerin Mars’a gitme ya da Dünya korumasında nasıl bir yeri var? Düzenlenen birçok kongrede bu plan tartışılmış ve hatta Beyaz saray tarafından NASA’ya ayrılan düşük bütçe ile bir bakıma asteroid yakalama görevi engellenmişti. Elbette bu görüş çok güzü kapalı bir tutum, hele genel olarak asteroid saptırma üzerine plana ihtiyaç duyulduğu bu zamanda. Şuan itibariyle, küçük bir kayayı paketleyerek ve sürükleyerek yapılacak olan çalışmalar daha büyüklerinin izleyeceği yolları değiştirmek için gereken sistemleri araştırmada yapılacak olan tek yol olarak karşımıza çıkıyor; üstelik bir şehrin ya da bölgenin ciddi bir zarar görmesi için de büyük bir asteroide gerekte yok. Diğer bir açıdan da yakalanması mümkün olan birçok küçük asteroidin Güneş sistemlerinin ilk evrelerinde oluşmaya başlayan mineralleri ihtiva ettikleri düşünülüyor; bu da gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğuna dair var olan birçok teoriyi araştırmak için faydalı olabilecekleri anlamına geliyor. Ayrıca böyle bir görev, NASA’nın insansız araç kapasitesini geliştirmede bir öncü olarak Europa ya da Titan gibi hedefleri keşfetmede bir artı sağlayacağı gibi Orion kapsülü ve SLS için de iyi bir test olabilir. Amerika'da yaşanan en tuhaf uzay yatırımlarından biri ise Beyaz Saray'ın yeni nesil uzay aracı gelişimine ciddi miktarda paralar akıtmasına rağmen bugüne kadar ancak gidilmek üzere bir görev onaylaması. 2020'den sonra ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu) için yapılacak fonlar belirsiz olsa da ilk insanlı uzay fırlatış sistemi için 2021 yılının gösterilmesi de bir başka soru işareti. Genişletilecek fon yardımıyla birlikte ISS 2028’e kadar yörüngede yerini koruyabilir; ama bunun için de ABD'den yeni bir teklif gelmesi gerekiyor. Böylesi bir görev direkt olarak Mars'a yolculuk için etkili bir kazanım sağlayacak olmasa da; kullanılacak ekipmanlar ve karmaşık sistemler kaçınılmaz Mars yolculuğu için bir test niteliğinde olabilecek ve daha ince ve hafif Güneş panelleri gelişimi için yön belirleme sağlayabilir. Bilimsel açıdan yüksek getiri sağlayacağı düşünülen proje, 1,3 milyar dolarlık ucuz denebilecek maliyete sahip olsa da şuanki politikalar neticesinde belirsiz bir geleceğe sahip Bilinen bir gerçek ise er ya da geç böylesi bir araştırmaya ihtiyaç duyulacağı. Kaynak: ExtremeTech (24 Ağustos 2013, 10:02) |
‘12,900 Yıl Önce Dünya’yı Değiştirdi’ Bilim insanları, ilk kez Dünya dışı bir patlamanın gezegenimizdeki iklim değişikliğini etkilediğine dair kesin delile ulaştı. Yaklaşık 13 bin yıl önce başlayan ve Dünya’nın soğuk iklimden sıcak iklime geçiş yapmaya başladığı ani değişim döneminin, yeryüzüne çarpan bir gök cisminin etkisiyle başladığı belirtildi. Araştırmacılar, kozmik bir patlamanın Dünya’da çok önemli iklim değişikliklerine neden olduğuna dair ilk kez büyük bir delil elde etti. Younger Dryas adıyla bilinen ve başlangıcı 12,900 yıl öncesine rastlayan dönem, Dünya’yı, soğuk, buzullarla kaplı bir yerden daha sıcak ve kuru, buzularası bir döneme soktu. Hayvanlar ve insanlar üzerinde büyük etkileri olan değişim, Kuzey Amerika’da deve, dev asalak hayvan ve kılıç dişli kaplanlar gibi büyük hayvanların yok olmasına neden oldu. 13 bin yıl önce Amerika kıtasında yaşamış olan avcı-toplayıcı Clovis insanları, mızraklarını bırakarak hayvan avını bıraktı ve bitkiler, meyve ve küçük hayvanlarla beslenmeye başladı. ABD’nin Dartmouth Üniversitesi’nden Profesör Mukul Sharma, “Younger Dryas dönemindeki değişim, insanlık tarihi üzerinde çok etkili oldu... Ortaya çıkan çevresel zorluklar, Yakın Doğu’da yaşayan Natufian insanlarının bile ilk kez oldukları yerde kalıp tarımsal hayata geçmelerine neden olmuş olabilir” dedi. Kuyruklu Yıldız veya Meteor Bilim insanları, Younger Dryas dönemindeki değişikliklerin nedeni hakkında uzun yıllar tartışma yaşadı. Geçmişteki görüş, Kuzey Amerika’daki buz örtüsünün çatlaması sonucu Atlantik Okyanusu’na çok büyük miktarda temiz su boşaldığı yönündeydi. Ani akıntı, okyanuslardaki akımları değiştirdi. Akımların değişmesi sonucu kuzeye ilerleyen tropikal sular kesildi ve soğuk ve kuru Youger Dryas dönemi başladı. Yaşanan değişimin Dünya dışından gelen bir etkiyle ortaya çıktığını gözler önüne seren delil ise bir kuyrukluyıldız veya meteor çarpması nedeniyle ortaya çıkan katı haldeki erimiş kaya kürecikleri. Eridikten sonra katılaşan kayalara ait küreler, ABD’nin Pennsylvania ve New Jersey eyaletlerindeki Younger Dryas döneminin izlerini taşıyan bölgede yapılan araştırmada bulundu. Kayalar üzerinde yapılan jeokimya ve mineral analizleri, patlamanın yaşandığı yer olduğu düşünülen Kanada’nın Qubec kentinin güneyinde kalan bölgede bulunan kayalarla aynı çıktı. Younger Dryas döneminin kozmik bir cismin Dünya’ya düşmesi sonucu başladığını belirten araştırmadan çıkan bilgilere göre, elde edilen bulgular Youger Dryas patlamasının yaşandığı bölgenin sınırlarının da neredeyse kesinleşmesini sağladı. Sharma, ‘patlamanın neden olduğu krater bulunmamış olsa da aradıkları krateri bulmak için araştırmalara devam edeceklerini’ söyledi. Kaynak: Proceedings of The National Academy of Sciences / Daily Galaxy (05 Eylül 2013,15:20) |
Gökbilim Makaleleri Mordor'da Günbatımı Gaz, toz ve buzların oluşturduğu bu büyük damla Dünya’dan 520 ışık yılı uzaklıktadır ve Yılancı takımyıldızında bulunur. LDN 43 adlı bulutu aydınlatmaya çalışan yıldız ise çok gençtir.Yıldız kütle çekimiyle yakınındaki kozmik gaz ve toz bulutunu kendine bağlayarak oluşur. Koyu bulutlar arasında yeni doğan RNO 91 adlı yıldızın kendisini değil sadece bulut içinde yansıyan ışıklarını görebiliyoruz.Gökbilimciler yıldızın çekirdeğinde henüz hidrojen yanması başlamadığını yani ön anakol yıldızı olduğunu düşünüyor. RNO 91 parlaklığını kütleçekimi nedeniyle çektiği maddeyi sıkıştırmasıyla sağlıyor. Yıldız kritik kütleye ulaştığında ise yetişkinliğe adım atarak gerekli enerjiyi hidrojenden karşılayacak.Ama bu genç yıldız yaydığı yoğun X-Işını ve radyo dalgalarının ürettiği yıldız rüzgârları nedeniyle yetişkin bir yıldız kadar parlaktır.Güneş’in yaklaşık yarı kütlesindeki RNO 91 değişken bir yıldızdır. Dünya ile Güneş uzaklığının 1700 katı kadarlık bir alanı kaplayan tozlu ve buzlu diski gökbilimciler dikkatle izliyor. Bu disk içinde yeni gezegenlerin oluşmaya başladığına ve yıldızın gelecekte bir gezegen sistemine sahip olacağına inanılıyor.Görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu tarafından toplanan verilerle Judy Schmidt tarafından oluşturulmuştur. Kaynak: ESA (05 Ağustos 2013) |
Dünya ile Patlayan Bir Yıldız Arasındaki Güvenli Mesafe Nedir? Süpernova, yıldız patlamasına verilen addır ve düşünülenden daha çok tahribe yol açar. Güneş, süpernova şeklinde patlasaydı, Dünya’mız belki tamamıyla yok olmazdı ancak Dünya’daki tüm canlılar yok olurdu. Ayrıca, Güneş’in kütlesindeki ani azalma, Dünya'nın boşlukta serbestçe dolaşmasına neden olur. Peki en yakın güvenli mesafe ne kadardır? Bilim adamları, Dünya ve herhangi bir süpernova arasındaki en güvenli mesafenin, 50-100 ışık yılı arası olduğunu söylüyor. Yakındaki bir yıldızın patlaması, Dünya’yı ve üzerindeki canlıları pek etkilemeyebilir. Ancak patlama, bizi, gama ışınları ve diğer yüksek enerji radyasyonlarına maruz bırakabilir. Bu da, Dünya’daki canlılarda mutasyona sebep olabilir. İklim değişikliği de, patlamanın getireceği sonuçlardan biri. Ancak, insanlık tarihi boyunca, hiçbir patlamanın bunlara sebebiyet verecek yakınlıkta meydana gelmediği biliniyor. Güneş’in bu şekilde patlamayacağı biliniyor. Ancak Güneş sistemimiz dışındaki diğer yıldızlar bu şekilde patlayarak sona erecek. Dünya’mız ile patlayan herhangi bir yıldız arasında ne kadar mesafenin güvenli olduğu hakkında henüz bilimsel bir çalışma bulunamadı. Ancak patlayan en yakın yıldızın sadece birkaç ışık yılı uzaklığında olduğu ve bunun da pek güvenli olmadığı biliniyor. Dünya ile süpernova arasında 50 ila 100 ışık yılı olmasının en güvenli mesafe olduğu, kitaplarda ve popüler makalelerde yazmaktadır. Bize 50-100 ışık yılından daha az mesafede bulunan kaç tane süpernova bulunuyor? Cevap, süpernovanın türüne göre değişiyor. 2.tip süpernova, yıkılan ve yaşlanan büyük bir süpernovadır. Dünya’dan 50 ışık yılı mesafeye kadar bu büyüklükte bulunan herhangi bir yıldız yok. Ancak bir de 1.tip süpernovalar var; küçük sönük beyaz cüce yıldızların yıkılması ile oluşuyor. Sönük olduklarından dolayı bu yıldızları bulmak zor; bu yüzden Dünya’nın etrafında ne kadar bulunduğu bilinmiyor. Dünya’dan 50 ışık yılı mesafede bu tür yıldızlardan 200-300 civarında bulunduğu tahmin ediliyor. Galaksimizde süpernovanın ne sıklıkla meydana geldiği hakkında bir bilgi yok. Bilim adamları süpernovadan kaynaklanan yüksek enerjili radyasyonun Dünya’daki canlılarda hatta insanlarda bile mutasyona yol açtığını öngörüyor. Dünya’nın etrafında, her 15 milyon yılda bir, büyük ve tehlikeli bir süpernova meydana gelebilir.İnsanların bu gezegende birkaç milyon yıldır yaşadıkları ve Dünya’nın da dört buçuk milyar yıldır var olduğu düşünüldüğünde, süpernovanın Dünya’nın yakınlarında meydana geleceği kesin ancak zamanı tahmin edilemiyor. Kaynak: EarthSky (23 Ocak 2014) |
Yıldızlar Neden Yanıp Söner? Gökyüzüne bakıldığında yıldızlar ve gezegenler ayırt edilebilir. Yıldızlar yanıp söner; ancak gezegenler yanıp sönmez. Yıldızlar, gezegenler, hatta Güneş ve Ay bile değişik miktarlarda da olsa yanıp söner. Yani atmosfer dışında konumlanmış her şey yanıp söner.“ Yanıp sönme” sözcük öbeği astronomik terim “astronomik ışıldama/parlama” olarak ifade edilebilir. Her ne kadar yaşamak için atmosfere ihtiyaç duysalar da astronomi bilimi, bilim sahnesinde kendisine yer edindiği günden beri astronomların en büyük sorunu gökyüzündeki cisimlerin görüntülenmesini engelleyen atmosfer ve atmosferik türbülans olmuştur. Neden mi? Çünkü atmosfer, gözlem esnasında gökyüzünden görüntü alınırken bulanıklığa neden olmakla kalmaz bir de hava partikülleri görüntünün arka planında kirliliğe neden olur. Yıldızların yanıp söner gibi görünmesinin de nedeni atmosferdir. Bir yıldızın ışığı atmosferden geçerken hava ısısındaki değişikliklerden dolayı kırılır. Bu da Dünya'dan bakıldığında ışığın yanıp sönüyormuş gibi görünmesine neden olur. Oysa aynı gözlem uzaydan yapılsa ışık sabit kalır.Yıldızlar yanıp söner gibi görünürken gezegenlerin öyle görünmemesinin nedeni ise hem yıldızlara kıyasla Dünya'ya daha yakın olmaları hem de atmosferik koşullardan yıldızların ışığı kadar etkilenmiyor olmalarıdır. Astronomlar, atmosferik türbülans ile iki şekilde mücadele eder: 1) Gözlemleri atmosfer üstünden yaparak; Hubble Uzay Teleskobu, atmosferin dışında konumlandırılmış, atmosferin olumsuz etkilerinden (görüntüde bulanıklık ve partiküllerin oluşturduğu arka plan kirliliği vb.) bağımsız görüntü alınabilmesini sağlayan bir uzay teleskobu. Hubble, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri atmosferik kırınımlar olmadan çözümleyebilir. 2) Atmosferik türbülansın neden olduğu sapmaların etkisini azaltarak; Kullanılan teleskopların çoğunda atmosferin neden olduğu kırınımları yansıtarak etkisini azaltmayı hedefleyen uyarlanabilir optikler kullanılır.Astronomlar kendi gözlem alanları içerisinde yapay bir yıldız oluşturarak gökyüzüne güçlü bir lazer yansıtır. Çünkü yapay yıldızın nasıl göründüğünü bilirler, böylece atmosferin neden olduğu kırınımların etkisini teleskopta ayırt edebilirler. Her ne kadar bu yöntem uzaya bir teleskop yerleştirmek kadar iyi bir yöntem olmasa da daha ucuzdur. Kaynak: Unıverse Today |
Satürn’ün En Büyük Uydusu Prebiyotik “Karışıma” Ev Sahipliği Yapabilir Araştırmacılar, bilim adamlarının diğer Dünya'lardaki hayatı aramak için yalnızca su değil, başka sıvıları da incelemesi gerektiğini söylüyor. Pek çok sıvı türünde zengin bir organik kimyasal çeşitlilik oluşabilir ve son zamanlardaki bir çalışmaya göre hayatın oluşabileceği prebiyotik bir “karışım”ın Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'ın hidrokarbon göllerinde bulunabileceği fikrini destekliyor. Çalışmanın başındaki isim olan Chris McKay Nasa'da çalışıyor ve “yaşamın sıvıyla olacağını düşünüyoruz” diyor. “Şimdilerde bu sıvının su olması gerektiği yönünde bir eğilim var. Ancak diğer uydulara ve gezegenlere baktığımızda başka hangi sıvılar olabileceğini de sormamız gerekiyor”.2004 yılından bu yana Titan'ın etrafındaki yörüngede dolanan Cassini uydusundan gelen yeni verilerle ve ekibinin laboratuar araştırmaları ile, McKay, Titan'da prebiyotik bir karışım karışımının oluşup oluşmayacağına dair 5 yıllık bir araştırmanın ilk yıl sonuçlarını yayınladı. Titan'ın atmosferinde zengin bir organik kimyasal çeşitlilik bulunuyor. Aerosollerin tam olarak ne olduğu bilinmiyor, ancak araştırmacılar bunların poliaromatik hidrokarbonlar (PAH) olabileceğini düşünüyor. Metan ve azot içeren fotokimyasal tepkimelerle bir seri gaz halinde organik madde ve katı organik bir pus (tholin diye biliniyor) üretmektedir. Bu pus sonunda yüzeye ve Titan'ın göllerine düşüyor ve metan ile etan karışımından oluştuğu düşünülüyor. Yüzeyde sıvı olduğunu biliyoruz, gökyüzünden katı organik maddelerin düştüğünü de biliyoruz. Böylece katı organik maddelerin çözeltiye geçip geçmeyeceğini test ettik. Bir çözelti ile hayat için gerekli koşulları sağlayabilecek bir prebiyotik karışım oluşabilir. Prebiyotik Karışım Araştırma ekibi Titan'daki koşulları taklit ederek bir prebiyotik karışım (“çorba”) hazırlamayı başardı. Böyle bir karışımın bulunup bulunmayacağının test edilmesi için, McKay ve arkadaşları Titan atmosferindeki aerosollere benzer bir yapı oluşturmak durumunda kaldı. % 90 azot ve % 10 metandan oluşan bir gaz karışımı oluşturup haftalar boyunca sürekli elektrik deşarjı varlığında Güneş ışığının yerini alacak şekilde bir ışık kaynağı ile aydınlattı. Oluşan ürün kahve renkli bir organik malzeme olup karbon, hidrojen ve azottan oluşuyordu, Titan'daki tholin isimli maddenin laboratuarda üretilen eşdeğeri olarak kabul edilebilir. Optik özellikleri Titan'ın Güneş ışığını yansıtmasının geniş dalga boyu bağımlılığı ile uyuşuyor ve yörüngedeki uydulardan gelen veriler de bunu destekliyor.Titan'ın göllerini dolduran hidrokarbon çeşitleri içinde laboratuarda üretilen tholin'in çözünüp çözünmeyeceğini merak eden ekip, birkaç yüz miligram tholin'i 100 mL izopentan ile karıştırdı. İzopentan, metan ve etan ile aynı sınıftan olup oda sıcaklığında sıvı haldedir. Tholin çözündükten sonra araştırmacılar sıvı etan ile seyrelterek karışımı soğuttu. Nasa'dan Malika Carter, çalışmada yer alan bir başka araştırmacı ve “Bu karışım soğuyunca, bir kısım tholin çözeltide kaldı” diyor. Bu bileşenler arasında nitriller, dinitriller ve diğer azotlu moleküller var ve gaz kromatografi-kütle spektrometrisi (GC-MS) ile tespit edildi.Bunun anlamı, atmosferdeki katı organik bileşikler yüzeydeki çözeltiye katılıyor ve hayatın oluşabilmesi için ön koşulların ortaya çıkması mümkün görünüyor. Dondurucu Soğuklar Bu, sıvı etanda çözünmüş tholin bileşenlerinin bildirildiği ilk örnek oldu. Carter, “Araştırmamızı yürüttüğümüz sıcaklık diğer araştırmacıların denediği sıcaklıklardan çok daha düşük” diyor. Carter, şöyle devam ediyor: “Tholin'i sıvı etanda (soğuk izopentan üzerinden) çözmek için bir yöntem geliştirdik ve kullandığımız sıcaklıklar Titan'ın yüzeyindekilere yakın.” Fransa'daki Besançon Astronomik Gözlem Evi'nde çalışan Daniel Cordier, çalışmada görev alan biri olmamakla beraber çalışmayı önemli buluyor. Cordier, şöyle diyor: “Şu ana kadar, tholin'lerin sıvı etan gibi bir çözücüde çok düşük oranda çözündüğü düşünülüyordu, ancak bu çalışmada çok daha yüksek bir değer elde edilmiş”. Ancak, Florida Teknoloji Üniversitesi'nden Catherine Neish, tholin'in çözünürlüğünün hayatın ortaya çıkması için gerekenden daha çok uzakta olduğu konusunda uyarılarda bulunuyor. Öncelikle, yaşayan organizmaların göllerdeki aşırı düşük sıcaklıkta hayatını sürdürebiliyor olması gerekiyor, bu sıcaklıkta etan ve metanın sıvı halini koruması şart. Bu sıcaklık etan için -183, metan için ise -182 santigrad derece C. Neish,: “Tepkime hızları sıcaklıkla üstel olarak düşer ve Titan'da bir yaşam biçiminin yürütülebilmesi için çok yavaş bir halde bulunuyor”.diyor ve ekliyor “bildiğimiz hayatın” ortaya çıkması için, organik moleküllerde oksijen atomlarının bulunması gerek. Neredeyse bildiğimiz bütün biyolojik moleküllerde oksijen var. Bildiğimiz kadarı ile, Titan'daki tholin'ler veya hidrokarbon göllerinde hiç oksijen yok” diyen Neish, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Buradaki temel nokta 'enerjiyi takip etmek', 'sıvıyı değil'…” Kaynak: RSC (12 Mart 2014) |
Ayçiçeği ile Yeni Gezegenler Keşfedilecek Bir arabanın farı doğrudan gözlerinize geldiğinde elinizi ışığı engellemek üzere tutarak önünüzü görmeye çalışırsınız. Ya da güneşli bir günde havadaki bir uçağı görmek için elinizi güneş ışığına siper edersiniz. Bu görme şeklini taklit ederek yeni bir uzay aracı üretiliyor. Hedef yeni Dünya'lar bulmak. Yıldızların ışığı çevrelerinde dolanan gezegenlerden aldığımız ışığa göre çok parlaktır. Bu da gezegenlerin görülmesini zorlaştırır. Hele ki o gezegen Dünya kadar küçükse…Ayçiçeği şeklinde tasarlanan uzay teleskobu ile yıldızdan gelen parlak ışık kapatılarak çevresindeki cisimler görülmeye çalışılacak. Aslında bu tür gözlemler Güneş teleskopları ile (SOHO ve SDO) yapılıyordu. Ama bu yöntem ilk kez sadece gezegen avcılığı için kullanılacak. Bilindiği üzere uzay teleskoplarından sadece Kepler Uzay Teleskobu'nun görevi yeni gezegen keşifleridir. Kepler şimdiye kadar yüzlerce gezegen keşfetti. Ancak bu gezegenlerin hepsi Dünya’dan büyüktür. Bunlardan da birkaçının yaşam alanı sınırında yani sıvı su tutabilecek konumda olduğu düşünülürse böyle bir proje ile Dünya benzeri gezegen sayısı da artacaktır. Özellikle yakın yıldızların çevresinin gözlemleri burada önemli. Yaşamın sürdüğü bir gezegen bulmamız an meselesi. Yeni teleskop iki parçadan oluşuyor. Biri teleskop diğeri ise siperden oluşuyor. Buna göre teleskop gözlem yapacağı yıldıza yöneldiğinde kanatları açılarak ayçiçeği şeklini alan siper teleskopun önüne geçerek yıldızdan gelen parlak ışığı engelliyor. Böylece yıldızın çevresi daha net görülebiliyor.Proje üzerinde NASA’nın Jet İticileri Laboratuarı’nda çalışmalar başladı bile. Projeyi Princeton Üniversitesi’nden Prof. Jeremy Kasdin yürütüyor. Kaynak: TED (19 Mart 2014) |
Bir Fotoğraf Çekmek için 19 Milyon Dolar Yatırım Yapıyorlar Astrofizikçiler bizim de içerisinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi’nin ortasında dev bir karadelik olduğunu düşünüyor. Güneş’ten 4 milyon kat daha fazla kütleye sahip olduğu iddia edilen karadelik, şimdiye kadar birçok teoriyle karşımıza çıktı ancak halen net olarak kanıtlanamadı. Avrupa Araştırma Konseyi, bu karadeliğin fotoğrafını çekmek için 14 milyon euro yani yaklaşık 19 milyon dolarlık bir yatırım yaptı. BlackHoleCam olarak adlandırılan özel teleskop sistemi, birçok radyo teleskop ve süper bilgisayar yardımıyla en gizemli astrofizik objelerinden birinin fotoğrafını çekmeye çalışacak. BlackHoleCam, aslında karadeliğin kendisinin değil, etkinlik alanının fotoğrafını çekecek. Çünkü karadelikler sadece karanlık bir gölgeden ibaret. Karadeliklerin bizzat fotoğrafının çekilmesinin mümkün olmadığı bilinen bir gerçek. Çekilmeye çalışılan fotoğraf, karadeliğin görüntülenmesinden çok varlığının ispatlanmasını sağlayacak. Bu yatırımın karşılığında ortaya nasıl bir fotoğraf çıkacağı ise merak konusu. Kaynak: Hardware Plus / Gençbilim |
Uzaklara Hubble Bakışı NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu ile elde edilen yeni ve muhteşem görüntüde bir gökada kümesi ile birlikte kozmik tarihin farklı uzaklık ve aşamaları da gözler önüne seriliyor. Evrenin erken dönemine ait cisimler görüntüde kozmik birer komşu gibi görülüyor. Toplamda 14 saatlik poz süresiyle elde edilen görüntü çıplak gözün görebileceği en sönük cisimden bir milyar kez daha sönük cisimleri gösteriyor. Yeni Hubble görüntüsünde çok farklı uzaklıklardaki çeşitlilik ön plana çıkıyor. Görüntüdeki gökadaların çoğu Dünya’dan yaklaşık 5 milyar ışık yılı uzakta olmasına karşılık diğerleri daha yakın ya da çok daha uzaktadır.Gökyüzünün bu bölgesindeki cisimler birbirine yakın görülmesine karşılık aslında aralarında milyarlarca ışık yılı uzaklık olabileceği unutulmamalıdır. Çünkü bu optik yanılsamada çeşitli gökada grupları aynı görüş hattı doğrultusundadır. Hubble ile çok uzaktaki gökadaların görüntüleriyle birlikte görülen evren kesiti tamamlanıyor. Bu uzak cisimler kütle çekimsel mercek adı verilen özel bir teknikle görülebiliyor. Bu teknik yakındaki bir gökadanın uzaktaki cisimden gelen ışığı kütle çekimi etkisiyle bükerek bir mercek gibi davranması ilkesine dayanır.Burada kullanılan mercek sistemlerinden biri görüntü merkezinde bulunan ve çember içine alınmış CLASS B1608+656 adlı kümedir. Küme uzaktaki QSO-160913+653228 adlı iki kuasarı ortaya çıkarmıştır. Bu parlak diskten yayılan ışık şu anda karadeliğin içine düşen madde tarafından yayılıyor gibi görünse de aslında evrenin şimdiki yaşının üçte ikisi yaşta iken yani dokuz milyar yıllık zaman önceki halini gösterir.Fred ve Ginger gibi iki çekimsel mercek gökada da bunun gibi başka cisimleri ortaya çıkaracak kadar yeterli kütleye sahiptir.Bunun gibi uzak ve çok sönük cisimleri ortaya çıkarmak için Hubble gibi bir teleskopa ve uzun poz sürelerine ihtiyacınız vardır. Görüntü toplamda 14 saatlik poz süresi ile görünür ve kızılötesi gözlemleri sonucunda oluşmuştur. Kaynak: Hubble / ESA (17 Nisan 2014) |
Gökyüzünün X-Işını Görüntüsü Gece gökyüzüne bakıldığında sadece bir bölümü görülür. Evrendeki en güçlü ve enerjik olayların bir kısmı göze, hatta en güçlü optik teleskoplara bile kendini göstermez. Neyse ki bu olayları görecek farklı gözler mevcut. Örneğin ESA’nın XMM-Newton teleskobu gibi. Bu teleskop ile X-ışını dalga boyundaki yüksek enerjili cisimler görünür hale getirilir.COSMOS gökada gelişimlerini yer ve uzay merkezli teleskoplar yardımıyla görmeye çalışan bir projedir. Sadece bu görüntü bile iki bin dolayında süper kütleli karadelikler ve yüzden fazla gökada kümesini gösterir. Küçük noktasal kaynaklar çevresini iştahla temizleyen süper kütleli karadelikleri gösterir. Tüm gökadaların merkezlerindeki süper kütleli karadelikler, çevrelerini kuşatan maddeyi yutarken, yüksek enerjili ışıma ve güçlü jetlerin yayımına neden olurlar. Bu yüksek enerjili kalıntı disklerini görmenin en iyi yollarından biri X-ışını teleskobu kullanmaktır. Görüntüde ağırlıklı olarak kırmızı ve sarı renklere bürünmüş büyük lekeler ise büyük kozmik sınıfların yeni türlerini ortaya koymaktadır. Bu lekeler birkaç bin gökadanın birlikteliğiyle oluşan ve kütle çekimi etkisiyle bir arada duran gökada kümeleridir. Bu kümeler içindeki gökadaları saran sıcak gaz ancak X-ışını gözlemleriyle gözlenebilir.Görüntü kırmızı (0,5-2 keV), yeşil (2-4,5 keV) ve mavi (4,5-10 keV) filtreleriyle elde edilmiştir. 2003-2005 yılları arasında alınan verilere dayanan bu görüntünün gökyüzünde kapladığı alan dolunayın neredeyse üç katı (1,4 derece) kadardır. Kaynak: ESA |
NASA’nın Yeni Süpersonik Uzay Aracı Düşük yoğunluklu süpersonik yavaşlatıcı (The LDSD) olarak isimlendirilen araçla NASA, ağır yüklerle birlikte diğer gezegenlere inişin sırrını çözdüklerini umuyor. Böylelikle astronotların da içinde olduğu bir araştırma ekibini, sahip oldukları bolca erzak ile birlikte Mars'a göndermek mümkün olabilecek. LDSD için şuan gözüken yoğun bir deneme programı var. 24 aylık bir periyoda yayılan bu zaman diliminde yedi büyük demo bulunuyor. Bunların sonucunda ise 2018’de, başarılı olunduğu takdirde, LDSD gerçek bir göreve hazır olacak. Önümüzdeki aylarda NASA’nın Jet Fırlatma Laboratuvarı'nın (JPL) planladığı, bir balon kullanarak test aracını Hawaii üzerinde 36,5 kilometre yüksekliğe çıkarmak. Test aracı daha sonra bir roket kullanarak süpersonik hıza ulaşıp yüksekliğini 548 km'ye çıkaracak ve sonra motorlar durunca Dünya'ya serbest düşüş başlayacak. Kapsül mach 3,5 hızını geçince, LDSD devreye girecek ve süpersonik şişirilebilir aerodinamik yavaşlatıcı (SIAD) basınçlı hava ile dolmaya başlayacak. SIAD tam anlamıyla dolunca, uzay aracı kötü bir benzetme olsa da uçan bir fincan altlığını andıracak. SIAD aracı mach 2 hızına düşürünce sonraki aşama olan 30 metre çapındaki ağır paraşüt açılıp hızı subsonik iniş hızlarına taşıyacak. NASA, LDSD için iki farklı model geliştiriyor. Bunlardan ilki 6 metrelik SIAD, küçük robotik gezegen dışı inişler için ve 8 metrelik büyük olan ise insanlı inişler için. LDSD’nin temel hedefi NASA için yüksek ağırlıklarda Mars inişlerini mümkün kılabilmek. Curiosity‘de uygulanan teknik teknolojik olarak etkileyici olsa da bu teknik 1,5 ton üzerindeki ağırlıklarda inişe uygun değil. LDSD 3 tonluk iniş fırsatının yanı sıra, mümkün olan iniş alanlarını arttırıp , aynı zamanda iniş başarısı için gerekli 10 km'yi 3 km'ye indirebilecek. Newton'cu fizikçiler uzay gemisini bir gezegenin yörüngesine koyabilmenin ne kadar zor olduğu üzerinde dursalar da, bir gezegene ya da Ay'a inişte halen zor bir olay. Güneş sistemimizdeki her gezegen ve Ay'ın farklı bir atmosferi, yerçekimi ve yüzey farklılıkları var; bu yüzden de her bir görevin titizlikle hazırlanmış bir iniş prosedürüne ihtiyacı var. Mars için bu zorluk hızlı bir giriş ve roket yavaşlaması için fazla atmosfere sahip olmasına rağmen, büyük objeleri yalnızca paraşüt kullanarak indirmek için yeterli atmosferi olmaması (Dünyada, sahip olduğumuz kalın atmosferle 32,5 tonluk kütleleri indirmek için sadece paraşütleri kullanabiliyoruz.) Böylece şöyle bir sonuca geliyoruz; eğer Mars'a bir araştırma grubu yollamak istiyorsak ya da sonunda orada kolonileşmek istiyorsak, melez bir iniş tekniğine ihtiyacımız var. Gezegenler arası sert yavaşlamaya dayanıklı bir aşama ve ardından da büyük bir paraşütle yere yaklaşma hızına düşüş; sonra ise küçük roketlerle iniş manevraları ile inişe geçiş. Şu an kullanılan paraşüt modellerinin 1970’ler de Viking Lander'da kullanılan orijinal modellerin aynısı olduğunu hatırlatırsak sizler de bir gelişmeye ihtiyaç duyulduğunu anlayacaksınızdır. NASA planlarına göre 2014 ve 2015 içerisinde bir seri LDSD fırlatılması gerçekleştirecek. Hawaii deki Pasifik Roket Fırlatma tesisinde gerçekleşecek fırlatmalar sonucunda LDSD'nin 2018 gibi bir tarihte göreve hazır olması bekleniyor. Buna karşın ufukta planlanmış ağır yüklü bir Mars görevi gözükmüyor. Şimdilik bir köşede oturup NASA’nın fincan altlığına benzer aracını Dünya etrafında uçurmasını izleyecekmişiz gibi gözüküyor. Mach: Hareket halindeki bir kütlenin hızının, kütlenin bulunduğu şartlardaki ses hızına oranıdır. Örneğin, Stratosfer sınırında 11.000 metrede 1 Mach = 1062,2 km/saattir. Kaynak: ExtremeTech (11 Nisan 2014) |
Satürn’den Uranüs Manzarası Satürn çevresinde dolanan Cassini uzay aracı, Satürn halkalarının üzerinden soluk mavi renkteki gaz gezegen Uranüs’ü görüntüledi.Uzay aracı Güneş’ten uzaklığına göre 7. sırada bulunan gezegeni 11 Nisan 2014’te görüntülerken aynı zamanda Satürn halkasının güzelliğini de ortaya çıkardı. Uranüs ve Neptün, büyük kardeşleri Jüpiter ve Satürn gibi her ne kadar gaz devleri olsalar da 'buz devleri' olarak da adlandırılırlar. Bu tanımlama Güneş sisteminin soğuk derinliklerinde yer alan gezegenlerin büyük bir ölçüde donmuş su, amonyak ve metandan oluşmasından kaynaklanır. Jüpiter ve Satürn’de de bu türden buzlar olmasına karşılık gezegenlerin tamamı hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Bu görüntü sırasında Satürn ile Uranüs Güneş’e göre karşı konumlarda olup aralarında 28,6 astronomi birimi kadar uzaklık yer alıyordu. Bir astronomi biriminin Dünya ile Güneş arası uzaklığa yani 150 milyon kilometreye eşit olduğunu hatırlatmakta fayda var. İki gezegenin birbirine en yakın olduğu uzaklık ise, Satürn’ün bir yörünge dönemi yani 30 yılda bir, 10 astronomi birime kadar düşer.Cassini’nin bu güzel görüntüleri arka planda başka bir amaca daha hizmet eder. Bu tür görüntüler görüntülerin netliğinin sağlanması için aracın kamerasının kalibre edilmesi için bilim insanlarına olanak sağlar. Kaynak: JPL (01 Mayıs 2014) |
Jüpiter’in Lekesi Küçülüyor Jüpiter’in markası haline gelmiş Büyük Kırmızı Leke’nin küçülmeye başladığı belirlendi. Lekenin içindeki oval şeklin noktasal boyuta doğru küçüldüğü görüldü. Aslında 1930’lardan bu yana küçülme olduğu söyleniyordu ancak NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu bu küçülmenin her zamankinden daha farklı olduğunu gösterdi. Jüpiter’deki Büyük Kırmızı Leke atmosferdeki bir çalkantıyla ya da yüksek basınç nedeniyle oluşmuş dev bir fırtınanın varlığını gösteriyor [1]. Sarı, turuncu ve beyaz katmanlarıyla dev gezegenin gözü gibi görünen lekede, saatte yüzlerce kilometre gibi muazzam hıza ulaşan rüzgârlar hâkimdir.1800’lerden [2] bu yana dikkatle izlenen leke o sıralarda üç Dünya’nın yan yana sıralanacağı kadar geniş olup 41.000 kilometre uzunluğa sahipti. 1979 ve 1980 yıllarında NASA’nın Gezgin (Voyager) görevleri lekenin 23.335 kilometreye kadar küçüldüğünü hesaplamıştı. Hubble yeni görüntüler eşliğinde lekenin küçülmeye devam ettiğini gösterdi.NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden Amy Simon: “Yeni Hubble gözlemleri lekenin 16.500 kilometre çapına yani, şimdiye kadar ölçülen en küçük çapa ulaştığını gösteriyor” diyor. 2012 yılında başlayan amatör gözlemler lekenin küçülme hızında gözle görülür bir artış olduğunu ortaya koymuştu. Buna göre leke her yıl 1000 kilometre kadar küçülüyordu. Bu küçülmenin nedeni ise henüz bilinmiyor. “Gözlemlerimize göre fırtınanın içerisindeki küçük girdapları beslediği açıktır. Biz Büyük Kırmızı Lekenin iç dinamiklerinin değişime uğradığını ve bunun da hızında değişime neden olduğunu sanıyoruz” diyor.Simon ve ekibi şimdi bu küçük girdapların dev fırtınanın momentumunu nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor.Jüpiter’in bu yeni görüntüsü Hubble’ın Geniş Alan Kamerası 3 ile 21 Nisan 2014 tarihinde alındı. Notlar [1]Büyük Kırımızı Leke bir yüksek basınç sonucunda oluşmuş dev bir fırtınadır. Bu leke Jüpiter’in Güney yarımküresinde olup saatin tersi yönde dönmektedir. [2]Büyük Kırmızı Leke 1800’lerden önce de farkedilmiş ve kayda alınmış olabilir. Bazı gökbilimciler Büyük Kırmızı Leke’nin kalıcı olduğunu sanmıyor. Ancak bu lekenin 1600’lü yıllarda da görüldüğüne ilişkin çeşitli ipuçları bulunuyor. Kaynak: Hubble / ESA (15 Mayıs 2014) |
Dünya’daki Mars İnsanoğlu bir gün Mars’a gidecek mi? Giderse ne gibi zorluklara göğüs gerecek? Mars gibi zorlu koşullara sahip bir gezegende yaşamak için ne gibi psikolojik sorunlarla boğuşacak? Son yıllarda bilim insanları uzak gezegenlere olası yolculukların nasıl olacağını Dünya üzerindeki zorlu bölgelerde denemeler yaparak test ediyor. Bazen özel oluşturulmuş odalarda, bir uçakta ya da Antarktika’daki izole bir mağarada hayatta kalmanın insan üzerindeki etkisi, zorluk derecesi ölçülüyor. Alman Havacılık ve Uzay Merkezi’nde görevli bilim insanlarından Lucie Poulet, Manoa’daki Hawaii Üniversitesi ile yürütülen Mars benzetim programında görev yapmakta. Altı kişilik mürettebat bu çalışma için evlerinden çok uzağa gittiler. Bu benzetimde Mars koşullarında yaşam oluşturulmaya çalışıldı. Örneğin haftada sadece 12 dakika banyo yapmalarına izin var. Taze yiyecek yok, arkadaşları ya da eşleriyle çok sınırlı bir şekilde ve 20 dakikalık zaman gecikmesiyle görüşebiliyorlar.Uzayda sosyal hayat sınırlı, güneş ışığı yetersiz, size yardım edebilecek kimse de yok. Böylesi önemli ve zor bir görevde neler yaşanabileceği ancak bunun gibi benzetimlerle görülebilir. Mürettebat 28 Temmuz’da ‘Dünya’ya dönecek’. Tamamen soyutlanmış olan dünyalarında 4 ay boyunca kurdukları seralarda bitki yetiştirmeye çalışıp yeni aydınlatma sistemleri üzerinde çalışacaklar.Daha sonrasında ESA’dan astronot Thomas Pesquet ve Andreas Mogenson iki hafta süresince ABD’nin Florida kıyılarında kurulu bulunan benzetimlerle yeni uzay giysilerini sualtında deneyecekler. Kaynak: ESA (13 Mayıs 2014) |
Evrene Simülatörden Bakış Bilim adamları ve araştırmacılar bilgisayar ortamında evrenin bir bölümünü simüle etmeyi başardılar. Sonuç olarak evrenin 41.416 gökada içeren 350 milyon kübik ışık yılı hacmi Illustris adlı simülasyon programında modellendi.Oldukça etkileyici, ancak büyük resmi tanımlamaya yakın bile değil. Gözlemleyebildiğimiz evrene ait gökada sayısına ilişkin en iyi tahminimiz 170 milyardır. Yine de Illustris, bu yapay gökadaların 13 milyar yıllık gelişimini üç dakikalık bir simülasyonda göz önüne serebiliyor. Gökadaların şekillerini, boyutlarını ve element dağılımlarını gerçeğe uygun bir şekilde yansıtıyor. Projenin lideri MIT'de asistan profesörlük yapan Mark Vogelsberger sonuçları çığır açıcı buluyor ve "Kimi gökadalar daha eliptik kimileri ise daha çok Samanyolu'na (spiral) benziyorlar. Evrende buna ilişkin bir oran bulunuyor. Bu oranı simülasyonumuzda da yakaladık. Bu daha önce başarılamamıştı," diyor. Illustris 1.000 ışık yılı genişliğinde bir alana yaklaşabiliyor – tek tek gökadaları incelemeyi sağlayacak kadar iyi. Bu iş için çok fazla veri kullanılıyor, o kadar çok ki birçok süper bilgisayarın birlikte bu veriyi işlemeleri aylar alıyor.Sonuçlar araştırmacılara evrenin nasıl evrim geçirdiğine yönelik en son bilgileri sunuyor. Araştırma ekibi şu anda ellerindeki verileri onlar arasında kaybolmadan iyileştirmenin bir yolunu arıyor. Kaynak: Nature / Mashable |
NASA’nın 'Kıyamet' Senaryosu Hazır Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ise Dünya'yı bu cisimden kurtarma çalışmalarına başladı. Uzay dairesinin ‘’Asteroid Retrieval Mission’’ adı verdiği kurtarma çalışması 2020’li yılların ortalarında olması beklenen olayı önlemeyi planlamakla birlikte bilim insanlarının üzerinde deney yapabilecekleri bir sistem oluşturmayı da amaçlıyor.NASA’da Dünya yakınındaki gök cisimleriyle ilgili çalışmalar yapan Lindley Johnson NBC News’a konuşarak, planladıkları çalışmanın ayrıntıları hakkında bilgi verdi. ‘’Hollywood filmlerinde gördüklerimiz maalesef gerçeği pek yansıtmıyor’’ diyen Johnson ‘’Bir uzay aracıyla yıkıcı bir faciaya engel olmak için neler yapabileceğimize bakıyoruz ‘’ diye de ekledi. Dünya çevresinde milyonlarca gök cismi bulunmakta. Uzmanlar bunların 20.000’e yakınının bir şehir büyüklüğünde yıkım potansiyeli olduğunu savunuyor. NASA astronotları ve birçok ilgili kurum Dünya’nın çevresindeki bu cisimleri büyüklüklerine göre gruplandırıp oluşturabilecekleri tehditleri inceliyor.NASA’nın 1.25 milyar dolarlık ‘’Asteroid Retrieval Mission’’ı Güneş enerjisiyle çalışan bir uzay gemisi aracılığıyla iri gök cisimlerini yakalayıp, bilim insanlarının araştırması için bu cisimleri Ay'ın yörüngesinde tutacak bir yol arıyor. Planın A ve B seçenekleri var. A seçeneği 10 metreden küçük boyutlardaki cisimleri Ay'ın yörüngesine yönlendirmeden önce yakalamayı planlarken, B seçeneği 10 metreden daha büyük cisimleri yakalayıp geri göndermeyi amaçlıyor. Johnson’a göreyse gezegensel koruma için plan B daha elverişli.Uzay aracının ‘’yerçekimi traktörü’’ görevi görme ihtimali var. Johnson bunu şu cümlesiyle açıklıyor: ‘’Uzay aracı yerçekimi kuvvetini kullanarak zamanla büyük cisimlerin yörüngesini kaydırabilecek, eğer işe yararsa cisimler Dünya’nın yolundan uzaklaşmış olacak.’’ Araç aynı zamanda güneşsel elektrik iyonları sayesinde cisimleri uzaklaştırmak için ne kadar güç ve zaman gerektiğini de ölçebilecek.Lindley Johnson ‘’ARM’’ planını gözlem programlarıyla desteklediklerini böylece ‘’ARM’’nin de gezegensel savunmaya destek sağlayabileceğini düşünüyor.NASA’nın planı yalnızca Dünya’yı büyük bir felaketten kurtarmak değil. Plan aynı zamanda Güneş sisteminde yer alan cisimler hakkında bilgi edinilmesi için de yararlı olmayı amaçlıyor. Edinilen bilgilerin ileride Mars ve Mars’ın uydularının araştırılmasında da önemli katkı sağlayacağı düşünülmekte. ARM program yöneticisi Michele Gates, NASA’nın bu yıl sonunda A ve B seçenekleri arasındaki tercihini kesinliştireceğini belirtti. Tercih edilen seçenek doğrultusundaysa 2019 yılında uzay aracının fırlatılması planlanıyor. Gök cisimlerinin Dünya’ya çarpmasının beklendiği aralık ise 2021-2024.NASA’nın şimdiden belirlediği 6 hedef cisim mevcut. Bunlardan 3 tanesi A seçeneğine 3 tanesiyse B seçeneğine ait cisimler. Listeye daha fazla cisim eklenmesi bekleniyor fakat belirtilene göre bu sayı 10 civarında kalacak.‘’ARM’’ şimdiden ABD kongresi ve çeşitli yerlerden eleştiriler almakta. Mars’ın ve Ay'ın keşif için daha uygun bir hedef olduğunu düşünenlereyse incelemenin 2030'lu yıllarda olacağı belirtildi.Yapılan eleştirilere rağmen, NASA gök cisimlerinin keşfi için gereken parayı çeşitli projelerle sağlamaya devam ediyor. Kaynak: Ntvmsnbc / NBC News (20 Haziran 2014, 23:56) |
Gezegen Mars'a Ait En Detaylı Harita "The US Geological Survey"in görevi, sadece A.B.D.'yi veya Dünya 'yı haritalamak ile bitmiyor. Ajansın elinden çıkan son harita, Mars'ın detaylı bir jeolojik haritası. Haritanın çizilmesi için ise, şu ana dek Mars üzerinde yapılan incelemelerin tamamı kullanılmış durumda. Bu yüzden de Kırmızı Gezegen'in sahip olduğumuz en detaylı haritası olarak biliniyor. Haritanın açıklama kısmında ise, bu haritanın Mars'ın jeolojik değerleri ve yeryüzü şekilleri hakkında, Viking Orbiters zamanından beri toplanmış olan veriler yardımı ile zaman içerisindeki değişimin gösterildiği söyleniyor. Haritayı bedava bir şekilde internet üzerinden bilgisayarınıza yüklemeniz mümkün. İstediğiniz şekilde Mars'ın bütün çukurlarını, tepelerini görebiliyorsunuz. Hatta detaylara girerek (jeoloji ile bir miktar ilgiliyseniz) gezegenin yaşadığı değişimleri incelemeniz de mümkün. Ayrıca, tepeleri ve çukurları ile "Late Amazonion" kutup birimi ve göreceli olarak düzgün çıkıntıları ile "Early Hesperian" dağlık birimi ile ilgili pek çok bilgiyi de bulabilmektesiniz. Bu harita ile, Mars'ı incelemekte olan NASA'nın Curiosity aracının karşısına çıkan bölgeler hakkında bilgi sahibi olmanız mümkün. Ayrıca, yine bu harita sayesinde, NASA'nın Mars hakkında verdiği bilgileri karşılaştırarak, daha geniş bir algı çerçevesine de sahip olabiliyorsunuz. Başka bir deyiş ile, USGS'nin Mars jeolojik haritası, pek çok farklı gruba hitap eder konumda. Uzay hayranları, harita sevdalıları, uzaylıların nerelerde saklanıyor olabileceğini bulmaya çalışanlar için bu harita, elde bulunabilecek en iyi kaynaklardan biri. "Mars One" finalistleri için ise haritanın önemi biraz daha büyük olabilir. Bu harita sayesinde, Mars One finalistleri, gelecekteki potansiyel evlerine şimdiden bakma imkanını bulabiliyorlar. Ayrıca, Curiosity'nin iniş yaptığı bölge, gelecekte önemli bir turist merkezi olabilir gibi gözüküyor. Kaynak: BBC / Radikal (24 Temmuz 2014) |
Devlerin Mezesi Cüceler Avustralyalı bilim insanları dev gökadaların yeni yıldız oluşturamadığı ancak yakınlarındaki küçük gökadaları meze gibi yediklerini belirledi. Gökbilimciler 22.000 gökadayı gözleyerek yıldız oluşumunun en az görüldüğü büyük gökadaların yakınlarındaki küçük ve gaz bakımından zengin gökadaları yiyerek büyüdüklerini farkettiler. Gökbilimciler tarafından gözlenen 22.000 gökadanın gaz bakımından zengin gökadaları yiyerek büyüdükleri farkedildi (Prof. Simon Driver and Dr Aaron Robotham, ICRAR). Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi’nden (ICRAR) Dr. Aaron Robotham: “Bütün gökadalar başta küçükken birleşerek, gaz toplayıp, yeni yıldızlar oluşturarak büyümüştür” diyor.[I] Araştırma ekibinin başkanı Dr. Robotham’a göre Samanyolu’da bir dönüm noktasında ve yakın zamanda çevresindeki küçük gökadaları çekip büyüyecek. Samanyolu geçmişte bazı gökadalarla birleşti, biz bunların kalıntılarını görüyoruz. Yaklaşık 4 milyar yıl içinde yakındaki iki cüce gökadayı, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları’nı Samanyolu bünyesine katabilir. Dr. Robotham aynı zamanda Samanyolu ile yakın gökada Andromeda’nın yaklaşık 5 milyar yıl içinde çarpışacağına da dikkat çekiyor ve “Bu daha büyük bir etkiye neden olacak, Andromeda yemeğimiz olacak” diyor.Gökada ağırlaştıkça çekim gücü de artar. Büyük gökadalarda yıldız oluşumunun az görülmesi çekirdeğinden yayılan güçlü ışımaya bağlanıyor. Bu ışıma gazın dağılarak soğumasına neden olmaktadır.Sonuçta kütle çekimi nedeniyle gökadaların çevrelerindeki kümeleri ve küçük gökadaları yutmaları birkaç milyar yıl alabilir. Dr. Robotham'a göre bazı küçük gökadalar ise daha uzun zaman bekleyebilir, belki de evrenin şimdiki yaşı kadar. |
Yeni Uzay Yarışı: Ay ve Enerji 1969 yılının 20 Temmuz'unda, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ay’a ilk ayak bastığında ilk uzay yarışının sonuydu. İnsanoğlu Ay’a ayak basarak coğrafi keşiflerden bu zamana dek gerçekleştiremediği büyük atılımı, kendisine yaklaşık 400.000 km uzaklıktaki en yakın gök cismine inerek başardı. Ay’a giden bu yolda, uzay yarışı, 4 Ekim 1957 ‘de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (Şimdi adı Rusya Federasyonu) Sputnik uydusunu yörüngeye yerleştirilmesi ile başladı. Sovyetler Birliği'nin bu atılımı Amerikalıların gözünde şaşkınlık oluşturdu. Bir patates üreticisi veya buzdolabı dahi üretemeyen bir ülke nasıl olur da uzaya çıkabilirdi? ABD hemen cevap vermek istedi ama bu cevap hemen mümkün olmadı. 6 Aralık 1957 günü Vanguard TV3 roketi, bir radyo alıcısını uzaya göndermek isterken fırlatma esnasında patladı. Sovyetler Birliği uzay yarışını birçok ilke imza atarak önde götürdü. İlk yapay uydunun yörüngeye yerleştirilmesinden sonra ilk insanoğlunun uzaya çıkması arasında sadece 4 yıl vardı. Bu süre bugün bile uyduların üretim süresini düşündüğümüzde ciddi bir başarı hikayesidir. İnsanoğlunun uzaya çıkmasına dek geçen süredeki bu ilkleri şöyle sıralayabiliriz;
16 Temmuz 1969 günü Satürn V roketi ile Dünya'dan gönderilen Apollo 11, 1969 yılının 20 Temmuz'unda Ay’a inmeyi başardı. Patlayan roketler, başarısız görevler, ölen astronotlar hepsi bir hırsın ve üstünlük yarışının kaybı gibi görünse de teknolojik alanda bir zaferin alın terini oluşturuyordu. Bu alın teriyle beraber Apollo 11 programı yaklaşık 25 Milyar Dolara (1961 kuru üzerinden) mal oldu.Yüksek maliyetinin yanısıra Apollo programlarının arkasında büyük bir kamuoyu desteği vardı. Bu destek sayesinde Apollo 11 ile birlikte toplam 6 insanlı Ay görevi gerçekleştirildi. Soğuk Savaş’ın silahsız süren mücadelesinde siyasi, askeri ve ideolojik rakip olan iki devletten, birbirlerine karşı uzay alanında yürüttükleri bilimsel ve teknolojik üstünlük yarışının ilk zaferini ABD kazandı. Sovyetler Birliğinin uzay yarışını kaybetmesinden sonra ABD’nin kamuoyu desteği başka bir alana kaydı. Amerikan halkının ekonomik ihtiyaçları uzaya olan ilgiliyi azalttı ve Ay’a gitmenin herhangi bir sebebi kalmadı. Böylece ilk uzay yarışı tamamlanmış oldu. Geçtiğimiz 50 yılda uzaya erişim ve uzay program maliyetlerinin yüksek olması sebebiyle Ay’a tekrar gidilmesinin ekonomik bir nedeni bulunmadı. Şimdilerde ise yeni bir uzay yarışı başlıyor. Bu seferki yarışın sadece iki devlet arasında değil daha geniş kitlelerin katılımıyla süreceğini gözlemliyoruz. Askeri ya da siyasi üstünlük hedefiyle kullanılan uzay şimdilerde ekonomik ve ticari başarının kriter sayıldığı yeni bir yarışın başlayışını haber veriyor. Ay ve Enerji Geçtiğimiz aylarda Amerikan menşeili Lockheed Martin şirketi portatif füzyon reaktörü konusunda gelişmeler kaydettiğini ve önümüzdeki 5 yıl içerisinde geliştirilmekte olan reaktörün taşınabilir bir sistem olacağı için birçok alanda kullanılabileceğini duyurdu. Kompakt Füzyon reaktörünün temiz, güvenli ve kendisine göre çok büyük olan nükleer Fizyon sistemlerinden daha çok güç üretebileceği savunuldu. Fizyon reaksiyonun aksine, Füzyon reaksiyonu hafif radyoaktif atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır atom çekirdeklerini meydana getirmesi olayına dayanıyor. Evrende Füzyon reaksiyonları yıldızlarda 10-15 milyon santigrat derecelerde meydana gelmektedir. Füzyon tepkimesinde ortaya çıkan sıcaklık Fizyon reaksiyonuna göre çok daha büyüktür. Füzyon konsepti ile enerji elde edilme fikri ilk olarak 1920 yılında ortaya atıldı. Bilim adamlarının o yıllarda bunun nasıl geliştirilebileceği konusunda bir fikirleri bulunmuyordu. Birçok araştırma enstitüsü, laboratuvar ve şirket füzyon enerjisi üzerinde çalışma yürüttü. Ancak bu çalışmaların deneysel olmanın ötesine geçebildiği pek söylenemedi. Bunun yanında geliştirilecek bu portatif füzyon reaktörün enerji sektöründe oyunun kuralını değiştirecek olan bir gelişme olduğunu ve önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde de enerji üstünlüğünün değişmesine neden olacak bir değişim olduğunu düşünebiliriz. Bununla beraber yapılan analizlerine göre 2035 yılında dünya enerji ihtiyacının 2011 enerji ihtiyacının 3 katına çıkacağı tahmin ediliyor. Eğer verimli füzyon reaktörleri üretilebilirse dünyadaki enerji sorununa da önemli bir çözüm olacağı düşünülüyor. Örneğin, özel firmalar dışında devletlerin bir araya gelerek geliştirdiği ITER – Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktörü enerji soruna çözüm olarak gösterilebilir. 500 MW gücündeki Deneysel Füzyon reaktörü 7 ülkenin (ABD, Rusya, Çin, AB, Güney Kore, Hindistan, Japonya) ortak katkısıyla hayata geçirilecek. Şimdiden başlayan bu ve benzeri çalışmalar, 2035’lere gelindiğinde her katılımcı ülkenin kendi füzyon reaktörüne sahip olmasını sağlayacak. Bilim adamları, füzyon çalışmalarında enerji kaynağı olarak döteryum (2H) ve trityum (3H) ile meydana gelen reaksiyonlar üzerinde çalışmaktalar. Dünyamız üzerinde döteryum bulunmasına karşın trityum doğada bulunmamaktadır. Trityum, Lityumun (3Li) nötron bombardımanına tutularak laboratuvar ortamında üretilmektedir. Füzyon reaksiyonlarında kullanılabilen başka bir enerji kaynağı da Helyum-3 dür. Helyum-3, trityum yerine füzyon enerji kaynağı olarak kullanılabilmektedir. Helyum-3 balonlarında kullanılan Helium-4 gazından daha hafif ve ikinci nesil füzyon enerji kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Helium-3'ün fizyon reaktörlerine göre daha verimli ve güvenli diğer bir ifade ile reaksiyondan sonra radyoaktif ve tehlikeli atık bırakmayan bir enerji kaynağı olduğu düşünülmektedir. Dünyamızın aksine, Ay bize zengin Helyum-3 yatakları sunabilmektedir. Bunun en önemli sebebi dünyamız gibi manyetik bir alan ile korunmayan Ay’ın, Güneş rüzgarlarıyla yüksek miktarda Helium-3 bombardımanına maruz kalması. Yapılan hesaplamalarda Ay yüzeyinde 1.100.00 metrik ton Helyum-3 bulunduğu tahmin edilmekte. Ay’dan temiz ve verimli enerji elde etme fikri bilim kurgunun konusu olarak değerlendiriliyor ise de 2020’li yıllara yaklaştığımız bu günlerde durum biraz değişmek üzere. Hayata geçirildiğinde Füzyon reaktörlerindeki enerji ihtiyacı sayesinde önümüzdeki yıllarda Ay’ın, yeni uzay yarışının merkezi olacağını gösteriyor. Ay yörüngesine yerleştirilen gözlem uyduları sayesinde, Ay yüzeyinin Dünya'daki kaynaklara oranla 20 kat daha fazla titanyum ve platin yataklarını barındırdığı hesaplanıyor. Şuana kadar birçok ülke Ay’ın yörüngesine uydu yerleştirmeyi başarmış olsa da sadece üç ülke ABD, Rusya ve Çin Ay yüzeyine inmeyi başarabildi. Bu ülkeler arasında Çin Ay’a yumuşak iniş gerçekleştirebilen en son ülke oldu. Çin’in Chang’e-3 adındaki Ay sondası 14 Aralık 2013’te Ay yüzeyine inmeyi başardı.Çin bilim adamlarının yaptığı açıklamalarda Ay’a gitme sebeplerinden bir tanesinin de Helium-3 olduğu vurgulanıyor. Uzay ajanslarının yanı sıra uzay alanında girişimci olan şirketler de Ay’daki maden ve minerallere ulaşmak ve çıkarmak için çalışmalara başladılar. Moon Express bu şirketlerden bir tanesi. Avrupa da ise bir İngiliz şirketi Lunar Mission One tamamen gönüllülerden kurulu bir şirket ve halktan para toplayarak Ay’a gitmeyi planlıyor. Uzay’ın Ticarileştirilmesi Teknolojik gelişimimiz yeterli olmakla birlikte uzayın enerji ve maden kaynaklarından henüz yararlanmaya başlayamadık. Ay’dan enerji elde etme çalışmalarından başka Yeni Uzay Yarışındaki diğer bir uygulama alanı da Uzay’ın ticarileştirilme faaliyetleri olacak. Uzayın ticarileşmesi hemen olmasa da yakın zamanda özel şirketlerin omuzlarında gelişecek gibi duruyor. Örneğin NASA, Space Shuttle programını maliyetler ve uzayın ticarileştirilme amacıyla sonlandırdı. Bu kapsamda NASA Obital Science ile 8 kargo fırlatmasına karşılık 1.9 milyar dolar, Space-X firmasıyla da 12 kargo / robotik görev’e karşılık 1.6 milyar dolarlık bir antlaşma yaptı. Uzay araçlarından sağlanan servis gelirleri kendi başına uzaya erişim maliyetlerinin düşürülmesinde umut vadeden bir endüstri olma yolunda ilerliyor. Ayrıca gelişmekte olan uzay turizmi (Ör.Virgin Galactic), asteroit maden şirketleri (Ör.Planetary Resources), küçük uydular kullanılarak gerçek zamanlı uydu görüntüler almayı hedefleyen başka şirketler (Planet Labs) diğer ticarileşme faaliyetlerinde verilebilecek örnekler arasında. Bu şirketlerin en somut adımları yine Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) geçtiğimiz kasım ayında iki özel şirket ile (Planetry Resources ve Deep Space Industries) Asteroit madenciliği için sözleşme imzalayarak başladı. Bu çalışmalar ile birlikte NASA 2014 yılı içerisinde iki şirketten ayrıca Ay’a kargo taşımak ve maden araştırmaları için teklif aldı. Teklife göre direkt NASA’nın sadece teknik destek vermesi planlanıyor. (NASA/Catalyst)Bu şirketlerin çalışmaları bize her ne kadar bilim kurgu gibi gözükse de önümüzdeki 10-15 yılda önemli atılımların gerçekleştirilmesini sağlayacaktır. Bu kolektif girişimler yeni uzay yarışının başladığının habercisi. Belki başarılı olacaklar belki de ölü bir yatırım olarak kalacaklar. Ama başarılı olurlarsa oyunun kurallarını değiştirecekleri kesin.Bu şirketlerin kurulmasındaki diğer önemli sebep ise Türkiye’nin de taraf olduğu 1967 Uzay Antlaşması (Outer Space Treaty). Uzay hukukundaki bu antlaşmanın aşağıda geçen II. maddesiyle uzayın herkesin kullanıma açık olduğu vurgulanmaktadır.
|
Mars'ta Tuzlu Su Keşfi Mars'ta Akan Su Keşfi Neyi Değiştirebilir? 20 Temmuz 1969'da Ay'a ayak basan ilk insan olan Amerikalı Astronot Neil Armstrong yürüyüşüne başlarken, "Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adım" demişti. Belki bir Astronotun Mars gezegenine ayak basmasına daha 15-20 yıl var ama açıklanan Mars'ta akan tuzlu su keşfi belki de ileride tarihe "insanlık için bir diğer dev adım" olarak geçecek.İyi ama bu açıklama neyi değiştiriyor? NASA'nın Gezegen Bilimi Dairesi Başkanı Jim Green, "Mars geçmişte düşündümüz gibi kurak bir gezegen değil" diyor. Bilim adamları 2008 yılında Mars'ta donmuş su olduğunu doğrulamıştı. Ancak gezegende akan su bulunması, Mars'la ilgili çalışmalarda yeni ve çok önemli bir aşama. Zira akan su yaşam için gerekli. Hele tuzlu su, daha da iyi bir ayrıntı. NASA'nın Bilim Misyonu Yöneticisi John Grunsfeld Washington'da düzenlediği basın toplantısında, "Son buluş, Mars'ta bugün yaşamın mümkün olduğunu gösteriyor" diye konuştu. Yine NASA'nın Mars projesinde görevli bilim adamlarından, Arizona Üniversitesi'nden Alfred McEwen'a göre ise Mars'ta yaşam olasılığı, "çok yüksek". Peki Kızıl Gezegen'de gerçekten hayat olup olmadığını nasıl, ne zaman anlayacağız? NASA'nın Mars keşif programını yöneten bilim adamı Michael Meyer, gezegende yaşam olup olmadığına karar vermenin en kesin yolunun, toplanacak kayaların ve toprak parçalarının Dünya'da incelenmesi olduğunu söylüyor. Zaten 2020 yılında da tam da bu amaçla gezegene bir uzay aracı gönderilecek. NASA'nın açıkladığı buluşun bir sonucu daha var, BBC Bilim Muhabiri Jonathan Amos, Mars yüzeyinde su bulunmasının astronotların gezegende yaşamalarını da kolaylaştıracağını söylüyor. Zira gezegendeki su işlenip içilebilir, oksijen ve roket yakıtı gibi ihtiyaçlar için kullanılabilir. NASA, 2030'larda Mars'a insanlı uzay aracı göndermeyi planlıyor. Ancak bu yeni buluş, yeni bir sorunu da beraberinde getiriyor, Bundan böyle Mars misyonları nereye inmeli? Uluslararası kabul gören bir kural gereği, Mars'ta akan su bulunabilecek yerlere insanlı ya da insansız araç gönderilemiyor. İngiltere'deki Mars uzmanlarından Doktor Peter Grindrod bunu şöyle açıklıyor: "Gezegenleri korumak istiyorsak, akan su bulunan yerlere gidemeyiz. Çünkü uzay araçlarımızı, bu yerleri yeni organizmalarla kirletmeyecek kadar sterilize etmemiz mümkün değil." Keşfin Arkasında Bir Doktora Öğrencisi Bulunuyor Mars'ın günümüzdeki hali, geçmiştekinden çok farklıydı. Gezegende 3 milyar yıl önce büyük bir okyanus vardı. Daha sonra gezegende neler olduğu ise hala gizemini koruyor.Bilim insanları bugüne dek Mars'ın yüzeyindeki şekillere bakarak akan su bulunduğunu tahmin ediyordu aslında. Ama bileşimi hakkında bir fikir veremiyorlardı. Bulguları Nature Geoscience dergisinin son sayısında yayımlanan keşfin arkasındaki isim, Georgia Teknoloji Enstitüsü'nde doktorasını sürdüren ve ilk kez 2010'da Mars'ta akan su olabileceğini söyleyen Lujendra Ojha. Ojha ve ekibine göre Mars'ta bulunan suyun üç tür tuz içerdiği sanılıyor: Magnezyum perklorat, magnezyum klorat ve sodyum perklorat. Kış aylarında karlı havalarda yolları açmak için kullanılan bu maddeler, ortalama sıcaklığın eksi 22 derece olduğu Mars'ta son derece düşük hava sıcaklığında dahi suyun donmasını önlüyor olabilir. Karanlık, dar bir damar boyunca akan suların Mars'ın en sıcak aylarında ortaya çıkıp, yılın geri kalanında kaybolduğu saptandı. Son keşfin zamanlaması ise en azından NASA için daha iyi olamazdı. Kaynak: BBC / Nature Geoscience (29 Eylül 2015) |
Mars'ın da Satürn Gibi Halkası Olabilir Bilim adamları, Phobos uydusunun parçalanıp Mars’ın etrafında Satürn’ünkine benzer halka oluşturabileceğini belirtti. Bilim adamları, Mars'ın uydusunun parçalara ayrılıp etrafında Satürn’ünkine benzer bir halka şekline bürünebileceğini öngörüyor. "Nature Geosciences"ta yayınlanan makaleye göre, bilim adamları Mars'ın yer çekimi kuvvetinin uydusu Phobos’u yavaş yavaş parçaladığını bildirdi. Bilgisayar yardımıyla yapılan modellemeden yararlanan araştırmacılar, uydunun parçalarının uzayda yok olmayıp Mars’ın etrafında Satürn’ünkine benzer bir halka ortaya çıkarabileceğini belirtti. Bilim adamları, uydunun zayıf ve hasarlı materyal yapısı sebebiyle halka şekline 20 ila 40 milyon yılda dönüşebileceğini ifade etti. Phobos’un yüzeyinde keşfettikleri yeni şekilleri inceleyen bilim adamları, gördükleri çukurların, Mars’a çarpıp ardından uydunun üstüne sıçrayan materyaller sonucunda oluştuğunu da bildirdi. Araştırmacılar, Phobos’un yüzeyindeki çukurların Mars’ın çekim kuvvetinden kaynaklandığını düşünüyor.Her yüzyılda bir Mars’a 2 metre daha yaklaşan Phobos, Güneş sisteminde, gezegenine en yakın konumunda bulunan uydu olma özelliğini taşıyor. Bilim adamları, Phobos’tan kopan büyük parçaların Mars yüzeyinde kraterler oluşturabileceği öngörüsünde bulunuyor. Kaynak: AA / Nature Geosciences (24 Kasım 2015) |
Samanyolu Galaksisi'nin Detaylı Yaş Haritası Astronomlar Samanyolu'ndaki 70 bin yıldızın yaşını hesaplayarak galaksinin şu ana kadar oluşturulmuş en kapsamlı yaş haritasını çıkardı.Yıldızların kırmızıdan maviye doğru yaşlarına göre renklendirildiği haritada, Samanyolu'nun merkezinde çok sayıda kırmızı yani yaşlı yıldız bulunduğu görülüyor. En yaşlı yıldızların yaklaşık 12 milyar yaşında olduğu tahmin ediliyor.Yani yıldızların yaş haritası, Samanyolu sarmalının merkezden başlayarak çevreye doğru büyüdüğü tezini doğruluyor. Haritada yaşlı yıldızlar için kırmızı, gençler için mavi renk kullanıldı. Ölçekteki sayılar "milyar yılı" ifade ediyor. Samanyolu'nun şu ana kadar çıkarılan en büyük haritası olan çalışma, ABD'nin Florida eyaletindeki 227. Amerikan Astronomi Topluluğu toplantısında tanıtıldı.Araştırmacılardan Melissa Ness, harita ile 'galaksinin oluşumuna dair benzeri görülmemiş detaylar içeren bir bir çalışma yapmış olduklarını' söyledi. Gök bilimciler yıldızların yaşlarını hesaplayabilmek için iki teleskoptan gelen verileri kullandı. Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması sayesinde yıldızların kimyasal yapıları araştırılırken, Kepler Uzay Teleskobu sayesinde de yıldızların ağırlıkları hesaplandı.Astronomlar bu verilerle yıldızların yaşını hesaplayan ve yaşına göre renklendiren bir model tasarlayarak Samanyolu'ndaki 70 bin yıldıza ilgili yöntemi uyguladı. Kaynak: BBC (9 Ocak 2016) |
Babillilerin Geometri ve Astronomi Çalışmaları Milattan önce 1800'lü yıllarda ortaya çıkan Babil uygarlığının, yıldızları izlemek için karmaşık geometrik hesaplamalar yaptıkları ortaya çıktı. Science bilim dergisinde yer alan araştırmaya göre Babilliler gece gökyüzünde Jüpiter gezegeninin hareketlerini izlemek için geometriyi kullanıyorlardı. Bilim insanları Babillilerin bu tekniği Milattan Önce 350 yıllarında geliştirdiklerini düşünüyor.Babilliler bugünkü Irak ve Suriye topraklarında yaşayan bir uygarlıktı. Araştırmayı kaleme alan Berlin'deki Humboldt Üniversitesi profesörlerinden Mathieu Ossendrijver "Bunu beklemiyordum. Hesaplamaları fizik ve diğer tüm bilim dalları için bir temel oluşturuyor" dedi. Babillilerin hesaplamalarını kaydettikleri kil tabletlerde çivi yazısıyla işlenmiş metinler, Babillilerin astronomide çok ileride olduklarını gösteriyor. BBC'ye konuşan Prof. Ossendrijver "Gökyüzünde gördükleri şeylerin raporlarını yazmışlar ve bunu çok uzun bir süre, yüzyıllar boyunca yapmışlar" dedi. Son araştırmalar, Babillilerin matematikte de oldukça ileri olduklarını ve hareket eden nesnelerin konumu ile süratini bulmak için kavisler kullandıklarını gösteriyor. Prof. Ossendrijver 19. yüzyılda çıkarılan British Museum arşivlerinde saklanan beş Babil tabletini inceledi.Babilliler, Jüpiter gece gökyüzünde belirince hızı ve mesafesini ölçmek için trapezoid olarak adlandırılan dört kenarlı şekiller kullanmış. Prof. Ossendrijver "Bu yana yatık dörtgen şekli, Jüpiter'in zaman içinde değişen hızının hesaplanmasını sağlıyor. Şeklin bir ekseni, yani yatay tarafı zamanı, diğer ekseni, dikey tarafı da hızı temsil ediyor" dedi. "Trapezoidin alanı da Jüpiter'in yörüngesinde yaptığı mesafeyi veriyor" diye ekledi. Ossendrijver "Eski zamanlarda olduğu bilinmeyen zamana karşı hareketin soyut hız alanının şeklini gösteren bu grafik, çok yeni bir şey" dedi. Araştırmacı zaman ve hız kavramları yerine eski Yunanların Dünya ve gezegenlerle uzaysal ilişkileri inceleyen "daha düz" bir geometri kullandıkları yönünde kanıtlar olduğunu söyledi. Prof Ossendrijver bu tekniğin ne kadar yaygın olduğunu ise bilmiyor. "Bu daha önce astronomiye yeni bir yöntem getiren tek bir kişi, bir dahi tarafından yazılmış bir tablet olabilir. Ya da bu yöntem farklı alimler tarafından daha yaygın biçimde kullanılıyor olabilir" diyor. Kaynak: BBC / Science (29 Ocak 2016) |
Dokuzuncu Gezegen için Önemli Kanıt Caltech araştırmacıları dış Güneş sisteminde tuhaf ve uzun yörüngeye sahip dev bir gezegenin kanıtlarını elde etti. Araştırmacıların Dokuzuncu Gezegen olarak adlandırdığı cisim yaklaşık 10 Dünya kütlesinde ve Neptün’ün Güneş’e uzaklığına göre Güneş’ten 20 kat daha uzakta (4,5 milyar km) bulunuyor. Güneş’in çevresindeki turunu 10.000 ile 20.000 yıl arasında tamamlıyor. http://www.astronomidiyari.com/wp-content/uploads/2016/01/Dokuzuncu-gezegen.jpg Dokuzuncu gezegenden Güneş’e bakış. Resimde gezegenin gece tarafındaki parlama bir fırtınayı sembolize ediyor (Kredi: Caltech / R. Hurt (IPAC)). Araştırmacılar, Konstantin Batygin ve Mike Brown, matematiksel modelleme ve bilgisayar benzetimi yoluyla gezegenin varlığını ortaya koydu ancak cisim henüz doğrudan gözlenmedi.“Bu gerçekten dokuzuncu gezegen. Geçmişte bu bölgede iki gezegen keşfi yapılmıştı, bu ise üçüncü. Güneş Sistemi’ndeki bu bölgede yığınla cisim var ve burada yapılan her keşif heyecan verici olmaktadır” diyor Brown ve Pluto’nun 5000 katı kütleli cismin gezegen olduğunu tartışmanın anlamsız olduğunu, cismin dokuzuncu gezegen olduğunu vurguluyor. Cüce gezegenlerin tersine Dokuzuncu Gezegen çevresine kütle çekimsel kuvvetle hakim. “Başından beri bu gezegenin varlığından şüphe duyduk. Ancak eğer öyle bir gezegen varsa yörüngesi nasıl olurdu ve dış Güneş sistemini nasıl etkilerdi sorusunun yanıtlarını aradık. 150 yıldan bu yana sürdürülen gezegen sayımı çalışmalarıyla birlikte elimizde artık sağlam kanıtlar bulunuyor” diyor Batygin.Teorik olarak gezegeni keşfetmek kolay olmadı. 2014 yılında Brown’un içinde yer aldığı bir çalışmayla Kuiper Kuşağı’ndaki en uzak 13 cismin yörüngeleri belirlenmeye çalışıldı. Burada cisimlerin cüce gezegen olması üzerinde duruldu. Brown, daha sonra gezegen olasılığının ciddi bir şekilde ele alındığını belirtiyor. Araştırmacılar çalışmada çok farklı yöntem ve yaklaşım uyguladı. Farklı fikirler ve olasılıklar dikkate alınarak çeşitli argümanlar geliştirildi. “Şimdiye kadar çalıştığım en eğlenceli Güneş Sistemi problemiydi” diyor Brown.Uzaktaki altı cismin aynı yönlü eliptik yörünge izlediği farkedildi. Yörüngelerinde ise farklı hızlara sahiptiler. Bu keşif araştırmacıları şaşırttı. https://s3-us-west-1.amazonaws.com/www-prod-storage.cloud.caltech.edu/p9_kbo_extras_orbits_2_smaller.jpg Gezegenin varlığının en önemli kanıtını altı Kuiper Kuşağı cismin sıradışı yörüngesi oluşturdu (Caltech/R. Hurt (IPAC) [Diagram was created using WorldWide Telescope]. “Cisimler neredeyse aynı hızlara sahip. Benzer şekilde Güneş Sistemi’ndeki sekiz gezegenin düzlemine göre yaklaşık 30 derece açı yapacak şekilde yörüngeleri vardı. Bunun olasılığı yüzde 0,007 dolayındadır. Bu da cisimleri etkileyen başka bir şeyin olduğunu gösterir” diyor Brown. Böylece gezegen fikri ortaya atıldı. Buna göre gezegen kütle çekimsel etkiyle Kuiper Kuşağı’ndaki cisimleri etkiliyordu. Gözlenen altı cisimde bunlardandı. Bilgisayar benzetimleri de bu durumu onaylıyordu. Benzetimlerde Kuiper Kuşağı’na yerleştirilen gezegen bu durumla gerçek bir uyum gösteriyordu. “Kuiper Kuşağı’ndaki gezegen rastgele yörüngede olamaz. Böyle bir durum gezegenle diğer cisimlerin çarpışmasına neden olur. Ancak gezegenle anti-hizalanmış yörüngeye sahip Kuiper Kuşağı cisimleri çarpışmayacaktır. Gezegen yakınına sokulan cisimleri iterek uzaklaştırır. Bu bir ebeveynin çocuğunu salıncakta sallaması gibidir. Öyle de olsa çok kuşkuluyum. Gök mekaniğinde şimdiye kadar böyle bir durum görülmemişti” diyor Batygin. Araştırmacılar modellerine ek özellikler koyarak sonuca baktı ve sonunda ikna oldular. “İyi bir kuram akla gelecek sorulara yanıt vermelidir. Umarım modelimiz bunları yanıtlayabilir ve çeşitli testleri başarıyla atlatır” diyor Batygin. Dokuzuncu gezegenin varlığı gerçekten de Kuiper Kuşağı’ndaki cisimlerin hareketini açıklıyor. Üstelik yörüngelerine de kabul edilebilir yanıt veriyor. 2003 yılında Brown tarafından keşfedilmiş olan Sedna’nın Neptün tarafından yörüngesinden edilmediği de ortaya çıkmış oldu. Üstelik sadece Sedna’da değil. 2014’de keşfedilen VP113-2012’de Neptün’den oldukça uzakta olduğundan Dokuzuncu Gezegen tarafından yerinden edilmiş olması muhtemel. Ancak araştırmacıların modelindeki varsayım Kuiper Kuşağı cisimlerinin gezegen düzlemine göre eğimli yörünge düzlemine sahip olmasıydı. Batygin bu benzetimi doğrulayan kanıtları aramaya başladı. Brown: “Aniden bu cisimleri fark ettik” diyor. Son üç yılda aranılan özelliklere sahip dört cisim belirlenmişti. “Bu cisimlerin yörünge konumları benzetimlerimizle uyumluydu. İşte o zaman adeta büyük bir coşku yaşadık” diyor Brown. “Benzetim Kuiper Kuşağı’ndaki Sedna gibi cisimlerin yörüngesini de açıklıyordu. Bir taşla iki kuş vurmuştuk. Ancak bu durum iki kuştan fazlasının vurulduğu anlamına geliyor. Çünkü bir de gezegenin varlığı ortaya çıkıyordu” diyor Batygin. Peki bu Dokuzuncu Gezegen nereden geldi, dış Güneş Sistemi’nde nasıl oluştu? Bilim insanları Jüpiter, Satürn, Uranus ve Neptün gaz devlerinin Güneş Sistemi oluştuğu dönemde çekirdeklerinin çevrelerindeki gazı toplayarak oluştuğunu düşünür. Zaman içinde aralarındaki itme-çekme kuvvetleri, çeşitli çarpışmalarla şimdiki yörüngelerine kavuştular. “Dört çekirdek yerine beş çekirdek oluşmasının önünde hiçbir engel yok” diyor Brown. O halde Dokuzuncu Gezegen beşinci çekirdek olabilir. Bu cisim Jüpiter ve Satürn’ün etkisiyle daha uzak bir yörüngeye itilmiş olabilir. Batygin ve Brown şimdi gezegeni gökyüzünde aramaya başladı. Bu çok kolay olacak gibi görünmüyor. Araştırılacak alan oldukça büyük. Yine de gezegenin kabaca yörüngesi belirlendi. Bölgenin önceki görüntüleri bu konuda kullanılabilir. Bu görüntülerde gezegen enberiye yakınsa görünebilir. Eğer değilse o zaman büyük teleskopların gözlemlerine ihtiyaç duyulacak: Hawaii’deki WM Keck Gözlemevi ve Subaru Teleskobu gibi. Bununla birlikte her türlü teleskop için Dokuzuncu Gezegen özel bir av olacaktır. “Onu bulmak istiyorum. Başkası bulursa yine aynı sevinci yaşarım. Gezegenin varlığını hesaplayarak belirledik. Bu diğer insanlara ilham verecektir” diyor Brown.Evrenin farklı köşelerinde keşfedilen gezegen yöntemleri de kullanılabilir. Bilindiği üzere diğer gezegenler yıldızlarına ya çok yakın ya da çok uzak olabiliyor. Bu gezegenlerin kütleleri genel olarak 1 ile 10 Dünya kütlesi arasında değişiyor.“Ötegezenlerle ilgili en şaşırtıcı istatistik Dünya ile Neptün kütlesi arasında bolca gezegen olmasıdır. Şimdiye kadar bu istatistik Güneş Sistemi ile uyumlu değildi. Yeni gezegenle Güneş Sistemi’de diğerleriyle benzer istatistiğe kavuştu” diyor Batygin ve ekliyor: ''Pluton gezegenlikten çıkarıldığından bu yana insanlar dokuz gezegenin sekiz gezegene indiğini bir türlü kabullenemiyordu. Şimdi sayı yine dokuza çıktı. Ama bunun için gezegenin gözlenmesi şart.” Kaynak: Caltech |
Gökten Demir Yağan Gezegen Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskobu’nun yardımıyla bir ötegezegenin parlaklık değişimlerinden dönme hızını hesapladı. Böylece ilk kez bir ötegezegenin dönme hızı doğrudan görüntüleme yöntemiyle ölçülmüş oldu. Dönme hızı hesaplanan 2M1207b gezegeni en az dört Jüpiter kütleli bir “Süper Jüpiter”. Gezegen, yıldız olmayı başaramamış kahverengi cüceden 8 milyar kilometre uzaklıkta dolanıyor. Jüpiter ise Güneş’ten 800 milyon kilometre uzaktadır. Sistem Dünya’dan 170 ışık yılı uzaktadır. Tuscon Arizona Üniversitesi’nden Daniel Apai: “Sonuç oldukça mutlu edici. Bu teknikle ötegezegenlerin atmosferlerini keşfedip dönme hızlarını ölçebiliriz” diyor. Hubble’ın yüksek çözünürlüklü ve yüksek kontrastlı görüntü alma yeteneği gökbilimcilere gezegenin parlaklık değişimlerini ölçmelerini sağladı. Gökbilimciler parlaklık değişimlerini gezegenin atmosferindeki kalın bulut kalıplarına bağlıyor. Yeni Hubble ölçümleri sadece bulutların varlığını onaylamadı, aynı zamanda bu bulut katmanlarının parçalı ve renksiz olduğunu da gösterdi. Gezegen ilk kez 10 yıl önce Hubble ile gözlenmişti. Gözlemler gezegen yüzeyinin soğuk, erimiş kaya ve atmosferinin silikat yoğunluklu yağmur bulutlarıyla kaplı sıcak bir gezegen olduğuna işaret ediyor. Atmosferden aşağı süzülen sıvı daha sonra demir damlacıklarına dönüşerek yağmur gibi yüzeye yağıyor olmalı. Tuscon Arizona Üniversitesi’nden Yifan Zhou: “Kısaca yüksek rakımlarda cam, düşük irtifada demir yağıyor diyebiliriz. Gezegenin atmosfer sıcaklığı 800 0C ile 900 0C arasında değişmektedir” diyor. Süper Jüpiter'in kızılötesi ışık altında oldukça parlak görünmesinin nedeni ise sıcaklığı. Gökbilimciler atmosferdeki bulutlardan yansıyan kızılötesi ışığı görebilmek için Hubble’ın Geniş Alan Kamerası 3’den yararlandılar. Gezegenin yıldızdan oldukça uzak olmasına karşılık bu kadar sıcak olmasının nedeni ise sadece 10 milyon yıl yaşında olup soğuma sürecinde olmasıdır. Örneğin Güneş Sistemi’ndeki Jüpiter 4,5 milyar yıl yaşındadır. http://imgsrc.hubblesite.org/hu/db/images/hs-2016-05-g-web.jpg Gezegen atmosferinin parlaklık eğrisi (NASA, ESA, Y. Zhou (University of Arizona), and P. Jeffries (STScI)). Gezegen önümüzdeki birkaç milyar yıl içinde oldukça soğuyacak ve atmosferdeki demir ve silikat kaybolacaktır. Zhou ve ekibi gezegenin Jüpiter ile aynı, 10 saatlik dönme süresine sahip olduğunu ölçtüler. Yani gezegenin bir günü sadece 10 saat. Bu Süper-Jüpiter, çevresinde dolandığı kahverengi cüceden sadece beş ile yedi kat az kütlelidir. Buna karşılık Güneş Jüpiter’den 1000 kat daha kütlelidir. 2M1207b bizim sistemimizden daha farklı bir sistemdir. Bizde gezegenler Güneş’in çevresindeki alanda oluşmuşken, burada Süper-Jüpiter ve olası diğer gezegenler kütle çekimsel çökme ile ayrı disklerde oluşmuş olabilir. Hubble ile yapılan bu çalışma, birkaç yıl sonra göreve başlayacak James Webb Uzay Teleskobu ile daha ayrıntılı çalışmalar yapılacağının da göstergesidir. 2018’de fırlatılması planlanan Hubble’ın yerini alacak James Webb ile daha fazla ışık toplanacağından ötegezegenlerin atmosferleri ve gazlarının içeriği daha kolay gözlenebilecek. Kaynak: HubbleSite |
3 ek Satürn’ün Uyduları Dinozorlardan Daha Genç Olabilir! Yeni araştırmalar Satürn’ün buzlu uydularının ve ünlü halkalarının yakın zamanda şekil aldığını gösteriyor. Bu yapılar dinozorların saltanatlarını sürdüğü dönemden daha sonra oluşmuş olabilir. ![]() Cassini gözüyle Satürn’ün halkaları. Yeni bir araştırma bu halkaların yoğunluğunun Dünya’da dinozorların yaşadığı dönemden sonra arttığını gösterdi. Üstelik bu kadar da değil: bazı küçük uydular sanılandan daha genç, birkaç yüz milyon yıl yaşında olabilir (Cassini). Satürn’ün halkaları 1600’lerden bu yana bilinmektedir ve yaşları tartışma konusudur. En basit varsayım halkaların ve uyduların gezegenin 4,5 milyar yıllık yaşı kadar yaşlı olmalarıdır. 2012 yılında Fransız gökbilimciler Satürn ile içteki uyduların arasındaki etkileşim kuvvetinin, onları daha geniş eliptik yörüngelere ittiğini gösterdi. Bu da uydu ve halkaların günümüz konumlarını almalarına neden olmuştur. SETI Enstitüsü baş araştırmacısı Matija Cuk: “Uyduların yörüngeleri sürekli değişiyor ki bu kaçınılmaz. Biz de Satürn Sistemi’ndeki iç uyduların tarihlerini ortaya çıkarmak için bilgisayar benzetimlerine başvurduk” diyor. ![]() Satürn iç sistemi ve halkaları. Titan ve Iapetus burada görülmemekte (NASA/JPL). Araştırma ekibi Satürn’ün buzlu iç uydularının geçmişini anlamak için bilgisayar modellemesi kullandı. Ay’ın Dünya çevresindekine benzer bir yörüngeye sahip olan bir uydu, Satürn’ün birçok uydusu ile aynı alanı paylaşmak zorunda kalırdı. Zaman içinde gel-git kuvvetlerinin etkisiyle bu yörüngeleri farklı hızlarla büyüyecektir. Küçük uydular yörünge düzleminin dışına itilerek başkasının yörüngesinde tedirginlik oluşturabilir. Mevcut durumdaki yörünge eğilmeleri ve genişlemesi bilgisayar modeliyle öğrenilebilir. Örneğin Tethys, Dione ve Rhea gibi küçük uydular böylesi bir değişime uğramış olabilir. Bu da birçok uydunun yörüngesinin değişim içinde olduğu fikrini doğruluyor. ![]() Tethys uydusunun devasa Ithaca kanyonu bu çarpışmanın izini taşıyor olabilir (NASA). Peki, bunlar nasıl oluştu? Cuk ve ekibi bu önemli soruyu yanıtlayabilmek için NASA’nın Cassini uzay aracının verilerini kullanıyor. Cassini uzay aracı Satürn’ün uydusu Enceladus üzerindeki buz gayzerlerini ortaya çıkarmıştı. Bu gayzerler uyduyu etkileyen gel-git kuvvetlerinin çok güçlü olduğunu gösterdi. Yüzeyi etkileyen kuvvetler Enceladus’un yüzeyi altındaki maddenin dışarı fışkırmasına neden olmaktadır. Son 100 milyon yıllık modelleme uydudan fışkıran maddenin küçük bir uydu oluşturacak kadar çok olduğunu gösterdi. Böylece Satürn’ün daha uzaktaki Titan ve Iapetus uyduları hariç tüm uyduların dinozorların yaşadığı dönemde önemli bir değişim içinde olduğu anlamına gelir. “Ancak bu bilgi uyduların nasıl oluştuğu sorusunu yanıtlamıyor. Tahminimize göre Satürn’ün çevresinde dolanan uydular vardı ancak bunlar Satürn’ün Güneş çevresindeki yörüngesi nedeniyle oluşan farklı kuvvetlerin etkisinde kalarak yörüngelerini değiştirdi ve birbiriyle çarpıştılar. Bu çarpışmalar şu anki halkaları ve küçük uyduları oluşturdu” diyor Cuk. Eğer varılan bu sonuç doğru ise Satürn’ün parlak ve göz alıcı halkaları dinozorlardan daha genç olabilir. Aslında tüm bunları yaşamadığımız ve onları şu anki halleriyle gördüğümüz içinde şanslıyız. Kaynak: SETI (24 Mart 2016) |
2 ek ESA’nın Mars Robotuna Ne Oldu? NASA’nın Mars Yörünge aracı (MRO) ile çekilen fotoğraflar ExoMars görevine ait Schiaparelli modülünün 19 Ekim’de yüzeye çarpmasının sonrasında bölgede görülen izleri ortaya koydu. MRO ile 25 Ekim’de alınan son görüntüler ise araçtan ayrılan parçalar ile aracın yüzeyde oluşturduğu izleri gösterdi. ![]() Araca ait ilk parça görüntünün altında görülen paraşüte ait. Diğer parçası üstte siyah nokta olarak görülen arka-ısı kalkanıyla ilişkili. Ortadaki ise aracın kendisinin oluşturduğu koyu renkteki krater. Schiaparelli yüzeyde 15x40m’lik koyu bir alanın oluşmasına neden olmuş görünüyor. 300 kg kütleli aracın 50 cm derinliğinde bir krater oluşturduğu sanılıyor. Asimetrik olan koyu alanı yorumlamak ise oldukça zor. Normalde yüzeye saatte 40 ile 80 bin km hızla düşük bir açıyla yani eğik şekilde çarpan bir göktaşı bu şekilde asimetrik bir iz bırakır. Ancak Schiaparelli'nin atmosfere gezegenin batısından girdikten sonra yavaşlamış ve yüzeye neredeyse dik girmiş olması gerekmektedir. Bu anlamda aracın yüzeye yavaş bir hızla inmesi gerekir. ![]() Modülün yakıt tanklarının aldıkları bir darbe nedeniyle patlaması ise bu asimetriğin oluşmasına neden olmuş olabilir. Bu konudaki çalışma devam ediyor. Aracın çarpma noktasının hemen sağ üstündeki yay benzeri koyu çizginin nedeni ise bilinmiyor. Bunun darbe sonucu patlamayla ilişkisi olabilir. Son olarak, görüntüde çözülmesi gereken birkaç beyaz nokta yer alıyor. Bunların çarpmayla ilgisi olabilir. Ayrıntılı görüntüler bu noktaların kaynağı hakkında bilgi verebilir. MRO ile önümüzdeki günlerde ek görüntüler elde edilecek. Farklı açılardan alınacak görüntülerle özellikle gölgelerin açısı ne olup bittiğini ortaya koyabilir.ESA mühendisleri Schiaparelli’ye neler olduğunu anlamak için araştırmalarını sürdürüyor. Özellikle iniş anını sorguluyorlar. ExoMars projesine ait yörünge aracı gayet iyi durumda. Araç 20 Kasım’da ilk ölçüm verilerini yollayacak. Kaynak: ESA (27 Ekim 2016) |
2 ek Ceset Yıldızın Hayaleti! İlgili görselde uzun zaman önce süpernova olarak patlayan bir yıldızın ortaya çıkardığı ürkütücü manzara görülüyor. Yengeç bulutsusu adı verilen yapı Hubble teleskobu ile görüntülendi. Cismin hareketsiz görünmesi aldatmasın bölge hâlâ hareketlidir. Bulutsunun merkezindeki yıldız ritmik hareketlerle bulutu beslemektedir. ![]() Yıldızın çekirdeği patlama sonucunda kalan tek parçasıdır. Nötron yıldızı olarak sınıflandırılmış cisim Güneş kütlesinde olmasına karşılık birkaç kilometrelik çapa sıkışmış olduğundan çok daha yoğundur. Bu esrarengiz cisim görüntü merkezine yakın olup adeta bir yıldız gibi parlamaktadır. Çevresinde saniyede 30 kez gibi muazzam hızla dönen cisim, yaklaşık 1 Trilyon Volt gibi ölümcül manyetik alan üretir. Bu enerjik aktivitenin sonucu ise en rahat şekilde pulsarın sağ üstünde genişleyen dalgalar halindeki gaz ile görülebilir. Hubble gözlemleri renksiz ve farklı poz süreleriyle alınmıştır. Daha sonra bulutsunun farklı bölgelerindeki yapıları net görebilmek için yeşil ile renklendirilmiştir. ![]() Görselde yıldızın yaydığı enerji dalgaları görülmektedir.Yengeç bulutsusu tarihte en yoğun çalışılan süpernovalardan biridir. İlk kez 1054’de Çinli gökbilimciler tarafından kayıtlara geçmiş ve parlaklığından dolayı gece-gündüz 23 gün boyunca izlenmiştir. Bu kayıtlara göre yıldızın parlaklığı Venüs’ün görünen parlaklığının altı katına kadar ulaşmıştır. Daha sonra bulutsuyu, 1758’de Charles Messier cismi gözleyerek hazırladığı kataloğa Messier 1 kod numarasıyla ekledi. Messier, cismi “kuyrukluyıldız benzeri” olarak tanımladı. Neredeyse yüzyıl sonra ise İngiliz gökbilimci William Parsons bulutsuyu çizmeyi başardı. Bu çizimde cisim bir yengeci andırdığından Yengeç bulutsusu adını aldı. 1928’de ise Edwin Hubble cismin Çinlilerin 1054’de gözledikleri cisim olduğunu fark etti. Amatör gökbilimcilerin görebileceği parlaklıkta olan bulutsu Boğa takımyıldızı yönünde olup 6500 ışık yılı uzaktadır. Kaynak: Hubble / ESA (27 Ekim 2016) |
1 ek Jüpiter’in Uydusu Europa’da Su İzi! Hubble teleskobu, Jüpiter’in uydusu Europa’nın yüzeyindeki yarıklardan su buharı olduğu düşünülen fışkırmaları görüntüledi. Bu veriler daha önce çok daha yüksek noktalarda gözlenen izlerin su buharı olduğu fikrini güçlendirmektedir. Bulgular, Amerikan Jeofizik Birliği’nin San Fransisco’daki yıllık konferansına sunuldu. Bilim adamları, Güneş Sistemi’nde yaşam izi bulunma ihtimali en yüksek yer olması nedeniyle Europa’da keşif faaliyeti yürütmenin öncelikli olarak görülmesi gerektiği görüşünde. Buzlu yüzeyin su sızdırması, uydunun büyük yeraltı okyanuslarına yüzeyden erişimin mümkün olabileceği anlamına geliyor. ![]() Europa’nın yüzeyinden yaklaşık 200 km kadar yükselen su buharı tanecikleri muhtemelen bir süre sonra uydunun yüzeyine düşecek. Europa’da Dünya’daki okyanusların içerdiği su miktarının iki katı kadar sıvı içeren dev okyanusun olduğu düşünülüyor (NASA’s Goddard Space Flight Center/Katrina Jackson). Baltimore Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü'nden William Sparks başkanlığındaki ekip Europa Jüpiter’in önünden geçerken yüzeydeki bu çıkıntıları görmeyi başardı.Ekibin asıl amacı ise Europa’yı saran ince atmosfer ve buna bağlı ekzosfer katmanının olup olmadığının anlaşılması. Bu yöntemle Europa’yı saran atmosferdeki su buharı miktarı ölçülürse diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenler için de benzer çalışma yapılabilir. “Bir ötegezegen atmosferinden süzülen yıldız ışığı beraberinde önemli bilgiler taşır. Eğer Europa’nın bir atmosferi varsa bu Jüpiter’den gelen ışıkta çeşitli etkilere neden olur. Böylece Jüpiter’in yolladığı ışığın ne kadarının emildiğini hesaplayarak atmosferi hakkında fikir edinebiliriz” diyor Sparks. Ekip 15 ay içinde Europa’yı Jüpiter’in önünden geçerken 10 kez gözledi. Bu sayede üç gözlemde fışkırmaları yakaladılar. Fışkırmalar Europa’nın yüzeyinden 60 km’den daha yükseğe çıkmaktadır. Bunun su buharı olduğu düşünülmektedir. Europa’da gözlenen eğer su buharı ise bu Güneş sisteminde Dünya’dan başka bir yerde de su olduğunun göstergesi olacak. Bilindiği üzere Satürn’ün uydusu Enceladus’ta da benzer fışkırmalar Cassini uydusu ile gözlenmişti. Bunun su buharı olduğu tespit edilmişti. Aynı durum Europa için de geçerli olabilir. Buna göre Europa’nın yüzeyinin alında sıvı okyanusun olduğu yönündeki teori için sağlam bir kanıt elde edildi. NASA Genel Merkezi'nden Bilim Görevleri Birimi Müdür Yardımcısı Geoff Yoder: “Europa’nın yüzeyinin altı belki de Güneş sisteminin yaşamı destekleyen yerlerinden biridir. Europa’nın yüzeyinin altında ne olduğu bu örneklerle anlaşılabilir” diyor. Bu okyanus oldukça kalın ve soğuk bir buz katmanı tarafından korunmaktadır. Okyanusu saran bu buz katmanında zaman zaman kırılmalar oluşmakta ve bu çatlaklardan dışa doğru su fışkırmaları gerçekleştiği sanılmaktadır. Kaynak: JPL |
2 ek Gökada İçinde Dev İpliksiler!Hubble ile bir gökadanın karmaşık yapısı ortaya çıkarıldı. Uluslararası bir gökbilimci ekibi NASA/ESA Hubble Teleskobu'nu kullanarak dev ipliksi yapıların ayrıntısına ulaşmaya çalıştı. ![]() Tozlu ipliksilerin her birinin yaklaşık 200 ışık yılı genişliğe ve çevresine göre yaklaşık 10 kat daha fazla gaz yoğunluğuna sahip olduğu hesaplandı. (Telif: NASA, ESA/Hubble, A. Fabian). Dünya’dan 150 milyon ışık yılı uzakta olan NGC 4696 gökadası yüzlerce gökadanın bulunduğu Erboğa (Centaurus) kümesinin bir üyesidir. Büyük boyutlu Erboğa kümesindeki NGC 4696 diğer gökadalardan uzak durmayı başarmış görünüyor. NGC 4696, evrendeki bilinen en parlak ve büyük gökadalar arasındadır. NGC 4696’yı benzersiz kılan bir başka özelliği de yapısı. Önceki gözlemler ana gövdesinden dışarı doğru bir gerilme oluştuğu ve bu nedenle dev ipliksi yapıların oluştuğunu göstermişti. Bu ipliksi yapılar gökadanın merkezinden dışarı doğru sarmal bir şekilde yayılmaktadır. ![]() Yer-merkezli teleskoplarla üretilmiş NGC 4696 (merkezdeki) ve çevresi manzarası (NASA, ESA, Digitized Sky Survey 2). Aslında gökadanın çekirdeği ipliksilerin şekli ve konumlarından sorumludur. NGC 4696’nın merkezinde aktif bir süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Bu da gökadanın iç bölgelerine doğru enerjinin akmasına ve dışarı doğru ısınmış malzemenin atılmasına neden olmaktadır. NGC 4696 gibi ipliksi gökadalar üzerine bilgi edinilmesi, evrende görece bize yakın olan birçok gökadanın neden ölü olduğunun anlaşılmasını sağlamaktadır. Gökadanın manyetik alanı da hareketi biçimlendirerek ipliksilerin sarmal şekline neden olmaktadır. Sıcak gaz kabarcıkları dışa doğru akarken aynı zamanda ipliksilerdeki maddeyi de sürüklemektedir. Bu tür gökadaların büyük gaz ve toz depoları olmasına karşılık yeni yıldızlar oluşturmadan, neden genelde yaşlı ve yaşlanan yıldızlarla dolu olduğu bilmecesi ise çözülmeyi bekliyor. NGC 4696’da da durum bu. Gökadanın manyetik alanı yeni yıldızların doğmasını engelliyor olabilir. Kaynak: Hubble / ESA (1 Aralık 2016) |
1 ek Asgardia Projesi Bağlamında İlk Uydu Fırlatıldı!![]() Dünya yörüngesinde kurulacak olan uzay istasyonu kapsamında vatandaşlık başvurusu yapanlar arasında ilk sıralarda yer alan ülkelerden biri de Türkiye. Asgardia'nın resmi internet sayfasında yer alan bilgilere göre, en çok başvuru yapan ülke 31 bin 853 başvuru ile Çin. 29 bin 82 başvuru ile Türkiye ikinci sırada yer aldı. İstanbul ise 10 binden fazla başvuruyla en çok başvuru yapılan kent oldu. İstanbul'dan genel başvuru yapanlardan yüzde 85'inin İngilizce konuştuğu bilgisine yer verildi. Kendi kural ve yasalarıyla yaşamayı ön gören uzay ülkesi Asgardia; meteor, uzay çöpü ve diğer tehditlere karşı Dünya'yı koruma misyonunu üstlenecek. İskandinav mitolojisinde yer alan Asgard’dan esinlenilerek isimlendirilen ülke, resmi bilgilere göre, “Dünya üzerindeki diğer ülkelerin kısıtlamalarından tamamen bağımsız, özgür bir ortam” olanağı sunacak. Uluslararası anlaşmalar kapsamında söz konusu başvuru sayısının 100.000’i geçmesi durumunda Birleşmiş Milletler'e devlet statüsü için de başvuru önünde bir engel kalmayacak. Uluslararası yasaların ise uzayda yeni bir devletin kurulması gibi ilk defa gündeme getirilen bu isteğe nasıl cevap vereceği henüz netlik kazanmış değil. Asgardia'nın ne zaman faaliyete geçeceği konusunda ise daha önce bir açıklama yapılmıştı. Bu doğrultuda, ilgili proje kapsamında ilk uydunun bu yılın yaz aylarında yörüngeye fırlatılması planlanıyor. Kaynak: Ntv Bilim / Science (14 Kasım 2017) |
Uzayda Uzun Süre Kalmak Gen Değişimine Neden Oluyor!Uzun süre uzayda kalan astronotların yer çekimi olmayan bir ortam nedeniyle boylarının uzadığı bilinmektedir. NASA'nın son araştırması ise astronotların genetik değişimler geçirdiğini, sadece görünüşlerinin değil, DNA'larının da değişime uğradığını ortaya koydu. ABD'li Astronot Kelly uzayda geçirdiği bir yılın ardından Dünya'ya döndü. Ancak Dünya'ya döndüğünde genetik olarak başka bir insandı. Zira genlerinin önemli bir bölümünün tek yumurta ikizi olan kardeşiyle artık uyuşmadığı tespit edildi. Testler Astronot Scott Kelly'nin genlerinin yüzde 7'sinin uzay görevi sırasında değişim gösterdiğini ortaya koydu. Yani ABD'li astronot, uzaya gitmeden önceki Scott Kelly ile genetik olarak aynı insan değil. Değişen DNA yapısına "uzay genleri" adını veren araştırmacılar, söz konusu astronotun birçok biyolojik özelliğinin ilgili durumdan etkilendiğini ortaya çıkardı. Astronotun metabolizmasının, bağışıklık sistemi ve hücre yapısının uzay yolculuğu ile değiştiği ifade ediliyor. Hücrelerinin yeterince oksijen alamadığı da ortaya çıkan astronotun bağışıklık sistemininse aşırı fazla çalıştığı belirtiliyor. Değişime uzaydaki kozmik radyasyonun yanı sıra, uzay yolculuğunun getirdiği stresin yol açtığı düşünülüyor. Araştırma, 3 yıl sürmesi beklenen Mars yolculuğundaki zorlukları aşmak açısından büyük önem taşıyor. Fakat araştırmacılar ilgili konuda çok daha fazla çalışma yapılması gerektiğini belirtiyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Science (15 Mart 2018) |
Merkür Benzeri Gezegen Keşfi!K sınıfı cüce bir yıldızın çevresinde Merkür’ün yoğunluğuna yakın, sıcak, 339 ışık yılı uzaklıkta ve Dünya’dan biraz daha büyük bir gezegen keşfedildi. Dünya’ya göre %20 daha büyük bir çap ıle iki buçuk kat daha büyük bir kütleye sahip olan K2-229b’nin sıcaklığı 2000 C derecenin üzerinde. Başak takımyıldızındaki K tipindeki K2-229 yıldızına çok yakın (yıldızına, Dünya ile Güneş uzaklığının yüzde biri uzaklığında, 0,012 AB) dolanan gezegenin bir yılı sadece on dört saat. İlgili gezegen teleskop ‘sallanma tekniği’ adı verilen Doppler tayfölçeri yöntemi ile keşfedildi. Buna göre yıldızdan alınan ışıktaki değişime bakıldı. Daha sonra yıldızın dikine hızı (radyal hız) belirlenerek gezegenin büyüklüğü, konumu ve kütlesi hesaplandı. İki yöntemi birlikte değerlendiren gökbilimciler yıldızın ışığının ne kadar sallandığını belirledi. Böylece gezegenin boyutları tespit edilmiş oldu. Araştırmacılar, Güneş sistemindeki Merkür'ün diğer karasal gezegenlere oranla yüksek miktarda demir içerdiğini bu bağlamda Merkür’ün söz konusu özelliğine sahip başka gezegenlerin de bulunabileceğini ilgili çalışmayla gözlemiş olduklarını belirtti. 3 gezegenli sistemde K2-229b yıldıza en yakın olanıdır. Üç gezegenin konumu Merkür-Güneş yörüngesi arasındadır. Yani üç gezegen de yıldıza çok yakın yörüngede dolanmaktadır. Bu ve bunun gibi keşifler Merkür gibi sıra dışı gezegenlerin nasıl oluştuğunun anlaşılmasında kilit bir işleve sahiptir. K2-229b’nin yoğun ve metalik yapısına dair bir açıklama, yıldızına yakın olduğu için atmosferinin yoğun yıldız rüzgârı ve parçacık yağmuruyla aşınmış olabileceğidir. Bir diğer olasılık ise K2-229b’nin milyarlarca yıl önce iki dev cismin çarpışması sonucunda oluşmasıdır. Tıpkı Dünya’ya Mars büyüklüğündeki bir gezegenin çarpması sonucu Ay’ın oluştuğunu söyleyen teori gibi. Evrende özellikleri açısından uç noktalarda yer alan gezegenlerin ayrıntılarını öğrenmek Güneş sistemindeki gezegenlerin nasıl oluştuğunu ortaya çıkaracak ipuçları vermektedir. K2-229b’nin Merkür’e benzemesi bu açıdan oldukça önemlidir. Kaynak: Nature Astronomy (26 Mart 2018) |
6500 Işık Yılı Uzaklıktaki Pulsar Analiz Edildi!Astronomlar, 6500 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde, aralarında sadece 20 km mesafe olan iki yoğun ışınım bölgesini gözleyerek, astronomi tarihindeki en yüksek ayırma güçlü gözlemlerden birini yaptılar. Bu gözlem, Plüton üzerindeki bir pirenin yeryüzünden teleskopla görülmesine eşdeğerdir. Bu sıradışı gözlem, birbiri etrafında dolanan bir yıldız çiftinin ender geometrisi ve karakteristikleri sayesinde mümkün olmuştur. Yıldızlardan biri soğuk, hafif siklet bir kahverengi cücedir ve bir girdap veya kuyruklu yıldız benzeri gaz kuyruğu vardır. Diğeri ise pulsar denilen, egzotik, hızlı dönen bir yıldızdır. İlgili gözlemi tanımlayan makalenin baş yazarı Robert Main, “Gaz, pulsarın tam önünde, büyüteç gibi çalışmaktadır. Aslında, iki bölgeyi periyodik olarak ayrı ayrı görmemizi sağlayan doğal bir büyüteçten pulsara bakıyoruz”. diyor. Main, Toronto Üniversitesi Astronomi ve Astofizik Bölümü’nde bir doktora öğrencisidir; Toronto Üniversitesi Dunlap Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü ile Kanada Teorik Fizik Enstitüsü ve Perimeter Enstitüsü’nden meslektaşları ile birlikte çalışmaktadır. Bu pulsar, saniyede 600 seferden daha yüksek hızla dönen bir nötron yıldızıdır. Pulsar dönerken yüzeyindeki iki sıcak lekeden ışınım ışınları salar. Gözlenen şiddetli ışınım bölgeleri, bu ışınlarla ilişkilidir. Kahverengi cücenin çapı Güneş’in çapının üçte biri civarındadır, pulsardan kabaca iki milyon kilometre (Dünya ile Ay arasındaki mesafenin beş katı) uzaklıktadır ve pulsarın çevresinde sadece 9 saatten biraz daha uzun sürede dolanır. Bü cüce bileşen yıldız pulsara gelgitsel olarak kilitlenmiştir, öyle ki bir yüzü sürekli olarak pulsara bakar; tıpkı Ay’ın Dünya’ya gelgitsel kilitlenmesi gibi. Pulsara böylesine yakın olduğu için, kahverengi cüce yıldız küçük bileşeninden gelen şiddetli ışınımla tahrip olur, gaz rüzgarı oluşturur. Pulsardan gelen şiddetli ışınım, görece soğuk cüce yıldızın bir yüzünün ısısını Güneş'in sıcaklığına, 6000 °C’ye yükseltir. Pulsarın rüzgarı eninde sonunda bileşenine aktarılır. Bu tür çift sistemlerdeki pulsarlara “kara dul” pulsarlar denir. Tıpkı kara dul türü örümceğin eşini yemesi gibi, pulsarın da cüce yıldızdan gelen gazı uygun koşullarda cüce yıldız tükenene kadar adım adım yediği düşünülür. İnanılmaz derecede yüksek ayırma güçlü bir gözlem olmasının yanı sıra, bu sonuç, Hızlı Radyo Patlamaları (Fast Radio Bursts, FRBs) olarak bilinen gizemli olayın doğasına dair bir ipucu olabilir. Araştırmacılar, 'FRB’lerin çoğu gözlenmiş özelliği, eğer plazma mercekleri tarafından büyütülmüşlerse açıklanabilir. Büyütülmüş pulsarın (pulsardan gelen periyodik sinyal) çalışmamızda belirlediğimiz özellikleri, tekrarlayan FRB’lerden gelen patlamalara dikkat çekici düzeyde benzerlik göstermektedir, ki bu da tekrarlayan FRB’lerin ev sahibi galaksideki plazma tarafından merceklenebileceklerini akla getirmektedir'. şeklinde açıklamada bulundu. Kaynak: Nature / Science Daily (24 Mayıs 2018) |
Güneş’e Çarpan Manyetik Dalgaların İşlevi!Bilim insanları, Güneş’e çarpan manyetik dalgaların Güneş atmosferinin ısıtılması ve Güneş rüzgarının hızlandırılmasında anahtar rolü olabileceğini keşfetti. İsveçli fizikçi ve mühendis Hannes Alfvén 1942’de, bir plazmaya göre hareket etmekte olan manyetizmadan dolayı ortaya çıkan yeni bir dalganın varlığını öngördü ki bu öngörüsü onu 1970 yılında Nobel Fizik Ödülü almaya götürdü. Onun öngörüsünden bu yana Alfvén dalgaları, nükleer reaktörler, kometleri çevreleyen gaz bulutu, laboratuvar deneyleri, tıbbi MRI görüntüleme ve en yakın yıldız Güneş’in atmosferindeki çok sayıda kaynakla ilişkilendirildi. Bilim insanları uzun yıllar boyunca bu dalgaların Güneş’in son derecede yüksek sıcaklıklarının sürdürülmesinde önemli bir işlevi olduğunu öne sürmüşlerdir. Belfast Queen’s Üniversitesi Matematik ve Fizik Okulu’ndan bir araştırmacı, “Uzun süredir bilim insanları Alfvén dalgalarının Güneş yüzeyinden yukarı doğru, yüksek tabakalarda kırılarak müthiş miktarda enerjiyi ısı formunda salmak üzere seyahat ettiklerini öngördü. Son on yılda bilim insanları bu dalgaların varlığını kanıtlayabiliyorlardı, ama şimdiye kadar hareketlerini ısıya çevirme kabiliyetleri olduğuna dair doğrudan kanıt yoktu. Queen’s Üniversitesi’nde bizler, bir Güneş lekesindeki Alfvén dalgaları tarafından üretilen ısıyı tespit eden ve yerini belirleyen bir ekibe liderlik ettik. Bu teori 75 yıl önce öngörüldü, ama şimdi ilk kez kanıtımız var. Araştırmamız bu olayın, enerji reaktörleri ve tıbbi cihazlar gibi diğer alanlarda potansiyel olarak nasıl işe yarayacağını anlamak için yeni bir pencere açmaktadır” şeklinde açıklamada bulundu. Bu uluslararası ekipte Belfast Queen’s Üniversitesi, Avusturya Uzay Araştırma Enstitüsü, Gürcistan Ilia Devlet Üniversitesi, ABD Ulusal Güneş Gözlemevi, İspanya Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü; ABD Locheed Martin, ve ABD Northridge California Devlet Üniversitesi’nden araştırmacılar var. İlgili çalışmada Güneş lekelerinde görünen en şiddetli manyetik alanların analiz edilmesi için, New Mexico’daki (ABD) Dunn Güneş Teleskobu’nda elde edilmiş yüksek ayırma güçlü gözlemler ve bunların yanı sıra NASA’nın Solar Dynamics Gözlemevi’nin tamamlayıcı gözlemleri kullanılmıştır. Güneş lekelerinin hastanelerdeki modern MRI makinelerindeki gibi şiddetli alanları vardır, ama Dünya'dan çok daha büyüktürler. Queen’s Üniversitesi’nden bir araştırmacı ise konuya dair “Güneş ışığını bileşen renklerine ayırmakla, uluslararası araştırma ekibimiz, kalsiyum ve demiri de içeren belli elementlerin Güneş atmosferinde bulunanlarının davranışını inceleyebilmiştir. Bu elementler çıkarıldığında, görüntü dizilerinde şiddetli ışık çakmaları (flash) belirlendi. Bu şiddetli çakmaların hepsinde, -süpersonik uçakların ses hızını aştıklarında ortaya çıkardıkları patlamalara benzer şekilde- enerjilerini şok dalgalarına dönüştüren Alfvén dalgalarının ayırıcı özellikleri (damgaları) vardı. Böylece şok dalgaları kendilerini çevreleyen plazmayı dalgalandırabilir ve böylece çok yüksek ısı üretebilirler. Süper bilgisayarlar kullanarak, verileri analiz edebildik ve Alfvén dalgalarının plazma sıcaklıklarını çevrelerindeki durgun sıcaklığın çok üzerine çıkarabileceklerini tarihte ilk kez gösterdik” yorumunu yaptı. Kaynak: Science Daily / Nature Physics (29 Mayıs 2018) |
Dünya Uzay Haftası!SSCB'nin "Sputnik 1" yapay uydusunu 61 yıl önce Dünya yörüngesine göndermesiyle insanlığın uzay macerası başladı. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından uzayla ilgili farkındalığın artırılması amacıyla 1999'da belirlenen "Dünya Uzay Haftası" her yıl 4-10 Ekim tarihlerinde pek çok ülkede çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu hafta kapsamında, geçen yıl 80 ülkede 3700'den fazla etkinlik düzenlendi. Dünya Uzay Haftası'nın 2018 yılı teması, "Uzay Dünyayı Birleştiriyor" ve 2019 teması "Ay: Yıldızlara Geçit" olarak belirlendi. ABD öncülüğündeki Batı bloku ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) öncülüğündeki Doğu bloku arasındaki Soğuk Savaş boyunca en büyük rekabet alanlarından biri "uzay" oldu. Sovyetler Birliği'nin 4 Ekim 1957'de Sputnik 1 yapay uydusunu Dünya'nın yörüngesine göndermesi, insanlığın uzay ile macerasını başlatan en önemli olaylardan biri olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 22 gün boyunca Dünya'ya radyo sinyalleri gönderen Sputnik 1, 4 Ocak 1958'de Dünya atmosferine girdi ve yanarak yok oldu. Rusya’nın bu başarısının ardından ABD de 1958'de Explorer I adlı ilk uydusunu Dünya'nın yörüngesine gönderdi ve böylelikle ABD uzay yarışındaki ilk hamlesini yapmış oldu. İlgili gelişmenin ardından, Sovyetler Birliği 1959'da Luna 2 adlı uzay mekiğini Ay'a fırlattı ve yaklaşık 2 yıl sonra 12 Nisan 1961'de Vostok 1 adlı kapsüle benzer uzay mekiğiyle kozmonot Yuri Gagarin’i Dünya'nın yörüngesine gönderdi. Böylelikle Gagarin, uzaya çıkan ilk insan oldu. Gagari'nin uçuşu 108 dakika sürdü ve 327 kilometre yüksekliğe ulaştı. Aynı yıl NASA da Merkür Projesi kapsamında ürettiği mekiklerle önce maymunları daha sonra astronot Alan Shepard’ı uzaya gönderdi ancak Shepard Dünya'nın yörüngesine ulaşamadı. Bu denemenin ardından astronot John Glenn, 20 Şubat 1962'de Dünya'nın yörüngesine erişen ilk Amerikalı oldu. Gleen, 4 saat 56 dakika süren yolculuk sırasında Dünya çevresini üç kez turladı. John Glenn, bu başarısının ardından ABD'de kahraman ilan edildi ve dönemin ABD Başkanı John Kennedy tarafından kendisine Uzay Kongresi Onur Madalyası verildi. Ülke çapında okul ve sokaklara Glenn'in adı verildi. Kennedy, yaptığı bir konuşmada, 1960'ların sonuna kadar Ay'a insan göndermeyi planladıklarını duyurdu. Rus kozmonot Valentina Tereshkova, 16 Haziran 1963'te Vostok 6 adlı uzay mekiğiyle uçuşunu gerçekleştirerek, "uzaya çıkan ilk kadın" ünvanına sahip oldu. Dünya'nın yörüngesinde 48 tam tur atan ve yaklaşık üç gün boyunca uzayda kalan Rus kozmonot Tereshkova, uzay mekiğinden ayrıldıktan sonra paraşütle Orta Asya'ya iniş yaptı. ABD, Ay'a insan gönderme çalışması olarak adlandırdığı "Apollo Projesi" altında Ay'a çok sayıda iniş gerçekleştirdi. Ay yolculuğunun ilk adımı Apollo 1'in testleri sonucu çıkan yangında, 3 mürettebat hayatını kaybetti. 16 Temmuz 1969'da Ay'a iniş yapan ilk uzay aracı Apollo 11'de astronot Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins bulunuyordu. Apollo 11'in 20 Temmuz'da Ay'ın yörüngesine girmesinin ardından astronot Neil Armstrong, Ay'a ayak basan ilk insan oldu. Apollo 11 misyonu komutanı Amstrong'u, yaklaşık 20 dakika sonra astronot Aldrin izledi ve böylelikle Ay'a ayak basan ikinci kişi oldu. Ay'a ayak basan ilk insan Armstrong'un, "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım" sözü tarihe geçti. Neil Armstrong, 25 Ağustos 2012'de 82 yaşında yaşamını yitirdi. Apollo 11'in ardından 1969-1972 yılları arasında Ay'ı keşfetmek için 6 Apollo misyonu daha yapıldı. Apollo 17'nin 7 Aralık 1972'de yaptığı yolculuk ise Ay'a yapılan son insanlı yolculuk oldu. Ay yürüyüşünü gerçekleştiren son Amerikalı astronot Gene Cernan, NASA'nın Apollo 17 misyonu kapsamında 12 Aralık 1972'de Ay'a ayak basan 12. ve son astronot oldu. 1972'den bugüne Ay'a bir daha insanlı uçuş yapılmazken Rusya, 2029'da Ay'a insanlı uçuş yapmayı planladığını duyurmuştu. Rusya Federal Uzay Dairesi'nden (Roscosmos) bir yetkili 2015'te yaptığı bir açıklamada, Rusya'nın Ay'a yolculuk için tekrar düğmeye bastığına işaret ederek, "Ay'a insanlı görevin 2029'da düzenlenmesini planladıklarını ve gerekli çalışmalara çoktan başladıklarını" söylemişti. Kaynak: Science News (3 Ekim 2018) |
| Saat: 16:45 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık