![]() |
7.6 milyon kişi kanserden ölecek Amerikan Kanser Derneği’nin, bu yıl kanserden 7.6 milyon kişinin öleceğini ve 12 milyon insanın kansere yakalanacağını açıklaması dünyada dehşet yarattı Amerİkan Kanser Derneğinin Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu verilerine dayanarak hazırladığı rapor, kanserden her gün 20 bin kişinin öldüğü dünyada, 2007’de yaklaşık 7,6 kişinin bu hastalıktan ölmüş olacağını, 12 milyondan fazla kişinin kansere yakalanacağını gösterdi. Zenginlerde prostat önde Raporda, gelişmiş ülkelerdeki yeni 5,4 milyon kanser vakasından 2,9 milyonunun, gelişmekte olan ülkelerdeki 6,7 milyon vakadan 4,7 milyonunun ölümle sonuçlanacağı vurgulandı. Zengin ülkelerde erkeklerde en fazla prostat, kadınlarda rahim ve meme kanserinin görüldüğüne dikkat çekildi. Türkiye’de 350 bin kanserli SaĞlIk Bakanlığı Kanser Savaş Dairesi Başkanı Murat Tuncer, Türkiye’de yaklaşık 350 bin kanserli hasta olduğunu, bunlara her yıl 150 bin hastanın daha eklendiğini belirterek, 350 bin kanserli hastanın 4’te birini, sigaraya bağlı kanser türlerine yakalanan hastaların oluşturduğunu söyledi. |
Kurban Eti ve Sağlığımız http://img232.imageshack.us/img232/809/25624237ef94pf6.jpg Prof. Dr. Recep Akdur, nezle ve grip virüslerinin hasta kişilerin öksürük ve hapşırıklarıyla ellerine, oradan da diğer insanlara bulaştığını, bu nedenle bu hastalıkların en önemli bulaşma yolunun eller olduğunu söyledi. Bayramda akraba ve dost ziyaretlerine gidildiğinde bol bol tokalaşılıp öpüşüldüğünü kaydeden Akdur, böylece hasta olanların çevresindekilere nezle ve grip virüsü bulaştırdıklarına dikkati çekti. Nezle ve grip olan kişilerin bayramda kesinlikle hiç kimseyle tokalaşıp öpüşmemesi gerektiğini bildiren Akdur, “Aksi takdirde sevdiklerine bayram hediyesi olarak nezle ve grip vermiş olurlar” diye konuştu. Nezle ve gribi başkalarına bulaştırmak istemeyenlerin öksürürken ve hapşırırken kirlenen ellerini sık sık yıkamaları gerektiğini anlatan Akdur, “Aslında sevdiklerimize grip ve nezle hediye etmemenin en kesin yolu, hasta olanların bayram ziyaretlerine giderken bez maske takmasıdır” dedi. Dilara Koçak Hangi bakteriler gıda kaynaklı hastalıklara neden olur? Escherichia coli ( E. Coli) hayvanların bağırsak sistemlerinde bulunur ve kesim esnasında ete bulaşabilir. Bu organizmalar normalde herhangi bir zarara neden olmazlar. E. coli düzgün temizlik ve yeterli pişirmeyle kolaylıkla yok edilebilir aksi takdirde kanlı ishal ortaya çıkabilir Salmonella kümes hayvanları, köpekler, kediler gibi birçok hayvanların bağırsak sistemlerinde bulunabilir. Kesim esnasında ete bulaşabilir, dondurma işlemi bu mikroorganizmayı öldürmez, fakat düzgün pişirme ile yok edilebilir. Eğer çiğ et ve / veya suları pişmiş gıda ile veya salata gibi çiğ tüketilecek gıdalar ile temasa geçerse çapraz-bulaşma olabilir. Salmonella ishal ve mide iltihabına sebep olur. Staphylococcus aureus sığırların derilerinde bulunur fakat insanların ellerinde, solunum yollarında veya boğazlarında da taşınabilir. Çoğu gıda kaynaklı hastalık salgınları gıda işindeki personellerin ellerinden ve yanlış sıcaklık uygulamasından sonra gıdada ısıya dirençli toksinlerden dolayı meydana gelmektedir; genelde akut kusmayı takiben ishal gözlenir. Gıdanın hijyenik işlenmesi ve soğutulması stafilokoksik gıda kaynaklı hastalıkları önleyebilir. Ellerinizi sık yıkayın Gıdaları hazırlamaya başlamadan önce ellerinizi sıcak su ve sabunla yıkayın. Çiğ gıdaları hazırladıktan sonra pişmiş gıdalara dokunmadan önce ellerinizi yıkamalısınız. Gıdaları hazırlamadan önce eğer elinde herhangi bir kesik veya enfeksiyon varsa onun üzerini iyice kapattığınızdan emin olun. Bütün yüzeyler temiz olmalı Gıdalar kolayca kontamine olabildikleri için hazırlarken kullanılan yüzeyler temiz olmalıdır. Zemin temizliğinde kullanılan bezler, el havlusu veya bulaşık kurulama havlusundan ayrı tutulmalıdır. Yemek pişirmeden önce kullandığınız aletleri, kapları, kesme tahtasını ve tezgâhı sıcak sabunlu su ile yıkayıp durulayın. Gıdaları hazırlamak için de temiz su kullanmak, içmek kadar önemlidir. Dengeli beslenmeye dikkat Kurban etlerini sebzelerle birlikte pişirin Etle yapılan yemeklerin hafif olması için kendi yağıyla pişirin Kızartmadan kaçının, haşlama ve ızgarayı tercih edin Sakatatların çok yüksek miktarda kolesterol içerdiğini unutmayın Sindirim problemi çekmemek için Etin sindirimi diğer besin maddelerine göre zordur. Yeni kesilmiş hayvanların etleri sert olduğundan özellikle sindirim zorluğuna yol açar. Mide-bağırsak hastalığı olan kişilerin, kurban etlerini hemen tüketmeyip, buzdolabında birkaç gün beklettikten sonra, haşlama veya ızgarada pişirme yöntemiyle tüketmeleri daha uygun. Kızartma yapmayın Etlerin pişirilmesinde haşlama, ızgara gibi yöntemler tercih edilmeli, kızartmalardan mutlaka kaçınılmalı. Etlerin sebzelerle birlikte pişirilmesi veya tüketilmesi, besin çeşitliliği sağlanması açısından sağlıklı bir yöntemdir. Etleri kömürleştirmeyin Izgarada, etle ateş arasındaki uzaklık eti yakmayacak, kömürleşme sağlamayacak şekilde ayarlanmalı. Yüksek ateş, yüzeydeki proteinleri birdenbire katılaştıracak ve ısı etin iç kısmına ulaşamayacaktır. Etler, kesinlikle çiğ veya az pişmiş tüketilmemeli. Kurban kesim yerleri dezenfekte edilmeliKesim yapılacak yerlerin zeminde su ve kanın birikmemesi sağlanmalı, aksi takdirde bakteri bulaşma riski artar. Ete temas eden bıçak ve satır gibi aletler temiz olmalı, kesim işini yapacak olan görevliler mutlaka kişisel temizliklerine özen göstermeli. Toksoplazmozis tehlikesine dikkat!Etler çiğ ya da az pişmiş olarak tüketildiğinde, hayvanlardan insanlara birçok hastalık bulaşabilir. Hamilelerde düşüklere yol açan ''toksoplazmozis'' ile insan vücudunda yıllarca yaşayabilen, yediği besinlere ortak olarak onları zayıf düşüren sığır tenyasıdır. |
Zayıflama ilacı TOPLATILIYOR Sağlık Bakanlığı, ''Xenical 120 Mg'' adlı zayıflama ilacının bazı serilerinin, firmanın talebi üzerine eczanelerden çekilmesini istedi. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, ilgili ilaç firmasına, 81 ilin valiliğine ve sağlık müdürlüklerine gönderdiği resmi yazıyla, Roche Müstehzarları San. A.Ş'nin ruhsatına sahip olduğu ''Xenical 120 Mg'' adlı zayıflama ilacının M1209, M1221 ve M1251 seri numaralarının eczanelerden çekme işlemi yapılmasını bildirdi. Geri çekme isteğinin yer aldığı yazıda, ilacın 3 serisinin çözülme hızının limit dışı bulunmasının, ürünün kalitesi, güvenirliği ve etkinliği yönünden sorun yaratacağı kaydedildi. Zayıflama ilacı olarak kullanılan Xenical 120 Mg. eczanelerde kutusu 63.50 YTL'den satılıyor. |
Akıllı Kapsüllerin İnsan Bedenindeki Yolculuğu (Nano-Capsule) AKILLI KAPSÜLLERİN İNSAN BEDENİNDEKİ YOLCULUĞU (Nano-Capsule) Bilim kurgu filmleri ile bilişim teknolojilerinin birlikteliği insan yaşamında devrimsel etkileri oluşturan büyük projelere damgasını vurmaya devam etmektedir. Bilişim Dergisinin 82. sayısında yer alan “ Bilgisayar Destekli İnsanlar(Verichip) “ başlıklı yazıda anlatılan; İnsan bedenine yerleştirilen entegre devrelerle hastanın izlenmesi hastadan elde edilen verilerin depolanması , değerlendirilmesi ve bu teknolojinin güvenlik amaçlı da kullanılabileceğinden söz etmiştik. Bu yazımızda ise vücut içerisinde dolaşan ve hastalıklı hücreleri saptayan ve bu hücrelerle savaş açarak yok eden akıllı nano-kapsül (nano-capsule)’lerden söz edeceğiz. Bu çalışmanın İlham kaynağının 1960 larda ünlü film yıldızı Raquel Welsh ve arkadaşlarının rol aldığı bir mikro denizaltı ile insan vücudunda yaptıkları yolculuğu konu alan “Fantastik Yolculuk” filminin olduğu düşünülebilir. Filmdeki denizaltının yerini alan mikrochip’li kamera içeren bir kapsül vücutta dolaşarak elde ettiği görüntüleri ve bulguları araştırma merkezindeki bilgsayar sistemlerine iletmektedir. Bu kapsül vücuttaki sağlıksız dokuları ve yabancı olguları yok edecek silahlarla donatılıp bunları gerekli durumlarda harekete geçirmek amacıyla geliştirilmişlerdir. Bu teknoloji harikası kapsüllerin geliştirilmesi hiç kuşkusuz insanlığın baş belası kanser in tanı ve tedavisindeki başarı için büyük umutlar oluşturmaktadır. Nasa ve ABD Ulusal Kanser Enstitüsü bu umutları bilimsel gerçeğe dönüştürmek amacıyla bir ortak proje başlatmışlardır. Bu benzersiz ortaklığı kuvvetlendirmek amacıyla NASA yöneticisi Daniel Goldin ve Ulusal Kanser Enstitüsü yöneticisi Dr. Richard Klausner bir anlaşma imzalayarak dünyada ve uzayda hastalıkları tespit, teşhis ve tedavi edebilecek biyomedikal teknolojiler geliştirme konusunda kurumlarının işbirliği yapmalarına karar vermişlerdir. Bu tür teknolojilerin geliştirilmesi ile dünya üzerinde yaşayan insanların yaşam kalitesi geliştirilecek ve bu çalışmalar gelecekte tıp ve uzay yolculukları alanında büyük gelişmelere yol açılacaktır. Bu ortak birliktelik NASA ve Ulusal Kanser Enstitüsü(NCI) için mevcut teknolojide gelişmelere öncülük etme konusundaki tarihsel rollerini tatmin edici bir fırsat oluşturmaktadır. NCI, ilk kez tümörlerin birbirinden farklı moleküler karakteristiklerini baz alarak kanseri tanımlama amacındadır. NASA ise hasta bakımında yepyeni bir yol (“mikroskobik tarayıcılar”) olan ve hasta vücudun tümünü dolaşarak hastalığı arayan bir strateji geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu teknoloji ile NASA astronotların sağlık durumlarını gözleyebilecek, dünya ile iletişimin ve medikal test kapasitesinin kısıtlı olduğu uzay ortamında, bulunan hastalığı tedavi edebilme yoluna gidebilecektir. Kanser, bir hücrenin kontrol dışı çoğalmaya başlaması ile ortaya çıkar. İlk safhalarda tümör sadece o bölgede gelişir, Bunu yok etmek için kullanılan yöntemlerden biri olan kemotrapi (ilaçla tedavi yöntemi) tüm vücudu etkiler. Kanserli hücreler diğer sağlıklı hücrelerle beraber öldürülmeye başlanır ve hastada mide bulantısı saç dökülmesi güçsüzlük gibi sıkıntılarla sıkça karşılaşılır. Noktasal mücadelede bulunacak bir silah geliştirebilmek için NASA’daki bilim adamları nano-boyutlu kapsüller ile hasar görmüş DNA’ları tespit etmeye çalışmaktadırlar. DNA’lar hücresel aktiviteleri kontrol eden moleküllerdir. Aranan hücrelerin yeri belirlendiğinde kapsül ya bu hücreleri iyileştirme yolunu ya da “Fantastik Yolculuk” filminden bir sahne gibi. kapsül (insan hücresinden çok daha küçük boyutta) kan akışına karışarak hastalıklı hücreleri avlamaya çıkacak, membranlarından içeri girip belirli dozlarda ilacı içeriye bırakacak. Bu Hollywood yapımı bir film değil, gerçek bilim! NASA’nın finansal olarak desteklediği araştırmacılar bu senaryoyu gerçekliğe dönüştürmeye başladılar. Eğer başarı kaydedilirse bu bilim adamlarının gelistirdikleri kapsüller (nano-partikül veya nano-kapsül adını alan) diğer bir bilim kurgu hikayesinin de gerçekleşmesinin temelini atacak: Mars’ın insanlar tarafından taranabilmesi ve uzun-dönemde uzayda yerleşik hayat kurabilme. Araştırmacıların ilk hedefi uzay uygulamaları da olsa nano-kapsüller başta kanser tedavisi olmak üzere değişik tıp alanları için önemli potansiyeller taşımaktadırlar. Kanserli hücrelerin içine direk olarak tümör öldürücü zehirli madde sokma fikri çok umut vaad etmektedir. Bu durum tıp çevrelerinde kemoterapinin zarar verici etkilerine karşı oldukça fazla ilgi uyandırmıştır. Teksas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli James Leary, “Bu nano-kapsüllerin amacı yeni bir tür terapi ortaya koymaktır. İnsanların hücrelerinin içine teker teker girerek onları tamir etme, eğer tamir edilemeyecek kadar çok hasar görmüşse onları yok etme şansını sunmaktadır.” Leary bu çalışmayı çeşitli üniversitelerden katılan değerli bilim adamları ile birlikte yürüten gruba dahildir. Proje, kanserle ilgili sorunlara odaklanacaktır. Ayrıca astronotların uzayda maruz kaldığı yüksek radyasyon seviyesi, Dünyayı çevreleyen koruyucu manyetik şemsiyeden çıkılarak yapılmak zorunda olunan Mars ve Ay yolculuklarında ortaya çıkabilecek sağlık sorunları gibi problemler de araştırılmaktadır. Uzay araçlarında kullanılan ve astronotların radyasyona maruz kalmasını önlemek için geliştirilen ileri teknolojili materyaller bile bu konuda yetersiz kalmaktadır. Fotonlar ve partiküller astronotların vücuduna birer kurşun gibi girip takip ettikleri yol boyunca parçalanarak etkilerini artırmaktadırlar. Bu radyasyon yüzünden DNA zarar gördüğünde hücreler kontrol edilemez bir şekilde bölünmeye başlayabilirler ve bu durum kanser riskini çoğaltır. Leary, bunun önemli bir problem olduğunu söylüyor. Éğer birgün insanlar uzayda yaşayacaksa kendilerini radyasyondan korumanın daha iyi bir yolunu bulmak durumundadırlar.” Kalkan yöntemi tek başına etkin olmadığı için bilim adamları astronotların radyasyona daha dirençli olmasını sağlayacak bir yol bulmak durumundadırlar. Nano-partiküller faydalı bir çözüm sunmaktadır. İlaç taşıyıcı kapsüller çok incedir. (Sadece birkaç yüz nanometre ve bakteriden daha küçük. Hatta görülebilir ışığın dalga uzunluğundan bile ufak. Bir nanometre milimetrenin bir milyonda biridir.) Deri altına bir iğne ile enjekte edildiğinde insanın kan akımına bu partiküllerden milyonlarcası bırakılabilir. Bir kez içeriye girince bu partiküller vücudun doğal hücresel sinyal sistemini kullanarak radyasyon hasarı görmüş hücrelerine ulaşabilirler. İnsan vücudundaki trilyonlarca hücre zarlarının dışında bulunan kompleks moleküller sayesinde birbirlerini tanıyıp iletişim kurabilmektedirler. Bu moleküller kimyasal birer “bayrak”taşıyormuşcasına hareket ederek diğer hücrelerin dikkatini çekip iletişim kurarlar yada kimyasal birer “güvenlik kapısı” gibi çalışarak kan akışından gelen maddelerin (hormonlar gibi) hücrelere girişini kontrol ederler. Hücreler radyasyon hasarı gördüğünde “CD-95” adı verilen bir tür protein üreterek çeperlerinin dışına yerleştirirler ve kendilerini işaretlerler. Leary’ye göre bu hücrelerin arasındaki konuşma dilidir ve “Hey, ben hasarlıyım!” anlamına gelmektedir. Nanopartiküllerin dış kısmına bu “CD-95” işaretini algılayabilecek moleküller yerleştirilebilirse bilim adamları partiküllerin radyasyon hasarı görmüş hücreleri bulmalarını sağlayabilirler. Eğer radyasyon hasarı çok ise nanopartiküller hücreye girerek apoptosis olarak bilinen ve “kendi kendini yok etme süreci” olan işlemleri başlatabilirler. Eğer hasar az ise DNA tamir edici enzimleri bırakarak hücreyi tamir edebilir ve normal fonksiyonuna kavuşturabilirler. İnsanlar ve diğer organizmalarda DNA hasarlarını tamir etmeye yönelik doğal enzimler bulunmaktadır bunlardan bazıları diğerlerine göre daha iyi çalışmaktadırlar. Leary, “bazı organizmalar yüksek radyasyonu emerek (absorb) oldukça başlarılı sonuçlar elde edebilirler” demektedir. Bu türler üzerinde yapılacak çalışmalar sayesinde nanopartiküllere yerleştirilecek DNA tamir enzimleri geliştirilebilir. Leary ve arkadaşları nanomoleküllere floresan molekülleri eklemenin yollarını da araştırmaktalar. Bu sayede çeşitli konumlarda farklı renkte ışıklar yayarak süreç belirlemesi yapılabilecektir. Bu floresanlar sayesinde nanopartiküllerin vücut içindeki konumları da gözlemlenebilecektir. “Radyasyon hasarının derecesini ölçmek için bir astronot gözlük benzeri bir aksesuar takacak ve ışıldayan nanopartiküller, vücut ortamı içinde kendilerini göstereceklerdir.” diyor Leary. Benzer teknolojilerden kullanımda olan vardır (çeşitli hastalıklardan kaynaklanabilecek retinadaki değişimleri görebilmek için kan akışındaki değişimleri ölçen teknikler vardır). NASA bu tür gelişmeleri astronotlar aynı zamanda kendi kendilerinin doktorları da olduğu için desteklemektedir. Aslında astronotlar bu gözlükleri takıp kan akışlarında neler olup bittiğini görebilecekler. Eğer tedaviye ihtiyaçlarının olduğunu fark ederlerse dei altına bir iğne ile uygun nanopartikülleri enjekte ederek kendilerini tedavi edebilecekler. Nanopartikül teknolojisi oldukça yeni bir teknoloji olduğundan biyosensor ve ilaç verilmesi gibi hassas alanlardaki etkilerinin tam olarak bilinebilmesi, olgunlaşması için biraz zamana ihtiyaç vardır. Fakat bu durum bir fantezi değildir. Bu fikrin her bir bileşeni birbirinden bağımsız uygulamalar olarak denenmiştir (DNA tamir enzimleri, nanopartiküller, florasan işaretçiler gibi). Burada zor olan şey hepsinin uyum içinde çalışmasını sağlamak olacaktır. Leary, “Bu oldukça zor bir problem ve tüm bunları gerçekleştirmek üç yıldan önce olmayacak gibi görünüyor. Oldukça yenilikçi bir alanda çalışmaktayız ve işin keyifli olan tarafı da bu” demektedir. NASA bu kapsülleri, dünyanın dışındaki elektromanyetik koruyucunun ötesinde bulunan zararlı radyasyon etkilerini ölçmek için kullanmayı planlamaktadır. Radyasyon bir uzay mekiğinin içine süzülüp astronotların vücutlarındaki hücrelere nüfuz edebilir. Bu yolu izlerken radyasyon bazı DNA’ların yapısını da etkileyebilir. Üç üniversitede NASA tarafından desteklenen araştırmacılar yüksek seviyeli radyasyondan etkilenmeyen enzimlerin kullanıldığı nano-kapsülleri geliştirmek için çalışmalarını sürdürmektedirler. Benzer bir çalışmada ise araştırmacılar yaptıkları ultra ince nano-boyutlu araçlar ile kanser hücrelerinin içine girip onları öldüren radyoaktif izotopları açığa çıkaran araçlar geliştirdiler. Bu araç hayvanlar üzerinde etkin olarak kullanıldı ve insan denemelerinin de yakın zamanda yapılacağı söyleniyor. New York’daki Memorial Sloan-Kettering Enstitüsü’ndeki Hematopoietik Kanser İmmünokimya laboratuarı başkanı Dr. David A. Scheinberg. Hayvanlarda ve hatta insanlardaki tümör hücrelerinin içinde yada üzerinde radyoaktif izotoplar (alfa parçacıkları) oluşturan bir araç geliştirmenin metodunu bulduklarını söylüyor .Bu araçta, yüksek potansiyelli radyoaktif bir atom, moleküler bir kafesin içine yerleştirilmiş olarak bulunmaktadır. Konak araç vazifesindeki bir antikora entegre edilen bu kafes, nanogenerator adı verilen maddeyi kanser hücrelerine götürüyor. Aktinyum-225 adı verilen oldukça güçlü bu atom, silah yapımında kullanılan uranyumun bir yan ürünüdür ve A.B.D. Enerji Departmanının araştırmacıları tarafından bulunmuştur. Kanser hücresinin içine giren aktinyum burada parçalanarak yüksek enerjili alfa parçacıklarını bırakır. Bu parçacıklar hücre DNA ve proteinlerini yıkma potansiyeline sahiptir. Araştırmacıların bu aracı jeneratör (generator) olarak adlandırmalarının nedeni; aktinyum üç farklı “yavru atom” oluşturmakta ve her bir yavru atom kendi alfa taneciğini bırakmaktadır. “Bu şekilde her bir atom için dört partikül topluyoruz. Diğer bir avantaj da bu atomlardan elde edilen radyasyon türünün çok yüksek enerjili olmasına rağmen kısa bir mesafeyi katettiği için izotopların yarattığı zararın sadece çok küçük bir bölgede etkili olmasıdır. Bu durum seçerek öldürme avantajını sağlamaktadır. Çevredeki hücrelere verilen zarar oldukça azdır.” diyor Scheinberg Araştırmacılar bu “Truva Atı” yaklaşımını lenfoma, lösemi, yumurtalık, göğüs ve prostat kanseri gibi bazı değişik kanser çeşitlerine karşı test ettiler. Prostat kanserli ve geniş lenfomalı farelerde nanojeneratör ler kullanıldı. Çok sayıda hayvanda jeneratörün “uzun dönemli hayatta kalmaya” yol açtığı ve çoğu hayvanda düşük dozla yapılan tek bir uygulamanın hayat döngüsünü uzattığı gözlemlendi. Scheinberg, “Eğer konsantrasyon yada potansiyel artırılırsa toksiklik riski de artacaktır. Hayvan deneyleri hiçbir yan toksik etkinin olmadığını gösterdi. İnsanlarda yapılan denemeler nanojeneratörün ne kadar kuvvetli olduğunu gösterecektir.” dedi. Kullanılan moleküler kafes jeneratör atomunun etrafına elin beyzbol topunu kavradığı gibi yerleştirilmiştir ve kimyasal bir ring ile çevrelemektedir. Scheinberg, kafesin antikora kancalandığını söylemektedir. Bu dizayn sayesinde araştırmacılar ultra-küçük dozları kullanabilmektedirler çünkü hedefe yönelik çalışma imkanı sunulmaktadır. Eğer atom hücrenin dışında olsaydı DNA’yı yok edici alfa partikülleri tümör içine doğru sadece kısa bir süre nüfus edebilecekti. Hücrenin içine sokma stratejisi sayesinde alfa partiküllerinin hedefi tam olarak vurması garantilenmiştir. Ohio State Üniversitesi’nde moleküler biyokimyacı olarak çalışmakta olan Stephen Lee, “Bu fikir oldukça etkileyici fakat kanser biyolojisi ile ilgilenen kişilerin eskiden beri söyleye geldikleri bir söz vardır ve buna göre her şey farede denenince çok iyi sonuç verir!” diyor. “Bu yöntemin insanın tedavi koşullarında nasıl çalışacağını zaman gösterecek” diye ekliyor. Lee’ye göre diğer bir teknik sorun da belirlenen tümörü direk olarak hedef alıp bulabilecek ve diğer hücrelere doğru yönlenmeyecek antijeni bulmak. Ek olarak nanojeneratörün tam olarak tümörün içine nüfuz edip etmemesi de üzerinde çalışılması gereken bir konu. Yazımı tamalarken Verchip le ilgili makalenin son benzer cümleleri ile tamalamak istiyorom. Yaşamımızı olağnb üstü düzeyde etkileyen Bilişim Teknolojileri dünün bilim kurgu film lerindeki senaryoların ötesinde buluşlara imza atılmasını sağlarken, gelecek on yılda hayal bile edemediğimiz buluşları destekleyecektir. Önemli olan bu teknolojilerisadece vinsanlığın yararına kullanmak, birçok buluşta olduğu gibi fonksiyon kaymasına uğratıp toplumsal yada kişisel yıkımlara yol açmasına ortam hazırlamamaktır. |
Kansere umut Hiçbir tedavi yöntemine cevap vermeyen kanser hastaları için Çin'de yepyeni bir umut kapısı açıldı: Gen tedavisi... Çin'in üst düzey yöneticilerinin tedavi edildiği Pekin'deki Askeri hastane 6 ay önce kanser merkezini açarak yabancı hastaları da kabul etmeye başladı. Çin'deki gen tedavisi uygulayan 130 merkezden biri olan hastanede Almanya, Kanada ve Hollanda'dan gelen hastalar gibi Türk hastalar da yaşam kalitelerini yükseltecek gelişmelerin olması için gen tedavisi görüyor. AMERİKALILAR GELİŞTİRDİ, ÇİNLİLER UYGULUYOR Çin Halk Cumhuriyeti'ne son dört yıldır dünyanın her yerinden kanser turları düzenleniyor. "Gen tedavisi" Amerika'da geliştirildi ancak Amerikan Sağlık Bakanlığı FDA uygulanmasına izin vermedi. Çin Halk Cumhuriyeti ise 2003 yılında bu tedaviyi resmi olarak onaylayınca, dünyanın ilk genetik kanser ilacı bu ülkede kullanılmaya başlandı. Sonuçta dünyanın pek çok yerinden yabancı hastalar gen tedavisi için Çin'e adeta akın etti. Son yıllarda binin üzerinde yabancı hasta bu tedaviden yararlanmış. Çin'in genelinde şu anda 130 hastanede bu tedavi kanserli hastalara uygulanıyor. Ancak yabancı hastaları kabul eden hastanelerin sayısı son derece sınırlı. Pekin'de yedi, Şangay ve Shenzhen'de de sayılı merkezlerde bu tedavi yabancı hastalara da uygulanıyor. Çin'de umut arayan hastaların arasında Türkler'in sayısı da giderek artıyor. Türk hastalar için Türkiye-Pekin kanser hattında özel turlar düzenleniyor. Pekin'deki merkezler Türk hastalara özgü organizasyonlar yaparak kapılarını açıyorlar. PEKİN'DEKİ MERKEZLER Ocak ayında Pekin'in en büyük ikinci hastanesi Çin Halk Kurtuluş Ordusu Genel Hastanesi uluslararası kanser merkezini açtı. Bu merkezin hastalarının büyük bölümünü Türkler oluşturduğu için yemeklerinden, tercümanına kadar her şey Türkler için yeniden düzenlendi. Pekin Üniversitesi'nin yanı sıra yine Pekin'de Tongren Hastanesi, Haidian Hastanesi, Sun Yat Sen Üniversitesi'nde Türk hastalar bulunuyor. Bu hastanelerde 6 ile 8 haftalık tedavi paketinin fiyatları hastaneden hastaneye büyük farklılıklar gösteriyor. Turizm firmaları tarafından da organizasyon sağlanınca tedavinin bütçesi bir hayli kabarıyor. Tedavinin maliyeti 8 bin dolardan başlıyor 60 bin dolara kadar yükselebiliyor. YAŞAM KALİTESİ ARTIYOR Klasik tedavi yöntemlerine yanıt vermeyen, kemoterapi, radyoterapi gibi uygulamaların iyileşme sağlamadığı son aşamadaki kanser hastalarına "gen tedavisi" yaşam kalitelerini artırıp yaşam sürelerini uzatmayı vaad ediyor. Çin'de uygulanan gen tedavisi ortalama 6 ile 8 hafta sürüyor... İlk dört haftada yani ilk kürde kanser tedaviye yanıt verirse ikinci kür başlıyor. Tedavi 8 haftaya uzuyor gerekirse 12 haftaya kadar çıkabiliyor. Bu tedavinin akciğer, karaciğer, mide, bağırsak, yumurtalık, pankreas, meme kanserleri ve metastasları dahil 40'a yakın kanser türünde etkili olduğunu öne sürülüyor... Lösemi, baş ve boyun kanserlerinde ise kullanılmıyor. Pekin Askeri Hastanesi'nde genetik tedavi klasik tedaviyle bir arada uygulanıyor. Genetik ilaç verilirken aynı zamanda kemoterapi yapılıyor. KANSERLİ HÜCREYE HARAKİRİ Deri, akciğer, mide, kolon, göğüs, mesane, baş-boyun, yemek borusu gibi, insanlarda en sık görülen kanserlerde p53 geninin yapısal bozuklukları yüzde 30-70 arasında değişiyor. Bu gen, bozuk hücrenin kendi kendini öldürmesini yani harakiri yapmasını sağlıyor. Çünkü bu hücreler kendi kendini öldüremediği zaman kansere neden oluyor. Çin'de p53 geni laboratuarda yapay olarak üretilebiliyor. Virüsler yardımıyla dışardan ilaç gibi kanserli dokuya enjekte ediliyor. p53 geni kanserli hücreye direkt verildiği zaman genetik olarak bozulan yapı hücrenin ölümüne neden oluyor. Ya da diğer verilen ilaçlarla birlikte kanserli hücrenin ölümünü kolaylaştırıyor. Kanserli hücre öldürülüp, vücuda yayılması ve hastalığın ilerlemesi engelleniyor. |
Hafıza kaybına dijital çözüm Alzheimer hastalığı gibi hafıza sorunu olanlara yardımcı olacak minik ve insanın üzerinde taşıyabileceği dijital bir kamera geliştirildi. Microsoft tarafından üretilen Sensecam adlı kamera, hafızanın hızlı şekilde canlandırılmasını sağlamak için daha sonra izlenmek üzere, gün içinde yaşananların her 30 saniyede bir fotoğrafını çekiyor. Testler olumlu Testler sonucu, kameranın, hafıza sorunu olanlara, olayları ve buna bağlı duyguları hatırlamalarında yardımcı olduğu görülürken, uzmanlar,dijital kameranın genel hafıza kaybı sorunu ve Alzheimer hastalığı gibi daha ciddi durumda olanlar tarafından rahatlıkla kullanılabileceğini belirtiyorlar. Amerikan ve İngiliz üniversitelerince denemeleri yapılmakta olan kamera, avuca sığabiliyor ve 30 binden fazla görüntüyü depolayabiliyor. Hafızaya olumlu etki Beyin enfeksiyonu nedeniyle hafıza kaybına uğrayan 63 yaşındaki bir kadın üzerinde yapılan testlerde denek, iki hafta boyunca görüntüleri iki günde bir ve bir saat süreyle yeniden izledi. Olayları anımsamasına herhangi bir yardım olmadığında her şeyi beş gün içinde unutan deneğin testler sırasında hafızası gözle görülür biçimde düzeldi ve iki hafta sonunda yaşadığı olayların yüzde 90'ını anımsamaya başladı. Çalışmalar sürüyor Araştırmacılar, kamerayı belirli bir hastalığı olmamasına karşın tipik hafıza kaybı olan sağlıklı yaşlılar ile Alzheimer hastaları üzerinde de deniyorlar. |
Gıdaların rengi çocukların hareketlerini etkiliyor http://img.sabah.com.tr/2007/12/28/gny/im/9A3260A18E156842BEFA427Cr.jpg Gıdalara eklenen katkı maddeleri, hiperaktif davranışları olan çocuklar üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor. http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif 28.12.2007 http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif Abur cubur yiyecekler renkleriyle göz alıyor ama içerdikleri katkı maddeleri çocukların sağlığını tehdit ediyor.. http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif Besin maddelerine eklenen katkı maddeleri ve renklendiriciler sağlığınızı tehdit ediyor. Çocukların yanı sıra yetişkinler tarafından da tercih edilen; cips, çikolata, şeker gibi gıdalar sanıldıkları kadar masum değil. Araştırmalar, gıdalardaki katkı maddelerinin çocuklardaki hiperaktivite ve dikkat eksikliği gibi psikolojik bozukluklarda rolü olabileceğini gösteriyor. Bu maddelerin çocuk gelişiminde olumsuz etkileri olduğunu söyleyen Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Oya Yüksek, anne-babaları uyardı. Yüksek şöyle konuştu: NE İŞE YARARLAR? "Katkı maddeleri tek başına gıda olarak tüketilmeyen, gıda ham veya yardımcı maddesi olarak kullanılmayan, tek başına besleyici değeri olan veya olmayan, imalat sırasında kalıntı ve türevleri mamul maddede bulunabilen maddelerdir. Bunlar ayrıca, bir gıdanın üretilmesi, tasnifi, işlenmesi, hazırlanması, ambalajlanması, taşınması, depolanması sırasında gıdanın koku, tat, görünüş, yapı ve diğer niteliklerini korumak, düzeltmek veya istenmeyen değişikliklere engel olmak ve düzeltmek amacıyla kullanılmasına izin verilen maddelerdir." Gıda katkı maddelerini tanımlamak ve herhangi bir karışıklığa yol açılmaması için E harfi ve üç rakamlı sayıların kullanıldığını söyleyen Yüksek, "Avrupa Birliği tarafından her katkı maddesi için bir kod belirlenir. Katkı maddesi olarak tanımlanan tüm kimyasallar bu kodlama sisteminin içindedir" dedi. Gıda katkı maddelerinin işlevlerine göre de sınıflandırıldığını kaydeden Yüksek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Koruyucular, tatlandırıcılar, antioksidanlar, renklendiriciler, taşıyıcı solventler, asitler, aroma arttırıcılar, jelleştiriciler, köpük oluşturucular, nişastalar ve daha birçok madde gıdaları istenen şekle ve renge getirir." İngiltere'deki Southampton Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma ise, renklendirici denilen boya katkı maddelerinin hiperaktif çocukları olumsuz etkileyebileceğini gösterdi. Çalışma sonunda; 8-9 yaş arası çocukların boya katkılarından olumsuz etkilendiği tespit edildi. 3 yaş grubu çocuklarının ise bunların kana sadece bir kez karışmasıyla bile olumsuzluk yaşadıkları belirlendi. ETİKETLER OKUNMALI Çocuklardaki hiperaktivitenin; genetik faktörler, erken doğum ve çevresel nedenler gibi birçok faktöre bağlı olduğunu belirten Diyetisyen Oya Yüksek ekledi: "Katkı maddeleri hiperaktiviteyi tetikleyen etkenlerden sadece biridir. Çocuklara sağlıklı besin seçimi öğretilmelidir. Onları hazır gıdalardan uzak tutmakta yarar vardır. Anne-babalar etiket okuma alışkanlığı edinmeli ve bu alışkanlığı çocuklarına da kazandırmalılardır. |
Sigara EVE hapsoldu Meclis’ten yeni yıl hediyesi. Sigarayı yasaklayan yasa gitti geldi. Sağlık Bakanı’nın bastırmasıyla ertelemeden son anda vazgeçildi. Yasağın kapsamı genişletilerek geçti. Restorant, cafe, birahane ve kahvehanelerde yasak 18 ay sonra devreye girecek. Diğer alanlarda ise 4 ay sonra yasaklar başlayacak. Türkiye tarihi bir adım attı. Sigara içilmesini özel ikametgah ve sokak dışında yasaklayan son yılların en tartışmalı düzenlemesi, dün TBMM’de kabul edilerek yasalaştı. Kabul edilen yasa ile kamu binaları ile birden fazla kişinin girebileceği her türlü kapalı alanın yanı sıra, takside, bar, birahane ve köy kahvesinde, hatta şehir hatları vapurlarının güvertelerinde dahi sigara içilmesi yasaklandı. İHLALE CEZA YAĞACAK Sigara yasağını ithal edenlere 50 YTL ceza verilecek. 18 yaşından küçüklere sigara satanlara 1 yıla kadar hapis verilebilecek. Sigara şeklinde oyuncak, şeker, sakız üretmek dahi yasak olacak ve bu yasağı delenlere 10 bin YTL’ye kadar ceza kesilecek. ÖNCE YAZIYLA UYARILACAK: Sigara yasağıyla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeyen işletmeler önce yazılı olarak uyarılacak. Bu uyarıya rağmen yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere 500 YTL ile 5 bin YTL arasında ceza verilecek. OKUL BAHÇESİ DE YASAK: Dersaneler de dahil tüm öğrenim kurumlarının kapalı ve açık alanlarında tütün ve tütün ürünleri tüketilemeyecek. Yaşlı bakım evlerinde, ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde, cezaevlerinde, şehirlerarası ve uluslararası güzergahlarda yolcu taşıyan denizyolu araçlarının güvertelerinde tütün ürünleri tüketilmesine mahsus alanlar oluşturulabilecek. STATTA SINIRLAMA: Açık havada yapılan her türlü spor, kültür, sanat ve eğlence faaliyetlerinin yapıldığı yerler ile bunların seyir yerlerinde tütün ürünleri kullanılamayacak. Ancak, tütün tüketilmesine mahsus alanlar oluşturulacak. KORUYUCU ÖNLEMLER: Tütün ürünlerinin ve üretici firmaların isim, marka veya alametleri kullanılarak reklam ve tanıtım yapılamayacak. Firmalar sponsor olamayacak. TV’lerde tütün ürünleri kullanılamayacak, görüntülerine yer verilemeyecek. |
Kayıp hafızayı geri getirdiler! 50 yaşındaki birinin iştahını azaltmak için beynindeki 'hipotalamus' bölgesine elektrik akımı verildi; hastanın iştahı değişmese de hafızası 'parladı'. Kişinin daha hızlı öğrenmesini de sağlayan yöntem, Alzheimer hastalarında denenecek Kanada'da obezite tedavisi amacıyla beyni elektrik akımıyla uyarılan bir hastanın hafızasının güçlendiği görüldü. Tesadüf eseri keşfedilen bu bulgunun Alzheimer gibi hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği belirtiliyor. Toronto Western Hastanesi'nde obezite tedavisi gören 50 yaşındaki bir adam, ilaç tedavisi, diyet değişikliği ve psikolojik terapiye cevap vermeyince doktorlar, 'derin beyin stimülasyonu' olarak adlandırılan bir yönteme başvurmaya karar verdi. Parkinson, kronik ağrılar ve depresyon gibi bazı rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan bu yöntemle, hastanın beynine bağlanan elektrotlarla, iştahı kontrol ettiği sanılan 'hipotalamus' bölgesine elektrik akımı verilmeye başlandı. Elektrikli uyarıların hastanın iştahını azaltmadığı, ancak yıllar önce yaşadığı olayları çok net bir şekilde hatırlamasını sağladığı görüldü. 30 YIL ÖNCESİNE DÖNDÜ Hastanenin nöroşirurji profesörü Andres Lozano, hastanın yaşadıklarını şöyle anlattı: "20 yaşlarındayken arkadaşlarıyla bir parkta olduğunu hatırladı. Uyarının yoğunluğu arttıkça detaylar da daha canlı hale gelmeye başladı. O zamanki kız arkadaşını gördü. Görüntü renkliydi. İnsanların kıyafetleri ayırt edilebiliyordu ve bir şeyler konuşuyorlardı, ancak ne söylediklerini çıkaramadı." DAHA ÇABUK ÖĞRENDİ Hastanın, üç hafta boyunca derin beyin stimülasyonu uygulanmasının ardından yapılan öğrenme testlerinde daha başarılı olduğu ve elektrotlar açıkken hafıza testlerinde daha iyi sonuçlar elde ettiği de belirtildi. Prof. Lozano, bu keşfin araştırma ekibi için sürpriz olduğunu belirterek, "Bu bulgunun hafıza bozuklukları yaşayanlara faydalı olmasını umuyoruz" dedi. Lozano, bu yöntemin Alzheimer hastalarında da etkili olup olmadığını belirlemek için yeni testlere başladıklarını söyledi. İlk olarak 6 Alzheimer hastası üzerinde deney yapıldığı, bunlardan 3'ünün beyinlerine elektrotların yerleştirildiği belirtildi. Başarılı olunursa, beyin için kalp pilini andırır bir uyarıcı geliştirilmesi söz konusu olacak. |
Yaşlılıkta görme kaybına kök hücre umudu Bilimadamları ilk kez, yaşlılıkla alakalı olarak görme yetisini kaybeden bir dizi hastanın tedavisini gerçekleştirdi. Retinanın arkasında bulunan hücrelerin ölmesi nedeniyle, 80 yaşını geçen kişilerin üçte biri görme yetilerini kaybediyor. Ancak Londralı cerrahlar, gözün kenarından aldıkları hücreleri retinadaki ölü hücrelerin yerine yerleştirmek suretiyle, hastaların yeniden görebilmelerini sağladı. Bu yöntem rutin bir ameliyat olarak uygulanmak için çok karışık… Ancak bilimadamları kök hücreler kullanılarak işlemin yapılabilmesini umut ediyor. Oftalmoloji Enstitüsü’nden Profesör Peter Coffee, bu hücrelerin doğrudan retinanın arkasına yerleştirilebileceğini söylüyor. Epey zamandır yürütülen proje kapsamında, kök hücre kullanımına son bir kaç yılda geçilmiş ve yapılan çalışmalarında önemli ilerlemeler kaydedilmiş. Kök hücre tekniğinin insanlar üzerindeki denemelerine en az beş yıl daha başlanması beklenmiyor. Araştırmacıların öncelikle önerdikleri yöntemin güvenli olduğu ve sonuç verdiği konusunda hayvanlar üzerindeki denemelerin sonuçlarını ortaya koymaları gerekiyor. |
"İnsülin yaşlanmayı da önlüyor" Londra Bilim adamları diyabet hastalığı tedavisinde kullanılan insülin enjeksiyonlarının, şeker seviyesini dengede tutmakla beraber, yaşlanmayı da önleyebileceğini iddia ediyor. İngiliz The Daily Mail gazetesine göre, gelecekte uygulanabilecek 'gen terapisi' sonucunda kronik hastalıkların ve yaşlanmanın önüne geçilebileceği iddia ediliyor. ABD'de sürdürülen araştırmalar sonucunda, doğal yaşlanma sürecini belirleyen anahtar bir gende, insülin maddesinin 'yaşlanmayı geciktiren' somut etkileri olduğu görülüyor. Amerikalı araştırmacı Dr Keith Blackwell, konuya ilişkin olarak, "Bu buluş, insülinin farklı sağlık sorunlarında da kullanılabileceğini gösteriyor. Sonuçları diyabet hastalığından çok öteye gidiyor" dedi. |
Diyabet körlüğe de yol açıyor Göz hastalıkları uzmanı Doç.Dr. Zeki Büyükyıldız, diyabetin katarakt ve göz tansiyonu gibi hastalıkların dışında, retinadaki kan damarlarının tahrip olmasıyla oluşan “diyabetik retinopati” hastalığına neden olduğunu bildirdi. Özel bir hastanede görev yapan Doç. Dr. Büyükyıldız, diyabet hastalığı nedeniyle, her yıl yaklaşık 25 bin kişinin görme duyusunu kaybettiğini söyledi. İnsanlardaki diyabetin 10-14 yaşları ile 40 yaş üstünde görülen 2 tipi olduğunu anlatan Doç. Dr. Büyükyıldız, “Türkiye’de yüzde 7 civarında diyabet hastası bulunuyor. Bu hastalık, küçük damarlara olumsuz etki yaptığı için özellikle gözün görme tabakası ile böbrek gibi damarın bol bulunduğu dokuları etkiliyor” dedi. Doç. Dr. Büyükyıldız, diyabetin yol açtığı önemli sorunlardan biri olan “diyabetik retinopati” hastalığının özellikle 20-64 yaş aralığında görüldüğünü ve körlük nedeni olabildiğine işaret etti. |
Dünyaca ünlü beyin cerrahı: Cep telefonu kanser nedeni Tıp alanında çok sayıda ödül sahibi İngiliz beyin cerrahı Prof. Vini Khurana, cep telefonlarının sigaradan da asbestten de daha zararlı olduğunu ve kansere yol açtığını öne sürdü. Cep telefonu üreticilerine seslenen Khurana, cep telefonlarındaki radyasyon oranının mutlaka düşürülmesi gerektiğini savundu. Halka da "cep telefonlarınızı mümkün olduğu kadar az kullanın, mecbur olmadıkça kullanmayın" çağrısında bulunan Prof. Vini Khurana, hükümetin de acil önlemler alması ve cep telefonu üreticilerinin radyasyon seviyesini düşürmesini sağlaması gerektiğini ifade etti. Khurana’nın araştırmasının sonuçları, cep telefonlarının sağlığa muhtemel zararları konusunda bugüne kadar yapılmış en olumsuz tahmin olarak kabul edilirken, Khurana’nın araştırmasının sonucunda hazırladığı makale IoS adlı sağlık dergisinde yayımlandı. Khurana, 10 yıl boyunca cep telefonu kullananların beyin kanserine yakalanma oranlarının iki kat arttığını öne sürdüğü araştırmasında, beyin kanserlerinin gelişmesinin de 10 yıl kadar süre aldığını belirtti. Bilimsel araştırmalar alanında 16 yılda 14 ödül alan ve 40’a yakın makalesi bulunan Prof. Khurana’nın, araştırması sırasında cep telefonlarının etkileri konusunda bugüne kadar yapılmış 100’den fazla araştırmanın sonuçlarını da yeniden değerlendirdiği bildirildi. Cep telefonlarının beyin tümörlerine yol açtığının gelecek 10 yıl içinde kesinlikle kanıtlanmasını beklediğini de belirten Khurana, hemen önlem alınmazsa gelecek 10 yılda beyin tümörü vakalarında büyük artış görülebileceğini ifade etti. |
Kara Kıtanın ışığı: Türk Doktorlar Türkiye, Afrika’da katarakt hastalığı nedeniyle gözleri görmeyen 10 milyon insanı ışığa kavuşturmak için Sudan’da "Türk Göz Hastanesi" açtı. Türk doktorları, günde ortalama 40 kişiye katarakt ameliyatı yapıyor. Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’da yaklaşık 2 milyon katarak hastasının umudu gönüllü Türk doktorları oldu. Yetersiz beslenme, hijyenik koşullar ve kavurucu güneşin etkisiyle her yaşta katarakt hastasına rastlamanın mümkün olduğu Sudan’da her 45 bin kişiye 1 göz doktoru düşüyor. Ülkede yaklaşık 110 göz doktoru bulunuyor. Katarakt hastalarının talihsizliği Türk yardım kuruluşlarının ve gönüllü doktorların bölgeye gitmesiyle değişmeye başladı. IŞIĞA KAVUŞTURUYORLAR Ameliyathanede görev yapan 4 Türk, 2 Sudanlı hekim ile 4’ü Türk 8 yardımcı sağlık personeli görev yapıyor. Sağlık Bakanlığı’nın idari izinli saydığı bu doktorlar bir ay bölgede kalarak Afrikalılar’ı ışığa kavuşturuyor. Proje, Afrika’nın en önemli sağlık projesi adayı olarak gösteriliyor. İnsani Yardımlaşma Vakfı (İHH), Dayanışma Vakfı ve Çöl Doktorları’nın hazırladığı, Sağlık Bakanlığı ve TİKA’ nın desteklediği proje kapsamında Hartum’ da hizmet veren gönüllü Türk doktorları, günde ortalama 40 kişiye katarakt ameliyatı yapıyor. |
ABD’de yapılan bir araştırma, hamilelikte yapılan egzersizlerin, anneye olduğu kadar bebeğe de yararlı olduğunu ortaya koydu. Kansas City Üniversitesinden Dr. Linda E. May ve ekibi tarafından yapılan çalışmanın sonuçları, “Deneysel Biyoloji 2008 Konferansı” kapsamında yapılan, 121. “Amerikan Fizyoloji Toplumu” yıllık toplantısında açıklandı. Araştırma, hamilelik süresince egzersiz yapan annelerin bebeklerinin otonom fonksiyonlarının, yapmayanlara göre daha iyi çalıştığını ortaya koyuyor. Otonom sinir sistemi, vücuttaki kalp atışı, tansiyon, nefes alma oranı ve iç organların fonksiyonları gibi istem dışı faaliyetleri kontrol ediyor. Hamileliğin 28. haftasından 36. haftasına kadar izlenen süreçte, anne karnındaki bebeklerin kalp atış hızı ve kalp atış değişkenliği ölçülen araştırma sonucunda, egzersiz yapan annelerin bebeklerinin kalp atış hızının egzersiz yapmayan annelerin bebeklerine göre belirgin şekilde düşük olduğu belirtildi. Dr. Linda May, anne adayının egzersiz yapması durumunda, bebeğinin de, annesi gibi süreçten olumlu etkilendiği ve kalp sinir sisteminin geliştiği belirterek, “Hamilelikte yapılan egzersiz, bebeğin kalp sağlığı için yapılacak en erken ve en iyi müdahaledir” dedi. |
Doktorlardan kundak uyarısı http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif Bebeklerin kundağa sarılmasının ortopedik açıdan zararlı olduğu ve kalça çıkığı vakalarında doğal iyileşmeyi engellediği bildirildi... http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif İzmir Kent Hastanesinde görevli Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Yücel Tümer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bebeği kundağa sarmanın, özellikle Türkiye'de sıkça görülen kalça çıkığı rahatsızlığının tedavisi açısından sakıncalı olduğunu belirtti. Prof. Dr. Tümer, şu bilgileri verdi: '' Kundak, ortopedik açıdan kesinlikle zararlıdır. Bebekler doğduklarında kalçalarını ve dizlerini bükerek ve kalçalarını yana açarak sırt üstü yatarlar. Bu pozisyon yeni doğan bir bebeğin doğal pozisyonudur. Bu pozisyonda kalça ve diz çevresindeki kaslar gevşektir. Bu doğal pozisyon, bizim kalça çıkıklarını tedavi ettiğimiz pozisyonun aynıdır. Bu sayede çocuklar iyileşmektedir. Geleneksel kundağa sarma yöntemiyle bebeğin doğal iyileşme pozisyonun bozulması, kalça çıkıklarının doğal iyileşmesini engeller.'' Prof. Dr. Tümer, kalça çıkığı vakalarında erken tanının çok önemli olduğunu da belirterek, '' Çıkık ilk aylarda tanınırsa tedavisi kolay ve masrafı azdır. Basit bandajlarla birkaç ay içinde hasta iyileştirilebilir. Kalça çıkığı ne kadar geç fark edilirse tedavisi de o derece güçleşir'' dedi. |
ALZHEİMER TESTİ GELİYOR Amerikalı bilim adamları, Alzheimer hastalığının beyindeki biyolojik belirtisini teşhis etmeyi başardılar. Şimdi sıra testte. Alzheimer’in biyolojik belirtileri olan ADDL isimli proteinler, beyinde ortaya çıkıyor. Bu proteinlerin, sinir hücreleri arasında bağlantıyı sağlayan snapslara saldırdığı biliniyor. ADDL’ler ayrıca, Alzheimer hastalarının beyinlerinde bulunan ‘amyloidbeta’ proteininin yapışkan plakasının oluşumuna da katkıda bulunuyorlar. ADDL’lerin her biri metrenin 5 milyarda biri uzunluğunda ve saç telinden 20 bin kat daha ince. Bu nedenle normal yöntemlerle farkedilmesi imkansız Yeni teknik Araştırmacılar yeni test tekniğiyle, altın nano-parçacıkları ve manyetik nano-parçacıkları, ADDL’lere bağlı olan bir antikorla doldurdular. Altın nano-parçacığı, DNA’nın kimyasal bir barkod görevi gören kısmına eklediler. Her iki parçacığı da ADDL’lere ekleyebilip, mıknatıs sayesinde omurilik sıvısından ayırdılar. Şimdilik sadece beyindeki omurilik sıvısında uygulanan test tekniğinin, kanda ve idrarda da geçerli olabileceğine inanılıyor. Testi geliştiren Northwestern Üniversitesi ekibi, hastalığın tedavisi ve ilerlemesinin engellenmesi adına da çalışmalar yapıyorlar |
ALERJİ MEVSİMİ BAŞLADI TRABZON - Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tevfik Özlü, toplumda yaklaşık her üç kişiden birinin alerjik bünyeye sahip olduğunu belirterek, “Alerji en sık rastlanan ve en önemli hastalıklar arasındadır. Alerjik kişilerin önemli bir kısmında mevsimsel sorunlar yaşanmaktadır” dedi. Belli mevsimlerde kişide alerjik yakınmaların başladığını ya da var olan şikayetlerin şiddetinin arttığına dikkati çeken Prof. Dr. Tevfik Özlü, sorunların sıklıkla bahar ve güz aylarında ortaya çıktığını söyledi. Mevsimsel alerjinin en sık rastlanan nedeninin polenler olduğunu dile getiren Prof. Dr. Özlü, “Soluduğumuz havada bulunan çayır, ağaç ve otların çiçek tozları, hassas kişilerde sorunların asıl nedenidir. Ancak, iklim koşullarındaki değişime ikincil olarak havada bulunan ev tozu veya küf mantarı gibi diğer bir çok alerjen yükü de sorunlara neden olabilmektedir” dedi. |
16 Günde Cinsiyet Tahmini Çok yakında, doğacak çocuğun erkek mi, yoksa kız mı olacağı hamileliğin 16. gününde tespit edilebilecek. İsrailli bilim adamları, ceninin beslenmesini sağlayan bir hormonun, ceninin dişi olması durumunda daha fazla salgılandığını saptadı. Tel Aviv Genetik Enstitüsü'nde yapılan araştırmalarda, gebeliğin 16. gününde, ceninin beslenmesini sağlayan MSHCG hormonunun, ceninin dişi olması durumunda daha fazla salgılandığını saptadı. MSHCG hormonunun, annenin kan ve idrarında, gebelik veya gebelik olmadığı zamanlarda testle saptanabildiği biliniyor. Bilim adamları, annenin bir kız çocuğuna gebe kaldığı zaman, MSHCG hormonunun 5 defa daha fazla salgılanadığını belirttiler. Daha önce bir başka araştırmada, MSHCG hormonunun, gebeliğin ikinci ve üçüncü ayında, kız çocuğuna hamile kalan annelerde daha fazla salgılandığı saptanmıştı. Bilim adamları, araştırma sonucunun şimdilik bebeğin cinsiyetinin belirlenmesi için kullanılmaması gerektiğini, bu konuda başka işaretlerin de elde edilmesiyle daha kesin sonuç alınabileceğini kaydettiler. 347 hamile kadın üzerinde yapılan araştırmada, gebeliğin 14-20 günlerinde MSHCG hormonunun 1 veya 3 kez daha fazla salgılandığı belirlendi. Araştırma sonucunda 184 dişi, 163 erkek ceninin meydana geldiği gözlendi. Gebeliğin 3. haftasında MSHCG hormonu yüzde 18.5 daha fazla belirlenen hamile kadınların daha sonra kız çocuğu doğuracakları belirlendi. Çevre cinsiyeti etkiliyor ABD'de Michigan State Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, çevresel faktörlerin doğacak çocuğun cinsiyeti üzerinde etkili olabileceğini gösterdi. Journal of Occupational and Environmental Medicine adlı dergide yer alan araştırma raporunda, çevre kirliliğinden etkilenen erkeklerin çocuklarının daha çok erkek olduğu kaydedildi. Araştırmada, kanlarında yüksek oranda PCB (poliklorlu bifeniller) bulunan erkeklerin çocuklarının yüzde 57'sinin erkek olduğu saptandı. PCB, vücuttaki iç salgı bezlerinin çalışmasını engelleyerek, kansere de yol açabiliyor. http://www.mutluyasam.com/images/tbl_bottom_left_crnr.gif http://www.mutluyasam.com/images/tbl_bottom_rght_crnr.gif |
KUŞ GRİBİNE İLİŞKİN ÖNEMLİ KEŞİF İstanbul - Türkiye'de de insan ölümlerine yol açan kuş gribi virüsünün genlerinin Türk bilimadamları tarafından deşifre edilerek incelenmesi sonucunda virüsün insana geçmesine neden olabileceği düşünülen gen değişiklikleri keşfedildi. Acıbadem Hastanesi'nden yapılan yazılı açıklamada, hastanenin Genetik Tanı Merkezi, İstanbul Üniversitesi Klinik Viroloji Bölümü ve Pendik Veteriner Araştırma Enstitüsü'nden araştırmacıların birlikte çalışarak bulduğu mutasyonların, ABD'deki nin yüksek prestijli mikrobiyoloji ve halk sağlığı dergisi olan ''CDC Emerging Infectious Disease Dergisi''nin Mart sayısında yayımlandığı ifade edildi. Açıklamada, CDC'nin (Center of Infectious Disease), ABD'de tüm enfeksiyonlarla ilgili gerekli araştırma ve uygulamaları, halk sağlığı önlemlerini düzenleyen ve denetleyen resmi kuruluş olduğu kaydedildi. Dergide araştırmanın birinci yazarı olarak Acıbadem Genetik Tanı Merkezi Sorumlusu Dr. Ender Altıok'un belirtildiğine değinilen açıklamada, keşfedilen 4 ayrı gen mutasyonu değişikliğinin dünyada ilk kez bulunduğu ifade edildi. Açıklamada bu değişikliklerin, hem virüsün insana geçişinde hem de ağır hastalık yapıcı etkisinde rol oynayabileceğinin düşünüldüğü anlatılarak, şu değerlendirmeye yer verildi: ''Bulgulara göre, virüs, insana uyum sağlayabilmek için evrim geçirmiş. Çalışmada virüsün daha önce dünyada ortaya çıkan diğer virüslerle akrabalık ilişkileri de aydınlatıldı. Doğu Anadolu'da ölümlere yol açan virüsün kökeninin Çin'in 'Qinghai' bölgesindeki bir kaz olduğu saptandı. Moleküler epidemiyoloji denilen ve hastalık etkenlerinin kökenini ve izledikleri yolu moleküler genetik yöntemler kullanarak bulmaya çalışan bilim dalının ülkemizdeki başarılı uygulaması başta kuş gribi olmak üzere yeni çıkan diğer tehlikeli mikrop türlerinin tanımlanması ve önlemler için stratejiler geliştirilmesi olanağı da vermektedir. Çalışmadan çıkan bir diğer sonuç ise Doğu Anadolu ve Manyas'ta görülen kuş gribi vakalarının birbirlerinden farklı virüslerle meydana geldiğinin ortaya çıkarılmasıdır. Medyada o dönem virüsün hem doğuda hem batıda görülmesi kuş gribi önlemlerinin sorgulanmasına yol açmıştı. Genetik inceleme sonuçları Manyas'ta görülen virüsün Rusya'nın Kurgan bölgesindeki bir tavuktan kaynaklandığını ortaya koydu. Oysa Doğu Anadolu'daki virüs Çin'in Qinghai bölgesindeki bir gölde bulunan kazdan kaynaklanıyor. Bu durumda yayılma olmadığı, ayrı göçmen kuşlarla Anadolu'nun değişik bölgelerine taşındığı ortaya çıkıyor. Türk araştırmacıların uyguladığı yöntemin bir diğer uygulama alanı da virüsün kökeni ve dolaşma yollarının yanında güçlü olup olmadığının ve hastalıklara direnç geliştirip geliştirmediğinin de çok kısa sürede saptanmasına olanak vermesi konusudur.'' |
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif Bilim kanseri alt edebilecek mi? Dünyada milyonlarca insan kanserle mücadele ediyor. Kimi bu mücadeleyi kazanıyor, kimiyse başaramıyor. Peki hangi kanser türü, hangi şartlarda iyileşebiliyor? Tıp dünyasında kanserle ilgili yaşanan gelişmeler neler? 1-7 Nisan Kanser Haftası nedeniyle, çağın en yaygın hastalıklarından kanseri mercek altına aldık. En yaygın kanser türleriyle ilgili gelişmeleri araştırdık http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif İnsanlığı ciddi şekilde tehdit eden hastalıkların başında gelen kanser, tüm dünyada milyonların canını yakıyor. Ama tıp bu illetle yarışırcasına, her geçen gün gelişiyor Yeni tedavi yöntemleri, en azından belli türdeki kanserlerde, özellikle de erken teşhisle hayat kurtarıyor. 1-7 Nisan Kanser Haftası nedeniyle sık görülen ve bazılarının tedaviyle 'yenilebildiği' kanser türlerinin uzmanlarına kulak verdik. Kanser nedir? İlkokuldan beri öğrendiğimiz gibi, insan vücudunu oluşturan en küçük yapı taşına hücre deniyor. Sağlıklı hücreler vücut büyümesini, aynı zamanda da hasarlı hücrelerin tamirini yapıyorlar. Normal hücrelerin büyüme yeteneği sınırlı. Bazen büyümedeki bu sınırlama yeteneği kayboluyor ve sınırsız büyüyüp çoğalan hücreler topluluğu oluşuyor. Oluşan bu kontrolsüz hücreler topluluğuna da 'tümör' deniyor. Tümörler; iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayrılıyor. İyi huylu, yani kanser olmayan tümörler; vücuda yayılmıyor, yaşamı nadiren tehdit ediyor, ameliyatla alındıkları zaman genelde tekrarlamıyorlar. Kötü huylu kanser hücreleri içeren tümörler ise tüm vücuda yayılma eğilimi gösteriyor. Hayatı tehdit eden bu tümörlerde ölüm oranı yükseliyor. Ve işte bu duruma, dünyada milyonlarca insanın yakalandığı hastalık olan 'kanser' deniyor. Kanserin oluşmasında, vücut direncinin düşmesi büyük önem taşıyor. Stres, hormonlu gıdalar, sigara, hava kirliliği, bazı teknolojik ürünler, bilgisayar ışınları gibi onlarca neden de vücut direncini düşüren etkenler arasında gösteriliyor. |
KEKEMELİK TARİH OLUYOR Kekemelik, tedavi edilmezse birçok psikiyatrik hastalığı da beraberinde getiriyor. Uzman konuşma terapisti Leyla Arslan, "Herkesin konuşması, birbirinden parmak izi kadar farklıdır. Bu yüzden kişilere göre tedavi yöntemi seçerek, başarılı sonuçlar alınabilir" diyor. Konuşmanın akıcılığındaki ritim bozuklukluğu olarak tanımlanan kekemelik, en sık 3-4 yaşlarında görülüyor. Çocukların yaşadığı sinirsel gerilim sonucu ortaya çıkan hastalık, tedavi edilmediğinde insanların sosyal ortamdan uzaklaşmasına neden oluyor. Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzman Konuşma Terapisti Leyla Arslan, "Kekemeliğin çok çeşitli belirtileri vardır. Çocuklarda çoğunlukla, hece tekrarları yapma, ünlü seslerle başlayan kelimeleri uzatarak konuşma, kelimeler arasında beklemeler, yavaş konuşma, konuşurken ayağını yere vurma, boynunu ileri geri hareket ettirme, ağzı aşırı açma, el hareketleri ya da kafa hareketleri yardımıyla konuşma şeklinde görülür" diye konuştu. KLİNİK TEDAVİSİ ŞART Konuşma bozuklukların hem fiziksel hem de psikolojik yönden incelenmesi gerektiğini vurgulayan Arslan, "Klinik yaklaşımla, kekemeliğin nedenleri araştırıldığı zaman psikiyatrik bir tanı konuluyor" diye konuştu. Konuşmanın akıcılığını bozan nedenlerin birbirinden farklı olduğunun unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, "Klinik uygulamasında konuşma akıcılığını kazandırılır. Çoğu kez ikincil olarak başka bir sorunu ya da durumda çözülür. O yüzdendir ki kekemeliğin tedavisinde çok çeşitli ve değişik tedavi yöntemleri gelişmiştir" şeklinde konuştu. AKICI KONUŞABİLİRSİNİZ Hastalığın tedavi edileceğinin unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, bu tür rahatsızlığı olanların mutlaka doktora gitmesi gerektiğini belirterek, "Yıllarca hayali kurduğunuz şekilde akıcı konuşmanın mümkün olduğunu unutmayın. Bu sizin elinizde, yeter ki tedaviye başlayın" dedi. DEPRESYON KONUŞMAYI ETKİLİYOR Depresyon, farklı kişileri farklı biçimlerde etkiler. Genelde kendilerine güvenleri yoktur. Kederli ve olumsuz düşüncelerle dolu olurlar. Konsantre olmakta ve karar vermekte zorlanırlar. Unutkanlık, huzursuzluk, sabırsızlık, enerji azlığı en sık görülen belirtilerdir. Bu ruh durumunun konuşmayı etkilememesi mümkün değildir. O yüzden bazı konuşma bozukluklarında sözcükler arasında beklemeler, güvensiz ses tonu depresyonun iz düşümü gibidir. TEKRARLAYAN DAVRANIŞLAR Bu tanıyı almış kişilerde genellikle sinirlilik ve hafif bir felaket duygusu ortaya çıkmakta ve kendisini rahatlatmak için bazı davranışları tekrar tekrar yapmaktadır. Tekrarlayan davranışlar tutarlılık gösterdiği için güven verir. Duygularda olan bu durum düşünce düzeyinde de konuşma düzeyinde de görülür ve kelime tekrarları, hece tekrarları sürer gider. Problem sorumluluğu alabilecek bir başka kişinin varlığı durumunda ortadan kalkar. Bu kişiler de seanslarda terapistle konuşurken, arkadaşları onunla birlikte konuşurken rahattırlar, yalnız konuşurken tekrarlar artar. ANKSiYETE BOZUKLUKLARI Bu tanıyı almış olan bireylerde konuşma ve davranışlara bir korku duygusu eşlik eder. Birey bazı ortamlarda ve aşırı stres altında hızlanır, tonlama yapamaz ve nefesi düzgün kullanamadığı için konuşmanın akışını kontrol edemez. Kendi kendine normal konuşurken, bazı kişilerin yanında, otorite olan kişiyle, karşı cinsle, kalabalık ortamda, alışverişte, lokantada, dolmuşa para verirken, aşırı terlemeyle birlikte artar. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar konuşmamayı seçer |
http://www.losev.org.tr/duyurular/kemikilik.jpg DONÖR OLMAK İÇİN ŞİMDİLİK BİR FORM DOLDURMAK YETERLİ AŞAĞIDAKİ ADRESTEN FORMA ULAŞABİLİRSİNİZ: |
TÜRKLER ÜRETİYOR... Ortadoğu Teknik Üniversite'li (ODTÜ) biyomateryal araştırmacıları, zarar görmüş kemik ve kıkırdak dokuların kök hücre ile tedavi edilmesine imkan tanıyan Avrupa Birliği (AB) destekli projelerinde önemli ilerleme kaydettiler. Yeni yöntemde, zarar görmüş kemik ve kıkırdak dokuların hemen yanındaki sağlıklı dokulardan alınan kök hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılarak dokuya naklediliyor. ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vasıf Hasırcı, 3 yıl önce başlatılan AB destekli projede alınan sonuçlarla Avrupa'da ve dünyada insan yaşam kalitesini yükseltmede önemli aşamalar kaydedileceğini söyledi. Projenin yürütücüsünün Portekiz'den olduğunu bildiren Hasırcı, 'Bu projede yer almamız kemik ve kıkırdak doku mühendisliği konusunda Avrupa'daki 20 mükemmeliyet merkezinden biri olduğumuzu gösteriyor. Projenin ODTÜ'lü ortakları olarak epey yol aldık. Kemik ve kıkırdak dışında kalp, sinir, damar, yapay deri ve kornea üzerinde de çalışıyoruz' dedi. |
FAZLA NİŞASTA TÜKETİMİ KARACİĞERE ZARARLI!! İSTANBUL - ABD’li bilimadamları karaciğerin yağlanmasının daha ciddi hastalıkların habercisi olabileceği konusunda uyardı. Boston’da yapılan araştırmaya göre, nişastanın karaciğerde depolanması insan vücudunda uzun süre şikayet yaratmıyor. Ancak zamanla karaciğerin iflas etmesine kadar varabiliyor. Fareleleri 6 ay yüksek nişasta içeren gıdalarla besleyen bilimadamları, kilosunda değişiklik olmayan farelerin nişasta diyetinden ötürü kanlarında ve karaciğerlerindeki yağ oranın olması gerekenin iki katına ulaştığını tespit etti. Araştırmayı yürüten heyetin başkanlığını yapan Doktor David Ludwig, farelerin üzerinde yapılan deneylerden elde edilen sonuçların insanlarda, hatta karaciğer yağlanmasının daha sık görülmeye başlandığı çocuklarda da geçerli olduğunu söylüyor. Vücüdun aldığı gıdayı hangi hızla enerjiye çevirdiğini gösteren glisemik endeks, en yüksek beyaz ekmek, patates cipsi, pirinç ve mısırgevreği gibi işlenmiş gıdalarda görülüyor. İşlenmemiş meyveler, fındık, fıstık, baklagiller, tahıllar, makarna, yağsız süt, haşlanmış havuç, çavdar veya tahıl ihtiva eden ekmek gibi besinler de glisemik endeksi düşük gıdalar arasında yer alıyor. Sessiz ilerleyen hastalığın uzun vadede tehlikeli olabileceğine işaret eden uzmanlar, önlem alınmadığı takdirde günümüzdeki çocukların beslenme alışkanlıklarının gelecekte büyük bir trajediye yol açabileceği konusunda uyarıyor. |
Küçücük mıknatıslar kanseri yenecek İngiliz araştırmacılar kanser tedavisinde genlerin yolunu şaşırmasını önleme deneyinde başarılı oldu 19/04/2008 REUTERS - LONDRA - Fareler üzerinde küçük mıknatıslar kullanılarak denenen yeni gen tedavisi yöntemi umut veriyor. Gen terapisinde izlenen temel yöntem, hasarlı genlerin başka bölgelere taşınması. Bu yöntemde sorun, genlerin vücudun doğru yerlerine hareket etmesini sağlamak. Genleri taşımak için virüslerin kullanılması gibi çeşitli yöntemler kullanılsa da yan etkiler nedeniyle vazgeçildi. İngiliz araştırmacılar bu sorunu çözmüş olabilir. Sheffield Üniversitesi'nden Claire Lewis ve ekibi, farelerle yaptıkları araştırmada manyetik nanopartiküllerin monositlere (beyaz kan hücrelerine) eklenmesi sonucunda elde edilen bileşimi damardan kan dolaşım sistemine zerk etti. Uzmanlar manyetik güç sayesinde dışarıdan kullandıkları mıknatısla bu bileşimin vücutta dolaşımını kontrol edebildi. Yöntem insanlarda henüz denenmedi ve testler sadece farelerin deri altında bulunan tümörleri tedavi etmekte kullanıldı. Uzmanlar asıl amacın karaciğer gibi vücudun içindeki dokularda oluşan tümörleri tedavi etmek olduğunu söylüyor. |
İngiltere'de 100'den fazla öksürük ilacına yasak! Sağlık bakanlığı tetikte AA İngiltere, aralarında Benylin ve Calpol gibi çok satan ilaçların da bulunduğu iki yaşın altındaki çocuklara verilen 100'den fazla öksürük ve soğuk algınlığı ilacını yan etkileri nedeniyle piyasadan çekme kararı aldı. Sağlık Bakanlığı, bazı ülkelerde toplatılmasına karar verilen soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarının Bakanlık bünyesindeki Bilimsel İlaç Güvenliği Kurulu'nda görüşüldüğünü, bunların 2 yaş altı çocuklarda kullanımının uygun bulunmadığı hususundaki bilimsel sonuçların ilgili kurum ve kuruluşlara iletildiğini bildirdi. Sağlık Bakanlığı, bugün bazı basın yayın organlarında yer alan "Soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarının toplatılması" haberleri üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle denildi: "Bahse konu ilaçlar, Bakanlığımız bünyesindeki Bilimsel İlaç Güvenliği Kurulu'nda 12 Ocak 2008 tarihinde görüşülmüş, 2 yaş altı çocuklarda kullanımının uygun bulunmadığı hususundaki bilimsel sonuçlar, ilgili kurum ve kuruluşlara yine aynı tarihte bildirilmiştir." Açıklamada, konuyla ilgili bilimsel çalışmaların dünya ile eş zamanlı olarak Bilimsel İlaç Güvenliği Kurulu'nda sürdürüldüğü de belirtildi. |
Tekrar ve monoton işler yapılırken, beynin hata yapmadan yaklaşık 30 saniye önce dinlenmeye geçtiği ortaya çıktı. Norveç'teki Bergen Üniversitesinden Tom Eichele, "Beynin biraz molaya ihtiyacı olduğunu söylediği ve sizin o anda hiçbir şey yapamadığınız böyle bir durum söz konusu" dedi. Araştırmanın başındaki Eichele, beynin bilgiyi alamadığı ya da verimli çalışamadığı o anda kanın beynin dinlenme modunda daha aktif olan kısmına hücum ettiğini söyledi. Eichele, bu durumun bir hata yapılmadan 30 saniye kadar önce başladığını, dolayısıyla, örneğin hava trafik kontrol kulesi görevlilerinin konsantrasyonunu ve dikkatini artırmak için bir uyarı sistemi geliştirmenin mümkün olabileceğini söyledi. "Bu tür kararlar alması gerekenlerin başına koyulmak üzere bir alet geliştirilebileceğini" söyleyen Eichele, "Sinyali ölçebilir ve kullanıcıyı, beyninin o anda aldığı kararların iyi olmayacağı bir durumda olduğu yolunda bilgilendirebiliriz" diye konuştu. Aletin prototipinin geliştirilmekte olduğu ve 10-15 yıla kadar piyasaya sürülebileceği kaydedildi. Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (PNAS) dergisinde yayımlanıyor. |
Çimlenmiş patatesteki ''solanin'' adlı toksin maddenin gıda zehirlenmelerine neden olabileceği bildirildi. Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi Diyetisyen Doç. Dr. Nurten Budak, havaların ısındığı bu günlerde, kış aylarında stoklanan patates ve soğanların, uygun nem ve ışık bulunca çimlenmeye başladıklarını belirtti. Patateste çimlenmeyle ortaya çıkan yeşilimsi tabakanın insan sağlığı için son derece zararlı olduğunu bildiren Budak, şu bilgileri verdi: "Bu yeşillenmeyle birlikte 'Solanin' adı verilen toksin madde ortaya çıkarır. Solanin içeren patatesin tüketilmesi de besin zehirlenmesine neden olur. Solanin adlı toksininin neden olduğu besin zehirlenmesi, patates tüketiminden birkaç saat sonra kendisini göstermeye başlar. Bu durumda baş dönmesi, baş ağrısı, bulantı, kusma, karın ağrısı ile ishal gibi belirtiler görülebilir. Zehirlenen kişi en yakın sağlık kuruluşuna götürülmeli." http://www.cnnturk.com/images/saglik/germapotsa.jpgPatatesin, hangi ortamda saklanırsa saklansın, çok uzun süre bekletildiği zaman yapısı gereği çimlendiğine dikkati çeken Doç. Dr. Budak, özellikle havaların ısındığı bu mevsimde, patates için uygun saklama ortamları bulmanın zorlaştığını kaydetti. Çimlenmenin neden olduğu sorunların önlenmesi için patatesin saklama süresinin kısa tutulması gerektiğini vurgulayan Budak, "Patates ne kadar soğuk, nemsiz ve ışıksız ortamda kalırsa o kadar süre çimlenmeden kalabilir, ancak yapısı gereği bir süre sonra çimlenmeye başlar. Şartlar ne olursa olsun patates bahar aylarında çimlenmeye başlar. Her şeye rağmen çimlenen patates tüketilecekse, patatesin mutlaka çimlenen bölümleri ve yeşilimsi tabaka iyice kesilmeli, soyulan patatesten dikkatlice ayrılmalıdır" diye konuştu. |
http://www.ayrintilihaber.com/images/news/12419.jpg Kansere karşı 'keten tohumu' Uluslararası Gıda, Beslenme ve Kanser Sempozyumu'nda, 'Keten Tohumunun Anti-Karsinojenik Etkisi' konulu bir bildiri sunuldu. 18 Nisan 2008 Cuma 12:47 Ege Üniversitesi (EÜ) İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu tarafından düzenlenen Uluslararası Gıda, Beslenme ve Kanser Sempozyumu'nda, 'Keten Tohumunun Anti-Karsinojenik Etkisi' konulu bir bildiri sunuldu. Bildiriyi sunan İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nazan Tuna Oran, çalışmaların keten tohumunun kolon, prostat, meme kanseri gibi bazı kanserlerin risklerini azaltma yönünde koruyucu bir yararı olduğunu gösterdiğini söyledi. Bütün kanserlerin yüzde 30-40'ının sadece diyete ve yaşam tarzına dikkat edilerek önlenebileceğini belirten Yrd. Doç. Dr. Oran, 'Beslenme rejimi kurallara uygun şekilde sürdürüldüğü takdirde meme ve prostat kanserlerinin gelişiminde en az yüzde 60-70, akciğer kanserinde yüzde 40-50, diğer kanserlerde de benzer oranlarda azalma sözkonusu olabilmektedir.' dedi. Keten tohumunun lignan, lif ve omega 3 yağ asitleri yönünden zengin olduğunu kaydeden Oran, 'Omega 3'ün, kanın pıhtılaşmasını önleme ve ödemi azaltma gibi birçok yararı vardır. Bununla birlikte çalışmalar, bazı kanser türlerinin büyümesini önlediğini de göstermiştir. Keten tohumunun kişiyi hayatı boyunca bazı kanser türlerinden koruması ve tedavi konusunda bir rolü olduğunu ilişkin araştırmalar devam etmektedir.' şeklinde konuştu. |
dar giyinmek sebep olduğu hastalıklar Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Utaş, bazı ilaçların, dar giysilerin ve katkı maddeli yiyeceklerin halk arasında "dobaz" veya "kurdeşen" olarak isimlendirilen alerjik bir deri hastalığı olan "ürtiker"i arttırdığını söyledi. Ürtiker hastalığının kırmızı renkte, deriden kabarık döküntülerle seyreden kaşıntılı bir deri hastalığı olduğunu kaydeden Dr. Utaş, bu gibi rahatsızlıkların yıllarca sürebileceğini belirtti. Ürtiker hastalığı hakkında bilgi veren Dr. Utaş, "Ürtiker, kaşıntılı kabarıklar şeklinde kendini gösterir deride birkaç saat kalır, daha sonra bunlar solmaya başlar fakat vücudun başka yerlerinde yeni döküntüler çıkmaya devam eder. Böyle süren ataklar bazı hastalarda birkaç günde veya 1 haftada düzelir. Ancak bazı hastalarda aylarca hatta yıllarca devam edebilir. 6 hafta boyunca en az haftada iki kez olmak üzere görülen, yineleyen rahatsızlıklar, ürtiker kronik olarak adlandırılır. Döküntüler, vücudun herhangi bir yerinde görülebilir ve genellikle 24 saatten önce kaybolur" dedi. Hastalığın sürtünme ve dar giysilerle artabileceğini de kaydeden Dr. Utaş, "Sürtünme, atakları arttırabileceği için dar giysilerin giyilmemesi gerekir. Ürtikerli hastaların, içerisinde katkı maddesi bulunan hazır gıdalardan, içeceklerden uzak kalması önemlidir. Tüm hastalar yeterince uyumalı ve aşırı yorgunluktan, stresli ortamlardan sakınmalıdır. Bu gibi rahatsızlıklarda gereksiz ilaç alınmaması önemlidir. Aspirinden ve özellikle romatizma ağrılarının tedavisinde kullanılan ilaçlardan, tansiyon ilacı olarak içeren ilaçlardan sakınılması uygun olur" şeklinde konuştu. |
Türk icadı tıbbi alet literatüre girdi Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Okutan'ın geçen yıl patentini aldığı, kalp ameliyatlarında kullanılan alet, uluslararası tıp literatürüne girdi. Doç. Dr. Okutan'ın açık kalp ameliyatlarının daha hızlı ve kolay yapılması amacıyla geliştirdiği "arteriyel ve venöz greft tutucusu" olarak adlandırılan alet, alanında dünyanın en saygın dergilerinden The Annals Of Thoracic Surgery'de yayımlandı. Böylece uluslararası tıp literatürüne giren aletin, kalp damarları ile değiştirilen damarların birbirine eklenmesi aşamasında kullanıldığını bildirdi. Cerrahi aletin, son halini alması için çalışmaların sürdüğü ve 6 ayda tamamlanmasının planlandığı belirtildi. Alintidir.. |
Kansere 750 yeni ilaç adayı Kansere 750 yeni ilaç adayıhttp://www.memurlar.net/common/images/news/0.gif 1 Eylül 2008 16:29 Dünyada ve Türkiye’de en yüksek oranda ölüme yol açan hastalıklardan biri olan kansere karşı mücadele yoğunlaşıyor. Araştırmacı ilaç firmalarının farklı kanser türlerine karşı etkili olacak 750 yeni ilaç adayı üzerinde çalıştığı açıklandı. Bunların bir kısmı klinik çalışmalar aşamasında bulunurken, bazı yeni ilaçlar ise Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu’ndan (FDA) onay bekliyor. Dünyada ve Türkiye’de en yüksek oranda ölüme yol açan hastalıklardan biri olan kansere karşı mücadele yoğunlaşıyor. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) tarafından yapılan bir açıklama ile tüm dünyada insanlığın korkulu rüyası haline gelen kanserin tedavisi ve yönetilebilir, kronik bir hastalık olması için araştırmaların yoğunlaştığı belirtildi. Amerikan Araştırmacı İlaç Firmaları ve Endüstrisi Derneği (PhRMA) tarafından yayımlanan raporda araştırmacı ilaç firmalarının farklı kanser türlerine karşı toplam 750 yeni ilaç adayı üzerinde çalıştıkları belirtildi. Yeni ilaç çalışmalarının çoğu halen klinik araştırma aşamasında bulunurken, bazıları da Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu’nun (FDA) onayını bekliyor. Raporda yeni ilaçların hastaların kullanımına sunulmasıyla, kanserin daha az ölümcül ve diyabet gibi yönetilebilir bir hastalık olması yönünde önemli bir mesafe kaydedileceği, ayrıca toplum için ekonomik açıdan da ciddi yararlar sağlanacağı vurgulandı. Verilen bilgiye göre, kanser hastalığının halen ABD’ye yıllık maliyeti 219,2 milyar doları buluyor. Bu miktarın içinde tedavi masraflarının yanı sıra hastalık ve ölüm yüzünden kaybedilen iş gücünden kaynaklanan maliyet de yer alıyor. Araştırmaya göre; her yıl farklı kanser türlerinden 100 bini aşkın kişinin yaşamını yitiriyor, Türkiye’de kanser, en fazla ölüme yol açan ikinci hastalık olma özelliğini koruyor. -TÜMÖRLER HEDEF ALINDI Rapora göre yürütülen çalışmaların önemli bir kısmı tümörleri daha etkin bir şekilde yok etmeyi ve kemoterapinin daha etkili olmasını hedefliyor. Tümörlere karşı geliştirilme aşamasında olan 204 yeni ilaç adayı bulunuyor. Ayrıca lösemiye karşı 122, akciğer kanserine karşı 110, meme kanserine karşı 90, prostat kanserine karşı 88 ve lenf kanserine karşı 86 yeni ilaç adayı üzerinde çalışılıyor. Bunun yanı sıra başta beyin, cilt, mide, bağırsak ve karaciğer olmak üzere pek çok farklı kanser türüne karşı araştırmalar yürütülüyor. Yapılan çalışmalarda kansere karşı mücadele için farklı yöntemler üzerinde duruluyor. Bunlar arasında kemoterapinin etkisini azaltan bir proteinin yok edilmesi veya sadece belirlenen kanserli hücrelere saldırıp hastanın bağışıklık sisteminin harekete geçirilmesi gibi yöntemler yer alıyor. “YENİLİKÇİ İLAÇLAR YAŞAM KURTARIYOR” Kanser alanındaki araştırmalarla ilgili bir açıklama yapan Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği Genel Sekreteri Engin Güner, “Günümüzde en korkulan teşhislerden birinin kanser olduğunu” hatırlatarak şöyle devam etti: “Ne yazık ki dünyada her yıl milyonlarca insan çeşitli kanser hastalıklarından yaşamlarını kaybediyor. Ancak araştırmacı ilaç ve biogenetik firmalarının geliştirdiği yenilikçi ilaçlar bu alanda da umut veriyor. Kansere karşı sürekli yeni kazanımlar elde ediliyor. Halen geliştirilme aşamasında olan yeni ilaç adaylarının da hastalara sunulmasıyla, kanserin tıpkı diyabet veya kalp damar hastalıkları gibi, yönetilebilir bir hastalık “Önemli olan yenilikçi ilaçlara zamanında erişerek gerekli tedaviyi yaptırabilmektir. Türk hastalarının da yenilikçi ilaçlara Amerikalı ve Avrupalı hastalarla aynı zamanda erişebilmelerini sağlamayı hedeflemeliyiz. AİFD olarak başta Sağlık Bakanlığı ve sektörümüzdeki diğer kurumlar ile uyum içinde, kimi zaman 2 – 3 yıla kadar uzayan yenilikçi ilaçlara erişim konusundaki çalışmalarımıza devam etmekteyiz.” |
Kansızlık En Çok Kadınlarda Görülüyor Kansızlık En Çok Kadınlarda Görülüyor Özcan, yaptığı açıklamada, kansızlığın doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen hastalık olduğunu, tedavi edilmediğinde ciddi sağlık problemlerine yol açabileceğini bildirdi. Kansızlığın, genel olarak kan üretimine katkıda bulunan demir, B-12 vitamini ve folik asit eksikliğine bağlı nedenlerden ötürü meydana geldiğini anlatan Özcan, kansızlığın en belirgin olarak ''çabuk yorulma'' ile kendini gösterdiğini söyledi. Özcan, ''Bir kişi daha önceleri yarım saat yürüdüğünde yorulmazken 10 dakika içinde yoruluyorsa kan değerlerine bakılması gerekir. Nefes darlığı, konsantrasyon güçlüğü, üşüme, uykuya eğilim, soğuktan hoşlanmama, saç dökülmesi ve tırnak kırılması da kansızlığın yaygın belirtileridir'' diye konuştu. Demir eksikliğinin en çok kan kaybıyla söz konusu olduğunu ve kansızlığın ençok kadınlarda görüldüğünü belirten Özcan, şunları kaydetti: ''Her 100 kadından 70-90'ında, demir, B-12 ve folik asit eksikliğine bağlı kansızlık görülmektedir. Demir eksikliği, kadınlarda erkeklerden çok daha fazladır. Kadınlarda ortalama 13 yaşından itibaren menopoz dönemine kadar geçen süre içinde, her ay regl dönemlerinde kan kaybı olduğundan, doğurganlık çağındaki kadınlar, genellikle yaşamlarının bir döneminde bu sorunla karşılaşmaktadırlar. Erkeklerde ise bu oran kadınlara oranla azdır. Erkeklerde görülen kansızlığın nedenleri de iyi sorgulanmalı, başka hastalıklara ilişkin bulgu olabileceği düşünülerek incelenmelidir.'' Özcan, kansızlığın bir diğer nedeni olan B-12 vitamini eksikliğinin ise en çok vejetaryenlerde görüldüğünü ifade ederek, ''Özellikle kırmızı et yemeyen kişilerde ya da sosyo-ekonomik koşullara bağlı olarak et tüketemeyenlerde sıklıkla görülmektedir'' dedi. B-12'nin mideden emilen bir vitamin olduğunu belirten Özcan, gastrit gibi bazı özel mide hastalıklarında bu vitaminin eksikliğiyle karşılaşıldığını söyledi. Özcan, folik asit eksikliğinin ise taze yeşil sebze ve yeşillik tüketmeyen kişilerde ve çok alkol alanlarda sık görüldüğünü ifade ederek, vücudun gelişim dönemlerinde ve gebelikte folik asik gereksiniminin arttığını bildirdi. -''ISPANAKTAKİ DEMİR HEMEN HEMEN HİÇBİR İŞE YARAMAZ''- Demirin gıdalarla temin edilmesinin çok zor olduğunu belirten Özcan, halk arasında demir deposu olarak bilinen kimi gıdaların demir verimliliğin sanılanın aksine çok az olduğunu söyledi. Özcan, ''Örneğin ıspanaktaki ve pekmezdeki demir hemen hemen hiçbir işe yaramaz. Tonlarca ıspanak yeseniz 1 kutu haptan elde ettiğiniz başarıyı elde edemezsiniz. Kilolarca pekmez yeseniz de yeterli düzeyde kan yapıcı olmaz'' dedi. Bu tür gıda desteklerinin ancak kansızlık sorunu yaşamayan sağlıklı bireyler için uygun olabileceğini ifade eden Özcan, hastalık halinde besin takviyeleri yerine hekim kontrolünde ilaç tedavisi uygulanması gerektiğini vurguladı. Özcan, bazı kan kanserlerinin de kansızlığa neden olabildiği için doğru tanı konulmasının çok önemli olduğunu, kansızlığın nedenlerinin yaşa, cinsiyete, mevcut hastalıklara göre kapsamlı olarak irdelenmesi gerektiğini kaydetti. Demir eksikliğinin en az 6 ay boyunca ağızdan alınacak haplarla tedavi edildiğini anlatan Özcan, ''B-12 eksikliği için de ilk yüklemenin ardından ayda bir ömür boyu kalçadan iğne yapılmaktadır'' dedi. Özcan, folik asit eksikliğinin de hekim kontrolünde düzenli kullanılacak haplarla tedavi edildiğini kaydetti. Kansızlığın tedavi edilmediğinde, kişinin yaşam kalitesinin düşmesine neden olabildiğini belirten Özcan, ''Uzun süren kansızlık, vücudun tüm sistemlerini bozacaktır. Zekadan cinsel yaşama kadar negatif etki edebilen kansızlık, özellikle, kalp ve böbrek yetmezliğinin gelişmesine neden olabilir. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmelidir'' diye konuştu. A.A |
Lokman Hekimden Şeker Yeni Molekül Lokman Hekimden Şeker Yeni Molekül Anadolu'da şeker hastalığına iyi geldiği gerekçesiyle kaynatılarak içilen sarı çiçek bitkisinin etkinliğini araştıran bilim adamları, bitkiden elde edilen molekülün farelerde kan şekerini düşürdüğünü belirledi http://www.gazeteport.com.tr/stellent/groups/public/documents/site_studio_images/gp_315383.jpg Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tamer Mungan, yaptığı açıklamada, Anadolu'da halkın bazı hastalıkları iyileştirici etkisi olduğu gerekçesiyle sıklıkla kullandığı bitkilerin etkinliğini araştırdıklarını söyledi. Göller bölgesinde yaygın yetişen 'sarı çiçek' (helichrysum plicatum) bitkisinin, halk tarafından, şeker hastalığına iyi geldiği gerekçesiyle kaynatılarak içildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Mungan, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Ana Bilim Dalı ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Ana Bilim Dalı iş birliğiyle bitkinin antidiyabetik ve antioksidan etkilerinin mekanizmasını saptamak için çalışma yaptıklarını anlattı. Çiçeğin saflaştırılan ham maddesinden elde edilen ekstrenin, diyabet oluşturulan gebe farelere 14 gün boyunca uygulandığını dile getiren Prof. Dr. Mungan, 15'inci gün yapılan testlerde farelerde kan şekerinin düştüğünü kaydetti. Çalışmanın gebe modeller üzerinde süreceğini ve farelerin doğan yavrularında da testler yapılacağını belirten Prof. Dr. Mungan, ''Tüm çalışmalar olumlu sonuçlanırsa antidiyabetik özelliği olan yeni bir molekül, diyabet tedavisinde kullanılabilecek. Diyabet tedavisinde yeni bir molekülün ortaya çıkmasına öncülük edeceğiz'' dedi. -KALP HASTALIKLARINI ÖNLEYİCİ ETKİ- Çalışmada, sarı çiçek bitkisinin kan yağları lipitleri ve trigliseridi düşürücü etkisinin saptandığına da dikkat çeken Prof. Dr. Mungan, ''Bu yeni molekül, lipitleri düşürerek diyabete bağlı komplikasyonları önlüyor olabilir. Bununla birlikte trigliseriti de düşürüyor ve buna bağlı kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde etkisi olabilir'' diye konuştu. Sarı çiçek bitkisinin Türkiye'nin doğal bitki örtüsünde mevcut bir kaynak olduğuna işaret eden Prof. Dr. Mungan, elde edilen bitkisel ekstrenin, pankreas dokusu ve lipit metabolozması üzerindeki olumsuz etkilerinin başka çalışmalarla değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti. A.A |
"50 bin kişi böbrek bekliyor" http://www.habercem.com/imgs/0.gifÇukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Organ Nakli Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanı Prof. Dr. Uğur Erken, Türkiye'de organ bağışına ilginin az olduğunu belirterek, ''50 bin civarında böbrek bekleyen hasta var. Ancak yılda yapılan nakil sayısı bini bulmuyor'' dedi. Prof. Dr. Erken, İl Sağlık Müdürlüğü, ÇÜ Tıp Fakültesi, İl Müftülüğü ve Adana Büyükşehir Belediyesi'nce düzenlenen ''Organ Bağışı Hayat Kurtarır'' konferansında, organ bağışı ve sağlık boyutu hakkında bilgi verdi. Organ naklinin, çaresiz birine başkası tarafından uzatılan yardım eli olduğunu vurgulayan Erken, bu konuda herkesin duyarlı davranması gerektiğini belirtti. Böbrek yetmezliği dolayısıyla diyaliz tedavisi uygulanan 100 hastadan 5 yıl sonra yarısına yakınının hayatını kaybettiğini ve bunun çok masraflı olduğunu bildiren Prof. Dr. Erken, ''Türkiye'de 50 bin civarında böbrek bekleyen hasta var. Ancak yılda yapılan nakil sayısı bini bulmuyor. Bu konuda herkes duyarlı davranmalı ve organ nakline ilgi artırılmalı'' diye konuştu. Prof. Dr. Erken, organ nakli merkezlerinin desteklenmesi ve sayısının artırılması gerektiğini kaydetti. Adana Sağlık Müdürlüğü Organ Nakli Bölge Koordinatörü Dr. Pınar Güneşer ise tedavisi sadece organ nakli ile mümkün olan hastalıkların Türkiye'de en önemli sağlık sorunlarının başında geldiğini söyledi. Türkiye'de organ ve doku nakli bekleyen hastaların sayısının her geçen gün arttığını anlatan Güneşer, özellikle kalp ve karaciğerde uygun organ bulunmamasının ölümle sonuçlandığını ifade etti. Türkiye'de 40 bin kronik böbrek yetmezliği hastasının haftanın 3 günü diyaliz cihazına bağlı olarak ''böbrek nakli olabilmek umuduyla'' yaşamını sürdürdüğünü bildiren Güneşer, şunları kaydetti: "Ancak, hastaların 600'ü nakil olanağına kavuşmaktadır. Her yıl 6 bin kişi ise hayatını kaybetmektedir. Avrupa konseyinin verilerine göre 2007 yılında kadavra bağış oranı milyon nüfus başına Avrupa ortalaması 18.8 iken Türkiye'de bu rakam 3'tür. Türkiye'de 2015 yılında hasta sayısının yaklaşık 2,5 kat artarak 100 bini aşacağı tahmin edilmektedir" AA HABERCEM |
Kanserin Şifresi Çözüldü! Kanser Tedavisinde Çığır Açan Buluş: Bilim adamları, bir kanser hastasının DNA'sının şifresini çözerek, hastalığın genetik kökenlerinin izini sürmeyi başardılar. Washington Üniversitesi bilim adamları, kemik iliğindeki kan yapıcı hücrelerin kanseri olan akut myeloid lösemi (AML) hastası bir kadından iki örnek alarak DNA'daki farklılıkları incelediler. Örneklerden biri sağlıklı deri hücrelerinden diğeri ise kanserli hücrelerin olduğu kemik iliği dokusundan alındı. Nature dergisinde yayınlanan araştırmada bilim adamları, kadının AML hastalığına yakalanmasına yol açtığı düşünülen 10 gen mutasyonu tanımladılar. Bu mutasyonlardan sadece ikisinin hastalıkla bağlantısı daha önce biliniyordu. Araştırmacılar, alınan tümör örneğindeki neredeyse her hücrede bu ana mutasyonların dokuzuna rastladılar. Bu mutasyonlardan üçünün normalde tümör gelişimini bastıran genlerde, dördünün kanserin yayılmasıyla bağlantılı genlerde bulunduğu, bir diğerinin de ilacın hücrelere iletilmesini etkilediği ve böylece muhtemelen kanser tedavisine direnci tetiklediği belirtildi. Bilim adamları diğer 187 AML hastasından alınan tümör örneklerini de incelediler ancak hiçbirinde bu 8 mutasyona rastlamadılar. Araştırma başkanı Richard Wilson, "Bu, kanserde, hatta tek bir türünde bile çok büyük genetik çeşitlilik olduğunu gösteriyor" dedi. KANSER ARAŞTIRMASINDA DÖNÜM NOKTASI Diğer çoğu kanserde olduğu gibi AML de yaşamı süresince insanların DNA'sında biriken mutasyonlardan ortaya çıkıyor. Ancak, bu değişikliklerin mahiyeti ve kontrolsüz hücre çoğalmasına yol açan biyolojik süreci nasıl etkilediği tam olarak bilinmiyor. Washington Üniversitesi bilim adamları, kansere yol açan mutasyonları tespit etmek için, gen sıralama tekniğini kullandılar. Bu tekniğin diğer kanser türlerine de uygulanabileceği ve böylece yeni ilaçların geliştirilebileceği belirtildi. ABD İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü'nün eski başkanı Dr. Francis Collins, bunun "kanser araştırmasında bir dönüm noktası" olduğunu söyledi. Collins, bu araştırmanın kanserin mahiyetini tam olarak anlama dönemini başlattığını, teşhis, önleme ve tedavide yeni yaklaşımların geliştirilmesinde ümit vadettiğini kaydetti. İngiltere'deki Kanser Araştırma kurumundan Kat Arney de "Bu sadece löseminin değil diğer kanser türlerinin de anlaşılmasında çok önemli bir araştırma. Teknolojideki gelişmeler sayesinde artık kanser hücrelerindeki genetik gizemleri çözmek mümkün" dedi. |
Türkiye'de prostat kanseri riski Türk Üroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tarık Esen, Türkiye'de her 12 erkekten birisinin prostat kanserine yakalandığını belirterek, 50 yaşını geçen erkeklerin yılda bir kez muayene olmaları gerektiğini bildirdi. Antalya Belek'te düzenlenen 20. Ulusal Üroloji Kongresi'ne katılan Türk Üroloji Derneği Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Tarık Esen, batı toplumlarında 7-8 erkekten birinin prostat kanserine yakalandığını ifade etti. Esen, Türkiye'de ise 12 erkekten birisinin prostat kanserine yakalandığını belirterek, “50 yaşın üzerindeki erkeklerin yılda bir defa PSA denilen kan muayenesiyle parmak muayenesini yaptırması gerekiyor. Ailelerinde prostat kanseri olanlarsa 40'lı yaşların başından itibaren muayene yaptırmalılar” dedi. Bazı erkeklerin PSA muayenesi normal çıkınca, parmak muayenesini yaptırmak istemediğini vurgulayan Esen, PSA muayenesinin normal çıksa bile parmak muayenesinin mutlaka yapılması gerektiğini belirtti. Esen, prostat kanserinin önlenmesinde bilinen bir yöntem olmadığını, ancak zeytinyağı ve soya tüketiminin hastalık riskini azalttığını ifade etti. Esen, “Önemli olan hastalığı erken fark etmek. Kanser erken fark edilip tedavi edilince, hayatınızın sonuna kadar bir daha bu hastalıkla karşılaşmama gibi bir şansınız olabilir” diye konuştu. SIK İDRARA ÇIKMA, SORUN BELİRTİSİ Türkiye'de 50 yaşını geçen ortalama her üç erkekten birinin idrar problemi olduğunu ifade eden Esen, ancak her idrar sorununun tedavi gerektirmediğini söyledi. Prof. Dr. Esen, ürolojinin, iki saatten daha az sürede idrara çıkılması durumunda sık idrar rahatsızlığı olduğunu kabul ettiğini kaydederek, “Gündüz 8 defadan fazla, gece de 60 yaşından sonra bir defadan fazla idrara kalkma, sık idrar sorunu var anlamına gelir” dedi. Sık idrar yapma ihtiyacının hastalık belirtisi olabileceğini vurgulayan Esen, şeker, parkinson ve MS gibi mesaneyi etkileyen sinirsel rahatsızlıklarda da sık idrar şikayetinin olabildiğini anlattı. Prof. Dr. Esen, bazı hastaların da psikolojik sorunları dolayısıyla dönemsel sık idrar sorunu yaşadıklarını ifade etti. İdrarı tutarak sıkışık durumda beklemenin belirlenmiş bir zararının olmadığını söyleyen Esen, ancak mesanenin aşırı gerilmeye bırakılmaması ve sık sık boşaltılması gerektiğini belirterek, mesanenin böbrekler için supap vazifesi gördüğünü kaydetti. Sigara kullananların mesane kanserine yakalanma riskinin de yüksek olduğunu anlatan Esen, “Mesane kanserine yakalanan her iki kişiden birisi ciddi sigara tüketicisidir. Kadınlarda iki kişiden birisi, erkeklerde ise 3 kişiden birisi sigara bağımlısıdır” dedi. |
Tıpta Müthiş Buluş! Tıpta Müthiş Buluş! Bilim adamları, beyin hücrelerinin yenilenmesinin mümkün olmaması nedeniyle beyin ve omurilik hasarlarında karşılaşılan çaresizliği giderecek bir yol buldu. Boston Çocuk Hastanesi doktoru Jigang He, fare beyninde hasar görmüş olan sinir hücrelerinin kendilerini yeniden üretmesini sağlayan yönteme imza attı. Doktor Jiang'in bu çalışmayla ilgili kaleme aldığı makalesi, önde gelen bilim dergilerinden Science'da yayımlandı. Çalışma sırasında, sinir hücresinin gelişmesini engelleyen bir protein bloke edildi ve bunun, hasarlı "optik sinirlerin" yerine yeni hücrelerin gelişmesini teşvik ettiği belirlendi. Kol ve bacaklardaki sinir lifleri tahrip olduktan sonra kendisini yenileyebildiği halde, beyin ve omurilikteki sinir hücreleri bunu başaramıyor. Çalışmaya katılan, Genentech Inc. firmasından ilaç ve biyoteknolojiden sorumlu başkan yardımcısı Marc Tessier-Lavigne de açıklamasında, "omurilik zedelenmelerinde hasta genellikle iyileşemiyor" derken, bu çalışmanın hedefinin, bunun nedenini ortaya koymak olduğunu belirtti. Çalışma sırasında, PTEN ve TSC1 adlı proteinler bloke edildi ve söz konusu hücrelerin (axon) hızla kendini yenilediği görüldü. Verilen bilgiye göre ekip, şimdi bu proteinleri bloke edecek bir ilaç üretmek amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. |
20 yaş ve sütdişleri 40 hastalığa ilaç olarak saklanıyor. 20 yaş ve sütdişleri 40 hastalığa ilaç olarak saklanıyor ... Dişlerden alınan kök hücreler Alzheimer, Parkinson ve felç gibi birçok hastalığın tedavisini kolaylaştırıyor. Aileler, çocuklarının sütdişlerini Amerika'daki diş bankasına gönderip, ilaç niyetine saklatıyor..... Diş Hekimi Dr. Erkan Onurlu ve Diş Hekimi Dr. Burcu Nur Doğan diş saklatma yöntemi ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı: * Dişten kök hücre üretilip, hastalıkların tedavisinde kullanılabiliyor mu? Yapılan çalışmalar, kök hücre nakli ile tedavi edilebilen hastalıkların gün geçtikçe arttığını gösteriyor. Kök hücre, vücudumuzdaki hücrelerin ana prototipi olarak düşünülebilir. Bütün hücrelerimizi meydana getiren bu kök hücreler, kordon kanından elde edilebildiği gibi günümüzde artık dişlerden de elde edilebiliyor. Dişten sağlanmasının avantajı; doğumdan sonra da bu hücrelerin saklanmasına veya bilim ilerlediğinde hastalık durumlarında bir dişimizden feragat ederek, hastalanan dokularımız için sağlıklı hücreler elde edilip bunların hastalıklılarla yer değiştirmesine olanak sağlayabilmesi. ENFEKTE OLMAMALI! * Dişten kök hücre alma işlemi nasıl gerçekleşiyor? Çekilen veya eksfoliye olan yani zamanı geldiği için soketinden ayrılan diş, mekanik yöntemlerle parçalanıyor. Bu işlem sırasında bir motora bağlı ya da herhangi bir şekilde dönen aletlerin kullanılmaması gerekiyor. Çünkü oluşan ısı, elde etmek istediğimiz diş dokularında hasara yol açabilir. Bu nedenle diş sıkıştırılarak sert dokuları parçalanıp, içindeki yumuşak dokular ele geçiriliyor. Bu prosedürler sırasında herhangi bir şekilde dokular enfekte olmamalı. Bundan sonraki aşama, gerekli laboratuvar koşullarında dişin pulpasındaki kök hücrelerin canlı olup olmadığının tespit edilme aşamasıdır. Çeşitli göstergelerle elde edilen hücrelerin kök hücre olduğu ve hücrelerin enfekte olmadığı kesinleşince, dişten istenen hücreler alınmış olur. TÜM DİŞLERİ KAPSAYACAK * Yetişkinlerin dişlerinden de kök hücre alınabiliyor mu? Yetişkinlerin dişlerinden de kök hücre alınabiliyor. Hücreleri sizin için saklama işini gerçekleştiren kurumlar, bunun için 20 yaş dişlerinden faydalanabileceğimizi söylüyor. Ama literatürdeki yeni gelişmelere bakacak olursak, bu yelpaze çok yakında genişleyebilir. Belki de tüm dişlerden alınabilir. * Dişlerden ne kadar kök hücre elde ediliyor? Bu açıdan en değerli dişler hangileri? Dişlerden ne kadar kök hücre elde edildiği aslında çok önemli değildir. Çünkü eğer istersek, bu hücreleri sayıca çoğaltmak mümkün. Şu sıralar rutin olarak 20 yaş dişlerinden ve sütdişlerinden kök hücreler elde ediliyor ve bunlar saklanıyor. Fakat aslında yapılan çalışmalar, ileride tüm dişlerden kök hücre elde edebileceğimizi gösteriyor. Bunların hangilerinin en zengin kaynak olduğu ise henüz kesinleşmiş değil. Alzheimer ve felce şifa oluyor! Diş kök hücreleri, diğer kök hücre türlerine göre daha geniş bir potansiyele sahip. Dişlerden elde edilen mezenkimal kök hücreler, ABD'de 40'tan fazla çalışmada kullanılıyor. Bunlar arasında, MS, Alzheimer, Parkinson, felç ve kalp-damar gibi hastalıklarla ilgili olanlar da var. Göbek kordonu saklatma gibi... Kordon kanından alınan kök hücreler ile dişlerden alınan kök hücreler arasında fark var mı? Varsa, nasıl bir fark? Dişten elde edilen kök hücrelerin kordon kanına göre daha fazla bölünme ve farklılaşma potansiyeline sahip olması bekleniyor. Çünkü diş, birkaç dokunun birleşiminden oluşuyor ve bazı dokuların oluşumu, diş kendini risk altında hissettiğinde devam edebiliyor. Bu hücreler, dişi oluşturan dokuların tümüne dönüşebilmeli. Dişimizin içinde dişi besleyen damar ve sinir ağının bulunduğu pulpa dokusu var. Kök hücreler de bu dokudan elde ediliyor. Kordon kanında ise sadece kan hücreleri olduğu düşünülebilir. Bir ihtimal de kordon kanından da, dişten de elde edilseler; vücuttaki tüm hücrelere dönüşme potansiyellerinin olması. Ancak şu an bu dönüşümü sağlayan uyaranları bilemiyoruz. Bunun yanında kordon kanından kök hücre elde edilmesi, uzun süredir üzerinde çalışılan bir konu. Uzun zamandır bu yolla tedaviler yapılıyor. Bu açıdan bakıldığında dişten kök hücre elde edilmesi yeni bir yöntem. Bence bu; yeni gelişmelere gebe bir konu. |
İlk kez bir tek kişinin tüm gen haritası çıkarıldı http://bp3.blogger.com/_M4vFqVpDfcc/Rt1xOZoHvGI/AAAAAAAAEIM/_3rWm226AAQ/s200/dna78.gif Bilim insanları, ilk kez tek bir bireyin tüm gen haritasını çıkararak, genetik hastalıkların teşhis ve tedavisinde, kişiye yönelik hekimlik için bireysel genetik mirasın incelenmesinin yolunu açtılar.ABD’deki Craig Venter Institute, California Üniversitesi ve Kanada’nın Toronto kentindeki Çocuk Hastanesi’nin ortaklaşa araştırmasında, her biri, bireyin anne ve babasının mirası olan 23 çift kromozom incelendi.Araştırmacılar, "HuRef" adını verdikleri bu gen analiz tarzının, tek bir kişideki kromozom çiftleri arasında bulunan yüksek derecedeki genetik farklılıkları gösterdiğini belirtiler.2001 yılında yine Craig Venter ile Celera Genomics şirketi ve bir uluslararası bilim konsorsiyumu tarafından iki ayrı tarzda yapılan insan geni analizinde, genlerin "harf harf" haritası çıkarılmış, ancak analiz edilen genlerin değişik kişilere ait olduğu (örneğin Celera için 5 ayrı kişi) belirtilmişti. Venter ekibi, bu yöntemlerin insanlardaki genetik farklılığı ortaya çıkaramadığını savunmuştu. Araştırmacılar, tek bir kişiye ait genlerin incelenmesine dayanan yöntemin ise büyük zaman ve kaynak harcaması gerektirdiğini, 2003’te başladıkları bu çalışmanın 10 milyonlarca dolara mal olduğunu belirterek, 3 ila 5 yılda geliştirilecek yeni tekniklerle bu işin daha ucuza ve daha az zaman kaybına mal olmasının beklendiğini kaydettiler. Bilim insanları, böylece, 10 bin civarındaki insan geninin bireysel şekilde incelenmesiyle, bireysel gen haritası çıkarmanın yaygılaşabileceğini belirttiler. Kromozom çiftleri arasındaki 4,1 milyon farklılığın 3,2 milyonunu "SNPs" adı verilen bir harf veya tabanın noktasal farklılığı, yaklaşık bir milyonunu da "ekleme/silme, tekrarları kopyalama, yenileme vb" gibi diğer genetik farklılıklar oluşturuyor. Bilim insanları, insan gen haritasındaki değişkenliklerin farklılıkların ilginç olduğunu, ancak, şu anda genetik hastalıkların tanı ve tedavisi konusunda hiçbir yenilik getirmediğini belirtirken, yakın bir gelecekte, hangi tarafın hangi genetik mirası bıraktığını anlamanın mümkün olacağının altını çiziyorlar. Araştırmacılar, böylece, yüksek kolesterole, kalp krizine ya da depresyona eğilimin veya alkol bağımlılığının genetik mirasının kolayca anlaşılabileceğini belirtiyorlar. Bilim insanları araştırmalarında, hastalıklara uyan 300’den fazla gendeki farklılıkları ve değişik protein biçimleri oluşturan 4 bin geni tespit ettiler. |
Obezlerde Pankreas Kanseri Riski http://www.porttakal.com/haberimg/40/44327/b422a3643a_b.jpg Obezite, pankreas kanseri riskini arttırıyor. Risk özellikle obez kadınlarda yüzde 70'e kadar yükselebiliyor Çeşitli ülkelerden bilim adamlarından oluşan uluslararası bir ekip tarafından yapılan araştırmaya göre fazla kiloları daha çok bel çevresinde toplanan obez kadınlarda pakreas kanseri riski arttıyor. İsveç 'in Karolinska Enstitüsü 'nden Juhua Luo, araştırmayla ilgili yaptığı açıklamada, pankreas kanseri riskinin kadınlarla erkekler arasında eşit olduğunu bildirirken, ancak araştırmanın menopoz sonraı dönemde aşırı kilolalarını bel çevresinde taşıyan kadınlarda pankreas kanseri oluşması olasılığının arttığını ortaya koyduğunu söyledi. ABD 'de menopoz sonrası dönemlerinde bulunan toplam 138 bin kadın deneğin katıldığı araştırma 7 yıl sürdü. Deneklerden 251 kadın pankreas kanserine yakalanırken hastalardan 78'inin bel çevresinin aşırı kilolo olduğu görüldü. Bel Çevresinden Kilo Alan Kadınların Pankreas Kanseri Riski Artıyor Araştırma ekibince yapılan yazılı açıklamada, obezitenin yaygınlaşmasına karşın önlenebilir sağlık sorunu olduğu vurgulanarak, özellikle menapoz sonrasında bel çevresinde aşırı kilo alan kadınların pakreas kanseri risklerini arttırdıklarını bilmeleri istendi. Pankreas kanseri dünya çapında kanserden ölümlerde 5. sırada yer alıyor. Kaynak: TRT Tarih: 09:33:47 19.07.2008 |
Türk doktordan önemli buluş Çalışmalarını ABD'deki Yale Üniversitesi'nde sürdüren Prof. Dr. Murat Günel tarafından yapılan araştırmayla, beyin kanamalarına yol açan anevrizmaya neden olan 3 gen bulundu Araştırma sayesinde, anevrizma oluşma riski yüksek hastalar basit bir kan testiyle tespit edilerek, beyin kanamaları önlenebilecek. Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Damar Hastalıkları (Nörovasküler) Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü Prof Dr. Murat Günel'in, aynı üniversiteden Dr. Richard Lifton ve Türk doktorlar Kaya Bilgüvar, Yaşar Bayrı veZülfikar Arlıer ile birlikte yürüttüğü 15 yıllık araştırmanın sonuçları, dünyanınen büyük tıp dergilerinden biri olan Nature Genetics'te yayınlandı. Araştırmada, Hollanda'nın yanı sıra, dünyada anevrizmaya bağlı beyin kanamalarının en çok görüldüğü Finlandiya ve Japonya'dan toplanan 10 binin üzerinde kan örneğinden elde edilen genetik materyal (DNA) kullanıldı. Bunlarınyaklaşık 2 bin 200'ü anevrizma hastalarından, 8 bini de sağlıklı, anevrizmasıolmayan insanlardan toplandı.Araştırmada ilk olarak, Avrupalı hastaların kanlarındaki (DNA) 300 bin değişik bölgeye bakıldı. Sonuçta, 3 bölgedeki değişikliklerin anevrizma riskinitüm dünya toplumlarında artırdığı belirlendi. Araştırma sayesinde, basit bir kan testiyle beyin kanaması olmadanan evrizma oluşma riski yüksek hastaların tespit edilebileceği bildirildi. Bu kişiler belirlenince, MR Anjiyo ve KT Anjiyo gibi radyolojik tetkiklerle takip edilebilecek. Oluşumu belirlenebildiği takdirde de anevrizma,patlamadan önce cerrahi veya damar içi yöntemler kullanılarak tedavi edilebilecek. Anevrizma oluşmasının nedenleri Günel, bu araştırma sayesinde ortaya çıkarılan 3 genin tespitiyle, söz konusu hastalığın oluşum nedenlerinin de anlaşılmaya başlandığını bildirdi. Araştırmayla, hiç beklenmedik bir şekilde, her 3 genin de damarlardaki bozukluğu tamir eden kök hücreleri etkilediğinin belirlendiğini anlatan Günel, "Bu genlerdeki bozukluklar, beyin damarlarının sertleşerek erken yaşlarda bile yaşlanmalarına yol açıyor. Bu erken yaşlanmaya bağlı olarak da anevrizmalarortaya çıkıyor ve zamanla patlayarak beyin kanamalarına ve felçlere sebep oluyor" şeklinde konuştu. Günel, uzun vadedeki hedefinin, bu sonuçlara bağlı olarak yeni tedaviler geliştirerek, anevrizmaları kanamadan teşhis edip yeni yöntemler kullanarak hastaları iyileştirmek olduğunu söyledi. Türkiye'de anevrizma hastalığı Günel'in verdiği bilgiye göre, anevrizmaların toplumda görülme riskiyaşla artıyor. ABD'de yapılan araştırmalara göre, hastalık 60 yaşında toplumun yüzde 5 gibi büyük bir kısmını etkileyebiliyor. Türkiye gibi sigaranın çok içildiği ve yüksek tansiyonun sık görüldüğü toplumlarda, bu oran yüzde 5'in üzerine bile çıkabiliyor. Ancak, Türkiye'de bukonuda yapılan bir araştırma olmadığı için, tam bir sayı verilemiyor. Sadece Türkler'de etkin genlerin varlığının mümkün olduğunu, ancak,Türkiye'de böyle bir araştırma yapılmadığı için bunun var olup olmadığının henüz bilinmediğine dikkati çeken Murat Günel, "Bu yüzden böyle bir araştırmanınTürkiye'de de yapılarak, Türkler'e özgü bu genlerin saptanması halinde, gerekenönlemlerin alınması çok önemli" diye konuştu. CNNTÜRK |
akşam eve gelirken hep bir diyaliz merkezi önünden geçiyorum camlarında film veya perde türünden bir şey yok insanlar camdan içeriye doğru sıralı bir şekilde yatarak diyaliz makinalarına bağlı öylece yatıyorlar.içim bir tuhaf oluyor...buna karşı bir şey yapılabilecek bir olay vs.bişiyok mu?insanlar nereye gidiyorlar?mayaların yazdığı kehanete göre sonumuz geldi mi yoksa.....sğlıkta bence olan bir gelişme yok.eskiden insanlar sadece ölürlerdi,şimdide ölüyorlar farkı ölümlerine bir tanı konulması........:hysteric::hysteric::hysteric::hysteric: |
Kalp krizine mucize ilaç İngiliz ve İsveçli bilim adamları tarafından geliştirilen yeni bir kolesterol ilacı sayesinde, felç riski de sağlıklı kişilerde bile yüzde 44 düşüyor Yeni nesil kolesterol ilacı olarak geliştirilen ve ABD’li bilim adamları tarafından test edilen Crestor isimli ilaç, yüksek kolesterol yüzündan kalp hastalığı riski taşıyan kişilerde kolesterolu düşürmek için kullanılan statinleri içeriyor. Ancak günlük olarak kullanılması öngörülen ilacın 18 bin kişi üzerinde yapılan testlerinde kolesterol sorunu olsun olmasın tüm insanlarda kalp hastalığı riskini ciddi oranda düşürdüğü belirlendi. İngiliz Daily Mail ve Daily Express gazetelerinin manşetten verdiği mucize ilaç, İsveçli ve İngiliz ilaç firması AstraZeneca tarafından geliştirildi. İlaç damarları güçsüz hale getirerek kalp hastalığı ve felce neden olduğu tahmin edilen hsCRP proteini seviyesini düşürmeyi hedef alıyor. Düzenli kullanılması durumunda aylık masrafı 50 dolar civarında olan Crestor, kalp krizi riskini yüzde 54, kalp hastalığı riskini yüzde 44, felç riskini yüzde 48, hayatın bir döneminde bypass ya da anjio olma riskini yüzde 46 ve herhangi bir nedenden ölüm riskini de yüzde 20 oranında azaltabiliyor. Kötü kolesterol oranı ise yarı yarıya düşüyor. Bilim adamları ilacın yapılan testlerde beklenenden iki kat daha etkili olduğuna dikkat çekerken Crestor’un şimdiye dek üretilmiş en güçlü statin olduğunu iddia ediyor. Hatta ilaç, Glasgow Üniversitesi tarafından yürütülen ve 26 ülkeden 18 bin gönüllünün katıldığı testlerde o kadar büyük bir başarı gösterdi ki testler planlanandan yedi ay önce sonuçlandırıldı. HÜRRİYET |
http://www.gazeteport.com.tr/stellent/fragments/gp_assets/images/misc/spacer.gif http://www.gazeteport.com.tr/stellent/fragments/gp_assets/images/misc/spacer.gif Yumurtalık nakliyle anne oldu LONDRA - İngiltere'de dünyanın ilk başarılı yumurtalık nakli ameliyatını geçiren ve ikiz kız kardeşinin bir yumurtalığını alan kadının anne olduğu açıklandı. Söz konusu kadının yumurtalık nakli ameliyatını yapan Dr. Sherman Silber, doğumu yaptıran doktorun 3,5 kilogramlık kız bebeğin dünyaya gelişini ilk olarak kendisine haber verdiğini belirtirken, "Hamilelik bile bizde müthiş bir heyecan yaratmıştı. Doğumu duymak bize bambaşka bir duygu yaşattı" dedi. 39 yaşındaki Alman asıllı İngiliz vatandaşı annenin de çok mutlu olduğu ve uzun bir çabanın ardından dünyaya getirdiği bebeğinin son derece sağlıklı olduğu belirtildi. Annenin 15 yaşında yumurtalıklarının işlevlerini yitirmesiyle kısırlaştığına işaret eden bilim çevreleri, adı açıklanmayan kadının ikiz kız kardeşinden alınan bir yumurtalıkla yeniden adet görmeye başlayıp anne olmasını devrim niteliğinde bir gelişme olarak değerlendiriyor. Gelişme aynı durumdaki pek çok kadın için de umut olarak kabul ediliyor. AA GAZETEPORT |
Beyaz saçlılara müjdeli haber İngiliz ve Alman bilim adamları, hastalık ya da aşırı stres yüzünden beyazlaşan saçlara eski rengini veren bir ilaç geliştirdi. Manchester ve Lübeck üniversiteleri tarafından üretilen ilaçta bulunan molekül, saça renk veren pigmentleri harkete geçirerek saçın doğal rengine kavuşmasını sağlıyor. Uzmanlar, vücutta doğal olarak bulunan saç rengi pigmenti “melanin”i harekete geçiren hormon K(D)PT’yi suni olarak üretti. Şampuan olarak geliştirilecek ilacın kadın ve erkeklerde beyaz saçları önleyeceği tahmin ediliyor. Teknik, şimdilik yaşlanmadan ağaran saçlara çözüm sunmuyor. Ayrıca sadece laboratuvarda denenen ilaç, henüz saçın tamamını eski rengine kavuşturmayı da vaat etmiyor. KENTHABER |
Bilim adamları tekil hücreler geliştirdiler Amerikalı bilim adamları, vücudun belli bölümlerine ilaç ya da nano parçacıkları polimer paketçiklerde taşıyan tekil hücreler geliştirdiler. ABD'nin prestijli üniversitesi Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) araştırmacıların geliştirdiği hücreler polimer "sırt çantaları" taşırken, normal fonksiyonları korunuyor.Araştırmacılar, Nano Letters dergisindeki makalelerinde, bu çantacıkları manyetik nano parçacıklarla doldurarak mıknatıslarla harekete geçirme olanağı elde ettiklerini belirterek, bu yaklaşımın doku mühendisliğinde doğrudan bu tip hücrelerin kullanılmasına olanak tanıyabileceğini kaydetti. Araştırmaya katılanlardan Albert Swiston, canlı hücreler kullanarak, hem hücrelerin doğal fonksiyonlarından yararlanılabileceğine, hem de vücudun belirli bölümlerine ihtiyaca göre ısmarlama yük taşınabileceğine işaret etti.Çok katlı polimer teknoloji olarak bilinen teknikle "sırt çantalarını" geliştiren ekip, üç katmanlı bu çantacıklara hücreleri bağladı. Hücreleri vücudun belirli bölümlerine taşıyarak, MR görüntülemesinde görüntü kalitesinin arttırılması veya bağışıklık sistemi tipinde bir hücre olan "limfosit" gibi yüklerin istenen bölgeye gönderilmesi hedefleniyor.İlaç taşınmasının yanında bu yaklaşımın, aşıların da lenf sisteminde hedeflenen noktayı daha doğru bulmasına yardımcı olabileceği düşünülüyor. |
AB destekli Türkiye Üreme Sağlığı Programı kapsamında hazırlanan "Türkiye'de Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar ve AIDS'in Sürveyans Sistemine İlişkin Durum Analizi"ne göre bin 921'i taşıyıcı toplam 2 bin 544 AIDS hastası bulunan Türkiye'de hastaların yüzde 68.7'si erkek, yüzde 31.3'ü de kadın. AIDS vakalarından bildirilen ölümlerin sayısı, ilk HIV vakasının bildirildiği 1985'den 2006 yılına kadar geçen sürede toplam 111 kişi oldu. Analize göre, Türkiye'de en sık 20-49 yaş arasında AIDS vakalarına rastlanıyor. Cinsiyete göre dağılıma bakıldığında ise, vakaların yüzde 68,7'sinin erkek, yüzde 31,3'ünün kadın olduğu görülüyor. Erkeklerdeki AIDS vakalarının kadınlardan 2-4 kez daha fazla olduğu, güvensiz cinsel ilişki ve Türk erkeklerinin kadınlardan daha fazla cinsel özgürlüğe sahip olmasının, erkeklerde HIV enfeksiyonuna yakalanma riskini artıran sebepler arasında bulunduğu bildirildi. Analizde yer alan bilgilere göre, Türkiye'de AIDS yüzde 50.8 heteroseksüel cinsel temas, yüzde 8.1 homoseksüel cinsel temas, yüzde 5.88 damar içi madde kullanımı, yüzde 2.27 transfüzyon alımı yoluyla bulaşıyor. AIDS'in anneden bebeğe geçme oranı yüzde 1.66 iken, vakaların yüzde 30'unda ise enfeksiyona yakalanma nedeni bilinmiyor. KENTHABER |
Yumurtalık nakliyle doğan ilk bebek http://www.gazeteport.com.tr/stellent/groups/public/documents/site_studio_images/gp_325601.jpg Londra'da yumurtalık nakliyle hamile kalan bebeğin ilk fotoğrafı yayınlandı. Maja Charlotte Shasa adı verilen bebeğin ismi, 'Maja', Roma döneminde Bereket Tanrısı'nın adından geliyor. LONDRA- İngiltere'nin başkenti Londra’da beş gün önce yumurtalık nakli sayesinde bir bebek dünyaya getiren Susanne Butscher, erken menopoza girdiği için hamile kalamıyordu.İkizinden alınan yumurtanın nakledilmesinin ardından 1 yıl sonra hamile kalan 39 yaşındaki kadın, aynı durumu yaşayan kadınlar için şimdi bir umut ışığı olarak gösteriliyor. Mutluluğunun tarifsiz olduğunu söyleyen anne, ""Dünyada yumurta nakliyle anne olan ilk kadın olmak inanılmaz bir duygu. Anne olmama yardım eden herkese sonsuz minnettarım. Bana bu fırsatı verenlere teşekkür ederim" şeklinde konuştu. Portland Hastanesi’nde dünyaya gelen ve Maja Charlotte Shasa adı verilen bebeğin ilk fotoğrafları yayınlandı. "Maja" ismi Roma döneminde Bereket Tanrısı'nın adı olarak geçmekte. GAZETEPORT |
| Saat: 00:53 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık