![]() |
NTV'DEN EVRİM MASALLARI NTV Kanalında yayınlanan "İnsan Vücudu" adlı belgesel, evrim teorisini izleyicilere empoze etmeye yönelik yoğun bir propagandayla dolu. Ancak propaganda, evrim teorisinin bilim dışı bir efsane olduğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramıyor. 18 Eylül 2002 tarihinde NTV kanalında, BBC'den alınan The Human Body (İnsan Vücudu) isimli bir belgeselin ilk bölümü yayınlandı. İnsan vücudunun tanıtıldığı programda, insanın sözde evrimi, izleyiciye hiçbir delil sunulmadan masalsı bir üslupla anlatıldı. Koyu bir propaganda niteliğindeki belgesel, gerçekte evrim teorisinin bilimsel dayanaklardan tamamen yoksun olduğunu gösteriyordu. . Aşağıda söz konusu belgeselde yer alan yanılgılar bilimsel olarak açıklanmaktadır: NTV'nin Bakteri Masalı NTV'nin evrim masalları " İlkel dünyada ilk olarak bakteriler vardı, sonra bu bakterilerden bitkiler ve hayvanlar evrimleşti" cümlesiyle başlıyordu. Oysaki "ilkel dünyada bakteriler vardı" cümlesinin bir anlamı yoktur, çünkü mesele o bakterilerin nasıl var olduğudur. NTV'deki belgeseli hazırlayanlar, izleyicilerinin "bakteriler de kendi kendine ortaya çıkıyordur herhalde" gibi yüzeysel bir aldanışla konuya bakacağını düşünerek bu kritik soruyu geçiştirebileceklerini sanıyor olabilirler. (Veya daha vahimi, kendileri böyle bir yüzeysellik içinde olabilirler.) Ama gerçekte en basit bakterinin kökeni bile, evrim teorisi için üstteki cümleyle geçiştirilemeyecek kadar büyük bir "sorun"dur. Bakterilerin kökeni evrim teorisi için sorundur, çünkü teori canlılığın ilkel dünyada rastgele kimyasal reaksiyonlarla doğduğunu ileri sürmektedir, ama en basit bakteride bile hiç bir kimyasal reaksiyonla açıklanamayacak kadar kompleks bir organizasyon ve "bilgi" vardır. Bu bilgiyi biraz inceleyelim: Bir bakterinin 2000 civarında geni vardır. Her bir gen ise 100 kadar harf (şifre) içerir. Bu da bakterinin DNA'sındaki bilginin en az 2 milyon harf uzunluğunda olması demektir. Bu hesaba göre tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin kelimelik 20 romana denktir. (1) Bu durumda, tek bir bakterinin dahi tesadüfen oluşması veya tesadüfi etkenlerle evrimleşmesi kesinlikle mümkün değildir. Bu kadar çok bilgi içeren bir yapıya rastgele yapılacak bir müdahale bakterinin tüm çalışma sistemini bozacak kadar önemlidir. Bakterilerin gen şifrelerinde bir aksaklık olması ise, çalışma sistemlerinin bozulması, ve dolayısıyla ölümü anlamına gelir. New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini hesaplamıştır. Elde edilen rakam, 1040.000'de 1 ihtimaldir. (2) (Bu sayı, 1 rakamının yanına 40 bin tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir sayıdır.) Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe bu sayı karşısında şu yorumu yapar: Bu sayı (1040.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır. (3)İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle ise, tüm bu sayılar karşısında şöyle demektedir: Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir. (4)Görüldüğü gibi en basit bakterinin dahi evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen meydana gelmesi imkansızdır. Hatta, evrim teorisi basit bir bakteriyi oluşturan 2000 çeşit proteinden tek bir tanesinin dahi tesadüfen nasıl oluştuğunu açıklayamamaktadır. Dolayısıyla, "önce bakteri vardı, sonra bakteriden bitkiler ve hayvanlar oluştu" demek, hiçbir bilimsellik içermeyen büyük bir aldatmacadır. Zaten NTV belgeselini hazırlayanlar da bunun farkında olacaklarki, ilk bakterinin nasıl oluştuğu konusuna hiç girmeden, masallarına "nasıl olduysa yeryüzünde belirmiş olan bakterilerle" başlamışlardır. Ayrıca, evrimcilerin bu evrim hayallerine gösterebildikleri tek bir delil yoktur; bakterilerle ilk bitki ve hayvan formu olduğunu iddia ettikleri canlılar arasında hiçbir ara geçiş formu bulunmamaktadır ve bunu kendileri de itiraf etmektedir. Bu evrimcilerden biri ülkemizin önde gelen evrim savunucularından Prof. Dr. Ali Demirsoy'dur. Demirsoy bu konuda şu itirafta bulunur: Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur. (5)Çevreleri değiştikçe bakterilerin evrimleştikleri yanılgısı NTV'nin Söz konusu belgeselinde, bakterilerin zaman içinde değişime uğradığı ve bunun sonucunda daha kompleks yaşam formlarının ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bu da hiçbir bilimsel temeli olmayan bir hayalgücü ürününden başka bir şey değildir. Bakteriler yaşam süreleri çok kısa olan ve dolayısıyla tek bir bilim adamının binlerce neslini gözlemleyebildiği canlılardır. Bu nedenle evrimciler yıllarca bakterileri sayısız mutasyona uğratmışlar ancak tek bir bakteri neslinde dahi evrim gözlememişlerdir. Fransa'nın en ünlü zoologlarından, 35 ciltlik Traité de Zoologie ansiklopedisinin editörü ve Fransız Bilimler Akademisi'nin (Académie des Sciences) eski başkanı Pierre-Paul Grassé, bakterilerin evrimi geçersiz kılan değişmezliği hakkında şunları yazar: "Bakteriler... çok sayıda üremeleri nedeniyle, en çok mutant (mutasyon geçirmiş canlı) ortaya çıkaran canlılardır. Ancak bakteriler... kendi türlerine çok büyük bir sadakat gösterirler. Escherichia coli bakterisinin mutantları çok dikkatli bir biçimde incelenmiştir ve bu konuda çok iyi bir örnektir. Okuyucular da kabul edecektir ki, evrimi kanıtlamak ve mekanizmalarını keşfetmek için örnek olarak seçilen bu canlının bir milyar yıldır hiçbir değişime uğramamış olması son derece şaşırtıcıdır. Eğer evrimsel bir değişim meydana getirmiyorlarsa, bu canlıların geçirdikleri bunca mutasyonun ne anlamı vardır? Sonuçta, bakterilerin ve virüslerin geçirdikleri mutasyonel değişimlerin, belirli bir genetik ortalamanın etrafında dönüp dolaşan kalıtsal dalgalanmalardan başka bir şey oluşturmadıkları ortaya çıkmaktadır; biraz sağa, biraz sola dalgalanma olmakta, ama nihai bir evrimsel değişim yaşanmamaktadır.. (6)Kısacası eğer mutasyonlar bakterilerde evrim sağlasaydı, bunun örneklerinin laboratuvarlarda görülmesi gerekirdi. Oysa durum bunun tam aksidir. Küçük değişikliklerin zaman içinde evrime neden olduğu yanılgısı Belgeselde evrimcilerin klasik iddialarına yer verilmekte ve organizmalarda meydana gelen küçük değişikliklerin milyarlarca yıllık zaman içinde biriktiğini ve organizmaların türlerinin değişmesine neden olduğu öne sürülmektedir. Oysa, bu iddianın hiç bir bilimsel dayanağı yoktur. Söz edilen "tek tek, küçük, farkedilmeyen değişiklikler" mutasyonlardır. Çünkü evrim teorisinin değişime neden olarak gösterebildiği tek mekanizma mutasyonlardır. Mutasyonlar; canlıların genetik şifrelerinde, radyasyon, kimyasal etkiler gibi birtakım dış etkenler nedeniyle meydana gelen bozulma ve değişmelerdir. Sağlıklı bir canlının genetik yapısı kusursuz bir düzen ve dizilime sahiptir. Mutasyonlar ise DNA üzerinde %99 zararlı ve tahrip edici, %1 ise etkisiz role sahiptir. Mutasyonlar canlıdaki genetik bilginin kayıtlı olduğu DNA dizilimlerini parçalar, yok eder veya yerlerini değiştirirler; mevcut bilgiyi ortadan kaldırırlar. Radyasyonun sebep olduğu mutasyonların genler üzerindeki zararlı etkisinin güncel örneklerinden birkaçı Hiroşima, Nagasaki ve Çernobil vakalarıdır. Bu felaketlere maruz kalanlarda meydana gelen genetik mutasyonlar sonucunda, sayısız insan ve canlı hayatını kaybetmiş, pek çoğu sakat kalmış, daha sonra gelen jenerasyonlarda dahi özürlü bireyler dünyaya gelmiştir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan mutasyonların canlı organizmalara verdiği zararı şöyle açıklar: Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (7)Dolayısıyla, doğada canlılara küçük küçük farkedilmeyen yararlı değişiklikler kazandıracak bir mekanizma bulunmamaktadır. NTV'nin masalsı bir anlatımla, detaylara girmeden bu konuyu geçiştirmesinin nedeni, bu değişimin nasıl gerçekleştiğini kendisinin de bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Türlerin birbirlerinden evrimleştiği yanılgısı Evrimcilere göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıllık uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Oysa eğer evrimcilerin bu iddiaları doğru olsaydı, yani NTV'nin iddia ettiği gibi, balıklar sürüngenlere, sürüngenlere kuşlara... evrimleşmiş olsaydı, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekirdi. Örneğin geçmişte, balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıydı. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıydı. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıydı. Geçmişte yaşamış olduklarına inanılan bu teorik canlılara "ara geçiş formu" adı verilir. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa, bunların sayılarının ve türlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve bu canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formlarının sayısının bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Bu gerçek Darwin tarafından da kabul edilmiştir. Ancak bu ara geçiş formlarının fosilleri bir türlü bulunamamaktadır ve Darwin de bunun farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu da görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı: Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. (8)Darwin'den sonra da evrimciler bu ara geçiş formlarını bulamadılar. Bilimsel bulgular, evrim teorisinin öngörülerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını gösterdi. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, evrim teorisini benimsemesine karşın bu gerçeği şöyle kabul eder: Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (9)Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki ise şu yorumu yapar: Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır. (10)Peki, ara geçiş formlarının bulunamayışı ve bunun evrim teorisi için çok büyük bir problem olduğu açık bir gerçekken, NTV ve diğer bazı evrimciler nasıl olur da hiçbir delilleri yokken "balıklar sürüngen oldu, sürüngenler kuş oldu" masalını anlatmaya devam edebilmektedirler? Bu sorunun cevabı, Science dergisindeki bir makalede şöyle açıklanır: Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlarının dışında kalan çok sayıda iyi eğitimli bilim adamı, ne yazık ki, fosil kayıtlarının Darwinizm'e çok uygun olduğu gibi bir yanlış fikre kapılmıştır. Bu büyük olasılıkla ikincil kaynaklardaki olağanüstü basitleştirmeden kaynaklanmaktadır; alt seviye ders kitapları, yarı-popüler makaleler vs... Öte yandan büyük olasılıkla biraz taraflı düşünce de devreye girmektedir. Darwin'den sonraki yıllarda, onun taraftarları bu yönde (fosiller alanında) gelişmeler elde etmeyi ummuşlardır. Bu gelişmeler elde edilememiş, ama yine de iyimser bir bekleyiş devam etmiş ve bir kısım hayal ürünü fantaziler de ders kitaplarına kadar girmiştir. (11)Science dergisinde açıklandığı gibi NTV'nin bilim dışı iddiasının arkasında "tarafsız olamama, hayal kurma" gibi etkenler bulunmaktadır. NTV, evrim fantazilerini bir masal gibi izleyiciye sunmuş ve "prense dönüşen kurbağa" masalını anlatır gibi, "insana dönüşen bakteriler, kuş olan sürüngenler, karaya çıkan balıklar"masalını anlatmıştır. NTV Haeckel'in Sahtekarlığını Neden Hala Bilim Gibi Gösteriyor? NTV'nin İnsan Vücudu belgeselinde, insan ve balık embriyoları karşılaştırılmakta ve yıllar önce bilim literatüründen çıkarılmış "Rekapitülasyon" teorisini, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmektedir. Rekapitülasyon terimi, evrimci biyolog Ernst Haeckel'in 19. yüzyılın sonlarında ortaya attığı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisinin özet ifade biçimidir. Haeckel tarafından öne sürülen bu teori, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia eder. Örneğin, NTV'nin insan ve balık embriyolarını ekrana getirerek iddia ettiği gibi, insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü öne sürer. Oysa bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu yıllar önce ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde "solungaçların", gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır. Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için "kuyruk" gibi gözükmektedir. Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in kurucularından George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor" diye yazar. (12) American Scientist'te yayınlanan bir makalede ise şöyle denmektedir: Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li yıllarda sonu gelmişti. (13)New Scientist dergisindeki 16 Ekim 1999 tarihli bir makalede ise şunlar yazılıdır: Haeckel'in keskin yasasının yanlış olduğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan embriyosunun hiçbir zaman bir balık gibi solungaçları yoktur ve embriyo hiçbir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez. (14)Konunun daha da ilginç bir başka yönü ise, Ernst Haeckel'in aslında ortaya attığı Rekapitülasyon teorisini desteklemek için çizim sahtekarlıkları yapmış olmasıdır. Haeckel, balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir: Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor. (15)Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. "Haeckel'in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi" başlıklı yazıda şöyle denmektedir: Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, '(Haeckel'in çizimlerinin) verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış' diyor... O ve arkadaşları Haeckel'in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yapmışlar. Richardson, "Anatomy and Embryology" dergisine yazdığı makalede, 'embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede farklı görünüyorlar' diye not ediyor.Kısacası, Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekarlık olduğu henüz 1901 yılında ortaya çıkmış olmasına rağmen, NTV gibi evrim savunucuları, bu teoriyi bilimsel bir gerçek gibi izleyiciye sunmakta, evrim aldatmacasını sürdürmeye çalışmaktadır. İçi Boş İfadeler, İzleyiciyi "Büyülemeye" Çalışan Boş Sözler "Evrim mucizesi", "evrim bu olağanüstü değişimi başardı", "evrimin şekillendirdiği insan vücudu" gibi ifadelere, evrimci kaynaklarda sık sık rastlanır. NTV de bu ifadeleri bolca kullanmış, son derece renkli ve çarpıcı görüntülerle birlikte "evrim mucizesi" telkinini vermeye çalışmıştır. Ancak NTV'nin kullandığı bu ifadeler incelendiğinde, bunların ne kadar içi boş, hiçbir şey ifade etmeyen ve açıklamayan, tamamen bilimsel delilden yoksun oldukları görülmektedir. NTV, bu içi boş cümleleri kullanarak ard arda birçok iddia sıralamış, tahmin edileceği üzere, bunların hiçbirinin nasıl gerçekleştiğini, hangi evrim mekanizmalarının bu değişimleri nasıl meydana getirdiğini açıklamamıştır. İşte NTV'nin açıklamadığı daha doğrusu açıklayamadığı için süslü ifadelerle geçiştirdiği konulardan bazıları: o NTV, "gördüğünüz gibi sularda ilk bakteriler vardı, sonra bunlar daha kompleks canlılara evrimleşti" demiş, ancak cansız maddelerle dolu dünyada ilk bakterilerin o sularda nasıl belirdiğinden hiç söz etmemiştir. Çünkü bunu ne NTV ne de diğer evrimciler bilmemektedirler. o NTV, "bakterilerin içinde bulunduğu çevre değiştikçe, daha kompleks hücre grupları oluşmaya başladı" demiş, ancak tek bir hücrenin bile tesadüfen evrim mekanizmaları ile nasıl oluşabildiğinin henüz büyük bir muamma ve evrim teorisinin en büyük çıkmazı olduğundan söz etmemiştir. o NTV, "balıklar sürüngenlere evrimleşti" demiş ancak suda solungaçları ile nefes alıp verebilen, karada nefes alabilmek için bir akciğeri olmayan, yürümek için ayağı olmayan bu canlının nasıl olup da karaya hemen uyum sağladığından, hangi evrim mekanizmaları ile hangi organlarının nasıl evrimleşebildiğinden hiç söz etmemiştir. Çünkü, bu evrimciler için büyük bir sorundur ve bunu hiçbir sözde evrim mekanizması ile açıklayamamaktadırlar. o NTV, "sürüngenler kuş oldu, sürüngen pulları kuş tüylerine dönüştü" demiş, ancak böylesine imkansız bir evimleşmenin nasıl gerçekleştiğinden yine bahsetmemiştir. Çünkü, sürüngenlerin kuşlara tesadüfi mutasyonlarla evrimleşmesinin imkansız olduğu, sürüngen pullarının ise kuş tüyleri ile tamamen farklı yapılara sahip olduğu ve birbirlerine dönüşmelerinin mümkün olmadığı evrimciler tarafından da bilinen bir gerçektir. o NTV, kulak kemiklerinden sözederken "evrimin binlerce yıldır inanılmaz yöntemlerle şekillendirdiği bir yer" ifadesini kullanmış ancak bu yöntemlerin neler olduğundan hiç sözetmemiştir. Çünkü böyle bir yöntem ne NTV ne de diğer evrimciler tarafından bilinmemektedir. o NTV, " İşitme yanında dengemizi ve iki ayağımız üzerinde yürümemizi sağlayan kulağın diğer bölümleri, ellerimiz, kollarımız ve bütün vücudumuz evrim sayesinde şekilenmiştir" demiş, ancak evrimin tüm bu kompleks organları nasıl şekillendirdiğinden hiç sözetmemiştir. Çünkü evrim teorisi indirgenemez kompleksliğe sahip organların nasıl oluştuğunu açıklayamaz. o NTV, "Nasıl yaşadığımız, vücudumuzun şekli gibi kararlar, daha ilk insan ortaya çıkmadan milyarlarca yıl önce verildi" demiştir. Ancak milyarlarca yıl sonra oluşacak olan insanın gözünün, kulağının, kalbinin, beyninin nasıl olacağına kimin karar verdiğini, cansız maddelerle dolu dünyada bu kadar olağanüstü bilinçli, akıllı ve organize sistemler için kimlerin planlar yaptığını açıklamamıştır. Acaba, NTV bu soruların cevabını verebilecek midir? Yani ilkel dünyada, kusursuz tasarıma sahip insan vücudu ile ilgili planları, hangi şuursuz, akılsız ve bilgisiz atomlar yapmış olabilir? Görüldüğü gibi, NTV'nin evrim propagandası son derece temelsizdir, akıl, mantık ve bilimle hiçbir ilgisi olmayan iddialar bilim kisvesi altında izleyiciye sunulmuştur. NTV, evrim teorisinin tüm bu iddiaları gerçekte açıklayamadığının farkında olacak ki, evrim hikayesini anlatmaya başlamadan önce, bu hikayenin "inanılması güç bir hikaye" olduğunu vurgulamış ve şöyle demiştir: Vücudumuz günlük hayatı mümkün kılan mucizenin yanında bizden büyük bir sır daha saklar. İnanılması daha güç olan bu sır şu anki halimize nasıl geldiğimizin hikayesidir.Yaşamın volkanların, sülfürlü suların olduğu bir ortamda kendiliğinden başladığı yanılgısı Evrim teorisinin ne kadar saçma ve mantıksız olduğunu görmek için NTV'deki belgeselde yeralan şu iddianın incelenmesi yeterlidir: NTV'deki belgeselde, Amerika'daki termal suların bulunduğu Yellowstone Parkı görüntüye gelmekte ve "eğer 3 milyar yıl önce burada olsaydınız ilk canlıların nasıl oluştuğuna tanıklık ederdiniz" denmektedir. Madem canlıların oluşumuna tanıklık etmek evrimcilerin iddia ettiği gibi bu kadar kolaydır, öyle ise neden evrimciler bu tür yerlerde ilk canlılığı oluşturmak için deneyler yapmamaktadırlar? Üstelik, bu deneylerde evrimciler diledikleri koşulları oluşturabilir, diledikleri malzemeleri kullanabilirler. Hatta, ilkel dünya koşullarındaki başıboş, rastgele etkenleri bertaraf edebilir, rastgele mutasyonlar değil, bilinçli bilinçli bir şekilde yönlendirilmiş mutasyonları kullanabilirler. Ve hatta, onlara hazır proteinler, aminoasitler ve canlılık için gereken fosfattan karbona kadar her türlü malzemeyi kullanma izni de verilebilir. Bunun yanında, eğer "zamana ihtiyacımız var" diyorlarsa, bu deney alanını milyarlarca yıl boyunca birbirlerine miras bırakabilirler. Dünyanın en önde gelen evrimci bilim adamları, bu deneye katkıda bulanabilir. Ne var ki, tüm bu tanınan imkanlara rağmen evrimciler böyle bir yerde, gülleri, kaplanları, kartalları, güvercinleri, kelebekleri, muhabbet kuşlarını, kedileri, incir ağacını, dutları, portakalı, domatesi, limonu, karpuzu, menekşeleri, ayçiçeğini, film yapımcılarını, yazarları, atom mühendislerini, beyin cerrahlarını, üniversite öğrencilerini, kendini oluşturan hücreleri inceleyen biyoloji profesörlerini, üniversite rektörlerini, devlet başkanlarını, ressamları, mimarları oluşturamazlar. Değil burada sayılanları, bu deney alanında tek bir hücre bile meydana getiremezler. Prof. Hoyle, bir evrimci olmasına rağmen bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir: Eğer maddenin, organik (cansız) sistemleri hayata doğru iten bir temel prensibi olsaydı bunun varlığının laboratuvarda kolaylıkla kanıtlanabilir olması gerekirdi. İlkel çorbayı temsil etmek üzere, örneğin bir yüzme havuzunu ele alın. Bunu biyolojik olmayan özellikteki kimyasallarla istediğiniz gibi doldurun. İstediğiniz gazı üzerine pompalayın veya arasından isterseniz hoşunuza giden herhangi bir çeşitte radyasyon verin. Deneyin bir sene sürmesine izin verin ve o 2.000 enzimden (canlı hücreler tarafından üretilen proteinler) kaç tanesinin havuzda ortaya çıkacağını görün. Ben cevabını vereceğim, böylelikle deneyi yapmanın zaman, zorluk ve masrafından kurtulmuş olursunuz. Muhtemelen amino asitlerden ve diğer basit organik kimyasallardan oluşan, kahverengimsi çamurdan başka hiçbir şey bulamayacaksınız. Bu iddiadan bu kadar emin nasıl olabilirim? Eğer tam tersi olacak olsaydı, bu deney şimdiye kadar çoktan yapılmış olurdu ve eğer yapılsaydı dünya çapında çok iyi bilinip ünlü olurdu. Bunun maliyeti ise Ay'a bir adamı yerleştirmeyle karşılaştırıldığında çok önemsiz kalacaktır. (16)Sonuç NTV, sonuç alamayacağı bir evrim propagandasının içine girmiştir. İzleyiciye hiçbir delil sunmadan, hikaye anlatır gibi, "burada bakteriler vardı, sonra bunlar evrimleşti ve en sonunda insan oldu, bu evrimin büyük bir mucizesidir" diyerek, insanları evrime inandırmaya çalışmak boş bir çabadır. Çünkü günümüzde, ortaokul çocukları dahi evrim hikayelerini ciddiye almamakta, hatta komik bulmaktadır. Umarız NTV, belki de sadece çarpıcı görüntülerinden etkilenerek aldığı ve yayınlamaya karar verdiği bu belgeselin, gerçekte bilimsellikten oldukça uzak anlatımlar içerdiğini farkeder ve bu belgeselin yayınına son verir. Söz konusu belgeselin diğer dizileri devam ettiği takdirde, bu sitede belgeselde yeralan yanılgılar bilimsel olarak açıklanmaya devam edecektir. |
ZULÜM GÖREN BİR MİLLET: ENDONEZYALI MÜSLÜMANLAR ARALIK 2000Bugün dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerde çok şiddetli çatışmalar, savaşlar ve karmaşa devam etmektedir. Bosna-Hersek'te, Arnavutluk'ta, Cezayir'de, Tunus'ta, Çad'da, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenya'da, Endonezya'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da, ya da Sudan'da dünya Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını rahatlıkla görebiliriz. Müslümanlar Bosna'da Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas, Endonezya gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından hedef alınmaktadır. Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler, hep benzer yöntemleri kullanmaktadır ve adeta tek bir amaç için çaba yürütmektedirler. Sanki belli güçler İslam'ı kendilerine düşman olarak seçmiş ve işbirliği içinde çaba yürütüyorlarmış gibi... Bu uluslararası çabanın ardından, bazı Batılı güç odakları yatmaktadır. İslam'ın Batı medeniyeti için ortak bir düşman olarak algılandığına ve yakın gelecekte dünyanın bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağına dikkat çeken kişilerden biri Amerikalı stratejist Samuel Huntington olmuştur. CFR'nin Foreign Affairs adlı etkili dergisinin 1993 yazındaki sayısında Huntington, en büyük çatışmanın da Batı ve İslam medeniyetleri arasında geçeceğini yazmıştı. Huntington'ın sözünü ettiği bu büyük çatışma çoktan başladı ve İslam topraklarında çok büyük bir hızla devam ediyor. İslam'ın, dünya üzerinde adaletsiz bir düzen kuran ve Siyonizmle içiçe olan Batılı güç odakları için kültürel bir tehlike oluşturacağı bilindiği için, uzunca bir süredir İslam'ı zayıflatma, yoketme yöntemleri denenmekte. Son on-on beş yılda ise bu strateji iyice belirginlik kazandı ve yukarıda isimlerini saydığımız ülkeler üzerinde uygulanmakta. İslam'a karşı yürütülen bu savaşın farklı yöntemleri vardır. İslam aleyhtarı propaganda ile İslam'ı dejenere etme, aslından saptırma çabaları bu yöntemler arasında sayılabilir. Ancak tüm bunların yanında dünya Müslümanlarının kontrol altına alınmaları, zayıflatılmaları ve ezilmeleri de kuşkusuz İslam'a karşı girişilen savaşın önemli bir boyutudur. Hiçbir İslam ülkesinin güçlenmesine, istikrara kavuşmamasına izin verilmemekte, barışın tesisi iç ya da dış müdahale ile engellenmektedir. Son yıllarda yaşadığımız örnekler, Müslümanların fiziksel olarak imha edilmelerinin bile söz konusu olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük İslam toprağı sayılan Endonezya da, söz konusu uluslararası plan doğrultusunda hedef seçilen ülkelerden sadece biri. Neden Endonezya? Eski Amerika Başkanı Nixon Endonezya'yı "Doğu Asya'nın en zengin doğal kaynaklarına sahip, en zengin ganimeti!" şeklinde tanımlıyordu. 210 milyon nüfusu, neredeyse Avrupa kadar büyük bir alana yayılan zengin kaynakları, güçlü ordusu, jeopolitik konumu ve teknolojik üstünlüğü ile İslam dünyasının en güçlü ülkelerinden biri olan Endonezya, Pasifik ile Hint Okyanusu, Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz arasındaki deniz ulaşımını kontrol edebilecek bir noktada 13 bin adadan oluşan dev bir ülke. Onlarca dil, din ve etnik yapıdan oluşuyor. Ülkenin yüzde doksanına yakın nüfusunu ise Müslümanlar oluşturuyor. 1943 yılında Hollanda sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını kazandı. Toprakları tarıma oldukça elverişli, petrol ve elmas yataklarına sahip, dünyada en çok kalay çıkarılan 3. en büyük ülkesi. Sukarno, 1943 yılında Endonezya Cumhuriyeti'ni ilan etti. Ancak Hollanda bu zengin sömürgesinden vazgeçme niyetinde değildi. Hollanda ile savaş üç yıl sürdü, üç yılın sonunda Hollanda hükümdarlık haklarını Endonezya Birleşik Devletlerine bıraktı. Ancak Endonezya Birleşik Devletleri, Hollanda-Endonezya birliğinin bir parçası olacaktı. Sukarno Java kökenliydi, Hollanda ülke yönetimini Sukarno başkanlığında, ülkenin sadece yüzde 7'sini oluşturan, Java kökenlilere bıraktı. Javalar ülkede azınlık, fakat Hollanda bölgeye geldiği andan itibaren onlarla ticari ilişkilerde bulunan ve destek veren bir gruptu. Javalar kısa süre içinde Endonezya'yı tamamen egemenlikleri altına almaya ve Müslümanların oluşturduğu muhalefet hareketlerini sindirmeye giriştiler. Endonezya'nın ekonomik ve siyasi olarak tam bağımsızlığını isteyen ve bunun için mücadele eden ülkenin en büyük adası olan Sumatra adasındaki Müslüman Açe halkına yönetimde hiçbir hak tanımaya yanaşmadılar. Açe Sumatra adası, Hollanda bölgeye geldiğinde bağımsız bir krallıktı. 16. yüzyılda Hollandalılara karşı Osmanlı halifesinden yardım istemiş ve Osmanlı tebası haline gelmiş bir Müslüman toprağıydı. Ancak sömürgeciler giderken burayı Endonezya'ya bıraktılar ve Endonezya Açe Sumatra'yı kontrolu altında tutmaya başladı. Javalılar 1950 yılında devlet yapısının üniter bir yapıya dönüştürüldüğünü ilan ettiler ve ada halkının çıkarları yerine kendi yerel çıkarlarını ön planda tutan bir politika izlemeye devam ettiler. Ülkede siyasal partilerden Endonezya Milliyetçi Partisi (PNI) Başkan Sukarno'ya yakınlığıyla bilinmekteydi ve oylarının % 80'ini Java bölgesinden sağlıyordu. Bu partinin karşısında ülkenin en önemli siyasal güçlerinden birisi Müslümanların kurduğu Masjumi Partisi'ydi (PM). O kapatılınca yerine Nahdatul Ulema (NU) kuruldu. Javalılar PNI sayesinde kendi yerel çıkarlarını Endonezya'yı oluşturan adalar halkının ortak ve genel çıkarlarıymış gibi gösterdiler. Bunu yapmak için de, ülkenin etnik yapısı son derece heterojen olmasına rağmen "Endonezya milliyetçiliği" fikrini ortaya attılar. Oysa bu gerçekte "Java milliyetçiliği"nden farklı bir şey değildi. Sumatra adasında İslamın yüzyıllar boyunca bayraktarlığını yapmış Müslüman Açe halkı Hollanda sömürgeciliğinin bir devamı olarak gördükleri Endonezya sömürgeciliğine karşı çıkmaya ve kendi bağımsız devletlerini kurmak için mücadele etmeye başladılar. Açe halkı bu amaçla Açe Sumatra Milli Kurtuluş Cephesi adıyla bir örgüt kurdu. Bu cephe 4 Kasım 1976'da yayınladığı bir bildiri ile Açe Sumatra'nın bağımsızlığını ilan etti ve cephenin lideri Dr. Tungku Hasan di Tiro'nun liderliğinde bağımsız bir hükümet kurduğunu açıkladı. Ancak Endonezya hükümeti sahip olduğu dış desteğe güvenerek bu hükümeti tanımadı. 1965-66 yıllarında ülkede çıkan karışıklıklar neticesinde General Suharto CIA desteği ile yönetime el koydu. 1968'de ise devlet başkanlığına getirildi. Bu arada çoğunluğu Müslüman 1 milyon kişi terörist oldukları gerekçesiyle katledildi. Dünya medyası ve siyası çevreleri ise, 20. yüzyılın en büyük katliamları arasında sayılan ve neredeyse Stalin'in katliamlarına eş olan bu büyük vahşeti görmezlikten geldi. Batılı Güçler Suharto'nun Katliamlarını Finanse Ettiler Ülkemizde de çok sayıda eseri yayımlanan Massachussetts Institute of Technology'de profesör olan Noam Chomsky, 35 yıllık ortaklık başlıklı bir makalesinde Amerika ile Endonezya arasındaki ilişkiyi şu şekilde tanımlar: ...20 Mayıs 1998 tarihinde Madeleine Albright, Suharto'dan istifa etmesini ister ve bundan birkaç saat sonra da Suharto istifa edip, tüm yetkilerini yardımcısına devereder. İşte bu, Amerika ile Endonezya arasında yarım asıra yakın bir zamandır devam eden ilişkinin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.(1) Chomsky'nin pek çok açıdan Mobutu, Morcos, Somoza ve Duvalier rejimlerine benzettiği Suharto, iktidara Amerikan desteği ile geldi ve iktidarının son anlarına kadar da bu destek sayesinde ayakta durdu. Amerikan yönetiminin bu desteğinin altında yatan en önemli nedenlerden biri Soğuk Savaş süresince Endonezya'nın SSCB karşısında Uzakdoğu'da bir denge unsuru oluşturmasıydı. Bu nedenle her türlü katliama, vahşete göz yumuldu, hatta bunların finansmanı bizzat Batılı ülkeler tarafından sağlandı. Zaten katliamı yapan ordunun ve paralı askerlerin eğitimi de aynı güçler tarafından sağlanıyordu. Bu ortaklık esnasında -1975 yılından günümüze kadar- Washington Endonezya'ya en az 1 milyar dolarlık silah sattı. Bunun yanısıra milyonlarca dolarlık askeri yardımda bulundu.(2) Bu yardımlar her yönetim döneminde devam etti. Örneğin 1978 yılında gerçekleştirilen büyük katliam öncesi, Carter hükümeti Suharto yönetimine çok yüksek miktarda silah sevketti. Yeni techizatla desteklenen katliamın bilançosu ise 200 bin ölü oldu. Sadece Amerika değil, İngiltere ve Fransa'da Suharto rejimine çok büyük bir askeri ve maddi destek veriyordu. Ülkeyi sürekli ziyaret ediyor, silah satma yolları arıyorlardı. Bu ziyaretler sonunda yaptıkları açıklamalarda Endonezya hükümeti ile her yönde uyum içinde olduklarını ifade ediyorlardı.(3) Askeri yardımların yanısıra, askeri eğitim de bu ülkeler tarafından sağlandı. Pentagon ülkede yaşanan şiddeti gerçekleştiren "Kopassus" isimli özel timlerin eğitimini bizzat üstlendi. Ancak bu karanlık ilişki dünya basınında çok az yer aldı. Ancak Fransız politik araştırma kuruluşu CERI'den araştırmacı-yazar Romain Bertrand Le Monde Diplomatique'in Ekim 1999 tarihli sayısında "Batının ikiyüzlülüğü/Endonezya ordusu, özel bir firma" başlıklı yazısında Endonezya'daki özel timlere dikkat çekti. Bertrand, yarım asıra yakın bir zamandır devam eden bu katliamlar sırasında tüm şiddetin Endonezya ordusu ve bu özel timler tarafından yönetildiğini, organize ve koordine edildiğini söylüyor ve ordunun katliamlara bakış açısını şu şekilde açıklıyordu: ...1965-1966 yıllarında yapılan ve sayıları 1 milyona varan katliamlar sırasında da aynı şey olmuş, ordu yanlıları bu olayı bir ameliyat olarak nitelendirmişlerdi. Sadece ordu ülkenin iyiliğini düşünür ve bunun için kimleri öldürmesi gerektiğini de yine en iyi ordu bilir mantığı yönetim üzerinde hakimdi. Bu nedenle de Açe Sumatra'da ve Doğu Timor'da yapılan tüm katliamlar enfeksiyonla bir maddenin atılması anlamına geliyordu. Onların yokedilmesi bir parazitin öldürülmesinden farksızdı. Ülkeye zararlı bir ideolojinin ortadan kaldırılması demekti. Hatta Suharto bu olayı bir şok tedavi olarak nitelendiriyordu.(4) Katliamları daha profesyonelce gerçekleştirmek amacıyla 1965 yılında kurulan ve Batılı ülkeler tarafından eğitilen paralı özel ordular, daha sonra türlü düzenlemelerle daha etkin hale getirildiler. Genç gangsterlerden oluşan bu gruplar zaman içinde kim daha çok para verirse onun hizmetinde çalışır hale geldiler.(5) 1980 ve 1990 yılları arasında bu gruplar yeni bir düzen adına her türlü pis işe giriştiler ve her türlü ahlakı değeri gözardı ettiler. Ordu ve polis ile ortak yaptıkları operasyonlar çok büyük şiddet olaylarına sahne oldu. Bu dönemde her türlü profesyonel dezinformasyon, tutuklamalar, işkenceler, faili meçhuller ve halkla mücadele adına psikolojik savaş yerine getirildi.(6) Ve Kopassus'lar bu eğitimin sonunda Doğu Timor'da, Ace Sumatra'da Müslümanlara karşı çok büyük katliamlar, insanlık dışı vahşetler gerçekleştirdirler. Her anti-İslami harekette olduğu gibi bu stratejik ilişkide de İsrail çok önemli bir yer tutuyordu. Amerika, İngiltere, Fransa'nın dışında Endonezya hükümetinin arkasındaki güçlerden biri de İsrail'di. İsrail'den Endonezya Rejimine Stratejik Destek Sumatra Müslümanlarının yönetimi ele almalarını ya da bağımsızlık ilan etmelerini engelleyen Java güdümlü Endonezya yönetimi, bu vasfıyla belirgin bir anti-İslami özellik taşımaktadır. Uzakdoğu'da domino teorisine uygun bir biçimde gelişebilecek muhtemel bir İslami uyanışın engellenmesi açısından, mevcut Endonezya yönetiminin varlığını koruması zorunludur. İşte bu yüzden Endonezya, İsrail'in müttefik listesinde önemli bir yer tutmaktadır. Yitzhak Rabin, FKÖ ile "Gazze-Eriha" anlaşmasının ardından Çin'e resmi bir ziyaret yapmış ve Çin'le olan askeri ittifaklarını daha da güçlendirmişti. Ancak İsrail Başbakanı, Çin dönüşünde pek çok kişinin fazla anlam veremediği bir resmi ziyaret daha yaptı ve Endonezya'ya gitti. Bu ziyaret, İsrail'in Endonezya ile "iyi ilişkiler" kurmak istediğinin bir işareti olarak yorumlandı. Oysa bu yanlış bir yorumdu; Yahudi Devleti Endonezya ile, daha doğrusu Endonezya'yı yöneten Java rejimiyle zaten çok uzun süredir "iyi ilişkiler" içindeydi. Mossad, Müslümanları "terörist" ilan ederek ortadan kaldıran Endonezya ordusuna ve ordu içindeki Kopassuslara "anti-terör" dersleri vermişti. Washington Report on Middle East Affairs konu hakkında şunları yazıyordu: İsrail'le arasındaki bağlantıyı kullanarak Washington'dan destek sağlamayı düşünen Endonezya, son dönemlerde sürpriz bir kararla doğrudan İsrail'e yakınlaşmaya başladı. Endonezya hükümeti bu çabanın bir parçası olarak Başkan Rabin'i, Çin gezisinden sonra Jakarta'da konuk etti. Bu pek çok kişi için şaşırtıcıydı. Oysa gerçekte İsrail'in oldukça uzun bir süredir Endonezya'yla gizli bağlantıları vardı. Jakarta'da işyeri görünümünde bir Mossad istasyonu kurulmuş ve oldukça önemli işler başarmıştı. Verilen bilgilere göre, bu Mossad istasyonu aracılığıyla, Endonezya güvenlik güçleri, anti-terörist (kontrgerilla) yöntemleri konusunda eğitim gördüler. İki ülkenin istihbarat servisi arasında 1960'dan beri yoğun bir bilgi alışverişi yaşanmaktaydı... İki ülke arasında askeri ilişkiler de var. Military Technology dergisinde 6 ay önce yayınlanan bir habere göre, Alhit ve BVR adındaki İsrailli şirketler, Sumatra Adası'ndaki Endonezya Hava Kuvvetlerine bir tesis kurmak için yarışıyorlar. Başka kaynaklar, 1980'lerde İsrail'in, Endonezya'ya 28 tane Amerikan yapımı Skyhawk uçağı sattığını bildiriyorlar.(7) İsrail ile Endonezya arasındaki silah ilişkisi Amerikan silahlarının Endonezya'ya satışı şeklinde gerçekleşiyor. Bunun için de İsrail kendi ordusunu kullanıyor. Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği silahlarla, Endonezya gibi bazı Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin orduları besleniyor. Bu da İsrail'in Amerika'dan neden bu kadar çok silah aldığını açıklıyor olsa gerek: ABD hükümeti İsrail ile anlaşmalı olarak bir ordu besliyor ve bu ordudan Amerikan hükümetinin haberi yok, bu ordu Endonezya'ya ABD'den elde ettiği silahları satıyor. Pentagon yetkilileri, İsrail'in Endonezya'ya 16 tane A4 uçağını gizlice gönderdiğini tespit etti. İsrail ABD yapımı savaş uçaklarının bu tip 3. Dünya Ülkeleri'ne satışından 25.8 milyon dolar aldı.(8) 35 Yıldır Kesintisiz Devam Eden Şiddet Suharto rejiminin başlattığı katliamlar, 1976 yılından bu yana halkı rejime karşı örgütledikleri bahanesiyle Müslüman din adamlarına yöneldi. Ülkenin birçok yerinde imamlar aileleri ile birlikte acımasız şekilde öldürüldü. Ülkedeki Java egemenliği ve Müslümanlara karşı uygulanan baskı ve terör, hala sürüyor. Yıllardan bu yana ülkede istikrar sağlamak adı altında tam bir hürriyet kısıtlamasına gidildi. Oysa amaç, baskılardan kurtulup, bağımsızlıklarını ve haklarını almak isteyen Müslümanlara hareket imkanı tanımamaktı. Suharto döneminde başta Çinliler olmak üzere, ülkedeki azınlık gayri müslimler ticareti ellerinde tutmaktaydılar. Bu dönem baskı ile de olsa Endonezya yönetiminin tüm azınlıkları bir arada bulundurduğu bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürdüğü bir dönem oldu. Endonezya bu dönem komünizme karşı önemli bir müttefik olarak görülmekte ve bütünlüğü yönünde çaba harcanmakta iken, Soğuk Savaş sonrası oluşan stratejik yönelimler ve yeniden tanımlanan düşman algılaması Suharto'nun gözden çıkarılmasına neden oldu. Ülkede komünizm tehlikesi kalmamış, ancak İslami uyanış güçlenmeye başlamıştı. İşte "bu uyanışı başka yönlere kanalize etmek ve olmazsa bastırmak" şekline özetlenebilecek yeni strateji ABD tarafından destek görmeye başladı. Bu politika gayri müslüm etnik gruplar arasında milliyetçilik fikirlerini yaygınlaştırarak ülkeyi parçalamaya yönelik çalışmalar şeklinde başlatıldı. Bu süreçten ilk yararlanan Doğu Timor oldu. Açe Sumatra Müslümanlarının ülkedeki en büyük azınlık olmalarına rağmen, bağımsızlık isteklerine yıllarca kulaklarını tıkayan batılı ülkeler Doğu Timor'un bağımsızlık çabalarına büyük bir destek verdiler. Çünkü Doğu Timor halkı Müslüman değil, katolikti ve Endonezya'nın kontrol altında tutulması açısından büyük önem taşıyordu. Suharto sonrası yapılan seçimler neticesinde Ekim 1999'da Abdurrahman Vahid devlet başkanlığına getirilirken, seçimlerde en yüksek oyu alan -Sokarno'nun kızı- Meyavati Sukarnoputri de başkan yardıncısı oldu. Abdurrahman Vahid tüm azınlıkların üzerinde birleştiği bir lider olarak seçimlerde ikinci parti olmasına rağmen devlet başkanlığına getirilirken, seçimlere girerken partisinin seçim listelerinin % 90'ını Hıristiyanlardan seçen Meyavati Sukarnopotri batılı ülke politikalarını dengeleyecek bir isim olarak devlet başkanlığı yardımcılığına getirildi. Doğu Timor'un bağımsızlık isteği 30 Ağustos 1999 tarihinde yapılan bir referandum neticesinde, halkın % 78.5'inin isteği ile kabul edildi. Referandum sonuçları açıklandıktan kısa bir süre sonra ise Doğu Timor birdenbire karıştı. Amerika'da özel eğitim gören Endonezya askerleri ve özel timler Doğu Timor'a girdi. Birkaç ay boyunca Endonezya askerleri ve Doğu Timor milisleri arasında çok yoğun çatışmalar yaşandı. Ülke insanlık dışı katliamlara sahne oldu ve birkaç hafta içinde –Endonezya hükümeti bu sayıyı kabul etmek istemese de- yaklaşık on bin kişi öldürüldü.(9) Oysa devlet başkanı Habibi referandumdan yana olduğunu açıklamış ve Doğu Timor'a bağımsızlık vermeye hazır olduğunu söylemişti. Ancak ABD'de özel eğitim alan –emirlerini de ABD yanlısı generallerden alan- Endonezya askerleri, Habibi'nin bu kararına karşı çıkarak Doğu Timor'a girmişlerdi. Çünkü Habibi'nin amacı güçlü bir federasyon çatısı altında, bağımsızlık talebinde olan tüm ülkeleri toplamaktı. Bu şekilde Endonezya'nın dağılması da engellenmiş olacaktı. Ancak Amerika Endonezya'yı birlik içinde tutacak olan federasyon planlarını bozmak istiyordu. Böylece diğer etnik azınlıklar da rahatça kışkırtılarak ülkenin parçalanması sağlanacaktı. Endonezya Huzura Kavuşabilecek mi? Bugün Doğu Timor'u Endonezya'dan koparan güçler, sadece bu yaptıklarıyla kalmıyorlar. Merkezi otoriteyi daha da zayıflatarak ordunun yönetimdeki müdahalesini artırıp, toplumsal kaos oluşturma, ülkenin sorunlu bölgelerini teker teker Endonezya'dan koparma yönünde ciddi adımlar atıyorlar. Etnik ve dinî çatışmaların özellikle zengin kaynakların bulunduğu bölgelerde yaşanması ise bir raslantı değil. Doğu Timor gibi, Batı Timor, Doğu-Batı ve Güney Kalimantan, Orta ve Güney Sulevasi, Güney ve Kuzey Sumatra, Doğu Cava, İriyan Jaya (Papua) ve Baharat Adaları hem zengin kaynakları hem de stratejik önemleri bakımından çok değerli bölgeler. Bazıları zengin petrol yataklarına sahip, bazıları dünyanın en önemli kauçuk merkezi, bazıları yağmur ormanlarıyla kaplı, bazıları ise Pasifik'le Hint Okyanusu'nu birbirine bağlayan su yollarını kontrol ediyor. Bu bölgelerin hemen hepsinde etnik ve dini çatışmalar yaşanıyor ve bunlar doğrudan dışarıdan yönlendiriliyor. Öyle görünüyor ki, yeni yüzyılın ilk dönemlerinde Müslüman dünyanın bu en kalabalık ülkesinin yavaş yavaş parçalanmasına şahit olacağız. Yine öyle görünüyor ki, Müslüman dünyadaki parçalanma süreci Endonezya ile sona ermeyecek. Kafkaslar ve Endonezya'daki karışıklıklar arasında birebir ilişkiler kurmak elbette ki mümkün değil. Ama Balkanlarla birlikte Kafkasların ve Uzak Asya'nın Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra sürekli karışıyor, belki de daha doğrusu karıştırılıyor olmasının, hem uluslararası, hem de bölgesel güç dengeleri açısından bakıldığında tesadüfi olmadığını görebilmek hiç de zor olmasa gerek. Dünyanın en zengin, en verimli topraklarına sahip Müslüman ülkeler üzerinde yazının başında bahsettiğimiz bir "çatışma senaryosu" daha uzun yıllar devam edeceğe benziyor. Temennimiz, hem Endonezyalı Müslümanlara hem de ülkedeki diğer dini gruplara barış getirebilecek bir çözümün kısa sürede bulunması ve başta uluslarası Siyonizm olmak üzere anti-İslami güç odaklarının ülke üzerindeki planlarının boşa çıkmasıdır. |
TEKNOLOJİ HER ZAMAN MUTLULUK GETİRMİYOR ( İnternet nedenli fesihlere dikkat ) http://www.alomaliye.com/haziran_06/internet.jpg “internetworldstats”ın araştırma şirketi ACNielsen'e dayanarak yayımladığı verilere göre, halen dünyada yaşayan 6 milyar 420 milyon insanın yüzde 13,9'u (938 milyon 711 bini) internet kullanıyor. Son 4,5 yılda dünyada internet kullanıcılarının sayısı yüzde 160 arttı. Fakat bu oran Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu'da yüzde 312, Karayipler ve Latin Amerika'da yüzde 277 ve Afrika'da yüzde 258 olarak gerçekleşti. İnternetin daha önce de hızlı geliştiği ve bu nedenle pazarın kısmen doyuma ulaştığı Kuzey Amerika'da ise son 4,5 yılda internet kullanıcılarının sayısı sadece yüzde 106,7, Avusturya ve Yeni Zelanda'da yüzde 116 ve Avrupa'da yüzde 161 artabildi. Ülkelere bakıldığında ise yaklaşık 203 milyon ile dünyada en fazla internet kullanıcısına sahip ABD'yi 103 milyon internet kullanıcısıyla Çin, 78 milyon internet kullanıcısıyla Japonya ve 47 milyon internet kullanıcısıyla Almanya izliyor. Türkiye ise 73.5 milyon olduğu tahmin edilen nüfusuna rağmen 7 milyon 270 bin internet kullanıcısıyla dünyada 24'üncü sırada yer alıyor. Yukarıdaki veriler bir bilgisayar dergisinin sitesinden alınmıştır[1]. Yukarıdaki alıntıda internet kullanımının ülkemizde her ne kadar yeterince yaygınlaşmadığına dikkat çekilse de artık gerek günlük yaşantımızda ve gerekse işyerlerimizle, çalışma hayatımızda internet kullanımı neredeyse vazgeçilmez bir araç halini almıştır. İnternetin yaşantımıza ve iş hayatımıza kattığı renk ve kolaylıklar hiç şüphesiz ki yadsınamaz. Gerçektende internet çağın mucizesi bir araç ve artık alış-verişten, mesleki araştırmalara, eş bulmaktan iş bulmaya kısaca hayatımızın her alanında İnternet var artık. Aslında yazımızın başlığında vurgu yapmaya çalıştığımız gibi teknoloji insanlara kolaylık ve dolayısı ile de mutluluk getirmelidir. Ama gelin görün ki "her nimetin bir külfeti vardır" özdeyişi bu konuda da devreye giriyor. İşyerlerinde İnternet kullanımının yaygınlaşması iş yaşamına ilişkin kolaylıkların yanında işyeri disiplinine ilişkin sorunları da beraberinde getirmeye başladı. Şirket yönetimleri, Personel ve İnsan Kaynakları yöneticileri bu konudaki sorunlara çözümler aramaya giriştiler. Çünkü çalışanlar mesai saatlerinde bilgisayarlarını yoğun biçimde mesajlaşma, sohbet ve iş dışında (hobi amaçlı ya da spor, aktüel vb.) amaçlar için kullanmaya başladılar. Bu durum da doğal olarak işyeri yönetimlerini çeşitli tedbirler almaya yöneltti. Artık pek çok kuruluşta MSN, ICQ ve benzer sohbet programlarının çalışanların bilgisayarlarına yüklenmesi yasaklanırken, iş saatlerinde iş amaçlı kullanımlar dışındaki internet kullanımına sınırlamalar getirildi. Aslında işyeri yönetimlerini sadece mesai saatlerinde personellerinin yaşadığı konsantrasyon kayıbı değil güvenlik sorunları da bu tür önlemler almaya zorladı. Çünkü bilindiği gibi dışardan gelen mesajlarla ve/veya indirilen programlarla virüs saldırılarına maruz kalan şirketler ciddi veri kayıplarına uğramaktadırlar. İş yeri yönetimleri bu konuda önlem olarak neler yapmaya başladı derseniz; Personel yönetmeliklerine bu konuda maddeler konulmaya başlandı ve teknoloji yardımıyla çalışanların bilgisayarları izlenmeye başlandı. Bu kurallara uymayan personele ise ihtar ve daha katı disiplin cezaları uygulanmaya başlandı. Bu arada çalışanların İnternet aracılığıyla birbirlerine gönderdikleri mesajların içerikleri de sorunlar yaratmaya başladı. Bu mesajların iş saatleri içinde ve iş ortamında gönderilmesi, okunması İş yasası açısından geçerli, ya da haklı fesih nedenleri yarattığı gerekçesiyle kimi işverenler çalışanlarının iş sözleşmelerini sona erdirdiler. Hal böyle olunca konu ister istemez yüksek yargıya da taşındı ve işten çıkartılma yaptırımına uğrayan çalışanlarla işverenler arasındaki davalar yeni içtihatlar oluşturdu. Şimdi dilerseniz bu konuda meydana gelen çeşitli olaylara ve bu olaylara ilişkin Yüksek mahkeme kararlarına bakalım. Bu olayımız sıkça karşılaştığımız iletim (forward) mesajlar yüzünden işinden olan bir çalışana ait. Aynı işyerinde çalışan bir iş arkadaşına (kadın) yönlendirdiği bazı müstehcen içerikli mesajlar sonucunda işveren işçinin iş sözleşmesini haklı nedene dayanarak sona erdirmiştir. Bunun üzerine işçi işe iade davası açmış ve yerel mahkeme işçiyi haklı bularak feshi geçersiz saymıştır. Buna karşın İşveren de kararı temyiz ederek konuyu Yüksek yargıya taşımıştır. Kararı inceleyen Yargıtayımız aşağıdaki gibi hüküm kurmuştur. "Dosyadaki bilgi ve belgelerden; bir eğitim kurumu olan davalı vakıfta bölge eğitim sorumlusu olarak çalışan davacının, davalının ibraz ettiği, davacının da kendisi tarafından çekildiğini kabul ettiği e-mail kayıtlarından, işyeri bilgisayarını kullanarak, mesai saatleri içinde aynı yerde çalışan bir hanım iş arkadaşına edep dışı sözler ve resimler içeren mesajlar gönderdiği anlaşılmıştır. Bizzat davacı tanıkları bu mesajların işverence 07.01.2004 tarihinde öğrenildiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda davacının iş aktinin feshi geçerli bir sebebe dayandığının kabülü gerekir. Böyle olunca davacı 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18 ve devamı maddelerinde yer alan işe iade hükümlerinden yararlanamayacağından aynı Yasanın 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." [2] Görüldüğü gibi yüksek mahkeme işçinin bu davranışının her ne kadar haklı nedenle fesih sayılamasa da geçerli nedenle fesih sebebi saymış ve yerel mahkemenin işe iade kararını bozmuştur. Buna benzer bir diğer örnek olay ise işverenle mesajlaşma sırasında kullanılan İngilizce argo bir deyim sebebiyle meydana gelmiştir. Kararı birlikte inceleyelim; DAVA VE KARAR: Davacı işçi, iş akdinin geçerli neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliğine, işe iade ile işe başlatmama tazminatının belirlenmesini istemiştir. Davalı işveren ise, davacının iş akdinin İş Kanunu'nun 25/II gereğince haklı nedenle feshedildiğini ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece feshe gerekçe yapılan, davacı tarafından işyerinde e-posta yazışmasında kullandığı "kick their ass baby" ifadelerinin aşağılama, küçültme ve küfretme mahiyetinde kullanılmadığı gerekçesiyle feshin geçersizliğini ve işe iadesine karar verilmiştir. Davacı tarafından e-mail'de kullanılan "kick their ass baby" (k.....larını tekmele bebeğim) sözcükleri her ne kadar küfür ve hakaret içermekte ise de; sert bir argo deyimi olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. İşyerinde ve iş saati içinde işverenle bir konuda yapılan yazışmada bu şekilde argo kelimenin kullanılması her ne kadar İş Kanunu'nun 25/II. maddesi kapsamında haklı fesih hali oluşturmaz ise de bu şekildeki bir davranış işyerinde çalışma düzenini ve huzur bozucu nitelikte olup geçerli fesih hakkıdır. Bu nedenlerle davanın reddine karar vermek gerekir. [3] Bu karardan da anlaşılacağı üzere Yargıtayımız bu tür mesajlaşmalara pek sıcak bakmıyor.Tüm çalışanlara mesajımız; teknolojiyi kullanmak güzel ama, iş saatlerinde internet kullanımı ve mesaj içeriklerine dikkat teknoloji kimi zaman işsiz kalmamıza bile neden olabiliyor. |
Zerkavi’nin ölümü direnişi sona erdirir mi? Irak’taki El Kaide örgütünün lideri Ebu Musab Zerkavi, dün Bakuba kendi yakınlarında bir Amerikan saldırısının ardından öldürüldü. Ürdün asıllı Zerkavi, Irak’ta intihar bombalarıyla sivilleri de hedef alan pek çok vahşi saldırıyı, adam kaçırma ve rehinelerin kafalarının kesilmesini koordine eden kişi olarak biliniyor. Zerkavi’nin çeşitli cihat hareketlerinde savaştığı uzun bir geçmişi var. Zerkavi’nin 2000 yılında, el Kaide ile bağlarını güçlendirdiği; ancak resmî olarak onlara katılmadığına inanılan Afganistan’ın Herat kentinde kendi terörist üssünü oluşturdu. Afganistan’daki 2001’deki savaştan sonra Irak’a kaçtı ve Kuzey Irak’ta Halepçe’de Taliban’ın Afganistan’ındakine benzer mini bir devlet oluşturmak için bazı köylerin kontrolünü bulunduran Kürt İslamcılardan oluşan “İslam’ın Askerleri” (Cund el İslam) olarak bilinen gölge bir örgüte katıldı. Bu grup daha sonra, Aralık 2001’inde adını “İslam’ın Destekçileri” (Ensar el İslam) olarak değiştirdi. Irak savaşı boyunca, ABD Özel Kuvvetleri’nin ve Kürt militanların buradaki ana üssü yok etmelerinin ardından, Zerkavi de dahil olmak üzre, Ensar el İslam’ın üyeleri tüm Irak’a yayıldı. İç savaşı tetiklemeye çalıştı Zerkavi’nin, liderliğini ilan etmemesine rağmen, Ensar’ı yönetmede kilit bir rol oynadığına inanılmaktaydı. Daha sonra Zerkavi, “Birlik ve Cihat Grubu” (Cemaat el Cihat vel Tevhid) isimli bir diğer örgütü koordine etti. Sonrasında ise Zerkavi, Usame bin Ladin’in örgütüne bağlılık yemini etti ve “İki Nehir Diyarında Kutsal Savaş için el Kaide” (Tandim Kaide Cihat fi Bilad el Rafideyn)’i kurdu ve başına geçti. Irak’taki Sünni Müslümanlara yönelik saldırıları koordine etmekle olduğu kadar, kendilerini ABD güçlerinin müttefiki kılmakla suçladığı Şia, Zerkavi grubunun spesifik hedefi haline geldi. El Zerkavi, Irak’ta iki mezhep arasında bir iç savaşı ateşlemeye çalıştı; böylece Amerika’nın ülkeye istikrar getirme çabalarının altını oymayı hedefledi. O, Irak Şia’sının gerçek Müslümanlar olmadığını, “Amerika’nın Irak’taki gözü ve kulağı” olduklarını ilan eden 33 kaset kaydı yayınladı. Bu açıklamalarla, Irak’taki Sünni Müslümanları “işgalcilerin ayakları altındaki yeryüzünü ateşe verme”ye zorladı. Zerkavi’nin Cemaat el Cihad vel Tevhid örgütünün de, Türk kamyon şoförleri Murat Yüce ve Durmuş Kumdereli’nin katledilmesinin ardındaki güç olduğuna inanılmakta. 2003 yılı Ekim ayında, Türk müteahhitler Mahir Kemal ve Ramazan Elbu, bir diğer kamyon şoförü, el Zerkavi’nin bağlı olduğu bir başka grup olan Jaysh el Ensar el Sunna grubu tarafından infaz edildi. Zerkavi’nin şiddet taktikleri onun kendi “şok ve dehşet”i anlamına geliyordu, dinleyenlerini boyun eğmeleri için korkutuyordu. Eylemleri, büyük gazetelerin hemen hepsinin ilk sayfasında yer buldu, böylece ona uluslararası anlamda dikkatler yöneldi, bu yayınlar sayesinde terör eylemlerini daha geniş bir kitleye duyurdu. Sözde özgürleştirilen Saddam Hüseyin’in Irak’ı “Korku Cumhuriyeti” olarak tanınıyorsa, el Zerkavi’nin örgütleriyle korku Irak’ı asla terk etmemiş demektir. Peki, ortalama bir Iraklı, bombalı bir araç içinde ya da kaçırılarak öldürülme korkusuyla nasıl başa çıkabilir? Zerkavi’nin bu saldırılarla, Ortadoğu’da marketlerde satılan ya da internetten kolayca indirilebilen video kasetlerle gönderdiği mesaj, genç Müslümanlara onun Irak’taki cihadına katılma ilhamı üfledi. Ortaya çıkarılan bir bilgi, Zerkavi’nin mesajının Lübnanlı bir genci nasıl etkilediğini ve, her ne kadar başarılı olamasa da, onun ABD güçlerine karşı bir intihar saldırısına giriştiğini gözler önüne sermektedir. Zerkavi için savaşmaya gönüllü olana adam şunları söylemişti: “Zerkavi tüm Müslüman gençliğine kendini adres gösterdi, Amerikalıların geldiğini, tüm silahları ile geldiğini ve bize saldırdığını ve intikamımızı almak için bu savaşa katılmamız gerektiğini, söyledi.” Ölümü direnişi etkiler mi? Bununla birlikte, Zerkavi’nin ölümü Irak’taki şiddet döngüsünü sona erdirmeyecektir, tıpkı Uday ve Kusay Hüseyin’in ölümlerinin, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının Irak’taki şiddeti sona erdirmede başarısız olması gibi. Zerkavi’nin ölümü, el Kaide’nin motivasyonuna ve onun liderliği altında Irak’a savaşmak için gelen yabancı savaşçılara bir darbe olacaktır. Bununla birlikte, el Kaide örgütü Irak’ta, tüm Müslüman dünyasını yönetimi altına alacak bir halifenin zeminini hazırlama amacıyla yeni bir hilafet kurmak için savaşıyor. Bu, liderlerinin ölmesine rağmen onların savaşmaya devam etmesindeki temel güdü. El Kaide bağlantılı savaşçılar içinse, varlıklarını devam ettirmeleri için cihadı sürdürmeleri en iyi seçenek. Liderlerinin ölümüne rağmen, tıpkı 80’li yıllarda Usame bin Ladin’in Sovyetlere karşı savaşıyla başlayan kendini tanımlama gibi, onları tanımlayan şey de mücadeleleri. Zerkavi, onun gibi pek çok adamı üreten çevrenin bir ürünü. Yerel Ortadoğu hükümetlerinin bozulması, Filistin meselesi, Irak’ın işgali, yoksulluk, eğitim yetersizliği gibi unsurlar hayatlarından hoşnut olmayanların Irak’ta el Kaide saflarına katılmasına neden olmaya devam edecektir. Bu koşullar sürdüğü müddetçe, yeni Zerkaviler ortaya çıkarak eskisinin yerini alacaktır. Dr. İbrahim Al-Marashi Oxford Üniversitesi Öğretim Üyesi |
HAK ARAYANLAR (Rauf DENKTAŞ ) 1974`e kadar parolamız "1960 antlaşmalarından kaynaklanan haklarımızdan (kurucu ortaklık haklarımızdan) asla vazgeçmeyeceğiz"di. "Kurucu Ortaklık" hakları "siyasi açıdan dini, dili ayrı iki eşit halkın varlığını" ve "Türkiye`nin Garanti Haklarını" içermekteydi. Taraflara "cemaat" dense de, bunların ayrı self - determinasyon hakları kabul edilmişti. Bunlardan biri bu hakkı kullanarak Kıbrıs`a sahip çıkamaz, adayı tümüyle veya kısmen başka bir ülkeye bağlayamazdı. Siyasi eşitliğin ve adada iki kurucu halkın varlığı vetolarla ve ayrı cemaat meclisleri ile olduğu kadar anayasanın 2(1) ve (2) maddelerinde de vurgulanmaktaydı. Resmi dil Türkçe ve Rumca idi. Kıbrıs`ta yaşayan azınlıklar ya Türk cemaatına, ya da Rum cemaatına kayıtlı olacaklar ve seçimlerde kayıtlı bulundukları cemaatın listesinden oy kullanabileceklerdi. Bir Türk`ün Rum listesinden oy kullanabilmesi mümkün değildi meğer ki anayasanın 2(5) maddesine göre Türk Cemaatından ayrıldığını ve Rum Cemaatına katıldığını yazılı olarak Cumhuriyetin ilgili makamına ve Cemaat Meclislerinin Başkanlarına duyurmuş olsun! Rum Cemaat Meclisi tarafından bu müracaat kabul edilmeliydi. 1963`den son Rum tarafındaki "Rum Cemaati seçimleri"ne kadar Rum`a kalıp yalakalık yapanlar, kendi insanları ve milli davamız aleyhine çalışanlar olmuşsa da İbrahim Aziz`le başlayan danışıklı bir "dava" girişimine ve milli şairin kızının adaylığına, Güneyde yaşayan Türkler arasından 250 kadar insanın Rum seçimlerinde oy kullanmasına kadar bu "milli dengeyi" bozan, "milli çizgiyi aşan" olmamıştır. Rum liderliği 1960 Anayasasındaki bu "toplumlar arasındaki eşitlik kriteri"nin Anayasaya rağmen, Türkler tarafından bozulmasına göz yummakla birşey kaybetmemiş, çok şey kazanmıştır. Türklerin bu girişimi Papadopullos`un "üniter devlet" siyasetini güçlendiren bir girişim olarak kullanılacaktır. "Tek halk, tek devlet, tek egemenlik, kurumların birleşmesi" Güneyde balg ibi olabiliyorsa,g eleceğin `birleşmiş - bütünleşmiş` Kıbrıs`ında niye olmasın?" sorusu dış dünya indinde de büyük ağırlık kazanacaktır. Diğer yandan Akritas Planı`nın da öngördüğü ortamda, Kuzyede karma vilayet haline gelecek olan kuruluşa dolacak olan Rumlara aynı hakkı vermemek için bir neden de kalmayacaktır. Osmosis veya Üniter Devlet olgusunun doğumu işte böyle gerçekleşecektir. 1960 Antlaşması ve Anayasası Türk - Rum dengesini korumak ve eşit ortaklığa dayanan dengeyi bozmamak için hassas ilkelerden oluşmaktaydı. Enosis ile Taksim`in yasaklanması, Kıbrıs üzerinde Türk - Yunan gerginliğinin yaşanmaması içinde. Menderes - Karamanlis, Zorlu - Averof ikilisi Makarios`un dizginlerini tutabilmiş olsalardı 1960 Cumhuriyeti Türk - Yunan dostluğunun yıkılmaz bir köprüsü haline gelebilecekti. Bunun olabilmesi için esas fedakarlığı Türkiye yapmaktaydı. Tarih itibariyle, geopolitik ve stratejik nedenlerle olduğu kadar İngiliz`den önceki sahibi olarak Türkiye`nin Kıbrıs üzerinde yadsınamayacak hakları vardı. Bu Türk adasının Yunana gitmesi için başlatılan EOKA tethiş harekatı karşısında Türkiye, yörede barış için ve NATO`nun Güney kanadı yıkılmasın düşüncesiyle, evvela Taksim`e (çift enosis`e) razı olmuş, sonra da Kıbrıs`ın Türkiye ile Yunanistan arasında bir barış köprüsü olabileceği inancı içinde garantilenmiş ortaklık Cumhuriyeti`ne imzasını koymuştu. Bunlar hep tarih olmuştur. Ancak "1960 haklarımıza sahip çıkalım" demagolisini yaparak KKTC`nin temeline su akıtanların bilmek istemedikleri bir gerçek vardır. Akritas Planı`nı Megali İdea dosyası ile birlikte okuyanlar eğer 1955-59 ve 1960 - 63 yılları ile 1963`den bu yana ceryan eden olayları izlemişlerse varacakları tek bir sonuç "Kıbrıs`ta yaşayan iki halktan tek halk, iki milletten tek millet yaratmanın mümkün olmadığı ve olmayacağıdır" meğer ki 2006`da "Rum seçimlerine" katılmış olan kendini bilmezlerin veya aldatılmışların sayıları - 1960`da kurulmuş olan devlet iki eşit birime dayanır, bunlardan biri Türk birimidir, diğeri de Rum birimidir temel ilkesini ortadan kaldıracak kadar artmış olsun! 400 yıl bir arada yaşamış fakat bütünleşmemiş, assimile olmamış bu iki eşit halk "müşterek bir devleti" fiili ve etkin garantilere rağmen ancak üç yıl yürütebilmişlerdir çünkü uzak ve yakın tarihleri, Kıbrıs`a bakış açıları, birbirlerini değerlendirmeleri birleşmek bütünleşmek yönünde olmamıştır. Rum tarafının 1800`lerde başlayan Enosis tutkusu ve Türk`ü düşman görüşü, Kıbrıs Türklerine "dini ve milli düşman Türkiye`nin Kıbrıs`taki kalıntıları" gözü ile bakışı, dil ve dinle kültür ayrılığı, milli köken ve milli sadakattaki ayrılık bütünleşmeyi engelleyen faktörler arasındadır. 1960 tecrübesi cesur ve belki de Türk - Yunan dostluğunu koruması açısından ideal bir denemeydi, ancak gerçekçi değildi. Taraflardan birinin bu ideal hal çaresini ortadan kaldırmak için ne denli kararlı olduğu kaale alınmamıştı. Bu garantilenmiş ideal barışın Rum liderliği tarafından Enosis`e sıçrama tahtası olarak kullanılacağına inanılmış olsaydı, bundan doğacak vahim sonuçlar da hesaba katılarak hal çaresinin kalıcılığı, belki de, o zamandan Türk - Yunan hududunu Kıbrıs`tan geçirmek veya ortakları ayırmak olacağı benimsenebilecekti. Ancak kimse buna inanmak istemedi. Kimse Garantörlerden Yunanistan`ın imzasını çiğneyip Rum liderliğinin peşinden gideceğini düşünemedi; kimse Garantör İngiltere`nin kendi üslerini koruyabilmek için Kıbrıs`ta işlenen cinayetlere göz yumup eli kanlı, cani Makarios`u meşru hükümet olarak tanıyabileceğini hayal bile etmedi. Kısacası kimse Kıbrıs`ta ceryan eden hazırlıkları, silahlanmayı, ortaklık devletini yıkmaları için başlatılan propagandayı görmedi, önemsemedi veya görüp önemsemek istemedi. Makarios, Akritas Planı`nda da itiraf ettiği gibi, "anlaşmaların Rum çoğunluğa haksızlık yaptığını ve Anayasanın değiştirilmesi gerektiğini" dostlarına kabul ettirdikten sonra "Türkler isyan etti" yalanını ortaya atarak silaha sarıldı. Sonuç malum. Bu kanlı badireden Barış Harekatı ile kurtarıldık. Eski Rum Bakanlardan Rolandis`in ve diğer gerçekçi Rum yazarların da itiraf ettikleri gibi Rum liderler "Kıbrıs`a sahip çıkmak için" önlerine konan her uzlaşma formülünü reddettiler. Hala "Kıbrıs`ın tümüne sahip çıkmaki çin" uğraşmaktadırlar. Önlerinde aşılmaz engel KKTC`dir. KKTC`ni koruyan Graantör Türkiye`nin askerleridir! Mücadele bunlardan kurtulmak içindir. İçte bizim tek sesten konuşamamamızı bu maksatla kullanmaktadırlar. "Rum seçimlerine" katılan Türkleri de bu maksatla tepe tepe kullanacaklardır. Hükümetimizden bu konuda ne ses çıktı, ne de seda. Bu kanunsuzluğu, bu aymazlığı, milli davaya vurulmuş olan bu darbeyi de hazmetmek mümkün değildir. Herhalde bir tedbir düşünülüyor diye kendi kendimizi avutmaktayız. Sözde "hak arıyoruz" diye zararlı yola sapmış olanları ikaz etmek hepimizin görevi olmalıdır. |
Çete imalatı, ekonomi sopası ve AB'ye teslimat Şemdinli, Danıştay, Atabey işleri, ekonomik dalgalanmayla birleşince, bizim istikrar (!) da bozuluverdi. Bu arada, 3 Ekim'den bu yana AB ile yürütüldüğü söylenen göstermelik müzakerelerde kader anına saatler kaldığı halde bunları konuşmuyor, konuşamıyoruz. Bir yanda çete operasyonları, öte yanda ekonomi sopasıyla ölüm fermanımızın üzeri örtülmüş oldu. Kader anı dediğimiz, Pazartesi günü Türkiye-AB arasındaki tek yetkili organ olan Ortaklık Konseyi'nin toplanması. Buradan bir "Ortak Tutum Belgesi" çıkacak ve AB güya gerçek müzakereleri başlatıp, sürdürmek için istekler listesini Dışişleri Bakanı Gül'e verecek. Bu koca listede nelerin yer alacağı ise 3 Ekim'den çok önce, Nisan 2005'teki Ortaklık Konseyi toplantısından çıkan "Ortak Tutum Belgesi"nde belliydi. Gül de, halen kamuoyundan gizlenen bu belgeyi kabul etmişti. Ve bugün itiraz eder görünüp, "Lüksemburg'a gitmeyebiliriz" dedikleri, liman ve havaalanlarımızın Rumlara açılması şartı orada açıkça vardı. İlave olarak "Kıbrıs Cumhuriyeti" yani Rumlarla ilişkilerin normalleştirilmesi, NATO gibi uluslararası kuruluşlarda Rumlara uygulanan vetonun kaldırılması da yer almıştı. Yetmemiş, önce ek protokolün imzalanması, ardından 3 Ekim'deki Müzakere Çerçeve Belgesi'yle de bunlar aynen kabul edilmişti. Peki şimdi bu itiraz neyin nesi veya "kim aldatılıyor, AB mi, Millet mi" demezler mi? PAYLAŞIM LİSTESİ Pazartesi günkü toplantıda önümüze konacak şart sadece Kıbrıs da değil. Dini özgürlükler adı altında Papaz Okulu'nun Anayasa'mıza aykırı ve imtiyazlı şekilde açılıp, azınlık vakıflarının istediği ne kadar mülk varsa verilmesi, Gökçeada-Bozcaada'ya özerklik, Süryaniler ve Aleviler başta yeni dini azınlıklar icat edilmesi, Demokratikleşme kılıfıyla, Güneydoğu'daki operasyonların durdurulması, bölücü teröre "siyasi çözüm" bulunması yani genel af ve TBMM'de temsilinin sağlanması, Kültürel haklar kılıfıyla, yerli Roj-TV'lerin açılıp, Kürtçe eğitime izin verilmesi Sivil-asker ilişkisi kılıfıyla, TSK'nın ülkenin iç ve dış güvenliğinden dışlanması, İfade özgürlüğü kılıfıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bölünmez bütünlüğüne yönelik faaliyetlerin serbest bırakılması gibi onlarca şart. Bu arada biz çetelerle uğraştırılırken, Yunanistan'ın Ege gaspı ve Pontus soykırımı iftirası da resmen AB gündemine sokuldu. Peki iktidar Kıbrıs'ı tartışıyor görünüyor da, acaba bu sayılanlara neden sessiz kalıyor? İktidar, "AB yolunda ölmek var, dönmek yok" havasında. Erdoğan, daha geçen hafta partisinin Meclis Grubu'nda, "AB katılım sürecimiz ilk günkü kararlılık ve hızıyla devam ediyor. Şimdi önümüzde yeni bir hedef var. İnşallah 12 Haziran'da, müzakere sürecinin fiilen başlatılması…" sözleriyle, AB'ye yine peşin çek verdi. Ayrıca "Türkiye'nin yeni bir başlangıç yaptığı" iddiasıyla, "Bu süreci de sağlam durarak, milletimizin alî menfaatlerini her şeyin üstünde tutarak, başarıyla yöneteceklerini" anlattı. Aksini düşünenlere de, "Türkiye'nin geleceğini, birlik ve bütünlüğünü birtakım hilekârların samimiyetsiz, sathi ve kirli emellerine kurban edemeyiz, etmeyeceğiz" uyarısında bulundu. Yukarıdaki şartlar, AB tarafından iyice sağlama alınmış olarak kabul ettirileceğinden, yeni bir başlangıç olacağı doğru da, bunlara nasıl "milletimizin alî menfaatleri" denebiliyor? Ve acaba "birlik ve bütünlüğümüzü hedef alan gerçek hilekârlar" kimlerdir? ÖDENEN, ÖDENECEK BEDELLER Anlaşılıyor ki, aylardır sürdürülen "derin devlet" imalatlarının asıl hedefi, Pazartesi günü önümüze konacak şartların Türk Milleti'nin en güvendiği kurum TSK'ya, dolayısıyla Türk Milleti'ne kabul ettirilmesiymiş. Operasyonların üzerine, sadece sıcak parayla dönen ekonominin "kriz sosunun" eklenmesiyle herkes sus-pus olmadı mı? Aylardır şehit cenazeleri geldiği halde, Terörle Mücadele Yasası'nın savsaklanmasına bile TSK'nın ses çıkaramamasının başka izahı var mı? Başbakan, 12 Haziran'a sayılı günler kala Genelkurmay Başkanı Özkök'le acaba sadece Atabey çetesini mi görüştü? "Yeni başlangıcı ve ekonomik istikrarı baltalayacak" bir çıkış olmaması da ele alındı mı? Yoksa AB'ye, "TSK kontrolümüzde" görüntüsü mü verildi? Bunları niye mi soruyoruz? 3 Ekim öncesinde Dışişleri Bakanı Gül'ün, Özkök ile Kuvvet Komutanlarına, gelişmelerle ilgili ayaküstü brifingini hatırladık. Gül, "Oturulacak masada yemeğin tadının alınamayabileceğini" söylerken, ilişkilerin kopmasının Türkiye'ye etkilerini de düşünmek zorunda olduklarını anlatmış, bunların gazeteciler tarafından duyulmasına da şiddetli tepki göstermişti. Özkök ise gazetecilerin, "masaya oturulmalı mı?" sorusuna, "Asker olarak bu sorunun muhatabı ben olmamalıyım. Devletin kuralları vardır. Bu kararı verecek olanlar, onun bedelini de ödeyecek olanlardır" karşılığını vermişti. Kararı verenler değil, ama Türk Milleti ve TSK 3 Ekim'den beri büyük bedeller ödedi. 12 Haziran'da masaya oturulduğu takdirde daha çok bedeller de ödettirilecek. Çünkü ipler artık resmen Brüksel'de olacak. İki kişi, Türk Milleti, TBMM ve devleti devre dışı bırakmış, koca ülkeyi uçuruma sürüklüyor. İşte "demokrasi", işte "yeni başlangıç"!.. |
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/2b.jpg Gözlerinizi vermeyin... O yamaçtaki yeşil koruluk sizin. O meşeler, kayınlar, serviler, koca çamlar, en az onları seyreden gözleriniz kadar sizin. O yamaçlardan gelen çiçek kokuları da sizin. En az burnunuz kadar. Deniz suyundan bir avuç alın, avucunuz kadar sizindir. Bir ağacın gölgesine uzanın, arka bahçelerden gelen böceklerin sesini dinleyin, kuşların şarkılarına kulak verin. O sesler sizin... Hiç kimsenin olmadığı kadar sizin onlar. * Ama Ankara'daki adam onları başkasına veriyor, yok ediyor, yağmalatıyor, aldırmıyorsunuz... Yarın 5 Haziran Dünya Çevre Günü... Çevrenin size ait olduğunu, oranın bedeniniz kadar sizin olduğunu bir türlü anlamıyorsunuz. Ankara'daki adam... Suç ortakları bürokratlar ve cingöz yatırımcılarla koyları, kıyıları, ormanı, yeşil alanları, doğayı, çevreyi talan ediyor... Sizin olanları elinizden alıyor... Aslında gözlerinizin görüşünü, burnunuzun işlevini, kulağınızın duyuşunu sizden çalıyor. Tınmıyorsunuz... * Oralar Ankara'daki bakanların, bürokratların, avantacı belediye başkanlarının, ya da para kokusu alıp koşarak yağmaya gelen cingöz yatırımcıların değil. Sizin... Burnunuza lağım kokuları, kulağınıza inşaat tıkırtıları geldiğinde... Baktığınızda beton gördüğünüzde, duyularınız bir bir eksildiğinde, bunu nasıl anlamazsınız?.. Ormanınız kesildiğinde, koylarınız zenginlere peşkeş çekildiğinde, nehirleriniz renkli aktığında, kuşlar sustuğunda... Kulaklarınızın biraz daha az duyduğunu, burnunuzun biraz daha az soluduğunu, gözlerinizin daha az gördüğünü nasıl bilmezsiniz?.. Ankara'daki adamın bedeninizden parçalar kopardığını... Aslında doğayı değil, sizi yok ettiğini nasıl görmezsiniz?.. Pekiii... Örgütlenip, çevre ve doğaya siz sahip çıkmazsanız... Kendinizin ve çocuklarınızın parça parça yok edilmesine tepki göstermezseniz... İnsan nasıl "insan" olabilir a dostlar... |
Kıbrıs'da Zafer Yada Hiç! "İnce, uzun, ucu sözde açık, fakat gerçekte sonunda Türkiye'ye kapanacağı muhakkak, engebeli AB yolunda, Ankara'da nefesler tutulmuş, Pazartesi günü Brüksel'den ne işaret gelecek diye! Müzakerelere başlanacak mı? Yoksa bu işkenceli bekleme oyununa "devam" mı?.. Zaten, bu yollara gireli, ne zaman böylesine son dakika heyecanları yaşanmadı ki? Brüksel'den gelen haberler, müzakerelere "başlama" verecek "Ortak Tutum Belgesinin", henüz 25 üyenin hepsinin onayını almadığı… Başlıca engel, Kıbrıs Rum Yönetimini, ek protokolün Türkiye tarafından uygulanması, yani liman ve hava alanlarının Rum uçak ve gemilerime açılması! Tabii, geçen bir yazımda sözünü ettiğim o "Ortak tutum belgesi" veya geçici ilerleme raporunda iler sürüleceği belli bazı koşullara, mesela TSK ve Güneydoğu konusundaki dayatmalardan ve bunlar karşısında iktidarın ne yapacağı şimdilik söz konusu edilmiyor... Hoş söz konusu edilse ve Ankara itiraz etse de, ne çıkar? KIBRIS AB yolundaki en büyük engellerden biri de Kopenhag kriterlerinden olmadığı halde önümüze çıkarılmış olan "Kıbrıs sorunu" AKP iktidarı, AB daha doğrusu kendi amaçları uğruna, Kıbrıs'ı çoktan verip kurtulacak! Şimdiye kadar, bu konuda yaptığı büyük fedakârlıklar ve verilen ödünler, Rauf Denktaş'a karşı oynanan oyunlar malûm. Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu Annan Planına " evet" dedi ve bunu dedirten Mehmet Ali Talat'ı Cumhurbaşkanı seçti Rum Halkı "hayır" dedi, bunu dedirten Papadopulos son seçimlerde büyük çoğunlukla kazandı. Sadece bu çelişki, Denktaş'la Talat arasındaki farkı ve maalesef Rumlarla Kıbrıs Türklerinim çoğunluğu arasındaki acı farkı gösteriyor. Ve şimdi bu oyun içinde başka bir oyun var; Talat'ın Amerika'da Dışişleri Bakanı Rice, İngiltere'de Blair tarafından "tam resmi" kabul edilmesinden sonra Berlin'de Alman Dışişleri Bakanı tarafından "yarı resmi" kabul edilmesi "zafer" olarak gösterilebiliyor ve kamuoyu kandırılıyor. Bunlar KKTC'nin İngiltere, Amerika ve Almanya tarafından tanınması manasına gelmezmiş. Ama zararı yok böyle horoz şekerleriyle avutuluruz! Kıbrıs davamızın mücahidi rahmetli Sedat Semavi'nin kurduğu HÜRRİYET gazetesi Almanya ile ilgili haberi "Talat'a üçüncü kapı açılıyor" manşetiyle verdi. Ertuğrul Özkök de, yeni göz boyama hareketi konusunda "Berlin, Cuma Saat 10.00 " başlıklı yazı yazmış… Bir dostumun dediği gibi, bu da, Kıbrıs Davamızda, 2002 Kasım ayında başlatılan "indirimli satış kampanyasının" yeni bir reklâmı! Bizim medyadakilerin bu aşikâr "göz boyamaya", böyle kapılmaları ve bu "kapılardan" çözüm beklemeleri çok garip! Oysa Ruf Denktaş'ın yazdığı gibi bu son açılımlar aslında bir süredir sürdürülen "bu mevcut durum devam edemez" hareketinin ve yeni Annan Planlarını habercileri! Hafızalar da "nisyanla" malul yani özürlü! Çözümsüzlükle suçlanan eski KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'a da böyle kapılar açılmıştı. Almanya Denktaş'ı 2000'de resmen davet etmiş ve zamanın Dışişleri Bakanı Joschka Fisher'le 11 Şubat 2000 Cuma günü Hamburg'da görüşmüştü. Ama sonra ne oldu?.. Gene Annan Planı oldu! Oynanmakta olan oyunun bir başka boyutu da, "statüko devam edemez" uyarılarına şimdi Washington'dan geldi. ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Daniel Fried, açıkça " Türkiye, AB üyelik amacını gerçekleştirmek için, Gümrük Birliği anlaşmasını, Kıbrıs Rum Kesimimi de kapsayacak şekilde genişletmeli, çözüm fırsatını kaçırmamalı" demiş ve ilave etmiş; " Kıbrıs adasında Kıbrıs Cumhuriyetinden başka herhangi bir hükümeti tanımıyoruz, tanımayacağız!" Londra'da, Washington'da ve şimdi de Berlin'de, lütfen "yarı resmi" olarak "ağırlanan" Talat'a aynı mesajların verildiği ve bu davetlerin de, ona-dolayısıyla Türkiye'ye bu mesajları vermek ve "statükoyu" Rumlar içim değiştirmek için verdikleri besbelli! Hükümet bu dayatmalar karşısında ne yapacak? Kıbrıs Türkiye için, Türk milleti için, tarihi, coğrafi ve stratejik açılardan hayati önemi ve önceliği haizdir… Hele enerji hatlarınım Orta Asya ve Orta Doğu'da, bazı projelerin uygulanmak istendiği şu bağlamda, İngiltere neden Kıbrıs'ta üslerini muhafaza eder? ABD neden bu adaya aşırı ilgi gösterir? Ve buna rağmen içimizden bazıları "Kıbrıs'ın Türkiye için önemi yok derler? Açıkça söylemek gerek, her halde, Kıbrıs Türkiye için, Avrupa tutkusuyla, Rumlara ikinci sınıf vatandaş olmaya hazır görünen ve bunun için de Rauf Denktaş gibi gerçek bir liderin yerine Mehmet Ali Talat gibi Rumlarla işbirliği yapmaya hazır birini seçen Kıbrıs Türklerinden de çok daha önemlidir. Kıbrıs konunda verilecek ödünler, iktidarın tabutuna çakılacak çiviler olur! |
Kavramsız, dilsiz ve eğitimsiz kaldık Kavramlar bile kategorize edildi. Bazı kavramları bazıları hiç kullanmaz. Seçtiği bir başlık vardır; dava savunması yapar gibi, hep o başlığı doğrudan ilgilendiren, çağrıştıran bir kavramlar listesi oluşturur ve etrafında döner. Mesela “sorumluluk bilinci” kavramını modacılar pek sevmez. (”Modacılar” sözünü, düşünce modası anlamında kullandım.) Keza disiplinle ilgili kavramları da sevmezler. Metot disiplini, çalışma disiplini, otokontrol disiplini vs. gibi... Eskiden salabet-i şahsiye denilirdi, eski Yargıtay Başkanı aynen kullanarak hakimliğin şartlarından biri olarak gösterdi. Hadi “kişilik sağlamlığı” diyelim... Sevmezler! Modacıların yazı kadrosunda bu türlü kavramlar yoktur. Peki sadece serbestlik, özgürlük, bağsızlık, adem-i merkeziyet, merkez kaç; nasıl bir yaşayış gerçekliği ifade edecek? Evrenin eşyasında bile yok bu; bırakın canlılarını! Merkez kaç kuvveti, yörüngede kalmanın temel şartlarından biri. Ama sadece o olursa, fırlayıp çıkarsın yörüngeden. Merkez çekimi, merkez kaç ile dengelenecek; o denge bir ölçüler manzumesi ifade edecek, sen de manzumenin sıhhat özelliklerini inceleyip düşünce üreteceksin! Uzun iş! Zor iş! Kolay olan şu: Ya merkeziyetin ya da adem-i merkeziyetin ifratına sarılıp keyfine bakarsın. O zaman bazı kavramlar renkler, unsurlar kendiliğinden düşer; bir başka deyişle karşı tarafın malı haline dönüşür; keyifli, tarçınlı bir ezbercilikler çekişmesinde her iki taraf da bir muvazaanın (danışıklı dövüşün) rehavetini yaşar. Aslında bir şey daha olur: Liste dışı bırakılan kavramların unutulmasının yanı sıra, yalnızlaştırılan ve papağan gibi tekrarlanıp duran kavramlar da basitleşir, yozlaşır. Her iki taraf da kendi açısından bunu yapar ve “kavramlar anarşisi” denilen sonuç, müşterek eserleri olur! Aynı şeyi farklı kavramlarla, aynı kavramı farklı kelimelerle ifade etmeye başlarız; ve en basit konularda bile bu “ortak dil” yokluğu yüzünden anlaşamayız. Konuşuruz da anlaşamayız; monologlar karşılaşır da, bundan bir diyalog verimi doğmaz. Seviye farklı olabilir; uzlaşma, bir “zaruret seviyesi”nde mutlaka gerçekleşecektir; ötesini kendi seviyelerimiz belirler! Zaruri uzlaşma, maddi bir kaçınılmazlıktır. Bu bile bir anlama ve kavramlara (hür) aşinalık şartına bağlı. 17 yaşında kız, bir gençle kaçıyor. Nasıl bir zihin yapısı bu? Kırsal kesim, baba-kardeş korkusu var, ele güne bakamamak var... Çok mu sevmiş? Yoo! İçgüdüsel bir zaaf. İtelenmiş ve şimdi geri dönmek istiyor... Akli yönüne dikkat edin önce... Seni birtakım tepkilerin ve tehlikelerin beklediğini biliyorsun. Nasıl bir cesaret bu? Bir sürü örnek var böyle... Babacığı diyor ki: “Baskı falan yapmadık. Okuluna giderken ben ayrıca ‘annenin verdiği harçlık az olabilir’ deyip takviye ederdim.” Şunu soruyorum: “Sorumluluk bilinci kazandırmak için ne yaptınız? Ne yaptık?” “Cahil olan cesur olur” tam karşılamaz. Ortada bilgi eksikliğinden çok, düşünce yetersizliği var. Sorumluluk bilinci düşünce eğitimiyle gerçekleşir. Kullanılmayan akıl körleşir. İyi incelenirse görülecektir ki; toplumda “ahlaki-manevi” yozlaşma apaçık bir akli yetersizliği de beraberinde getirir. Ne ailede ne okulda; düşünce eğitimi, sorumluluk bilinci eğitimi verilmiyor. Medya ile, aydın ve sanatçı eserleriyle de verilmiyor. Bu gafletin temelinde, kavram ambargolarına dönüşen modacı saplantıları ve onun sonucu olan “ortak dil” yetersizliği yatıyor. Çektikleri kavram sıkıntısı yüzünden kendilerini doğru tanımlayamadıkları ve de taşıdıkları etiketlerin içleri boş olduğu için, onları eleştirirken büyük zorluklarla karşılaşmamız doğaldır. Bazı hususları tam anlatamıyor olmamın zaafı benden değil, kendilerinden kaynaklanıyor; ve bu noktada tevazu anlamsız bir şeydir. ...3,5 yaşındaki torunum annesine soruyormuş: “Yaramaz çocuk akıllı olmaz mı?” (Olamaz mı, demek istiyor.) Bu benim bir tavrıma cevap! Çocukla çocuklaşmak, ona büyükmüş gibi davranabilmenin; bunu tepeden değil de, yanından, yakınından, hatta içinde yapabilmenin vasıtasıdır. Ama Yasin’ciğin dahi anlayabildiğini, yani düşünce eğitimi yardımını, bazı büyükler bir türlü kavrayamıyor. AHMET SELİM ZAMAN GAZATESİ YAZARI |
Burnumuzdaki halka Ermeni tehcirinin sembolik başlama tarihi olarak kabul edilen 24 Nisan yaklaştığında, her yıl aynı mizansenlerle karşılaşıyoruz. Söz konusu tarih İstanbul’dan 200 küsur entelektüelin devletçe derdest edilip sonu belirsiz bir yolculuğa çıkarılmalarıyla, Zeytun’dan Konya’ya getirilmiş olan kafilelerin Suriye’nin Der Zor çölüne doğru yönlendirilmesinin tarihi... Ama bugün meselenin tarafları artık geçmişte yaşananlarla pek de ilgili gözükmüyor. Diasporaya hakim olan Ermeni milliyetçiliği Batı dünyasının siyasetini kullanarak Türkiye’ye baskı yapmanın peşinde. Türkiye ise bir yandan yurtiçinde milliyetçilik üzerinden resmi tarih görüşüne olan desteği artırmaya çalışırken; diğer yandan da uluslararası ilişkilerin izin verdiği imkanlar dahilinde iknadan zora uzanan her türlü yolla söz konusu Batı siyasetini engellemeye çalışıyor. Sanki kendi elimizle burnumuza taktığımız ve ucundaki ipi de Batılıların eline verdiğimiz bir halkanın esiri olmuş gibiyiz. Çok çekildiğinde gururumuz inciniyor, isyan ediyoruz; gevşetildiğinde ise onurumuz okşanıyor, seviniyoruz. Ama halka aynı yerde durmaya devam ediyor... Bizler de burnumuzdaki halkayla etrafa gülümseyerek bir yıl daha geçirmeye razı oluyoruz. Türkiye’nin bu durumdan çıkmasının zamanı çoktan geldi. Bilinmesi gerek ki o halkayı yabancılar çıkarıp almayacak, biz kendi yaptıklarımızla onu atma şansına sahip olacağız. Diğer taraftan bunun kendimizi kandırarak veya hamasetle olamayacağı da ortada. Türkiye’nin artık kendine karşı samimi olması ve diğer ülkelerin tutumunu dar kapsamlı siyasetin dışına çıkarak da değerlendirmesi gerekiyor. Bu bağlamda ilk söylenmesi gereken, 9 kişinin imzalayıp Liberation gazetesinde yayımladığı bildiride de vurgulandığı üzere, ifade özgürlüğünün vazgeçilmez bir değer olarak savunulmasıdır. Ancak hemen ardından ‘çifte standart’ meselesine nasıl yaklaşacağımız geliyor. Çünkü Türkiye’de birçok kişi Fransa’nın çifte standartlı davranışına işaret ederek kendimizi akladığımızı sanıyor. Oysa başkasının çifte standart içinde olması bizim çifte standartlı yaklaşımlarımızı meşrulaştırmaz ve özellikle tarih konusunda Türkiye henüz ahlaki bir standart oluşturmanın çok ötesinde. Diğer taraftan Batılı ülkeler ve toplumlar açısından bu parlamento kararlarının tarihsel bir konuyu yasaya bağlamakla ilişkili olmadığını algılamakta yarar var. Onlar kendilerince tarihsel olarak varsaydıkları bir olayı suç haline getiriyorlar sadece. Unutmamak gerek ki, geçtiğimiz 90 yıl içinde bu konuda en az bin tane kitap, on binlerce makale yayımlandı ve bunların büyük kısmı resmi Ermeni görüşünün dışındaydı. Bu süre içinde acaba Türkiye’den niçin anlamlı bir tarih çalışması çıkmadı? Türk tarihçilerinin dünyada yazılıp çizilenleri bilmemeleri söz konusu olmadığına göre, bu görmezden gelme tavrını nasıl açıklayabiliriz? Ancak daha da önemli olarak bugün ‘tarihin tarihçilere bırakılması’ konusunda da daha samimi olmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye bugün bile hâlâ tarihi tarihçilere bırakma cesaretine sahip değil. Sadece Ermeni meselesinde değil, bütün yakın tarih açısından devletin koyduğu resmi anlayışı kıskançlıkla koruyan bir anlayışımız var. Nihayet samimiyetin bizzat tarihsel olgular karşısında da gösterilmesi lazım... Örneğin İzmir’i yakanların Yunanlılar olmadığını, yangının onlar gittikten 4 gün sonra başladığını ve nedense sadece Rum ve Ermeni mahallelerini yaktığını söylemek gerekiyor. Çünkü bunları bütün dünya biliyor ve herkesin bildiğini inkar ederken, başkalarından ‘doğru’ davranış beklemenin hiçbir inandırıcılığı olmuyor. O zaman da kendi elimizle kendi burnumuza malum halkayı takıyor, ipini de herkesin kullanımı için ortalığa sunmuş oluyoruz. ETYEN MAHÇUPYAN Zaman Gazetesi Yazarı |
Altemur KILIÇ Atatürk'ün gözleri... Geçen akşam, kanal D'deki "Beyaz" programında, birileri -rivayete göre- Atatürk'ün yanında bulunmuş ve O'nunla birlikte "savaşmış". Şimdi 102 yaşında ve Guiness Rekorlar Kitabına, "en yaşlı kişi" olarak geçmeye aday bir hanım, Mustafa Kemal'in bir gözünün kör olduğunu iddia etmiş ve bir "Profesör" de buna inanmış… Programın sunucusu Beyaz bu iddia karşısında ne yapacağını şaşırmış! Aslında "deli saçması" deyip geçmek lazım! Dilin kemiği yok. İnsanlar meşhur olmak için, zemzem kuyusuna işemişlerdi, şimdi de televizyonlarda sahne almak ve ün yapmak için, ağızlarına, akıllarına geleni söylüyorlar. Fakat bu fazla oluyor! Bir süredir, Mustafa Kemal Atatürk hakkında bazı internet sitelerinde ve yayınlarda yalanlar, dedikodular dolaştırılır oldu... Mustafa Kemal'in bir oğlu olduğu iddiasını maalesef "ciddi" dergilere de tekrarlamışlardır… Bunun yalan veya yakıştırma olduğunu, Atatürk'ün hiç çocuğu olmadığını,"manevi evlatlarının" da hep bilinen kişilerden ibaret olduğunu, söyleye söyleye dilimizde tüy bitti! Ama maalesef inandıramıyoruz. O'nun ezeli düşmanları, bu gibi uydurma iddialarla, akılları sıra Atatürk'ü ve hatırasını aşağılamak istiyorlar. Atatürk'ün güya bir gözünün "kör" olduğunun iddiası da, fantezi ve iyi niyetli değil! Ben de onlara "gözünüz kör olsun" diyorum. MUSTAFA KEMAL "VİZYONU" İsrail Başbakan Yardımcısı Şimon Peres "Atatürk 100 yıl önce Hamas gibi din esası üzerine kurulmuş partilerin ne olduğunu gördü ve laik-demokratik bir devlet kurdu" dedi… Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in İsrail ziyaretinde İsrail devlet ve hükümet adamlarının ve medyası verdiği mesajlarla, bugün Atatürk'ün makamında O'nun vizyonunu sürdüren bir kişinin bulunmasını övdüler. Atatürk "vizyonu" uzak görüşlülüğü dünyaya örnek olacak bir aydınlık! Ama ülkede bu "aydınlığı" görmeyeler var! KİŞİSEL MESELEM Bu konu -Mustafa Kemal Atatürk konusu- O'nun hatırasını savunmak benim için, kişisel bir mesele, adeta aile görevi. Ben büyük bir talih eseri, Atatürk'ü çocukluğumda yakından gördüm ve yanında oldum… Amcam -beni büyüten- Muzaffer Kılıç, Yıldırım Orduları'ndan beri, Mustafa Kemal'in yanında olan, Samsun'da O'nunla karaya çıkan, Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar sadık yaveri idi. O'nun Kocatepe'de karda yatan fotoğrafında yanında olan amcamdır. Babam Kılıç Ali de 1919'da O'na, Sivas'ta iltihak ettikten sonra, ölümüne kadar yanından ayrılmamış bir kişi idi… Hiç çocuğu olmadığını onlar bana defalarca söylemişler, "Ah, keşke kendi kızı ve oğlu olsaydı" diye hayıflanmışlardı. Şimdi de Atatürk'ün bir gözünün kör olduğu iddiası çıktı… Bunun böyle olmadığını çocukluğumuzda yanında olmuş, O'nun tarafından imtihan edilmiş eşim ve ben de biliriz! Babam ve amcam da, Mustafa Kemal'i yakından tanımış olanlar gibi, bir gözünün kör olması bir tarafa, belli çevreler tarafından yayılan, -tövbe tövbe- "şaşı" olduğu yalanlarına karşı çıkarlardı! Aslında, merhum Celal Erikan Paşa'nın "Komutan Atatürk" adlı muhteşem eserinde (İş Bankası Kültür Yayınları -Yeni Baskı-2006) yazdığı gibi, Mustafa Kemal'in gözü kör, hatta şaşı olsa idi Harbiye'ye alınmazdı. Fakat insanın ta içine nüfuz eden o güzel mavi bakışlarının etkisi altında, bizlerin fark bile etmediğimiz, eskilerin "şehla" tabir ettikleri hafif bir göz adalesi olayı vardı. Kaldı ki Atatürk, ezkaza "şaşı" hatta bir gözü kör olsa idi, ne fark ederdi! O'nun engin vizyonu değişir miydi? ASIL KORKUM Melodramatik olacak ama gerçek; "Zamanın acımasız orağı", insan tarlalarının en önlerini veya başka bir deyişle, "hayatın hiç durmayan makineli tüfeği" ön saflarımızı tararken, Mustafa Atatürk döneminde yaşamış, onu görmüş yakından tanımış olanlar, gittikçe çok azalıyor. Birkaç yıl sonra, hiç kalmayacağız! Bizden sonra, O'nu tanımış, görmüş olanlar ortada kalmayınca, O'nun hakkında daha ne yalanlar uyduracaklar, diye dehşete düşüyorum… Ölümünden 78 yıl sonra, O'na karşı kinleri dinmedi. Bazı kıytırık yabancılar, O'nun resimlerinin, sadece devlet dairelerinin değil köy odalarının ve vatandaşların evlerinin duvarlarında oluşunun anlamını anlayamıyorlar… İçerdekiler de ellerinden gelse, resimlerini indirirler, heykellerini yıkarlar ve hatta Anıtkabir'i arkeolojik müze yaparlar. Ama yapamayacaklar. Çünkü Mustafa Kemal onlardan ve gazaplarından çok büyük! Onun, aziz hatırasına, hiçbir şekilde en ufak toz kondurmamak gölge ve şüphe düşürmemek görevi, -bizlerden sonra- Türk gençlerine, Türk Ordusuna düşüyor! LATİFE HANIM VE KILIÇ ALİ Bu yazıyı yazdıktan sonra yeğenim Nilgün Ketenoğlu, Ayşe Arman'ın HÜRRİYET'in Cumartesi ekindeki köşesinde "Latife Hanım Sohbeti" başlıklı ve okuyuculardan gelen mesajları içeren yazısına dikkatimi çekti. Yılmaz Ş. adında soyadını gizleyen bir kişi ve anlaşılan bilgisi olmadığı halde babama ağır kelimelerle dil uzatmış. Mustafa Kemal, güya, babamın vb.. arkadaşlığını, Latife hanımla aile hayatına tercih etmiş… Bu yalanlara cevap vermeye tenezzül bile etmem. Babamın Atatürk'ün ölümüne kadar en güvenilir arkadaşı olduğu belge ve anılarla sabittir. Ölümünden önce, isim anamı Latife Hanımefendiyi Ayazpaşa'daki evinde ziyaret edip elini öptüm ve Latife Hanımefendi de bana, babama sevgilerini iletmemi söyledi. Anlaşılan "Latife olayını" kullanmak da Atatürk'e ve anısına dil uzatmanın bir yolu! |
Avrupa Birliği, Türk medyasını tehdit ediyor Türk medyasının bir çıkış yolu bulması gerekiyor; çünkü AB süreciyle yeni bir döneme giriyor. Onca teknolojik üstünlük ve tecrübeye rağmen hâlâ büyük problemlerle boğuştuğu ortada; ancak geciktirilmiş problemlerin yakında beklemeye tahammülü kalmayacak. Güven bunalımını bir an önce aşması gerekiyor mesela. Aksi halde dünya devi medya markalarının karşısında tutunması çok zor. Manipülasyon gölgesinden tez elden çıkması, ideolojik körlük ve şartlanmışlıktan sıyrılması şart. İşin aslına bakarsanız; meslek içi büyük değişimi gerçekleştirecek beyin gücü ve bu güce emanet edilmiş altyapı da var bu ülkede. Belki iç dinamikleri yeniden gözden geçirmek, Türkiye şartlarını yeniden masaya yatırmak, Türk okurunun profilini bir daha mercek altına almakta yarar var. Bu arada Türk gazeteciliğini uluslararası standartlara çekme gibi bir ideale de ihtiyaç olduğu kesin. Böyle bir ufuk çizgisinin hem aydınımızın zihni altyapısında yeri vardır; hem de daha soğukkanlı hedeflerin oluşmasında. Ortaya konulacak avantajlar söz konusudur. Nasıl ki Avrupa Birliği (AB), önemli bir standart geliştirme projesine dönüşmüştür bu ülkede; aynen öyle de uluslararası bir kısım disiplinler ve ilkelerin meslek standardı gibi kabul edilmesi bizdeki iç kalite direnişini kıracaktır. “AB üyesi ülkelerin tek bir medya modeli yok ki!” deneceği muhakkak. Zaten biz de bir medya modellemesi yapalım demiyoruz. Birtakım ayrıntıları cımbızlayıp “bak onlarda bu var, bizde niye yok?” şeklindeki basit ve içi boş mukayeselerin işe yaramayacağı da aşikar. Zaten “Batı taklidi” diye eleştirilen kopyacılık da budur. Kastımız, Türkiye’nin dinamiklerinden uzaklaşan, hatta onları bir kenara iten ve dolayısıyla içinde “aşağılık psikolojisi” bulunan bir kopyacılık değil. Tam aksini düşünüyoruz; Türkiye’nin bütün avantajlı durumlarını bir kenara yazalım; sonra bizden önce yola çıkmış, dolayısıyla bize göre çok mesafe almış dünya tecrübesinden istifade edelim. WAN toplantısına yansıyan gerçekler Böylece Türk gazeteciliği çabuk mesafe alsın. Daha açık söylemek gerekirse, dünya medyasının bazı hayati tecrübelerini göz ardı ettik, zaman kaybettik; bugün dünya medyası yarınları inceden inceye konuşuyor, planlıyor, bu fütüristik planlamaların -hayali öngörülerini bir kenara bırakarak- dışında kalıp istikbali de yitirmemeliyiz… Yukarıda arz ettiğim ifadeler, dört gün boyunca Moskova’da takip ettiğim Dünya Gazeteler Birliği (WAN) ve Dünya Editörler Forumu (WEF) toplantıları sonrasında bende hasıl olan bir kısım düşünceler. Moskova’da gerçekleştirilen programın hülasası bile çok uzun yer tutar. O yüzden kısa değinmelerde bulunmakta fayda olduğunu sanıyorum. Dünya medyası da sıkıntılı aslında. Sürekli tiraj kaybediyor gazeteler. Nüfusun yaşlı bir kitleye dayanması, genel ortalamada çok büyük bir yekun tutmayan ancak bu haliyle bile umut vesilesi sayılan gençlerin elektronik medyaya daha büyük ilgi göstermesi Batı medyasını yeni arayışlara itiyor. Dünya medyası ilk şoku atlatmış gözüküyor ve teknolojiyle klasik medya mecralarının çatıştırılmasından vazgeçiyor. Hatta teknolojinin sunduğu yeni ortamların bir avantaj haline getirilmesi için çalışıyor. Bunu yaparken kendini yeniden tanımlamaya, yeni okur profilleri belirlemeye, okur taleplerini yeni formatlarla karşılamaya gayret ediyor. Türkiye’de durum biraz daha farklı. Nüfusumuz genç ve gençlerin gazeteleri Batı’daki kadar boşlaması -en azından şimdilik- söz konusu değil. Bu avantajın yayın yöneticilerimiz tarafından iyi kullanılması, gençliğin zaafından yararlanmayı gerektirmiyor. Çünkü o tür bir kullanım, kalıcı bir okur kitlesi oluşturmadığı gibi, gazete okuma bilincini de pekiştirmiyor. Sayfalardaki dinamizmin teknolojik imkanlarla bütünleştirilmesi yeni imkanlar da sunacaktır… AB’ye hangi dünya markamızla hazırız? Tam bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Dünya medyası ilkeli ve prensipli yayıncılığın oluşturduğu dünya markalarıyla yeni arayışlar içindeyken Türk medyası nerede? İtiraf etmek gerekiyor ki Türkiye’nin henüz dünya markası olmuş bir gazetesi, bir televizyonu, bir radyosu yok. Oysa bugün hangi ülkeden bahis açılsa o ülkeye dair birkaç markayı dünya çapında zikretmek mümkün. Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de durum böyle de, Amerika’da farklı mı? Hayır. Amerika dendiğinde akla, dünyaca tanınan ve referans sayılan The Wall Street Journal gibi, The New York Times gibi, The Washington Post gibi markalar geldiği gibi eyaletler zikredildiğinde bile lokal yapısını aşmış dünya çapında markalar geliyor. Boston Globe, Chicago Tribune, Los Angeles Times gibi gazeteler belli bir eyalette dağıtıldığı halde dünya markası olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin bu ölçekte bile dünya markası olmuş gazetesi, televizyonu, radyosu, internet sitesi, haber ajansı, haber dergisi yok. Bizim ajanslarla Associated Press’i, Reuters’i, Agence France Presse’i hâlâ aynı değerde bir yere oturtamıyoruz. The Economist gibi, Der Spiegel gibi, Newsweek gibi, Time gibi dergiler çıkarılamıyor bu ülkede. Çıkarılamaz mı? Medya için kaçacak yer kalmıyor Elbette bu seviyede dergi çıkarılabilir. Mesela Aksiyon Dergisi dünya markası olmaya namzet haliyle dergi haberciliğinde umut sürecini tamamlayabilirse dünya çapında bir haber dergisini aratmayacak kadar güzel bir haber dergimiz olabilir. Tabii ki ucuz pazarlama tekniklerine, magazinin her şeyi ezip geçen baskısına, okuma sevdasından uzak insanlarımızın bilgi yüklü dergilere karşı gösterdiği ilgisizliğe direnebilirse… Ufukta AB’nin silueti belirmiş, AB standartlarının ayak sesleri sağır sultanları bile rahatsız edecek kadar duyulur hale gelmiştir. Times, Independent, The Guardian, Le Monde’dan, Le Figaro gibi gazetelerden alınacak çok dersler var. Bu tip referans gazetelerin dünü, bugünü ve yarına dair umutlarından, daha doğrusu projelerinden çıkarılacak dersler de var. Bu arada Daily Mirror gibi, Bild gibi, New York Post gibi gazeteleri örnek alacak kurumlara da rastlanabilir. Bu tip gazeteleri model olarak alan gazetelerin hem yayın kimliklerini yeniden belirlemeleri gerekiyor hem de hedef okur kitlelerini. Hem Independent gibi olayım, okur beni referans kabul etsin hem Bild gibi olayım bilumum podyum dedikodularından siyasetin en hassas konularına uzanayım derseniz olmaz. Daha doğrusu alaturka bir şey olur ve bununla dünya markası oluşturulamaz. Yol ayrımının eşiğinde Türk medyası tam bir yol ayrımında. AB süreci her konuda insanımızı belli bir standarda zorlayacak. Medyanın buna gözlerini kapaması mümkün değil; yabancı rakiplerden kaçınmasının mümkün olmadığı gibi. Moskova’da bir araya gelip dört gün boyunca tartışan medya sahipleri ve yayın yöneticilerinin gündemleri ile Türkiye’deki muadillerinin gündemi çok farklı mesela. Bu fark ürkütüyor insanı. Bir tarafta geleceğin medyası üzerine kafa yoran, yatırım yapan ve gücünü güvenilirlikten alan dev markalar; öbür tarafta hâlâ siyaset ve toplum mühendisliğine soyunmuş ve bu yüzden bir türlü lokal marka sürecini bile aşamamış Türk medyası. Türkiye cephesindeki ideolojik şartlanmışlık, gazeteciliğin dünya standartlarına kavuşmasını engelleyen Çin Seddi gibi bir şey. Şu ana kadar “küçük de olsa bizim olsun” deyip kendi ülke sınırlarımız içinde hapsettiğimiz gazetecilik içeriden dışa doğru yeni markalar üretemedi. Bu böyle devam ederse dışarıdan içeriye doğru sarkan markalar fiili bir istintak oluşturacak. En güzeli, dıştan gelecek ve gücünü hayatın pratiğinden alacak baskılardan önce Türk medyasının kendine çekidüzen vermesi adına sansasyondan, manipülasyondan arınması, siyasi şartlanmışlıktan vazgeçmesi, halkla barışması gibi icraatları hayata geçirmesidir. Bu olmazsa AB süreci Türk medyası için ciddi bir tehdittir. Vatandaş, “gazete gibi gazete” diye tanımlanan referans kaynaklarını -ki bu kaynaklar da Irak Savaşı’nda ağır yara almıştır ve bu yaranın tedavisi için çırpınır- gördükçe, Türk medyasından çok daha ötesini isteyecektir. |
AB VE ONURUMUZ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AB konusunda,"Onurumuzdan en ufak parça koparılamaz, onurumuzdan ödün vermeyeceğiz" buyurmuşlar… Şimdiye kadar, yıllardır AB uğruna milli çıkar ve değerlerimizden ve Kıbrıs konusunda "verilenler" ne idi? Bugün, "tarama sürecinin" bilim ve teknik "dosyası" formalite gereği "açılıp kapanacak" ve AB Bakanlar Konseyi müzakerelerin başlaması için "start" verecekken, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Lüksemburg'a gitmek için, kıytırık Rum yönetimi Bakanının keyfinin olmasını beklemesi, "onurlu" bir durum mudur? Aslında, daha 2004'ün Aralık ayında "Müzakereler başlıyor" derken ve 17 Ekim 2005'te de "başladı" diye zafer bayramı ilan ederken, Ek Protokol konusunun, yani liman ve havaalanlarının Rumlara açılmasının bir gün karşımıza getirileceği malûm idi. Hatta bu ve Rumlar hakkındaki koşullar 1999'daki Helsinki Bildirisi'nde de yazılı idi! Ama Hükümet, bir çok konularda yaptığı gibi "günü ve zevahiri kurtarmak" için, bu konunun askıda kalmasına razı olmuştu. İşte şimdi Rumlar bu koşulu, ilişkilerin normalleştirilmesi ve yönetimlerinin Türkiye tarafından tanınmasını dayatıyorlar… Konseydeki "iyi polisler" -İngiltere ve Avusturya- hatta bugün dostluk şarkıları söyleyen Yunanistan, Rumları ikna etseler Hükümet bunu da büyük başarı sayacak.. Ama, bu koşullardan vazgeçilmeyecek ve gene dayatılacak. İş esastan bozuk ve "onur" kırıcı! ONURUMUZDAN PARÇALAR Onur kırıcı olan sadece bu da değil. Ünlü Joost Lagandjik cenapları, "AB yolu Diyarbakır'dan geçer" demiş. Güneydoğu- Kürt sorunu çözülmeli diyor… Hatırlatalım; bir zamanların Başbakanı, -aslında AB Komiseri- Mesut Yılmaz da böyle demişti ve ne o, ne de sonraki ve şimdiki hükümetler Avrupalıların Güneydoğu konusundaki söz ve dayatmalarını "onur kırıcı" bulmadılar… Onurumuzdan "parçalar" değil "kayalar" götürüldü ve götürülmekte! Lüksemburg'da bugün yapılacak ve Gül'ün de, belki katılacağı Türkiye-AB Ortaklık toplantısında "Şemdinli vurgusu" yapılacak bu olayın aydınlatılması talep edilecek, Savcı Ferhat Sarıkaya'nın meslekten ihraç edilmesi sorgulanacakmış! Ve tabii, tutum belgesinde de başköşede TSK'nın durumu. "Komutanların Hükümetten icazet ve müsaade almadan konuşmamaları şartı, Ruhban Okulu'nun açılması, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsızlığı" talepleri de var… Kimse, bugün "onurdan" söz eden bu adamlara, Türkiye'nin sömürge olmadığını hatırlatmıyor. Yoksa "onurun" anlamı mı değişti? Biz, Atatürk döneminde yetişirken ve İsmet Paşa'nın Lozan'da Düyunu Umumiye ve Kapitülasyonlara karşı verdiği başarılı mücadeleyi, Osmanlı döneminde "Büyük Devletlerin" güya ıslahat diye, dayatmak istediklerini okurken, milli "ONURU" başka türlü bellemiştik… AB'den sorumlu veya "sorunlu" Devlet Bakanı Ali Babacan, müzakereler ve üyelik süreci konusunda, "Bu yolda, sıkıntılar, sorunlar olacaktır ama siz sonuna bakın!" buyurmuşlar. Bu "ucu açık, ince-uzun", taşlar ve engebelerle dolu, Avrupalılar tarafından uzaktan kumandayla patlatılan mayınlar döşeli yolda, tökezleyerek ilerlerken Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Babacan "sonun" -sonucun- hayırlı olacağını garanti edebiliyorlar mı? En sonunda, Türkiye'yi bütün değer ve çıkarlarından arındırdıktan sonra, "yol buraya kadar, siz gerekenleri yapmadınız" veya "bizim sizi hazmetmemize imkân yok, halklarımız sizi istemiyor" derler ve "tam üyelik kalmadı, başka bir şey verelim" diye, Türkiye'yi kendilerine uydu yapmaya kalkarlarsa -ki muhakkak öyle olacak- Babacan ve AKP ne yapacak? O zaman bu kişiler nerede olacaklar? Tutun kellerin perçeminden! YANITSIZ KALAN SORULAR Hiç yanıtını alamadığım sorular var. Türk milletinin geleceğini, var oluşunu on beş yıl boyunca bu "yollarda" bir takım Avrupalılara emanet etmek ne kadar doğru? Hükümetin, Türk milletinin var oluşu ve geleceği üzerinde böyle bir kumar oynamaya hakkı var mı? Refah Partisi sözcüsü iken TBMM'de aynı endişeleri, ateşli hitabetiyle dile getirmiş olan Abdullah Gül, şimdilerde neden ve nasıl bu kadar değişti, AB yoluna girdi? Başbakan nasıl değişti? Hidayete mi erdiler, yoksa amaçları ve bugünkü çıkarları mı bunu gerektiriyor? Bu yolda, Avrupalıların oynadıkları oyunlara ve bütün onur kırıcı dayatmalarına Türkiye'nin milli çıkarlarına ve "onuruna" ters düştüğü belli olduğu halde, "Avrupa yolunda" ısrar edenler ve AB'ye taraftar olanlar -Türk halkı- bu kadar gafil veya Aziz Nesin'in tabiriyle aptal olamayacaklarına göre "nedirler?" Kendi amaçlarını yabancıların emelleriyle "tevhit" edenlere gafilden de öte ne demek gerekeceğini anlamak için, Mustafa Kemal'in "Gençliğe Hitabesini" okuyunuz… AB kriterlerinde, Türkiye'nin yararına olacak reformlar var ve bunlar Mustafa Kemal'in işaret ettiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak hedefiyle aynı. Ama bu reformları, ancak AB sömürge komiserlerinin sopası altında, AB kapılarında bekleyerek mi yapmamız lazım? Eğer öyle ise, "onurlu" ve bağımsız bir millet ve devlet olmak hakkını kaybetmişiz demektir. |
BU NASIL DEHA!... Ülkemizde yabancılar cirit atıyor. "Fink" atmak için yani "serbestçe gezip dolaşmak" için gelen turistleri değil, "cirit" atmak için gelenleri kastediyorum. Buradaki cirit de, ata sporu değil tabii ki. Birçok uzmanın defalarca vurguladığı art niyetli, bölücü düşünceli, karıştırıcı (provokatif) yabancıları kastediyorum. "ÜLKEMİZDE PEK ÇOK YABANCI PARASI DOLAŞIYOR" Bu yabancılarla birlikte, pek çok "yabancı parası" da dolaşıyor. Bunların amacı ne? Propaganda yapmak!.. Amaçları ne? "Ulusal hareketi" başarısız kılmak ve "ulusal istekleri" felç etmek!.. Peki, bunu başarırlarsa ardından ne yapacaklar? Yurdun bazı önemli parçalarını ele geçirecekler!.. Yok canım!.. Türkler ne güne duruyor? Bunlar boş hikâyeler, paranoyalar.. Öyle değil. Çünkü, her çağda, her ülkede ve her zaman çıktığı gibi, Türkiye`de de yüreği ve siniri zayıf, bilinçsiz insanlar kadar, bilinçli ama bu bilinçlerini kişisel varlık ve çıkarını ulusunun zararında arayan alçaklar var!.. İyi ama, bir Doğu sorunu var. Bunu görmezden mi geliyorsunuz? Doğu sorunu, düşmanlarımız tarafından yönlendiriliyor. Bunlar, zayıf noktalar arayıp bulmada pek ustadırlar. Bunu nasıl yapabiliyorlar? Bu işi düpedüz örgüt durumuna getirmişlerdir. "BÜTÜN ULUS, HER TÜRLÜ ENGELİ SÜPÜRECEKTİR!" Peki, Türk Ulusu ne yapıyor? Bütün ulus, kutsal varlıklarını kurtarma ülküsüyle çırpınıyor. Ulusun başarılı olması mümkün mü? Elbette. Bütün ulus, her türlü engeli kesinlikle kırıp süpürecektir!.. Bu görüşler bana ait değil. Bugün de söylenmedi. Okurken, bugünü yaşadığınıza eminim. Oysa, bu sözler, tam 79 yıl önce Atatürk tarafından söylenmişti. Şimdi, Atatürk`ün Nutuk`taki sözlerini, topluca okuyalım ve dersler çıkaralım. Bakın tam olarak ne söylüyor? "Şurada acıklı bir gerçek olarak bildireyim ki, ülkemizde pek çok yabancı parası ve bir çok propaganda dolaşıyor. Bunun amacı, pek açıktır ki, ulusal hareketi başarısız kılmak, ulusal istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni isteklerini ve yurdun bazı önemli parçalarını ele geçirme amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bunun yanında, her çağda, her ülkede ve her zaman çıktığı gibi, bizde de yüreği ve siniri zayıf, bilinçsiz insanlarla vatansız ve aynı zamanda kişisel varlık ve çıkarını yurdun ve ulusunun zararında arayan alçaklar da vardır. Doğu sorununu yönlendirme ve zayıf noktalar arayıp bulmada pek usta olan düşmanlarımız, ülkemizde bu işi düpedüz bir örgüt durumuna getirmişlerdir. Ama kutsal varlıklarını kurtarma ülküsüyle çırpınan bütün ulus, bu dayanç ve savaşım yolunda her türlü engeli kuşkusuz ve kesinlikle kırıp süpürecektir." (Nutuk, ADD yayını, Ankara 2006, s.442.) Ülkemiz üzerinde o gün mevcut olan sömürgeci emeller, bugün de aynen sürüyor. O günü anlatan Mustafa Kemal Atatürk, bugüne de ders veriyor. Atatürk, zaten her sözü yıllar sonrasında da geçerli olduğu için dâhi değil mi?.. Bunu bizden daha iyi bilen Avrupa Birliği de o yüzden "Atatürk`ün resimlerinden, fikirlerinden vazgeçin, AB yolunda engeli kaldırın" demiyor mu?.. |
İsrail’i boykot edenleri takdir etmeliyiz Kaderin cilvesi: Uluslararası çapta bir boykot başlatan bir devlet eş zamanlı olarak, paralel bir kampanyayla, kendine karşı bir boykotla karşılaşıyor. Kendi gözünde, ilki kendisinin düşman olarak gördüklerine yöneltildiği için milyonlarca kişinin yaşamına ciddi anlamda zarar vermeyi meşru gören bir boykotken, ikincisi kendi akademik fildişi kulesine zarar verme ihtimali bulunan diğer boykot zatına yöneltildiği için nazarında meşruiyetten yoksun. Bu, ahlakî açıdan bir çifte standarttır. İsrail’in gözünde Filistin Otoritesi’ne karşı, hayati ekonomik yardımı engellemeyi, demokratik yollarla ve yasal seçimlerle seçilmiş liderleri de içeren boykot kampanyası neden hoş görülebilir bir önlem olarak görülürken ve üniversitelerine yönelik boykot neden engelleniyor? İsrail, boykot silahının yasadışı olduğunu iddia edemez. Kendisi bu silahı kapsamlı şekilde defaatle kullanıyor ve Refah’tan Cenin’e kadar tüm kurbanları acı veren koşullar altında mahrumiyetten muzdarip oluyor. Geçmişte, İsrail dünyaya Yaser Arafat’ı boykot etme çağrısında bulundu ve şimdi de Hamas hükümetini boykot etmelerini istiyor ve bu hükümet aracılığıyla bölgedeki tüm Filistinlileri. Ve İsrail buna etik bir problem olarak bakmıyor. Aylardır on binlerce kişi bu boykot nedeniyle maaşlarını alamadı; ancak İsrail üniversitelerine bir boykot çağrısı yapıldığında, bu boykot birdenbire meşruiyet dışı bir silah oluveriyor! İsrail’e yönelik boykot çağrısında da ahlakî bir çifte standart bulunmaktadır. İngiltere’deki Yüksek Eğitim ve sonrasında Ulusal Öğretmenler Birliği ile Kanada’da Kamu Çalışanları Birliği İsrail’i boykot etme karar aldı; ancak kendi savaş suçlarını ve işgalleri protesto etmede benzer şekilde hareket etmiyorlar (İngiltere ordusunun Irak işgali ve Kanada’nın Afganistan işgali). Yine de, bir avuç da olsa İsrail’de insan haklarını savunan ve işgale karşı çıkanlar bu iki örgüt tarafından atılan adım için teşekkür etmeli. İsrail’de işgale karşı çıkanlar, işgale karşı savaşmak için dış grupların yardımını almamayı yeğ tuttu. Dünyaya kendi ülkenizi boykot etme çağrısı yapmak kolay bir şey değildir. Kendilerini Refah’taki yıkıcı buldozerlerin önüne atan ve bedelini yaşamlarıyla ödeyen cesur vicdanlı Rachel Corrie, James Miller ve Tom Hurndall’a hiç ihtiyaç olmasaydı keşke. Bu genç yabancılar, İsraillilerin yapması gereken tehlikeli ve hayati bir işi yapmıştı. Aynı şey, İsrail’in üyelerinin sınırları içine sokmasına izin vermediği Uluslararası Dayanışma Hareketi gibi organizasyonlar çerçevesinde işgalin kurbanlarına yardım sağlamak ve işgali protesto etmek için hâlâ bu topraklarda bulunan birkaç barış eylemcisi için de geçerli. Keşke İsrailliler onların yerine savaşmak için seferber olsaydı. Birkaç ılımlı grup dışında, İsrail’de işgale karşı bir protesto ve seferberlik yok. Bu nedenle, geriye sadece dünyanın yardımını umut etmek kalıyor. Dünya, İsrail’in kendi sınırlı yöntemlerinden kurtulmasına yardımcı olabilir. Batılı devletlerin etkin bir biçimde devam etmesini destekledikleri bir işgal durumunda, karşı olduklarını deklare etseler bile, bu misyon sivil örgütlere düşüyor. Örneğin içinde Yahudilerin de bulunduğu Amerikalı bir grup avukat, Refah’ta evleri yıkmada dozerleri kullanılan Caterpillar şirketini boykot etme çağrısı yapmıştı, bunun için onlara teşekkür edilmeli. Aynı şey üniversitelerin boykotunda da geçerli. İngiltere’de bir üniversitenin öğretim görevlileri işgale karşı çıkmak için İsrail’i boykot ettiğinde de bu hareketi takdir etmeliyiz... GİDEON LEVY |
Doğan Heper http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_heper.gif Türk-Yunan konfederasyonu YUNANİSTAN-Türkiye konfederasyonu. Az daha kurulacaktı. Ne zaman? Aşağı yukarı bundan 50 yıl önce, yani yarım asır oldu. Devlet hayatında yarım asrın lafı mı olur? Menderes ile Karamanlis'ten söz ediyorum. Türkiye'de o yıllarda Adnan Menderes başbakandı. Komşumuz Yunanistan'da da sözü geçen adam Karamanlis'ti. İki ülke arasında öyle bir dostluk başlamıştı ki bunu Menderes kelimesinin Yunancadan, Karamanlis'in de Karaman'dan gelme, yani Türkçe olma tesadüfüne bile bağlayanlar vardı. İşte bu dostluk havası bazılarının aklına Türk-Yunan konfederasyonunu bile getirmişti. *** Dora Bakoyannis Basın Konseyi'nin düzenlediği "Türk-Yunan Medya Konferansı"nda konuşurken bunları düşünüyordum. Eskiye, yarım asır önceye gittim geldim. Oysa, kürsüdeki Yunan Dışişleri Bakanı Atatürk'le Venizelos dostluğundan söz ediyordu. Bense içimden "Daha yakına gel, daha yakına" diyordum. *** YUNANİSTAN Dışişleri Bakanı Bayan Bakoyannis, benim hayalimdeki yumuşak kadın değil. Konuşmasından, sözlerinin satır aralarından anladığım, fedakârlıkların çoğunu Türkiye'den bekliyor. Batı Trakya'da demokratikleşme onun gündeminde değil. Oysa oradaki Türklere hâlâ "Müslüman azınlık" diyenler çoğunlukta. Atina'da Müslümanlar için yeterli ibadethane var mı? Bunlardan bahis yok. Ama Patrikhane ve Ruhban Okulu konularına Bakoyannis'in konuşmasında yer var. Bunlar örnek, ama dikkat çekici değil mi? *** YUNAN politikacıların birçoğuna rağmen Türk ve Yunan halkı birbirini seviyor. Bu iki halkı tarihte ve bugün zaman zaman bazı politikacılar birbirine düşürdü. Tesadüfe bakın ki bunu iki ülkede son günlerde yapılan iki anket de gösteriyor. Atina'nın büyük gazetelerinden birinin yaptığı anket, Yunanlıların çoğunluğunun, "Türkiye ile bir sorun istemediklerini ve Türk halkı için iyi düşündüklerini" ortaya koydu. Bir Yunanlı kuruluş da İstanbul'da Türkler arasında bir anket yaptı. Bu ankete katılanların yüzde 73'ü de "Biz Yunanlıları çok severiz" cevabını verdi. Hürriyet'e göre bunu Gül, Bakoyannis'e söyleyince, Yunanlı Bakan şaşırıyor. Bu iki anket de gösteriyor ki, Türk-Yunan halklarının birbiriyle bir problemi yok. İki halkın, iki ülkenin konfederasyonu bile acayip karşılanmamalı. Ah bir de şu arabozucu politikacılar olmasa... Asena'ya cevap Başbakan'ın desteklediği "Ailem Türkiye" projesi evliliği teşvik ediyor. Ama bir dansözümüz adeta buna karşı. Dansöz Asena, "Evlilik gibi çirkin bir şeyi asla yapmam" diyor. Koca buldu da... SATILIK MALIMIZ BİTTİ Hatay'ın binde 5'i (yüzde yarımı) yabancılara satılınca, Tapu Kadastro Müdürlüğü, ikinci bir emre kadar, yabancıya satışları durdurdu. Oysa bankalarımızın bugün yüzde 47'si yabancı kontrolüne girdi, bu kontrol yakında yüzde 70'e çıkacak. Bunu kim durduracak? Durduracak mı? YENİYE BAK Eskiyi bırak... Başbakan Erdoğan partisinin Ankara kongresinde konuştu. Ben de izledim. Gördüm ki, Başbakan hep eskileri yerin dibine batırıyor. Kendi dönemini onların dönemiyle mukayese ediyor, göklere çıkarıyor. Onların Türkiye'yi iyi idare ettiklerini kimse söylemiyor ki. Eskiler ülkeyi iyi idare etseler, ekonomiyi yolunda götürseler zaten gitmezler ve AKP de iktidara gelemezdi. Demek ki halk onları cezalandırdı. Oy vermedi. Öyleyse Erdoğan kendi döneminden söz etmeli, mukayeseler yapmalı. Ve o bu mukayeseyi yapmasa da biz vatandaşlar yapıyoruz. Gördüğümüz o ki, Erdoğan ve hükümeti bu ülkeyi lüzumsuz bir gerilim ortamına sokmuştur. Ve iyi gittiğini zannettiğimiz ekonomi tepetaklak olmuştur. Döviz fiyatı yalnız Türkiye'de 5 yıl önceki seviyeye fırlamıştır. Dünyadaki hareketten bu farklıdır. Merkez Bankası hem faizi yükseltmiş hem de dövize müdahale etmek zorunda kalmıştır. Şimdi, Erdoğan'ın "bu durumu düzelteceğini" söylemesi, anlatması, izah etmesi yerine eskiyi çekiştirmesine ben anlam veremiyorum. ÇANAKKALE Bir resim ve vatan Bir tapu dairesinde, müdürün odasındaydım. Bana gazeteciyim diye torpil yapıldığını sanmayın. Her işi olan bu küçük odaya giriyordu. Müdür 31 yıldır bu müessesede çalışıyormuş. "Emekli olmamasının sebebinin başka bir il üniversitesinde okuyan oğlu olduğunu" söyledi. Ve "Geçen gün oğlumu ziyarete gittim ona bir hediye götürdüm" dedi. Masasının gözünden, bir gazete büyüklüğünde rulo halindeki fotoğraf kâğıdını açtı ve gösterdi. Bir gazetemizde çıkmıştı. Çanakkale'de savaşan iki askerimiz. Üst, baş parça parça. Ayakta bir şey yok ama bakışlarından düşmana meydan okudukları anlaşılıyor. "İşte bu resmi büyütüp oğluma götürdüm. Biz bu ülkeyi sokakta bulmadık" dedi. Gözlerim yaşardı. Bu olayı bana, hafta sonu, yani tapu müdürünü tanıdıktan 2 gün sonra Çanakkale'de 1. Ordu Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un sözleri hatırlattı. İlker Başbuğ Paşa şunları söylüyor: "Türkiye'yi güçlü kılacak yol, farklılıkları öne çıkarıp yapay ayrımlar yaratarak değil, Çanakkale destanının yaşandığı, şehitlerin kanıyla sulanan bu topraklarda görüldüğü gibi, ortak değerleri öne çıkararak olur." Ortak değerler o fotoğrafta var... |
HIÇKIRIK! Şu AB, ne füsunkâr bir dilbermiş ki,bazıları bütün işkence ve istiskallere rağmen, tutkusundan kurtulamıyorlar! Medyada, son Lüksemburg olaylarını haberlerinin veriliş yöntemine hayret ve dehşetle bakıyorum. Yabancı gazetelerde olay gerçekçi bir şekilde verilir ve değerlendirilirken, gazete ve televizyonlarımızın çoğu, bu acı ve omur kırıcı durumu örtbas etmek, hafifletmek için ıvırıyorlar, kıvırıyorlar!. Neredeyse ,, hükümetin başarısı, "Avrupa Yolunda" büyük bir adım olarak gösterecekler! Brüksel, AB muhabirleri, bu olaya ve sonucuna, Reuters muhabirinin yaptığı tanımlamayı koyamadı, açıkça "Damokles kılıcı, Türkiye`nin tepesinde tutulacak" diyemedi! … AB yolunun Lüksemburg "tökezlemesinin" en ilginç tanımlamasını ve yorumunu RADIKAL gazetesi Genel Yayın Yönetmemi ve köşe yazarı İsmet Berkan yaptı ; "HIÇKIRIK" diyor, "AVRUPA HİÇKIRIKLARI" !.. Ne "hıçkırığı" yahu? Nerdeyse öksürükten tıkanıp, boğulacaktık. Ve görünüş o ki önümüzdeki on, on beş yıllık "ucu açık" süreçte böyle, 69-70 kez, hıçkırta hıçkıra boğulmak tehlikesi geçireceğiz! Bu işkenceye değer mi? "Hıçkırık" Kerime Nadir`in bir romanın adı idi… Sırada verem öksürüğü, "ince uzun yolda " ince hastalıktan", veremden ölmek var! Madem ki eski roman isimleri aklımıza geliyor, ben de başka bir aşk romanını, Savfet Nezihi`nin, sonunda öksüre öksüre, veremden ölen "Zavallı Necdet"ini hatırlatayım! Şimdi "zavallı" olan kim? AKP iktidarı mı, yoksa Türk milleti mi? Berkan` "Avrupa yolculuğunda birkaç gündür yaşanan türden çok sıkıntı" yaşanacağını söylüyor ve bu sıkıntıları doğum sancılarına benzetiyor! Doğacak çocuğun bir ucube olması veya "düşük yapılması" ihtimalini göz ardı ederek, "hıçkırıklar" diye küçümsediği bu sancıları, ağrıları, tıpta olduğu gibi kasmanın, sınırlandırmanın çarelerini arıyor… Asıl kriz Berkan`a göre ve dün Rum Dışişleri Bakanının uyardığı gibi, asıl "hıçkırık" krizi, 15 Ekim`de Avrupa Komisyonu`nun "İlerleme Raporu" açıklanınca ve bunda da Kıbrıs` ta Rum yöneteni tanımak ve liman ve hava alanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmak şartı hatırlatılınca ! Sonra da, Aralık ayında yapılacak AB zirvesinde en "hıçkırıktan" öte en ağır ve boğulmamızla sonuçlanacak "en ağır kriz", müzakerelerin askıya alınması ve AB üyeliğimizin ret edilmesi! Ama dün yazdığım gibi Türkiye`yi, bir yerlerine çapalamak ve istediklerini böyle yaptırmak istemeler! Hıçkırıklardan öksürüklerden kurtuluş yok! Yabancı gazetelerin manşetlerinde ifade edildiği gibi: Türkiye uçurumun eşiğinden döndü ama, "şimdilik"! Bir Alman gazetesinin yorumu: "Müzakerelerin başlaması abes, Türkiye üyeliği hak etmiyor", amaç Türkiye`yi bıktırıp, kendi isteğiyle üyelikten vazgeçirmek… FINANCIAL TIMES; "Müzakereler her an çökebilir" Durum vaziyeti bu… Brüksel sevdalıları, "Zavallı Necdet" gibi, AB aşkıyla, hıçkıra hıçkıra, öksüre öksüre yollarında devam etsinler, ama bu işkence Türk milletine reva mı? Türk milleti "zavallı" ve çaresiz dedğildir! |
Türkçe Olimpiyatı Yarın İstanbul’da muhteşem bir yarışma var. Yarışmadan öte bir şey bu. Dünyanın 84 ülkesinden gelen renkleri, dilleri, dinleri farklı 355 öğrenci 4. Türkçe Olimpiyatı’nda buluştular. Kızılcahamam Asya Termal Tesisleri’ndeki ön elemeler bitti ve yarın İstanbul Gösteri Merkezi’nde finaller yapılacak. Bu yerin adı daha önce My Showland idi. Sahibi, “Türkçe Olimpiyatı’na ev sahipliği yapıyoruz, adımız yabancı.. bu ne tezat!” deyip örnek bir karar aldı. Bu, organizasyonun ilk bereketi. Türkçe Olimpiyatı’nın ilki 2003 yılında 17 ülkenin katılımıyla yapılmıştı. Geçen yıl katılan ülke sayısı 41, bu yıl ise 84. Birkaç gündür televizyon kanallarında yarışma için gelen bazı öğrencilerin konuşmalarını, şiirlerini, şarkılarını dinliyorum. Onlarla konuşan spikerler, program yapımcıları, daha önce yaşamadıkları belli olan bir heyecan sergiliyorlar. Eminim, onları seyreden herkes heyecanlanıyor, seviniyor, yeni ufuklara doğru içlerinde umutlar tazeleniyordur. Türkçenin bir dünya dili haline gelmesinin dirilttiği bu umutlar, heyecanlar, tam da bizi toplum olarak kamplara, kutuplara ayırmaya çalışanların estirdiği karamsarlık havasında nasıl da değerli.. nasıl da güven verici. TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç’ı gönülden tebrik etmek gerekiyor. Bu organizasyona baştan beri sahip çıktı. Gittiği her yurtdışı seyahatte o ülkede bulunan Türk okullarını ziyaret etti. Önceki gün de bir müjde verdi. Önümüzdeki yıldan itibaren Türkçe Olimpiyatı’nda başarılı olan öğrencilere Meclis olarak da ödül vereceklerini açıkladı. Belki görev süresi dolmadan Sayın Cumhurbaşkanı’mız da devletimizin ve milletimizin ortak gurur kaynağı olan bu organizasyonun yöneticilerini kabul edip kutlayacaktır. Bu Türkçe Olimpiyatı nereden doğdu? Bildiğiniz gibi bugün dünyada yüze yakın ülkede 500 civarında Türk eğitim kurumu bulunuyor. Türk ilköğretim okulları ve liselerinde her yıl on binlerce öğrenci Türkçe öğreniyor. Türkçe hızla bir dünya dili haline geliyor ve 5-6 stratejik dil arasına Türkçe de giriyor. Düşünebiliyor musunuz, sadece Batı Avrupa’dan Çin’in doğusuna kadar olan coğrafyada değil, Kuzey ve Güney Amerika’da, Avustralya’da, Güney Afrika’da, Filipinler’de, Vietnam’da adını burada sayamayacağımız yüze yakın ülkede bir yeni nesil Türkçe ile anlaşıyor/kaynaşıyor, Türkçe ile dost oluyor, dostluklar kuruyor. Sevginin, saygının şuur altlarına en fazla yer ettiği bir yaşta Türk öğretmenlerini, belletmenlerini seviyorlar. Yarışmalara katılmak için geldikleri ülkemizi geziyor, güzelliklerimize hayran kalıyorlar. Türk okullarının ilk mezunları pek çok ülkede, üniversiteleri (hem de öğrendikleri İngilizce sayesinde de Avrupa ve ABD’nin gözde üniversitelerini) bitirip ülkelerine dönerek bürokraside, iş hayatında, uluslararası şirketlerde önemli yerlere geliyorlar. Bu insanlar, öğrendikleri Türkçe sayesinde, sevdikleri Türk öğretmenler sayesinde birer Türkiye gönüllüsüdür. Bu tarihî olay belki de yüzyılımızın en büyük aydınlanmasıdır. Zira bu yeni nesil, terör ve kültürel farklılıkların getirdiği çatışma ortamında, aynı sıralarda sevgi soluyarak, hoşgörü soluyarak, sulh adalarında yetişerek barışa ve huzura susayan dünyamızın yeni kahramanları olacaktır. Onları yarın ben de seyredeceğim. Biliyorum herkes gibi ben de gözyaşlarımı tutamayacağım. Yine biliyorum ki mutluluktan en çok ağlayanlar; onları yetiştiren fedakâr öğretmenler, bu okulların açılması için himmetlerini esirgemeyen gönüllüler ve onları muhabbet fedaileri ilan edip, tavsiyeleri ile yüreklendiren o yiğit adam olacaktır HÜSEYİN GÜLERCE ZAMAN GAZETESİ KÖŞE YAZARI |
ATATÜRK VE AB AB uğruna "sivilleştirildikten" sonra, "milli güvenlik" konusunda asıl işlevini kaybeden MGK'nın, sivil Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, Atatürk'ün Doğumunun 125.Yıldönümü vesilesiyle, değerli akademisyenlerin katıldığı, "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin, Atatürk'ün çağdaşlaşma düşüncesi çerçevesinde değerlendirilmesi" konulu bir panel düzenlemiş. Gerçekten de şu bağlamda, Atatürk'ün "çağdaş uygarlık düzeyine" ulaşmak hedefi ve reformları ile AB "süreci" ve "kriterlerinin uygulanması" arasındaki benzerlikleri -ve fakat daha fazla olan çelişkileri- ortaya koymak ve bu konudaki maksatlı bir yanıltmaya son vermek gerekiyor… Zira Mustafa Kemal'in hedef ve reformlarıyla, AB sürecinin aynı olmadığı muhakkak! Bir defa Mustafa Kemal, bilhassa "Avrupa medeniyeti düzeyi" dememiş, "Muasır medeniyet seviyesi" demişti. Arada bir fark olduğunu özellikle göstermek istemişti. Ancak Atatürk, eğer bugünlerde yaşasaydı, Avrupa camiasında ve örgütünde olmak isterdi. Ama asla bugünkü hali ve koşullarıyla değil. AB yolu bugünkü hali ile Atatürk'ün gösterdiği yol değil! Mustafa Kemal Avrupalıların ve "Batının" ne olduğunu bizim hakkımızda ne düşündüklerini, "Türk" fobilerini ve bize neler ettiklerini çok iyi bilirdi. Fakat o bağlamda, Kuzeyimizdeki "Rus ayı sarması" tehdidi karşısında, Batı ile Avrupa ile uzlaşmanın en uygun seçenek ve dış politika gereği olduğunu anlamıştı… O yaşasaydı, "Balkan Birliğini" kurmaktaki aynı vizyonuyla, öncülüğüyle, kişisel prestiji ve Batılılaşma reformlarının motivasyonuyla, bir Avrupa "Birliği"nin de "kurucusu", Türkiye de "kurucu" üye olurdu. Herhalde, Atatürk bu yolda onurumuzdan, milli çıkarlarımızdan ve değerlerimizden ödün vermeyi asla kabul etmezdi! . Prof. Dr. Duygu Sezer'in panelde söylediği gibi "Atatürk'ün çağdaşlaşma düşünce ve uygulamaları Avrupa Birliği felsefesiyle örtüşür." Ve Prof. Dr. Haluk Günuğur'un dediği gibi de, üyelik başvurusu 1978'de yapılsaydı, üyeliğimiz engele uğramdan, bu dinamiklerle gerçekleşirdi. Ama bu hava, içimizde ve Avrupa'da ortaya çıkan başka durum ve emellerle bozuldu, Avrupalılarda ataerkil "Türk korkusu" güncel sebeplerle, "genç Türklerin gene Viyana kapılarına dayanması korkusu" olarak yeniden ortaya çıktı. Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi, Güneydoğu üzerinde hesaplar ağırlık kazandı. Türkiye'ye karşı, başka hiçbir adaya herhalde Yunanistan'a ve Kıbrıs Rum yönetimine konulmayan engeller kondu. Prof. Dr. Ünsal Yavuz "Lozan'ın sorgulanmasına Sevr'in diriltilmesine çalışılıyor" diyor. Bu şartlarda Avrupalıların "iyi niyetine" inanmak ve "iyimserliğe" kapılmak, kökten yanlış! Bugün gelinen noktada, boyuna "tren kazaları" veto oyunları ve "Ortak Tutum Belgesi, İlerleme Raporlarıyla" dayatılmak istenen koşullar önümüzdeki on, on beş yıllık sürecin sıkıntılı geçeceğini ve sonra da hüsranla sonuçlanacağını gösteriyor… AKP Hükümetinin, AB yolunda anlaşılmaz, iyimserlikteki ısrarına karşılık, Avrupa'dan gelen bütün işaretler önce Kıbrıs konusunun Ekim toplantısında dayatılacağını "siz KKTC'nin tecridini kaldırın, biz de limanları, alanları açarız" sözlerinin kös dinlendiğini, asıl maksadın Rum yönetimini tanıtmak ve sonra da KKTC'yi kaldırmak olduğunu ve sonunda yeni çıkarılan "hazım kapasitesi" kriterinin dayatılacağını gösteriyor… Hükümetin anlaşılmaz ısrarının sebebi ne? Çünkü siyasi kaderini AB'ye bağlamış durumda! Atatürk asla TC'nin ve milletinin kaderini yabancıların iradesine bağlamazdı! AKP Hükümeti "tren kazalarına" rağmen süreçte ısrara, Abdullah Gül bu ısrara TSK'yı da ortak etmek çabasında… Gül, hükümetin "Kıbrıs politikasında ve AB reformlarında TSK'nın payı var" demiş. Ben Genelkurmay Başkanı'nın bir zamanlar AB üyeliğinin Mustafa Kemal'in hedefi olduğu hakkında söylediklerinin bunca olaydan sonra artık geçerli olmayacağını sanıyorum... TSK'nın, stratejik vizyonu ve Atatürk bilgisi bu kadar kıt olamaz… TSK kendi gücünü kısmak isteyen AB'ye taraftar olamaz! MGK panelinde hocalar sonunda, "kırmızı çizgide", Atatürk yolunda ve sağduyuda birleşmişler. Lozan dengeleri, toprak bütünlüğü, Ermeni soykırımının kabulü ve Kıbrıs konusunda koşullar dayatılırsa -ki dayatılmakta- AB yoluna Türkiye'siz, Türkiye de Atatürk'ün yoluna, Avrupa'sız devam eder! Artık olacağı -olması gereken de- budur! |
Üç Çeçen Cumhurbaşkanı da Ruslar tarafından öldürüldü. Çeçenistan'ın seçimle gelmiş üçüncü cumhurbaşkanı olan Arslan Mashadov'un da Ruslar tarafından öldürülmesiyle 1996'dan bu yana Çeçenistan'ın üç cumhurbaşkanı da Rusya tarafından katledilmiş oluyor. Çeçenistan'ın SSCB dağıldıktan sonra bağımsızlığını ilan eden ve Çeçen bağımsızlığının sembolü haline gelmiş olan Çahar Dudayev, eski başkan Yeltsin'in emriyle düzenlenen çok sayıda suikastten başarıyla kurtulduktan sonra 1996 yılında uydu telefonuyla konuşurken, telefon kodlarını öğrenen Rus gizli servisi tarafından düzenlenen bir operasyonda hava kuvvetlerine ait uçaklar tarafından füzeyle öldürüldü. Çeçenistan'ın bağımsızlık ilanını tanımayan Rusya 1995 yılında ülkeyi işgal etmişti. Başkent Grozni'de uzun süre direnen Dudayev dağlarda Rus ordusuna karşı büyük bir direniş hareketi sürdürüyordu. Dudayev'den sonra yerine Zelimhan Yandarbiyev geçti. Yandarbiyev o zaman Yeltsin'in danışmanı olan General Aleksandr Lebed'in çabaları sonucu Kremlin'de Yeltsin'le barış anlaşması imzaladı. Bu olaydan beş yıl sonra Lebed esrarengiz bir helikopter kazasında ölecekti. Çecenistan'da yapılan seçimlerde Yandarbiyev'in yerine Dudayev zamanından beri Çeçen ordusunun Genelkurmay Başkanı olan Arslan Mashadov seçildi. Ancak Çecen hareketi içinde El Kaide ve Vahhabiler'le işbirliği yaptığı iddia edilen grupların Dağıstan'daki devlet dairelerine saldırılarını bahane eden Rusya, yeni seçilen Putin'in isteğiyle Çeçenistan'ı ikinci kez işgal etti. Mashadov ise Grozni'den dağlara çekilerek Ruslar'a karşı gerilla savaşı başlattı. Çeçenler bu direniş sırasında Gürcüstan-Çeçenistan sınırındaki Pankisi vadisinden yardım alıyorlardı. Ancak hem bu yardımın kesilmesi hem de bazı Çeçenler'in terör eylemlerine başlamasıyla Putin özellikle Moskova'daki tiyatro baskınından sonra acımasızca davranmaya başladı. Bu sırada gerçekleşen 11 Eylül saldırısı Bush ile Putin arasında teröre karşı savaş mutabakatı oluşturdu. Mashadov ve savaşan Çeçen güçleri önce ABD desteğinden yoksun kaldılar, daha sonra Avrupa Birliği örgütleri tarafından dışlandılar. 11 Eylül'ün getirdiği terörizmle mücadele havasından yararlanan Kremlin, geçen yıl Katar'da yaşayan ikinci cumhurbaşkanı Zelimhan Yandarbiyev'e suikast düzenledi. Yandarbiyev ve korumaları ölürken, Katar hükümeti suikasti gerçekleştiren Rus büyükelçiliğindeki iki görevliyi tutukladı. Ancak Rusya'nın baskıları sonucu katiller bir süre sonra serbest kalarak, Rusya'ya döndüler. Böylece sırasıyla Çeçenistan'da yasal seçimlerde halk tarafından seçilen 3 cumhurbaşkanı da Ruslar tarafından öldürüldüler. Mashadov'un özelliği de laik ve İslamcı Vahhabi Çeçen gruplarına karşı olması idi. Ancak Rus işgali için ittifak içinde savaşıyorlardı. Mashadov'un ölümü ile Moskova Çeçen direnişinin son cumhurbaşkanını da ortadan kaldırmakla direniş başsız bırakmış oldu. Bundan sonraki gelişmeler Kafkaslar'da nasıl bir seyir izleyecek? Dünyadan dış desteği olmayan Çeçen ulusal bağımsızlık mücadelesi, görünen o ki Usame bin Ladin ve El Kaide ile işbirliği yapan grupların tam yönetimine girecek. Bu da Rusya'ya yönelik terörist intihar eylemlerini daha etkili, korkulu hale getirebilir. Çeçen intihar timlerinin Beslan eyleminden sonra artık hedef gözetmeden saldıracaklarını görmek için kâhin olmak gerekmez. Ancak Rusya, Mashadov'u öldürmekle Gürcüstan üzerindeki baskısını daha da artırmaya başlayacak. Novorosisk petrol boru hattının artık fazla tehdit altında olduğunu düşünmeyecek. Çünkü sonuçta Mashadov seçimle gelmiş, yasal bir cumhurbaşkanı idi. En azından dünya kamuoyu tarafından tanınıyordu. Yarın barış masasına oturduğunda en azından siyasi ağırlığı olacaktı. Bütün bunlar bir yana bırakıldığında Çeçen-Rus savaşı, yaşadığımız dönemin en korkunç savaşıdır. Nüfusu 1,5 milyon olan Çeçenistan'da iki savaş boyunca ölen Çeçen sayısı 500 bine ulaşmış durumda. Çeçenistan'da erkek ölümleri ile 1 erkeğe 4 kadın düşüyor. Çeçenler açlık, Rus ordusunun cinayetleri ve daha birçok olay karşısında artık ulus olarak ortadan kalkma tehlikesi ile karşı karşıyalar. |
M.A.Erbil Ve Beşinci Kol Faaliyetleri Beşinci kol; “Ajanlık, casusluk, psikolojik savaş gibi faaliyetlerdir”. Klasik düzende ordular dört kol halinde yürüdükleri için, bir toplumu içten çökertmeye yönelik faaliyetlere "beşinci kol" denmektedir. Beşinci kol (fifth column); “ellerindeki her türlü araca başvurarak bir ulusun dayanışmasını ve bütünlüğünü yok etmeye çalışan yıkıcı hareketlerdir”. Ülkelerin ve toplumların bünyesinin silahsız yöntemlerle zayıflatılarak kontrol edilmesini çöküntüye uğratılmasını hedefler. Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği tarafından yoğun olarak kullanılmıştır. Günümüzde ABD’nin, “Açık Toplum Enstitüsü” gibi kuruluşlar üzerinden “beşinci kol faaliyetleri” uyguladığı, hedef ülkeleri sivil toplum örgütleri, gazeteler televizyon kanalları, siyasi partiler kanalıyla yapısal değişimlere hazırladığı bilinmektedir. “Beşinci Kol faaliyetleri önce ruhunu, sonra bedenini çürütme faaliyetleridir. Aile içinde kavga çıkarır. Fikir farklılıklarını çatışmaya dönüştürür. Şantaj kullanır, dedikodu çıkarır, filmler, kumar, fuhuş, içki düşkünlüğü gibi konuları kullanır” Ülkemizde son yıllarda toplumu yozlaştırmaya dönük eylem ve organizasyonlarda ciddi artış vardır. Milletin ruhunu teslim almaya, bünyesini çürütmeye yönelik tehditler yoğunlaşmıştır. Ahlaki normlarımızı, aile yapımızı ve kültürel kodlarımızı yıkmaya matuf saldırılar, tecavüzler had safhadadır. Üstelik bu ahlaksızlıklar ve terbiyesizlikler “özgürlük”, “medenilik”, “modernleşme” adına savunulmakta; bu türlü pespayeliklere itiraz edenler “geri kafalı”, “irticacı” olmakla itham edilerek psikolojik baskı altına alınmaktadır. Beşinci kol faaliyetlerinin Truva atı, en önemli aracı medyadır. Ülkemizdeki basın yayın organları aile yapısını bozan, ahlak anlayışını erozyona uğratan, gençleri kötü alışkanlıklara özendiren yayınlarda yarış halindedirler. Türk toplum yapısında yeri olmayan insan tipleri, aile modelleri ve sosyal ilişkiler medya tarafından idolleştirilmektedir. Dizilerde ve reklâmlarda verilen “tip”ler ortalama Anadolu insanının ne fizyolojik, ne ekonomik, ne de kültürel özelliklerini taşımaktadır. Ekranlar toplumu yozlaştırmaya dönük kurgularla doludur. Türk medyasında dürüst, çalışkan insanlara ve adalet, fazilet duygularını besleyen yayınlara nadiren rastlarsınız. Kolay kazanma, kısa yoldan şöhret olma, cinsellik medyamızın pazarladığı en muteber mamullerdir. Bu durum arabesk kültürünü ve garibanizmi körüklemektedir. Türkiye’de yaşanan kepazelikler sıradan ahlaksızlıklar olarak düşünülmemelidir. Bu tür faaliyetler toplumu dejenerasyon çabalardır. Şöhret budalası zavallı insanlar ekranlara taşınmakta, malzeme olarak kullanılmakta, basın da bu tür faaliyetleri yönlendirmektedir. Hamakatından veya şöhret sevdasından dolayı istismar edilenler yanında birileri hedefli ve maksatlı bu işeri organize etmektedir. Manken ajansları, güzellik yarışmaları gibi gençlerin takıldıkları ağların irdelenmesi ve işlevlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sadece aktüel tarafları ele alınan infiallerin, intiharların, dramların sosyologlarca ve bilim adamlarınca incelenmesi gerekmektedir. Son yıllarda gençliği deforme etme, toplumu atomize etme faaliyetleri hızlanmıştır. RTÜK’ün tedbirleri sevindirici ise de bu tür problemlere “bir devlet politikası” geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Konu gündeme geldiğinde “kadın hakları istismarcıları”, kişisel özgürlük diye ortaya atılan “ruh katilleri” hemen meydana çıkacaktır. Böyle durumlarda ciyak ciyak bağıranlara, ortalığa vaveyla salanlara dikkat edin. Bunlar ülkemizde beşinci kol faaliyeti yapanların beyni değilse bile kullandıkları elleri, ayaklarıdır. Demokrasi, özgürlük liberallik gibi argümanları toplumları çürütmek için kendilerine kalkan yaparlar. Demokrasi genç kızların iğfaline, uyuşturucu pazarlamaya, alkolizme, pornografiye müsaitse demokrasidir bunlar için. İtiraz edenleri hangi devirde yaşıyoruz? bu ne kafa? diye haşlamaktan da geri kalmazlar. Son yıllarda Batı dahil bütün insanlık cinsellik, pornografi, uyuşturucu, alkolizm gibi toplumları kanser eden organize beşinci kol faaliyetlerine muhataptır. Türkiye’de ve dünyada “bunları kim organize eder? Böyle saçma şey mi olur ?” Diye aklınıza gelebilir. İnsanlığı çürüten beşinci kol faaliyetlerini yürütenler; kendilerini insanlığın efendisi, bütün insanları kendilerine hizmetle mükellef köleler olarak görenlerdir..... Hep övündüğümüz sağlam aile yapımız ve toplumumuz büyük bir saldırıyla karşı karşıyadır. Cinsellik, uyuşturucu, alkolizm toplumun temellerini kemirmektedir. Ahlak ilkeleri ve değer yargıları bombardıman altındadır. Ekranlarda M. Ali Erbil’in “don indirmesi”, Hülya Avşar’ın “popo pançaklaması”, beşinci kol faaliyetimidir tartışılabilir. Ancak toplumun değer yargılarına, ahlak anlayışına saldırı olduğu muhakkaktır. Duyarlı bütün vatandaşlarımızın bu tür saldırılara demokratik tepki vermesi bir toplumsal görevdir. |
ÖSS, Gürüz ve karneler http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_guclu.gif ÖSS, Gürüz ve karneler Milyonlarca gencin ve milyonlarca ailenin kâbusu haline gelen ÖSS dün gerçekleşti. İki aşamalı ÖSS, ilk kez uygulandığı için sürprizler vardı. Özellikle bilgiye dayalı ikinci bölüm soruları, adayları çok zorladı. Eski mezunların pek çoğu tam anlamıyla şoke oldu. Her yıl olduğu gibi, yine çok sayıda tartışmalı soru var. Hemen her kafadan bir ses çıkıyor. İptal olur mu? Olursa kaç soru iptal edilir ve bu durum adayları nasıl etkiler? İşte bu soruların cevabını, bu konudaki en yetkin isim ve karar verici olan ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan'dan aldık. Prof. Yarımağan'a göre, iptali gerektiren bir durum yok. Belki bir Kimya sorusu. O kadar. Ama ona da incelendikten sonra karar verilecekmiş. Peki onca gürültü niye kopuyor? Bu konuda, testlerle yatıp testlerle kalkanları sorumlu tutuyor. Öğrencilerin kafasını karıştıran onlar diyor. ÖSYM Başkanı Prof. Yarımağan'nın bu konudaki değerlendirmesi şöyle: "Her soru birkaç kez gözden geçiyor. Her defasında farklı uzmanlar inceliyor. Ama yine de gözden kaçan bir şeyler olabilir. Daha önce de iptaller olmadı mı? Oldu. Ama bilimsel yanlışlar ve hatadan çok, algılamada ortaya çıkan eksiklerden kaynaklandı. Bu yılki sorularda şu an için iptali gerektiren bir yanlışlık görülmüyor. Ama her uyarıyı dikkate alıyoruz. Tartışmalı tüm sorular uzmanlar tarafından yeniden incelenecek ve duruma göre gereken yapılacak..." Gürüz bir âlem! Önce akşam Habertürk'te Melih Meriç'in konuğuyduk. Basın Kulübü'nde biz gazetecilerin karşısında YÖK eski başkanı Kemal Gürüz vardı. Gürüz'ü 20 yıldır tanırım. Daha doğrusu tanıdığımı sanırdım. Ama programda gördüm ki, onu tanımak için daha bir 20 yılın geçmesi gerekiyor. Hele hele Cumhurbaşkanı Sezer ile ilgili anlattıkları, beni şoke etmeye yetti de arttı. YÖK başkanıyken, Sezer'in cumhurbaşkanı seçilmemesi için kampanya yapmış. "Onu o koltukta görmemek için elimden geleni yaptım ama yine de seçildi. Çok çalıştım ama olmadı" diyor. Bir YÖK başkanı nasıl böyle açıktan açığa cumhurbaşkanlığı seçiminde taraf olabilir ki? Hadi oldu, bunu canlı yayında göğsünü gere gere nasıl anlatabilir ki? Şimdi Gürüz'ün bu ifşaatlarını dinledikten sonra, Sezer'in Gürüz'e, YÖK'e ve üniversitelere karşı neden bu kadar mesafeli olduğu çok daha net anlaşılabiliyor. Fener Rum Patriği Bartholomeos ile yaptığı Ruhban Okulu pazarlığı da ilginçti. "İstanbul Üniversitesi'ne bağlanması konusunda anlaşmıştık. Demirel gidince o işte ortada kaldı." Yani Sezer bozdu demeye getirdi. Gürüz bu, her şeyi der. YÖK'ü eleştirdim diye beni defalarca mahkemeye verdi. Ama dün kendisi başta Çankaya, hükümet, YÖK, ÖSYM, siyasi partiler, önüne kim çıkarsa verdi veriştirdi. Hem de ne eleştiri! At gözlüklerini çıkardı sanmıştım. Ama sanki değişen hiçbir şey yok. Oysa dünyanın en sevimli insanlarından biri. Bir de şu takıntıları olmasa!.. Oyunu da CHP'ye verecekmiş. Hayırlı olsun... Hoş geldin tatil! Okullar kapanalı haftalar oldu. Ama resmi kapanış dün gerçekleşti. Bakanlık aklınca karneleri dün vererek yasal süreyi doldurdu. Oysa okullarda mayıs sonundan itibaren ders yapılmadığını sağır sultan bile duydu. Öğrencilere yaz tatili boyunca bol bol kitap okumalarını öneriyoruz. Özellikle de OKS ve ÖSS gibi giriş sınavına girecek olanlar, kitap, gazete, dergi ne bulurlarsa okusunlar. Bol bol da bulmaca çözsünler. Sınavlar için iyi egzersiz oluyor. Velilere gelince, kötü karnelere hiç kızmayın. Bu bir anlamda sizin de karneniz. Yıl boyunca ne ektiyseniz, onu biçtiniz... Özetin özeti: Ağustosta not yükseltme sınavına girecek olanlar, birkaç hafta dinlendikten sonra yeniden dersbaşı yapsınlar. Yoksa telafisi güç olur... |
İranlı kadınların cenneti http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_cetiner.gif İranlı kadınların cenneti http://www.milliyet.com.tr/2006/06/22/yazar/resim/c.jpg İran'ın Rıza Şah dönemi başvekillerinden biri Tahran sarayında bir davet sırasında Büyükelçimizle sohbet ederken... Türkçe şöyle söylüyor: - Bizim İran ilginç ülkedir. Devlet davetlerinde işler Farsça yürür, Farsça konuşulur. Yazışmalar Arapçadır. Ama gelin görün ki, evlerde Türkçe konuşulur!.. İran'a birkaç kez gittim. Ben de aynı durumu gördüm. Tahran'ın, Tebriz'in ve diğer büyük şehirlerin orta sınıf ve üst sınıf insanları genellikle Türk asıllıydı veya evliliklerle karışmış ama konuşma dilini kaybetmemişti. Kraliçe Süreyya ve sonra Kraliçe Diba Azeri Türk kökenliydiler. Tam anlamıyla konuşmasalar bile, biraz zorlayınca dillerinin çözüldüğünü bizzat görmüşümdür. Bilerek konuşmayanlar Bir gün polisin takibinden kaçarak Tahran'dan uçakla Tebriz'e gitmiştim. Ünlü Kapalıçarşı'da dolaşıyorum, sanki İstanbul'da bizim Kapalıçarşı'da gibiyim.Tüm esnaf, alıcı, satıcı herkes, Azeri lehçesiyle ne de tatlı Türkçe konuşuyordu. Ama birtakım İranlılar vardır... Türkiye'yi anlar, konuşur, bir şey sorarsanız "Bilmiyorum" der ki, bu da malum "küçüklük kompleksi"! Türkiye cennetin kapısı Şimdi bakıyorum, Türkiye İranlılar, özellikle İranlı kadınlar için cennetin kapısı. Bu yıl 500 bin turist gelecekmiş İran'dan. Çoğu kadındır herhalde. İran'da rahatça paralarını harcayacak giyim zevkini gösterecek yer yok gibi. Ama Türkiye'de var ve Türkiye en yakın kapı. Antalya, İstanbul, Bodrum Avrupa'nın tatil köşelerinden defalarca daha eğlenceli, konforlu. İran'da başını ört, saçını kapat baskısından kurtulup, mayolarını giyip bu hanımlar da erkekler gibi niçin denizden yararlanmasınlar? Bu aynı zamanda kadının güçlü erkeğin baskısına karşı patlamasıdır! Çarşaftan bikiniye Yalnız İran değil, Ortadoğu ülkelerinin hepsinde aynı kaynaşma var. Suudi Arabistan'da da. Ama örtbas edilmeye çalışıyorlar. Ülkelerinden ayrılıp geziye giden çarşaflı prenseslerin, uçağa girer girmez nasıl soyunduklarını, Arap prenslerinin kafayı nasıl çektiklerini bilmeyen mi var? İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı "İsterseniz İran'da başınızı açabilirsiniz" demiş gazeteci Elif Korap'a. Kadınların saçlarını, yüzlerini ortaya çıkarabilmek için otoriteyi zorladıkları belli. Ama hangi aktüalite filminde başı açık İranlı kadın gördünüz? Cumhurbaşkanı izin verse bile, Mao'nun kızıl muhalifleri gibi mollalar kim bilir nasıl parçalar bu kadınları? Burada Türk basınına düşen milli bir görev var. İranlı hanımları mayolu fotoğraf çekmeye zorlamasınlar, kalkışmasınlar... Her türlü çıkarımıza aykırı bir hareket olur bu! Hem de İranlı hanımlara yazık. Başlarına ne geleceğini kimse kestiremez. 500 bin turist sıfıra iner. |
Üçüncü adam Özgüveni olmayan toplumların çoğu zaman seyretmekle yetindikleri hayatlarını düzenlemek üzere kurtarıcı beklemeleri bilinen bir olgu. Ama insan bu kavruk toplumların da, hiç olmazsa yaşadıkları tarihsel deneyimin ardından bir miktar olgunlaşmalarını, kendilerine daha kritik bir gözle bakmalarını ve yeni bir kurtarıcı beklemektense niye kurtarıcı bekler halde olduklarını düşünmelerini bekliyor. Aslında Türkiye toplumu bu eşiği çoktan geçti. Artık halkın büyük bölümünde her türlü kurtarıcıya karşı kuşkulu bir bakış olduğu gibi, tarihsel şahsiyetlerin de çok daha soğukkanlı bir eda ile algılandığını görüyoruz. İşin ilginç yanı toplumun bu zihinsel açılımından rahatsız olanlar var... Kendilerini geriye itilmiş, alan kaybetmiş hisseden; devletçiliği ideolojik bakışlarının merkezi haline getirmiş olan ve giderek ruhsal olarak da kabalaşan bir ‘elit’in bugünlerde yeniden kurtarıcı arayışı içinde olduğuna tanık oluyoruz. Bunda şaşırtıcı bir yan yok... Çünkü kurtarıcılar, her ne kadar ‘toplum’ ve ‘ülke’ adına işler yapsalar da; toplumsal dokunun doğal olarak ürettiği siyaset alanını ister istemez tahrip eder; bu alanı daraltıp belirli bir zümrenin eline verirken siyaseti de tekelleştirirler. Çünkü kurtarıcılar kendi kurtarıcılıklarına fazlaca inandıkları ölçüde, toplum için neyin iyi ve doğru olduğunu da bildiklerini düşünür ve kendi çevrelerindeki az sayıda insanın ülkeyi temsil ettiğini sanırlar. Gerçekte kurtarıcıların toplumun çeperinde kalmış ‘elit’ açısından çekiciliği de burada: Kurtarıcıların etrafındaki grubun üyesi haline gelerek kişisel kariyer elde etmek mümkün olduğu gibi, toplumun geniş kesimlerini siyaset dışına itmek de bu sayede gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla kurtarıcı ihtiyacı ne zaman nüksederse, bilin ki ‘devletin şu veya bu niteliğine’ tehdit oluşturduğu söylenen tehlikenin ardında, asıl mesele demokrasiden rahatsız olan kesimlerin varlığıdır... Nitekim bugün de Cumhurbaşkanı Sezer’in etrafında gündeme gelen ‘üçüncü adam’ tartışması aynı otoriter zihniyetin magazinel bir üslupla siyasete yansımasından başka bir şey değil. Fikri sorulan malum zevata bakılırsa Sezer ‘laik demokratik cumhuriyetin savunucusu’ hatta ‘sahibi’ olduğu için bu sıfatı hak ediyor olsa da, böyle adlandırılması pek yakışık almazmış... Kritik nokta hemen herkesin ‘üçüncü adam’lığı bir iltifat olarak görmesinde. Oysa bir demokrat için bunun pek de onur duyulacak bir unvan olmadığı açık. Nitekim yıllar önce ‘tek adam’ ve ‘ikinci adam’ sıfatlarını başlığa taşıyarak Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün biyografilerini yazan Şevket Süreyya Aydemir, kullandığı metaforun ardındaki gri alanın farkındaydı. Çünkü bu tabirler kitaplarda hem söz konusu kişinin ülke siyaseti açısından yerine, hem de siyaset yapma usulü açısından kişinin karakter özelliklerine gönderme yapıyordu. Mustafa Kemal siyaseti tümüyle kendi iradesi altına almış, yönettiği bürokratik hiyerarşinin tek hakimi olarak kendini tescil ettirmiş, bu hiyerarşiyi ‘toplumsallaştırarak’ ekonomik ve sosyal alanı da elitize etmişti. Ama aynı zamanda arkadaşlarıyla ilişkisinde ve tüm karar alma süreçlerinde fırsatçı bir yaklaşım kullanmaktan kaçınmamış, otoritesini paylaşmamaya özen göstermişti. İnönü ise sadece siyasetin arka alanında gezinen, konjonktürün imkanlarını kollayan biri değil; aynı zamanda siyasi dizginlere belirli bir mesafeden hakim olmayı, kişisel risk almamayı seçen bir karakterdi... Bu arka plan önünde herhalde ‘üçüncü adam’ olacak kişinin de sırasını bekleyen, ilkeli davranışların maliyetini bilen, sönük ve silik bir görev adamı olması beklenir. Bilemiyorum Sezer böyle biri mi? Ama eğer öyle görenler varsa söz konusu sıfatı kullanabilirler... ETYEN MAHÇUPYAN Zaman Gazetesi Köşe Yazarı |
Hangi cumhuriyet? (1) Demokratik cumhuriyet fikrinden ziyade totaliter cumhuriyet fikrine yakın duran çevreler, bazı tezleri mütemadiyen tekrar ediyorlar. Olabildiğince çok tekrarın tezlerini doğru hâle getireceğini veya onlara itiraz edilmesini imkânsızlaştıracağını sanmaları bunun baş sebebi olsa gerek. Basitleştirilmiş ve bilinçaltına işleyecek şekilde formüle edilmiş propaganda esasen totaliter sistemlerin propaganda yöntemidir. Totaliter propaganda, hap hâline getirilmiş fikirlerin basit ifadelerle devamlı olarak tekrarına ve fikirlerin temsil ettiği şeylere karşı tehdit teşkil ettiği ileri sürülen bir düşman yaratılmasına dayanır. Türkiye’deki cumhuriyetçi propagandanın, siyaset psikolojisi açısından bir analize tabi tutulursa, birçok bakımdan totaliter özelliklere sahip olduğu kolayca tespit edilecektir. Ne var ki, totaliter propaganda tarzı uzun vadede kendi kendini tahribe yol açacak özellikleri de bünyesinde taşır. Devamlı tekrar, beyin yıkamayı ancak geçici bir süre için başarabilir. Zaman ilerledikçe etkili olması ve işe yaraması için propagandanın dozu mecburen artırılır. Bu, ufak miktarlarla uyuşturucu kullanmaya başlayan kimsenin tatmin olmak için her seferinde daha fazla uyuşturucuya ihtiyaç duymasına benzer. Ancak, propaganda sınır tanımaz ve her anı işgal eder şekilde yoğunlaştıkça, genişleyip derinleştikçe, insanlar söylenenlerin hayatın gerçekleriyle çakışmadığını, ilgi alanlarıyla sınırlı da olsa, anlar. Sonunda, propagandayı ciddiye almamaya başlar. Propagandanın şifrelerini çözücü yol ve yöntemler geliştirir. Meselâ, söylenenleri tersinden okur, propaganda malzemesine sıradan bir gürültü veya görüntü muamelesi yapar. Yirminci yüzyılın totaliter rejimlerinde olan buydu. Türkiye’de totaliter cumhuriyet propagandası sahasında olmakta olan da önemli ölçüde budur. Cumhuriyetin kurucusu da sahibi de halktır Türkiye’deki propaganda mekanizması taklit ettiği totaliter sistemlerdeki kadar gelişmiş ve incelmiş olmamakla beraber, ülkenin egemen cumhuriyet söylemi ve bu söylemi çeşitli unsurlarıyla halka taşımada kullanılan yol ve yöntemler ve bu esnada sergilenen tarzlar totaliter sistemlerdekilere birçok bakımdan benzemektedir. Ancak, ülkemizde hem totaliter propagandanın komikliğe ve toplumu terörize etmeye varacak ölçüde abartılması hem de açık toplum alanının klasik totaliter sistemdekilere göre daha geniş olması sayesinde insanlar totaliter propagandanın pompaladığı bilgi ve görüşlere teslim olmamakta, onları devamlı sorgulamakta ve alternatif kaynaklardan edinilen bilgi ve görüşlerle karşılaştırmakta ve test etmektedir. Bu yüzden, totaliter cumhuriyetçiler, bütün çabalarına rağmen, toplumu arzu ettikleri ölçüde manipüle edememekte, beyinleri tam olarak ve geri dönüşü olmayacak şekilde yıkayamamaktadır. Bu başarısızlık onları çok öfkelendirmekte ve propagandayı koyulaştırmaya itmektedir. Sonuçta totaliter cumhuriyetçiler fasit bir dairenin içinde dolanıp durmaktadır. Türkiye’deki totaliter cumhuriyetçi propagandanın kodlarını çözmek için önce tarihle sonra egemen cumhuriyet fikriyle ilgili bazı yanlışları düzelterek işe başlamak gerekmektedir. İlkiyle ilgili olarak söylenmesi gerekenler şunlardır: Türkiye Cumhuriyeti’ni ordu değil, sivillerden-politikacılardan müteşekkil TBMM kurmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi de cumhuriyetin kurucusu değildir. Tersine, erken cumhuriyetteki totaliterleşme eğilimlerinin ve niyetlerinin bir sonucu olarak CHP kurulmuştur. Bu partinin bir devlet partisi olarak görülmesinin sebebi de budur. O, dönemin tek particilik ruhuna uygun şekilde, siyasî gücü tekel altında tutmanın ve toplumu dönüştürmenin aracı olarak tesis edildi. Ortaya, klasik anlamda bir parti olarak değil, toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz edecek, partiyle devleti aynılaştıracak, egemen kesim içinde elit dolaşımını sağlayacak bir ağ olarak çıktı. Bu yüzden, CHP, aynen iki cumhuriyetin kavgası gibi, kendi içinde kavgalı bir partidir. Bir yanda totaliter dönemin mirasını demokrasi çağında yaşatmaya çalışan CHP ve diğer yanda demokratik kurallara uymaya ve gerçek bir demokratik siyasal parti olmaya çalışan CHP. Bu parti 1946-50 sürecinde ve bir ara Ecevit’in liderliğinde totaliter yanını, tamamen tasfiye edemese bile, bastırma çabasına girmiş; ancak tam manasıyla muvaffak olamamıştır. Şimdi de parti lideri Baykal, CHP’nin demokratik yüzünün kuvvetlendireceğine dair emareler vermektedir. Ancak, bu hususta iyimser olmak için henüz vakit çok erkendir. Cumhuriyet fikriyle ilgili olarak ise şu noktaların altı çizilmelidir: Cumhuriyet, rejim türleri arasında bir türdür, Tanrısal bir yaratık, vazgeçilmez bir tarz, hiçbir zaman hata yapmayacak bir kavrayış değildir. İnsanî gelişme cumhuriyetle zirveye varmış ve adeta noktalanmış gibi konuşmak ve yazmak insanî birikimin zenginliğinden ve gelişim sürecinden haberdar olmayışın işaretidir. Tarihte cumhuriyetlere atfedilebilecek iyi şeyler de olmuştur, kötü şeyler de. En kötü despotizmlerin bazıları, gerek uzak geçmişte gerekse 20. yüzyılda, cumhuriyet rejimleri adına, cumhuriyet rejimleri tarafından yapılmıştır. Her dönem ve her yer için insan haklarıyla, günümüzde demokrasiyle harmanlanmayan cumhuriyet tatbikatları, hem mahallî hem evrensel ölçekte insanlara çok zarar vermiştir. Esasen, yalnız başına bırakılmış cumhuriyet fikrinde gayri medenî bir nüve vardır. Cumhuriyet bir ideal vatandaş (erdemli insan) nosyonu etrafında kaba zoru (polis-ordu) ve kurumsallaştırılmış ince zoru (mecburî, merkeziyetçi eğitim) kullanarak insanları tek tipleştirme peşinde koşar. Nasıl temellendirilirse temellendirilsin, tek tipleştirme amacı gayri meşrudur ve tek tipleştirme çabalarının yolunu kesecek şekilde insan hak ve özgürlüklerini peşinen saygı göstermeyen ve bu hak ve özgürlüklerle sınırlandırılmaya razı olmayan hiçbir cumhuriyet tercihe ve saygıya layık olamaz. İkinci olarak, bizim cumhuriyetimize övgünün aşırı abartıldığının altı çizilmelidir. Bizdeki cumhuriyetçi propaganda sanki Türkiye Cumhuriyeti insanlık tarihinde kurulan ilk cumhuriyetmiş ve kendi tarihimizde de cumhuriyetin kurulmasından önce beş para eder bir şey yokmuş havasını basmaktadır. Oysa, Türkiye’nin cumhuriyeti gelmiş geçmiş birçok cumhuriyet arasında bir cumhuriyettir. Ne eşsizdir ne de biriciktir. Üstelik, bu sayfalarda daha önce yayımlanan yazılarımda vurguladığım gibi, 80 küsur yıllık tarihi bir bütün değildir, birbirini nakzeden iki döneme ayrılmaktadır. Abartılı cumhuriyet propagandası doğası gereği cumhuriyeti bir araç olmaktan çıkarmış, bir amaç hâline getirmiştir. Ne yazık ki bu, Türkiye’de başka alanlarda da vuku bulan bir şeydir. Demokrasi de, laiklik de, din de bir araç olmaktan uzaklaştırılıp amaç hâline getirilmekte ve onlar insana hizmet edeceklerine insanlar onların aracı, hizmetkârı durumuna düşürülmektedir. Bunun neticesi, elbette, bazen yozlaşma bazen de baskıcılık olmaktadır. Üçüncü nokta, Türkiye’de mütemadiyen cumhuriyetin bitmez tükenmez bir tehdit ve tehlike altında olduğu propagandasının yapılmasına rağmen, ciddî bir tehlikenin ve tehdidin mevcut olmamasıdır. Türkiye’de cumhuriyet fikrine ve cumhuriyet rejimine karşı çıkan kişi ve gruplar, bildiğim kadarıyla pek yoktur. Keşke olsaydı, olabilseydi, olmasına müsaade edilseydi; meselâ, cumhuriyet rejimi yerine anayasal monarşiyi savunanlar bulunsaydı ve onlarla cumhuriyet fikrini savunanlar tartışsaydı. Bu özellikle totaliter cumhuriyetçilere çok fayda sağlardı; böylece hem sadece slogan tekrarı yapmaktan kurtulma yolunda bir müşevvike sahip olur hem de eninde sonunda demokrasinin cumhuriyetten daha mühim olduğunu kavrarlardı. Cumhuriyetin tehdit altında olduğu sanrısı Ülkede cumhuriyet rejiminin gerekliliği konusunda olmasa bile bu rejimin nitelikleri üzerinde bir tartışma var olabilir. İslamcı entelektüeller bir İslamî cumhuriyet talep ederken, benim gibi liberal demokratlar bir demokratik cumhuriyetten yana tercihte bulunabilir. Kimileri de totaliter cumhuriyeti yüceltebilir. O zaman, mesele, cumhuriyetin olmasından veya olmamasından çok, onun niteliklerinin neler olacağı veya olmayacağıdır. Bu hususları belirttikten sonra ülkemizdeki totaliter cumhuriyet propagandasının öne çıkardığı bazı noktalarla ilgili değerlendirmelere geçebiliriz. Bu çerçevede ilk olarak temas edilmesi gereken, galiba, laiklikle cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkidir. Açıktır ki, ne laiklikle cumhuriyet ne de cumhuriyetle demokrasi arasında zorunlu bir beraberlik ilişkisi vardır. Laik olan (Tunus, SSCB) ve olmayan (İran) cumhuriyetler vardır. Laiklikle cumhuriyet arasında mecburî bir ilişki bulunmadığı teorik olarak da ispat edilebilecek bir gerçektir. İlgi çekici bir nokta, dinî cumhuriyetlerin durumunda dinin yeri belliyken, dini reddetme veya bastırma adına yola çıkan bazı ülkelerde bu çabanın bir tür politik-seküler dine vücut vermesidir. Tunus ve SSCB gibi ülkelerde seküler dinler ve klasik dinlerin yerini bu dinlerle kaplama çabası içinde çırpınan “seküler-dinci” politik-bürokratik elitler doğmuştur. Türkiye’de de durum bir ölçüde budur. Eldeki bütün bilgiler ve veriler laiklikle cumhuriyet arasında, bizim totaliter cumhuriyetçilerimizin sandığı gibi, tek yönlü bir ilişki olmadığını göstermektedir. Aynı şey cumhuriyet ile demokrasi ilişkisi için de doğrudur. Bir demokrasi cumhuriyet olabilir de, olmayabilir de. Demokratik dünyanın en kıdemli bazı ülkeleri cumhuriyet değildir. Uzun zaman cumhuriyet olan bazı ülkeler ise hiç demokrasi olmamışlardır. Bir yerde cumhuriyet kurmanın orada aynı anda demokrasi kurmak anlamına gelmediğini gösteren yığınla örnek vardır. Türkiye’nin tecrübesi de bu örnekler arasına sokulabilir. Cumhuriyet demokrasinin kurulmasını bazen zorlaştırabilir. Türkiye’de tek parti cumhuriyeti döneminin demokrasiye geçişte kolaylaştırıcı bir işlev mi yoksa zorlaştırıcı bir işlev mi üstlendiği ilgilenmeye değer bir araştırma konusudur. Laiklik ile demokrasi ilişkisi yukarıda ele aldığımız ilişkilerden daha çetrefildir. Unutmamalıyız ki, Batı’da laiklik, liberal demokrasinin henüz tesis edilmediği bir dönemde, bir zaruretten doğdu. Bu zaruret toplumsal barışın tesis edilmesiydi. |
Rauf DENKTAŞ Tanıma-Tanıtma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`ni tanıtma yoluna çıkarsak Annan Planına EVET demekle elde etmiş olduğumuz manevi yücelikleri kaybederiz" endişesi içinde yaşayanlar bu yüceliklerde kalma gayretinin bizi teslimiyete götüreceğini herhalde yakın bir gelecekte göreceklerdir. Hiç olmazsa temennimiz budur. Ancak bu yüceliklerde seyrederken de Kıbrıs`la ilgili gerçekleri dünyaya anlatmaya devamda yarar vardır. Kıbrıs meselesi, 1955`ten hesap edersek 51 yılı aşkın bir meseledir. Bu meselenin başlangıcında görevde olan diplomatların çoğu çoktan ebediyete kavuşmuştur. Konuya sonradan intikal edenlerin çoğu da emekli olmuştur. Genç elemanlar ise Rum ve Yunan ikilisinin etkin propagandası altında "Kıbrıs`taki Türk işgalinden"; Kıbrıslı Türklerin Rum kardeşleri ile birleşme istediğinden" başka bir şey bilmemektedirler. Bizim gençlerimizin çoğu da bilmeyenler kafilesinin içindedir. Geçenlerde kitaplığımı karıştırırken Prof, Oberling`in Kıbrıs Trajedisi ( The Cyprus Tragedy) adını verdiği 47 sayfalık kitapçığı elime geçti. 1989`da Rüstem Kitapevi tarafından yayınlanan bu eseri yeniden bastırıp yaymak gerekmektedir. Türkçe`sini yaptırıp okullarda okutmakta da yarar vardır. Gençlere yakın tarihimiz "aman barışçılığımızda kuşku duyulmasın" diye tam olarak okutulmuyor. Yunan darbesi nedeni ile adayı İngiliz üslerine sığınarak terk eden Başpiskopos Makarios Klerides ile devam eden görüşmelerimizden hiç de memnun değildi. Nüfus mübadelesi anlaşmasına büsbütün kızmıştı. Buradaki vekili Baş Papaz da " Bu mübadele hata olmuştur. Mübadele yapılmamalıydı. Gerilla savaşı yaparak işgalciyi adadan çıkartabilecektir" görüşündeydi. Makarios`un adaya döndüğü takdirde Türk askerinin adadan çıkacağına ve her şeyin Barış Harekâtından bir gün önceki duruma döneceğine inanmaktaydılar. Nihayet Marios 7 Arakalık 1975`de adaya döndü ve derhal "Cumhurbaşkanı" olarak göreve başladı. İşte Oberling herkesin unuttuğu önemli bir noktaya parmak basmakta ve Makarios`un bu şekilde göreve başlamasının 1960 Anayasasına aykırı olduğunu hatırlatmaktadır. Anayasaya göre Cumhurbaşkanı herhangi bir nedenle görevinden 75 günden fazla uzaklaşmışsa göreve bıraktığı yerden devam edemez. Yeniden seçilmesi gerekir. Dolayısı ile ABD ile Garantör İngiltere`nin darbeden önce ve sonra "meşru Cumhurbaşkanı ve meşru hükümet" olarak tanıyıp tanıttıkları Makarios İdaresinin boyun eğeceğimiz bir idare olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. Kıbrıs Türk Federe Devleti işte bu kanunsuzluğa boyun eğmeyeceğimizin bir kanıtı ve Federal bir anlaşmayı kurmak yönündeki samimiyetimizi gösteren bir adımdı. Makarios bizim de Cumhurbaşkanımız olarak adaya dönmüş olmuyordu. Makarios adaya döner dönmez. Atina`da sürgündeyken yaptığı beyanatı tekrarladı: Coğrafyaya dayalı bir anlaşmayı asla kabul etmeyecekti. Klerides gereksiz tavizler vermişti. Kıbrıs Helenizmi teslim rekabeti sayesinde Türkiye`ye baskı yapılacak ve Türk askeri adadan çekilecek, her şey 20 Temmuz 1974 öncesine dönüşecektir. Bu nedenle 1977`ye kadar Türk tarafı ile temastan kaçındı. 1977`de basın yolu ve adayı ziyaret etmiş olan Alman devlet adamlarının kanalı ile Makarios`u benimle buluşmaya zorladım. İlk buluşmamız 27 Ocak 1977`de oldu. 53. yaş günümdü. Makarios beni kutladı ve kaç yaşında olduğumu sordu. 33 yaşındayım dedim. Makarios "biraz daha yaşlısın sanırım" deyince "seninle Enosis yüzünden mücadele ettiğim yılları yaşadım saymıyorum, artık yaşamak istiyorum" dedim. Görüşmeler bu hava içinde başlamıştı. Şubat`ta BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim Kıbrıs`a geldi ve görüşmelerde Makarios`la dört maddelik anlaşmayı yaptım. Coğrafyaya dayalı bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceğini söyleyen Makarios "İki bölgeli, iki topluma dayalı federal bir ortaklığı" kabu letmek zorunda kalmıştı. Fakat çok yaşamadı. Bazılarına göre böyle bir anlaşmayı kabul ettiği nedeniyle kahrında öldü; bir BM Askeri komutana göre "hudutlardaki Türk bayrağı yüreğine oturmuş" ondan ölmüş! Ve 2006`da bizi gayrı meşru Rum idaresine yamalamak isteyenlere bu gerçekleri duyuramıyoruz. Diğer tarafta Rum propagandası alabildiğine yürütülmekte! Kanunsuzluğa karşı direniş, haktır. "Üniter devlet" diyenlerin karşısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin varlığı da hak ve hakikattir. Kıbrıs meselesi gerçeklere göz yumarak halledilemez. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin varlığı inkar edilemez bir gerçektir. |
Savaşmak Kader Değil DÜNYA artık eskisi kadar güvenli bir yer değil. Çünkü dünya artık kendisini dünyaya ait bir şey gibi hissetmeyen insanların ön plâna çıktığı bir yer. Dünya artık eskisi kadar güvenli bir yer değil. Doğru! Çünkü dünya artık dünyanın kendilerine ait bir şey olduğunu düşünenlerin hâkimiyetinde bir yer. Bu karmaşık cümleler daha açık olarak şunu söylemektedir: uygarlık süreci denen şey, her şeyin (insanın, bütün bir varlığın) tepe tepe kullanılabileceği, sahip olunabileceği, üzerlerinde her türlü tasarrufa gidilebileceği kabulüne gelip dayanmadığı bir dönemde insanlar kendilerini varlığa ait hissediyorlardı. O zamanlar insanlar bu dünyaya aitti, dünya onların değil onlar dünyanındı. Ait oldukları dünyayı, dünyalarıyla birlikte bütün bir evreni içine doğdukları bir ev gibi algılıyorlardı. Anne babalarının evlerinde, o evlerin odalarında dolaşır gibi, bu evrenin içinde dolaşır, onun dilini öğrenmeye çalışırlardı. Çok eski bir zamandan bahsediyoruz; insanlığın çocukluk evreninden, bir masumiyet çağından… Hani çocuklar her şey karşısında hayrette kalırlar ya, işte insanlık da o çocukluk evresinde, her bir şeyin bir ruhunun olduğunu düşünüyordu; güneşin, toprağın, suyun, hayvanların, insanların, bütün bir varlığın ‘değerli’ olduğunu düşünüyordu. Dünyanın ‘giz’i vardı ve insanlar bu ‘giz’in peşindeydi. Dünyaya sahip olmak değil, dünyayı anlamak esastı. Maksat, dünyayı harcamak/tüketmek değil, dünyadan yararlanmaktı. İnsan dünyanın dilini öğreniyor, sonra kendini buna uyarlıyordu. Güneşin doğuşuyla birlikte evden çıkılır, batmasıyla da eve dönülürdü. Dünyada cari kanunlar insanı ve hayatı yoğuruyordu, insan dünyayı başka bir şeye dönüştürmüyordu. Dediğimiz gibi bu çok eskidendi. O günlerin/zamanın üzerinden asırlar geçti. Şimdi o masumiyet çağından çok uzaktayız. İnsanlık epey ‘yaş’landı; çocuk büyüdü, büyükçe bir şey oldu. Şişti! İnsanlar artık dünyaya ait değil, ona sahipler. Dünya, bir laboratuar nesnesi gibi iğdiş edilmiş, büyüsü müyüsü kalmamış. Ruhsuz bir nesne gibi kesilip biçiliyor. Güneşin, toprağın, suyun, bitkinin, hayvanın, insanın aşkın bir tarafı kalmamış sanki. Her şey tepe tepe harcanıyor. İnsan artık tek egemen, her şey onun elinde şekilden şekle giriyor. İnsanın önünde eğildiği bir şey kalmış sadece: güç!.. Kim ve ne ‘güç’lü ise, insan ona koşuyor, onun önünde eğiliyor. Hem gücün karşısında boyun kırıyor, hem de o gücün sahibi olmak istiyor. Ona sahip olduktan sonra da, önünde eğilecek başlar arıyor. Bunun için ayağa kalkıyor, yürüyor, gidip buluyor, bulduğunu vuruyor. Güçlü devletler daha az güçlü devletleri dize getiriyor, güçlü şirketler daha az güçlü şirketleri piyasadan siliyor, güçlü bireyler daha az güçlü bireyleri silikleştiriyor. Bireyler, şirketler, devletler daha da güçlü olmanın yollarını arıyor. Hayat, kıyasıya bir savaşa dönüşmüş. Ülkeler, ülkelerin sözcüleri daha çok barış deseler de, hepsi yatırımın çoğunu savaşa yapıyor. Herkes daha büyük ve güçlü bir ordunun sahibi olmak peşinde. Silahlar ve ordular büyüyüp yerlerinde duramaz hâle gelince, kıpırdamak, kıpırdayıp harekete geçmek istiyorlar. Geçiyorlar da… Güç sahibi olmak düşü her bir ülkeyi sarınca, her bir ülke diğer bir ülke için bir tehdit unsuru oluyor. Ülkeler teyakkuza geçiyor; ülkelerin bayrakları, temsil ettikleri inançlar, medeniyet perspektifleri ‘düşman’ olabilme ihtimalini taşır hâle geliyorlar. Yoğun güvensizlik sisi içinde düşman insanlar, ülkeler, uygarlıklar hareketleniveriyor. Ufacık bir kıpırdanma, bir göz yanılsaması, büyük bir tehdit gibi algılanıp ordular harekete geçiyor. Savaşa yatmış bir dünyadan bahsediyoruz. Çok açık ki, bu savaşan dünyanın orta yerinde kalmış durumdayız. Görüyor ve yaşıyoruz ki, bu süreç bu gerçeklik bizi öldürüyor. İnsanı öldürüyor, dünyayı yaşanmaz hâle getiriyor, küresel bir kıyamete davetiye çıkarıyor. Oysa daha yaşanılır bir dünyadır istediğimiz. Öyle değil mi? Bu küresel savaşın mikro dünyalardan bağımsız olduğu düşünülemez. İnsana rağmen bir savaş sürdürülemez. Bugün bütün bir dünyaya bulaşmış görünen savaş meşruiyetini mikrodan, yani insandan almaktadır. Bu savaşın izini sürdüğümüzde insana varacağız; başta insanda kımıldanan bazı eğilimlerin çok sonra savaşa dönüştüğünü göreceğiz. Eğer savaş, bir dünya hâkimiyeti kavgasıysa, dünyanın kaynaklarına sahip olma mücadelesiyse, dünyayı, dünyada olanı sahiplenme düşüne yatan insandan gücünü alıyor demektir. Dünyayı ve dünyada olanı kendine ait kılmak, kendine ait kıldığı şey üzerinde hâkimiyet kurmak, onu arzuları istikametinde istediği gibi kullanmak en merkezi sapmadır. Uçlarında kızıl ve kanlı savaşlar açan dal, bu merkezi sapmadan boy vermektedir. Masum gibi duran, ama üzerindekileri sıyırınca masumluğu şüpheli hâle gelen ‘sahip olmak’ duygusundan bahsediyorum. Bizim olmayan, bir süre sonra çekip gittiğimiz dünyanın şusu ve busunu sahiplenmemiz, sahiplendiklerimizi başkasına kapatmamız, bunları arzularımız istikametinde kendimize hasretmemiz bugünkü küresel savaşın kaynağıdır diye düşünüyorum. Sahip olduklarımızın başta dünyaya gönderilişimizin konumunu bozduğunu, bizi yoldan çıkardığını, sonra etrafımızdaki ilişkiyi savaşa dönüştürdüğünü söylüyorum. Nasıl yoldan çıkıyoruz ve yoldan çıkanlar olarak savaşı nasıl başlatıyoruz? İçine bırakıldığımız varlığın bâtınında saklı hikmeti keşfetmemiz, kendimizi bu hikmete uyarlamamız, dünyayı sahiplenmek değil onda kendimizi ‘ol’durmamız gerekirken, ona sahip olma kavgasına tutuşuyoruz. Olmayacak bir şeyi yapıyoruz. Olmuyor çünkü bir süre sonra dünyadan düşüyoruz. Dünya yerinde kalıyor, biz ise yer değiştiriyoruz. Ona sahip olma evreninde içimiz başkalaşıyor. Biz ve içine bırakıldığımız dünya ‘bir’ininken, bizim de bir şeylerin sahibi olabileceğimizi sanıyoruz. Sahip olduklarımız üzerinde iktidar kuruyor, hafiften tanrıcılık oynuyoruz. Tanrı olmayanın tanrıcılık oynaması onun yoldan çıkması anlamına geliyor. Sahip olduklarımızla yoldan çıkıyor, sonra garip bir şekilde sahip olduklarımıza esir oluyoruz. Kendimiz için sahiplendiklerimize çalışmaya başlıyoruz. Yanlışlıklar arka arkaya diziliyor: Kendimize ait kıldıklarımızı yitirmemek adına bunların etrafına çitler yükseltiyor, bu çitler bizleri diğer insanlardan ayırıyor, kendimizden uzak bıraktığımız insanlar elimizdekilere göz dikmiş yabancılar oluyor. Biz sahiplendikçe ve sahiplendiklerimizi sadece kendimize açtıkça, aradaki çitlerle ‘yabancı’laştırdıklarımız daha az şeyden faydalanıyorlar. Payları azalınca, yani onlar da beslenemeyince, gözlerini elimizdekilere dikiyorlar. Sahiden tehlike olmaya başlıyorlar. O zaman silahlar ediniyoruz. Onlar böyle kötü kötü bakıp üzerimize gelince de, silahlarımıza mermiler sürüyoruz. Filmin son karesi, parmaklarımızın tetiklediği silahların ucunda biten ölü(m)ler oluyor. ‘Sahip olmak’ denen insanlık durumunun üzerindeki masumiyet elbisesi çıkarıldığında bunu görüyorum: Yoldan çıkma, arkasından savaş… İçinde savaşın geçmediği bir hayat, savaşmayan bir dünya mümkün mü? Sahiplikten vazgeçersek, sahipliği emaneti taşımaya çevirirsek, ‘tanrı’ değil insan olursak, bütün iktidarlardan So yunursak, haddimizi bilirsek niye mümkün olmasın |
Hangi cumhuriyet? (2) Laisist propagandanın inanmamızı istediği gibi laiklik aklın ve ilmin gelişmesinin bir sonucu olarak varlık alanına girmedi. Aklın ve bilimin gelişmesi üzerindeki olumlu tesirleri, onun yan sonuçlarıydı. Ana ihtiyaç din farklılığının kamu otoritesini dinler arasında taraf olmaya itmesini ve böylece siyasî gücün din lehine veya aleyhine bir baskı aracı hâline gelmesini engellemekti. Laikliğin bir doktrin olarak geliştiği dönem aynı zamanda klasik insan hakları doktrininin de doğmaya başladığı dönemdi. Bu iki paralel gelişme siyasî düşünce tarihinde, J.Locke’un yazılarında izlenebilir. İnsan hakları ve laiklikle paralel bir diğer gelişme ise siyasî yönetimin rızaya dayanmasıydı. Daha doğrusu, zaten var olan rıza anlayışı bir arayışa dönüşmek ve yeni yol ve yöntemlere kavuşmak üzereydi. Buna, bir süre sonra temsilî demokrasi adı verilecekti. Dolayısıyla, laiklik değil insan hakları fikrinin doğması, gelişmesi ve yerleşmesi medenî gelişmenin dinamosuydu. Laiklik insan haklarının hizmetine koşulan bir anlayıştı. İnsan hakları (meşru müdafaa dışında) hiçbir şekilde insanın hayatına, malına, hürriyetine zarar verilmemesini talep eden genel bir ilke iken, laiklik farklı bir dinden veya aynı dinin farklı yorumundan olduğu gerekçesiyle insanın hayatına, malına ve özgürlüğüne zarar verilmemesini gerektirmekteydi. Yani, insan hakları daha genel, laiklik daha özeldi. Bunun bugün için de geçerli olduğu söylenebilir. Ana ilke insan haklarıdır ve insan haklarının kabullenildiği ve hakları koruma mekanizmalarının sağlam biçimde tesis edildiği bir yerde laikliğin hedeflediği sonuçlar zaten doğacaktır ve laikliğin ayrıca vurgulanması bir ek kazanç getirmeyecektir. Ancak, laiklikle insan hakları arasındaki bu ilişki sık sık gözden kaçırıldığından ve laiklik evrensel kabul gören bir ilke hâline geldiğinden, demokrasiden bahsederken laikliğin ayrıca ve özellikle vurgulanmasında bir mahzur yoktur. Tabiî biraz ihtiyatlı olmak kaydıyla. İngiltere, İsveç ve Yunanistan gibi ülkelerde tesis edilmiş bir devlet dini var ve bu ülkeler yine demokrasi. Buna bakarak, klasik anlamda laik olmayan ülkelerde de devletin dinler arasında maksimum ölçüde tarafsız olmasının veya tarafsa bile diğer din gruplarının temel hak ve özgürlüklerini ihlâl etmemesinin medenî bir ülke olmaya yeteceği söylenebilir. Laiklik üzerinden yapılan baskı... Öyleyse, diyebiliriz ki, laiklikle demokrasi arasında pozitif bir ilişki kurabilir. Ancak, bu, her laiklik anlayışının demokrasiye uyacağı anlamına gelmez. Gerçekten, birçok ülkedeki laiklik anlayış ve tatbikatı oralarda demokrasinin kurulmasına engel olmaktadır. Türkiye de bir ölçüde bu kategoriye girmektedir. O yüzden, ancak, özgürlükçü, barışçı laikliğin demokrasiyle uzlaşabileceğini ve demokrasinin gelişmesine yardımcı olabileceğini vurgulamak gerekir. Bu anlamda laiklik, devletin din sebebiyle veya din yüzünden insanlar arasında ayrım ve baskıcılık yapmaması, siyasî iktidarı kullanma (yönetme) hakkının dinden gelmemesi, pozitif hukukun genel anlamda bir dine veya dinî yoruma dayanmamasıdır. Bu tür bir laiklik özgürlükçü, demokratik laikliktir ve demokrasiyle uyumlu ve demokrasiyi teşvik edicidir. Bu özelliklere sahip olmayan laiklik hem otantik anlamda laiklik olmaktan bir hayli uzaktır hem de demokrasiye destek vermek bir yana ona engel olur. Bazı “İslâm ülkeleri”nin ve Türkiye’nin durumu budur. Buralarda laiklik bir hayat tarzı, hatta bir seküler din, topluma istenilen şekli vermenin yolu ve ideal (çağdaş, laik) birey yaratmanın aracı olarak görülmektedir. O yüzden, dinler arası savaşı-çatışmayı önlemek demek olan laikliğin kendisi bir çeşit dine dönüşmekte ve dinlerle savaşa tutuşmaktadır. Laikliğin halk tarafından olması gerektiği gibi benimsenmemesinin, siyasî kültürümüzde kök salamamasının ana sebebi budur. Nitekim, ülkemizde, laiklik bir barış değil çatışma, birleştirme değil bölme aracıdır. Mamafih, bu yalnızca bizim problemimiz değildir, başka ülkelerde de değişik şekillerde ve belli ölçülerde tezahür etmektedir. Nitekim, yakında Liberte Yayınevi tarafından yayımlanacak olan “Din Özgürlüğü ve Laisite” adlı muhteşem kitabında Jeremy Gunn, Fransa’da laisite ve ABD’de din özgürlüğü ilkesinin sanıldığı kadar birleştirici ve özgürleştirici olmadığını göstermektedir. Türkiye tipi laiklik bu tarz bir eleştiriye tabi tutulunca, hemen, bizim laikliğimizin eşsiz, benzersiz, bize mahsus olduğu ileri sürülmekte ve başka ülkelerin laiklikleriyle karşılaştırılmaması istenmektedir. Kuşkusuz, laiklik, her ülkede, bazı özgül renkler ve tatlar alabilir; ama bu, laikliğin tamamen mahallî olabileceği anlamına gelmez. Laiklik genel bir ilkedir ve dünyanın neresine giderseniz gidin taşıması gereken evrensel özellikler vardır. Eğer mahallî renk ve ögeler bu evrensel özellikleri bastırıyorsa, orada laiklik değil başka bir şey söz konusudur veya bu şey her ne ise evrensel ölçütlere uyarak tashih edilmeli veya onu laiklik olarak adlandırmaktan vazgeçilmelidir. “Hangi Cumhuriyet?” sorusuna bütün bu açıklamalardan sonra daha iyi cevap verebilecek konumdayız: Elbette demokratik cumhuriyet. Totaliter cumhuriyet anlayışının onu tercih etmemizi değil ondan kaçmamızı gerektirecek özellikleri ve sonuçları olduğunu hem kendi ülkemizdeki hem başka yerlerdeki tecrübelerden öğrenebilecek durumdayız. Demokratik cumhuriyeti tercih edersek, bu, ister istemez, bizi egemen cumhuriyet anlayışının ilkeleri ve değerleri denilen şeyleri yeniden değerlendirmeye, hatta sorgulamaya iter. Cumhuriyet ilkelerindeki sorun Cumhuriyet ilkeleri, hiç şüphesiz, altı ok değildir. Altı ok CHP’nin ilkeleridir. CHP elbette bu ilkeleri savunmakta özgürdür; ama onların herkesin benimsemesi gereken ilkeler olduğunu hiçbir şekilde iddia edemez. Hele hele onların devlet zoruyla topluma dayatılmasını talep etmeye hiç hakkı yoktur. Başka kişi, grup ve partilere altı oku benimsemedikleri için yöneltilen eleştiriler gülünçtür. Bu istikametteki bütün baskılar ise zorbalıktır. Demokratik cumhuriyetin ilkeleri Anayasa’nın 2. maddesinde sayılan ilkeler olabilir: Laiklik, demokratiklik, sosyal devlet oluş ve hukuk devleti oluş. Ancak, bu ilkelerin de iyi anlaşılması ve doğru yorumlanması gereklidir. Laiklik, özgürlükçü-demokratik laiklik olmalıdır, totaliter laiklik değil. Bu laiklik en küçük azınlık olan bireyden başlayarak dinî grupları veya aynı dinin farklı gruplarını birbirlerinin baskı ve saldırılarına karşı gerekirse devlet eliyle korumayı esas almalı; ama hiçbir zaman, bizde olduğu gibi, devlet eliyle bir din anlayışı yaratmayı veya dine şöyle veya böyle bakan, onu şu veya bu şekilde yaşayan bireyler yetiştirmeyi hedeflememelidir. Demokratik cumhuriyetin baskın ögesi cumhuriyet değil demokrasi olmalıdır. Demokrasi hem insan hak ve özgürlüklerinin tesis edilip korunması, hem yönetimin rızaya ve katılıma dayanması, hem yönetimin şeffaf olması ve hesaba çekilebilmesi olarak anlaşılmalı ve uygulanmalıdır. Türkiye’de yaşadığımız için, silahlandırılmış bürokrasinin sivil denetime tabi tutulması ve politikacıların emri altında olması gerektiği ayrıca ve bilhassa vurgulanmalıdır. Demokratik cumhuriyette sosyal devlet ilkesi piyasa ekonomisini boğacak, uygulamalarına meşruluk sağlayacak şekilde daraltılmamalıdır. Piyasa ekonomisi hem insan haklarının hem demokrasinin zarurî temellerindendir. Devlet-kamu otoriteleri ekonomik alanı işgal etmeye, bireylerin ve birey birliklerinin iktisadî faaliyetlerine keyfî müdahalelerde bulunmaya, vatandaşlarını negatif ve pozitif diskriminasyona tabi tutmaya hevesli ve muktedir olmamalıdır. İyi tanımlanmış kriterlere göre zaruret hâli içinde olduğu objektif olarak tespit edilen kişi ve gruplara faktör fiyatlarını (piyasaları) çarpıtmadan, kamu kaynaklarını yaratan kimselerin rızası hilafına olmadan, onları muktedir hâle getirecek şekilde veya onlar muktedir hâle gelene kadar geçici maddî destek sağlanmalıdır. Sosyal devletin ikinci ayağı organize ve geniş çaplı müdahaleyi gerektiren tabiî afetlerde kamu organlarının ve imkânlarının vatandaşlara yardımcı olmak üzere devreye sokulmasıdır. Hukuk devleti veya hukukun hâkimiyeti medeniyetin elzem, vazgeçilmez gereğidir ve günümüzde demokratiklik ve demokratik laiklikle ilişkili bir ilkedir. Kanunların genel, soyut, eşit olması, geriye yürümemesi, kanunsuz suç olmaması, âdil yargılanma hakkı, bağımsız ve (devlete karşı da) tarafsız yargı, kanun yapma sürecinin açık, parçalı, kademeli ve kanundan etkileneceklerin katılımına açık olması hukukun hâkimiyetinin gerekleridir. Özgürlükçü, barışçı, demokratik laiklik; doğrudan demokrasinin kimi araçlarıyla takviye edilmiş; ama özel alanı daraltmayan liberal temsilî demokrasi; devleti bir hayır organına çevirme görünümü altında kayırmacı bir devlet cihazı yaratmayan ve toplumsal dokuyu tahrip etmeyen bir sosyal devlet; ve bilgili, âdil, bilge yargıçlarla işleyen ve evrensel standartlara uygun bir mevzuata sahip bir hukuk devleti bir cumhuriyeti kıymetli ve tercihe şayan kılacak unsurlardır. Böyle bir cumhuriyet, demokratik bir cumhuriyettir. Bunun tersi ise totaliter cumhuriyettir. Ben, bir liberal olarak, totaliter cumhuriyeti değil, demokratik cumhuriyeti tercih etmekteyim. Ya siz? |
Bu kadarı da fazla! Farkında olduğunuzdan eminim; son günlerde “tartışmalı haber” sayısı her geçen gün artıyor. Bu haberlerin bir kısmı yalanlanıyor ve tekzibe maruz kalan yayınların arkasında durulamıyor. Diğer bir kısmı ise “abartılı” bulunuyor ve olayın tek taraflı, hatta yönlendirmeli bir şekilde verildiği ortaya çıkıyor. Yakın siyaset tarihimiz şahittir ki “tartışmalı haber” sayısındaki artış, pek hayra alamet değildir. Perşembe günkü Cumhuriyet’in başlığı “YAŞ öncesinde yıpratma çabası” şeklindeydi. Habere göre Genelkurmay Adli Müşavirliği, Şemdinli davasındaki mahkumiyetle ilgili bir “değerlendirme” yapmıştı. Gazetede “aceleyle alınan kararın hukuka uymayan birçok yönü olduğu” ileri sürüldüğü ve kararın “Askeri Şûra öncesi askeri yıpratmaya yönelik olduğu” iddia ediliyordu. Genelkurmay Başkanlığı, web sitesinde Cumhuriyet’i şu cümleyle yalanladı: “Halen yargı süreci devam eden bir konuda yapıldığı ileri sürülen değerlendirmeyle ilgili haber gerçeği yansıtmamaktadır.” Cumhuriyet, üç yıl önce de Genelkurmay tarafından yalanlanmıştı. “Genç subaylar rahatsız” manşetine yer verilmiş ve Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, bu haberi hem tekzip etmiş hem de, “Darbe dedikodularını üretenleri lanetliyorum.” demişti. Bu haberler çok tartışılır, çünkü... “Olabilir, bu meslekte bu tarz hadiseler yaşanır” diyerek konuyu savsaklamak mümkün; ancak “gerçekleri yansıtmadığı” iddia edilen haberler ne Genelkurmay ile sınırlı ne de Cumhuriyet Gazetesi ile. Alelacele yazılan bilgilerde gözlenen artış tehlike sinyalleri veriyor. Bu tarz gazeteciliğin faturasını çok ağır ödedi Türk basını. Bir kez daha aynı hatayı işlemek için makul bir gerekçesi de kalmadı. “Tartışmalı haberler” diye geçiştirilen bilgilerin odağında ordumuzun olması; ya da rejim krizini çağrıştıracak tahriklerin bulunması da hoş bir manzara oluşturmuyor. Zira, bu tarz habercilik sıkıntılı dönemlerin fırsat avcılarına yarıyor; bu ülkeye, bu ülkenin kurumlarına değil. Önce bir gazetede yer alan, ardından internet sitelerinde hızla yayılan ve bazı gazetecilerin atışmasına neden olan “Bazı bakanlar Büyükanıt’ın kararnamesini imzalamayacak” haberi de haftanın “tartışmalı” konuları arasındaydı. Bir zamandan beri Ankara’da “kulis yazıları” kaleme alınıyor. Bu tür yazılar merak uyandırsa bile bazen ciddi iletişim kazasına da sebep olabiliyor. Bol bol da tekzip yiyor kulisçiler. “N’apalım, adı üstünde: Kulis” diyerek meseleyi hafife indirgemek doğru olmaz. Çünkü kulis bilgileri -hele askerî konuları içeriyorsa- bazen tehlikeli bir yönlendirme savaşına da neden oluyor. Nitekim Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, kararname haberiyle ilgili, “Bunun olur tarafı yok. Çünkü burada önemli olan Başbakan’ın ne düşündüğü...” diyerek meseleyi yorumladı ve bahsedilen konunun zayıf bir ihtimal, hatta “dedikodu” olduğunu yazdı. Mesele belki daha sağlıklı bir yorum çizgisine oturdu; ama bir bardak suda fırtına da kopmuş oldu. Bir sürü şey boşuna yazıldı, çizildi, konuşuldu... Neden başladı, kim başlattı tam bilmiyorum; bir de “TRT’den domuzlu çizgi filme sansür” haberleri damgasını vurdu gündeme. O kadar apar topar yapılmış ki haber, şimdi meselenin aslını anlatmak bile zor. Başta New York Times olmak üzere pek çok yabancı haber kaynakları da bu bilgiye yer vermiş. TRT Genel Müdür Vekili Ali Güney’in yaptığı açıklama gerçekten şaşırtıcı: “Winnie the Pooh adlı çizgi filmi biz daha almadık ki sansüre uğrasın.” Dünyaca ünlü AFP haber ajansına, New York Times’a gel de anlat bakalım gerçeği. Ne diyeceğiz, “Efendim, daha satın alınmamış bir çizgi filmin sansürü mü olur” desek bile iş işten geçmiş sayılmaz mı? Ülkenin kimyasını bozan haberler Kaldı ki domuz figürlü oyuncaklar bile her ülkede çok alıcı bulmuyor; kültürel gerçekliğin ticarî pazarlama ile kesiştiği böyle bir tabloda her şeyi sansür kabul etmek de kolaycılığa kaçan bir yorum olsa gerek. Üretici de, pazarlamacı da satacağı ürünün kültürel ve sosyal alan biçimine de bakıyor. Üstelik bu sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde böyle işliyor. Gerçek olmayan bir bilgi üzerine Türkiye’yi bu kadar sıkboğaz etmenin bir anlamı da yok üstelik. Bu kadar büyütülecek bir meseleyse, Walt Disney ile görüştüklerinde TRT’ciler teklif etsin bari, bakalım domuz kahramanlı çizgi filmleri İsrail devlet televizyonuna alacak mı? Satılır, alınır; bu başka bir konu. Sorumluluğu üzerine alan yetkisini de kullanır, alacağı tepki halk ile kurum arasındaki iletişim titizliğidir. Bu köşede bunun üzerinde durmuyoruz; habercilik meselesinin detayına değiniyoruz. “Domuza sansür” demeden önce, haberde adı geçen kurumun da görüşünü almak; hatta sivil toplum kuruluşlarının ve tabii ki vergileriyle TRT’yi ayakta tutan vatandaşın da görüşünü almakta fayda var. Örnekleri sıralarken inanın yorgun düştüm. O kadar çok ki! Manşetlerde, iç sayfalarda, neredeyse her yerde, her gazetede. Basın tarihine geçmeyi hak eden şu müze haberine bile temas etmek istiyorum aslında; ama mümkün mü? Hani üç gazetede birden manşet olan Bodrum Müzesi haberi var ya; inanın bu haber, “en tartışmalı haber” dalında ödüle aday gösterilmeli. 500 yıllık yazıya sansür yapılmış ve sil emri verilmiş güya. Kim iddia ediyor bunu? Çok önemli değil kimin iddia ettiği. Bu ülkede herkes bir şeyler iddia edebiliyor ve akla hayale gelmedik bir suçlama ile medyayı yönlendirebiliyor. Önemli olan şu: Suçlanan kişi ya da kurumdan görüş alınması gerekiyor. Ancak böyle yapıldığında bir olayın tarafları karşılıklı dinlenmiş ve gerçeğe ulaşılmış olabilir. Nitekim bu haberin neşrinden hemen sonra anlaşıldı ki müzedeki yazı 500 yıllık tarihî bir değer taşımıyor. 13 yıl önce yazıldığı da iddia ediliyor. Haberin kesin bir yargıdan -ki bu yargının rejim sorununa dönüşmesi kaçınılmazdı- “tartışmalı haber” boyutuna taşınması, bir günlük mesele oldu. Bütün gazeteler ilk bilgiyi sorgulamaya başladı mecburen. Ve son darbe: 18 Haziran’da Makine Teknisyeni Behçet Dinçer, Bodrum Müzesi’ndeki “Tanrı’nın bulunmadığı yer” yazısını dönemin müze müdürü Alpözen’in emriyle yazdığını itiraf etti. Makine teknisyeni “Yaz deyince sakınca görmedim.” diyor ve “Ben tarihten anlamam.” ifadesini de ekleyerek savcılığa dilekçe veriyordu. N’oldu şimdi? Onca insan tarafından yazılan yazılar, internet sitelerinde yer alan “flaş flaş”lar, TV’lerde yer verilen “canlı konuklar” boşuna mı nefes tüketmişti? Bir haberi manşet yaparken sorup soruşturmak çok mu zor? Az daha unutacaktım; bir de “Bediüzzaman’ın cesedi Kıbrıs’ta denize atıldı” iddiası var. Sanki yeni bir iddiaymış gibi dile getirilmesi tuhaf. Herkesin bildiği gibi bu daha önce de söylenmiş, ancak mesnetsiz, şahitsiz, delilsiz bir dedikodu olarak kapanmıştı. Bir kitabın promosyonu olsun diye bir düşünce adamına yapılan zulmün üzerinden “tartışmalı haber” yapmak yanlış. Bilemiyorum, bu tür kirletilmiş bilgiler kıskacından nasıl kurtulur bu ülke? Sanırım bu cinnet koridorundan da örselene örselene geçecek bu millet ve bu arada daha çok “tartışmalı haber”ler servis edilecek. Allah bu millete acısın... Toparlamak gerekirse; kimin ne yazdığı, kimin hangi manşeti attığı beni ilgilendirmez. Neticede herkes kendi yazdığının hesabını verir okuruna ve kamu vicdanı en adil mahkemelerden daha adildir. Ancak “tartışmalı haber” ülkenin kimyasını bozacak özellikler taşıyorsa, artık bu durum herkesi ilgilendirir. Çünkü bu tür haberler yüzünden sadece gazeteciliğin onuru ayaklar altına alınmış olmaz; aynı zamanda ülkenin istikbali kararır. Buna kimsenin hakkı yok sanırım. Okur mesajından köşe yazısı olur mu? İnternet sayesinde okur, gazetesine ulaşabiliyor ve düşüncelerini yöneticilerle paylaşabiliyor. Bu durumdan en çok nasibini alan da yazarlar. Okurdan kimi zaman tebrik ve tebcil geliyor, kimi zaman da tenkit ve hatta tahrik de gelebiliyor. Yazarlığın doğasında var bu tür tepkiler. Yazdıklarımızı beğenenler de çıkacak, beğenmeyenler de. Ne var ki bazı köşe yazarları okur tepkisini bir yumak yapıp köşesinde neşrediyor. Özellikle tartışmalı bir konu kaleme alınmışsa, yazının incitici bir boyutu varsa, bazı tepkilerin dozu kaçıyor. Herkesin başına geliyor bu. Bu arada karşı fikre saygısı olmayan kişiler de çıkıyor ve işi hakarete kadar götürebiliyor maalesef. Hakaret mesajlarını toparlayıp bir köşe yazısında neşretmek ne kadar doğru? Buna iletişim uzmanlarının ve gazete yöneticilerinin cevap araması gerekiyor. Çünkü gelen mesajın gerçekten bir okur tepkisi mi; yoksa müfteri bir zümrenin tezviratı mı olduğunu bilemiyoruz. Bazen bir kampanya açar gibi birileri de çirkin mesajlar gönderebiliyor. Belki de bir aklı evvel bir internet kafeden onlarca mesaj gönderiyor. Bu mesajlara güvenilmez ki bunlar üzerine yeni bir yorum yazısı yazılabilsin. Okur mesajlarından oluşan köşe yazıları moda olma yolunda. Bir çırpıda on yazarın böyle yaptığını “Bak görüyor musunuz nasıl tepki alıyorum” deyip sonra öfkeye öfkeyle cevap verdiğini hatırlıyorum. “Sanal gerçeğin yanılsamalarından hareketle birileri bizimle dalga geçiyor olmasın” demeden de edemiyorum. Bu meseleyi tartışmak, makul bir prensibe bağlamak, gazeteciliği önemseyenler için ilginç bir başlangıç noktası olabilir... Kültürümüzün bağrından Mehtap’a çıkmak Televizyonlarda neden kültür programları yok? diye sızlanırken “bir kültür kanalı”nın doğum sancılarına şahit olduk. Mehtap adıyla yayına başlayan televizyon kanalı, reyting canavarına teslim-i silah etmeden kendine yeni bir kulvar açıyor. Ne güzel! Türkiye’deki tematik kanal boşluğunu haber kanalları doldurmaya çalıştı. Çok da güzel örnekler çıktı ortaya. NTV’nin başarısını, CNN Türk’ün çıkışını, SKY Türk’ün gayretini, TGRT Haber’in çabasını görmezden gelmek mümkün değil. Ancak hayat sadece haberden oluşmuyor. Kültürel zenginliğin ekrana yansımaması büyük bir eksiklik; hele Türkiye gibi muazzam bir kültür hazinesinin üzerinde asude bir hayat düşlüyorsanız... Mehtap TV’nin web sitesine (www.mehtap.tv) bir göz attım. Gerçekten umut verici. Belli ki bu kanalı düşünenler işi ciddiye almış ve daha ilk günden doyurucu programlar ve ehil kadrolarla yeni bir vizyon ortaya koymuş. Düşünce ve kültür dünyamızın pek çok önemli siması Mehtap’ta buluşmuş mesela. Sanattan, edebiyattan, mimariden, müzikten, felsefeden... Kültür zenginliğimizi yansıtan her şeyden bir parça bahsediyor Mehtap. Hemen herkesin belli bir oranda reytinge boyun eğdiği ve magazinciliğe kaydığı bir dönemde ‘Mehtap’a çıkmak’ kolay bir şey olmasa gerek. Bu güzel gayreti can u gönülden alkışlıyor, emeği geçenleri tebrik ediyorum. Şimdi sıra “eğlence kanallarından” bîzar olduğunu sıkça dile getiren halkımızda. Göstersinler ki “halk istediği için böyle bayağı yayın yapıyoruz” demek, magazini parlatanlar için geçerli bir gerekçe değil. |
‘Avrupa İslamı’ ne demek? Son zamanlarda sıkça kullanılmaya başlayan “Avrupa İslamı” (ya da “Euro-İslam”) kavramının yekpare bir biçimi olduğunu söylemek zor olmasa gerek. Ancak kavrama verilen anlamların bu çeşitliliğine rağmen, onun hayatiyet kazanmasına vesile olan şartların o kadar da yekpare olmadığını söylemek de zor değil. Bu şartlar genelde Müslüman göçmenlerin Avrupa’daki varlıklarına bağlı olsa da, her halükarda “Avrupa İslamı” kavramına biçimini olmasa bile rengini veren hususları “liberal” başlığı altında toplamak mümkün. Çünkü Müslüman göçmenlerin Avrupa’daki varlıklarının kısa tarihine kıyasla Müslümanlıklarının “sorunlu” addedilmeye başlanması henüz tarih olamayacak bir niteliğe sahip. Öte yandan, her ne kadar Avrupa’daki göçmenlerin Müslümanlıklarının “sorunlu” olarak algılanması 11 Eylül, Madrid ile Londra’daki bombalamalar, bunun yanısıra da Hollanda’da Theo van Gogh’un öldürülmesi gibi olaylarla birlikte anılmaya başlansa da; buna Danimarka’da başlayan “karikatür krizi” ya da Fransa’daki “başörtüsü” tartışmaları ile göçmen gençlerin “ayaklanması” gibi hadiseler eklense de, temelde “Avrupa İslamı” kavramının adı anılan gelişmelerle ilişkisinin dolaylı olduğunu iddia etmek, birçokları için şaşırtıcı gelmesine rağmen, o kadar zor değil. Sözü edilen olayların “konjonktürel” önemlerini göz ardı etmek anlamına gelmez bu; ancak “Avrupa İslamı” kavramı, “konjonktürel” olamayacak denli İslam’ı, en azından Avrupa toprakları ve en önemlisi de “kimliği” için(de) dönüştürücü bir niteliğe sahip. Hatta, “Avrupa İslamı” kavramının Avrupa’yı da bir anlamda yuttuğu söylenen “globalleşme” tezleri açısından yorumlama çabalarını da “konjonktürel” kılacak denli bir “dönüştürücü” nitelik bu. İslam’ı teste tabi tutmak... Ne var ki bu dönüşmenin hangi yollarla yapılacağı konusundaki fikirlerin çeşitliliği “Avrupa İslamı” kavramına yekpare bir biçim vermekten uzak olduğu halde, niye yapılması gerektiği konusu o kadar çeşitli değil. Her şeyden önce, bir taraftan kavramın “kültürel”, “dinî (teolojik)” ve “kimlikler” açılarından meşrulaştırılmaya çalışıldığına şahit olmaktayız; diğer taraftan ise meşrulaştırılsın ya da meşrulaştırılmasın, kavramın ifade ettiği hususlar fiiliyatta gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, onun sadece Avrupa’da yaşanan İslam’ı değil, genel anlamda İslam’ı “teste tabi tutmak” için bir vesile olarak kullanılmak istenmesine de. Dolayısıyla, bir “Avrupa İslamı” var mı yok mu tartışmasından ziyade, bu kavramın performatif gücünün olup olmadığı (ki olduğu açık) daha önem taşıyor. Daha geçenlerde, malum karikatürleri yayınlayarak “kriz”in çıkmasına yol açan Danimarkalı gazete editörünün, “Aslında amacımız Müslümanları rencide etmek değildi. Gerçi onların tepki göstereceğini biliyorduk; ama bu karikatürleri yayınlayarak onların ifade özgürlüğü karşısında daha makul tepkiler vermelerini sağlamaya dönük bir amacımız vardı.” mealinde bir açıklaması oldu. Bu açıklama tam da sözünü ettiğimiz performatif gücün ne gibi bir “kuvve”si olduğunu gösterecek denli önemli. Kısaca ifade etmek gerekirse, “söz edimi” (speech act) teorisyenlerinin ortaya attıkları, konuşmanın sadece betimleyici bir yanının olmadığı, aynı zamanda icra edici (performatif) bir yanının da bulunduğu şeklindeki tezlerine dayanan bu “performatif” taraf, güçlü bir şekilde yeniden formüle edilebilirse, liberal “ifade özgürlüğü” bir anlayışı sarsabilecek yanları olan; sözün ve ifadenin, sadece kişinin kendi düşüncesini başkalarına aktararak betimleme değil, ama aynı zamanda bizzat bir fiil olarak gerçekleşme vasıtası olduğunu ortaya koyan bir niteliğe sahip. Bu anlamda, malum karikatürlerin düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirilemeyeceğini, aksine bizzat fiil olarak Müslümanlara karşı saldırı anlamına gelebileceğini iddia etmek için kullanılabilecek bu performatif unsur, karikatürlere karşı çıkanların tepki ve eylemlerinde hiç söz konusu edilmeyerek harcandı; ancak editörün karikatürleri yayınlama amacını açıklarken ifade ettiği gibi, ister bilinçli isterse de bilinçsiz bir biçimde, işin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor: Müslümanlar tarafından kendilerine bir saldırı olarak görülen karikatürler, yayıncısı tarafından Müslümanların üzerinde performatif bir etkiye sahip olacak bir biçimde, onlara yönelik bir icra ediciliği içerecek bir şekilde, onların ileride benzer vakalarda ifadenin performatif gücünü uygulayanların amaçlarına matuf olarak hareket etmelerini sağlamak için bir vesile olarak kullanılıyor. Avrupa’nın anlamak istemediği... İşte “Avrupa İslamı” kavramının da böyle performatif bir tarafı mevcut: piercing yaptırmış başörtülü bir genç kız, sadece piercing yaptırmış başörtülü bir genç kız olabilecekken, kendisinin bile haberi olmadığı “Performasyon savaşları”nın nesnesi yapılarak “Avrupa İslamı” için meydana sürülüyor ya da yakınlarda Hollanda’da yaşanan “peçe tartışmaları”nda olduğu gibi, sayıları piercing yaptırmış başörtülü genç kızlardan bile daha az olan peçeliler, aynı “Avrupa İslamı”na neden gerek duyulduğunun dayanağı olabiliyor. Hem de her halükarda “bireyin kutsallığı” tezini baştacı etmiş “liberal” gelenek tarafından. Unutmayalım ki daha yakınlarda Hollanda’da hükümetin bilimsel danışma kurulu tarafından “Dynamiek in İslamitisch Activisme” (İslami Aktivizmin Dinamiği) adıyla yayınlanan rapor, 14 ayrı İslam ülkesindeki “İslami aktivizm”in başka şeyler yanında, “bireyleştirici” yönleri olduğu için demokrasi ve insan hakları açısından “olumlu” olduğu sonucuna varmıştı. Bu açıdan, ister Bessam Tibi tipi “liberal”, ister (kavrama karşı tavrı çekinceli de olsa) Tarık Ramazan tipi “teolojik”, isterse de birçok sosyal bilimcide görülen “kimlik” sorunu etrafında değerlendirilen “sosyolojik” çözümlemelerce tanımlansın, “Avrupa İslamı” kavramı, her şeyden önce, bir din olması gerekirken birçok başka şeye indirgenen İslam üzerinde performatif yanları ağır basan bir kavram. Fundamentalizm korkusu, uluslararası terörizm, politik İslam gibi yan unsurlarla desteklenmesine; 11 Eylül ya da van Gogh cinayeti gibi hadiselerle yoğrulmasına; Avrupa’daki Müslüman göçmenlerin hal ve tavırlarını çözümleme gayesi içinde gösterilmesine rağmen, tabiatı itibarıyla, yekpare olduğu varsayılan “Avrupa kimliği”nin kendisini yeniden tahkim etmeye çalışmasına matuf bir proje. “Avrupa İslamı” kavramının yekpare olmamasına rağmen, kavramı doğuran şartların o kadar çeşitlilik arz etmemesinin arkasındaki neden de, işte bu durum. Bu anlamda, belki de bu kavramın başka bir kavramla, son zamanlarda çeşitli Avrupa ülkelerinde “dışardan imam getirilmesi”ne son verilmesi, bunun yerine imamların çeşitli eğitim kurumlarının bünyesinde açılan “İslam ilahiyatı” bölümlerinde yetiştirilmesi çabalarına; bu çabaların “entegrasyon”un daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi amacını sağlamaya dönük olmasına bakılarak, “entegrasyon ilahiyatı” kavramıyla yer değiştirmesi hayli yerinde görünüyor. Böylelikle, “Avrupa İslamı” kavramının, bir din üzerindeki hiç de hoş olmayan performatif unsurlarının (mesela, “Kalvinist Müslümanlar” ya da “İslam’ın reforme edilmesi” gibi icraların) belki de önüne geçilmiş olur. |
CEVHERİ GÜVEN Sezer,Rusya Ve Katerina Meselesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer üç günlüğüne Rusya’ya gidiyor. Bu ziyaret Rusya Federasyonu’na Cumhurbaşkanı seviyesinde yapılan ilk ziyaret olma özelliğini taşıdığı için önemli. Ziyaretin başlamadan TOBB’dan isyan nidaları yükseldi. Türk işadamlarının yoğun faaliyette bulunduğu Rusya’ya Sezer’in hiçbir işadamı götürmemesiydi şikayete neden olan. TOBB Başkanı tepkisini, “Putin, Sezer’in daveti üzerine yaptığı Türkiye ziyaretinde, bir işadamı ordusu da getirmişti. Sezer ise işadamsız gidecek” sözleriyle dile getiriyor. Bu güncel polemiği bir tarafa bırakıp, Türk-Rus ilişkilerindeki en kadim polemiğe geçiyorum: Katerina-Baltacı ilişkisine. Son günlerde sıkı bir popüler tarih okuması yapma gayretindeyim. Tabi ki gözdem; İlber Ortaylı. Dolayısıyla Katerina-Baltacı meselesini Ortaylı’dan öğrendiğim şekliyle size anlatacağım... Efendim, III. Ahmet devrinde Baltacı Ocağı’nda yetişen Mehmet Paşa, Rus Çarı Petro ile savaşıyor. Rusya’dan darbe yemiş Kırım Hanı, İsveç Kıralı 12. Karl ve Polonya Kralı, Osmanlı’yı destekliyorlar. Tabi manevi olarak. Ancak kuşatma uzuyor, Petro’nun kuvvetlerine nihai darbeyi indirecek teknik imkan yok Baltacı’da. Uzun savaşlara alışık olmayan Yeniçeriler arasında disiplinsizlik te başlıyor bu arada. Petro’da ise çemberi yaracak kuvvet kalmamış. Kırım Hanı ve İsveç Kralı 12. Karl ve Polonya Kralı, Serdar-ı Ekrem Baltacı Mehmet Paşa’yı direnme ve son darbe için iknaya çalışıyorlar. Ancak durumu ölçüp biçen tecrübeli Baltacı onlara kulak asmıyor ve kuşatmayı kaldırıyor. Prut Barışı ile Petro 1699’daki bütün kazançlarından vazgeçiyor. Yani Karlofça Antlaşması ile elde ettiği Kırım’daki Azak kalesinden. Rusya için bu kale çok önemli çünkü sıcak denizlere açılmak için fırsat. Rusya’nın Azak kalesini boşaltması ve diğer tavizlerinden daha fazla şey isteyen Kırım Hanı, İsveç Kralı ve Polonyalı müttefikler bu barıştan memnun olmuyorlar. İstanbul’da kendileri gibi düşünenlerle, Baltacı’yı sevmeyenlerle birlik olup Padişahı kışkırtıyorlar. Çar’ın adamı Şapirov’un, Baltacı Mehmet Paşa’ya mücevherler getirdiği ve Katerina’yı peşkeş çektiği Padişah’a çeşitli kanallardan ihbar ediliyor ve çok yoğun söylenti başlatılıyor. Sonunda Baltacı kelleden oluyor. Hiçbir belge ve delille Baltacı-Katerina ilişkisini ispatlayabilen yok. Tamamen tevatürden ibaret. Hatırlarsanız Ertuğrul Özkök te Rusya Devlet Başkanı Putin’e aynı soruyu sormuştu. Soru cevabı bire bir aktarıyorum: “Özkök: Bir tek Katarina olayı var. Bize öğretirlerdi; Plevne savaşı sırasında Gazi Osman Paşa, Katarina ile ilişkisi olduğu için savaşı kaybetti diye. Putin: Bizde ise bu olay başka türlü biliniyor. Rus ordusu kuşatma altındayken, Katerina kuşatmayı yönetene rüşvet vermiş. Tüm kadınların takılarını zorla toplatmış kendi mücevherleriyle birlikte paşaya rüşvet olarak vermiş. Böylece Türk kuvvetleri Rus askerlerini savaşmadan serbest bırakmış. Bu olaydan sonra Petro, özel olarak kadın nişanı çıkartmış. Adını da 'Kutsal Katerina' koymuş. Petro Moskova'ya döndüğünde ilk eşini manastıra sürgüne gönderip, Katerina'yı kendisine eş olarak aldı.” Bu gezide de aynı konu gündeme gelir mi; bilemiyorum. Ama İlber Ortaylı’ya göre mücevher konusunda da ortaya ciddi delil koyabilen yok. |
İsrail bir devlet gibi davranmıyor Devlet sadece güç üzerine kurulu bir yapı değildir. Devletleri güçlü yapan onların başkalarını ezebilme düzeyi de değildir. Devletleri terör örgütlerinden ve diğer oluşumlardan ayıran en önemli özellikleri belli ilkeler üzerine kurulu olmalarıdır. Kısa dönemde saf güç en önemli unsur gibi görünse de meşruiyetini ilkelerinden almayan hiçbir devlet uzun dönemde güvende kalamaz. İsrail, bunun tipik bir örneğidir. Filistin karşısındaki neredeyse sınırsız gücüne, dünyanın en ‘süper güçlerini’ arkasına almasına rağmen İsrail aynı zamanda dünyanın en başarısız devletidir. Çünkü hâlâ devletin ne anlama geldiğini anlayabilmiş değildir. Çünkü hâlâ en temel güvenlik sorunlarını dahi çözebilmiş durumda değildir. Filistin’e verdiği zarar nedeniyle Filistin sorununda İsrail’in başarılı olduğu yanılgısı genel olarak kamuoyunda hâkimse de her gün bir patlama veya saldırı korkusu içinde yaşayan hiçbir devlet başarılı sayılamaz. Terörü besleyen ana nedenler... İsrail, Hamas’ı bir terör örgütü olarak görüyor ve bu nedenle Hamas, Arap dünyasının en demokratik, belki de tek demokratik seçimiyle iktidara geldiği zaman sadece Filistinlileri suçlamayı tercih etti. ‘Teröristlerden hükümet olmaz’ söylemi ilk bakışta haklı gibi dursa da İsrail, Filistin’e terör dışında fazla bir alternatif bırakmadığını, hatta terörü bizzat kendisinin uygulamakta olduğunu fark etmedi. Oysaki Hamas’ın kurulmasına maddi yardım da dahil destek veren bizzat İsrail’in kendisiydi. İsrail daha başından itibaren yanı başında istikrarlı ve dengeli bir Filistin Devleti’nin kurulmasına razı olmadı. Diğer bir deyişle sorun sadece İsrail’in var olma hakkının tanınması değildi. Sorunun diğer yüzünde İsrail’in Filistinlilerin var olma hakkını tanıması sorunu bulunuyordu. Eğer İsrail sorunu bu yönüyle ele alabilmiş olsaydı kısa sürede iktisadi açıdan kendisine bağımlı; fakat görünüşte bağımsız bir Filistin devleti oluşturabilirdi. Böylece Mısır gibi veya Ürdün gibi, hatta onlardan daha uyumlu bir Filistin devleti kurulmuş olurdu ve İsrail de Arap işgücünü kullanarak tüm Ortadoğu pazarlarına hâkim olabilirdi. Fakat kendisi de terörle kurulmuş bir devlet olarak ve uzunca bir süre aşırıların dümende olduğu bir yapılanma olarak İsrail, uzun süre sadece yok etmeyi düşündü. Her bir savaşı bir sonraki savaşa ve genişlemeye hazırlık basamağı olarak gördü. Oysa uluslararası ilişkilerde tek taraflı bir güvenlik olamaz. Eğer gerçek anlamda ve kalıcı bir güvenlik istiyorsanız komşularınızın da kendilerini güvende hissedeceği bir barış kurmak zorundasınız. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniklerin de sisteme dâhil edilmesinin mantığı budur. İsrail ise her savaş sonrasında Arap komşularını aşağıladı ve asıl barışı kurabileceği ılımlı Arap liderlerin daha başarısız olabilmesi için savaştı. İdealist ve dinci Yahudi başbakanlar, ilk yıllarda Tevrat’ın hedef gösterdiği toprakları işgal etme hayaliyle yanıp tutuştular. Arapların yenilgileri büyüdükçe ılımlıların Arap siyaset sahnesindeki inandırıcılığı da azaldı. Çözümsüzlüğün çözüm halini aldığı bu ortamda bir yandan yenilgi, diğer taraftan yolsuzluklar ılımlı Arap siyasetini, ılımlı dini yaklaşımları ve Arap milliyetçiliğini bitirdi. Artık Filistin’de bağırmadan konuşabilmek mümkün değildi. Arafat’ın geldiği en son durumu bir gözünüzde canlandırınız. Bir odaya mahkûm edilen Arafat, kendisini bile savunacak durumda değildi. Bir mumun gölgesinde dünya liderlerinden yardım dileniyordu. Tablo öylesine acıklıydı ki dönemin Türk Başbakanı Bülent Ecevit dahi İsrail’i ‘soykırım’ yapmakla suçluyordu. Hamile kadınlar kontrol noktalarında doğum yapmak zorunda kaldı, küçük çocuklar terör zanlısı diye öldürüldüler, aşağılanma ve hakaret Filistin sokaklarının kaderi haline geldi. Filistin’e bir tek liman veya bir tek havaalanı dahi verilmedi. Filistin, etrafı tel örgüler ile çevrili bir açık cezaevine dönerken, İsrail fareyi köşeye sıkıştırmış kedi misali ahlak ve hukuk kurallarından arınmış bir tutum içine girdi. Kendi içinde demokratik bir hukuk devleti olan İsrail, Filistin’i bir tür ‘safari parkı’ gibi gördü. Üstelik bu politikalarını İsrail lobisi sayesinde Amerika’dan da onaylattı. Bu ortamda ‘ılımlı’ Filistinli siyasetçilere de kendi halklarına benzeri politikaları uygulama hakkı tanındı. ‘Devlet’ hakkı olmasa da, ‘otorite’ olma hakkı verilen Arafat ve adamları, kısa sürede Filistin Otoritesi’nde hapishaneler kurdular ve buraları dünyanın önemli işkencehanelerinden biri haline getirdiler. İsrail hapishanelerinden kurtulanlar El Fetih’in eline düştü. İsrail’in lütfedip geçmesine izin verdiği dış yardımlar ve gümrük vergileri, Arafat’ın adamlarının (Kuveyt Çetesi de denir) elinde çarçur edildi. Arafat öldüğünde bıraktığı milyonlarca dolarlık mirası paylaşmak bile zordu. Yukarıdaki tabloya bakıldığında Hamas’ın, yani radikalizmin, yolunu İsrail’in ve onun izin verdiği Filistin siyasetinin açtığı rahatlıkla görülebilir. Canından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış bir halk, adeta ölüm hakkını kullanmaya başladı. Hamas’ın intihar saldırılarının bir boyutu da çaresizliktir. İsrail’in intihar saldırılarına tepkisi de çok sert oldu. 15-16 yaşında çocukların yaptığı saldırıların ardından, saldırganların evi tanklar ile yerle bir edildi. Oysa suç bireyseldir. Ailesini veya başka kimseleri bağlamaz. İsrail, suç ile hiçbir ilgisi olmayan, sadece ölen çocukları için ağlayan ailelerin evlerini bir gecede yerle bir etmiştir. Bu intikamdır ve tipik bir terörist yaklaşımıdır. Bir militanın evini tanklarla ezip geçen bir devlet bunun karşılığında en azından o mahalledeki herkesi karşısında bulur, yüzlerce intihar saldırganını yaratacak bir ortama neden olur. İsrail’in ‘terörist örgütleri andıran’ yaklaşımı bununla da sınırlı kalmamış ve tespit ettiği kişileri havadan füzeler ile tek tek öldürmüştür. Haklarında arama emri dahi bulunmayan birçok önemli isim, oturdukları dairelerinde veya bir taksinin içinde tek tek infaz edilmiştir. Bir kişiyi öldürmek için gerektiğinde kalabalık bir caddeye füze atılmış, bir zanlıyı vurabilmek için bir apartman komple havaya uçurulmuştur. Dikkat ederseniz, burada suçlu suçsuz ayrımı yoktur. ‘Kurunun yanında yaşlar da yansın’ yaklaşımı vardır. Sadece geçtiğimiz haftalarda birçok çocuk ve suçsuz Filistinli, İsrail’in bu tür saldırıları sonucu hayatını kaybetmiştir. İsrail’in bir plajı nasıl kana buladığı hâlâ hafızalardadır. Bu tabloya bakıldığında El Kaide’nin intikamcı ve toptancı terör yaklaşımını İsrail politikalarında da açıkça görmek mümkündür. Kısacası Hamas, bir alternatifsizliğin ürünüdür. Terörse de, şiddetse de, aşırılıksa da Filistinlilere bırakılan tek çıkış kapısıdır. Aldığı % 50’den fazla oy bunun açık göstergesidir. Dahası gözlerden kaçsa da, diğer siyasi gruplar da hızla Hamas’a benzemektedirler. Artık El Fetih ile Hamas militanları arasındaki farkı anlayabilmek çok zordur. Her ikisi de ölmek ve öldürmekten bahsetmektedir, her ikisinin de elinde İsrail’in ellerine tutuşturduğu silahlar vardır (15 gün önce İsrail, El Fetih’e silah yardımında bulundu) ve her ikisinin de gözlerinde ümitsizlik vardır. İsrail dünya barışını tehdit ediyor... Seçimlerden bu yana İsrail ve Batı dünyası Filistin’e yardımları kesti. Maaşlar aylardır ödenemiyor. Maksat Hamas’ı köşeye sıkıştırmak ve sonra da kaçmasını sağlamak. Halka ‘işte Hamas’ın size hiçbir yararı olmadı’ demek. Oysa Filistinliler köşeye sıkışalı çok oluyor. Hamas’ın iktidarda tutunamaması Hamas’ı bitirebilir belki; fakat kısa sürede yeni Hamas’ları ortaya çıkarır. Ayrıca Hamas’ı da geri dönülmez bir şekilde terörün içine çeker. Nitekim bunun işaretlerini de almaya başlıyoruz. Kendisine hiçbir yol bırakılmayan Hamas köşeye sıkıştırılmış bir ‘kedi’ misali yerin altından tüneller kazarak İsrail askerlerine saldırdı. İsrail plajlarda çocukları katlederken, Hamas militanları da bir İsrailli askeri kaçırdı. Öldürdüğü Filistinli çocuklar için ‘iş kazası’ açıklaması yapan İsrail, öldürülen ve kaçırılan kendi askeri olunca dünyayı ayağa kaldırdı. Önce İsrail savaş uçakları bağımsız bir devletin, yani Suriye’nin, devlet başkanının konutunun üzerinden tahrik uçuşları yaptı. Devamında Gazze topraklarına tanklar ve askerlerle girdi. Bu da yetmedi, Hamas hükümetinden aralarında bakanlar da bulunan 64 yetkiliyi rehin aldı. Bu da kesmedi, bu kez de yaklaşık 1,5 milyon Filistinlinin kullandığı elektriğin % 40’ını sağlayan elektrik santralını bombaladı. Santralın bombalanması sonucu sular da kesildi. BM’ye göre toplu ölümler dahi olası. Ve İsrail hâlâ tatmin olmuş gibi durmuyor. Çünkü intikam hırsıyla hareket ediyor. Teröristler intihar saldırısı düzenliyor, İsrail onların evlerini ve ailelerini vuruyor. Teröristler İsrail’in kamu binalarına saldırıyor, İsrail, Filistinlilerin elektrik santralını yok ediyor. Teröristler asker rehin alıyor, İsrail ise bakan ve bürokratları rehin alıyor. Suikast, infaz, gasp, rehin alma, binalara saldırı vs... Teröristler ile İsrail arasındaki çizgi iyiden iyiye inceliyor. İsrail devlet gibi davranmıyor, bu nedenle devlet gibi muamele görmekte de zorlanacak. Filistin ise zaten bir devlet değil. Kendisine karşı terör yöntemleri kullanıldığı sürece o da daha fazla terörü bir yöntem olarak kullanacak. Hamas, çatışma sahasına geri dönüyor. Diğer Filistinli siyasi gruplar da Hamas’ın yanına. Bunun faturasını ise sadece İsrail ve Araplar ödemeyecek. Aşırılık tüm İslam dünyasında prim yapmaya ve meşruiyet sahası bulmaya başlarken, fatura tüm dünya barışına kesilecek. |
Ekonomi haberciliğine dikkat! Medyada ekonomi haberleri artıyor. Ekonomi sayfalarının ve programlarının ilgi alanı genişliyor. Bunlar yetmiyor; müstakil ekonomi gazeteleri, ekonomi dergileri sürülüyor piyasaya. Arz-talep dengesi içinde ortaya çıkan bu yükselişin sosyal bir gerçekliği olmalı. Elbette var. Hemen herkesin ekonomik hareketlilik ile yakından ilgisi var artık. Daha doğrusu, ekonomideki gelişmeler hemen herkesi derinden etkiliyor. Eskiden ekonomi haberleri sınırlı sayıdaki işvereni ve bürokratı bir derece ilgilendiriyordu. Şimdi öyle mi? Ekonomi, hayatın her alanına bu kadar nüfuz etmişse medyanın bu sahalardan kaçması düşünülemez. Ancak, eski mantık ve usullerle de ekonomi haberciliği yapılamaz. Çünkü sorumluluğu artmıştır medyanın... Eski bir refleksin gölgesinde Gazetecilerin zihnî reflekslerine yapışmış eski ve biraz da batıl bir inanç var: “Negatif haber caziptir, okutur. Pozitif haber sıkıcıdır, ilgi çekmez.” YANLIŞ! Modern gazeteciliğin dünya tecrübesi, bu kadim zihniyetle mücadele etmeye çalışıyor. Hâlâ tahterevallinin negatif kısmında seyrediyor habercilik; ancak pozitif haberlerde artış olduğu da aşikâr. Artık gazete yöneticileri eskisi kadar “Ne yapalım, okur cinayet gibi, hırsızlık gibi kötü haberleri daha çok okuyor” demiyor. Gücünü hayatın bizzat kendinden alan ve sosyal hayata olumlu sinyaller gönderebilen haberlere de yer veriliyor. Okur da belli bir oranda alıştı bu duruma. Gerçek hayattan derlenmiş başarı hikâyelerinde en azından kendini bulabiliyor, somut örneklerden kendine dersler çıkarabiliyor. Şüphesiz ille de pozitif haber verilecek diye gerçeğin sınırlarını zorlamamak gerekiyor; ancak şu da bir gerçek ki pozitif haber, öyle sanıldığı gibi çok uzaklarda değil, hayatın tam göbeğinde. Negatif haber konusunda ekonominin daha hassas bir durumu var. Çünkü gereksiz yere yaşanan her sıkıntının bedelini herkes ödemek zorunda. Gerçeğin hudutlarını zorlayan her bilgi, okura karşı yapılmış büyük bir haksızlıktır. Sadece okura ya da seyirciye mi? Hayır! Ülkeye, ülkenin geleceğine yapılmış harakirilerden söz ediyoruz. Nasıl medya, gerçekleri sorumlu olduğu insanlardan gizleyemez; aynen öyle de sorumlu basın, gerçek olmayan bilgileri de -ki o bilgilere çapraz kontrolleri yapılmamış kulis bilgileri dâhildir- dilediği gibi kullanamaz. Hatta bilginin doğru olması yetmez; abartısız da olması şarttır! Haberdeki bilgi özünde doğru olabilir; ancak haber üzerindeki abartı o doğru bilgiyi de, o bilgiyi habere dönüştüren markayı da güvenilmez kılabilir. ‘Mübalağa, zımnî (gizli) bir yalandır’ sözü ne kadar veciz ve titiz bir kuralı işaretler! Çünkü abartı, sansasyon maksadıyla yapılır ve bununla gazetenin daha okunur, televizyonun daha seyredilir hale gelmesi planlanır. Doğrudur. Kısa süreli yüksek reyting ya da tiraj elde edilse bile, med-cezir bittiğinde medyadaki ağır hasarın vahim olduğu görülür... Ekonomi sadece ekonomi değil artık Türkiye kritik bir zaman tüneline girmiştir. 11 ay sonra Çankaya Köşkü yeni bir kiracıyı kabul edecek mesela. Kiracı diyorum; çünkü hiç kimseye tapulu değil o makam. Kimler geldi, kimler geçti. Üstelik Çankaya nöbet değişimleri genellikle sancılı oldu. Bu seferki durum biraz farklı. Daha önceki seçimler siyasî kriz doğurmuştu. Şimdiki durum sadece siyasetin alanını daraltmıyor. Bu hassas duruma bakmaksızın yürütülen bazı yayınlara anlam vermek kolay değil. Aynı gemide bulunmanın kaçınılmaz dayanışma yolları üzerine ortak akıl arayışları varken, gemiyi bir ucundan delmenin makul bir izahı olamaz. Hemen her mevzu çatışma alanına taşınınca her gelişme tabii seyrinden çıkıyor. O yüzden sadece reis-i cumhur seçimi değil, Türkiye’nin önünde daha pek çok eşik var. Hiçbir demokratik ülkede bu kadar ağır hissedilmeyen tensiplerin sürekli gündemde tutulması da ekonominin normal seyrini bozabilir. Seçim üzerine koparılan fırtına bir başka handikap. Erken seçim olsun diye akla hayale gelmedik tezgâhlar kuruldu maalesef. Hırçınlığı cinnet seviyesine kadar götüren birileri için ne ekonomik istikrarın bir önemi var ne de siyasî istikrarın. Onlar bilseler ki bazı meşum gayretleri yüzünden Türk insanı bir asır boyu ıstırap çekecek, yine de gözlerini kırpmadan menhus yollarına devam edecek. Her ülkede böyle hasta ruhlar vardır; ama bu tip adamların bizdeki kadar güçlü irtibatları yoktur. Bizde psikolojik harp tekniklerinde uzmanlaşmış kişi ve gruplar rol alır içten çökertme senaryolarında... Siyaset üzerinden ekonomiyi vurmak Demek istediğim şu ki Türkiye’de ekonominin dinamikleri hâlâ gücünü siyasetin istikrarından alıyor. O yüzden sıcak gündem haberciliği ciddi bir sınavdan geçiyor. Siyasetin en temel esprisi halkın tercihine gösterilen saygıdır. Yani, son seçimlerden büyük bir halk desteği ile çıkan AK Parti’yi halk sandıkta ya ödüllendirecek ya da cezalandıracak. Buna tahammül etmeyen, faşizmin dik âlâsını savunuyor demektir. Bir zamanlar sandıktan zaferle çıkan Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi şimdi nerede? Halk, partileri zirveye çıkarmasını bildiği gibi oradan indirmesini de bilir. Buna razı olmamak, buna tahammül etmemek; hatta daha ileri giderek toplum mühendisliğine soyunmak, halka saygısızlıktır. Tabii ki medya iktidarın yanlışlarını yazacak. Ancak hata avcılığı yaparken gerçeklerin hududunu aşırı derecede zorlayarak kendini de gülünç duruma düşürmeyecek. Kritik eşikler üzerine yapılan vurgulu yayınlar, manipülasyon kokuyor. Düşünebiliyor musunuz, dünyada ekonomik bir hareketlenme yaşanıyor, bundan Türkiye de olumsuz etkileniyor ve bir kısım “ekonomi uzmanı” neredeyse zil takıp oynuyor. Kasıntılı pozlar eşliğinde yapılan “analizler”i dinliyorsunuz; yorumlar ekonominin kendi iç dinamizminden almıyor gücünü. Tamam, ekonomi ile siyasetin gündem kesişmesi tarihte görülmedik kadar iç içe girmiştir; fakat siyasî intikam ile siyasî yorum arasındaki uçurumu da görmek şart! Siyasî intikam duygusuna ekonomi urbası giydirdiğinizde söyledikleriniz “ekonomi analizi” olmuyor... Aslında Türkiye’de gazetecilik daha sağlıklı bir noktaya gidiyor. Hem medya yöneticileri sorumluluğu daha yakından hissediyor hem de halk daha katılımcı hale gelerek medyadan daha fazlasını istiyor. Ayrıca Türkiye’de belli alanlarda uzmanlaşan muhabir sayısı da artıyor. Bu meslekte önemli görevler üstlendiği halde bu durumun farkında olmayanlar da var. İdeolojik şartlanmışlık içinde gazetecilik yapanların vay haline! Yakın bir gelecekte insanlar, kendilerini güdümlemek isteyen medyayı daha derinden hesaba çekecek. İşte o zaman işinin ehli gazeteci ile propagandist arasındaki fark daha belirgin hale gelecek. Ne yapmak lazım? Ekonomi gazeteleri de sağlıklı bir yolda ilerliyor. Referans, Dünya ve Diplomatik Forum makul bir gelişim haritası sayesinde daha etkin pozisyonlar alabilir; alacaktır. Zaten hayatta kalmak için başka alternatifleri de yok. Güçlerini ülke gerçeklerinden alacak, siyasetin alavere dalavere işlerine ekonomi maskesiyle girmektense bilgi ve analize değer vererek yeni bir okur kitlesi oluşturacaklar. Gazetelere yansıyan ekonomi sayfaları ve ekranlarda boy gösteren programlar da öyle. Doğru bilgi-dürüst yorum tercihini yapanların ufku açık... Geçenlerde Başbakan Erdoğan, “Bizi eleştirin; ama yapıcı olun, yol gösterin” mealinde bir şeyler söyledi. El hak doğrudur! Eleştiri yapmayı, sevmediği kişi ya da grupların hayalarına tekme atmak gibi algılıyor bazı meslektaşlarımız. Kamu vicdanı bu vicdansızlığı yakından görüyor ve tercih hakkını hep mazlum durumuna düşürülmüş kişilerden yana kullanıyor. Önemli olan, tespitlerimizi hakperestlik içinde yapabilmek. Yüreği yeten sorunları dosdoğru tespit eder, tahlil eder ve daha önemlisi, çözüm önerileri sunar. Halk problemler üzerine yapılan vıdı vıdıdan usandı. ‘İyi de, sen ne öneriyorsun?’ denildiğinde sus pus olanları ya da lafı eveleyip geveleyerek olayları başka mecralara çekenleri dinlemek istemiyor artık. Ekonomi haberlerine bu yüreklilik içinde bir kere daha bakmakta fayda var. Ortak Akıl Toplantıları Geçenlerde gazetemizin merkez binasında önemli konuklarımız vardı. ‘Ortak Akıl Toplantıları’ başlığı altında gerçekleştirilen toplantının ana konusu ekonomiydi. O yüzden altı kişilik süper bir ekiple bir araya geldik. Ekonomideki son gelişmeler ve çıkış yolları üzerine beyin fırtınası yaptık. Meselenin değişik açıdan masaya yatırılması, konuya değişik açıdan yaklaşanların bir masa etrafında Türkiye fotoğrafı çekmesi ve hepsinden önemlisi, çözüm önerileri adına değişik fikirlerin makul bir düzlemde çözüm paketine dönüşmesi önemliydi. Katılımcılar listesine bakar mısınız lütfen: SPK Başkanı Doğan Cansızlar, İSO Başkanı Tanıl Küçük, TİM Başkanı Oğuz Satıcı, MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat, TUSKON Başkanı Rızanur Meral, Merrill Lynch ekonomisti Mehmet Şimşek. Oturumu Marmara Üniversitesi öğretim üyesi İbrahim Öztürk yönetti. Konuşmalar iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölümde tespitler ortaya konulacak, ikinci bölümde de herkes net çözüm önerilerinde bulunacaktı. Gerçekten de planlandığı gibi oldu. Hem ekonominin değişik pencerelere akseden yüzünü gördük hem de somut çözüm önerilerini. O kadar ki, toplantı öngörülen süreyi aştığı h alde herkes büyük bir zevk almış olmanın keyfiyle program bitsin istemiyordu. Toplantıya gazetemizin imtiyaz sahibi Ali Akbulut, genel yayın editörlerimiz ve ekonomi sayfasında çalışan arkadaşlarımız katıldı. Belki bundan sonraki toplantıyı merkez binamızın sinema salonunda yaparak hem daha çok katılımı temin edeceğiz hem de daha değişik sorular yöneltme imkânı bulacağız. Yaklaşık üç saat süren Ortak Akıl Toplantıları’nın ilkini bugünkü gazetenizde okuyacaksınız. Başta Ekonomi Editörümüz Turhan Bozkurt olmak üzere yayındaki arkadaşlar, bu toplantının hemen her ayrıntısı ile yakından ilgilendi. Sonuçta ortaya bir metin çıktı. Konuyla ilgili insanlara ve kurumlara yol göstereceğinden eminim... |
İsrail’i durduracak güç yok mu? ‘İktidar bozar, mutlak iktidar ise kesin bozar’ 19. yüzyıl tarihçisi Lord Acton ve onun bu ünlü sözü, İsrail’in Filistinlilere yönelik tepkisinin ölçü tanımaz bir seviyeye ulaşmasıyla birlikte aklıma geldi. Yaz Yağmurları Operasyonu, seçilmiş Filistin hükümetini yok etme çabasıyla Hamas üyesi milletvekillerinin ve yetkililerinin rehin alınmasıyla farklı bir boyut aldı. Gazze elektrik şebekesini bombalamak 1.4 milyon Gazzeliyi elektriksiz, susuz ve yaz sıcakları iyice artarken kanalizasyonsuz bıraktı. Gazze’deki köprüye saldırı, ulaşımı imkansız hale getirdi, sadece silahlı müfrezeler ve dev buldozerler için durum öyle değil. Filistin İçişleri Bakanlığı üzerine hedefli saldırı binayı küller içinde bırakırken, gerekçe olarak bu binanın “terör eylemlerini planlama yeri olarak kullanılması” gösterildi. Ve bir kez daha elektrik kesintisi nedeniyle hastaneler kaos içinde bırakılırken, ilaç ve gıda temini engellendi. Gazzeliler, İsrail işgal güçlerinden yeni saldırıları bekliyor. Filistin’e müdahale önceden planlanmış Olmert, mart ayında seçildiğinde binlerce mermi Gazze’ye ateşlendi, 85’in üzerinde kadın ve çocuk dur durak bilmeyen saldırılar nedeniyle yaşamlarını yitirdi. Yüzlercesi sakatlandı. Bu olayları bir perspektife koymak için, 2000 yılından bu yana lise ya da kolej deneyimleriyle kıyaslanabilecek Kassam roketleri 8 İsraillinin yaşamına mal oldu. 2000 yılından bu yana, İsrail saldırılarında ölen Filistinlilerin sayısı ise birkaç yüzü geçti. Havadan, karadan ve denizden yapılan bu öldürmeleri meşrulaştırmak için sık sık Kassam füzelerine odaklanıldı. İsrail’in Yaz Yağmurları Operasyonu, iki İsrail askerinin öldürülmesi ve tank topçusu diğerinin kaçırılmasıyla direkt bağlantılı gibi sunuluyor. Bununla birlikte, Haaretz gazetesi, Hamas hükümet yetkililerinin rehin alınması planının haftalar önceden yapıldığını duyurdu. Aksine, Filistinlilerin asker kaçırma eylemi Gazze plajındaki katliama ve ölenlerin çoğu çocuk olan diğer saldırılara bir tepkiydi. Onca gürültü patırtı arasında kaybolup giden şey, Filistinli militanların İsrail cezaevlerinde tutuklu bulunan, işkence gören ve suiistimal edilen 300 Filistinli çocuğun ve yüzlerce kadının salınma talepleridir. Tutukluların çoğu suçsuz yere orada ya da işkence ile itiraf belgelerini imzaladıkları için tutuluyorlar. Toplam olarak, şu an bu hapishanelerde tutulan Filistinli sayısı 10 bin civarında. Nisan ayında, İsrail güçleri Batı Şeria’nın Tura el Garbiya kasabasına baskın düzenledi ve beş yaşındaki Motaz Habha’yı babasının kucağından alıp götürdü. Baba Samet, askerler cipler içinde eve baskın düzenlediklerinde evinin önünde bir komşusuyla sohbet ediyordu. Samet, küçük oğluna sıkı sıkı sarıldı, askerler onu dövüp yere yatırdılar ve ellerini kelepçelediler ve jipe bindirdiler. Oğlunu da, babasının yanına bindirip “tutukladılar”. Gittikleri istikamet Shaaked askeri üssü idi, orada bir hücreye kapatıldılar ve kötü muameleye maruz kaldılar. Çocuk resmi olarak İsrail askerlerine taş fırlatmakla suçlandı. Geç saatlerde baba ve oğlu salıverildi ve karanlıkta evlerine yürüyerek gönderildi. Samet ve Motaz Habha’nın öyküsü göreceli de olsa mutlu sonla bitti. Bir ay önce, New York’ta “Made in Filistin” adındaki Filistin sanat sergisine katıldım. Sanatçılardan birisi anılıyordu, onun bir dizi resmi asılmıştı, İsrail askerlerinin kendilerine taş fırlatan çocuklara ateş açma “sporunu” gösteren bir resim… Lord Acton’un sözleri, ABD Yüksek Mahkeme’sinin, neo-muhafazakarların kontrolündeki Bush-Cheney yönetiminin bastırılamaz güç açlığına ve belki de İsrail’in eylemlerine fren olabilecek bir karar sonrasında bir kez daha aklıma geldi. Mahkeme, Guantanamo’daki tutsakların yargılanması için kurulan askeri mahkemelerin ABD yasaları ve Cenevre Konvansiyonu’na aykırı olduğu ve Guantanamo Üssü’ndeki tutsakların askeri mahkemede yargılanmasının yasadışı olduğu hükmüne vardı. Cenevre konvansiyonunun üçüncü maddesine göre tüm tutuklulara hiçbir fark gözetmeksizin eşit muamele edilmelidir. Ayıca, şartlar ne olursa olsun hayata veya beden bütünlüğüne kasıtlar, bilhassa her şekilde katl, zulüm, azap ve işkenceler; rehin almalar, şahısların haysiyet ve şerefine tecavüzler, özellikle küçük düşürücü ve alçaltıcı muameleler yasaklanmıştır. Karar, CIA’in Guantanamo üssünde ve başka yerlerde tutulan tutuklulara karşı, işkence kullanımını da içeren sorgulama rejimini hedef alıyor. Bu karar aynı zamanda, Bush’un normalde sivil mahkemelerde yargılanan suçları askeri mahkemelere taşımayı öngören, teröre karşı özel bir komisyon oluşturma planlarını da yasadışı ilan ediyor. Eğer bu sürecin işletilmesine onay verilseydi, kurulacak olan özel komisyon herhangi bir yerde herhangi bir suçlu tarafından işlenen herhangi bir suçu teröre karşı savaşla birleştirebilecekti. Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, demokrasiye ve insan haklarına inanan bizim gibiler için tam zamanında çıktı. Ülkemizi yeniden “eskiye götürmek” için bize bir tutamaç verdi. Bu hüküm, Amerikan gücünün koridorlarından içeri süzülüp giren ve son zamanlarda yönetimi ve Kongre’yi istediği yere eğip büken İsrail’e de bir uyarı hizmeti görmeli. Aslında, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki kilit konumları ellerinde tutan neo muhafazakarlar, ABD ve müttefiklerini Irak’a karşı savaş kaosunun içine saplayan yalanlar ve yanlış anlatım ağı yarattılar. Bugün, AIPAC ve onlarca organizasyon, İsrail lobisinin Demokratlar ve Cumhuriyetçi partiler üzerinde boğucu bir hakimiyeti olduğuna vurgu yapıyor. Kendilerine karşı çıkanları cezalandırıyorlar ve politik anlamda yok ediyorlar. Bu gerçek ışığında, Yüksek Mahkeme’nin kararının Filistinlilere yönelik İsrail despotizmi üzerinde etkili olabilecek mi? Bush’u durduran karar ve Filistin... Son zamanlarda, Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği, İsrail’in seçilmiş Hamas hükümetinin ve Filistin yönetiminin terörist olduğu yönündeki kararını takip etmekte. Bu terör listesi sadece milletvekillerini ve yetkilileri değil aynı zamanda, doktorları, hemşireleri ve diğer sağlık çalışanlarını, sokakları temizleyen, çöp toplayan belediye işçilerini, sekreterleri, polisi de içeriyor. Filistin yönetiminin 160 bin çalışanı ve insani ihtiyaçları karşılama amacıyla hizmet veren Hamas yardım ekipleri de dahil herkes terörist ilan edilmiş durumda. Şunu eklemekte de fayda var; Hamas yardım ağı son aylarda pek çok Filistinlinin yaşamını kurtaran bir işlev üstlenmektedir; onlara gıda, ilaç ve diğer hayati malzemeleri temin etmektedir. Ancak, Batılı güçlere göre, bu insanlar terörist ve yardımları da terör eylemleri olarak niteleniyor. Bir Amerikalı olsanız ve bu dışlanmış kişilerden biriyle temas halinde yakalanmış olsanız, soruşturmaya uğrayabilirsiniz. İsrail’in retorikleri, İsrail’in öldürmelere ve Filistin’in su kaynaklarını, en verimli arazilerini çalmaya devam ederken, Hamas’ın 16 aydır sürdürdüğü ateşkes gerçeğine rağmen gözleri kör etmiş durumda. Eski İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu (Bibi), 35. Siyonist Kongre nedeniyle Kudüs’teydi. Şöyle diyordu: “İsrail silahlı güçleri, tüm nüfusu silecek ateş gücüne sahip. Tüm Gazze’yi yok edebilirdik. Ancak bunu yapmıyoruz!” Hamas’ı iktidara getiren 25 Ocak seçimlerinden kısa bir süre sonra, İsrail Savunma Bakanı Şaul Mofaz, 31 Filistinlinin yaşamına mal olan saldırıları ve baskınları savundu. Bunun, seçimlere karşı İsrail’in misilleme stratejisinin bir parçası olduğunu söyledi. Mofaz, Filistin halkının kendi hükümetlerini İran ve Suriye ile birlikte “şer ekseninin” bir parçası yaptıklarını bile iddia etti. Yeni atanan Savunma Bakanı Amir Peretz de Mofaz’ın ayak izlerini takip ediyor. Hükümet Cenevre Sözleşmesi’nin maddelerini ihlale devam ediyor, sanki uluslararası hukuk ayaklarının altındaki çöplükmüş gibi... Genevieve Cora Fraser |
IMF ve TÜRKİYE (2002) Dr.Mahfi EĞİLMEZ Bu makalede IMF’nin yapısını, çalışma biçimini, destek türlerini ayrıntılarıyla ele alırken bir yandan da Türkiye ile olan ilişkilere değineceğiz. Türkiye ile ilgili konuları sonda ele almak yerine, izleme kolaylığı sağlamak için, ilgili bölümün içine koyu renk zeminle koymayı tercih ettim. IMF’nin Kuruluşunun Temel Nedenleri 1929 Dünya ekonomik Bunalımı kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük bunalımdır. Milyonlarca insan işini kaybetmiş, ülkelerin milli gelirleri gerilemiş, ekonomiler küçülmüş, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasaklamaya başlamışlardır. Sonuçta uluslararası ticaret hızla daralmış, istihdam ve yaşam standartları düşmeye başlamıştır. Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı büyük ölçüde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Keynes 1936 yılında yayımladığı İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koymuştur. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet müdahalesi yapmak suretiyle ekonomilerini canlandırmıştır. Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bu çerçevede üç uluslararsı kurum tasarlanmıştır. İlki bir para fonu, ikincisi Avrupa’nın savaş sonrasında yeniden imarını gerçekleştirecek bir banka ve üçüncüsü de dünya ticaretinin bu gibi durumlarda daralmasını önleyecek bir ticari işbirliğini sağlyacak olan dünya ticaret örgütü. Her üç kurumun tasarlanmasının temel dayanağı dünya ticaretinin geliştirilmesidir. Kapitalizmin temel önermelerinden birisi uluslararası ticaretin uluslararası refahı artıracağı önermesidir. Para fonu, geçici ödemeler dengesi sıkıntıları çeken ülkelerin bu sıkıntılar nedeniyle ithalat kısıtlamalarına gitmemelerinin sağlanması için destek vermek üzere tasarlanmıştır. Dış denge kriziyle karşılaşan ülkelerin ilk başvurdukları yol ya miktar kısıtlamaları ya da tarifeler (gümrük vergileri ve benzerleri) yoluyla ithalat kısıtlamasına gitmektir. Bu yolla dış ticaret açıklarını ve dolayısıyla cari denge sorunlarını çözmeye çalışırlar. Oysa bir ya da bir kaç ülkenin bu şekilde ithalat kısıtlamasına gitmesi diğer ülkelerde de benzeri uygulamaların zincirleme olarak yürürlüğe sokulmasına yol açarak dünya ticaret hacminin daralmasına neden olur. Bu gelişme ise uluslararası refahı düşürür. O helde bu tür ödemeler dengesi sıkıntısına giren ülkelere kurulacak bir para fonu aracılığıyla destek sağlanırsa dünya ticaretinde daralma oluşmasının ve dolayısıyla uluslararası refahın gerilemesinin önüne geçilmiş olur. II. Dünya Savaşı, Avrupa ülkelerinde büyük yıkıntılara yol açmıştır. O nedenle tasarlanan Dünya Bankası ilk aşamada Avrupa’nın yeniden imarı için kredi vermek üzere düşünülmüştür. O nedenle de adı Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (International Bank of Reconstruction and Development – IBRD) olarak konulmuştur. Avrupa’nın yeniden yapılanması sağlanamdığı takdirde kapitalizmin canlanması ve uluslararası ticaretin yeniden düzene girmesi beklenemzdi. O nedenle de ABD savaş sonrasında Avrupa ülkelerine Marshall Yardımı adı altında önemli miktarda yardımda bulunmuştur. Tasarlanan üçüncü kurum dünya ticaret örgütüdür. Ya da o zaman İngiltere ve onun temsilcisi Keynes tarafından önerilen adıyla Uluslararası Ticaret Örgütü (International Trade Organisation - ITO). Böylece Para Fonu ödemeler dengesi sıkıntılarını çözmek ve dolayısıyla ithalat kısıtlamalarını önlemek; Dünya Bankası Avrupa’lı ülkelerin savaştan kaynaklanan sıkıntılarını çözmek ve onların dünya ticaretinde etkin rol almasını sağlamak; Uluslararası Ticaret Örgütü de uluslararası ticarette standart kuralları geliştirerek ticaretin kurallarını belirlemek ve keyfi uygulamaları önlemek üzere kurulmak üzere planlanmıştır. |
Medeniyetler ittifakı ve engeller Kabul etmem gerekir ki, -medeniyetlerin- “ittifakı (alliance)” kelimesi ile askeri çağrışımları nedeniyle bazı zorluklar yaşıyorum; “topluluk (community)” kelimesi belki de daha iyi olabilirdi. Ve medeniyetlere bakış perspektifimizin günümüzdeki İbrâhimî eksenden, özellikle İslâm ve hem Hıristiyan hem de laik unsurlarıyla Batı’ya ilaveten güneydeki Hindu ve Budist medeniyetler ile Çin ve Japon medeniyetlerini ve sayısız diğer medeniyetleri de içine alacak şekilde daha da genişletileceğini umuyorum. Harvard profesörlerinden siyaset bilimcisi Samuel Huntington’un ortaya koyduğu daha kasvetli bir arkaplandan söz etmeliyiz. Geçtiğimiz günlerde kendisiyle Berlin yakınlarındaki Schloss Neuhardenberg’de tartıştık. Gerçekte onun sıklıkla referans verilen Medeniyetler Çatışması (The Clash of Civilizations) başlığı Etikettenschwindel ile ifade edilenin yanlış bir kullanımından ibarettir. Kitap medeniyetler hakkında değil, önemli bölgeler hakkındadır, medeniyetlerin ismi kullanılmakta fakat medeniyet analizlerine yer verilmemektedir. Bölgeler önemlidir, fakat onun bölgeler arasındaki ekonomik, siyasî ve askeri kapasite ve niyetler hakkındaki değerlendirmeleri ABD’nin suiistimal, hakimiyet ve askeri hazırlıklarını araştırmanın dışında bırakmaktadır. Huntington yanılıyor, çünkü... Kitapta “medeniyetler çatışması”nın bulunmayışı bu fenomenin mevcut olmadığı anlamına gelmez. Fakat bu temelde -burada İbrâhimî dinler olarak tanımlanan- Batı’nın diğerlerine karşıtlığı şeklini almıştır. Hıristiyanlık (313’te) Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldikten sonra yayılmış ve vahye dayalı bir din olarak (622’de) ortaya çıkan İslâm zaten (476’da) yıkılmış olan Batı Roma İmparatorluğu’nun yerine Kasablanka ile Mindanao arasındaki boşluğun önemli bir kısmını doldurmuş ve nihayet (1453’te) Doğu Roma İmparatorluğu’nu içine almıştır. Daha sonra Hıristiyanlık genişleyerek Amerika kıtasına, Afrika’nın çoğuna ve Asya/Pasifik bölgeleri ile Rusya’ya yayılmıştır. Hem İslâm ile Hıristiyanlık arasında Haçlı Savaşları (1095-1291), hem de Hıristiyanların kendi aralarında savaşlar (1618-1648) yapılmıştır. Yakın zamanlarda İslâm. Hıristiyanlık/tan daha hızlı gelişmektedir ve aynı zamanda ilk İbrâhimî din olan Yahudilik de, Hıristiyanlık tarafından maruz bırakıldıkları son derece kötü durumlardan sonra yayılmada ikinci hale gelmiştir. Globalleşme gibi medeniyetler çatışması da yeni bir şey değildir, fakat esas itibarıyla İbrâhimî inançlar arasında ve etrafında gerçekleşmektedir. Bütün diğerlerine hakim olmaya, hatta ortadan kaldırmaya, (sadece tek gerçek inanç olan) kendi tekilci ve (herkes için) evrensel inançları adına onların dinlerini değiştirmeye veya katletmeye meyillidirler. Belki de bu Huntington’un tezinin başlığını seçerken yanılmasının da sebebidir. Belki de dinlerin (sekülarizm de unutulmasın) ayrılığından daha da önemli olan şey kendi içlerindeki katı veya mutedil mezhep ve yorumlar şeklindeki bir ayrılıktır. Bunlar kaynağı tarihin sisleri arasında kaybolmuş olan karmaşık öğretilerdir. Seçip tercihte bulunmak için imkan vardır. İnsanlar kendi iç dünyalarına tesir eden şeyleri işitirler. Bazıları bütün diğer insanlara karşı seçilmiş kişiler ve halkları bulunan hâkim ve aşkın bir Baba Tanrı anlayışını seçer; başkaları ise insanlık ile tabiatı bir gören, her yerde hazır ve nazır olan bağışlayıcı bir Anne’yi tercih eder. Aşkınlıkta bağışlayıcılık ve bağışlayıcılıkta aşkınlığın da bir kıymeti vardır. Trafalgar/Waterloo ile iki dünya savaşı tarafından da teyit edildiği gibi, iki yüzyıldan beri bu dünyaya Hıristiyan Batı’nın tek bir kolu, yani Anglo-Amerikanlar hakim olmuştur. Bunun en önemli ürünü, Hıristiyanlık gibi bütün zamanlar ve zeminler için yegane doğru öğreti olduğunu iddia eden global kapitalizmdir. Fakat bunun içinde de iki farklı kol ve yorum bulunmaktadır. Her şeyin üzerinde bulunan fiyat etiketleri ve sermayeyi üstteki zengin insanlara, zengin ülkelere ve özellikle zengin ülkelerdeki zengin insanların ceplerine aktaran kapitalizm korkunçtur. Altta ise 50 milyon yokluk çekmekte ve açlıktan, önlenebilir ve tedavi edilebilir hastalıklar nedeniyle -günde yaklaşık 100.000 kişi- etiketlerdeki bedelleri ödeyemediği için hayatını kaybetmektedir. 2030 yılında bir milyar civarındaki insanın ekonomik sığınmacı olarak yollara düştüğüne şahit olabiliriz. Ve kapitalizmin bizleri bütün dünyayı kuşatan bir ağın parçası haline getirerek neyi üreteceğimiz ve tüketeceğimiz hususunda uçsuz bucaksız bir özgürlük sağlaması ne kadar da harikadır. Katı kapitalizm katı sekülarizmin bir ürünüdür. Adam Smith, Laplace gibi “Benim o hipoteze ihtiyacım yok” diyerek Tanrı’ya yer vermeyen bir dünyayı tasvir etmiş, fakat görünmeyen el ile pazar mekanizmasının bir zilyon egoizmi tek bir diğergamlığa dönüştüreceği varsayılmıştır. Bu dramatik hipotez gerçeğe yakın olsaydı bizim şimdi egoizmin bulunmadığı bir cennette yaşıyor olmamız gerekirdi. Yaşamlarını kurallara göre düzene koyabilen bir kısım insan yükselirken bunu yapmayı beceremeyenler batmaktadır. Bunun gerisinde katı ABD Hıristiyanlığını hissedebiliyoruz: Batmanızın sebebi sistem değil, sizin kendi kişisel yetersizlikleriniz ve Tanrı’nın parmağıdır. Ve burada bir başka katı sekülarizmin, yani darwinizmin varlığını hissediyoruz, Türlerin Kökeni’ndeki altbaşlığın “Yaşam Savaşında Doğal Seleksiyon veya Uygun Olan Irkların Korunması” olduğunu hatırlayalım. Tanrı tarafından seçilenlerden Tabiat tarafından seçilenlere ve her ikisi tarafından seçilenlere geçiş küçük bir adımdır. Kişilerin ve halkların güç ve ayrıcalıklarını meşrulaştırmak için seçilmişliğin kullanılması açısından durum aynen devam etmektedir. İslam’ı diğer dinlerden ayıran özellikler İslâm ise farklıdır. Budizm’de olduğu gibi faizin yasaklanması ve zekat vermek gibi prensipleriyle makul bir ekonomi, inancını yaşamak ve yaymak için mücadele etmek gibi temel inanç esaslarından biridir. Katı bir İslâm ancak kâfirlere karşı olan tutum ve davranışlarda görülebilir ki, bu belki de istikrarlı ve daha müreffeh olan Medine döneminden ziyade sıkıntılı Mekke döneminde bulunabilir. İsa’nın “Aranızda fakirler her zaman bulunacaktır, fakat beni her zaman bulamayacaksınız.” (Matta, 26; 11) şeklindeki kaderci söylemi kabul edilmez. Bunun yerine “Eğer onlar barışa meylederlerse siz de barış isteyin ve Allah’a güvenin.” (Sûre 8, ayet 61) prensibi mevcuttur. Bu kolaylıkla yapısal barışı, öldürmeyen, aksine hayatı koruyan bir ekonomiyi de içine alacak şekilde genişletilebilir. Bu “benimle olmayan kâfirlerle/komünistlerle/teröristlerle beraberdir” vb. şeklindeki katılıktan oldukça farklıdır. Mutedil bir Hıristiyan ekonomisi hakkında neler söylenebilir? Bu kesinlikle mevcuttur, aynen Mammon’a karşı açları doyuran ve hastalara bakan İsa gibi. Temel insan ihtiyaçları ve haklarına yoğunlaşan ılımlı seküler anlayışın idareye hakim olması için de pek çok şey gerçekleştirilmiş, aynı şekilde hümanizm İskandinav sosyal demokrat refah devletleri, Batı Avrupa sosyal kapitalizmi ve Doğu Avrupa sosyalizminde geçmişte bir dönem bir ifadesini bulmuştu. Günümüzde ise bu anlayış, petrol gelirlerini bütün ülkede serbest ve ucuz gıda kaynakları oluşturmak için kullanan, malı mülkü olmayan yerlilere toprak ve traktör dağıtan mesihi Hugo Chavez ile Venezuellalı hekimlerin müdahale etmekten korktukları Caracas’ın kenar mahallelerindeki hastalıklarla ilgilenen Castro’da karşılığını bulmaktadır. Öyleyse, katı Hıristiyanlık’taki hiddetin tabiata aykırılığı aşikardır; ABD’nin her ikisini de öldürmek için sarf ettiği çabaya ve Pat Robertson tarafından yapılan uyarıya bakınız. Temel engellere gelince... Sonuç: Katı Hıristiyanlık ile İslâm arasında ancak dinin katı yorumları işin içine dahil olduğunda bir çatışma potansiyeli mevcuttur. Ilımlı Hıristiyanlık, İslâm ve sekülarizmin işbirliği ve karşılıklı öğrenmesi ile kolaylıkla tabiatla uyum içerisinde ılımlı ve hayatı güzelleştiren bir ekonomi oluşturulabilir. Bunun sınırları sadece gök ve yerdir. Müsaade ederseniz somut bir örnek ile son vereyim. TRANSCEND’in (TRANSCEND - A Peace and Development Network for Conflict Transformation by Peaceful Means) Meksika bölümünün faaliyet gösterdiği Chiapas’da fakirlik kol gezmektedir. Yerli bir kadın o gün için çocuklarına yiyecek almasına yetecek kadar bir para ile sabahlayabilir, fakat buna ilaveten öksürmekte olan kızını doktora götürecek kadarına sahip değildir. Bu durumda, o katı sekülarizme tabi olacak ve kızının sağlıksız olduğu için ölmesine razı olacaktır. İyi bir toplum hiç kimseyi temel ihtiyaçlar arasında bir tercihle karşı karşıya bırakmamalıdır. Kapitalizm ise ona ******lik ve kendisinin/veya kocasının hırsızlık yapmasından başka bir alternatif bırakmamaktadır ki, bunların her ikisi de kabul edilemez. Doktorun muayenehanesini de temizleyemez, zaten aynı sefaleti yaşayan diğerleri, komşuları tarafından yeterince temizlenmiştir. Öyleyse ne yapabilir? Bir çözüm, kapitalizme ağır bir istihdam unsurunun ilave edilmesidir. Belli saatlerde bebek bakıcılığı gibi ücretsiz hizmetler vereceğini belirten ve buna karşılık hangi şekilde olursa olsun belli saat ücretsiz hizmet alma hakkı sağlayan bazı makbuzlara sahip olacaktır. Doktor onun elindeki makbuzu kabul ederek bunu bir araba tamircisine verebilecektir. İlaç veya yedek parça gibi bir meta gerektiğinde ise nakit veya biraz pazarlık gerekecektir. Kural bir saatin karşılığında bir saat şeklindedir. Doktor kabul etmediğinde bir başka doktora müracaat edebilir. Bu şekilde Gandi’nin meşhur “okyanus dalgaları” gibi işlemler dalga dalga genişleyecektir. Burada neye sahibiz? Çalışabilecek derecede sağlıklı olan herkesin saygınlığı. Çalışmak isteyen fakat ücretiyle çalışarak emeğini paraya tahvil edebileceği bir işi olmadığından yaşamını sürdürmek için gerekli olan bedeli ödeyemeyen kişileri temel ihtiyaçlarını karşılamayan bir sistemin anlamsızlığından kurtarmak için bir yolumuz var. Spekülasyona davetiye çıkarmayan faizsiz bir sistemimiz var. Kısacası, daha makul bir ekonomi için gerekli temel bileşene sahibiz. PROF. DR. JOHAN GALTUNG |
Londra saldırılarının ardından ne değişti? Bir yıl önce, 7 Temmuz 2005 sabahı saat 9 ile 10 arasında, dört intihar bombacısı ölümcül bombalarını Londra’nın kalabalık toplu taşım sisteminde patlattı. Bu patlamalar 52 kişinin hayatını kaybetmesi ve 770’den fazla kişinin de yaralanmasıyla sonuçlandı. Bu saldırılarda beyazlar, beyaz olmayanlar, Britanyalı olanlar ve yabancılar, bir dine mensup olan ya da olmayan tüm insanlar kurbandı. Günün en yoğun banliyo saatlerinin en kalabalık noktasına ulaştığı anda gerçekleştirilen bu saldırı, azami karışıklık ve fiziki zarar vermek üzere tasarlanmış merhametsiz bir eylemdi. Birçok açıdan teröristler eylemlerinde başarısız oldular. Ancak gene de belirli bir etkileri oldu. Fakat bu etki, belki de hesaba katmadıkları bir etkiydi. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında yaşayan tüm Müslümanlar tek bir bayrak altında birleşti: “Bunları Bizim Adımızla Yapamazsınız”. Birleşik Krallık ve dünyanın dört bir yanındaki insanlar, aşırıcıların özgürlüklerini ellerinden almalarına izin vermemek konusunda sessiz bir kararlılık içerisinde omuz omuza durarak bu vahşeti kınadı. Müslümanların sağduyusu Bir yıl geçti ve Londralılar hâlâ toplu taşım sistemini kullanıyor. Turistler hâlâ Britanya’nın başkentine akın ediyor. Camiler, kiliselerin, mabetlerin ve sinagogların yanında yükselmeye devam ediyor. Londra’nın tiyatro, kulüp ve restoranları hâlâ özgürlüklerinin tadını çıkartmaya kararlı insanlarla doluyor. Ve Birleşik Krallık’ın sokaklarında, farklı inanç ve görüşlere sahip insanlar hâlâ birbirleriyle konuşup ideallerini paylaşabiliyor, dostluk kurabiliyor. Hükümetimiz bugünün Britanya’sını oluşturan diğer din grupları ve etnik topluluklar ile olduğu gibi, 7 Temmuz’dan çok daha önce de Britanya’daki Müslüman cemaat ile iletişim halindeydi. Müslümanlar yüzyıllardan beri Britanya’nın ve Britanyalıların yaşam tarzının ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1940’larda Britanya hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nda bayrağı altında savaşan binlerce Müslüman adına Londra’da yaptırılan ilk caminin inşasına 100 bin İngiliz Sterlini (bugünün parasıyla 3,5 milyon İngiliz Sterlini) bağışta bulunmuştur. Birleşik Krallık’ın seçkin eğitim kurumlarından Oxford ve Cambridge üniversitelerinde 17’nci yüzyıldan bu yana Arap Bilimleri Kürsüsü bulunmaktadır. Bugün Britanyalı Müslümanların nüfusu neredeyse iki milyona ulaştı. Bu kişiler, Lordlar Kamarası’nda hak sahibi soylular ve Avam Kamarası’nda ise milletvekilleri olarak yer almaktadır. Benim de memleketim olan ve aynı zamanda en önde giden Müslüman mülki amirlerimizden birinin belediye başkanlığına getirildiği Derby’nin de aralarında bulunduğu birçok şehirde 200’ü aşkın Müslüman mülki amir bulunmaktadır. Avukatlar, doktorlar ve sektörel sanayi liderleri olarak sundukları katkılardan Cambridge’te eğitmen olarak sağladıkları katkılara kadar, Birleşik Krallık’taki Müslümanlar, Britanya’yı Britanya yapan o sosyal dokunun en önemli ilmeklerinden birini oluşturmaktadır. Ve bu katkı durmaksızın artmaktadır: Birleşik Krallık hükümeti daima Müslümanların ve diğer azınlıkların ulusal hayatımızda aktif bir rol oynamalarını sağlamaya çalışmıştır ve çalışmaktadır. Bunun yanı sıra hükümetimiz aşırıcılıkla, işsizlik ve okullardaki düşük başarı oranı gibi konularla mücadelesini sürdürmeye de kararlıdır. Hükümet olarak aşırıcıların doğmasına meydan okumaları adına Britanyalı Müslümanlar ile nüfuz sahibi alimler arasında daha geniş çaplı bir fikir alışverişini teşvik etmeye çalışıyoruz. Bakanlarımız ve üst düzey yetkililerimiz, günümüzde genç Müslümanların karşılaştıkları bazı sorunları ilk ağızdan duymak ve bu sorunlarla ilgilenebilmek amacıyla Britanya’daki Müslüman cemaat ile yürütmekte oldukları toplantılara devam etmektedir. Beklendiği üzere, bu görüşmelerde özellikle Müslümanlık dünyasına yönelik dış politikamız ile ilgili konular ortaya atıldıkça, birçok tartışma da gündeme gelmektedir. Irak politikamız devam edecek... Irak ve Afganistan’daki durum gerek Müslümanları gerekse diğerlerini ilgilendirmektedir. Zira yürütülmekte olan çabaların başarısızlığa uğraması, bölgelerindeki barış beklentileri için bir felaket anlamına gelecektir. Geçtiğimiz günlerde Afganistan’ın Helmand vilayetine göndermiş olduğumuz birliğin amacı, Afgan halkı onlarca yıldır ilk kez barış dolu ve aydınlık bir geleceği umut edebilsin diye sorunlarla mücadele etmekte olan bu ülkede istikrarı sağlamaya çalışmaktadır. Meslektaşım, uluslararası kalkınmadan sorumlu Bakan Hilary Benn, temel hizmetlerin ve altyapının sağlanması ve çiftçilerin yasal tarım ürünleri üretmelerine yardımcı olacak kredilerin temini için bu vilayete ilave bir 30 milyon İngiliz Sterlini daha yardım yapılacağını açıklamıştır. Irak’ta yeni seçilen Irak hükümetinin kurulmasını memnuniyetle karşılıyor ve yeni hükümet aracılığıyla Irak’ın kendi kendisini yönetmesini, zorbalıktan uzak, demokratik bir ulus oluşturmaya başlamasını büyük bir umutla izliyoruz. Bu toprakların her ikisinde de baskıcı ve vahşi bir yaşam tarzını getirmeye kararlı olan düşmana karşı halkın seçtiği yetkililer ile birlikte mücadele veriyoruz. Ve bu düşmanın kazanmasına izin vermeyeceğiz. Ortadoğu’da, zorluklara rağmen, bölgedeki çatışmanın barışçıl bir şekilde sonuçlandırılması yönündeki baskılarımızı sürdürüyoruz. Tüm uluslararası ortaklarımız ile birlikte, istikrarlı ve güvenli bir İsrail’in yanında istikrarlı ve güvenli bir Filistin devleti kurma çabalarımızı da sürdüreceğiz. Bugün, her zaman olduğundan çok daha fazla birbiriyle bağlantılı olan bir dünyada yaşadığımızı anlamak zorunda kaldık. Sayın Başbakan’ımız Tony Blair’in geçtiğimiz günlerde dile getirdiği gibi “birbirine bağlılık -yani dünyanın bir bölgesinde meydana gelen krizin dünyanın her yerinde bir krize dönüşmesi gerçeği- geleneksel ulusal çıkar görüşlerini komik duruma düşürmektedir”. Bu birbirine bağlı olma durumu her birimizi çok daha büyük bir işbirliği kurmaya zorlamaktadır. Ancak söz konusu işbirliğinin gerçek ortak değerler üzerine kurulmuş bir işbirliği olması gerekmektedir. Terör bataklığını kurutmak gerekir... Amaç sadece teröristleri ve korkunç ideolojilerini durdurmak değil, aynı zamanda fakirlikle, insan haklarının ihlaliyle ve günümüzde aşırıcılar tarafından son derece merhametsiz bir şekilde sömürülmekte olan kaynağı yaratan dünyamızın dört bir yanında hissedilen adaletsizlikler ile mücadele etmek olacaktır. Dış politikalar arasındaki farklılıklar, geçtiğimiz yıl temmuz ayında Londra’da gerçekleştirilen terör saldırılarını haklı çıkartmak için aşırıcılar tarafından sömürülen birçok faktörden birisidir. Bu yüzden bu saldırılara verdiğimiz cevap önemli olmuştur ve gene bu yüzden bu cevap tüm dünya tarafından yakından izlenmiştir. Aradan bir yıl geçti ve değişen herhangi bir şey oldu mu? Evet, tüm bu süre içerisinde, bizlerle aynı idealleri paylaşan İslam dünyası ülkeleriyle ilişkilerimiz gibi, en çok önem verdiğimiz değerlerimiz, özgürlük, hoşgörü ve adalet, çok daha güçlü hale gelmiş ve çok daha derine işlenmiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı Margaret Beckett Zaman için yazdı |
Genler ve Tesadüf Genler ve Tesadüf İNSAN yaklaşık 100 trilyon hücreden yaratılan muazzam bir varlık. Her hücremizde dört farklı nükleotidin (dAMP, dGMP, dCMP ve dTMP) farklı şekilde sıralanmasından meydana gelen ucuca sıralandığında yaklaşık 2 metre uzunluk oluşturan ve gözle görünmeyen, hücreye özenle yerleştirilmiş DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) denilen moleküller var. Buna göre bir insandaki toplam DNA moleküllerinin uzunluğu 200 trilyon metre veya 200 milyar kilometredir. Dünyanın çevresinin 40 bin kilometre olduğunu düşünürsek, dünyanın çevresini 5 milyon defa dönecek kadar DNA moleküllerinin bir insanda mevcut olduğunu görürüz. Her bir hücrede bulunan bu moleküller üzerinde, insanın birçok karakterlerini ve vücudumuzdaki bütün organların şifrelerini taşıyan 30 bin civarında gen var. Her bir gen, DNA üzerinde bir protein (daha doğru ifade ile bir polipeptid zinciri) şifreleyen DNA üzerindeki belirli bölgeleri teşkil eder. İnsan ilk yaratılırken annenin yumurtalık hücresi ile babanın sperm hücresi birleşerek zigot denilen hücre yaratılmakta ve 30 bin genlik şifre ve program bu anda oluşturulmaktadır. Daha sonra hücre bölündükçe bu şifre hücreden hücreye aktarılmakta ve her hücre aynı programa tamamen sahip olmaktadır. İnsandaki 100 trilyon hücrenin her birinde aynı 30 bin gen yapısı olmasına rağmen hepsi her hücrede aktif değildir. Örnek olarak göz hücrelerinde sadece gözden sorumlu genler aktif iken, diğerleri baskı altındadır ve bunların şifrelenmelerine izin verilmemektedir. Böylece her organ veya dokuya has genler aktiftir. Yani insanın yaratılışı esnasında vücudunun her yerinde her türlü organ çıkma ihtimali varken sadece en uygun organ yaratılmaktadır. Yine insan vücudu yaratıldıktan sonra her organ için gerekli olan genler aktifleştirilmekte, diğerleri baskılanmakta ve yanlış bir organizasyona izin verilmemektedir. Örnek olarak diz kapaklarımızda göz çıkma ihtimali yanında, sırtımızda kollarımız da çıkabilir. Nitekim sineklerde larva safhasında iken mutasyon, yani DNA baz sırasında değişiklik yapılmış ve dünyaya gelen sineklerin ayaklarının başlarından çıktığı görülmüştür. Halbuki yaratılan her insanda baş aynı yerde, gözler, kulaklar ve diğer azalar en uygun bölgelerde yaratılmaktadır. Benzer şekilde her hücrede ihtiyaca göre gerekli genler açılır. Örnek olarak bir E.coli bakteri hücresinde dışarıda gıda olarak kullanılacak olan süt şekeri (laktoz) varsa, bu şekeri hücre içine taşıyacak ve sindirecek enzimleri şifreleyecek genler o anda açılır. Aksi takdirde bu genler baskı altındadır. Yani her hücrede ihtiyaç duyulduğu kadar madde yapılır, fazla veya eksik yapılmaz. Bu insan hücresi için de geçerlidir. Buna göre her hücrede ekonomi prensipleri tam olarak uygulanmaktadır. Bu olay insan için geçerli olduğu gibi, bugün ilmin tesbit ettiği 1.600.000 (bir milyon altıyüz bin) hayvan ve bitki türü için de geçerlidir. Her canlı türü genetik kontrol altında kendisi için en mükemmel bir organizasyonda yaratılmaktadır. Bu durum, kâinatta tesadüfün olmadığına ve her şeyin sonsuz bir ilimle idare edildiğine büyük bir delildir. |
Avrupa’nın Gazze kuşatmasına tepkisi utanç verici İsviçre’nin tavrı için teşekkür edilmelidir. Avrupa’da sadece, onların hükümeti İsrail’in Gazze’de yapmakta olduğu şeyi kınamaya cesaret etti. Bunun toplu bir cezalandırma olduğunu açıkladılar. Orantılılık ilkesini ihlal etti, İsrail ve uluslararası hukuk tarafından sivillerin korunmasını gerektiren tedbirleri yerine getirmedi. Avrupa Birliği’nin utanç verici kısık sesinin aksine bir sesti İsviçre’ninki. Filistinlilerin iki askeri öldürmesine ve birini kaçırmasına karşılık olarak, İsrail elektrik şebekesini, altyapıyı ve su sistemini havaya uçurdu, köprüleri tahrip etti, gece ve gündüz çocukları korkutan ses bombaları attı ve tüm bunları devasa bir açık cezaevinde açlık altında inleyen bir halka yaptı. Peki, AB’nin yanıtı ne oldu? Avrupalı liderleri İsrailli köşe yazarı Gideon Levy’nin gösterdiği cesaretin onda birini gösteremez miydi? Levy, Haaretz’deki yazısında, “750 bin insanı elektrikten mahrum bırakmak meşru değildir. 20 bin insandan evlerini terk etmelerini ve yaşadıkları yerleri hayalet kasabalara çevirmelerini istemek de meşru değildir. Bir hükümetin yarısını ve parlamento üyelerinin dörtte birini kaçırmak da meşru değildir. Tüm bu adımları atabilen bir hükümet bir terör örgütünden ayırt edilemez, artık.” dedi. Tony Blair’in tek yaptığı şey klasik bir taraf tutmama politikası izlemek oldu: “Yıllar geçtikçe bu meselede taraflardan herhangi birini kınamanın ciddi anlamda yardımcı olmadığı konusunda yeterince deneyim sahibi oldum.” İsrail-Filistin meselesindeki Avrupa’nın iktidarsızlığı elbette kökleri geçmişe dayanan bir sorun. Hastalığı ağırlaştıran olay, ocak ayında Hamas’ın seçimlerde bir zafer kazanmasından sonra başladı. İsrail’de bu olayın, Filistin otoritesiyle ilişkisinden Arap dünyasındaki politik İslam’ın geleceğine, Müslümanlar arasında Batı’nın imajına kadarki pek çok alanda devasa bir yansıması oldu. Kısaca, bu dönem diplomatik tekniğin en fazla gerektiği dönemdi. Bu kez, çabuk sonuçlara varmadan samimi bir analiz ve danışma gerekliydi. İsrail’in Mahmud Abbas’la müzakere etmeyi reddetmesi nedeniyle aceleye de gerek yoktu. Ancak AB hızlı bir biçimde ABD ve İsrail’in tarafında yer aldı ve Hamas’tan politikalarını değiştirmesini talep etti, aksi halde cezalandırılacağını söyledi. Son dönemlerde ABD, AB, Rusya ve BM arasındaki politikaları koordine etmek için oluşturulan bir organ olan Dörtlü, diğer devletleri hizada tutmada ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir kolu gibi hareket etme tuzağına düştü. Bazı Avrupalı diplomatlar şimdi acele ettikleri için pişmanlık duyuyor. Filistinlilerle temasları kesmede olduğu gibi yardımı durdurma kararı da bir hataydı. Geçen ay Fransa’nın, Gazze’ye yardımı yeniden başlatmak için bir mekanizma bulma girişimi, Dörtlü’nün hatasını kabuldeki ilk adımdı. Hamas’la teması reddetme de aynı ölçüde bir hataydı, özellikle Hamas bir yıldan fazla bir süre tek taraflı olarak ateşkesi sürdürürken (bu İsrail’in bastırmaya çalıştığı bir nokta). Hamas’ın terörist bir örgüt olarak tanımlanmasının önüne geçilmeliydi; çünkü tıpkı IRA, Tamil Kaplanları ya da ETA’da olduğu gibi hükümetler milliyetçi gündemlerde benzer eylemlerden bahsetmiştir. Mevcut krizin sonuçları net değil. Ancak, Avrupa’nın yararsız bir biçimde ABD ve İsrail’i destekleme politikasından vazgeçme noktasına gelmesiyle sonuçlanacağı kesin. Olmert hükümeti sadece Hamas’ı değil, aynı zamanda Mahmud Abbas’ı da yok etmeye çalışıyor. Tıpkı Şaron’un ılımlı Filistinlileri güçsüz göstererek yok etmeye çalıştığı gibi. Sonuç olarak, İsrail şiddetten vazgeçmeli, özellikle de Filistinli liderlere suikast düzenlemekten. Bu saldırılarda onlarca sivil öldü. Hükümetlerin ahlaki açıdan net ve politik açıdan doğru olması onlara büyük etkinlik sağlar. Kınama ve psikolojik izolasyon, seçmenleri harekete geçirebilecek gerçek zemini sunar. Ancak bu kitleler sadece İsrail’de değildir. Avrupa’nın doğru tarafta yer almasını bekleyen küresel bir kitle var. JONATHAN STEELE The Guardian |
Ortak vizyon... http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_asik.gif Ortak vizyon... Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün ABD ziyareti sonucunda "Ortak Vizyon Belgesi" açıklandı... "Etkin işbirliği","Yapılandırılmış diyalog" gibi fiyakalı sözler içeren belgede acaba bizim işimize yarayacak ne var? Kıbrıs ile ilgili bölüme bakıyoruz... Aynen şöyle: "Kıbrıs sorununa BM gözetimi altında adil ve kalıcı, kapsamlı ve karşılıklı olarak kabul edilebilecek bir çözüm sağlanmasının desteklenmesi ve bu bağlamda Kıbrıs Türklerinin üzerindeki izolasyonların kaldırılması." Bu mu ortak vizyon? Dikkat buyurun... KKTC'den söz edilmiyor... "Kıbrıs Türklerinin üzerindeki izolasyonların kaldırılması" sözü ise hiçbir şey ifade etmiyor... Çünkü Ankara Rumları tanıyınca, adada Rum egemenliği sağlanınca, zaten Türkler üzerindeki izolasyonlar kalkmayacak mı? Nitekim Ortak Vizyon Belgesi'nin açıklandığı gün NTV Televizyonuna demeç veren ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried, Türkiye'nin eninde sonunda Rumlara limanları açmak mecburiyetinden söz ediyordu... Türkiye'nin en büyük sıkıntısı PKK... Gül'ün ziyaretinden çok değil bir hafta önce, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy, Washington Times'a verdiği demeçte, Kürdistan Demokratik Partisi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği'ni, PKK'ya silah ve mühimmat sağlamakla suçluyor, bu iki partinin ABD'nin müttefikleri olduğunu belirtiyordu. Ortak Vizyon Belgesi'nde PKK ile ilgili satırlar şöyle: "PKK ve buna bağlı örgütlerle mücadele de dahil olmak üzere terörizme karşı konulması..." PKK'ya karşı ayak sürüyen ABD yeni bir söz vermiyor. Siz ABD'nin terörle mücadelesine omuz veriyorsunuz... Hem de ABD'nin terörle mücadele adı altında terörle ilgisi olmayan petrol ülkelerini yakıp yıkıp işgal ettiğini bile bile... Kısaca; ABD'de açıklanan yeni bir teslimiyet belgesi olmasın!.. Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'a "Condi" diye hitap ediyormuş. Bakalım bu samimiyetten kim karlı çıkacak... Haldun Ertem GS'li dedikodusu! Polis, yaptığı operasyonda uluslararası bir suç örgütünü çökertmiş... Örgütün Türk üyeleri suçlarını itiraf etmişler Fakat sanıklardan biri ısrarla suçu reddediyor: - Ben bu örgütün mensubu olamam, diyor başka bir şey demiyormuş... - Neden olamazsın? diye sormuşlar... - Ben Fenerbahçeliyim, demiş, uluslararası hiçbir şeyin içinde olamam... Gözü yaşlı icraat İstiklal Marşı'nı baştan sona ezbere okuyan Suğra Bul adlı 4 yaşındaki yavrumuz bütün kabileyi pardon kabineyi ağlatmış. Gazetelerde bakanların fotoğrafı vardı. Hepsi kameraların gözyaşlarını çekmesine engel olmayacak şekilde ağlıyordu. Toplantıyı izleyen Demet Hanım, bakanların özellikle: "Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı." dizelerine gelince kendilerini tutamadığını anlatıyor. Bu durum sorumluluk duygusunun kabile pardon kabinemizde hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor... Gözler Sezer'de Kimi sivil toplum kuruluşları bir araya geldi, Terörle Mücadele Yasası'nda yapılan değişiklikleri kapsayan yasayı imzalamaması için Cumhurbaşkanı Sezer'e çağrı üzerine çağrı yapıyor. Öngörülen değişikliklerle terörden çok düşünce, ifade, haberleşme ve basın olmak üzere pek çok özgürlüğün ciddi şekilde tehlikeye gireceği... Adil yargılama hakkının kısıtlanacağı... İşkenceye yeşil ışık yakılacağı... DGM'lerin yeniden geri getirileceği... En önemlisi de Apo'nun bile affının söz konusu olabileceği ifade ediliyor. Olayın daha da ilginç yanı tasarıyı hazırlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in, "Umarım bu yasa uygulanmaz" sözleri... İtirazcı STK'lara bakıyorsunuz... İnsan Hakları Derneği gibi bugüne dek AKP iktidarını "demokrat" Cumhurbaşkanı'nı "jakoben" diye niteleyenler çoğunlukta. Kader işte... CHP Milletvekili Orhan Eraslan'la konuşuyoruz: - Yasa sadece silahlı örgütleri terör kapsamına alıyor. Bu da örneğin Sivas'ta olduğu gibi insan yakarak ya da Hizbullah'ta olduğu gibi diri diri toprağa gömerek veya domuz bağıyla adam öldüren dinci örgütlerin kapsam dışı kalması demektir. Ayrıca basınla ilgili düzenlemeler de son derece sakıncalı. Bir yayın organı bir terör örgütünün yaptığı eylemi aktardığında örgüt propagandası yapmaktan ağır cezalara çarptırılabilecektir. Kebabî SSK emeklisi gazeteci arkadaşımız Alaattin Aktaş, yıllardır kolestrol düşürücü ilaç kullanıyor. Önceki gün elinde heyet raporuyla, bitmek üzere olan ilacını yenilemek üzere Etlik Eğitim Hastanesi'ne gitti. Hekimden aldığı yanıt: - Size ilacınızı yazabilmem için kolesterolünüzün yüksek olması lazım. Bunun için de kan tahlili yaptırıp sonucu bana getirmeniz gerekiyor. Ama siz ilaç kullanmakta olduğunuz için kolestrolünüz büyük olasılıkla düşük çıkacaktır. O yüzden önce kolestrolünüzü yükseltmelisiniz... Arkadaşımız sordu: - Peki kolestrolümü yükseltmek için ne yapacağım? - Bizim hastanenin karşısında bir kebapçı var. İki porsiyon kebap yiyin, kolestrolünüz yükselir. Hastalara genelde bunu tavsiye ediyoruz. Maddi imkânı dar olan hastaya da bir paket margarin yağı alıp yemesini... |
Babailiğin isyankâr şeyhi Müslüm Gürses Sırlı Tuğlalar’da yer alan bir öykümün konusu bu idi: ‘Babailiğin iki kolundan biri Orhanilik öteki Müslimilik’tir ki, ikincisinin postnişini Müslüm Baba bir gün, yoksulların parasını alıp zenginlerin bankalarına aktaran bir zalime rastgelince fena halde sinirlenerek, ‘yav’ dedi, ‘sen yılan mısın, baykuş musun? Dokunduğunu zehirliyor, konduğun yeri yıkıyorsun?’ Zalim, Baba’nın sözlerine çok kızdı; ‘sen bu işe karışma moruk’ diyerek çekip gitti. O günün gecesi, adamın şirket binasında yangın çıktı, hisse senedi, dolar, Euro, Frank ne varsa yanıp kül oldu. Müslüm Baba, bir yakınının düğününden dönüyordu ki, Etiler’deki görkemli binanın yandığını görünce, ‘çek oraya’ dedi şoföre. Tefeci saçını başını yoluyor, ‘anlamıyorum nasıl olur, onca güvenliğe rağmen, bu ateş ocağıma nasıl düşer!’ diye dövünüyordu. ‘Yaklaş oğlum’ dedi şoföre Müslüm Baba. Camdan sarkarak, sızlanıp dövünen adama, ‘yoksulların ahından düşmüştür’ dedi ve uzaklaştı.’ Müslüm Baba bize gene yapacağını yaptı ve ‘aşkın tesadüfleri sevdiğine’ (favorim Sebahat Abla) ilişkin inançlarımızı gözden geçirmemize neden olmakla kalmadı, sesinin imkanlarının bu yaşta, bu yıpranmış gırtlakla dahi ne kadar geniş olduğunu gösterdi. Heidegger’in, bir Japon dostu Hisamatsu’nun katıldığı kollokyum sonrasında yapılan sohbette belirttiği üzere, “sanat” için geleneksel dönemlerde başka bir kelime vardı; bu, Avrupalı anlamından etkilenmemiş, daha derin bir anlamı olan eski Japonca bir sözcüktü. Bu, “gei-do” idi: Sanatın yolu. “Do” Çince “Tao”dur, sadece yöntem olarak yol anlamına gelmez; hayatla, özümüzle derin ve içsel bir ilişki içinde bulunur. Yani sanat hayatın kendisi için belirleyici bir önemi haizdi.’ Bu, inisiye edilmiş (olmuş mu demeliyim?) insanlardan oluşan geleneksel ‘toplum’larda böyleydi. İnisiyatik geleneğin izlerini taşıyan ‘kültür’lerde bunun kısmen sürdüğünü söylemek mümkündür. Müslüm Baba’yı anlamanın yolu... Müslüm Baba’nın kişiliğini (kimliğini), icra tarzını, sözlerini, bu sözleri yorumlama biçimini anlayabilmek için meseleye bu zaviyeden bakmak yerinde olabilir. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında, kendisine su getiren görevliye, ‘su gibi aziz ol’ deyince, sunucu, ‘aziz ne demek baba?’ diye sormuş, Müslüm Gürses de, ‘aziz... aziz... yani sevgiliden de üstün olan’ diye cevap vermişti. El-Aziz, Allah’ın isimlerindendir ve ‘her şeyden üstün olan’ anlamına gelir. Müslüm Gürses’te bu türden ihsasların yanı sıra inisiye olmuş insanlara özgü bir ‘edep ve erkan’ hali gözlemek her zaman mümkündür. Milyonlarca ‘hayran’ı bulunan, her konserinde izdiham yaşanan, plakları, kasetleri, CD’leri on milyonlarca satan, hakkında onlarca fan kulübü açılan biri olarak öncelikle mütevazı olması için belirli bir kemal yaşamış olması gerekir. Bu olgunluğu sadece Müslüm ve Orhan Baba’lar gösterir. Onların meselesi, ‘derin’dir ve ‘ezelden ebede’dir. Müslüm Baba’nın iki golden şarkısından birisi, ‘Meselem’dir. Diğeri için bir kestirime ihtiyaç yoktur: Tartışmasız, ‘İsyankar’dır. Müslüm Gürses’in bizatihi kendisi bir isyandır. Varlığı ve gördüğü kabul, özel yaşamlarında klasik Türk musikisi dinleyip on yıllarca yerli müziği yasaklayanların zihniyetine bizatihi isyankarlıktır. Bu muazzam boşluğun içinden büyüyen dip dalgalarıyla gelmiştir. Müslüm Gürses (Orhan Gencebay ve birkaç nitelikli yorumcu-besteci)’lerin önümüze getirdiği müzikal birikim, gecekondulaşmayla, yirmi milyona vuran İstanbul’un yönetimini, giderek merkezi yönetimi üstlenmiş ‘dindar/köylü/taşralı/demokrat/elit/devrimci/muhafazakar’ yeni kadrolarla, AB ile müzakereleri yürüten bir dindar/muhafazakar iktidarla, birinci ligde fırtınalar estiren bir Gençlerbirliği veya Eskişehirspor’la birlikte düşünülmelidir. Şeyh Bedrettin’e uzanan gelenek Düşünülmesi unutulan bir başka ‘mesele’, Müslüm Gürses’in Frank Sinatra gibi nice icracıyı cebinden çıkaran olağanüstü yorum yeteneğine ve ses aralığına sahip oluşudur. Özellikle İsyankar’da ve Aşk Tesadüfleri Sever’deki şarkılarında, Ortaçgil bestesinde, Teoman’ın şarkısında, Cohen’in papucunu dama atmıştır Müslüm Gürses. Okuduğu sözlere ruhuyla yaklaşan, eleştirildiğinin aksine son derece sağlıklı bir kader inancına sahip olan (ki bunu Yeşilçam sinemasında da görürüz. Bizim geleneksel filmlerimizdeki ahlakçı tutum, kader anlayışı, edep-erkan, sıcak insan ilişkileri, kardeşlik ve dostluk temaları bugün gereksinim duyduğumuz şeylerdir) Gürses’i üç Türkiyeliden birinin sevmesi, sevenlerin ‘niteliksizliğiyle, banallığıyla ve köylülüğüyle’ açıklanabiliyorsa, bu ülkede meşru bir iktidara muhalefet etmenin biricik yolunun ‘askeri göreve çağırmak’ oluşuna ve bunu eski Maocuların, sosyal demokrat anamuhalefet partisinin yapmasına şaşmamalı. Ciğerinden yükselen havanın yüreğindeki bütün damarları dolaştıktan sonra gırtlağına çarparak buğulu ve ıstıraplı bir edayla çıktığı bu büyük şarkıcı, ‘talih bizi yazmış kara deftere/gideceğiz bir gün o meçhul yere/rastladın mı hiç geri gelene/sen de boyun eğersin bir gün ecele’ derken, ‘her nefis ölümü tadıcıdır’ gerçeğini; ama sadece sözle değil, adeta bir ‘gei-do’ üzerinde yürüyormuşçasına anlatır ki, bunu hiçbir klasik Batı, rock, pop müzikçisi yapamaz. Bunu biraz Bob Dylan yapar, biraz Cohen. Bizde Divriği-Çamşıhı türküleri böyledir, barak ağıtları, Türkmen/Dadaloğlu bozlakları, Arguvan havaları ve Yemen üzerine yakılmış ağıtlar... Müslüm Gürses bu alanda da yetkindir ve ‘Fincanın Etrafı Yeşil’i, ‘Bu Dağlarda Kar Olsaydım’ı, ‘Bir Şuh-ı Sitemkar Yine Saldı Beni Derde’yi ve ‘Meyrik’i onun gibi kimse söyleyemez. Müslüm Gürses’in bize söylediği en değerli şey, Garipler şarkısında ifadesini bulan ve Babaileri, Şeyh Bedreddin’i hatırlatan, mazlumların, mağdurların, haksızlığa düçar olmuşların sesi olan, ‘Hor görülenlerin Tanrım, isyanıdır bu /Sevip sevilmeyenlerin isyanıdır bu / Düzensiz dünyanın günahıdır bu / Yakarsa dünyayı garipler yakar’ haykırışıdır. Meselesi, ‘alın yazısı’ olan bir Babai’dir Müslüm Gürses. Şeyh Bedreddin, Ekberi irfanın güzide bir bilgesi idi. Onu da Molla Lütfi gibi Bizans entrikaları boğdu. Nazım Hikmet ve diğerleri kendi görmek istedikleri Bedreddin’i yazdılar. Hiç kimse, onun Bayezid-i Bistami’den, İbn Arabi’den aldığı feyiz ve tasarrufun mahsulü Varidat’ına bakmayı, hele hele inisiyatik sözlüğün içinden okumayı düşünmedi, düşünemedi. Varidat’ındaki Şeyh Bedreddin’le, iktidarı köktenci biçimde dışlayan Bedreddin aynı kişilerdi. Sufilerin dünya ile ve dünyanın hükümranlarıyla araları hiç hoş olmamıştır. Tarihi, kronolojik dedikodular biçiminde okuyan kimi araştırmacılar, metinleri kendi menkıbesi olan bu bilgeleri doğru yorumlamakta acziyet içindedirler. Onlardan kalan ‘metin’ler, bizatihi kendi menkıbeleridir. Onlar ‘kendi derdim söylerem/gayri hikayet etmezem’ diyen şair gibi, kendi seyr-i süluklarını, ruhi seyahatlarını anlatmışlardır. Müslüm Gürses de böyledir ve bu yönüyle de inisiyatik bir koku tüter. Neşet Ertaş’ı dinleyenler, ‘nasıl bir derttir bu böyle!’ demekten kendini alamaz. Aşk söyletir, dert ağlatırmış. Öyledir, gönül yarası olmayandan hayır gelmez. Bir belgesel çekimlerinde Pazar’ın bir dağ köyünde, doksanına yaklaşan bir nine, ekipteki arkadaşlara birer birer sormuştu: ‘Evli misun?’ Birisi, ‘değilim’ dedi. ‘Sevdan var midur?’ diye sordu. ‘Yok’ dedi arkadaş. ‘Uyy sevdasız adam mi olur?’ diye ünledi. Merhum Fethi Gemuhluoğlu da, Türk Petrol Vakfı’na burs için başvuran gençlere, ‘âşık olup olmadığını’ sorardı. Bir gönül yarası olmayana burs vermezdi. Bu toprağın çocuklarının gönlündeki yaradır onları anlamlandıran. Müslüm Gürses, bu yaraya dokunmaktadır, böylesi bir yaradan seslenmektedir. Baba İshak’la arasında kuşkusuz pek çok fark vardır lakin, dünyanın bir köprü oluşuna, oraya yerleşilemeyeceğine, dolayısıyla, bu geçici âlemde iktidar için insanların vicdanlarını kirletmelerinin asli doğalarına ihanet anlamına geleceğine, sevdasız insanın beş para etmeyeceğine ilişkin inançları bakımından benzeşirler. Müslüm Baba da, tıpkı Geyikli Baba gibi, Duğlu Baba gibi, İlyas Baba gibi, Üsküdari Horoz Baba gibi, ‘Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş’ inancındadırlar. Sözü yol arkadaşı Muhterem Nur’a bırakıyorum: ‘Müslüm’den önce, Müslüm’den sonra. Allah bana ‘sonradan gül’ demiş. O benim için bir piyango gibi.’ |
Pekin-Lhasa hattı Ulaşılamayan yerlere ulaşımı sağladığı, engelleri ortadan kaldırdığı, ekonomileri bütünleştirdiği ve insanların birbirleriyle tanışmalarını, yakınlaşmalarını kolaylaştırdığı için açılan, her yeni karayoluna, demiryoluna sevinirim. Ne var ki, geçen hafta cumartesi günü yeni açılan muazzam bir demiryolu hattı dolayısıyla bu duygu ve düşünceleri yaşamadım; aksine yeni demiryolu bu defa bana derin bir hüzün verdi. Bu demiryolu Çin’in başkenti Pekin ile 1950 yılından bu yana Çin işgali altında yaşayan Çin’in Tibet Otonom Bölgesi diye adlandırdığı Tibet’in başkenti Lhasa arasında törenle açılan yeni demiryolu hattı... Pekin’den başlayıp Qinhay eyaletini kat edip Tibet Platosu’nu baştan başa geçtikten sonra ‘dünyanın damı’ denilen Tibet’in başkenti Lhasa’ya ulaşan demiryolu çok zor coğrafi engellerle dolu 2.000 kilometre uzunluğunda bir hat. Hattın 1.200 kilometre kadarı 4.500 metre yükseklikteki çok soğuk ve oksijeni çok az olan bir alandan geçiyor ve bu yüzden vagonlar bu yükseklik ve oksijen azlığına göre yapılmış, aynen uçaklardaki gibi oksijen maskeleriyle donatılmış bulunuyor. Hat yaklaşık 5 senede, 100 bin civarında işçi ve teknik personelin çalışmasıyla 4,2 milyar dolara mal olmuş, Batılı demiryolu mühendislik şirketlerinin çeşitli şekillerde yer aldığı bir mühendislik başarısı aynı zamanda. Kanadalı vagon uzmanı Bombardier şirketinin özel vagonları, lokomotif uzmanı Amerikan General Electric şirketinin ise özel lokomotifleri sağladığı hat; kumluk, rüzgarlı, buzlu ve permafrost denen donmuş topraklar üzerinden geçiyor ve bu yüzden çok özel imalat ve mühendislik tekniklerinin kullanılmasını mecbur kılmış olan dünyada bugün belki sadece Peru’da And Dağları’nda bulunan bir başka yüksek irtifadaki hatla mukayese edilebilir. And Dağları’ndaki hat da esasen artık dünyanın ikinci en yüksek demiryolu hattı sayılır; zira en yüksek birinci demiryolu hattı burada anlattığım Pekin-Lhasa hattı oluyor artık. Çin yönetimini çok sevindiren bu hattın açılışını da Çin Devlet Başkanı Hu Şintao, hat üzerindeki Golmund istasyonunda geçen hafta bizzat yapmış, duyduğu sevinci açıkça ortaya koymuştu. Esasen Şintao’nun, açılışı bizzat yapmasının başka bir anlamı da var. Devlet Başkanı ve Çin Komünist Partisi lideri Şintao, Tibet Otonom Bölgesi’nin Çin ile entegrasyonu (bütünleşmesi) için yıllarını vermiş, Tibet’te 1998-2002 yılları arasında bölgenin Komünist Parti başkanlığını yapmış, başkent Lhasa’da 1989 yılında patlak veren ayaklanmayı sert metotlarla bastırmış, Çin liderliğinin Tibet uzmanı olarak bilinen birisi... 27 No’lu tren olarak tanıtılan ve 16 vagonuyla 48 saatlik yolculuktan sonra Lhasa’ya ulaşan hatla Tibet önceki yıllarda gerçekleştirilen hava ve karayolu bağlantılarından şimdi de demiryolu ile Çin’e sıkı sıkı bağlanıyor. Tren hoparlöründe ‘Çin’in yüz yıllık rüyası gerçekleşti’ anonsuyla tanıtılan bu hatla hem Çinli ve hem de yabancı turistlerin Tibet’e gelmesi ve hem de Çin’de hakim ve çoğunlukta olan Han Çinli unsurunun Tibet’e işçi, yatırımcı, tüccar olarak akın etmesi planlanıyor. Zaten Çinli yetkililer de bunu açıkça ifade ediyorlar. Bu konuda mesela, Qinghay Eyaleti demiryolu şefi Zu Zengşenk ‘Bu demiryolu hattı insanların, malların ve bilginin hızlı akışına ve bölgenin kalkınmasına hizmet edecektir.’ derken başka yetkililer de yılda en az 800 bin kişinin bu hat sayesinde Tibet’e geleceğine işaret ediyor, turizm gelirlerinin katlanacağını söylüyorlar. Yeni hat söylendiği gibi sadece Tibet’in dünyaya açılmasına, kalkınmasına, Çin ile entegrasyonuna büyük katkı yapmakla kalmayacak, aynı zamanda Çin’in Tibet üzerindeki kontrolünü her bakımdan daha da artıracak. Maden kaynaklarının daha iyi aranmalarından işletilmelerine, merkeze uzak yerlerin merkeze daha sıkı bağlanmalarından Tibet’teki muazzam su kaynaklarının daha iyi kontrolüne kadar pek çok önemli alanda Çin, Tibet üzerindeki hegemonya ve asimilasyonunu bu hatla daha da tahkim edecek zaman içinde. Kısacası bu hatla Tibet’e dönük Çin modernizmi ve asimilasyonu daha da hızlanacak. Tibetliler bunlara ne diyorlar, hattı nasıl karşılıyorlar, doğrusu bilmiyoruz; ama herhalde bu hatla kültür ve kimliklerini daha da kaybetmekten endişe duyuyorlar, ülkelerinin ellerinden gittiğini görmekten dolayı derin bir hüzün yaşıyorlar. Aynen benim yaşadığım gibi... |
Adalet Bakanı'nın yetkisi var mı, yok mu? http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_bila.gif Adalet Bakanı'nın yetkisi var mı, yok mu? Adalet Bakanı Cemil Çiçek, El Kadı olayıyla ilgili sorumuzu yanıtlarken, "yazılı emir" yetkisinin bulunmadığını anımsatmıştı. Çiçek, uyum yasaları çerçevesinde yapılan yeni düzenleme ile eski yasada bu yetkinin yeni yasa ile kaldırıldığını vurgulamıştı. Bir savcıya neden soruşturma açtın veya açmadın diye yazılı emir yoluyla müdahalesinin söz konusu olamayacağını, El Kadı olayında da, genel olarak da 1.6.2006'dan itibaren böyle bir yetkinin bulunmadığını söylemişti. Kart: Yetki var El Kadı dosyasının yeniden açılması yolunda başvuruda bulunan CHP'nin hukukçu milletvekillerinden Atilla Kart ise yeni yasanın bakanın bu yetkisini kaldırmadığı görüşünde. Kart, eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun (CMUK) 343. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen yazılı emir yolunun, yeni Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 309. maddesinin 1. fıkrasında korunduğunu belirterek şu bilgiyi verdi: "Eski kanunda, hâkim veya mahkemeler tarafından verilen ve Temyiz Mahkemesi'nce tetkik edilmeksizin kesinleşen karar ve hükümlerde kanuna muhalefet edildiğini haber alırsa Adliye Vekili, o karar veya hükmün bozulması için Temyiz Mahkemesi'ne müracaat etmesi için Cumhuriyet Başsavcılığı'na yazılı emir verebilir, hükmü vardı. Bu hüküm yeni kanunda, hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesine geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanı o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na yazılı olarak bildirir, biçiminde yer alıyor. Yani bu bakanın bu yetkisi kalkmış değil. Devam ediyor. Dolayısıyla El Kadı olayında da bu yetkisini kullanabilir." Kart'a iki hükümde de hâkim ve mahkeme kararından söz edildiğini, ancak savcının dava açma veya takipsizlik kararı vermesinden söz edilmediğini, dolayısıyla savcılık kararlarının hüküm dışında olup olmadığını sorunca şu karşılığı verdi: "Çoğun içinde az da vardır. Hâkim ve mahkeme kararı konusundaki yetki, savcı kararı için de geçerlidir. Nitekim uygulamada örnekleri vardır. Mehmet Ali Ağca olayı da bir savcılık kararıydı ve Ocak 2006'da yaşandı. Bakan, bu olayda bu yetkisini kullandı." Karşı görüş Kart'ın bu yorumuna karşın, tartışmaya katılan bazı hukukçular ise Mehmet Ali Ağca olayında infaz savcılığının yine mahkeme kararına dayanarak düzenleme yaptığını, konunun mahkeme kararına geçtiğini ve bu nedenle bakanın yetkisi dahiline girdiğini savundular. El Kadı olayında ise savcılık kararının söz konusu olduğunu, konunun mahkeme kararına yansımadığını savundular. Bu itibarla Çiçek'in yazılı emir yoluyla ilgili "yetkim yok" değerlendirmesinin El Kadı olayı için doğru olduğunu belirttiler. CHP'li Kart, El Kadı olayında dosyanın yeniden açılması için Adalet Bakanı'na yaptıkları başvurunun yanı sıra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) başvuru yapacaklarını kaydetti. Kart, Yüksek Kurul'a, El Kadı hakkında takipsizlik kararı veren iki savcı hakkında disiplin cezası yönünden 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na dayanarak başvuru yapacaklarını duyurdu. Başbakan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu ile El Kadı hakkında CHP'nin girişimleri devam ederken, Çiçek'in yetkisiyle ilgili tartışmanın da gündemde olacağı anlaşılıyor. |
Güven sıralamasında medya neden sınıfta kalıyor? Hafta içinde yayınlanan Gallup anketinin sonuçlarını önemsemek gerekiyor. Kurumlara duyulan güveni araştıran çalışma, ilginç gerçekleri de ortaya çıkarıyor çünkü. Görünen o ki herkes bu araştırmanın bir yönüne odaklanıyor. Mesela Hürriyet Gazetesi, 4 Temmuz tarihli haberinde “Orduya tam güven” diyor. Haberin sunumunda Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın bir vatandaşa sarılmış fotoğrafı tercih edilmiş. Gazete, “Anket sonuçları, halkların en fazla ordularına güvendiklerini gözler önüne serdi.” tespitinde bulunuyor. AB ülkelerinde orduya duyulan güven yüzde 67 iken bizdeki güven yüzde 86’ya kadar çıkıyormuş. http://www.zaman.com.tr/2006/07/10/dumanli-1k.jpgHalkın ordusuna güvenmesi güzel bir şey. Aslında bu tür çalışmalar gösteriyor ki; halk ordunun şahs-ı manevisine (Kurumsal gereklilik ve kutsiyetine de diyebiliriz) güveniyor, ona saygı duyuyor. Bunu Türkiye’de test etme imkânı da var. Mesela üniformanın çıkarılmasıyla başlayan siyaset serüveninde halk, emekli komutanlara aynı teveccühü göstermiyor. Demek ki muvazzaf askere gösterilen saygı, askerlik mesleğinin özündeki manevî dinamizmle ilgili; o öz aslî hüviyetinden uzaklaşınca (mesela siyasete bulaşınca) ihtiramın rengi de kaçıyor. Türk medyası güven bunalımında! Zaten Gallup’un araştırmasında herkesin vurgu yaptığı sonuçtan daha ziyade, gözden kaçan bir başka gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Önce güven sıralamasını hatırlayalım: 1- Ordu (% 86) 2- Hükümet (% 60) 3- Yargı ve dinî organizasyonlar (% 57) 4- Sağlık sistemi (% 48) 5- Seçimlerin dürüstlüğü (% 48) 6- Finans sektörü (% 37) 7- Medya (% 25). Bu tablonun ifade ettiği “şok gerçek” nedir sizce? Bu köşenin odaklandığı nokta medya, dolayısıyla bu sıralamada üzerinde duracağımız konu da budur. Neden medya güvenilirlik sıralamasında 7. sırada yer alıyor? Orduya güven duyulması ne kadar gurur verici ise medyaya itimat edilmemesi de o kadar onur kırıcı değil mi? Medya, ordu üzerine vurgu yaptığı ve bununla sevinç duyduğu kadar, kendisinin yitik itibarı üzerine de bir şeyler söyleyebilmeli. Ne var ki bunun üzerinde duran yok. Vahim olan da bu! Medyaya duyulan güven hükümetten daha aşağılarda. Bu durum medya yöneticileri için bir anlam ifade etmeli. Güya medya olarak hükümetleri denetlemekle mükellefiz, güya 4. kuvvet olmanın getirdiği sorumluluk içinde sistemin gözetleme kulesinde duruyoruz. Sıralamada yedinci olmak medya için bir anlam ifade etmeli. Medya, işine gelmeyen konularda oyunu soğutmayı iyi biliyor. Topu taca atarak özeleştiri kapılarını hep kapalı tutabiliyor. Medyaya duyulan güven, siyasetten çok daha güçlü olsaydı, siyasîlere hayatı zehir etmez miydik? Gallup’un araştırması didik didik edilip haberler yapılıyor; hatta o haberler üzerinden ince mesajlar gönderiliyor; ancak laf bir türlü medyanın içine düştüğü duruma getirilmiyor. Yasama, yürütme, yargı ve medya sıralaması demek ki gerçekten doğruymuş(!). Etkinlik ve denetim açısından sistemin sigortası gibi çalışan (daha doğrusu çalışması gereken) medya etkinlikte değil, güven sıralamasında en alttaki yerini almış. Güven sıralamasında yargıdan, sağlıktan, dinî organizasyonlardan, seçim sisteminden ve finans sektöründen geride kalmak, acı gerçeği gözler önüne sermiyor mu acaba? Bizim gazeteler AB ülkelerindeki orduya duyulan güven ile Türkiye’dekini kıyaslamış. Güzel bir mukayese. Ancak AB ülkelerindeki medya güveni ile bizdekini de kıyaslasanıza! Mesela AB ülkelerinde medyaya yüzde 41 nispetinde güven var. Bu rakam hükümetlere duyulan güvenin daha önünde; yani AB vatandaşı, hükümetlere medyadan daha az güveniyor. Asıl haber bu! Çünkü vahim olan bu durum! Başımızı kuma sokmanın bir anlamı yok artık! “Ne var yani bunda, dünyanın her yerinde medyaya çok fazla güvenilmiyor!” denebilir. Doğru değil bu çıkarım. Ne AB ülkelerinde ne de Amerika’da durum bu kadar kötü değil. Üstelik Irak Savaşı’ndan hem ABD basını hem de Avrupa basını ağır yaralar alarak çıktı. “İliştirilmiş gazetecilik” şokundan çarçabuk çıkması da mümkün gözükmüyor. Buna rağmen bu ülkelerde halkın basına duyduğu güven Türk milletinin basına duyduğu güvenden daha fazla. Güvenilirlik sıralamasının baş köşesinde ordunun olması gayet doğal. Dünyanın pek çok yerinde de durum böyledir. Avrupa Birliği ülkelerinde ordu liste başı oluyor da Amerika’da olmuyor mu? Japon The Yomiuri Shimbun Gazetesi ile Gallup’un ortaklaşa yaptığı mukayeseli araştırmaya göre Amerika’da askere güven yüzde 81’i işaretliyor. Kaldı ki bizim gibi “asker millet” olmakla övünen bir toplumdan başka bir sonuç beklemek de hata olur. Kültürel altyapısı bu kadar sağlam bir seçeneğin liste başı olmasını takdir edenlerin, medyanın yaşadığı güven bunalımını da izah etmesi gerekiyor... Gazete okuma oranı yüksek bir ülke olan Japonya’da durum farklı mesela. Güven ile tiraj arasında bir bağlantı olduğunu da ispat ediyor Japonya. The Yomiuri Shimbun ile Gallup’un 2005’te yaptığı ortak çalışmaya göre güvenilirlik sıralamasında ilk sırayı gazeteler alıyor. Yüzde 64 ile ilk sırada yer alan gazeteleri, mahkemeler yüzde 60, hastaneler yüzde 57, ordu yüzde 55, polis-savcı yüzde 52 ile takip ediyor. Japonya’daki tirajların yüksek olması, üstelik neredeyse tamamının abone usulüyle dağıtılması, okuyucu ile gazete arasında karşılıklı bir güvenin de göstergesi. Aynı araştırmada Amerika’da ordu güvenilirlikte ilk sırada, ardından hastaneler, polis-savcı, kilise ve okullar geliyor. Gazetelere duyulan güven % 52. Demek istediğim şu ki; “Halk askere güveniyor” demek, “demokrasiye güvenmiyor” ya da “darbe yapılmasına dünden razı” demek anlamına gelmez. Bunu çağrıştıracak her ima askerin halk nezdindeki kıymetini bilmemek demektir. Herkes biliyor ki darbeler bu ülkeye çok zarar verdi. Darbe, yapanlara da yaramadı. Sonuçta faturayı herkes ödedi; halk, siyasetçi, ordu... Gücün değil, halkın medyası olmak... Esasta kafa yorulacak konu şudur: Türk medyası, daha ilk günden girdiği yanlış yoldan dönmeye mecburdur. Medyanın gücü, gücün medyası olmaktan geçmiyor. Ne yazık ki Türk basını buzda yürümek gibi tehlikeli bir yolu tercih ediyor. Buzda yürüyene küçük bir fiske, hatta küçük bir korkutma bile yetebiliyor. Bir anda kendini yerde bulabiliyor medya. Bunda bağımsız ticarî yapının olmaması da rol oynuyor, ilişkiler yumağının pamuk ipliğiyle bağlı olmasının da. Kendi ayakları üzerinde durmak yetmiyor; aynı zamanda kaygan zeminlerde raks etme hevesinden de vazgeçmek gerekiyor. Zor bir iş! Hem ticaretin içinde olacaksın, hem bağımlı hale gelmeyeceksin. Hem siyasetin nabzını tutacaksın, hem siyasete esir düşmeyeceksin... Bağımsızlığın diyetini ödemek, tekellüf altında yaşamaktan daha şiddetli bir tercihtir. Yeter ki gücünü doğru bilgiden, dürüst yorumdan; daha açıkçası haktan ve halktan alsın! İşte o zaman vatandaş medyayı güvenilirlik listesinin baş köşesinde bir yerde misafir edecektir. Basamak basamak yükselmeden, halkla barışmadan, onun itimadını kazanmadan söylenen her söz laf-ı güzaftır. EKREM DUMANLI |
Rıhtımları var kalbimin ve bekleme salonları. Ya bir bekleyiş ya da bir ayrılık var hep hayatımda. Onların ortak noktası kavuşma sevinci ve ayrılma hüznü ise hep iç içe, hep aynı noktada ve hep aynı durağanlıkta. Her şey ya var ya yok, ya da öyle olması gerekir hayatta. Oysa benim kaimde yokluğun keskin çizgisinde varlığa dair çıkarımlar var an be an yansıyan. Sadece bir illüzyon var yokluğun içinde varlığa dair. Hayat denilen oyunda iki kelam etmek de hep yokluğa düşer baş aktör olarak bu durumda. Ama o hep varlığı hatırlatır; varlık da onu hiç üzmez, katlanır dertlerine, kendini fark etmesini bekler, aslında ne kadar yakın olduklarını hatırlatmak ister yokluğa. Çünkü keskin çizgisinde bıçak sırtı yaşamlarımızın varlıkla yokluk bir bütünlüktür, asla kopmayan ve birinin yokluğu diğerini anlamsız kılan |
Millet sizi sevmiyor, anlayın artık Birkaç gün önce Radikal’de (8 Temmuz) bir haber vardı. Orada verilen bilgiye göre “MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin görüşme talebini geri çevirdiği, Ülkü Ocakları’nın ‘aforoz’ ettiği Avukat Kemal Kerinçsiz ve avenesinin yeni adresi belli” olmuş. Geçen hafta TESEV’in toplantısını basan, daha önce de beğenmediği her yazarı mahkemeye veren ve ülkenin tansiyonunu sürekli yükselten avukat, şimdi de Ülkü Ocakları başkanlığı görevinden alınan Levent Temiz ve Türk Ortodoks Patrikhanesi’nden Sevgi Erenerol ile birlikte yeni bir oluşuma destek veriyormuş. Vatan’a konuşan Kerinçsiz, “İçimizde komünist arkadaşlarımız da dâhil olmak üzere her kesimden insan var. Bir saat içinde bin kişiyi toplayabiliriz.” demiş. Doğrudur; topu topu hepsi bu zaten. Her eyleme bu kadrolu mitingciler katılıyor... Bu kaçıncı oluşum çabasıdır bilemiyorum; ulusalcılık çatısı altında toplanmaya çalışan şebeke bir türlü halka mal olamıyor. Bir kere, içlerinde karanlık bağlantıları olan çok sayıda adam var. Güya kendilerini sağdan, soldan insanların bir araya gelmesi gibi gösteriyorlar; ancak defolu insan sayısı kuşkulara sebep oluyor. Bir yandan havaalanını basıp “Patrik’i protesto ediyoruz” görüntüsü verip üstelik konu ile ilgisi olmayan kişilere hakaret ediyorlar, diğer yandan Türk Ortodoks Patrikhanesi’nde ittifak yapıp günah çıkarıyorlar. Milliyetçi camiaya göz kırpıyorlar; ama milliyetçilerden yüz bulamıyorlar. Maocularla aynı karede yer alıyorlar; ama solcuların sempatisini kazanamıyorlar; çünkü samimi bir görüntü vermiyorlar. Söylemlerindeki faşizm, davranışlarındaki hırçınlık, yaklaşımlarındaki ayrımcılık ulusalcıları her geçen gün daha da yalnızlaştırıyor. Bir de darbeci diye bilinen ve karanlık işlere adı karışmış emeklilerle irtibatları olunca, toplum bunların alnına kocaman bir soru işareti konduruyor. Bu karmaşık ilişkilerden sıyrılmadıkça Kızılelma’nın cehennem zakkumuna benzetilmesi kaçınılmaz... Ikınıyorlar, sıkınıyorlar, üç-beş bin insanı bir araya getiremiyorlar. Geçenlerde Atatürk Hava Limanı’ndaki protestoda beş yüz kişi bile yoktu. “Millî bir tepki” söz konusu ise millet nerede? Bu grup neye el atsa kurutuyor. Mesela Kıbrıs meselesi hâlâ Türk halkı için “millî bir mesele”dir. Ancak bu konuya “ulusalcılar” el atınca, Rauf Denktaş bile yapayalnız kalıverdi. Hatırlanacağı üzere değişik isimlerle faaliyet gösteren ulusalcı oluşumlar, Kıbrıs’a destek mitingi yapıp on binlerce insanı Kızılay Meydanı’na dökmek istemişti. Sonuç? 3 bin adam bile toplanmadı. Üstelik Annan Planı sebebiyle Kıbrıs en sıcak günlerini yaşıyor ve Denktaş bile bu güruha yardımcı oluyordu. Doğu Perinçek’in Talat Paşa’yı Berlin’de anma mitingini hatırlıyor musunuz? Kahramanlık edasıyla her gün ayrı bir toplantı düzenleyen İşçi Partisi (İP) lideri, Berlin’e 5 milyon insanı davet ediyordu. Bir işin içinde İP olur da bu güzel millet, o işe teveccüh eder mi hiç? Nitekim artistik bir gürültü sonrasında izin alınan mitingde 5 bin adam bile toparlanamadı. Olsun; adam(lar) alışmış yüzsüzlüğe, bildiklerini okuyor “mahşerî kalabalık” dedikleri toplulukları onar onar sayabiliyorsunuz. Danıştay baskınından sonra maskeleri biraz daha düşen grupların aslında hiç de “vatansever” olmadıkları, rant kavgası verdikleri kendi itiraflarıyla ortaya çıktı. Oysa bu oluşumu duyururken internet üzerinden 2 milyon üyeye kavuşacaklarını iddia ediyorlardı. Değil 2 milyon, 2 bin adam bile bunların yüzüne bakmadı... Ulusalcılık maskesi altında darbecilik provası yapan anti-demokrat grupların şunu anlaması gerekiyor artık: Bu millet, bu ülkeyi yürekten sevmediği halde vatanperver gözüken, bu millete (diline, dinine, kültürüne) hayran kişilere karşı savaş açan grubu sev-mi-yor. Boş salonlardan, sinek avlayan toplantılardan bir ders çıkarmak çok mu zor “ulusalcılar” için. Anlayın artık kardeşim, Türk milleti sizi sevmiyor; çünkü amacınızı da, aracınızı da karanlık görüyor... EKREM DUMANLI |
Kongo’ya yeni bir Avrupa operasyonu ve Türkiye Günümüz Afrika’sında temel çatışmalar yavaş yavaş ortadan kalkıyor, demokrasi yayılıyor, sivil toplum kendi haklarına sahip çıkıyor, kadınlar siyasi hayatta daha fazla yer alıyor ve insan haklarına artan bir şekilde riayet ediliyor. Afrika birliğini hedefleyen kurumların yenilenerek ön plana çıktığı bir kıtada, kendilerini ekonomi ve siyasette iyi yönetime adamış olan yeni nesil yöneticiler dizginleri ele alıyorlar. Elbette ki bunların hiçbiri gerçekleşmiş kabul edilmemelidir. Afrika’nın ekonomik gelişmesi daha fazla desteğe ihtiyaç duyuyor. Salgın hastalıklarla mücadele konusunda daha çok yardıma ihtiyaç var. Dahası, Afrika’nın boynuzundaki -özellikle Somali’yi kastediyorum- durumun hâlâ bir istikrara kavuşturulması gerekiyor. Ve Darfur trajedisine de bir son verilmeli. Bunu sağlamak için Avrupa Birliği 18 Temmuz’da Brüksel’de, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler ve Birleşik Devletler’in katılacağı bir konferansa ev sahipliği yapacak. Avrupa, Afrika ülkelerinin bu meselelerle baş edebilmeleri için yardımcı olmaya her zamankinden daha fazla kararlıdır. Bunlar arasında Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin istikrara kavuşturulması özellikle önem arz ediyor. Kongo barış, istikrar ve gelişme yönünde sağlam bir yapıya kavuşturulmadığı sürece gerçekleştirilecek bütün gelişmeler ve bu yönde ortaya konulan bütün umutlar tehdit altında olacaktır. Bunun sebebi Kongo’nun Afrika kıtasının kalbinde yer almasıdır. Büyüklüğü, konumu ve potansiyel zenginlikleri gibi hususların tamamı ona anahtar bir konum kazandırmaktadır. Ne yazık ki ülke, uzun zamandan beri yağmaya maruz kalmıştır. Günümüzde Kongo’nun zenginliklerinin tamamından kendi halkının istifade etmesini sağlamamız gerekir. Ülke kıtadaki düzeni de sağlayabilir. Kongo Demokratik Cumhuriyeti aynı zamanda çok müstesna bir medeniyetin merkezinde yer alır ve onun yaratıcı kabiliyeti evrensel olarak da tanınmıştır. Bütün bu nedenlerden dolayı, Avrupa Kongo’nun başarılı bir şekilde barış ve gelişme ortamına geçişi konusuna özel ilgi duymaktadır. Avrupa’nın, hem tarihi olarak hem de coğrafi açıdan Afrika ile yakın bir bağı vardır. Kendi üzerine düşeni de yapıyor. 2003 Ağustos’unda ülkenin güneyindeki Bunia’da askeri bir güce ihtiyaç duyulduğunda, barış sürecinin çözülmesini önlemek için hemen harekete geçmiştir. Şimdi ise Avrupa geçiş süreci için önemli miktarlarda para tahsis etmektedir. Sadece Avrupa Komisyonu tarafından finanse edilen projelerin değeri 700 milyon Euro’dur. Buna ilaveten 25 üye ülkenin de önemli katkıları mevcuttur. Avrupa, aynı zamanda da Kongo’yu iyi yönetim istikametinde teşvik etmektedir. Bu yıl 30 Temmuz’da yapılacak olan seçimlerin maliyetinin neredeyse % 80’ini karşılamaktadır. Ve Avrupa, barış ve güvenlik alanında da katkıda bulunmaktadır. Yeni birleşik Kongo polis gücünün yeteneklerinin artırılması için de destek olmaktadır. Aynı şekilde Kongo ordusunun da yeniden organizasyonu için ve özellikle askerlerin ücretlerinin ödenmesi hususunda yardımcı olmaktadır. Bunlar belli başlı uzun vadeli yatırımlardır. Aynı ruhla, Birleşmiş Milletler bu yılın başında Avrupa Birliği’nden halen bölgede bulunan Birleşmiş Milletler gücünün (MONUC) seçim dönemi boyunca desteklenmesini istemiştir. Halihazırda yaklaşık 3.000 kişiden oluşan bir birlik BM gücünü desteklemek ve ihtiyaç olduğunda konuşlanmak üzere hazır durumdadır. Şu anda Avrupa’da hazır beklemekte olan bu birlik bölgede Kinshasa’da görev yapacaktır. 12 Haziran’da gerçekleştirilen bu operasyon açık bir şekilde Avrupa’nın karakterini yansıtmaktadır; Almanya tarafından idare edilecektir ve Türkiye de dahil 24 Avrupa Birliği ülkesine mensup unsurların katılımıyla oluşturulmuştur. Elbette ki bu birliğin hedefi Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin içişlerine müdahale etmek değildir. Onun amacı sadece ilave bir güvenlik sağlayarak uzun zamandan beri beklenen seçimlerin barış ortamında gerçekleşmesini sağlamaktır. Bunlar tarihî seçimlerdir. Avrupa, Birleşmiş Milletler ile birlikte orada, Kongo halkının yanında olacaktır. Bu onların ve onların temsilcilerinin sorumluluk ve uzlaşma için bir istek sergilemeleri amacıyladır, böylece hep birlikte başarılı olabiliriz. JAVIER SOLANA AB ORTAK DIŞ VE GÜVENLİK POLİTİKASI YÜKSEK TEMSİLCİSİ |
Yüzyılın projesi ile Türkiye gücüne güç katacak Bütün bu hatların inşasının bir anlam kazanması ve Türkiye’yi uluslararası enerji arzı güvenliği alanında sahip olduğu potansiyele kavuşturması ancak Samsun Ceyhan hattının gerçekleşmesi ile mümkün olacak. Bu proje yukarıda ayrıntıları ile değerlendirmeye çalıştığımız Avrasya stratejik vizyonunun geleceğe uzantısını oluşturmakta. Bakü-Tiflis-Ceyhan projesinin siyasi arka planı ve sonuçları, 1990’lı yılların Avrasya bölgesinin hızlı ve kapsamlı dönüşüm sürecinin etkilerini taşımakta. Bu tecrübe, Türkiye’nin enerji alanında iki temel hedefe odaklanmasını beraberinde getirdi. Boğazların güvenliği Bunlardan biri, hiç kuşkusuz boğazların güvenliğinin sağlanması. Yılda yaklaşık 150 milyon tona ulaşan petrol trafiği ile günümüzde dünyanın yüksek kapasiteli petrol boru hatlarıyla yarışır hale gelen Türk boğazları üzerine aşırı yüklenilmesi, çevre için büyük bir risk, petrol sahipleri için de önemli bir maliyet yaratmakta. Bugün, özellikle 67 milyon tona çıkacak yıllık taşıma kapasitesiyle CPC (Caspian Pipeline Consortium) hattı, tersine işletilmek üzere devreye girecek Brody-Odessa hattı ve gelecekte inşa edilmesi planlanan diğer boru hatları ile Karadeniz’e akıtılacak Orta Asya ve Hazar petrollerinin Türk boğazlarından geçirilerek dünya piyasalarına ulaştırılmasından kaynaklanacak potansiyel tehlike ve riskler, Türkiye’yi Kuzey-Güney koridorunda yeni güzergahları düşünmeye sevk ediyor. Türkiye bir taraftan Kuzey-Güney koridorunda yeni güzergah üzerinde çalışırken, bölgede faaliyette bulunan petrol şirketleri de, artan tanker trafiği nedeniyle, Türk Boğazları’nda tankerlerin bekletilmesinden doğan ve doğacak ticari riskleri azaltmak üzere Türkiye üzerinden geçecek “by-pass” hatları ile birlikte Türkiye’yi dışlayan Bulgaristan-Yunanistan güzergah seçeneği olarak şekillenen Burgaz-Dedeağaç ve Burgaz-Vlore başta olmak üzere, değişik alternatif hatları projelendirme gayreti içine girdiler. Bu girişimler, halen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’mızın yoğun mesaisi ve Dışişleri Bakanlığı’mızın enerji diplomasisindeki birikimleri sayesinde dengelenmekte. Diplomasimiz, Samsun-Ceyhan petrol boru hattına tüm platformlarda sahip çıkarak bu projeyi savunuyor. Türkiye’nin bu çabaları, diğer alternatif güzergahlara nazaran Türkiye’nin ön almasına imkan sağlayarak uluslararası alanda bu yeni güzergaha ilgiyi arttırdı. Aynı zamanda, enerji arz güvenliğinin en çok tartışıldığı bir dönemde Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı dolayısıyla Türkiye’nin enerji tedariki güvenliğinde ne kadar önemli bir aktör olabileceğini kalın harflerle göstermekte. Ceyhan yeni bir Rotterdam oluyor İkinci temel hedef ise Ceyhan’ın, yukarıda değindiğimiz gibi dünyanın en büyük enerji terminallerinden biri haline gelmesi. Irak-Türkiye petrol boru hattının tekrar azami taşıma kapasitesine ulaşması ve Bakü-Tiflis-Ceyhan hattının işletmeye alınması nasıl önemliyse, benzer şekilde, Samsun-Ceyhan by-pass boru hattının gerçekleşmesi de, Türk Boğazları ve İstanbul’un güvenliği için olduğu gibi, aynı zamanda Türkiye’nin dünyadaki en önemli enerji koridorlarından biri olması ve Ceyhan’ın en büyük enerji terminallerinden biri haline gelmesi bakımından hayati önem taşımakta. Samsun-Ceyhan boru hattı, Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Kerkük-Yumurtalık hatlarına ilave olarak gerçekleştiğinde, Ceyhan terminali yılda 190 milyon ton gibi bir kapasiteye ulaşacak, diğer bir ifadeyle Avrupa’nın en önemli limanı olarak kabul edilen Rotterdam terminal kapasitesinin (133 milyon ton/yıl) yaklaşık % 50 fazlasına ulaşan bir kapasite ile, dünya pazarlarına yönelik arzın güvenli bir merkezi olacak. Ceyhan terminaline ulaşan toplam miktarın bu düzeye gelmesi ile oluşacak işlem hacmi, Ceyhan’da Rotterdam’a benzer bir petrol işlem piyasasının yaratılmasına da öncülük edecek. Yine, Londra’da kurulu Brent petrolünün fiyatlandırıldığı IPE’ye benzer şekilde Ceyhan’da da özellikle Orta Asya ve/veya Hazar petrollerinin fiyatlandırılması (örneğin “Caspian Dated/Blend” veya “Asian Dated/Blend” markaları yaratılması imkanı) için bir petrol borsası da oluşabilecek. Ortadoğu ve Uzakdoğu boyutu Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesinin hayata geçirilmesi halinde, Ceyhan terminali, sırf Akdeniz bölgesi ve Avrupa’nın hemen tamamına hizmet veren bir terminal değil, fakat aynı zamanda, halen müzakereleri süren İsrail Aşkelon-Eilat hattı bağlantısı ile Uzakdoğu gibi dünyanın en çok petrol tüketen bölgelerine enerji tedarik eden uluslararası bir petrol merkezi haline dönüştürülmüş olacak. Çin ve Hindistan’ın artan tüketim kapasiteleri ile petrol fiyatları dengelerini nasıl değiştirdiklerine her gün tanık olmaktayız. Arz güvenliği, bu iki ülke ile beraber Japonya’yı da yakından ilgilendirmekte. Bu kapsam, Türk enerji diplomasisinin çok boyutlu, derinlikli kapasitesini ve Türkiye’nin ulaşabileceği potansiyeli açıkça ortaya koyuyor. 21 Nisan’dan sonra 5 Temmuz itibarıyla varil başına 75,19 dolara ulaşarak tarihi bir rekor kıran petrol fiyatları da 1980’li yılların sonunda temelleri atılan Avrasya enerji stratejimizin isabetini vurgulayan bir başka önemli gelişme olarak ortaya çıkmakta. Yukarıdaki tablo, Ceyhan terminalinin gelecekte nasıl, Rus, Azeri, Kazak petrollerinin ve Türkmenistan dahil, tüm bu ülkelerin doğalgazlarının dünya pazarlarına arz edileceği gerçek bir enerji süpermarketi haline geleceğini ve Türkiye’nin de, Avrupa ve dünya enerji arzı güvenliğinde nasıl kritik bir önem kazanacağını ve enerji diplomasisinde nasıl bir rol oynama imkanına sahip olacağını bütün açıklığı ile ortaya koyuyor. Ülkemiz uluslararası enerji arzı güvenliği alanında merkezi bir konuma doğru yavaş fakat sağlam adımlarla ilerlemekte. Bu konuma ulaşması hiç şüphesiz bugünkü ve gelecekteki hükümetlerin, 15 yıl önce temelleri atılan Avrasya stratejimizin hedeflerinden saptırılmasına izin vermemelerine bağlı. Ayrıca, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney enerji koridorlarında, bölge içi ve bölge dışı güçlerin, özellikle Rusya ve Amerika’nın çelişik çıkarlarını bağdaştırabilme kapasitesini göstermeleri gerekiyor. Ve muhakkak ki, daha birçok hükümetler arası anlaşmalarla, çeşitli ekonomik, ticari ve çevresel düzenlemelere imza atmaları ve Hazar Denizi’ndeki sınır anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunmaları lazım gelecek. Bu muhakkak ki ulaşılması kolay olmayan büyük bir hedef. Ama büyük devletlerin küçük hedefi olamıyor. Türkiye bu hedefi gerçekleştirme kapasitesine ziyadesiyle sahip. Unutmayalım, 21’inci yüzyılın soğuk savaşı enerji alanında cereyan edecek. Başladı bile. Türkiye bu yeni soğuk savaşın da odağında yer alıyor. |
Altemur KILIÇ GENERAL OLAYI Korktuklarım oluyor… Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Reha Taşkesen'in ani ve dramatik istifası ve emekliye ayrılması üzerine, açıklamalar ve sızdırılan dedikodularla, TSK'ni, her fırsattan yararlanarak yıpratmak isteyenlere, hem de 30 Ağustos öncesinde gün doğdu. .Aslında bu konuyu ayağa düşürmemek gerekirdi ama bu yapılamadı, "Kırılan kol yen içinde kalamadı. Maalesef, , kırıklar her gün ortaya dökülmekte. Genelkurmayın bu konuda yaptığı "muğlâk", ama telefonların kendisi ve ya askeri istihbarat tarafından dinlemediği hususundaki kesin ve fakat kimseyi tatmin etmeyen, açıklaması üzerine, malûm birileri, bulanık sularda balık avlamaya çalışıyorlar… Artık bu fesadın üzerini kapatmak bu noktadan sonra imkânsız! Ağzı olan konuşacak ve TSK'ne karşı kin besleyenler de, fırsattan yararlanacaklar. Tek çare bu olayı ucu nereye, kime, kimlere ve nelere, nerelere varırsa varsın, deşip tamamıyla aydınlatmak. Ufacık bir şüphe ve ima kalırsa, asıl bu Ordumuzu yıpratır! KOMPLO Olay bır yerde "Paşanın telefonlarını kim dinledi" sorusuna odaklanıyor. Bunu ortaya çıkarmak, komplonun boyut ve faillerimi belli eder, ama asıl, soru Generalin telefonlarının" neden" dinlendiği ve bu olayın şu bağlamda neden ortaya çıktığıdır? İlk akla gelen, 30 Ağustos öncesinde, ortalığı karıştırarak, Şemdinli'de vuramadıkları Orgeneral Büyükanıt a buradan vurmak istedikleri! Olay bir bakıma, bır turnusol kâğıdı: bu konuda, TSK'ni, komutanları, yıpratmak için, fırsat çıktı diye ellerini ovuşturarak sevinenler, diğer tarafta da işin bu raddeye gelmesine içtenlikle üzülenler, belli oldu. Bu vesileyle de, bu fesadın altında, hangi tertiplerin olduğu anlaşılabilecek. . Tümgeneral hakkındaki "komplonun" "Ordu içi hesaplaşma ve generaller arasında rekabet" için yapıldığını, ben TSK'nin geleneklerine ve terbiyesine, diğer komutanlara yakıştırmam. Ama çok parlak, iyi eğitim ve öğretim m görmüş -bölücülük ve irticaya karşı, aydın bir subayın önünü kesmek isteyenlerle Genelkurmay önünde zarf dağıtanlar ve Şemdinli olayında -Danıştay Baskını olayında, askerleri irtibatlandırmak isteyenler arasında bit bağ bulunduğundan.- o zamanlarda medyaya "haber" sızdıranların da, bu "komplo"da, parmakları oldugundan kuvvetle şüpheleniyorum. Bu gurup veya cemaat, tahminlerin üzerinde, planlı, hesaplı çalışıyor… Birkaç yıl önce," Mançuryalı Aday" adlı bır film vardı. Bunda şer güçlerinin Amerika'da, bazı kişilerin beyinlerini yıkayarak, şartlandırarak, anahtar noktalara, düğmeye basınca faaliyete geçirilmek üzere, yerleştirildikleri anlatılıyordu. Benzer bır tartıp karşısında olmamız mümkün. Zira oradan, buradan, şu savcıdan, bu kaymakamdan, maksatlı deneme çıkışları oluyor! Tehlikenin farkında mıyız? SON TAHLİLDE Son tahlilde insani boyutuyla, . Sicili parlak ve önü yüksek rütbelere açık Komutanı Tümgeneral Reha Taşkesen'in 30 Ağustos öncesi Ordudan ayrılması. Ayrılış "candan can kopmasıdır"! Ben bu ziyana yanarım! Ama daha da önemli olan, Ordumuzu onurunu ve geleneksel kural ve değerlerini korumaktır! . Bu da bu fesat çıbanının, yara bandıyla kapanamayacağına ve artık örtbas edilmeyeceğine göre, dağlanması ve bütün cerahatin, her ne pahasına olursa olsun, akıtılmasıyla olacak! AB BAYRAGI VE MARŞI Dışişleri Bakanlığımız AB'nin. Mavi yıldızlı bayrağının, okullarda vb Türk Bayrağıyla birlikte, nasıl asılacağı konusunda, yönerge hazırlıyormuş! Hazırlıyormuş. Bu, AB'ni ve çocuklara ısındırmak içinmiş! Yönergede, belki de AB Marşının da, İstiklal marşı ile birlikte çalınması için de madde vardır… Bakanlık, daha önce, Doğu Türkistan'ın mavi-beyaz, ay yıldızlı bayrağınım ülkemizde asılmasını. Çinlileri kızdırmamak için yasaklamaya kalkışmıştı. ! |
Güzin Abla'yı kaybetti Güzin Abla'yı kaybetti http://kelebek.hurriyet.com.tr/_newsimages/1875227.jpg Yazılarıyla yıllardır Hürriyet okurlarının dertlerine çare olmaya çalışan Güzin Abla (Güzin Sayar) dün akşam sabaha karşı hayata gözlerini yumdu. Bir süredir tedavi gören Sayar'ın kızı Feyza Algan, Güzin Abla'nın okurlarına cevap veriyordu. Feyza Algan, "Anneciğimi kaybettim. Güzin Abla'mız hakkın rahmetine kavuştu. Bütün okurlarının başı sağolsun" dedi. Güzin Sayar'ın cenazesi yarın öğle namazında Erenköy Galip Paşa Camii'nde kılınacak namazın ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilecek. 17 Temmuz 2006 40 yılı aşkın bir süredir okurlarıyla dertleşen, onlara destek olmaya çalışan Güzin Abla kimdir? Güzin Sayar, sizin tanıdığınız adıyla “Güzin Abla”, kökeni Reşat Nuri Güntekin ve Refik Halit Karay’a uzanan, köklü bir ailenin kızıdır. Dedesi Mahmut Hayri Bey’e ait Erenköy, Ethem Efendi Caddesi'nde, Haremlik ve selamlık bulunan eski dönemin o bağ köşkü diye tabir edilen ahşap bir köşkte dünyaya geldi. Ne yazık ki, babasını çok genç yaşta kaybetti. Annesi Mediha Sayar, çok zeki ve çalışkan bir insandı. Babası üst düzey bir devlet memuruydu. O yine de eşini kaybettikten sonra, 3 yaşındaki küçük Güzin’i alıp baba evine döndüğünde, ailesine yük olmamak için çalışmaya başladı. Alman mektebi mezunuydu. Üç lisan biliyordu. O dönemde, Türkiye’nin ilk çalışan kadınlarından biriydi. Güzin Sayar, Harbiye Orduevi’nin karşısındaki evlerinden, Notre Dame De Sion Fransız Kız Lisesi’ne gidip gelirken, genç bir subaya aşık oldu. Annesinin muhalefetine rağmen, 16 yaşında o subayla evlendi. Son derece ince ruhlu, piyano çalan, mürebbiyelerle büyümüş bir genç kadınla, daha zor koşullarda yaşamış ve yatılı bir askeri okulda büyümüş olan bu genç adam pek bağdaşamamışlardı. Küçük kızları dünyaya geldikten bir süre sonra, eşinin başka bir kadını; hem de evli ve 2 çocuklu bir kadını, sevmesi nedeniyle, ayrılmak zorunda kaldı. Birkaç yıl sonra evlendiği mimar Tayfur Şehbal ile de 5 yıllık evliliğini de yine bir başka kadının araya girmesiyle noktalamak zorunda kaldı. Annesi Mediha Sayar, Yeni İstanbul gazetesinde muhasebe müdürü olarak çalışıyordu. Aynı gazetede tercüme yazılar yazarak mesleğe başlayan Güzin Sayar, daha sonra Son Havadis gazetesinde, “Sorun söyleyelim” adıyla 1960’lı yıllarda bir köşeye imza attı. Bu belki de, “Güzin Abla” köşesinin ilk işaretleriydi. İnsanların sorunlarına eğilme merakı onda gençlik yıllarında da varolan, özel bir yetenekti. İleriki yıllarda Akşam, Hür Vatan gibi gazetelerde “Derim ki” diye bir köşe yazısıyla devam etti. Bu arada magazin müdürü olarak çeşitli gazetelerde çalıştı. “Çocukluğundan itibaren gazeteci olmak istemişti. Gerçekten de Türkiye’nin ilk 3-5 kadın gazetecisinden biridir. Saklambaç gazetesinde ilk kez kendi adını taşıyan dertleşme köşesini ise 1971 yılında yazmaya başladı. Zaten o sıralarda aynı gazetede “Feride” adlı bir dertleşme köşesi vardı. Yazıişleri müdürleri, bu köşeyi “Güzin Abla Dertlerinizle Başbaşa” başlığıyla, kendi adıyla sürdürmesini uygun gördüler. Ve “Güzin Abla" köşesi böyle doğmuş oldu. “Güzin abla” olağanüstü güzel ve kültürlü bir kadın olduğu halde, ilginçtir; iki eşi tarafından da aldatılıp, terk edilmiş bir kadındı. Aynı zamanda çok onurlu bir insandı. İkinci evliliği ve ikinci hayal kırıklığından sonra, evliliğe noktayı koydu. Üstelik o sırada 35 yaşındaydı. Kendini kızına ve mesleğine adadı. Bir bakıma bir ekol olarak yarattığı Güzin Abla kavramı, bu başarısız iki evliliğin sonucudur, denebilir. Belki Güzin abla olarak hemcinslerinin, bitmek tükenmek bilmeyen dert ve sorunlarına eğilirken, bir anlamda kendi yaşadığı tecrübeleri onlarla paylaşmak istemiş olabilir. O sevgi dolu bir yürekti, insanlarla çok rahat iletişim kurabilen biriydi. Ve de en büyük özelliği inanılmaz hoşgörüsüdür. Ne yazık ki, yıllarını okurlarının dertlerine adamış bu inanılmaz kadın, dün sabah saatlerinde hayata gözlerini yumdu. Yıllar onu da kayırmadı. Her varlığı bekleyen kaçınılmaz süreç onu da etkiledi. Yaşlılık onun da fani bedenini yıprattı. Sizlerden ayırdı, koparttı. Yıllar acımasızca akıp gidiyor. Her şey gelip geçiyor. Her şey değişiyor. İşte bu nedenle Güzin Abla da köşesini kızına devrederek bu değişime uyum sağladı." |
| Saat: 11:26 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık