![]() |
750 Ayaklı Canlının Anatomik Özellikleri Bu 'Kırkayak' 750 Ayaklı! Bilim insanları dünyanın en çok ayağı olan canlısının anatomik özelliklerini inceledi. 'Illacme plenipes' adlı canlı ilk olarak 80 yıl önce görüldü. Bu canlı son olarak kısa bir süre önce California'da yeniden keşfedildi.Şimdi araştırmacılar, bu türün çok sayıda ayağa sahip olmanın yanında, bugünkü hemcinslerinden ziyade milyonlarca yıl önce yaşayan akrabalarına daha çok benzediğini söylüyor.Araştırmanın sonuçları ZooKeys adlı dergide duyuruldu. Araştırmayı kaleme alan ekibin başkanı Doktor Paul Marek, 'I. plenipes'in "Çok ayaklılar dünyasının sırlarla dolu bir canlısı olduğunu" söylüyor. Yüzlerce Ayağı Var Doktor Marek bu canlıları, 2005 yılında kardeşiyle birlikte California'daki dağlık alanda buldu. O günkü keşfe kadar bu canlılara uzun zamandır rastlanmamıştı.Nature dergisinde çıkan bir yazıda, bu yeniden keşif hakkında ayrıntılar verilmiş ve canlının temel biyolojik özellikleri anlatılmıştı. Son araştırma ise canlının anatomisine daha yakından bakıyor.Bu tür canlıların ortak adı kırkayak olmakla birlikte aslında çoğunun çok daha fazla sayıda ayağı bulunuyor. Bu familyaya ait canlıların büyük bölümünün ayak sayısı 62 olarak biliniyor. Ancak Doktor Marek, 'I. plenipes'in alanında rekortmen olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebileceklerini belirtiyor.Dişilerin 750'ye, erillerin 562'ye varan sayıda ayağı bulunuyor. Bu kadar çok sayıda ayağın toprak altındaki yaşama uyum sağlamak için gelişim süreci geçirdiğini düşünen Doktor Marek : "Yerin altında yaşıyorlar. Yaptığımız çalışmalar sırasında yerin 10-15 santimetre kadar altında yaşadıklarını belirledik." dedi. Eski Türlerine Benziyor Yakından bakıldığında bu canlıların zoolojik geçmişin izlerini taşıdıkları belirlendi. Çok ayaklılar, genel olarak yaprakla besleniyor; çürümüş bitkileri ağzının dişli kısmında öğütüyor.Ancak bilim insanları yeni keşfedilen kırkayağın, çene yapılarının başlarına monte olduğunu; koparttıkları bitki ve mantar parçalarını doğrudan yuttuklarını söylüyor. Bedeni de eski türlere daha çok benziyor.Doktor Marek, yeni keşfedilen çok-ayaklıların beden bölmelerinin de eski akrabalarınınkine daha çok benzediğini dile getiriyor ve milyonlarca yıl önce bu canlılara ve benzerlerine daha çok rastlandığını ama sayılarının artık çok azaldığını söylüyor. Kaynak : BBC / ZooKeys (15 Kasım 2012,16:20) |
Papağanlar İletişim İçin Taklit Ediyor Danimarka’da, bilim insanlarının yaptığı bir araştırmada papağanların birbirleriyle iletişim kurabilmek için hemcinslerinin seslerini taklit ettikleri ortaya çıktı. Danimarka’da bulunan Aarhus ve Kophenag Üniversiteleri’nden bilim insanlarının yaptığı araştırmada papağanların sürü içindeki arkadaşlarıyla iletişim kurmak için çevrelerinden duyduğu sesleri taklit ettikleri ortaya çıktı.BBC’de yer alan habere göre Meksika’nın batısında yaşayan uzun kuyruklu küçük burunlu tür üzerinde yapılan çalışmada papağanların hemcinsleri onları taklit ettiğinde, birbirlerine daha hızlı ve sık tepki verdiği tesbit edildi. Kaynak : Ntvmsnbc / BBC (24 Kasım 2012,15:19) |
Sigara İzmaritinin Kuşların Yuva Yapımındaki Yeri Üzerine Bir Araştırma Kuş Yuvalarına 'Sigara İzmariti' Kalkanı Yeni bir araştırma, şehirlerde yaşayan kuşların yuvalarını böceklerin istilasından korumak için sigara izmariti kullandıklarını ortaya koydu. Bolivyalı araştırmacılar, şehirlerde yaşayan kuşların yuvalarını ‘temiz tutmak’ için şehir hayatının getirdiği faydalardan yararlandıklarını ortaya koydu. Araştırmaya göre, kuşlar yuvalarındaki böcekleri öldürmek ve onları uzak tutmak için sigara izmaritlerini kullanıyor.Royal Society Biology Letters dergisinde yayımlanan araştırma, kuşların yuva yapımında neden çok miktarda sigara izmariti kullandığına da açıklık getirmiş oldu.Bolivya’nın Ekoloji Ensititüsü (UNAM) tarafından yapılan çalışmanın başını çeken López-Rull ve ekibi, sigara izmaritlerinin böcekler karşısında oldukça etkili olduğunu fark etti. López-Rull, “Kuş yuvalarında ne kadar fazla sellüloz asetat varsa, böceklerin yuvada bulunma olasılığı da o kadar azalıyor... Dahası, böcekler ısının tuzağına düşüp içilmiş veya içilmemiş sigaraya yaklaşmaya çalıştıklarında, birçoğu başarılı olamıyor. Nikotin miktarı daha fazla olduğu için, içilmemiş sigaraya yaklaşmaları daha zor oluyor” dedi. Korunaklı Yuvalarda da Var Araştırmacılar, birçok kuş türünün yuva korumasında izmarit kullandığını tesbit etti. İzmarite başvuran kuşların başında serçe ve bülbül geldiği ifade edilirken, diğer kuş türlerinin de izmariti sıkça kullandığı ifade edildi. Araştırma makalesinde, “Kuşlar, yuvalarını işgal eden böceklere karşı gösterdikleri davranış değişikliğiyle tepki verirler... Örneğin, bazı kuş türleri yuvalarına bol miktarda çiçek taşır ve uçucu bileşiklerin etkisiyle böcekleri uzak tutar” dedi. Sigara izmariti kullanmanın da benzer bir davranış şeklinden doğduğu ifade edildi.İzmaritin, şehirlerde yaşayan kuşlar için yaşadıkları yerin sunduğu bir kaynak olarak belirdiği ve yuva inşasında kullanılan maddeler arasına girdiği belirtildi. Araştırmacılar buna rağmen şehir ortamının kuşlar için en zorlayıcı çevre olduğunu da ifade etti. Kaynak : Ntvmsnbc / Royal Society Biology Letters (07 Aralık 2012,12:03) |
Yeni Bir Böcek Türü:Cüce Kök Kurdu Su Üzerinde Zıplayarak Balıklardan Kaçıyor! Bilim insanlarını şaşırtan cüce kök kurdu. Su üzerinde yürüme ve zıplama yeteneğine sahip yeni bir böcek bulundu.Güney Afrika'nın Cape Town kentindeki bir gölette bulunan, bilim insanlarının cüce kök kurdu adını verdikleri böcek, tropik yaşam alanlarında bulunan su bölgeleri kıyısındaki çamurlu suların içine kazdıkları oyuklarda yaşıyor.Böceğin, su üzerinde hareket edebilen diğer böcek ve hayvanların kullandığından farklı bir yöntemle bunu başardığına dikkati çeken bilim insanları, cüce kök kurdunun kullandığı tekniğin, suda giden robotik araçların geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirtti. Böcek üzerinde yapılan araştırmalar, 5 milimetre boyunda ve 10 miligram ağırlığındaki cüce kök kurdunun, arka ayaklarındaki özel paletleri yardımıyla su üzerinde 100 milimetre yükseğe sıçrayabildiğini ve bir sıçrayışta kendi boylarının 5,4 katı olan 33 milimetrelik bir mesafeyi katedebildiğini gösterdi.Böcekler karada ise 70 santimetre yükseğe sıçrayabiliyor ve bir sıçrayışta 1 metre gidebiliyor. Böceği keşfeden İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi Zooloji Bölümü Profesörü Malcolm Burrows, cüce kök kurdu hakkında yaptıkları araştırmayı Current Biology dergisinde yayımladı. Su Topu Oluşturarak Zıplıyor! Su üzerinde hareket edebilen su böcekleriyle, Güney Amerika kertenkelesinin, bunu, ayaklarıyla su arasında kalan küçük hava katmanını muhafaza etmek suretiyle, su yüzey geriliminden faydalanarak yaptığını belirten Barrow, ancak bu canlıların ayaklarının ıslanması durumunda suyun içine çekilerek boğulduklarını anlattı. Cüce kök kurdu ise balıklara kolayca yem olabilecekleri sulardan kaçabilmek için yaklaşık 1 milisaniye içinde, saniyede 130 derecelik açısal hızla açabildikleri güçlü arka bacaklarıyla suyu itiyor. Aşağıya yapılan itme hareketiyle bacakların üzerinde bulunan özel yaylı paletler ve çıkıntılar açılarak yüzey alanlarını 2,4 kat genişletiyor. Böylece aşağıda, böceğin havaya zıplamasına imkan veren bir çeşit su topu oluşuyor. İtiş hareketi tamamlandıktan sonraysa ayaklardaki paletler böceğin havada sürüklenmesini önlemek amacıyla hızla kapanıyor. Böceğin kullandığı su üzerinde hareket ve zıplama tekniğinden suda yolabilen küçük robotların geliştirilmesinde yararlanılabileceğini belirtenBurrows, ''Su altında hareket eden küçük robotik araçlar yapmak istiyorsak biz de böyle pervaneler veya kürekler tasarlamalıyız'' dedi. Kaynak : AA / Current Biology (04 Aralık 2012,13:08) |
Böceklerin Faydaları Böcekler İnsanlara Hizmet Ediyor Uzmanlar, 1 milyon 720 bin hayvan türünün 854 bin'ini oluşturan böceklerin insanlar için çok faydalı olduğunu bildirdi. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Yıldırım, böceklerin sadece pire, tahta kurusu gibi algılanıp insanlar için zararlı böcekler olarak düşünülmemesi gerektiğini vurguladı.Yıldırım, ''Böceklerin faydaları o kadar çok ki hakikaten saymakla bitiremiyoruz. Sayılamayacak kadar insanoğluna hizmetleri var. Tabii sadece bin civarında zararlıları var. Bunun için böcekleri 'pis bir yaratık' olarak görmek doğru değil. Dünyada 20 bin civarında yaban arı türü var. Bunların hepsi tozlaşmayı, tohum bağlamayı sağlıyor, kaliteli ürün elde etmemizi sağlıyor. Bilim dünyasına da önemli katkı sağlıyor'' dedi. Kaynak : CNN (15 Aralık 2012,12:55) |
Hayvanlarda Bilinç Hayvanlarda Bilinç Var mı? Hayvanlarda bilinç olmadığını düşünenler fazladır. Bu düşünce yeni değildir. Psikolog Alfred Binet tek hücreli Micro'ların algılama ve nesneler arasındaki farklılıkları ayırt etme kabiliyetinde oldukları ve amaca yönelik davranışlar sergilediklerini, Organizmaların Ruhsal Yaşantıları (1889) adlı kitabında yayımlamıştı. 1908 yılında ise Francis Darwin bitkilerde bilincin olabileceğinden bahsetti. Yine Jacques Loeb (1859-1924) hayvanlarda da bir tür bilincin olabileceğini öne sürmüştü. 1911 yılında ise Hayvan Davranışı Dergisi (Journal of Animal Behaviour) yayımlanmaya başlandı. Günümüzde de benzer tartışmalar daha yoğun olarak devam etmektedir. Hatta hayvan zihni, bilinci ve algısı konusunda akademik dergiler (Animal Cognition) yayımlanmaktadır. Antropomorfik bakış, insanların günlük yaşamlarına egemen düşüncedir. Evcil hayvanlarımızla ilişkilerimizde onlara insan özellikleri olan duygu, amaç ve maksatlar yakıştırırız. Hayvanlara insansı özellikler atfetmekten kendimizi alamayız.Bu aslında sadece hayvanlarla sınırlı değildir ve diğer canlı şeylere de benzer özellikler yükleriz. Bazen, insanoğlu bitkilere, taşlara ve arabalara dahi yakıştırmalar yapar. Hayvanlarda bilinç olduğu düşüncesinin de bunlardan biri olduğu öne sürülür.1908 yılında Margaret Washburn, Hayvan Zihni adında bir kitap yazmış ve kitabında antropomorfizmden kaçamayacağımızı vurgulamıştır. Kaynak : Popüler Bilim (Eylül 2012,Sayı:217) |
Pandaların Bağışıklık Sisteminde Bulunan Antibiyotik Bileşiği 'Süper Antibiyotik' Panda Kanında Saklı! Nesli tükenme tehlikesi altında bulunan canlıların arasında yer alan pandalar, hayvanat bahçelerinde sayılarını hızla artırırken, insanlığın geleceği için de oldukça önemli bir ilacın üretilmesine katkıda bulunuyor olabilir. Pandaların, aralarında sürekli bir mesafe bulundurmalarının insanlar için çok önemli bir özelliğe sahip olduğu anlaşıldı. Bilim insanları, panda kanında bulunan güçlü bir antibiyotik bileşiğin, yeni tedaviler geliştirilmesinde büyük rol oynayableceğini ifade etti.Çin’in Nanjing Tarım Üniversitesi’nde Dr. Xiuwen Yan’ın başını çektiği araştırma ekibi, dev pandaların genomu üzerinde yaptıkları analizlerde, dikkat çekici bir bulgu elde etti. Panda DNA’sı üzerinde yapılan analizler, canlının bağışıklık sisteminde oluşan güçlü bir antibiyotik bileşik tesbit etti. Çinli bilim insanlarının ‘cathelicidin-AM’ olarak adlandırdığı bileşiğin, zararlı bakterileri bir saatten kısa bir süre içinde öldürebildiği belirtildi. Bu süre, tıp dünyasında bugün kullanılan birçok antibiyotiğin etki gösterdiği süreden altı kat daha hızlı.Dr. Yan, panda kanında gizli olan antibiyotiğin etkisini, İngiliz Daily Telegraph gazetesine anlattı:"Cathelicidin-AM, ilaçlara direnç gösteren bakteri ve mantarlar dahil olmak üzere çok geniş çaplı mikroorganizmalara karşı önleyici etki gösterdi. Geleneksel antibiyotikler kullanarak mikroorganizmaların dirençlerini artırmak gibi bir risk söz konusuyken, en kısa zamanda yeni mikrop öldürücü ilaçlara ihtiyacımız var” dedi. Çok Güçlü Bir Antibiyotik Üretilebilir Zararlı mikroorganizmalara karşı konulması aşamasında, gen kodlanan anti-mikrobik peptitler önemli rol oynuyor. Peptitler, geleneksel antibiyotiklere kıyasla mikropların daha az direnç göstermesini sağlıyor. Bugüne kadar çeşitli hayvan, bitki ve mikroorganizma türlerinden 1000’den fazla anti-mikrobik peptit elde edildi. Bilim insanları, cathelicidin-AM bileşiğinin pandalarda olduğu gibi insan kanında da antibiyotik etkisi göstermesi halinde, çok güçlü bir antibiyotiğin geliştirilebileceğini ifade etti. Dr. Yan ve meslektaşları, antibiyotiklere direnç gösteren bakterilerin kökünü kazıyacak yeni bir tedavi geliştirmenin yanı sıra, genel hijyen sağlanması için bir antiseptik de geliştirebileceklerini umduklarını belirtti. Kaynak : Ntvmsnbc / Telegraph (02 Ocak 2013,16:34) |
PENGUENLER Antartika 'da uzun kutup gecesi, gunesin ufuktan yukselmesiyle biter ve alti ay surecek gunduz baslar. * Cok gecmeden smokinlerini giymis penguen suruleri, kisa bacaklari uzerinde hoplayarak ilerlemeye baslar. Onlerinde yurumeleri gereken yuzlerce kilometre buzlu yol vardir. * Ve onlar 1 adimda yalnizca 10 cm ilerleyebilir. * Ama dakikada 120 adim atarlar. PENGUEN ve POTANSİYEL ENERJİ - KİNETİK ENERJİ DÖNÜŞÜMÜ İmparator penguenlerinin kuluçkaya yattıkları dönem kutup kışına denk gelir. Erkek penguen yumurta üzerinde kuluçkadayken, dişisi doğacak olan yavrusu için besin bulmaya gider. Kuluçka yeri ile en yakın besin kaynağının arasındaki mesafe bazen 100 kilometreyi geçer. Anne penguen yavru yumurtadan çıkana kadar geçen 4 aylık süre içinde sürekli dolaşarak yavrusu için kursağında besin biriktirir. Anne yumurtadan çıkan yavruyu devraldığında, baba penguen uzun sürecek olan yürüyüşe çıkar. http://www.buzlardunyasi.com/images/penguen2.jpg Penguenler büyük gövdeli olmalarına karşın, yürüyüşlerini zorlaştıracak kadar küçük bacaklara sahiptir. Peki nasıl oluyorda buna rağmen kilometrelerce yürüyebilmektedirler? Penguenler tıpkı bir hacıyayatmaz gibi sağa sola sallanarak yürürler. Aslında penguenler enerji tasarrufu yapabilmek için sarkaç benzeri bir yürüyüş yapmaktadırlar. Aşırı kısa bacaklı olan penguenler, yana doğru adımlar atarak kaslarının daha az yorulmasını sağlar. Böylece her adımın sonunda bir sonraki adım için enerji depolarlar. Normal yürümüş olsalar kendi heybetlerindeki bir hayvandan iki kat daha fazala enerji harcamaları gerekirdi. Hayvan sadece yürümeye başlarken enerji harcar, bir de duruken. Penguenlerin bu özellikleri Allah'ın canlılar üzerindeki şefkat ve merhametinin en büyük delillerinden biridir. Kinetik ve potansiyel enerjinin birbirine dönüşümünü kullanarak enerji tasarrrufu sağlayacak bir yürüyüş yapmak hiç bir pengunenin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Allah ilham etmedikçe, hiç bir penguen potansiyel-kinetik enerji dönüşümünü bilemez ve bunu sağlayabileceği bir yürüyüş tasarlayamaz. İMPARATOR PENGUENLERİNİN BENZERSİZ SABRI Yumurtalarını koruma konusunda büyük bir azim, görülmemiş bir sabır ve şaşırtacak derecede dayanıklılık gösteren diğer canlı türü ise imparator penguenleridir. Antarktika'nın zorlu koşullarında yaşayan İmparator penguenleri, Mart ve Nisan aylarında (bu Antarktika'da kışın başlangıcı demektir) üremek ve yavrularını yetiştirebilmek için uygun olan bölgelere birkaç kilometrelik bir yolculuk yaparlar. 25.000 kadar penguen burada biraraya gelir ve çiftleşirler. Mayıs veya Haziran ayında dişi penguenbir yumurta yumurtlar. Çift yumurtaları için yuva yapamaz, çünkü çevrelerinde kardan ve buzdan başka hiçbir şey bulunmamaktadır. Ancak yumurtalarını buzun üzerine de bırakamazlar, çünkü yumurta soğuğa dayanamayarak hemen donar. Bu nedenle imparator penguenleri yumurtalarını ayaklarının üzerinde taşırlar.Yumurtladıktan sonraki birkaç saat içinde, erkek dişinin yanına gelir ve her ikisi göğüs göğüse gelecek şekilde dururlar. Böylece erkek dişiden yumurtayı devralır. Her ikisi de yumurtayı buzun üzerinde tutmamaya özen gösterirler. Erkek önce ayak parmaklarını yumurtanın altına sokar ve sonra parmaklarını kaldırarak yumurtayı ayağının üzerine yuvarlar. Yumurtasını kırmamak için de bu işlemleri son derece dikkatli ve özenli yapmak zorundadır. Bu zorlu işlemin ardından, yumuşak tüyleri ile yumurtanın üzerini örter. http://www.buzlardunyasi.com/images/penguenler_toplulugu.jpg Yumurta üretmek dişi penguenin vücudundaki besin deposunun tamamına yakınını tüketmiştir. Bu kaybını telafi etmek için hemen yiyecek bulmaya denize geri dönmelidir. Bu yüzden kuluçkaya erkek penguen yatar. Ancak bu, diğer kuşlarınkinden çok daha zorlu ve sabır gerektiren bir kuluçka dönemidir. Penguenler yumurtalarını bir an bile ayaklarının üzerinden indiremezler. Bu nedenle hareket kabiliyetleri yok gibidir. Sadece ayaklarını sürükleyerek birkaç metre ilerleyebilirler. Küçük kuyruklarını üçüncü ayak gibi kullanır ve topuklarının üzerinde durarak dinlenirler, bu esnada ayak parmaklarını yukarı doğru dikerler ki değerli yumurtaları buza değip donmasın. Penguenin tüyleriyle örttüğü ayakları dışarıdan 80 derece daha sıcaktır ve bu sayede yumurtası dondurucusoğuğu kesinlikle hissetmez. http://www.buzlardunyasi.com/images/penguen_yavrulari.jpghttp://www.buzlardunyasi.com/images/penguenler8.jpg Penguenler, son derece soğuk olan kutup ikliminin etkisinden korunmak için biraraya toplanırlar. Böylece bu topluluğun üyesi olan yavrular soğuk rüzgarların da etkisinden korunarak toplanma imkanı bulabilirler. Kış ilerledikçe çok şiddetli tipiler başlar, rüzgar saatte 120- 160 km hızla eser. Bu öldürücü kış şartlarında erkek penguenler aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan yavruları için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar. Bu zor koşullarda donmaktan kurtulmak için önemli bir dayanışma örneği göstererek birbirlerine daha da yaklaşırlar. Aralarına soğuk girmesini engellemek için gagalarını göğüslerine yapıştırırlar, böylece enseleri dümdüz olur ve birbirine yapışan penguenler arada hiç boşluk kalmayacak şekilde tüyden bir tavan oluştururlar. Çemberin dışında kalanlar kuzey kutbunun bütün sertliğini göğüslemek zorundadırlar. Ancak bu çok uzun sürmez, çünkü sürekli olarak yer değiştirirler ve dönüşümlü olarak çemberin dışına geçerler. Böylece birbirlerini de kollamış olurlar. Hiçbiri çemberin dış kısmına geçme konusunda çekimser davranmaz. Binlerce penguenin aralarında hiçbir çatışma çıkmadan, aylarca, olabilecek en zor koşullarda bile birlikte yaşamaları ve dayanışma içinde olmaları son derece ilginçtir. Bilinç ve akıl sahibi insanların bile menfaatleriyle çatışabilecek böyle bir ortamda penguenlerin bu kadar uyumlu, ince düşünceli ve fedakar tavırlar göstermeleri çok ender karşılaşılabilecek bir durumdur. Tüm bu güç koşullara rağmen, penguenlerin hayatları pahasına yumurtalarını bırakmamaları ise evrim teorisinin, "zayıfların ezilerek yok olduğu"nu iddia ettiği doğa anlayışını tamamen yıkmaktadır. Çünkü doğa, zayıfların ezilerek yok oldukları bir savaş meydanından çok, zayıfların güçlüler tarafından her türlü zorluğa rağmen korunarak bakıldıkları bir yerdir. http://www.buzlardunyasi.com/images/penguenler9.jpg Gerçekten de doğa Darwin'in dediği gibi olsaydı, yani her birey yalnız kendi yaşamını düşünseydi, hiçbir canlı yavrularını büyütmek, beslemek ve korumak pahasına bu kadar enerji, zaman ve yiyecek kaybına katlanmazdı. Son derece çetin geçen bu 60 günün sonunda yumurtalar çatlar. 60 gündür, tek bir şey yemeden soğuğa karşı direnen erkek penguenler, yumurtalar çatladıktan sonra bile kendilerini değil yavrularını düşünürler. Yeni doğan yavrunun besine ihtiyacı vardır. Erkek penguen yutağından az da olsa süt salgılar ve bunu yavrusuna içirir. İşte tam bu kritik günlerde dişiler görünür. Dişiler döndüklerinde seslenmeye başlarlar ve erkekler de onlara karşılık verir.Eşler birbirlerini çiftleşme sırasında öğrendikleri seslerinden tanırlar. 3 ay boyunca ayrı kalmalarına rağmen bu sesi hemen tanıyabilmeleri de Allah'ın onlara verdiği özel bir yetenektir. Dişinin kursağı tamamen avladığı yiyeceklerle doludur. Bu depoladığı yiyecekleri yavrusunun önüne boşaltır ve yavru ilk gerçek yemeğini yer. Dişinin geri dönmesiyle erkeğin bir an önce yavruyu terk ederek kendi işine döneceği düşünülebilir. Ancak böyle olmaz, erkek 10 gün kadar daha yavruya bakar. Onu ayağının üzerinde korumaya devam eder. Sonrasında ise, yaklaşık 4 aylık açlık döneminden sonraki ilk yemeğini yemek üzere denize döner. Erkek penguen denizde avlandıktan 3-4 hafta sonra geri döner ve yavruya bakma görevini dişiden devralır. Bu kez dişi tekrar avlanmak için denize geri döner. Yavru penguenler ilk dönemlerinde vücut ısılarını kendileri oluşturamazlar ve yalnız bırakıldıklarında birkaç dakika içinde donarak ölürler. Bu nedenle erkek ve dişi penguen yavruya yiyecek bulma ve onu soğuktan koruma görevlerini gerçek bir işbölümü yaparak dönüşümlü olarak üstlenirler. 62 Ve görüldüğü gibi bu konuda o kadar hassastırlar ki kendi yaşamlarını bile bu uğurda tehlikeye atmaktan çekinmezler. Dişi ve erkek penguenlerin büyük bir dayanışma ve işbölümü içinde yumurtalarını ve yavrularını, ölümü ve en zor koşulları göze alarak korumaları, her ne pahasına olursa olsun yavrularını bir an bile yalnız bırakmamaları onlara Allah tarafından ilham edilmektedir. Bilinci ve aklı olmayan bir canlıdan beklenen, bu şartlara dayanamayarak yumurtayı birkaç saat içinde terk etmesi ve kendi başının çaresine bakmasıdır. Ancak penguenler Allah'ın onlara ilham ettiği koruma duygusu sayesinde, saatlerce veya günlerce değil, aylarca yumurtalarını korurlar. AİLE BİREYLERİNİN BİRBİRLERİNİ TANIMALARI Toplu olarak yaşayabilmeleri için her şeyden önce, bir aileye mensup canlıların birbirlerini tanıyabilmeleri gereklidir. Nitekim oldukça geniş alanlarda, çok kalabalık koloniler halinde yaşayan canlılar dahi kendi yavrularını, eşlerini, anne-babalarını veya kardeşlerini tanıyabilirler. Bu konuda en başarılı canlılardan biri penguenlerdir. Birbirlerinin aynısı olan bu canlıların arasında, dikkatli bir gözle bakıldığında dahi, ayırım yapabilmek neredeyse imkansızdır. Bu yüzden penguen ailesinin üyelerinin birbirlerini hiç güçlük çekmeden tanıyabilmeleri oldukça şaşırtıcıdır. Özellikle de dişi penguenin 2-3 ay boyunca eşi ve yavrusu için yiyecek aramaya gidip, dönüşte her ikisini de tanıyabildiği düşünülürse. Anne penguen 2 veya 3 ay sonra geri döndüğünde, yüzlerce penguen arasından yavrusunu ve eşini kolaylıkla bulur. Daha da ilginç olanı, yetişkin penguenler denize avlanmaya gitmeden önce kolonideki tüm yavruları toplarlar ve onları sanki bir çocuk yuvasındaymış gibi birarada bırakırlar. Bu davranışları dondurucu soğuğa karşı bir önlemdir. Birarada duran yavrular sıkıca birbirlerine yaklaşırlar ve böylece ısınırlar. Ancak bir sorun vardır? Yetişkin penguenler avlanmadan döndüklerinde yüzlerce yavru arasından kendi yavrularını nasıl bulacaklardır? Bu, penguenler için bir sorun değildir. Her penguen döndüğünde sesinin en yüksek tonuyla bağırmaya başlar ve her yavru annesini veya babasını sesinden tanıyarak onların yanına gider. Kuşkusuz binlerce penguen arasında birbirlerini ayırt etmelerini sağlayacak en uygun yöntem seslerinden tanımalarıdır. Peki nasıl olmuş da görünümleri tıpatıp aynı olduğu halde birbirlerini ayırt edebilmek için penguenlerin her biri farklı farklı seslere sahip olmuşlardır? Dahası penguenler birbirlerinin seslerini ayırt etme yeteneğini nereden kazanmışlardır? Hiçbir penguen bu özellikleri ve yetenekleri kendi iradesiyle akletmiş ve kazanmış olamaz. Bunların, penguenlere "verilmiş" olması gereklidir. Peki bu özellik ve yetenekleri onlara veren kimdir? Evrimcilere göre "doğa" vermiştir. Acaba doğanın hangi öğesi hayvanlara böyle bir bilinci kazandırabilir? Kutup bölgesindeki buzlar mı? Kayalıklar mı? Elbette cevap bunların hiçbiri olamaz çünkü evrimcilerin birçok güç ve yetenek atfettikleri doğa taştan, kayalardan, ağaçlardan, buzlardan oluşan, ve kendisi de yaratılmış olan bir varlıklar bütünüdür. O halde yukarıdaki sorunun cevabı açıktır: Penguenlerin her birini farklı bir ses ve diğerlerinin sesini tanıma yeteneği ile yaratan ve böylece yaşantılarını kolaylaştıran, her şeyi "kusursuzca var eden" Allah'tır. |
Şempanzelerdeki Hakkaniyet Duygusu Hakkaniyet Sadece İnsanlara Özgü Değil Bilim adamlarının yaptığı bir araştırma, sadece insanlara özgü olduğu düşünülen hakkaniyet duygusunun şempanzelerde de var olduğunu gösterdi.Araştırmaya 6 yetişkin şempanze ile 2-7 yaşındaki 20 çocuk katıldı. İkili gruplara ayrılan şempanzeler ve çocuklardan, partnerleriyle işbirliği yaparak iki renkli jetondan birini seçmeleri istendi. Bilim insanlarına götürülen jetonla şempanzeler yiyecek, çocuklar yapıştırma alabilecekti. Jetonlardan biri ödülün partnerler arasında yarı yarıya paylaştırılmasına, diğeri ise tek bir katılımcının almasına yarıyordu. İşbirliğiyle seçilen jetonu elinde tutan katılımcının bunu partnerine vermesi, onun da ödülü alabilmek için jetonu bilim insanlarına getirmesi gerekiyordu. Çocuklar gibi şempanzeler de ödülün paylaşılmasına yarayan jetonu seçti. Partnerinin onayının alınmasına gerek olmayan oyunun başka versiyonunda da yine çocuklar gibi şempanzeler diğer jetonu seçti ve tek başına ödülü almaya gitti.Bu araştırma sonucunda şempanzelerin de hakkaniyet duygusuna sahip olduğu belirlendi. Kaynak : AA / PNAS (15 Ocak 2013,21:19) |
Yengeçlerin Acıya Karşı Duyarlılıkları Yengeçler Göründükleri Kadar Sert Değiller Biyolojik yapıları nedeniyle acıyı hissetme yetenekleri olmadığı düşünülen yengeçlerin, aslında acıya karşı duyarlı olduğu anlaşıldı. Kıyılarda rastlanan yengeç türlerini inceleyen bilim insanları, kabuklarına küçük elektroşoklar verilen canlıların davranışlarının değiştiğini tesbit etti. Avrupalı bilim insanları, acıya karşı direnç gösterdiği düşünülen yengeçlerin aslında göründükleri kadar sert olmadığını keşfetti. Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ta bulunan Queen’s Biyolojik Bilimler Okulu’ndan Profesör Bob Elwood ve Barry Magee, yengeçlerin düşük elektrik akımlarına tepki gösterdiğini ortaya koydu. Journal of Experimental Biology dergisinde yer alan araştırmada, yengeçlerin acı verecek etkenlere karşı nasıl davranışlar gösterdiği gözlemlendi. Elwood, geçmişte büyük karides ve keşiş yengeci üzerinde başlattığı çalışma kapsamında, acı ile refleks olarak beliren hareketleri birbirinden ayırmaya çalıştı. Elwood, “Acı ile nosisepsiyon olarak bilinen refleks davranışını ayırt etmek için çok dikkatli deneyler yürüttük. Acının fonksiyonu, gelecekte acının kaynağını engellemeye yardım etmektir. Nosisepsiyon ise anında koruma için refleks oluşturur ama uzun dönemli davranışta değişime neden olmaz” dedi. Elektroşoklu Yöntem Elwood, yaptıkları deneylerde yengeçlerin sahip oldukları kabukla elektroşoklara karşı koymak istediklerini belirtti. Elwood, “Yengeçler, kayaların altı gibi karanlık sığınakları avcılardan saklanmakta kullanır. Yaptığımız deneyde, yengecin kabuğuyla elektrik akımına maruz kalması halinde, kayanın altında saklanmaktan vazgeçip vazgeçmeyeceğine baktık” dedi. Deneyde, 90 yengeç, sığınak olarak kullanabilecekleri iki karanlık bölmesi olan bir su tankına kondu. Yengeçlerden bazıları, seçtikleri sığınak nedeniyle elektroşoka maruz kaldı. Ardından tankın dışında bir süre dinlendirilen yengeçler, tekrar tanka kondu. Yengeçlerin birçoğu güvenli olduklarını bildiği ilk sığınaklarına giderken, elektroşoka maruz kalanlara yine akım verildi. Yengeçler, üçüncü kez tanka konulduklarında, elektroşok verilmeyenler her zamanki sığınağını tercih etti, akım verilenler ise ilk tercihlerini değiştirdi ve diğer sığınağa yöneldi. Elwood, “Yengeçler, iki defa şok verilince eski sığınaklarını değiştirdiler. Bu yengeçler, acının kaynağı olan sığınağı gözden çıkardı” dedi. Araştırmalar Derinleşmeli Elwood, elde ettikleri sonucun ardından, kabuklu canlıların gıda sektöründe nasıl kullanıldığını daha iyi araştırmaları gerektiğini söyledi: “Milyarlarca kabuklu canlı ya yakalanıyor, ya da balık çiftliklerinde yetiştiriliyor. Memelilere kıyasla, acıya dayanıklı olduğu düşünülen bu canlılara hiç dikkat edilmeden avlanıyorlar” dedi. Kabuklu canlılara nasıl davranıldığı konusunda dikkatli olunması gerektiğini ifade eden Elwood, aksi takdirde büyük sorunlar yaşayabileceklerini vurguladı: “Felsefi kapsamda, bir hayvanın acı çektiğini kesin olarak gösteremeyiz. Öte yandan, acı çektikleri halde neler beklememiz gerektiği konusunda çeşitli kriterler var. Yaptığımız araştırmalar bu canlıların acı çektiğini gösteriyor ve onların iyiliği için dikkatli davranmalıyız” dedi. Kaynak : Ntvmsnbc / Journal of Experimental Biology (17 Ocak 2013,13:29) |
Scarab Böceğinin Yol Bulma Tekniği Afrikalı Böcek Yıldızlar Yardımıyla Yolunu Buluyor Ufak beyne sahip bir tür Afrika böceği, karanlıkta Samanyolu’nun ışığını kullanarak ve aynı zamanda yıldızlar yardımıyla yolunu bulmayı başarabilen ilk böcek türü olarak biliniyor. Scarab böceği, yolunu şaşırmamak amacıyla Samanyolu’nu kullanıyor. Tıpkı eski yelkenciler ve Sahra Çölü göçebeleri gibi, scarab da sadece gökyüzünü izleyerek yolunu kaybetmemeyi başarıyor. Bulutsuz ve gökyüzünün açık olduğu gecelerde milyonlarca yıldız çölün üstünde ışıldıyor ve bu da böceğin yolunu bulmasını sağlıyor.Bilim adamları, scarab böceğinin yolunu kaybetmemesi için Samanyolu’nun ışığını kullandıklarını keşfetti. Bu böcekler, hayvan gübresinde besleniyor; böcek daha sonra bu gübrenin içinde küre haline bürünüyor ve kendini koruyabileceği bir noktaya yuvarlanıyor. Küre haline geldikten sonra bu, böceğin gübre yığının içinde diğer scarabların toplandığı yere tekrar dönmemesini sağlıyor. Bilim adamları, böceklerin karanlıkta bunu nasıl başarabildiklerini merak ediyorlardı. İsveç Lund Üniversitesi’nden Dr. Marie Dacke: “Bulutsuz ve ayın belirsiz olduğu gecelerde bile birçok scarab böceği doğru yolundan şaşmıyor.” dedi. “Bu henüz hiçbir böcekte gözlenmeyen bir özellik, bir yetenek.” Güney Afrika’daki bir araştırma, bu böceklerin yıldızlı gecelerde gübrelerini taşıyabildiğini, ancak bunu kapalı alanlarda yapamadığını gösterdi. Deneyde böceklere görüş açılarını değiştirmek amacıyla küçük karton başlıklar takıldı. Böcekler, bir metre uzunluğunda siyah örtü ile kaplanmış, yön bulma işaretlerini görmelerinin engellendiği bir alana yerleştirildi. Ay olmadan, gökyüzünü gördüklerinde böcekler, alanın merkezinden uçlara doğru daha az sürede gübre sürüklediler. Yukarıyı göremediklerinde, etrafta önceden 40 saniye amaçsızca dolaşırlarken, bu sefer bu süre 124 saniyeye ulaştı. Deneyin aynısı Johannesburg Planetaryumu'nda tekrar yapıldı ve aynı sonuçlara ulaşıldı. Samanyolu ışığının görülebilir olduğu, yıldızlarla dolu gökyüzünün altında böcekler, aynı performansı sergiledi.Çoğu yıldız böceklerin kolaylıkla görebilmesi için fazla sönük olabiliyor, diyor araştırmacılar. Böcekler yıldız takımlarını seçmekte zorlanırken, Samanyolu’nun ışığını kolaylıkla fark edebiliyorlar.Araştırmacılar, Current Biology dergisinde: “Bu, bir tür böceğin yolunu bulmak amacıyla yıldızlı gökyüzünü kullanıyor olmasını ilk kez ikna edici bir şekilde doğruluyor ve hayvanlar âleminde Samanyolu’nun kullanılması kesin olarak kanıtlanmış oluyor.” diye belirtti. Önceden sadece kuşlar, fok balıkları ve insanların yol bulmak için yıldızları kullandıkları bilinirdi. Scarab böcekleri de Güneş'i ve Ay'ı adeta bir pusula gibi kullanıyor, diyor bilim adamları. Ve ekliyorlar: Bu, bir tür böceğin Samanyolu’nu yer bulmak amacıyla kullanıyor olmasının ilk göstergesi olsa bile, bu durum hayvanlar âleminde yaygın bir özellik olabilir. Kaynak : Telegraph / Current Biology (24 Ocak 2013,01:51) |
Tarla Sincabının Soğuktan Korunma Mekanizması Tarla Sincabı Kış Uykusunda 'Buza Dönüşüyor' Kuzey Kutbu’nda kışlar o kadar soğuk geçiyor ki, bazı canlılar geceden farkı olmayan gündüzlerde uyanmaya bile zahmet etmiyor. Bunlardan bir tanesi olan tarla sincabı, sekiz aylık kış uykusunda vücut ısınını bir memeli için bilinen en düşük sıcaklığa, -3 dereceye indiriyor. Kuzey Kutbu’nun, Güneş’in yüzünü göstermediği ve dondurucu rüzgarlarla çevrildiği kış aylarında, canlılar hayatta kalmak için biyolojik özelliklerini ortaya koyuyor. Spermophilus parryii adıyla bilinen tarla sincabı, sekiz ay süren kış uykusu boyunca tabiri caizse ‘dünyadan kopuyor.’ Tarla sincabı, uykusu esnasında vücut sıcaklığını bugüne kadar bir memeli için ölçülen en düşük değere, -3 dereceye indiriyor. Yaz geldiğinde uyanan sincap, kısa süre içinde vücut sıcaklığını tekrar artırmayı başarıyor. Newscientist'in verdiği bilgiye göre, tarla sincabının -30 dereceyi bulan aşırı soğuklara karşı gösterdiği olağandığı uyum, ilk kez 25 yıl önce keşfedilmişti. ABD’nin Alaska Üniversitesi’nden Brian Barnes, küçük canlıların buz gibi soğuklarda nasıl hayatta kaldığını anlamak için yakaladığı sincapların karnına radyo sinyal vericileri yerleştirdi. Bu sayede, hayvanlar kış uykusuna yatacakları çukuru açmadan önceki vücut sıcaklıkları ölçüldü. Buza Dönüşüyor Barnes, tarla sincabı uykuya yattığında, vücut sıcaklığının 36 dereceden -3 dereceye indiğini tesbit etti. Sincap, kanının donmasını engellemek için su moleküllerinin buz kristallerine dönüşmesine neden olabilecek tüm molekülleri dolaşım sisteminden temizliyor. Kan böylece sıfırın altında akışlanlığını koruyor.Tarla sincabı, balıkların çok düşük sıcaklıktaki sularda hayatta kalmasını sağlayan proteinlere sahip olmamasına rağmen Arktik soğuklarına dayanabiliyor. Barnes, sincapların aşırı yavaş olan metabolizmaları sayesinde yağ stoklarını en iyi şekilde değerlendirdiklerini düşünüyor. Kış Uykusu Deneyi Sincapların ‘aşırı soğuma’ uykusunun limitlerini ölçmek için, Barnes’ın meslektaşı Melanie Richter, dondurucu soğukluktaki bir rüzgar tüneline kış uykusundaki bir sincabı koydu. Ardından, içerideki sıcaklık iyice düşürüldü.Sincabın, rüzgar tünelindeki sıcaklık -26’yı gördüğünde vücut sıcaklığını -4 dereceye indirdiği tesbit edildi. Ancak bu sıcaklıkta, sincap titremeye başladı ve bir süre sonra uyandı. Bilim insanları, buradan yola çıkarak sincabın en fazla -4 dereceye kadar inebildiğine karar verdi. Richter, tarla sincabının soğuğa gösterdiği uyuma ait deneyinde elde ettiği sonuçları, bu ay içinde ABD’nin San Francisco kentinde düzenlenen ‘Karşılaştırmalı Biyoloji’ toplantısında sundu. Araştırmacılar, sincapların sekiz ay donmuş bir yatakta uyumasının sadece aşırı soğuklardan kaynaklanmadığını, Kuzey Kutbu’nun sürekli karanlık geçen kış ve sürekli aydınlık geçen yaz dönemlerinde, sincapların sirkadiyan (24 saatlik) ritimlerini de ayarlamakta güçlük çektiklerini söyledi. Saat Ayarları Var Mı? Sincapların sirkadiyan saat ayarı yapıp yapamadığını anlamak isteyen araştırmacılar, hayvanların çukurlarında bulundukları ve bulunmadıkları anları tesbit etmelerini sağlayacak ışığa duyarlı boyun sensörleri kullandı. Bulgular, erkek sincapların, dişilerden üç hafta önce uyandığını gösterdi. Bu süre içinde, erkekler yuvada kalarak önceden depoladıkları yiyecekleri yedi. Böylece, zifiri karanlıkta vücut sıcaklıkları sabit kaldı ama sirkadiyan saatleri ‘devreye girmedi.’ Bahar geldiğinde, sincapların vücut sıcaklıklarının gündüz vakti arttığı, geceleri ise tekrar azaldığı anlaşıldı. Yazın ise gündüzleri çukurdan çıkan, geceleri ise geri giren sincaplar, sirkadiyan saatinin çalışmaya başladığına dair izlenimler gösterdi. Güneş’in yüksekliğine ve kızıllığına bakarak günün ne zaman başladığı ve bittiğini anlamanın zor olduğunu belirten Barnes, sincapların sirkadiyan saati ayarını beyinlerindeki bir gen sayesinde yapıyor olabileceklerini ifade etti. Kaynak : Ntvmsnbc / NewScientist - Karşılaştırmalı Biyoloji (29 Ocak 2013,19:37) |
Ahtapotların Kaçış Yetenekleri Ahtapot ve Küçük Bir Delikten Kaçış Sadece 40 saniyede bir kutunun içinden sıyrılıp çıkmak. Üstelik küçücük bir delikten! Ahtapotların yarıklardan, çatlaklardan ve deliklerden sıyrılmak gibi etkileyici yetenekleri var. Bu yeteneklerini bir avcı olarak elinizden kaçtığını görmek hoş olmayabilir; ama bunun dışında hayranlık verici.Ahtapotların bu özellikleri ile ilgili bir video, Bermuda Enstitüsü'nde okyanus bilimleri öğrencisi olan Raymond Deckel tarafından, ahtapotların ne kadar küçük deliklerden sığabileceğine ve her boyuttaki delikten ne kadar sürede sıyrılıp çıkabileceğine yönelik yaptığı bir çalışma sırasında kaydedildi. Neden bu tip kaçışlarda çok iyiler? Cevap basit, ahtapotların ne bir kemiği nede dış zarı var. Ayrıca diğer tüm omurgasızlardan çok daha zeki yaratıklar. Laboratuvar deneylerinde ahtapotlar farklı şekilleri ve modelleri ayırt etmek için eğitilebiliyorlar. Ahtapotların ayrıca kimilerinin oyun diye adlandırabileceği –bir zekâ göstergesi- hareketleri de gözlemlendi; buna örnek, akvaryumlarındaki dairesel akıntıda oyuncaklarını bırakmak ve yeniden yakalamak. Ahtapotlar çoğunlukla akvaryumlarından kaçar ve yiyecek bulmak için diğerlerine girer. Balıkçı botlarına çıktıkları ve hatta yengeçleri yemek için delikler açtıkları bile görülmüş. Kaynak: EarthSky (01 Şubat 2013) |
Farelerin Beyin Faaliyetleri Farelerin 'Aklı Okundu' Bilimadamları farelerin beyin faaliyetinin gözlenebildiği bir sistem geliştirdi. Stanford Üniversitesi'nden bilimadamları, önce kalsiyum iyonuna duyarlı sinir hücrelerinin yeşil floresan proteinini gösterebilmesi için farelere gen tedavisi uyguladı. Daha sonra farelerin beynine floresan proteini ve ince bir mikroskop yerleştirdi. Fareler bir uyaranla karşılaştığında sinir hücresi harekete geçti, hücre kalsiyum iyonuyla ''aydınlandı'' ve kalsiyum proteinini harekete geçirerek hücrenin yeşil parlak ışık yaymasını sağladı. Farelerin deneyimler ve duygularla ilgili hipokampus bölgesine yerleştirilen, bir kamera çipine bağlı mikroskopla aynı anda hayvanların beyin faaliyeti görülebildi. Hayvanlar, duvarı tırmaladığında belli bir sinir hücresinin yeşil ışık yaydığı, başka bir yere gittiğinde bu sinir hücresinin ''söndüğü'' ve yeni bir hücrenin ''yandığı'' belirtildi. Araştırmacılardan Mark Schnitzer, ışıklara bakarak farenin nerede olduğunu belirleyebildiklerini vurguladı. ''Ofiste yürüdüğünüzü ve masaya yaklaştığınızda beyninizin bir bölümü, sandalyeye yaklaştığınızda ise başka bir bölümünde ışık yandığını düşünün'' ifadesini kullanan Schnitzer, bu şekilde beynin temsili bir harita çıkardığına dikkati çekti. Deneyden bir ay sonra da farelerin aynı yere geldiğinde sinir hücrelerinin aydınlandığını belirten bilimadamları, araştırma sonuçlarının beyin hastalıklarının gelişiminin incelenmesine ışık tutacağını ifade etti. Kaynak: AA / Nature Neuroscience (20 Şubat 2013,20:06) |
Develerin Yaşam Alanları Kuzey Kutbu’nda Develer Nature Communications’da yeni yayımlanan makaleye göre, günümüzden 3,4 milyon yıl önce ilk develer kuzey kutbunda geziyordu! Develer, Afrika çölleri, iç Asya bölgeleri ve sıcak iklimlerle ilişkilendirilen hayvanlardır. Dolayısıyla, develeri günümüzde soğuk iklim koşullarının hakim olduğu bölgelerde görmeyi beklemeyiz. Fakat yeni bulgular, Orta-Pliyosen olarak adlandırılan dönemde, günümüzden 3,4 milyon yıl önce, bu hayvanların ataları olan Ellesmere develerinin kuzey kutbunda cirit attığını gösteriyor! Peki, bu nasıl mümkün oluyor? Araştırmacılara göre, Orta Pliyosen’de, kuzey kutbu bölgesindeki sıcaklıklar, günümüz sıcaklıklarından 2 ila 3°C daha yüksekti. Bu yüzden Ellesmere Adası’nın Strathcona Fiyordu’nda bulunan ormanda Ellesmere develeri yaşayabiliyordu. Bu sonuçlar, donma noktasının üzerindeki sıcaklıklarda olsa da, develerin çok düşük sıcaklıklara ve 6 ay boyunca karanlığa dayanabildiğini gösteriyor. Rybczynski ve ekibinin çalışması, modern devenin dev develerin soyundan geldiğini ortaya koyması ve develerin gelişim sürecine ışık tutması açısından da önem arz ediyor. Dev kuzey kutup develerinin fosilleri, Rybczynski ve diğ., 2013. Kaynak: Nature Communications |
Şempanzelerin Bulmaca Çözme Becerisi Şempanzelerin Bulmaca Sevgisi Londra Zooloji Topluluğu, yaptığı bir deneyin, şempanzelerin insanlar gibi bulmaca çözmekten hoşlandıklarını ortaya koyduğunu duyurdu.Çalışmanın sonuçları ABD'de yayımlanan ve maymungiller üzerine odaklanan yayınlar yapan American Journal of Primatology dergisinde yayımlandı.Londra'daki ekipten Fay Clark, şempanzelerin ödül olsun ya da olmasın bulmaca çözmekten, bulmacayı sevdikleri için zevk aldıklarını söylüyor.Deney sırasında şempanzelerden delikli bir paneldeki tünelciklerden kırmızı zarları geçirmeleri istendi.Aynı deney bademle de yapıldı ancak araştırmacılar şempanzelerin panel labirentinin sonuna ulaştırmayı başardıkları bademlerin sunduğu ödülden ayrı olarak bizzat zarları da deliklerden ilerletmekten zevk aldıklarını söylüyor. Deneyin maymunlar için arı kovanından petek parçası koparmak gibi bir şey olduğunu belirten araştırmacılar, zar ile oynanan "labirent" oyununun daha zor olduğunu zira petek parçası gibi yapışkan olmadığını belirtiyor.Araştırmacılar, şempanzelere ön eğitim verilmediğini ve herhangi bir şekilde zorlanıp bulmacaya yönlendirilmediklerini belirtti. Kaynak: BBC / Journal of Primatology (26 Şubat 2013,14:15) |
Arılarda Haberleşme Arılar Elektrikle mi Haberleşiyorlar? Bal arıları, uçarken kanatlarını birbirine ve vücutlarına değdirdiklerinde sürtünmeden dolayı oluşan elektrik alanlarını kullanarak iletişim kuruyor olabilirler mi? Araştırmacılar, arıların vücutlarında oluşan elektrik alanlarının, antenleri kıpırdatarak beyinlerinde anlamlı sinyaller oluşturduğuna dair kanıtlar buldular. Arıların vızıldayarak uçarken vücutlarında elektriksel bir yük biriktirdikleri bilinen bir gerçekti. İnsanların halıya sürtündüklerinde oluşturdukları yük gibi, arılar da kanatlarını dakikada ortalama 12.000 kez çırparak kanat çevresinden vücutlarına uzanan bir elektromanyetik alan oluştururlar. Arıların vücutlarını çeviren kabuksu yapı mumsu bir özelliğe sahip olduğundan elektriği iletmez. Free University of Berlin’den Araştırmacı Randolf Menzel’e göre, bu özellikleri sayesinde, arılar bir nesneye konduğunda bile vücutlarındaki yük dağılmadan kalır. Oluşan bu elektrik alanının çiçeğin üzerindeki polenleri mıknatıslayarak, arıların bacaklarına yapışmasını kolaylaştırdığı biliniyordu. Elektromanyetik alanı iletişim kurmada kullanabilecekleri ise ancak Tesla’nın aklına gelebilirdi. Araştırma grubuna göre arılar kondukları çiçekte elektromanyetik alan değişimi oluşturuyor; çiçeğe sonradan konan arılar ise bu değişimi farkedip çiçekten ne zaman nektar toplandığı bilgisini hesaplayabiliyor. Elektromanyetizmanın arılarda oluşturduğu uyarı çok net bir şekilde ortaya konabiliyor. Şöyle ki, bir arının vücudunda oluşan elektrik alanının anteninde meydana getirdiği bükülme oranı, aynı mesafedeki kanat çırpışından oluşan rüzgarın etkisinden 10 kat daha fazla. Yapılan deneysel çalışmalar yukarıdaki teorileri doğrular nitelikte. İletken duvarlı küçük bölmelere konan arılar, dış ortamdaki elektrik alanlarından izole ediliyor. Sonrasında elektrik yüklü bir çubuk arılara yaklaştırıldığında antenlerinin bükülmesine neden oluyor. Antenleri alınan arılara aynı deney uygulandığında ise Johnston organı denen, antenlerin kökünde bulunan sensör gruplarının hareketlerinde değişimler gözleniyor. Deneyler kompleksleştikçe, arıların elektromanyetizmaya tepkileri de daha detaylı incelenebiliyor. Örneğin belli bir elektrik alan şiddeti ve doğrultusunu teşhis edebilen arılara şekerli bir ödül verilen kontrollü deneyler, arıların alan şiddetlerini tespit etme hassasiyetini artırabiliyor. Bu minik ama kompleks organizmalar, gizemlerini korumaya devam edecekler gibi gözüküyor. Dünyanın en hızlı bilgisayarlarından biri saniyede 16 milyar aritmetik işlem yapabilirken, bal arısı aynı sürede 10 mikrowatt’tan daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yapma kapasitesine sahip. Kimbilir, belki de süper işlemcili beyinleri sayesinde yüzbinlerce yıldır kablosuz haberleşebiliyorlar. Kaynak: WIRED (28 Mart 2013,01:30) |
Köpekbalıklarının Davranışları Üzerine Yapılan Araştırmalar Köpekbalıkları Dolunayda Derin Sulara Dalıyorlar Yeni bir araştırma, köpekbalıklarının Dolunayda daha derin sulara indiklerini ortaya koydu. Köpekbalıkları, mevsimlere göre yüzdükleri derinlikleri değiştirirken, Ay’ın hareketlerini de hesaba katıyorlar! Avustralyalı bilim insanları, köpekbalıklarının farklı mevsimlerdeki hareketlerini inceleyerek ilginç sonuçlara ulaştı. Yaklaşık üç yıl boyunca gri resif köpekbalıklarının sudaki hareketlerini takip eden araştırmacılar, Carcharhinus amblyrhynchos olarak bilinen türün sulardaki sıcaklık değiştikçe yüzdükleri derinlikleri değiştirdiklerini tespit etti. Araştırmada, Filipinlerin açıklarındaki Mikronezya adalarından Palau’nun mercan kayalıklarında yaşayan 39 gri resif köpekbalığı incelendi. Köpekbalıklarının, kış mevsiminde sıcak sulardan uzaklaşmamak için yaklaşık 35 metre derinlikte yüzeye yakın bir seviyede yüzmeyi tecih ettiği görüldü. Bahar aylarıyla beraber artan sıcaklıklarda ise köpekbalıklarının yaklaşık 60 metre derinliğe indiği görüldü. PLOS One dergisinde yayımlanan araştırmada ortaya çıkan ilginç bulgu, köpekbalıklarının Ay’ın hareketlerine göre davranış değişikliği göstermesi oldu. Balıklar, dolunay’da suyun derinliklerine dalarken, yeni ayda sığ sularda yüzmeyi tercih etti. Geçmişteki araştırmalar, kılıç balığı, sarıkanat ton balığı ve irigözorkinoz balığının Dolunay esnasında derin sularda yüdüğünü tespit etmişti. Bilim insanları, Dolunay’ın parlaklığı sayesinde balıkları yönlerinden saptırıyor olabileceğini ve balıkların bu etkiyi azaltmak için derinlere daldığını düşünüyor. 5 Tür Koruma Altına Alınacak Livescience sitesine açıklama yapan Batı Avustralya Üniversitesi’nden Gabriel Vianna, “Bu durum ışığın mercanları gün içinde nasıl değiştirdiğini gösteriyor... İlk kez resif köpekbalıklarında ışığın etkisini bu denli gözlemledik” dedi. Araştırmacılar, gri resif köpekbalıklarının gösterdiği farklı yüzme şekillerinin, enerjilerini korumak, yemek bulmak ve daha büyük köpekbalıklarından korunmayı amaçlıyor olabileceğini de belirtti. Yasa dışı avlanmanın bölgeye ve köpekbalıklarına büyük zararı olduğuna dikkat çeken Vianna, “Palau, deniz turizmi ve köpekbalıkları sayesinde gördüğü ilgiyle yılda 18 milyon dolar kazanıyor... Ancak avlanmanın onlarca köpekbalığını birkaç gün içinde yok etme ihtimali var ki bu bile çok büyük bir rakam” dedi. Gri resif köpekbalıkları Dünya'nın birçok bölgesinde yaşayan bir tür olduğu için çevreciler tarafından nesli tükenme tehdidi altındaki türler arasında gösterilmiyor. Ancak yakın zaman önce yapılan bir araştırma, her yıl ortalama 100 milyon köpekbalığının öldürüldüğünü ortaya koymuştu. Uluslararası çevre örgütleri, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) kapsamında beyaz köpekbalığı türünün koruma altına alınmasını istiyor. Kaynak: BBC / PLOS One (17 Nisan 2013,10:18) |
Böceklerin İncelenmesinde Özel Yöntem Böceklere Özel ‘Uzay Giysisi’ Bilim insanları, elektron mikroskopla incelendikleri esnada ölen böcekleri canlı gözlemleyebilmek için alışılmışın dışında bir yöntem buldu: Uzay giysisi etkisi gösterecek koruyucu deterjan! Elektron mikroskoplar, küçük canlıların normalinden binlerce kat daha büyüklükte gözlemlenebilmelerini sağlıyor. Ancak pire, tahtakurusu ve diğer böcekler mikroskop altında incelenirken ölüyor. Küçük canlıları hayattayken inceleme şansını kaçıran bilim insanları, bu sorunu ortadan kaldırmak için ‘küçük uzay giysileri’ kullanmayı düşünüyor. Elektron mikroskoplar, gözlemlenen hedefe elektronlar yayarak çalışıyor. Gözlemlenen nesne veya canlının, bir vakum hücresi içinde tutulması gerekiyor. Bu da, söz konusu hava boşluğunda böceklerin hayatta kalamaması demek. Böceklerin üzerindeki su bile gözlem esnasında buharlaştığı için, bilim insanları numuneleri özel olarak hazırlamak zorunda kalıyor. Japon bilim insanları, elektron mikroskoplarla sorunsuz bir gözlem yapabilmek için, yeni bir yöntem öne sürdü. Araştırmacılar, Tween 20 adındaki zehirli olmayan deterjanla böcekleri kaplamayı planlıyor. Tween 20 kuşanan böcekler, vakum hücresine konarak üzerlerine elektron ışınları gönderilmeye başlanınca, deterjanın oluşturduğu tabaka sayesinde korunuyorlar. Deneme Başarılı Proceedings of The National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, Hamamatsu Üniversitesi Tıp Okulu’ndan Takahiko Hariyama ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. Hariyama, bazı böcek larvalarını elektron ışınlarının öldürmediğini fark etti. Bu böceklerin üst derilerinde, elektronlara veya iyonlaşmış gazlara karşı farklı bir molekül oluşturduğunu gördü. Hariyama, Tween 20 deterjanını, koruyucu moleküle sahip olmayan böcekler üzerinde denediğinde, aynı sonucu aldı: Böcekler hayatta kalmayı başarmıştı. The Scientist dergisinin verdiği bilgiye göre, yöntem her ne kadar başarılı görünse de herkesi tatmin etmiş değil. ABD’nin Shippensburg Üniversitesi’nde böcekbilimci olan Gregory Paulson, Tween 20 ile oluşturulan koruyucu örtünün böceklerin vücutlarındaki küçük yapıların işleyişini etkileyebileceğini belirtti. Kaynak: Ntvmsnbc / Proceedings of The National Academy of Sciences (17 Nisan 2013,13:49) |
Örümcekler Üzerine Yapılan Araştırmalar Erkek Örümceklerin Tehlikeli Seçicilikleri Erkek bir Micaria sociabilis, dişisi ile karşılaşır ve onunla çiftleşmesi beklenirken afiyetle mideye indirir! Bu olay örümcek çiftleşme ritüellerinde tehlikeli bir buluşma olarak kayıtlara geçer ve şaşırtıcı bir araştırmanın kıvılcımı oluverir…Dişi türlerine bir eş olarak değil de bir öğün olarak yaklaşan erkek örümcekler aslında genç dişi üyelerine nasıl dişilerden hoşlandıklarının mesajını veriyor olabilirler. Çek Cumhuriyeti'ndeki Brno Üniversitesi üyelerinden biri olan Lenka Sentnska: "Aslında erkek örümcekler ayırt etmeksizin her önüne gelen dişi örümcekle çiftleşme makineleridir" diyor! Fakat bu Micaria sociabilis türündeki ufak bireyler için pek de geçerli bir iddia değildir! O ve iş arkadaşlarının Davranışsal Sosyobiyoloji ve Ekoloji makalelerinde, bu türdeki örümceklerin diğer akrabalarına göre çok belirgin şekilde ve uç noktalarda seçici olduğunu öne sürmektedirler.Sentenska'nın raporunda bulunan 160'dan fazla birey üzerinde iki cinsiyetten ve her yaştan örümceğin laboratuar incelemesine göre, çok ironik bir şekilde çiftleşme buluşmalarında erkek örümceklerin 3'te 1'inin dişisini öldürmesi ile sonuçlandığı ve hiçbir dişinin erkeğini öldürmediği gözlemlendi. Sentenska'nın örümceklerin yaş aralığına ait tahminleri yılın hangi zamanında toplandığına ve yaşam döngülerine dayanmakta. İlkbahar aylarında yumurtadan çıkmış örümceklerin arasında dişiler en geç ölecek olanlardan, bir sonraki yani haziran ayında doğan jenerasyonun erkekleri ise ilk olgunlaşanlardan. Sonuç olarak haziran ayının gelmesiyle, ilkbahar dişileri, neredeyse haziran jenerasyonu erkeklerden en büyük dişiler olmakta.Bu yaşlı dişiler ve genç erkeklerin çiftleşme ritüelleri ise yüzde 60 oranla dişi ölümü ile sonlanır. Fakat yılın diğer vakitlerinde daha az ölüm oranıyla çiftleşme sağlanarak sonlanmaktadır. Kaynak: Science News (13 Mayıs 2013) |
Bal Arılarının Koku Alma Yetenekleri Bal Arıları Kara Mayınlarını Temizleyecek! Hırvat bilim insanları, insanlık için varlıkları son derece önemli olan bal arılarını insanlığa büyük faydası dokunacak bir amaç için eğitmeyi başardı. Bal arıları, kara mayınlarını koklayarak tespit edebilecek şekilde eğitildi. İnsanlığın baş etmesi en zor sorunlardan biri olan kara mayınları, arılar sayesinde hayal edemeyeceğimiz kadar kolay temizlenebilir. Hırvatistan Mayın Temizleme Bürosu, Bosna ve Hırvatistan savaşı yıllarında ülke geneline döşenen 90 bin mayını, arıların koklama yeteneği sayesinde temizlemeyi umuyor.Mayınları tespit etmek için eğitilen arılar doğaya salındığında, ısı algılayıcı kameralar arıların hareketlerini takip ederek yoğunlaştıkları bölgelerde mayın gömülü olduğunu anlayacak. Yugoslayva’nın Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ ve Makedonya olarak ayrılmasına neden olan savaşlardan kalan mayınlar, 1991’den bu yana 2500 insanın ölümüne yol açtı. Bugüne kadar mayınların önemli bir kısmı temizlense de, yetkililer, yaklaşık 1200 kilometrekarelik alanda mayın bulunduğunu belirtti.Mayın Temizleme Bürosu Başkanı Dijana Plestina, “Mayınlar Hırvatistan’ın büyümesine bir engel teşkil ediyor ve korku içinde yaşamamıza neden oluyor. Bu şekilde yaşamayı kabul edemeyiz” dedi. Koklama yetenekleri köpeklerden bile iyi kabul edilen arılar, geçmişte patlayıcı, uyuşturucu madde, uranyumun yan sıra, hamile kadınları ve kanser hastalığını bile tespit etmekte kullanılmıştı.ExtremeTech'in verdiği bilgiye göre, arıları eğitmek için yemeklerine koku maddesi katmak gibi kolay bir yöntem benimseyen Hırvat bilim insanları, şeker solüsyonuna az miktar TNT patlatıcı kattı. Yaklaşık beş dakika bu solüsyonu arayıp bulacak şekilde eğitilen arılar, TNT kokusunu tespit edecek yeteneği elde etti. Araştırmacılar, mayınlar nedeniyle boşaltılan alanlarda arılarla tespit yapmayı umarken, geçmişte fare ve köpeklerle denenen ve istenilen sonucu vermeyen çözümleri rafa kaldırmak istiyor. Arılar, ısı sensörü sayesinde mayınların yerini daha iyi tespit edeceği gibi, patlamaya da neden olmayacak. Mayın tespitinde kullanılan bir fare. Arılar, daha güvenilir ve etkin bir yöntem olarak kabul edilse de, köpeklere kıyasla eksik kalan yönleri, sadece tek bir kokuyu tespit edebilmeleri.Arıların burunlarını gelecekte insanların yararına çevirmek isteyen İngiliz ‘Inscentinel’ şirketi, arıları belli kokuları öğrenmeleri için eğitiyor. Bu şekilde, arıların gelecekte belli ticari amaçlar için kullanılabileceği düşünülüyor. Kaynak: Ntvmsnbc / ExtremeTech (20 Mayıs 2013,17:58) |
Hamamböceklerinin Tuzaklardan Kaçma Mekanizmaları Hamamböcekleri Tuzaktan Nasıl Kaçıyor? Avrupa'da, değişim geçirerek kendilerine kurulan şekerli tuzaklardan kaçınmayı öğrenen bir hamamböceği türü tespit edildi. ABD'den araştırmacılar, bu ‘öğrenme’ sürecinin nasıl işlediğini ortaya koydu.Yapılan gözlem ve deneyler, değişime uğrayan bu hamamböceği türünün, tad alma duyularını yeniden düzenleyerek, zehirli yemi kaplamakta kullanılan glükozlu yemi ‘tatlı’ değil ‘acı’ olarak algılamaya başladığını gösteriyor.Kuzey Carolina Devlet Üniversitesi'nden bilim insanları bunun doğru olup olmadığını denemek için hamamböceklerine reçel ve fıstık ezmesi şeklinde iki seçenek vermişler.Sonra da böceklerin insanınkine benzeyen tad alıcı organlarını incelemişler. Aynı ekipten bazı araştırmacılar ilk olarak bundan 20 yıl önce, haşereyle mücadele ekiplerinin bazı konutları hamamböceğinden arındırmayı başaramadığını, çünkü böceklerin yemlere dokunmadğını farketmişlerdi.İşte Science adlı bilim dergisinde Dr. Coby Schal tarafından kaleme alınan araştırma bir tür hamamböceğinin, sinir sistemindeki hangi değişimler sonucu bu yemleri reddettiğini açıklıyor. Böceklere Seçenek Deneyin ilk kısmında araştırmacılar aç hamamböceklerine iki yiyecek türü sunuyor: Fıstık ezmesi ve bol glükozlu reçel. Dr. Schal, "Reçelde bol miktarda glükoz var, fıstık ezmesindeki şeker oranı çok daha az" diyor ve anlatıyor, "Değişime uğramış hamamböcekleri reçelin tadına bakar bakmaz geri sıçrıyor hemen kaçıp fıstık ezmesine hücum ediyorlar.'' Deneyin ikinci kısmında araştırmacılar, hamamböceklerinin neden glükozdan tiksinme, kaçma tepkisi verdiğini çözüyor.Bunu yapmak için hamamböceklerini hareketsiz hale getiriyor ve mini elektrotlar kullanarak böceğin ağız kısmında bulunan mikroskobik tüylerin üzerindeki tad alma hücrelerinin faaliyetini kayda alıyorlar. Değişime uğrayan böceklerin tad alma hücrelerinin, glükoza, normal hamamböceklerinin ‘acı’ya verdiği tepkiyi gösterdiğini keşfediyorlar.Dr. Schal, "Buradan, glükozu artık acı bir şey olarak algıladıklarını anlıyoruz" diyor.Aslında tatlıya tepki gösteren hücreler de faaliyete geçiyor, ama acı tepkisi ağır basıp bu algıyı örtüyor.Deney sırasında çekilmiş bir film iyice büyütülerek gösterildiğinde hamamböceğinin şekere tepkisi açıkça gözlemlenebiliyor."Aynı bir bebeğin ıspanak yemeyi reddetmesine benzer bir tepki veriyorlar" diyor Dr. Schal."Başını sallıyor ve bu sıvıyı yutmayı reddediyor. Sonunda bunu geri tükürdüğünü görüyorsunuz." Neden Önemli? Londra Zooloji Enstitüsü'nden Dr. Elli Leadbeater çalışmanın heyecan verici olduğu görüşünde."Tad alma duyularında doğal ayıklanma yoluyla meydana gelen değişikliklerde genellikle hayvanın belli şeylerin tadını alma hassasiyetini yitirdiğini görürüz. Örneğin bitki özü toplamaya uzmanlaşmış arıların şekere hassasiyeti diğer arılara kıyasla düşüktür. Bu sadece bitki özü topladıkları için böyle olmuştur. Yani aslında şekeri hala severler, ama değişim şekeri onlar için daha az tatlı hale getirmiştir. Oysa hamamböceklerinin bu deneyde şekeri "acı" olarak algıladıklarını görüyoruz. Bu da doğal ayıklanmanın çok pratik bir biçimi. Hızla zehiri gizlemek için kullanılan şekeri reddeden bir hamamböceği türü ortaya çıkıyor." Araştırmayı yürüten ekipten Dr. Schal ise insanla hamamböceği arasındaki silahlanma yarışında yeni bir sayfa açıldığını söylüyor."Üzerlerine böcek öldürücüler atıp duruyoruz, onlar da bunlardan kaçınmanın yollarını geliştiriyorlar" diyor. "Hamamböceklerine her zaman büyük saygı duymuşumdur.Yaşamları bize bağlı ama bizden yararlanmayı da biliyorlar." Kaynak: BBC / Science (24 Mayıs 2013,17:21) |
Farelerde Gözetleme Yeteneği Fareler 'İki Ayrı Dünya' Görüyor Max Planck Enstitüsü'nde yapılan deneyde çekilen bir fotoğraf. Laboratuvar farelerinin hareketlerini yakından takip eden Alman bilim insanları, farelerin koştukları esnada gözlerini hem yatay hem de dikey düzlemde zıt yönlere hareket ettirebildiklerini ortaya koydu. Bu özelliğin, avcılara karşı önlem alabilmek için farelerin gözetleme yeteneğini geliştirdiği ifade edildi.Farelerin, dünyayı iki ayrı görüntüde algılayabildiği anlaşıldı. Almanya’nın Tübingen kentinde bulunan Max Planck Biyolojik Sibernetik Enstitüsü ’nde görevli bilim insanları, farelerin koşarken gözlerini zıt yönlere hareket ettirebildiğini fark etti. Minyatür kameralarla göz hareketleri yakın çekimde takip edilen farelerin, farklı görüntüleri insanların yapabildiği gibi tek bir görüntüde bir araya getiremediği belirtildi. Tersine, fareler nereye bakarsa baksın, gözlerinin üzerinde kalan alanın görüntüsü her zaman görüşlerinde beliyor. Bu özelliğin, kuş gibi avcılara yem olmamak için ortaya çıkan bir özellik olduğu düşünülüyor. Birçok memeli gibi farelerin gözleri de kafalarının yan taraflarında bulunuyor. Bu sayede çok geniş bir görüş açısı elde etseler de, üç boyutlu görüntü elde edilebilmesi, iki gözle elde edilen görüntülerin üst üste gelmesiyle sağlanıyor. Bu durum, birçok memelinin aynı anda hem iki gözle görüşü hem de geniş açılı görüşü bir araya getirmesini gerektiriyor. İşlem Aynı İşlev Farklı Alman bilim insanları, serbest hareket halindeki farelerin kafalarına sadece 1 gram ağırlığında minyatür kameralar yerleştirdi. Farelerin göz hareketleri anında gözlemlenirken, görüş çizgileri de anlık olarak kesin bir şekilde tespit edildi.İncelemeler, her ne kadar farelerin görsel bilgileri diğer memelilere benzer şekilde işledikleri bilinse bile, gözlerinin tamamen farklı hareket ettiklerini gösterdi.Araştırmada yer alan Jason Kerr, “İnsanlar kafa hareketini sabitleyen ve gözlem yapılmasını sağlayan bir şekilde gözlerini hareket ettirir. İki gözümüz de hareket eder ve tek bir nesneyi izler. Farelerde ise gözler genelde zıt yönlerde hareket ediyor” dedi. Science Daily’nin verdiği bilgiye göre, fareler üzerinde davranışsal deneyler yapan sinir bilimciler, göz hareketlerinin ağırlıklı olarak kafa hareketlerine bağlı olduğunu belirledi. Kerr, “Kafa aşağı bakarken, gözler geriye gidiyor. Fare kafasını kaldırdığında, gözler öne bakıyor, kısaca şaşı bakıyorlar. Eğer kafasını yana çevirirlerse, aşağıdaki göz yukarı,yukarıda kalan göz aşağı bakıyor” açıklamasını yaptı. Kuş Tehdidine Karşı Oynak Gözler İnsanlarda, gözlerin baktığı yön mükemmel bir hizaya dayanıyor. Aksi takdirde nesneler görüntüde sabitlenemiyor. Farelerde ise zıt göz hareketleri, bakış açısının yatay düzlemde 40, dikey düzlemde ise 60 derece değişmesine neden oluyor.Bu farklı kafa ve göz hareketleri, farelerin sürekli olarak görüş alanlarında gözlerinin üzerinde kalan alanı da görmelerini sağlıyor.Bilim insanları, farelerin bu görüş özelliğini, kendilerine en büyük tehdidi oluşturan kuşlara karşı geliştirdiklerini düşünürken, hayatta kalma şansını da önemli ölçüde artırdığını belirtiyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Science Daily (28 Mayıs 2013,14:33) |
Kaplumbağaların Kabuk Mekanizması Kaplumbağaların Kabuklarının Sırrı Çözüldü Yale Üniversitesi'nden Tyler Lyson, çeşitli dönemlere ait kaplumbağa fosillerini incelediklerini, yapılan karşılaştırmaların kabuğun milyonlarca yıl içinde değişim geçirerek bugünkü şeklini aldığını gösterdiğini söyledi. Lyson, yumuşak bir bedene sahip olduğu için diğer hayvanlar tarafından kolayca avlanan kaplumbağaların hayatta kalabilmek ve soylarını devam ettirebilmek için kaburgaları ile omurlarının birbirine kaynaması sonucu ortaya çıkan sert bir dış kabuk geliştirdiğini belirtti.Kaplumbağa embriyolarında önce kaburgalar daha sonra da omurlar genişliyor. Kabuğun gelişimi, üzerinde bir deri tabakasının oluşumu ile tamamlanıyor. Kaburgaların solunum sisteminde önemli bir işleve sahip olduğuna işaret eden Lyson, "Kendisini korumak için kaburgalarından vazgeçen kaplumbağaların nefes almak için başka bir yol bulmaları gerekiyordu. Bunu da karın bölgelerinde eşi benzeri olmayan bir kas bağı geliştirerek başarmışlar. Bu bağ, kaplumbağanın akciğerleri ile diğer organlarını sarmalayarak nefes almalarına yardımcı oluyor" dedi.Lyson, koruma sağlayan kabuğun aynı zamanda içerdiği demir, potasyum ve magnezyumun laktik asit birikimini önlemesi sonucu kaplumbağanın diğer omurgalılara oranla su altında daha uzun süre kalmasına yardımcı olduğunu vurguladı. Kaynak: CNN (31 Mayıs 2013,19:43) |
En Küçük Omurgalı Hayvan Dünyanın Yaşayan En Küçük Omurgalı Hayvanı Bilim adamları, Yeni Gine Papua yakınlarında, dünyanın yaşayan en küçük omurgalı hayvanını keşfettiler. Bu minik kurbağa, Güneydoğu Asya’daki sazan balığının rekorunu kırarak en küçük omurgalı hayvan olarak tarihe geçti. Bu kurbağanın yetişkin hali, ortalama 7,7 mm uzunluğunda.Omurgalı hayvanlar, boyut olarak; 7 mm uzunluğundaki yeni küçük türlerden, 25,8 m uzunluğundaki mavi balinalara kadar değişiyor.Birkaç istisna haricinde, bu ve diğer çok küçük kurbağalar tropik yağmur ormanlarındaki nemli yaprak çöplerinde yaşam alanı buluyor ve bu alanlar, onlara diğer daha kuru ortamlarda bulunmayan onların yaşamasına elverişli eşsiz bir ekolojik ortam oluşturuyor. Kaynak: EarthSky (29 Mayıs 2013) |
Bazı Hayvanların Bilinmeyen İlginç Özellikleri
Kaynak: Bilinmeyenler org |
Asyalı Uğurböceklerinin Güçlü Bağışıklık Sistemi 'İstilacı' Uğurböcekleri Alman bilim insanlarının yaptığı bir araştırmada, Asya kökenli bir uğurböceği türünün Avrupa ve Amerika genelindeki başka türleri kırıma uğrattığı ortaya çıktı. 'Alacalı' adıyla bilinen uğurböcekleri yerli türleri istila altına aldı.Aslında ilk olarak seralardaki yaprak bitleri sorunu için ithal edilen böcekler, bazılarının kaçıp kontrolsüzce çoğalması sonucu yerli türler için başlı başına bir sorun haline dönüştü.Araştırmacılar, savaşı istilacı böceklerin kazandığını söylüyor. Çünkü vücutlarında taşıdıkları zehirli parazitler diğer türleri yok etmeye yetiyor.Araştırmanın bulguları, 'Science' dergisinde yayımlandı. Antibiyotik Kaynağı Alacalı uğurböcekleri günde iki yüzden fazla yaprak bitini yok edebildiğinden bu sorun için doğal ve etkili bir çözüm olarak görülüyor.Ancak son yıllarda, kaçan ithal uğurböcekleri, Avrupa ve Kuzey Amerika genelinde yerli türleri istila edip hızla kendilerine yaşam alanı oluşturdular.Büyük gruplar halinde korunaklı yerlerde bulunan Asyalı işgalciler ciddi sıkıntılar oluşturuyor.Ayrıca alacalı uğurböceklerinin, insanlarda ciddi alerjik reaksiyonlara sebep olabilecekleri belirtiliyor. Yeni araştırmaya göre, biyolojik sistemlerinden dolayı yerli türlerin Asyalı uğurböcekleriyle rekabet edebilmeleri mümkün değil.İstilacı böceklerin bağışıklık sistemi çok güçlü ve vücut sıvıları 'anti mikrobik peptidler' denilen güçlü bir antibiyotik bileşik içeriyor.Bu özellikler onlara yerel türlerle kıyaslandığında patojenlerle daha etkili savaşabilme imkanı sağlıyor.Araştırmacılar, alacalı böceklerdeki bu güçlü antibiyotiğin ilaç geliştirmede kullanılabileceğini düşünüyor.Ama uğurböceklerinin en güçlü silahı “mikrospori” denilen küçük mantarlar. Yerel Türler için Durum Vahim Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü’nden Dr. Heiko Vogel, “Kendi kanlarında onları aktive etmeden saklayabiliyorlar ve henüz bunu nasıl yapabildiklerini çözemedik” diyor.Dr. Vogel'ın aktardığına göre, “Diğer uğurböcekleri onların yumurtalarına saldırıya başladıklarında, mantarlar aktif olup yerel türleri öldürüyor.” Son yıllarda yapılan birçok araştırma Avrupa’da alacalı böceklerin yerli türleri yok ettiğini ortaya koydu. İngiltere’de araştırmacılar yerli türlerde her sekiz uğurböceğinden yedisinin öldüğünü belirtti. Durum Belçika ve İsviçre’de de aynı.İngiltere’de araştırmacılar insanlardan alacalı böcekleri gördüklerinde bildirmesini istiyor. Hatta akıllı telefonlarda kullanılabilen bir uygulama, insanların gördüğü uğurböcekleri ile ilgili ayrıntıları kaydetmelerini sağlıyor. Ekoloji ve Hidroloji Merkezi’nden Dr. Helen Roy, Alman bilim insanlarının çalışmasını “büyüleyici” olarak nitelendiriyor.Ama tehlike altında olan yerli türler için durum hâlâ çok vahim görünüyor.Dr. Roy, “İngiltere'de iki noktalı uğurböceği olarak bilinen ve ülkede en yaygın tür olan böceklerin sayısında acı ve dramatik düşüşler yaşanıyor" diyor.Alman bilimciler, Asyalı uğurböceklerinin dünyanın büyük bir kısmını istilaya başladığı görüşüne katılıyor.Dr. Roy umutsuz: “Onları durdurabilecek hiç bir yol göremiyorum. Artık çok geç. Onların en etkileyici yanı, her türlü farklı iklim koşulları ve sıcaklıkta hayatta kalabilmeleri. Ve şimdi Güney Amerika ve Güney Afrika’ya doğru yol almaya başladılar.” Asya uğurböceklerinin üzümden beslendiği ve genellikle üzüm bağlarında bulundukları biliniyor.Şarap üretim alanlarına girmeyi başarırlarsa, güçlü savunma kimyasalları ile şarapların tadını etkileyebilirler.Dr Roy, şu uyarıda bulunuyor: “Elma ve üzüme gelen bu böcekler kitleler halinde hareket ettiklerinden problem oluşturmaya başladılar. Tek bir böcek, şarabın tadını bozmak için yeterli.” Kaynak: BBC / Science |
İstilacı Karıncalar Çılgın Karıncalar Elektronikleri İstila Ediyor Amerika kıtasında hızla yayılan ‘çılgın karıncalar’, giderek artan bir tehdit haline geliyor. ABD’de birçok işyeri ve haneye giren karıncalar, elektronik cihazları kullanılamaz hale getiriyor. Ülkenin özellikle güney kısımlarında yayılmaya başlayan çılgın karıncalar, ‘Nylanderia fulva’ hızla artarak yerleşim birimlerinde sorun oluşturmaya başladı.Böcek ilaçlama uzmanı Mike Matthews, Texas’ın Austin kentinde yakın zamanda onlarca evde klimayı karıncalardan temizlemek zorunda kaldığını belirtti.NBCNews'e konuşan Matthews, ‘karıncaların cihazın içinde çoğaldığını ve kısa devreye neden olduklarını’ ifade etti. The Bug Master şirkerinde çalışan böcek uzmanı, “Elektronik cihazları açtığınız zaman karıncalardan binlercesiyle karşılaşıyorsunuz. Cihazların içini tamamen dolduruyorlar” dedi. ABD’de ilk olarak 2002’de tespit edilen çılgın karıncalar, özellikle Meksika Körfezi’ne bakan Texas ve Florida gibi eyaletlerde çoğaldı. Karıncaların önüne geçilememesinin nedeni, diğer türlere oranla 100 kat daha hızlı çoğalmaları.Texas Üniversitesi’nde araştırmacı olan Edward LeBrun, “Ekosistemdeki düzen birçok farklı karınca türünün farklı görevleri üstlenmesini gerektiriyor. Bir türün bu kadar baskın çıkması olağandışı. Daha da kötüsü, elektronik cihazları işgal etmeleri gibi kötü bir huyları var” dedi. Çarpılınca Alarm Veriyorlar LiveScience'e konuşan LeBrun, ‘çılgın karıncaların yaşadıkları yuva veya delikleri kendilerinin açmadığını, bu yüzden uygun bir yer bulabildikleri her yere sızdıklarını’ belirtti.Çılgın karıncalar, duvarların içine, bodrum katlarına ve tesisat boşluklarına sızmaları yetmiyormuş gibi, cep telefonları, bilgisayar ve çeşitli tüketici elektroniği ürününe giriyor.Karıncaların vücudu, elektronik cihazın içinde bağlantı yerleri arasında iletim görevi görebiliyor ve çarpılarak kısa devreye neden oluyorlar. Bu durum yaşandığında, bir çeşit feromon salgılayarak ‘saldırı altında olduklarını’ duyuruyorlar. Sonuç olarak, cihazlar karınca akınına uğruyor.Böcek ilaçlama uzmanı Matthews, “Bir keresinde Waco kentindeki bir apartman dairesinde 150 klimadan 90 tanesine bulaştılar. Temizlemek 2 ay sürdü” dedi. Diğer Türleri Ezdiler Nylanderia fulva türünün ‘çılgın karınca’ olarak adlandırılmasının sebebi, kırsal veya yerleşim alanlarında her yere dağılmaları ve hızla çoğalmaları. Meraklı karıncaların keşif gücü önlerine neresi çıkarsa çıksın geri dönmelerini engelliyor.Arjantin ve Brezilya’nın güney bölgelerine özgü olduğu belirtilen karıncalar, 2002’de tespit edildiklerinde uzun bir süre Karayip çılgın karıncalarından ayırt edilemedi. Nedeni, her iki türün işçilerinin birbirine çok benzemesi.Vücutları diğer türlere oranla daha küçük olan böylece yabancı türlerin yuva ve tünellerini kolayca işgal edebilen çılgın karıncalar, birçok bölgede ateş karıncalarına baskın gelmeyi başardı. Kaynak: BBC / LiveScience (28 Haziran 2013,11:48) |
Örümcek Ağlarının Avlama Mekanizması 'Örümcek Ağları Elektriksel Güçle Yakalıyor!' Yeni bir araştırma, örümceklerin avlarını ‘elektrostatik etkiyle’ çekebildiklerini ortaya koydu. Araştırmada, ağların elektrik yüklü nesne ve canlılara karşı hassas olduğu anlaşıldı. Bahçe örümceklerinin ağları üzerinde yapılan yeni bir araştırma, ağların yapışkan ipliklerinin elektrik yüklü nesnelere hassas olduğunu ve bu nesne veya canlılara doğru hareket ettiğini gösterdi.Scientific Reports dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, uçabilen birçok böcek türü, uçmaları esnasında elektrik yükü oluşturuyor. Yeni araştırma, bal arıları gibi bu böceklerin uçarken örümceklerin ipliğiyle örülmüş ağ tarafından çekildiklerini ve av olmalarının kolaylaştığını öne sürdü.Araştırmada yer alan ABD’nin California Üniversitesi’nden Victor Ortega Jimenez, “Elektrik yüklü böcekler örümcek ağının bozulmasına neden olabilir... Böcekler, ağa çok yakın uçmaları halinde elektrostatik etkiye kapılarak tuzağa yakalanabilir” dedi.Jimenez, ‘bal arılarının kanatlarını çırparken 200 volta kadar elektrik yükü oluşturabildiklerini, bu sayede negatif yüklü çiçeklerden polen çekebildiklerini’ ifade etti. Elektrik Yüklü Ağlar Jimenez, böceklerin yakalandıkları ağın yapısını bozdukları bulgusunu yeni düşünceleriyle güçlendirmek için meslektaşı Robert Dudler ile Araneus diadematus örümcek türüne ait ağlar topladı.Ağların elektrik yüklü nesnelere nasıl tepki verdiğini gözlemleyen ikili, yüklü nesne ile ağların arasında etkileşim yaşandığını gördü. Dahası, bir arının ağa doğru düşmesi esnasında, ağların büküldüğü ve avını daha iyi yakalayacak duruma geldiği görüldü. Ağdaki bozulmanın ise yakalanan böceğin vücut büyüklüğünün yarısı kadar olduğuna dikkat çekildi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) materyal bilimi uzmanı olan Markus Buehler, “Bu oldukça ilgi çekici bir durum... Elektriksel etkileşim böceği ağa çekerken yakalanma olasılığını da artırıyor” dedi.Buehler, bundan sonra sorulması gereken soruların, ‘hangi böceklerin elektrik yüklü olduğunu anlamakla başlayacağını’ söyledi. Kaynak: BBC / Scientific Reports (09 Temmuz 2013,14:05) |
Arıların Petek Oluşturma Mekanizması Bal Peteğindeki Sırlar Arıların bal peteklerinin şaşırtıcı sırrı. Bir zamanlar matematikçi böceklerin akıl almaz bir başarısı olarak görülen bal peteklerindeki düzenli altıgen yapı oldukça basit bir mekanizmayla aydınlatıldı.Bilim insanları yıllar yılı bal peteklerindeki açısal mükemmelliğe hayretle bakmış; ancak hiçbiri tam olarak bu mekanizmayı açıklayamamıştır. İngiltere ve Çin’deki mühendisler bu gizemi çözme yolunda ilk ve önemli bazı adımlar atmış durumdalar. Ekip bal peteklerinde göze hoş gelen bu altıgen şeklin aslında başlarda dairesel bir yapıda olduğunu ve saniyeler içerisinde altıgen bir yapı aldıklarını ortaya koydu. Araştırmacılar çalışmalarının bulgularını 16 Temmuz’da Journal of The Royal Society Interface adlı dergide yayınladılar. Cardiff Üniversitesi’nden mühendis ve çalışmanın yazarlarından Bhushan Karihaloo; Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi iki büyük dehanın da bu fenomenle büyülendiklerini hatırlatarak, bal arılarının peteklerini nasıl yaptıklarıyla ilgili insanların pek çok spekülasyon ortaya attıklarını söylüyor. Pek çok ilginç, hatta arıların matematik kullandıklarını temel alan açıklamaların olduğunu da ekledikten sonra, Karihaloo aslında sanılanın aksine açıklamanın daha basit olduğunu belirtiyor. Bal Peteğine Yakın Bakış Ekip Beijing'teki bir tesiste bal arılarının peteklerini inşasını kolayca gözlemleyebilecekleri bir düzenek kurmuş. Yaptıkları çalışmalarda peteklerin inşasının çeşitli aşamalarını fotoğraflayarak belgelendirmişler. Gözlemler sonucunda peteklerin ilk aşamada dairesel yapıda oldukları fark edilmiş. Peteğin bu ilk hücresel yapısı oluşturulduktan sonra ekip gözlemlerinde bal arılarının peteğin duvarlarını ısıttıklarını fark etmişler (Aslında bu daha önceki çalışmalarda tanımlanmış fakat henüz detaylı bir açıklama getirilememiştir.) ve bunun altıgen oluşumundaki en önemli adım olduğunu düşünüyorlar. Arılar bu işlemde kullandıkları ısıyı kendi vücutlarından sağlıyorlar. Peteği ısıttıklarında mumu akışkan hale getiriyorlar ve ardından petek en kararlı form olan altıgene dönüşüyor. Fakat süreç henüz tüm detaylarıyla aydınlatılmış değil. Ekibin şu an üzerinde çalıştıkları soru, arıların bir peteği tümden mi yoksa kısım kısım mı ısıttıkları. "Benim tahminim doğanın tasarrufu ve ekonomiyi tercih etmesinden yola çıkarak peteğin kısmi olarak yani sadece belli noktalardan ısıtıldıkları; ancak diğer yandan arıların bakış açısıyla düşününce de bir peteği tek seferde ısıtmak daha kolay bir iş gibi görünüyor" diyor Karihaloo.Ekip her iki senaryonun da ne kadar süre alacağını hesaplamış. Buna göre bir petek hücresini altıgene dönüştürmek için tümden ısıttığınızda 6 saniye, belirli noktalardan ısıttığınızda ise 36 saniye geçiyor. Ekipteki araştırmacılar, çalışmanın ilerleyen basamaklarında bu veriyi kullanacaklarını dile getiriyorlar. Kaynak: Journal of The Royal Society Interface (16 Temmuz 2013) |
Yunusların İletişim Kurma Yetenekleri Yunuslar İsimleriyle İletişim Kuruyor Bilim insanları yunusların birbirlerini isimleriyle seslenerek çağırdığını işaret eden yeni kanıtlara ulaştı. İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı yunusların isimleriyle iletişime geçtiklerini ortaya koydu.Yunusların kendilerine has bir ıslık sesiyle birbirlerini ayırt ettikleri biliniyordu. Ancak İskoçya’da yürütülen yeni araştırmada ilk kez bir yunusun ismiyle hitap edilmesine karşılık verip vermediği incelendi. Doktor Vincent Janik, yunusların doğal ortamlarında sürüyle temas halinde kalabilmek için bu yeteneği geliştirdiğini belirtti. BBC’nin verdiği bilgiye göre, İskoçya kıyılarında şişe burunlu yunuslar üzerinde yapılan araştırmada belirli yunuslara ait ıslık işareti çalındı. Aynı gruptaki yunusların işareti algılayarak cevap verdiği gözlemlenirken, farklı gruptaki yunusların tepkisiz kaldığı belirlendi. Araştırmada farklı yunus gruplarının kendilerine has isimlerinin olduğu ve sadece grup içindekilerin buna tepki verdiği sonucuna ulaşıldı. Kaynak: BBC / Proceedings of The National Academy of Sciences (23 Temmuz 2013,17:09) |
Kuşlardaki Hız Algısı Kuşlar Hız Limitinin Farkında Kuşlar trafik işaretlerinden anlamıyor ama Kanadalı bilim insanları oldukça ilginç bir gerçeği ortaya koydu. Kuşların bazı yollardaki hız limitine duyarlı olduğu ve yavaş otomobillere kıyasla, hızlı otomobillerden daha güvenli bir mesafeden uzaklaştıkları anlaşıldı. Kuşların, yollardaki hız limitine karşı hassas olduğu ortaya çıktı. Kanadalı bilim insanları Pierre Legagneux ve Simon Ducatez, Fransa’da çalıştıkları dönemde evleri ile laboratuvarları arasında seyahat ederken ilginç bir gerçeği keşfettiler.İki araştırmacı, araçlarıyla saatte 50 km hız limiti olan bir yolda ilerledikleri zaman, kuşların arabaya yaklaşık 15 metre kala havalandıklarını; hız limiti saatte 110 km olan yolda ilerledikleri zaman ise kuşların araba ile aralarında yaklaşık 75 metre kaldığı an havalandıklarını gözlemledi. Kanadalı bilim insanları bu bulguya ek olarak, hız limiti düşük olan yolda hızlı seyahat ederken, ya da limitin yüksek olduğu yolda yavaş seyahat ederken kuşların pay bıraktığı mesafelerin değişmediğini tepit etti. Araçları Bir Avcı Gibi Algılıyorlar Kuşların araç hızına değil de yoldaki hız limitine göre tepki göstermelerini oldukça şaşırtıcı bulan bilim insanları, bunun sebebi olarak kuşların araçları avcı gibi algılıyor olabileceğini belirtti. Bu bilgiyle bağlantılı olarak, kuşların çevrelerindeki bazı bölgelerde avcıları daha tehlikeli, bazı bölgelerde ise daha az tehlikeli olarak algılıyor olabilecekleri ifade edildi. Kuşların tepki verme mekanizmalarını etkileyen yalnızca hız limitleri değil. Kanadalı bilim insanları kuşların sonbaharda daha temkinli davranıp araçlarla aralarında bıraktıkları ortalama mesafeden daha uzun bir mesafe kala havalandıklarını, buna karşın ilkbaharda araçların kendilerine yaklaşmalarına izin verdiklerini keşfettiler. Legagneux ve Ducatez bu farklılığa sebep olarak, kuşların ilkbaharda çocuklarını besledikleri için daha aktif olduklarını, sonbaharda ise yavru kuşların yollar konusunda tecrübesiz olması sebebiyle daha ihtiyatlı davrandıklarına dikkat çekti. Kaynak: BBC / Ntvmsnbc (21 Ağustos 2013,16:37) |
Kurtların Yalnızlık Duygusu 'Kurtlar Yalnızlıktan Uluyor' Yapılan yeni bir araştırma, kurtların yalnızlık duygusu sebebiyle uluduğunu ortaya koydu. Viyana Veterinerlik Üniversitesi’nden Dr. Friederike Range’in öncülüğünü yaptığı bir grup araştırmacı, kurtların yalnızlıklarını ifade edebilmek için uluduğunu keşfetti.Üstelik araştırma sonuçları bununla da sınırlı değil. Ekip aynı zamanda, her bir ulumanın farklı ve özel bir ilişki türünü işaret ettiğini ortaya koydu.Avusturya Kurt Bilim Merkezi ’nde yaşayan kurtlar üzerinde yapılan araştırma sonucunda, kurtların, yalnızlıklarını sürüdeki diğer arkadaşlarına ifade edebilmek ve onlardan yardım istemek amacıyla uludukları bilgisine ulaşıldı. Dolunay Aktifleştiriyor Araştırma ekibinin başındaki isim Friederike Range’in yaptığı açıklamada, kurtların yalnızca yaşadıkları stresten ötürü ulumadıklarını, ulurken arkadaşlarıyla iletişim kurmak ve onlarla yeniden birleşebilmek için yardım istemek gibi hedeflerinin olduğu vurgulandı.Range, “Elde ettiğimiz sonuçlar, kurtların duygusal halinin ötesinde, sosyal etkileşimin ulumayı değiştirebileceğini gösterdi... Bu bir nevi Facebook gibi ama daha gürültülü” dedi. Sürünün geride kalan üyelerinin de gruptan ayrılan kurt için uluduklarını aktaran Range, ayrılan kurdun gruptaki mevkisi yüksekse sürünün daha uzun ve daha hevesli uluduğunu sözlerine ekledi. Discovery News'in verdiği bilgiye göre, kurtların ulumasında akla gelen ilk sebep olan dolunay teorisi bilim insanları tarafından da destekleniyor. Dolunayın normalden daha aydınlık bir ortam oluşturduğuna ve bu yüzden hayvanların dolunaylı gecelerde daha aktif olduğuna dikkat çeken bilim insanları, hikayelerde sıkça geçen senaryonun bu açıdan doğru olabileceğini vurguladı. Kaynak: BBC / Discovery News (23 Ağustos 2013, 13:48) |
Yaban Arılarının Uçuş Mekanizması Yaban Arılarının Kanat Çırpma Anı Havada uçmaktan çok süzülüyormuş gibi görünen arıların kanat çırpması, insan gözünün fark edemediği kadar hızlı bir hareket. Bilim insanları, en son teknolojiyi kullanarak, saniyede 5000 karelik çekimle merak edilen bu anı kamerayla yakalamayı başardı. Uçabilen birçok böcek, havada kanatlarını saniyede ortalama 600 defa çırpabiliyor. Bu kadar hızlı hareket etmeleri, arı gibi böceklerin nasıl bir aerobatik yeteneğe sahip olduğunu gözlemlememizi çıplak gözle imkansız kılıyor. Yaban arılarının nasıl bir uçuş mekanizmasına sahip olduğunu anlamak isteyen iki Japon araştırmacı, saniyede 5000 bin karelik çekim yaparak küçük canlının kanat çırpma hareketini net bir şekilde yakalamayı başardı. Japonya’nın Senkrotron Radyasyon Araştırma Enstitüsü ’nden Hiroyuki Iwamoto ve Naoto Yagi, omurgalılar üzerinde üç yıl süren araştırmalarında, motor sinirler tarafından salınan kalsiyum iyonların, kasların daralmasına yol açtığını tespit etti. X-Ray Altında Gözlemlendi Araştırmaya göre, motor nöronlar tarafından salınan proteinler, kuyruk ucu ve diğer kısımların kasılmasını sağlıyor. Ancak kanat hareketinin, aşırı hızlı olmasının altında ne tür bir etken yattığı hala kesin değil. Bu sırrı çözmek isteyen Japon araştırmacılar, X-ray altında bir deney tüpüne koydukları yaban arısını inceledi. Arkadan aydınlatılan deney tüpündeki arının başı ve kuyruğuna bakacak şekilde iki kamera yerleştiren Iwamoto ve Yagi, saniyede 5000 bin karelik çekimle arının X-ray difraksiyon hareketlerini yakaladı. Ortaya, kanat hareketinin nasıl gerçekleştiğini gösteren çok net bir görüntü çıktı. Phys.org sitesinin verdiği bilgiye göre, miyozin proteini, hem kasların yön kazanmasını, hem de arının vücudunun kasılmasını sağlıyor, böylece kanat hareketinin temelini oluştan etken olarak beliriyor. Kaynak: BBC / Science (24 Ağustos 2013, 10:28) |
Köpeklerin Koku Alma Dereceleri Köpekler, Hipogliseminin Kokusunu Alabiliyor Köpeklerin kandaki şeker oranının düştüğünü anlayabileceği belirlendi. İngiltere'deki Bristol ve Dundee Üniversitelerinden bilim insanlarının yaptığı araştırma, kandaki şeker düzeyini koklamak için eğitilen köpeklerin şeker hastalarını hipoglisemi (kandaki şeker oranının düşmesi) krizi konusunda uyarabileceğini gösterdi.Bilim insanları, hastaların nefesini ve terini koklayarak eğitimli köpeklerin kandaki şeker oranının düştüğünü belirleyebileceği, havlayarak, sürtünerek ya da ısırarak sahibini uyarabileceğini belirtti.5-66 yaşındaki 17 şeker hastasının katıldığı araştırmada, özel eğitimli bir köpek hipoglisemiyi anlama konusunda oldukça başarılı oldu. Katılımcılardan 12'si köpek sayesinde yaşam kalitelerinin arttığını vurguladı.Kandaki şeker düzeyindeki değişikliklerin nefes ya da ter kokusunu da değiştirdiğini belirten araştırmacılar, hipoglisemi krizi korkusunun hastaların hayatına normal devam etmesini sınırlandırdığına, psikolojilerini etkilediğine ve çoğunlukla eve kapanmalarına yol açtığına dikkati çekti.Yapılan araştırmada, eğitimin çok zor ve masraflı olması nedeniyle"köpek bakıcı" imkanının henüz çok sınırlı kaldığı da belirtildi. Kaynak: AA / PLoS ONE (24 Ağustos 2013, 12:25) |
Kurbağaların Ses Algısı Ağzıyla Duyan Kurbağa: Gardiner's Seychelles Bilim insanları, dünyanın en küçük amfibi canlılarından biri olan Gardiner's Seychelles kurbağasının sesi ağzını kullanarak algıladığını tespit etti. Uzunluğu 1.2 santimetrenin üzerine çıkmayan Gardiner's Seychelles (Sooglossus gardineri) kurbağasının, son derece ufak boyutundan daha ilginç bir özelliğe sahip olduğu ortaya çıktı. Yeni bir araştırma, kulak zarı ve orta kulağı bulunmayan canlının sesleri algılayabildiğini gösterdi. Memelilerde olduğu gibi kulakları bulunmayan kurbağa türleri, kulak zarlarını doğrudan derileri üzerinde bulunduruyor ve kıkırdaksı yapı sayesinde duyabiliyorlar. Ancak Gardiner's Seychelles kurbağası deri üzerinde kulak zarı bulundurmuyor olmasına rağmen duyabiliyor. Fransa’nın birçok üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmada, Gardiner's Seychelles kurbağalarının, diğer kurbağaların seslerine nasıl tepki verdikleri gözlemlendi. Yapılan ses kayıtlarında, kurbağaların sesleri algılayabildiği anlaşıldı. Kulak Zarı Yerine Ağzını Kullanıyor X-ray görüntüleri, kurbağanın ne kemikleriyle (çene kemikleriyle yaptığımız gibi) ne de kaslarıyla ses çıkardıklarını gösterdi. Bunun üzerine bir simülasyon hazırlayan araştırmacılar, kurbağanın sesleri kafatasındaki bir oyukta bulunan ve yankı yapan sesleri algılayan iç kulağa ağzıyla iletip iletmediğini inceledi. Sonuçlar, küçük kurbağanın ağzı sayesinde duyabildiğini gösterdi. Bozuk para büyüklüğündeki kurbağa böylece, kulak zarıyla değil ancak ağzıyla duyan kurbağa olarak kayıtlara geçti. Yine de Gardiner's Seychelles kulak zarı olmadan duyabilen ilk kurbağa değil. Bilim insanları, 2001 yılında akciğerleri sayesinde duyabilen bir kurbağa türü keşfetmişti. Gelişimden Uzak Kaldı Kulağın gelişimi, antik süper kıta Gondwana’nın parçalanmasına kadar uzanıyor. Bilim insanları, kurbağaların bugün Madagaskar’ın açıklarındaki Şeysel adalarında izole kaldıkları için milyonlarca yıl değişmeden kaldığını düşünüyor. Gardiner's Seychelles üzerinde elde edilen yeni bilgiler, bilim insanlarının Gondwana’da yaşamış olan canlılar hakkında daha fazla bilgi edinmelerini ve modern hayvanlara kıyasla nasıl bir gelişim süreci geçirdiklerini anlamalarını sağlayacak. Kaynak: BBC / Popular Science (03 Eylül 2013, 10:38) |
Balinaların Güneşlenme Mekanizması ‘Balinalar da İnsanlar Gibi Güneşleniyor’ Gök Balina Bilim insanları, balinaların morötesi ışınlardan korunmak için güneşlendiklerini tespit etti. Bazı balina türleri, güneşin zararlı ışınlarından korunmak için güneşleniyor.Meksika’nın Californiya Körfezi’nde yaşayan gök, ispermeçet ve çatal kuyruklu balinaların deri örneklerini inceleyen bilim insanları, dev balıkların derilerinde çok net bronzlaşma etkileri tespit etti. Ocak 2007 ile Haziran 2009 arasında toplanan numuneler, balinaların morötesi ışınlardan korunmak için güneşlendiği düşüncesini ortaya koydu. Gök balinaların, her yıl Arktik ile California Körfezi arasında göç ettiği biliniyor. İngiltere’nin Newcastle Üniversitesi’nden Mark Birch-Marchin’in başını çektiği araştırma ekibi, morötesi radyasyonun körfezde artış gösterdiği Şubat-Mayıs aylarında, gök balinaların derisinde melanin etkisiyle karalma yaşandığını tespit etti. Boyları 30 metreye, ağırlıkları ise 170 tona kadar çıkabilen gök balinalar, var olan en büyük canlılar olarak kabul ediliyor.Araştırmacılar, balinaların derisi karaldıkça, hücrelerdeki mitokondriyal DNA ’nın (sadece anneden geçen DNA) aldığı hasarın da azaldığını fark etti. Böylece, tıpkı insanlarda olduğu gibi melaninin balinalarda da morötesi ışınların neden olduğu DNA hasarını önlediği anlaşıldı. Güneşten Korunmak için Pigment Bilim insanları, gök balinaların aksine, çatal kuyruklu ve ispermeçet balinalarının derisinde renk değişiminin çok fazla olmadığı belirtildi. Bunun sebebi, diğer iki balina türünün morötesi ışınlara daha fazla maruz kalması ve güneşlenmeye fazla ihtiyaç duymamaları. Gök balinaların aksine, çatal kuyruklu balinalar tüm yıl boyunca California Körfezi’nde geziniyor ve yüksek miktarda morötesi ışınlara maruz kalıyor. Dolayısıyla, en yüksek melanin oranını ortaya koyan çatal kuyruklular, en koyu deriye sahip olan balina olarak belirdi. Denizin yüzeyinde uzun süreli kalan ispermeçet balinaları ise güneşten korunmak için melanin ve ısı şoku proteini 70 adı verilen bir maddeyi kullanıyor. Bu madde, morötesi ışınların zarar verdiği proteinleri onarıyor. Birch-Marchin, DNA ve deriden elde edilen bulguların, hayvanların güneşten korunmak için pigmentlere başvurduğuna işaret ettiğini belirtti. Güneş yanığına sahip ilk balinanın üç yıl önce tespit edildiğine dikkat çeken İngiliz bilim insanı, güneş yanıklarının melanom adlı kanser türüne neden olup olmadığını henüz bilmediklerini söyledi. Kaynak: BBC / Newscientist (03 Eylül 2013, 12:00) |
Bobbit Solucanlarının Avlanma Mekanizması Bobbit Solucanının Avlanma Anı Bilim insanları, denizlerin en esrarengiz canlıları arasında bulunan bobbit solucanının avlanmasını gösteren yeni bir görüntü elde etti. Kendisini kuma gömerek saklanan ve boyutları 10 metreye kadar çıkabilen bobbit solucanları, hala birçok sır saklıyor. Denizlerin dibinde saklanan tehlikeli bir solucan türü, elde edilen yeni görüntüleriyle bilim dünyasına kendi hakkında yeni bilgiler sundu. Gökkuşağı renklerine sahip olan Bobbit Solucanı (Eunice aphroditois), sahip olduğu beş antenle üzerinden geçmekte olan avlarını fark ediyor ve takibe alıyor. Yaklaşan avına son derece güçlü kaslara sahip ağzıyla saldıran solucan ‘pharynx’ denilen kaslarıyla ani saldırı sonucu bir balığı ikiye bölebiliyor. İlk saldırıda ölmeyen bir deniz canlısı, son saniyelerinde daha korkutucu bir sonla karşılaşıyor. Bobbit, avını müthiş bir hızla saklı olduğu oyuğa çekiyor ve gözden kayboluyor. İşte buradan sonra neler yaşandığını bilim dünyası halen bilmiyor. Wired dergisine konuşan Meksika’nın ECOSUR araştırma merkezinden ekolog Luis F. Carrera-Parra ve Sergio I. Salazar-Vallejo, “Ne olduğunu bilmiyoruz çünkü bobbit solucanı türlerini doğrudan gözlemyebilmiş değiliz” ifadesini kullandı. Bilinmeyenleri Çok Bilim insanları, çok fazla rastlanmayan ve bugüne kadar yeterince görüntülenememiş olan bobbit solucanlarını nasıl sınıflandıracakları konusunda kararsız. ABD’nin A&M Üniversitesi’nde deniz biyoloğu olan Anja Schulze, “Bu solucana ait sadece farklı türler değil, aynı zamanda farklı cinsler olduğunu da düşünüyoruz... Renkler türlere göre çok az değişiyor olabilir ancak kaç tane türe denk geldiğini bilmiyoruz” dedi. Bobbit solucanlarının incelenmesini engelleyen en büyük sorunlardan biri, korunma şekilleri. Bilim insanlarının eline geçen bobbitlerin büyük kısmı, formalin veya etanol içinde ulaştırıldıklarından tür ayrımı yapılmasını sağlayacak renkleri beyazlaşmış oluyor. Canlıların, nasıl üredikleri de bir diğer bilinmeyen. Meksikalı araştırmacılar Carrera-Parra ve Salazar-Vallejo, ‘bobbitlerin vücutlarının arka kısmında sperm ve oosit taşımak için gelişmiş olabileceğini ve benzer deniz canlıları gibi denizdeki hareketi esnasında büyük miktarda sperm ve yumurtayı yayıyor olabileceğini’ belirtti.İki araştırmacı, “Solucan uzantılarından uyuşturucu veya öldürücü bir zehir salıyor olabilir. Özellikle solucan kendisinden büyük avları sindirebilmek için böyle bir yöntem kullanıyor olabilir” yorumunu yaptı. Kaynak: Ntvmsnbc / Wired (09 Eylül 2013, 12:56) |
Beyaz Balinaların Halka Oluşturma Yetenekleri Beyaz Balina ve Sudan Halkaları Hoşçakal baloncuk: Bu fotoğrafta beyaz balina bir baloncuğa eliyle dur işareti yapıyor gibi. Bir balinanın yetenekli sayılması için suyun altında daire şeklinde baloncuklar çıkarması yeterlidir; ama bu beyaz balina sanki gösteriş yapıyor! Tüm bunları yaparken de kameraya el sallayacak kadar cesaretli. Suyun altındaki bu ilginç hareketlerinin görüntüleri Japonya’da Tokyo’nun doğusunda bulunan Kamogawa’daki Kamogawa Su Dünyası’nda çekildi. Gerçeklik halkası: Bu fotoğrafların gerçek olmadığı düşünülebilir ama baloncuk çıkarmak bazı beyaz balinalar tarafından öğrenilebilen bir yetenek. Beyaz balinalar Kuzey Buz Denizi’nde yaşamaktadır.Yüksek zekâları ve kendi aralarında sohbet etmeleriyle bilinirler. Büyük denizlerde yön bulmak ve birbirlerinin yerini tespit etmek için ses üstü dalgalar çıkarırlar. Baloncuk çıkarmak bazı beyaz balinalar tarafından öğrenilebilen bir yetenek ve bu balina baloncuk çıkarırken fotoğrafı çekilen ilk balina değil. Son 3 yılda tekniğini geliştiren 10 yaşındaki bir beyaz balina Japonya’da bulunan Shimane akvaryumunun gözdesi oldu. Bir su akışı oluşturmak için ağzından üflüyor ve sonra su akışından halka oluşturmak için üfleyerek onu deliyor. Tüm bu ilginç hareketler fotoğrafçı Hiroya Minakuchi tarafından karelendi. Baloncuk çıkarmak: Bu balina Hiroya Minakuchi tarafından Japonya’daki Shimane akvaryumunda ışık halkası efekti oluştururken fotoğraflanmıştır. Osaka’dan 58 yaşındaki adam akvaryumda çalışmayıp beyaz balinalarla birlikte dalmaya izni olan tek kişi.“Bu beyaz balina 7 yaşındayken baloncuklar çıkarırdı. Birkaç sene önce tekniğini geliştirdi. Artık su akışı oluşturmak için ağzını kullanıyor ve bu da bizim suyun altında görebileceğimiz bir şey değil. Daha sonra bu üfleme boşluğundan buraya hava üflüyor ve halka şeklini oluşturuyor. Bunun, onun açısından inanılmaz eğlenceli olduğuna inanıyorum. Bu yeni oyunu geliştirdiğinden beri bunu ziyaretçiler için sergilemekte.” diyor ve ekliyor: “Akvaryumda çalışmayıp beyaz balinalarla birlikte dalmaya izni olan tek kişi benim. O yüzden böyle bir fotoğraf çok nadir karelenir.” Kaynak: Dailymail |
Böceklerin Hareket Mekanizmaları Biyolojik Çarkları Olan Tek Böcek Milyonlarca yıllık gelişim süreciyle yaşadıkları çevreye uyum sağlayan hayvanlar, bazen doğal mühendisliğin en ilginç örneklerinden birini oluşturabiliyor. Issus coleoptratus adı verilen ve bacaklarında dişliler bulunan böcek, bu tuhaf özelliğiyle aşırı hızlı ilerleme özelliğine sahip. Adını çok yakından bilmediğimiz bir böcek, mükemmel bir makine gibi çalışan hareket sistemine sahip. I. Coleoptratus, bacaklarında birbirine kenetlenen dişlere sahip olduğu bilinen ilk böcek. ‘Planthopper’ türü böceklere mensup olan I. Coleoptratus, müthiş bir sıçrama yeteneğine sahip. Sadece 2 milisaniyede harekete geçen bu böcek, saniyede 3.9 metre gibi muazzam bir sürate sahip. I. Coleoptratus bilim insanlarını şaşkına çeviren bu hızının sırrı ise eşi benzeri bulunmayan bir doğal mühendislikten geliyor. İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nden Malcolm Burrows, I. Coleoptratus hakkında, “Bu fevkalade bir performans” yorumunu yaptı. Burrows, dişlilere sahip böceğin larvasına ilk olarak bir meslektaşının bahçesinde rastlamış. Deli gibi zıplayıp duran böcekleri incelediğinde, böceğin arka ayaklarında birbirine kenetlenen dişiler olduğunu fark etmiş. Newscientist'in verdiği bilgiye göre, I. Coleoptratus’un dişlilerini 1957 yılında Alman biyolog K. Sander’da gözlemledi. Ancak bilim insanının makalesini bugün internette bulmak mümkün değil. Tek Sorun Zamanla Kaybolması Arka ayaklardaki çarklarda toplam 10-12 dişlisi bulunan I. Coleoptratus’un dişlileri, 15-30 mikrometre uzunluğunda. Biyolojik bir çark üzerinde bulunan dişliler, bu sayede hareket esnasında birbirlerine kenetleniyor. Bristol Üniversitesi’nden Gregory Sutton ile çalışan Burrows, saniyede 5000 karelik çekimle dişlilerin hareketini gözlemledi. Burrows ve Sutton, sıçrama esnasında arka bacakların 30 mikrosaniye farkla çalıştığını gördü. Buradan yola çıkarak, bacakların sinir hücrelerinin aksine daha hızlı hareket kazandırdığı için bir gelişim süreci geçirdiğini düşündüler. Londra’nın Doğal Tarih Müzesi’nden Chris Lyal, ‘dişlilere sahip başka böceklerin bulunduğunu ancak I. Coleoptratus’ta olduğu gibi etkileşime geçmediklerini’ belirtti. Lyal, “Bu böceğe baktığınızda neden diğerleri aynısını yapamıyor diye düşünüyorsunuz” dedi. Alman biyolog Sander’in çalışmasında, en az 2000 planthopper böceğin dişlilere sahip olduğu öne belirtiliyor. En az 10 tanesi böceği inceleyen Burrows ise dişlileri olmasına rağmen hiçbirinin I. Coleoptratus gibi hareket yeteneği olmadığını belirtiyor. Ancak I. Coleoptratus’un dişlileri ömür boyu vücudunda kalmıyor. Sadece larva döneminde bulunan dişliler, yetişkinlik döneminde kayboluyor. Yine de yetişkin I. Coleoptratus oldukça iyi sıçrıyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Newscientist (13 Eylül 2013, 10:55) |
Antibiyotik Üreten Beyaz Karıncalar Kendi Antibiyotiğini Üreten Karınca İstilacı karıncalar dünyanın birçok bölgesinde insanlara büyük sorunlar çıkarabiliyor. Araştırmalar, böcek ilaçlarına karşı kendi antibiyotiğini geliştiren beyaz karıncaların ortaya koyduğu tehdidi artıracağını gösteriyor. Beyaz karıncalar, her yıl dünya genelinde 40 milyar dolar zarara neden oluyor. Bilim insanları, dışkılarından kendi antibiyotiklerini üretmeyi başaran beyaz karıncaların, böcek ilaçlarına karşı dirençlerini artırdığı uyarısında bulundu. Proceedings of The Royal Society B dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, beyaz karıncalar doğal antibiyotik üretmek için kendi dışkılarından yararlanacak şekilde bir gelişim süreci geçirdi. Dışkılarını temel yapı taşlarıyla entegre eden beyaz karıncalar, kolonilerini antibiyotiklere dirençli kaleler haline getirirken, taşıdıkları hastalıkları da daha fazla yayma riskini taşıyor. Ortalama boyu sadece 0.9 cm olan beyaz karıncalar, yüzyıllardır insanları rahatsız eden bir canlı olmayı başarıyor. Yer Altında Saklı Tehlike Discovery News'e konuşan araştırmanın baş yazarı Thomas Chouvenc, “Tek bir beyaz karıncayı öldürmek sorun değil... Tüm koloniyi ortadan kaldırmak bir sorun” yorumunu yaptı. ABD’nin Florida Üniversitesi’nde araştırmacı olan Chouvenc, “Formozo yeraltı termitlerinin (Coptotermes formosanus) kolonileri, yeraltında birçok kanala uzanan 150 metre derinliğe ulaşabilir... Bu kolonileri tespit etmek çok zor. Birçok insan evlerini kurduktan sonra oluşan hasar nedeniyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalıyor” dedi. Beyaz karıncaların tespit edilmiş yaklaşık 3000 türü var. Ancak sadece 80 tanesinin böcek ilaçlarından etkilendiği biliniyor. Chouvenc, tropik ve sıcak bölgelerin yanı sıra, ABD’ye özgü olan Reticulitermes flavipes türünün de sayısız ev için tehdit oluşturan karıncalar arasında yer aldığını belirtti. Karınca kolonilerinde dışkı katkılı materyalin Streptomyces adı verilen bir bakterinin çoğalmasını sağladığı ifade edildi. Karşılığında, bakteri diğer mikropların gelişmesini önlüyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Proceedings of The Royal Society B (18 Eylül 2013, 11:40) |
Arılarda Koloni Çöküş Hastalığı (CCD) 'Stres, Arı Kolonilerini Tek Başına Yok Edebilir' Dünya genelindeki arı kolonilerini etkileyen esrarengiz bir hastalık, doğadaki dengelerin korunması için çok büyük önem taşıyan arıları tehdit ediyor. Bilim insanları, tek bir arıyı bile etkileyen stres kaynaklı hastalığın zamanla tüm koloniyi ele geçirebileceğini belirtiyor. Arı kolonilerindeki on binlerce işçi arıyı sessiz sedasız ölüme sürükleyen bir hastalık, bilim insanlarının çözmeye çalıştığı ana sorunlardan biri haline geldi. Deneyler, arıları strese boğan hastalığın birçok nedeni olabileceğini gösterdi.Koloni Çöküş Hastalığı (CCD) olarak adlandırılan sendrom, arı kolonilerindeki 50-80 bin işçi arının koloniyi terk edip ölmesine neden olurken, kraliçe arıyı bal peteklerinde bekleyen larvalarla yapayalnız bırakıyor. Küresel alanda koloniler üzerinde etkili olan CCD’nin kesin nedeni bilinmiyor. Bilim insanları tarım ilaçlarından habitat alanının azalmasına ve parazitlerden dizel yakıtların neden olduğu dumanlara kadar birçok faktörün sorumlu olabileceğini düşünüyor.Söz konusu faktörlerin ortak özelliği, tümünün arıları strese sürükleyebilmesi. Tek bir faktör arıları öldürmeye yetmese de, arılar bireysel olarak davranışlarında değişim gösterebiliyor ve kolonilerinden uzaklaşabiliyor, saldırgan veya savunmacı pozisyona girebiliyor. İşçi Arıların Azalması Çöküşü Hızlandırıyor Ecology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, tek bir arıyı etkileyen stres, zamanla koloniye yayılabiliyor. Bir noktadan sonra, önüne geçilemeyen stres koloninin çökmesine neden olabiliyor.Londra’nın Royak Holloway Üniversitesi’nde biyolog olan John Bryden, arıların yaşadığı stresi çok ağır bir çanta taşımaya benzetti. Araştırmaya imzası bulunan Bryden, “Eğer ağırlık sürekli artarsa bir süre sonra taşıyamaz hale geliriz... Benzer olarak arı kolonileri stres altında büyümeye devam edemez. Aşırı stres, nihayetinde çöküşe neden olur” dedi.Sayıları azalan işçi arıların yerini alan yeni doğan ve stresten etkilenen arılar ve koloninin etkinliği giderek azalıyor. Larvalarla ve kraliçe arıyla ilgilenen işçi arıların ciddi şekilde azalması, sonunda koloninin ayakta kalmasını imkansız hale getiriyor. Stres Faktörü Artarsa Çöküş Hızlanıyor Yaptıkları deneyde yaban arılarını inceleyen Bryan ve meslektaşları, kolonileri 42 gün boyunca öldürücü olmayan seviyede haşere ilacına maruz bıraktı ve ölen-hayatta kalan arıların sayısını gözlemledi. Ardından, hem işçi hem de stresli arıların beraber yer aldığı kuramsal bir koloniyi taklit eden bir simülasyon oluşturuldu. Simülasyona gerçek hayattaki deneyin verileri eklendiğinde, mükemmel bir uyum ortaya çıktı.Sonuçlar, deneyde sadece haşere ilacı kullanılmış olsa da, stresi tetikleyebilecek hastalık, hava, habitat kaybı ve kirlilik gibi diğer sebeplerin de CCD’yi tetikleyebileceğini gösterdi. Bu faktörlerin toplu halde ortaya çıkmasının da çöküşü hızlandırdığı anlaşıldı.Bryan, tek bir stres etkeniyle kolonilerin çöküşü arasında kurulan bağın bu şekilde ifade edilebileceğini belirtti. Kaynak: BBC / Ecology (07 Ekim 2013, 16:24) |
DİNOZORLARIN YOK OLUŞU 20 YILLIK ARAŞTIRMA Dinozorların 65 milyon yıl önce yeryüzünden silinmesinin nedenlerini araştıran 41 bilim adamından oluşan ekip, bu canavarların dev bir meteorun dünyaya çarpması sonucu ortadan kalktığı tezini kesinleştirdi. Bilim adamları 20 yıldır yapılan tüm araştırmaları değerlendirerek bu sonuca ulaştı. Amerika’da düzenlenen 41’inci Ay ve Gezegen Bilimi Konferansı’nda açıklanan analize göre 65 milyon yıl önce dünyaya 15 kilometre büyüklüğünde meteor düştü. KITALARIN ŞEKLİ DEĞİŞTİ Meksika’nın Yukatan Yarımadası’ndaki Chicxulub’a düşen meteor nedeniyle atom bombasından 1 milyar kat daha büyük bir patlama meydana geldi. Bu patlama yüzünden dinozorlar ve suda yaşayan dev sürüngenler de dahil olmak üzere dünyadaki tüm canlıların yarısından fazlası yok oldu. Çarpmanın hemen ardından dünyada geniş çaplı yangınlar, kıtaların şeklini değiştirecek büyüklükte depremler ve toprak kaymaları oldu. Sonra da tsunamiler meydana geldi. Bu da çarpışmanın ardından hayatta kalan dinozorların çoğunun sonunu getirdi. BUZ DEVRİ BAŞLADI Meteor, bir mermiden 20 kat daha büyük hızla dünyaya çarptı. Tıpkı atom bombası gibi ufukta dev ateş topu oluştu ve atmosfere büyük bir hızla moloz ile duman yığını karıştı. Bu yığın kısa sürede tüm atmosferi kapladı. Güneş ışınları bu moloz ve duman yığınından geçip dünyaya ulaşamadı. Bu nedenle de küresel kış ve buz devri başladı. Hayatta kalan son dinozorlar da hava koşullarına ayak uyduramayıp hayatını kaybetti. |
Kambur Yunuslar Kambur Yunus Keşfi Yeni keşfedilen türe ait bir fotoğraf. Bilim insanları, Avustralya’nın kuzeyinde bugüne kadar görülmemiş kambur yunus türü görüldüğünü açıkladı. ABD’nin Vahşi Doğa Koruma Derneği (WSC), Amerikan Doğal Tarih Müzesi ve uluslararası diğer grupların yaptığı çalışma, bugüne kadar bilimin karşısına çıkmayan yeni bir yunus türünün keşfedilmesini sağladı. Sırt yüzgeçlerinin altında kamburluk olan yunus türlerini birbirinden ayırt etmek için balıkların fiziksel ve genetik farklılıklarını mercek altına yatıran araştırmacılar, Hint Pasifiği’nde bir tanesi yeni tanımlanan üç kambur yunus yaşadığını belirledi. Araştırmada yer alan WSC Latin Amerika ve Karayip Programı üyesi Dr. Martin Mendez, “Morfolojik ve genetik analizlere dayanan çalışma sonucunda, kambur yunus sınıfının en az dört tür içerdiğini belirledik... Bu çalışma kambur yunusların Gelişim tarihini anlamamız ve bu türleri korumak için belirlenen politikayı belirlememizde bize yardımcı olacak” dedi. Bilim insanlarının bugüne dek belirlediği dört kambur yunus türü ise şöyle: Atlantik’in doğusu ve Afrika’nın batı açıklarında görülen Atlantik kambur yunusu (Sousa teuszii); Hint Okyanusu’nun merkezinde görülen Hint Pasifiği kambur yunusu (Sousa plumbea); Hint Okyanusu’nun ve Pasifik’in batısında görülen bir diğer Hint Pasifiği kambur yunusu (Sousa chinensis) ve Avustralya’nın kuzeyinde yaşayan ve henüz adı belirlenmemiş olan yeni tür. Kapsamlı Doku Çalışması Yapıldı Araştırmada yer alan bir diğer isim, WCS Okyanus Devleri Programı üyesi Dr. Howard Rosenbaum, “Yeni bilgiler kambur yunus türlerinin yaşam alanlarıyla bağlantılı olan kendilerine has genetik çeşitliliğinin korunması adına bizleri yönlendirecek” ifadesini kullandı. Bilim insanları, az bilinen yunuslar hakkında taksonomik bilgi toplamak adına, kumsala vuran ve müzelerde saklanan yunus türlerine ait bulguları kullandı. Araştırmada morfolojik karakterlerin karşılaştırılması için 180 kafatası incelendi. Science Daily'nin verdiği bilgiye göre, Atlantik ve Pasifik’in birçok bölgesi dahil, yunusların yaşadığı alanlardan 235 doku örneği toplandı ve mitokondriyal veya çekirdek DNA’sı analiz edildi. Boyları 2,5 metreye kadar çıkan ve koyu gri, beyaz ve pembe arasında değişen renkleri olan kambur yunuslar, kıyı açıklarında, deltalarda ve haliçlerde görülüyor. Atlantik ve Hint-Pasifik bölgesinde yaşayan yunusların neslinin tehlike altında olduğu belirtiliyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Science Daily (30 Ekim 2013, 15:56) |
Tüp Solucanının Avlanma Mekanizması Parlayan Solucanın Sırrı B Vitamini Fotoğraftaki görüntü radyoaktif bir deney veya parlayan boyayla görünür kılınan biyolojik numune değil. Okyanuslarda yaygın olarak yaşayan canlının bir kesiti. Tüp solucanının floresan gibi parlamasını sağlayan faktör ise B vitamini. Sualtında yaşayan tuhaf ama göze çarpmayan canlılardan bir tanesi, omurgasız tüp solucanları. Belli dalgaboylarında yeşil floresan gibi aydınlık saçan tüp solucanları, görünümlerinden daha ‘renkli’ bir canlı. Kendi üretimi olan mineral tüpleri ev olarak seçen ve adını solucan benzeri uzantılarından alan canlı, dürtüldüğü zaman parlak mavi renkte mukus salgılıyor. Mukus, solucan tarafından ‘U’ şekline getiriliyor ve evi haline geliyor. Tüp solucanı, ihtiyacı olan korunağı ve avlarını yakalamak için gereken kamuflajı bu sayede elde ediyor. California merkezli Scripps Okyanusya Enstitüsü tarafından yapılan yeni bir araştırma, tüp solucana yeşil parlaklığı veren etkenin B vitamini (riboflavin) olduğunu tespit etti. Ancak mukusa mavi parlak rengi kazandıran faktör hala bilinmiyor. Araştırmanın başında yer alan Dimitri Deheyn, tüp solucanın sahip olduğu kimyasal reaksiyonlar sayesinde avlarını tuzağa düşürdüğünü, avcıların da dikkatini dağıttığını düşünüyor. Kaynak: BBC / Ntvmsnbc (19 Kasım 2013, 12:56) |
Kedilerin Ses Tanıma Özelliği Kediler Sahibinin Sesini Tanıyor Kedilerin sahiplerinin seslerini tanıdığı ancak "bazen umursamamayı seçtiği" belirlendi. Tokyo Üniversitesinden bilim insanlarının kediler hakkında yaptığı araştırma, bu hayvanların sahiplerine "bilinçli olarak kulak asmadığını" ortaya koydu.Araştırmada, önce kedilerin tanımadığı 3 kişi, daha sonra da sahipleri hayvanları adlarıyla çağırdı. Bu sırada kedilerin baş, kulak, pati, kuyruk ve göz hareketleri kaydedildi. Araştırma sonunda kedilerin sahiplerinin sesini tanıdığı ancak onlara yönelmemeyi, hatta yerinden kalkmamayı bile seçtiği görüldü. Kedi ve sahibi arasındaki ilişkinin köpek ve sahibi arasındakinden farklı olduğunu belirten araştırmacılar bunun, köpeklerin binlerce yıl önce emirlere itaat etmeyi öğrenerek evcilleştirilmesinden, kedilerin ise insanların hayatında fareleri avlayarak yer almasından kaynaklanıyor olabileceğini vurguladı. Bilim insanları, insanlara hiçbir zaman itaat etmeyen kedilerin "kendi kendilerine evcilleştiğini" söylemenin daha doğru olabileceğini ifade etti. Kaynak: AA / Animal Cognition (29 Kasım 2013, 08:24) |
Büyük Beyaz Köpekbalıklarının Uzun Ömürlü Olmalarının Sırrı 'Büyük Beyaz, İnsan Kadar Uzun Yaşıyor' Yeni bir araştırma, beyaz köpekbalıklarının sanılandan daha uzun ömürlü olduğunu, hatta en uzun süre hayatta kalan köpekbalığı türü olabileceğini ortaya koydu. Araştırma, büyük beyazların 70 yaşı geride bırakabileceğini gösterdi. Büyük beyaz köpekbalıkları, sanıldığından en az 50 yıl daha fazla yaşıyor olabilir. 20’li yaşlarında yaşlılıktan öldüğü düşünülen yırtıcı balığın, insanlar kadar uzun ömürlü olabildiği, hatta 70’li yaşları gördüğü belirtildi. PLoS ONE dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Li Ling Hamady, “Geçmişteki çalışmalara kıyasla, elde ettiğimiz yeni bilgiler büyük beyazların yaşam ömrünün çok daha uzun olduğunu gösterdi” ifadesini kullandı. ABD’nin Massachusetts eyaletinde bulunan Woods Hole Denizbilimi Enstitüsü’nde görevli olan Hamady, “Türlerin yaşam süreleri, büyüme oranları, cinsel olgunluğa yetiştikleri yaş ve erkek ile dişi arasındaki farklılıkları anlamak, korunmalarına yönelik çalışmalar için çok önemli” yorumunda bulundu. Balıklarda, yaşın belirlenmesi için kulak kemiği, omurga veya yüzgeç çizgileri gibi mineralleşmiş dokudaki artışa bakılıyor. Mineralleşmiş dokular, tıpkı ağaçlardaki halkalar gibi balık yaşlandıkça artıyor ve yaşı ortaya koyuyor. Büyük beyazköpekbalıklarında, yaş ilerledikçe omurgada katmanlar halinde doku oluşumu yaşansa da, diğer balık türlerine kıyasla bu izleri belirlemek çok daha zor. Ayrıca, omurgadaki dokular doğrudan 1 yıllık süreyi temsil etmiyor. Radyasyon Faydalı Oldu! Araştırma makalesinin yazarlarından, ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nden (NOAA) Lisa Natanson, “Genel olarak omurgalarda oluşan şerit benzeri çiftlerin yıllık büyümeyi temsil ettiğini düşünüyoruz... Ancak daha fazla gözlem yaptıkça bu düşüncesinin doğru olmadığını gördük” ifadesini kullandı. Bilim insanları, bu karmaşadan kurtulabilmek için 1950 ve 60’lı yıllarda yapılan termonükleer cihaz testlerinin ürettiği radyokarbondan yararlandı. Söz konusu yıllarda atmosferden okyanuslara karışan radyakorbon, deniz canlılarının da dokusuna işledi ve o yıllarda yaşamış olan büyük beyazların yaşının belirlenmesi için kesin bilgi sunacak izler bıraktı. Woods Hole araştırmacılarından Simon Thorrold, ‘köpekbalıklarında bulunan radyakarbon zaman damgası sayesinde, canlıların yaşam ömrü hakkında tersine çevrilemez delile ulaştıklarını’ belirtti. Bilim insanları, yaşam süreleri hakkında çok önemli bir sonuca ulaştıkları büyük beyazların, yavaş büyüdükleri ve geç olgunluğa ulaştıkları için balıkçılığa karşı daha hassas kalacağına dikkat çekti. Kaynak: Ntvmsnbc / PLoS ONE (09 Ocak 2014, 16:38) |
Kedilerin İnsanları Algılama Şekli 'Kediler İnsanları Büyük Bir Kedi Zannediyor' İngiliz bir bilim insanı, kedilerin sahiplerini ‘daha büyük bir kedi olarak gördüğünü’ öne sürdü. Yıllar süren araştırmalarını bir kitapta toplayan biyolog, köpeklerin aksine kedilerin aslında fazlasıyla vahşi olduğunu savundu. İngiliz biyolog Dr. John Bradshaw, kedilerin sahiplerini bizim sandığımızdan farklı gördüğünü öne sürdü. Bradshaw’a göre, kediler insanları ‘daha büyük bir kedi olarak’ algılıyor. Evcilleşmiş kedilerin davranışlarını 30 yıldan uzun bir süredir inceleyen Bradshaw, kedilerin insanların yanında sergiledikleri davranışlar için alışagelmişin dışında açıklamalar sundu. Çalışmalarını ‘Cat Sense’ adlı kitapta toplayan Bradshaw, şirin görünmenin dışında neredeyse bir fonksiyonları bulunmadığı sanılan kedilerin köpeklere nazaran çok daha az evcilleştiğini söyledi. İngiliz araştırmacı, kedilerin yüzde 85’inin evcil olmayan kedilerle çiftleştiğine dikkat çekerek, kedilerin insan yanında sergiledikleri davranışların öğrenilmiş olmaktan çok, içgüdüden geldiğini belirtti. Bradshaw’a göre, kediler bir yorganı, kanepeyi veya sahibinin el ile kollarını sıkarmış gibi yoğurmaya başladığı zaman, aslında annesinden daha fazla süt istediğini belirtiyor. Kedilerin bacak veya kollarımıza sürtünmesi ise aslında insanlara bir diğer kediye gösterecekleri davranışla yaklaşmalarını temsil ediyor. Kedilerin öldürdükleri fareleri ortalıkta bırakması da marifetlerini göstermeyi amaçlamıyor. Avlarını yemek için güvenli bir ortam isteyen kediler, aslında fareyi ısırdıklarında, büyük kedilerin, yani insanların verdiği yemeğin daha iyi olduğunu fark ediyor. Nankörlükleriyle ünlü kedilerin umursamaz tavırları göz önüne alındığında, Bradshaw’ın düşünceleri destek buluyor gibi. Kaynak: Ntvmsnbc / BBC (13 Ocak 2014, 14:18) |
Örümcek Ağının Elektrostatik Özelliği Örümcek Ağının ‘Şifresi’ Çözüldü Hindistan'ın Odisha eyaletinde ağını ören bir örümcek. (Reuters) Bilim insanlarının uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda, elektrostatik özelliği sayesinde örümcek ağında Dünya'nın elektromanyetik alanının değiştiği ve bu nedenle ağı fark edemeyen uçan böceklerin yakalandıkları tespit edildi. Buluşun, örümcek ağlarındaki bu özellik taklit edilerek, çevre ve hava kirliliği ile uçak kazalarına çözüm bulunmasına katkı sağlayabileceği belirtildi. Doğa Bilimleri Derneği Genel Sekreteri Biyoteknolog Kanay, günümüz teknolojisinin bile çözemediği örümcek ağının özelliklerinin nihayet ortaya çıkarıldığını söyledi. Oxford Üniversitesi öğretim üyelerinin yaptıkları son keşfe göre, örümcek ağının sisteminin bilinenden çok daha kompleks ve sıra dışı olduğunu belirten Kanay, araştırmalara göre, uçan böceklerin üzerinin polenler, kirleticiler ve hava yoluyla taşınabilecek maddelerle kaplı olduğunu anlattı. Havada uçuşan her şeyin elektrikle yüklü olduğunu vurgulayan Kanay, fizik kurallarına göre, bir maddenin diğer maddeye yapışabilmesi için zıt kutuplar olması gerektiğini, dolayısıyla da polenin böceğin üzerine yapışabilmesi için, birinin artı, diğerinin eksi yüklü olmasının şart olduğunu aktardı.Bir böceğin örümcek ağına yapışabilmesi için de yine birinin artı, diğerinin eksi yüklü olması gerektiğinin altını çizen Kanay, şu bilgileri verdi: "Aynı kutuplar birbirlerini iter. Bu durumda örümcek ağının polenleri yakalayamaması gerekir. Üzeri polenle kaplı bir böceğin ağa yapışmaması demek, böceğin kolaylıkla kaçabilmesi anlamına gelir. İşte tam bu aşamada hiç beklenmedik bir şey gerçekleşir. Örümcek ağı, hem böceğe hem de polene yapışır. İyi ama fizik kurallarına göre imkansız olan bu durum, nasıl olur da gerçekleşir Nasıl olur da örümcek ağlarını inceleyince üzeri polen kaplı böceklerle karşılaşabiliriz.Örümcek ağlarının elektriksel güçle avını yakaladığını öne süren bilim insanları, bal arılarının kanat çırparken 200 volta kadar çıkabilen elektrik oluşturabildiklerini belirtmişti." Böcek Ağı Nasıl Fark Edemez? Oxford Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı araştırmanın, örümcek ağının fizik kurallarını alt üst eden çok kompleks bir özelliğe sahip olduğunu ortaya koyduğunu vurgulayan Kanay, şunları anlattı: "Örümcek ağının tüm yüzeyini kaplayan elektrostatik özelliğe sahip madde, ağın hem uçan böcekleri hem de böceklerce taşınan kir ve polenler ile benzer tüm parçacıkları yakalamasını sağlar. Ancak bu kadarla kalmaz. Bu madde, örümcek ağı üzerinde sadece birkaç milimetrelik çok ufak bir alanda, Dünya'nın elektromanyetik alanını bozar ve böylece artı ya da eksi yüklü olup olmadığı fark etmeksizin her cismin üzerine yapışabilir. Bilim adamlarının aklını yıllardır kurcalayan bir diğer soru, nasıl olup da böceklerin örümcek ağını fark etmediğidir. Birçok böcek, bulundukları bölgede en ufak bir elektriksel değişiklik olsa bunu hissedebilecek kadar hassas sensörlere sahiptir. Antenleri adeta bir elektronik sensör gibi çalışır. Antenin ucu, böceğin vücudunun geri kalanından farklı bir elektrik yükü ile yüklüdür.Böylece böcek, elektrik yüklü bir nesneye yaklaştığında, antenin ucu bu küçücük değişikliği dahi hisseder. Böceğin, bu kadar hassas sensörlere rağmen, ağı tespit edemeyip, yakalanmasının sebebi, ağın milimetrelik bir bölgesinde Dünya'nın elektriksel alanını bozmasıdır." Kaynak: AA / BBC (16 Ocak 2014, 12:30) |
Arılar için Mikroçip Projesi Araştırma için Binlerce Arı Tıraş Edildi Münih'in güneyindeki Ammersee Nehri yakınlarındaki bir koloniye girmeye hazırlanan bal arısı. (Reuters) Avustralyalı bilim insanları, kuzey yarımkürede milyonlarca arıyı öldüren gizemli hastalığın nedenini ortaya çıkarabilmek için binlerce arıya mikroçip yerleştirdi. Arılardan bazılarının diğerlerine göre daha tüylü oldukları için tıraş edilmeleri gerekti. Bal arılarını tehdit eden gizemli bir hastalığın sırrını ortaya çıkarmak isteyen bilim insanları, Avustralya’da 5000 arıya mikroçip yerleştirerek hareketlerini takibe aldı. 5 miligram ağırlığındaki, 2.5 milimetrekare genişliğindeki çipler, Tazmanya’da başlatılan çalışmada arılar 5 derece sıcaklıkta uyutulduktan sonra üzerlerine yapıştırıldı. Araştırmacılar, bazı arıların diğerlerine kıyasla daha tüylü olması nedeniyle binlercesini tıraşlamak zorunda kaldı. Yerleştirilen mikroçipler sayesinde, bal arı kolonilerinin yok olmasına neden olan hastalığın nedeni ortaya çıkarılmaya çalışılacak. Hastalık tespit edilemezse, ikinci şüpheli olan varroa parazitine odaklanılacak. 3D Harita Çıkarılacak ABD Tarım Bakanlığı tarafından hazırlanan rapora göre, kuzey yarımkürede 2006’dan bu yana 10 milyondan fazla arı kovanı ağırlıklı olarak böcek ilaçları nedeniyle yok oldu. Her bir kovanın maliyeti ise 200 dolar olarak belirtiliyor. Bilim insanları, mikroçiplerin sağlayacağı radyo frekans tanımlama sayesinde arıların belli noktalardan geçtiklerini tespit edebilecek, böylece hareketlerine ait 3D harita çıkarılabilecek. Guardian’a konuşan araştırmacı Paulo de Souza, ‘araştırma sayesinde bal arılarıyla çevreleri arasındaki bağı çözmeye çalışacaklarını, elde edecekleri bilgilerin çiftçiler ve meyve yetişricilerin de işine yarayacağını’ belirtti. Araştırmacılar, gelecekte 1 milimetrekarelik çipler geliştirerek daha küçük canlılar üzerinde de araştırma yapmayı amaçlıyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Guardian (17 Ocak 2014, 17:16) |
| Saat: 16:44 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık