![]() |
Panik Bozukluğunda Adenozin Deaminaz ve Dipeptidil Peptidaz IV Enzim Düzeyleri Dr. Aslı YOLAÇ YARPUZ, Dr. Ayşegül YILMAZ, Dr. Atilla SOYKAN, Dr. Serenay ELGÜN, Dr. Hakan KUMBASAR GİRİŞ Panik bozukluğu spontan, beklenmedik panik atakların yinelemesiyle karakterize, sosyal ve mesleki işlevsellikte ciddi sorunlara yol açan bir anksiyete bozukluğudur. Güncel hipotezler tek başına panik bozukluğun etiyolojisini açıklamaktan uzaktır ve çok sayıda ve birbirleriyle karşılıklı etkileşen nörotransmiterler ile beynin farklı alanlarında bir işlev bozukluğu olduğu öne sürülmektedir (Aydın ve ark. 2001). Psikonöroimmünoloji (PNİ), normal ve patolojik santral sinir sistemi (SSS) gelişimini ve işlevlerini immünolojik teknikler kullanarak araştırır. Bu alanda yapılan çalışmalar SSS ve immün sistem etkinliğinin karşılıklı olarak birbirlerini etkilediğini göstermektedir (Aydın ve ark. 2001, Schwarz ve ark. 2001). Stres, nöroimmünomodülasyonda dengesizliğe yol açmakta ve stresin immün sisteme etkisi stresörün tipine, kontrol edilebilirliğine ve konağa göre değişiklik göstermektedir (Galinowski 1993). Başta depresyon ve şizofreni olmak üzere bazı psikiyatrik hastalıklarda nöroendokrin ve immün değişiklikler görülmektedir (Maes ve ark. 1996, 2000, Schiepers ve ark. 2005). Bu durumun patofizyolojinin bir parçası ve hastalığın sebebi mi yoksa anormal beyin işlevinin bir yansıması mı olduğu hala tartışmalıdır. Bununla birlikte SSS'deki hücreler ve lenfositler arasında reseptör ekspresyonu ve transdüksiyon süreçlerinde benzerlikler bulunmakta ve bazı nöropsikiyatrik hastalıklarda SSS'deki metabolizma ve hücresel işlev değişiklikleri, kan lenfositlerindeki metabolizma ve işlev değişiklikleri ile benzer seyretmektedir (Gladkevich ve ark. 2004). Bu nedenle lenfositlerin beyin hücrelerinin metabolizmasını yansıttığı ve psikiyatrik bozukluklarla ilgili çalışmalarda kullanılabileceği öne sürülmektedir. Panik bozukluğu allerji ve astım gibi immünolojik hastalıklarla yüksek oranda komorbidite göstermektedir (Kovalenko ve ark. 2001). Ayrıca panik bozukluğu immün cevaplarda sıkça değişiklik gözlenen major depresyon ile biyolojik, klinik ve terapötik özellikler açısından yakın benzerlikler göstermekte ve %50 gibi yüksek bir oranda depresyonla komorbid bulunmaktadır (Schleifer ve ark. 2002). Yapılan çalışmalarda depresyonu olan hastalarda tespit edilen geniş ve tutarlı immün sistem değişikliklerine karşılık panik bozukluğu ve immün sistem ilişkisinin araştırıldığı çalışmalar son derece azdır ve tutarlı olmayan sonuçlar içermektedir. O'Neill ve arkadaşları (1990) panik bozukluğu olan hastalarda polimorfonükleerlökosit (PMNL) etkinliğinde azalma olduğunu, Ramesh ve arkadaşları (1991) IgA düzeyinde artış olduğunu, Brambilla ve arkadaşları (1992) fitohemaglütinin mitojenine T lenfosit çoğalma yanıtında değişiklik olmadığını, Schmidt-Traub ve arkadaşları (1997) Ig E aracılı tip 1 allerjik yanıtta artış, Rapaport ve arkadaşları (1998) CD16 (doğal öldürücü hücre) ve CD19 B lenfositlerde artış, Schleifer ve arkadaşları (2002) CD19 B lenfositlerde azalma, Park ve arkadaşları (2005) toplam immün hücre sayısında fark yokken CD4 (yardımcı=Th)/ CD8 (supresör=Ts) oranında artış ve Ts sayısında azalma olduğunu bildirmişlerdir. Panik bozukluğunda sitokinler ile ilgili yapılan çalışmalarda da IL-2 düzeyinin yüksek olduğu ve IL-1 ve IL-1 düzeylerinde farklılık olmadığı (Rapaport ve ark. 1994), IL-2 ve IL-3 düzeylerinde farklılık olmadığı (Weizman ve ark. 1999), IL-18 düzeyinin arttığı (Kokaive ark. 2002) ve IL-2 üretimi ile lenfosit sayısında çoğalma yanıtının azaldığı (Koh ve ark. 2004) gösterilmiştir. Andreoli ve arkadaşları (1992)ise depresyonu olan panik bozukluğu hastalarında T hücre sayısı ve fitohemaglütinine mitojen cevabının yalnız depresyonu olan hastalara göre daha yüksek olduğunu bildirmiş ve panik bozukluğu komorbiditesinin depresyonda immünolojik parametrelerde anlamlı değişikliğe neden olduğunu öne sürmüştür. Kim ve arkadaşları (2004) panik bozukluğu hastalarında antidepresan tedavi öncesi lenfosit alt tiplerinde bir fark yokken 3 aylık tedavi sonrasında CD3, CD4 ve CD8 T lenfositlerde artış, CD19 B hücrelerde ise azalma olduğunu göstermişler ve farmakolojik tedavinin hastalardaki immün işlevleri etkileyebileceğini öne sürmüşlerdir. Adenozin deaminaz (ADA) ve dipeptidil peptidaz IV (DPP IV), özellikle T lenfosit aktivasyonu ve hücresel immünitenin oluşumunda görev alan, normal immün cevapların sağlanması için gerekli enzimlerdir. DPP IV, sondan bir önceki pozisyonda prolin ya da alanin olan peptidlerden N terminal dipeptidleri ayıran bir ekzopeptidazdır. Tiroid, akciğer, dalak, karaciğer, kemik iliği, barsaklar gibi hemen hemen tüm memeli dokularında bulunmakla birlikte DPP IV etkinliği esas olarak Th lenfositlerde bulunmaktadır. Lenfositik DPP IV, total serum DPP IV etkinliğini yansıtmakta ve serum DPP IV, T lenfositlerden orijin almaktadır (Elgün ve ark. 1999a). Bir çok sitokin, kemokin ve büyüme faktörü DPP IV'e hassas, sondan önceki pozisyonda prolin ya da alanin bulunduran N terminal dizisine sahiptir. Bu nedenle DPP IV, T hücresel aracılı immün cevapta rolü olan bir çok biyolojik peptidin bölünmesinde rol almakta ve T hücre aracılı immün cevapta anahtar rol oynamaktadır. Peptidlerin DPP IV tarafından bölünmesi peptid etkinliğinde artış, azalma ya da değişme ile sonuçlanabilmektedir (Maes ve ark. 1991, Elgün ve ark. 1999a, Van West ve ark. 2000). DPP IV inhibisyonu IL-2, IL-10, IL-12 ve IFN üretiminde inhibisyona neden olmakta ve bu da T hücrelerin aktivasyon ve çoğalmasını bozmaktadır (Elgün ve ark. 1999b). DPP IV, lenfositlerde membrana bağlı formda olduğunda lökosit antijen CD-26 adını almakta ve T hücre aktivasyonu ile sitokin üretiminde (IL2 ve IFN) rol oynamaktadır. Yani hematopoetik sistemde DPP IV, CD26 olarak tanınmaktadır (Van West ve ark. 2000). DPP IV düzeyi immünitesi baskılanmış hastalarda, romatoid artrit, otoimmün kronik hepatit ve sistemik lupus eritamatozus gibi otoimmün hastalıklarda düşük bulunmuştur (Elgün ve ark. 1999b, Maes ve ark. 1996, Van West ve ark. 2000). ADA, adenozin ve deoksiadenozinin, inozin ve deoksiinozine hidrolitik deaminasyonunu katalize eden bir pürin metabolizması enzimidir. T lenfo-monosit gelişimi ve işlevlerinde rol almaktadır (Da Cunha 1991). Enzim düzeyi esas olarak lenfositlerin mitojenik ve antijenik cevapları sırasında artmaktadır ve diğer taraftan ADA inhibitörleri lenfosit blastogenezini inhibe etmektedir. Bu nedenle ADA düzeyi T hücrelerde B lenfositlerden daha yüksek bulunmaktadır (Herken ve ark. 2006). Daha önceleri sitozolik bir enzim olarak bilinirken son zamanlarda başta T lenfositlerde olmak üzere hücre yüzeylerinde bulunduğu ve CD26/DPP IV'ün de içinde olduğu bazı membran proteinleriyle etkileştiği bilinmekte ve bir ekto-enzim olarak da değerlendirilmektedir. T hücrelerinde DPP IV/CD26 ve ADA'nın bu kolokalizasyonu T hücre aktivasyonu için önemlidir, çünkü ADA/CD26 etkileşimi T hücrelerde T hücre reseptör aktivasyonuna yol açan kostimulator sinyallerle sonuçlanmaktadır (Elgün ve ark. 2001). DPP IV etkinliği daha önce bazı psikiyatrik hastalıklarda araştırılmış ve Livnat ve arkadaşları (1985), Maes ve arkadaşları (1991), Rapaport ve arkadaşları (1994) ve Herken ve arkadaşları (2006) depresyonda DPP IV etkinliğinin azaldığını bildirmişlerdir. Ayrıca interferon tedavisi alan hastalarda DPP IV düzeyinin azaldığı, depresyon belirtilerinin ortaya çıktığı ve depresif belirtilerin şiddetinin DPP IV düzeyi ile negatif korelasyon gösterdiği bildirilmiştir (Maes ve ark. 2001a, 2001b, 2004). Psikiyatrik hastalıklarda ADA düzeyi ile ilgili yapılan çalışmalar ise yok denecek kadar azdır. Elgün ve arkadaşlarının (1999b) depresyonlu hastalarda yaptıkları çalışmada ADA düzeyinin azaldığı, Herken ve arkadaşları (2006) tarafından panik bozukluğu olanlarda yapılan çalışmada da enzim düzeyinin arttığı gösterilmiştir. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, panik bozukluğunda ADA ve DPP IV enzim düzeylerinin birlikte araştırıldığı ilk çalışmadır. Daha önce benzer bir çalışmaya rastlanmadığından ileride yapılacak çalışmalara öncülük etmesi ve panik bozukluğunun immünopatogenezinin araştırıldığı çalışmalara ışık tutması açısından önemlidir. Bu çalışmada, panik bozukluğu olan hastalarda T hücre ile ilişkili enzimler olan ADA ve DPP IV'ün serum düzeylerinin değişip değişmediği ve bu yolla bu hastalarda bir immun sistem bozukluğu olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Örneklem Çalışmanın örneklemini Haziran 2004?Aralık 2005 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve DSM-IV tanı ölçütlerine göre panik bozukluğu tanısı konulan 33 hasta oluşturmaktadır. Çalışmaya alınma ölçütlerine göre 18-65 yaş arasında olan, tıbbi olarak sağlıklı, değerlendirmeden önceki 1 ay boyunca herhangi bir psikotrop ilaç ve son 15 gün boyunca da herhangi bir ilaç almayan hastalar seçilmiştir. Psikiyatrik değerlendirme sonucunda Eksen-I bozukluğu ek tanısı olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Kontrol grubunu yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik özellikler açısından hasta grubuna benzer özellikler taşıyan 24 sağlıklı birey oluşturmuştur. Araçlar Çalışmaya alınan hastalara ve kontrol grubuna sosyodemografik veri toplama formu, DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) ve Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A) uygulanmıştır. Sosyodemografik veri toplama formunda hastanın adı soyadı, yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, mesleği, halen yaşadığı yer vb. sosyodemografik bilgiler sorgulanmıştır. SCID-I, major DSM-IV Eksen I tanılarının konması için geliştirilmiş, yapılandırılmış bir klinik görüşme ölçeğidir. First ve arkadaşları (1997) tarafından geliştirilen ölçek, Çorapçıoğlu ve arkadaşları (1999) tarafından Türkçe'ye uyarlanmış ve güvenilirlik çalışması yapılmıştır. Yapılandırılmış görüşmeler değerlendirme sürecinin standardizasyonuyla tanının güvenirliğinin artırılması, DSM-IV tanı ölçütlerinin uygulanmasını kolaylaştırması ile, tanıların geçerliliğinin artırılması, gözden kaçabilecek bazı belirtilerin sistematik olarak araştırılması için geliştirilmiştir. HAM-D, depresyon düzeyini ve şiddetini ölçmede kullanılan bir ölçektir. Her madde için 0 ile 4 arasında puanlar alınan ölçekte 17 madde bulunmaktadır. Hamilton (1967) tarafından geliştirilmiş, Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması Akdemir ve arkadaşları (1996) tarafından yapılmıştır. HAM-A, deneklerde anksiyete düzeyini ve belirti dağılımını belirlemek ve şiddet değişimini ölçmek için kullanılır. Hamilton (1959) tarafından geliştirilmiş ve Yazıcı ve arkadaşları (1998) tarafından Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır. Her madde 0-4 arasında puanlanır, toplam 14 maddeden oluşmaktadır. İşlem Hastalara çalışmanın amacı, yapılış biçimi anlatıldıktan sonra gönüllü olanlar çalışmaya alınmış ve gönüllüler için bilgilendirilmiş onam formu imzalatılmıştır. Çalışma için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi etik komitesinden onay alınmıştır. Çalışmaya alınma kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların psikiyatrik değerlendirmeleri ve ölçek uygulamaları yazının birinci yazarı tarafından yapıldıktan sonra rutin laboratuar tetkikleri (tam kan, biyokimya, tiroid işlev testleri, EKG ve idrar tetkikleri) ve biyokimyasal değerlendirme için kan örnekleri alınmıştır. Hastaların psikiyatrik değerlendirmeleri ve kan örneği alımı panik atak sonrasında gerçekleştirilmiştir. Biyokimyasal değerlendirme için yaklaşık 5 cc venöz kan sitratli tüpe alınmış, 3500 x g'de 5 dakika santrifüj edildikten sonra plazmaları ayrılmıştır. Kan örnekleri analiz öncesi -20°C'de dondurulmuş ve değerlendirme Haziran 2004?Aralık 2005 arasında tüm kan örnekleri toplandıktan sonra yapılmıştır. Serum ADA ve DPP IV düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçülmüş ve sonuçlar iu/L cinsinden verilmiştir (Nagatsu ve ark. 1976, Oosthuizen ve ark. 1993). Analiz Bulguların analizi ?SPSS for Windows 11.5? paket programında değerlendirilmiştir. Değerlendirmelerde hasta ve kontrol gruplarının karşılaştırılmasında ölçümle belirtilen veriler için student's t testi, kategorik veriler için ki-kare testi; HAM-D, HAM-A, ADA ve DPP IV değerlerini etkileyen faktörlerin belirlenmesinde kategorik veriler için student's t testi, ölçümle belirtilen veriler için ise pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. İstatiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak belirlenmiştir. BULGULAR Hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik özellikleri Tablo 1'de görülmektedir. Hasta ve kontroller arasında yaş ve çalışma durumu açısından anlamlı farklılık varken (p<0.05), toplam eğitim süresi, cinsiyet ve medeni durum açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Panik bozukluğu olan hastaların hastalık süresi 1 ay ile 120 ay (10 yıl) arasında değişmektedir. Hastaların 13'ü (%40.6) ilk atak sırasında, 19'u (%59.4) tekrarlayan atakta başvurmuştur. Hastaların 25'inde (%75.8) agorafobi panik bozukluğuna eşlik etmektedir. Hastaların ortalama HAM-D puanı 3.09 (±1.940), HAM-A puanı ise 9.81 (±5.899) olarak tespit edilmiştir. Hem ADA, hem de DPP IV enzim düzeyleri hasta grubunda kontrollere göre anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (ADA için p<0.001, DPP IV için p<0.05). Hasta ve kontrollerin ADA ve DPP IV enzim değerleri Tablo 2'de, dağılımı Şekil 1 ve 2'de gösterilmiştir. Sosyodemografik değişkenler (yaş, cinsiyet, eğitim yılı) ile enzim düzeyleri arasında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Enzim düzeyleri hastalık süresi, agorafobinin varlığı, stresör varlığı, panik atak toplam belirti sayısı, HAM-D ve HAM-A puanları ile de ilişkili bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmada ADA ve DPP IV enzim düzeylerinin kendi aralarında da anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). TARTIŞMA Bu çalışmada panik bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı kontrollerde ADA ve DPP IV enzim düzeyleri araştırılmış, enzim düzeylerinin sosyodemografik değişkenler, hastalık belirtileri, HAM-D ve HAM-A ölçek puanlarıyla ilişkisi incelenmiştir. Başta hücresel immünite olmak üzere normal immün cevapların gelişiminde önemli rol oynayan ADA ve DPP IV enzimlerinin panik bozukluğundaki düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmış, böylelikle hastalığın patofizyolojisinin anlaşılmasına katkıda bulunulabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmada panik bozukluğu olan hastalarda ADA ve DPP IV enzim düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu bulgu, daha önce Herken ve arkadaşlarının (2006) panik bozukluğu olan hastalarda ADA düzeyinin yüksek olduğunu bildirdikleri çalışmayla benzer bir sonuç içermektedir. Öte yandan Elgün ve arkadaşları (1999b) major depresyonda ADA düzeyini düşük olarak saptamışlardır. DPP IV düzeyi açısından bakıldığında da major depresyonu olan hastalarda (Livnat ve ark.1985, Maes ve ark. 1991, Rapaport ve ark.1994, Herken ve ark. 2006) ve interferon tedavisi sonrasında depresyon gelişen hastalarda (Maes ve arkadaşları 2001a, 2001b, 2004) DPP IV düzeyi düşük olarak saptanmıştır. Depresyonu olan hastalarda enzim düzeylerinin düşük saptandığı çalışmalarda bu hastalıkta immün sistem bozukluğu olduğu ileri sürülmüştür. Bu durumda bizim çalışmamızda panik bozukluğu olan hastalarda saptanan enzim düzeylerindeki artışın hücresel immünitede de artışı yansıtabileceği düşünülebilir ancak bunu destekleyecek elimizde yeterince veri bulunmamaktadır. Organizmadaki birçok immün değişiklik nonspesifiktir ve immün cevabın son noktasından ziyade bir ara dönemini yansıtmaktadır. Bu nedenle immün kaskadın spesifik bir yönündeki değişiklik tek başına immün süreçlerdeki anlamlı bir değişikliğin kanıtı olmayabilir. Örneğin Hildebrandt ve arkadaşları (1999) anorektik hastalarda CD 26 pozitif hücreleri düşük, serum DPP IV etkinliği artmış olarak saptadıkları çalışmalarında serum DPP IV düzeyindeki artışın CD 26 hücre kaybını telafi etmeye yönelik olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle, bu çalışmada artmış enzim düzeylerinin immün cevabın hangi dönemini yansıttığının belirlenebilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, eğitim yılı, hastalık süresi, agorafobinin varlığı, stresör varlığı, HAM-D ve HAM-A puanları ile enzim düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Depresyonlu hastalarda ise DPP IV düzeyindeki azalmanın depresyonun şiddeti ile orantılı olduğu saptanmıştır (Elgün ve ark. 1999, Maes ve ark. 1991, 2001a). Hastaların HAM-D skorlarındaki düşüklüğün nedeni depresyonu olan hastaların çalışmaya dahil edilmemesidir. HAM-A skorlarındaki düşüklüğün nedeninin ise hastaların değerlendirmelerinin panik atağı geçtikten sonra yapılmış olması, bu nedenle ölçekteki daha yaygınlaşmış olarak algılanan anksiyete belirtilerine olumsuz yanıt vermeleri olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle daha sonra yapılacak çalışmalar için panik bozukluğuna özgü ölçeklerin kullanılması önerilebilir. Anksiyete skorlarının düşüklüğünün bir başka nedeni de çalışma için yapılan görüşmenin hasta bir ruh sağlığı hekimi tarafından değerlendirildikten sonra yapılmış olması, böylelikle anksiyete belirtilerinin bir ölçüde yatışmış olması olabilir. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun yaşları arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Literatürde her iki enzimin yaş ile ilişkisine bakıldığında sıçanlarda ADA düzeyinin yaşla değişmediğini gösteren bir çalışma (Mackiewicz ve ark. 2006) ve hastaların diş plaklarında bakılan DPP IV düzeyinin yaşla birlikte arttığını gösteren bir çalışmaya (Hu ve ark. 1999) rastlanmıştır. Ancak bu konuda daha geniş ve ayrıntılı bilgiye ulaşılamadığından her iki grup arasındaki yaş farkı olası karıştırıcı değişken olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızdaki kısıtlılıklardan biri hastalarda sigara içiminin dikkate alınmamış olmasıdır. Sigaranın potansiyel olarak immün sisteme etkisi olduğu öne sürülmektedir ve bazı çalışmalarda B lenfositler ve diğer immün sistem değerleriyle ilişkili bulunmuştur (Schleifer ve ark. 2002). Bir başka kısıtlılık da hastaya medikal tedavi başlanacağından, değerlendirme ve kan örneği alımının hasta kliniğe başvurduğu saatlerde yapılmış olması ve immün sistem işlevleri için önemli olan sirkadiyen ritmin gözetilememiş olmasıdır. Bu nedenle hastalardan alınan örnekteki enzim düzeyinin 24 saat için sabit olduğu tartışmalıdır. Ayrıca panik bozukluğu olan hastalar çalışmalarda duygudurum ve diğer anksiyete bozukluklarının aksine genellikle panik atak dışındaki zamanlarda değerlendirilmektedir. Bu nedenle immün sistemdeki geçici değişikliklerin panik atağın kendisinden mi kaynaklandığı bilinmemektedir. Çalışmamız sırasında bazı güçlüklerle karşılaşılmıştır. Bunlardan biri panik bozukluğunun depresyonla sık komorbidite göstermesi ve bu nedenle depresyonu olan hastaların çalışma dışı bırakılmasıdır. Herhangi bir tıbbi hastalığın bulunması da enzim düzeylerini etkileyebileceğinden genel tıbbi hastalığı olan panik bozukluğu hastaları da çalışmaya dahil edilmemiş ve her iki durum da çalışanın vaka sayısının kısıtlı olmasına neden olmuştur. Hasta sayısını kısıtlayan bir başka etken de biyokimyasal değerlendirme için hastaların immün parametreleri etkileyecek herhangi bir ilaç almamış olma şartının aranmasıdır. Panik bozukluğu teşhisi daha önce konulmuş hastalar kliniğe başvurmadan önce sıklıkla yaşadıkları panik atağın ardından anksiyolitik ilaç almış olarak gelmektedirler. Alınan ilaçların enzim düzeylerini ne ölçüde etkileyeceği bilinmediğinden bu hastalar da çalışma dışı bırakılmıştır. Bununla birlikte sadece panik bozukluğu bulunan ve ek dahili hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan bir örnekleme ulaşılmış olması aynı zamanda çalışmanın gücü olarak da nitelendirilebilir. Sonuç olarak bu çalışmada panik bozukluğu olan hastalarda T lenfositler ile ilişkili enzimler olan DPP IV ve ADA'nın serum düzeylerinin değişip değişmediğine bakılmış ve her iki enzim düzeyinin de bu hastalarda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar panik bozukluğunda hücresel immün sistem ile ilgili bir işlev bozukluğu olabileceğini düşündürmüştür. Yüksek bulunan enzim düzeyleri bu hastalıkta değişmiş olan immün cevabı yansıtıyor olabilir, ancak bu değişikliklerin hastalık sürecindeki rolünün tam olarak açıklanabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. İleride yapılacak çalışmalarda örneklemin genişletilerek daha geniş sayıda panik bozukluğu hastası ile çalışılması, hasta ve kontrol deneklerinde sigara içiminin kontrol edilmesi ve enzim değerlendirmeleri için hastalardan kan örneklerinin diürnal ritme uygun olarak sabit bir saatte ve tercihen sabah alınması önerilebilir. Panik bozukluğun immünopatolojisini araştırmaya yönelik yapılacak diğer çalışmalar ile psikonöroimmünoloji alanında birçok yararlı sonuca ulaşılacağına inanıyoruz. KAYNAKLAR Andreoli A, Keller SE, Rabaeus M, Zaugg L, Garrone G, Taban C (1992) Immunity, major depression, and panic disorder comorbidity. Biol Psychiatry, 31:896-908. Akdemir A, Örsel SD, Dağ İ ve ark. (1996) Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ)'nin geçerliği-güvenirliği ve klinikte kullanımı. Psikiyatri Psikofarmakoloji Dergisi, 4:251-259. Aydın N, Kırkpınar İ (2001) Psikiyatrik Bozukluklar ve Otoimmünite. Erzuruh Yayınları, s.10-15. Brambilla F, Bellodi L, Perna G, Battaglia M, Sciuto G, Diaferia G (1992) Psychoimmunoendocrine aspects of panic disorder. Neuropsychobiology, 26: 12-22. Çorapçıoğlu A, Aydemir Ö, Yıldız M ve ark. (1999) DSM-IV Eksen I Bozuklukları (SCID-I) İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme, Klinik Versiyon. Ankara, Hekimler Yayın Birliği. Da Cunha JG (1991) Adenosine deaminase. A pluridisciplinary enzyme. Acta Med Port, 4:315-323. Elgün S, Keskinege A, Akan H, Karaca L (1999a) Serum dipeptidyl peptidase IV activity correlates with the T cell CD26 antigen Clin Chem Lab Med, 37:839-40. Elgün S, Keskinege A, Kumbasar H (1999b) Dipeptidyl peptidase IV and adenosine deaminase activity, decrease in depression. Psychoneuroendocrinology, 24:823-832. Elgün S, Keskinege A, Yılmaz E (2001) Tissue dipeptidyl peptidase IV and adenosine deaminase activities in benign prostatic hypertrophyand prostate cancer. Cancer Research Therapy and Control, 11:107-111. First MB, Spitzer RL, Gibbon M (1997) Structured Clinical Interview for DSM-IV Clinical Version (SCID-I/CV). Washington D.C, American Psychiatric Press. Galinowski A (1993) Stress and panic. Immunologic aspects. Encephale, 19 (Spec No 1):147-151. Gladkevich A, Kauffman HF, Korf J (2004) Lymphocytes as a neural probe: potential for studying psychiatric disorders. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 28:559-576. Hamilton M (1959) The assesment of anxiety states by rating. Br J Med Psychol, 32:50-55. Hamilton M (1967) Development of a rating scale for primary deppressie illness. Br J Soc Clin Psychol, 6:278-296. Herken H, Akyol O, Yılmaz R, Tutkun H, Savas H, Ozen ME, Kalenderoglu A, Gulec M (2006) Nitric oxide, adenosine deaminase, xanthine oxidase and superoxide dismutase: alterations by antidepressant treatment. Hum Psychopharmacol Clin Exp, 21: 53-59. Hildebrandt M, Rose M, Mayr C, Schüler C, Reutter W, Salama A (1999) Alterations in expression and in serum activity of dipeptidyl peptidase IV in patients with hiporectic eating disorders. Scand J Immunol, 50: 536-540. Hu T, Zhou X, Zhang J (1999) The activities of proteolytic enzymes in dental plaque of patients in different age-sex groups. Hua Xi Yi Ke Da Xue Xue Bao, 30:368-369-378. Kim Y, Park Q, Yu B (2004) Changes in lymphocyte subsets after short-term pharmacotherapy in patients with panic disorder. Psychiatry Research, 128:183-190. Koh KB, Lee Y (2004) Reduced anxiety level by therapeutic interventions and cell-mediated immunity in panic disorder patients. Psychother Psychosom, 73:286-92. Kokai M, Kashiwamura S, Okamura H, Ohara K, Morita Y (2002) Plasma interleukin-18 levels in patients with psychiatric disorders. J Immunother, 25 (Suppl 1)68-71. Kovalenko PA, Hoven CW, Wu P, Wicks J, Mandell DJ, Tiet Q, Aust NZ (2001) Association between allergy and anxiety disorders in youth. J Psychiatry, 35:815-821. Livnat S, Felten S, Carlson S, Bellinger DL, Felten D (1985) Involvement of peripheral and central catecholamine systems in neural-immune interactions. J Neuroimmunol, 10:5-30. Mackiewicz M, Nikonova EV, Zimmermann JE, Romer MA, Cater J, Galante RJ, Pack (2006) Age-related changes in adenosine metabolic enzymes in sleep/wake regulatory areas of the brain. Neurobiol Aging, 27:351-360. Maes M, Meester I, Vanhoof G, Scharpe S, Bosmans E, Vandervorst C, Verkerk R, Minner B, Suy E, Raus J (1991) Decreased serum dipeptidyl peptidase IV activity in major depression. Biol Psychiatry, 30: 577-586. Maes M, Meester I, Scharpe S, Desnder R, Ranjan R, Meltzer HY (1996) Alterations in plasma dipeptidyl peptidase IV enzyme activity in depression and schizophrenia: effects of antidepressants and antipsychotic drugs. Acta Psychiatr Scand, 93:1-8. Maes M, Chiavetto LB, Bignotti S, Tura JB, Pioli R, Boin F, Kenis G, Bosmans E (2000) Effects of atypical antipsychotics on the inflamatory response system in schizophrenic patients resistant to treatment with typical neuroleptics. European Neuropsychopharmachology, 10:119-124. Maes M, Capuron L, Ravaud A, Gualde N, Bosmans E, Egyed B (2001a) Lowered serum dipeptidyl peptidase IV activity is associated with depressive symptoms and cytokine production in cancer patients receiving IL-2 based immunotherapy. Neuropsychopharmacology, 24: 130-140. Maes M, Bonaccorso S, Marino V, Puzella A, Pasquini M, Biondi M, Artini M, Almerighi C, Meltzer H (2001b) Treatment with interferon-alpha (IFN alpha) of hepatitis C patients induces lower serum dipeptidyl peptidase IV activity, which is related to IFN alpha-induced depressive and anxiety symptoms and immune activation. Mol Psychiatry, 6:475-480. Maes M, Bonaccorso S (2004) Lower activities of serum peptidases predict higher depressive and anxiety levels following interferon-alpha-based immunotherapy in patients with hepatitis C. Acta Psychiatr Scand, 109:126-131. Nagatsu T, Hino M, Fuyamada H, Hayakawa T, Sakakibara S (1976) New chromogenic substrates for x-prolyl dipeptidyl aminopeptidase. Anal. Biochem, 74:466-476. O'Neill B, Leonard BE (1990) Abnormal zymosan-induced neutrophil chemiluminescence as a marker of depression. J Affect Disord, 19:265-272. Oosthuizen HM, Ungerer JPJ, Bissbort SH (1993) Kinetic determination of serum adenosine deaminase. Clin Chem, 39:2182-2185. Park JE, Kim SW, Park Q, Jeong DU, Yu BH (2005) Lymphocyte subsets and mood states in panic disorder patients. J Korean Med Sci, 20:215-219. Ramesh C, Yeragani VK, Balon R, Pohl R (1991) A comparative study of immune status in panic disorder patients and controls. Acta Psychiatr Scand, 84:396-397. Rapaport MH, Stein MB (1994) Serum cytokine and soluble interleukin-2 receptors in patients with panic disorder. Anxiety, 1:22-25. Rapaport MH (1998) Circulating lymphocyte phenotypic surface markers in anxiety disorder patientsand normal volunteers. Biol Psychiatry, 43:458-63. Schiepers OJ, Wichers MC, Maes M (2005) Cytokines and major depression. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 29:201-17. Schmidt-Traub S, Bamler KJ (1997) The psychoimmunological association of panic disorder and allergic reaction. Br J Clin Psychol, 36 ( Pt 1):51-62. Schwarz J, Chiang S, Müller N, Ackenheil M (2001) T-helper-1 and T-helper-2 Responses in Psychiatric Disorders. Brain Behav Immun, 15:340-370. Schleifer SJ, Keller SE, Bartlett JA (2002) Panic disorder and immunity: few effects on circulating lymphocytes, mitogen response, and NK cell activity. Brain Behav Immun, 16:698-705. Sperner-Unterweger B (2005) Immunological aetiology of major psychiatric disorders: evidence and therapeutic implications. Drugs, 65:1493-520. Van West D, Monteleone P, Di Lieto A, Meester I, Durinx C, Scharpe S (2000) Lowered serum dipeptidyl peptidase IV activity in patients with anorexia and blumia nervosa. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci, 250: 86-92. Weizman R, Laor N, Wiener Z, Wolmer L, Bessler H (1999) Cytokine production in panic disorder patients.Clin Neuropharmacol, 22(2):107-9. Yazıcı MK, Demir B, Tanrıverdi N ve ark. (1998) Hamilton anksiyete değerlendirme ölçeği, değerlendiriciler arası güvenirlik ve geçerlik çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 9:114-117. |
Manik Dönemin Faktör Analizine Dayanan Alt-Tipleri ve Mizaçla İlişkisi Dr. Murat ERKIRAN, Dr. Gamze SÖNMEZ, Dr. Cüneyt EVREN, Dr. Sema AYTAÇLAR, Dr. Timuçin ORAL GİRİŞ Manik dönemler, öfori, grandiyozite ve motor etkinlikte artma gibi klasik belirtilerin ötesinde depresyon, psikoz ve sinirlilik gibi belirti küme bileşenlerini de içeren karmaşık bir klinik tablodur. Klinik alt-tiplerin betimlenmesi Kraepelin'e dek uzanmakta olup iki uçlu bozukluk, manik, depresif ve karma durumlar olarak bölümlenmiş, manide boyutsal yapıya dikkat çekerek, maninin depresif ve labil özelliklerine işaret edilmiştir (Kraepelin 1921). Mani ana-belirti yapısını ortaya koyan ilk sistemli çalışmalar, az sayıda olguyla yapılmış (Beigel ve Murphy 1971, Murphy ve Beigel 1974) ve değişik belirti kümelerini içermeyen ölçekler kullanılmış (Double 1990) olsa da yöntem olarak faktör analizinin oldukça kullanışlı olduğunu kabul ettiren çalışmalardır. 30 olguluk çalışmada manik dönemin taşkın-grandiyoz ve paranoid-yıkıcı olmak üzere iki faktörden oluştuğu, manide görülen depresif belirtilerin paranoid-yıkıcı alt grupla ilişkili olduğu gösterilmiştir (Murphy ve Beigel 1974). Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) kullanarak 81 olgu ile yapılan çalışma bu sonuçları desteklemiş, konuşma ve motor hareket bozukluğu, saldırganlık ve duygudurumda anormal yükselme şeklinde üç faktör belirlenmiştir (Double 1990). Daha fazla sayıda belirtinin değerlendirildiği çalışmada (Cassidy ve ark. 1998) 237 iki uçlu hastanın manik belirti yapısını açıklayan 5 ortogonal faktör (birbiriyle bağıntı ilişkisi göstermeyen faktörler) saptanmış, birinci ve en güçlü faktörün disforik faktör olduğu, psikomotor hızlanma, psikoz, haz verici etkinlikte artma ve sinirlilik-saldırganlık faktörlerinin sırayla yer aldığı gösterilmiştir. Başka bir çalışmada iki uçlu manik dönemdeki 105 hastada 30 psikiyatrik belirti taranarak 4 bağımsız faktör (depresyon, uyku bozukluğu, mani ve sinirlilik-psikoz) saptanmıştır (Dilsaver ve ark. 1999). Sözü edilen çalışmalarda tek bir hastalık döneminin değerlendirilmesi önemli bir noktadır. Yaşamboyu manik belirtinin varlığı veya yokluğunu araştıran 509 iki uçlu hastada 17 manik belirti için faktör analizi çalışmasında psişik ve motor hızlanma, psikoz ve sinirlilik faktörleri elde edilmiştir (Seretti ve ark. 1999). Bu çalışmada depresif belirtiler değerlendirmeye dahil edilmemiş saf manik belirtiler taranmıştır. Manik döneme ilişkin görüngüsel (davranışsal/boyutsal) alt-tiplerin belirlenmesi, hastalık fizyopatolojisinin dahi iyi anlaşılması (Swann ve ark. 1992), uygun sağaltımın seçimi (Swann ve ark. 2002) ve hastalık gidişinin yordanması (Sato ve ark. 2002) açısından önem kazanmaktadır. Duygudurum bozukluklarının boyutlarını belirleme çabasına en önemli katkılardan biri de hiç kuşkusuz afektif mizaç (temperament) çalışmalarıdır. Akiskal ve Mallya (1987) iki uçlu duygudurum bozukluğuyla afektif mizaç özellikleri arasında ilişki bulunduğunu ve mizaç özelliklerinin duygudurum dönemlerinin ortaya çıkmasına yatkınlık yarattığını belirtmişlerdir. Memphis, Pisa, Paris ve San Diego Mizaç Değerlendirme Anketi'nin Türkçe formu kullanılarak iki uçlu duygudurum bozukluğu tek dönemli depresyon ve yineleyici depresif bozukluğu olan hastaların normal kontrollerle afektif mizaç yönünden karşılaştırıldığı bir çalışmada, depresif mizacın her iki depresyon grubunda, siklotimik mizacın her üç denek grubunda ve hipertimik mizacın yalnızca iki uçlu hastalarda anlamlı olarak daha sık görüldüğü bildirilmiştir (Akdeniz ve ark. 2004). İki uçlu duygudurum bozukluğu olan hastalarda siklotimik, hipertimik ve sinirli mizaç oranlarının birbirine yakın olduğu ve afektif mizaç özelliklerinin hastalığın görüngüsünü etkilediği gösterilmiştir (Kesebir ve ark. 2005). Depresyon ve maniye ait özgül mizaç özellikleri olduğu varsayımı ileri sürülmüş, siklotimik ve özellikle hipertimik mizacın iki uçlu bozuklukla ilişkili olduğu ve karma dönemin ise zemindeki depresif mizaçla ilişkili olduğu üzerinde durulmuştur (Perugi ve ark. 2001, Akiskal ve ark. 2003). Bu çalışmada, iki uçlu duygudurum bozukluğu manik dönem hastalarında; 1) manik, depresif ve psikotik belirti boyutlarının faktör yapılarının ortaya konması, 2) belirlenen faktör skorlarına dayanarak meydana getirilen boyutların afektif mizaç özellikleriyle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Örneklem Çalışmaya, 6 aylık bir dönem içinde Bakırköy Prof. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi genel psikiyatri kliniklerinde yatarak tedavi gören, akut dönemdeki, DSM-IV tanı ölçütlerine göre (Amerikan Psikiyatri Birliği, 1994) iki uçlu duygudurum bozukluğu manik dönem tanısı konmuş ardışık 100 hasta alındı. Çalışma hakkında bilgi verilen hasta ve yakınlarından ölçeklerin uygulanması için sözlü onayları alındı. Çalışmada değerlendirilen hastaların, 54'ü kadın, 46'sı erkek; yaş ortalaması 34.37±10.48 idi. DSM-IV tanı ölçütlerine göre tüm olguların %55'i psikotik özellikliydi. İşlem Olguların şimdiki ve geçmişteki hastalık tanıları, DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) (First ve ark. 1997, Çorapçıoğlu ve ark. 1999) kullanılarak kesinleştirilmiştir. Birinci aşamada olgulara yatışlarından sonraki ilk üç gün içinde, araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) (Young ve ark. 1978, Karadağ ve ark. 2002), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PNSÖ) (Kay ve ark. 1987, Kostakoğlu ve ark. 1999), Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADÖ) (Montgomery ve Asberg 1979, Davidson ve ark. 1986, Hawley ve ark. 2002, Özer ve ark. 2001) ve Bütünsel Klinik İzlem Ölçeği (BKİÖ) (Guy 1976) uygulanmış, daha önce hastanede yatarak sağaltılanların eski kayıtları incelenmiş ve en az bir aile bireyi ile görüşülmüştür. Değerlendirme yazarlardan birinin denetiminde, bu konuda eğitim almış iki psikiyatri uzmanlık öğrencisi tarafından yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilme koşulları olarak, hastalarda DSM-IV tanı ölçütlerine göre iki uçlu duygudurum bozukluğu manik veya karma atak tanısının olması, zeka geriliği olmaması, genel tıbbi duruma bağlı duygudurum bozukluğu olmaması, alkol ya da madde kullanımına bağlı duygudurum bozukluğu olmaması belirlenmiştir. Hastalar, yattıkları süre içerisinde duygudurum dengeleyicileri (lityum, valproik asit ve/veya karbamazepin), antipsikotikler (tipik ve atipik) ve benzodiazepinler (klonazepam ve diazepam) ile sağaltıldı. İkinci aşamada, hastalık belirtilerinin mizaç ölçümüne etkisini en aza indirebilmek için aldıkları ölçek puanlarına göre tam düzelen 72 hastaya, hastaneden taburculuklarından 2 ay sonra, Memphis, Pisa, Paris ve San Diego Mizaç değerlendirme Anketi'nin Türkçe formu/MPPS-MD (Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris and San Diego Autoquestionnaire/TEMPS-A) ölçeği (Akiskal 1996; Vahip ve ark. 2005) uygulandı. Çalışmada kullanılan ölçekler Sosyodemografik veri formu: Yazarlar tarafından hazırlanarak çalışmaya katılan deneklerin kendileri ile ilgili çeşitli sosyodemografik bilgileri (yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu gibi) ve klinik özellikleri (hastalık başlama yaşı, hastalık süresi, geçirilmiş duygudurum dönem sayısı ve tipi, ilk duygudurum dönem tipi, hastaneye yatış sayısı gibi) değerlendirmek için uygulanmıştır. DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I): DSM-IV Eksen I bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I), majör DSM-IV Eksen I tanılarının konması için geliştirilmiş, yapılandırılmış bir klinik görüşme ölçeğidir (First ve ark. 1997). Yapılandırılmış görüşme, tanısal değerlendirmenin standart bir biçimde uygulanmasını sağlayarak tanının güvenirliğinin ve DSM-IV tanı ölçütlerinin taranmasını kolaylaştırarak tanıların geçerliliğinin arttırılması, semptomların sistematik olarak araştırılması için geliştirilmiştir. SCID-I'in Türkiye için uyarlama ve güvenirlik çalışmaları Çorapçıoğlu ve arkadaşları (1999)tarafından yapılmıştır. Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ): Bu ölçek, 11 maddeden oluşmakta ve her biri 5 aşamalı belirti şiddeti ölçmektedir (Young ve ark. 1978). Ölçekteki maddeler, iki uçlu bozukluğun manik dönemindeki tanımlanmış çekirdek belirtileri (hafiften ağıra doğru derecelendirecek biçimde) kapsamaktadır. Ölçeğin doldurulması hastayla son 48 saatlik süre dilimi içindeki durumu esas alınarak yapılan görüşmeye ve görüşme sırasındaki gözlemlere dayanarak yapılır. İki bağımsız görüşmecinin toplam puanlar arasındaki doğrusal bağıntı katsayısı 0.93 ve her bir madde puanları arasındaki doğrusal bağıntı katsayılarının 0.66-0.92 arasında değiştiği bulunmuştur. Ölçeğin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışmasında (Karadağ ve ark. 2002) iç tutarlık katsayısı %79 olarak bulunmuş, çalışmacıların ölçek maddeleri arasındaki fikir birliği %63.3-%95.5, kappa değerleri 0.114-0.849 arasında bulunmuştur. Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PNSÖ): Şizofreni veya diğer bir psikotik bozukluklarda pozitif ve negatif belirtiler, genel psikopatolojiyi değerlendirmekte ve bu belirtilerin düzeyini ölçmektedir. Ölçek, toplam 30 maddeden oluşur ve yedi puanlı şiddet değerlendirmesi içerir. Maddelerin 7 tanesi pozitif belirtileri, 7 tanesi negatif belirtileri, 16 tanesi ise genel psikopatoloji belirtilerini içermektedir (Kay ve ark. 1987). Türkçe geçerliği ve güvenirliği Kostakoğlu ve arkadaşları tarafından (1999) yapılmıştır. Pozitif Sendrom Altölçeği puan aralığı 7-34, Negatif Sendrom Altölçeği puan aralığı 7-41 ve Genel Psikopatoloji Altölçeği puan aralığı 16-67 olarak bulunmuştur. Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADÖ): Depresyon tanısı alan hastalarda depresyonun çekirdek belirtilerinin düzeyini ve şiddet değişimini ölçmek amacı ile geliştirilmiş bir ölçektir (Montgomery ve Asberg 1979, Davidson ve ark. 1986). Toplam 10 maddeden oluşmaktadır. Her maddeden alınan puan 0-6 arasında belirlenir. Tedavi çalışmalarında MADÖ ölçeğinden alınan puanın 10'un altına düşmesinin hedeflenmesi önerilmiştir (Hawley ve ark. 2002). Türkiye'de geçerlik ve güvenirlik çalışmaları (Özer ve ark. 2001) yapılmıştır. Memphis, Pisa, Paris ve San Diego Mizaç değerlendirme Anketi Türkçe formu/MPPS-MD (Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris and San Diego Autoquestionnaire/TEMPS-A): MPPS-MD baskın afektif mizacı (dominant affective temperament) değerlendirmek için Akiskal tarafından geliştirilmiştir (Akiskal 1996). Anket depresif, hipertimik, sinirli, siklotimik ve endişeli mizaçları belirlemek için düzenlenmiş 99 maddeden oluşur. Kişi tüm yaşamını düşünerek maddeleri evet ya da hayır olarak yanıtlar. Bir kişide baskın depresif (18 madde), siklotimik (19 madde), hipertimik (20 madde), sinirli (18 madde) ve endişeli (24 madde) mizaç özelliklerinin varlığını belirlemek için kesim noktaları sırasıyla 13, 18, 20, 13 ve 18 puandır. Türkçe formu geçerlik ve güvenirlik çalışmaları Vahip ve arkadaşları (2005) tarafından yapılmıştır. Türkçe formunun, her bir mizaç özelliği için ayrı ayrı hesaplanan test yeniden test güvenirliği 0.73-0.93 ve Cronbach-alfa katsayısı 0.77-0.85 arasındadır. İstatistiksel işlemler Alınan sonuçlar SPSS for Windows 7.5 istatistik programında oluşturulan veri tabanına aktarılmıştır. Faktör analizi uygulanması için olgulardaki manik, depresif ve psikotik belirtileri içeren YMDÖ, MADÖ ve PNSÖ pozitif sendrom ölçeklerinden elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir. Üç ölçekteki benzer maddeler, değişkenlerin sayısını azaltmak ve aynı özelliği birden fazla değerlendirmemek için çıkartıldı. Toplam olarak 24 klinik belirti değerlendirmeye alındı. Bu belirtiler şunlardı: yükselmiş duygudurum, hareket ve enerji artışı, cinsel ilgi, uyku, sinirlilik, konuşma hızı ve miktarı, düşünce yapı bozukluğu, düşünce içeriği, yıkıcı-saldırgan davranış, dışgörünüm ve içgörü; görünen keder, ifade edilen keder, içsel gerginlik, iştah azalması, bitkinlik/yorgunluk, kötümser düşünceler ve intihar düşünceleri; sanrılar, varsanılar, taşkınlık, büyüklük duyguları, şüphecilik/kötülük görme ve düşmanca tutum. Bu çalışmada kullanılan veriler için frekans dökümleri yapılmış, kategorik değişkenler arasındaki ilişkileri değerlendirmek için ki-kare testi, sayısal değişkenler için Student t-testi ve gerekli olduğu durumlarda Mann Whitney U testi uygulanmıştır. Faktör analizi: Ana bileşenler (Principal Components) yöntemi ve Varimax dönüştürmesi ile yapılan faktör analizi sonucunda özdeğeri 1'in üzerinde olan faktörler scree test (yamaç eğim testi) uygulaması ile kontrol edilmiş ve bulunan faktörlerin toplam varyansı açıkladığı oranları hesaplanmıştır. Faktörler içine giren maddeler ve faktör yükleri 0.40'tan yüksek olanlar tabloda gösterilmiştir. Faktör skorları ve diğer sayısal değişkenlerin dağılımının normal olup olmadığı Kolmogorov-Smirnov testi ile yapıldı. Değişkenler arasındaki bağıntı ilişkisinin yönü ve düzeyinin belirlenmesi için Spearman bağıntı analizi kullanıldı. Yapılan tüm istatistiksel analizler için anlamlılık düzeyi =0.05 olarak kabul edildi. BULGULAR Çalışmaya alınan toplam 100 hastadan tam düzelenlerde (n=72) düzelmeyenlere (n=28) göre geçirilmiş manik dönem sayısı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az ve PNSÖ pozitif sendrom alt ölçeği puan ortalaması daha düşüktür. Gruplar diğer demografik ve klinik özellikler açısından benzerdir (Tablo 1). Faktör yapısı: Yukarıda sözü edilen maddeleri içerecek şekilde Temel Bileşenler Yöntemi (Principal Components) ve ardından Varimax dönüştürmesi uygulanması sonucunda özdeğeri 1'in üzerinde olan ve toplam varyansın %67.48'ini açıklayan 7 faktörlü yapı elde edilmiştir (tablo2). Birinci faktör disfori faktörü olup toplam varyansın %23.4'ünü açıklamıştır. Bu faktör altına giren maddeler ifade edilen keder, kötümser düşünceler, görünen keder, intihar düşünceleri ve bitkinlik/yorgunluk maddeleridir. İkinci faktör psikomotor hızlanma faktörü toplam varyansın %12.2'sini açıklamış; konuşma hızı ve miktarı, düşünce yapı bozukluğu, hareket ve enerji artışı, taşkınlık ve yükselmiş duygudurum maddelerinden oluşmuştur. Üçüncü faktör toplam varyansın %8.06'sını açıklayan psikoz faktörüdür. Bu faktörle doğrusal bağıntı ilişkisi gösteren maddeler, şüphecilik/kötülük görme, sanrılar, varsanılar, uyku ve iştah azalması maddeleridir. Dördüncü faktör sinirlilik faktörü olup toplam varyansın %6.7'ini açıklamaktadır. Bu faktörle ilişkili maddeler, sinirlilik, yıkıcı-saldırgan davranış, içsel gerginlik, düşmanca tutum olarak bulundu. Beşinci faktör içgörü faktörüdür (%6.2). Bu faktörün kapsadığı maddeler dış görünüm ve içgörüdür. Altıncı faktör grandiyozite faktörü (%6.02) olup büyüklük duyguları ve düşünce içeriği maddelerini içermektedir. Yedinci faktör cinsel ilgi faktörüdür (%4.9). Toplam yedi faktörün hesaplanan faktör skorlarının Kolmogorov-Smirnov testiyle yapılan değerlendirmesinde birinci faktör (disfori) dışındaki 6 faktör skorunun normal dağılıma uyduğu bulundu (Tablo 3). Faktör skorlarıyla MPPS-MD siklotimi, depresyon, hipertimi, sinirlilik ve anksiyete altölçek puan ortalamaları ile yapılan Spearman bağıntı analizi sonucu psikomotor hızlanma faktörüyle hipertimik mizaç arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf derecede doğrusal (r=0.255, p<0.05), cinsel ilgi faktörüyle depresif mizaç arasında zayıf derecede ters bağıntı ilişkisi (r=-0.248, p<0.05) bulundu (Tablo 3). TARTIŞMA Faktör analizi İki uçlu duygudurum bozukluğu manik dönem hastalarında YMDÖ, MADÖ ve PNSÖ (pozitif sendrom alt ölçeği) ölçeklerinin bileşkesini kullanarak yaptığımız faktör analizine dayalı boyutları belirleme çalışmasında disfori, psikomotor hızlanma, psikoz, sinirlilik, grandiyozite, içgörü ve cinsel ilgi faktörleri bulunmuştur. Farklı ölçekler kullanılarak yapılmış olsa da bulduğumuz faktör yapısı, geniş belirti yelpazesinin değerlendirildiği diğer faktör analizi çalışmalarında bulunan genel olarak disfori, sinirlilik ve psikozun birbirinden bağımsız boyutlar olduğu bulgusuyla uyumluydu (Cassidy ve ark. 1998; Dilsaver ve ark. 1999; Perugi ve ark. 2001). Dolayısıyla depresif belirtilerin değerlendirilmediği ve Young Mani Derecelendirme Ölçeğinin kullanıldığı Double (1990) ile 17 manik belirtinin yaşam boyu varlığı veya yokluğunu araştıran Seretti ve arkadaşlarının (1999) çalışmalarının sonuçlarından farklıydı. Örneklemimiz manik dönem tanılı hastalardan oluşsa da bulduğumuz birinci faktör, literatürle uyumlu şekilde disfori olarak saptanmıştır. Karma dönem hastalarını hem içeren (Sato ve ark. 2002) ve hem de içermeyen (Cassidy ve ark. 1998, Rossi ve ark. 2001) çeşitli çalışmalar, manide depresif belirtilerin yaygın bir şekilde bulunduğuna işaret etmektedir. Cassidy ve arkadaşlarının 237 iki uçlu hasta üzerinde yaptıkları çalışmada elde ettikleri faktör yapısı, 33 karma dönem hastası çıkarıldıktan sonra tekrarlandığında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Benzer olarak Rossi ve arkadaşları, yatarak tedavi gören 124 manik ve 22 karma dönem hasta grubu üzerinde Bech-Rafealsen Mani ve Melankoli ölçekleriyle yaptıkları çalışmada, karma dönem hastaları çıkarıldıktan sonra da manideki depresyon boyutunun varlığını sürdürdüğünü, depresyon boyutunun karma dönem hastalarına özgü olmadığını ileri sürmüşlerdir. Manideki depresif belirtilerin paranoid-yıkıcı faktörle ilişkili olduğu (Beigel ve Murphy 1971, Murphy ve Beigel 1974) depresif duygudurum yanı sıra, Kraepelin'in de belirttiği ve depresif inhibisyon olarak adlandırdıkları bağımsız ek bir faktör bulunduğu (Sato ve ark. 2002) bildirilse de, bizim çalışmamızın bulguları depresif belirtilerin, sinirlilik ve psikoz faktörlerinden bağımsız olduğunu bildiren çalışmalarla (Cassidy ve ark. 1998, Dilsaver ve ark. 1999) uyumludur. Karma dönem tanısının mani ve major depresyon tanı ölçütlerini aynı anda ve tam karşılaması gerekliliği nedeniyle, depresif belirtiler gösterdikleri halde major depresyon ölçütlerini karşılamayan hastaların sınıflandırma sistemlerinde (DSM-IV ve ICD-10) tanılandırılmaları zorluk yaratmaktadır. Bu durum göz önüne alındığında çalışmamızın sonuçları manik dönem hastalarındaki depresif belirtilerin öneminin altını çizen çalışmaların (Gonzales-Pinto ve ark. 2004) sonuçlarıyla uyumludur. Çalışmamızda özkıyım düşünceleri disfori faktörü içinde yer aldığından, disforinin birinci faktör olarak belirlenmesi nedeniyle karma dönem hastalarında özkıyım riskinin yüksek olduğu gibi (Strakowski ve ark. 1996) saf mani hastalarındaki özkıyım riski dikkatle değerlendirilmelidir. Bu konuya ilişkin ileri çalışmalara gereksinim vardır. Bunların yanında önceki çalışmalarda faktör skorlarına dayanarak yaptıkları kümeleme analizinde klasik (öforik), depresif ve disforik üç alt küme tanımlamıştı (Dilsaver ve ark. 1999). Daha az sayıda depresif madde içeren ve DSM-IV'te belirtilen karma dönemden de farklı olarak tanımlanan disforik küme çalışmamızdaki disforik mani özellikleriyle uyum göstermektedir. Bulduğumuz ikinci faktör olan psikomotor hızlanma, yükselmiş duygudurum ve taşkınlık maddelerini de kapsamakta olup, Cassidy ve arkadaşlarının (1998) psikomotor hızlanma, Dilsaver ve arkadaşlarının (1999) manik aktivasyon faktörleriyle uyum göstermiştir. Bazı araştırmacılar psikomotor hızlanmanın sadece duygudurumda yükselme ile birlikte maninin çekirdek belirti boyutu olduğunu (Seretti ve ark. 1999, Gonzales-Pinto ve ark. 2004) belirtmiştir. Perugi ve arkadaşları (2001) 153 manik hastadan oluşan örneklemde farklı olarak öforik-grandiyoz ve hızlanmışlık-uykusuzluk şeklinde iki faktör saptamışlardır. Oysa bizim araştırmamızda grandiyozite ve düşünce içeriği farklı bir faktör oluşturmuştur. Bu bulgu grandiyozitenin manide sık karşılaşılan bir durum olmasıyla öforiden bağımsız bir boyut olabileceğini düşündürmektedir. Psikozun manide yaygın olduğu (%50) ve özgül bir durum olmadığı, manik dönemin sağaltımıyla psikotik belirtilerin de (psikoz boyutunun da) düzeldiği gösterilmiştir (Swann ve ark. 2004). Çalışmamızdaki üçüncü faktör olan psikoz faktörü literatürle uyumlu olarak depresyon ve sinirlilik faktörlerinden bağımsız bulundu (Cassidy ve ark. 1998, Sato ve ark. 2002, Gonzales-Pinto ve ark. 2004). İştah azalması ve uykusuzluk gibi vejetatif belirti maddelerinin psikotik belirtilerle bu faktör içinde yer alması psikotik belirtilerin manik dönemin şiddetli biçimine eşlik edebileceği (Swann ve ark. 2004) görüşüyle uyumlu bulundu. Diğer sık rastlanan sinirlilik faktörü çalışmamızda yıkıcı-saldırgan davranış ve düşmanca tutum maddelerini de içermekte olup psikoz ve disfori faktöründen bağımsız olduğu (Sato ve ark. 2002) bulunmuştur. Çalışmamızda cinsel ilgi faktörü, Akiskal ve arkadaşlarının (2003) Manik Durum Derecelendirme Ölçeği (Manic State Rating Scale/MSRS) kullanarak, 104 manik hasta üzerinde yaptıkları çalışmanın sonucuna benzer bağımsız bir faktör olarak saptanmış, ve bu bulgu yine onların belirttiği cinsel ilgi artışının öforiden bağımsız bir boyut olduğu görüşünü desteklemiştir. Yine çalışmamızda içgörü faktörü, dış görünümle birlikte Akiskal ve arkadaşlarının (2003) bulgularına benzer olarak psikoz faktöründen bağımsız bulunmuştur ve daha önceki iki uçlu hastaların hastaneden taburculuklarında bir dereceye kadar içgörü eksikliği gösterdikleri ve içgörü eksikliğinin bu hastalarda psikotik özelliklerden bağımsız olarak iki uçlu bozukluğa özgül olabileceğini ileri süren çalışmalara da (Ghaemi ve ark. 1995, Peralta ve Cuesta 1998) uygunluk göstermiştir. Manik dönem klinik görünümünü oluşturan belirti boyutlarının sağaltıma yanıtın yordanmasında önem taşıdıkları ileri sürülerek, valproatın dürtüsellik, düşmanlık ve sinirlilik boyutlarına daha etkin olduğu; lityum ve valproatın hiperaktivite boyutuna plasebodan daha iyi yanıt verdiği ve sonuç olarak, sağaltıma yanıt açısından manik dönemlerin doğal alt-tipleri bulunabileceği ileri sürülmüştür (Swann ve ark. 2001, Swann ve ark. 2002). Faktör skorları ve mizaç arasındaki ilişki Yapılan çalışmalar, hipertimik, siklotimik ve sinirli mizacın iki uçlu hastalarda (Kesebir ve ark. 2005), depresif mizacın ise depresyonlu hastalarda (Akdeniz ve ark. 2004) anlamlı olarak daha sık bulunduğunu göstermiştir. Bu bulgulara ek olarak zeminde var olan afektif mizacın manik görüngüyle ilişkili olduğu, depresif ve siklotimik mizacın karma manik dönem hastalarında daha sık görüldüğü (Akiskal ve ark. 1998, Hantouche ve ark. 2001, Brieger ve ark. 2003) bildirilmiş, zemindeki hipertimik mizacın manik dönem şiddetinin artışına yol açarken, depresif mizacın ise maniye disforik nitelik kattığı, diğer bir deyişle maniyi ?sessizleştirdiği' ileri sürülmüştür (Akiskal ve ark. 2003). Yine hipertimik mizacın manik hızlanmayla, depresif mizacın ise depresif-manik görüngüyle ilişkili (Perugi ve ark. 2001) olduğu gösterilmişse de, bu çalışmadaki mizaç ölçümünün hastalık epizodu esnasında yapılması dikkate alınmalıdır. Çalışmamızın bu konudaki sonuçları kuvvetli ve aşikar bağıntılara sahip değildir. Manideki çekirdek belirti boyutu olarak kabul edilen psikomotor hızlanma faktör skoru ile hipertimik mizaç arasında zayıf derecede doğrusal bağıntı ilişkisi varken (Perugi ve ark. 2001), cinsel ilgi faktör skoru ile depresif mizaç arasında zayıf derecede ters bağıntı ilişkisi saptandı. Buna karşılık, disfori faktör skoru ile depresif ve/veya siklotimik mizaç arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Ancak yapılan çalışmalar her ne kadar karma veya depresif maninin zemindeki depresif mizaçtan köken aldığını ileri sürse de karma dönem tanısı konması için gerekli olan depresif belirtilerin birbirini takip eden (ardışık) hastalık dönemleri arasında sabit olmadığını göstermektedir (Bauer ve ark. 1994). Karma manik dönemdeki hastalarda geçirilmiş manik dönem sayısının daha yüksek bulunması ve daha sık hızlı döngülülük saptanmış olması duyarlılaştırma düzeneğiyle açıklanmıştır (Swann ve ark. 2001). Ayrıca diğer bazı çalışmalar, karma dönem geçiren tam düzelmiş iki uçlu hastalarda daha sık depresif ve endişeli (ansiyöz) mizaç, daha az sıklıkta hipertimik mizaç saptamışlardır (Brieger ve ark. 2003). Buna göre örneklemimizin DSM-IV'e göre manik dönemdeki hastalardan oluşmasının disfori faktör skoruyla depresif ve/veya siklotimik mizaç arasında ilişki bulunmamasını açıklayabileceği düşünülmüştür. Mizaç değerlendirmeleri yapılan bu hastaların tüm belirtili dönemlerinin aynı alt-tipin özellikleri ile seyredip seyretmediğinin araştırılmasının, aynı hastanın mani ve depresyon dönemleri arasında veya aynı hastalık döneminde her hastaneye yatışında farklı özellikler gösterip göstermediğinin dönemler arası homojenlik ve istikrar açısından değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünüyoruz. Çalışmanın kısıtlılıkları Bulgularımızı yorumlarken öncelikle bu çalışmada kullandığımız bileşke ölçeğin standart bir ölçek olmadığını dikkate almak gerekir. Faktör analizinin bulguları kullanılan ölçeklerin kapsadığı belirtilerle sınırlı olduğundan maninin klasik belirtileri yanı sıra depresif ve psikotik belirti kümelerinin de kapsanması amaçlanmıştır. Çalışmamızda kullandığımız YMDÖ, MADÖ ve PANÖ (pozitif sendrom alt ölçeği) ölçeklerinin Türkçe geçerlik ve güvenilirliklerinin yapılmış olması bu kısıtlılığı görece geçersiz kılmakta ve değişik belirti kümelerinin ölçümüne olanak vermektedir. Aynı manik dönemin farklı aşamaları olabileceği ve sağaltımın mani görüngüsünü etkileyebileceği dikkate alındığından bu durumun etkisini en aza indirmek için çalışma olgular, hastaneye yattıklarından sonraki ilk 3 gün içinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya aldığımız örneklemde mizaç ölçümü yapılan olguların tam düzelenlerden oluşması, tam düzelmeyen olguların geçirilmiş manik dönem sayısının daha fazla olması ve daha şiddetli psikotik belirtilerinin varlığı elde ettiğimiz bulguların yorumlanmasında yanlılık oluşturabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, afektif mizaç ölçümünün tam düzelen hastalarda yapılması gerekliliği dikkate alınmıştır. SONUÇ Çalışmamızın bulguları, mani hastalarındaki faktör analizine dayanan klinik görüngünün birbirinden bağımsız disfori, sinirlilik ve psikoz boyutlarından oluştuğu görüşünü desteklemektedir. Öte yandan zemindeki hipertimik mizacın manideki çekirdek belirti boyutu olarak kabul gören psikomotor hızlanmayla ilişkili olduğunu ileri sürebiliriz. KAYNAKLAR Akdeniz F, Kesebir S, Vahip S ve ark. (2004) Duygudurum bozuklukları ile mizaç arasında ilişki var mı? Türk Psikiyatri Dergisi, 15(3):183-90. Akiskal HS (1996) The temperamental foundations of affective disorders, interperonal origin and course of affective disorders, Mund C ve ark. (Ed), London, Gaskell, Royal College of Psychiatrists, s.3-30. Akiskal HS, Azorin JM, Hantouche EG (2003) Proposed multidimensional structure of mania: beyond the euphoric-dysphoric dichotomy. J Affect Disord, 73: 7-18. Akiskal HS, Hantouche EG, Bourgeois ML ve ark. (1998) Gender, temperament and the clinical picture in dysphoric mania: Findings from a French national study (Epiman). J Affect Disord, 50: 175-86. Akiskal HS, Mallya G (1987) Criteria for the soft bipolar spectrum: Treatment implications. Psychopharmacol Bull, 23: 68-73. Akiskal HS, Pinto O (2000) Soft bipolar spectrum: footnotes to Kraepelin on the interface of hypomania, temperament and depression. In: Marneros A, Angst J (Eds.), Bipolar Disorders: 100 Years After Manic-Depressive Insanity. Kluwer, Dordrecht, s. 37-62. Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV) (Çev. Ed: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. Bauer MS, Whybrow PC, Gyulai P ve ark. (1994) Testing definitions of dysphoric mania and hypomania: prevalence, clinical characteristics and interepisode stability. J Affect Disord, 32: 201-11. Beigel A, Murphy DL (1971) Assessing clinical characteristics of the manic state. ** J Psychiatry, 128: 688-94. Brieger P, Roettig S, Ehrt U ve ark. (2003) TEMPS-A scale in mixed and pure manic episodes: new data and methodological considerations on the relevance of joint anxious-depressive temperament traits. J Affect Disord, 73: 99-104. Cassidy F, Forest K, Murry E ve ark. (1998) A factor analysis of the signs and symptoms of mania. Arch Gen Psychiatr, 55: 27-32. Çoraçıoğlu A, Aydemir Ö, Yıldız M ve ark. (1999) DSM-IV eksen I ruhsal bozukluklarına göre Türkçe yapılandırılmış klinik değerlendirmenin güvenirliği. İlaç ve Tedavi Dergisi, 12: 33-36. Davidson J, Turnbull CD, Strickland R ve ark. (1986) The Montgomery-Asberg Depression Scale: reliability and validity. Acta Psychiatr Scand, 73: 544-48. Dilsaver CD, Chen YR, Shoaib ** ve ark. (1999) Phenomenology of mania: Evidence for distinct depressed, dysphoric, and euphoric presentations. ** J Psychhiatry, 156: 426-30. Double DB (1990) The factor structure of manic rating scales. J Affect Disord, 18: 113-119. Dünya Sağlık Örgütü (1992) ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırılması. (Çev. ed.: MO Öztürk, B. Uluğ, Çev.: F. Çuhadaroğlu, İ. Kaplan, G. Özgen, MO Öztürk, M Rezaki, B Uluğ). Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayını, Ankara, 1993. First MB, Spitzer RL, Gibbon M ve ark. (1997) Structured clinical interview for DSM- IV axis I disorders (SCID-I), clinical version. Washington D.C and London. American Psychiatric Press, Inc. Ghaemi SN, Stoll AL, Pope HG ve ark. (1995) Lack of insight in bipolar disorder. J Nerv Ment Dis, 183: 464-67. Gonzales-Pinto A, Aldama A, Gonzales Pinto A ve ark. (2004) Dimensions of mania: differences between mixed and pure episodes. European Psychiatry, 19: 307-10. Guy W (1976) Clinical Global Impression. ECDEU Assessment Manual for Psychopharmacology, revised. National Institute of Mental Health, Rockville, MD. Hantouche EG, Allilaire JF, Bourgeois ML ve ark. (2001) The feasibility of self assessment of dysphoric mania in the French National EPIMAN study. J Affect Disord, 67: 97-103. Hawley CJ, Gale TM, Sivekumaran T ve ark. (2002) Defining remission by cut off score on the MADRS: selecting the optimal value. J Affect Disord, 72(2): 177-84. Karadağ F, Oral ET, Aran Yalçın F ve ark. (2002) Young Mani Derecelendirme Ölçeğinin Türkiye'de geçerlik ve güvenilirliği. Türk Psikiyatri Dergisi, 13: 107-114. Kay SR, Fiszbein A, Opler LA ve ark. (1987) The positive and negative syndrome scale (PANSS) for schizophrenia. Schizophrenia Bull, 13(2): 161-76. Kesebir S, Vahip S, Akdeniz F ve ark. (2005) Affective temperaments as measured by TEMPS-A in patients with bipolar I disorder and their first degree relatives: a controlled study. J Affect Disord, 85: 127-33. Kostakoğlu E, Batur S, Tiryaki A ve ark. (1999) Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeğinin (PANSS) Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenilirliği. Türk Psikoloji Dergisi, 14(44): 23-32. Kraepelin E (1921) Manic-Depressive Insanity and Paranoia. Translated by Barclay RM, edited by Robertson GM. Edinburgh, E&S Livingstone. Montgomery SA, Asberg M (1979) A new depression scale designed to be sensitive to change. Br J Psychiatry, 134:382-89. Murphy DL, Beigel A (1974) Depression, elation, and lithium carbonate responses in manic patient subgroups. Arch Gen Psychiatry, 31: 643-48. Özer S, Demir B, Tuğal Ö ve ark. (2001) Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği: Değerlendiriciler arası güvenilirlik ve geçerlik çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 12(3): 185-94. Peralta V, Cuesta MJ (1998) Lack of insight in mood disorder. J Affect Disord, 49: 55-58. Perugi G, Maremmani I, Toni C ve ark. (2001) The contrasting influence of depressive and hyperthymic temperaments on psychometrically derived manic subtypes. Psychiatr Research, 101: 249-258. Rossi A, Daneluzzo E, Arduini L ve ark. (2001) A factor analysis of signs and symptoms of the manic episode with Bech-Rafaelsen Mania and Melancholia Scales. J Affect Disord, 64: 267-70. Sato T, Bottlender R, Kleindienst N ve ark. (2002) Syndromes and Phenomenological subtypes underlying acute mania: a factor analytic study of 576 manic patients. ** J Psychiatry, 159: 968-974. Seretti A, Rietschel M, Lattuada E ve ark. (1999) Factor analysis of mania. Arch Gen Psychiatr, 56: 671-72. Strakowski SM, McElroy SL, Keck PE ve ark. (1996) Suicidality among patients in mixed and manic bipolar disorder. ** J Psychiatry, 153: 674-76. Swann AC, Bowden CL, Calabrese JR ve ark. (2002) Pattern of response to divalproex, lithium, or placebo in four naturalistic subtypes of mania. Neuropsychopharmacology, 26: 530-36. Swann AC, Daniel DG, Kochan LD ve ark. (2004) Psychosis in mania: specificity of its role in severity and treatment response. J Clin Psychiatry, 65: 825-29. Swann AC, Janicak PL, Calabrese JR ve ark. (2001) Structure of mania: depressive, irritable, and psychotic clusters with different retrospectively-assessed course patterns of illness in randomized clinical trial participants. J Affect Disord, 67: 123-32. Swann AC, Stokes PE, Casper R ve ark. (1992) Hypothalamic-pituitary-adrenocortical function in mixed and pure mania. Acta Psychiatr Scand, 85:270-74. Vahip S, Kesebir S, Alkan M ve ark. (2005) Affective temperaments in clinically-well subjects in Turkey: initial psyhometric data on the TEMPS-A. J Affect Disord, 85: 113-125. Young RC, Biggs JT, Ziegler VE ve ark. (1978) A rating scale for mania: reliability, validity and sensitivity. Br J Psychiatry, 133: 429-35. |
Bilişsel Terapiyi Uygun-Yetkin Düzeyde Yürütme Ölçeği'nin Güvenirlik ve Geçerliğine İlişkin Bir Ön Çalışma Dr. Gonca SOYGÜT, Dr. Sait ULUÇ, Dr. Zeynep TÜZÜN GİRİŞ Psikoterapi uygulama ve araştırmaları açısından, uygunluk (adherence) kavramı, belirli bir psikoterapi yaklaşımı ya da yönteminin aslına uygun yürütülme derecesine işaret etmektedir. Yetkinlik kavramı ise söz konusu yaklaşım ya da yöntemin ne düzeyde yetkin bir biçimde uygulandığını; başka bir deyişle uygulamanın kalitesini göstermektedir (Barber ve ark. 2003). Bu açıdan, yazarlara göre, bir tedavi yönteminin etkili bir biçimde yürütülebilmesi için, hem uygunluk hem de yetkinlik koşullarının bir arada sağlanması önemlidir. Uygunluk koşulunun sağlanmadığı bir uygulamada yetkinlik koşulunun sağlanabilmesi olanaklı görünmemektedir. Ayrıca, uygunluk koşulunun sağlanması da, yetkinlik koşulunun sağlanabileceği anlamına gelmemektedir. Özellikle, bir tedavi yaklaşımının etkinliğinin incelenmesinin hedeflendiği psikoterapi sonuç (outcome) araştırmaları açısından, söz konusu yaklaşımların, uygulamada aslına uygun bir biçimde yürütülebilmesi, terapistin uygulama biçimlerinden kaynaklanabilecek karıştırıcı değişkenlerin kontrol edilebilmesi açısından oldukça önemlidir. Barber ve ark. (2003) tarafından da vurgulandığı gibi, bir tedavi sürecinin olması gereken protokolde yürütülmemiş olması, söz konusu tedavinin etki düzeyinin sınırlı kalmasının başlıca nedenlerinden biri olabilir. Buradan hareketle, psikoterapi araştırmalarının ilk dönemlerinde, yaklaşımlara özgü geliştirilmiş olan tedavi el kitaplarının kullanılması yaygın bir eğilim olarak gözlenmektedir. Bununla birlikte, uygulamalarda standardizasyonun sağlanabilmesi ve bir tedavi yaklaşımının uygulamada uygun düzeyde yürütülmesi açısından, sadece el kitaplarının temel alınmasının da yeterli bir çözüm olmadığı belirtilmektedir (Moncher ve Prinz 1991). Diğer taraftan, psikoterapide etkinliğin ağırlıklı olarak ortak etkenlerden kaynaklandığına işaret eden (Lambert, Shapiro ve Bergin 1986) ve bu ortak etkenlerden özellikle terapötik ittifak değişkenini güçlü bir yordama gücü olduğuna vurgu yapan gözlemler (Horvath ve Greenberg 1989, Horvath ve Symonds 1991) yeniden mercek altına alınmaktadır. Bu açıdan, ?psikoterapide değişimi sağlayan nedir?? sorusuna daha özgül yanıtlar verilebilmesi için terapötik ilişkinin yanı sıra, teknik ve katılımcı özelliklerinin etkileşimlerinin de göz ardı edilmemesi gerekliliği vurgulanmaktadır (Castonguay ve Beutler 2006). Psikoterapi araştırmaları alanında belirtilen gereksinimlerin bir sonucu olarak, psikoterapötik yaklaşımların uygulamalarda ne düzeyde yansıtıldıklarını, başka bir deyişle tedavi sürecinin iç geçerliğini, değerlendiren araçların geliştirilmeye başladığı görülmektedir. Bu açıdan, bilişsel terapiye uygunluk ve yetkinliğin değerlendirildiği psikoterapi araştırmalarında, öncelikle, uygulanan bilişsel terapi sürecinin ne düzeyde uygun yürütüldüğü değerlendirilerek bilişsel terapinin diğer bazı yaklaşımlardan ayırt edilebilirlik düzeyinin incelendiği izlenmektedir (Luborsky ve ark. 1982, DeRubeis ve ark. 1982, Barnackie ve ark. 1992, Hill ve ark. 1992, Blagys ve Hilsenroth 2002). Diğer taraftan son dönemlerde, uygunluk ve yetkinlik düzeyinin tedavi sonuçları üzerindeki etkisi ve ilişkisel etkenler ile özgün teknikler arasında tedavi sonuçlarına katkıları açısından yapılan karşılaştırmalar (örn. McIntosh ve ark. 2005, Leob ve ark. 2005, Paivio ve ark. 2004) ve terapistlerin tedavi el kitaplarına ve yapılandırılmış tedavilere yönelik tutumları da sıklıkla incelenen konulardan biri olarak gözlenmektedir (Addis ve Krasnow 2000, Najavitz ve ark. 2000, Najavitz ve ark. 2004, Barber ve ark. 2006). Belirtilen gereksinimler doğrultusunda geliştirilmiş olan değerlendirme araçları arasında ağırlıklı olarak bilişsel terapiye uygunluk için kullanılanlar dikkati çekmektedir. Bu araçlardan Bilişsel Terapi Ölçeği'nin (BTÖ) (Young ve Beck 1980) son 25 yıldır en yaygın kullanımı olan ölçüm aracı olduğu; bununla birlikte, psikometrik özellikler açısından yetersizliklerine vurgu yapılmaktadır (Whisman 1993, Barber ve ark. 2003). Aktarılan değerlendirme araçlarının güçlü yanlarının yanı sıra çeşitli eksikliklerine dikkat çeken Barber ve arkadaşlarına (2003) göre, bu ölçekler uygunluk ve yetkinliği bir arada ölçmemekte ve bilişsel psikoterapideki çağdaş gelişmeleri yeterli düzeyde yansıtmamaktadırlar. Yazarlar buradan hareketle, dikkat çektikleri sınırlılıkların giderilmesi amacıyla Bilişsel Terapide Uygunluk ve Yetkinlik Ölçeği (BİLTER-UYET)'ni geliştirmişlerdir. Bu çalışma çerçevesinde BİLTER-UYET'in Türk örneklem üzerindeki geçerlik ve güvenilirlik incelenmesi amaçlandığı için izleyen bölümde araca ilişkin çalışmalar sunulmuştur. Bilişsel Terapiyi Uygun ve Yetkin Yürütme Ölçeği (BİLTER-UYET) BİLTER-UYET, Liese ve ark. (1995) tarafından BTÖ'de karşılaşılan sorunların üstesinden gelebilmek ve daha güvenilir ölçümler alabilmek amacıyla üretilmiştir. Barber ve ark. (2003), oldukça geniş kapsamlı olarak yaptıkları geçerlik ve güvenilirlik çalışmasında, öncelikle BİLTER-UYET'in iç tutarlılığını değerlendirmişlerdir. Tüm ölçek için Cronbach Alfa değerleri uygunluk için .92 ve yetkinlik için .93 olarak belirlenmiştir. Bu bulgular ölçek toplam puanlarının ölçek maddelerine verilen tepkileri oldukça iyi yansıttığına işaret etmektedir. Yine aynı çalışmada, BİLTER-UYET'in yargıcılar arası güvenilirlik katsayılarının diğer uygunluk ve yetkinlik ölçeklerine göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (DeRubeis ve Feeley 1990, Hill ve ark. 1992, Vallis ve ark. 1986). Diğer taraftan, yargıcılar arası güvenilirlik, Sınıf-içi Korelasyon Katsayıları (ICC-Intraclass Correlation Coefficiency) hesaplanarak belirlenmiştir ve ICC<.40 olan maddeler (madde 12, 13, 14 ve 21) ölçeğin dışında bırakılmıştır. 21 maddeye indirgenmiş uygunluk toplam puanı için ICC= .67 (N=92) ve yetkinlik toplam puanları için ICC =.73 (N=92) olarak bulunmuştur. Genel değerlendirme, terapi yapısıyla ilişkili (gündem oluşturma ya da ev ödevleri gibi) maddeler için değerlendirmeciler arası güvenilirliğin arttığına ve işbirliği ve vaka formülasyonu boyutlarında (sıcaklık, kabul ve formülasyonu danışanla paylaşılması gibi) düştüğüne işaret etmiştir. BT'nin iyi yapılandırılmış bir psikoterapi yaklaşımı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu sonuçlar istatistiksel olarak oldukça anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, Barber ve ark. (2003) değerlendirmecilerin puanları arasındaki tutarlılığın hastanın tarzından ve oturumun gündeminden de etkilendiğini göstermiştir. Son değerlendirmede, Barber ve arkadaşlarının (2003) elde ettiği sonuçlar BİLTER-UYET'in psikoterapi araştırmaları için psikometrik açıdan uygun bir değerlendirme aracı olduğuna işaret ettiği biçiminde yorumlanmıştır. Daha önce belirtildiği gibi, bu ön çalışma BİLTER-UYET'in Türk örneklem üzerinde geçerlik ve güvenilirliğini değerlendirmektedir. Temel amaç, izleyen dönemde, kısa süreli bilişsel psikoterapi sürecinde çeşitli değişkenlerin incelenmesinin planlandığı bir dizi psikoterapi araştırmasında yürütülecek olan bilişsel psikoterapi uygulamalarına ilişkin uygunluk ve yetkinliğin değerlendirilebilmesidir. Ayrıca, bilişsel yaklaşımı temel alan eğitim ve uygulamaların ülkemizde yaygınlaştığı yönündeki gözlemlerden hareketle, ölçeğin geniş bir kullanım alanı olabileceği öngörülmektedir. Bu açıdan, bilişsel terapi alanındaki uygulamalardaki standardizasyonun sağlanmasında, eğitimlerin nesnel ölçütler temelinde sürdürülmesinde ve eğitimlerin etkinliğinin de değerlendirilmesinde yararlanılacak bir araç kazandırılmasının uygulama alanına önemli bir katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. YÖNTEMLER Ön çalışma Çeviri çalışması BİLTER-UYET'in klinik psikoloji alanında eğitim gören üç doktora öğrencisi tarafından yapılan ön çevirisi bu grubun da yer aldığı altı kişiden oluşan klinik psikoloji doktora öğrencileri tarafından gözden geçirilmiştir. Belirtilen çalışmalar sonucu üzerinde uzlaşılan çevirinin son hali ve özgün formu, bilişsel davranışçı terapi alanında en az 15 yıllık deneyimi olan beş yargıcıya gönderilerek kendilerinden çevirinin uygunluğu açısından değerlendirme yapmaları istenmiştir. Ayrıca, standart bir form aracılığı ile yargıcılardan, ölçeği dil kullanımı, anlaşılabilirlik, kültürel uygunluk ve klinik kullanım açısından incelemeleri istenmiştir. Yargıcıların önerileri doğrultusunda yapılan düzenlemeler sonucunda ölçek son halini almıştır. Klinik uygulanabilirlik çalışması Daha önce belirtildiği gibi, BİLTER-UYET, Bilişsel Davranışçı yaklaşımla yürütülen terapi oturumlarının işitsel ya da görsel kayıtlarının, belirli bir kodlama sistemi üzerinden değerlendirilmesine dayanmaktadır. Dolayısıyla, ölçeğin geçerlik ve güvenilirlik çalışmalarının başlatılmasının öncesinde, klinik uygulanabilirliğin sınanması ve kodlama sürecinde karşılaşılabilecek olası güçlüklerinin belirlenmesi amacıyla, çeviri çalışmasına ek bir ön çalışma daha yürütülmüştür. Bu ön çalışmada, H.Ü. Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimine devam eden öğrencilerin, Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımı ile süpervizyon altında yürüttükleri oturumların görsel kayıtlarından yararlanılmıştır. Bu amaçla, 3 terapistin görüşmelerine ait seçkisiz yolla belirlenen 6 oturumun görsel kaydı, asıl çalışmada da yer alacak yargıcıların ön eğitimleri için kullanılmıştır. Toplam 3 yargıcının bulunduğu bu grup, ön çalışmanın yapıldığı dönemde, doktora yeterlik derecesine sahip ve BT alanında yaklaşık ikisi 5 yıl, biri 15 yıl deneyimi olan uzmanlardan oluşturulmuştur. Grup çalışması olarak yürütülen ön eğitimde, 3 terapiste ait 4 BT görüşme oturumu yargıcıların değerlendirilmesine sunulmuştur. Bu görsel kayıtlara ilişkin kodlamaların analizleri sonunda BİLTER-UYET için yargıcılar arası güvenilirlik katsayıları her bir oturum için şöyledir: Oturum-1 ICC =.9059; Oturum-2 ICC =.5848; Oturum-3 ICC = .8915; Oturum-4 ICC=.6443. Görüldüğü gibi, dört oturumdan ikisine ilişkin ICC'lerde .90'a varan bir uyuşma gözlenirken; diğer ikisinde ICC'ler .58-.64 arasında değişmektedir. ICC incelemelerinde, istatistiksel olarak kabul edilebilir anlamlılık düzeyinin .70 olmasının beklendiği dikkate alındığında, ön çalışma niteliğindeki bu süreçte, yargıcılar arasında yeterli düzeyde bir uyuşma sağlanmadığı gözlenmiştir. Buradan hareketle yürütülen ikinci aşamada, yargıcılar arası uyuşmanın sağlanmadığı görüşme oturumlarına ilişkin değerlendirmeler grup tartışması sürecindeki gözlemlere göre, görüşme içeriği bilişsel terapiyi yansıtma düzeyi arttıkça puanlama kolaylaşmakta ve ICC yükselmektedir. Puanlama danışanın sorunundan etkilenmektedir. Belirli bir sorunun (örn. Eksen I Obsesif Kompulsif Bozukluk) puanlaması daha kolay ve yargıcılar arası tutarlılığı daha yüksek olmasına karşın; daha belirsiz sorun alanları için (örn. Belirli bir tanı kategorisi içinde yer almayan, kişisel gelişime yönelik sorunlar) yargıcılar arası tutarlılık düşmektedir. Ayrıca, daha güvenilir bir değerlendirme ve yargıcılar arası tutarlılığın yükselmesi için BİLTER-UYET'in değerlendirilmesine ilişkin bir yönerge ve eğitim paketi oluşturulmasında yarar görülmektedir. Aktarılan gözlemler çerçevesinde yargıcılar için standart bir değerlendirme yönergesi içeren bir el kitabı hazırlanmasına karar verilmiştir. Asıl çalışma Örneklem Danışanlar Araştırmanın danışan örneklemi, 2004-2006 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Psikoterapi Araştırmaları Laboratuarı'na (HÜ-PAL) başvuran 19-24 yaş aralığındaki 10 kadın danışandan oluşturulmuştur. Danışanların ilk değerlendirmesi Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Polikliniğinde ya da Hacettepe Üniversitesi Sağlık Merkezinde yapılmıştır. Araştırmada izlenen süreç kısa süreli bilişsel davranışçı tedavi yaklaşımı olduğu için kurumlar tarafından, yönlendirilen danışanın Eksen I Duygu Durum Bozukluğu ya da Kaygı Bozukluğu tanılarından birini almış olması ve Düşünce Bozukluğu bulunmaması ve Eksen II Bozukluğu tanısı almamış olması koşulları aranmıştır. Ön görülen koşulları karşılayan danışanlar araştırmaya katılmadan önce BT'ye uygunluk açısından değerlendirilmiş ve aydınlatılmış onam formunu imzalamışlardır. Danışanın BT'ye uygunluğu Kısa Süreli Bilişsel Davranışçı Tedaviye Vaka Seçimi Ölçeği aracılığıyla belirlenmiştir (Soygüt ve Dürü 2006). Gönüllü olmayı kabul eden danışanların görüşme kayıtları araştırma havuzuna katılmıştır. Danışanlar ortalama 4-5 ay boyunca haftada bir oturum olmak üzere bireysel görüşmeye alınmışlardır. Tedavi ve terapistler HÜ-PAL Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü bünyesinde etkinliklerini sürdüren Psikoterapide Süreç Değişkenlerinin incelendiği bir araştırma, uygulama ve eğitim laboratuarı olarak kurulmuştur. Eğitimlerinin bir parçası olarak HÜ-PAL'de uygulamalarını sürdüren 7 Yüksek Lisans ikinci sınıf öğrencisi bu araştırmanın terapist örneklemini oluşturmuştur. Terapist adaylarının tamamı kadındır ve yaşları 24-25 arasında değişmektedir. Her bir terapist araştırmaya katılmadan önceki bir yıllık bir zaman diliminde kuramsal ve uygulamalı nitelikte yoğun bir BT eğitiminden geçmiştir. Araştırma boyunca görüşmelerinin görsel kayıtları değerlendirilmiş ve görüşmelere süpervizyon altında devam etmişlerdir. Böylece, aldığı eğitimin türü, deneyim ve süpervizyon gibi terapistten kaynaklanabilecek karıştırıcı değişkenlerin etkisi mümkün olduğunca kontrol edilmiştir. Uygulamacılar bireysel görüşmelerini yapılandırırken ?Bilişsel Terapiler: Temel İlkeler ve Ötesi? (Beck 2001) bilişsel terapi el kitabını temel almışlardır. Yargıcılar i. Kapsam Geçerliği Çalışmasındaki Yargıcılar: Klinik psikoloji alanında doktora derecesi olan 4 yargıcıdan oluşmuştur. ii. Güvenilirlik Çalışmasındaki Yargıcılar: Doktora ve üzeri derecede, uzmanlık alanı Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımı olan iki klinik psikolog araştırmada yargıcı olarak görev almıştır. Yargıcılardan birinin deneyimi 5 yıl; diğerinin ise 15 yıldır. Daha önce belirtildiği gibi, yargıcılar araştırmaya katılmadan önce biLTer-uyet için hazırlanan yaklaşık 10 saatlik bir ön hazırlık sürecinden geçmişlerdir. Veri toplama araçları Görsel kayıtlar Bu çalışmanın temel araçlarından biri yargıcıların değerlendirdiği görsel görüşme kayıtlarıdır. Her bir danışandan terapi süreci boyunca ortalama 14 görüşme kaydı alınmıştır. 3. görüşme öncesindeki görüşmeler daha çok bilgi toplama ile ilişkili olduğu; 10. görüşme sonrasındaki görüşmeler ise terapiyi bitirme ile ilişkili temalar içerebildiğinden araştırma havuzu dışında bırakılarak toplam 68 görüşme içeren bir araştırma havuzu oluşturulmuştur. Örneklem içinde herhangi bir danışanın fazla ya da az temsil edilmesini önlemek için görüşmeler danışanlara göre gruplanmış ve her bir gruptan 2 görüşme seçkisiz olarak örneklem grubuna atanmıştır. İşlemlerin sonunda 20 görüşmeden oluşan görüşme örneklemi oluşturulmuş ve bireysel değerlendirilmelerinin yapılması için yargıcı değerlendirmelerine sunulmuştur. Bilişsel Terapiyi Uygun ve Yetkin Yürütme Ölçeği (BİLTER-UYET) Araca ilişkin bilgiler önceki bölümlerde ayrıntılı olarak aktarılmıştır. Çalışmanın bu aşamasında toplam 25 maddeden oluşan ölçeğin araştırmacılarca kodlama sistemine uygun hale getirilen formu kullanılmıştır. Ölçekte yer alan her bir madde Uygunluk ve Yetkinlik boyutları açısından değerlendirilmiştir. Puan aralığı her iki boyut için de 1-7 arasındadır. Uygunluk için 1 puan maddede belirtilen durumun hiç ortaya çıkmadığına 7 puan ise tam olarak uygulandığına işaret etmektedir. Yetkinlik boyutunda ise 1 puan terapistin bu madde için uygulama becerisi gösteremediğine 7 puan ise uygulama becerisinin mükemmel olduğuna işaret etmektedir (Tablo 1). Bilişsel Terapiyi Uygun ve Yetkin Yürütme Ölçeği (BİLTER-UYET) Yönergesi Daha önce belirtildiği gibi ön çalışma sürecinde oluşan gereksinimler doğrultusunda, kodlama sisteminin daha standart bir biçimde yürütülmesini sağlayabilmek amacıyla araştırma ekibince bir yönerge geliştirilmiştir. Belirtilen yönerge, BİLTER-UYET'de kodlanan tüm maddelere karşılık gelen puan aralıklarının nasıl belirleneceğine ilişkin ayrıntılı tanımlamaları içermektedir. Yukarıda aktarılanlar ilk madde üzerinden örneklenecek olursa ?gündem oluşturulması? maddesi için aşağıdaki puanlama anahtarı oluşturulmuştur: Yönergenin devamında, ölçeği oluşturan her bir madde için aynı strateji izlenmiştir. BULGULAR Kapsam geçerliği Doktora dereceli 4 klinik psikoloji uzmanından oluşan yargıcı grubundan, standart bir form aracılığı ile BİLTER-UYET'in maddelerinin dağılımı ve sorularının bütünüyle Bilişsel ve Davranışçı Terapi oturumu ve sürecini ne kadar kapsadığı açılarından incelemeleri istenmiştir. Yargıcıların değerlendirmeleri çerçevesinde her bir maddenin boyutlar altındaki sınıflandırılma yüzdeleri Tablo 1'de verilmiştir. Tablo 1'den izlenebileceği gibi, Boyut 1 Bilişsel Terapi Yapısı kapsamı içinde yer alan 1, 2, 3, 4, 7, 8 ve 9. maddeler, yargıcılar tarafından uzlaşmayla birinci boyuta yerleştirilmişlerdir. Ev ödevleri ile ilişkili olan 5 ve 6. maddeler Boyut 4- Bilişsel ve Davranışçı Teknikler altında yer almışlardır. Boyut 2- İşbirliğine Dayalı Bir Terapötik İlişkinin Gelişmesi kapsamı içinde yer alan 11, 12, 13, 14, ve 15. maddeler yargıcılar tarafından uzlaşmayla ikinci boyuta yerleştirilmişlerdir. BT modeli, kavramları, süreci ve yapısıyla tanıştırmayı içeren 10. madde Boyut 1- Bilişsel Terapi Yapısı kapsamı altında yer almıştır. Boyut 3- Vaka Formülasyonunun Gelişimi ve Uygulanması kapsamı içinde yer alan 18, 19, 20 ve 21. maddeler yargıcılar tarafından uzlaşmayla üçüncü boyuta yerleştirilmişlerdir. Bu kapsamda yer alması gereken 16. ve 17. maddeler ise Boyut 4- Bilişsel Davranışçı Teknikler kapsamı altına yerleştirilmiştir. Boyut 4- Bilişsel ve Davranışçı Teknikler kapsamı altında yer alan 22, 23 ve 24. maddeler yargıcılar tarafından tam bir uzlaşmayla dördüncü boyuta yerleştirilmişlerdir. Buna göre, genel olarak maddelerin yargıcılar tarafından, ölçeğin özgün formuna uygun olarak, yüksek bir uzlaşma yüzdesiyle alt kapsam alanlarına yerleştirildiği görülmektedir. Güvenilirlik Yargıcılar arası güvenilirlik katsayılarını belirlemek amacıyla 2 yargıcıdan elde edilen veriler için mutlak uzlaşım yöntemiyle Sınıf-içi Korelasyon Katsayıları, ICC (Intraclass Correlation Coefficient with Absolute Agreement Definition) hesaplanmıştır. Sınıf-içi Korelasyon Katsayıları (ICC) hesaplanmadan önce yargıcıların her bir maddeye yönelik tepkilerinin sıklığı incelenmiştir. Analizler öncesindeki bu değerlendirmelerde, ?Süre giden dürtü kontrol sorunlarının gözden geçirilmesi? (madde 4) ve ?Alternatif Bilişsel-Davranışçı tekniklerin kullanılması? (madde 24)'ün yargıcılar tarafından vakaların çoğu için boş bırakıldığı görülmüştür. Bu nedenle, tüm Bilişsel Davranışçı görüşmelerde bulunma koşullu olmayabileceği göz önünde bulundurularak, her iki madde de izleyen analizlerin dışında bırakılmışlardır. Ek olarak, ?Kabul/Saygı? (madde 12), ?Doğru Empati? (madde 14) ve ?Kilit Konulara Değinme? (madde 19) için ICC değerleri düşük bulunmuştur (ICC<.40). Barber ve ark. (2003) özgün çalışmalarında madde 12 ve 14 için benzer sonuçlar elde etmişler ve ilgili maddeleri ölçek dışında tutmuşlardır. Ancak maddelerin sağladığı bilgilerin bazı görüşmelerde önem taşıyabileceği düşünüldüğünden ölçeğin son halinde bu üç maddenin korunmasına karar verilmiştir. Kalan 23 madde için ortalama, standart sapma ve ICC değerleri Tablo 2'de verilmiştir. Uygunluk için (N=20) elde edilen ICC değerlerinin .13 ile .94 arasında değiştiği hesaplanmıştır. Sorunlu olduğu belirlenen 2 madde çıkarıldıktan sonra 23 maddelik Uygunluk ölçeği için ICC ortalaması .70 olarak belirlenmiştir. Yetkinlik için (N=20) ulaşılan ICC değerlerinin 0 ile .90 arasında değiştiği hesaplanmıştır. 23 maddelik Yetkinlik ölçeği için ICC ortalaması .60 olarak belirlenmiştir. İç tutarlılık Tüm ölçeğin iç tutarlılığını belirlemek için Cronbach Alfa katsayısı hesaplanmıştır. Uygunluk için ά =.84, Yetkinlik için ά = .83 olarak bulunmuştur. Analiz sonuçları, BİLTER-UYET toplam puanlarının ölçeği oluşturan maddeleri iyi bir şekilde yansıttığına işaret etmektedir. Ayrıca, ölçeğin Uygunluk ve Yetkinlik boyutları arasındaki ilişki, Pearson Korelasyon Katsayısı aracılığıyla hesaplanmıştır. Yetkinlik ve Uygunluk boyutları arasındaki ilişki, birinci yargıcı için korelasyon katsayısı r= .95 (N=20, p<.001); ikinci yargıcı için r=.97 (N=20, p<.001) olarak belirlenmiştir. Her iki boyutunda aynı yargıcı tarafından puanlanmasının bir yanlılık oluşturabileceği düşüncesinden hareketle, iki boyut arasındaki ilişkinin körlemesine değerlendirilmesine karar verilmiştir. Bu amaçla, aynı görüşme oturumu için, bir yargıcının puanladığı Uygunluk boyutu ile diğer yargıcın puanladığı Yetkinlik boyutu değerlendirmeleri arasındaki ilişki Pearson Korelasyon Katsayısı aracılığıyla çaprazlama hesaplanmıştır. Buna göre birinci çapraz grup için korelasyon katsayısı r= .77 (N=20, p<.001); ikinci çapraz grup için r=.68 (N= 20, p<.001) olarak belirlenmiştir. Analiz sonuçları yargıcının puanlama yanlılığından kaynaklanabilecek etkiler kontrol edildiğinde de, ölçeğin iki boyutu arasında yüksek düzeyde bir ilişki olabileceğine işaret etmiştir. TARTIŞMA BİLTER-UYET'in Türkiye'deki uygulamalarda kullanımını incelemek amacıyla yürütülen ön çalışmalar genel olarak değerlendirildiğinde, aracın kabul edilebilir düzeyde geçerli ve güvenilir olduğu görülmektedir. Buna göre, BİLTER-UYET'in, terapistlerin bir BT sürecini hangi düzeylerde uygun ve yetkin biçimde yürüttüklerini değerlendirmeye uygun kapsamda bir geçerliğe sahip olduğu belirtilebilir. Ayrıca, iç tutarlılığı yüksek düzeyde gözlenen ölçeğin bağımsız yargıcılar tarafından güvenilir bir biçimde değerlendirilebildiği söylenebilir. Kapsam geçerliği açısından değerlendirildiğinde, genel olarak maddelerin yargıcılar tarafından, ölçeğin özgün formuna uygun olarak, yüksek bir uzlaşma yüzdesiyle alt kapsam alanlarına yerleştirildiği gözlenmektedir. Özgün formdan farklı yerleştirilen maddeler açısından, Bilişsel Terapi Yapısı boyutunda yer alan, 5. ve 6. maddelerin içeriğinin ev ödevleri ile ilişkili olmasının, yargıcıları, bu maddeleri Bilişsel Davranışçı Teknikler başlığı altında toplamaya yönlendirdiği düşünülebilir. İkinci Boyut olan İşbirliğine Dayalı Terapötik İlişkinin Gelişmesinde yer alan 10. madde içeriğinin de BT modeli, kavramları, süreci ve yapısı ile tanıştırmayı içermesinin bu maddenin Bilişsel Terapi Yapısı başlığı altına seçilmesine neden olduğu söylenebilir. Benzer bir şekilde Vaka Formülasyonunun Gelişimi ve Uygulanması boyutunda yer alması beklenen 16. ve 17. maddelerin içeriğinin, otomatik düşünce, temel inanç ve şemaların ortaya çıkarılması ile ilişkili olmasının bu maddelerin Bilişsel Davranışçı Teknikler başlığı altında toplanması yönünde bir eğilim oluşturduğu biçiminde yorumlanabilir. Belirtilen bir kaç maddenin yargıcılar tarafından özgün formdan farklı boyutlar altında yerleştirilmeleri kuramsal açıdan anlaşılır bulunmaktadır. Sözü edilen; maddeler, görüşmedeki bağlamına göre kimi zaman yapıyı, kimi zaman tekniği temsil edebilmektedir. Kapsama ilişkin yargıcı değerlendirmeleri, her hangi bir görüşme sürecini temel almayıp sadece form üzerinde yapılan bir değerlendirmeyi yansıttığı için gözlenen farklılaşma tarafımızca anlaşılır bulunmuştur. Asıl çalışma bölümünde, görüşme süreçlerini temel alan yargıcı değerlendirmelerinde, boyutların özgün formdaki kapsamında değerlendirilebildiği gözleminden hareketle, özgün formdaki kapsamın Türkçe formda da korunmasına karar verilmiştir. Özgün formda yer alan madde 4 ve madde 24 araştırma örnekleminin özelliklerinden dolayı son analizlerin dışında bırakılmıştır. Barber ve ark. (2003) özgün çalışmalarının örnekleminin ?Madde Kötüye Kullanımı? tanısı alan hastalardan oluştuğu dikkate alındığında, 4. maddenin sorgulanması, yani dürtüsel davranışların takibi özgün form için zorunlu görülmüştür. Diğer taraftan, 24. maddenin ise terapistin deneyim düzeyinden etkilenmeye açık olduğu düşünülmüştür. Bu açıdan, deneyimli terapistlerin görüşmeleri deneyimsiz olanlara görece daha yüksek bir teknik çeşitliliği içerebilmektedir. Araştırmanın danışan örnekleminde takip gerektiren dürtü kontrol sorunlarına rastlanmaması ve terapist örnekleminin eğitim sürecindeki deneyimsiz terapistlerden oluşması, madde 4 ve madde 24'ü puanlama açısından uygunsuz hale getirmiştir. Ancak, farklı terapist ve danışan gruplarıyla işlevsel olarak kullanılabileceği düşünülen bu maddelerin uyarlanan formda tutulmaya devam edilmesine karar verilerek bu maddeler için değerlendirme formlarına ?puanlamaya uygun değil? seçeneği eklenmiştir. Diğer taraftan daha önce belirtildiği gibi ölçeğin iç tutarlılığı, her iki yargıcı değerlendirmesi açısından da, istatistiksel olarak yüksek bir anlamlılık katsayısı göstermiştir. Ayrıca, Barber ve arkadaşlarının (2003) çalışmasında olduğu gibi, Uygunluk ve Yetkinlik boyutları arasında da yüksek bir tutarlılık gözlenmiştir. Bununla birlikte, söz konusu gözlemin, ölçeğin yapısı açısından olumlu bir özellik olup olmadığı tartışılmaktadır. Barber ve arkadaşlarının (2003) ölçeği geliştirme sürecinde, Uygunluk ve Yetkinlik boyutlarının farklı olgular olmalarından hareket etmişlerdir. Giriş bölümündeki tanımlamalardan hatırlanacağı gibi, her iki boyut bir birinin gerekli koşulu olarak görülmediği için ölçekte de bu ayrımın ortaya konamaması yazarlar açısından beklenen bir durum değildir. Buna karşın, yazarlar tarafından, konuya ilişkin gözden geçirilen literatür bulguları da, hem Barber ve arkadaşlarının (2003) hem de bu çalışmanın sonuçlarını destekler niteliktedir. BT sürecinin değerlendirildiği çalışmaların (örn. Shaw ve ark. 1999) yanı sıra, psikanalitik yaklaşımla yürütülen görüşmelere ilişkin uygunluk ve yetkinlik değerlendirmelerinde (Barber ve Crits-Christoph 1996) de korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bulunduğu belirtilmiştir. Araştırmacıların, belirtilen gözlemleri, yargıcı yanlılığı, derecelendirmenin iki boyut açısından birbirini izleyen sırada yapılması gibi etkenlere bağladıkları görülmektedir. Bununla birlikte, farklı yargıcı değerlendirmelerine ilişkin karşılaştırmaların da benzer sonuçlar verdiği bildirilmektedir (Barber ve ark. 2003). Yazarlar ayrıca, uygunluk ve yetkinlik boyutları arasında bekledikleri farklılaşmanın gözlenememiş olmasını çalışmalarındaki terapistlerin hepsinin oldukça deneyimli olmasına bağlamaktadırlar. Bununla birlikte, terapistlerin deneyim düzeyi düşük olmasına karşın, bu çalışmada da, Uygunluk ve Yetkinlik boyutları arasındaki ilişki oldukça yüksek olarak belirlenmiştir. Bu bulgu, BT açısından sözü edilen iki boyut arasındaki ilişkinin uygulamacının deneyim düzeyinden bağımsız olarak yüksek olduğuna işaret etmektedir. Ek olarak, yargıcıların, uygunluk ve yetkinliği ardışık puanlamalarından kaynaklanabilecek yanlılığı kontrol etmek için her bir boyuta ilişkin yargıcı puanlamaları çapraz olarak incelendiğinde de, iki boyut arasındaki korelasyon katsayısının düştüğü ancak hala orta ve yüksek düzeylerde istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlara ulaşıldığı gözlenmiştir. Bu bulgu da, Uygunluk ve Yetkinlik ölçümlerinin BT'nin yapısı gereği yüksek düzeyde bir ilişki gösteriyor olabileceği yönünde Barber ve arkadaşlarının (2003) yorumunu destekler niteliktedir. Aktarılan gözlemlere karşın, çalışmamızdaki deneyimlerimiz doğrultusunda, her ne kadar her iki boyut birbirine yakın düzeyde puanlansa da, Uygun ve Yetkin yürütme boyutlarının bağımsız değerlendirilmesi gerektiğini ve ölçeğin bu formunun korunmasının uygulama alanında daha yararlı olacağını düşünmekteyiz. Ayrıca, çalışmamız kapsamında geliştirmekte olduğumuz yönergede, her iki boyut arasındaki ayrımı sağlayabilecek ek açıklamalarla revizyona gidilmesini gerekli bulmaktayız. Diğer taraftan, Barber ve arkadaşlarının (2003) gözlemlerine benzer biçimde, bizim çalışmamızda da, sürecin başlangıcındaki oturumlarda, terapistlerin ağırlıklı olarak BT'yi didaktik bir biçimde sürdürme eğiliminde oldukları; izleyen oturumlarda ise ilişkiye, işbirliğine daha fazla vurgu yaptıkları yönündeki gözlemlerimizi BT'nin doğasıyla bağlantılı doğal bir süreç olarak yorumlamaktayız. Bu noktada, ayrıca, BT yaklaşımının kendi içindeki gelişmeler doğrultusunda, terapötik işbirliği ve derindeki bilişsel yapıların değerlendirilmesi anlayışının BİLTER-UYET'de dengeli bir biçimde yansıtıldığını araca ilişkin güçlü bir yön olarak vurgulamak isteriz. Araştırma sürecinin psikoterapi araştırmalarına genel katkısı açısından göz önünde bulundurulması gereken önemli bir katkıda da ölçeği puanlamak için geliştirilen el kitapçığıdır. Araştırma sürecindeki gözlemlerimiz ve analizler sonucu elde edilen bulgular, değerlendirmelerin yargıcılar tarafından yapıldığı bu tür çalışmalarda eğitim ve yönergelerin büyük bir önem taşıdığını ortaya koymuştur. Ek olarak, küçük gruplarla yaptığımız çalışmalar BİLTER-UYET yönergesi ve eğitim paketinin, psikoterapi eğitimi ve süpervizyonunun da kalitesini artırdığına işaret etmiştir. Çalışmamızın, hem psikoterapi araştırmalarının doğasıyla hem de ülkemiz koşullarındaki pratik zorluklara bağlı önemli sınırlıkları bulunmaktadır. Öncelikle, farklı terapötik yaklaşımların izlendiği terapi oturumları değerlendirilememiş; dolayısıyla, BİLTER-UYET'in, Türk örneklem üzerindeki ayırt edici geçerliği incelenememiştir. Araştırma ekibinin bu yönde girişimleri olmakla birlikte, farklı kurumlarda çalışan terapistler ve danışanlarından görsel kayıt alınmasındaki pratik sorunlar ve etik açıdan yaşanabilecek olası sıkıntılar nedeniyle, araştırma grubuna eş değer bir örneklem bu aşamada oluşturulamamıştır. Diğer bir sınırlılık olarak da, görüşmeleri izlenen terapist örnekleminin tamamının, ilk terapi deneyimleri olması düşünülebilir. Çalışmanın planlanma aşamasında, amaç açısından, terapistlerin deneyimden çok, yargıcıların derecelendirmeleri arasındaki tutarlılığın incelenmesi ön planda olduğu için bu durumun önemli bir sınırlılık yaratmayacağı öngörülmüştür. Çalışmamızın özünde, ?yargıcıların izledikleri aynı terapi oturumuna ilişkin puanlar arasında uzlaşma var mıdır?? sorusunun incelemesinden hareketle, terapistin deneyimsizliğine bağlı olarak tipik bir BT sürecini yansıtmaması bir sınırlılık olarak düşünülmemelidir. Bu açıdan, derecelendirmede, her iki yargıcının aynı oturumu benzer biçimde düşük puanlamasının da, BİLTER-UYET'in güvenilirliğine ilişkin bir destek olabileceği düşünülmüştür. Ayrıca, uygulamada bu durumla ilgili belirgin bir zorluk yaşanmamış; tam aksine, terapistlerin ilk deneyimleri olmasının, terapiyi ?uygun yürütme? eğilimini; başka deyişle, kurama, yönergeye ve süpervizyona daha fazla bağlı kalma çabalarını artırdığı izlenmiştir. Yetkinlik puanları görece biraz daha düşük olsa da, yukarıda tartışıldığı gibi, istatistiksel olarak arada farklılık gözlenmemiş; görüşmeler, yargıcıların değerlendirmelerine yeterli veri oluşturacak düzeyde BT formatında sürdürülebilmiştir. Araştırmanın sınırlılıkları söz konusu olduğunda göz önünde bulundurulması gereken bir diğer nokta, görüşme örnekleminin görece az sayıda (20 görüşme) olmasıdır. Bu durum temelde, yöntemsel olarak önemli güçlüklerin aşılmasını gerektiren bu tür bir çalışmanın, daha önce vurgulanan özellikle nitelikli uygulamacı ve değerlendirmeci bulunması konusundaki sınırlı kaynaklarla yürütülmesiyle ilişkilidir. Belirli sayıda psikoterapi görüşmesine sistematik olarak ulaşmak, araştırma örneklemini seçkisiz olarak atamak oldukça yoğun emek ve zaman gerektirmiştir. Bunun yanında, yargıcıların her bir görüşme için önemli bir zamanı aktarmaları gerekmiştir. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda örneklem büyüklüğünün, bu ön çalışma aşamasında, kabul edilebilir olduğu düşünülmektedir. İzleyen araştırmalar için görüşme havuzunun genişletilmesi ve terapist örnekleminin daha heterojen olması konusundaki planlamalar sürdürülmektedir. Yargıcı özellikleri açısından, her iki yargıcı arasındaki on yıllık deneyim farklılığı, yukarıda sözü edilen pratik zorluklarla ilişkilidir. Tarafımızca da, yöntem açısından bir sorun olabileceği düşünülen bu sınırlılığın giderilmesi için el kitapçığı geliştirilmiştir. Buradan hareketle, deneyim farklılığına karşın yargıcı kodlamalarında gözlenen tutarlılık, aracın klinik kullanımda yaygınlaşması açısından umut verici görülebilir. Belirli bir düzeyde eğitim ve deneyim sonrasında aracın uzmanlarca yaygın olarak kullanılabileceği öngörülebilir. Elbette, aracın kullanımı açısından yetkinlik kazanabilmek için BT yaklaşımı konusunda deneyimli olmanın yanı sıra bir ön eğitimden geçmek gerekli görünmektedir. Bu açıdan, araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan yönerge kullanımının da değerlendirmelerin daha sağlıklı yürütülmesinde yardımcı olacağı tahmin edilmektedir. Bu ön çalışma çerçevesinde, BİLTER-UYET, psikoterapi araştırmaları dışında, uygulama alanına katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Araç, BT yaklaşımıyla sürdürülen süpervizyon eğitimlerinde, bireysel ve grup değerlendirmeleri açısından önemli geribildirimler verebilmektedir. Ayrıca, eğitim sürecinin etkinliğinin de değerlendirilmesinde yararlanılabilir. Başka bir deyişle, bilişsel terapi alanındaki uygulamalardaki standardizasyonun sağlanmasında, eğitimlerin nesnel ölçütler temelinde sürdürülmesinde katkı sağlayabilir. Sonuç olarak, ölçeğin hem özgün hem de Türkçe formuna ilişkin çalışmalar başlangıç aşamasında olup ilerideki araştırmalarda incelenmeyi bekleyen pek çok nokta bulunmaktadır. İzleyen dönemdeki çalışmalarda, tedavi yaklaşımına uygunluğun, tedavi etkililiğini yordamadaki katkısı ve terapötik ittifak ile terapiyi uygun/yetkin yürütme arasındaki ilişkilerin incelenmesi önemli görülmektedir. KAYNAKLAR Addis ME, Krasnow AD (2000) A national survey of practicing psychologists' attitudes towards psychotherapy treatment manuals. J Consult Clin Psychol, 68: 331-339. Barber JP, Crits-Christoph P (1996) Development of a therapist adherence/competence rating scale for supportive-expressive dynamic psychotherapy: A preliminary report. Psyc Res, 6: 79-92. Barber JP, Liese BS, Abrams MJ ve ark. (2003) Development of the Cognitive Therapy Adherence and Competence Scale. Psyc Res, 13(2): 205-221. Barber JP, Gallop G, Crits-Christoph P ve ark. (2006) The role of therapist adherence, therapist competence, and alliance in predicting outcome of individual drug counseling: Results from the National Institute Drug Abuse Colloborative Cocaine Treatment Study. Psyc Res, 16 (2): 229-240. Barnackie K, Crits-Christoph P, Kurcias JS ve ark. (1992) Therapist techniques used during the cognitive therapy of opiate dependent patients. J Subst Abuse Treat, 9: 221-228. Beck J (2001) Bilişsel Terapi: Temel İlkeler ve Ötesi. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları. Blagys MD, Hisenroth MJ (2002) Distinctive activities of cognitive- behavioral therapy. A review of the comparative psychoterapy process literature. Clin Psychol Rev, 22: 671-706. Castonguay L, Beutler L (2006) Principles of Therapeutic Change: A Task Force on Participants, Relationships, and Techniques Factors. J Clin Psychol, 62: 631?638. DeRubeis RJ, Hollon SD, Evans MD ve ark. (1982) Can psychotherapies for depression be discriminated? A systematic investigation of cognitive therapy and interpersonal therapy. J Consult Clin Psychol, 50: 744-756. DeRubeis R, Feeley M (1990) Determinants of change in cognitive therapy for depression. Cogn Ther and Res, 14: 469-482. Soygüt G, Dürü Ç (2006) Kısa Süreli Bilişsel Davranışçı Tedaviye Vaka Seçiminde Değerlendirme (Basılmamış El Kitapçığı). Hill CE, O'Grady KE, Elkin I ve ark. (1992) Applying the Collaborative Study Psychotherapy Rating Scale to rate therapist adherence in cognitive-behavior therapy, interpersonal therapy, and clinical management. J Consult Clin Psychol, 60: 73-79. Horvath A, Greenberg L (1989) Development and validation of the working alliance and outcome in psychotherapy: A meta-analysis. J Coun Psychol, 38: 139-149. Horvath A, Symonds B (1991) Relation between working alliance and outcome in psychotherapy: A meta-analysis. J Coun Psychol, 38: 139-149. Lambert M, Shapiro D, Bergin A ve ark. (1986) The effectiveness of psychotherapy. In L. Garfield & Bergin (Eds), Handbook of Psychotherapy and Behavior Change, 3rd ed., (pp.157-216). Leob KL, Pratt EM, Walsh BT ve ark. (2005) Therapeutic alliance and treatment adherence in two intervention for bulimia nervosa: A study of process and outcome. J Consult Clin Psychol, 73:1097-1107. Liese BS, Barber JP, Beck AT ve ark. (1995) The cognitive Therapy Adherence and Competence Scale. Unpublished instrument, University of Kansas Medical Center. Luborsky L, Woody GE, McClellan AT ve ark. (1982) Can independent judges recognize different psychotherapies? An experience with manual guided therapies. J Consult Clin Psychol, 50: 49-62. McIntosh VVW, Jordan J, McKenzie JM, Luty SL ve ark. (2005) Measuring therapist adherence in psychotherapy for anorexia nervosa: Scale adaptation, psychometric properties, and distinguishing psychotherapies. Psycho Res, 15(3): 339-344. Moncher FJ, Prinz RJ (1991) Treatment fidelity in outcome studies. Clin Psychol Rev, 11: 247-266. Najavitz LM, Weiss RD, Shaw SR ve ark. (2000) Psychotherapists' views of treatment manuels. Psychother, 31: 404-408. Najavitz LM, Ghinassi F, Horn AV ve ark. (2004) The therapist satisfaction with four manuel-based treatments on a national multisite trail: An explonatory study. Psychother, 41: 26-37. Paivio SC, Holowaty KA, Hall IE ve ark. (2004) The influence of therapist adherence and competence on client reprocessing of child abuse memories. Psychother, 41(1): 56-68. Shaw BF, Olmsted M, Dobson KS ve ark. (1999) Therapist competence ratings in relation to clinical outcome in cognitive therapy of depression. J Consult Clin Psychol, 67: 837-846. Vallis TM, Shaw BF, Dobson KS ve ark. (1986) The Cognitive Therapy Scale: Psychometric Properties. J Consult Clin Psychol, 54: 381-385. Whisman MA (1993) Mediators and moderators in cognitive therapy for depression. Psychol Bull, 114: 248-265. Young J, Beck AT (1980) Cognitive therapy scale and manual. Unpublished manuscript |
Şizofreni Hastalarında Metabolik Sendrom Sıklığı ve İlişkili Etmenler Dr. Cem CERİT, Dr. Eylem ÖZTEN, Dr. Mustafa YILDIZ GİRİŞ Son yıllarda özellikle yeni kuşak antipsikotiklerin kullanıma girmesiyle şizofreni hastalarında metabolik sorunlar daha sık tartışılır olmuştur (Allison ve Casey 2001). Bu sorunlar başlıca glukoz metabolizması, kalp-damar sistemi ve lipid metabolizması ile ilgili anormallikleri ve kilo alımını içermektedir. Bunun sonucu olarak şizofreni hastalarında sadece kardiyovasküler mortalite artışı (Brown ve ark. 2000) değil aynı zamanda işlevsellikte azalma (Lyketsos ve ark. 2002), psikotik ve depresif semptomlarda artma (Dixon ve ark. 1999) ve tedaviye uyumda azalma (Robinson ve ark. 2002) gözlenmektedir. Metabolik sendrom (MS), diğer adlarıyla sendrom X ya da dismetabolik sendrom son 20 yıldır kardiyoloji ve endokrinolojinin ilgi alanına girmiştir. Özellikle son 5 yılda bu konudaki çalışmalarda artış olmuştur (McEvoy ve ark. 2005). Metabolik sendrom merkezi yağlanmada artış, lipid profillerinde damar sertliğine yol açan (aterosklerotik) bozulma, kan basıncında artış ve açlık kan şekeri yüksekliği gibi bazı metabolik parametrelerin bozulduğu bir sendromdur. Tablo 1'de metabolik sendromun tanımları yer almaktadır. En sık kullanılan MS tanımı Amerikan Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Üçüncü Erişkin Tedavi Paneli (NCEP-ATP III) tarafından tanımlanmıştır (Adult Treatment Panel III 2001). Diğer bir tanımlama (ATP-III A) Amerika Kalp Birliği (AHA) tarafından yapılmıştır (Grundy ve ark. 2004). Hem ATP III hem de ATP-III A tanımlamalarında MS için 5 ölçüt belirlenmiştir ve bunlardan herhangi üçünün birlikte bulunması MS olarak tanımlanmıştır. Her iki tanımlama arasındaki tek fark açlık kan glukozu sınırının ATP-III ölçütlerine göre 110 mg/dl, ATP-III A ölçütlerine göre 100 mg/dl olarak kabul edilmesidir. En son tanımlama ise Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) tarafından yapılmıştır (International Diabetes Federation 2005). Bu tanımlamada da MS tanısı için 5 ölçüt belirlenmiştir. Bel çevresi uzunluğu daha aşağı çekilmiş ve tanı için bu ölçüt pozitif olmak kaydıyla ek 2 ölçütün daha pozitif olması koşulu aranmıştır. Metabolik sendrom tanısı koymak için ATP-III ve ATP-III A ölçütlerine göre 5 ölçütten 3'ünün pozitif olması gerekirken IDF ölçütlerine göre bel çevresi zorunlu olmak kaydıyla ek 2 ölçütün daha pozitif olması gerekmektedir. Bunun yanında tüm tanımlamalar için antihipertansif tedavi alıyorsa kan basıncıyla ilgili ölçüt, insülin ya da hipoglisemik tedavi alıyorsa kan şekeri ile ilgili ölçüt pozitif olarak kabul edilir. Metabolik sendrom artmış diyabet (Haffner SM ve ark. 1992), kalp-damar hastalığı (Isomaa ve ark. 2001) ve mortalite (Trevisan ve ark. 1998) riski ile ilişkilidir. Metabolik sendrom tanısı alanlar 3 kat artmış koroner arter hastalığı ve inme riskine, bunun yanında 6 kat artmış kardiyovasküler mortalite riskine sahiptirler (Isomaa ve ark. 2001). Amerika Birleşik Devletleri'nde erişkinlerde MS sıklığı ATP-III'e göre % 21.8 olarak bulunmuştur (Ford ve ark. 2002). Türkiye'de yapılan METSAR (Metabolik Sendrom Araştırması) sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde MS sıklığı ATP III'e göre % 33,9 olarak saptanmıştır (Kozan ve ark. 2005). Şizofreni hastalarında metabolik anormallikler özellikle yeni kuşak antipsikotiklerin kullanıma girmesiyle birlikte son birkaç yıldır araştırmacıların dikkatini çekmeye başlamıştır. Şizofreni hastalarında MS sıklığı özellikle son 2-3 yıldır araştırma konusu olmuştur. Bu konuda bu dönem içinde yapılan bazı çalışmalar Tablo 2'de özetlenmiştir. Şizofrenide MS sıklığının araştırıldığı çalışmaların bazı önemli bulguları şöyle özetlenebilir: Birincisi şizofrenide MS sıklığı sağlıklı nüfustan daha yüksek bulunmuştur (De Hert ve ark. 2006, Kato ve ark. 2004,Heiskanen ve ark. 2003). Heiskanen ve ark. (2003) yaptığı çalışmada şizofreni hastalarında MS sıklığı aynı bölgedeki nüfustan 2-4 kat daha yüksek bulunmuştur. İkincisi kadınlarda MS sıklığı erkeklerden daha yüksektir (De Hert ve ark. 2006, McEvoy ve ark. 2005). McEvoy ve ark. (2005) yaptığı çalışmada MS sıklığı erkeklerde %36 bulunurken kadınlarda % 51.6 bulunmuştur. Üçüncüsü değişik ırklarda metabolik sendrom sıklığı farklılık göstermektedir. Örneğin bazı çalışmalarda siyah erkeklerde MS sıklığı beyaz erkeklerden daha düşük bulunmuştur (McEvoy ve ark. 2005, Ford ve ark. 2002). Metabolik sendrom tanısı almak açısından şizofreni hastalığına sahip olmak, genel nüfusa göre erkeklerde % 85, kadınlarda %140 oranında daha fazla risk getirmiştir (Mc Evoy ve ark. 2005). Şizofreni hastalarında MS için risk etmeni olabilecek durumlar: fiziksel hareket azlığı, dengesiz beslenme, antipsikotik ilaç kullanımı, yüksek sigara kullanım oranı, obezite sıklığı, fiziksel sağlığı koruma, sürdürme ve bu konudaki yardım arayışında yetersizlikler olabilir. Bu çalışmada Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Psikotik Bozukluklar Polikliniği'nde takip edilen şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığının saptanması ve ilişkili etmenlerin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Psikotik Bozukluklar Polikliniğine 10 Mayıs-12 Haziran 2006 tarihleri arasında başvuran ve şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanıları konulan tüm hastalar (108 hasta) çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların nüfus ve klinik verileri kaydedildi. Bel çevresi ve kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastaların lipid profili ve açlık kan şekerini içeren biyokimyasal tetkikleri istendi. Çalışmaya alınan 108 hastanın 8'inin biyokimyasal tetkik sonuçlarının tamamlanamaması nedeniyle kalan 100 hasta değerlendirmeye alındı. İstatistiksel değerlendirmeler SPSS (statistics package for social sciences) 11.0 programında yapıldı. Veriler öncelikle yüzdeler ve ortalamalar olarak hesaplanarak tanımlayıcı istatistikler şeklinde sunuldu. Sürekli değişken özelliği taşıyan değişkenlerin karşılaştırılmasında t testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. BULGULAR Hastaların bazı nüfus ve klinik özellikleri Tablo 3'de sunulmuştur. Buna göre hastaların yaş ortalaması 34.65±11.92'dir. Hastaların 41'i (% 41) kadın, 59'u (% 59) erkektir. Hastaların ortalama hastalık süresi 121.47±94.22 aydır. Hastaların ortalama tedavi süresi (ilk ilaç tedavisinden bugüne kadar geçen süre) 98.65±90.19 aydır. Hastaların 67'si (% 67) atipik antipsikotik, 33'ü (% 33) tipik antipsikotik kullanmaktadır. Hastaların kullandıkları ilaçlar ve ortalama dozları Tablo 4'de sunulmuştur. Hastaların yarısından fazlası (% 54) paranoid şizofreni tanısı almaktadır. 51 hasta (% 51) sigara kullanmaktadır. 41 hastanın (% 41) ailesinde diyabet, 54 hastanın (% 54) ailesinde hipertansiyon, 61 hastanın (% 61) ailesinde obezite öyküsü vardır. Tablo 5'de farklı tanımlamalara göre MS ve MS ölçütlerinin sıklığı gösterilmiştir. Buna göre MS sıklığı, ATP III'e göre % 21, ATP III-A'ya göre % 34, IDF'ye göre % 41 olarak bulunmuştur (Şekil 1). Her 3 tanımlamaya göre de kadınlarda MS sıklığı erkeklere göre daha yüksek görünmektedir. Pozitif MS ölçütlerinin sıklığına bakıldığında, özellikle bel çevresi ve HDL ile ilgili ölçütlerin sıklığı dikkat çekmektedir (Şekil 2). Kadınlarda bel çevresi ve HDL, erkeklerde bel çevresi, HDL ve TG ile ilgili pozitif ölçütlerin sıklığı dikkat çekmektedir (Şekil 2). ATP III-A ve IDF ölçütleri esas alındığında kan şekeri ile ilgili ölçütün karşılanma oranının 2 kattan fazla arttığı izlenmiştir (Tablo 5). Pozitif ölçüt sayısı oranına bakıldığında, tüm tanımlamalara göre yaklaşık olarak üç hastadan birinin toplam 2 ölçütü karşıladığı ve MS tanısı almadığı söylenebilir. Bu çalışmada tüm ölçütleri karşılayan hasta olmamıştır. Tablo 6'da MS ölçütlerinin ortalama değerleri gösterilmiştir. Buna göre bel çevresi ortalaması kadınlarda (94.26±14.04 cm) tüm tanımlamalara göre yüksek iken erkeklerde (97.69±13.03 cm) IDF ölçütlerine göre yüksektir. Kadınlarda HDL ortalaması (44.90±14.11 mg/dl) düşük, erkeklerde (40.11±8.10 mg/dl) sınırda görünmektedir. Erkeklerde TG düzeyi ortalaması (159.20±125.18 mg/dl) yüksek iken kadınlarda (106.60±55.68 mg/dl) normal sınırlardadır. Erkeklerde açlık kan şekeri ortalaması (109.81±76.37 mg/dl) ATP III-A ve IDF ölçütlerine göre yüksek iken kadınlarda (100.60±14.00 mg/dl) normal sınırdadır. Tablo 7'de yaş gruplarına göre MS sıklığı gösterilmiştir. Buna göre yaş grubu yükseldikçe hastalar daha yüksek oranda MS tanısı almaktadırlar. Örneğin ATP III ölçütlerine göre 18-29 yaş arasındaki 43 hastanın % 7'si MS tanısı alırken, 50 yaş üstündeki 12 hastanın % 50'si MS tanısı almaktadır. Şekil 3'te her üç tanımlamaya göre de yaş grubu yükseldikçe MS sıklığının istikrarlı biçimde arttığı görülmektedir. Tablo 8'de ATP III'e göre MS tanısı alan ve almayan hastalardaki nüfus ve klinik özelliklerin karşılaştırılması gösterilmiştir. Buna göre MS tanısı alan hastaların yaş ortalaması (41.90±11.15 yıl), MS tanısı almayan hastaların yaş ortalamasından (32.72±11.43 yıl) daha yüksektir. Kadınlarda MS daha sık gözlense de cinsiyetler arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Metabolik sendrom tanısı alanların hastalık süresi (183.90±110.40 ay) ve tedavi süresi (154.19±120.92 ay) MS tanısı almayanlardan (sırasıyla 104.87±82.55 ay ve 83.88±74.33 ay) daha yüksek bulunmuştur. Metabolik sendrom tanısı alanlarla almayanlar arasında kullanılan antipsikotik ilaç tipi açısından fark bulunmamıştır. Aynı şekilde sigara kullanımı, ailede hipertansiyon öyküsü ve ailede diyabet öyküsü açısından da MS tanısı alanlar ile almayanlar arasında fark bulunmamıştır. Bununla birlikte MS tanısı alanların ailelerinde, MS tanısı almayanlara göre obeziteye daha sık rastlanmıştır. TARTIŞMA Bu çalışmada şizofreni hastalarında MS sıklığı ATP-III ölçütlerine göre % 21, ATP-III A ölçütlerine göre % 34, IDF ölçütlerine göre % 41 bulunmuştur. ATP-III'e göre MS sıklığı Türkiye'de ve diğer ülkelerdeki şizofreni hastalarıyla yapılan çalışmalardakinden daha düşük bulunmuştur. Bunun birkaç nedeni olabilir: Birincisi bu çalışmadaki hasta grubunun yaş ortalamasının (34.65±11.92 yıl) düşüklüğü olabilir. Bu çalışmada hastaların %43'ü 30 yaşın altındadır. Otuz yaşın üstündeki 57 hastada MS sıklığı % 31.6 olarak bulunmuştur. İkincisi hastaların % 39'unda MS ölçütlerinden ikisi pozitif olarak bulunmuştur ve bu önemli orandaki hasta tanı açısından eşik altında kalarak MS tanısı almamıştır. Bu durum da yine genç yaştaki hasta oranının yüksekliği ile ilgili olabilir. Tüm bunların yanında daha esnek tanımlamalar olarak değerlendirebilecek ATP-III A ve IDF tanımlamaları kullanıldığında MS sıklığı dikkat çekici ölçüde artmış ve bu tanımlamaları kullanan diğer çalışmalardaki oranlara benzer sonuçlar bulunmuştur. Bu durum da eşik altı metabolik sorunların sıklığına işaret etmektedir. Pozitif ölçütlerin sıklığına bakıldığında, özellikle bel çevresi ve HDL ile ilgili ölçütlerin sıklığı dikkat çekmektedir. Bir başka deyişle hastaların bel çevresi ortalamalarının yüksekliği ve kan HDL seviyesi ortalamalarının düşüklüğü dikkat çekicidir. Bel çevresi ölçümü merkezi tip yağlanma düzeyini göstermektedir. Kato ve arkadaşları (2004) metabolik sendromun merkezi tip yağlanma ile ilişkisinin obezite (beden kitle göstergesi) ile olandan daha güçlü olduğunu vurgulamaktadır. Yani yağlanmanın miktarından çok dağılımı risk arz etmektedir. Bu nedenle Kato ve arkadaşları (2004) tek başına bel çevresi ölçümünün MS'in önemli bir göstergesi olduğunu ifade etmişlerdir. METSAR çalışmasında ülkemizde erişkin nüfusta kan HDL düzeyi ortalaması 49 mg/dl olarak bulunmuştur. Buna göre bizim hasta grubumuzdaki kan HDL düzeyi ortalaması (42.08±11.16 mg/dl) daha düşük olarak bulunmuştur. Bir başka dikkat çeken ölçüt de özellikle erkeklerde görülen TG yüksekliği olmuştur. Erkeklerde TG düzeyi ortalaması normal sınırın üzerinde bulunmuştur (159.20±125.18 mg/dl). Açlık kan şekeri ve kan basıncı yüksekliği diğer pozitif ölçütlere oranla daha az sıklıkta izlenmiş olsa da özellikle ATP-III A ve IDF ölçütleri esas alındığında kan şekeri ile ilgili ölçütün karşılanma oranının ATP-III'e göre 2 kattan fazla olduğu gözlenmiştir (bu oran ATP-III'e göre %22 iken ATP-III A ve IDF'ye göre %50 olmuştur). Bu çalışmada kan şekeri ortalaması (106.04±59.30 mg/dl) yüksek bulunmuştur. Bu bulgu Mc Evoy ve arkadaşlarının (2005) ifade ettiği gibi şizofreni hastalarında prediyabet ve tip II diyabetin nispeten sık olduğu bulgusuna paralellik göstermektedir. Metabolik sendrom ile ilişkili olabilecek nüfus ve klinik özelliklere bakıldığında MS tanısı alan hastaların MS tanısı almayanlara göre yaş ortalamasının daha ileri olduğu bulunmuştur. Bu bulgu yazınla uyumlu değildir (Hagg ve ark. 2006, Kato ve ark. 2004 ve Heiskanen ve ark. 2003). Yaşla birlikte metabolik parametrelerin bozulduğu bilinmektedir. Söz konusu çalışmalarda yaş ile MS tanısı arasındaki bu ilişki gösterilememiştir. Yaş gruplarına bakıldığında Hagg ve arkadaşlarının (2006) Yazıcı ve arkadaşlarının (2005) yaptıkları çalışmalarda yaş grupları ile MS sıklığı arasında düzensiz bir ilişki varken bu çalışmada yaş grubu arttıkça MS sıklığının istikrarlı biçimde arttığı izlenmiştir. Bu çalışmada dikkat çekici bir bulgu 30 yaşın altındaki 31 erkek hastanın sadece birine (% 3.2) MS tanısı konmuş olmasıdır. Yazıcı ve arkadaşlarının (2005) yaptığı çalışmada 30 yaşın altındaki erkeklerde MS sıklığı %37 olmuştur. Aynı çalışmada 30-39 yaş arası erkeklerde MS sıklığı daha düşük bulunmuştur (% 14.3). Cinsiyetler açısından bakıldığında her üç tanımlamaya göre de MS sıklığı kadınlarda daha yüksek bulunmuştur ancak MS tanısı konulması açısından cinsiyet etmeni istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır. Kadınlarda sırasıyla HDL düşüklüğü ve bel çevresi genişliğinde artma dikkat çekerken erkeklerde sırasıyla HDL düşüklüğü, trigliserid yüksekliği ve bel çevresi genişliğinde artma dikkat çekici olmuştur. Bu çalışmada MS tanısı konulan şizofreni hastalarında hastalık ve tedavi süresinin MS tanısı almayanlardan daha uzun olduğu bulunmuştur. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir: Hastalığın ve ilaç tedavisinin beraberinde getirmiş olabileceği metabolik bozulma (kilo alımı, tansiyon yüksekliği vs.) söz konusu olabilir ya da hastalık ve tedavi süresinin uzunluğu doğrudan yaş ile olan ilişkisinden kaynaklanıyor olabilir. Atipik antipsikotiklerin özellikle kilo alımı ve buna bağlı metabolik değişimleri tetiklediği yönünde yaygın bir inanç vardır. Bununla birlikte bu çalışmada antipsikotik ilaç tipi (tipik-atipik) MS tanısı ile ilişkili bulunmamıştır. Bu bulgu Kato ve arkadaşlarının (2004) Heiskanen ve arkadaşlarının (2003) bulgularıyla uyumludur. Ancak burada metabolik yan etkiler açısından atipik antipsikotik ilaçlar arasında da önemli farklar olduğu göz önüne alınmalıdır. Örneğin Meyer ve arkadaşları (2005) tarafından yapılan bir çalışmada olanzapinden risperidona geçiş ile 20 haftalık bir sürede MS tanısı konulan hasta sıklığında anlamlı ölçüde düşüş bildirilmiştir. Bu çalışmada sigara kullanımı da metabolik süreçleri etkileyebileceğinden değerlendirilmiştir. Ancak sigara kullanımı ile MS tanısı konulması arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanmamıştır. Bu bulgu da Hagg ve arkadaşlarının (2005) Kato ve arkadaşlarının (2004)'nın çalışmaları ile uyumludur. Bu çalışmada ailede hipertansiyon ve diyabet öyküsü olması MS tanısı alma ile ilişkili bulunmamıştır. Bu bulgu ailede kardiyovasküler hastalık ve diyabet öyküsü ile MS tanısı konulması arasında ilişkinin olmadığını ifade eden Kato ve arkadaşlarının (2004) bulgularıyla paraleldir. Ancak bizim çalışmamızda ailede obezite öyküsü ile MS tanısı arasında anlamlı ölçüde ilişki bulunmuştur ki mevcut yazında böyle bir bilgiye rastlanmamıştır. Şizofreni hastaları çeşitli nedenlerle MS ve ilişkili metabolik bozukluklar açısından sağlıklı kişilerden daha fazla tehdit altındadırlar. Bu da bu hastalarla çalışanların göz ardı etmemesi gereken bir durumdur. Özellikle ileri yaş, kadın olmak, uzun hastalık ve tedavi süresi, ailede obezite öyküsü gibi risk etmenlerinin varlığında klinisyenin hastanın metabolik durumunu gözden geçirmesi uygun olacaktır. Bu konuda yapılabileceklerin bazıları şunlardır: Fiziksel aktiviteyi arttırmaya yönelik öneri ve ödevler, diyet açısından öneriler ve diyetisyenlerle işbirliği, kan basıncı, bel çevresi ölçümü, kan biyokimya tahlili gibi kolayca yapılabilecek bazı ölçümlerin belli aralıklarla değerlendirilmesi ve gereğinde hastanın ilgili bölümlerle konsülte edilmesi, bu konuda riskli olduğu bilinen antipsikotik kullanımı mevcut ise bu tedavinin tekrar gözden geçirilmesi. Kato ve arkadaşları (2004) fiziksel değerlendirmede şizofreni hastalarında özellikle sık gördükleri bel çevresi genişliğinde artma ve lipid profilindeki bozulma nedeniyle bu ölçümlerin metabolik sendromu değerlendirmede en önemli parametreler olduğunu ve sık takip edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bizim çalışmamızın sonucu da bununla oldukça uyumludur. Bu çalışmanın önemli bir özelliği de, MS sıklığını araştırırken metabolik sendromun tüm farklı tanımlamalarının kullanılmış olmasıdır. Bu durum bu çalışma için eşik altı metabolik sorunların gözden kaçırılmamasını sağlamıştır. Metabolik sendrom sıklığı ATP III' e göre benzer çalışmalardan düşük bulunmuşken, ATP-III A ve IDF gibi daha esnek olduğu söylenebilecek olan tanımlamalar kullanıldığında MS sıklığının belirgin şekilde arttığı bulunmuştur. Dolayısıyla bu çalışmadan çıkarılabilecek bir diğer önemli sonuçta ATP-III A ve IDF tanımlamalarının eşik altı metabolik sorunları gözden kaçırmak istemeyen klinisyenler için daha yararlı olabileceğidir. Sonuç olarak bu çalışmada şizofreni hastalarında MS sıklığı ATP-III tanı ölçütlerine göre benzer çalışmalardan daha düşük bulunmakla birlikte ATP-III A ve IDF ölçütleri esas alındığında MS sıklığı önemli ölçüde artmıştır. Metabolik parametrelere bakıldığında bel çevresi genişliğinde artma ve HDL düşüklüğü dikkat çekici olmuştur. Metabolik sendrom ile ilişkili etmenler yaş, hastalık ve tedavi süresi, ailede obezite varlığı olmuştur. Şizofreni hastalığı olan kadınlarda MS sıklığı her üç tanımlamaya göre de erkeklerden fazla bulunmuştur. Bu çalışmanın önemli bir kısıtlılığı hasta sayısının azlığıdır. Bu çalışmanın sonuçlarının şizofreni hastaları için genellenebilmesi için daha fazla sayıda hastanın katıldığı çok merkezli çalışmalara gereksinim vardır. KAYNAKLAR Adult Treatment Panel III (2001) Expert panel on detection and evaluation of treatment of high blood cholesterol in adults. Executive summary of the third report of the national cholesterol education program (NCEP) expert panel on detection, evaluation and treatment of high blood cholesterol in adults. JAMA, 285: 2486-2497. Allison DB, Casey DE (2001) Antipsychotic-induced weight gain: a review of the literature. J Clin Psychiatry, 62: 22-31. Basu R, Brar JS, Chengappa KNR ve ark. (2004) The prevalence of the metabolic syndrome in patients with schizoaffective disorder-bipolar subtype. Bipolar Disord, 6: 314-318. Brown S, Inskip H, Barraclough B ve ark. (2000) Causes of the excess mortality of schizophrenia. Br J Psychiatry, 177: 212-217. Cohn T, Prud'homme D, Streiner D ve ark. (2004) Characterizing coronary heart desease risk in chronic schizophrenia: high prevalence of the metabolic syndrome. Can J Psychiatry, 49: 753-760. De Hert MA, Winkel RV, Eyck DV ve ark. (2006) Prevalence of the metabolic syndrome in patients with schizophrenia treated with antipsychotic medication. Schizoph Res, 83: 87-93. Dixon L, Postrado L, Delahanty J ve ark. (1999) The association of medical comorbidity in schizophrenia with poor physical and mental health. J Nerv Ment Dis, 187: 496-502. Ford ES, Giles WH, Dietz WH ve ark. (2002) Prevalence of the metabolic syndrome among US adults: Findings from the third national health and nutrition examination survey. JAMA, 287: 356-359. Grundy SM, Brewer B, Cleeman JL ve ark. (2004) Definition of metabolic syndrome: report of the National Heart, Lung And Blood İnstitude/American Heart Association Conference on scientific issues related to definition. Circulation, 109: 433-438. Haffner SM, Valdez RA, Hazuda HP ve ark. (1992) Prospective analysis of the insuline-resistance syndrome (syndrome X). Diabetes, 41: 715-722. Hagg S, Lindblom Y, Mjörndal T ve ark. (2006) High prevalence of the metabolic sydrome among a Swedish cohort of patients with schizophrenia. Int Clin Psychopharmacol, 21:93-98. Heiskanen T, Niskanen L, Lyytikainen R ve ark. (2003) Metabolic syndrome in patients with schizophrenia. J Clin Psychiatry, 64: 575-579. International Diabetes Federation (2005) The IDF consensus worldwide definition of the metabolic syndrome. International Diabetes Federation, Brussels, 2005. Isomaa B, Almgren P, Tuomi T ve ark. (2001) Cardiovascular morbidity and mortality associated with the metabolic syndrome. Diabetes Care, 24: 683-689. Kato MM, Currier MB, Gomez CM ve ark. (2004) Prevalence of metabolic syndrome in hispanic and non-hispanic patients with schizophrenia. Prim Care Companion J Clin Psychiatry, 6: 74-77. Kozan Ö, Oğuz A, Abacı A ve ark. (2005) Türkiye Metabolik Sendrom Prevelans Çalışması (METSAR) sonuçları. II. Metabolik Sendrom Sempozyumu. İstanbul, 2005. Lyketsos CG, Dunn G, Kaminsky MJ ve ark. (2002) Medical comorbidity in psychiatric inpatients: relation to clinical outcomes and hospital lenght of stay. Psychosomatics, 43: 24-30. McEvoy JP, Meyer JM, Goff DC ve ark. (2005) Prevalence of the metabolic syndrome in patients with schizophrenia: Baseline results from the Clinical Antipsychotic Trials of Intervention Effectiveness (CATIE) schizophrenia trial and comparison with national estimates from NHANES III. Schizophr Res, 80: 19-32. Meyer JM, Pandina G, Bossie CA ve ark. (2005) Effects of switching olanzapine to risperidone on the prevalence of the metabolic syndrome in overweight and obese patients with schizophrenia or schizoaffective disorder. Analysis of a multicenter, rater-blinded, open-label study. Clin Ther, 27: 1930-41. Osby U, Correia N, Brandt L ve ark. (2000) Mortality and causes of death in schizophrenia in Stockholm county, Sweden. Schizophr Res, 45: 21-28. Robinson DG, Woermer MG, Alvir JM ve ark. (2002) Predictors of medication discontinuation by patients with first episode schizophrenia and schizoaffective disorder. Schizophr Res, 57: 209-219. Trevisan M, Liu J, Bahsas FB ve ark. (1998) Syndrome X and mortality: a population based study. Risk factor and life expectancy Research group. ** J Epidemiol, 148: 958-966. Yazıcı MK, Yağcıoğlu AEA, Ertuğrul A ve ark. (2005) The prevalence of metabolic syndrome in schizophrenic patients: a preliminary report. Eur Neuropsychopharmacol, 15: 520-521. |
Bipolar Duygudurum Bozukluğu Olan Anne Babaların Çocuklarında Psikopatoloji Dr. Devrim AKDEMİR, Dr. Bahar GÖKLER GİRİŞ Son yıllarda ruhsal bir hastalığın erken dönemde tanınması ve o hastalığa özgü koruyucu stratejilerin geliştirilebilmesi amacıyla hastalığın öncül belirtilerinin ve risk etkenlerinin belirlenmesi önem kazanmıştır. Bipolar duygudurum bozukluğu hem toplumda sık olarak görülen hem de mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir hastalıktır (Bauer ve Pfennig 2005). Bipolar duygudurum bozukluğunun patofizyolojisinde güçlü genetik etkilerin bulunması (Merikangas ve ark. 1988) ve bazı erişkinlerde hastalığın başlangıcının çocukluk ve ergenlikte olması (Lish ve ark. 1994), bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarının bu hastalık için risk altında olduğunu göstermektedir. Bugüne kadar bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarında görülen psikopatoloji çeşitleri ve bu çocukların psikososyal gelişimleri üzerine yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar birbirini destekler nitelikte olmamıştır. Çalışmaların çoğunda hem duygudurum ve anksiyete bozuklukları gibi içe atım, hem de karşı olma karşı gelme bozukluğu (KOKGB), davranım bozukluğu (DB), dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi dışa vurum bozuklukları ve madde bağımlılığı yüksek oranda bulunmuştur (Carlson ve Weintraub 1993, Chang ve ark. 2000, Decina ve ark. 1983, Gershon ve ark. 1985, Grigoroiu-Serbanescu ve ark. 1989, Henin ve ark. 2005, LaRoche ve ark. 1987, Radke-Yarrow ve ark. 1992, Zahn-Waxler ve ark. 1988). Gözden geçirme yayınları bu çocuklarda duygudurum bozuklukları ve diğer psikopatolojilerin sık görüldüğünü vurgulamaktadır (Chang ve ark. 2003, DelBello ve Geller 2001). Bazı araştırmalarda ise psikopatoloji oranlarında artma gösterilememiştir (Anderson ve Hammen 1993, Kashani ve ark. 1985, LaRoche ve ark. 1981, Wals ve ark. 2001). Sonuçlar arası farklılıklar; anne babalardaki bipolar duygudurum bozukluğunun ve kontrol gruplarının farklılıkları, eşlerin psikiyatrik durumlarının göz ardı edilmesi ve değişik ölçüm yöntemlerinin kullanılması ile ilişkili olabilir (Duffy ve ark. 2002, Wals ve ark. 2001). Ayrıca psikopatolojileri farklı kültür ve ırklardan gelen çocukları ele alarak karşılaştıran çalışma bulunmamaktadır. Çalışmaların birçok farklı ülkede ve kültürde yapılması elde edilen verilerin genellenebilir olmasını sağlayacaktır. Bu çalışmada bipolar I bozukluk dışında başka bir psikiyatrik tanısı bulunmayan anne babaların çocuklarında psikiyatrik bozuklukların yaygınlığının belirlenmesi ve çocuklarda psikiyatrik bozukluk varlığı ile anne babalardaki bipolar duygudurum bozukluğunun özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Örneklem Araştırma grubu bipolar I bozukluk tanısı ile izlenen 28 anne ya da babanın 36 çocuğundan, kontrol grubu herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olmayan 28 anne babanın 33 çocuğundan oluşmuştur. Araştırma Haziran 2002 ile Ekim 2003 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırma grubuna alınan anne ya da babalar için dahil edilme ölçütleri bipolar I bozukluk tanısı ile Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Kliniği'nde izleniyor olma, bipolar duygudurum bozukluğuna eşlik eden başka bir psikiyatrik tanı almamış olma, 6-17 yaş arasında çocuğu olma ve görüşmeye çocuk ile birlikte anne babadan en az birinin katılabilir olmasıdır. Öncelikle klinikteki farklı araştırmalarda yer aldıkları için ?Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Yaşamboyu Versiyonu? (Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia-Lifetime Version, SADS-L) (Endicott ve Spitzer 1978) ile bipolar I bozukluk tanıları daha önceden doğrulanan ve başka bir psikiyatrik tanısı olmayan 27 hasta telefon ile aranmış, araştırmanın amacı ve yapılış şekline yönelik bilgi verilmiştir. Ancak bunların 6'sı çalışmaya katılmayı istemediğinden, 2'si çalışmaya uygun yaşta çocuğu bulunmadığından, 1'i randevuya gelmediğinden 18'i çalışmaya alınmıştır. Klinikte bipolar duygudurum bozukluğu tanısı ile izlenen ve çalışmayı kabul eden geri kalan 11 anne ya da babaya da SADS-L uygulanmış, birinde panik bozukluğu bipolar duygudurum bozukluğuna eşlik ettiğinden çalışmaya alınmamıştır. SADS-L'nin ülkemizde geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır (Saka ve ark. 1998, Uluşahin ve ark. 2000). Görüşme sırasında tüm anne ya da babalar ötimiktir. Kontrol grubunu anne babalarının yaş ve eğitim düzeyi araştırma grubundaki anne babaların yaş ve eğitim düzeyi ile eşleştirilen ve pediatri polikliniklerine fiziksel yakınma ile başvuran çocuklar ve çalışmaya katılmayı isteyen hastane personelinin çocukları oluşturmaktadır. Çocukların cinsiyeti, yaş ortalamaları, çalışan anne sayısı, aile yapısı ve aylık gelir düzeyi gruplar arasında farklılık göstermemektedir (Tablo 1). Anne ya da babada geçirilmiş ya da henüz devam eden bir psikiyatrik hastalığın bulunması, görüşmeye anne ve babanın birlikte katılamaması kontrol grubu için dışlama ölçütü kabul edilmiştir. Ulaşılan 37 aileden 5'i annenin ya da babanın görüşmeye katılamaması sonucu çalışma dışı bırakılmıştır, 2 aile randevuya gelmemiştir. Geri kalan 30 aileye de SADS-L uygulanmış, bir annede panik bozukluğu ve bir babada major depresyon tanıları bulunduğundan bu aileler çalışmadan dışlanmıştır. Çalışmaya katılan tüm ailelerden ve çocuklardan sözel olarak onay alınmıştır. Değerlendirme araçları Ailenin sosyodemografik bilgileri, çocukların gelişimsel ve tıbbi öyküleri, anne babaların birinci ve ikinci derece akrabalarında bipolar duygudurum bozukluğu öyküsü ve anne ya da babadaki bipolar duygudurum bozukluğuna ilişkin özellikler araştırmacılar tarafından hazırlanan bilgi toplama formu ile sorgulanmıştır. Akrabalardaki bipolar duygudurum bozukluğu öyküsü bu kişilerdeki yakınmalar, hastane yatışları, almış oldukları tedaviler ve tanıları sorgulanarak belirlenmeye çalışılmıştır. Çocuklardaki psikiyatrik tanılar Çocukların tümüne ilk araştırmacı tarafından Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması-ÇDŞG-ŞY (Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School Aged Children, Present and Lifetime Version, K-SADS-PL) (Kaufman ve ark. 1997) uygulanmıştır. Ölçeğin Türk örneklemi için geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır (Gökler ve ark. 2004). ÇDŞG-ŞY çocuk ve ergenlerde şimdiki ve yaşamboyu olan psikopatolojileri saptamak amacıyla kullanılan yarı yapılandırılmış bir görüşme formudur. ÇDŞG-ŞY DSM-IV (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994) tanı ölçütleri göz önüne alınarak uygulanmıştır. Form üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde çocuğun demografik özellikleri, genel sağlık durumu, varsa daha önceki psikiyatri başvurusu ve tedavisi, aile ve akran ilişkileri, okul bilgileri gibi genel bilgiler sorgulanır. İkinci bölüm özgül psikiyatrik belirtilerin sorgulandığı tarayıcı sorular ve değerlendirme ölçütlerini içermektedir. Tarama görüşmesi ile pozitif belirtiler varsa o psikopatolojiyi daha iyi değerlendirmek amacıyla ek belirti listesi sorgulanmaktadır. Belirtilerin varlığına ve şiddetine çocuğun ya da ergenin, anne babanın ve klinisyenin görüşleri birleştirilerek karar verilmektedir. ÇDŞG-ŞY ile duygudurum bozuklukları, psikotik bozukluklar, anksiyete bozuklukları, dışa atım bozuklukları, yıkıcı davranım bozuklukları, madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve tik bozuklukları değerlendirilebilmektedir. Üçüncü bölüm çocuğun değerlendirme yapıldığı zamanda işlev düzeyini belirlemek amacıyla kullanılan genel değerlendirme ölçeğidir. Çalışmada değerlendirmeye çocuk hakkında bilgi verebilecek en az bir ebeveyn katılmıştır. Bipolar ebeveynin eşindeki psikiyatrik belirti düzeyi Araştırma grubunda bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların eşlerinde psikiyatrik belirtilerin varlığını taramak amacıyla Belirti Tarama Listesi-BTL (Symptom Check List-90-Revised, SCL-90-R) (Derogatis 1977) kullanılmıştır. Kişinin kendisinin doldurduğu 90 maddeden oluşan 5'li likert tipi bir ölçektir ve ölçekten genel belirti düzeyi (GBD), pozitif belirti toplamı (PBT) ile pozitif belirti düzeyi (PBD) puanları elde edilmektedir. Bipolar I bozukluğu olan anne babaların eşlerinin 21'i (%75) görüşmeye katılmış ve SCL-90-R'yi doldurmuştur. Anne babaların çocuklara karşı tutumları Çocukların anne babalarının tutumlarını algılayışları arasındaki farklılıkları değerlendirmek amacıyla Anne Baba Tutum Ölçeği-ABTÖ (Parenting Style Inventory, PSI) (Lamborn ve ark. 1991) kullanılmıştır. Ölçek 10 yaş ve üzerindeki çocuk ve ergenler tarafından doldurulan 26 maddeden ve kabul/ilgi, denetleme ve psikolojik özerklik olmak üzere üç boyuttan oluşmaktadır. Ülkemizde geçerlik ve güvenirlik çalışması Yılmaz (2000) tarafından yapılmıştır. Ölçeği araştırma grubunda 4, kontrol grubunda 2 çocuk 10 yaşın altında olduğu için doldurmamıştır. Verilerin analizi Ölçümle belirtilen verilerin istatistiksel analizi parametrik test varsayımlarının karşılandığı durumlarda t-testi ile; parametrik test varsayımlarının karşılanmadığı durumlarda ise Mann-Whitney U testi ile yapılmıştır. Sayımla belirtilen verilerin değerlendirilmesinde ki-kare (2) testi ya da Fisher'in kesin ki-kare testi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p değerinin 0.05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR Çocuklardaki psikiyatrik tanılar Araştırma grubundaki çocuklarda kontrol grubundakilere göre hem psikopatoloji yaygınlığı hem de bu psikopatolojilerin yaşamboyu bir arada bulunma oranları anlamlı ölçüde yüksektir (Tablo 2). Duygudurum bozuklukları, araştırma grubunda 6 çocukta (%16.6) major depresyon, 2 çocukta (%5.5) distimi ve 1 çocukta (%2.8) bipolar II bozukluk olarak dağılmıştır. Kontrol grubundaki çocuklarda herhangi bir duygudurum bozukluğu tanısı saptanmamıştır. Duygudurum bozuklukları açısından gruplar arası farklılığı yaratan tanının major depresyon olduğu belirlenmiştir (2= 8.330, P< 0.01). DEHB araştırma grubunda 9 çocukta (%25), kontrol grubunda 3 çocukta (%9.1); KOKGB araştırma grubunda 2 çocukta (%5.6) ve kontrol grubunda 1 çocukta (%3) görülmüştür. Davranım bozukluğu araştırma grubunda 4 çocukta (%11.1) bulunmuş, kontrol grubunda bu tanıyı alan çocuk olmamıştır. Yıkıcı davranım bozuklukları açısından gruplar arası farklılığı yaratan tanının davranım bozukluğu olduğu belirlenmiştir (Fisher'in kesin ki-kare testi; 2= 5.430, P < 0.05). Çocuklardaki eşikaltı psikiyatrik belirtiler Çocukların tanı aldıkları hastalıklar dışındaki psikopatolojilerin eşikaltı düzeydeki belirtileri her iki grupta karşılaştırılmıştır. Psikopatolojinin tarama sorularındaki herhangi bir belirtisi eşikaltı düzeyde bulunuyorsa o psikopatolojinin eşikaltı düzeyde belirtisi var kabul edilmiştir. Bu durumda araştırma grubunda yalnızca ?depresif bozukluklar? bölümünün eşikaltı belirtileri istatistiksel olarak kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (Ki-kare testi; 2= 4.220, P< 0.05). Araştırma grubunda 13 (%36), kontrol grubunda 5 (%15) çocukta eşikaltı depresyon belirtisi görülmüştür. Diğer psikopatolojilerin eşikaltı belirtileri her iki grupta anlamlı farklılık göstermemiştir. Araştırma grubundaki klinik değişkenler Bipolar duygudurum bozukluğunun annelerde ya da babalarda bulunması ile çocuklarda genel psikopatoloji varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Bipolar duygudurum bozukluğu açısından aile öyküsü varlığı, anne babalardaki bipolar bozukluğun başlangıç ve tanı yaşı, anne babalarda bu hastalığa bağlı hastaneye yatış sayısı gibi değişkenlerde de psikopatolojisi olan ya da olmayan çocuklar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Bipolar duygudurum bozukluğu olan ebeveynlerin eşlerinin BTL puan ortalamaları da her iki grupta benzerlik göstermektedir (Tablo 3). Araştırma ve kontrol grubundaki çocukların hem ABTÖ kabul/ilgi hem de psikolojik özerklik alt ölçüm puan ortalamaları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (Kabul/ilgi için araştırma grubu 27.2±4.4, kontrol grubu 29.5±3.7, t= -2.275 ve psikolojik özerklik için araştırma grubu 24.1±4.6, kontrol grubu 26.9±4.5, t= -2.400). Araştırma grubu içerisinde ise psikopatoloji bulunan çocukların yalnızca psikolojik özerklik alt ölçüm puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşüktür. TARTIŞMA Bu çalışmada anne ya da babaları bipolar I bozukluk tanısı ile izlenen çocuklarda yaşam boyu psikopatoloji yaygınlığının ve özgül psikopatolojiler arasında da major depresyon ve davranım bozukluğunun kontrol grubundaki çocuklara göre yüksek olduğu bulunmuştur. 17 çalışmanın sonuçlarını gözden geçiren bir meta-analiz çalışmasında, bipolar duygudurum bozukluğu olan ebeveynlerin çocuklarında herhangi bir psikiyatrik hastalık gelişiminin 2.7 kat, duygudurum bozukluğu gelişiminin ise 4 kat arttığı gösterilmiştir (LaPalme ve ark. 1997). Çalışmaların çoğunda bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarında duygudurum bozukluklarının özellikle de major ve minör depresif bozuklukların artmış olduğu görülmüştür (Chang ve ark. 2000, Decina ve ark. 1983, Henin ve ark. 2005, LaRoche ve ark. 1985, Radke-Yarrow ve ark. 1992, Zahn-Waxler ve ark. 1988). Bizim çalışmamızda da araştırma grubundaki çocuklar daha yüksek oranda major depresyon tanısı almakta, tanı almasalar bile depresyonun belirtilerini eşikaltı düzeyde göstermektedir. Erişkin hastaların %20-40'ında bipolar duygudurum bozukluğunun çocukluk döneminde başladığı ve başlangıç atağının sıklıkla depresyon olduğu bildirilmektedir (Lish ve ark. 1994). Hillegers ve arkadaşları (2005), bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların ergen çocuklarında ilk hipomanik ataktan ortalama 5 yıl önce depresyon görüldüğünü bildirmiştir. Ailede bipolar duygudurum bozukluğu öyküsü çocuk ve ergenlerde görülen major depresyon ataklarının bipolar bozukluk ile sonuçlanmasında risk etkeni olabilmektedir (Akiskal 1995, Geller ve ark. 1994, Strober ve Carlson 1982). Tüm bu veriler bipolar duygudurum bozukluğunun etyolojisinde genetik etkenlerin rolünü desteklemektedir. Ancak bu çocuklarda stresli yaşam olayları, ailenin işlevselliği ve kişilik özellikleri gibi depresyon gelişimine katkıda bulunabilecek çevresel etkenlerin rolünü değerlendiren çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anne babalarında bipolar duygudurum bozukluğu olan çocuklarla yapılan çalışmaların bazılarında davranım bozukluğunun artmış olduğu gösterilmiştir (Gershon ve ark. 1985, Grigoroiu-Serbanescu ve ark. 1989, Zahn-Waxler ve ark. 1988). Davranım bozukluğu tanısı alan bu çocukların gerçekte bipolar duygudurum bozukluğu olması olasıdır. Çocuk ve ergenlerde bu iki hastalık birbirlerinin ayırıcı tanısında yer almakta ve ortak belirtiler içermektedir (Bowring ve Kovacs 1992, Isaac 1992). Ergen bipolar hastalarda davranım bozukluğuna benzer şekilde patlayıcı ve dezorganize davranışlar, fiziksel saldırganlık, yasalar ile çatışma, çalma ve okulda disiplin problemleri bildirilmektedir (McGlashan 1988, Wicki ve Angst 1991). Dolayısıyla ergenlik döneminde başlayan bipolar duygudurum bozukluğu davranım bozukluğuna benzer şekilde karşımıza çıkabilir ya da bu dönemde görülen davranım bozukluğu ileride gelişecek olan bipolar duygudurum bozukluğunun öncülü olabilir. Ayrıca çocukluk ve ergenlikte bipolar duygudurum bozukluğuna sıklıkla davranım bozukluğu eşlik etmesi (Kovacs ve Pollock 1995, Kutcher ve ark. 1989, Masi ve ark. 2003) de bu iki hastalık arasında ilişki olabileceğini düşündürmektedir. Ancak, davranım bozukluğunun etyolojisinde pek çok psikososyal değişkenin rol aldığı bilinmektedir (Popper ve ark. 2003) Bu durumda sosyokültürel düzey ve etyolojide rol alan psikososyal değişkenler açısından farklılık gösteren ailelerin çocuklarıyla yapılacak çalışmalara gereksinim bulunmaktadır. Yazında annede bipolar duygudurum bozukluğu olduğunda çocuklarda bipolar bozukluk riskinin arttığı bildirilmiştir (Duffy ve ark. 2002, Klein ve ark. 1985). Ancak bipolar ebeveynin cinsiyeti ile çocuklardaki psikopatoloji arasında ilişki gösterilemeyen çalışmalar da bulunmaktadır (Grigoroiu-Serbanescu ve ark. 1989, LaRoche ve ark. 1987). Çocuklardaki psikopatoloji sıklığı anne babadaki hastalığın süresi arttıkça yükselmektedir (Duffy ve ark. 2002, LaRoche ve ark. 1985). Çocuklardaki psikopatolojilerin şiddetinin, anne/babadaki bipolar duygudurum bozukluğunun başlama yaşı ve diğer ebeveynde psikiyatrik hastalık bulunması ile ilişkili olduğu bildirilmiştir (Grigoroiu-Serbanescu ve ark. 1989). Bipolar duygudurum bozukluğu olmayan ebeveynin psikiyatrik durumu ile çocuklardaki psikopatoloji arasında ilişki gösterilemeyen çalışmalar da vardır (Klein ve ark. 1985, Radke-Yarrow ve ark. 1992). Bu ve diğer araştırmalarda örneklem büyüklüğünün kısıtlı olması verilerin yorumlanmasını güçleştirmektedir. Bu araştırmada psikopatoloji bulunan çocukların akrabalarında bipolar duygudurum bozukluğu öyküsünün farklılık göstermemesi psikopatolojilerin özgül olarak bipolar bozukluk ile ilişkili olmadığını düşündürebilir. Ancak bu bulguları yorumlarken, akrabalardaki bipolar duygudurum bozukluğu öyküsünün anne babalara sorularak alındığı, BTL'nin psikiyatrik tanı aracı olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. ABTÖ ile ilişkili bulgular anne ya da babada bipolar duygudurum bozukluğu varlığında çocukların anne babalarından kabul/ilgi görme ve kendi kararlarını vermede bağımsız hissetme algılarının azaldığını göstermektedir. Bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocukları ile olumsuz ilişki kurduğu ve güvensiz bağlanma stilleri geliştirdiği, çevrelerindeki kişilerin farkına varma ve onları anlama becerilerinin azaldığı belirtilmektedir (Zahn-Waxler ve ark. 1984, Inoff-Germain ve ark. 1997). Bu bireylerin ailelerinde çatışmaların daha fazla, kendini ifade etme ve birlikteliğin daha az olduğu bulunmuştur (Chang ve ark. 2001, Romero ve ark. 2005). Ancak çocuklarda ruhsal bir sorunun varlığında anne babaların onlara karşı tutumlarının değişmesi ve olumsuzlaşması da olasıdır. Bu çalışmanın çeşitli güçlü yanları ve kısıtlılıkları bulunmaktadır. Anne babalarda bipolar duygudurum bozukluğuna eşlik eden başka bir psikiyatrik hastalığın bulunmaması elde edilen bulguların bipolar bozukluğa özgül olma olasılığını arttırırken, bir yandan da gerçekte bu hastalığa yüksek oranda diğer psikopatolojiler eşlik ettiğinden örneklemin temsil gücünü azaltmaktadır. Bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların eşlerine psikiyatrik belirti tarama listesi uygulanması, anne babaların ve çocukların hepsinde psikopatoloji değerlendirmesinin klinik görüşme ve yapılandırılmış ölçeklerle yapılması bu çalışmanın güçlü yanlarını oluşturmaktadır. Anne babalar, çocuklarında ruhsal bir sorun olduğunu düşündükleri için çalışmaya katılmayı istemiş olabilirler. Hem araştırma hem de kontrol grubunda psikopatoloji oranlarının belirgin düzeyde yüksek olması bununla ilişkili olabilir. Örneklem grubunun küçük olması ve yalnızca sağlıklı anne babaların çocuklarının kontrol grubu olarak alınması çalışma sonuçlarının genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Çalışmanın kesitsel nitelikte olması ve çocuklardaki psikopatolojinin geriye dönük değerlendirilmesi de diğer bir kısıtlılıktır. Ayrıca görüşmecinin çalışma gruplarına kör olmayışı yansızlığı bozarak bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarında psikopatolojinin daha sık bulunmasına katkıda bulunmuş olabilir. Yazında, bu anne babaların çocuklarında dikkat eksikliği görülebileceği vurgulandığından, çocuklarda dikkatin nöropsikolojik testler aracılığıyla değerlendirilmesi daha güvenilir sonuçların alınmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak, bipolar duygudurum bozukluğu bulunan anne babaların çocuklarında yüksek oranda psikopatoloji özellikle de duygudurum ve yıkıcı davranım bozuklukları görülmektedir. Bu hastaları değerlendiren ya da izleyen hekimlerin hastaların çocuklarındaki psikiyatrik belirtileri sorgulaması ve gerektiğinde psikiyatrik yardım almaya yönlendirmesi uygun olacaktır. Bipolar duygudurum bozukluğu olan anne babaların çocuklarında duygudurum ya da yıkıcı davranış belirtileri ileride gelişebilecek bipolar bozukluğun öncülü olabileceğinden bu çocukların izlenmeleri gerekmektedir. KAYNAKLAR Akiskal HS (1995) Developmental pathways to bipolarity: are juvenile-onset depressions pre-bipolar? J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 34:754-763. Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, dördüncü baskı (DSM-IV) (Çev.ed.: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. Anderson CA, Hammen CL (1993) Psychosocial outcomes of unipolar depressed, bipolar, medically ill and normal women: A longitudinal study. J Consult Clin Psychology, 61:448-454. Bauer M, Pfennig A (2005) Epidemiology of bipolar disorders. Epilepsia, 46(-Suppl. 4) 8-13. Bowring MA, Kovacs M (1992) Difficulties in diagnosing manic disorders among children and adolescents. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 31:611-614. Carlson GA, Weintraub S (1993) Childhood behavior problems and bipolar disorder- relationship or coincidence? J Affect Disord, 28:143-153. Chang K, Steiner H, Ketter T (2003) Studies of offspring of parents with bipolar disorder. Semin Med Genet, 123C: 26-35. Chang KD, Blasey C, Ketter TA ve ark. (2001) Family environment of children and adolescents with bipolar parents. Bipolar Disord, 3: 73-78. Chang KD, Steiner H, Ketter TA (2000) Psychiatric phenomenology of child and adolescent bipolar offspring. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 39:453-460. Decina P, Kestenbaum CJ, Farber S ve ark. (1983) Clinical and psychological assessment of children of bipolar probands. ** J Psychiatry, 140:548-553. DelBello MP, Geller B (2001) Review of studies of child and adolescent offspring of bipolar parents. Bipolar Disord, 3: 325-334. Derogatis LR (1977) SCL-90-R, administration, scoring, and procedures manual for the R(evised) version. Johns Hopkins University, School of Medicine, Baltimore. Duffy A, Alda M, Kutcher S (2002) A prospective study of the offspring of bipolar parents responsive and nonresponsive to lithium treatment. J Clin Psychiatry, 63:1171-1178. Endicott J, Spitzer LR (1978) A diagnostic interview: The Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia. Arch Gen Psychiatry, 35:837-844. Geller B, Fox LW, Clark KA (1994) Rate and predictors of prepubertal bipolarity during follow-up of 6- to 12-year-old depressed children. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 33:461-468. Gershon ES, McKnew D, Cytryn L ve ark. (1985) Diagnoses in school-age children of bipolar affective disorder patients and normal controls. J Affect Disord, 8:283-291. Gökler B, Ünal F, Pehlivantürk B ve ark. (2004) Okul çağı çocukları için duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi-şimdi ve yaşamboyu şekli-Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliği. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 11:109-116. Grigoroiu-Serbanescu M, Christodorescu D, Jipescu I ve ark. (1989) Psychopathology in children aged 10-17 of bipolar parents: Psychopathology rate and correlates of the severity of the psychopathology. J Affect Disord, 16:167-179. Henin A, Biederman J, Mick E ve ark. (2005) Psychopathology in the offspring of parents with bipolar disorder: A controlled study. Biol Psychiatry, 58:554-561. Hillegers MHJ, Reichart CG, Wals M ve ark. (2005) Five-year prospective outcome of psychopathology in the adolescent offspring of bipolar parents. Bipolar Disord, 7:344-350. Inoff-Germain G, Nottelmann ED, Radke-Yarrow M (1997) Relation of parental affective illness to family, dyadic, and individual functioning: an observational study of family interaction. ** J Orthopsychiatry, 67:433-48. Isaac G (1992) Misdiagnosed bipolar disorder in adolescents in a special educational school and treatment program. J Clin Psychiatry, 53:133-136. Kashani JH, Burk JP, Horwitz B ve ark. (1985) Differential effect of subtype of parental major affective disorder on children. Psychiatry Res, 15:195-204. Kaufman J, Birmaher B, Brent D ve ark. (1997) Schedule for affective disorders and schizophrenia for school-age children-present and lifetime version (K-SADS-PL): initial reliability and validity data. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 36:980-988. Klein DN, Depue RA, Slater JF (1985) Cyclothymia in the adolescent offspring of parents with bipolar affective disorder. J Abnorm Psychology, 94:115-127. Kovacs M, Pollock M (1995) Bipolar disorder and comorbid conduct disorder in childhood and adolescence. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 34:715-723. LaPalme M, Hodgins S, LaRoche C (1997) Children of parents with bipolar disorder: a metaanalysis of risk for mental disorders. Can J Psychiatry, 42:623-631. Lamborn SD, Mounts NS, Steinberg L ve ark. (1991) Paterns of competence and adjustment among adolescents from authoritative, authoritarian, indulgent and neglectful families. Child Dev, 62: 1049-1065. LaRoche C, Cheifetz P, Lester EP ve ark. (1985) Psychopathology in the offspring of parents with bipolar affective disorders. Can J Psychiatry, 30:337-343. LaRoche C, Cheifetz PN, Lester EP (1981) Antecedents of bipolar affective disorders in children. ** J Psychiatry, 138:986-988. LaRoche C, Sheiner R, Lester E ve ark. (1987) Children of parents with manic-depressive illness: a follow-up study. Can J Psychiatry, 32:563-569. Lish JD, Dime-Meenan S, Whybrow PC ve ark. (1994) The national depressive and manic-depressive association (DMDA) survey of bipolar members. J Affect Disord, 31:281-294. Masi G, Toni C, Perugi G ve ark. (2003) Externalizing disorders in consecutively referred children and adolescents with bipolar disorder. Compr Psychiatry, 44:184-189. McGlashan TH (1988) Adolescent versus adult onset of mania. ** J Psychiatry, 145:221-223. Merikangas KR, Prusoff BA, Weissman MM (1988) Parental concordance for affective disorders: psychopathology in offspring. J Affect Disord, 15:279-290. Popper CW, Gammon GD, West SA ve ark. (2003) Disorders usually first diagnosed in infancy, childhood or adolescence. Textbook of Clinical Psychiatry, 4. baskı, cilt 1, RE Hales, SC Yudofsky (Ed), Washington, DC. American Psychiatric Publishing Inc, s. 833-975. Radke-Yarrow M, Nottelmann E, Martinez P ve ark. (1992) Young children of affectively ill parents: a longitudinal study of psychosocial development. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 31:68-77. Romero S, DelBello MP, Soutullo CA ve ark. (2005) Family environment in families with versus families without parental bipolar disorder: a preliminary comparison study. Bipolar Disord, 7: 617-622. Saka MC, Uluşahin A, Batur S ve ark. (1998) Duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi-Türkçe formu güvenirlik çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 9:265-268. Strober M, Carlson G (1982) Bipolar illness in adolescents with major depression. Arch Gen Psychiatry, 39:549-555. Uluşahin A, Özer SK, Batur S ve ark. (2000) Duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi-Türkçe formu-geçerlik ve güvenirlik çalışması. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 8:100-105. Wals M, Hillegers MH, Reichart CG ve ark. (2001) Prevalence of psychopathology in children of a bipolar parent. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 40:1094-1102. Wicki W, Angst J (1991) The Zurich study X. Hypomania in a 28- to 30-year-old cohort. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci, 240:339-348. Yılmaz A (2000) Anne baba tutum ölçeğinin güvenirlik ve geçerlik çalışması. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 7:160-172. Zahn-Waxler C, McKnew DH, Cummings EM ve ark. (1984) Problem behaviors and peer interactions of young children with a manic-depressive parent. ** J Psychiatry, 141:236-240. Zahn-Waxler C, Mayfield A, Radke-Yarrow M ve ark. (1988) A follow up investigation of offspring of parents with bipolar disorder. ** J Psychiatry, 145:506-509. |
Türkiye'de İç Göçün Ergenlerin Uyumundaki Rolü Dr. Zübeyit GÜN, Fatih BAYRAKTAR GİRİŞ Fiziksel, sosyal ve kültürel ortam insan gelişiminde önemli etmenlerdir. Dolayısıyla fiziksel, sosyal ve kültürel çevredeki değişimler insan gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilmektedir. En önemli çevresel değişikliklerden biri de göçtür. Göç, bireylerin ya da grupların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir bölgeden başka bir bölgeye ya da bir yerleşim biriminden başka bir yerleşim birimine hareket etmesi şeklinde tanımlanabilir. Göç yaşantısında çevresel değişim genellikle ani olduğundan, bireylerin uyum süreci bu değişimden olumsuz yönde etkilenebilmektedir (Rogler 1994, Moilanen ve ark. 1998, Rousseau ve Nadeau 2003). Özellikle çocuk ve ergenlerde göç yaşantısının etkileri daha olumsuz olabilmektedir. Magwaza (1994), çocuk ve ergenlerin göç sürecinde yetişkinlerden görece daha fazla risk altında olduklarını belirtmekte ve bunun nedenini göçle birlikte gelen ani değişim ve fiziksel-ruhsal büyümeyle aynı anda baş etme zorunluluğuna bağlamaktadır. Göç eden çocuk ve ergenlerde en sık rastlanan sorunların davranış bozukluğu, kimlik karmaşası, düşük benlik saygısı, kaygı bozukluğu, depresyon, somatik bozukluklar, çift dillilikten kaynaklanan sorunlar, altını ıslatma, düşük akademik başarı ve kuşak çatışması olduğu belirtilmektedir (Alverez 1988, Aronowitz 1984, Boneva ve ark. 1998). Türkiye toplumunun sosyo-kültürel, ekonomik ve psikolojik şekillenmesinde 1980 sonrası göçün önemli etkilerinin olmasına rağmen, göç, psikiyatri ve psikoloji dünyasında yeterli ilgi görmemiş ancak bazı önemli araştırmalar da yapılmıştır: Örneğin; Özen ve arkadaşları (2001), iç göç yaşayan lise oğrencilerinde ruhsal belirti şiddetinin cinsiyetle ilişkisini araştırmışlar ve göç yaşantısının cinsiyete göre farklı belirtilere neden olabileceğine işaret etmişlerdir. Başka bir çalışmada Sır ve arkadaşları (1998), yetişkinler arasında göç edenlerde travma oranını % 66 olarak bulmuşlardır. Aker ve arkadaşları (2002) ise işkence mağdurları ile zorunlu göç mağdurlarını yaşadıkları travma açısından karşılaştırmışlar ve birbirine yakın düzeyde TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) belirlemişlerdir. Diğer yandan, sokak çocukları, çalışan çocuklar ve çocuk suçluluğu ile ilgiliçalışmalarda göçün önemli bir etken olduğu ortaya konmuştur (Hancı 1997, Engin 1994, Zeytinoğlu 1996, İlik 1994, Atauz 1990, Göktürk 1998). Bu çalışmada göç süreci sonucunda farklılaştığı ve ergenlerin ruh sağlığıyla ilişkili olduğu düşünülen şu etmenler ele alınmıştır; benlik saygısı, yaşam doyumu, kültürlenme düzeyi ve sosyal destek ağları. Kültürlenme (Acculturation) kavramı bu çalışmada, farklı kültürel özelliklere sahip grupların teması/ilişkisi sonucu ortaya çıkan kültürel, davranışsal ve psikolojik değişmelere karşılık olarak kullanılmaktadır. Berry (1970, 1997) geliştirdiği kültürlenme modelinde dört kültürlenme stratejisi önermektedir; ayrışma (separation), marjinalleşme (marginalisation), bütünleşme (integration) ve asimilasyon (assimilation). Bu dört strateji aslında kültür şoku da diyebileceğimiz Kültürlenme Stresi'ne karşı gösterilen başa çıkma yollarıdır. Kültürlenme stresi ve bu stresle başa çıkma yolları birçok çalışmada benlik saygısı, yaşam doyumu ve sosyal destek ağları gibi psiko-sosyal değişkenlerle ilişkili bulunmuştur (Félix 2001, 2006). Bu çalışmada daha önce de belirtildiği gibi kültürlenme stresiyle ilişkili başa çıkma yolları değil bu yollarla ilişkili olduğu düşünülen psiko-sosyal değişkenler ele alınmaktadır. Çalışmadaki örneklemin İzmir, Mardin, Kızıltepe ve Nusaybin'den seçilmesi bu yerleşim birimlerinin sosyo-kültürel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. İzmir, Türkiye'nin üçüncü büyük metropolüdür; 2000 yılı genel nüfus sayımına göre ilin nüfusu 3.370.866 kişidir. İzmir, Akdeniz'deki en işlek liman kentlerinden biri olması yanında bir kültür ve üniversite kenti de olması nedeniyle yoğun göç almaktadır. 1990'da 2.694.770 olan nüfusun 10 yıl içinde yaklaşık %25 artması da bunu doğrulamaktadır. Kesin rakamlar bilinememekle birlikte araştırma öncesinde İzmir'e göçenlerin demografik özellikleri incelenmiş ve en yoğun göç aldığı illerin başında Mardin'in geldiği ortaya konmuştur. Mardin, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en yoğun göç veren yoksul illerinden biridir. Türkiye İstatistik Kurumu'nun 1995-2000 yılları arasındaki verilerine göre Mardin nüfusu göç nedeniyle ?67.6 azalmıştır. Bu orana göre Mardin Türkiye'nin 6. en fazla göç veren kentidir. Mardin'deki bölge içi göç ise -il merkezinin SİT alanı olması ve farklı etnik özellikleri nedeniyle- daha çok ilçelerine (özellikle Kızıltepe ve Nusaybin'e) doğru olmaktadır. 2000 yılı genel nüfus sayımına göre Nusaybin'in nüfusu 103.863, Kızıltepe'nin nüfusu 183.475 iken Mardin şehir merkezininki 65.072 kişidir. Mardin'deki şehir ve köy nüfusu ise yaklaşık olarak aynıdır (şehir nüfusu =391.249, köy nüfusu= 313.849). Bu durum Mardin örneklemine köy doğumluların alınmasının araştırma sonuçlarının genellenebilmesi açısından önemli olduğunu göstermektedir. Hem bölge içi göç eden (Kızıltepe-Nusaybin), hem de bölge dışındaki büyük bir metropole (İzmir'e) göç eden iki ayrı ergen grubunun oluşturulmasının nedeni, sadece göç etmenin değil, nereye göç edildiğinin de önemli olduğunun düşünülmesidir. YÖNTEMLER Örneklem: Araştırmanın örneklemini Mardin'in köylerinde yaşayan; Mardin'in köylerinden Kızıltepe-Nusaybin'e ve İzmir'e göç eden; ve Kızıltepe-Nusaybin ve İzmir'de doğup yaşamakta olan toplam 305 ergen oluşturmaktadır. Örneklemin yaş aralığı 12-15'tir (ort: 13.6, SS: 1.2). Tüm örneklemde ve alt-örneklemlerde kız erkek sayıları dengelenerek cinsiyetin olası etkileri kontrol edilmeye çalışılmıştır. İzmir doğumlu ergenler (N=60) Bornova Yunus Emre Anadolu Lisesi'nden, İzmir'e göç edenler (N= 60) ise İzmir'in en çok göç alan semt ve ilçelerindeki (Kadifekale, Yamanlar, Eski İzmir) mahalle muhtarlarının yardımı ile rasgele örnekleme yöntemiyle oluşturulmuştur. Kızıltepe-Nusaybin örnekleminin (Kızıltepe-Nusaybin doğumlu ve Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden, N=124) oluşturulmasında da aynı yöntem izlenmiştir. Köy örneklemiyse (N=60) hem İzmir'e göç eden hem de Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden ergenlerin geldikleri köylerden üçüne (Girmeli, Haberli, Oyalı) ulaşılarak oluşturulmuştur. Örneklemin göç zamanı aralığı 1990-2000 yılları arasıdır ve bireyleri birinci kuşak göçmenlerdir. Ergenlerle görüşmeler, hem ailelerinin hem de kendilerinin onayı alınarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmadaki ölçümler soyut düşünebilme ve bunu sözlü/yazılı ifade edebilme becerilerini gerektirdiği için zihinsel, işitsel vs. engeli bulunanlar dışında ulaşılan tüm ergenler örnekleme dahil edilmiştir. Örneklemlerin yaş ve cinsiyet dağılımlarına ilişkin veriler, ayrıca çalışma durumları, sosyo-ekonomik durumları, Yaşam Doyumu ve Benlik Saygısı Ölçekleri'nden alınan puanların ortalamaları ve standart sapmaları Tablo 1'de sunulmaktadır. Ölçüm araçları Bu çalışmada veri toplama aracı olarak bireysel bilgi formları, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği, Sosyal Destek Ağları Ölçeği ve Kültürlenme Düzeyi Ölçeği kullanılmıştır. ?Bireysel bilgi formunda katılımcılara şu açık uçlu sorular sorulmuştur? 1- Okul hakkında ne düşünüyorsun? 2- Boş zamanlarında ne yapıyorsun? 3- Anne-babana seni sorsak senin hakkında ne derler? 4- Sence göç ederek iyi ettiniz mi? 5- Gelecek hakkında ne düşünüyorsun? 6- Geleceğini nerede görüyorsun? 7- Büyüyünce ne olmak istiyorsun? 8- Bu koşullarda yaşadığın en önemli sorun nedir? Bireysel Bilgi Formları: Farklı örneklem gruplarının özellikleri göz önünde bulundurularak, dört ayrı bireysel bilgi formu kullanılmıştır; ?İzmir'de yaşayan ergenler için bireysel bilgi formu?, ?Göç eden ergenler için bireysel bilgi formu? (İzmir'e ve Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden ergenler için hazırlanmıştır), ?Kızıltepe-Nusaybin'de yaşayan ergenler için bireysel bilgi formu? ve ?Köyde yaşayan ergenler için bireysel bilgi formu?. Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (Rosenberg Self-esteem Scale) (RBSÖ): Bu ölçek 1963 yılında Morris Rosenberg tarafından geliştirilmiş olup, kişinin kendini değerlendirirken takındığı genel tutumu açıklamaya çalışmakta, 63 madde ve 12 alt-ölçekten oluşmaktadır (Rosenberg, 1965). Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeğinin Türkiye'de güvenirlik ve geçerlik çalışmaları Çuhadaroğlu (1985) tarafından, 205 kişilik bir lise örneklemi grubunda yapılmıştır. Ancak bu çalışmanın amaçları doğrultusunda yalnızca, doğrudan benlik saygısını ölçen birinci alt-ölçek kullanılmıştır. Ölçeğin Cronbach Alfa değeri bu örneklemde .86 olarak bulunmuştur. Yaşam Doyumu Ölçeği (Satisfaction with Life Scale): Ölçek Diener ve arkadaşları tarafından 1983 yılında geliştirilmiştir. 5 maddeden oluşan 7 dereceli bir ölçektir? (1= Tamamen yanlış, 7= Tamamen doğru) ?Ölçek maddeleri ise şöyledir:? ?Yaşamım birçok açıdan ideale yakındır.?, ?Yaşam koşullarım çok iyidir.?, ?Yaşamımdan mutluyum?, ?Şimdiye kadar hayatımda benim için en önemli olan şeyleri yaşadım.?, ?Yaşamıma yeni baştan başlasaydım, hemen hemen hiçbirşeyi değiştirmezdim?. Ölçeğin geçerlik-güvenirlik çalışmaları Yetim (1991) tarafından yapılmış olup, Cronbach Alpha değeri .74 olarak bulunmuştur. Sosyal Destek Ağları Ölçeği: Ölçek 11 sorudan oluşmaktadır. Sorular kurgusal durumlarla ilgili olup, bu durumlarda kişinin çevresinde ona destekte bulunacak kişi sayısını belirlemeyi amaçlamaktadır. Sorular açık uçlu biçimde sorulmuş (Ör: ?Canın çok sıkılıyor. Kiminle zaman geçirmek istersin??, ?Başın derde girdi. Kimden yardım istersin??) ve destekte bulunan kişinin ergenle ilişkisi, hangi sıklıkta görüştükleri belirlenmiştir. Ölçek araştırmanın yazarları tarafından geliştirilmiş olup, ölçeğin Cronbach Alpha değeri .78 olarak bulunmuştur. Kültürlenme Düzeyi Ölçeği: 22 maddelik 6'lı likert tarzı bir ölçektir (1= Bana Hiç Uymuyor, 6= Bana Tamamen Uyuyor). Chung ve arkadaşları (2004) tarafından kültürlenme düzeyini ölçmek için geliştirilmiş olup kültürel bilgi, kültürel davranış ve kültürel kimlikle ilgili sorular içermektedir. Puanın yüksekliği ergenin kültürlenme düzeyinin de yüksekliğini göstermektedir. Ölçeğin Türkçe çevrim -geri çevrimi İngilizce ve Türkçe'ye çok iyi hakim olan iki uzman tarafından yapılmış ve Türk örneklemine de uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Testin bir aylık arayla uygulanması sonucunda test-tekrar test güvenirliği r =.82 olarak bulunmuştur. İç tutarlık katsayısı ise .69'dur. İşlem ve istatistiksel analiz Tüm veriler araştırmacılar tarafından tek oturumda toplanmıştır. Bireysel bilgi formlarındaki açık uçlu sorulara verilen cevaplar, kasete kaydedilmiş ve daha sona içerik analizinden geçirilmiştir. Diğer ölçekler ise ergenlerin kendilerine verilmiş ve cevaplamaları istenmiştir. Oturum boyunca ergenle aynı ortamda bulunulmuş ve anlamadıkları sorularda yardım edilmiştir. İzmir doğumlu ergenler dışında tüm oturumlar ergenlerin evlerinde gerçekleşmiştir. Araştırmada yukarda da belirtildiği gibi karşılaştırma amaçlı 5 bağımsız alt-örneklem oluşturulmuştur. Tüm karşılaştırmalar bu 5 grup arasında yapılmıştır. Niceliksel açıdan herhangi bağımsız iki grup arasında fark olup olmadığını test etmek için parametrik olmayan değerlerde Ki-Kare Testi, sürekli sayılar için de t-testi kullanılmıştır. Bağımsız değişkenin ikiden fazla değeri için tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunduğunda, farklılığın kaynağını tespit etmek için Scheffe testi, korelasyonel karşılaştırmalarda ise Pearson Korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Regresyon testi olarak ise Stepwise analizi tercih edilmiştir. Verilerin analizi için SPPS for Windows 10.0 kullanılmıştır. BULGULAR Bireysel bilgi formunda sorulan açık uçlu sorulara verilen cevaplara uygulanan içerik analizi sonuçları 1- ?Okul hakkında ne düşünüyorsun??: Ergenlerin okul hakkındaki düşüncelerinden olan ?okula eğitim-öğretim için gidilir?, en yüksek oranda (%46.7) İzmir'e göç eden grup tarafından belirtilmiştir. Okulu ?gelecek garantisi? olarak görme düşüncesiise İzmir doğumlu (%28) grupta diğer dört gruba oranla daha düşüktür. Okul hakkındaki düşüncelerden olan ?olumlu, istekli gidilmeli? düşüncesi göç eden gruplar (İzmir'e göç: %80, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %78.3) tarafından diğer gruplara oranla daha yüksek oranda belirtilmiştir. İzmir doğumlu ergenlerin okulu ?sosyal ortam? olarak görme oranları (%18.3) diğer dört gruptan daha yüksektir. Okula engel olarak ?iş?i görenler köy doğumlularda (%4.9) daha yüksekken, okula engel olarak ekonomik durumlarını görenler ise göç eden iki gruptur (İzmir'e göç: %11.7, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %13.3). ?Değerlerin okula gitmede engel? olduğunu en yüksek oranda (%6.6) düşünen grup köy doğumlu gruptur. Değerlerden kast edilen geleneksel kapalı topluma ait tutumlardır (Örneğin kız çocuklarının okula gönderilmemesi gibi). ?Okulu bırakmaktan pişmanlık? ve ?gitme isteğinin? en yüksek olduğu gruplar göç eden gruplardır (İzmir'e göç: %18.3, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %20). 2- Boş zamanlarda neler yapıyorsun?: Boş zamanlarında ?evde oturduğunu? belirtenlerin önemli bir bölümünü (%25) İzmir'e göç edenler oluşturmaktadır. Boş zamanlarında daha çok ?ev işleri? yaptıklarını belirtenler ise hem İzmir'e hem de Kızıltepe/Nusaybin'e göç eden ergenlerden oluşmaktadır (İzmir'e göç edenler: %30, Kızıltepe-Nusaybin'e göç edenler: %30). Diğer yandan boş zamanlarını sinemaya giderek değerlendiren ergenlerin sayısı (%1.7) çok düşüktür. 3- Annene-babana seni sorsak senin hakkında ne derler?: Anne- babasının onun hakkında ?işe yaramıyor? diye düşündüğünü belirtenlerin oranı-köydeki çocukların önemli bir oranı tarla işlerinde çalışıyor olmasına rağmen- köy doğumlularda diğer gruplara oranla oldukça yüksektir (%49.2). Anne-babanın, onların kişiliğine olumlu atıfta bulunacağını en az düşünenler İzmir'e göç eden gruptur (&.7). Buna eşdeğer biçimde anne- babasının onun hakkında ?olumsuz fikir? beyan edeceğini İzmir'e göç eden grup diğer dört gruptan daha yüksek bir oranda (%31.7) belirtmiştir. 4- Sence göç ederek iyi ettiniz mi?: Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden ergenler (%50) İzmir'e göç eden ergenlerden (%40) daha yüksek oranda ?Göç ederek kötü ettik? ifadesini kullanmışlardır. Ayrıca İzmir'e göç edenler (%33), Kızıltepe-Nusaybin'e göç (%24.5) edenlerden daha yüksek bir oranda göç ederek daha iyi imkanlara kavuştuklarını belirtmişlerdir. 5- Gelecek hakkında ne düşünüyorsun?: Gelecekten en az umutlu olanların İzmir (%15) ve Kızıltepe-Nusaybin'e (%6.7) göç edenler olduğu anlaşılmaktadır. Gelecekte ?ailesine yararlı? olmayı en az İzmir doğumlu (%1.7) grup düşünmektedir. Diğer gruplarda ise İzmir doğumlu gruba nazaran daha yüksek bir oranda gelecekte aileye yararlı olma niyeti görülmektedir. Gelecekte ?topluma yararlı? olmayı en yüksek oranda göç eden gruplar düşünürken köy doğumlular ve Kızıltepe-Nusaybin doğumlular onları takip etmektedirler. Gelecek hakkında ?olumsuz? düşünceyi, göç eden gruplar (İzmir'e göç:%11.7, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %6.7) diğer gruplara göre daha fazla belirtmişlerdir. 6- Geleceğini nerede görüyorsun?: Köy doğumluların önemli bir bölümü (%54.1) ?göç etme isteği? belirtirken, göç etmişlerin (İzmir'e göç: %55, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %48.3) önemli bir bölümü de ?geri dönmek istediğini? belirtmiştir. 7- Büyüyünce ne olmak istiyorsun?: Araştırmaya katılan tüm gruplarda ?öğretmenlik? (%30.8) ve ?doktorluk? (%18.7) en çok arzulanan meslekler olarak belirtilmiştir. 8- Bu koşullarda yaşadığın en önemli sorun nedir?: Göç eden gruplar, diğer gruplardan daha yüksek oranlarda (İzmir'e göç: %36.7, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %33.3), yaşadıkları en önemli sorunun ?ekonomik? olduğunu belirtmişlerdir.Kızıltepe-Nusaybin'e göç etmiş grup (%31.7) ?göçle ilgili sorunları? İzmir'e göç etmiş gruptan (%11.7) daha fazla yaşadığını belirtmiştir. İzmir doğumlu grup hem ?ailevi sorunları? (%8.3) hem de ?bireysel sorunları? (%33.3) diğer gruplardan daha fazla belirtmiştir. Son olarak İzmir'e göç eden grup ?okula gidememe?yi (%13.3) diğer gruplardan daha fazla sorun olarak görmüştür. Tüm gruplardaki ergenlerin, yaşam doyumu, benlik saygısı ve sosyal destek ağlarının karşılaştırılmasıyla ilgili bulgular Yaşam Doyumu: Yaşam doyumu açısından gruplar arasında farklılık olup olmadığı tek yönlü varyans analizi ile incelenmiştir. İzmir doğumlu, İzmir'e göç etmiş, Kızıltepe-Nusaybin doğumlu, Kızıltepe-Nusaybin'e göç etmiş ve köy doğumlu ergenler arasında yaşam doyumu puanları açısından farklılıkların olduğu bulunmuştur. Bu farklılıklar istatistiksel açıdan da anlamlıdır (F=16.53, s.d.=4, p<.0001). Farklar incelendiğinde İzmir'e göç etmiş ergenlerin (ort.= 9.76) yaşam doyumu puanlarının, İzmir doğumlu (ort.=13.06), Kızıltepe-Nusaybin doğumlu (ort.=13.42), Kızıltepe-Nusaybin'e göç etmiş (ort.=12.28) ve köy doğumlu (ort.=13.38) ergenlerin yaşam doyumu puanlarından daha düşük olduğu görülmektedir. Benlik Saygısı: Gruplar arasında benlik saygısı puanları açısındanbir farklılaşmavardır. Bu fark istatistiksel açıdan da anlamlıdır (F=11.55, s.d.=4, p<.0001). İzmir'e göç etmiş ergenlerin (ort.=26.15) benlik saygısı puanları, İzmir doğumlu (ort.=29.56), Kızıltepe-Nusaybin doğumlu (ort.=29.09), Kızıltepe-Nusaybin'e göç etmiş (ort.=28.65) ve köy doğumlu (ort.=28.73) ergenlerin benlik saygısı puanlarından daha düşüktür. Sosyal Destek Ağlarında En Yakın Hissedilen Kişi: Gruplar, sosyal destek ağlarında en yakın hissedilen kişi açısından karşılaştırıldıklarında en temel farklılık, İzmir doğumlu ergenlerin diğer gruplardan farklı olarak kendi akranlarından birini, en yakın hissettikleri kişi (%50) olarak daha fazla belirtmeleridir. Diğer gruplarda bu oran (İzmir'e göç edenler =%16.9, Kızıltepe-Nusaybin doğumlular = 21.3, Kızıltepe-Nusaybin'e göç edenler = 8.5, köy doğumlular =9.6) oldukça düşüktür. İzmir doğumlu grup dışında diğer tüm gruplarda en yakın hissedilen kişi olarak, aile bireyleri açık farkla daha fazla belirtilmiştir. Grupların, sosyal destek ağlarında en yakın hissedilen kişi açısından karşılaştırma sonuçları Şekil 1'de sunulmuştur. Sosyal Destek Ağlarındaki Kişi Sayısı: Sosyal destek ağlarındaki kişi sayısı açısından karşılaştırılan ergen grupları arasındaki farklılıkların istatistiksel açıdan anlamlı oldukları görülmektedir (ort.=20.50, s.d.= 4, p<.0001). İzmir doğumlu ergenler (0-5= %78.3, 6 ve üstü = %21.7), İzmir'e göç eden ergenler (0-5= %78.3, 6 ve üstü= %21.7) ve Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden ergenler (0-5= %70, 6 ve üstü= %30) sosyal destek ağlarındaki kişi sayısı açısından benzeşirken diğer iki gruptan (Kızıltepe-Nusaybin doğumlu, köy doğumlu) farklılaşmaktadırlar. Kızıltepe-Nusaybin doğumlu ve köy doğumlu ergenler (0-5= %47.5, 6 ve üstü=%52.5), diğer gruplardan daha yüksek sayıda kişi bildirmişlerdir. Ayrıca, köy doğumlu ergen grubunda, diğer 4 gruptan farklı olarak 0-5 arasında kişi desteğine sahip olanların oranı, 6 ve üstü kişi desteğine sahip olanların oranından daha düşüktür. Grupların, sosyal destek ağlarını oluşturan kişi sayısı açısından karşılaştırma sonuçları Şekil 2'de sunulmuştur. Göç etmiş ergenlerle göç etmemiş ergenlerin yaşam doyumu, benlik saygısı ve sosyal destek ağlarının karşılaştırılmasıyla ilgili bulgular Yaşam Doyumu, Benlik Saygısı ve Göç Değişkeni: Göç etmeyen ergenler (ort.=13.39, s.s.=3.35) ile göç eden ergenler (ort.=11.02, s.s.=3.19) arasında yaşam doyumu puanı açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmuştur (t=4.641, s.d.=179, p<.0001). Göç etmeyen ergenlerin yaşam doyumu puan ortalaması göç eden ergenlerinkinden daha yüksektir. Benlik saygısı puanı da göç değişkeni açısından farklılaşmaktadır (t=2.861, s.d.=179, p<.01). Göç etmeyen ergenlerin benlik saygısı puanı ortalaması (ort.=28.73, s.s.=2.83) göç eden ergenlerin benlik saygısı puanı ortalamasından (ort.=27.4, s.s.=3.03) daha yüksektir. Bulgular Tablo 2'de sunulmaktadır. Sosyal Destek Ağları ve Göç Değişkeni: Göç etmeyen ergenlerle göç eden ergenler sosyal destek ağlarındaki kişi sayısı bakımından farklılaşmaktadırlar (t=12.63, s.d.=1, p<.0001). Göç etmeyen ergenlerde, 0-5 arası sayıda kişi bildirenlerin oranı %47.5 iken göç edenlerde bu oran %74.2'dir. Ayrıca göç etmeyen ergenlerde sosyal destek ağlarındaki kişi sayısı olarak 6 ve daha fazla kişi bildirenlerin oranı %52.5 iken bu oran göç edenlerde %25.8'e kadar düşmektedir. Sonuç olarak göç etmeyen ergenlerin göç eden ergenlerden daha geniş bir sosyal destek ağına sahip oldukları söylenebilir. Göç etmeyen ergenlerle göç edenler arasında en yakın hissedilen kişi açısından istatistiksel açıdan bir farklılaşma bulunamamıştır (ort.= .33, s.d.=1, p=.56). Göç etmeyen ergenlerde aileden birinin en yakın hissedilme oranı %90.7 iken göç eden ergenlerde bu oran %87.3'dır. Diğer yandan göç etmeyen ergenlerde arkadaşların en yakın hissedilme oranı %9.6 iken bu oran göç edenlerde %12.7'ye kadar yükselmektedir. Göç etmiş ergenlerin yaşam doyumu, benlik saygısı, sosyal destek ağları ve kültürlenme düzeyleri ile yaş ve cinsiyetleri arasındaki ilişkiye dair bulgular Göç etmiş ergenlerde yaş sürekli bir değişken olarak ele alınmış ve Pearson Korelasyon analiziyle yaşam doyumu, benlik saygısı ve kültürlenme düzeyi puanlarıyla olan ilişkisine bakılmıştır. Bu analiz sonucunda yaşın yalnızca yaşam doyumu puanıyla olumsuz yönde ve anlamlı biçimde ilişkili olduğu görülmüştür (r=-.14, p<.05). Diğer bir deyişle yaş arttıkça yaşam doyumu azalmaktadır. Göç etmiş ergenler, cinsiyet açısından karşılaştırıldığında ise, yaşam doyumu (t =-1.117, s.d.=118 , p>.05), benlik saygısı (t =-1.193, s.d.=118, p>.05), sosyal destek ağları - en yakın hissedilen kişi (ort.=8.72, s.d.=2, p>.05), sosyal destek ağlarındaki kişi sayısı (ort.=2.19, s.d.=2, p>.05) ve kültürlenme düzeylerinde (t =-3.33, s.d.=118, p>.05) anlamlı farklılıklar bulunamamıştır. Göç etmiş ergenlerin yaşam doyumu, benlik saygısı, sosyal destek ağları ve kültürlenme düzeyleri ile ilişkili değişkenlere dair bulgular Okul Durumu: Göç etmiş ergenlerin yaşam doyumu puanları okul durumu değişkeni açısından karşılaştırıldığında okula gitme durumuna göre yaşam doyumu puanlarının farklılaştığı bulunmuştur (t=1.945, s.d=118, p<.05). Buna göre, okula giden ergenlerin yaşam doyumu puanı ortalamaları (ort.=11.43, s.s.=3.26) okula gitmeyen ergenlerinkinden (ort.=10.26, s.s.=2.93) daha yüksektir. İş Süresi: Göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeyi puanları iş süresi değişkeni açısından karşılaştırıldığında iş süresinde göre kültürlenme düzeyi puanlarının değiştiği görülmüştür (t=-2.3, s.d=45, p<.05). Buna göre yarı zamanlı işlerde çalışan ergenlerin kültürlenme düzeyi puanı ortalamaları (ort.=46.80, s.s.=10.77) tam zamanlı işlerde çalışan ergenlerinkinden (ort.=39.77, s.s.=10.02) daha yüksektir. Ekonomik Durum: Göç etmiş ergenlerden, ekonomik durum olarak iyi/orta olanlar (ort.=11.50, s.s.=3.02) ile kötü/çok kötü olanlar (ort.=10.36, s.s.=3.33) arasında yaşam doyumu puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır (t=1.953, s.d.=118, p<.05). Ekonomik durumları iyi/orta olan ergenlerin yaşam doyumu puanı ortalamaları, ekonomik durumları kötü/çok kötü olan ergenlerinkinden daha yüksektir. Göç Nedeni: Göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeyi puanları göç nedeni değişkeni açısından karşılaştırıldığında göç nedenine bağlı olarak kültürlenme düzeyinin değiştiği görülmüştür (t=2.601, s.d=118, p<.01). Buna göre güvenlik nedeni ile göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeyi puanı ortalamaları (ort.=45.44, s.s.=10.47) ekonomik nedenle göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeyi puanı ortalamalarından (ort.= 40.62, s.s.=9.67) daha yüksektir. Geri Dönmek İster Misin? Göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeyi puanları, ?geri dönmek ister misin?? sorusuna verilen cevapla yaratılan ?geri dönmek isteyip istememe? değişkeni açısından karşılaştırıldığında, kültürlenme düzeyinin bu değişkene göre farklılaştığı görülmüştür (t=-2.695, s.d=118, p<.01). Buna göre geri dönmek istemeyen ergenlerin kültürlenme düzeyi puanı ortalamaları (ort.=47.31, s.s.=10.08) geri dönmek isteyen ergenlerin kültürlenme düzeyi puanı ortalamalarından (ort.=41.83, s.s.=10.20) daha yüksektir. İzmir'e Göç Etmiş Grup ile Kızıltepe-Nusaybin'e Göç Etmiş Grup Arasında Kültürlenme Düzeyi Açısından bir Farklılaşmanın Olup Olmadığına Dair Bulgu İzmir'e göç eden ergenlerin kültürlenme düzeyi ortalaması (ort.= 46.43, s.s.=10.16) Kızıltepe-Nusaybin'e göç edenlerinkinden (ort.=55.64, s.s.=10.36) daha düşüktür. İki grup arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (t =-8.704, s.d.=118, p<.0001). TARTIŞMA Bu araştırmada, öncelikle göç etmiş ergenlerle göç etmemiş ergenlerin yaşam doyumu, benlik saygısı ve sosyal destek ağları karşılaştırılmıştır. Bununla birlikte, göç etmiş ergenlerin yaşam doyumları, benlik saygıları, sosyal destek ağları ve kültürlenme düzeyleri ile ilgili olabilecek diğer değişkenler de incelenmiştir. Göç etmiş ergenlerin (İzmir'e ve Kızıltepe-Nusaybin'e) yaşam doyumlarının diğer gruplardan daha düşük olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar alan yazındaki diğer sonuçlarla tutarlılık göstermektedir. Göç etmiş ergenlerle yapılmış çalışmaların önemli bir kısmında göçle beraber ergenlerin yaşam doyumlarının da düştüğü bildirilmektedir (Liebkind 2000, Ying 1995). İzmir'e göç eden ergenlerin yaşam doyumlarının düşük olmasının bir nedeninin göçün mesafesi, diğer nedeninin ise göç edilen yerin kültürü ile göç edenlerin kültürleri arasındaki farklılıkların olabileceği düşünülmektedir. Göç eden ergenlerde yaşam doyumunu en olumsuz etkileyen gelişme ekonomik durumlarındaki kötüleşme olabilir. Nitekim, göç eden gruplar, diğer gruplardan daha yüksek oranlarda (İzmir'e göç: %36.7, Kızıltepe-Nusaybin'e göç: %33.3), ?ekonomik sorunların? yaşadıkları en önemli sorun olduğunu belirtmişlerdir. Diğer yandan, Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden grup, göç ettiği çevrenin özelliklerini bildiği için sosyal destek kaynaklarına daha kolay ulaşabilirken, İzmir'e göç eden grup için aynı durum bağlama yabancılık nedeniyle mümkün olmayabilir. Yaşla yaşam doyumu arasında ortaya çıkan olumsuz yöndeki ilişki de bu bulguları destekler niteliktedir. Diğer bir deyişle göç eden ergenin yaşı arttıkça, yaşam doyumu azalmaktadır. Bunun nedeni daha büyük yaştakilerin göç sürecinin getirdiği olumsuzlukları ve çatışmaları, gelişen bilişsel becerileriyle birlikte daha açık biçimde anlamlandırması ve bunun yaşam doyumuna olumsuz biçimde yansıması olabilir. Bilindiği gibi ergenlik hızlı bir psiko-sosyal ve bilişsel değişimi de beraberinde getirmektedir. 12-15 yaş arası orta ergenlik dönemi olarak adlandırılmaktadır ancak bu tanımlama bu evrenin başındaki ve sonundaki ergenlerin benzer özellikler gösterdikleri anlamına gelmemektedir. İzmir'e göç etmiş grubun benlik saygısının, İzmir, Kızıltepe-Nusaybin ve köy doğumlu gruplardan daha düşük olması da alan yazındaki araştırma sonuçları ile tutarlıdır. Bir çok çalışma, göç ile benlik saygısı arasında anlamlı bir ilişkinin olduğunu ve göçle beraber ergenin benlik saygısında düşme olduğunu bildirmiştir (Sam 2000, Liebkind 2000, Aronowitz 1984). Bu sonuçlarda dikkat çeken bulgu, Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden ergenlerin benlik saygısının, İzmir, Kızıltepe-Nusaybin ve köy doğumlu gruplarla hemen hemen aynı olmasıdır. Bu sonuç alan yazın sonuçları ile tutarlı olmamakla beraber açıklanabilir bir durumdur. Göçü, ergenler için riskli kılan etmenlerin başında kültürel değişmenin geldiğini gösteren bir çok araştırma vardır (ör: Sam, 1991). Diğer yandan Kızıltepe-Nusaybin'e göç eden grup için, önemli bir kültürel değişmeden bahsedilmesi zordur. Çünkü, benzer kültürel değerleri paylaşan bir mekana göç edilmiştir. Yaşanılan göç kısa mesafelidir ve mesafeden dolayı göç edilen mekanla daha önceden ilişkilerin geliştirilmiş olması da olasıdır. Bu durumun tam tersi olarak, İzmir'e göç eden grup, farklı bir ilişki ağına ve kültürel değerler örüntüsüne göç etmiştir. Aronowitz'in (1984) bildirdiğine göre, yerli kültür ile göç edenlerin kültürleri arasındaki fark düzeyi göçten olumsuz etkilenme olasılığını da yordayabilmektedir. Öyle ki, göç eden ergenin, eski sosyal becerileri ile yeni ortamında başarılı olması ve toplumsal kabul görmesi mümkün değildir. Bu duruma ekonomik durumda düşme eşlik ederse benlik saygısının olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz olabilmektedir. Göç etmemiş ergenlerin benlik saygılarının daha yüksek olması ve göç etmiş ergenlerden anlamlı bir şekilde farklılaşma göstermesi alan yazındaki araştırma sonuçlarıyla paralellik taşımaktadır. Bireyin, benlik gelişimini tamamlamaya başladığı ergenlik döneminde göç etmesi, onda önemli sorunlara neden olabilmektedir. Diğer yandan ergenin benlik saygısı oluşumunda sosyal ilişkiler, sosyal ilişkilerin nitelikleri ve toplumsal onay önemli yer tutarken ergen göçle beraber bu bağlamını tamamen terk etmek zorunda kalabilmektedir. Eski toplumsal ve sosyal ilişkilerindeki beceri ve deneyimleriyle göç ettiği yerdeki yeni ilişkilerde kendini kanıtlaması ve onay alması zor olacağından, yaşayacağı başarısızlıklara koşut olarak benlik saygısında düşme beklenebilmektedir. Bir çok çalışma, göçle birlikte sosyal destek ağlarında parçalanma, daralma ya da niteliksel değişmelerin olduğunu bildirmektedir (Hovey 2000, Aronowitz 1984, Boneva ve ark. 1998). Ayrıca yine bir çok çalışma, sanayileşmiş kent ve ülkelerde ergenlerde yaş ilerledikçe ebeveynlerle ilişkilerin azalmaya ve akranların ergen yaşamında daha başat hale gelmeye başladığına işaret etmektedir (Liebkind 2000). Yukarıdaki sonuçların tersine, araştırma örnekleminde göç eden grupların (İzmir'e, Kızıltepe-Nusaybin'e) geleneksel tavırlarını sürdürdükleri ve ailedeki bireyleri en yakın kişiler olarak belirtmeye devam ettikleri söylenebilir. Sosyal destek ağlarındaki kişi sayısıbulguları ise, alan yazındaki çalışmalarla paralellik göstermektedir. Göçle birlikte göç eden ergenlerin sosyal destek ağlarında daralma gözlenmektedir. Sosyal desteğin göçün stresiyle baş etmede önemli bir etmen olduğu (Hovey 2000) düşünülürse, sosyal destekteki bu daralma göç etmiş ergenleri daha savunmasız ve güçsüz kılabilmektedir. Sosyal destek ağları açısından, sosyal destek ağlarının kimlerden oluştuğu önemlidir. Göç etmemiş ergenlerde en yakın hissedilen kişi açısından başat olan grup ailedir. Aileyi ise akranlar takip etmektedir. Bu sonuç, geleneksel toplumlara uyan bir şemadır. Göç etmiş ergenlerde ailenin yerini akranlarla olan ilişkiler doldurmaya başlamaktadır. Bu yönleriyle göç etmiş ergenlerin geleneksel toplum değerleri ile modern toplum değerleri arasında bir yerde durdukları söylenebilir. Liebkind ve arkadaşları'na (2000) göre, araştırmacıların büyük bölümü göçle birlikte ergenlerin yaşam doyumlarında bir gerilemenin olduğu konusunda hem fikirdirler. Göçle beraber yaşam doyumunun en iyi yordayıcılarından olan ekonomik durumda ve sosyal destek ağlarında, önemli sorunlar yaşanmaya başlamaktadır. Bu duruma kültürel değişmelerle baş etme ve yeni koşullara uyum görevleri de eklenince ergenlerde yaşam doyumunun düşük algılanması beklenebilir. Göç eden ergenlerle yapılan çalışmaların önemli bir bölümü, ergenlerin uyumları ile ilgili en önemli etmenlerden birinin de okula gidip-gitmeme olduğuna işaret etmektedir (Sam 1991). Araştırma bulguları, alan yazındaki çalışmalarla paralellik göstermektedir. Göç etmiş ergenlerden okula gidenlerin yaşam doyumlarının, gitmeyenlerden daha yüksek olmasının bir çok nedeni olabilir. Aile kurumundan sonra eğitim kurumu da mevcut toplumun kültürünü, değerlerini kişiye aktarmada önemli işlevler yüklenmektedir. Göç eden ergenin bu noktadan (örgün eğitimden) o topluma katılmasının, onun uyum sürecini hızlandıracağı düşünülebilir. Ayrıca okulun göç eden ergene sağlayacağı sosyal ortam ve göç etmemiş çocuklarla ilişki kurma şansının önemli olduğu düşünülmektedir. Göç eden ergenlerin önemli bir oranı okula eğitim-öğretim için gidildiğini ve okulun gelecek garantisi olduğunu belirtmişlerdir. Bu yanıtlar da bize, okulun onların yaşamında ne denli önemli olduğu hakkında bilgi vermektedir. Göçle beraber ergenin ekonomik durumunda düşüşler meydana geldiği düşünülmektedir. Göç eden ergenlerin önemli bir kısmı yaşadıkları en önemli sorun olarak ekonomik sıkıntıyı belirtmişlerdir. Yetim (1991), ekonomik durum ile yaşam doyumu arasında olumlu bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin diğer değişkenler kontrol altına alındığında da devam ettiğini bildirmiştir. Bu çalışmanın bulguları da Yetim'in (1991) tespitleri ile paraleldir. Ekonomik durumu iyi ve orta olanların yaşam doyumu, ekonomik durumu kötü ve çok kötü olanların yaşam doyumundan daha yüksektir. Geriye dönmek isteyen ergenlerin kültürlenme düzeylerinin düşük olması beklenen bir sonuçtur. Geri dönmeyi düşünen biri, göç ettiği toplumu tanımaya, uyum sağlamaya çaba göstermeyebilecek, ilişkilerini ve hazırlıklarını geri dönmeye yönelik yapabilecektir. Göç ettiği toplumun sosyal, kültürel değerlerine mesafeli durabilecek ve öğrenmeye gayret etmeyebilecektir. Bu durumda geri dönmek isteyen ergenlerin kültürlenme düzeylerinin düşük olması doğal bir sonuç gibi görünmektedir. Araştırmanın bulgularına toplu olarak bakıldığında, göçün, özelde İzmir'e göç eden ergenlerin yaşam doyumu ve benlik saygısını olumsuz etkilediği söylenebilir. Sosyal destek ağlarında görece farklılaşma gözlense de bunun göçten mi yoksa göç edilen yere uyum sürecinden mi kaynaklandığını ayırt etmek mümkün görünmemektedir. Diğer yandan, göç edilen yere göre ergenlerin kültürlenme düzeyleri farklılaşmaktadır. Bu sonuçta göç edilen yerdeki kültüre aşinalık düzeyi ve göç mesafesinin etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, okul durumu, ekonomik durum, iş durumu, göç zamanı ve geri dönme isteği gibi etmenlerin göç eden ergenlerin yaşam doyumu, benlik saygısı ve kültürlenme düzeyleriyle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Türkiye'de yapılan araştırmalar, göçe, göç edilen yer ve göç edilen yerde yaşayanların penceresinden bakmaktadır. Oysa özellikle ruh sağlığı açısından düşünülünce göç edenlerin en ağır bedeli ödedikleri söylenebilir. Araştırma sonuçları, göç edilen yerin ergen ruh sağlığı açısından önemli bir etmen olduğunu işaret etmektedir. Göç edilen yer ile göç veren yer arasındaki kültürel, sosyal ve ekonomik farkların büyüklüğü ergen ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Her çalışmada olduğu gibi bu çalışmanın da sınırlılıkları mevcuttur. En önemli sınırlılık ise verilerin tek kaynaktan toplanmış olmasıdır. Diğer bir deyişle yalnızca ergenlerden veri toplamış olmak sonuçları yanlılaştırmış olabilir. Bu nedenle çok kaynaklı bir veri toplama tarzı (ebeveynlerden, akranlardan, öğretmenlerden vs.) bu çalışmanın bulgularını çok daha fazla zenginleştirebilecektir. Ayrıca Berry'nin (1970, 1997) önerdiği kültürlenme stratejilerine göre, ele alınan değişkenlerin farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi göç eden ergenlerin başa çıkma yollarını daha iyi anlamamızı sağlayabilecektir. Diğer bir kısıtlılık ise istatistiksel açıdan tek değişkenli analizlerin kullanılmış olmasıdır. Göç gibi çok boyutlu süreçlerin bu boyutlara paralel olarak çok değişkenli istatistiklerle incelenmesi (MANOVA, hiyerarşik regresyon analizi vs.) değişkenler arasındaki ilişkileri de anlamamıza yardımcı olabilecektir. Son olarak yaş farklılıklarına bağlı değişimlerin boylamsal olarak incelenmesi orta ergenliğin farklı dönemlerindeki bireylerin psiko-sosyal özelliklerini daha açık bir biçimde görmemizi sağlayacaktır. KAYNAKLAR Alvarez WF (1988) Children of migrant farm families. ** J Public Health, 78: 934-936. Aker T, Ayata B, Özeren M, Buran B, Bay A Zorunlu iç göç: Ruhsal ve toplumsal sonuçları. Anadolu Psikiyatri Derg, 2002; 3(2):97-103. Aronowitz M (1984) The Social and Emotional Adjustment of Immigrant Children: A Review of Literature. Int Migration, 18: 237-257. Atauz S (1990) Ankara ve Şanlıurfa'da Sokak Çocukları. Ankara, Kozan Ofset. Berry JW (1970) Marginality, stres and ethnic identification in an acculturated Aboriginal community. J Cross Cultural Psychol, 1: 239-252. Berry JW (1997) Lead article: immigration, acculturation and adaptation. Appl Psychol: An Int Rev, 46:5-68. Boneva B, Irene HF, Anuska F, Eva J, Daniela P, Aida O (1998) Achievement, Power and Affliation as Clues to (E) migration Desires. Eur Psychologist, 4 (Suppl. 3): 247-254. Bronfenbrenner U (1979) The Ecology of Human Development. London Harward University Press. Chung RH, Kim BS, Abreu JM (2004) Asian American multidimensional acculturation scale: development, factor analysis, reliability, and validity. Cultur Divers Ethnic Minor Psychol, 10: 66-80. ÇuhadaroğluF (1985) Gençlerde benlik saygısı ile ilgili bir araştırma.XXI. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Bilimsel Çalışmaları, 107-108. Engin A (1994) Çalışan ve Çalışmayan Çocukların Ailelerinin Yapısal ve Psiko-Sosyal Özellikleri Açısından Karşılaştırılması. İzmir: E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Félix N (2001) Satisfaction with Life Among Adolescents from Immigrant Families in Portugal. J Youth Adolesc, 30 (Suppl. 1): 53-67. Félix N (2006) Psycho-Social Predictors of Perceived Discrimination Among Adolescents of Immigrant Background: A Portuguese Studfy. J Ethnic Migration Studies, 32 (Suppl. 1): 89-109. Göktürk A (1998) Bölge içi zorunlu göçten kaynaklanan toplumsal sorunların Diyarbakır kent ölçeğinde araştırılması. Ankara Kozan Ofset. Hancı H (1997) Çocuk Suçluluğu. Adli Psikiyatri İzmir İntertıp Matbaacılık, 263-288. Hovey JD (2000) Acculturative stress, depression and suicidal ideation in Mexican immigrants. Educational Publishing Foundation, 6 (Suppl. 2): 134-151. LiebkindK (2000) Acculturation and psychological well-being among immigrant adolescets in finland: a comparative study of adolescents from different cultural backgrounds, J Adolesc Res, 4: 446-466. İlik B (1994) Sokaktan Ustalığa. Ankara Kozan Ofset. Korkmaz M (1996) Yetişkin örneklem için bir benlik saygısı ölçeğinin güvenirlik ve geçerlik çalışması. Yayınlanmamış Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Magwaza AS (1994) Migration and Psychological Status. J Gen Psychol, 155: 283-289. Moilanen I, Antero M, Hanna E, Varpu P, Lauri V (1998) Long term outcome of migration in childhood and adolescents. Int J Circumpolar Health, 57: 180-187. Rogler RS (1994) The immigration experience and mental health. Health and Behavior, 8: 72-84. Özen Ş, Antar S, Özbulut Ö, Altındağ A, Oto R (2001) İç Göç Yaşayan Bir Grup Lise Öğrencisinde Ruhsal Belirti Şiddetinin Cinsiyet İle İlişkisi. Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derg, 8(3):156-162. Rousseau C, Nadeau L (2003) Migration, exil et santé mentale. Baubet, T. ve Moro, M.R. : içinde, Psychiatrie et Migration, 148-154, Paris, Masson. Rosenberg M (1965) Society and the adolescent self-image. Princeton, NJ: Princeton University Press. Sam DL (1991) Acculturation of immigrants : A psychological survey among young immigrants in Norway. Bergen, Bergen University Press. Sır A, Bayram Y, Özkan M (1998) Zorunlu İç Göç Yaşamış Bir Grupta Travma Sonrası Stres Bozukluğu Üzerine Bir Ön Çalışma. Türk Psikiyatri Derg, 9(3):173-180. Yetim Ü (1991) Yaşam Doyumu. İzmir: E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ying YW (1995) Cultural Orientation and Psychological Well-Being in Chinese-Ameriacans. ** J Com Psychol, 23: 893-991. Zeytinoğlu S (1996) Sokakta Çalışan ve/veya Yaşayan Çocuklar: Sınıflandırmalar, Araştırmalar, Bazı Öneriler. İstanbul WALD Sempozyum Kitabı, 159-181. |
Doğum Sonrası Depresyon Tarama Ölçeği: Türkçe'de Geçerlik ve Güvenirliği Dr. Zekiye KARAÇAM, Dr. Yeter KİTİŞ GİRİŞ Gebelik ve doğuma ilişkin herhangi bir komplikasyon olmasa bile, doğum sonrası dönemde kadın sağlığı, daha çok ruhsal rahatsızlıklar tarafından, olumsuz yönde etkilenebilir. Bir çok kadın gebelik ve doğum ile ortaya çıkan fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlere kolaylıkla uyum sağlarken, bazı kadınlarda hafif, orta ve şiddetli düzeylerde ruhsal hastalıklar ortaya çıkmaktadır (Bashiri ve Spielvogel 1999, Dennis 2004, Gülseren 1999). Majör depresyon kadınlarda en çok görülen ruhsal bozukluktur ve giderek daha fazla kadını, özellikle çocuk doğurma yıllarında etkilemektedir (Georgiopoulos ve ark. 1999). Yapılan çalışmalarda doğum sonrası depresyonun görülme sıklığı tanılama aracı, çalışmanın yöntemi, örneklem hacmi ve yerel farklılıklarına bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Amerika ve Avrupa toplumlarında, standart tanı yöntemleri kullanılarak yapılan çalışmalarda, doğum sonrası depresyonun görülme sıklığının %3.5-17.5 (Bashiri ve Spielvogel 1999, Evins ve Theofrastous 1997) ve kendini bildirim ölçekleri ile yapılan çalışmalarda %3-42 olduğu bildirilmektedir (Cantwell ve Cox 2003, Chandran ve ark. 2002, Chaudron ve ark. 2001, Dennis 2004, Georgiopoulos ve ark. 1999). Türkiye'de ise, kendini bildirim ölçekleri ile yapılan çalışmalarda doğum sonrası depresyonun görülme sıklığının %21.2-54.2 arasında değiştiği görülmektedir (Bugdaycı ve ark. 2004, Büyükkoca 2001, Ekuklu ve ark. 2004, İnandı ve ark. 2002). Doğum sonrası depresyon sağlıklı yaşamı, yaşam kalitesini ve güvenliğini ciddi bir şekilde tehlikeye koyması nedeni ile hem anne ve bebek, hem de ailenin diğer üyeleri için çok önemlidir (Beck 2001, Cantwell ve Cox 2003, McIntosh ve ark. 2001). Doğum sonrası depresyon kadının benlik saygısını, yeteneklerini, çocuklarının yaşamını, bakımını ve gelişimini, aile ve eşi ile ilgili sorumluluk ve rollerini olumsuz yönde etkileyebilir (Beck 1999, Britton ve ark. 2001, Diego ve ark. 2005, Jennings ve ark. 1999). Bu nedenle, doğum sonrası depresyonun erken tanı ve tedavisi önemlidir. Ancak kadınların tamamı ile klinik görüşme yapılmasının zaman alıcı olması ve kadınların sosyal damgalanma korkusu nedeni ile tıbbi yardım aramamaları, doğum sonrası depresyonun erken tanılanmasını engellemektedir (Albers 2000, Özmen ve Sağduyu 1997, Rezaki ve ark. 1995). Diğer yandan, doğum sonrası kontrollerin, doğum sonrası depresyonun belirtilerini taramak için çok önemli bir fırsat olduğu ve maliyet-etkin bir yöntem olduğu bildirilmektedir (Maley 2002, Özmen ve Sağduyu 1997). Türkiye'de doğum sonrası altıncı haftada rutin muayene ve doğum sonrası ev ziyaretleri yapılmasına rağmen, doğum sonrası depresyonu belirlemek için tarama yapılmamaktadır. Sadece kendisi ya da ailesi tarafından depresyon belirtileri fark edilen kadınlar için yardım aranmaktadır. Fakat, doğum sonrası depresyon belirtileri, standart tarama araçları ile, birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan ebeler ve hemşirelerin doğum sonrası ev ziyaretleri esnasında taranabilir (Edebohls ve Ecklund 2002, Kennedy ve ark. 2002). Tarama sonucu doğum sonrası depresyon belirtilerinin olduğu belirlenen kadınlar ileri tetkik ve tedavi için sevk edilebilirler. Normalde, doğum sonrası depresyonun tanısı klinik görüşme gerektirmektedir. Ayrıca kadının ruhsal durumunu değerlendirmek için kullanılabilen bazı standart kendini bildirim tarama araçları da bulunmaktadır. Depresyon belirtilerini ölçmeyi amaçlayan bu araçlar psikolojik sıkıntının derecesi hakkında bilgi verebilir ve kadının doğum sonrası depresyonda olduğunu gösterebilirler (Austin ve Priest 2005, Rivieres-Pigeon ve ark. 2004). Doğum Sonrası Depresyon Tarama Ölçeği (Postpartum Depression Screening Scale), bu amaçla geliştirilen bir ölçektir (Beck ve Gable 2000). Bu ölçeğin doğum sonrası depresyonun taranmasında önemli bir araç olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada Doğum Sonrası Depresyon Tarama Ölçeği'nin Türkçe'ye uyarlanması ve Türkçe'de geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi amaçlanmaktadır. YÖNTEMLER Katılımcılar Araştırma seçkisiz örnekleme yöntemi ile seçilen 445 kadın ile yapılmıştır. Araştırmaya 18 yaş ve üstünde olan, doğum sonrası 2-13. haftalarında, sağlıklı bebeğe sahip olan ve en az ilkokul mezunu olan kadınlar dahil edilmiştir. Veri toplama aracında kendini bildirim ölçeklerinin bulunması nedeni ile, örnekleme en az ilkokul mezunu olan kadınlar alınmıştır. İkiz bebeği olan ve bebeğinde herhangi bir sağlık sorunu bulunan kadınlar araştırmaya dahil edilmemiştir. Bu araştırma sağlam bebek izlemi ve bebeğine aşı yaptırmak için sağlık kurumuna gelen kadınlar ile yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı sağlık kurumlarının sağlam bebek izlem ve aşı kayıtlarına göre, yıllık takip edilen 0-3 aylık bebek sayısı 3192 idi. Araştırma kapsamına alınan kadınların yaş ortalamalarının 26.18 (Standart Sapma [SS]:5.21, aralık:18-43) olduğu, çoğunun ilkokul mezunu (%41.1) oldukları, doğum sonrası ortalama 9.95 haftada (SS:3.38, aralık 2-13) bulundukları ve ortalama yaşayan çocuk sayılarının 1.66 (SS:0.75, aralık:1-5) olduğu belirlenmiştir. Örnekleme alınan kadınlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler Tablo 1'de verilmiştir. Araştırma verileri Ankara il merkezinde yer alan, birinci basamak sağlık hizmeti veren ve sağlam çocuk izlemi yapan dört tane sağlık kurumunda toplanmıştır. Bu kurumların seçiminde, farklı eğitim düzeyi ve sosyo-kültürel özellikteki bireylere hizmet vermeleri dikkate alınmıştır. Veri toplama araçları Araştırmanın verileri tanıtıcı bilgilerin sorgulandığı soru formu, DDTÖ, BDE ve EDDÖ ile toplanmıştır. Soru formunda; annenin yaşı, eğitim düzeyi, çalışma durumu, obstetrik öyküsü, evlilik durumu, gelir düzeyi, gebeliğin planlı ve istenen bir gebelik olma durumu, bu gebelikten önce ve bu gebelik süresince depresyon yaşama durumu ve bebeğin doğum tarihini belirleyici sorular yer almıştır. Doğum Sonrası Depresyon Tarama Ölçeği: DDTÖ 35 maddeli, 7 boyutlu ve her boyutunda 5 madde bulunan, 5 dereceli (1-5) bir kendini bildirim ölçeğidir. Her madde annenin bebeğinin doğumundan sonraki duygularının nasıl olduğunu tanımlamaktadır. Ölçeğin doldurulmasında kadından, her madde için, son iki haftadan beri yaşadığı duyguları en iyi tanımlayan durumu 1'den (kesinlikle katılmıyorum) 5'e (kesinlikle katılıyorum) kadar derecelendirmesi ve belirlediği cevabı (sayıyı) daire içine alması istenmektedir. Ölçekten alınabilecek toplam puan 35-175 arasındadır (Beck ve Gable 2000). Orijinal DDTÖ'nin geçerlik ve güvenilirliği doğum sonrası 2-6. haftasında olan 525 kadının yer aldığı bir çalışmada değerlendirilmiştir. Ölçeğin yapı geçerliği doğrulayıcı faktör analizi ve madde cevap teori tekniği ile saptanmıştır. Ölçeğin güvenilirliği madde analizi ve alfa iç tutarlılık güvenilirliği ile boyut düzey güvenilirliği hesaplanarak belirlenmiştir. Her boyut için belirlenen alfa iç tutarlılık güvenilirliği şöyledir: Uyuma/Yeme Bozukluğu, 0.83; Anksiyete/Güvensizlik, 0.83; Duygusal Değişkenlik, 0.89; Bilişsel Bozulma, 0.91; Benlik Kaybı, 0.94; Suçluluk/Utanma, 0.89; Kendine Zarar Vermeyi Düşünme, 0.93 (Beck ve Gable 2000). Orijinal ölçeğin ileri geçerlik analizi doğum sonrası ortalama 6. haftasında olan 150 kadın ile gerçekleştirilmiştir. DSM-IV ile yapılan klinik görüşmenin standard olarak alındığı çalışmada; majör depresyonu belirlemede DDTÖ'nin kesme noktası 80 alındığında duyarlılık 0.94, özgüllüğü 0.98, pozitif yordama değeri 0.90 ve negatif yordama değeri 0.99 olduğu bildirilmiştir. Minör ya da majör depresyonu belirlemede DDTÖ'nin kesme noktası 60 alındığında duyarlılık 0.91, özgüllüğü 0.72, pozitif yordama değeri 0.59 ve negatif yordama değeri 0.95 olduğu bildirilmiştir. Ayrıca DDTÖ ile BDE (r:0.81, p<0.0001) ve EDDÖ (r:0.79, p<0.0001) arasındaki yüksek düzeyde bir ilişkinin olduğu bildirilmiştir (Beck ve Gable 2001). Ölçeğin orijinal formunun Türkçe'ye uyarlanmasında grup çevirisi, uzman görüşü yöntemleri kullanılmıştır. Önce ölçeğin orijinal formu İngilizce'yi iyi bilen üç akademisyen tarafından bağımsız olarak Türkçe'ye çevrilmiş ve bu çeviriler karşılaştırılarak tek bir çeviri metni oluşturulmuştur. Daha sonra Türkçe'ye çevrilen ölçeğin maddelerinin görünüm geçerliğini değerlendirmek için, beşi hemşirelik ve altısı psikoloji bölümünden olmak üzere toplam 11 tane İngilizce'yi iyi bilen öğretim üyesinden ve bir de dil bilim uzmanından, görüşleri alınmıştır. Bu görüşler doğrultusunda, ölçeğin Türkçe formu, orijinal maddeleri en iyi temsil ettiği bildirilen ifadeler seçilerek oluşturulmuştur. Beck Depresyon Envanteri: Beck ve arkadaşlarının (1979) geliştirdiği bu ölçek, Hisli (1988) tarafından Türkçe'ye uyarlanmıştır. BDE depresyonda görülen duygusal, somatik, bilişsel ve motivasyona dayalı belirtileri ölçen, 21 maddelik, kendini bildirim ölçeğidir. Ölçeğin amacı depresyon tanısı koymak değil, depresyon belirtilerinin derecesini objektif olarak belirlemektir. Bu ölçeğin İngilizce ve Türkçe formları arasındaki korelasyon katsayıları .81 ve .73 (dil geçerliği), yarıya bölme güvenirliği .74 ve MMPI-D skalası ile ölçüt bağıntılı geçerliği .63 olarak hesaplanmıştır. BDE'nin 17 ve üstündeki puanlarının %90'dan daha fazla doğrulukla tedavi gerektirebilecek depresyonu ayırt edebildiği belirlenmiştir. Değerlendirmede her madde 0 ile 3 arasında puan alır ve her maddeden alınan puanların toplanması ile depresyon puanı elde edilir. Alınabilecek en yüksek puan 63'tür (Savaşır ve Şahin 1997). Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği: Cox ve ark. (1987) tarafından geliştirilen bu ölçek doğum sonrası dönemdeki kadınlarda depresyon riskini belirlemeye yönelik, tarama amaçlı olarak hazırlanmış olup, depresyon tanısı koymaya yönelik değildir. EDDÖ 10 maddeden oluşan, 4'lü likert biçiminde kendini bildirim ölçeğidir. Dört seçenekten oluşan yanıtlar 0-3 arasında puanlanmakta, ölçekten alınabilecek en düşük puan 0 ve en yüksek puan 30 olmaktadır. Değerlendirmede 1.,2., ve 4. maddeler 0,1,2,3 şeklinde puanlanırken, 3.,5.,6.,7.,8.,9., ve 10. maddeler 3,2,1,0 şeklinde, ters olarak puanlanmaktadır. EDDÖ'nin Türkçe uyarlaması Engindeniz (1996) tarafından gerçekleştirilmiştir. Engindeniz'in yaptığı geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasında bu ölçeğin iç tutarlılık kat sayısı 0.79, iki yarım güvenilirliği 0.80; kesme noktası 12/13 alındığında duyarlılık 0.84, özgüllüğü 0.88, pozitif yordama değeri 0.69, negatif yordama değeri 0.94 olarak bulunmuştur. EDDÖ ile Genel Sağlık Anketi arasındaki korelasyon r:0.7 (p<0.0001) bulunarak geçerlilik kabul edilmiştir. EDDÖ'nin kesme noktası 13 olarak hesaplanmış olup, ölçek puanı 13 ve daha fazla olan kadınlar risk grubu olarak kabul edilmiştir. İşlem Postpartum Depression Screening Scale'ın Türkçe'ye çevrilmesi ve çoğaltılması için Western Psychological Services'ten izin alınmıştır. Araştırma verilerinin toplanması için, T.C. Sağlık Bakanlığı ve Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Başhekimliği'nden izin alınmıştır. Bu araştırmanın protokolü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi, Cerrahi ve İlaç Uygulamaları Etik Kurulu tarafından uygun bulunmuştur. Ayrıca örnekleme alınan kadınlara araştırmaya ilişkin bilgi verilerek, sözel olurları alınmıştır. Veri toplamada kullanılan ölçekler, sıralama etkisini ortadan kaldırmak için, eşit sayıda yer değiştirilerek dizgiye alınmıştır. Araştırma verileri ölçek kullanımında deneyimi olan biri doğum, kadın sağlığı ve hastalıkları hemşireliği ve diğeri halk sağlığı hemşireliği alanında doktora eğitimi olan iki hemşire tarafından toplanmıştır. Örnekleme alınan bütün kadınlar ile yüz yüze görüşme yöntemi ile tanıtıcı bilgi formu doldurulmuş ve ardından DDTÖ, BDE ve EDDÖ' den oluşan veri toplama aracının diğer bölümlerinin doldurulması ile ilgili kadınlara açıklama yapılmış ve doldurmaları sağlanmıştır. Soru formunun doldurulması yaklaşık 5 dakikada ve DDTÖ, BDE ve EDDÖ'nin doldurulması yaklaşık 20-30 dakikada tamamlanmıştır. Bir sonraki aşıya gelirken getirebileceğini bildiren 100 kadına 15 gün sonra doldurmaları için DDTÖ'nin tekrar test formu verilmiş ve geriye dönen 90 form analize alınmıştır. Verilerin analizi Araştırma verileri Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 11.5. ile analiz edilmiştir. Araştırmaya katılan kadınların toplam DDTÖ'i puan ortalamaları üzerinde eğitim düzeyinin ve araştırmaya katıldıkları bölgenin etkileri varyans analizi (ANOVA) ile değerlendirilmiştir. DDTÖ'i toplam puan ortalamalarının hangi eğitim düzeyi tarafından etkilendiğini belirlemek için Tukey HSD (Honestly Significant Difference) çoklu karşılaştırma testi yapılmıştır. Ölçeğin güvenirliğini belirlemek için; iç tutarlık (Cronbach Alfa), test-tekrar test ve iki-yarım test güvenirlik analizleri yapılmıştır. Ölçeğin yapı geçerliği Temel Bileşenler Analizi (Extraction Method: Principal Component Analysis) Varimax Rotasyonu (Rotation Method: Varimax with Kaiser Normalization) ile incelenmiştir. Ayrıca ölçeğin madde seçimi faktör analizi ile ve maddelerin ayırt edicilik gücünün belirlenmesi madde-toplam test korelasyon katsayıları ile yapılmıştır. DDTÖ ile BDE ve EDDÖ arasıdaki ilişkinin incelenmesinde Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. BULGULAR Araştırma örneklemine alınan kadınların DDTÖ'i toplam puan ortalamaları üzerinde eğitim düzeyinin ve araştırmaya katıldıkları bölgenin etkileri varyans analizi (ANOVA) ile incelenmiştir. İlkokul, ortaokul, lise ve yüksek okul ve üstü eğitim düzeylerine göre yapılan incelemede; gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak önemli (F(3;441)=3.68, P<0.01) olduğu belirlenmiştir. DDTÖ'i toplam puan ortalamalarının hangi eğitim düzeyi tarafından etkilendiğini belirlemek amacı ile yapılan Tukey HSD (Honestly Significant Difference) çoklu karşılaştırma test sonuçlarına göre; ilkokul mezunları (ortalama= 67.73, n=183, SS= 27.98) ile yüksekokul ve üstü eğitime sahip olanlar (ortalama= 56.75, n=77, SS= 18.20) arasındaki farkın anlamlı (ortalama fark= +10.98, SS= 3.37, P<0.01) olduğu görülmüştür. Araştırma verilerinin toplandığı dört sağlık kurumundan çalışmamıza katılan kadınların toplam puan ortalamaları arasında yapılan karşılaştırmada, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak önemsiz (F(3;441)=0.98, P>0.05) olduğu bulunmuştur. Güvenirlik bulguları DDTÖ'nin Türkçe'de güvenirliği; iç tutarlık (Cronbach Alfa), test-tekrar test ve iki-yarım test güvenirlik analizleri ile incelenmiştir. DDTÖ'nin iç tutarlık katsayısı; .94 olarak belirlenmiştir. DDTÖ'nin Türkçe'de faktörlerinin iç tutarlık katsayıları ise; Duygusal Değişkenlik/Benlik Kaybı .89; Kendine Zarar Vermeyi Düşünme .87; Uyuma Bozukluğu .71; Suçluluk .76; Yeme Bozukluğu .63; Anksiyete .58'dir (Tablo 2). DDTÖ'nin Türkçe'de test-tekrar test iç tutarlık katsayısı; .97 ve test-tekrar test faktörlerinin iç tutarlık katsayıları sırası ile .94, .94, .71, .89, .68 ve .65 olarak belirlenmiştir. DDTÖ'nin Türkçe'de test-tekrar test kararlılık katsayıları; toplam puan için r=.86 (P<0.0001) ve faktörleri için, r kararlılık katsayılarının faktör sırasına göre .81, .80, .57, .66, .63 ve .72 (P<0.0001) olduğu belirlenmiştir. DDTÖ'nin iki-yarım test güvenirliği, r=.91 (P<0.0001) olarak bulunmuştur. Geçerlik bulguları DDTÖ'nin Türkçe'deki geçerliği; açıklayıcı faktör analizi (yapı geçerliği), ölçüt-bağıntılı geçerlik ve madde-toplam test korelasyon katsayıları (madde geçerliği) yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Yapı geçerliği; faktör analizi: DDTÖ'nin Türkçe'deki yapı geçerliğini incelemek amacı ile orijinal ölçekte yer alan 7 faktörde toplanmış toplam 35 maddeden elde edilen puanlara dayalı Temel Bileşenler Analizi (Extraction Method: Principal Component Analysis) Varimax Rotasyonu (Rotation Method: Varimax with Kaiser Normalization) ile uygulanmıştır. Bu analiz sonucunda öz değeri (Eigenvalues) 1'in üstünde olan (1.15-11.46 arasında değişen) 6 faktör saptanmıştır (Tablo 2). Bu faktörlerin toplam varyansa ortak katkıları % 54.69; açıkladıkları varyans yüzdeleri sırası ile %15.52, %14.83, %7.19, %6.72, %5.23 ve %5.01'dir. Yeni yapıda faktörler, en fazla madde aldığı orijinal faktör adı ile adlandırılmıştır. Buna göre DDTÖ'nin faktörleri; birinci faktör orijinal ölçeğin duygusal değişkenlik (4 madde), benlik kaybı (3 madde), anksiyete/güvenlik (2 madde) ve bilişsel bozulma (2 madde) faktörlerinde yer alan toplam 11 maddeden oluşmuştur. Bu faktör, maddelerinin çoğunu duygusal değişkenlik ve benlik kaybı faktörlerinden aldığı için Duygusal Değişkenlik/Benlik Kaybı olarak adlandırılmıştır. İkinci faktör, orijinal ölçeğin kendine zarar vermeyi düşünme (5 madde) ile suçluluk/utanma (2 madde), benlik kaybı (2 madde) ve bilişsel bozulma (2 madde) faktörlerinden gelen toplam 11 maddeden oluşmuştur. Bu faktör, maddelerinin daha çoğunun kendine zarar vermeyi düşünme faktöründen alması ve aldığı diğer maddelerin tanımladıkları durumun da kendine zarar verme ile ilgili olduğu düşünüldüğünden, Kendine Zarar Vermeyi Düşünme olarak adlandırılmıştır. Üçüncü faktör, orijinal ölçeğin yeme/uyuma bozuklukları faktörünün uyma ile ilgili maddeleri (3 madde) ve anksiyete /güvensizlik (1 madde) faktöründen gelen 4 maddeden oluşmuştur. Bu faktörde toplanan maddelerin uyuma bozukluğu ile ilgili olması nedeni ile, Uyuma Bozukluğu olarak adlandırılmıştır. Dördüncü faktör, orijinal ölçeğin suçluluk/utanma faktörünün annelik rolüne ilişkin suçluluk ifade eden üç maddesinden oluşması nedeni ile, Suçluluk olarak adlandırılmıştır. Beşinci faktör, orijinal ölçeğin yeme/uyuma bozuklukları faktöründe bulunan yeme bozukluğu ile ilgili iki maddesi ve duygusal değişkenlik faktörünün bir maddesinden oluşmuştur. Bu faktör, maddelerin çoğunun yeme bozukluğu ile ilgili olması nedeni ile Yeme Bozukluğu olarak adlandırılmıştır. Altıncı faktör, orijinal ölçeğin anksiyete/güvenlik (2 madde) ve bilişsel bozulma (1 madde) faktörlerine ait üç maddeden oluşmuştur. Bu faktör maddelerinin çoğunu anksiyete/güvenlik faktörünün anksiyete ile ilgili maddelerinden oluştuğu için Anksiyete olarak adlandırılmıştır (Tablo 2). Faktör analizi ile madde seçimi: Erkuş'a (2003) göre, madde seçimi yapılırken; faktör yükü pozitif ve .32 ve üstünde olan maddelerin faktörde yer alması uygundur. DDTÖ'nin Türkçe'sine uygulanan Temel Bileşenler Analizi sonucunda, bütün maddelerinin .34-.77 arasında pozitif yük ile bir faktöre ait oldukları görülmüştür (Tablo 2). Ölçüt-bağıntılı geçerlik: DDTÖ'nin Türkçe'deki ölçüt-bağıntılı geçerliğini incelemek için, DDTÖ ile BDE ve EDDÖ arasıdaki korelasyonlar incelenmiş; DDTÖ ile BDE (r= .71, P<0.0001) ve EDDÖ (r= .71, P<0.0001) arasında anlamlı ve güçlü bir ilişkinin olduğu saptanmıştır (Tablo 3). Madde geçerliği; madde-toplam test korelasyon katsayıları: DDTÖ'nin Türkçe'deki maddelerinin ayırt edicilik gücünün belirlenmesi, madde-toplam test korelasyon katsayıları ile yapılmıştır. Bu yönteme göre, bir maddeden alınan puanlar ile tüm ölçekten alınan puanlar pozitif yönde ve yeterince yüksek bir korelasyon gösteriyorsa, o madde ayırt edici olarak kabul edilmektedir (Erkuş 2003). DDTÖ'nin madde-toplam test korelasyon katsayılarının .35 ve .68 arasında ve madde-toplam faktör korelasyon katsayılarının .31 ve .71 (Tablo 2) arasında oldukları hesaplanmıştır. TARTIŞMA Doğum sonrası Depresyon Tarama Ölçeği'nin Türkçe'de geçerlik ve güvenirliğinin değerlendirildiği bu çalışmada, kadınların Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması 2003 (TNSA 2003) sonuçlarına göre daha fazla eğitimli oldukları, benzer şekilde küçük bir bölümünün gelir getiren bir işte çalıştıkları (sırası ile %16.4 ve %14.7) ve tamamına yakınının evli oldukları (sırası ile %96.0 ve %95.0) görülmüştür (Hancıoğlu ve Ergöçmen 2004). Ayrıca, bu çalışmada kadınların %27.0'si gelir durumunu düşük olarak bildirmişlerdir. Ankara'da yapılan bir başka çalışmada da benzer sonuçlar bildirilmektedir (Karaçam ve Ançel 2005). Diğer çalışmalarda ise, kadının eğitimi, çalışma durumu ve gelir düzeyinin depresyon yaşaması ile ilişkili olduğunu bildirilmektedir (Çalışkan ve ark. 2005, Dindar ve Erdoğan 2005, Şirin ve Gözüyeşil 2005). Yine bu çalışma sonuçlarına benzer şekilde, TNSA 2003'de son beş yıl içinde doğan çocukların ve halen devam eden gebeliklerin 1/3'ünün gebe kalındığı sırada planlanmadığı ve %20'sinin de istenmeyen gebelikler olduğu bildirilmiştir (Ünalan ve Yavuz 2004). Planlanmamış ve istenmeyen gebeliğin, gebelikte (Karaçam ve Ançel 2005) ve doğum sonrası dönemde (Robbins ve ark. 2005) depresyon ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Araştırma örnekleminde yer alan kadınların %20.2'si gebelikten önce ve %28.8'i gebeliği sırasında depresyon öyküsünün olduğunu bildirmişlerdir. Ruhsal hastalık öyküsü olan kadınlar daha fazla doğum sonrası depresyon yaşamaktadırlar (Dindar ve Erdoğan 2005). Bu araştırmada ilkokul mezunlarının DDTÖ'i toplam puan ortalamalarının yüksekokul ve üstü eğitime sahip olanlara göre, istatistiksel olarak önemli bir şekilde daha fazla olduğu görülmüştür. Bu farkın bütün eğitim grupları arasında bulunmaması nedeni ile, bu çalışmada farklı bir uygulamaya gereksinim duyulmamıştır. Ancak, daha sonraki araştırmalarda bütün eğitim gruplarından eşit sayıda bireylerin oluşturduğu örneklem ile bu çalışma tekrarlanabilir. DDTÖ'nin Türkçe'de güvenirliği iç tutarlık katsayısı, test-tekrar test kararlılık katsayısı ve iki-yarım test güvenirliği ile sınanmış ve yeterli olduğu görülmüştür. Çalışmamızda elde edilen ölçek iç tutarlık katsayısı (Cronbach Alfa = .94), Beck and Gable (2003) tarafından yapılan DDTÖ'nin İspanyolca Formunun geçerlik ve güvenirlik çalışmasında elde edilen iç tutarlık katsayısına (Cronbach Alfa= .95) benzerdir. Erkuş (2003) iç tutarlık katsayısı için alt sınırın 70 olarak alınmasını önermektedir. DDTÖ'nin Türkçe'deki alt ölçeklerinin iç tutarlık katsayılarının .58-.89 arasında yer aldığı görülmüştür (Tablo 2). Orijinal ölçeğin alt ölçeklerinin iç tutarlık katsayılarının .83-.94 (Beck ve Gable 2000) ve İspanyolca versiyonunda .76-.90 (Beck ve Gable 2003) oldukları bildirilmiştir. Bu sonuçlara göre DDTÖ'nin Türkçe'deki alt ölçeklerinin iç tutarlık katsayılarının, orijinal ölçeğe göre biraz düşük, fakat yeterli olduğu söylenebilir. Ayrıca DDTÖ'nin Türkçe'deki beş ve altıncı faktörlerinin iç tutarlık katsayılarının (sırası ile .63 ve .58) düşük olmasının madde sayılarının az olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Erkuş (2003) kültürel özellikler göz önüne alınarak, geliştirilen orijinal bir ölçeğin başka bir kültüre uyarlanması durumunda, açıklayıcı faktör analizine başvurulması gerektiğini bildirmektedir. Bu nedenle çalışmamızda açıklayıcı faktör analizi kullanılmıştır. Bu analiz sonucunda DDTÖ Türkçe'de 6 faktörden oluşmuş ve ölçekte yer alan maddelerin tamamı .34 ve daha fazla pozitif yük ile bir faktöre ait olmuşlardır. Erkuş (2003) maddelerin faktöre katkısının .32 ve üstü olması gerektiğini bildirmektedir. Bu sonuçlara göre orijinal ölçekteki tüm maddelerin DDTÖ'nin Türkçe formunda yer alması uygun görülmüştür. Bu çalışmada açıklayıcı faktör analizi sonucuna göre, DDTÖ'nin faktör yapısı orijinal ölçekten farklı yapılanmıştır. Orijinal ölçekte duygusal değişkenlik faktörü altında yer alan dört madde ve benlik kaybı faktörü altında yer alan üç maddenin bir faktörde toplandığı görülmüştür. Ayrıca orijinal ölçeğin anksiyete/güvenlik faktörünün yalnızlık ile ilgili iki maddesi ve bilişsel bozulma faktörünün dikkati toplama ile ilgili iki maddesinin de duygusal değişkenlik/benlik kaybı olarak adlandırılan faktöre yüklendikleri belirlenmiştir. Yine orijinal ölçeğin kendine zarar vermeyi düşünme faktörünün maddelerinin tamamının, DDTÖ'nin Türkçe'sinde de tek bir faktörde toplandığı, ancak örijinal ölçeğin suçluluk/utanma, benlik kaybı ve bilişsel bozulma faktörlerinden ikişer maddenin de bu faktöre yüklendiği gözlenmiştir. Kendine zarar vermeyi düşünme faktörüne yüklenen bu maddelerin daha yoğun duyguları ifade ettiği dikkati çekmektedir. Orijinal ölçeğin yeme/uyuma bozuklukları faktörünün uyma ile ilgili üç maddesi ve yeme bozukluğu ile ilgili iki maddesi, DDTÖ'nin Türkçe'sinde farklı faktörlerde yer almışlardır. Ayrıca orijinal ölçeğin anksiyete/ güvensizlik faktörünün ?yerimden sıçradığımı hissediyorum? maddesinin bu çalışmada uyku ile ilişkilendirildiği ve uyuma bozukluğu faktörüne yüklendiği görülmüştür. Orijinal ölçeğin duygusal değişkenlik faktörünün ?hiç sebep yokken çok fazla ağlıyorum? maddesinin de Türkçe'de iştahsızlık ile ilişkilendirildiği ve yeme bozuklukları faktörüne yüklendiği görülmektedir. Orijinal ölçeğin suçluluk/utanma faktörünün suçluluk ile ilgili üç maddesi Türkçe'de tek bir faktörde toplanmıştır. Yine orijinal ölçeğin anksiyete/güvenlik faktörünün aksiyete ile ilgili iki maddesi ve bilişsel bozulma faktörünün bir maddesi de Türkçe'de bir faktöre yüklenmişlerdir. Hovardaoğlu (2000) ölçüt-bağıntılı geçerlik analizinde ölçekler arası korelasyonlar anlamlı olduğu takdirde, yapı geçerliğinin yeterli düzeyde olduğunu bildirmektedir. DDTÖ'nin Türkçe'de ölçüt-bağıntılı geçerliğini incelemek için yapılan istatistiksel analiz sonucunda, DDTÖ ile BDE ve EDDÖ arasındaki ilişkinin güçlü olduğu görülmektedir (Tablo 3). Beck ve Gable (2001) de çalışmalarında benzer sonuçları elde etmişlerdir. Bir başka çalışmada Hanna ve ark. (2004)'da DDTÖ ile EDDÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin varlığını bildirmişlerdir. Bu sonuçlar DDTÖ'nin ölçüt-bağıntılı geçerliğinin kanıtı olarak gösterilebilir. Erkuş (2003) maddelerin pozitif olan korelasyon katsayılarının önemliliklerinin yorumunda, istatistiksel önemliliğin yanında, pratik önemliliğin de dikkate alınması gerektiğini bildirmektedir. Erkuş'a (2003) göre Ebel (1965) pratik önemlilikte; pozitif yükü .40 ve üstü olan maddelerin çok iyi ayırt edici; .30 ile .40 arası olanların iyi ayırt edici olduğunu; .20 ile .30 arasındakilerin düzeltilmesi gerektiğini; .20'nin altında olan maddelerin ise ölçekten çıkartılması gerektiğini bildirmektedir. DDTÖ'nin Türkçe'deki maddelerinin ayırt edicilik gücünün belirlenmesi amacı ile hesaplanan madde-toplam test korelasyon katsayılarının, .35 ve .68 arasıda ve madde-faktör test korelasyon katsayılarının .31 ve .71 (Tablo 2) arasında oldukları görülmüştür. Bu durumda DDTÖ'nin Türkçe'deki madde-toplam test korelasyon katsayılarına göre, sadece 3. ve 30. maddelerinin iyi ve diğer maddelerinin çok iyi ayırt edici; madde-toplam faktör korelasyon katsayılarına göre ise, sadece 23. ve 28. maddelerinin iyi ve diğer maddelerinin çok iyi ayırt edici olduklarını söylemek mümkündür. Araştırmada tekrar test bilgilerinin katılımcıların sadece %20.2 (n=90)'den elde edilmesi, bu çalışmanın bir sınırlılığıdır. Bu nedenle araştırmanın tekrar test ile ilgili sonuçları katılımcıların tamamını temsil edemez. Sonuç olarak, iç tutarlık katsayısı, test-tekrar test kararlılık katsayısı, iki-yarım test güvenirliği, açıklayıcı faktör analizi, ölçüt-bağıntılı geçerlik ve madde-toplam test korelasyon katsayısı analizleri, DDTÖ'nin Türkçe'de geçerlik ve güvenirlik bulgularının yeterli düzeyde olduğunu ve ülkemizde kullanılabileceğini göstermektedir. Bundan sonraki çalışmada DDTÖ'nin Türkçe'de doğum sonrası majör ve minör depresyon için kesme noktaları, duyarlılık ve secicilik ile pozitif ve negatif yordama gücünün belirlenmesi planlanmaktadır. KAYNAKLAR Albers LL (2000) Health problems after childbirth. J Midwifery Womens Health, 45: 55-7. Austin MP, Priest SR (2005) Clinical issues in perinatal mental health: new developments in the detection and treatment of perinatal mood and anxiety disorders. Acta Pychiatr Scand, 112: 97-104. Bashiri N, Spielvogel ** (1999) Postpartum depresyon: A cross-cultural perspective. Prim Care Update Ob/Gyns, 6: 82-7. Beck AT, Rush AJ, Shaw BF ve ark. (1979) Cognitive therapy of depression. New York Guilford Press. Beck CT (1999) Postpartum depression: Stopping the thief that steals motherhood. AWHONN Lifelines, 3: 41-4. Beck CT (2001) Predictors of postpartum depression, An update. Nurs Res, 50: 275-85. Beck CT, Gable RK (2000) Postpartum Depression Screening Scale: Development and psychometric testing. Nurs Res, 49: 272-82. Beck CT, Gable RK (2001) Further validation of the Postpartum Depression Screening Scale. Nurs Res, 50: 155-64. Beck CT, Gable RK (2003) Postpartum Depression Screening Scale: Spanish Version. Nurs Res, 52: 296-306. Britton HL, Gronwaldt V, Britton JR ve ark. (2001) Maternal postpartum behaviours and mother-infant relationship during the first year of life. J Pediatr, 138: 905. Bugdaycı R, Sasmaz, CT, Tezcan H ve ark. (2004) A cross-sectional prevalence study of depression at various times after delivery in Mersin province in Turkey. J Womens Health, 13: 63-8. Büyükkoca M (2001) Algılanan sosyal ile postpartum depresyon arasındaki ilişki. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi. Cantwell R, Cox JL (2003) Psychiatric disorders in pregnancy and the puerperium. Curr Obstet Gynaecol, 13: 7-13. Chandran M, Tharyan P, Muliyil J ve ark. (2002) Post-partum depression in a cohort of women from a rural area of Tamil Nadu, India: Incidence and risk factors. Br J Psychiatry, 181: 499-504. Chaudron LH, Klein MH, Regminton P ve ark. (2001) Predictors, prodromes and incidence of postpartum depression. J Psychosom Obstet Gynecol, 22: 103-112. Cox JL, Holden JM, Sagovsky R ve ark. (1987) Detection of postnatal depression: development of the 10-item Edinburgh postnatal depression scale. Br J Psychiatry, 150: 782-6. Çalışkan D, Öncü B, Köse K ve ark. (2005) Gebelikte depresyon: Kontrollü bir çalışma. 4. Uluslararası Üreme Sağlığı Kongresi Kitabı. Ankara BAYT Bilimsel Araştırmalar Basın Yayın ve Tanıtım Ltd. Şti., s. 255. Dennis CL (2004) Can we identify mothers at risk for postpartum depression in the immediate postpartum period using the Edinburgh Postnatal Depression Scale? J Affect Disord, 72: 163-9. Diego MA, Field T, Hernandez-Reif M ve ark. (2005) Prepartum, postpartum and chronic depression effects on neonatal behavior. Infant Behav Dev, 28: 132-44. Dindar İ, Erdoğan S (2005) Türk kadınlarında doğum sonrası ilk bir yıl boyunca postpartum depresyon taraması: Toplum örnekleminden bir profil. 4. Uluslararası Üreme Sağlığı Kongresi Kitabı. Ankara BAYT Bilimsel Araştırmalar Basın Yayın ve Tanıtım Ltd. Şti., s. 196. Edebohls L, Ecklund C (2002) Postpartum depression: Practical advice from two nurse practitioners. Paediatr Nurs, 22: 298-9. Ekuklu G, Tokuc B, Eskiocak M ve ark. (2004) Prevalance of postpartum depression in Edirne, Turkey, and related factors. J Reprod Med, 49: 908-14. Engindeniz N (1996) Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği'nin Türkçe Formu için Geçerlilik ve Güvenirlilik Çalışması. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İzmir: Ege Üniversitesi. Erkuş A (2003) Psikometri Üzerine Yazılar: Ölçme ve Psikometrinin Tarihsel Kökenleri, Güvenirlik, Geçerlik, madde Analizi, Tutumlar; Bileşenleri ve Ölçülmesi. 1. baskı, Ankara. Türk Psikologlar Derneği Yayınları No:24. s. 34-148. Evins GG, Theofrastous JP (1997) Postpartum depression: A review of postpartum screening. Prim Care Update Ob/Gyns, 4: 241-6. Georgiopoulos **, Bryan TL, Yawn BP ve ark. (1999) Population- Based Screening for Postpartum Depression. Obstet Gynecol, 93: 654-7. Gülseren L (1999) Doğum sonrası depresyon: Bir gözden geçirme. Turk Psikiyatri Derg, 10: 58-67. Hancıoğlu A, Ergöçmen BA (2004) Kadınların Temel Özellikleri ve Statüleri. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (2003), Ankara. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı ve Avrupa Birliği, s. 33-42. Hanna B, Jarman H, Savage S ve ark. (2004) The clinical application of three screening tools for recognizing post-partum depression. Int J Nurs Pract, 10: 72-9. Hisli N (1988) Beck Depression Envanteri'nin geçerliği üzerine bir çalışma. Psikoloji Dergisi, 6: 118-22. Hovardaoğlu S (2000) Davranış Bilimleri İçin Araştırma Teknikleri. Ankara VE-GA Yayınları, s. 87-125. İnandı T, Elci OC, Öztürk A ve ark. (2002) Risk factors for depression in postnatal firt year, in eastern Turkey. Int J Epidemiol, 33: 1201-7. Jennings KD, Ross S, Popper S ve ark. (1999) Thoughts of harming infants in depressed and nondepressed mothers. J Affect Disord, 54: 21-28. Karaçam Z, Ançel G (2005) Gebelikte depresyon, anksiyete ve etkileyici faktörler. 4. Uluslararası Üreme Sağlığı Kongresi Kitabı, Ankara BAYT Bilimsel Araştırmalar Basın Yayın ve Tanıtım Ltd. Şti., s. 183. Kennedy HP, Beck CT, Dricoll JW ve ark. (2002) A light in the fog: Caring for women with postpartum depression. J Midwifery Womens Health, 47: 318-30. Maley B (2002) Creating a postpartum depression support group. AWHONN Lifelines, 6: 62-5. McIntosh **, Holmes S, Gleeson S ve ark. (2001) Maternal recall bias, obstetric history and schizophrenia. Br J Psychiatry, 181: 520-5. Özmen E, Sağduyu A (1997) Temel sağlık hizmetlerinden depresyon: Tanı sorunları ve öneriler. Turk Psikiyatri Derg, 8: 93-101. Rezaki R, Kaplan İ, Özgen Üçok G ve ark. (1995) Temel sağlık hizmetlerinde ruhsal sorunlar üzerine bir alan araştırması. Turk Psikiyatri Derg, 6: 3-11. Rivieres-Pigeon C, Saurel-Cubizolles MJ, Lelong N (2004) Considering a simple strategy for detection of women at risk of psychological distress after childbirth. BIRTH, 31: 34-42. Robbins AS, Chao SY, Frost LZ ve ark. (2005) Unplanned pregnancy among active duty service women, U.S. Air Force, 2001. Mil Med, 170: 38-43. Savaşır I, Şahin NH (1997) Bilişsel-Davranışçı Terapilerde Değerlendirme: Sık Kullanılan Ölçekler., Ankara Türk Psikologlar Derneği Yayınları, s. 23-38. Şirin A, Gözüyeşil EY (2005) Gebe kadınlarda depresyon durumu. 4. Uluslararası Üreme Sağlığı Kongresi Kitabı. Ankara BAYT Bilimsel Araştırmalar Basın Yayın ve Tanıtım Ltd. Şti., s. 252. Ünalan T, Yavuz S (2004) Doğurganlık Tercihleri. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (2003). Ankara Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı ve Avrupa Birliği, s. 99-106. |
Şizofreni Belirtilerinin Faktör Yapısı: Bağımsız Madde Analizi Nasıl Bir Modeli Destekliyor? Dr. E. Tuğba ÖZEL KIZIL, Dr. M. Can SAKA, Dr. E. Cem ATBAŞOĞLU, Dr. A. Kemal GÖĞÜŞ GİRİŞ Heterojen bir bozukluk olan şizofreniyi daha iyi anlamak ve nörobiyolojik bileşenlerini araştırmak amacıyla çeşitli sınıflandırmalar yapılmış ve belirti boyutları tanımlanmıştır. Birtakım istatistiksel yöntemler (iç tutarlılık, korelasyon analizi, faktör analizi vb.) kullanılarak, ilişkili belirtilerin belirti kümeleri altında toplanması esasına dayanan boyut/faktör yaklaşımı, Andreasen ve Olsen'in (1982) ampirik ?pozitif? ve ?negatif? ayrımından sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu araştırmacıların çalışmaları son yirmi yılda şizofreninin belirti boyutlarının araştırıldığı birçok çalışmaya ivme kazandırmıştır. Andreasen ve ark. (1990) tarafından geliştirilen ?Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği? ve ?Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği? kullanılarak faktör analizi yöntemiyle iki ya da daha fazla sayıda boyut içeren modeller ortaya konmuştur. Ancak, izleyen çalışmaların çoğu pozitif-negatif dikotomisi yerine, Liddle'ın (1987) ortaya koyduğu 3 boyutlu modeli (pozitif/psikotik, psikomotor yoksulluk/negatif ve dezorganizasyon boyutları) desteklemiştir (Peralta ve Cuesta 2001). Ancak, bu çalışmaların hemen hepsinde ampirik olarak tanımlanan alt ölçek yapılarının geçerli olduğu (iç tutarlılıklarının yüksek olmasına dayanarak) ön kabulüne dayalı olarak, bütün maddeler değil, alt ölçeğin son maddesi olan genel değerlendirme esas alınmıştır (Örneğin, PBDÖ'deki Varsanılar alt ölçeğinin Varsanıların Genel Değerlendirilmesi maddesi vb.). Söz konusu çalışmalar güvenilir olmayan sonuçlar elde edilmesi bakımından eleştirilmekte ve belirti boyutlarının genel değerlendirmeler yerine bağımsız maddeler düzeyinde araştırılması önerilmektedir. Madde düzeyinde yapılan faktör analizi çalışmaları ise yetersiz sayıda olmaları ve yöntem sorunları (örneklem sayısının yetersiz olması, farklı istatistiksel yöntemler kullanılması vb.) bulunması nedeniyle tutarlı sonuçlar elde edilmemesi bakımından eleştirilmektedir (Peralta ve Cuesta 2001, Stuart ve ark. 1999). Şizofreninin belirti boyutları konusunda yapılan çalışmaların bir bölümünü de, farklı kültürlerde yapılan çalışmalar oluşturmaktadır. Bu çalışmalarda özellikle negatif belirtiler açısından benzer sonuçlar elde edilmesi araştırmacılar tarafından belirti boyutlarının evrenselliği lehine yorumlanmıştır (Emsley ve ark. 2001, Lin ve ark. 1998, Kulhara ve ark. 2003, Gureje ve ark. 1995). Ülkemizde psikotik bozukluklarda birinci sıra belirtilerin faktör yapılarının araştırıldığı henüz yayınlanmamış bir araştırma (Turgut ve ark. 2004) ile Veznedaroğlu ve ark. (1995) şizofreni hastalarından oluşan küçük bir örneklemde genel altölçek maddeleri düzeyinde yaptıkları çalışma dışında, şizofrenide belirti boyutlarının incelendiği çalışmalara rastlanmamıştır. Buradan yola çıkılarak bu çalışmada, madde düzeyinde çalışılmasına olanak verecek büyüklükte bir örneklemde, PBDÖ ve NBDÖ ile değerlendirilen şizofreni belirtilerinin faktör yapılarının standart istatistiksel yöntemler kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca, bu ölçeklerin Türkçe'deki tek geçerlik çalışmasında (Erkoç ve ark. 1991a, Erkoç ve ark. 1991b) sadece iç tutarlılık incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci amacı da, ölçeklerin yapı geçerliklerinin faktör analizi kullanılarak sınanmasıdır. YÖNTEMLER Örneklem Çalışmanın örneklemini 2001-2004 yılları arasında kliniğimizde ayaktan ya da yatarak tedavi gören ve DSM-IV tanı ölçütlerine (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994) göre şizofreni tanısı konan,14-65 yaş arasındaki 180 hasta oluşturmuştur. Hastaların 152'si (%84.4) paranoid, 23'ü(%12.8) farklılaşmamış, 4'ü(%2.2) dezorganize, 1'i(%0.6) rezidüel tip şizofreni tanısı almıştır. PBDÖ ve NBDÖ ile değerlendirmeleri yapılan şizofreni hastaları örnekleme dahil edilmiştir. Hastalara bu ölçekler, uygulama konusunda eğitim almış değerlendirmeciler tarafından uygulanmıştır. Eksen I ek tanısı olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Kapalı psikoz servislerinde yatan (n=92), ayaktan polikliniğe başvuran (n=62) ve Gündüz Hastanesi'nde izlenen (n=26) hastalardan oluşan örneklemin %56.7'si (n=102) erkektir. Ortalama yaş 33.79 (± 12.75) olarak bulunmuştur. Hastaların çoğu bekar (%71.7) olup, ortalama toplam eğitim süresi 10.9 (±3.61) yıl olarak saptanmıştır. Hastaların 58'i (%32.2) hastalığı nedeniyle çalışamazken, 41'i (%22.8) çalışan, 37'si (%20.6) ev hanımı, 25'i (13.9) öğrenci, 16'sı (%8,9) emekli, 3'ü (%1.7) ise işsiz olup, iş arayan hastalardır. Hastalığın ortalama başlangıç yaşı 23.1 (±7.51) yaş, ortalama hastalık süresi 128.8 (±127.29) ay, ortalama antipsikotik ilaç kullanım süreleri 95.5 (±112.5) aydır. Ortalama hastanede yatış sayısı 2.9 (±3.01), ortalama hastanede yatış süresi ise 2.9 (±4.29) aydır. Hastaların 151'i (%83.9) değerlendirme sırasında antipsikotik ilaç almaktayken, 29'u (%16.1) antipsikotik ilaç kullanmamaktadır. Kullanılan ölçüm araçları Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PBDÖ): Şizofreninin pozitif belirtilerinin düzeyini, dağılımını ve şiddet değişimini ölçmek amacıyla kullanılan bir ölçektir. Toplam 4 alt ölçek ve 35 madde içermektedir. Bu alt ölçekler Varsanılar, Sanrılar, Garip davranış ve Pozitif yapısal düşünce bozukluğudur. 35. madde uygunsuz duygulanım maddesidir ve ayrı bir alt ölçek olarak değerlendirilmektedir (Aydemir ve Köroğlu 2000a). Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (NBDÖ): Şizofreninin negatif belirtilerinin düzeyini, dağılımını ve şiddet değişimini ölçmek amacıyla kullanılan bir ölçektir. Toplam 5 alt ölçek ve 25 madde içermektedir. Bu alt ölçekler duygulanımda düzleşme ya da küntleşme, aloji,enerji ve isteğin azalması, zevk almama ve toplumsal çekilme ile dikkattir (Aydemir ve Köroğlu 2000b). Her iki ölçek de hastayla görüşme, görüşme sırasındaki gözlemler ve hastanın çevresindeki kişilerden (yakınları, tedavi ekibi vb.) alınan bilgilere dayanarak puanlanır. Ölçekler altılı Likert tipi ölçüm sağlamaktadır, her maddenin puanlaması 0-5 arasında değişmektedir. Ölçeklerin Türkçe formlarının çalışmalarında iç tutarlılığa sahip bulunması geçerliliğe gösterge olarak alınmıştır (Erkoç ve ark. 1991a, Erkoç ve ark. 1991b). İstatistiksel analiz PBDÖ ve NBDÖ ölçeklerinin alt ölçek global değerlendirme maddeleri ile bağımsız 50 maddesine ayrı faktör analizi uygulanmıştır. Faktör yapısını belirlemek için ana bileşen analizi, faktör sayısını belirlemek için Kaiser kriteri ve faktörleri daha belirgin hale getirmek için en sık kullanılan rotasyon yöntemlerinden biri olan varimaks rotasyonu kullanılmıştır. Verilerin faktör modeli ile uyumlu olup olmadığı ise Kaiser-Meyer-Olkin değeri ile değerlendirilmiştir (Özdamar 2002). Ayrıca, maddelerin ölçekteki tanımı gereği belirtilerin kesin olarak var olduğu anlamına gelen 2 ve üzerinde puan alma sıklıkları hesaplanmıştır. Potansiyel korelasyon aralığını sınırlayabileceğinden nadir puanlanan (kesin var olma oranı %10'dan düşük olan) maddeler dışarıda bırakılarak madde düzeyinde ikinci bir faktör analizi yapılmıştır. Her üç analizde de, maddeler faktör yüklerinin en yüksek olduğu faktörlere dahil edilmiş ve elde edilen faktörler içeriklerine göre adlandırılmıştır. Tüm istatistiksel analizler SPSS 10.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR Genel değerlendirmeler düzeyinde elde edilen bulgular PBDÖ ve NBDÖ global değerlendirmeleri düzeyinde özdeğeri 1'den büyük, toplam varyansın %59.9'unu açıklayan 3 faktör elde edilmiştir. Bunlar; Duygulanımda düzleşme/küntleşme, Aloji, Enerji ve isteğin azalması alt ölçek maddelerini içeren ?Negatif faktör?, Sanrılar ve Varsanılar alt ölçek maddelerini içeren ?Pozitif faktör? ve Pozitif yapısal düşünce bozukluğu ile Uygunsuz duygulanımdan oluşan ?Dezorganizasyon faktörü?dür. Tablo 1'de elde edilen faktör yapısı, özdeğerler, varyans yüzdeleri ve faktörlere ait Cronbach değerleri verilmiştir. Zevk almama ve toplumsal çekilme maddesi hem negatif, hem de pozitif faktöre benzer yüklerle yüklenmiştir. Bu analizde Kaiser-Meyer-Olkin değeri 0.743 olarak (verilerin faktör modeli ile uyumlu olduğunu göstermektedir) saptanmıştır. Madde düzeyinde elde edilen bulgular Tüm maddeler faktör analizine dahil edildiğinde toplam varyansın %68.3'ünü açıklayan, özdeğeri 1'den büyük 13 faktör elde edilmiştir. Kaiser-Meyer-Olkin değeri 0.766 olarak (verilerin faktör modeli ile uyumlu olduğunu göstermektedir) saptanmıştır. 9 madde tüm faktörlerde düşük (0.50'nin altında) yüklenmiştir. Bunlar; Kötülük görme sanrıları, Referans sanrıları, Saldırgan ve taşkın davranış, Yineleyici ya da stereotipik davranış, Baskılı konuşma, Klang çağrışım, Fizik enerjinin azalması, Cinsel etkinlik ve Mental durum değerlendirmesi sırasında dikkatsizlik maddeleridir. Madde düzeyinde yapılan ikinci faktör analizinde ise %10'dan daha düşük oranda kesin olarak bulunan 4 madde (Düşünce çekilmesi, Enkoherans, Çelinebilir konuşma ve Klang çağrışım) dışlanmıştır. Geriye kalan 46 maddenin analizinde toplam varyansın %68'ini açıklayan 12 faktör elde edilmiştir. Tablo 2'de elde edilen faktör yapısı, özdeğerler ve varyans yüzdeleri ile faktörlere ait Cronbach değerleri verilmiştir. Bu faktörler sırasıyla; Psikomotor yoksulluk, Pozitif yapısal düşünce bozukluğu, İşitsel/görsel varsanılar, Sosyal ve mesleki işlev kusuru, Tuhaf sanrılar, Dikkat/stereotipi, Paranoid özellikler, Bedensel varsanılar/Sanrılar, Görünüm, Büyüklük/Dinsel sanrılar, Uygunsuz duygulanım ve Kıskançlık sanrılarıdır. TARTIŞMA Genel değerlendirme maddeleri kullanılarak yapılan faktör analizi sonucunda, daha önce Liddle (1987) tarafından ortaya konulan 3 boyutlu modele benzer bir yapı elde edilmiştir. Zevk almama ve toplumsal çekilme maddesinin negatif ve pozitif faktörlere benzer yüklerle (0.540 ve 0.590) yüklendiği dikkat çekmektedir. Bu durum anhedoninin negatif belirtilerle olduğu kadar, pozitif belirtilerle de beraber görülebilen, sık rastlanan bir belirti olması ile açıklanabilir. Madde düzeyinde ise, tüm maddeleri içeren ve nadir puanlananların dışlandığı iki farklı analiz yapılması ve sonuçların karşılaştırılması yoluna gidilmiştir. Minas ve ark. (1995) çalışmasında olduğu gibi, Kötülük görme ve Referans sanrıları gibi sık puanlanan (%70 ve %77.2) belirtilerin farklı boyutlara dağıldığı ve düşük faktör yüklerine sahip olduğu gözlenmiştir. Ancak, bozukluğun temel belirtilerini dışarıda bırakmak anlamına geleceğinden, sık puanlanan belirtilerin dışlanmasının hatalı bir yöntem olduğu düşünülmüştür. Dolayısıyla nihai analizde düşük faktör yüklerine sahip maddeler dışlanmamış, yalnızca nadir puanlanan 4 madde dışarıda bırakılmıştır. Her iki analizde de toplam varyansın %68'ini açıklayan benzer faktör yapıları elde edilmiştir. Çalışmalarda farklı metodolojilerin kullanılması karşılaştırma yapılmasını güçleştirse de, elde edilen faktör yapıları benzerdir (Liddle 1987, Malla ve ark. 1993, Minas ve ark. 1995, Andreasen ve ark. 1995, Toomey ve ark. 1997, Peralta ve Cuesta 1999, Emsley ve ark. 2001). Genel değerlendirmeler düzeyinde elde edilen ?Negatif faktör?e ait belirtilerin iki ana faktöre (Psikomotor yoksulluk ve Sosyal ve mesleki işlev kusuru) yüklendiği, Pozitif ve Dezorganizasyon faktörlerine ait belirtilerin ise diğer faktörlere dağıldığı izlenmiştir. Önceki çalışmalarca da desteklenen ilk dört faktörün iç tutarlılıkları da yüksek bulunmuştur. İki analizde de, diğer çalışmalarda olduğu gibi Konuşma yoksulluğu, Duygulanımda düzleşme maddeleri ile aynı faktöre yüklenmiştir (Liddle 1987, Andreasen ve ark. 1995, Toomey ve ark. 1997, Emsley ve ark. 2001). Ek olarak Sosyal dikkatsizlik maddesini de içeren bu faktör, Liddle'ın tanımına uygun olarak ?Psikomotor yoksulluk? boyutu olarak adlandırılmıştır. İlk analizde Fizik enerjinin azalması maddesi de bu faktör altında yer alırken, ikinci analizde Zevk alamama ve toplumsal çekilme ile Enerji ve isteğin azalması maddeleriyle beraber ?Sosyal ve mesleki işlev kusuru? faktörü altında yer almasının klinik açıdan daha uygun olduğu düşünülmüştür. Konuşma içeriğinde yoksulluk maddesinin diğer yapısal düşünce bozukluğu maddeleri ile aynı faktörde toplanması, tanımı gereği mantıklı bulunmuş ve bu faktörün ?Pozitif yapısal düşünce bozukluğu? olarak adlandırılmasının yerinde olacağı düşünülmüştür. Bu sonuç diğer çalışmalar tarafından da desteklenmektedir (Malla ve ark. 1993, Miller ve ark.1993, Minas ve ark. 1994, Peralta ve Cuesta 1999). Schneider'in birinci sıra belirtileri arasında sayılan kontrol edilme, düşünce okunması, düşünce yayınlanması, düşünce sokulması, düşünce çekilmesi sanrıları önceki çalışmalardakine paralel olarak aynı faktör altında toplanmıştır. Suçluluk ve günahkarlık sanrılarını da içeren bu faktör, sanrıların bizar/tuhaf niteliklerinden yola çıkılarak ?Tuhaf sanrılar? olarak adlandırılmıştır. Büyüklük sanrıları ve Dinsel sanrılar klinik anlamda alışılmışa uygun biçimde aynı faktör altında toplanmış, bu faktör ?Büyüklük/Dinsel sanrılar? olarak adlandırılmıştır. Koku varsanıları, Somatik varsanılar ve Somatik sanrılar da aynı faktörde yer almışlardır. Bu iki sonuç daha önce Kitamura ve ark. (1998) elde ettiği faktör yapısı ile örtüşmektedir. İşitsel ve Görsel varsanılar ise ayrı bir faktör oluşturmuşlardır, ancak bu sonuç önceki çalışmalar tarafından desteklenmemektedir. Bu çalışmada dikkat çeken bir nokta da, Dikkat alt ölçek maddelerinin ayrı faktörlerde yer almasıdır. Sosyal dikkatsizlik, her iki analizde de Psikomotor yoksulluk faktörü altında yer almıştır ve bu sonuç sosyal dikkatsizliğin negatif belirtilerle, özellikle de duygulanımda düzleşme ile ilişkili bulunduğu çalışmalarla uyumludur (Malla ve ark. 1993, Minas ve ark. 1994, Andreasen ve ark. 1995, Toomey ve ark. 1997, Peralta ve Cuesta 1999, Emsley ve ark. 2001). Atbaşoğlu ve ark. (2003) da yaptıkları çalışmada, bu iki maddenin birbirleriyle ilişkili olmadığını, Sosyal dikkatsizlik maddesinin Tuhaf davranış ve Aloji ile ilişkili olup, nöropsikolojik testlerdeki performans ile ilişkili olmadığını saptamışlardır. Buna karşılık mental durum muayenesi sırasında dikkatsizlik maddesinin çeşitli nöropsikolojik testlerdeki performans ile ilişkili olduğunu göstermişlerdir. Bu çalışmada, Mental durum değerlendirmesi sırasında dikkatsizlik maddesi Bloklar, Yanıttan önce beklemenin uzaması ve yineleyici/stereotipik davranış belirtileri ile beraber yüklenmiş ve bu faktör ?Dikkat? boyutu olarak adlandırılmıştır. Madde düzeyinde yapılan diğer çalışmalarda ya faktör yapısına dahil edilmediğinden ya da analiz öncesi dışlandığından bu maddenin diğer maddelerle ilişkileri açıklığa kavuşmamıştır. Ancak bu çalışmada elde edilen sonuç, Peralta ve Cuesta'nın (1999) Mental durum değerlendirmesi sırasında dikkatsizlik maddesinin bloklar ve yanıttan önce beklemenin uzaması maddesi ile beraber yüklendiğini gösteren çalışmaları ile uyumludur. Cinsel etkinlik maddesinin uygunsuz duygulanım ile beraber ayrı bir faktörde yer alması klinik açıdan şaşırtıcı bir bulgudur. Ancak bu maddenin sosyal ve mesleki işlev kusuru faktörüne de benzer yükle yüklendiği dikkat çekmektedir, bu nedenle bu faktöre dahil edilmesinin klinik açıdan daha uygun olduğu düşünülmüştür. Kendine bakım ve temizlik ile giyim ve görünüm maddeleri her iki analizde de aynı faktörde yer almışlar ve ?görünüm? boyutu olarak adlandırılmışlardır. Peralta ve Cuesta'nın (1999) çalışmasında olduğu gibi, kıskançlık sanrıları bu çalışmada da tek başına ayrı bir faktör oluşturmuştur. Bu sonucun maddenin nadir puanlanmasından (%12.8) kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmanın önde gelen kısıtlılığı elde edilen boyut modelinde bazı faktörlerin(dikkat/stereotipi, paranoid özellikler, bedensel varsanılar/sanrılar, görünüm, büyüklük/dinsel sanrılar) iç tutarlıklarının orta-düşük bulunmasıdır. Bu da örneklemin hastalığın farklı evrelerindeki hastaları içeriyor olması ile açıklanabilir. Çalışmanın kesitsel nitelikte olması, yatan hastalar da alındığından örneklemin çoğunun paranoid tipte hastalardan oluşması, ilaç kullanımının faktör yapıları üzerindeki etkisinin araştırılamamış olması da diğer kısıtlılıklardır. Tüm bu kısıtlılıklara rağmen, faktör yapılarının varyansı yeterince açıklaması modelin geçerli olduğuna işaret eder niteliktedir. Özetle, bu çalışmada NBDÖ belirtilerinin iki ana faktör altında toplandığı, PBDÖ belirtilerinin ise daha heterojen olup, diğer faktörlere dağıldığı gözlenmiştir. psikomotor yoksulluk, pozitif yapısal düşünce bozukluğu, işitsel/görsel varsanılar ve sosyal ve mesleki işlev kusuru boyutlarının iç tutarlılıklarının yüksek olması bu boyutların homojen olduğuna işaret etmektedir. Farklı kültürlerde yapılan çalışmaların sonuçları (Emsley ve ark. 2001) ile benzerlik gösteren bu sonuçlar özellikle psikomotor yoksulluk ile sosyal ve mesleki işlev kusuru boyutlarının kültürel farklılıklardan etkilenmediği izlenimini vermektedir. Ayrıca, bu sonuçlar geçerlik güvenirlik çalışmalarında iç tutarlılık yüksek bulunmasına rağmen, NBDÖ ve PBDÖ'nün Türkçe formlarının alt ölçek yapılarının geçerli olmadığını göstermiştir. Buradan yola çıkılarak, pozitif belirtilerin nörobiyolojik ve klinik bileşenlerinin araştırıldığı çalışmalarda PBDÖ ve NBDÖ'nün alt ölçek genel değerlendirmelerinin ya da toplam puanlarının kullanılmasının hatalı sonuçlara yol açabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla ileride yapılacak çalışmalarda boyutlar düzeyinde çalışılması, hatta pozitif belirtiler için belirti düzeyinde çalışılmasının daha uygun olacağı söylenebilir. Bununla beraber, PBDÖ ve NBDÖ her ne kadar geniş psikotik belirti yelpazesine sahipse de, depresif, katatonik ve manik belirtileri içermemektedir. Bu yönüyle şizofrenide belirti boyutlarının araştırılması için bu ölçeklerin tek başlarına yeterli olmadıkları, başka ölçeklerle beraber kullanılarak faktör yapılarının araştırılması da önerilebilir. KAYNAKLAR Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV). (Çev. Ed.: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995: 337-363. Andreasen NC, Olsen S (1982) Negative and positive schizophrenia:definition and validation. Arch Gen Psychiatry, 39: 789-794. Andreasen NC (1990) Methods for assesing positive and negative symptoms. Mod Probl Pharmacopsychiatry, 24:73-88. Andreasen NC, Arndt S, Alliger R, Miller D, Flaum M (1995) Symptoms of schizophrenia. Methods, meanings, and mechanisms. Arch. Gen. Psychiatry, 52(5): 341-51. Atbaşoğlu EC, Özguven HD, Ölmez S (2003) Dissociation between inattentiveness during mental status testing and social inattentiveness in the Scale for the Assessment of Negative Symptoms attention subscale. Psychopathology, 36(5):263-8. Aydemir Ö, Köroğlu E (2000a) Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği. Psikiyatride Kullanılan Klinik Ölçekler. Hekimler Yayın Birliği, Ankara, s. 46-70. Aydemir Ö, Köroğlu E (2000b) Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği. Psikiyatride Kullanılan Klinik Ölçekler. Hekimler Yayın Birliği, Ankara, s. 71-87. Emsley RA, Niehaus DJH, Mbanga NI ve ark. (2001) The factor structure for positive and negative symptoms in South African Xhosa patients with schizophrenia. Sch Res, 47: 149-157. Erkoç Ş, Arkonaç O, Ataklı C, Özmen E (1991a) Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeğinin güvenirliliği ve geçerliliği. Düşünen Adam, 4: 20-24. Erkoç Ş, Arkonaç O, Ataklı C, Özmen E (1991b) Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeğinin güvenirliliği ve geçerliliği. Düşünen Adam, 4:16-19. Gureje O, Aderibigbe YA, Obikoya O (1995) Three syndromes in schizophrenia: validity in young patients with recent onset of illness. Psychol Med, 25: 715?725. Kitamura T, Okazaki Y, Fujinawa A ve ark. (1998) Dimensions of schizophrenic positive symptoms: an exploratory factor analysis investigation. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci, 248(3):130-5. Kulhara P, Avasthi A (2003) Influence of depressive symptoms and premorbid adjustment on factor structure of phenomenology of schizophrenia: a study from India. Eur Psychiatry, 18(5):226-232. Liddle PF (1987) The symptoms of chronic schizophrenia: a re-examination of the positive-negative dichotomy Br J Psychiatry, 151: 145-151. Lin AS, Chen CH, Hwu HG ve ark. (1998) Psychopathological dimensions in schizophrenia: a correlational approach to items of the SANS and SAPS. Psychiatry Res, 77(2):121-130. Malla AK, Norman RMG, Williamson P ve ark. (1993) Three syndrome concept of schizophrenia: A factor analytic study. Schizophr. Res, 10: 143-150. Miller DD, Arndt S, Andreasen NC (1993) Alogia, attentional impairment, and inappropriate affect: their status in the dimensions of schizophrenia. Compr Psychiatry, 34(4): 221-226. Minas IH, Klimidis S, Stuart GW ve ark. (1994) Positive and negative symptoms in the psychoses: principal components analysis of items from the Scale for the Assessment of Positive Symptoms and the Scale for the Assessment of Negative Symptoms. Compr Psychiatry, 35(2):135-144. Özdamar K (2002) Bölüm 9 Faktör Analizi, Paket Programlar ile İstatistiksel Veri Analizi-2 (Çok Değişkenli Analizler), Cilt 2, 4. Baskı, Kaan Kitabevi, Eskişehir, s. 235-276. Peralta V, Cuesta MJ (1999) Dimensional structure of psychotic symptoms: an item-level analysis of SAPS and SANS symptoms in psychotic disorders. Schizophr. Res, 38(1):13-26. Peralta V, Cuesta MJ (2001) How many and which are the psychopathological dimensions in schizophrenia? Issues influencing their ascertainment. Schizophr Res, 49(3):269-285. Stuart GW, Pantelis C, Klimidis S ve ark. (1999) The three-syndrome model of schizophrenia: meta-analysis of an artefact. Schizophr Res, 39(3):233-242. Toomey R, Kremen WS, Simpson JC ve ark. (1997) Revisiting the factor structure for positive andnegativesymptoms: evidence from a large heterogeneous group of psychiatric patients. ** J Psychiatry, 154:371?377. Turgut TI, Rezaki M, Özdemir H (2004) Akut psikoz veya psikoz belirtilerinde alevlenme olan hastalarda Schneider'in birinci sıra belirtilerinin tanısal değerleri ve faktör incelemesi. VIII. Bahar Sempozyumu, Program ve Bildiri Özet Kitabı, s. 154-158. Veznedaroğlu B, Mete L, Akbay Ş ve ark. (1995) Şizofrenide Belirti Dağılımının Klinik Gidiş Özellikleri ve Bölgesel Beyin Kan Akımlarıyla İlişkisi. Türk Psikiyatri Dergisi, 6(3):163-167. |
Psikotik Bipolar Depresyonda Çoklu Ağır Kendini Yaralama Davranışları İçin Elektrokonvülzif Terapi Manu ARORA MD; Samir Kumar PRAHARAJ MD; Ravi PRAKASH MD GİRİŞ Kendini yaralama davranışı duygudurum bozuklukları, kişilik bozuklukları (özellikle sınırda kişilik bozukluğu), madde kötüye kullanımı, kaygı bozuklukları ve bazı bedensel hastalıklara bağlı psikiyatrik bozuklularda (örneğin, Lesch-Nyhan Sendromu) görülen kendine zarar verme davranışlarından biridir (Haw 2001). Favazza ve Rosenthal (1993), patolojik kendini yaralamayı ?intihar amacı gütmeden bilinçli olarak vücut dokularını tahrip etme veya dokulara zarar verme? davranışı olarak tanımlamışlardır. Bu durum, bir kültüre özgü olarak törensel bağlamda vücutta değişiklikler yapma, dövme veya vücut delme gibi toplumsal yaşamda kabul edilmiş davranışların dışındadır. Kendini yaralama davranışı şiddetine ve sıklığına göre ikiye ayrılır (Favazza ve Simeon 1995): Birincisi, orta düzey/yüzeysel türdür ve hafif şiddette çok sık kendini yaralamayı içerir. Bu tür, kişilik bozuklukları ve zekâ geriliklerinde görülür. İkinci tür ise ağırdır: Daha seyrek ama ileri düzeyde tahrip edici kendine zarar verme davranışlarını içerir ve daha çok psikoz veya akut zehirlenmelerde görülür. Kendini yaralama davranışının hafif ama çok sık görüldüğü durumlar kompülsif, dürtüsel ve stereotipik olarak alt türlere ayrılır. Kendini yaralama genelde düzensiz ve tekrarlamayan özellikler taşır. İntihar amacıyla yapılmayan çok ağır tahrip edici formları vardır. Bu tür hastalarda amputasyon, enüklüasyon bıçaklama, kendini hadım etme hatta kendi etini yeme ve kendini ameliyat etme gibi kendini yaralamanın tuhaf örnekleri de bildirilmiştir (Conn ve Lion 1983). Bu tür kendine zarar verme davranışları daha çok şizofreni, zehirlenme durumları ve şiddetli depresyona bağlı olarak ortaya çıkar (Favazza 1989, Favazza ve Rosenthal 1993). Psikotik hastalarda görülen kendine zarar verme davranışları genelde emir veren dini içerikli varsanılara veya sanrılara bağlıdır; suçluluk duygusuyla kendine ceza verme ve cinsel içerikli günah işleme en yaygın temalardır (Conn ve Lion 1983). Antipsikotikler, lityum, beta blokörler, buspiron, naltrekson, ve L-triptofan gibi çeşitli psikofarmokolojik tedavilerin kendine zarar verme davranışlarını azalttığı bildirilmiştir (Luchins 1990). Özellikle sınırda kişilik bozukluğunda klozapin tedavisinin kendini yaralama davranışlarını azalttığı gösterilmiştir (Ferrerri ve ark. 2004). Elektrokonvülsif tedavilerin psikotik kendine zarar verme davranışlarını azalttığına ilişkin birkaç çalışma bulunmaktadır (Bates ve Smeltzer 1982; Dean 2000). Bu yazıda, psikotik depresyon dönemi sırasında çoklu ağır kendini yaralama davranışı gösteren ve elektrokonvülzif tedaviye iyi yanıt vermiş olan bir bipolar hastayı sunacağız. OLGU A., 32 yaşında müslüman bir erkek hasta. Hastalığın ilk 4 ayında psikomotor hızlanma, taşkın duygudurum, büyüklük düşünceleri bulunmaktaydı. Bu belirtilerin ardından iki aydır iletişimde azalma, çökkün duygudurum, ağlama nöbetleri ve kendine zarar verme davranışları gözlendi. Geçmişte dört mani dönemi geçirmiş ve dönemler arasında tedavi görmeden tam düzelme göstermişti. Anne tarafından dedesinde ve amcasında paranoid şizofreni öyküsü vardı. Aile bireylerinde kendini yaralama yoktu. Hastanın öyküsünde kişilik bozukluğuna ilişkin bir bilgi saptanmadı. Babası ve ağabeyi bir seferinde hastanın kendi parmağını bir taşın üstüne koyup tuğlayla ezdiğini ve bir başka sefer de orakla penisini kesmeye çalıştığını görmüşlerdi. Hasta, direğe yüzünü vurma ve dişlerini kırma, avuç içini yakma gibi kendini yaralama davranışları da göstermiştir. Fizik muayenede, kollarda ve bacaklarda çeşitli iyileşmiş yara izlerine rastlanmıştır. Ayrıca, hastanın üst ön dişleri eksikti ve diş etlerinde granülasyon dokusu oluşmuştu (Şekil 1). Sağ avuç içinde dairesel bir yanık izi vardı (Şekil 2) ve sol işaret parmağı ezilmiş ve tırnağı kısmi olarak soyulmuş durumdaydı (Şekil 3). Penis ucunda kesiklere rastlandı. Ruhsal durum değerlendirmesinde çökkün olduğu gözlendi. Psikomotor etkinliğinde yavaşlama, umutsuzluk ve değersizlik düşünceleri, suçluluk sanrıları, ve acayip nitelikli dini sanrıları saptandı. Kendine zarar vererek Tanrıya daha çok yaklaştığına ve pornografik filmler izlediği için cezalandırılmayı hak ettiğine inanmaktaydı. İdrara çıkarken idrarla birlikte penisten geçerek penisini keseceği düşüncesi ile jilet yutmuştu. Hastaya, bipolar bozukluk psikotik özellikli ağır depresyon dönemi tanısı kondu. Günde iki kere kas içine 10 mg. haloperidol başlandı. Şiddetli kendini yaralama davranışlarından ötürü ilaç tedavisinin yanı sıra hastaneye yatırıldığı ikinci günden itibaren haftada iki defa bilateral EKT uygulandı. Dördüncü EKT'den sonra duygulanımında ve psikomotor yavaşlamasında düzelme gözlendi ve kendini yaralama davranışları sona erdi. Altıncı EKT'den sonra sanrıları tamamen kayboldu ve kendini yaralama davranışlarını anlamsız olarak nitelendirmeye başladı. Sonraki hafta ikiEKT uygulaması daha yapıldı. Duygudurum dengeleyicisi olarak lityum karbonat (serum düzeyi 0.82meq/L) başlandı ve 15 mg/gün haloperidol önerildi. Dört aylık izleminde kendini yaralama davranışı hiç görülmedi. TARTIŞMA Ağır kendini yaralama davranışları unipolar depresyonda zaman zaman görülmekle (Haw ve ark. 2002) birlikte bipolar depresyonla ilgili olarak şimdiye kadar hiç bildirilmemiştir. Sunduğumuz hastada kendini yaralama davranışları sadece psikotik depresyon sırasında gözlendi, daha önceki mani dönemlerinde görülmemişti. Psikotik hastalarda, kendini yaralama öyküsü bulunması, dış görünüşteki ani veya belirgin değişiklikler, özellikle dini veya cinsellik temaları içeren sanrılar ve varsanılar ve cinsel veya dini konularla aşırı uğraş ağır kendini yaralama davranışının riskleri arasındadır (Shore ve ark. 1978, Favazza 1989, Sweeny ve Zamecnik 1981). Bu hastada kendini yaralama davranışları ardında suçluluk sanrıları ile birlikte acayip nitelikli ve dini sanrılar da vardır. Bu örüntü genellikle şizofrenide görülür depresyonda ise sıklıkla sadece suçluluk sanrıları bulunur (Haw 2001). Daha önceki çalışmalara paralel olarak (Stinnett ve Hollender 1970), bu hasta pornografik yayınları izledikten sonra cinsel günah işlediğini düşünüp Tanrıya yaklaşmak için kendini yaralama davranışı içine girmiştir. Hastamızda gözlenen diğer olağan dışı durum da genelde bir arada görülmeyen kendini kesme, yakma, başını sert bir yere vurma ve ezme gibi zarar verme davranışlarının bir arada görülmesidir. Kendine zarar verme davranışının türü tanı ve hastalık gidişi açısından da yol gösterici olabilir. Örneğin sınırda kişilik bozukluğunda kendini kesme ve organik bozukluklara bağlı zekâ geriliklerinde başı vurma ve kendini ısırma davranışları tipiktir; bu örüntülerden farklı olarak psikozda görülen kendini yaralama davranışları tekrarlamaz (Pattison ve Kahan 1983). Bu hastada gözlenen penisini yaralama neredeyse sadece psikotik durumlara özgü ancak seyrek olarak görülen bir kendini yaralama davranışıdır. Bu olgudaki gibi, dini sanrılara ikincil olarak gelişen kendi penisine zarar verme davranışı Klingsor sendromu olarak tanımlanmıştır (Schweitzer 1990). EKT, psikotik belirtilere ikincil olan kendini yaralama davranışları gösteren hastamızda işe yaramıştır. Zekâ geriliği olan hastaların psikotik kendine zarar verme davranışlarına EKT'nin iyi geldiği daha önce bildirilmiştir (Bates and Smeltzer, 1982). Kendine zarar verme davranışlarında EKT uygulaması sistematik olarak çalışılmış olmamakla birlikte psikoz sırasında bu tür davranışlar varsa uygulanabilir. Tekrarlayan kendini yaralama davranışı gösteren bir şizofreni hastasında idame EKT uygulamasının başarılı olduğu bildirilmiştir (Dean 2000). Sunduğumuz vakadakine benzer başını ve elini yaralama, tırnağını koparma gibi çeşitli ağır kendini yaralama davranışı gösteren bu hastaya birçok antipsikotik ve duygudurum dengeleyici ile daha sonra bir yıl boyunca klozapin verilmiş, ama hiç bir sonuç alınamamış. Bunun üzerine hastaya 10 bilateral EKT uygulanmış, ama bir ay sonra kendini yaralama davranışları yeniden görülmeye başlanmış. Ardından her 2 haftada bir EKT uygulaması kendini yaralama davranışlarında azalma görülene kadar devam ettirilmiştir. Burada sunduğumuz hastada ise bu vakadan farklı olarak dördüncü EKT'den sonra iyileşme kaydedilmiş ve dört ay boyunca kendini yaralama davranışları görülmemiştir. Psikotik belirtilerle beraber bipolar depresyonda da zaman zaman kendini yaralama davranışlarının ağır biçimleri görülmektedir. Cinsel günah işleme düşünceleri ile birlikte gelen dini temalar ve suçluluk sanrıları olduğu durumlarda kendine zarar verme davranışlarını öngörecek etmenleri araştırmak ve ağır kendini yaralama olasılığına karşı dikkatli olmak gerekmektedir. Bu tür yüksek riskli durumlarda, antipsikotik tedavilerle birlikte EKT uygulaması bir tedavi seçeneği olabilir. KAYNAKLAR Bates WJ, Smeltzer DJ (1982) Electroconvulsive treatment of psychotic self-injurious behavior in a patient with severe mental retardation. ** J Psychiatry, 139: 1355-1356. Conn LM, Lion JR (1983) Self-injury: a review. Psychiatr Med, 1: 21-33. Dean CE (2000) Severe self-injurious behavior associated with treatment-resistant schizophrenia: treatment with maintenance electroconvulsive therapy. J ECT, 16: 302-308. Favazza AR (1989) Why patients mutilate themselves: Hosp Community Psychiatry, 40: 137-145. Favazza AR, Rosenthal RJ (1993) Diagnostic issues of self-mutilation. Hosp Community Psychiatry, 44: 134-140. Favazza AR, Simeon D (1995) Self-mutilation. Impulsivity and aggression, D Hollander (Ed), New York, Wiley, p. 185-200. Ferrerri MM, Loze J, Rouillon F ve ark. (2004) Clozapine treatment of a borderline personality disorder with severe self-mutilating behaviours. Eur Psychiatry, 19: 177-178. Haw C (2001) Psychiatric and personlaity disorders in patients of delibrate self harm. Br J Psychiatry, 178: 48-54. Haw C, Houston K, Townsend E ve ark. (2002) Deliberate self harm patients with depressive disorders: treatment and outcome. J Affect Disord, 70: 57-65. Luchins DJ (1990) A review of pharmacological agents for self-injurious behavior. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 14: S169-S179. Pattison EM, Kahan J (1983) The deliberate self-harm syndrome. ** J Psychiatry, 140: 867-872. Schweitzer I (1990) Genital self-amputation and the Klingsor syndrome. Aust N Z J Psychiatry, 24: 566-569. Shore D, Anderson DJ, Cutler NR (1978) Prediction of self-mutilation in hospitalized schizophrenics. ** J Psychiatry, 135: 1406-1407. Stinnett JL, Hollender MH (1970) Compulsive selfmutilation. J Nerv Ment Dis, 150: 371-375. Sweeny S, Zamecnik K (1981) Predictors of self-mutilation in patients with schizophrenia. ** J Psychiatry, 138: 1086-1089. |
Kadınlarda Alkol Kullanımı ve Buna Bağlı Sorunlar Dr. Ender ALTINTOPRAK, Dr. Serap ANNETTE AKGÜR, Dr. Zeki YÜNCÜ, Dr. Özen Önen SERTÖZ, Dr. Hakan ÇOŞKUNOL GİRİŞ Alkol kullanım bozuklukları, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de giderek artan, önemli bir sorundur. Yapılan çalışmalar, alkol kullanımı ve buna bağlı sorunların birçok açıdan cinsiyetler arası farklılıklara sahip olduğunu göstermektedir. Ülkemizde genel popülasyonda ve kadınlar arasında alkol kullanım bozukluklarının yaygınlığını araştıran geniş tabanlı, yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Yapılan sınırlı sayıdaki çalışma, alkol kullanım bozukluklarının erkekler arasında daha yaygın olduğunu ancak son yıllarda, diğer ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de genç kadınlar arasında alkol kullanımının hızla arttığını düşündürmektedir. Bu yazının amacı, kadınlarda alkol kullanımının fizyolojik farklılıklarını, alkol kullanımının neden olduğu organik ve ruhsal sorunları literatür ışığında gözden geçirmek; ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalara da yer vererek ülkemizdeki duruma ait bir bakış açısı sunmak ve kadınlara yönelik etkin koruma ve tedavi yöntemlerinin gerekliliğine dikkat çekmektir. Bu gözden geçirme yazısında kadınlarda alkol kullanımının farklılıkları üzerine 1980-2007 yılları arasında yapılan çalışmalar PubMed, Science Direct, ve Google Scholar veri tabanlarında ?alcohol, alcoholism, women, gender differences, genetics, risk factors, hormones, psychiatric disorders, health problems? anahtar sözcükleri çeşitli kombinasyonlarda girilerek taranmış ve elde edilen sonuçlar arasından konuyla ilişkili ve birbiri ile bağlantılı makaleler ele alınmıştır. Ülkemizde bu alanda yapılan az sayıda araştırma bulunması nedeniyle, ?alkolizm, alkol bağımlılığı, kadın, yaygınlık? sözcükleri ile ULAKBİM'de yer alan tezler, ULAKBİM Türk Tıp Dizini ve Türk Psikiyatri Dizini gibi çeşitli ulusal veri tabanları taranarak konuyla ilişkili ulaşılan tüm makaleler ele alınmıştır. Türkiye'de kadınlar arasında alkol kullanım bozukluklarının yaygınlığı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Türkiye'de alkol tüketimi giderek artmaktadır. Erişkin nüfusta alkol kullanımının yaygınlığına dair sağlıklı veriler bulunmamakla beraber, alkol üretim ve tüketiminin son 20 yılda büyük artış gösterdiği bildirilmektedir (TUBITAK 2003). Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri de bu bulguları desteklemektedir. Ülkemizdeki alkollü içecek tüketimi 1997 yılında 867.9 milyon litre iken, 2006 yılında 968.9 milyon litreye yükselmiştir. Alkollü içecekler (şarap, rakı, bira) arasında özellikle bira tüketimindeki artış dikkat çekicidir. (TÜİK 2007). Ergen ve genç erişkinlerin alkollü içecekler arasında birayı daha fazla tercih ettikleri bilinmektedir (Kuntsche ve ark. 2006). Bu nedenle bira tüketimindeki artışın, gençler arasındaki alkol tüketimindeki artışı yansıttığı düşünülebilir. Ülkemizde, alkol/madde kullanımı ve bağımlılığı üzerine yapılan çalışmaların çok önemli bir kısmı orta öğretim ve lise öğrencileri (Çifter ve Karaboncuk 1976, Tümerdem ve ark. 1986, Özer 1991, Okan ve ark. 1993, Yazman 1995, Akın 1997, Herken ve ark. 1998, Ögel ve ark. 2004); bir kısmı da üniversite öğrencileri (Bilir ve Mağden 1984, Ekşi 1986, Göktepe ve ark. 1985, Tümerdem ve ark. 1986, Yüksel ve ark. 1994, Kırkpınar ve ark. 1997, Herken ve ark. 1998, Akvardar ve ark. 2003) arasında yapılmıştır. Çalışmalardaki yöntem ve uygulama farklılıkları; karşılaştırmalı değerlendirme yapmayı, alkol bağımlılığı ve kötüye kullanımının yaygınlığının belirlenmesini, ülkemizdeki genç kadınlar arasındaki alkol kullanım yaygınlığı ve alkole bağlı sorunlara ilişkin bilgiye ulaşmayı güçleştirmektedir. Ancak çalışmaların çoğunda alkol, uçucu ve yasal olmayan madde kullanım riskinin erkekler arasında daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sağlık Bakanlığı tarafından son dönemde yapılan bir araştırmada ise, genç nüfusta alkol kullanım yaygınlığı %42,6; düzenli alkol kullanımı ise %20,5 olarak bildirilmektedir (TUBITAK 2003). Diğer yandan, tıp fakültesi öğrencileri ile 1985 ve 2001 yıllarında yapılan benzer desenli iki çalışmanın sonuçları karşılaştırıldığında, kız öğrenciler arasında alkol kullanım prevalansının %16.4'den (Göktepe ve ark. 1985), %45.7'ye yükseldiği (Akvardar ve ark. 2001) görülür. Saptanan sonuçlar, üniversiteli kız öğrenciler arasında alkol kullanımının yıllar içinde arttığını yansıtmaktadır. Erken dönemde yapılan çalışmalarda erkeklerin, kadınlara göre, alkol kullanmaya çok daha erken yaşlarda başladığı saptanmış olmasına karşın, yakın zamandaki çalışmalar alkole başlama yaşının cinsiyetler arasında farklı olmadığını göstermektedir (Gordis 1999). Artık hem erkek hem de kadınların daha önceki yıllara göre, çok daha erken yaşlarda alkol kullanmaya başladıkları ve her iki cinsiyette de alkol kullanımına bağlı problemlerin daha erken ortaya çıktığı bildirilmektedir (Nelson ve ark. 1998). 1975-2001 yılları arasında lise öğrencilerinde yapılan bir araştırmada, bir defada yoğun alkol tüketme (beş ve üzeri alkollü içecek tüketme) davranışının yaygınlığında, cinsiyetler arası farkın %22.6 dan %12.3'e düştüğü bildirilmektedir (Wallace ve ark. 2003). Ülkemizde tıp fakültesi öğrencileri arasında yapılan bir çalışmada da erkek ve kız öğrenciler arasında alkol kullanım prevalansı açısından (%49.3'e karşın %45.7) istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (Akvardar ve ark. 2001). 15 yaşın altında alkol kullanmaya başlayanların %40'ında yaşamlarının herhangi bir döneminde alkol bağımlılığı geliştiği, buna karşın alkole 21 yaşından sonra başlayan kişilerde yaşam boyu alkol bağımlılığı gelişme riskinin yaklaşık %10 olduğu bildirilmektedir (Bradley ve Miller 1998). Bu bulgular, alkol bağımlılığının önlenmesinde özellikle gençler arasındaki alkol kullanımının dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Ülkemizde erişkinler arasında alkol/madde kullanımı ve bağımlılığının yaygınlığını, bu bozuklukların cinsiyetler arasındaki dağılımını araştıran çok az sayıda çalışma bulunmaktadır (Türkcan 1999). Bu alanda yapılan geniş tabanlı tek çalışma olan, ?Türkiye Ruh Sağlığı Profili? projesinin bulgularına göre, 1997 yılında 18 yaş ve üzerindeki kişilerde alkol bağımlılığı prevalansı %0.8 dir. Erkeklerde bu oran %1.7 iken kadın popülasyonda %0.1 olarak saptanmıştır (Kılıç 1998). Diğer çalışmalarda, birbirinden farklı yöntemler ve örneklem kullanılmıştır (Malkoç ve ark. 1972, Özel ve Güleç 1987, Altınöz ve ark. 1990, Yemez ve ark. 1994, Arıkan ve ark. 1996, Sevinçok ve ark. 1997, Türkcan ve ark. 1997, Turan ve ark. 1999, Karaer ve ark. 2003, Ünsalan ve ark. 2004). Çalışmalardaki yöntem farklılıkları, erişkinler arasında alkol kullanım yaygınlığının değerlendirmesini zorlaştırmaktadır. Diğer yandan, çalışmaların çoğunun erkek egemen örneklem üzerinde yapılmış olması (askerler, esnaf, fabrika çalışanları vb.), alkol kullanım sorunlarının kadınlar arasındaki yaygınlığının belirlenmesini güçleştirmektedir. Kadınlardaki alkol kullanım sorunlarının dikkate alındığı çalışmalarda saptanan sonuçlar ise, birbirinden farklılıklar göstermektedir. Dahili ve cerrahi bölümlerde yatan 500 hasta ve rastgele seçilen 500 öğretmen ile yapılan bir çalışmada, kadınlarda sosyal içicilik yaygınlığı %3.4 ve alkol bağımlılığı yaygınlığı %0.3 olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada erkeklerdeki alkol bağımlılığının kadınlardan 7 kat daha fazla olduğu bildirilmiştir (Özel ve Güleç 1987). (Özel ve Güleç 1987). Ankara'da yarı kentsel bir bölgede alkol bağımlılığı yaygınlığının %0.9 olduğu, örneklemde yer alan kadınların %3.1'inin düzenli olarak alkol aldıkları ancak alkol bağımlılığı tanısı alan kadın olgu bulunmadığı bildirilmektedir (Arıkan ve ark. 1996). Sivas'ta genel popülasyonda yapılan ve örneklemin %53.3'ünün kadınlardan oluştuğu bir çalışmada, kadınlar arasında alkol bağımlılığı veya kötüye kullanımı tanısı alan birey olmadığı bildirilmektedir (Karaer ve ark. 2003). Ülkemizde erişkinler arasında alkol/madde kullanımı ve bağımlılığının yaygınlığını, bu bozuklukların yaş ve cinsiyetler arasındaki dağılımını araştıran geniş tabanlı epidemiyolojik çalışmalara gereksinim vardır. Kadınların alkolden beklentileri ve içme biçimlerinin erkeklerden farklılıkları Alkol kullanımında beklentilerin, erkekler ve kadınlarda farklılıklar gösterdiği bildirilmektedir. Önceki çalışmalarda erkeklerin girişken olmak, cinsel uyarılma sağlamak ve anksiyetelerini azaltmak için alkol kullanmayı tercih etmelerine karşın, kadınların sosyal olarak daha çekici olmak ve sosyal anksiyetelerini yatıştırmak için alkol kullanmayı tercih ettikleri saptanmıştır (Mooney ve ark. 1987). Ancak zaman içinde alkolden beklentiler de değişiklikler göstermiştir. Son çalışmalar, her iki cinste de sosyal nedenlerin (daha iyi eğlenebilmek, kendini daha iyi hissetmek, yeni insanlarla daha kolay tanışabilmek vb.) daha fazla önem kazandığını yansıtmaktadır (Borjesson ve Dunn 2001). Kadınların içme davranışları sahip oldukları sosyal rol, medeni durumları ve yaşları ile yakından ilişkilidir. Kadınların sosyal rollerindeki değişiklikler, ekonomik özgürlük kazanmaları, kadınlar arasında alkol bağımlılığı görülme oranlarındaki hızlı artışın nedeni olarak gösterilmektedir. Bununla birlikte, alkol kullanım sorunlarının kadınların sosyal rollerinin fazlalaşması ile (örn. evli ve çalışan kadın olmak) artış göstermediği; ancak sahip oldukları sosyal rollerindeki ani değişikliklerin (örn. boşanmak, işinden ayrılmak, annelik rolünün kaybı vb.) kadınların alkol kötüye kullanım riskini arttırdığı bildirilmektedir (Wilsnack ve Cheloha 1987). Yoğun alkol kullanımının sıklıkla hiç evlenmemiş, boşanmış ya da eşinden ayrı yaşayan veya evlenmeden birlikteliğini sürdüren kadınlar arasında görüldüğü bildirilmektedir (Gordis 1990). Ülkemizde yapılan bir çalışmada da alkol bağımlılığı tedavisi için başvuran kadın hastalar arasında boşanmış veya bekar olanların daha fazla olduğu saptanmıştır (Evren ve ark. 2003). Genel olarak kadınlar eşleri, kardeşleri ya da yakın arkadaşlarının içme davranışlarına benzer içme davranışına sahiptirler (Wilsnack ve ark. 1984). Alkol bağımlısı evli kadınlar arasında, eşi alkolik olanlar; alkol kullanım sorunu olmayan evli kadınlara göre, belirgin derecede daha fazladır (Jacob ve Bremer 1986). Alkol kullanım sorunlarının kadınların bulundukları yaş ile farklılaşmasına yönelik çalışmalarda, 18-34 yaş arası genç kadınlarda alkol kullanımına ilişkin sorunların daha yüksek oranda ortaya çıktığı ancak alkol bağımlılığının 35-49 yaş grubu kadınlar arasında daha yaygın olduğu bildirilmektedir (Wilsnack ve ark. 1984, Hilton 1987, Williams ve ark. 1987). Bu nedenle alkol kullanım sorunu olan kadınlarla yapılan görüşmelerde, kadının birlikte yaşadığı kişiler arasında alkol kullanım sorunu olanları ve bu kişilerin içme biçimlerini öğrenmek, kadının sahip olduğu sosyal destek ağlarını saptanmak daha etkin tedavi programı oluşturulmasına yardımcı olabilir. Kadınlardaki alkol bağımlılığında genetiğin etkisi Alkol bağımlılığı gibi, etiyolojisinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin etkin olduğu düşünülen hastalıklarda, bu etkilerin gücünü araştırmak için yapılan çalışmaların en bilinenleri, ikiz ve evlat edinme çalışmalarıdır. İkiz çalışmaları, alkol bağımlılığı ve kötüye kullanımının hem kadın hem de erkek monozigot ikizler arasında, dizigot ikizlerden daha fazla olduğunu (Prescott ve ark. 1999); kadın monozigot ikizlerin alkol tüketim özelliklerinin, dizigot kadın ikizlerden daha fazla benzerlik gösterdikleri bildirilmektedir (Prescott ve Kendler 1996). Bu bulgular, alkol bağımlılığının genetik bir aktarıma sahip olduğuna ilişkin kanıt olarak değerlendirilmekle beraber, genetiğin etkisinin cinsiyetler arasında farklı olup olmadığı hala çok tartışılan bir konudur. Çünkü, ikiz çalışmalarının bir kısmı, kadınlarda alkol bağımlılığı gelişmesinde genetiğin etkisinin çok düşük olduğunu; bazıları ise kadınlarda genetiğin etkisinin erkekler kadar belirgin olmadığını bildirmektedir (Caldwell ve Gottesman 1991, McGue 1999, McGue ve ark. 1992, Pickens ve ark. 1991). Diğer yandan, alkol bağımlılığı gelişmesinde genetiğin etkisinin kadınlarda ve erkeklerde eşit düzeyde olduğunu (Heath ve ark. 1997), hatta kadınlarda genetiğin etkisinin biraz daha belirgin olduğunu bildiren çalışmalar da bulunmaktadır (Prescott ve Kendler 1999). Evlat edinme çalışmalarında, doğumlarından hemen sonra, alkol bağımlısı ebeveynlerinin yanından alınarak, sağlıklı aileler yanında büyüyen çocuklarda alkol bağımlılığının ne sıklıkta ortaya çıktığı saptanmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmaların bazıları, biyolojik ebeveynleri alkol bağımlısı olan evlatlık verilmiş kadınlar arasında alkol bağımlılığının yüksek olduğunu, bazıları ise evlatlık verilen kız çocuklarında alkol bağımlılığı gelişmesinin, biyolojik anne-babasının alkol bağımlısı olması ile düşük düzeyde ilişkili olduğunu bildirmektedir (Bohman ve ark. 1981, Cadoret ve ark. 1995, McGue 1999). Sonuç olarak, literatürde kalıtımın hem erkek hem de kadınlarda eşit düzeyde etkin olduğunu (Heath ve ark. 1994) hatta kadınlarda genetiğin etkisinin erkeklerden daha belirgin olduğunu (Cadoret ve ark. 1995, Prescott ve Kendler 1999) bildiren çalışmalara rastlanır. Ancak, birçok ikiz ve evlat edinme çalışması alkol bağımlılığının gelişmesinde genetik yatkınlığın kadınlarda, erkeklerde olduğu kadar, belirgin olmadığını bildirmektedir (Cloninger ve ark. 1985, Pickens ve ark. 1991, McGue ve ark. 1992, McGue 1999). Son yıllara kadar, genetik çalışmaların erkeklerin yoğun olarak yer aldığı örneklemlerde yapıldığına; kadınların yer aldığı örneklemlerde ise, kadın grubun sağlıklı karşılaştırma yapılamayacak kadar küçük kaldığına dikkat çekilmektedir. Bir kısım çalışma ise, hastane kayıtlarının incelenmesiyle yapılmıştır. Oysa antisosyal alkol bağımlıları ve tedavi görecek kadar yoğun alkol kullananların çoğunun erkeklerden oluştuğu; bu tip zorluklardan kaynaklanan istatistiksel güçlüklerin, kadınlardaki alkol kullanım sorunlarında genetiğin etkisinin doğru olarak değerlendirilmesini zorlaştırabileceği vurgulanmaktadır (Nolen-Hoeksema 2004). Ülkemizde de alkol bağımlılığına yol açan genetik ve çevresel etkilerin araştırıldığı iyi yapılandırılmış, geniş örneklemli çalışmalara gereksinim vardır. Alkolün fizyolojik etkilerinin kadınlarda farklı olmasının nedenleri Erkeklerde tüketilen günlük alkol miktarlarının 2 birim içki ve altında olması ?orta derecede içicilik? olarak, haftalık alkol tüketiminin 14 birim veya bir defada arka arkaya tüketilen alkolün 4 birim ve üzerinde olması ise ?riskli içicilik? olarak kabul edilmektedir. Kadınlarda ise orta dereceli içicilik için günlük alkol tüketiminin bir birimi geçmemesi gerektiği, haftalık 7 birim ve üzeri ya da art arda 3 birim içki tüketilmesinin riskli içiciliğin sınırı olduğu bildirilmektedir (Nolen-Hoeksema 2004). Alkol bağımlısı kadınlarla yapılan çalışmalar, erkeklere göre çok daha düşük miktarlarda alkol kullanmış olsalar bile, kadınlardaki fiziksel hasarların daha önce ortaya çıktığını göstermektedir. Alkolün oluşturduğu fiziksel hasarların kadınlarda çok daha erken dönemde ortaya çıkmasına ?teleskopik fenomen? denmektedir (Piazza ve ark. 1989). Kadınlar ve erkekler arasındaki alkol kullanım farklılıklarının en temel öğesi, alkolün fizyolojik etkilerinin ve metabolizmasının cinsiyetler arasında farklılıklara sahip olmasıdır. Eşit ağırlıktaki kadın ve erkekler, eşit miktarlarda alkol kullansalar dahi kadınlarda oluşan etkinin daha fazla olduğu bilinmektedir (Bongers ve ark. 1998). Bu durumu açıklayacak 3 mekanizmadan söz edilebilir. Birincisi, kadınların vücut yağ/su oranlarının erkeklerden daha farklı olmasından kaynaklanır. Alkolün hücre içi ve hücre dışı sıvı kompartmanlarda eşit olarak dağıldığı bilinmektedir. Eşit ağırlıkta olsalar dahi, kadınların vücutlarındaki sıvı miktarı erkeklerden daha azdır; bu nedenle eşit miktarlarda alkol alsalar bile kadınlardaki kan alkol konsantrasyonu erkeklerden %30 daha fazla yükselmektedir (Ely ve ark. 1999). İkincisi, alkolün metabolize edilmesinde çok önemli bir işlev gören gastrik Alkol Dehidrogenaz (ADH) enzim aktivitesinin kadınlarda, erkeklere göre, iki kat daha düşük olmasıdır. Bu nedenle, gastrik ADH'ın sağladığı ilk geçiş metabolizması kadınlarda daha düşüktür (Frezza ve ark. 1990). Böylece kadınlar alkolün toksik etkilerine daha fazla maruz kalmakta ve alkolün neden olduğu fiziksel zararlar daha erken ve ağır olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumdan kadınlardaki östrojen hormonu sorumlu tutulmaktadır (Saunders ve Paton 1981). Ancak ADH enzim aktivitesi, özellikle erkeklerde belirgin olmak üzere, yaşın ilerlemesiyle azalmakta bu nedenle ADH enzim aktivitesine bağlı cinsiyet farklılıkları, genç yaş gruplarında daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır (Seitz ve Poschl 1997). Üçüncü neden, kadınların sahip oldukları menstruel döngü nedeniyle hormonal yapılarının değişkenlik içinde olması ve bu durumun alkolün metabolizasyon oranlarını farklılaştırmasıdır. Siklüsün farklı dönemlerinde saptanan kan alkol oranlarının farklılıklar gösterdiği bildirilmektedir (Marshall ve ark.1983, Devaud ve ark. 2006). Kadın cinsiyet hormonları üzerine alkolün etkileri Kadınlardaki üreme sistemi hipotalamus, hipofiz ve gonadların (ovaryum) birlikte çalıştığı bir eksenden oluşur (HPG ekseni). Eksendeki iletişim, salgılanan hormonlarla sağlanır. Kadınlardaki karmaşık ve sürekli devinim gösteren hormonal sistem, her yaş döneminde dışarıdan yapılan girişimlere oldukça duyarlıdır. Bu özellik, kadınların hem alkole verdikleri yanıtların farklı olmasının, hem de alkolün oluşturduğu fiziksel hasarlara kadınların daha duyarlı olmasının önemli nedenlerinden biri sayılmaktadır. Puberte dönemi, HPG eksenin aktifleşmesi yanı sıra, birçok hormonal yapının harekete geçmesi ile başlar (Witt 2007). Kadın üreme sistemi üzerinde önemli etkileri olan sistemlerden biri de endojen opioid sistemdir. Endojen opioidlerden hipotalamik beta endorfinin, hipotalamik luteinizan hormon salınım hormonu (LH-SH, LH-RH) salgılanmasını kısıtladığı ve HPG eksenini baskıladığı saptanmıştır. Diğer yandan, yetişkin sıçanlarla yapılan çalışmalar, alkolün beyin opioid aktivitesini arttırdığını göstermektedir (Emanuele ve ark. 2002). Alkolle beslenen sıçanlarda pubertenin geciktiği ancak naltrekson ile opioid reseptör blokajı yapıldığında bu durumun tamamen önlenebildiği saptanmıştır. Bu bulgulardan yola çıkarak alkolün neden olduğu puberte gecikmesinin en azından bir bölümünün, alkolün opioid sistem aktivitesini arttırmasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir (Emanuele ve ark. 2002). Alkolle beslenen gelişme dönemindeki rhesus maymunlarıyla yapılan çalışmalarda ise, menarşın görülme yaşının etkilenmediği ancak adet düzeninin bozulduğu saptanmıştır (Dees ve ark. 2000). Puberte dönemindeki kız çocuklarının çok hızlı değişen hormonal yapılarının da alkolün etkilerine duyarlı olduğunu gösteren çalışmalar vardır. İki hafta süreyle orta düzeyde alkol kullanan pubertedeki kız çocuklarının östrojen düzeylerinin baskılandığı; bu durumun üreme sistemi ve kemik olgunlaşması üzerine olumsuz etkileri olabileceği bildirilmektedir (Block ve ark. 1993). Üreme dönemindeki yetişkin alkol bağımlısı kadınlarda adet düzensizlikleri, adet kesilmesi, anovulatuar sikluslar, infertilite ve erken menapoz gibi çeşitli üreme fonksiyon bozuklukları geliştiği bildirilmektedir. Alınan alkol miktarından bağımsız olarak bu etkilerin ortaya çıkabileceği, organ hasarı oluşturacak kadar alkol kullanılmadığı durumlarda bile alkolün hormon dengesini etkileyerek geçici infertiliteye neden olabileceği düşünülmektedir (Emanuele ve ark. 2002). Akut ve kronik alkol kullanımının üreme sistemi üzerine etkileri hayvan modellerinde de araştırılmıştır. Akut alkol kullanımının siklus bozukluğuna (LaPaglia ve ark. 1997) neden olduğu ancak alkol kullanılmadığında normal siklusa geri dönüldüğü (Alfonso ve ark. 1993); ovulasyon yokluğundan çok, düzensiz ovulasyonlardan söz edilebileceği bildirilmiştir (Krueger ve ark. 1983; Emanuele ve ark. 2001). Birçok hayvan modeli ve insan çalışmasında, alkolün cinsiyet hormonları başta olmak üzere birçok hormon düzeyini etkilediği saptanmıştır. Alkol kullanımının, hipotalamo-hipofizer eksende bazen uyarıcı (Tang ve ark. 1982) bazen baskılayıcı etkiye sahip olan östrojen hormonunu geçici olarak arttırdığı bildirilmektedir (Emanuele ve ark. 2001, Emanuele ve ark. 2002). Diğer yandan, hipotalamo-hipofizer eksen üzerine baskılayıcı özelliği olan testosteron düzeylerinin, alkol alındığında geçici olarak yükseldiği saptanmıştır (Sarkola ve ark. 2001). İnsülin benzeri büyüme faktörü-1 (insulin-like growth factor, IGF-1), büyüme hormonunun büyüme ve üreme üzerine olan etkilerini destekler. Akut ve kronik alkol kullanımının IGF-1'in salınımını azalttığı saptanmıştır (Mauras ve ark. 1996). Hem hayvan hem de doku çalışmalarında IGF-1'in LH-SH salınımını uyardığı (Hiney ve Dees 1991, Hiney ve ark. 1991, Hiney ve ark. 1996), alkol kullanıldığında IGF-1'in luteinizan hormon salınımı üzerindeki etkisinin baskılandığı bildirilmektedir (Hiney ve ark. 1998). Post menapozal kadınlarda hormon replasman tedavisi (HRT) alınıp alınmaması, alkolün hormon düzeyleri üzerine olan etkisini değiştirmektedir. HRT alan kadınlarda, akut alkol kullanımının geçici östradiol artışına neden olduğu, HRT tedavisi almayan kadınlarda aynı bulgunun saptanmadığı bildirilmektedir (Purohit 1998, Longnecker ve Tseng 1998). Bu durumun, östradiolün östrona dönüşümünün engellenmesinin bir sonucu olabileceği düşünülmektedir (Purohit 2000). Diğer yandan menapozal kadınlarda, testosteron ve androstenedion seviyeleri ile alkol kullanımı arasında bir ilişki saptanmamıştır (Gavaler ve ark. 1993). Sonuçları değiştirebilecek yöntemsel sorunların (içme miktarı, süresi, beslenme tarzı, ek organik hastalıklar, ilaç kullanımı vb.), postmenapozal kadınlarda alkolün androjenlerin östrojenlere dönüşümü üzerine olan etkisini değerlendirmeyi güçleştirdiği ayrıca orta ve yüksek doz alkol kullanımının etkilerinin araştırılmasının gerektiği üzerinde durulmaktadır (Purohit 2000). Kadınlarda alkol kullanımın yol açtığı bedensel sağlık sorunları Alkolün metabolize edilmesindeki farklılıklar, kadınların erkeklerle aynı oranda alkol tükettiklerinde bile ortaya çıkan bedensel hasarlara daha duyarlı olmalarına neden olmaktadır. Ağır içiciliği olan (günde 6 ve daha fazla birim içki) kadınlardaki ölüm riskinin, az alkol tüketen (günde bir birim içkiden daha az) kadınlara göre %160 arttığı bildirilmiştir. Oysa bu oran erkeklerde sadece %40'dır (Klatsky ve ark. 1992). Kadın ve erkek alkol bağımlıları karşılaştırıldığında, kadın alkol bağımlılarının ölüm oranlarının erkek bağımlılardan %50-100 daha yüksek olduğu saptanmıştır. Alkol bağımlısı kadınların en önemli ölüm nedenleri intiharlar, alkollü iken meydana gelen kazalar, alkol kullanımına bağlı gelişen dolaşım bozuklukları ve karaciğer sirozudur (Frezza ve ark. 1990, Hanna ve ark. 1992, Urbano-Marquez ve ark. 1995). Erkeklerle karşılaştırıldığında kadınlarda, günlük alkol tüketim miktarları daha düşük ve yoğun içicilik dönemleri daha kısa olduğunda bile, başta alkolik siroz ve alkolik hepatit olmak üzere farklı karaciğer hastalıklarının daha çabuk geliştiği bildirilmektedir (Szabo 2007). Alkole bağlı karaciğer hasarının nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, yukarıda sayılan metabolizma farklılıklarının yanı sıra, alkol ve östrojenin ortak etkisinin karaciğerde oluşan hasarı arttırdığı düşünülmektedir (Johnson ve Williams 1985). Yoğun alkol kullanımı kardiyomiyopati, disritmi ve hipertansiyon gibi kalp hastalıklarını arttırmaktadır (Moushmoush ve Abi-Mansour 1991, Klatsky ve ark. 1992). Bir yıllık bir dönem içinde erkeklerde günde beş birimden; kadınlarda günde 2 birimden fazla alkol tüketmenin kalp hastalığı gelişme riskini artırdığı bildirilmektedir (Hanna ve ark. 1997). Diğer yandan, erkeklerde ve postmenapozal kadınlarda, orta düzeyde alkol tüketiminin miyokardiyal enfarktüs ve kardiyak hastalıklardan ölüm riskini azalttığını bildiren çalışmalar da vardır. Ancak, kalp hastalığı için başka risk faktörü bulunmayanlar ve genç kadınlarda, düşük/orta düzeyde alınan alkolün koruyucu etkisi bulunmadığı da bildirilmektedir (Gordon ve Kannel 1983, Stampfer ve ark. 1988, Garg ve ark. 1993, Fuchs ve ark. 1995). Alkol kullanımı ve meme kanseri gelişimi arasındaki ilişki, oldukça ilgi çeken ve araştırılan bir alan olmuştur. Ancak, bu konudaki bulgular birbirleri ile çelişki göstermektedirler. Bazı çalışmalar, düşük düzeyde alkol kullanımı ile meme kanseri riskinin artmadığını (Zhang ve ark. 1999) bildirmekle birlikte; kadınlardaki orta ve yoğun alkol kullanımının meme kanseri riskini arttırdığını bildiren önemli sayıda çalışma mevcuttur (Hiatt ve Bawol 1984, Willett ve ark 1987, Fuchs ve ark. 1995, Longnecker 1999, Singletary ve Gapstur 2001, Dumitrescu ve Cotarla 2005). Hatta bazı araştırmacılar, kadınların hamileliklerinde düşük dozda alkol kullanmalarının bile doğan kız çocuklarında meme dansitesinin ve meme kanseri riskinin artmasına neden olduğunu savunmaktadırlar (Stevens ve Hilakivi-Clarke 2001). Yapılan bir meta analiz çalışmada, tüketilen günlük alkol miktarı ile meme kanseri arasında bir doz-yanıt ilişkisi bulunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada göreceli riskin günlük bir birim içki tüketen kadınlarda 1 iken; 2 birim içki tüketenlerde 1.24; 3 birim içki tüketenlerde 1.38 olduğu bildirilmektedir (Longnecker 1994). Diğer yandan, 25 kadından 1'inin meme kanserinden öldüğü bildirilmekte ve meme kanseri görülme riskinin yüksek olduğu 35-64 yaş arası kadınlarda, alkol kullanımının azaltılmasıyla bu riskin de azaltılabileceğine dikkat çekilmektedir (Longnecker 1999). Alkol kullanımı ile meme kanseri arasındaki ilişkinin, başta östradiol olmak üzere gonodal hormon seviyelerinin değişmesinden kaynaklanabileceği üzerinde durulmaktadır (Smith-Warner ve ark. 1998, Gill 2000, Singletary ve Gapstur 2001). Orta düzeyde alkol kullanan ileri yaş grubundaki hem erkek ve hem de kadınlarda kemik kırıklarının daha az görüldüğü (Hoidrup ve ark. 1999); özellikle şarap tüketiminin diğer alkollü içeceklerden daha etkin bir koruma sağladığı bildirilmektedir (Burger ve ark. 1998). Ancak, yoğun alkol kullanımında D vitamini metabolizmasının bozulduğu, kalsiyum emiliminin azaldığı ve erken dönemde osteoporoz geliştiği de bildirilmektedir. Diğer yandan, yüksek miktarda alkol tüketimiyle paratiroid hormon yetersizliği geliştiği, bunu takiben idrarla kalsiyum atılımının arttığı da bilinmektedir. Bu durumda yoğun alkol kullanımı, osteoporoz gelişimine katkıda bulunmaktadır (Walter ve ark 2005). Santral sinir sistemi (SSS), kadınlarda alkolün olası toksik etkilerinin yoğun olarak araştırıldığı diğer bir sistemdir. Erken dönemde yapılan çalışmalarda, alkolün kadınlarda hipotalamus-hipofiz-adrenal eksenini erkeklerden daha fazla uyardığı, dolayısı ile bu kaskat sistemin son ürünü olan kortizol salınımının arttığı saptanmıştır. Kortizolün kronik olarak yüksek olmasının beyin hasarı oluşturduğu bildirilmektedir (Walter ve ark. 2003). Bu alanda yapılan beyin görüntüleme çalışmaları birbirleriyle çelişen sonuçlar bildirse de, genel olarak kadın SSS'nin alkolün etkilerine daha duyarlı olduğunu düşündürmektedir (Jacobson 1986, Mann ve ark. 1992, Hommer ve ark. 2001, Pfefferbaum ve ark. 2001). Düşük alkol dozlarının bile, kadın beyni üzerinde erkek beyninine göre çok daha fazla toksik olduğu bildirilmektedir (Ammendola ve ark. 2000, Schweinsburg ve ark. 2003, Hommer 2003). Beyin gri ve beyaz cevher miktarlarının karşılaştırıldığı çalışmaların sonuçları cinsiyetler arası farklılıklar göstermektedir. Alkol bağımlısı erkek ve kadınların beyin hacimlerinin bağımlı olmayan kontrol grubuyla karşılaştırıldığı bir çalışmada, alkol bağımlısı kadınların beyin gri ve beyaz cevher miktarlarının, alkol kullanmayan kadınlardan daha az olduğu saptanmıştır. Oysa bu farklılığın erkek alkoliklerle sağlıklı erkekler arasında, kadınlarda olduğu kadar, belirgin olmadığı bildirilmektedir (Hommer ve ark. 2001). Yoğun ve düşük düzeyde alkol kullananları karşılaştıran bir çalışmada, yoğun alkol tüketenlerin kortikal gri cevherlerinin daha az olduğu; frontal lop dışında temporal, parietal ve oksipital loplarda benzer azalmaların olduğu ve kadınlarda gri cevher miktarı daha fazla saptanmış olmasına karşın kadınlardaki gri cevher azalmasının istatistiksel olarak yoğun içmeye bağlı olmadığı gösterilmiştir. (Cardenas ve ark. 2005). Bazı çalışmalar alkol bağımlılarının hipokampal hacimlerindeki değişikliklere odaklanmıştır. Bu çalışmaların birinde, alkol kullanım sorunları ergenlikte başlamış ergen ve genç yetişkinlerin sağ ve sol hipkampüslerinin sağlıklı kontrollere göre daha küçük olduğu bildirilmiştir (DeBellis ve ark. 2000) Bu çalışmaların birinde, alkol bağımlısı kadınların hem sağ hem de sol hipokampüslerinin sağlıklı kadınlardan daha küçük olmasına karşın, alkol bağımlısı erkeklerin sağlıklı kontrollere göre sadece sağ hipokampüslerinin daha küçük olduğu bildirilmektedir (Agartz ve ark. 1999). Beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar görece olarak yenidir ancak bağımlılığın etyopatogenezini anlamakta ve cinsiyetler arası farklılıkların belirlenmesinde önemli katkısı olacaktır. Ancak kronik alkol kullanımına beslenme bozuklukları, vitamin yetmezlikleri, kafa travmaları ve enfeksiyonlar gibi beynin yapısını etkileyebilecek sorunların sıklıkla eşlik ettiği göz ardı edilmemelidir. Diğer yandan, beyin görüntüleme çalışmalarında, alkol kullanımının kadın beynini daha çok etkilendiğini ve yapısal beyin anomalilerinin buna bağlı olarak ortaya çıktığını söyleyebilmek için, cinsiyete özgü farklılıkların yanı sıra alkol kullanımının miktar ve süresinin de dikkate alınması gerekir (Rosenbloom ve ark. 1995, Rosenbloom ve ark. 2003). Alkol bağımlısı erkek ve kadınların ayrı gruplar olarak ele alındığı ve sağlıklı kadın ve erkek kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığı çalışmaların, daha doğru sonuçlar sağlayabileceğine dikkat çekilmektedir (Hommer 2003). Kadınlardaki alkol kullanım sorunları ile diğer psikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişki Kadınlardaki alkol kullanım sorunlarına, başta duygu durum bozuklukları olmak üzere ek psikiyatrik bozuklukların sıklıkla eşlik ettiği bildirilmektedir. (Peindl ve ark. 1998, Rudolf ve Priebe 2002) Kadınlarda depresyon bulgularının ardından alkol kullanım sorunlarının ortaya çıkmasına karşın, erkeklerde bunun tersine alkol kullanım sorunlarını depresyon bulgularının izlediğini bildirmektedir (Limosin 2002). Kadınlara özgü bir durum olan Premenstrüel Sendrom'da (PMS) da düzenli alkol kullanımının (%39.5) kontrol grubundan daha yüksek olduğu (%14.8) ve genel popülasyona göre PMS tedavisine başvuranlar arasında, alkol kötüye kullanımının daha fazla görüldüğü bildirilmektedir (Nyberg ve ark. 2004). Duygu durum bozuklukları yanı sıra Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)'nun da alkol kullanım sorunlarına sıklıkla eşlik ettiği saptanmıştır (Stewart ve ark. 1998, Reynolds ve ark. 2005). Kadınlardaki alkol kullanım sorunları ile travmaya maruz kalma arasında iki yönlü bir ilişki vardır. Bir yandan, kadınların alkol kullanıyor olmalarının cinsel saldırıya maruz kalma olasılıklarını artırdığı (Hurley ve ark. 2006); diğer yandan, önceden alkol kullanım sorunu olmayan kadınlarda cinsel saldırıya maruz kalmanın alkol kullanım sorunu geliştirme riskini artırdığı bildirilmektedir (Burnam ve ark. 1988). Özellikle, çocukluk çağında cinsel saldırıya maruz kalanlarda, TSSB semptomlarını iyileştirmek için alkol kullanımının çok daha fazla olduğu saptanmıştır (Epstein ve ark. 1998). Çalışmalar alkol/madde kullanımı ve antisosyal kişilik bozukluğu arasında önemli bir ilişki bulunduğunu bildirmektedir (Evren ve ark. 2006). Erkeklerle karşılaştırıldığında, kadınların çok daha az antisosyal ve suça yönelik davranış gösterdikleri; kadınlara antisosyal kişilik bozukluğu ve davranım bozukluğu tanılarının daha az konulduğu bilinmektedir. Ancak, kadınlarda da antisosyal davranışlarla alkol kullanım sorunlarının ilişkili olduğu saptanmıştır (Ullman 2003). Son yıllarda, genç kadınlar arasında yaygın olduğu bilinen yeme bozukluklarının, alkol ve madde kullanım bozuklukları ile komorbiditesine yönelik çalışmalar dikkat çekicidir (Redgrave ve ark. 2007, Conason ve Sher 2006, Franko ve ark. 2005). Bulimik ergenler arasındaki madde bağımlılığı tıpkı intihar girişimleri, gelişigüzel cinsel ilişkiler ve hırsızlık gibi yüksek riskli davranış olarak değerlendirilmekte ve bağımlı kişilik özelliklerinin, bireylerin yeme bozukluğu ve alkol kullanım sorunlarına yatkınlığının bir nedeni olabileceği bildirilmektedir (Conason ve Sher 2006). Bu çalışmaların birinde, sekiz yıldan uzun süre izlenen yeme bozukluğu vakalarının %27'sinin alkol kullanım bozukluğu bildirdikleri; %10'unun izlem süresi içinde alkol kullanım bozukluğu geliştirdikleri bildirilmektedir (Franko ve ark. 2005). Kadınlardaki alkol kullanım sorunları ile psikiyatrik komorbidetenin yüksek olması, bu hastalarla çalışırken göz ardı edilmemelidir. Alkol kullanım sorunu olan kadınlarda eşlik eden psikiyatrik hastalığın tanınmaması, hastalık belirtilerinin ağırlaşması yanı sıra her iki hastalığın gidişini olumsuz yönde etkileyebilmekte, intihar girişimlerine ve tedavinin zorlaşmasına neden olabilmektedir (Boyd 2000). Alkol bağımlısı kadınlarda tedavi olma girişimlerinin erkeklerden farkları Sosyal olarak kadınların sarhoşluğu ve alkol kullanımına ilişkin sorunları erkeklere kıyasla daha olumsuz karşılanmaktadır (Gomberg 1988) Alkolsüz içecek yerine alkol tercih eden kadınlar, daha kolay elde edilebilir olarak algılanmaktadırlar (Davis ve ark. 2006). Bu toplumsal baskı kadınların alkol kullanmaktan kaçınmalarına neden olabilmekle birlikte, alkol kullanım sorunları için tedaviye başvurmalarında da en önemli engel haline gelebilmektedir. Batı ülkelerinde, tedaviye gelen alkol bağımlılarının sadece %25'ini kadın bağımlılar oluşturmaktadır (Beckman 1994). Ülkemizde de bağımlılık tedavisi için başvuranlar arasında kadınlar, erkeklerden belirgin derecede daha azdır. İstanbul'da 1996 yılında, bir bağımlılık tedavi kliniğine, alkol bağımlılığı tedavisi için başvuran 248 hastanın çok büyük kısmının erkek (%91.5) olduğu bildirilmektedir (Kalyoncu ve ark. 1997). İstanbul'da daha sonra yapılan bir çalışma da benzer sonuçları yansıtmaktadır. 1998-2002 arasında bir bağımlılık tedavi merkezine alkol bağımlılığı tedavisi için başvuran 3851 olgunun %2.9'unun kadın (n=111); %97.1 olgunun erkek (n=3729) olduğu bildirilmektedir (Evren ve ark. 2003). Ülkemizin doğusunda da durum benzer görünmektedir. 2006 yılında Gaziantep'te yapılan bir çalışmada; bağımlılık tedavisi için başvuran hastaların %96.8'inin erkek (n=122), %3.2'sinin kadın (n=4) olduğu bildirilmektedir (Bulut ve ark. 2006). Bu sonuçlar ülkemizde bağımlılık sorunun hala erkekler arasında daha yaygın olduğunu yansıtıyor olmakla birlikte, kadınların tedavi arayışlarının daha az olduğunu düşündürmektedir. Ülkemizdeki kadınların tedaviye başvurmalarındaki engellerin saptanmasına yönelik çalışmalar, bu gruba ulaşmayı kolaylaştıracaktır. SONUÇ Ülkemizde, alkol kullanımı ve bağımlılığının sıklığı ve yaygınlığının araştırıldığı çalışmaların sayısının azlığı ve yöntemsel sorunlar, kadınlardaki alkol kullanımı ve bağımlılığının yaygınlığının doğru olarak değerlendirilmesini; yıllar arasındaki değişimlerin karşılaştırılabilmesini güçleşmektedir. Bununla birlikte sınırlı sayıda yapılan çalışma, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de erkekler arasında alkol/madde kullanımının daha yaygın olduğunu yansıtmakta ancak kadınlar arasında alkol kullanımının hızla yaygınlaştığına da dikkat çekmektedir. Ülkemizde etkin tedavi ve koruma programlarının oluşturulabilemesi için, alkol kullanım sorunlarının yaygınlığının saptanmasına; bu sorunların cinsiyet, yaş, eğitim ve meslek grupları arasındaki dağılımının belirlenmesine yönelik, geniş tabanlı epidemiyolojik çalışmaların yapılmasına gereksinim vardır. Alkol kullanım bozukluklarında genetik yatkınlığın, kadınlara göre, erkeklerde daha belirgin olduğu bildirilmektedir. Ancak, kadınlarda genetiğin etkisini doğru olarak değerlendirebilecek çalışmalar yeterli değildir. Batı ülkelerinde yapılan çalışmalar, kadınların alkol kullanımından beklentilerinin zaman içinde değiştiğini ve kadınların sosyal rollerindeki ani değişikliklerin alkol bağımlılığı ve kötüye kullanım riskini artırdığını göstermektedir. Alkol kullanımından beklentilerin kültürel farklılıklarla değişebilmesi nedeniyle, ülkemizde bu alanda yapılacak çalışmalar etkin koruma programlarının oluşturulmasında yol gösterici olacaktır. Alkolün kadınlar üzerindeki fizyolojik etkileri ve metabolizması farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklar, kadınların çok daha kısa süre ve daha az miktarda alkol kullandıklarında bile beklenenden çok daha önce gastrointestinal sistem, kalp-damar sistemi, santral sinir sistemi, üreme sistemi, kemik ve meme hastalıkları gelişme riskini artırmaktadır. Kadınlardaki alkol kullanım bozukluklarında görülen en sık ölüm nedenleri arasında intiharlar, alkollü iken meydana gelen kazalar, alkol kullanımına bağlı gelişen dolaşım bozuklukları ve karaciğer sirozu bulunmaktadır. Tüm dünyada, alkol bağımlısı kadınların tedavi başvuruları erkeklere göre daha azdır. Kültürel farklılıklar tedaviye başvurudaki engelleri değiştirebilmektedir. Ülkemizdeki kadınların tedaviye başvurularındaki engellerin saptanması, bu gruba ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Kadınlardaki alkol kullanım sorunlarının çok önemli bir kısmına ikincil ruhsal bir hastalık eşlik etmektedir. Bu nedenle hem alkol kullanım sorunu bulunan kadınlarda altta yatan psikiyatrik hastalığın tanınması, hem de farklı psikiyatrik hastalık tanısı konulan kadınların alkol kullanım sorunlarının fark edilmesi çok önem taşımaktadır. Alkol kullanım bozukluklarında yapılacak çalışmalarda, cinsiyet farklılıklarının göz önüne alınmasına; kadınlara yönelik koruma ve tedavi programlarının oluşturulmasına gereksinim vardır. Böylece, uygulanacak koruma ve tedavi programlarının başarısının artması ve alkol kullanımı nedeniyle ortaya çıkacak organik sorunların engellenmesi mümkün olacaktır. KAYNAKLAR Agartz I, Momenan R, Rawlings RR, Kerich MJ, Hommer DW (1999) Hippocampal volume in patients with alcohol dependence. Arch Gen Psychiatry, 56: 356-63. Akın M (1997) Lise öğrencilerinin madde kullanımının zararlarına ilişkin sağlık eğitim gereksinimleri. 33. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Tam Metin Kitabı, Antalya, s. 381. Akvardar Y, Aslan B, Ekinci B ve ark. (2001) Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi dönem II öğrencilerinde sigara, alkol, madde kullanımı. Bağımlılık Dergisi, 2: 49-52. Akvardar Y, Demiral Y, Ergör G ve ark. (2003) Substance use in a sample of Turkish medical students. Drug Alcohol Depend, 72: 117-121. Alfonso M, Duran R, Marco J (1993) Ethanol-induced alterations in gonadotrophins secretion during the estrous cycle of rats. Alcohol Alcohol, 28: 667?674. Altınöz F, Erkoç Ş, Özmen E ve ark. (1990) Alkol fabrikasında çalışanlarda alkol kullanımı. 26. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Bildiri Özet Kitabı, İzmir, s. 55. Ammendola A, Gemini D, Iannaccone S ve ark. (2000) Gender and peripheral neuropathy in chronic alcoholism: A clinical-electroneurographic study. Alcohol Alcohol, 35: 368-71. Arıkan Z, Coşar B, Işık A ve ark. (1996) Yarı kentsel bir bölgede alkolizm prevalansı. Kriz Dergisi, 4: 93-100. Beckman LJ (1994) Treatment needs of women with alcohol problems. Alcohol Health Res World, 18: 206?218. Bilir Ş, Mağden D (1984) Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinin sigara-alkol-ilaç alma ve diğer maddeleri kullanma alışkanlığının araştırılması. Sağlık Dergisi, (SSYB), 58; 4-6: 15-30. Block GD, Yamamoto ME, Mallick A ve ark. (1993) Effects on pubertal hormones by ethanol abuse in adolescents. Alcohol Clin Exp Res, 17: 505-506. Bohman M, Sigvardsson S, Cloninger CR (1981) Maternal inheritance of alcohol abuse: Cross-fostering analysis of adopted women. Arch Gen Psychiatry, 38: 965-969. Bongers IMB, Van De Goor LAM, Van Oers JAM ve ark. (1998) Gender differences in alcohol-related problems: Controlling for drinking behavior. Addiction, 93: 411-421. Borjesson WI, Dunn ME (2001) Alcohol expectancies of women and men in relation to alcohol use and perceptions of the effects of alcohol on the opposite sex. Addict Behav, 26: 707?719. Boyd MR (2000) Predicting substance abuse and comorbidity in rural women. Arch Psychiatr Nurs, 14: 64-72. Bradley A, Miller D (1998) Age of drinking onset predicts future alcohol abuse and dependence. 12.07.2007 tarihinde News Releases | Advisories /aging.htm adresinden indirilmiştir. Bulut M, Savaş HA, Cansel N ve ark. (2006) Gaziantep Üniversitesi Alkol Ve Madde Kullanım Bozuklukları Birimine Başvuran Hastaların Sosyodemografik Özellikleri. Bağımlılık Dergisi, 7: 65-70. Burger H, de Laet CE, van Daele PL ve ark. (1998) Risk factors for increased bone loss in an elderly population: the Rotterdam Study. ** J Epidemiol, 147: 871-879. Burnam MA, Stein JA, Golding JM ve ark. (1988) Sexual assault and mental disorders in a community population. J Consult Clin Psychol, 56: 843-850. Cadoret RJ, Yates WR, Troughton E ve ark. (1995) Adoption study demonstrating two genetic pathways to drug abuse. Arch Gen Psychiatry, 52: 42-52. Caldwell CB, Gottesman II (1991) Sex differences in the risk for alcoholism: A twin study. Behavior Genetics, 21, 563. Cardenas VA, Studholme C, Meyerhoff DJ ve ark. (2005) Chronic active heavy drinking and family history of problem drinking modulate regional brain tissue volumes. Psychiatry Res, 138: 115-130. Cloninger CR, Bohman M, Sigvardsson S ve ark. (1985) Psychopathology in adopted-out children of alcoholics. The Stockholm Adoption Study. Recent Dev Alcohol, 3: 37-51. Conason AH, Sher L (2006) Alcohol use in adolescents with eating disorders. Int J Adolesc Med Health, 18: 31-36. Çifter İ, Karaboncuk F (1976) Lise öğrencilerinin ilaç ve tıbbı amaçlar dışında ilaç ve diğer maddeleri kullanma alışkanlıkları. 12. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi , Bilimsel Çalışmalar, İstanbul, s. 529-553. Davis KC, Norris J, George WH ve ark. (2006) Men's likelihood of sexual aggression: The influence of alcohol, sexual arousal, and violent pornography. Aggress Behav, 32: 581?589. Debellis MD, Clark DB, Beers SR ve ark. (2000) Hippocampal volume in adolescent-onset alcohol use disorders. ** J Psychiatry, 157: 737?744. Dees WL, Dissen GA, Hiney JK ve ark. (2000) Alcohol ingestion inhibits the increased secretion of puberty?related hormones in the developing female Rhesus monkey. Endocrinology, 141: 1325?1331. Devaud LL, Risinger FO, Selvage D (2006) Impact of the hormonal milieu on the neurobiology of alcohol dependence and withdrawal. J Gen Psychol, 133: 337-356. Dumitrescu RG, Cotarla I (2005) Understanding breast cancer risk- where do we stand in 2005? J Cell Mol Med, 9: 208-21. Ekşi A (1986) Üniversiteli gençler. İ.Ü. Yayınları, No: 3430, İ.Ü. Çocuk Sağlığı Enstitüsü Yayınları, No: 2, İstanbul, s. 169-549. Ely M, Hardy R, Longford NT, Wadsworth ME (1999) Gender differences in the relationship between alcohol consumption and drink problems are largely accounted for by body water. Alcohol Alcohol, 34: 894-902. Emanuele NV, LaPaglia N, Steiner J ve ark. (2001) Effect of chronic ethanol exposure on female rat reproductive cyclicity and hormone secretion. Alcohol Clin Exp Res, 25: 1025?1029. Emanuele MA, Wezeman F, Emanuele NV (2002) Alcohol's effects on female reproductive function. Alcohol Res Health, 26: 274-281. Emanuele N, Ren J, LaPaglia N ve ark. (2002) EtOH disrupts female mammalian puberty: age and opiate dependence. Endocrine, 18: 247-254. Epstein JN, Saunders BE, Kilpatrick D ve ark. (1998) PTSD as a mediator between childhood rape and alcohol use in adult women. Child Abuse Negl, 22: 223?234. Evren CE, Saatçioğlu Ö, Evren B ve ark. (2003) Alkol kullanım bozukluğunda cinsiyet farklılığı: Yatan hasta verilerinin incelenmesi. Bağımlılık Dergisi, 4: 96-100. Evren C, Kural S, Erkiran M (2006) Antisocial personality disorder in Turkish substance dependent patients and its relationship with anxiety, depression and a history of childhood abuse. Isr J Psychiatry Relat Sci, 43: 40-46. Franko DL, Dorer DJ, Keel PK ve ark. (2005) How do eating disorders and alcohol use disorder influence each other? Int J Eat Disord, 38: 200-207. Frezza M, DiPadova C, Pozzato G ve ark. (1990) High blood alcohol levels in women: the role of decreased gastric alcohol dehydrogenase activity and first-pass metabolism. New Engl J Med, 322: 95?99. Fuchs CS, Stampfer MJ, Colditz GA ve ark. (1995) Alcohol consumption and mortality among women. N Engl J Med, 332: 1245-1250. Garg R, Wagener DK, Madans JH (1993) Alcohol consumption and risk of ischemic heart disease in women. Arch Intern Med, 153: 1211-1216. Gavaler J, Deal S, Van Thıel D ve ark. (1993) Alcohol and estrogen levels in postmenopausal women: The spectrum of the effect. Alcohol Clin Exp Res, 17: 786?790. Gomberg ES (1988) Alcoholic women in treatment: the question of stigma and age.Alcohol Alcohol, 23: 507-14. Gordis E (1990) Alcohol and women. 12.07.2007 tarihinde Alcohol and Women-Alcohol Alert No. 10-1990 adresinden indirilmiştir. Gordis E (1999) Are women more vulnerable to alcohol's effects? 12.07.2007 tarihinde Are Women More Vulnerable to Alcohol's Effects?-Alcohol Alert No. 46-1999 adresinden indirildi. Gordon T, Kannel WB (1983) Drinking habits and cardiovascular disease: the Framingham Study. ** Heart J, 105: 667-673. Göktepe EO, Şenveli B, Kargı N (1985) Trakya Tıp Fakültesi öğrencileri üzerine bir araştırma. 21. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Bilimsel Çalışmaları, Adana-Mersin, s. 95-97. Hanna E, Dufour MC, Elliott S ve ark. (1992) Dying to be equal: women, alcohol, and cardiovascular disease. Br J Addict, 87: 1593-1597. Hanna EZ, Chou SP, Grant BF (1997) The relationship between drinking and heart disease morbidity in the United States: results from the National Health Interview Survey. Alcohol Clin Exp Res, 21: 111-118. Heath AC, Slutske WS, Madden PA ve ark. (1994) Genetic effects on alcohol consumption patterns and problems in women. Alcohol Alcohol (Suppl), 2: 53-57. Heath AC, Bucholz KK, Madden PAF ve ark. (1997) Genetic and environmental contributions to alcohol dependence risk in a national twin sample: Consistency of findings in women and men. Psychol Med, 27: 1381?1396. Herken H, Özkan İ, Çilli A ve ark. (1998) Orta ve yüksek öğrenim öğrencilerinde alkol kullanım sıklığı ve sosyal öğrenme ile ilişkisi. 7. Anadolu Psikiyatri Günleri, Özet kitapçığı, Malatya, s. 26. Hiatt RA, Bawol RD (1984) Alcoholic beverage consumption and breast cancer incidence. ** J Epidemiol, 120: 676-83. Hilton ME (1987) Drinking patterns and drinking problems in 1984: Results from a general population survey. Alcohol Clin Exp Res, 11: 167-175. Hiney JK, Dees WL (1991) Ethanol inhibits luteinizing hormone-releasing hormone release from the median eminence of prepubertal female rats in vitro: Investigation of its actions on nor-epinephrine and prostaglandin-E2. Endocrinology, 128: 1404?1408. Hiney JK, Ojeda SR, Dees WL (1991) Insulin-like growth factor-1: A possible metabolic signal involved in the regulation of female puberty. Neuroendocrinology, 54: 420?423. Hiney JK, Srivastava V, Nyberg CL ve ark. (1996) Insulin-like growth factor-1 of peripheral origin acts centrally to accelerate the initiation of female puberty. Endocrinology, 137: 3717?3728. Hiney JK, Srivastava V, Lara T ve ark. (1998) Ethanol blocks the central action of IGF?1 to induce luteinizing hormone secretion in the prepubertal female rat. Life Sci, 62: 301?308. Hoidrup S, Gronbaek M, Gottschau A ve ark. (1999) Alcohol intake, beverage preference, and risk of hip fracture in men and women. ** J Epidemiol, 149: 993?1001. Hommer D, Momenan R, Kaiser E ve ark. (2001) Evidence for a gender-related effect of alcoholism on brain volumes. ** J Psychiatry, 158: 198-204. Hommer DW (2003) Male and female sensitivity to alcohol-induced brain damage. Alcohol Res Health, 27: 181-185. Hurley M, Parker H, Wells DL (2006) The epidemiology of drug facilitated sexual assault. J Clin Forensic Med, 13: 181-185. Jacob T, Bremer DA (1986) Assortative mating among men and women alcoholics. J Stud Alcohol, 47: 219-222. Jacobson R (1986) The contributions of sex and drinking history to the CT brain scan changes in alcoholics. Psychological Med, 16: 547-559. Johnson RD, Williams R (1985) Genetic and environmental factors in the individual susceptibility to the development of alcoholic liver disease. Alcohol Alcohol, 20: 137-160. Kalyoncu A ve ark. (1997) Alkol bağımlılığında klinik tedavi sonrası bir izlem çalışması. 6. Anadolu Psikiyatri Günleri, Bilimsel Çalışmalar Kitabı, Erzurum, s. 267-272. Karaer Ş, Kuğu N, Doğan O ve ark. (2003) Sivas merkezinde alkol kötüye kullanımı ve bağımlılığının epidemiyolojisi, sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi ve I. eksen eştanıları. Yeni Symposium, 41: 131-142. Kılıç C (1998) Erişkin nüfusta ruhsal hastalıkların yaygınlığı, ilişkili faktörler, yeti yitimi ve ruh sağlığı hizmeti kullanımı sonuçları. Türkiye Ruh Sağlığı Profili Raporu, N Erol, C Kılıç, M Ulusoy, M Keçeci, Z Şimşek (ed), Ankara, Eksen Tanıtım Ltd. Şti. s. 77-93. Kırkpınar İ, Özer H, Coşkun İ ve ark. (1997) Erzurum'daki üniversite öğrencilerinde CIDI/DSM III-R ruhsal bozukluklarının yaşam boyu ve 12 aylık yaygınlığı. 3P Dergisi, 5: 253-265. Klatsky AL, Armstrong MA, Friedman GD (1992) Alcohol and mortality. Ann Intern Med, 117: 646-654. Krueger WA, Bo WJ, Rudeen PK (1983) Estrous cyclicity in rats fed an ethanol diet for four months. Pharmacol Biochem Behav, 19: 583?585. Kuntsche E, Knibbe R, Gmel G, Engels R (2006) ?I drink spirits to get drunk and block out my problems...' beverage preference, drinking motives and alcohol use in adolescence. Alcohol Alcohol, 41: 566-573. Limosin F (2002) Clinical and biological specificities of female alcoholism. Encephale, 28: 503-9. Longnecker M (1994) Alcoholic beverage consumption in relation to risk of breast cancer: meta-analysis and review. Cancer Causes Control, 5: 73- 82. Longnecker MP, Tseng M (1998) Alcohol, hormones, and postmenopausal women. Alcohol Health Res World, 22: 185-189. Longnecker M (1999) Invited commentary: the Framingham results on alcohol and breast cancer. ** J Epidemiol, 149: 102?103. Malkoç A, Akabay N, Çifter İ (1972) Hava Kuvvetleri'nde alkol sorunu üzerine bir araştırma. 8. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Bilimsel Çalışmalar Kitabı, Marmaris, s. 279-298. Mann K, Batra A, Gunthner A ve ark. (1992) Do women develop alcoholic brain damage more readily than men? Alcohol Clin Exp Res, 16: 1052?1056. Marshall AW, Kingstone D, Boss M ve ark. (1983) Ethanol elimination in males and females: relationship to menstrual cycle and body composition. Hepatology, 3: 701-706. Mauras N, Rogol AD, Haymond MW ve ark. (1996) Sex steroids, growth hormone, insulin-like growth factor-1: Neuroendocrine and metabolic regulation in puberty. Hormone Research, 45: 74?80. McGue M, Pickens RW, Svikis DS (1992) Sex and age effects on the inheritance of alcohol problems: A twin study. J Abnorm Psychol, 101: 3-17. McGue M (1999) The behavioral genetics of alcoholism. Curr Dir Psychol Sci, 8: 109?115. Mooney DK, Fromme K, Kivlahan DR ve ark. (1987) Correlates of alcohol consumption: sex, age, and expectancies relate differentially to quantity and frequency. Addict Behav, 12: 235?240. Moushmoush B, Abi-Mansour P (1991) Alcohol and the heart. The long-term effects of alcohol on the cardiovascular system. Arch Intern Med, 151: 36-42. Nelson CB, Heath AC, Kessler RC (1998) Temporal progression of alcohol dependence symptoms in the U.S. Household Population: Results from the national Comorbitity Survey. J Consult and Clin Psychol, 66: 474-483. Nolen-Hoeksema S (2004) Gender differences in risk factors and consequences for alcohol use and problems. Clin Psychol Rev, 24: 981-1010. Nyberg S, Wahlstrom G, Backstrom T ve ark. (2004) Altered sensitivity to alcohol in the late luteal phase among patients with premenstrual dysphoric disorder. Psychoneuroendocrinology, 29: 767-777. Okan N, Şıvka MS, Resmi Ş ve ark. (1993) Lise öğrencilerinde içki ve sigara kullanımı (Gemlik-Bursa). Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 3: 285-289. Ögel K, Çorapçıoğlu A, Sır A ve ark (2004) Dokuz ilde ilk ve ortaöğretim öğrencilerinde tütün, alkol ve madde kullanım yaygınlığı. Turk Psikiyatri Derg, 15: 112-11.8 Özel MA, Güleç C (1987) Kronik alkolizm epidemiyolojisi üzerine bir çalışma. 23. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi, Kongre Kitapçığı, İstanbul, s. 179-183. Özer ÖA (1991) Ortaöğretim öğrencilerinin psikoaktif madde kullanımına yaklaşımı ve demografik özellikler. Yayımlanmamış uzmanlık tezi. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, İstanbul. Peindl KS, Wisner KL, Hanusa BH (1998) Alcohol dependency and affective illness among women of childbearing age. Arch Womens Ment Health, 1: 117?123. Pfefferbaum A, Rosenbloom M, Deshmukh A ve ark. (2001) Sex differences in the effects of alcohol on brain structure. ** J Psychiatry, 158: 188?197. Piazza NJ, Vrbka JL, Yeager RD (1989) Telescoping of alcoholism in women alcoholics. Int J Addict, 24: 19-28. Pickens RW, Svikis DS, McGue M ve ark. (1991) Heterogeneity in the inheritance of alcoholism: A study of male and female twins. Arc Gen Psychiatry, 48: 19?28. Prescott CA, Hewitt JK, Truett KR ve ark. (1994) Genetic and environmental influences on lifetime alcohol related problems in a volunteer sample of older twins. J Stud Alcohol, 55: 184-202. Prescott CA, Kendler KS (1996) Longitudinal stability and change in alcohol consumption among female twins: Contributions of genetics. Dev Psychopathol, 8: 849-866. Prescott CA, Aggen SH, Kendler KS (1999) Sex differences in the sources of genetic liability to alcohol abuse and dependence in a population-based sample of U.S. twins. Alcohol Clin Exp Res, 23: 1136-1144. Prescott CA, Kendler KS (1999) Genetic and environmental contributions to alcohol abuse and dependence in a population-based sample of male twins. ** J Psychiatry, 156: 34?40. Purohit V (1998) Moderate alcohol consumption and estrogen levels in postmenopausal women. Alcohol Clin Exp Res, 22: 994?997. Purohit V (2000) Can alcohol promote aromatization of androgens to estrogens? A review. Alcohol, 22: 123?127. Redgrave GW, Coughlin JW, Heinberg LJ ve ark. (2007) First-degree relative history of alcoholism in eating disorder inpatients: relationship to eating and substance use psychopathology. Eat Behav, 8: 15-22. Reynolds M, Mezey G, Chapman M ve ark. (2005) Co-morbid post-traumatic stress disorder in a substance misusing clinical population. Drug Alcohol Depend, 77: 251-258. Rosenbloom MJ, Pfefferbaum A, Sullivan EV (1995) Structural brain alterations associated with alcoholism. Alcohol Health Res World, 19: 266-272. Rosenbloom MJ, Sullivan EV, Pfefferbaum A (2003) Using magnetic resonance imaging and diffusion tensor imaging to asses brain damage in alcoholics. Alcohol Research and Health, 27: 146-152. Rudolf H, Priebe S (2002) Subjective quality of life and depressive symptoms in women with alcoholism during detoxification treatment. Drug Alcohol Depend, 66: 71-6. Sarkola T, Adlercreutz H, Heinonen S ve ark. (2001) The role of the liver in the acute effect of alcohol on androgens in women. J Clin Endocrinol Metab, 86: 1981-1985. Saunders JB, Paton A (1981) ABC of alcohol. Alcohol in the body. Br Med J, 283: 1380-1381. Schweinsburg BC, Alhassoon OM, Taylor MJ ve ark. (2003) Effects of alcoholism and gender on brain metabolism. ** J Psychiatry, 160: 1180-1183. Seitz HK, Poschl G (1997) The role of gastrointestinal factors in alcohol metabolism. Alcohol Alcohol, 32: 543-549. Sevinçok L, Küçükardalı Y, Dereboy Ç ve ark. (1997) Askerlik çağındaki gençlerde madde kullanım bozuklukları. 33. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özet Kitabı, Antalya, s. 75. Singletary KW, Gapstur SM (2001) Alcohol and breast cancer: review of epidemiologic and experimental evidence and potential mechanisms. JAMA, 286: 2143-2151. Smith-Warner S, Spiegelman D, Yaun S-S ve ark. (1998) Alcohol and breast cancer in women-a pooled analysis of cohort studies. JAMA, 279: 535?540. Stampfer MJ, Colditz GA, Willett WC ve ark. (1988) A prospective study of moderate alcohol consumption and the risk of coronary disease and stroke in women. N Engl J Med, 319: 267-273. Stevens RG, Hilakivi-Clarke L (2001) Alcohol exposure in utero and breast cancer risk later in life. Alcohol Alcohol, 36: 276-277. Stewart SH, Pihl RO, Conrod PJ ve ark. (1998) Functional associations among trauma, PTSD, and substance-related disorders. Addictive Behav, 23: 797?812. Szabo G (2007) Moderate Drinking, Inflammation, and Liver Disease. Ann Epidemiol, 17(Supp 1): 49-54. Tang LK, Martellock AC, Tang FY (1982) Estradiol stimulation of pituitary cAMP production and cAMP binding. ** J Physiol, 243: 109?113. TUBITAK, Vizyon 2023, Sağlık ve İlaç Paneli Sonuç Raporu (2003) Ek 17, Ankara. http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/vizyon2023/si/EK-17.pdf adresinden 30.07.2007 tarihinde indirilmiştir. Turan M, Çilli AS, Aşkın R ve ark. (1999) CAGE testi ile alkol kullanımı üzerine epidemiyolojik bir çalışma. Klinik Psikiyatri, 2: 217-221. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) (2007) Talep üzerine 25/07/2007 tarihinde gönderilen ?Türkiye'deki alkol üretim ve tüketim miktarları? verileri. Tümerdem Y, Ayhan B, Özsüt H ve ark. (1986) Orta ve yüksek öğrenim gençleri ve alkol kullanımı. 22. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi, Bilimsel Çalışmalar Kitabı, Marmaris, s. 22-27. Türkcan A, Akvardar Y, Aytaçlar S ve ark. (1997) İstanbul'da alkol kullanım yaygınlığı. 33. Ulusal Psikiyatri Kongresi, Bildiri Özet Kitabı, Antalya, s. 14. Türkcan A (1999) Türkiye'de Alkol kullanımı ve bağımlılığının yaygınlığı üzerine bir gözden geçirme. Turk Psikiyatri Derg, 10: 310-318. Ullman SE (2003) A critical review of field studies on the link of alcohol and adult sexual assault in women. Aggression and Violent Behavior, 8: 471-486. Urbano-Marquez A, Estruch R, Fernandez-Sola J ve ark. (1995) The greater risk of alcoholic cardiomyopathy and myopathy in women compared with men. JAMA, 274: 149-54. Ünsalan N, Kalyoncu A, Pektaş ve ark. (2004) Yatarak tedavi gören madde bağımlılığı (alkol ve alkol dışı) tanısı konan hekimlerin özellikleri. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 5: 148-153. |
Antipsikotik Tedavi Altında Olmayan Şizofreni Hastalarında Periferik T-Lenfosit ve Alt Tip Oranları ve Tedavi Yanıtıyla İlişkisi Dr. Seda Çelik BASKAK, Dr. Hüseyin ÖZSAN, Dr. Bora BASKAK, Dr. Halise DEVRİMCİ ÖZGÜVEN, Dr. Gülay KINIKLI GİRİŞ Şizofreni patogenezinde bağışıklık sistemi değişikliklerinin rolü 20. yüzyılın başlarından beri ilgi çekmiştir. Bu konudaki ilk çalışmalar, o dönemdeki tekniklerle sınırlı kalarak daha çok hücresel bağışıklık üzerine odaklanmıştır. 1903 yılında Bruce ve Peebles (1903) bozukluğun ilk dönemlerinde periferik lökosit oranında artış olduğunu bildirmişlerdir. Dameshek (1930) şizofrenide lökosit oranında artışa ek olarak, lenfosit oranında azalma ve eozinofili olduğunu göstermiştir. 1930'lu yıllarda Molholm şizofrenide gecikmiş tip aşırı duyarlılık yanıtında azalma olduğunu, Vaughan ise boğmaca aşısına yanıtın azaldığını bildirmiştir (aktaran; De Lisi 1982). Bu çalışmalar henüz antipsikotik ilaçların kullanıma girmediği yıllarda yapıldığı için önemlidirler ve şizofrenide hücresel bağışıklık sistem işlevlerinde in-vivo bir bozukluk olduğunu destekler niteliktedirler. T lenfosit alt tip oranları hücresel bağışıklık sisteminin durumu hakkında değerli bilgiler sağlar. T8 lenfositlerinde artma hücresel bağışıklığı bastırır. Azalma ise hücresel bağışıklık sisteminin fazla çalışmasına ve kontrolden çıkmasına sebep olabilir. Uygun T4/T8 oranının 2:1 olması beklenir. 1:1'den düşük oranlar bağışıklık sistemine dair ciddi rahatsızlıklara işaret eder (Kouttab ve ark. 1989). Yanı sıra lenfosit oranlarındaki değişimlerin merkezi sinir sistemi hücrelerinin metabolizmalarındaki değişiklikleri yansıttığı ve psikiyatrik hastalıkların incelenmesinde nöral bir imleç olarak kullanılabileceği öne sürülmüştür (Gladkevich ve ark. 2004). Şizofrenide periferik kanda lenfosit alt tip oranlarının belirlenmesi ile ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda; periferik T-lenfositlerde azalma (Loseva ve Khondkarian 1978, Vartarian ve ark. 1978, Zarrabi ve Zucker 1979, Nyland ve Ness 1980 ve Koliasinka ve Burbaeva 1979), T4-lenfosit oranında artma (Henneberg ve Riedl 1980) ve T8-lenfosit oranında artma (Cazullo ve ark. 1998) bildirilmiştir. Anılan çalışmalarda T-lenfositlerin belirlenmesinde koyun eritrositleri kullanılmış ve T-lenfositlerdeki bu azalma timus antikorları ile ilişkilendirilmiştir. Akım sitometrisi periferik kanda lenfositlerin alt-tiplerinin araştırılması için güncel ve duyarlılığı yüksek bir yöntemdir (Rudolf ve ark. 2004, Schiavon ve ark. 1996). Akım sitometrik yöntemin kullanıldığı çalışmalarda Mazzarello ve arkadaşları (2004) şizofreni hastalarında kontrol grubuna göre T8 lenfosit oranında azalma olduğunu bildirmişlerdir. Rudolf ve arkadaşları (2004) ise T hücre alt-tipleri bakımından kontrol grubuyla arada herhangi bir farklılık bulmamışlardır. Toplam T-lenfosit sayısında artış bulunan çalışmalar da mevcuttur (DeLisi ve Goodman 1982). Pırıldar ve arkadaşları (2001) akım sitometrik yöntemle, yıkımı olan ve olmayan şizofreni hastaları arasında T4 ve T8 lenfosit oranlarında farklılık olmadığını göstermişlerdir. Antipsikotiklerin bağışıklık sistemi üzerine etkileri de birkaç çalışmaya konu olmuştur. Şizofrenide gözlenen atipik lenfositler antipsikotik kullanımıyla ilişkilendirilmiş (Mc Allister ve ark. 1989), klorpromazinin invitro lenfosit işlevlerinde bozukluğa yol açtığı gösterilmiştir (Zarrabi ve Zucker 1979). Bilici ve arkadaşları (2003) olanzapin tedavisinin üçüncü ayında T4/T8 lenfosit oranında azalma olduğunu tespit etmişlerdir. Atipik antipsikotiklerin interlökin-6 ve interlökin-1RA düzeylerinde bozukluğa yol açtığı (Maes ve ark. 2000) ve interlökin reseptör seviyelerini değiştirdiği (Akiyama 1999) gösterilmiştir. Klozapin ve haloperidolün lenfosit enzim aktivitelerini değiştirdiği bildirilmiştir (Whatley ve ark. 1998). Özetle şizofrenide hücresel bağışıklık sistemine dair bozukluklar bir infeksiyöz ya da otoimmün sürecin varlığına işaret ediyor olabilir. Rothermundt ve arkadaşlarının (2001) yaptıkları geniş kapsamlı gözden geçirmede dikkat çektikleri üzere, bu alandaki çalışmalar çelişkili ve tutarsız sonuçlar vermiştir. Yapılan bunca çalışmaya karşın bu konuda üzerinde yoğunlaşılabilecek tek bir çalışma alanı saptanamamış, bu değişikliklerin neden mi sonuç mu olduğu gösterilememiştir. Öte yandan, çalışmaların çoğu antipsikotik kullanan hastalar üzerinde ve bazıları duyarlılığından emin olunamayan teknik yöntemlerle yürütülmüştür ve sonuçlardaki çelişkilerden bunlar sorumlu olabilir (De Lisi ve Goodman 1982, Rothermund ve ark. 2001). Bu çalışmada ölçüm aracı olarak en duyarlı yöntemlerden birisi olarak kabul edilen akım sitometri yöntemi (Sachivion ve ark. 1996) kullanılarak, şizofrenide, antipsikotik etkisi dışlandığında da, hücresel bağışıklık sistemine ilişkin parametrelerde sağlıklı kontrollere göre farklılıklar bulunduğu, tedavi sonrasında bu parametrelerin değiştiği ve bu değişikliğin klinik belirtilerdeki düzelme için bir gösterge olabileceği hipotezileri sınanmıştır. YÖNTEMLER Örneklem Çalışma 2000-2002 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran, DSM-IV'e göre şizofreni (s=7) ya da şizofreniform bozukluk (s=7) tanısı konmuş 14 hasta ve onlarla yaş ve cinsiyet bakımından tam olarak eşleştirilmiş 14 sağlıklı kontrol üzerinde yürütülmüştür. Çalışma öncesinde yerel etik kurul onayı alınmıştır. Çalışmaya alınma ölçütleri 15-65 yaş arasında olma, en az son 6 aydır antipsikotik ilaç kullanmamış olma, şizofreni ya da şizofreniform bozukluk tanısı konmuş olma ve çalışmaya katılmayı kabul etmedir. Bağışıklık sistemine ait bozukluklar diğer psikiyatrik hastalıklarda da gösterilmiş olduğundan (Sperner-Unterweger 2005), şizofreni dışında herhangi bir birinci ya da ikinci eksen ek tanısı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Bağışıklık sistemine ilişkin ölçümleri etkileyebileceği için, herhangi bir dahili, cerrahi, nörolojik hastalığın bulunması, alkol-madde bağımlılığı ya da kötüye kullanımı olması, son 6 ay içinde bağışıklık sistemini etkileyebilecek herhangi bir ilaç kullanımının olması, özgeçmişte sık enfeksiyon geçirme ve allerji öyküsü olması gibi bağışıklık sistemi bozukluğuna işaret edebilecek anamnez bulguları olması dışlama ölçütleri olarak belirlenmiştir. Dahil olma ölçütlerini karşılayan, ardısıra hastalar çalışmaya davet edilmiş, kabul eden hastalar çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya davet edilen 25 hastadan 21'i katılmayı kabul etmiştir. Bu hastalardan ise 14'ü dışlama ölçütlerini karşılamadıkları için çalışmaya alınmışlardır. Çalışma giderleri araştırmacılar tarafından karşılanmıştır. Araçlar Hasta ve kontrol gruplarındaki deneklerin sosyodemografik verileri Sosyodemografik Bilgi Formu, genel tıbbi durumları ve allerji profillerine ait verileri Sistem Sorgusu Formu ile toplanmıştır. Bu formlar araştırmacılar tarafından hazırlanmıştır. Hastaların klinik belirtilerinin şiddeti, ülkemizde geçerliği ve güvenilirliği gösterilmiş olan Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS) (Andreasen ve Olsen 1982, Erkoç ve ark. 1991a) ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS) (Andreasen ve Olsen 1982, Erkoç ve ark. 1991b) kullanılarak belirlenmiştir. Toplam T-lenfosit oranı, lenfosit alt tip oranları ve T4/T8 lenfosit oranlarının saptanması için FAC SORT, Becton DICKSON akım sitometri cihazı kullanılmıştır. İşlem Çalışmaya davet edilen hastalardan katılmayı kabul edenler, iki psikiyatri uzmanı tarafından (SÇB, HDÖ) ayrı ayrı değerlendirilmiş ve tanısı üzerinde anlaşma sağlanan ve alınma ve dışlama ölçütlerine uygun olan hastalar çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan bu hastalara ve birinci derece yakınlarına birinci yazar (SÇB) tarafından araştırma hakkında bilgi verilmiş ve hastaların kendileri ve birinci derece yakınlarından yazılı bilgilendirilmiş olur alınmıştır. Bunun ardından, fizik ve nörolojik muayene yapılmış, sosyodemografik bilgi ve sistem sorgusu formları uygulanmış, SANS ve SAPS ile belirti şiddeti değerlendirmeleri yapılmış ve EDTA'lı tüplere kan alınmıştır. Daha sonra hastalardan alınan kan örnekleri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji-Romatoloji Bilim Dalı Laboratuvarı Akım Sitometrisi Bölümü'ne 30 dakika içinde ulaştırılmıştır. Kontrol grubuna da araştırma hakkında bilgi verilip yazılı bilgilendirilmiş olur alınmasının ardından SANS, SAPS ölçekleri dışında, yukarıda sayılan tüm işlemler aynı sırayla uygulanmıştır. Bu işlemlerin sonunda hastalara poliklinik hekimleri tarafından öngörülen antipsikotik tedavi başlanmıştır. Hastalar tedavinin üçüncü haftasının sonunda yeniden değerlendirme yapılmak üzere davet edilmişlerdir. Tedaviye başlandıktan 3 hafta sonra yeniden değerlendirilmeyi kabul eden 10 hasta olmuş, kalan 4 hastadan 1'i randevuya gelmemiş, diğer 3'ü ise yeniden kan vermeyi kabul etmemişlerdir. Yeniden değerlendirmeye alınan 10 hastadan dördüne olanzapin 5-10 mg/gün, iki hastaya ketiyapin 600-800 mg/gün, iki hastaya nörofren 4mg/gün, bir hastaya risperidon 4 mg/gün ve bir hastaya trifluperazin 10mg/gün tedavisi başlandığı gözlenmiştir. Yeniden değerlendirilen 10 hastaya belirti şiddetindeki değişiklikleri saptamak için verilen tedaviye kör olan birinci yazar (SÇB) tarafından ikinci kez SAPS ve SANS ölçekleri uygulanmış ve ikinci kan örnekleri alınarak aynı laboratuvar süreci gerçekleştirilmiştir. Akım sitometrik inceleme 1. Aşama; T-Lenfositlerin işaretlenmesi. Bu işlem için T lenfosit ve alt tiplerinin CD3, CD4, CD8 yüzey floresanlı molekül antikorları kullanılmıştır. Bu antikor panellerine göre tüpler hazırlanıp tüplere 10µl. monoklonal antikor ve 100µl. kan örneği dağıtıldıktan sonra oda ısısında 20 dakika inkübe edilmiş ve ortalama 2 ml. litik solüsyon eklenerek eritrositler ortamdan uzaklaştırılmıştır. Daha sonra hücreler PBS ile yıkanarak resuspande edilip fikse edilmiştir. 2. Aşama; Okuma işlemi. Uygun antikorlarla işaretlenen tüplerin sayımına geçmeden önce akım sitometri cihazının (FAC SORT, Becton DICKSON) günlük ayarlamaları yapılarak kontrol edilmiş ve okumaya hazır hale getirilmiştir. Okuma işlemi 450 mm'lik argon lazer kaynağına sahip FAC SORT'la yapılmıştır. Cihazdaki simul set programı kullanılarak, side scatrer (SSC) ve forward scatter diyagramlarıyla ve optik sistemle lenfositler taşıdıkları floresan miktarı ve büyüklüğüne göre ayrıştırılmış, miktarları belirlenmiştir. Kullanılan monoklonal antikorlara uygun olarak seçilmiş izotopik kontrollerin bulunduğu tüp de değerlendirmeye alınmıştır. Bu şekilde özgün olmayan olası monoklonal antikor bağlanması saptanmıştır. Okuma işleminde izotipik kontrol tüpüne göre sınırları saptanmış olan pozitif hücre yüzdesi ölçüt olarak kullanılmıştır. Daha sonra çıktılar elde edilmiş ve veriler kaydedilmiştir. Analiz Elde edilen sosyodemografik, klinik ve laboratuvar verileri elektronik ortamda SPSS 11.0 paket programı ile istatistiksel analize tabi tutulmuştur. Gruplar arasında toplam T-lenfosit, lenfosit alt tip oranları ve T4/T8 lenfosit oranlarının karşılaştırılması için Mann-Whitney u testi, tedavi öncesi ve sonrasında gruplar arasında aynı değişkenlerin karşılaştırılması için Wilcoxon işaret testi ve klinik belirtilerdeki düzelme ile lenfosit oranlarındaki değişimin ilişkisinin saptanması için spearman korelasyon testi kullanılmıştır. Hiç antipsikotik maruziyeti olmayan hastalar kontrol grubu ile Mann-Whitney u testi kullanılarak ayrıca karşılaştırılmıştır. BULGULAR Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalamaları 27.7±10.7 dir ve 15-49 arasında değişmektedir. Ortalama hastalık süresi 27 aydır (şizofreniform bozukluk tanısı alan hastalar için 2-6 ay, şizofreni hastaları için 1-20 yıl arası değişmektedir). 14 vakanın 8'i kadındır (%57.14). Kontrol grubunun yaş ve cinsiyet dağılımı hasta grubuyla aynıdır. Hastaların %78.3'ü (s=11) o güne dek hiç antipsikotik ilaç kullanmamıştır. Üç hasta ise daha önceden antipsikotik ilaç kullanmış olmalarına karşın (toplam antipsikotik maruziyet süreleri; 2 ay, 4 yıl ve 20 yıl), hastalardan biri 12 aydır, diğer ikisi ise 6 şar aydır antipsikotik ilaç kullanmamaktadır. Hasta ve kontrol grupları toplam T-lenfosit oranı, T-lenfosit alt-tip oranları ve T4/T8 lenfosit oranı bakımından karşılaştırıldığında, toplam T-lenfosit oranı, T4 ve T8 lenfosit oranları ve T4/T8 lenfosit oranı bakımından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (Tablo 1). Hasta grubunda 4 (%28) ve kontrol grubunda bir deneğin lenfosit değeri normal değerlerin alt sınırındaydı (toplam beyaz hücre oranının %15-20'si). Antipsikotik kullanımına ara vermiş 3 hastadan ikisinin yaşam boyu antipsikotik maruziyet süreleri uzun (4 yıl, 20 yıl) olduğu için ve antipsikotiklerin uzun dönem kullanımda bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri daha önce gösterilmiş olduğundan (Muller ve ark. 1991, Maes ve ark. 2000), daha önce hiç antipsikotik kullanmayan hastalar (s=11) kontrol grubuyla ayrıca karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda, toplam T-lenfosit oranı, T4 lenfosit oranı ve T4/T8 lenfosit oranı bakımından iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı, buna karşılık T8 lenfosit oranının hiç antipsikotik ilaç kullanmamış hastalarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (p=0.02) (Tablo 2). Hastalık süresi 2 yıldan kısa olan grupta (s=7) T8 lenfosit sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.02, u=19.5); hastalık süresi 2 yıldan uzun olan hasta grubuyla (s=7) kontrol grubu arasında ise hiçbir değişken için anlamlı bir farklılık saptanmadı. Tedavi öncesi ve sonrasına ait immünolojik ve klinik değişkenler karşılaştırıldığında, tedavi sonrasında SAPS ve SANS ölçek puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma (sırasıyla p=0.005, z=-2.80; p=0.01, z=-2.44), toplam T-lenfosit ve T8 lenfosit oranlarında artış olduğu saptandı (sırasıyla p=0.03, z=-2.14; p=0.05, z=-1.96) (Tablo 3). Tedavi sonrasında SAPS ve SANS toplam ölçek puanlarındaki değişimle toplam T-lenfosit sayısı, alt-tip sayıları ve T4/T8 lenfosit oranlarındaki değişim arasında bir ilişki olup olmadığı korelasyon analizi ile test edildi (Tablo 4). SAPS puanlarındaki değişim ile toplam T-lenfosit sayılarındaki değişim arasında ters (r=-0.63, p=0.05) ve SANS puanlarındaki değişim ile T4 lenfosit alt tipi sayılarındaki değişim arasında pozitif (r=0.74, p=0.01) bir ilişki olduğu saptandı TARTIŞMA Bu çalışma antipsikotik kullanmayan şizofreni hastalarının hücresel bağışıklık sisteminin durumuna ait bazı göstergelerin yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığı ve bu göstergelerin hastalık süresi ve tedavi yanıtı ile ilişkisinin araştırıldığı, deneysel, kontrollü bir klinik çalışmadır. Çalışmada antipsikotik tedavi altında olmayan şizofreni hastaları ve sağlıklı kontroller arasında toplam T-lenfosit ve alt-tip oranları bakımından bir farklılık saptanmaması toplam T-lenfosit oranlarında artma (Henneberg ve ark. 1980, Cazullo ve ark. 1998) ya da azalma bildiren çalışmalarla (Loseva ve Khondkarian 1978, Vartarian ve ark. 1978, Zarrabi ve Zucker 1979, Nyland ve Ness. 1980 ve Koliasinka ve Burbaeva 1979) uyumsuzdur. Daha önceki çalışmalarda saptanan T-lenfosit değişiklikleri antipsikotik kullanımına bağlı olabilir. Antipsikotik tedavisine ara vermiş hastalarla yapılan çalışmalarda ise tutarsız sonuçlar elde edilmiştir. Lenfosit oranlarında değişiklik olmadığı (Schleifer ve Keller 1985, Oral ve Ceylan 1991, Achirion ve ark. 1994), toplam T- lenfosit (Coffey ve ark. 1983) ve T8 lenfosit oranlarında (Villemein ve ark. 1999) anlamlı azalma olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmalarda antipsikotik ilaç almadan geçen süre sadece Coffey'in çalışmasında en az 6 ay olarak belirlenmiş diğer çalışmalarda ise bu süre 2 hafta ile 3 ay arasında değişmektedir. Bu çalışmada hiç antipsikotik kullanmayan hastalar tek başına kontrol grubuyla karşılaştırıldığında T8-lenfosit oranında kontrol grubuna göre anlamlı düşüklük saptanmasına karşın, antipsikotik tedavisine en az 6 ay ara vermiş hastalar bu gruba eklendiğinde bu farklılığın ortadan kaybolması antipsikotik ilaçların hücresel bağışıklık sistemi üzerinde uzun süreli etkileri olabileceği şeklinde yorumlanabileceği gibi, örneklem sayısının düşüklüğüne de bağlı olabilir. Hiç antipsikotik ilaç kullanmamış olan hastalarda toplam T-lenfosit ve alt-tip oranları hakkında yapılmış iki çalışma mevcuttur. Unterwerger ve arkadaşları (1999) şizofreni hastalarında T4 lenfosit oranında artış olduğunu saptamış, diğer değerlerde gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulmamıştır. Theodoropoulo ve arkadaşları (2001) ise, gruplar arasında hiçbir değişken için anlamlı bir farklılık bulamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları da eklendiğinde görülebileceği üzere, antipsikotik etkisi dışlansa da sonuçlar arasında çelişkiler devam etmektedir. Bu çelişkilerden sorumlu olması muhtemel diğer bir değişken hastalık süresi olabilir. Nitekim Rothermundt ve arkadaşları (2001) şizofrenide bağışıklık sistemine ait parametrelerin ilk psikotik atak ya da hastalık süresi kısa olan gruplarda çalışılmasını önermişlerdir. Bu çalışmada toplam T-lenfosit ve alt-tip oranlarının hastalık süresi ile ilişkisi de incelenmiştir. Örneklemimizde hastalık süresi 2 yıldan kısa olan grubun hepsi ilk atak şizofreni hastalarından oluşmaktaydı. Bu grupta yalnızca T8 lenfosit oranının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu, hastalık süresi 2 yıldan uzun olan hasta grubuyla kontrol grubu arasında ise hiçbir değişken için anlamlı bir farklılığın olmadığı gözlendi. İlk atak şizofrenide T8 lenfosit oranının düşük olması hastalığa ait bağışıklık sistemini ilgilendiren intrensek bir etkiye bağlı olabilir. Tedavi öncesi ve sonrası toplam T-lenfosit ve alt tip oranları karşılaştırıldığında tedavinin üçüncü haftasında toplam T-lenfosit oranında artış olduğu saptandı. Bu değişiklik antipsikotik tedaviye bağlı olabilir. Nitekim daha önceki çalışmalarda antipsikotik ilaçların bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olduğu gösterilmiştir (Maes ve ark. 2000, Dettling ve ark. 2001). Ayrıca şizofrenide immün-modülatör uygulanmasının lenfositlerde saptanan anormallikleri düzeltmediği, ancak haloperidolün düzeltici etkisinin olduğu bildirilmiştir (Oral ve Ceylan 1991). Tedavi sonrası saptadığımız bu değişiklik şizofreniye ait durumsal bir bağışıklık sistemi anomalisini de işaret ediyor olabilir. Nitekim şizofrenide periferik lenfositler üzerindeki D2 reseptörlerinin antipsikotik tedaviden bağımsız bir şekilde artmış oranlarda sentezlendiği gösterilmiştir (Zvara ve ark. 2005). T-lenfosit ve alt-tip oranlarının şizofrenide tedaviye verilen cevap için bir laboratuvar işaretleyicisi olabileceği öne sürülmüştür (Muller ve ark. 1993). Zhang ve arkadaşları (2006) tedavi sonrası şizofrenide klinik iyileşmenin T4-lenfosit oranlarında artışla ilişkili olduğunu göstermişlerdir. Çalışmamızda negatif belirtilerdeki düzelmeyle T4-lenfosit oranındaki artış arasında saptanan ilişki bu bulgularla uyumludur. Muller ve arkadaşları (2000) şizofrenide bağışıklık sistemine ait farklılıklarla karakterize klinik alt grupların var olabileceğini öne sürmektedirler. Bu çalışmada SAPS puanlarındaki değişim ile toplam T-lenfosit oranı değişimi ve SANS puanlarındaki değişimle T4-lenfosit oranındaki değişim arasında saptanan korelasyonlar, gelecekte bu parametrelerin tedavi cevabını yordama ya da izlemede kullanılabileceğini ve bu konuda yeni ve daha özgül değişkenleri ele alacak çalışmaların yapılması gerektiğini düşündürmektedir. Bu çalışmanın antipsikotik tedavisi altında olmayan hastalar üzerinde yürütülmüş olması, bu ilaçlara özgü bağışıklık sistemi değişikliklerinin (Zarrabi ve Zucker 1979) dışlanması bakımından çalışmanın bir üstünlüğü, aynı zamanda örneklem sayısının nispeten düşük kalmasının nedenidir. Çalışmada gruplar arasında yaş ve cinsiyetin kontrol edilmesi ve allerjik hastalıklar, ilaç kullanımı gibi faktörlerin dışlanması bu faktörlere ait bağışıklık sistemi değişikliklerini dışlamış ve sonuçların yorumlanmasını kolaylaştırmıştır. Çalışmada toplam T-lenfosit sayıları ve alt-tip sayılarının teknik olarak en duyarlı yöntemlerden olan (Rudolf ve ark. 2004, Schiavon ve ark. 1996) akım sitometrik inceleme ile ölçülmüş olması çalışmanın bir diğer üstünlüğüdür. Bu çalışmanın en önemli sınırlılığı örneklem sayısının düşüklüğüdür ve hücresel bağışıklığa ilişkin parametrelerde hasta ve kontrol grupları arasında fark saptanmamasının nedeni bu olabilir. Bir başka önemli kısıtlılık ise, tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmeye alınan hastaların farklı ilaçlar kullanmaları, bu ilaçların dozlarının da standardize edilememiş olmasıdır. Öte yandan, bağışıklık sistemi değişiklikleri toplam T-lenfosit ve alt-tip oranları ile sınırlı tutulamaz ve yalnızca bu bulgularla şizofrenide bağışıklık sistemine ait bir anomali olup olmadığı konusunda bir sonuca varmak doğru değildir. Bundan sonraki çalışmalarda bu çalışmada olduğu gibi dışlama ölçütleri belirlenirken eşik yüksek tutulmalı fakat örneğin, çok merkezli bir çalışma planlanarak, alınan hasta sayılarının düşük kalması önlenmelidir. Tercihen hiç antipsikotiğe maruz kalmamış ve hastalık öyküsü daha kısa olan vakalardan oluşturulmuş örneklemlerde, kullanılan ilaçlar standardize edilerek ve bağışıklık sisteminin genel durumu hakkında veri elde edilmek isteniyorsa bu sistemle ilgili başka parametrelerin de yönteme dahil edilerek (örn: T-Helper-1 ve 2 hücreleri aktivasyonu, lenfosit 5HT-2A ve D2, D3 reseptör yoğunluğu, lenfosit serotonin taşıyıcısı düzeyleri) çalışılması çelişkili sonuçların netleşmesine katkıda bulunabilir. KAYNAKLAR Achirion A, Noy S, Pras E ve ark. (1994) T-cell subsets in acute psychotic schizophrenic patients. Biol Psychiatry, 1;35(1):27-31. Akiyama K (1999) Serum levels of soluble IL-2 receptor alpha, IL-6 and IL-1 receptor antagonist in schizophrenia before and during neuroleptic administration. Schizophr Res, 37(1):97-106. Andreasen NC, Olsen S (1982) Negative v. positive schizophrenia. Definition and validation. Arch Gen Psychiatry, 39:789?794. Bilici M, Tekelioğlu Y, Efendioğlu S ve ark. (2003) The influence of olanzapine on immune cells in patients with schizophrenia. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 27:483-5. Bruce LC, Peebles AMS (1903) Clinical and experimental observations on catatonia. J Ment Sci, 49:614-628. Cazzullo CL, Saresella M, Roda K ve ark. (1998) Increased levels of CD8+ and CD4+ 45RA+ lymphocytes in schizophrenic patients. Schizophr Res, 31(1):49-55. Coffey CE, Sullivan JL, Rice JR ve ark. (1983) T-Lymphocytes in schizophrenia. Biol Psychiatry, 18:113-119. Dameschek W (1930) The white blood cells in dementia praecox and dementia paralytica. Arch Neurol Psychiatry, 24:855. De Lisi EL, Goodman S (1982) An analysis of lymphocyte subpopulations in schizophrenic patients. Biol Psychiatry, 17:1003-1008. Detting M, Schaub R, Mueller B ve ark. (2001) Further evidence of HLA-Encoded susceptibility to clozapine induced agranulocytosis. Pharmacogenetics, 11:135-141. Erkoç ŞA, Arkonaç O, Ataklı C ve ark. (1991) Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeğinin güvenilirliği ve geçerliliği. Düşünen Adam, 4:16-19. Erkoç ŞB, Arkonaç O, Ataklı C ve ark. (1991) Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeğinin güvenilirliği ve geçerliliği. Düşünen Adam, 4:20-24. Gladkevich A, Kauffman HF, Korf J ve ark. (2004) Lymphocytes as a neural probe: potential for studying psychiatric disorders. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 28(3):559-76. Henneberg A, Riedl B, Dumke HO ve ark. (1980) T Lymphocyte subpopulations in schizophrenic patients. Eur Arch Psychiatry Neurol Sci, 239:283-284. Koliaskina GI, Burbaeva GSH (1979) Modern approaches to the study of immunity in schizophrenia. Vestn Akad Med Nauk SSSR, 7:76-84. Kouttab NM, Prada M, Cazzola P ve ark. (1989) Thymomodulin: biological properties and clinical applications. Med Oncol Tumor Pharmacother, 6(1):5-9. Loseva TM, Khondkarian OA (1978) Thymus-dependent lymphocytes in multiple sclerosis and amyotrophic lateral sclerosis. Zh Nevropatol Psikhiatr Im S S Korsakova, 78(2):182-7. Maes M, Bocchia Chiavetto L, Bignotti S ve ark. (2000) Effects of atypical antipsychotics on the inflamatory response system in schizophrenic patients resistant to treatment with typical neuroleptics. Eur Neuropsychopharmacol, 10:119-124. Mazzarello V, Cecchini A, Fenu G ve ark. (2004) Lymphocytes in schizophrenic patients under therapy: serological, morphological and cell subset findings. Ital J Anat Embryol, 109(3):177-88. McAllister CG, Rapaport MH, Pickar D, Paul SM (1989) Effects of short-term administration of antipsychotic drugs on lymphocyte subsets in schizophrenic patients.Arch Gen Psychiatry, 46(10):956-7. Muller N, Ackenheil M, Hofschuster ve ark. (1991) Cellular immunity in schizophrenic patients before and during neuroleptic treatment. Psychiat Research, 37:147-160. Muller N, Hofschuster E, Ackenheil ve ark. (1993) T Cells and psychopathology in schizophrenia: relationship to the outcome of neuroleptic therapy. Acta Psychiatr Scand, 87:66-71. Muller N, Michael R, Rudolf G ve ark. (2000) The immun system and schizophrenia an integrative view. Ann N Y Acad Sci, 917:456-467. Nyland H, Ness A (1980) Lymphocyte subpopulations in peripheral blood from schizophrenic patients. Acta Psychiatr Scand, 61: 313-318. Oral T, Ceylan E (1991) Şizofren hastalarda haloperidolün bağışıklık sistemine etkisi. Psikiyatri, 27-30. Pırıldar Ş, Veznedaroğlu B, Terzioğlu E ve ark. (2001) Şizofrenide yıkım olan ve olmayan hastaların immunolojik özellikler bakımından karşılaştırılması Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2:197-203. Rothermundt M, Arolt V, Bayer TA ve ark. (2001) Review of immunological and immunopathological findings in schizophrenia. Brain Behav Immun, 15(4):319-39. Rudolf S, Schlenke P, Broocks A ve ark. (2004) Search for atypical lymphocytes in schizophrenia. World J Biol Psychiatry, 5(1):33-7. Schiavon V, Roth P, Bolton WE ve ark. (1996) Lymphocytes subsets in normal individuals: analysis by four color immunofluorescence and flow cytometry on whole blood. Tissue Antigens, 48(4 Pt 1):312-8. Schleifer S, Keller SE (1985) Depression and immunity. Arch Gen Psychiatry, 42:129-133. Sperner-Unterweger B (2005) Immunological aetiology of major psychiatric disorders: evidence and therapeutic implications. Drugs, 65(11):1493-520. Theodoropoulou S, Spanakos G, Baxevanis CN ve ark. (2001) Cytokine serum levels, autologous mixed lymphocyte reaction and surface marker analysis in never medicated and chronically medicated schizophrenic patients. Schizophrenia Res, 47:13-25. Unterwerger BS, Whitworth A, Kemler G ve ark. (1999) T-Cell subsets in schizophrenia: a comparison between drug naive first episode patients and chronic schizophrenic patients. Schizophrenia Res, 38:61-70. Vartanian ME, Kolyaskina GI, Lozovsky DV ve ark. (1978) Aspects of humoral and cellular immunity in schizophrenia. Birth Defects Orig Artic Ser, 14(5):339-64. Villemain F, Chatenoud L, Galinowsky A ve ark. (1999) Aberrant T-Cell mediated immunity in untreated schizophrenic patients: deficient Interleukin-2 production. ** J Psychiatry, 146:609-616. Whatley SA, Curti D, Das Gupta ve ark. (1998) Superoxide, neuroleptics and the ubiquinone and cytochrome b5 reductases in brain and lymphocytes from normals and schizophrenic patients. Mol Psychiatry, 3(3):227-37. Zarrabi MH, Zucker S (1979) Immunologic and coagulation disorders in chlorpromazine treated patients. Ann Intern Med, 91:194-199. Zhang XY, Zhou DF, Cao LY ve ark. (2006) The effects of Ginkgo biloba extract added to haloperidol on peripheral T cell subsets in drug-free schizophrenia: a double-blind, placebo-controlled trial. Psychopharmacology, 188(1):12-7. Zvara A, Szekeres G, Janka Z ve ark. (2005) Over-expression of dopamine D2 receptor and inwardly rectifying potassium channel genes in drug-naive schizophrenic peripheral blood lymphocytes as potential diagnostic markers. Dis Markers, 21(2):61-9. |
Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Serebral Kan Akımlarının Karşılaştırılması Dr. Pınar ÖNER, Dr. Özgür ÖNER, Dr. Ayla AYSEV, Dr. Özlem KÜÇÜK, Dr. Erkan İBİŞ GİRİŞ Obsesif kompulsif bozukluğu (OKB) olan yetişkin olguların üçte biriyle yarısı arasında değişen bir kısmında ilk belirtiler 15 yaşından önce başlamaktadır (Pauls ve ark. 1995). Çocuk ve ergen OKB olgularında bazal gangliyon işlev bozukluğunu düşündüren nörolojik bulgular daha sık görülür (Rosenberg ve Keshavan 1998). OKB'nin dejeneratif bir süreçten çok nörogelişimsel bir bozukluk olduğu düşünülmektedir ve bu durum çocuk ve ergen OKB olgularıyla ilgili çalışmaların önemini göstermektedir (Rosenberg ve Keshavan 1998). Çocukluk başlangıçlı OKB yetişkin başlangıçlı bozukluk etiyolojisi için önemli ipuçları içerebilir. OKB olgularında, Tek Foton Bilgisayarlı Emisyon Tomografisi (Single Photon Emission Tomography, SPECT), Positron Emisyon Tomografisi (PET) ve işlevsel Manyetik Rezonans Görüntüleme (iMRG) çalışmalarında beyin kortikal kan akımı, metabolizma ve aktivasyon değişiklikleri olduğu gösterilmiştir (Aouizerate ve ark. 2004). Bu değişiklikler en tutarlı olarak prefrontal korteks, anterior singulat ve kaudat çekirdek başında saptanmıştır. Çocuk ve ergen olgularda ise talamus ve bazal gangliyonlarda değişiklikler olduğunu gösteren bazı yapısal beyin görüntüleme çalışmaları yapılmıştır (Giedd ve ark. 2000, Gilbert ve ark. 2000). Çocukluk başlangıçlı yetişkin OKB olgularında işlevsel beyin görüntüleme çalışmaları yapılmıştır (Swedo ve ark. 1992, Busatto ve ark. 2000), ancak çocuk ve ergen OKB olgularıyla yapılmış işlevsel görüntüleme çalışmaları çok sınırlıdır. Diler ve arkadaşlarının çalışması çocuk ve ergen OKB olgularında kontrol olgularına göre kaudat, prefrontal ve singulat kan akımlarının iki taraflı olarak artmış olduğunu ortaya koymuştur (2004). Bir diğer çalışmada ise 10 çocuk ve ergen OKB olgusunda klomipramin tedavisi ile beyin kan akımının değişmediği, ancak bozukluğun başlangıç yaşı ve takvim yaşı ile iki taraflı frontal ve paryetal kan akımı arasında ters ilişki olduğu bildirilmiştir (Castillo ve ark. 2005). Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu [DEHB] bir diğer nörogelişimsel bozukluktur. İşlevsel görüntüleme çalışmaları prefrontal, paryetal, anterior singulat korteks ve kaudat çekirdekte kan akımında ve metabolik aktivitede azalma olduğunu göstermiştir (Bush ve ark. 2005). Birçok yapısal beyin görüntüleme çalışması da sağ prefrontal-bazal gangliyon anormalliklerinin DEHB patofizyolojisi açısından önemli olduğunu düşündürmektedir (Castellanos 1997). OKB'nun hiperglutamaterjik ve DEHB'nun hipoglutamaterjik durumlar olduğu ve her iki durumda da prefrontal bölgenin özellikle tutulmuş olduğu öne sürülmüştür (Carlsson 2000). Bazı araştırıcılara göre ise kortiko-striato-talamo-kortikal (KSTK) yolaklardaki anormallikler birbirine benzer: DEHB, OKB ve Tourette bozukluğunda KSTK dolaylı yolağında ketlenme ya da direk yolakta aşırı aktivasyon olabilir (Baxter ve ark. 1992, Aouizerate ve ark. 2004). Ayrıca bu bozuklukların sıklıkla beraber görülebilmesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Bu nedenle OKB ve DEHB olgularının doğrudan karşılaştırılması ilgi çekici veriler ortaya koyabilir. Çalışmanın esas amacı literatürdeki çocuk ve ergen OKB olgularıyla yapılan işlevsel görüntüleme çalışmalarına katkıda bulunmaktır. Önceki çalışmalar ışığında çocuk ve ergen OKB olgularının prefrontal kan akımının DEHB olgularına göre daha yüksek olacağı öngörülmüştür. YÖNTEMLER Örneklem Örneklem 13 OKB (4 erkek, 9 kız) ve 13 DEHB (8 erkek, 5 kız) olgusunu içermektedir. DEHB olguları 29 DEHB olgusunda yaşla beyin kan akımı (BKA) değişiminin araştırıldığı bir çalışmadan alınmıştır (Öner ve ark., 2005). Yaş ve cinsiyet değişkenlerinin kontrolü amacıyla DEHB olguları OKB olguları ile yaş ve cinsiyet değişkenleri açısından anlamlı fark göstermeyecek şekilde eşleştirilmiştir. Bu eşleştirme için tüm kız DEHB olguları alınmış ve iki gruptaki olgular yaş açısından ±1 yıl olarak eşleştirilmiştir. Eşleştirme sırasında seçilen tüm olgular aşağıda belirtilen çalışmaya alınma ölçütlerini karşılamaktadır. Eşleştirme sırasında birden çok eşleştirme olasılığı olan durumlarda başvuru sırası önde olan olgu çalışmaya alınmıştır. Pediatrik Nörolojik Silik Bulgular (Denckla, 1985) değerlendirmesinin lateralite maddelerine göre olguların hiçbirisi sol elli değildir. Tüm OKB ve DEHB olguları bir üniversite hastanesi çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvuran ardıl olgulardan çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayanlar arasından seçilmiştir. Çalışmaya katılan olguların ailelerinden aydınlatılmış onam alınmış ve çalışma üniversite etik kurulu tarafından onaylanmıştır. Tanılar iki psikiyatrist tarafından DSM-IV tanı ölçütlerine göre konmuştur ve iki psikiyatristin tanılar konusundaki uyumu tamdır. Tüm OKB ve DEHB olgularının medikal öyküleri normaldir ve tüm olgular klinik olarak psikoz, yeme bozukluğu, madde kötüye kullanımı, zekâ geriliği ve yaygın gelişimsel bozukluk açısından taranmıştır. Olguların hiçbirisi önceden tedavi almamıştır. OKB olgularının hiçbirisinde DEHB eşhastalanımı ya da kronik tik bozukluğu saptanmamıştır. OKB ve DEHB olguları için çalışmaya alınma koşulları DSM-IV tanı ölçütlerine göre bu tanıları karşılamak, özgeçmişinde başka bir tıbbi hastalık bulunmaması ve 7-14 yaşları arasında yer almaktır. Çalışmada dışlama ölçütleri psikoz, yeme bozukluğu, madde kötüye kullanımı, zekâ geriliği ve yaygın gelişimsel bozukluk tanılarının varlığı, OKB olgularında tik ve DEHB eşhastalanımı varlığı ve SPECT tetkikine uyum sağlayamamak (aşırı hareket, aşırı ağlama, enjeksiyona direnç gibi) olarak belirlenmiştir. Bu nedenle 3 OKB ve 2 DEHB olgusu çalışmadan çıkartılmıştır. Değerlendirme araçları Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ): Bu ölçek çocukların sınıftaki davranışlarının öğretmen tarafından değerlendirilmesi amacını taşıyan 28 maddeden oluşmaktadır (Goyette 1978). Ölçeğin 8 maddesi dikkatsizlik, 7 maddesi hiperaktivite ve 8 maddesi davranım sorunları alt ölçeklerini oluşturmaktadır. Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliği yeterlidir (Cronbach alfa. 95) (Şener ve ark. 1995). Çocuklar için Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Children Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale?CY-BOCS): CY-BOCS 10 maddeden oluşmaktadır. Klinisyen tarafından puanlanır. Değerlendirme yaklaşık ortalama 10 dakika sürer. OKB belirtilerinin son 1 hafta içindeki ağırlığını ölçmek için kullanılan yarı-yapılandırılmış bir araçtır. Beş temel bölümden oluşur: (1) yönergeler, (2) obsesyon tarama listesi, (3) obsesyonların ağırlığını saptama maddeleri, (4) kompulsiyon tarama listesi, (5) kompulsiyonların ağırlığını saptama maddeleri. Puanlama yapılırken hem çocuğun kendisinden hem de ebeveynlerden alınan bilgiler kullanılır. Kompulsiyon alt toplam puanı 1-5. maddelerin, obsesyon alt toplam puanı 6-10. maddelerin toplamından elde edilir. Çocuklarda erişkinlere kıyasla ilk uygulamada daha fazla zaman ayrılması ve çocuğun gelişim düzeyine göre obsesyon ve kompulsiyonların farklı terimlerle açıklanması gerekmektedir. CY-BOCS, 8-16 yaşları arasındaki çocuklarda kullanılmak üzere hazırlanmıştır. Çocuklar için geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiştir (Scahill ve ark. 1997). Türkçeye uyarlaması ve geçerlik ve güvenilirlik çalışması Yücelen ve arkadaşları tarafından yapılmıştır (2000). Prosedür Görüntü elde edilmesi Tüm çocuklar ve aileleri izlekle ilgili bilgilendirilmiştir. Olgular tetkik sırasında sırt üstü, gözleri kapalı bir şekilde en az duyusal uyarım olacak şekilde 5 dakika süreyle yatırılmıştır. Bundan sonra olgulara intravenöz Tc99m HMPAO anne babadan birisinin eşliğinde verilmiştir. Tc99m HMPAO dozu her çocuk için bireysel olarak hesaplanmıştır [(yaş+1)/(yaş+7)] x standard yetişkin dozu (15 mci). SPECT görüntülerinin elde edilmesine enjeksiyondan 15 dakika sonra başlanmış, bu sırada çocuklar istirahat durumunda kalmışlardır. Araştırıcılar tarafından izleğe uyum her hasta için kontrol edilmiştir ve 3 OKB ve 2 DEHB olgusu çalışmadan çıkartılmıştır. Radyokimyasal saflık kromotografi ile ölçülmüş ve her defasında %90'ın üstünde bulunmuştur. Tetkikler yüksek çözünürlüklü kolimatör kullanan bir SPECT sistemi ile (GE 4000I) gerçekleştirilmiş ve 3 dakika içerisinde 64x64 matrikslere 128 yansıtım ile elde edilmiştir (her pixel 4 x 4 mm). Veriler Meltz filtresi ile işlenmiş ve Ramp filtresi ile filtrelenmiş geri yansıtım yoluyla tekrar yapılandırılmış ve Sorenson yöntemi ile veriler düzeltilmiştir. Orbitomeatal çigiye paralel 2 piksel kalınlığında (8 mm) transaksiyel görütülerin elde edilmesi için oblik tekrar yönelim kullanılmıştır. İlgi alanları (Regions of interest, ROI) sağ prefrontal, frontal, temporal ve paryetal kortekste elle belirlenmiştir. ROI analizleri olguların tanılarını bilmeyen bir araştırıcı tarafından (Dr ÖK) gerçekleştirilmiştir. Bulguların nesnelliğinin arttırılması için klinik parametreler bilinerek işlem tekrarlanmıştır (O'Tauma ve ark. 1999). Transaksial kesitlerde farklı alanların seçimi için bir nöroanatomi atlası kullanılmıştır. Yarı niceliksel analizler anatomik düzeylere karşılık gelen birbirini takip eden 5 oblik kesitten gerçekleştirilmiştir. Serebellum DEHB patofizyolojisinde önemli yer tutuyor olabileceği için önceki bir çok çalışmadan farklı olarak ilgi alanlarındaki ligand tutulumunu ?normalleştirmek? için her olgu için kortikal kan akımına (iki taraflı prefrontal, frontal, paryetal ve temporal korteks beyin kan akımı değerlerinin toplamı) oran olarak verilmiştir. Veri analizi Gruplar arasındaki beyin kan akımı (BKA) farklılıklarını belirlemek için parametrik olmayan Mann-Whitney-U testi kullanılmıştır. Çoklu karşılaştırmaların kontrolü için Bonferroni testi kullanılmıştır ve anlamlı p değeri 0.05/ 8=.006 olarak belirlenmiştir (ilgi alanlarının sayısı, sağ ve sol prefrontal, frontal, temporal ve paryetal). Analizler için SPSS 10.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR Yaş ve cinsiyet Gruplar arasında anlamlı cinsiyet dağılımı farklılığı bulunmamaktadır (x2=2.4, p>.23). Grupların yaş dağılımı arasında da anlamlı farklılık bulunmamıştır (OKB ortalama yaş ± SD= 10.4 ± 2.8,; DEHB ortalama yaş ± SD= 10.5 ± 2.2; z=-.52, p=.96). Belirti şiddeti CY-BOCS OKB grubunda OKB belirti şiddetini ölçmek için kullanılmıştır (aralık: 0-40, obsesif belirtiler, ortalama=11.2, ss=4.1, kompulsif belirtiler, ortalama=12.9, ss=3.5). DEHB belirti şiddeti CÖDÖ ile ölçülmüştür (Dikkatsizlik, ortalama=8.8, ss=4.2, Hiperaktivite, ortalama=11.9, ss=3.7, Davranış Sorunları, ortalama=9.0, ss=4.2, Toplam, ortalama=34.0, ss=8.5). SPECT değerlendirmesi Grupların ?normalleştirilmiş? BKA değerleri Tablo 1'de özetlenmiştir. Mann-Whitney-U testi sonucunda OKB olgularının sağ prefrontal BKA değerlerinin DEHB olgularından anlamlı olarak yüksek olduğu bulunmuştur (z=2.89, p=.003). Diğer bölgelerdeki BKA değerleri Bonferroni düzeltmesinden sonra gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. OKB şiddeti ile BKA değerleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. TARTIŞMA Bu çalışma çocuk ve ergen OKB olgularının doğrudan incelendiği çok az sayıdaki çalışmadan birisidir. Sonuçlar OKB olgularında sağ prefrontal korteks normalleştirilmiş BKA değerinin DEHB olgularından yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar hem DEHB hem de OKB ile ilişkili daha önce yapılan çalışmaların sonuçları ile uyumludur. Birçok işlevsel beyin görüntülemesi çalışmasında OKB olgularında prefrontal metabolizma ve kan akışında artma saptanmıştır (Aouizerate ve ark. 2004). Çocuk ve ergenlerle yapılan bir SPECT çalışması bu veriyi destekler niteliktedir (Diler ve ark. 2004). Diğer bir çalışmada da çocuk ve ergenlerde şu andaki yaş ve bozukluğun başlangıç yaşı ile iki taraflı frontal kan akımı arasında ilişki bulunmuştur (Castillo ve ark. 2005). Diğer bazı beyin görüntüleme çalışmaları prefrontal korteks metabolizması ya da kan akımındaki normale dönüşle belirtilerin düzelmesi arasında ilişki saptamıştır (Baxter ve ark. 1992, Swedo ve ark, 1992, Benkelfat ve ark. 1990, Perani ve ark. 1995, Saxena ve ark. 1999). Buna karşın, prefrontal aktivitede artma saptamayan bazı çalışmalar da mevcuttur (ör Crespo-Facorro ve ark. 1999, Busatto ve ark. 2000). Bizim bulgularımız çocuk ve ergen OKB olgularında da yetişkin OKB olgularında öne sürülen prefrontal kortekste aktivite artışı olduğunu düşündürmektedir. Birçok yazar tarafından OKB'de prefrontal korteks, singulat korteks ve kaudat çekirdek başından oluşan sinirsel ağın aşırı işlev gösterdiği iddia edilmiştir (Insel 1992, Baxter 1994). Çalışmamızda DEHB olgularının sağ prefrontal kan akımlarının OKB olgularından düşük olduğu saptanmıştır. Önceki birçok çalışma DEHB olgularında sağ prefrontal bölgede aktivite azalması olduğunu belirtmiştir (Zametkin ve ark. 1990, Zametkin ve ark. 1993, Rubia ve ark. 2000, Spaletta ve ark. 2001). Bu açıdan, çalışmamızın sonuçlarının her iki bozuklukla ilgili önceden yapılan çalışmalarla uyumlu olduğu görülmektedir. Bradshaw ve Shephard'a gore DEHB, OKB, otizm ve şizofreni ?nörogelişimsel frontostriatal bozukluklar? olarak adlandırılabilirler ve bu bozukluklar arasında tanısal çakışmanın yanı sıra sıklıkla eşhastalanım görülür, ayrıca bu bozuklukların hepsinde beyin lateralizasyonunda farklılık olduğu gösterilmiştir (Bradshaw ve Shepard 2000). Bu yazarlara göre anatomik ya da nörokimyasal olarak tanımlanan belli ağlarda etki eden genetik ve çevresel faktörler bozukluk ortaya çıkıp çıkmayacağını ve bozukluk ortaya çıkarsa hangisinin oluşacağını belirler. Yani, OKB ve DEHB benzer sinir ağlarıyla ilişkili, aynı gruba dahil ancak farklı genetik ve çevresel etkenler dolayısıyla frontostriatal bölgede farklı tutulum gösteren bozukluklar olabilir. Bizim bulgularımız OKB olgularında DEHB olgularına göre daha yüksek prefrontal BKA değerleri olduğunu göstermiştir. Her iki bozukluğun bir arada olduğu durumlar incelenerek bu iki bozukluğun patofizyolojisi daha iyi anlaşılabilir. Bu çalışmanın bazı kısıtlılıkları olduğu açıktır. Bunların en önemlisi çalışmada sağlıklı bireylerden oluşan bir kontrol grubunun bulunmamasıdır. Bu durumun araştırma sonuçları önceki yayınlarla uyumlu ise de, çalışmanın sonuçlarının yorumlanmasını zorlaştırmaktadır. Ancak, iyonizan radyasyon içeren bir teknik olan SPECT'in sağlıklı çocuklarda uygulanmasına dair etik sorunlar olduğu ve daha önceki SPECT çalışmalarının pek çoğunda da aynı kısıtlama ile karşılaşıldığı göz önünde bulundurulmalıdır (Bush ve ark. 2005). Bush ve arkadaşlarına göre, DEHB olguları ile gerçekleştirilen 13 SPECT çalışmasının sadece üçünde, en büyüğünde 7 kişi olmak üzere normal kontrol grubu bulunmaktadır; geri kalan çalışmaların dördünde hiçbir kontrol grubu bulunmazken, altısında ise psikiyatrik olgular, nörolojik olgular ya da kardeşler kullanılmıştır (Bush ve ark. 2005). Çocuk ve ergen OKB olguları ile gerçekleştirilen iki çalışmanın birisinde de kontrol grubu bulunmamaktadır (Castillo ve ark. 2005). Kontrol grubu olarak diğer psikiyatrik tanıları ya da nörolojik bozuklukları olan olguların kullanılması da bu olguların olası BKA değişiklikleri göz önüne alındığında çok iyi bir yol olarak görülmemektedir. Kardeşlerin kontrol grubu olarak alınması ise hem bu bireylerde BKA değerlerini etkileyebilecek genetik yatkınlıklar hem de etik sorunlar nedeniyle sorunludur. Bu durumda, kontrol, ya da daha doğru bir tanımlamayla karşılaştırma grubu olarak kullanılan tüm olası grupların bazı sorunlara yol açtığı ve hiçbir tercihin ideal bir kontrol grubu sağlamadığı görülmektedir. Çalışmanın diğer önemli kısıtlılığı ise grupların arasında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da cinsiyet farklılıkları bulunmasıdır. Özellikle önceki PET çalışmaları DEHB olgularının beyin metabolizmalarının cinsiyet farklılıkları gösterebileceğini ve yetişkin kadın olgularda bu farklılıkların daha belirgin olabileceğini düşündürmektedir (Zametkin ve ark. 1993, Ernst ve ark. 1994). DEHB olgularının SPECT ile incelendiği çalışmalarda örneklem büyüklüğünün 8-54 olgu arasında değiştiği, ortalama olgu sayısının ise 22.9 olduğu görülmektedir (Bush ve ark. 2005). Çocuk OKB olgularının değerlendirildiği daha önce yayınlanmış iki çalışma vardır ve bu yayınlarda sırasıyla 18 ve 14 OKB olgusu yer almıştır, ikinci çalışmada kontrol olgusu bulunmamaktadır (Diler ve ark. 2004, Castillo ve ark. 2005). Bu durumda bizim çalışmamızın DEHB ve OKB örneklem büyüklüğünün kabul edilebilir olduğu düşünülebilir. Parametrik olmayan istatistiksel yöntem ve çoklu karşılaştırmaların düzeltilmesi için Bonferroni düzeltmesi uygulanarak olası istatistiksel sorunlar azaltılmaya çalışılmıştır. Bu kısıtlılıklara karşın beraber de görülebilen ve aynı sinirsel ağlarla ilişkili olabileceği düşünülen iki bozukluğu doğrudan karşılaştıran bir çalışma olmasından dolayı çalışmanın sonuçlarının değerli olduğunu düşünüyoruz. KAYNAKLAR Aouizerate B, Guehl D, Cuny E ve ark. (2004) Pathophysiology of obsessive-compulsive disorder: a necessary link between phenomenology, neuropsychology, imagery and physiology. Prog Neurobiol, 72:195-221. Baxter LJ, Schwartz JM, Bergman KS ve ark. (1992) Caudate glucose metabolic rate changes with both drug and behavior therapy for obsessive-compulsive disorder. Arch Gen Psychiatry, 49:681-689. Baxter LR (1994) Positron emission tomography studies of cerebral glucose metabolism in obsessive-compulsive disorder. J Clin Psychiatry, 55:54-59. Benkelfat C, Nordahl TE, Semple WE ve ark. (1990) Local cerebral glucose metabolic rates in obsessive-compulsive disorder, patients treated with clomipramine. Arch Gen Psychiatry, 47:840-48. Bradshaw JL, Shepard DM (2000) The neurodevelopmental frontostriatal disorders, evolutionary adaptiveness and anomalous lateralization. Brain Lang, 73: 297-320. Busatto GF, Zamignani DR, Buchpiguel CA ve ark. (2000) A voxel-based investigation of regional cerebral blood flow abnormalities in obsessive-compulsive disorder using single photon emission computed tomography (SPECT) Psychiatry Res, 99:15-27. Bush G, Valera EM, Seidman LJ ve ark. (2005) Functional neuroimaging of attention deficit hyperactivity disorder: a review and suggested future directions. Biol Psychiatry, 57:1273?84. Carlsson ML (2000) On the role of cortical glutamate in obsessive-compulsive disorder and attention deficit hyperactivity disorder, two phenomenologically antithetical conditions. Acta Psychiatr Scan, 102 : 401-413. Castellanos FX (1997) Toward a pathophysiology of attention deficit hyperactivity disorder. Clin Pediatrics, 36:381-393. Castillo AR, Buchpiguel CA, de Araujo LA ve ark. (2005) Brain SPECT imaging in children and adolescents with obsessive-compulsive disorder. J Neural Transm, 112:1115?29. Crespo-Facorro B, Cabranes JA, Lopez-Ibor AI ve ark. (1999) Regional cerebral blood flow in obsessive-compulsive patients with or without a chronic tic disorder, A SPECT study. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci, 249:156-161. Denckla MB (1985) Revised neurological examination and subtle signs. Psychopharmacol Bull, 21:773-779. Diler RS, Kibar M, Avci A ve ark. (2004) Pharmacotherapy and regional cerebral blood flow in children with obsessive-compulsive disorder. Yonsei Med J, 45:90-9. Ernst M, Liebenauer LL, King AC ve ark. (1994) Reduced brain metabolism in hyperactive girls. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 33:858?868. Giedd JN, Rapoport JL, Garvey MA ve ark. (2000) MRI assessment of children with obsessive-compulsive disorder or tics associated with streptococcal infection. ** J Psychiatry, 157:281-3. Gilbert AR, Moore GJ, Keshavan MS ve ark. (2000) Decrease in thalamic volumes of pediatric patients with obsessive-compulsive disorder who are taking paroxetine. Arch Gen Psychiatry, 57:449-56. Goyette CH, Conners CK, Ulrich RF ve ark. (1978) Normative data on revised Conners' parent and teacher rating scales. J Abnorm Child Psychol, 6:221-36. Insel TR (1992) Toward a neuroanatomy of obsessive-compulsive disorder. Arch Gen Psychiatry, 49:739-744. O'Tuama LA, Dickstein DP, Neeper N ve ark. (1999) Functional brain imaging in neuropsychiatric disorders of childhood. J Child Neurol, 14: 207-221. Öner Ö, Öner P, Aysev A ve ark. (2005) Regional cerebral blood flow in children with ADHD: changes with age. Brain Dev, 27:279-85. Pauls DL, Alsobrook JP, Goodman W ve ark. (1995) A family study of obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 125: 76-84. Perani D, Colombo C, Bressi S ve ark. (1995) [18F]FDG PET study in obsessive-compulsive disorder. A clinical/metabolic correlation study after treatment. Br J Psychiatry, 166:244-50. Rosenberg DR, Keshavan MS (1998) Toward a neurodevelopmental model of obsessive-compulsive disorder. Biol Psychiatry, 43:623-40. Rubia K, Overmeyer S, Taylor E ve ark. (2000) Functional frontalisation with age: mapping neurodevelopmental trajectories with fMRI. Neuroscience and Biobehav Rev, 24:13-9. Saxena S, Brody AL, Maidment KM ve ark. (1999) Localized orbitofrontal and subcortical metabolic changes and predictors of response to paroxetine treatment in obsessive-compulsive disorder. Neuropsychopharmacol, 21:683-93. Scahill L, Riddle MA, McSwiggin-Hardin M ve ark. (1997) Children's Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale: reliability and validity. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 36:844-52. Spalletta G, Pasini A, Pau F ve ark. (2001) Prefrontal blood flow dysregulation in drug naive ADHD children without structural abnormalities. J Neural Trans, 108:1203-1216. Swedo SE, Pietrini P, Leonard HL ve ark. (1992) Cerebral glucose metabolism in childhood-onset obsessive-compulsive disorder, revisualization during pharmacotherapy. Arch Gen Psychiatry, 49:690-4. Şener S, Dereboy C, Dereboy IF ve ark. (1995) Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği Türkçe uyarlaması-1. Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Dergisi 2: 131-141. Yücelen A, Arman V, Topçuoğlu G ve ark. (2000) Çocuklar için Yale- Brown obsesif kompulsif geçerlik ve güvenilirlik değerlendirmesi. 10. Ulusal Çocuk ve Ergen Kongresi'nde poster bildiri olarak sunulmuştur. Sarıgerme. Zametkin AJ, Nordahl TE, Gross ME ve ark. (1990) Cerebral glucose metabolism in adults with hyperactivity of childhood onset. N Eng J Med, 323:1361-1366. Zametkin AJ, Liebenauer LL, Fitzgerald GA ve ark. (1993) Brain metabolism in teenagers with attention-deficit hyperactivity disorder. Arch Gen Psychiatry, 50:333-40. |
Hemodiyaliz Hastalarındaki Depresiflik Düzeyinin Yordanmasında Kontrol Odağı, Öğrenilmiş Güçlülük ve Sosyotropi-Otonomi Dr. Misli BAYDOĞAN, Dr. İhsan DAĞ GİRİŞ Kronik bir hastalık olan son dönem böbrek hastalığı (end stage renal disease), tedavi seçenekleri yaşam boyu hemodiyaliz ya da böbrek nakli olan bir hastalıktır (Tsay ve Healstead 2002). Diyaliz tedavisinde hasta pek çok stresle karşı karşıyadır. Hasta, ömür boyu kendini sınırlayan ve yetersizleştiren bir hastalıkla uğraşmak zorunda olup, bir makine yardımı ile bakım ekibine tam olarak kişisel bağımlılık içindedir. Hastalığı nedeniyle birçok kayıplara uğramış, tüm aktiviteleri sınırlanmıştır (Özatalay 1990), yaşam kalitesi düşüktür (Mollaoğlu ve Arslan 2003). Yaşam kalitesindeki düşüklüğün kısmen birlikte seyreden depresyona bağlı olması mümkündür (Vazquez ve ark. 2005). Özgür ve ark. (2003) yaptıkları çalışmada hemodiyalize bağlı fiziksel bozulmaların hastaların psikolojik ve sosyal parametrelerinde bozulmaya neden olduğu ve hasta grubun depresyon düzeyinin toplum için belirlenen kesme puanından yüksek olduğunu saptamışlardır. Kimmel (2002) diyaliz hastalarındaki stres faktörlerini; diyet kısıtlaması, diyaliz seanslarının gün içinde uzun zaman alması, işlevsel sınırlılıklar, iş kaybı, rol kaybı, cinsel işlevlerde değişim, hastalık etkileri, tedavi etkileri ve ölüm korkusu olarak sıralamıştır. Tüm bu sayılan stres faktörlerinin, diyaliz hastalarında depresif duyguduruma yol açıp açmayacağı veya hangi başka değişkenler ile birlikte depresif duyguduruma yol açabileceği araştırılması gereken bir konudur; çünkü diyaliz tek başına uzun bir yaşam için yeterli değildir. Diyaliz hastaları için kronik bir hastalığa sahip olmanın yanı sıra, bu hastalığın tedavisinde karşı karşıya kalınan pek çok kısıtlamanın, fiziksel yıpranmanın dışında psikolojik açıdan da bazı sıkıntılara yol açabileceği düşünülmektedir. Başta depresyon olmak üzere ruhsal bozuklukların (Sağduyu ve Erten 1998) ve depresif duygulanımın sıklıkla görüldüğü bildirilmiştir (Elal ve Krespi 1999; Kimmel ve Peterson 2005). Hemodiyaliz hastalarında major depresyon yaygınlığının % 5 ile % 8.1 arasında bulunduğu (Craven ve ark. 1987; Hinrichsen ve ark. 1989; Smith ve ark. 1985), ancak minör depresyonun % 17.7 oranında görüldüğü bildirilmiştir (Hinrichsen ve ark. 1989). Diyaliz hastalarında depresyonun görülmesinde anlamlı etkilerinin olup olmadığı üzerinde tartışılan kişilik boyutlarından kontrol odağı, iç ve dış yönelimli olmak üzere, kişinin yaşadığı ya da başına gelen olayların kendi davranışlarının sonucu olarak ya da başka dış güçler tarafından belirlendiği inancıdır (Rotter 1966). İç kontrol odağı inancında olan kişiler kendi davranışlarının olaylara yol açtığına inanırken, dış kontrol odağı inancı olan kişiler olayları şans ya da kader gibi dış faktörlerin belirlediğine inanırlar (Dağ 2002). Dış kontrol odağı genel olarak psikopatolojiyle ilişkilidir (Dağ 1992). İç kontrol odağına sahip olma ise hastalığın kontrol altında tutulabileceğine olan inançla birlikte düşünülebilir. Kontrol odağının bu hastalarda depresyonun bir yordayıcısı olduğu bildirilmiştir (Meijer ve ark. 2002). Bu çalışmada diyaliz hastalarında kontrol odağı kişilik değişkenine ek olarak öğrenilmiş güçlülük (başa çıkma) ve sosyotropi-otonomi kişilik faktörleri de araştırmaya dahil edilmiştir. Batıda yapılan bazı araştırmalarda hemodiyaliz hastalarının depresif tepkiler göstermelerinde ?başa çıkma stratejileri' kişilik değişkeninin rollerine ilişkin bulgular bildirilmiştir (Mok ve Tam 2001). Sosyotropi-otonomi değişkenin ise bu hasta örneklemleri üzerinde çalışıldığı bir araştırmaya rastlanmamıştır. Türkiye'de hemodiyaliz hastalarıyla yapılan önceki çalışmalarda bu iki faktörün ele alındığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Ancak kişisel gözlem ve uzmanların görüşleri doğrultusunda uyum değişkeninin bu kişilik faktörleriyle de ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Öğrenilmiş güçlülük kişilerin stresli bir durumla karşı karşıya kaldıklarında bilişsel başa çıkma stratejilerini ne düzeyde kullanabildiklerini ve kendilerini denetleme becerilerini ifade eden bir kavramdır (Rosenbaum 1980; Dağ 1991b). Bu kavram daha geniş anlamda başa çıkma stratejileri olarak da bilinmektedir (Folkman ve Moskowitz 2004). Sosyotropi ve otonomi kavramları da (Beck ve ark. 1983) kişilerin başkalarına bağımlı ya da özerk olma durumlarına işaret eder. Benzer şekilde, diyaliz hastalarının diyaliz makinasına bağımlı olmaları dışında, kendi tedavi süreçlerinde başkalarının bakımına muhtaç olduklarına dair inançları da depresif duygu durumu olumsuz etkileyebilecek değişkenler arasında yer alabilir. Sosyotropi ile depresyon arasında orta düzeyde bir ilişkinin bulunduğu bildirilmektedir (Alford ve Gerrity 2003). Ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalarda söz konusu kişilik değişkenlerinin üzerinde durulmadığı noktasından hareketle bu araştırmada, kronik hemodiyaliz hastalarında, yaş, cinsiyet ve diyalize girme süresinin etkisi kontrol edildiğinde, kontrol odağı, öğrenilmiş güçlülük ve sosyotropi-otonomi kişilik değişkenlerinin depresif belirti düzeyi üzerinde etkisinin olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmanın bağımlı ölçümü Beck Depresyon Envanteri puanlarının gösterdiği depresif belirti düzeyidir. Depresiflikte artışın ve sonuçta depresyonun hemodiyaliz tedavisinin gidişini ve hastanın bu tedaviye uyumunu etkileyebileceği kabul edildiğinde, hemodiyaliz hastalarında bazı kişilik özelliklerine sahip olmanın depresif belirti düzeyini artırabileceği sonucunu gözleyebilmek, gelecekteki uygulamalarda hastanın daha etkili bir tedavi almasında ve yaşam kalitesinin artırılmasında önemli katkılar sağlayabilecektir. YÖNTEMLER Örneklem Araştırmaya Ankara'da özel bir diyaliz merkezine sürekli devam eden 71 hemodiyaliz hastası katılmıştır. Düzenli olarak haftada üç gün diyalize giren, uygulanan ölçeklere yazılı ya da sözel olarak yanıt verebilecek zindelikte olan, son dönem böbrek hastalığının yanı sıra herhangi bedensel bir eksikliği olmayan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam hasta sayısı 97 olan diyaliz merkezinde, 70 yaşın üzerinde olma, bedensel bir eksikliği olma (bir bacağın olmaması), çocuk olma, işitsel engelli olma, halsizlik nedeniyle klinikte ölçekleri dolduramayanların evlerinde okur-yazar yakınları olmaması gibi karıştırıcı da olabilecek değişkenlerden en az biri nedeniyle toplam 26 hasta araştırmaya katılmamıştır Kırk üçü (% 60.6) kadın, 28'i (% 39.4) erkek olan örneklemin, yaş ortalamaları da sırasıyla 44 (Ss= 9.68) ve 52.6 (Ss= 7.8)'dır. Çalışılan örneklemin cinsiyet dağılımı (nkadın >nerkek) ve yaş ortalaması (Xkadın <Xerkek) açısından eşitsiz olması, hem araştırmanın öngörülen süresinin kısıtlı olması nedeniyle yeterli sayıda kişiye ulaşılamamasının, hem de hastaların doğal demografik özelliklerinin bir sonucu olarak düşünülmelidir. Örneklemdeki kişilerin 60'ı (% 83) evli; 12'si (% 17) bekârken; 39 kişi (% 53.5) ilkokul, 17 kişi (% 24.3) ortaokul, 10 kişi (% 14.2) lise, 6 kişi (% 8) üniversite ve/ya yüksek okul mezunudur. Kadın katılımcıların toplam diyalize girme süresi X= 4.5 (Ss= 2.1) yıl, erkek katılımcıların toplam diyalize girme süresi ise X= 7.3 (Ss= 3.4) yıldır. Hastaların diğer fiziksel hastalıkları ve ilaç kullanımları ise kontrol edilememiştir. Veri toplama araçları Beck Depresyon Envanteri (BDE): Beck Depresyon Envanteri depresyonda görülen somatik, duygusal, bilişsel ve motivasyonel belirtileri ölçmektedir. Ölçeğin amacı depresyon tanısı koymak değil, depresif belirtilerin derecesini nesnel olarak ölçmektir. Yirmi bir maddelik ölçekte her maddede 4 seçenek bulunmakta, bir maddeden en çok 3 puan alınabilmekte ve toplamda da en yüksek 63 puana ulaşılabilmektedir. Puan yükseldikçe depresif belirti düzeyinin arttığı düşünülür. Batıda yapılan çeşitli araştırmalarda envanterin çeşitli türden güvenirlik katsayılarının .60 ve .87 arasında değiştiği görülmüştür. Türkiye'de yapılan uyarlama çalışmasında Hisli (1988; 1989) envanterin iki yarım test güvenirlik katsayısını .74; geçerlik çalışmasında ise MMPI-D Skalası ile korelasyon katsayısını .63 olarak hesaplamıştır (Savaşır ve Şahin 1997). Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği (RİDKOÖ): Bireylerin genellenmiş kontrol beklentilerinin içsellik-dışsallık boyutu üzerindeki konumu; pekiştiricilerin bireyin kendi içindeki ya da dışındaki güçlerin (şans ya da kader) kontrolünde olduğuna ilişkin sahip olduğu genel beklenti ya da inançları ölçen bir ölçektir (Rotter 1966). Yirmi dokuz maddelik ve her maddede iki seçenekte ifadelerin bulunduğu ölçeğin 23 maddesi puanlanmakta ve 0 ile 23 arasında puan alınabilmekte, yüksek puanlar da dış kontrol odağına işaret etmektedir. Türkiye'de yapılan uyarlama çalışmalarında, Cronbach Alfa iç tutarlık katsayısı .71, test-tekrar test güvenirliği .83 olarak bulunmuştur. Ölçeğin aynı çalışmada elde edilen ölçüt bağlantılı geçerliği de r=.69 (p<.001) olarak saptanmıştır (Dağ 1991a). Sosyotropi-Otonomi Ölçeği (SOSOTÖ): İnsanlara bağımlı olma ve insanlardan özerk olma kişilik özelliklerini ölçmektedir (Beck ve ark. 1983). Altmış maddelik ölçekte beş dereceli likert tipi derecelendirme yaptırılmakta, 30 ar madde ile iki alt boyut olarak sosyotropi ve otonomi ölçülmektedir. Her alt boyutta 0 ile 150 arasında bir puan alınabilmekte, yükselen puanlar ilgili boyutun kuvvetli olduğunu göstermektedir. Türkiye'de yapılan çalışmalarda ölçeğin iç tutarlığı Sosyotropi için .70 - .83 arasında , otonomi için .81 olarak bulunmuştur. Ölçeğin geçerliği üzerine yapılan çalışmalarda sosyotropi alt ölçeğinin hasta ve normal grupları ayırt ettiği ve depresyonla daha yakından ilişkili olduğu bulunmuştur. Otonomi alt ölçeğinin ise hasta ve normal grupları ayırt etmediği görülmüştür. Otonomi alt ölçeğinin ayrıca depresyondaki yatkınlığa karşı duyarlığını arttırmaya yönelik çalışmalara gerek olduğu belirtilmektedir (Şahin ve ark. 1993; Savaşır ve Şahin 1997). Rosenbaum'un Öğrenilmiş Güçlülük Ölçeği (RÖGÖ):Bu ölçek, stresle başa çıkmada bireyin kullanabileceği bilişsel başa çıkma stratejilerini ne ölçüde kullandığını ve öz-kontrol becerilerini ölçmektedir (Rosenbaum 1980; Dağ 1991b). Otuz altı maddelik ölçekte beş dereceli likert tipi derecelendirme yaptırılmakta ve 0 ile 180 arasında bir puan alınabilmekte, yükselen puanlar öğrenilmiş güçlülüğün kuvvetli olduğunu göstermektedir. Türkiye'de yapılan çalışmalarda ölçeğin Cronbach Alfa iç tutarlık katsayısının .78; madde toplam korelasyonlarının da .11 ile .51 arasında değiştiği, tüm korelasyonların anlamlı olduğu belirlenmiştir. Ayrıca ölçeğin ölçüt bağlantılı geçerlik çalışmasında Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı ölçeği ile arasında -.29 düzeyinde anlamlı ilişki saptanmıştır (Dağ 1991b). Bilgi Toplama Formu. Bu çalışmaya katılan diyaliz hastalarının isim, cinsiyet, doğum tarihi, diyalize başlama tarihi, meslek, öğrenim durumu bilgilerinin alındığı form araştırmacı tarafından hazırlanmıştır. İşlem Katılımcıların her biri haftada üç gün, her defasında dört saat süren diyaliz tedavisi görmektedir. Araştırmanın uygulamaları sırasında Özel Hemodiyaliz Merkezinde çalışmakta olan ve ilk yazar olan araştırmacı, tek tek uygun olan her katılımcıyla görüşerek çalışmanın amacını anlatmış, izinlerini almış ve katılımcılara tüm ölçekleri doldurabilecek kadar kendilerini iyi hissedip hissetmediklerini sorarak, boş madde bırakmadan soru formlarını yanıtlamalarını istemiştir. Büyük çoğunluk formları diyaliz seansı sırasında doldurmayı tercih etmiş, yalnızca 5 hasta tansiyon düşüklüğü nedeniyle formları evlerine götürerek daha sonra doldurup getirmişlerdir. Çalışmaya katılmayı reddeden hasta olmamıştır. İstatistik Analizlerde öncelikle depresyon puanı üzerinde cinsiyet ve yaş grupları etkilerine bakmak üzere sırasıyla F testi ve tek yönlü ANOVA yapılmış, yaş grupları arasında ortaya çıkan farkın kaynağını belirlemek amacıyla post hoc Tukey testi yapılmıştır. Yaş grupları belirlenirken, mevcut yaş ranjı 15'er yıllık üç eşit parçaya ayrılmak suretiyle bir sınıflamaya gidilmiştir. Böylece katılımcılar 3 yaş grubuna ayrılmışlardır: 24-39 (n=31); 40-55 (n=16); 56-70 (n=24). Daha sonra depresif belirti düzeylerinin yordanmasında Aşamalı Bileşik Regresyon Analizi kullanılmıştır. Eşitliğe girmeyen değişkenlerin birbirleriyle gösterdikleri korelasyonların da görülebilmesi amacıyla araştırma değişkenlerinin Pearson Korelasyon katsayıları da hesaplanmıştır. BULGULAR Katılımcıların ölçeklerden aldıkları puanlar ile cinsiyet, yaş ve toplam diyalize girme süresi değişkenleri istatistiksel işlemlere tabi tutulmuştur. Araştırmadaki tüm sürekli değişkenlerin ortalama ve standart sapma değerleri Tablo 1'de verilmiştir. Yaş değişkeni 3 gruba ayrılmış [(1) 24-39, (2) 40-55, (3) 56-70] ve yaşın depresif belirti düzeyi üzerindeki etkisine bakabilmek amacıyla tek yönlü ANOVA uygulanmış; ortalamalar arasındaki farkın anlamlı olduğu görülmüştür (F(2,68)= 12,426, p< .01, z2= .29). Bağımsız ve bağımlı ölçüm arasındaki ilişkinin güçlü olduğu tespit edilmiş, yaş faktörünün depresif belirti düzeyindeki artışı % 29 açıkladığı görülmüştür. Yaş grupları arasında ortaya çıkan bu farkın kaynağını belirlemek amacıyla post hoc Tukey testi yapılmıştır. Bu analizin sonuçları ve betimsel istatistikler Tablo 2'de görülmektedir. Tablo 2'den de anlaşılabileceği gibi 56-70 yaş grubunun 24-39 ve 40-55 yaş gruplarından anlamlı olarak daha yüksek bir ortalamaya sahip olduğu, yani diğerlerine göre daha depresif oldukları görülmüştür. Cinsiyetin hastaların depresif belirti düzeyi üzerindeki etkisine bakmak amacıyla F testi yapılmış ve iki grubun anlamlı olarak birbirinden farklılaştığı [Xkadın= 18,14 (S= 12.06) > Xerkek= 11,14 (S= 3.19)] görülmüştür (F(1,69)= 8,969, p<.01, z2= .115). Kadınların daha depresif oldukları görülmüştür. Araştırmanın temel amacına uygun şekilde, diyaliz hastalarındaki depresif belirti düzeyini yordanan değişken olarak; yaş, cinsiyet, toplam diyaliz süresi değişkenlerini ilk blokta kontrol değişkeni olarak ve kişilik değişkenlerini de (kontrol odağı, öğrenilmiş güçlülük, sosyotropi ve otonomi) yordayan değişkenler olarak alıp, Aşamalı Bileşik Regresyon Analizi (Stepwise Multiple Regression Analysis) uygulanmıştır. Bu analiz sonucunda elde edilen bulgular Tablo 3'de özetlenmiştir. Tablo 3'te görüldüğü gibi, depresif belirti puanlarının yordanmasında ilk blokta kontrol değişkeni olarak girilen yaş, cinsiyet ve toplam diyaliz süresi değişkenlerinden diyaliz süresi ve yaş, depresyon puanlarındaki varyansın sırasıyla % 8.8 ve % 7.2'sini açıklamıştır. Cinsiyet değişkeni ise, yapılan F testinde fark ortaya çıkmasına rağmen burada eşitliğe girememiştir. İkinci blokta girilen 4 farklı kişilik değişkeninden 2'si yordayıcı olarak eşitliğe girmiştir. Öğrenilmiş güçlülük depresyon puanlarındaki varyansın %11.1'ini, kontrol odağı ise % 5.5'ini açıklamıştır. Böylece depresyon puanlarındaki varyansın toplam % 32.7'si açıklanmıştır. Kontrol değişkenleri dışta tutulduğunda kişilik değişkenlerinden öğrenilmiş güçlülük ve kontrol odağı birlikte varyansın toplam % 16.6'sını açıklamıştır. Eşitliğe giren değişkenlerin açıklanan varyansın yüzdesinde meydana getirdikleri artışlar da anlamlı bulunmuştur. Eşitliğe girmeyen değişkenlerin birbirleriyle gösterdikleri korelasyonların da görülebilmesi amacıyla araştırma değişkenlerinin Pearson Korelasyon katsayıları da hesaplanmış ve Tablo 4'te verilmiştir. Tablo 4'te görülebileceği gibi değişkenler arasındaki anlamlı korelasyonlar .25 ila .66 arasında değişmiştir. TARTIŞMA Diyaliz hastalarında depresyonun etiyolojisine bakıldığında karmaşık bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Bu hastalarda hayati bir organ olan böbreğin işlevlerinin, fiziksel becerilerin, bilişsel yetilerin, aile ve iş ortamındaki bazı rollerin ve cinsel işlevlerin kaybı gibi çok sayıda kayıp söz konusudur. Hem tüm bu kayıpların hem de hastaların diyaliz tedavisinde kullandığı bazı ilaçların depresyona yol açabileceği düşünülmektedir. Üstelik olası bir depresyon, hastanın tedaviden faydalanmasını, tedaviye uyumunu, beslenmesini etkileyebilir ve bağışıklık sisteminde değişiklik yaratabilir (Kimmel 2002). Bu hastalarda depresyonun ölümün bir yordayıcısı olduğu da bildirilmiştir (Lopes ve ark. 2002). Ayrıca, depresyon belirtileri ile kronik böbrek yetmezliği hastalığının bazı belirtileri birbiriyle örtüşme göstermekte, bu da diyaliz hastalarında depresyon konusunun çalışılmasını zorlaştırmaktadır (Kimmel 2001; Kimmel ve ark. 1993). Araştırmamızda hemodiyaliz hastalarında depresif belirti düzeyleri ile ilgili elde edilen bulgular bu zorluk dikkate alınarak yorumlanmalıdır. Çalışmamızda, kadın diyaliz hastalarının depresif belirti puanlarının, erkek hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Diyaliz hastalarında depresyonun araştırıldığı çalışmaların bir kısmında erkek hastaların, kadın hastalardan anlamlı oranda daha yüksek depresyon düzeyine sahip olduğu öne sürülse de, cinsiyetler arasında depresyon düzeyi açısından anlamlı fark olmadığını gösteren araştırma sonuçları da mevcuttur (Astan 2001; Akman ve ark. 2004). Yaşa göre depresif belirti düzeyinde anlamlı değişme olup olmadığına bakıldığında, 56-70 yaş arasındaki diyaliz hastalarının daha genç gruplara göre daha depresif oldukları görülmüştür. Yapılan bir çalışmada diyaliz hastası olan yaşlı insanların, hasta olmayan akranlarına göre daha fazla depresif belirti sergiledikleri ileri sürülmüştür (Kimmel 2002); bu çalışmada işlevsel bozulmalar ve yetersizlikler ile kronik bir sağlık sorununa sahip olma depresyon ile birlikte görülmüştür. Kronik tıbbi hastalıkların belirtileri de tıpkı yaşlanma belirtileri gibi depresyon belirtileri ile örtüşme göstermekte ve araştırma yapmayı güçleştirmektedir (Kimmel 2002; Kutner ve ark. 2000). Ancak depresif belirtilerin insanlar yaşlandıkça fiziksel soruna yol açma riskini artırdığı da bu durumda ileri sürülebilir. Ayrıca yaşla birlikte diyalize girme sıklık ve yaygınlığının arttığını ileri süren bazı çalışmalarda, daha yaşlı hasta grubunda görülen bazı işlevsel kayıpların diyaliz hastası olmayan aynı yaş grubundaki popülasyonda da görülebildiği, dolayısıyla bu tür bozulmaların beklenir olduğu belirtilmiştir (Kutner ve ark. 2000). Kutner ve arkadaşlarının (2000) yaptıkları karşılaştırmalı çalışmada diyaliz hastası olan 60 yaş ve üzeri yaş grubunun, diyaliz hastası olmayan akranlarına göre daha depresif oldukları görülürken; izleme çalışmasında hasta grubun depresyon tedavisinden daha az yararlanabildikleri sonucuna da ulaşılmıştır. Hollanda'da yapılan, diyaliz hastası olmayan yaşlılarda depresyonun çalışıldığı bir diğer araştırmada, daha yaşlı, erkek, düşük eğitim düzeyinde, işlevsel kayıpları olan, diğer kronik hastalıklara sahip, bilişsel yıpranma yaşayan kişilerde daha yüksek depresyon düzeyine rastlanılmıştır (Beekman ve ark. 2000). Konuyla ilgili yapılan çalışmalar gözden geçirildiğinde, depresyon başlangıcını bağımsız olarak yordama gücüne sahip olan iki değişkenin pek çok çalışmada ortak olduğu belirlenmiştir: Kronik tıbbi bir hastalık ve dış kontrol odağına sahip olmak (Beekman ve ark. 2000). Burada dikkati çeken nokta, depresyon başlangıcının tespitidir. Daha erken yaşlardan itibaren başlayan kronik bir hastalık ve dış kontrol odağı gibi bazı kişilik özelliklerine sahip bulunmak ileri yaşlarda depresyona girmeyi kolaylaştırıyorsa, bu durumda diyalize girme süresinin önemi de ortaya çıkmaktadır. Diyalize girme süresinin bu çalışmada depresif belirti düzeyi ile pozitif ilişki gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Uygulanan bileşik regresyon analizinde kontrol değişkeni olarak girilen cinsiyet, yaş ve toplam diyaliz süresi değişkenlerinden ilk sırada toplam diyalize girme süresi yordayıcı olmuş ve depresif belirti puanlarındaki varyansın % 8.8'lik bir bölümünü açıklamıştır. Yine anılan araştırmalarla tutarlı olarak bu analizde ikinci sırada yaş değişkeni yordayıcı olmuş ve depresyon puanlarındaki varyansın % 7.2'sini açıklamıştır. Diyalize girme süresi ile yaş arasında -.32'lik anlamlı negatif bir ilişki saptanmıştır ki, bu da bu örneklemdeki daha genç hastaların, daha uzun süredir diyalize girdiklerine işaret etmektedir. Uygulanan regresyon analizinde cinsiyet değişkeni ise, depresyon puanlarıyla .29'luk anlamlı bir korelasyon göstermesine rağmen yordayıcı olarak eşitliğe girmemiştir. Araştırmada bazı kişilik değişkenlerinin diyaliz hastalarındaki depresif belirti düzeylerini yordamada rollerinin ne kadar olduğu incelenmiştir. İlgili literatürde cinsiyet, yaş ve toplam diyalize girme süresinin depresyon puanları üzerindeki etkisi bilindiğinden, kişilik değişkenlerinin etkilerini gözleyebilmek amacıyla bu değişkenler kontrol edilmek üzere ilk blokta regresyon analizine sokulmuştur. Söz konusu analizde ikinci blokta ise araştırmada ölçüm alınan dört farklı kişilik değişkeni analize sokulmuştur. Öğrenilmiş güçlülük, kontrol odağı, sosyotropi ve otonomi değişkenleri aşamalı olarak analize sokulmuş ve bunlardan ikisi, öğrenilmiş güçlülük ve kontrol odağı eşitlikte yordayıcı olarak yerlerini almıştır. Depresif belirti puanlarındaki varyansın % 11.1'ini öğrenilmiş güçlülük değişkeni, % 5.5'ini de kontrol odağı değişkeni açıklayabilmiştir. Bu iki kişilik değişkenin birlikte açıkladıkları varyans toplam % 16.6 olmuştur. Bu yüzde, yaş, cinsiyet ve toplam diyalize girme süresi kontrol edildikten sonra kalan yüzdedir. Bir araştırmada başa çıkmalar ve kontrol odağının bu hastalardaki depresyonun yordayıcıları olduğu bildirilmiştir (Meijer ve ark. 2002). Batıda yapılan bazı araştırmalarda hemodiyaliz hastalarının depresif reaksiyonlar göstermelerinde başa çıkma stratejileri kişilik değişkeninin rollerine ilişkin bulgular bildirilmiştir (Mok ve Tam 2001). Öğrenilmiş güçlülüğün düşük olmasıyla paralel kaçınmacı başa çıkmalar depresif reaksiyonlarla daha çok ilişkilidir (Welch ve Austin 2001). Hemodiyaliz hastalarının duygu odaklı başa çıkmaları daha çok kullandıkları bildirilmiştir (Ersoy-Kart ve Güldü 2005). Bu hastalarda başa çıkma stratejilerinin değiştirilmesine yönelik müdahalelerin depresif belirtilerin düzeyinde değişikliklere yol açabildiği bildirilmektedir (Takaki ve ark. 2004). Literatürdeki araştırma sonuçları değerlendirildiğinde, öğrenilmiş güçlülük düzeyinin yüksek olduğu diyaliz hastalarında hastalıkla başa çıkma becerisinin depresyon düzeyi ile negatif yönde ilişkili olacağı beklenebilir. Bulgularımız bu bulguları desteklemiştir. Bazı çalışmalarda da diyaliz hastalarında yoğun bir başa çıkma srtatejileri kullanımı görüldüğü bildirilmiştir (Herken ve ark. 2000). Evans (2000) kronik hastalıklarda dış kontrol odağı inançlarının depresif belirtileri etkileyebileceğini ve ümitsizlik duygusu ile stres yaşantısına neden olabileceğini ileri sürmüştür. Diyaliz hastalarında kontrol odağının çalışıldığı araştırmalarda iç kontrol odağının, dış kontrol odağına kıyasla tedaviye daha iyi uyum göstermeyle ilişkili olduğu bildirilmiş; sağlığın, ?güçlü diğerleri' tarafından kontrol edilebileceğine olan inanç, yani dış kontrol odağı ile ise düşük düzeyde depresyon arasında pozitif ilişki görüldüğü belirtilmiştir (Strickland 1978). Strickland (1978) yaptığı gözden geçirme çalışmasında, iç kontrol odağına sahip diyaliz hastalarının daha uyumsal işlev gösterdiklerini, davranışlarının sorumluluğunu daha fazla üstlendiklerini, hastalıkları hakkında daha fazla bilgiye sahip olduklarını ve sağlık alışkanlıklarını geliştirmek için daha fazla çaba sarf ettiklerini belirlemiştir. Otonomi değişkeni ise depresyon puanlarıyla gösterdiği .29'luk anlamlı ilişkiye rağmen eşitliğe yordayıcı olarak girmemiştir. Sosyotropi değişkeni de depresyon puanlarıyla .11'lik anlamlı olmayan bir ilişki göstermiştir. Bu bulgunun hemodiyaliz hastalarıyla çalışılan ilgili literatürde karşılaştırılabileceği bir araştırmaya rastlanmamıştır, ancak normal örneklemlerde BDE puanlarıyla saptanan depresif belirti düzeyi ile sosyotropi orta düzeyde ilişkili bulunmuş, otonomi ile ilişkili bulunmamıştır (Alford ve Gerrity 2003). Öte yandan, kişilik değişkenlerinden (?kalıcı, tutarlı davranış örüntüleri?) söz edildiğinde, tanımı gereği bunların görece sabit, erken yaşlarda temellenmiş, kendiliğinden ya da müdahalelerle kolay kolay değişmeyen özellikler olduğu anlatılmak istenir. Kontrol odağı inancı, öğrenilmiş güçlülük ve sosyotropi-otonomi değişkenleri de ilgili literatür incelendiğinde tam olarak bu tanıma uymaktadır. Binlerce araştırmada da hep bağımsız değişken olarak ele alınmışlardır (Gözden geçirme için bkz: Dağ 1992). Bu çalışmada depresif belirti düzeyi olarak alınan bağımlı ölçümün, değişebilirliği açıkça bilindiğinden, ilgili analizlerde bu kalıcı kişilik değişkenleriyle ne derece yordanabileceği üzerinde durulmuştur. Yani, akla gelebileceği gibi örneğin öğrenilmiş güçlülüğün depresif belirti düzeyine bağlı olarak değişebileceği ihtimali, bu tanımsal çerçeve içinde söz konusu değildir. Yaş ile diyalize girme süresi arasında elde edilen negatif ilişki, diyalize girme süresinin artmasıyla öğrenilmiş güçlülüğün azalıyor görünmesini de anlaşılır kılmaktadır. Daha genç yaşta kronik böbrek yetmezliği hastalığına yakalanmış hastalarda öğrenilmiş güçlülüğü temsil eden baş etme stratejilerinin daha az gelişebildiği, buna karşılık hastalığa geç yakalananların hastalığa yakalanmadan önceki yaşamlarında benzer stratejileri geliştirecek daha yeterli zamanlarının olduğu ileri sürülebilir. Bilindiği gibi normal örneklemlerde öğrenilmiş güçlülük, depresyonu da içeren psikopatoloji ile negatif ilişkili bulunmaktadır (Dağ 1992). Diyaliz hastalarındaki depresif belirti düzeyinin yordanmasında dış kontrol odağı inancının yordayıcı olarak bulunması, Astan (2001)'ın çalışmasında sözü edilen Cauce (1992)'nin bulgularını destekler yöndedir. Zaten yine bilindiği gibi normal örneklemlerde dış kontrol odağı ile depresif belirti düzeyi de dahil psikolojik belirti düzeyi pozitif ilişkili bulunmaktadır (Dağ 1992). Ayrıca diyalize girme süresi arttıkça dış kontrol odağının da artıyor görünmesi (.24; p<.05) zaman içinde hastalarda, hastalığın gidişini kendilerinin değil de dış faktörlerin belirleyeceği inancının yerleştiğini gösteriyor olabilir. Beck ve arkadaşlarının (1983) kişiliğin sosyotropi-otonomi boyutunun, depresif dönemlerin başlangıcında yatkınlık faktörü olabileceğini öne sürdüğü bilinmektedir. Ancak, bu çalışmada yordayıcı olarak çıkmasa da, depresyon ve otonomi arasında anlamlı pozitif ilişkiye rastlanması dikkati çeken bir sonuçtur. Normal popülasyonda yapılan çalışmalarda kadın ve sosyotropik olmak depresyon için bir yatkınlık olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye için yapılan ölçek geçerlik- güvenirlik çalışmalarında otonomi boyutu için üzerinde daha fazla çalışma yapılmasının gerektiği belirtilmiş; yapı geçerliği çalışmasında ise sosyotropi ile depresyon arasında daha yakın bir ilişki bulunurken, otonomi alt ölçeğinin depresyondaki yatkınlığa karşı duyarlığını artırmaya yönelik çalışmalara gerek duyulduğu ifade edilmiştir (Savaşır ve Şahin 1997). Kavramsal olarak birbirine zıt özellikler olan sosyotropi ve otonomi, çalışmamızda kendi aralarında pozitif ilişkili (.66) görünmekte ve bu durum ölçeğin ayırt ediciliği ile ilgili kuşkular doğurmaktadır. Ancak, bu durum bu çalışmadaki kısıtlı örneklem özelliklerinden de kaynaklanabilir. Bu çalışmanın sonuçları değerlendirilirken örneklem sayısının yetersizliği ile ulaşılan hasta popülasyonundaki olası bazı yanlılıklar göz önünde bulundurulmalıdır. Cinsiyet faktörü ile diğer demografik faktörlerin dengelenebildiği bir çalışmadan elde edilecek sonuçların daha genellenebilir nitelikte olacağı açıktır. Araştırmanın öngörülen uygulama zamanının sınırlılığı ve diyaliz merkezlerinin işletme politikaları nedeniyle bu çalışmada yeterli sayıda hastaya ulaşılamamıştır. Bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda, hem örneklemin daha geniş tutulması, hem de hasta yakınlarının (bakım verenlerin) hastalarla ilişkilerinin niteliği ve niceliğinin de araştırmaya dahil edilmesi önerilebilir. Ayrıca diyabet ve hipertansiyon gibi diğer bazı kronik hastalıkların karşılaştırma grubu olarak araştırmaya dahil edilmesinde de fayda olabilir. Gelecek çalışmalarda ölçeğe dayalı depresif belirti düzeyi yerine depresyonun klinik olarak tanılanması da bulguların dış geçerliğini artıracaktır. Bu düzenlemelerle yapılacak araştırmalarda diyaliz hastalarında gözlenen depresyon düzeyinin kronik bir hastalık olarak ne derecede bu soruna özgü olduğu tek bir desen içinde irdelenebilir. Ayrıca yine diyaliz hastalarında depresyon dışında görülen diğer psikolojik sorunların neler olabileceği de başlı başına bir araştırma konusu olarak görülebilir. Son olarak da çocuk, ergen ve genç diyaliz hasta popülasyonunda depresyonla ilişkili faktörlerin, bu yaş dönemlerinin kendine özgü nitelikleri nedeniyle ayrıca incelenmesinde fayda olacağı düşünülmektedir. Çalışmanın sonuçları genel olarak değerlendirildiğinde, depresif belirtilerdeki artışın ve sonuçta depresyonun hemodiyaliz tedavisinin gidişini ve hastanın bu tedaviye uyumunu etkileyebileceği kabul edildiği takdirde, hemodiyaliz hastalarında bazı kişilik özelliklerine sahip olmanın depresif belirti düzeyini artırabileceği sonucunu gözleyebilmek, gelecekteki uygulamalarda hastanın daha etkili bir tedavi almasında ve yaşam kalitesinin artırılmasında önemli katkılar sağlayabilecektir. Hemodiyalizin, hastaların günlük yaşamını çok ileri derecede kısıtlayan bir işlem olması nedeniyle, bu işleme bağımlı olan hastalarda depresyon ortaya çıkmakta ya da depresif belirti düzeyinde artış görülmekte ve bu durum görgül araştırmalarda ortaya konmaktadır. Kadınlar ve daha yaşlı hemodiyaliz hastalarında depresyon düzeyi daha yüksek bulunmaktadır. Bu ilişkide toplam kaç yıldır diyalize bağımlı olunduğu da belirleyicidir. Araştırmamızda klinik depresyon tanısı konulmamış olmakla birlikte, bu bulgular desteklenmiştir. Bu araştırmada esas olarak incelenmek istenen bazı kişilik değişkenlerinin diyaliz hastalarının depresif belirti düzeyleri üzerindeki olası etkileri ile ilgili olarak da, başa çıkma becerilerini gösteren öğrenilmiş güçlülüğün düşük olmasının ve dış kontrol odağı inancının depresif belirti düzeyinin yordayıcısı olduğu ortaya konmuş, sosyotropi-otonomi değişkenleri ise yordayıcı bulunmamıştır. Bu değişkenlerle ilgili bazı korelasyonlar gözlenmiş de olsa, sonuca götürücü bir bulgu elde edilememiştir. Bu konuda öncelikle bu boyutların ölçümüne ilişkin sorunların giderilmesi önerilebilir. Hemodiyaliz merkezlerinde bu hastalara ve bakıcılarına uygulanması gereken psikososyal programlarda, hastaların depresyon düzeylerini azaltmak, tedaviye uyumlarını artırmak ve genel olarak yaşam kalitelerini yükseltmek hedeflenebilir. Bunun için de başa çıkma becerilerini artıracak yönde ve öz-kontrol yaşantılarını zenginleştirecek özellikte müdahalelere ve günlük yaşam düzenlemelerine yer verilmesinin yararlı olabileceği önerilebilir. Bu hastalarda depresyona yönelik ek bir tedavi uygulanmadığında depresyonun izlemelerde de devam ettiği bilinmektedir (Soykan ve ark. 2004). Bu nedenle bu hastalarda psikiyatrik müdahalelere de gereksinim vardır. KAYNAKLAR Akman B, Özdemir FN, Miçozkadıoğlu H ve ark. (2004) Depression levels before and after renal transplantation. Transplant Proceed, 36(1): 111-113. Alford BA, Gerrity DM (2003) The specificity of sociotrophy-autonomy personality dimensions to depression vs. anxiety. Journal of Clinical Psychology, 59: 1069-1075. Astan G (2001) Effects of social support and locus of control on depressive and anxiety symptoms of dialysis patients.Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara, 32-40; 120-135. Beck AT, Epstein N, Harrison RP ve ark. (1983) Development of the Socotropy?Autonomy Scale: A measure of personality factors in psychopathology. Philadelphia: University of Pennsylvania. Beekman ATF, Schoevers RA, Van Tilburg W (2000) Association of depression and gender with mortality in old age. The British J Psychiatry, 177: 336-342. Craven JL, Rodin GM, Johnson L ve ark. (1987) The diagnosis of major depression in renal dialysis patients. Psychosom Med, 49(5): 482-492. Dağ İ (1991a) Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği (RİDKOÖ)' nin üniversite öğrencileri için güvenirliği ve geçerliği. Psikoloji Dergisi, 7:10-16. Dağ İ (1991b) Rosenbaum'un Öğrenilmiş Güçlülük Ölçeği'nin üniversite öğrencileri için güvenirliği ve geçerliği. Türk Psikiyatri Derg, 2: 269-274. Dağ İ (1992) Kontrol odağı, öğrenilmiş güçlülük ve psikopatoloji ilişkileri. Psikoloji Dergisi, 7(27): 1-9. Dağ İ (2002) Kontrol Odağı Ölçeği (KOÖ): Ölçek geliştirme, güvenirlik ve geçerlik çalışması. Türk Psikoloji Dergisi, 17 (49): 77-92. Elal G, Krespi M (1999) Life events, social support and depression in haemodialysis patients. Jornal of Community and Applied Social Psychology, 9: 23-33. Ersoy-Kart M, Güldü Ö (2005) Vulnerability to stress, perceived social support, and coping styles among chronic hemodialysis patients. Dialysis Transplant, 34(10): 662-667. Evans RW, Manninen DL, Garrison LP, Hart LG, Blagg CR, Gutman RA, Hull AR, Lowrie EG (2000) The quality of life of patients with end-stage renal disease. The New England J of Medicine, 312: 553-559. Folkman S, Moscowitz JT (2004) Coping: Pitfalls and promise. Annual Review of Pschology, 55: 745-774. Herken H, Aşkın R, Karaca S ve ark. (2000) Dializ hastalarının psikiyatrik belirti düzeyleri ve stresle başa çıkma becerileri. Anadolu Tıp Dergisi, 2(3): 206-211. Hinrichsen GA, Lieberman JA, Pollack S ve ark. (1989) Depression in hemodialysis patients. Psychosomatics, 30(3): 284-289. Hisli N (1988) Beck Depresyon Envanterinin geçerliği üzerine bir çalışma. Psikoloji Dergisi, 22: 118-126. Hisli N (1989) Beck Depresyon Envanterinin üniversite öğrencileri için geçerliği. Psikoloji Dergisi, 23: 3-13. Kimmel PL (2002) Depresion in patients with chronic renal disease: What we know and what we need to know. J Psychosom Res, 53: 951-956. Kimmel PL (2001) Psychosocial factors in dialysis patients. Kidney Int, 59: 599-613. Kimmel PL, Peterson RA (2005) Depression in end-stage renal disease patients treated with hemodialysis: tools, correlates, outcomes, and needs. Semin Dialysis, 18(2): 91-7. Kimmel PL, Weihs KL, Peterson RA ve ark. (1993) Survival in hemodialysis patients: The role of depression. J Amer Soc Nephro, 4: 12-27. Kutner NG, Brogan D, Hall D ve ark. (2000) Functional impairment, depression and life satisfaction among older hemodialysis patients and age-matched controls: A prospective study. Arch Phys Med Rehabil, 21: 453-459. Lee SH, Molassiotis A (2002) Dietary and fluid compliance in Chinese hemodialysis patients. Int J Nursing Stud, 39: 695-704. Lopes AA, Bragg J, Young E ve ark. (2002) Dialysis Outcomes and Practice Patterns Study (DOPPS) Depression as a predictor of mortality and hospitalization among hemodialysis patients in theUnited States and Europe. Kidney Int, 62:199-207. Meijer SA, Sinnema G, Bijstra JO ve ark. (2002) Coping styles and locus of control as predictors for psychological adjustment of adolescent with a chronic illness. Soc Sci Med, 54:1453-1461. Mok E, Tam B (2001) Stressors and coping methods among chronic haemodialysis patients in Hong Kong. J Clin Nurs, 10:503-511. Mollaoğlu M, Arslan S (2003) Diyaliz hastalarında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi. Sağlık ve Toplum, 13 (4): 42-46. Oygar DD (2001) Kronik hemodiyaliz tedavisi gören hastaların yaşam süreleri ve buna etki eden faktörler. Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul. Özatalay E (1990) Kronik hemodializ programındaki hastalarda anksiyete. Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi, Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Özgür B, Kürşat S, Aydemir Ö ve ark. (2003) Hemodiyaliz hastalarında yaşam kalitesi ile anksiyete ve depresyon düzeyleri yönünden değerlendirilmesi. Türk Nefroloji Diyaliz ve Transplantasyon Dergisi, 12:113-116. Rosenbaum MA (1980) A schedule for assessing self-control behaviors: Preliminary findings. Behavior Therapy, 11: 109-121. Rotter JB (1966) Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement. Psychological Monographs, 80: 1-28. Sağduyu A, Erten Y (1998) Hemodiyalize giren kronik böbrek hastalarında ruhsal bozukluklar. Türk Psikiyatri Derg, 9(1):13-22. Savaşır I, Şahin NH (1997) Bilişsel davranışçı terapilerde değerlendirme: Sık kullanılan ölçekler. Ankara, Türk Psikologlar Derneği Yayınları. Smith MD, Hong BA, Robson ** ve ark. (1985) Diagnosis of depression in patients with end stage renal disease. ** J Med, 79(2): 160-166. Soykan A, Boztaş H, Kutlay S ve ark. (2004) Depression and its 6-month course in untreated hemodialysis patients: a preliminary prospective follow-up study in Turkey. Int J Behav Med, 11(4): 243-246. Strickland BR (1978) Internal-external expectancies and health related behaviors. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 46: 1192-1211. Şahin NH, Şahin N, Ulusoy M ve ark. (1993) Exploring the sociotropy-autonomy dimensions in a sample of Turkish psychiatric inpatients. Journal of Clinical Psychology, 49: 751-763. Takaki J, Nishi T, Shimoyama H ve ark. (2004) Possible interactive effects of demographic factors and stress coping mechanisms on depression and anxiety in maintanance hemodialysis patients. J Psychosom Res, 58:217-223. Tsay SL, Healstead M (2002) Self-care self-efficacy, depression and quality of life among patients receiving hemodialysis in Taiwan. Int J Nursing Stud, 39: 245-251. Vazquez I, Valderrabano F, Fort J ve ark. (2005) Psychosocial factors and health-related quality of life in hemodialysis patients. Qual Life Res, 14: 179-190. Welch JL, Austin JK (2001) Stressors, coping and depression in hemodialysis patients. J Adv Nursing, 33(2): 200-207. |
İnme Sonrası Demans: Sıklığı ve Risk Faktörleri Dr. Banu TAMAM, Dr. Nebahat TAŞDEMİR, Dr. Yusuf TAMAM GİRİŞ İnme tüm dünyada yaşlı nüfus için önemli sağlık sorunlarından biridir (Mackowiak-Cordoliani ve ark. 2005). İnmeden sonra yaşamını sürdürebilen hastaların büyük bir kısmında, kişinin sosyal ve mesleki işlevlerini ve aile yaşamını ciddi biçimde etkileyen kalıntı fiziksel ve bilişsel yeti yıkımı ve davranışsal değişimler gözlenir (Leys ve ark. 2005). Kişinin çevresine bağımlı olmasına neden olan ve yaşamını kökten etkileyen en önemli komplikasyonlardan biri inme sonrası demansdır (İSD). İSD, inme öncesi demansı olmayan fakat inme sonrası demans tablosu geliştiren hastaları tanımlayan bir terimdir (Pohjasvaara ve ark. 1998). İSD, nedeni ne olursa olsun (vasküler, dejeneratif, karışık) inme sonrası gelişen tüm demans olgularını içerir (Leys ve ark. 2005). İnme geçiren hastalarda demans sıklığının ortalama 4-12 kata kadar arttığı, ortalama İSD yaygınlığının %30 civarında olduğu bildirilmektedir (Tatemichi ve ark. 1992, Censori ve ark. 1996, Kokmen ve ark. 1996, Henon ve ark. 1997, Kooten ve Kaudstaal 1998, Barba ve ark. 2000, Skoog 2000, Bakar 2003a, Zhou ve ark. 2004). Ülkemizde ve dünyada yaşlı nüfusun giderek artması ve yoğun bakım ünitelerinin yaygınlaşması sonucunda inme sonrası ölümlerin azalması, İSD sıklığının ve dolayısıyla topluma olan maliyetinin ileride daha da artacağını göstermektedir (Leys ve ark. 2005).Bu bulgular İSD' ye yol açan olası risk etkenlerinin belirlenmesini önemli kılmaktadır. Yapılan çok sayıdaçalışmaya karşın, İSD gelişiminde rolü olan yaş ve eğitim düzeyi gibi etkenler dışında diğer olası risk etkenleri hakkında tam bir fikir birliği sağlanabilmiş değildir (Bowler ve Hatchinsky 1994, Moroney ve ark. 1996, Gorelick 1997, Breteler ve ark. 1998, Ott ve ark. 1998a). ISD gelişimine neden olduğu düşünülen hipertansiyon, diabetes mellitus (DM), atrial fibrilasyon (AF), myokard enfarktüsü (MI), kalp yetmezliği gibi çeşitli olası risk etkenleri sadece İSD'ye değil, aynı zamanda inme oluşumuna da zemin hazırlamaktadır. Benzer biçimde aynı yaş grubunda görülen Alzheimer hastalığı gibi dejeneratif demansların ilk kez inme sonrası ortaya çıkabileceği, vasküler süreçlerin bu hastalığın da ortaya çıkma ve ilerleme sürecini etkilediği bildirilmektedir (Henon ve ark. 1995, Hofman ve ark. 1997). Bu nedenlerle bu risk etkenlerinin belirlenmesi ve kontrolünün, İSD'nin yanı sıra dejeneratif demansların da ortaya çıkışını azaltabileceği düşünülmüştür (Henon ve ark. 1995, Bakar 2003b). Bu temel noktalardan yola çıkarak, bu çalışmada inme geçirmiş hastalarda, inme sonrası üç aylık bir sürenin sonunda yani inme sonrası erken dönemde İSD gelişme sıklığının saptanması ve İSD gelişimini yordayan olası sosyodemografik ve klinik risk etkenlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Bu çalışmaya Nisan 2004-Mart 2005 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğine inme (iskemik ya da hemorajik) ön tanısı ile yatırılan ve yapılan incelemeler sonrası bu tanısı doğrulanan 55 yaşın üstündeki 147 hasta (86 erkek, 61 kadın) alınmıştır. Tüm hastaların yaş ortalaması 66.5 ± 6.1 (aralık: 55-77) yıl olarak saptanmıştır. İnme tanısı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ölçütlerine göre (ani gelişen, 24 saatten fazla süren ya da bu süreç içinde ölümle sonuçlanan vasküler ya da başka bir sebep ortaya konulamayan fokal ya da yaygın nörolojik defisitlerin varlığı) (Hatano 1976) konmuş ve tüm hastalarda beyin görüntüleme teknikleri (Manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve/veya bilgisayarlı beyin tomografisi (BT)) ile doğrulanmıştır. (1) Subdural hematom, subaraknoid kanama ya da posttravmatik hemoraji geçiren; (2) bilişsel işlevleri etkileyebilecek geçirilmiş bir merkezi sinir sistemi hastalığı (örn. tümör, hidrosefali, kafa travması ya da Parkinson hastalığı gibi) olan; (3) bilişsel işlevlerin nesnel değerlendirmesini etkileyebilecek ciddi fiziksel hastalık, görme ya da işitme sorunu olan; (4) inme sonrası bilinci sürekli olarak kapalı olan ve hiç açılmayan; (5) ağır afazisi olan hastalar çalışma dışı bırakılmışlardır. Tüm hastalardan çalışmaya alınmadan önce aydınlatılmış onam alınmıştır. Hastaların çalışma için ilk klinik değerlendirmesi Nöroloji kliniğinde yatarken ilk araştırmacı tarafından yapılmıştır. Hastaların ikinci değerlendirmeleri inmeden sonraki 3. ayda aynı hekim tarafından tekrarlanmıştır. Üçüncü ayda çağrıldığı halde kontrole gelmeyen, bu süre içerisinde ölen ya da ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakılmışlardır. Çalışmaya alınan ve ilk değerlendirmesi yapılan 147 hastadan 39'u kontrole gelmediği için, ayrıca 2 hastada inme öncesi demans tanısı olabileceği şüphesiyle çalışma dışı bırakıldı. Kontrole gelmeyen 39 hastanın 23'ünün kalp krizi, tekrarlayan inme, diabetik koma gibi nedenlerden dolayı öldüğü belirlendi. Diğer 16 hasta hakkında bilgi edinilemedi. Yüz kırk yedi hastadan çalışma ölçütlerini karşılayan ve inme sonrası 3. ayda yeniden değerlendirilebilen 106 hasta (% 72.1) (66 erkek, 40 kadın) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastaların inme sonrası klinikte yatarken, ayrıntılı nörolojik ve sistemik muayeneleri yapılarak rutin laboratuvar tetkikleri (tam kan sayımı, elektrolitler, kan şekeri, lipit değerleri ve diğer değerler), elektrokardiyografi (EKG), göğüs radyografisi, ekokardiyografileri (emboli ve diğer kardiyak bozuklukları tanımlamak için) tamamlanmıştır. Bu çalışma için, hastaneden taburcu edilmeden önce hasta ve birinci derece yakınları ile ilk yazar tarafından, ayrıntılı klinik görüşmeler yapılmış, yaş, cinsiyet, medeni hal, eğitim düzeyi ve süresi, sosyoekonomik düzey (SED) gibi sosyodemografik veriler elde edilmiştir. SED değerlendirilirken, aylık geliri çalışmanın yapıldığı dönemde Türkiye İstatistik Kurumu'nca ilan edilen yoksulluk sınırının altında olanlar (2004 yılı için aylık 429 YTL) alt, bunun üstünde geliri olanlar orta SED'de olarak değerlendirilmişlerdir. Bu görüşmede hastaların inme sonrası işlevsellik durumları, hasta, hasta yakınları ve dosyasından elde edilen bilgilerin yardımıyla Barthel İndeksi (Mahoney ve Barthel 1965) kullanılarak değerlendirildi. İnmenin şiddeti ve hastaların inme sonrası klinik durumunu nesnel olarak değerlendirebilmek için NIH İnme Ölçeği (NIHSS, National Institute of Health Stroke Scale) (Brott ve ark. 1989) ve bilişsel durumunu tespit için hastanın eğitim durumuna göre Standardize Mini Mental Test (SMMT) (Güngen ve ark. 2002) ya da eğitimsizler için Standardize Mini Mental Test (E-SMMT) (Ertan ve ark. 1999) uygulanmıştır. Hastalar klinikte yatarken ya da taburcu edilirken, öykü, klinik bulgular, dosya, yakınlarından alınan bilgiye ve SMMT ya da E-SMMT verilerine dayanılarak geçmişe yönelik olarak demans olup olmadığı araştırılmıştır. Bu bilgiler ışığında DSM-IV'e göre daha önce demans tanısı aldığı belirlenen ya da şüphelenilen iki hasta çalışma dışı bırakılmıştır. Aynı görüşmede dosya bilgileri de kullanılarak mevcut ya da geçirilmiş kalp hastalıkları (örn. AF, kapakçık hastalıkları, kalp yetmezliği, myokard enfarktı) diğer sistemik hastalıklar, daha önce geçirilmiş inmeler ya da geçici iskemik atakların varlığı sorgulanmış ve kaydedilmiştir. Diğer vasküler risk etkenlerinin varlığı (sigara içimi, alkol, hipertansiyon, DM, hiperlipidemi, koroner ve diğer aterosklerotik hastalıklar), yatış sırasında elde edilen laboratuvar bulgularına dayanılarak aşağıdaki ölçütlere göre değerlendirilip tanımlanmıştır; 1. Hipertansiyon; arteryel kan basıncı, 10 dakika istirahatten sonra iki ayrı ölçüm ile değerlendirildi. Sistolik kan basıncı 140 mmHg'nin ve diastolik kan basıncı 90 mmHg'nin üzerinde olanlar, antihipertansif tedavi öyküsü olanlar hipertansif olarak kabul edildi. 2. Diabetes Mellitus; açlık kan şekeri 110 mg/dl'nin üstünde olanlar ya da oral antidiyabetik ya da insulin tedavisi alanlar, diyabet öyküsü olanlar. 3. Hiperkolesterolemi; öyküsü tanımlanması veya en az iki kez ölçülen serum kolesterol değerinin 200 mg/dl'ın üzerinde bulunması. 4. Hipertrigliseritemi; öyküsü tanımlanması veya en az iki kez ölçülen serum trigliserit değerinin 150 mg/dl'ın üzerinde bulunması. 5. Alkol; Önceki ya da şu anki alkol kullanma alışkanlığı. 6. Sigara; Önceki ya da şu anki sigara içme alışkanlığı. Laboratuar bulgularının ortalama değerleri yerine, risk etkeni bulunan ya da lipit değerleri yüksek (kolesterol, trigliserit) olan hasta sayısının verilmesi yeğlenmiştir. Bu klinik veriler dışında; hastalarda saptanan inme tabloları, klinik bulgular, BT ya da MR bulgularına dayanılarak alt-gruplara ayrılmıştır. Hastalar inme etyolojisine göre iskemik ya da hemorajik; lezyon sayısına göre tek ya da çoğul tutulum olarak gruplandırıldı. Klinik ve radyolojik değerlendirmelere göre inmeler; lokalizasyonuna (sol, sağ ya da bilateral), tutulan alan (kortikal, subkortikal ya da karışık) ve lezyon büyüklüğüne göre gruplandırıldı. İnmeden üç ay sonra ulaşılabilen hastaların ayrıntılı sistemik ve nörolojik muayeneleri tekrarlanmış, fonksiyonel, bilişsel ve klinik durumlarını değerlendirmek için ilgili ölçekler yeniden uygulanmıştır. İnmeden üç ay sonra hastalar ve birinci derece yakınları ile yapılan klinik görüşme, SMMT ya da E-SMMT skorlarındaki değişim ve son duruma dayanılarak hastalarda İSD gelişip gelişmediği değerlendirilmiştir. Hastalara klinik demans tanısı DSM-IV tanı ölçütlerine göre konmuştur. Ölçekler Hastalara inme sırasında ve üç ay sonra uygulanan ölçekler şunlardır 1. Barthel İndeksi: Mahoney ve Barthel tarafından 1965 yılında geliştirilen, dünyada ve ülkemizde birçok çalışmada sıkça kullanılan, inmenin yol açtığı işlevsellik kaybının sayısal olarak değerlendirilmesine imkan veren bir ölçektir (Mahoney ve Barthel 1965, Altın ve ark. 2006). Bu ölçek beslenme, yıkanma, öz bakımını yapabilme, giyinme, dışkılama kontrolü, idrar kontrolü, tuvalete gitme, yataktan tekerlekli sandalyeye geçebilme yetisi, yürüme ya da tekerlekli sandalyeye bağımlı olma gibi hareketlilik durumu ve merdiven çıkma işlevlerini, 5-15 puan üzerinden (soruya göre 5 puanlık artışlarla 0 ?15 puan arası) derecelendiren toplam 10 maddeden oluşmaktadır. Bu ölçekle yapılan değerlendirmede temel amaç, hastanın herhangi bir fiziksel, sözel yardım almaksızın bağımsız olarak tek başına bu eylemleri ne düzeyde yaptığını saptayabilmektedir. Herhangi bir düzeyde yardım görmesi hastanın bağımsız olmadığı şeklinde değerlendirilmesini gerektirir. Hastanın doğrudan test edilmesi zorunlu olmayıp, doğrudan gözlem, hastadan, hasta yakınlarından ya da bakımı ile ilgilen hastabakıcı ya da hemşireden elde edilen bilgiler ışığında da değerlendirme yapılabilir (Mahoney ve Barthel 1965). Alınabilecek puanın 0-100 arası olduğu bu ölçekte, skorun yüksekliği hastanın o derece diğer insanlardan bağımsız olduğu, kendi işini yürütebildiği anlamına gelir. 2. NIH İnme Ölçeği (NIHSS: National Institute of Health Stroke Scale): Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından oluşturulan ayrıntılı klinik ve ilaç çalışmalarında kullanılmak üzere tasarlanmış bir ölçektir (Brott ve ark. 1999). Amaca yönelik olarak, inmeli hastanın izleminde kullanılan ve inme şiddetini belirleyen bir klinik ölçektir. Bu ölçek; bilinç düzeyi, sorulara bilinçli yanıtı, emirlere yanıt vermeyi, ekstraoküler kas hareketleri, görme alanı, yüz felci, kol ve bacak motor hareketleri, ekstremite ataksisi, duyu kaybı, afazi, dizartri ve nörolojik ihmali araştıran ve olası sorunları 2 ile 3 puan üzerinden (soruya göre 1 puanlık artışlarla 0 -3 puan arası) derecelendiren, biri üç alt madde içeren toplam 11 maddeden oluşan bir ölçektir. Ölçekten alınabilecek en yüksek puan 36 puandır. NIHSS'te alınan puanın az olması inme sonrası klinik durumun daha iyi olduğu anlamına gelir. 3. Standardize Mini Mental Test (SMMT) (eğitimliler ve eğitimsizler için): Folstein ve arkadaşları (1975) tarafından geliştirilen bu ölçek, kolay uygulanabilen ve bilişsel bozukluğun derecesi hakkında bilgi verici özelliktedir. Bu test; yönelim, kayıt, dikkat-hesaplama, hatırlama, dil testleri ve yapılandırmayı değerlendiren alt bölümlerinden oluşmaktadır. SMMT ve E-SMMT'nin Türkçe geçerlik ve güvenirlilik çalışmaları sırasıyla Güngen ve arkadaşları (2002) ve Ertan ve arkadaşları (1999) tarafından yapılmıştır. Alınabilecek en yüksek puanın 30 olduğu SMMT'nin, Türk toplumunda hafif demans tanısında geçerli ve güvenilir olduğu ve ideal kesme noktasının 23/24 olduğu bildirilmiştir (Güngen ve ark. 2002). İstatistiksel değerlendirme İstatistiksel değerlendirmelerin hepsi Statistical Packages for the Social Sciences (SPSS-10.0) (1999) istatistik programı kullanılarak yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik verileri ve sıklıklar, sayı ve yüzde olarak verilmiştir. İSD'si olan ve olmayan grupların ortalamalarının karşılaştırılmasında student t testi uygulanmıştır. Kategorik değişkenlerin değerlendirilmesinde ki-kare testi uygulanmıştır. 2x2 gözlü ki-kare testi uygulamasında gözlerde beklenen sayı değeri 5'ten küçükse Fisher kesin ki kare testi yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi tüm istatistiksel analizler için p< 0.05 olarak alınmıştır. İSD gelişimini yordayan risk etkenlerini saptayabilmek için çok değişkenli (multivariate) analiz, geriye doğru basamaklı (backward stepwise) lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Bu analizde İSD tanısı alıp almama, yordanan dikotom bağımlı değişken olarak alınmıştır. Öte yandan tek değişkenli (univariate) analizlerde, istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösteren yaş, cinsiyet, AF, daha önce geçirilmiş inme varlığı, lezyon sayısı (tek ya da çoğul olarak), ve yatış dönemindeki NIHSS, Barthel İndeks ve SMMT skorları bağımsız değişken olarak alınmıştır. Lojistik regresyon analizi sonuçları, anlamlılık düzeylerinin yanısıra tahmini rölatif risk (odds ratio-OR) ve %95 Güven Aralığı (GA) değerleri verilerek gösterilmiştir. BULGULAR Bu çalışmada değerlendirmeye alınan 106 olgunun 32'sine(% 30.2) İSD tanısı konmuştur. Yetmiş dört olgu (% 69.8) ise İSD tanısı almamıştır. Olgu sayılarının az olması nedeniyle çalışma durumuna göre hastalar çalışan ve çalışmayan olarak iki ayrı gruba ayrılmıştır. Aralıklı ve düzenli işi olanlar çalışan olarak, diğerleri çalışmayan olarak gruplandırılmıştır. Benzer biçimde eğitim durumu; eğitimsiz ve okur yazar olanlar eğitimsiz başlığı altında, diğerleri eğitimli başlığı altında iki grupta değerlendirilmiştir. İSD tanısı alan ve almayan hastaların sosyodemografik özellikleri Tablo 1'de verilmiştir. İSD tanısı alan ve almayan hastaların sosyodemografik özellikleri karşılaştırıldığında, İSD tanısı alan hastaların daha yaşlı ve çoğunlukla kadın oldukları saptanmıştır. Eğitim süresi, sosyoekonomik düzey, medeni hal ve çalışma durumu açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Kadın hastaların yaş ortalamasının erkeklerden anlamlı olarak yüksek olması (erkek, 65. 5±5. 9; kadın, 68. 2±6. 0; p:0.026) cinsiyet ve yaş yönünden gruplar arasında saptanılan bu farklılığın bu iki değişkenin birbirlerine olan etkisinden kaynaklandığının düşünülmesine neden olmuştur. ISD'si olan ve olmayan hastaların cinsiyet ve yaş yönünden karşılaştırmaları, diğer değişkeni kontrol ederek çok değişkenli analizlerle tekrarlandığında, cinsiyet için aradaki istatistiksel farkın ortadan kalktığı belirlenmiştir (yaş için p<0.001; cinsiyet için p=0.171). İSD tanısı alan ve almayan hastaların vasküler risk etkenleri Tablo 2'de gösterilmiştir. İSD tanısı alan ve almayan gruplar vasküler risk etkenleri yönünden karşılaştırıldığında, İSD tanısı alan hastalarda AF ve geçirilmiş inme öyküsünün İSD tanısı almayan gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür (p<0.05). Hipertansiyon, DM, geçirilmiş kalp hastalığı, MI, hiperkolesterolemi, GİA öyküsü, sigara ve alkol kullanımı yönünden gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). İSD tanısı alan ve almayan grupları inme özellikleri yönünden karşılaştırdığımızda;inme tipi, inme lokalizasyonu, beyinde tutulan alan ve lezyon büyüklüğü yönünden gruplar arasında bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05) (Tablo 2). Çekilen BT'lerde birden fazla sayıda lezyon saptanma yüzdesi İSD tanısı alan hastalarda (% 56.3, s=18), İSD tanısı almayanlara göre (% 27, s= 20) anlamlı düzeyde yüksek olarak bulunmuştur (p<0.05). Hastaların işlevsel, bilişsel ve nörolojik durumlarını karşılaştırmak için sırasıyla Barthel İndeksi, SMMT ya da E-SMMT ve NIHSS kullanılmıştır (Tablo 3). İSD tanısı alan hastalarda hem yatış sırasında, hem de üç ay sonra yapılan değerlendirmede, İSD tanısı almayan hastalara göre NIHSS, Barthel indeksi ve SMMT sonuçlarında anlamlı bir farklılık saptanmıştır. NIHSS skorları İSD hastalarında anlamlı düzeyde yüksek iken, Barthel indeksi ve SMMT skorları anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Bu farklılık 3. ayda da aynı yönde devam ettiği saptanmıştır. Bu değerlendirmeden sonra İSD gelişimini yordayan değişkenleri saptayabilmek için lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Bu analiz için, İSD tanısı alıp almama bağımlı dikotom değişken olarak tanımlanırken, tek değişkenli analizlerde gruplar arasında anlamlı farklılık sergileyen (p<0.05) değişkenler (yaş, cinsiyet, AF, geçirilmiş inme öyküsü, lezyon sayısı ve yatış sırasında uygulanan ölçekler) bağımsız değişken olarak ele alınmıştır. Yapılan lojistik regresyon değerlendirmesi sonucunda cinsiyet, geçirilmiş inme öyküsü ve yatış sırasındaki NIHSS puanı değişkenlerinin İSD gelişimini anlamlı düzeyde yordamadığı (p>0.05) saptanmıştır. Diğer beş bağımsız değişkenin (yaş, AF, lezyon sayısı, yatış sırasındaki Barthel indeksi ve SMMT skorları) ise inme geçiren bir hastada İSD gelişip gelişmeyeceğini anlamlı bir şekilde yordadığı saptanmıştır. Bu değişkenleri içeren modelle ilgili lojistik regresyon analizinin sonuçları Tablo 4'te gösterilmiştir. TARTIŞMA Amaçlarından ilki Güneydoğu Anadolu Bölgesine hizmet veren bölgenin en büyük hastanesinde inme sonrası erken dönemde (3. ayda) İSD sıklığının saptanması olan bu çalışmada, çalışmayı tamamlayan 106 hastanın 32'sine (%30.2) İSD tanısı konmuştur. Saptadığımız bu %30.2 lik değer genel olarak literatürde inme sonrası 3. ayda ortaya çıkan İSD sıklığı için %5.9 ile %32 arasında bildirilen oranların üst sınırına yakın bir değerdir (Leys ve ark. 2005). Pohjasvaara ve arkadaşlarının (1997) 486 olgu üzerinde yaptıkları bir çalışmada, inme sonrası üçüncü ayda İSD sıklığı elde ettiğimiz sonuca çok yakın bir oranda %31.8 olarak bildirilmiştir. Aynı çalışmada ilk inmeyi takiben demans görülme oranı ise %28.9 olarak bulunmuştur (Pohjasvaara ve ark. 1997). Yakın tarihli iki ayrı çalışmada inmeden 3 ay sonra DSM-IV'e göre İSD sıklığı, Tayvan'da yürütülen Chongqing inme çalışmasında % 27.2 (Zhou ve ark. 2004), Polonya'da yürütülen bir çalışmada (Klimkowicz-Mrowiec 2006) %22.6 olarak saptanmıştır. ISD tanısı alan hastalarda inme sonrası 3. ayda ölüm oranlarının İSD tanısı almayanlara göre 8.5 kata kadar yüksek olduğu bildirilmektedir (Desmond ve ark. 2002, Barba ve ark. 2002). Bu hastaların süreç içerisinde daha çabuk ölmeleri, geç dönem ISD sıklığını araştıran daha uzun süreli izlem çalışmalarında (3 aydan daha uzun) İSD oranlarının daha düşük çıkmasına neden olarak gösterilmektedir (Leys ve ark. 2005). Buna karşın, yakın tarihli bir çalışmada (Altieri ve ark. 2004), İSD sıklığının ilerleyen yıllarda çok büyük değişiklik göstermediği, inme sonrası 4 yıllık bir sürenin sonunda ISD sıklığının %21.5 olarak bulunduğu bildirilmiştir. Çalışmanın amaçlarından diğeri, İSD gelişimindeki olası risk etkenlerinin saptanmasıydı. Bu örneklemde sosyodemografik risk etkenlerinden yaşın, vasküler risk etkenlerinden AF ve beyinde inmeye bağlı çoğul lezyonların bulunmasının, inme sonrası dönemdeki işlevsellik ve bilişsel durumun (sırasıyla, Barthel İndeksi ve SMMT puanları ile saptandığı üzere) İSD gelişimini yordayan risk etkenlerini oluşturdukları belirlenmiştir. Öte yandan tek değişkenli analizlerde kadın olma ve daha önce inme öyküsünün bulunması İSD'li hastalarda anlamlı ölçüde fazla iken, çok değişkenli analizlerde bu iki değişkendeki anlamlılık ortadan kalkmıştır. Çalışmamızda olduğu gibi literatürde de elde edilen bulgular yaşın İSD gelişiminde önemli risk etkenlerinden biri olduğunu göstermektedir (Barba ve ark. 2000). Yaş demansta olduğu gibi İSD için de önemli bir yordayıcı etkendir (Censori ve ark. 1996, Barba ve ark. 2000, Klimkowicz-Mrowiec 2006). Bu çalışmada İSD tanısı alan hastaların yaş ortalamalarının İSD tanısı almayanlara oranla anlamlı düzeyde yüksek (69.9' a karşı 65.1), ve yaşın İSD gelişiminde yordayıcı bir etken olduğu belirlenmiştir. Barba ve arkadaşlarının (2000) çalışmasında ISD geliştiren hastaların ortalama yaşı 76 iken, ISD geliştirmeyenlerde yaş ortalaması 65 yıl olarak bulunmuştur. Literatürde genel olarak cinsiyetin İSD oluşumu ile ilişkisinin belirgin olmadığı vurgulanmasına (Mackowiak-Cordoliani ve ark. 2005) karşın, erkeklerin kadınlara oranla İSD geliştirme riskinin daha fazla olduğunu bildiren (Tatemichi ve ark. 1992, Skoog 2000) yayınlar da bulunmaktadır. Çalışmamızda ise elde edilmiş bulguların aksine tek değişkenli analizde kadınlarda İSD sıklığı erkeklere oranla daha fazla bulunmuştur (sırasıyla %42.5, %22.7). Bu işlem yaş kontrol edilerek tekrarlandığında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık kaybolmuştur. Bu değerlendirme, mevcut farklılığın örneklem grubumuzdaki kadınlarda ortalama yaşın erkeklere oranla daha yüksek olması ile ilişki olduğunu göstermiştir. Bu nedenle çalışma grubumuzda cinsiyete göre İSD sıklığında bir farklılığın olmadığı ve bu bulgunun literatürle (Zhou ve ark. 2004, Klimkowicz-Mrowiec ve ark. 2006) uyumlu olduğu söylenebilir. Son yıllarda eğitim düzeyi ile demans arasındaki ilişki birçok çalışmada incelenmiştir. Genellikle yüksek eğitim düzeyinin Alzheimer hastalığı ve ISD'den hastaları koruduğu ya da mevcut hastalığın ilerleyişini geciktirdiği ileri sürülmüştür (Beard ve ark. 1992, Bonaiuto ve ark. 1995, Gorelick 1997, Stern ve ark. 1999). Diğer bazı çalışmalarda ise düşük SED ve İSD arasında bir ilişki olduğu ileri sürülmüşse de (Pojhasvaara ve ark. 1998, Desmond ve ark. 2000) bu bulguyu desteklemeyen çalışmalar da bulunmaktadır (Tatemichi ve ark. 1990, Henon ve ark. 2001). Örneklem grubumuzun büyük bir kısmı eğitimsiz (%64.1), düşük sosyokültürel düzeyde (%71.7) ve işi olmayan hastalardan (%83) oluşmuştur. Örneklem grubumuzun bu özelliği, İSD gelişimini anlamlı düzeyde yordadığı bildirilen (Barba ve ark. 2000, Zhou ve ark. 2004) düşük SED ile eğitim düzeyinin İSD gelişimine olan etkilerinin tam olarak değerlendirilmesini önlemiştir. Sosyodemografik etkenler gibi, vasküler risk etkenleri ile İSD gelişimi arasındaki ilişki hakkında da birbirleriyle uyuşmayan sonuçlar bildirilmiştir. Literatürde, hipertansiyon (Tatemichi ve ark. 1994, Ott ve ark. 1998b), DM (Ott ve ark. 1996), sigara (Ott ve ark. 1998a), MI (Gorelick ve ark. 1993) ile İSD arasında ilişki bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Geniş bir örneklem grubunda yürütülmüş yakın tarihli bir çalışmada (Zhou ve ark. 2004) İSD tanısı alan hastalarda tüm vasküler risk etkenlerinin daha sık bulunduğu, bununla birlikte sadece DM, AF, geçirilmiş inme öyküsü ve düzenli içki kullanımının İSD gelişimini yordadığı bildirilmiştir. Öte yandan Barba ve arkadaşları (2000) İSD ile hipertansiyon, DM, MI, kalp yetmezliği, aort ve mitral kapak hastalığı, GİA ve sigara arasında anlamlı bir ilişki bulamamışlardır. Çalışmamızda İSD'yi anlamlı olarak yordayan vasküler risk etkenlerinden AF ile İSD arasındaki bir ilişki olduğu literatürde sıkça bildirilmiştir (Pojhasvaara ve ark. 1998, Barba ve ark. 2000, Tang ve ark. 2004). AF'nin tromboembolizme ve kardiyak çıkışın azalmasına neden olarak beyne giden kan akımını azalttığı, bu düzeneğin hastalarda ortaya çıkabilecek bilişsel kayıpları açıklayabileceği bildirilmektedir (Gorelick 1997, Ott ve ark. 1997). Çok büyük bir örneklem grubu üzerinde yürütülmüş olan Rotterdam çalışmasında da, AF'nin demansı olan olgularda demansı olmayanlara göre daha sık görüldüğü saptanmıştır (Ott ve ark. 1997). Aynı çalışmada AF'nin yaşlı hastaların bilişsel yetilerinde kayıp riskini artırdığı ve vasküler demans için önemli bir risk etkeni olduğu vurgulanmıştır (Ott ve ark. 1997). Beyinde bazı özgül alanlarda ortaya çıkan serebral infarktların sayı ve boyutlarının demansın ortaya çıkışında önemli rol oynadığı düşünülmektedir (Tatemichi ve ark. 1992). Literatürde iskemik nekroz hacmi 100 ml'nin üzerinde olan olgularda demans saptanırken 100 ml'nin altındaki olgularda demans saptanmamıştır (Tatemichi ve ark. 1992, Pohjasvaara ve ark. 1998, Gorelick 1997). Çalışmamızda, lezyon büyüklüğü ile İSD arasında bir ilişki görülmemesine karşın, çok sayıda lezyon bulunmasının İSD gelişimini yordayan bir risk etkeni olduğu saptanmıştır. Örneklem grubunda İSD geliştiren hastaların büyük kısmının daha önce inme geçirmiş olması da bu konuyla ilişkilendirilebilir. Daha önce geçirilmiş olan inmeler, hastalarda lezyon sayısını artırarak İSD'nin ortaya çıkma riskini artırmış olabilirler. Çok değişkenli analiz sonuçlarına göre geçirilmiş inme bu çalışmada İSD gelişimini anlamlı olarak yordayan bir risk etkeni olmasa da, literatürdeki birçok çalışmada (Tatemichi ve ark. 1994, Zhou ve ark. 2004) geçirilmiş inme İSD'yi yordayan önemli bir etken olarak tanımlanmıştır. On yıllık bir iskemik inme izlem çalışmasında, Desmond ve arkadaşları (1998) önceki inmelerin varlığının demans gelişimi için en önemli risk etkeni olduğunu bildirmiştir. Genel toplumda yapılan bir çalışmada ise Kokmen ve arkadaşları (1996) ikinci inmenin İSD'nin önemli bir bağımsız yordayıcısı olduğunu savunmuştur. Bu bulgular serebrovasküler hastalıkların beyin üzerindeki etkilerinin birikerek geriye dönüşümsüz bir sürece neden olabileceğini düşündürmektedir. Literatürden farklı olarak, çalışmamızda inmenin yerleşimi ve tuttuğu bölge, GİA varlığı ile İSD arasında ilişki bulunamamıştır. Literatürde kimi çalışmalar, sol hemisferi tutan lezyonlarda İSD gelişme riskinin yüksek olduğunu bulmuşlardır (Desmond ve ark. 1998, Pohjasvaara ve ark. 1998, Zhou ve ark. 2004). Sol hemisfer lezyonları dil ve bellek bozukluklarına yol açarak demansa neden olabilmektedir. Bu bölgedeki lezyonların bu yetiler dışında kişilerin genel bilişsel işlevlerini etkileyerek İSD gelişimi için önemli bir risk etkeni oluşturabilecekleri düşünülmektedir (Pohjasvaara ve ark. 1998). Öte yandan Tang ve arkadaşları (2004) tek taraflı lezyonlardan çok bilateral lezyonların İSD'ye zemin hazırladığını öne sürmüşlerdir. Aynı çalışmada yazarlar, bu bulgunun ilk bakışta daha önce bildirilmiş sonuçlara uymadığını, ancak bilateral lezyonların beyinde çok sayıda lezyon bulunduğu anlamına geldiği düşünüldüğünde literatürle uyumlu olduğunu açıklamışlardır (Tang ve ark. 2004). Yine bazı çalışmalarda (Barba ve ark. 2000), baskın hemisferde yer alan inmelerin, İSD geçirenlerde geçirmeyenlere oranla daha sık görüldüğü ve anterior bölge infarktları ve frontal lezyonların bağımsız risk etkenleri olabileceği bildirilmiştir. Literatür bulguları ile uyumlu olarak, bu çalışmada yatış sırasında hastalarda bulunan bilişsel, nörolojik ve işlev bozukluğunun İSD geliştiren hastalarda daha belirgin olduğu ve bu farklılığın inme sonrası 3. ayda da sürdüğü saptanmıştır. Yapılan analizler özellikle hastaların yatışları sırasında belirlenen SMMT ve Barthel İndeks skorlarının İSD gelişimini yordamada yardımcı olabileceğini ortaya koymuştur. Benzer bir bulgu bildiren Lin ve arkadaşları (2003), bu tür ölçeklerin İSD gelişiminin yordanmasında, gerekli önlemlerin alınmasında yardımcı olabileceğini, ancak daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirirken bazı kısıtlılıkları göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Öncelikle bu çalışmada inme sonrası erken dönemde yani ilk 3 ayın sonunda hastaların demans geliştirip geliştirmediği değerlendirilmiştir. Bu sonuçlarla uzun dönemde, yani üç aydan sonraki dönemde, İSD yaygınlığının nasıl bir değişim gösterdiğini saptamamız olası değildir. Kliniğimiz bünyesinde özgülleşmiş bir inme bölümü bulunmadığı ve uzun dönemli bir izlem çalışmasında hastaların tekrar değerlendirilmesinin ölüm ya da tekrar ulaşılamaması nedeniyle zor olacağı, çalışmaya alınacak hasta sayısının oldukça az olabileceği düşüncesiyle bu çalışma inme sonrası erken evreyle sınırlandırılmıştır. Özgül bir inme kliniğinin bulunduğu ve hizmet verdiği koşullarda bu çalışma daha kolay yürütülebilecektir. Olguların inme öncesi demans belirtileri gösterip göstermedikleri, hasta ve hasta yakınlarından ya da varsa tıbbi dosyalarından elde edilen bilgiler ışığında değerlendirilmeye çalışılmıştır. İnme öncesi demans tanısını saptayabilmek için oldukça titiz bir çalışma sergilemiş olmamıza karşın, premorbid bilişsel işlevlerin nesnel olarak değerlendirmesinin yapılamamış olması bu çalışmanın bir kısıtlılığıdır. Çalışmamızın bir diğer kısıtlılığı örneklem grubunun büyük bir kısmını, yörenin sosyoekonomik durumunu yansıtacak biçimde, sağlık güvencesinden yoksun, eğitim düzeyi ve SED'si oldukça düşük bir hasta grubunun oluşturmasıdır. Bu sosyodemografik yapı, çalışmadan elde edilecek bulguların tüm topluma genelleştirilmesini ve ayrıca İSD gelişimini önemli düzeyde yordadığı bildirilen (Leys ve ark. 2005) düşük eğitim düzeyinin bu grupta İSD gelişimine olan etkilerini tam olarak değerlendirmemizi önlemiştir. Örneklem grubumuzun bu özelliğinin İSD oranının normal nüfustan daha fazla bulunmasına neden olmuş olabileceği çalışma sonuçları değerlendirilirken dikkate alınmalıdır. Ayrıca afazisi olan ve bilinci açılmayan hastaların çalışma dışı bırakılmış olması, İSD sıklığının olduğundan daha az çıkması sonucunu doğurabileceğinden çalışmanın bir diğer kısıtlılığı olarak ele alınmalıdır. Çalışmamızın sonuçları, İSD'nin inme hastalarında %30 dolaylarında sık görülen bir komplikasyon olduğunu doğrulamıştır. İlerlemiş yaş, AF ve beyinde çoğul lezyonların olması, yatış sırasında işlevsellik ve bilişsel işlev puanlarının düşük bulunması bu örneklem grubunda İSD gelişimini yordayan risk etkenleridir. Literatür bulguları da göz önüne alındığında İSD'yi yordayan tek bir etkenden çok birbirleriyle etkileşim halindeki çok sayıda risk etkeninin varlığından söz etmek daha doğru olacaktır. İSD gelişimine neden olacak risk etkenlerinin belirlenerek erken dönemde tanınıp tedavi edilmesi, bu bozukluğun topluma olan yükünü oldukça azaltacak ve hastaların yaşam kalitelerinin artırılması için önlemler almamıza yardımcı olacaktır. KAYNAKLAR Altın Ö, Gelecek N, Akdal G ve ark. (2006) The effect of unilateral visual neglect on mobility status and quality of life in stroke patients. Nörolojik Bilimler Dergisi, 23:264-271. Altieri M, Di Pierro V, Pasquini M ve ark. (2004) Delayed poststroke dementia: a 4-year follow-up study. Neurology, 62:2193-2197. Bakar M (2003a) Poststrok demans: Epidemiyoloji ve risk faktörleri.Demans Dergisi, 3:15-20. Bakar M (2003b) Demans gelişiminde inme risk faktörleri. Demans Dergisi, 3:59-63. Barba R, Martinez-Espinosa S, Rodriguez-Garcia E ve ark. (2000) Poststroke dementia clinical features and risk factors. Stroke, 31:1494-1501. Barba R, Morin MD, Cemillan C ve ark. (2002) Previous and incident dementia as risk factors for mortality in stroke patients. Stroke, 33:1993-1998. Beard CM, Kökmen E, Offord KF ve ark. (1992) Lack of association between Alzheimer's disease and education, occupation, marital status, or living arrangement. Neurology, 42:2063-2068. Bonaiuto S, Rocca WA, Lippi A ve ark. (1995) Education and occupation as risk factors for dementia: a population based case control study. Neuroepidemiology, 14:101-109. Bowler JV, Hachinski V (1994) Progress in the genetics of cerebrovascular disease: Inherited subcortical arteriopathies. Stroke, 25:1696-1698. Breteler MMB, Bots ML, Ott A ve ark. (1998) Risk factors for vascular disease and dementia. Haemostasis, 28:167-173. Brott T, Adams HP, Olinger CP ve ark. (1989) Measurements of acute cerebral infarction: a clinical examination scale. Stroke, 20:864?870. Censori B, Manara O, Agostinis C ve ark. (1996) Dementia after first stroke. Stroke, 27:1205-1210. Desmond DW, Moroney JT, Paik MC ve ark. (2000) Frequency and clinical determinants of dementia after ischemic stroke. Neurology, 54:1124-1131. Desmond DW, Moroney JT, Sano M ve ark. (2002) Mortality in patients with dementia after ischemic stroke. Neurology, 59: 537-543. Ertan T, Eker E, Güngen C ve ark. (1999) The Standardized Mini Mental State Examination for illiterate Turkish elderly population. 2nd International Symposium on Neurophysiological and Neuropsychological Assessment of Mental and Behavioral Disorders, 28-30 Ağustos 1999, Bursa. Folstein MF, Folstein SE, McHugh PR ve ark. (1975) ?Mini-Mental State?: a practical method for grading the cognitive state of patients for the clinician. J Psychiatr Res, 12: 189-198. Gorelick PB (1997) Status of risk factors for dementia associated with stroke. Stroke, 28:459-463. Gorelick PB, Brody J, Cohen D ve ark. (1993) Risk factors for dementia associated with multiple cerebral infarcts: A case control analysis in predominantly African-American hospital-based patients. Arch Neurol, 50:714-720. Güngen C, Ertan T, Eker E ve ark. (2002) Standardize Mini Mental Test'in Türk toplumunda hafif demans tanısında geçerlik ve güvenilirliği. Türk Psikiyatri Derg, 13:273-281. Hatano S (1976) Experience from a multi center stroke register: a preliminary report. Bull World Health Organ, 54: 541-553. Henon H, Godefroy O, Leys D ve ark. (1995) Early predictors of death and disability after acute cerebral ischemic event. Stroke, 26:392-398. Henon H, Pasquier F, Duricu I ve ark. (1997) Preexisting dementia in stroke patients. Baseline frequency, associated factors and outcome. Stroke, 28:2429-2436. Henon H, Durieu I, Guerouaou D ve ark. (2001) Poststroke dementia: Incidence and relationship to prestroke cogntive decline. Neurology, 57:1216-1222. Hofman A, Ott A, Breteler MMB ve ark. (1997) Atherosclerosis, apolipoprotein E, and the prevalance of dementia and Alzheimer's disease in the Rotterdam study. Lancet, 349:151-154. Klimkowicz-Mrowiec A, Dziedzic T, Slowik A ve ark. (2006) Predictors of poststroke dementia: Results of a hospital-based study in Poland. Dement Geriatr Cogn Disord, 21:328-334. Kooten F, Koudstaal PJ (1998) Epidemiology of post stroke dementia. Haemostasis, 28:124-133. Kökmen E, Whisnant JP, O'Fallon WM ve ark. (1996) Dementia after ischemic stroke. A population based study in Rochester Minnesota (1960-1984). Neurology, 9:154-159. Leys D, Henon H, Mackowiak-Cordoliani MA ve ark. (2005) Poststroke dementia. Lancet Neurol, 4:752-759. Lin JH, Lin RT, Tai CT ve ark. (2003) Prediction of poststroke dementia. Neurology, 61: 343-348. Mackowiak-Cordoliani MA, Bombois S, Memin A ve ark. (2005) Poststroke dementia in the elderly. Drugs Aging, 22:483-493. Mahoney FI, Barthel DW (1965) Functional evaluation: the Barthel index. Maryland State Med J, 14:61-65. Moroney JT, Bagiella E, Desmond DW ve ark. (1996) Risk factors for incident dementia after stroke: Role of hypoxic and ischemic disorders. Stroke, 27:1283-1289. Ott A, Breteler MMB, De Bruyne MC ve ark. (1997) Atrial fibrillation and dementia in a population based study: The Rotterdam study. Stroke, 28:316-321. Ott A, Breteler MMB, Van Harskamp F ve ark. (1998a) The incidence and risk of dementia: The Rotterdam study. ** J Epidemiol, 147:574-580. Ott A, Slooter AJC, Hofman A ve ark. (1998b) Smoking and the risk of dementia and Alzheimer disease in a population based cohort study. The Rotterdam study. Lancet, 351:1840-1843. Ott A, Stolk RR, Hofman A ve ark. (1996) Association of diabetes mellitus and dementia. The Rotterdam study. Diabetologia, 39:1392-1397. Pohjasvaara T, Erkinjutti T, Vataja R ve ark. (1997) Dementia three months after stroke. Baseline freqency and efect of different definitions of Dementia in the Helsinki Stroke Aging Memory Study (SAM) Cohort. Stroke, 28:785-792. Pohjasvaara T, Erkinjutti T, Ylikoski MA ve ark. (1998) Clinical determinants of poststroke dementia. Stroke, 29:75-81. Skoog I (2000) Risk factors for dementia after stroke. Fifth Annual Advances in stroke symposium. Proceedings Highlights. Bermuda, 27-28. SPSS (1999) Statistical Package for Social Sciences (computer program). Windows version, release 10.0 Chicago, IL, ABD. Stern Y, Albert S, Tang MX ve ark. (1999) Rate of memory decline in AD is related to education and occupation: cognitive reserve? Neurology, 53:1942-1947. Tang WK, Chan SS, Chiu HF ve ark. (2004) Frequency and determinants of poststroke dementia in a Chinese cohort. J Neurol, 251: 604-608. Tatemichi TK, Desmond Dw, Mayeux R ve ark. (1992) Dementia after stroke: Baseline frequency, risks, and clinical features in a hospitalised cohort. Neurology, 42:1185-1193. Tatemichi TK, Foulkes MA, Mohr JP ve ark. (1990) Dementia in stroke survivors in the stroke data bank cohort. Prevalence, incidence, risk factors and computed tomographic findings. Stroke, 21:858-866. Tatemichi TK, Paik M, Bagiella E ve ark. (1994) Risk of dementia after stroke in hospitalized cohort: Result of longitudinal study. Neurology, 44:1885-1891. Zhou DH, Wang JY, Li J ve ark. (2004) Study on frequency and predictors of dementia after ischemic stroke: the Chongqing stroke study. J Neurol, 251:421-427. |
Akne Vulgaris Hastalarında Sosyal Kaygı Düzeyi ve Bunun Klinik Değişkenler İle İlişkisi Dr. Aslı YOLAÇ YARPUZ, Dr. Elif DEMİRCİ SAADET, Dr. Hatice ERDI ŞANLI, Dr. Halise DEVRİMCİ ÖZGÜVEN GİRİŞ Dermatolojik hastalıklar ve psikiyatrik bozukluklar arasındaki ilişki uzun zamandır araştırılmaktadır. Bu araştırmaların bir yönü psikolojik etmenlerin dermatolojik hastalıklardaki rolü ve etkisi ile ilgilidir ve bu konuda yapılan pek çok çalışma bu türden bir ilişkiyi desteklemiş görünmektedir (Folks ve Warnock 2001). Bu çalışmalara göre, psikiyatrik ve psikolojik faktörler dermatolojik hastalıkların en az %30'nda rol oynamaktadır (Gupta ve Gupta 2003). Bunun yanında dermatozların da olumsuz psikolojik sonuçları var gibi görünmektedir (Rubinow ve ark. 1987). Deri hastalıkları kozmetik kaygının ötesinde, artrit gibi sakatlığa yol açan hastalıklar kadar anksiyete, depresyon ve diğer psikolojik problemlere yol açabilmekte ve bunda cinsiyet, yaş, lezyon yerleşim yeri gibi hasta ve hastalığa ait birçok faktör rol oynamaktadır (Barankin ve DeKoven 2002). Akne, pilosebase bezlerin komedon, papül, püstül ve nodül gibi lezyonlarla karakterize kronik inflamatuar hastalığıdır. Genellikle adolesan yaşlarda başlayıp 20'li yaşların ortalarında gerilemekte, erkeklerde daha sık ve şiddetli seyretmektedir (Aktan ve ark. 2000). Adolesan ve genç erişkinlerin yaklaşık %85'ini etkilemektedir (Hanna ve ark. 2003). Deri hastalıkları içinde akne en sık görülenidir ve akne ile ruhsal durum arasındaki ilişki uzun zamandan beri araştırılmaktadır. Emosyonel stres akneyi alevlendirebildiği gibi, hastalar aknenin sonucu olarak da psikolojik ve psikiyatrik sorunlar yaşayabilmektedir (Koo ve Smith 1991). Psikojenik faktörlerin akne patogenezindeki yeri ile ilgili teorilerin önemi gittikçe azalmaktadır. Buna karşılık, aknenin hastanın duygusal durumunu ne dereceye kadar etkileyeceği hala araştırma konusudur. Bu konudaki araştırmaların sonuçları çelişkilidir ve farklı bakış açıları içermektedir (van der Meeren ve ark. 1985). Akneyle ilişkili olarak bildirilen psikiyatrik sorunlar kişinin genel iyi oluş halinde ve kendilik değerinde azalma, beden algısında bozulma, utanma, reddedilme korkusu, sosyal içe çekilme, öfke, yaşam tarzında kısıtlanmalar, aile ilişkilerinde sorunlar, akne ile ilgili düşünce uğraşları, depresyon ve anksiyetedir (Aktan ve ark. 2000, Hanna ve ark. 2003, Kellet ve Gawkrodger 1999, Rubinow ve ark. 1987). Yapılan çalışmalarda aknesi olan öğrenciler partilere yeterince davet almadıklarını, diğer insanların arasında olmayı sevmediklerini ve bazen insanların kendilerine baktıklarını düşündüklerini belirtmektedirler (van der Meeren ve ark. 1985). Gövde lezyonu olan hastalarda ise ek olarak fiziksel temastan korku, yüzme ve spor gibi faaliyetlerden kaçınma, uyku güçlüğü gibi sıkıntılar ortaya çıkmaktadır (Rubinow ve ark. 1987). Ancak akneli hastalarda psikolojik belirtilerin klinik düzeyin altında olduğunu bildiren çalışmalar da vardır (Kaymak ve ark. 2006). Aknenin, sosyal ve fiziksel değişikliklerin en üst düzeyde olduğu ve kimlik gelişiminin yaşandığı ergenlik döneminde ortaya çıkması, bu hastalığı kişilerin kaygılarının odak noktası haline getirmekte; bu nedenle hastanın kişiler arası ilişkilerinde, kendisi ile ilgili değerlendirmelerinde ve günlük performansında etkili olmaktadır (Hanna ve ark. 2003, Khan ve ark. 2001, Rubinow ve ark. 1987). Aslında bedenin görünen bölgelerindeki lezyonların, deformitelerin ve istemsiz hareketlerin beden imajına ve sosyal kaygı düzeyine olumsuz etkisi yalnızca ergenlerde değil erişkinlerde de önem taşımaktadır ve parkinson, kas hastalıkları, polyo sekelleri, kazalar ile ortaya çıkan maluliyetler, psöriyazis, hemifasiyal spazm hastalarında da gösterilmiştir (Montgomery 1995, Oberlanger ve ark. 1994, Özgüven ve ark. 2000, Özel-Kızıl ve ark. 2006). Akne ve diğer deri hastalıklarında psikiyatrik morbiditeyi belirleyenin klinisyence yapılan şiddet değerlendirmesinden çok deri hastalığının yaşam kalitesine etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle bu hastalarda eşlik eden psikopatolojinin belirlenmesi ve tedavide birincil dermatolojik faktörlere ek olarak psikolojik ve sosyal faktörleri de içine alan bir tedavinin uygulanmasının yararlı olacağı önerilmektedir (Gupta ve Gupta 2003). Aknenin yol açtığı psikolojik sorunları ve psikiyatrik belirtileri ele alan birçok çalışma olmasına karşın, bu hastalığın yol açabileceği sosyal anksiyete ve bununla ilişkili faktörler yeterince araştırılmamıştır. Akne vulgaris bir ergenlik dönemi hastalığıdır. Ergenlik döneminde beden imajının önemi ve bu hastalığın belirtilerinin yol açabildiği kozmetik sorunlar birlikte düşünüldüğünde, akneli hastalarda sosyal anksiyete düzeyinin araştırılması gerektiği açıktır. Bu çalışmanın amacı akneli hastalarda sosyal anksiyete düzeyinin belirlenmesi ve bunun sosyodemografik ve klinik özellikler, depresyon belirtileri, benlik değeri ve olumsuz otomatik düşünceler ile ilişkisinin incelenmesidir. YÖNTEMLER Örneklem Mayıs 2002 ve Mart 2004 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran tüm akne hastaları çalışma hakkında bilgilendirilmiş ve çalışmaya alınma ölçütlerine uyan ve katılmayı kabul eden 83 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınma ölçütleri hastanın en az ilkokul düzeyinde eğitimi olması, akne tanısının kesinleşmiş olması, akne dışında ek bir hastalığın (psikiyatrik hastalıklar da dahil olmak üzere) olmaması, geçirilmiş kafa travması ve konvülsiyon öyküsünün bulunmamasıdır. Kontrol grubunu yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik özellikler açısından hasta grubuna benzer özellikler taşıyan, akne ya da başka bir hastalığı olmayan, geçirilmiş kafa travması ve konvülsiyon öyküsü bulunmayan 58 sağlıklı birey oluşturmaktadır. Hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik özellikleri Tablo 1'de görülmektedir. Gruplar arasında sosyodemografik değişkenler açısından anlamlı bir fark yoktur. Araçlar Çalışmaya alınan hastalara ve kontrol grubuna sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Global Akne Derecelendirme Ölçeği (GADÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ), Rosenberg Benlik Değeri Ölçeği (RBDÖ) ve Otomatik Düşünceler Ölçeği (ODÖ) uygulanmıştır. Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formunda hastanın sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek), akne ile ilgili bilgiler (yerleşim yeri, kronisite, şiddet), uygulanan tedavi, hastanın akne ile ilgili subjektif şiddet değerlendirmesi sorgulanmaktadır. GADÖ, Doshi ve arkadaşları (1997) tarafından geliştirilen ve akne şiddetini belirlemeye yarayan bir ölçektir. Yüz (alın, sol ve sağ yanak, burun, çene), göğüs ve sırtın üst bölümü olmak üzere 6 yerleşim yerinde pilosebase ünitelerin yoğunluğu ve dağılımını değerlendirilmekte ve hastalara 0 ile 44 arasında global akne puanı verilmektedir. Hastadaki akne şiddeti bu puan kullanılarak ayrıca şu şekilde derecelendirilebilmektedir: ?Akne yok (0 puan), hafif şiddette (1-18 puan), orta şiddette (19-30 puan), şiddetli (31-38 puan) ve çok şiddetli (>39 puan)?. Akne yerleşim yeri ise ?ağırlıklı yüz, ağırlıklı gövde ve eşit ağırlıklı yüz-gövde? biçiminde üç sınıfta değerlendirilmiştir. Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formunda hastanın kendindeki aknelerin şiddetini değerlendirmesi için hazırlanmış olan 10 cm. uzunluğunda ve 10 eşit parçaya bölünerek üzerine 0 ile 10 arasında puanların yazıldığı bir görsel analog değerlendirme cetveli hazırlanmıştır. Görüşmede bu cetvel gösterilerek hastalardan ?0 (aknem yok)? ve ?10 (aknem çok şiddetli)? arasında bir puan vererek akne şiddetini değerlendirmeleri istenmiştir. HADÖ, likert tipinde bir öz-değerlendirme ölçeğidir. Yedisi depresyon, yedisi anksiyete belirtilerini araştıran toplam 14 maddeden oluşmaktadır. Ölçek bedensel hastalığı olanlarda anksiyete ve depresyonu kısa sürede tarayarak risk gruplarını belirlemeye yönelik bir tarama testidir. HADÖ ölçeği Zigmond ve Snaith (1983) tarafından geliştirilmiştir. Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirlik çalışmaları Aydemir ve arkadaşları (1997) ile Özgüven ve arkadaşları (1997) tarafından yapılmış olup, kesme noktaları anksiyete alt ölçeği için 10, depresyon alt ölçeği için 7 olarak saptanmıştır. LSKÖ, 24 sorudan oluşan likert tipinde bir öz-değerlendirme ölçeğidir. Çeşitli sosyal durumlarla ilgili olarak ortaya çıkan kaygı ve kaçınma şiddetini sorgulamaktadır. Birincisi sosyal ortamlarda yaşanan kaygı düzeyini ve ikincisi kaçınma davranışının şiddetini ölçmeye yönelik iki alt-ölçek içermektedir. Her bir alt-ölçekten alınabilecek puanlar 0 ve 72 arasında değişebilmekte ve toplam ölçek puanı 0 ile 144 arasında olmaktadır. Alınan puanın yükselmesi sosyal kaygının ve kaçınmanın şiddetlendiğini göstermektedir. Önerilen kesim puanı herbir alt ölçek için 25 ve toplam puan için 50'dir. Ölçek Liebowitz (1987) tarafından geliştirilmiş, geçerlik ve güvenilirlik çalışmaları Heimberg ve arkadaşları (1999), Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirlik çalışması Soykan ve arkadaşları (2003) tarafından yapılmıştır. RBDÖ, 10 sorudan oluşan likert tipinde bir öz-değerlendirme ölçeğidir. Rosenberg (1965) tarafından geliştirilmiştir. İlk on maddesi benlik saygısını değerlendirmek için kullanılmaktadır. Türkçe formunun geçerlik güvenilirlik çalışması Çuhadaroğlu (1986) tarafından yapılmıştır. İlk 10 sorudan alınan toplam puan 0-1 ise benlik saygısının yüksek, 2-4 ise orta düzeyde, 5-6 ise düşük olduğunu göstermektedir. ODÖ, Hollan ve Kendall tarafından (1980) hastalarda depresif otomatik düşüncelerin sıklığını objektif olarak belirlemek amacı ile geliştirilmiştir. Otuz maddeden oluşan likert tipinde bir öz-değerlendirme ölçeğidir. Ölçekten elde edilebilecek puan 30 ile 150 arasında değişebilmektedir ve alınan puanın artması hastanın depresif otomatik düşüncelerinin arttığı anlamına gelir. Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirlik çalışmaları Aydın ve Aydın (1990) ve Şahin ve Şahin (1992) tarafından gerçekleştirilmiştir. İşlem Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran tüm akne hastaları çalışma hakkında bilgilendirilmiş, çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayan ve katılmayı kabul eden hastalara yazının ikinci yazarı tarafından aynı gün dermatolojik muayene uygulanmıştır. Bu görüşmede hastanın akne şiddeti, akne yerleşim yeri, hastanın subjektif akne şiddeti değerlendirmesi gibi klinik değişkenler değerlendirilmiştir. Ardından hastaya, ilk 2 gün içinde, yazının birinci yazarı tarafından araştırma formları ve ölçekleri uygulanmıştır. Görüşme ve ölçeklerin uygulanması ortalama 30 dakika sürmüştür. Analiz Bulguların analizi ?SPSS for Windows 11.0? paket programında yapılmıştır. Bağımsız gruplar arası karşılaştırmalarda sürekli değişkenler için t testi ve tek yönlü varyans analizi, kategorik değişkenler için ki-kare testi, sürekli değişkenler arasındaki ilişkinin saptanmasında ise Pearson korelasyon katsayısı kullanılmıştır. İstatiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak belirlenmiştir. BULGULAR Hastaların akne ile ilgili klinik özellikleri Tablo 2'de sunulmuştur. Hastaların yaklaşık dörtte üçünde akne yerleşim yeri yüzdedir; yaklaşık yarısında akne klinik şiddeti orta, yaklaşık dörtte birinde ise yüksek düzeydedir. Hastaların kendilerinin yaptığı subjektif akne şiddeti değerlendirmesinde ise, aknelerini doktorların yaptıkları değerlendirmeden (40 üzerinden ortalama 22) daha şiddetli olarak değerlendirmiş, kendi aknelerine şiddetli sayılabilecek bir puan, 10 puan üzerinden ortalama 7 vermişlerdir. Bütün bu klinik değişkenler açısından kadın hastalar ile erkek hastalar arasında fark yoktur. Akne kronisitesi kadınlarda yaklaşık 6 yıl, erkeklerde ise yaklaşık 4 yıldır ve bu açıdan iki grup arasında anlamlı fark saptanmıştır. Hasta ve kontrollerin psikiyatrik ölçeklerden aldıkları ortalama puanlar ve iki grubun karşılaştırılması ile elde edilen sonuçlar Tablo 3'de gösterilmiştir. Tabloda da görülebileceği gibi, hastalar tüm ölçeklerde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar almıştır. Hastaların % 25.6'sı LSKÖ'den, % 32.9'u LSKÖ-Kaygı Alt ölçeğinden, % 27.7'si LSKÖ-Kaçınma Alt ölçeğinden, % 36.1'i HADÖ ölçeğinden, % 30.1'i HADÖ-Depresyon Alt ölçeğinden, % 50.6'sı HADÖ-Anksiyete Alt ölçeğinden kesim puanının üzerinde puan almışlardır. Kadın ve erkek hastalar arasında ölçek puanları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Akne yerleşim yeri ağırlıklı yüz, ağırlıklı gövde ve eşit ağırlıklı olan üç hasta grubunun ölçeklerden aldıkları puanlar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalardaki yüksek ölçek puanlarının sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ve birbirleriyle ilişkisi Pearson korelasyon analizi ile incelenmiş ve bulgular Tablo 4'de gösterilmiştir. Akne süresi yaşla birlikte artmakta (p< .001), akne şiddeti ise yaşla birlikte azalmaktadır (p<.05). Yaşın artmasıyla sosyal kaygı anksiyete alt ölçeği puanı azalmaktadır (p<.05). Eğitim süresi tüm ölçek puanlarıyla negatif korelasyon göstermektedir. Doktor tarafından değerlendirilen objektif akne şiddeti, hastaların yaptığı subjektif akne şiddeti değerlendirmesi ile ilişkili bulunmuştur (p<.01). Ancak hastaların subjektif değerlendirmesi ile yaş, eğitim ve psikolojik belirtiler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ölçek puanlarının birbirleriyle ilişkisine bakıldığında, RBDÖ dışındaki tüm ölçeklerin birbiriyle korele olduğu saptanmıştır (p< .01). Ölçek puanlarının birbirleri ve sosyodemografik değişkenler ile ilişkisi kontrol grubunda da analiz edilmiş, ölçekler birbiri ile anlamlı korelasyonlar göstermekle birlikte, sağlıklı bireylerin yaşı ve eğitimi ile ölçek puanları arasında, hasta grubun aksine, ilişki saptanmamıştır. TARTIŞMA Bu çalışmada akne hastalarında sağlıklı kontrollere göre sosyal kaygı, sosyal kaçınma, genel kaygı, depresyon, hatalı otomatik düşünceler ve benlik değeri düşüklüğü açısından farklılık olup olmadığı incelenmiş ve bu belirtilerde etkili olabilecek sosyodemografik faktörler araştırılmıştır. Daha önce yapılmış birçok çalışmada akne utangaçlık ve sosyal inhibisyon, kendilik değeri ve kendine güvende azalma, beden algısında bozulma, intihar fikirleri, somatik belirtiler, anksiyete ve depresyonla ilişkili bulunmuş ve aknenin etkili tedavisi sonucunda bu belirtilerde düzelme sağlandığı gösterilmiştir (Ferahbaş ve ark. 2004, Kellet ve Gawkrodger 1999, Khan ve ark. 2001, Rubinow ve ark. 1987, Tan 2004, Thomas 2004, van der Meeren ve ark.1985). Ancak akneli hastalarda anksiyete ve depresyon düzeylerinin değişmediğini öne süren çalışmalar da vardır (Aktan ve ark. 2000, Myhill ve ark. 1988). Bizim çalışmamız akneli hastalarda psikiyatrik morbiditenin arttığını bildiren çalışmaların sonuçlarını desteklemektedir. Akne hastalarında sosyal kaygı, sosyal kaçınma, genel kaygı, depresyon, hatalı otomatik düşünceler kontrol grubuna göre yüksek, benlik değeri ise düşüktür. Ancak bu psikolojik belirtilerde etkili olabilecek sosyodemografik ve klinik risk faktörleri ile ilgili incelemede, belirtilerle ilişkili olduğu saptanan tek değişken, hastaların yaşı olmuştur. Hastaların yaşı küçüldükçe yaşadıkları psikolojik belirtiler şiddetlenmektedir. Ergenliğin beden imajı ve buna bağlı kaygıların en yoğun ve aynı zamanda kişilerin karşılaştıkları sorunlarla başetme becerilerinin en kısıtlı olduğu dönem olduğu düşünüldüğünde, yaş ile psikolojik belirtiler arasındaki bu ilişki şaşırtıcı değildir. Yaş ilerledikçe hastaların dış görünümlerine ilişkin kaygıları azalmakta, buna karşılık, aknenin getirdiği sorunlarla başetme becerileri artmakta olabilir. Çalışmamızda eğitim süresi azaldıkça yaşanan psikolojik belirtilerin arttığı görülmektedir. Bu durumun, eğitim süresinin azlığından kaynaklanan donanımsızlık ile başetme ve problem çözme becerilerinde düşüklük nedeniyle olabileceği düşünülmüştür. Hipotezimizin aksine, yaşanan psikolojik belirtiler akne şiddeti ile ilişkili bulunmamıştır. Akne ve psikiyatrik morbidite ilişkisini araştıran çalışmaların çoğu şiddetli aknesi ya da kistik aknesi olan hastalarla yapılmıştır, oysa klinik popülasyondaki akne hastalarının çoğunu hafif ya da orta şiddetteki vakalar oluşturmaktadır. Gupta ve arkadaşları (1990) hafif-orta şiddette aknesi olan 10 hastanın tümünün tedavi sonrasında ruhsal durumlarının düzeldiğini saptamış, hastaların tümü utangaçlıklarının azaldığını, genel görünümlerinden daha memnun olduklarını, beden algılarının daha olumlu olduğunu bildirmişlerdir. Bizim çalışmamıza alınan akne hastaları, bu bakımdan klinik popülasyonu iyi yansıtmakta ve aknenin psikolojik sıkıntılara yol açması için şiddetli olması gerekmediğini göstermektedir. Çalışmaya alınan hastalarda psikolojik belirtiler ile akne şiddeti arasında ilişki bulunmamış olması da bununla ilgili olabilir. Hafif-orta şiddetli akne de önemli ölçüde stres ve kaygılara yol açabilmekte ve bu hastalar şiddetli aknesi olanlar kadar sosyal anksiyete ve diğer psikolojik sorunlar yaşayabilmektedirler (Gupta ve ark. 1990). Çalışmaların bazılarının kontrollü yapılmaması ya da kontrol grubu sayılarının yeterli olmaması ile akne şiddetinin hastaların kendisinin yaptığı subjektif derecelendirmesinden ziyade dermatalog tarafından yapılmış olmasının da çelişkili sonuçlara neden olabileceği düşünülmektedir. Klinisyenin objektif derecelendirmesi daha hassas ve değerli olmakla birlikte kişinin kendisiyle ilgili algısı psikolojik durumunu, davranış ve kişilik özelliklerini önemli ölçüde etkilemektedir. Wu ve arkadaşları (1988) hastaların ve dermatologların akne derecelendirmesini yalnızca %60 oranında birbiriyle uyumlu bulunmuştur. Bu çalışmada aknelerini şiddetli olarak değerlendiren hastaların daha hafif aknesi olanlar ve kontrol grubuna göre daha yüksek düzeyde anksiyete yaşadıkları gösterilmiştir. Başka bir çalışmada da hastaların özellikle yüzdeki akneyi klinisyenden daha şiddetli olarak derecelediği görülmektedir (Kellet ve Gawkrodger 1999). Bizim çalışmamızda hastaların akneleri ile ilgili subjektif şiddet değerlendirmesi, klinisyen tarafından yapılan objektif değerlendirme ile ilişkili bulunmuştur, ancak hastaların aknelerine verdikleri puanlar, objektif akne skorlarına göre oldukça yüksek görünmektedir. Hastalar aknelerini gerçekte olduğundan daha şiddetli algılamaktadır ancak, hastaların subjektif değerlendirmesi ile psikolojik belirtiler arasında, tıpkı objektif şiddet değerlendirmesinde olduğu gibi, anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aktan ve arkadaşları (2000) ve Kellet ve Gawkrodger (1999) aknenin yol açtığı psikolojik etkilerin kadınlarda erkeklerden daha fazla görüldüğünü öne sürmektedirler, ancak bizim çalışmamızda akneli kadın ve erkek hastalar arasında araştırılan psikiyatrik parametreler açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu bulgu, hastalarımızın büyük bölümünün ergenlik döneminde olması ile ilişkili olabilir. Bilindiği gibi ergenlik döneminde beden imajı ve dış görünüş, yalnız kadınlarda değil, erkeklerde de büyük önem taşımakta ve bu dönem her iki cinsiyet için de zorlu bir dönem olmaktadır. Akne birincil olarak yüzde yerleştiğinde psikolojik işlevselliğe etkisi daha fazla olmaktadır. Sırt ya da gövdede olduğunda ise giysi ile büyük ölçüde saklanabildiğinden daha az sıkıntıya yol açmaktadır. Tedavi sonunda da ağırlıklı olarak yüz yerleşimli aknesi olan hastaların depresyon ve anksiyetelerinin daha büyük ölçüde değiştiği, gövde yerleşimli akneli hastalarda ise tedaviye bağlı değişikliğin daha az olduğu gözlenmektedir (Kellet ve Gawkrodger 1999, Rubinow ve ark. 1987). Bizim çalışmamızda hastaların büyük kısmının (%80) yüz yerleşimli aknesi mevcuttu. Ancak bu çalışmada akne yerleşim yeri ve psikiyatrik ölçek skorları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Akne hastalarında rastlanan psikolojik belirtilerin diğer dermatolojik ya da dermatolojik olmayan hastalıklarda rastlanan belirtilerden farklılık taşıyıp taşımadığını araştıran çalışmalar da yapılmıştır. Gupta ve Gupta (1998a) akneli hastalarda depresyon skorlarını alopesi, atopik dermatit ve psöriatik hastalara göre daha yüksek, Kellet ve Gawkrodger (1999) akneli hastalardaki emosyonel stres ve anksiyete düzeyini genel dermatoloji, psöriazis, onkoloji hastalarından yüksek, psikiyatri hastalarından ise daha düşük, Mallon ve arkadaşları (1999) ise akneli hastaların psikolojik ölçek puanlarını epilepsi, diyabet, astım, koroner arter hastalığı olanlarınkinden daha kötü bulduklarını saptamışlardır. Bizim çalışmamızın önemli bir eksikliği bu çalışmada normal kontrollere ek olarak, görünür lezyonu olmayan başka bir dermatolojik hastalık seçerek başka bir kontrol grubu oluşturulamamasıdır. Çalışmaya alınan hastaların aknelerinin genel olarak düşük şiddette olmasının genel klinik popülasyonu iyi yansıtmasının getirdiği avantajlar yanında, şiddetli aknesi olan hastaların, bu çalışmada yeterince temsil edilmemiş olması, hastalardaki sosyal kaygıya ilişkin risk faktörlerinin saptanamamasında etkili olmuş olabilir. Bu hastalarda sosyal kaygı ile ilişkili olabilecek kişilik özellikleri, reddedilme yaşantıları gibi faktörlerin araştırılmamış olması ise çalışmanın bir başka sınırlılığıdır. Bunun yanında hastalara psikiyatrik değerlendirme için standardize değerlendirme araçları uygulanmamıştır. Psikiyatrik morbiditenin araştırılması açısından SCID gibi standart görüşme araçlarının kullanılmasının yararlı olacağı düşünülmüştür. Çalışmalarda göze çarpan bir başka nokta da aknenin psikososyal etkilerinin değerlendirilmesinde standart psikometrik ölçümlerin yetersiz kalabileceği ve aknenin tüm psikososyal etkilerini ölçebilen psikometrik yöntemlere ihtiyaç olduğudur. Akne tedavisinin değerlendirilmesinde kullanılan klinik derecelendirmeye son zamanlarda hasta açısından değerlendirmeyi içeren yaşam kalitesi ölçümleri eklenmiştir (Klassen ve ark. 2000). Gupta ve arkadaşları (1998b) hafif ve orta şiddetteki hastalar için akne şiddeti ve psikolojik morbiditeye duyarlı akneye özgü sosyal ve mesleki yaşam kalitesi alt gruplarını içeren 12 maddelik yaşam kalitesi ölçeği geliştirmişlerdir. Sonuç olarak, akne vulgaris önemli psikolojik ve psikiyatrik komplikasyonlara yol açma potansiyeli olan ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz olarak etkileyebilen bir hastalıktır. Bu çalışmada, akne vulgarisi olan hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerinin yüksek olduğu, sosyal anksiyete ve sosyal kaçınma belirtilerinin yoğun ve kendilik değerlerinin düşük olduğu, bunun ise akne şiddeti ile ilgili olmaktan çok genç yaşta ve eğitimsiz olmayla ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgu, hastalarda aknenin iyi bir biçimde tedavi edilmesi dışında genç yaşta ve daha eğitimsiz olmaktan kaynaklanan donanımsızlığın ve aknenin yarattığı sosyal ve bireysel sıkıntıların giderilebilmesi için psikolojik desteğin yararlı olacağını düşündürmektedir. Birçok çalışmada da aknenin kişinin psikolojik durumuna birçok kronik hastalıktan daha fazla zarar verdiği gösterilmiştir. Yaş, eğitim düzeyi, sosyal ve kültürel faktörler, kişilik yapısı, kişinin algıları ve hastalıkla ilgili bazı durumlar (süre, şiddet, yerleşim yeri, skar oluşumu) bu durumu etkilemektedir. Aknenin sıklıkla en yoğun sosyal ve fiziksel değişikliklerin görüldüğü, kimlik gelişiminin yaşandığı ve kalıcı psikolojik sekellerin gelişebileceği ergenlik döneminde ortaya çıkması da, bu komplikasyonların önlenmesinin önemini göstermektedir. Tüm bu nedenlerle akne rahatsızlık veren bir deri hastalığı olduğu kadar hastanın psikolojik ve emosyonel işlevselliğine büyük zarar verme potansiyeli olan bir hastalık olarak ele alınmalı ve tedavi planında psikiyatrik değerlendirme ve psikolojik desteğe yer verilmelidir. KAYNAKLAR Aktan S, Özmen E, Sanlı B ve ark. (2000) Anxiety, depression and nature of acne vulgaris in adolescents. International Journal of Dermatology, 39: 354-357. Aydemir Ö, Güvenir T, Küey L ve ark. (1997) Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Türkçe Formunun geçerlilik ve güvenilirliği. Türk Psikiyatri Dergisi, 8:280-187. Aydın G, Aydın O (1990) Otomatik Düşünceler Ölçeğinin geçerlik ve güvenirliği. Psikoloji Dergisi, 7(4):51-57. Barankin B, DeKoven J (2002) Psychosocial effect of common skin diseases. Can Fam Physician, 48: 712-6. Çuhadaroğlu F (1986) Adolesanlarda Benlik Saygısı. Uzmanlık Tezi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara. Doshi A, Zaheer A, Stiller MJ ve ark. (1997) A comparison of current acne grading systems and proposal of a novel system. Int J Dermatol, 36:416-418. Ferahbaş A, Turan MT, Esel E ve ark. (2004) A pilot study evaluating anxiety and depressive scores in acne patients treated with isotretinoin. J Dermatolog Treat, 15(3): 153-7. Folks DG, Warnock JK (2001) Psychocutaneous disorders. Curr Psychiatry Raep, 3(3):219-25. Hanna S, Sharma J, Klotz J ve ark. (2003) Acne vulgaris: more than skin deep. Dermatol Online J, 9(3): 8. Gupta MA, Gupta AK, Schork NJ ve ark. (1990) Psychiatric aspects of the treatment of mild to moderate facial acne. Int J Dermatol, 29(10):719-21. Gupta MA, Gupta AK (1998a) Depression and suisidal ideation in dermatology patients with acne, alopecia areata, atopic dermatitis and psoriazis. Br J Dermatol, 139(5):846-50. Gupta MA, Johnson **, Gupta AK ve ark. (1998b) The development of an acne quality of life scale: reliability, validity, and relation to subjective acne severity in mild to moderate acne vulgaris. Acta Derm Venerol (Stockh), 78:451-456. Gupta MA, Gupta AK (2003) Psychiatric and psychological co-morbidity in patients with dermatologic disorders: epidemiology and management. ** J Clin Dermatol, 4(12): 833-42. Heimberg RG, Horner KJ, Juster HR ve ark. (1999) Psychometric properties of the Liebowitz Social Anxiety Scale. Psychological Medicine, 29:199-212. Hollan SD, Kendal PC (1980) Cognitive self-statements in depression: Development of an Automatic Thoughts Questionnaire. Cognitive Therapy and Research, 4:383-395. Kaymak Y, Kalay M, Ilter N, Taner E (2006) The incidence of depression related to isotretinoin treatment in 100 acne vulgaris patients. Psychol Rep (yayında). Kellet SC, Gawkrodger DJ (1999) The psychological and emotional impact of acne and the effect of treatment with isotretinoin. Br J Dermatol, 140(2):273-82. Khan MZ, Naeem A, Mufti KA (2001) Prevalance of mental health problems in acne patients. J Ayub Med Coll Abbottabad, 13(4): 7-8. Klassen AF, DPhil, Newton JN ve ark. (2000) Measuring quality of life in people referred for specialist care of acne: Comparing generic and disease-spesific mesaures. J ** Acad Dermatol, 43:229-33. Koo JY, Smith LL (1991) Psychologic aspects of acne. Pediatr Dermatol, 8(3):185-8. Liebowitz MR (1987) Social phobia. Modern Problems of Pharmacopsychiatry, 22:141-173. Mallon E, Newton JN, Klassen A ve ark. (1999) The quality of life in acne: a comparision with general medical conditions using generic questionnaries. Br J Dermatol, 140(4):672-6. Montgomery S (1995) Social Phobia: A clinical Review. Basel-Switzerland, World Psychiatric Association Social Phobia Task Force. Myhill JE, Leichtman SR, Burnett JW ve ark. (1988) Self-esteem and social assertiveness in patients receving isotretinoin treatment for cystic acne. Cutis, 41:171-3. Oberlander EL, Schneier FR, Liebowitz MR ve ark. (1994) Physical disability and social phobia. J Clin Psychopharmacol, 14(2):136-143. Özel-Kızıl ET, Akbostancı EC, Özgüven HD, Atbaşoğlu EC (2006) Hareket bozukluklarında ikincil sosyal anksiyete. Türkiye Psikiyatri Derneği Yıllık Toplantısı 10. Bahar Sempozyumu Program ve Özet Kitabı, 28 Mart-2 Nisan 2006, İstanbul, s. 140-141. Özgüven HD, Köker S, Canat S ve ark. (1997) Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği'nin Bir Ankara Örnekleminde Geçerlik ve Güvenirliği. 3P (Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji) Dergisi, 5(3):197-201. Özgüven HD, Kundakçı N, Boyvat A ve ark. (2000) Psöriyazis Hastalarında İkincil Sosyal Anksiyete. Türk Psikiyatri Dergisi, 11(2):121-126. Rosenberg M (1965) Society and adolescent self-image. New Jersey: Princeton University Press. Rubinow DR, Peck GL, Squillace K ve ark. (1987) Reduced anxiety and depression in cystic acne patients after successful treatment with oral isotretinoin. J ** Acad Dermatol, 17:25-32. Soykan C, Özgüven HD, Gencoz T ve ark. (2003) Liebowitz Social Anxiety Scale: the Turkish version. Psychol Rep, 93:1059-69. Şahin NH, Şahin N (1992) Reliability and validity of the Automatic Thoughts Questionnaire. J Clin Psychology, 48: 334-340. Tan JK (2004) Psychosocial impact of acne vulgaris: evaluating the evidence. Skin Therapy Lett, 9(7): 1-3. Thomas DR (2004) Psychosocial effects of acne. J Cutan Med Surg, 4:3-5. van der Meeren HLM, van der Meeren WW, van der Hurk CMAM (1985) The psychological impact of severe acne. Cutis, 36(1):84-6. Wu SF, Kinder BN, Trunnell TN ve ark. (1998) Role of anxiety and anger in acne patients: A relationship with the severity of the disorder. J ** Acad Dermatol, 18:325-33. Zigmond AS, Snaith PR (1983) The hospital anxiety and depression scale. Acta Psychiatr Scand, 67: 361-70. |
Obsesif Kompulsif Bozuklukta Psikofarmakolojik Tedavinin Yaşam Kalitesine Etkisi Dr. Lütfullah BEŞİROĞLU, Dr. Faruk UĞUZ, Dr. Ertan YILMAZ, Dr. Mehmet Yücel AĞARGÜN, Dr. Rüstem AŞKIN, Dr. Adem AYDIN GİRİŞ Uzun yıllar "sağlıklılığın" değerlendirilmesinde ya da sağlığın ölçümünde morbidite, mortalite ve beklenen yaşam süresi gibi niceliksel kavramlar esas alınmıştır (Eser ve ark. 1999a). Bu terimler fizyolojik veya ruhsal bir hasarın ya da işlev bozukluğunun yalnızca bireyin kendisinde nesnel olarak saptanan etkisine atıfta bulunmaktadır. (Suser 1990). Bu yaklaşıma koşut olarak ruhsal hastalıklarda tedaviye yanıt oranları ve yanıt ile ilişkili olan etmenleri araştıran çalışmaların büyük çoğunluğunda, incelenen değişkenler de niceliksel olarak değerlendirilmiştir (Gill ve Feistein 1994). Son yıllarda bu yaklaşımın sağlıklılığın değerlendirilmesi ve ölçümünde yeterli olmadığı düşüncesi ortaya çıkmış, fizyolojik ya da ruhsal bir patolojinin olumsuz etkileri hakkında kişinin öznel değerlendirmesi ve farkındalığı önem kazanmıştır (Lehman ve ark. 1983). Bunun sonucu olarak iyilik hali ve yaşam kalitesini ölçülebilir kılma girişimleri artmış, sağlığın ekonomik, sosyal ve benzeri farklı boyutları da değerlendirme kapsamına alınmıştır (WHOQOL Group 1994, Eser ve ark. 1999, World Health Organization 1997). Obsesif-kompülsif bozukluk (OKB) bilişsel, duygusal ve davranışsal bileşenleri ile kişinin aile ile ilgili, mesleki ve sosyal işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen süreğen bir rahatsızlıktır (Hollander ve ark. 1998). Psikiyatrik hastalıklar içinde fobiler, madde kullanımı ve duygulanım bozukluklarından sonra dördüncü sıklıkta gelmektedir (Karno ve ark. 1988). Ülkemizde yapılan çalışmalarda ise yaşam boyu yaygınlığı %2.5?6.2, 12 aylık yaygınlığı %0.5-5.6 arasında bulunmuştur (Doğan ve ark. 1995, Erol ve ark. 1997, Kırpınar ve ark. 1997, Çilli ve ark. 2004). Son yıllarda OKB'nin ilaç tedavisi ile ilgili olarak önemli gelişmeler sağlanmasına rağmen, hastaların %40-60'ının tedaviye yeterli derecede yanıt vermediği anlaşılmaktadır (McDonough ve Kennedy 2002). Hem toplumda yüksek görülme oranı hem de hastalık ile oluşan belirgin işlevsellik kaybına rağmen bazı olgularda yetersiz tedavi yanıtı, hastalığı kişi için bireysel ve toplumsal anlamda bir yük haline getirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre OKB, işlevselliği olumsuz yönde etkileyen fiziksel ve ruhsal hastalıklar arasında genelde onuncu sırada, 15-44 yaş arasındaki kadınlarda ise beşinci sırada yer almaktadır (World Health Organization 1999). Bu açıdan OKB ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki son yıllarda giderek daha fazla ilgi çekmektedir. OKB' de yaşam kalitesini kesitsel olarak araştıran çalışmalarda en fazla etkilenen alanlar psikolojik sağlık, sosyal ilişkiler ve bağımsızlık düzeyi olarak bulunmuştur (Koran ve ark. 1996, Bobes ve ark. 2001). Bobes ve arkadaşları (2001) OKB ve şizofreni olan hastaların işlevselliğinin benzer şekilde etkilendiğini bulurken, Stengler-Wenzke ve arkadaşları (2006) ise OKB olan hastalarda psikolojik sağlık ve sosyal ilişkiler alanlarında şizofreni hastalarına oranla daha olumsuz etkilenme olduğunu bulmuşlardır. OKB'de yaşam kalitesi hakkındaki verilerden hastalığın doğasının daha iyi anlaşılmasında, doktor-hasta ilişkilerinin iyileştirilmesinde, tedavi hizmetlerinin seçiminde, tedavi sonuçlarının izlenmesinde ve tedavi yöntemlerinin karşılaştırılmasında yararlanılabileceği düşünülmektedir. OKB'de tedavinin yaşam kalitesine etkisini araştıran çalışmalar yeterli olmayıp bu konuda ülkemizde yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Bu bağlamda, bu çalışmada ilk defa psikiyatrik yardım arayan OKB hastalarında tedavinin yaşam kalitesine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca tedavi sonrası yaşam kalitesi düzeyi ile ilişkili olması beklenen tedavi öncesi değişkenlerin tedavi sonrası yaşam kalitesi ile ilişkisi araştırılmıştır. YÖNTEMLER Selçuk Üniversitesi Hastanesi psikiyatri polikliniğine ardışık olarak başvuran 53 erişkin OKB hastası (13 erkek, %25; 40 kadın %75) (yaş ortalaması=32.7±12.2) çalışmanın örneklemini oluşturdu. Hastalar için çalışmaya alınma ölçütleri; a) DSM-IV tanı ölçütlerine göre tanı konmuş olması, b) çocukluk çağında sekel bırakan bir hastalık ya da kafa travması geçirmemiş olması, nörolojik bozukluk veya zekâ geriliğinin olmaması, c) görüşme esnasında veya geçmişte DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni, diğer psikotik bozukluklar, madde bağımlılığı ya da kötüye kullanımı tanısı almamış olması, d) yaşam kalitesini belirgin olarak etkileyecek ciddi bir süreğen fiziksel hastalığının olmaması (kanser, böbrek yetmezliği, diabetes mellitus, iskemik kalp hastalığı, kalp yetmezliği, epilepsi, astım), e) 18?60 yaşları arasında olması, f) okuma yazma biliyor olması, g) gebe ya da bebek emziriyor olmaması ve h) ilk defa psikiyatrik yardım arıyor olması ve son 2 ay içinde herhangi bir psikotrop ilaç kullanmaması (psikiyatrist dışında hekimler tarafından reçetelenen) olarak belirlendi. Gereçler DSM-IV Eksen-I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Aracı (SCID-I) Hastalarda DSM-IV'e göre Eksen-I psikiyatrik bozukluk tanılarını araştırmak için görüşmecinin uyguladığı yarı-yapılandırılmış bir klinik görüşme aracıdır (First ve ark. 1997). Hastalık süresi, aile öyküsü, fiziksel hastalıkların varlığı gibi değişkenlerin de araştırılmasına olanak tanımaktadır. SCID-I'in Türkçeye uyarlama ve güvenilirlik çalışmaları Çorapçıoğlu ve arkadaşları (1999) tarafından yapılmıştır. Yale-Brown Obsesyon Kompülsiyon Ölçeği (YBOKÖ) Obsesif-kompülsif belirtilerin türü ve şiddetini ölçmek amacıyla Goodman ve arkadaşları (1989) tarafından geliştirilmiştir. Görüşmeci tarafından uygulanır. Toplam 19 maddeden oluşmaktadır fakat toplam puanın saptanması için yalnızca ilk 10 madde (madde1b ve 6b dışında) kullanılır. Her sorunun puanı 0-4 arasında değişmektedir. Ayrıca ölçeğin yanında belirti dağılımını araştırmaya yönelik Y-BOKÖ Belirti Kontrol Listesi bulunmaktadır. 11. madde ile hastaların içgörüsü değerlendirilebilmektedir. Türkçeye uyarlanması ve geçerlik-güvenilirlik çalışmaları Karamustafalıoğlu ve arkadaşları (1993) ve Tek ve arkadaşları (1995) tarafından yapılmıştır. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) Hastalarda depresif belirtilerin şiddetini ölçmek üzere Hamilton (1960) tarafından geliştirilmiş ve Williams (1978) tarafından yapılandırılmış hale dönüştürülmüştür. Bu çalışmada 17 maddelik formu kullanılmıştır. Her sorunun puanı 0-4 arasında değişmekte ve görüşmeci tarafından uygulanmaktadır. Türkçeye geçerlik-güvenilirlik çalışması Akdemir ve arkadaşları (1996) tarafından yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (WHOQOL-BREF TR) WHOQOL-BREF-TR, çeşitli ülkelerden başlangıçta 15 merkezin katkısıyla Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yaşam kalitesinin öznel olarak değerlendirilmesi amacıyla geliştirilmiş bir değerlendirme aracıdır (WHOQOL Group 1994). Yirmi altı soru ve 4 alanı kapsamaktadır (World Health Organization 1997). Bu 4 alan fiziksel, psikolojik, sosyal ilişkiler ve çevre alanlarıdır. Kişinin hastalığın yarattığı somut ve fiziksel bulguları nasıl algıladığını ve yaşadığını, hastalık ile fiziksel aktivite, sosyal ilişkiler ve çevrenin nasıl bir ilişki içinde olduğunu ölçmektedir. Yanıtlar hastanın yaşadıklarının şiddetini, sıklığını, yaşadıklarına ilişkin yorumunu içermektedir. Fiziksel alanda gündelik işleri yürütebilme, ilaçlara ve tedaviye bağımlılık, canlılık ve bitkinlik, hareketlilik, ağrı ve rahatsızlık, uyku ve dinlenme, çalışabilme gücü ile ilgili sorular yer almaktadır. Psikolojik alan, olumlu ve olumsuz duygular, benlik saygısı, beden imgesi ve dış görünüş, kişisel inançlar ve dikkat; sosyal ilişkiler alanı ise diğer kişilerle ilişkiler, sosyal destek ve cinsel yaşam ile ilgili sorulardan oluşmaktadır. Ölçeğin çevre boyutunda ev ortamı, fiziksel güvenlik ve emniyet, maddi kaynaklar, sağlık hizmeti alabilme, boş zamanları değerlendirme, fizik çevre ve ulaşım ile ilgili sorular bulunmaktadır. Alan puanları 4-20 arasında ve 0-100 arasında ayrı ayrı hesaplanabilmektedir (WHOQOL Group 1998). Ölçeğe ait bir toplam puan hesaplanmamaktadır. Bu çalışmada 4-20 arası puanlar kullanılmıştır. Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirliği Eser ve arkadaşları (1999 a,b) tarafından yapılmıştır. Uygulama ve istatistik analiz Başlangıçta tüm hastalar OKB ve diğer eksen-I bozuklukları için SCID-I, YBOKÖ, WHOQOL-BREF TR ve HDDÖ ile değerlendirildi. İki hasta ciddi fiziksel hastalığı olduğu için (biri epilepsi, biri kronik böbrek yetmezliği), 2 hasta psikotik bozukluk eştanısı aldığı için (biri kısa psikotik bozukluk, biri şizofreniform bozukluk), 1 hasta okuma yazma bilmediği için, 1 hasta da çalışmaya katılmayı kabul etmediği için çalışmaya alınmadı. Bilgilendirilmiş olurları alınarak çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların her birine geliş sırasına göre sertralin 100-200 mg/gün, fluvoksamin 200-300 mg/gün ya da paroksetin 40-80 mg/gün tedavisi uygulandı. Hastaların hiç birine takip süreci boyunca herhangi bir ek tedavi ya da yapılandırılmış psikoterapi yöntemi uygulanmadı. Hastaların %68'i (n=36) 12 hafta sonra tekrar değerlendirildi. Hastaların 4'ü ilaç yan etkilerinden dolayı, 3'ü ilaçları düzensiz kullandığı için, 6'sı kontrole gelmediği için ve 4'ü takip değerlendirmesi esnasında yaşam kalitesi verileri elde edilemediği için çalışma dışı kaldı. Çalışmayı tamamlayan hastaların %31'i paroksetin (n=11), %31'i fluvoksamin (n=11) ve %38'i sertralin (n=14) kullanmakta idi. Tekrar değerlendirme sırasında hastalara YBOKÖ, HDDO ve WHOQOL-BREF TR uygulandı. Başlangıçta ve izlem sırasında tüm değerlendirmeler 5 yıllık klinik deneyime sahip bir psikiyatrist tarafından gerçekleştirildi. Tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmeler arasındaki fark olup olmadığını değerlendirmek amacıyla bağımlı gruplarda t testi uygulandı. Tedavi sonrası yaşam kalitesi düzeyi ve tedavi öncesi değişkenler arasındaki ilişki öncelikle iki yönlü Pearson bağıntı analizi ile sonrasında çoklu regresyon analizleri (standart yöntem) ile araştırıldı. Regresyon analizlerine alınacak değişkenlerin bir kısmının tedaviden etkilenmediği göz önüne alındığında (örn: cinsiyet, hastalık süresi gibi), analizlere girecek değişkenler seçilirken sadece yapılan ikili bağıntı analizlerde tedavi öncesi ve sonrasında anlamlı ilişki olması şartı aranmamıştır. Bu bağlamda tedavi sonrası yaşam kalitesi ile ilişkili olması beklenen, hastalık süresi, cinsiyet, tedavi öncesi YBOKÖ toplam puanı, HDDÖ puanı, içgörü puanı, diğer eksen-I tanıların varlığı bağımsız, tedavi sonrası yaşam kalitesi alan puanları ise bağımlı değişken olmak üzere regresyon analizleri uygulanmıştır. Bu analizlerde kategorik değişkenler kukla değişken olarak kodlanmak suretiyle analizlere alınmıştır. BULGULAR Örnekleme ilişkin sosyodemografik ve bazı klinik değişkenler Tablo 1'de sunulmuştur. Çalışmayı tamamlayan 36 hastanın 8'i erkek (% 22), 28'i kadın (%78) ve yaş ortalaması 31.6±11.3 idi. Yirmi üç (%63.8) hasta ilk değerlendirme sırasında herhangi bir eksen-I bozukluğu eş tanısını karşıladı. Tedavi öncesi ve sonrası YBOKÖ obsesyon, kompülsiyon ve toplam puanları, HDDÖ puanları ve WHOQOL-BREF TR alan puanları ve her iki ölçüm arasındaki karşılaştırma istatistikleri Tablo 2'de verilmiştir. Tedavi sonrası YBOKÖ obsesyon, kompülsiyon, toplam puanları ve HDDÖ puanları tedavi öncesi puanlardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Yaşam kalitesi alanlarının hiçbiri için tedavi öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Yaşam kalitesi alanları için her iki değerlendirme arasında fark bulunmamakla birlikte çalışma deseni ile uyumlu olarak, tedavi sonrası yaşam kalitesi düzeyi ile tedavi öncesi değişkenler arasındaki ilişki araştırılmıştır. Tedavi sonrası yaşam kalitesi alan puanları ve tedavi öncesi değişkenler arasında bağıntı katsayıları Tablo 3'de görülmektedir. Bu analizlerin sonucunda tedavi sonrası psikolojik sağlık ve tedavi öncesi HDDÖ puanları arasında anlamlı derecede negatif yönde bağıntı (r=-0.35, p <0.05) bulunmuştur. Tedavi sonrası sosyal ilişkiler puanı ile tedavi öncesi aynı alan puanı arasında anlamlı derecede pozitif yönde ilişki (r=0.63, p< 0.001) bulunurken, kompülsiyon puanı ile anlamlı derecede negatif yönde bağıntı bulunmuştur (r=-0.37, p<0.05). Diğer bağıntılar anlamlı bulunmamıştır. Cinsiyet, hastalık süresi, tedavi öncesi obsesyon ve kompülsiyon şiddeti, içgörü düzeyi, depresif belirtilerin şiddeti ve eş tanı varlığı bağımsız değişkenler olarak, tedavi sonrası yaşam kalitesi alan puanları ise bağımlı değişken olarak çoklu regresyon analizlerine sokulmuştur. Bu analizler sonucunda yalnızca tedavi sonrası sosyal ilişkiler alan puanı, tedavi öncesi kompülsiyon şiddeti ile anlamlı derecede bağıntılı bulunmuştur (R=0.48, R2=0.23, F değişikliği=1.18, B=0.69, SH=0.29, b =-0.51, t=-2.33, p<0.05). Diğer tedavi sonrası yaşam kalitesi alan puanlarını anlamlı olarak yordayan tedavi öncesi bir değişkene rastlanmamıştır. Çalışmayı tamamlamayan hastaların (n=17, %32) nispeten yüksek oranda olması nedeniyle bu hastaların çeşitli hastalık özellikleri ve yaşam kalitesi açısından farklı bir grup olabilme durumu araştırılmıştır. Bu nedenle çalışmayı tamamlayan ve tamamlamayan hastaların cinsiyet, hastalık süresi, başlangıçtaki obsesyon, kompülsiyon ve toplam hastalık şiddeti, depresif belirtilerin şiddeti, içgörü düzeyi ve yaşam kaliteleri karşılaştırılmıştır. İzlem için gelmeyen hastaların tedavi öncesi kompülsiyon puanları (15.4±1.9) çalışmayı tamamlayan hastalardan (13.5±2.9) anlamlı olarak yüksek bulunmuş (t=2.45, df=1, p<0.05), diğer değişkenler açısından anlamlı fark bulunmamıştır (diğer sonuçlar gösterilmemiştir). TARTIŞMA Bu çalışmada OKB'de psikofarmakolojik tedavinin kısa dönemde yaşam kalitesine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın sonucunda OKB olan hastalarda psikofarmakolojik tedavinin sonuçları nesnel olarak değerlendirildiğinde, şiddet puanlarında belirgin bir azalma görülürken, öznel yaşam kalitesi değerlendirmelerinde ise bir fark bulunamamıştır. Bağıntı analizlerinde tedavi sonrası psikolojik sağlık alan puanı tedavi öncesi depresyon şiddeti ile anlamlı derecede ilişkili bulunurken, sosyal ilişkiler puanı ise tedavi öncesi aynı alan puanı ve kompülsiyon şiddeti ile ilişkili bulunmuştur. Çoklu regresyon analizleri sonucunda yalnızca tedavi öncesi kompülsiyon şiddeti ile tedavi sonrası sosyal ilişkiler puanı arasında anlamlı ilişki ortaya çıkmıştır. Daha önce farklı tedavi uygulamalarının OKB'de yaşam kalitesine olan etkisini değerlendirmek üzere yapılmış üç farklı çalışma bulunmaktadır. Bu konuda yapılan ilk çalışmada (Bystritsky ve ark. 1999) tedaviye dirençli hastalarda altı haftalık bir tedavi programının (ilaç ve davranışsal tedavi) yaşam kalitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Tedavi sonucunda hastalarda özellikle genel aktivite, sosyal ilişkiler ve sağlık algısı alanlarında anlamlı düzelme bulunmuştur. Fakat bu alanlardaki iyileşme, hastalık şiddeti ile bağıntılı bulunmamıştır. Tenney ve arkadaşları (2003) 12 hafta boyunca paroksetin ve venlafaksin tedavisinin yaşam kalitesine etkisini araştırmıştır. Yazarlar her iki ilaç tedavisi ile yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı düzelme bulmuş fakat iki tedavi arasında anlamlı bir fark bulamamıştır. Ayrıca hastaları tedaviye yanıt veren ve vermeyen olarak gruplandırdıklarında, yaşam kalitesindeki düzelmenin iki grupta birbirinden farklı olmadığını bulmuşlardır. Yaşam kalitesindeki düzelmenin obsesif kompülsif belirtilerdeki düzelmeden bağımsız olduğunu bulmuşlar ve bu düzelmeyi tedavinin plasebo etkisi olarak yorumlamışlardır. Daha uzun süreli tedavi çalışmaları ile bu etkinin ortadan kalkıp kalkmadığının test edilmesinin mümkün olabileceğini belirtmişlerdir. Bir diğer çalışmada Moritz ve arkadaşları (2005) 10 haftalık bir psikofarmakoloji ve bilişsel davranışçı tedavi (BDT) uygulaması sonucunda, hastaların tüm yaşam kalitesi alanlarında anlamlı bir düzelme bulmuş fakat bu düzelmenin en fazla depresyon şiddetindeki düzelme ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Bu çalışmada ise daha önceki çalışmalardan farklı olarak tedavi öncesi ve sonrası hastaların yaşam kalitesi arasında herhangi bir fark bulunmamıştır. Ayrıca yeni bir bulgu olarak, tedavi öncesi kompülsiyon şiddetinin fazla olmasının tedavi sonrası sosyal ilişkiler alanında yaşam kalitesinin düşük olması ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi OKB'si olan hastaların önemli bir kısmı ilaç tedavisine yeterli yanıt vermemektedir. Son yıllarda OKB'nin tedavisinde psikofarmakoloji ve BDT'nin birlikte kullanımı neredeyse standart bir uygulama haline gelmiştir. BDT'nin ve diğer psikososyal yaklaşımların ilaç tedavisinin etkinliğini artırdığı bilinmektedir (McLeod 1997). Bu çalışmada ise yalnızca psikofarmakolojik tedavinin etkisi değerlendirilmiştir. OKB'nin olumsuz bireysel ve sosyal etkileri karşısında psikososyal yaklaşımları eksik tedavi süreçlerinin hastalığın olumsuz etkilerini yeterince azaltmadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada önceki çalışmalardan da farklı olarak psikososyal ya da bilişsel davranışçı yaklaşımların uygulanmaması tedavi öncesi ve sonrası yaşam kalitesi açısından anlamlı fark bulunmamasını açıklayabilir. Ayrıca hastaların yaşam kalitelerini yorumlama biçiminin olumsuz ekonomik, sosyal ve kültürel koşullardan belirgin olarak etkilenebileceği düşünülmektedir. Hastalar tedavi altına alındıklarında ilaca bağlı kalma, hastaneye sık sık gitme, ilaç yazdırma, yakınları ve doktorlar tarafından tedaviye devam etmeleri ve ilaçlarını kullanmaları yönünde yapılan baskılar ve ilaç yan etkileri gibi olumsuzluklar ile karşılaşabilirler. Bir çalışmada, belirtilerinde azalma olmasına rağmen hastaların %78'i hala bazı sıkıntılar yaşadığını, %52'si aile ve sosyal hayatında zorluklarla karşılaştığını, %44'ü iş yaşamında zorlandığını, %24'ü ilaçların yan etkisinden yakınmaları olduğunu ifade ederken, yalnızca %11'i mevcut bir problem tanımlamamıştır (Hollander ve ark. 1998). Tüm bu etkenlere bağlı olarak tedavi sonrası yaşam kalitesinde anlamlı bir düzelme olmamasının açıklanabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda regresyon analizi sonucunda ortaya çıkan bir bulgu olarak, tedavi öncesi kompülsiyon şiddetinin tedavi sonrası sosyal ilişkiler puanı ile ilişkili bulunmasının bir takım nedenleri olabileceği düşünülmektedir. Obsesyonların etkisine bağlı olarak yaşanan olumsuzluklar daha öznel olarak yaşantılanırken, kompülsiyonların etkisi ise hem öznel hem de sosyal açıdan daha fazla hissedilebilmektedir. OKB nedeniyle oluşan aile içi iletişim sorunları, duygusal katılımın sağlanamaması, cinsel yaşamda zorluklar, boş zamanların değerlendirilememesi, suçluluk duyguları gibi ek sorunlar hem hastanın hem de aile fertlerinin psikolojik ve sosyal işlevselliğini etkilemektedir (Freund ve Steketee 1989, Emmelkamp ve ark. 1990, Black ve ark. 1998). Bir çalışmada aile üyelerinin % 87'si törensel davranışların (kompülsiyonların) kendileri için çok sıkıcı bir durum haline geldiğini belirtmiştir (Cooper 1996). Ailelerin yaklaşık üçte birinden fazlasının rutin ev düzenlerinde hastaların belirtilerine göre değişiklikler olmaktadır (Calvocoressi ve ark. 1995). Tüm bu olumsuzlukların hastanın sosyal sorunlarına odaklanan psikososyal yaklaşımlar ve daha çok kompülsiyonlarda azalmayı hedefleyen davranışcı tedaviler olmaksızın, tek başına psikofarmakolojik tedavi ile düzelemeyeceği düşünülmektedir. Ayrıca çalışmayı tamamlamayan hastaların başlangıçtaki kompülsiyon şiddetinin çalışmayı tamamlayan hastalardan yüksek bulunması bu yorumu desteklemektedir. Bu çalışma için birkaç nokta belirtilmelidir ki; tüm fiziksel ve ruhsal hastalıklarda olduğu gibi tedavi uygulamalarının sonuçları değerlendirilirken o hastalığın şiddetini yansıtan ölçütler, veriler ya da laboratuar değerleri esas alınmaktadır. OKB'de hastalık şiddeti ile ilgili değerlendirmelerde uluslararası kabul görmüş bir değerlendirme aracı olan YBOKÖ ile sadece obsesif-kompülsif belirtilerin şiddeti ölçülmektedir. Bununla birlikte hastalar yaşam kalitelerini, sadece obsesyon ve kompülsiyonların etkisine göre değil genel olarak yorumlamaktadırlar. Bu açıdan çalışmamızda tedavi ile hastalık şiddeti azalırken, yaşam kalitesinde bir değişiklik bulunmaması bir tutarsızlık olarak yorumlanmamalıdır. OKB'ye özgü bir yaşam kalitesi değerlendirme aracının geliştirilmesi ve kullanımı ile bu farklılıkların ortadan kalkabileceği düşünülmektedir. Böylece hastalığa özgü bir yaşam kalitesi değerlendirmesi, kişinin kendi durumu hakkındaki yorumuna dikkat çekerek, hastalığın olumsuz etkilerine daha kapsamlı bakabilme fırsatı sunabilir. Böylece tedavi sonuçlarının değerlendirilmesinde nesnel yaklaşımlara destek olarak öznel değerlendirmelerden de yararlanılması faydalı olacaktır. Fakat yaşam kalitesi değerlendirmelerine klinik bakış açısı ve nesnel değerlendirmelerin tam karşıtı bir uygulama gibi bakılmaması gerekmektedir. Sadece öznel bakış açısına dayanan değerlendirmelerin esas alınması durumunda hastalık şiddetinin olduğu gibi değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşünülebilir. Çalışmamızı olumsuz etkilediği düşünülen bazı sınırlılıkları belirtmek gerekmektedir. Çalışmanın en önemli kısıtlılığı hastaların %32'sinin çeşitli nedenlerle çalışma dışı kalmış ve bu deneklerin takip değerlendirmelerinin yapılamamış olmasıdır. İkinci olarak, her ne kadar SSGI'leri benzer etki ve yan etki profiline sahip olsalar da, her birinin nispeten kendine özgü farmakodinamik ve farmakokinetik özelliği mevcuttur. Bu açıdan tüm SSGI'lerinin tek bir ilaç gibi uygulanmış ve etkisinin değerlendirilmiş olması çalışmanın bir diğer sınırlılığıdır. Ayrıca örneklem sayısının yeterli derecede fazla olmaması nedeniyle sonuçların olağan şartlarda psikofarmakolojik tedavi altına alınan tüm hastalara genellenemeyeceği göz önüne alınmalıdır. KAYNAKLAR Akdemir A, Örsel S, Dağ İ ve ark. (1996) Hamilton depresyon derecelendirme ölçeği (HDDÖ)'nin geçerliliği, güvenilirliği ve klinikte kullanımı. 3P Dergisi, 4:251-259. Black DW, Gaffney, Schlosser S ve ark. (1998) The impact of obsessive-compulsive disorder on the family: preliminary findings. J Nerv Ment Dis, 186: 440-442. Bobes J, González MP, Bascaran MT ve ark. (2001) Quality of life and disability in patients with obsessive-compulsive disorder. Eur Psychiatry, 16:239-245. Bystritsky A. Saxena S, Maidment K ve ark. (1999) Quality of life changes among patients with obsessive-compulsive disorder in a partial hospitalization program. Psychiatr Serv, 3: 412-414. Calvocoressi L, Lewis B, Harris M ve ark. (1995) Family accommodation in obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 152: 441-443. Cooper M (1996) Obsessive-compulsive disorder: effects on family members. ** J Orthopsychiatry, 66: 296-304. Çilli AS, Telcioğlu M, Aşkın R ve ark. (2004) 12 month prevalence of obsessive-compulsive disorder in Konya, Turkey. Compr Psychiatry, 45:367-374. Çorapçıoğlu A (1999) DSM IV Eksen I bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşmenin Türkçeye uyarlanması ve güvenilirlik çalışması. İlaç ve Tedavi Dergisi, 12:233-236. Doğan O, Gülmez H, Ketenoğlu C ve ark. (1995) Ruhsal bozuklukların epidemiyolojisi, 1. baskı, Sıvas. Dilek Matbaası, s. 50-52. Emmelkamp PMG, de Haan E, Hoogduin CAL (1990) Marital adjustment, and obsessive-compulsive disorder. Br J Psychiatry, 156:55-60. Erol N, Kılıç C, Ulusoy M ve ark. (1997) Türkiye Ruh Sağlığı Profili. 1. baskı. Ankara. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü. Eser SY, Fidaner H, Fidaner C ve ark. (1999a) Yaşam kalitesinin ölçülmesi, WHOQOL-100 ve WHOQOL-Bref. 3P Dergisi, 7(Ek. 2)5?13. Eser SY, Fidaner H, Fidaner C ve ark. (1999b) WHOQOL-100 ve WHOQOL-BREEF'in psikometrik özellikleri. 3P Dergisi, 7(Ek. 2)23-40. First MB, Spitzer RL, Gibbon M ve ark. (1997) Structured clinical interview for DSM-IV clinical version (SCID-I/CV). Washington American Psychiatric Press. Freund B, Steketee G (1989) Sexual history, attitudes and social functioning of obsessive-compulsive patients. J Sex Marital Ther, 1: 31-41. Gill TM, Feinstein AR (1994) A critical appraisal of the quality of life measurements. JAMA, 272: 619-626. Goodman WK, Price LH, Rasmussen SA ve ark. (1989) The Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale, I: Development, use and reliability. Arch Gen Psychiatry, 46:1006-1011. Hamilton M (1960) A rating scale for depression. J Neurol Neurosurg Psychiatr, 23:56-62. Hollander E, Stein DJ, Kwon JH ve ark. (1998) Psychosocial function and economic costs of obsessive-compulsive disorder. CNS Spectrums, 3(Suppl. 1) 48-58. Karamustafalıoğlu KO, Üçışık **, Ulusoy M ve ark. (1993) Yale-Brown obsesyon-kompülsiyon derecelendirme ölçeği'nin geçerlilik ve güvenilirlik çalışması. Bursa Savaş Ofset, s. 86. Karno M, Golding JM, Sorenson SB ve ark. (1988) The epidemiology of obsessive-compulsive disorder in five US Communities. Arch Gen Psychiatry, 45:1094-1099. Kırpınar İ, Özer H, Coşkun İ ve ark. (1997) Erzurum'daki üniversite öğrencilerinde CIDI/DSM-III-R ruhsal bozuklukların yaşam boyu ve 12 aylık yaygınlığı. 3P Dergisi, 5:253-265. Koran LM, Thienemann ML, Davenport R (1996) Quality of life for patients with obsessive compulsive disorder. ** J Psychiatry, 153: 783-788. Lehman AF, Mand NC, Linn LS (1983) Chronic mental patients: the quality of life issue. ** J Psychiatry, 10: 1271-1276. McDonough M, Kennedy N (2002) Pharmacological management of obsessive-compulsive disorder: a review for clinicians. Harv Rev Psychiatry, 10:127-137. McLeod DR (1997) Psychosocial treatment of obsessive-compulsive disorder. Int rev psychiatry, 9:119-132. Moritz S, Rufer M, Fricke S, Karow ve ark. (2005) Quality of life in obsessive-compulsive disorder before and after treatment. Compr psychiatry, 46:453-459. Stengler-Wenzke K, Kroll M, Matschinger H, Angermeyer MC (2006) Subjective quality of life of patients with obsessive-compulsive disorder. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol, 41: 662-668. Suser M (1990) Disease, illness, sickness; impairment, disability and handicap. Psychol Med, 20: 471-473. Tek C, Ulug B, Rezaki BG, Tanriverdi ve ark. (1995) Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale and US National Institute of Mental Health Global Obsessive Compulsive Scale in Turkish: reliability and validity. Acta Psychiatr Scand, 91:410-413. Tenney NH, Denys DA, van Megen HJ ve ark. (2003) Effect of a pharmacological intervention on quality of life in patients with obsessive-compulsive disorder. Int Clin Psychopharmacol, 18:29-33. WHOQOL GROUP (1994) Development of the WHOQOL: rationale and current status. Int J Mental Health, 23:24-56. WHOQOL GROUP (1998) The World Health Organization quality of life assessment (WHOQOL): development and general psychometric properties. Soc Sci Med, 46:1569-1585. Williams BW (1978) A structured interview guide for Hamilton Depression Rating Scale. Arch Gen Psychiatry, 45: 742-747. World Health Organization (1997) WHOQOL, Measuring Quality of Life. World Health Organization, WHO/MSA/MNH/PSF/4. World Health Organization (1999) The ?newly defined? burden of mental problems. Geneva, WHO. |
MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçeklerinin Ölçüt Geçerliği Açısından Değerlendirilmesi Dr. Sait ULUÇ GİRİŞ MMPI (Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri) Hathaway ve McKinley (1940) tarafından rutin değerlendirmede kullanılmak üzere geliştirilmiş bir kendini değerlendirme aracıdır. MMPI geliştirilirken, hastanın kişilik özelliklerini ve topluma uyum becerilerini tek bir testle ölçebilmek hedeflenmiştir (Erol 1982). Gerçekten de, süre gelen klinik uygulamalar, görüşme ve gözlemlerle desteklendiğinde MMPI'nın etkin ve güvenilir bir psikodiagnostik sınıflama ölçeği olduğunu kanıtlamıştır (Graham 1993). Ölçeğin Türkiye standardizasyonu Savaşır (1981) tarafından gerçekleştirilmiştir. Erol'un (1982) geniş bir hasta örneklemi üzerinde yapmış olduğu çalışma, MMPI'nın Türkiye'deki normal ve psikiyatrik sorunları olan yetişkinleri ayırt etmek için uygun bir araç olduğunu göstermiştir. MMPI ölçekleri geliştirilirken yanıt anahtarı görgül yaklaşımla hazırlanmıştır (Hathaway ve McKinley 1940). Başka bir ifadeyle, klinik ölçekler normal ve klinik gruba uygulanmış ve tanılı hastaları (örneğin, depresyon) normallerden en iyi ayırt eden maddeler seçilmiştir. Bir maddenin hangi klinik ölçeğin altında yer alacağını belirleyen ölçüt maddenin içeriğinden çok ayırt edici gücü olmuştur. Dolayısıyla MMPI'ın standart ölçekleri madde içerikleri açısından oldukça heterojendir. Belli bir klinik ölçekte, birbirinden farklı madde birleşimlerini işaretleyerek aynı ham puan toplamına erişmek mümkündür. Bu nedenle, klinik ölçeklerdeki yükselmelere anlam verebilmek için hasta tarafından işaretlenen maddelerin tek tek değerlendirilmesi sıklıkla başvurulan yararlı bir yöntemdir. MMPI'ın kullanımı yaygınlaştıkça, araştırmacılar ve uygulamacılar profillerin yorumlanmasında madde içeriklerinin önemini daha iyi fark etmeye başlamışlardır. Gerek genel madde havuzu gerekse bağımsız klinik ölçekler üzerinde yapılan sistematik analizler sonucu, MMPI protokollerinin yorumlanmasına önemli katkılar sağlayan alt madde grupları oluşturulmuştur (örneğin, Comrey 1957, Graham ve ark. 1971). İçerik ölçekleri olarak adlandırılan bu madde grupları oluşturulurken iki farklı yöntem kullanılmıştır: (1) istatistiksel bir yöntem olan faktör analizi (ör., Haris ve Lingoes 1955, 1968) ya da (2) belirlenen içerik sınıflamalarına maddelerin uzmanlar tarafından rasyonel olarak atanması yöntemi (ör., Wiggins 1969). Orijinal MMPI için Haris-Lingoes İçerik Alt-Ölçekleri ve Wiggins İçerik Ölçekleri en çok kabul gören ve yaygın olarak kullanılanlardır (Graham 1993). Norm grubunu güncellemek ve uygulamada fark edilen sorunları gidermek amacıyla orijinal MMPI yenilenerek MMPI-2 oluşturulmuştur. Yenileme sürecinde orijinal MMPI ve MMPI-2 arasındaki süreklilik korunmaya çalışılmış, ancak çok sayıda madde yeniden yazılmış ya da ölçekten çıkarılmıştır (Graham 1993). Bu yeni düzenlemeler çerçevesinde içerik ölçeklerinin yeterliliği sorgulanır hale gelmiştir. Dolayısıyla, MMPI-2'nin madde havuzunu temel alan yeni bir içerik değerlendirmesini gerekmiştir. MMPI-2'nin Türk Kültürüne uyarlama çalışmaları Savaşır ve Çulha (1996) tarafından gerçekleştirilmiştir. Ölçeğin Test-tekrar test ve ölçüt geçerliğine ilişkin psikometrik çalışmalar Bozkurt (2001) tarafından yapmıştır. Ancak MMPI-2'nin Türkçe Kullanım Kılavuzu henüz yayınlanmamıştır. MMPI-2 Türk örneklemlerinde araştırma amaçlı olarak kullanılmaktadır. Demir ve arkadaşları (2002), alkol bağımlılarının MMPI-2'ye yansıyan patolojik özelliklerini değerlendirmişlerdir. MMPI-2'nin alkol ve madde bağımlılığı ile ilgili Mac Andrew Alkolizm (MAC-R), Bağımlılık Potansiyeli (BP) ve Bağımlılığı Kabullenme (BK) alt ölçeklerinin ölçüt bağımlı geçerlik, iç-tutarlılık ve tanısal etkinlik özellikleri araştırılmıştır (Demir ve ark. 2002). Yıldırım ve arkadaşları (2005) MMPI-2'yi Bipolar Bozukluğu olan hastalar ve kontrol grubunun kişilik profillerini karşılaştırmak için kullanmışlardır. MMPI-2'nin İçerik ölçeklerinin Türkçe Formunu içeren başka bir çalışmaya rastlanmamıştır. MMPI-2 İçerik Ölçekleri, Butcher ve arkadaşları (1990) tarafından yenilenen ölçeğin içerik boyutunu değerlendirmek amacıyla ve birbirini izleyen 3 aşamada geliştirilmiştir. İlk aşamada, rasyonel olarak belirlenmiş ve ayrıntılı olarak tanımlanmış 22 içerik sınıflaması oluşturulmuş, 3 klinik psikologdan MMPI-2 maddelerinden uygun olanları bu içerik sınıflamalarına atamaları istenmiştir. Bu aşamada değerlendirmeciler arası tutarlılık temel alınmıştır. İkinci aşamada ölçeklerin iç tutarlığı, faktör yapıları ve madde toplam korelasyonları incelenmiştir. Kabul edilemeyecek kadar düşük iç tutarlılık gösteren ölçekler elenmiş ve birden fazla ölçekle yüksek korelasyon gösteren maddeler dışarıda bırakılmıştır. Son aşamada, elde edilen içerik ölçeklerini oluşturan maddelerin tanımlanan içeriğe ne ölçüde uygun oldukları yeniden değerlendirilmiştir. Ölçek tanımına tam olarak oturmayan maddeler ölçek toplam puanıyla yüksek bir ilişki gösterseler bile ölçeklerden çıkarılmışlardır. Ölçek geliştirme çalışmasının sonunda 15 içerik ölçeğine ulaşılmıştır: MMPI-2'nin içerik boyutunu temsil eden 15 ölçeğe ait isimlendirmeler, madde sayıları ve temsil ettikleri öngörülen belirti ya da özelliklerin tanımı Ek 1'de verilmiştir. MMPI-2'nin norm grubunu oluşturan kadınlar ve erkeklerden toplanan veriler İçerik Ölçeklerine ait ham puanların T-puanı dönüştürme tablosunu elde etmek için kullanılmıştır (Butcher ve ark. 1990). Bu işlem aracılığı ile İçerik Ölçekleri ve Klinik Ölçekler aynı metrik sisteme dönüştürülmüştür. Böylece, İçerik Ölçeklerinin birbirleriyle ve Klinik Ölçeklerle karşılaştırabilmesine olanak sağlanmıştır. Test-tekrar test sonuçları İçerik Ölçeklerinin güvenilirliğinin, Klinik Ölçeklerin güvenilirliğinden daha yüksek olduğuna işaret etmektedir (Graham, 1993). Sınırlı sayıdaki geçerlik çalışmaları MMPI-2 İçerik Ölçeklerinin değerlendirdikleri sorun alanlarını doğrulukla ölçtüğüne işaret etmektedir (Butcher ve ark. 1990, Ben-Porath ve ark. 1991, Schill ve Wang 1990). MMPI uygulamalarındaki genel eğilim çizilen kişilik profilindeki yükselmeleri temel alarak yordamaların yapılması yönündedir. Profil değerlendirmeleri çok değerli bilgiler sağlamaktadır. Ancak İçerik Ölçeklerinin yeterince çalışılmamış olması MMPI'dan sağlanabilecek maksimum yararı azaltmaktadır. Profil değerlendirmesine ek olarak İçerik Ölçeklerinin de kullanılması, belirtilerin şiddetinin ve ifade şeklinin belirlenmesinde ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesinde önemli katkılar sağlama potansiyeline sahiptir. Ayrıca, İçerik Ölçekleri normal örneklemlerle yapılan araştırmalarda kullanılabilecek kısa ve yanıtlaması kolay ölçekler olma potansiyeline de sahiptir. Ancak MMPI-2 İçerik Ölçeklerinin ölçmeyi hedefledikleri içerik alanlarını ne ölçüde yansıttıklarının sınanması gerekmektedir. Bu araştırma MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçeklerinin ölçmeyi hedefledikleri sorun alanlarını ne ölçüde yansıttıklarını değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda, MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke ölçek puanlarının, güvenilir ölçüm araçları olan Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE) ve Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ) ile olan ilişkileri değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın MMPI-2 İçerik Ölçeklerinin klinik ve klinik dışı kullanımının yaygınlaşmasına önemli katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir. YÖNTEMLER Katılımcılar Bu çalışmaya 196 üniversite öğrencisi gönüllü olarak katılmıştır (s= 196; 122 kadın, 74 erkek). Katılımcıların yaş aralığı 19?24, ortalaması 21.06, standart sapması 1.43 tür. Çalışmada 105 2. sınıf, 91 3. sınıf öğrencisi yer almıştır. Tek ölçüm yapılmış ve katılımcıların tamamı tüm testleri almışlardır. Veri toplama araçları MMPI-2 Kaygı (ANK) İçerik Ölçeği: Kaygı ve gerginlik duygularını; konsantrasyon ve uyku sorunlarını; karar almada yaşanan güçlükler ve günlük yaşam sorumlulukları konusunda yaşanan aşırı sıkıntıları değerlendiren 23 madde içerir (Graham 1993). MMPI-2 Depresyon (DEP) İçerik Ölçeği: Sıkıntı, çökkünlük ve çaresizlik duygularını; ilgi azlığını; ölüm ve intihar düşünceleriyle uğraşıları değerlendiren 33 madde içerir (Graham 1993). MMPI-2 Öfke (ANG) İçerik Ölçeği: Öfke ve düşmanlık duygularının ortaya çıkış sıklığı ve ifade ediliş şekliyle ilişkili 16 madde içerir. (Graham 1993). Beck Depresyon Envanteri (BDE): 21 maddeden oluşan bir kendini değerlendirme ölçeğidir. Her maddeden 0 ile 3 arası puan alınmaktadır, en yüksek puan 63 tür. Depresyonda gözlenen somatik, duygusal, bilişsel ve motivasyonel belirtilerin derecesini objektif olarak ölçmektedir (Savaşır ve Şahin 1997). Türkçeye uyarlaması Hisli (1988) tarafından yapılmıştır. İki yarım test güvenilirlik katsayısı .74 (Hisli 1989); MMPI-D ölçeği ile arasındaki ölçüt geçerliği .63 tür (Hisli 1988). Beck Anksiyete Envanteri (BAE): 21 maddeden oluşan bir kendini değerlendirme ölçeğidir. Her maddeden 0 ile 3 arası puan alınmaktadır, en yüksek puan 63 tür. Bireyin yaşadığı kaygı belirtilerinin sıklığını belirlemeyi hedefler (Savaşır ve Şahin 1997). Türkçe uyarlaması Ulusoy (1993) tarafından yapılmıştır. Test-tekrar test güvenilirlik katsayısı .57, iç tutarlılık katsayısı .92 olarak belirlenmiştir (Savaşır ve Şahin 1997). Faktör analizi sonuçları subjektif ve somatik kaygı olmak üzere iki alt boyut içerdiğini göstermiştir. Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ): Öfke duygusunun şiddetini ve ifade ediliş şeklini ölçmeye yönelik bir kendini değerlendirme ölçeğidir (Savaşır ve Şahin 1997). 10 madde Sürekli Öfke, 10 madde Durumluk Öfke ve 24 madde Öfke İfade Tarzı olmak üzere toplam 44 maddeden oluşmaktadır. Öfke İfade Tarzı, Kontrol altına alınmış öfke, Dışa vurulan öfke ve İçte tutulan öfke olmak üzere 3 alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçekten her biri bir boyutu temsil eden 5 ayrı puan elde edilmektedir. Bu çalışmada Durumluk Öfke Boyutu kullanılmamıştır. Ölçeğin Türkçe uyarlaması Özer (1994) tarafından yapılmıştır. Ölçek boyutlarının İç tutarlılık katsayıları .62 ile .84 arasında değişmektedir. Desen ve prosedür Bu çalışma MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik ölçeklerinin Ölçüt geçerliğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Depresyon İçerik Ölçeği için Beck Depresyon Envanteri (BDE), Kaygı İçerik Ölçeği için Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Öfke İçerik Ölçeği için ise Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ) yordayıcı olarak kullanılmıştır. MMPI-2 içerik ölçeklerini oluşturan toplam 72 madde ve BDE, BAE, SÖÖTÖ Ölçekleri katılımcılara grup uygulaması olarak sunulmuştur. MMPI-2'nin üç içerik ölçeğini oluşturan maddeler tek form oluşturacak şekilde seçkisiz olarak sıralanmıştır. Diğer üç ölçek ayrı formlar halinde korunmuştur. Envanterler her bir gönüllü katılımcı grubuna tek oturumda uygulanmıştır. BULGULAR Görgül çalışmalar, MMPI-2 ölçümlerinde cinsiyete bağlı farklılıklar olduğuna işaret etmektedir (Schinka ve ark. 1998, Barthlow ve ark. 1999). Bu nedenle analizler kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı yapılmıştır. Analizlerde MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçeklerinden elde edilen ham puanlar kullanılmıştır. MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçekleri ve BDE, BAE ve Sürekli Öfke için ortalama puanlar ve standart sapma değerleri Tablo 1'de verilmiştir. MMPI-2 İçerik Ölçeklerinin İç Tutarlılığı Analizlerin ilk aşamasında MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke içerik ölçeklerinin iç tutarlılığı değerlendirilmiştir. MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeği için madde analizi 33 madde üzerinden yapılmıştır. MMPI-2 Depresyon İçerik ölçeğinin genel tutarlılığı a = .82, kadınlar için a =.83, erkekler için a =.84 olarak hesaplanmıştır. 23 maddelik MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeğinin genel tutarlığı a = .73 olarak hesaplanmıştır. Her iki cinsiyet için de a =.73 olarak belirlenmiştir. ?Birçoklarından daha sinirli sayılırım. (223)? ve ?Kalbimin hızlı çarptığını hemen hemen hiç hissetmem ve çok seyrek nefesim tıkanır. (208)? maddelerinin ölçek toplam puanıyla ters yönde korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Bu maddeler çıkarıldığında ölçeğin iç tutarlılığı a = .77'ye yükselmektedir. Orijinal ölçeğin bütünlüğünü bozmamak amacıyla ilerleyen analizlerde maddeler korunmuştur. MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeğinin genel tutarlılığı a =.72, kadınlar için a =.70, erkekler için a =.76 olarak hesaplanmıştır. Ölçek puanıyla korelasyonu olamayan ?Beni acele ettirenlere kızarım. (461)? ölçekten çıkarıldığında iç tutarlılığın a =.74'e yükseldiği belirlenmiştir. Orijinal ölçeğin bütünlüğünü bozmamak amacıyla ilerleyen analizlerde bu madde korunmuştur. Analiz sonuçları MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçeklerinin iç tutarlılığının gerek araştırma gerekse de klinik değerlendirme amacıyla kullanılabilecek düzeyde olduğunu göstermektedir. Ölçüt geçerliği Bu araştırmada üç içerik ölçeğinin ölçüt geçerliğini test etmek için regresyon analizi kullanılmıştır. MMPI-2 İçerik Ölçeklerinin kriter ölçümlerle karşılaştırılmasında regresyon analizi sıklıkla tercih edilen yöntemdir (örneğin, Ben-Porath, Butcher ve Graham 1991; Clark 1996; Barthlow, Graham, Ben-Porath, ve McNulty 1999; Scheibe ve ark. 2001). Regresyon analizlerine ek olarak, ölçeklerin kendi aralarındaki ilişkileri bütünlük içinde görebilmek için bir korelasyon tablosu hazırlanmıştır. Korelasyon analizleri Tablo 2'te verilmiştir. Analiz sonuçları, MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeği ile Beck Depresyon Envanteri arasında yüksek düzeyde, pozitif ve bir ilişki olduğunu (N=196, r=.71, p<.000); MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeği ile Subjektif Kaygı (N=188, r=..61, p<.000) ve Somatik Kaygı (N=188, r=.42, p<.000) arasında orta düzeyde, pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeği ile Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeğinin alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler belirlenmiştir: Sürekli Öfke Alt Ölçeği ile orta düzeyde, pozitif ve anlamlı (N=182, r=.57, p<.000); Dışa vurulan öfke ile orta düzeyde, pozitif ve anlamlı (N=182, r=.63, p<.000); Kontrol altına alınmış öfke ile orta düzeyde, negatif ve anlamlı (N=182, r=-52, p<.000). MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeği ile İçte tutulan öfke arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Kriter ölçümlerinin MMPI-2 İçerik Ölçeklerini ne ölçüde yordaya bildiğini belirlemek için regresyon analizleri kullanılmıştır. Örneklemin tamamı için BDE puanlarının, MMPI-2 Depresyon ölçeğinin anlamlı bir yordayıcısı olduğunu belirlenmiştir [N=196, R2=.486, F=181.6, p<.000]. BDE'nin MMPI-2 Depresyon ölçeği puanlarına ilişkin toplam varyansın % 48.6'sını açıklandığı hesaplanmıştır. Analiz sonuçları BDE puanlarının, her iki cinsiyet içinde MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeğinden elde edilen puanların anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermektedir [erkek: N=74, R2=.506, F=71.81, p<.000; kadın: N=122, R2=.487, F=112.86, p<.000]. MMPI-2 Depresyon ölçeği puanlarına ilişkin toplam varyansın kadınlar için % 48.2'sinin ve erkekler için % 49.9'unun BDE puanı ile açıklandığı hesaplanmıştır. MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeğine ilişkin doğrusal regresyon analizi sonuçları Tablo 3'de verilmiştir. BAE'nin kaygının bedensel belirtilerini tarayan ?Somatik Kaygı? ve bilişsel boyutunu tarayan ?Subjektif Kaygı? olmak üzere 2 boyutu vardır. BAE'nin alt boyutlarının MMPI-2 ANK ölçeği aracılığıyla değerlendirilen kaygı üzerindeki yordayıcı gücü hyerarşik regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları Tablo 4'de verilmiştir. Analiz sonuçları BAE'nin, MMPI-2 Kaygı puanlarının anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermektedir [N=188, R2=.375, F=111.40, p<.000]. Subjektif Kaygı ve Somatik Kaygı birlikte, MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeğindeki toplam varyansın % 37.5'ini açıklamaktadır. Cinsiyet farkı göz önünde bulundurulduğunda BAE'nin erkekler için kadınlara göre görece olarak daha iyi bir yordayıcı olduğu gözlenmiştir [erkek: N=71, R2=.450, F=54.536, p<.000; kadın: N=117, R2=.332, F=56.983, p<.000]. BAE erkekler için toplam varyansın % 45'ini; kadınlar için toplam varyansın % 33.2'sini açıklamaktadır. Standardize edilmiş regresyon katsayısına (b) göre, Subjektif Kaygı puanlarının MMPI-2 kaygı puanını yordama gücü somatik kaygıdan görece olarak daha yüksektir. Regresyon katsayılarının anlamlılığına ilişkin t-testi sonuçları incelendiğinde sadece subjektif kaygının MMPI-2 kaygı puanlarını yordayabildiği görülmektedir. Somatik kaygının anlamlı bir yordama gücüne sahip olmadığı belirlenmiştir. Analiz sonuçları, her iki cinsiyet için de benzer bir önem ve anlamlılık örüntüsünün geçerli olduğunu göstermiştir. Standardize edilmiş regresyon katsayısına (b) ve t-testlerine ilişkin analiz sonuçları Tablo 4'te verilmiştir. MMPI-2 öfke ölçeğinin ölçüt geçerliğini test etmek için SÖÖTÖ kullanılmıştır. SÖÖTÖ toplam puanları, öfkenin düzeyini gösteren ?sürekli öfke?, öfkenin ifade ediliş tarzını gösteren ?öfke-dışta?, ?öfke-içte? ve öfkenin kontrol edilebilirlik düzeyini yansıtan ?öfke-kontrol? olmak üzere 4 alt ölçeğin puanlarının toplamıyla elde edilmektedir (Savaşır ve Şahin 1997). Her bir boyutun MMPI-2 Öfke İçerik ölçeği puanlarını yordama gücü hiyerarşik regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları Tablo 5'te verilmiştir. SÖÖTÖ tüm alt ölçekleri birlikte ele alındığında, MMPI-2 Öfke içerik ölçeğinden elde edilen puanların anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermektedir [N=182, R2=.506, F=71.81, p<.000]. SÖÖTÖ'nün tamamı MMPI-2 Öfke ölçeğindeki toplam varyansın % 51.1'ni açıklamaktadır. Cinsiyet farkı göz önünde bulundurulduğunda SÖÖTÖ'nün erkekler için kadınlara göre görece olarak daha iyi bir yordayıcı olduğu gözlenmiştir [erkek: N=66, R2=.506, F=71.81, p<.000; kadın: N=116, R2=.487, F=112.86, p<.000]. SÖÖTÖ kadınlar için toplam varyansın % 48.7'sini; erkekler için toplam varyansın % 55.8'ini açıklamaktadır. Örneklemin tamamı söz konusu olduğunda standardize edilmiş regresyon katsayısına (b) göre, yordayıcı değişkenlerin MMPI-2 Öfke Ölçeği üzerindeki göreli önem sırası: ?öfke-dışta?, ?öfke-kontrol?, ?sürekli öfke? ve ?öfke-içte?dir. Regresyon katsayılarının anlamlılığına ilişkin t-testi sonuçları değerlendirildiğinde SÖÖTÖ'nün tüm boyutlarının MMPI-2 Öfke içerik ölçeğinin anlamlı bir yordayıcısı olduğu görülmektedir. Analiz sonuçları, her iki cinsiyet içinde aynı önem ve anlamlılık örüntüsünün geçerli olduğu göstermiştir. Standardize edilmiş regresyon katsayısına (b) ve t-testlerine ilişkin analiz sonuçları Tablo 5'te verilmiştir. TARTIŞMA Çalışmanın sonuçları MMPI-2 Depresyon, Kaygı ve Öfke İçerik Ölçeklerinin araştırma ve klinik uygulama için uygun iç tutarlılık katsayılarına (a >.70) sahip olduğunu göstermektedir. Bu çalışma çerçevesinde elde edilen iç tutarlılık değerlerinin Butcher ve arkadaşlarının (1990) orijinal çalışmalarında elde ettikleri değerlerle oldukça paralel olduğu gözlenmiştir. İki farklı örneklem grubundan elde edilen iç tutarlılık değerlerinin oldukça yakın olması ölçeklerin kültürler arası geçerliğinin de yüksek olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Aşağıda iki çalışmadan elde edilen iç tutarlılık değerleri karşılaştırılabilecek şekilde sunulmuştur. İçerik Ölçeklerinin araştırma çerçevesinde değerlendirilen diğer bir psikometrik özelliği de ölçüt geçerlidir. Araştırma sonuçları, MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeğinden alınan puanlar yükseldikçe kişinin depresyon belirtilerinin şiddetinin arttığına, puanlar düştükçe depresyon belirtilerinin şiddetinin azaldığına işaret etmektedir. Bulgular, BDE'nin Kaygı ve Öfke İçerik ölçeğiyle de anlamlı bir ilişkisi olduğuna işaret etmiştir. Kaygının ve depresif duygu durumun eş zamanlı ortaya çıkma sıklığı göz önünde bulundurulduğunda, BDE ile MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeği arasında orta düzeyde bir ilişkinin gözlenmesi anlaşılabilir gözükmektedir. BDE ile MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeği arasıda anlamlı ama zayıf bir ilişkinin olduğu belirlenmiştir. Gelecekte, özellikle depresif hastalar ile öfke kontrol güçlüğü çeken hastaların karşılaştırıldığı klinik örneklemler üzerinde yapılacak olan araştırmaların, MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeğinin depresif duygu durumla olan ilişkisinin niteliğini ve düzeyini daha iyi açıklayacağı düşünülmektedir. Bu araştırma sonucu elde edilen MMPI-2 Depresyon ölçeğinin depresif duygu durumun iyi bir yordayıcısı olabileceği yönündeki bulgular, farklı kriter ölçeklerini temel alan çalışmaların sonuçlarıyla da desteklenmektedir. Butcher ve arkadaşları (1990), MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeğinin Winnigs Depresyon Ölçeğiyle erkekler için .89 ve kadınlar için .91; MMPI-2 Depresyon Klinik Ölçeği ile erkekler için .52 ve kadınlar için .63 korelasyon belirlemişlerdir. Daha yakın zamanlı araştırmalar MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeğinin ayırıcı tanı içinde yararlı bir araç olarak kullanılabileceğini göstermektedir (Ben-Porath ve ark. 1991). Araştırma sonuçlarına dayanarak MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeğinden elde edilen puanlar yükseldikçe kişinin öfkesinin şiddetinin arttığı ve öfkesini dışa vurma ihtimalinin yükseldiği söylenebilir. Aynı zamanda, yüksek puanlar alan kişilerin öfkelerini kontrol etmekte güçlükler yaşadığı kabul edilebilir. Analiz sonuçları, MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeğinin kişinin öfkesini içe atma eğilimini yansıtmadığını göstermiştir. Buna karşın, kişinin öfkesini içe atma eğiliminin düşük düzeyde de olsa MMPI-2 Depresyon İçerik Ölçeği ile anlamlı bir ilişkisinin olduğu belirlenmiştir. Bu bulgu, depresyon ve öfke ifadelerini bastırma eğilimi arasında kişilerin ölçeklerden aldıkları puanlara yansıyan bir ilişki olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. BDE ve MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeği arasında da benzer bir ilişkinin gözlenmiş olması bu görüşü destekler niteliktedir. Ancak bu varsayımın psikiyatrik örneklem üzerinde çalışılması gerekmektedir. Önceki çalışmalar MMPI-2 Öfke İçerik Ölçeğinin Wiggins Düşmanlık ölçeğiyle yüksek bir ilişkiye sahip olduğuna işaret etmektedir (erkekler için r=.79 ve kadınlar için r=.80) (Butcher ve ark. 1990). MMPI-2 İçerik Ölçeği üzerinde yapılan yeni çalışmalar, ölçeğin dışarıya yöneltilmiş saldırganlık eğilimleri için doğrudan ölçüm olanağı (Kawachi ve ark. 1996, Schill ve Wang 1990, Strassberg ve Russell 2000) ve hastaların inhibisyona dayanan kontrol becerilerinin düzeyinin belirlenebilmesi için dolaylı bir ölçüm olanağı sağladığını göstermiştir (Elliott ve ark. 2000b, Goldstein ve ark. 2005). Bu çalışma çerçevesinde elde edilen bulgular, MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeğinin hem somatik hem de subjektif kaygıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ancak, regresyon analizleri ölçeğin büyük oranda kişinin yaşadığı subjektif kaygıyı ölçme eğiliminde olduğunu yansıtmaktadır. Butcher ve arkadaşları (1990) çalışmalarında MMPI-2 Kaygı İçerik ölçeği ile Welsh Kaygı ölçeği arasında kadınlar için .80, erkekler için .84; MMPI-2 Kaygı İçerik Ölçeği ile MMPI Psikasteni Klinik Ölçeği arasında erkekler için .80, kadınlar için .83 korelasyon belirlenmiştir. Daha yakın zamanlı çalışmalar, Depresyon ve Kaygı İçerik ölçeklerinin ayakta takip edilen hastalar için terapistler tarafından doldurulan belirti değerlendirme ölçekleriyle (Barthlow ve ark. 1999), serviste yatan hastalar için (Archer ve ark. 1996) ve normal örneklem için (Ben-Porath ve ark. 1993) kendini değerlendirme ölçekleri aracılıyla elde edilen dış kriter puanlarıyla ilişkilerinin yüksek olduğunu göstermiştir. Araştırmanın en önemli sınırlılığı ölçümlerin normal örneklemden alınmış olmasıdır. Bu durum bulguların psikiyatrik hastalara genellemesinde güçlükler oluşturabilir. Ancak, MMPI-I'in norm grubunun çoğunluğunun, % 54.66'nın üniversite öğrencisi genç yetişkinler oluşturulduğu göz önünde bulundurulduğunda, MMPI-2 içinde normal örneklem üzerinde yapılan çalışmaların klinik çalışmalar için değerli bir zemin oluşturabileceği öngörülebilir. Bu sorun giderilmesi için araştırma bulgularının hasta örneklemi üzerinde yapılacak çalışmalarla desteklenmesi planlanmaktadır. Araştırmanın diğer bir sınırlılığı da analiz ve değerlendirmelerin ham puanlar üzerinden yapılmış olmasıdır. Analizlerin ham puanlar üzerinden yapılmış olması, katılımcının farklı içerik ölçeklerinden aldığı puanları birbiriyle karşılaştırmayı engellemektedir. Bu tür analizler için standart puanlara gereksinim duyulmaktadır. Bu araştırmada ham puanların kullanılmasının nedeni MMPI-2 el kitapçığının henüz yayınlanmamış olmasıdır. Bu nedenle, ölçeklerin kendi aralarındaki karşılaştırmaların izleyen çalışmalarda yapılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca, MMPI-2'nin diğer içerik ölçeklerinin de sağlayabilecekleri katkılar göz önünde bulundurularak yakın zamanda çalışılmaya başlanmasında büyük yarar olduğu düşünülmektedir. Bu tür görgül çalışmaların MMPI-2 içerik değerlendirmelerinin uygulama ve araştırma alanında yaygınlaşmasına yardımcı olacağı öngörülebilir. KAYNAKLAR Archer RP, Aiduk R, Griffin R, Elkins DE (1996) Incremental validity of the MMPI-2 content scales in a psychiatric sample. Assessment, 3: 79?90. Barthlow DL, Graham JR, Ben-Porath YS, McNulty JL (1999) Incremental validity of the MMPI-2 content scales in an outpatient mental health setting. Psychological Assessment, 11: 39?47. Ben-Porath YS, Butcher JN, Graham JR (1991) Contribution of the MMPI-2 content scales to the differential diagnosis of schizophrenia and major depression. Psychol Assess. J Consult Clin Psychol, 3: 634-640. Ben-Porath YS, McCully E, Almagor M (1993) Incremental validity of the MMPI-2 content scales in the assessment of personality and psychopathology by self-report. J Pers Assess, 61: 557?575. Bozkurt S (2001) Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri-2'nin Geçerlik, Klinik ve İçerik Ölçeklernin Test Tekrar Test Güvenirliği ve Depresyon ve Anksiyete İçerik Ölçeklerinin Ölçütle Bağlantılı Geçerliği. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi; Ankara Üniversitesi, Ankara. Butcher JN, Graham JR, Williams CL, Ben-Porath YS (1990) Development and Use of the MMPI-2 Content Scales. Minneapolis: University of Minnesota Pres. Clark ME (1996) MMPI-2 negative treatment indicators content and content component scales: clinical correlates and outcome prediction for men with chronic pain. Psychol Assess, 8,1: 32-38. Comrey AL (1957a) A factor analysis of items on the MMPI depression scale. Educ Psychol Meas, 17: 578-585. Demir B, Batur S, Mercan S, Uluğ B (2002) Erken ve geç başlangıçlı alkol bağımlılığı tiplerinde yürütücü işlevler ve kişilik özellikleri. Psikoloji Dergisi, 49: 63-76. Demir B, Uluğ B, Batur S, Mercan S (2002) Alkol bağımlılarında MMPI-2 bağımlılık alt ölçeklerinin psikometrik özellikleri. Türk Psikiyatri Derg, 13:265-272. Elliott R, Rubinsztein JS, Sahakian BJ, Dolan RJ (2000b) Selective attention to emotional stimuli in a verbal go/no-go task: an fMRI study. NeuroReport, 11: 1739?1744. Erol N (1982) Ülkemizde psikiyatrik hastalarda Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanterinin geçerlik araştırması. Doktora Tezi. AÜ. DTCF Psikoloji Kürsüsü. Goldstein aRZ, Alia-Kleina n, Leskovjana AC, Fowlera JS, Wanga GJ, Gurb RC, Hitzemann cR, Volkowa ND (2005) Anger and depression in cocaine addiction: association with the orbitofrontal cortex. Psychiatry Res, 138: 13?22. Graham JR (1993) MMPI-2 Assessing Personality and Psychopathology. New York, Oxford University Press. Graham JR, Schroeder HE, Lilly RS (1971) Factor analysis of items on the social introversion and Masculinity-Femininity scales of the MMPI. J Clin Psychol, 27: 367-370. Harris R, Lingoes J (1955) Subscales for the Minnesota Multiphaic Personality Inventory. Mimeographed materials The Langley Porter Clinic. Harris R, Lingoes J (1968) Subscales for the Minnesota Multiphaic Personality Inventory. Mimeographed materials The Langley Porter Clinic. Hathaway SR, McKinley JC (1940) A Multiphasic personality schedule (Minnesota): I. Construction of the Schedule. J Psychol, 10: 249-254. Hisli N (1988) Beck Depresyon Envanteri'nin geçerliği üzerine bir çalışma. Psikoloji Dergisi, 22: 118-122. Hisli N (1989) Beck Depresyon Envanteri'nin üniversite öğrencileri için geçerliği güvenirliği. Psikoloji Dergisi, 23: 3-13. Kawachi I, Sparrow D, Spiro A, Vokonas P, Weiss ST (1996) A prospective study of anger and coronary heart disease. The Normative Aging Study. Circulation, 94: 2090?2095. Özer AK (1994) Sürekli Öfke (SL-ÖFKE) ve Öfke İfade Tarzı (Öfke-Tarz) ölçekleri ön çalışması. Türk Psikoloji Dergisi, 31: 26-35. Savaşır I (1981) Minesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri-Elkitabı (Türk Standardizasyonu). Sevinç Matbaası, Ankara. Savaşır I, Şahin NH (1997) Bilişsel Davranışçı Terapilerde Değerlendirme: Sık Kullanılan Ölçekler. Türk Psikologlar Derneği Yayınları, Ankara. Savaşır I, Çulha M (1996) Development of the MMPI-2 in Turkey. International Adaptations of the MMPI-2, 1. Baskı, JN Butcher (Ed), Mineapolis, London. University of Minnesota Press. Schill T, Wang S (1990) Correlates of the MMPI-2 anger content scale. Psychol Rep, 67: 800?802. Schinka JA, LaLone L, Grene RL (1998) Effects of psychopathology and demograhic characteristics on MMPI-2 scale scores. J Pers Assess, 70: 197-211. Scheibe S, Bagby RB, Miller LS, Dorian BJ (2001) Assessing posttraumatic stress disorder with the MMPI-2 in a sample of workplace accident victims. Psychol Assess, 13, 3: 369-374. Strassberg DS, Russell SW (2000) MMPI-2 content scale validity within a sample of chronic pain patients. J Psychopathol Behav Assess, 22: 47?60. Ulusoy M (1993) Beck Anksiyete Eenvanteri: Geçerlik ve güvenirlik çalışması. Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. İstanbul. Yıldırım AS, Çelik M, Kabakçı E, Uluşahin A (2005) Bipolar bozukluğu olan hastaların birinci derece akrabalarında psikopatoloji ve kişilik örüntüleri. Türk Psikiyatri Derg, 16(4): 229-236. Wiggins JS (1969) Content dimentions in the MMPI. Research Developments and Clinical Applications. Butcher JN (Ed.) New York, McGraw-Hill s. 127-180. |
Üstbiliş Ölçeği-30'un Türkçe Uyarlaması, Geçerliği, Güvenirliği, Kaygı ve Obsesif-Kompülsif Belirtilerle İlişkisi Dr. Ahmet TOSUN, Dr. Metehan IRAK GİRİŞ Üstbiliş (metacognition) kavramı, bilişleri kontrol eden, düzenleyen ve değerlendiren üst düzey bilişsel yapı, bilgi ve süreçler olarak tanımlanabilir. Üst-biliş, kişinin kendi zihnindeki olay ve işlevlerin farkında olmasını, zihin olaylarını ve işlevlerini amaçlı yönlendirebilmesini içeren bir üst sistemdir (Crick 2000, Dienes ve Perner 1999). Diğer bir ifadeyle, kişinin ne bildiği hakkındaki bilgisi, ne düşündüğü hakkındaki düşüncesi veya kendi bilişsel süreci üzerine çevrilmiş gözüdür. Üstbiliş sistemi, insanın bilişsel süreçlerinin işlevsel ve uyuma yönelik çalışmasında büyük rol oynar. Dolayısıyla bu sistemde meydana gelebilecek herhangi bir sapmanın, doğal olarak pek çok psikopatolojinin gelişmesi ve sürmesinde önemli bir faktör olacağı düşünülmektedir (Wells ve Cartwright-Hatton 2004). Bu yaklaşımı benimseyen yazarlara göre, psikolojik bozukluklardaki bazı işlevsel olmayan düşünce ve başa çıkma tarzlarına üstbilişsel bir takım işlevler yol açmaktadır. Bu önermeye göre, kişiler olayları değerlendirmelerini etkileyen düşünceleri (işlevsel olmayan bilişleri) hakkında bir takım olumlu ve olumsuz inançlara (üstbilişlere) sahiptirler. Bu tarzdaki üstbilişler kişinin uyuma yönelik olmayan tepki tarzları geliştirmelerine yol açmaktadır (Cartwright-Hatton ve Wells 1997, Gwilliam ve ark. 2004). Örneğin, Obsesif Kompülsif Bozukluğun (OKB) bu yaklaşıma dayanan üstbilişsel modeline göre, kişiler bazı girici tarzdaki düşüncelerinin önemi ve etkilerine yönelik olumsuz değerlendirme içeren inançlara sahiptirler. Örneğin, ?olumsuzluklara karşı hazır olmak için daima endişe içinde olmalıyım? ya da ?çocuğuma zarar vereceğim diye düşünüyorsam, bu onlara zarar vereceğimi gösterir? gibi. Uygun olmayan ölçütlere dayanan üstbilişler kişiyi bir takım nötrleştirici ve kontrol edici (checking) ritüeller sergilemeye yöneltir. Örneğin, ?eğer o davranışı yapmazsam, bu duygu artar ve beni çıldırtır? ya da ?bu ritüeli yapmazsam o düşüncem gerçekleşir? gibi. Böylelikle tehdit hakkındaki değerlendirmelerinin kalıcı hale gelmesine ve belleklerine olan güvenlerinin azalmasına yol açarlar (Mather ve Cartwright-Hatton 2004). Psikolojik sorunlarla ilgili üstbilişsel modelleri araştıran araştırmaların sayısı son yıllarda hızla artmaktadır. Yaygın Kaygı Bozukluğu (Wells 2005), OKB (Fisher ve Wells 2005, Myers ve Wells 2004, Wells ve Papageorgiou 1998), Travma Sonrası Stres Bozukluğu (Holeva ve ark. 2001), psikozlar (Bacon ve ark. 2001, Morrison ve Wells 2003, Weiss ve ark. 2002), depresyon (Papageorgiou ve Wells, 2003) ve madde kötüye kullanımında (Toneatto 1999) üstbilişin rolünü araştıran çalışmalar üstbilişin etkilerini doğrulayan bulgular sunmaktadır. Bununla birlikte, tüm bu çalışmalar için üstbilişi ölçmek meydan okuyucu bir işlemdir. Üstbilişle ilgili çalışmalarda en yaygın kullanılan üç ölçek, Düşünce Kontrol Ölçeği (Thought Control Questionnaire, TCQ), Kaygı Verici Düşünceler Ölçeği (The Anxious Thoughts Inventory, AnTI) ve Üstbiliş Ölçeği'dir (Metacognitions Questionnaire, MCQ) (Wells ve Cartwright-Hatton 2004). Bu ölçeklerden ilk ikisi hem psikopatolojik hem de normal evrende kullanılabilen ölçeklerdir. Bununla birlikte, Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ) psikopatolojilerle ilgili üstbilişsel modellerden yola çıkarak hazırlanmış ve bu nedenle psikopatolojilerdeki üstbilişleri değerlendirmeye uygun bir ölçektir. Cartwright-Hatton ve Wells (1997) tarafından geliştirilen ve psikometrik çalışmaları yapılan ÜBÖ, kavramsal olarak birbirinden farklı, fakat birbiriyle ilişki içinde olan beş faktörden oluşmaktadır. Bu beş faktör, (1) olumlu inançlar, (2) bilişsel güven, (3) kontrol edilemezlik ve tehlike, (4) bilişsel farkındalık ve (5) kontrol ihtiyacı şeklindedir. Tüm faktörler, olumlu ve olumsuz üstbilişsel inançlar (yapılar) ile üstbilişsel süreçler (seçici dikkat, içsel bilişsel süreçlerin gözlenmesi) şeklinde iki ortak bileşeni içermektedir. Yazarlar tarafından yapılan çalışmada, bu beş faktörün Cronbach Alpha güvenirliği .72 ile .89 arasında bulunmuştur. ÜBÖ kullanılarak yapılan çalışmalar, düşünceler hakkındaki olumsuz inançların yaygın kaygı bozukluğu hastalarını diğer kaygı bozukluklarından ayırt ettiğini göstermektedir (Wells ve Cartwright-Hatton 2004). Üstbiliş ile obsesif kompülsif belirtiler arasındaki ilişkiyi çalışan araştırmalar, ÜBÖ ile ölçülen üstbilişsel faktörlerin obsesif kompülsif belirtilerle pozitif yönde ilişkili olduğunu bildirmektedir (Gwilliam ve ark. 2004, Hermans ve ark. 2003, Janeck ve ark. 2003, Wells ve Papageorgiou 1998). Wells ve Papageorgiou (1998), üstbilişlerin aynı zamanda patolojik endişe belirtileriyle de pozitif ilişki içinde olduğunu bulmuşlardır. Ülkemizde de ütbilişle ilgili çalışmalar bulunmaktadır (Irak 2005, Peynircioğlu ve Tekcan 2000, Tekcan ve Aktürk 2001). Bu çalışmalarda genellikle ?bilme hissi? (feeling of knowing) paradigması kullanılmıştır. Ulaşılabilen kaynaklarda üstbilişi ölçmek için deneysel paradigmalar haricinde anket türü bir ölçeğe rastlanmamıştır. Bu da ülkemizde üstbilişle ilgili olarak yapılacak çalışmalar için bir güçlük yaratmaktadır. Çünkü bilme hissi gibi paradigmalar deneysel ortam gerektiren, uygulamada ve yorumlamada karmaşık işlemler barındıran, ayrıca bütün psikopatolojik örneklemler için kullanışlı olmayan ölçümlerdir. Buradan hareketle araştırmanın amacı üstbiliş ölçeğini Türkçe'ye çevirmek ve Türk örnekleminde geçerlik ve güvenirlik çalışmasını yapmaktır. Böylelikle normal örneklemlerin yanı sıra psikopatolojilerde üstbilişi değerlendirmek üzere klinik araştırmalarda ve uygulamalarda kullanılabilecek bir ölçeği ülkemiz kültürüne kazandırmaktır. YÖNTEMLER Örneklem Araştırmaya 2005-2006 öğrenim döneminde, Ankara ve İstanbul'daki 15 üniversitede 27 farklı bölümde öğrenim gören toplam 850 (282 erkek, 568 kadın) üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların yaş ranjı 17-36 ve yaş ortalaması 21.22'dir (ss=1.90). Katılımcılar gönüllülük esasına göre araştırmaya katılmışlardır. Araçlar Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30). Cartwright-Hatton ve Wells (1997) tarafından geliştirilen ölçeğin orijinal adı ?Meta-Cognitions Questionnaire (MCQ)? şeklindedir. Daha sonra Wells ve Cartwright-Hatton (2004) bu ölçeğin 30 maddelik kısa formunu (ÜBÖ-30) oluşturmuşlardır. Yazarlar, ölçeği hazırlama sürecinde Yaygın Kaygı Bozukluğu, Obsesif Kompülsif Bozukluk, Hipokondriazis ve Panik Bozukluk hastalarının endişe (worry) ve girici düşüncelerini (intrusive thoughts) sormuşlar, bu tip bilişsel faaliyetlerle uğraşmalarının nedenlerini ve bunlarla ilgili olarak yaşadıkları sorunları bildirmelerini istemişlerdir. Bu işlem sonucunda üstbilişleri içeren bir ifade havuzu elde etmişler, psikometrik işlemler sonucunda bu havuzdan 61 maddelik bir üstbiliş ölçeği uzun formunu meydana getirmişlerdir. ÜBÖ-30'daki her madde, ?(1) kesinlikle katılmıyorum? ile ?(4) kesinlikle katılıyorum? uçlarına sahip, 4 birimli Likert tipi derecelendirme skalası üzerinden yanıtlanır. Ölçekten alınabilecek puanlar 30 ile 120 arasında değişir ve puanın yükselmesi patolojik tarzda üstbilişsel faaliyetin arttığına işaret eder. Wells ve Cartwright-Hatton'nın (2004) yaptıkları psikometrik çalışmaya göre, ÜBÖ-30'daki maddeler beş faktöre dağılmaktadır ve bu dağılım uzun formdakiyle özdeştir. (1) Olumlu inançlar, 1, 7, 10, 20, 23 ve 28. maddelerden oluşur ve endişelenmenin, plan yapma ya da problem çözmeye yardımcı olduğuna dair, endişelenmeye yönelik olumlu inançları içerir. Aynı zamanda bu faktöre göre endişe, arzu edilir bir kişilik özelliğidir. (2) Kontrol edilemezlik ve tehlike, 6, 13, 15, 21, 25, 27. maddeleri içerir ve iki boyuttan oluşmaktadır. Birincisi, ?insanın işlevlerini yerine getirebilmesi ve güvende kalabilmesi için endişelerini kontrol etmesi gereklidir' şeklindeki inançtır. Diğeri, endişenin kontrol edilemeyeceğine dair inançtır. (3) Bilişsel güven, 8, 14, 18, 24, 26 ve 29. maddeleri içerir ve kişinin kendi bellek ve dikkat yeteneklerine güveninin olmaması ile ilgilidir. (4) Düşünceleri kontrol ihtiyacı, 2, 4, 9, 11, 16, 22. maddelerden oluşur ve batıl inanç, cezalandırılma ve sorumlu olma temalarını içeren olumsuz inançları kontrol altına alma ihtiyacını içerir. Bu inançlar, kişi onları kontrol edemediği takdirde ortaya çıkacak zarar verici sonuçlardan kişinin sorumlu olacağına ve cezalandırılacağına ilişkindir. (5) Bilişsel farkındalık, 3, 5, 12, 17, 19 ve 30. maddelerden oluşur ve kişinin kendi düşünce süreçleri üzerinde sürekli uğraşmasını ifade eder. Wells ve Cartwright-Hatton'nın (2004) yaptıkları psikometrik çalışmaya göre, ÜBÖ-30'un maddeler arası korelasyon matrisi .3'ün üstündedir ve bu değer maddelerin faktör analizine uygun olduğunu işaret eder. Kaiser?Meyer?Olkin (KMO) ölçümü .90'dır ve maddelerin faktör analizine uygunluğunu desteklemektedir. İç tutarlılık için düzeltilmiş madde toplam korelasyonları tüm ölçek için .31 - .68 arılığında, olumlu inançlar .77 - .83, bilişsel güven .72 - .87, kontrol edilemezlik ve tehlike .70 - .82, bilişsel farkındalık .56 - .83 ve kontrol ihtiyacı .30 - .65 aralığındadır. Ölçeğin tüm olarak iç tutarlılık Cronbach Alpha değeri .93'dür ve faktörler için Alpha değerleri .72 ile .93 aralığındadır. Alt ölçekler arası korelasyonların tümü anlamlı bulunmuştur ve bu korelasyonlar ÜBÖ-30'un uzun versiyonundakilerle tutarlıdır. Yapı geçerliği için yapılan karşılaştırıcı uyum indeksi CFI (comparative fit index) .90'dır ve yapı modelinin iyi bir uyum gösterdiğine işaret eder. Diğer taraftan, bir yapı test etme analizi olan RMSR (root mean square residual) .04'dür. Bu katsayının küçülmesi model uyumunun arttığına işaret eder ve .05'den küçük olması ise iyi bir model uyumu olduğunu gösterir. Yazarlar yakınsak geçerliği (covergent validity) için, ÜBÖ-30'un sürekli kaygı, obsesif-kompülsif belirtiler ve patolojik endişe ile olan korelasyonuna bakmış ve ÜBÖ-30 bu üç değişkenle de anlamlı düzeyde korelasyon göstermiştir (Wells ve Cartwright-Hatton 2004). Sürekli Kaygı Envanteri (SKE). Spielberger ve ark. tarafından 1970 yılında geliştirilen Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri'nin sürekli kaygıyı ölçen alt ölçeğidir (Öner 1994). SKE, bireyin içinde bulunduğu durumlar ve koşullardan bağımsız olarak, genellikle kendini ne kadar kaygılı hissettiğini ölçer. Le Compte ve Öner tarafından 1975 yılında Türkçe'ye uyarlama, geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır ve uzun yıllardır klinik araştırma ve uygulamalarda yaygın olarak kullanılmaktadır (Öner 1994). Ölçekte her madde, ?(1) hemen hiçbir zaman? ile ?(4) hemen her zaman? uçlarına sahip, 4 birimli Likert tipi derecelendirme skalası üzerinden yanıtlanır. Ölçekten alınabilecek puanlar 20 ile 80 arasında değişir ve puanın yükselmesi sürekli kaygı düzeyinin attığına işaret eder. Maudsley Obsesif Kompülsif Soru Listesi (MOKSL). Hodgson ve Rachman tarafından 1977 yılında geliştirilen ölçek, obsesif kompülsif belirtilerin düzeyini ve türünü araştırmayı amaçlar (Erol ve Savaşır 1988). Ölçek kontrol, temizlik, yavaşlık, kuşku ve ruminasyon alt ölçeklerinden oluşmaktadır. Ölçekte her madde, doğru/yanlış olarak yanıtlanır. Ölçekten alınabilecek puanlar 0 ile 37 arasında değişir ve puanın yükselmesi obsesif kompülsif belirtilerin arttığına işaret eder. Ölçek, Erol ve Savaşır (1988) tarafından yapılan uyarlama çalışmasında 7 madde eklenmesiyle 37 madde olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu çalışmada MOKSL'un ülkemizde normal ve psikiyatrik örneklemlerde obsesif kompülsif yakınmaların türü ve yaygınlığını ölçmede, araştırma ve klinik amaçlar için geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiştir. İşlem İlk olarak ÜBÖ-30'un Türkçe'ye çevirisi için bir ön çalışma yapılmıştır. Bu ön çalışma çeviri ve geri-çeviri olmak üzere iki aşamadan oluşmuştur. İlk aşmada ölçeğin maddeleri İngilizce'den Türkçe'ye her madde için birden çok olası alternatif öneren bir şekilde çevrilmiştir. Daha sonra bu taslak çeviri örnekleri Türkiye'de psikoloji alanında doktor dereceli ve İngilizce'ye hakim toplam yedi profesyonele değerlendirmek üzere gönderilmiştir. Değerlendirmede her bir ölçek maddesi için önerilen alternatifler arasından en uygun olanının seçilmesi veya eğer uygunsa yeni bir alternatif önerilmesi istenmiştir. Bu işlem sonucunda yargıcılardan ortak onay alan maddeler Türkçe formu oluşturmuştur. Sonraki aşama olan geri-çeviri aşamasında, elde edilen ölçek maddeleri farklı üç uzman tarafından yeniden İngilizce'ye çevrilmiştir. Bu sonuçla elde edilen maddeler üzerinde gerekli düzenlemeler yapılarak ölçeğin son formu oluşturulmuştur. Veri toplama aşamasına geçildiğinde uygulamalar Ankara ve İstanbul'daki 17 üniversitede, ilgili bölümlerden ve ders sorumlularından önceden alınan randevu saatlerinde, ders başlamadan önceki 20 dakikalık sürede yürütülmüştür. Araştırma hakkında verilen ön bilgiden sonra gönüllü olan kişiler araştırmaya katılmıştır. Araçlar kısmında belirtilen ölçekler bir araya getirilerek oluşturulan ölçek bataryasındaki ölçeklerin sırası tam dengeleme yöntemine göre düzenlenmiştir. Uygulama grup olarak ve kağıt-kalem testi şeklinde tek oturumda yapılmıştır. Ayrıca tekrar-test güvenirliği için ölçek bataryası 49 kişilik bir örneklem grubuna 20 gün arayla yeniden uygulanmıştır. BULGULAR Analizlere geçmeden önce verilerin çok değişkenli istatistiğin temel sayıltıları olan normallik, doğrusallık ve örneklem varyanslarının homojenliği (homoscedasticity) test edilmiş ve ayrıca verilerin aşırı skora sahip olup olmadıkları incelenmiştir. Yapılan analiz sonucunda verilerde aşırı skora sahip denek olmadığı ve ayrıca verilerin sözü edilen sayıltıları karşıladığı görülmüştür. Analizler araştırmanın amacına uygun olarak iki adımda yürütülmüştür. Buna göre, ilk adımda ÜBÖ-30'un geçerlik ve güvenirliğine ilişkin bulgular, ikinci adımda ise ÜBÖ-30, SKE ve MOKSL arasındaki ilişkileri belirlemeye yönelik olarak yapılan analiz sonuçlarına yer verilmiştir. Maddeler arasındaki ilişkiler ÜBÖ-30'u oluşturan 30 madde arasındaki ilişkilerin incelenmesi için Pearson momentler çarpımı korelasyon analizi tekniği kullanılmıştır. Analiz sonuçları Tablo 1'de sunulmuştur. Tablodan da görüldüğü gibi maddeler arasında seçici ilişkiler elde edilmiştir. Anlamlı olan korelasyon katsayıları .090 ile .764 arasında değişmiştir ve bu katsayılar .01 düzeyinde anlamlı olmuştur. Güvenirlik analizi sonuçları ÜBÖ-30'un güvenirliğini belirlemeye yönelik olarak test-tekrar güvenirlik yöntemi kullanılmıştır. Test-tekrar test arasındaki zaman aralığı 20 gün olmuştur. Analiz sonuçları Tablo 2'de sunulmuştur. Buna göre, tüm maddeler arasındaki korelasyonlar anlamlı olmuştur. Ayrıntılı olarak test tekrar-test korelasyon katsayıları ölçek maddeleri için .40 (ÜBÖ19) ile .94 (ÜBÖ9) arasıda; alt ölçekler için .70 ile .85 arasında olmuştur. Sonuçlar ÜBÖ-30'un Türkiye örneklemi için güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermiştir. İç tutarlılığı belirlemede Cronbach Alpha korelasyon analizi tekniği kullanılmıştır. Analiz sonucuna göre 30 maddelik ÜBÖ'nin Cronbach Alpha güvenirlik katsayısı .86 olmuştur. Ayrıca bu oran ölçeğin ilk yarısı (tek numaralı maddeler) için .72, ikinci yarısı (çift numaralı maddeler) için .79 olmuştur. Sonuçlar ÜBÖ-30'un iç tutarlılığının yüksek olduğunu göstermiştir. Geçerlik analizi sonuçları 1. Yapı geçerliği ÜBÖ-30'un yapı geçerliğini belirlemede faktör analizi tekniği kullanılmıştır. Uygulamalarda faktör çıkartma yöntemi olarak temel bileşenler analizi (TBA) kullanılmıştır. Buna göre, ölçek maddelerinin TBA için uygunluğunun bir ölçütü olan KMO indeksi .89 olarak?mükemmel uyum düzeyinde -elde edilmiştir (Bartlett's ki-kare = 9165.11; p = .001). Ayrıca, özdeğeri >1 olan altı faktör elde edilmiş ve bu faktörlerin toplam varyansın %55.98'ini açıkladığı görülmüştür. Scree- plot eğim grafiğine bakıldığında ise beş faktörün olduğu görülmüştür. Beşli faktör çözümlemesi ve Varimax rotasyonu sonucunda elde edilen beş faktör toplam varyansın %52.44'ünü açıklamıştır. Analiz sonuçları Tablo 3'te sunulmuştur. Sonuçlar ÜBÖ-30 Türkçe formunun faktör yapısının orijinaliyle aynı olduğunu göstermiştir. Buna göre 1. faktörde ÜBÖ-30'un 20, 23, 10, 28, 7 ve 1. maddeleri yer almıştır (örneğin, ?Endişelenmek bir şeylerin üstesinden gelmeme yardım eder'). Bu faktör toplam varyansın %12.42'sini açıklamıştır. Ölçeğin orijinal formundakiyle benzer olarak bu faktör olumlu inançlar (positive beliefs) olarak adlandırılmıştır (orijinal formda ikinci faktör). İkinci faktörde ÜBÖ-30'un 26, 29, 18, 24, 8 ve 14. maddeleri yer almış ve bu faktör toplam varyansın %12.39'unu açıklamıştır. Ölçeğin orijinal çalışmasında birinci faktör olan ve Türkçe formuyla aynı maddeleri içeren (örneğin, ?Belleğime güvenmem') bu faktör orijinaline uygun olarak bilişsel güven (cognitive confidence) olarak adlandırılmıştır. Toplam varyansın %11.14'ünü açıklayan üçüncü faktör (orijinal formdaki dördüncü faktör) ÜBÖ-30'un 9, 22, 4, 16, 3, 11 ve 2. maddelerinden oluşmuştur (örneğin, ?Endişelenmeye başladığım zaman kendimi durduramam'). Bu faktöre de orijinal formundakiyle benzer olarak kontrol edilemezlik ve tehlike (uncontrollability and danger) adı verilmiştir. Ölçeğin orijinal formunda bilişsel farkındalık (cognitive self-consciousness) faktörü altında yer alan 3. madde (?Aklımdan geçenlerle çok uğraşırım') Türkçe formunda .652 faktör yükü ile kontrol edilemezlik ve tehlike faktörü altında yer almıştır. Anlamsal özelliği açısından düşünüldüğünde de bilişsel farkındalık faktörü altında yer alması gereken bu maddenin bilişsel farkındalık faktöründeki faktör yükü .297 olmuştur. Faktör yükleri arasındaki bu yüksek fark nedeniyle, 3. maddenin bilişsel farkındalık faktörüne atanmasının mantıksal olarak doğru bir yanı olsa da istatistiksel olarak uygun bir işlem olmayacağına karar verilmiştir. ÜBÖ-30'un dördüncü faktörü (orijinal formda üçüncü faktör) toplam varyansın %8.37'sini açıklamış ve örneğin, ?Düşüncelerimi kontrol edememek bir zayıflık işaretidir' gibi ölçeğin 12, 17, 30, 5, 13 ile 19. maddelerinden oluşmuştur. Orijinal formundakiyle uygun olarak bu faktöre bilişsel farkındalık adı verilmiştir. Ölçeğin orijinal formunda 13. madde (Düşüncelerimi her zaman kontrol altında tutmalıyım), düşünceleri kontrol ihtiyacı faktörü altında yer almıştır. Uyarlama çalışmasında 13. madde .47 faktör yükü ile 4. faktöre, .43 faktör yükü ile de 5. faktöre yüklenmiştir. Bu durum 13. maddenin ?kararsızlığına' işaret etmektedir. TBA ile ilgili temel kaynaklarda da belirtildiği gibi (örneğin, Kim ve Mueller 1978, Stevens 2002) faktör yükünün birbirine bu denli yakın olduğu kararsızlık durumlarında maddenin anlamsal ve ölçtüğü özellikleri göz önüne alınarak ilgili maddenin uygun faktöre ataması yapılabilmektedir. Buradan hareketle, 13. maddenin anlamsal ve ölçtüğü özellikleri ile söz konusu iki faktör yükünün birbirine çok yakın olması nedeniyle 13. maddenin ölçeğin Türkçe formunda orijinal formundaki gibi 5. faktörde yer almasının uygun olduğuna karar verilmiştir. Ölçeğin son faktörü olan beşinci faktörde 21, 15, 25, 27 ve 6. maddeler yer almış ve bu faktör toplam varyansın %8.13'ünü açıklamıştır. Orijinal formundakine (need to control thoughts) uygun olarak beşinci faktöre düşünceleri kontrol ihtiyacı adı verilmiştir. Sonuç olarak, ÜBÖ-30'un Türkçe formunun faktör yapısı orijinaliyle aynı olmuştur. Söz konusu bulgular ÜBÖ-30'un Türkçe formunun yapı geçerliğine kanıt oluşturmuştur. ÜBÖ-30'un faktör yapısı doğrulayıcı faktör analizi (confirmatory factor analysis, DFA) ile de AMOS programı (sürüm 6, Arbuckle, 2003) kullanılarak analiz edilmiştir. Bu analizdeki asıl amaç, TBA ile elde edilen faktör örüntüsünün geçerliğini farklı bir yöntem kullanarak test etmek ve ayrıca 3 ve 13. maddelerle ilgili önceki bölümde sözü edilen tartışmaya açıklık kazandırmaktır. Buradan hareketle TBA analizi temel alınarak DFA'da ölçeğin beş faktörden oluştuğu hipotez edilmiştir. Faktörlerde yer alan maddeler TBA sonucunda elde edilen yapıya uygun olarak analize sokulmuştur. Oluşturulan ilk modelin (hipotez model) sonuçlarına göre, uyum indeksleri istenir düzeyde olmamıştır (RMSEA= .054; CFI= .88; GFI = .89; RMR= .54; IFI= .88; TLI = .87). DFA ile ilgili kaynaklarda (Byrne 2001, Hayduk 1987, Scott 1983) RMSEA'nın 0.05 veya daha düşük, diğer (CFI, GFI, RMR gibi) indekslerin ise .90 veya daha yüksek değerde olması modelin uygunluğu için gerekli görülmektedir. Analiz sonucunda program 3 ve 13. maddelerin aynı anda birden fazla faktörde yer alması (cross factor loading) nedeniyle bu maddelerle ilgili değişiklik indeksleri önermiştir. Bu önerilerden en yüksek oranda ve istatistiksel olarak anlamlı değişikliğe sahip olanlar, 3. maddenin kontrol edilemezlik ve tehlike faktörüyle ilişkili olduğu; diğeri ise 13. maddenin düşünceleri kontrol ihtiyacı faktöründe yer alan maddelerle ilişkisi olduğu yönündedir. Bu değişiklikler uygulanarak yapılan dönüştürülmüş modelin (revised model) analizi sonucunda elde edilen uyum indeksleri oldukça yüksek olmuş (RMSEA= .051; CFI= .90; GFI = .90; RMR= .50; IFI= .90; TLI = .89) ve sonuçlar modelin doğrulandığını (good-fit) göstermiştir, c² (465, N = 850) = 1282.91, p<. 001. Sonuç olarak DFA ile elde edilen sonuçlar TBA analizi sonucunda elde edilen ÜBÖ-30'un faktör yapısının geçerliğini desteklemiş ve ayrıca TBA sonucunda 3. ve 13. maddelerle ilgili yapılan önerilere destek oluşturmuştur. Bu sonuçlar 3. maddenin bilişsel farkındalık, 13. maddenin düşünceleri kontrol ihtiyacı faktörü altında yer alması gerektiğini göstermiştir. 2. Yakınsak (convergent) geçerliği ÜBÖ ile ilgili önceki çalışmalar (Cartwright-Hatton ve Wells 1997, Wells ve Cartwright-Hatton 2004) ölçeğin kaygı ve obsesyon türü belirtilerle pozitif yönde anlamlı ilişkisinin olduğunu göstermiştir. ÜBÖ-30'un yakınsak geçerliğini belirlemek için ÜBÖ-30, MOKSL ve SKE puanları arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon tekniği ile incelenmiştir. Sonuçlar Tablo 4'te sunulmuştur. Buna göre ÜBÖ-30'un alt ölçekleri ve toplam puanları ile MOKSL'nin alt ölçekleri ve toplam puanı ve SKE arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler elde edilmiştir. Sonuçlar önceki çalışmalardan elde edilen bulgularla uyumlu olmuş ve ÜBÖ-30 Türkçe formunun yakınsak geçerliği için kanıt oluşturmuştur. Ayrıca Tablo 4'ten de görüldüğü gibi ÜBÖ-30'un alt ölçekleri arasındaki ilişkiler, bilişsel güven ve bilişsel farkındalık dışında, anlamlı olmuştur. Bu katsayılar orijinal çalışmalardan (Cartwright-Hatton ve Wells 1997, Wells ve Cartwright-Hatton 2004) elde edilen katsayılarla uyumlu olmuştur. Cinsiyet etkisi ÜBÖ-30'dan elde edilen puanların cinsiyete göre nasıl değiştiği çok değişkenli varyans analizi (MANOVA) ile incelenmiştir. Analizlerde ÜBÖ-30'un beş alt faktörü ve toplam puanı bağımlı değişken, cinsiyet ise bağımsız değişken olarak alınmıştır. Analiz sonucunda Wilks' Lambda anlamlı bulunmuştur (F=58.62, p<.001; c2=.047). Diğer yandan cinsiyetin olumlu inançlar (F (1-848) = 6.63; p<.001), kontrol edilemezlik ve tehlike (F (1-848) = 5.02; p<.05) ve düşünceleri kontrol ihtiyacı (F (1-848) = 14.33; p<.001) alt ölçekleri üzerindeki etkisinin anlamlı olduğu görülmüştür. Kadın ve erkeklerin ÜBÖ-30 alt ölçeklerinden aldıkları puanlara ait ortalama ve standart sapma sonuçları Tablo 5'te sunulmuştur. Anlamlı olan farklar için ayrıntılı olarak bakıldığında, olumlu inançlar alt ölçeğinde erkeklerin, kontrol edilemezlik ve tehlike alt ölçeği ile düşünceleri kontrol ihtiyacı alt ölçeğinde ise kadınların daha yüksek ortalamaya sahip olduğu görülmüştür. Diğer yandan, bilişsel güven alt ölçeğinde kadınların, bilişsel farkındalık alt ölçeği ile ÜBÖ-30 toplam puanında ise erkeklerin daha yüksek ortalamaya sahip oldukları görülmüş, ancak bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Yaş etkisi Katılımcıların yaşları ile ÜBÖ-30'un alt puanları arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon tekniği ile incelenmiştir. Analiz sonuçları Tablo 6'da sunulmuştur. Korelasyon değerlerinin -.085 ile -.122 arasında değiştiği görülmüştür. Buna göre, yaşın bilişsel farkındalık, kontrol edilemezlik ve tehlike, düşünceleri kontrol ihtiyacı ile toplam puanla ilişkisi istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bulunmuştur. Buna karşın, yaşın bilişsel güven ve olumlu inançlar alt ölçekleriyle ilişkisi pozitif yönde olmuş, ancak bu ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Diğer yandan katılımcıların halen kaçıncı sınıfa devam ettikleri de sorulmuştur. Buradan hareketle ÜBÖ-30'un alt ölçekleri ve toplam puanlarının yaşa/sınıfa göre nasıl değiştiği MANOVA ile incelenmiştir. Analizde sınıf (1-4. sınıf) bağımsız değişken, ÜBÖ-30'un alt ölçek puanları ile toplam puanı ise bağımlı değişken olarak alınmıştır. Analiz sonucuna göre Wilks' Lambda anlamlı bulunmuştur (F=5.18, p<.001; c2=.030). Diğer yandan sınıf değişkeninin ÜBÖ-30'un bilişsel farkındalık (F (3-845) = 8.25; p<.001), kontrol edilemezlik ve tehlike (F (3-845) = 4.59; p<.01), düşünceleri kontrol ihtiyacı alt ölçekleri (F (3-845) = 20.665; p<.001) ile toplam puanı (F (3-845)= 8.98; p<.001) üzerindeki etkisi anlamlı bulunmuştur. ÜBÖ-30 puanlarının sınıf değişkenine göre olan değişimi Tablo 6'da sunulmuştur. Post-doc LSD testi sonuçlarına göre düşünceleri kontrol etme ve bilişsel farkındalık alt ölçekleri için 1. sınıflar 2, 3 ve 4. sınıflardan anlamlı olarak farklıdır. Kontrol edilemezlik ve tehlike alt ölçeği için 1. sınıflar 3 ve 4. sınıflardan; 2. sınıflar 4. sınıflardan anlamlı olarak farklıdır. Toplam puan için 1. ve 2. sınıflar diğer sınıflardan anlamlı olarak farklıdır. Tüm puanlar için sınıf arttıkça puanlarda azalma olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar da ÜBÖ-30 ile yaş arasında elde edilen negatif yöndeki anlamlı ilişkileri desteklemiştir. TARTIŞMA Bu çalışmada ÜBÖ-30'un Türkçe formunun üniversite öğrencilerinden oluşan katılımcı grubundaki uyarlama, geçerlik ve güvenirlik analizlerine yer verilmiştir. Yapılan analizler ölçeğin iç geçerliğinin oldukça yüksek ve maddeler arasında seçici ve anlamlı korelasyonların olduğunu göstermiştir. Ayrıca faktör analizi sonuçları, ÜBÖ-30 Türkçe formunun orijinal formdakiyle aynı faktör yapısına sahip olduğuna işaret etmiştir. TBA sonuçları ÜBÖ-30'un beş faktörünün toplam varyansın %52.44'ünü açıkladığını göstermiştir. Bu oran orijinal çalışmada %68 olarak daha yüksek olarak elde edilmiştir. DFA sonuçları da ÜBÖ-30'un beş faktörden oluştuğunu ve orijinal formundaki faktör yapısıyla aynı olduğunu göstermiştir. ÜBÖ-30'un Türkçe formunun güvenirliği ile ilgili olarak yapılan test-tekrar test korelasyon analizi sonuçları ölçek maddeleri için elde edilen güvenirlik katsayılarının maddeler için .40 ile .94, alt ölçekler için .70 ile .85 arasında değiştiğini göstermiştir. Bu oranlar orijinal çalışmada elde edilen bulgularla uyumlu olmuştur. Sonuçlar ÜBÖ-30'un Türkçe formunun güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermiştir. Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi ÜBÖ ile ilgili çalışmalarda, ölçeğin sürekli kaygı, endişe ve obsesyon belirtileriyle pozitif yönde anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur. Mevcut çalışmada da, üstbilişin sürekli kaygı ve obsesyon ile anlamlı ilişkisi olduğu yönündeki denence doğrulanmış, ÜBÖ-30'un alt ölçekleri ile sürekli kaygı ve obsesif belirtiler arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler elde edilmiştir. Bu bulgular da, ölçeğin, orijinal formundakiyle benzer olarak, ölçeğin yakınsak geçerliğine kanıt oluşturmuştur. Bu bulgular kaygı ve obsesyon gibi semptomlarda üstbilişin önemli bir yordayıcı olabileceğine işaret etmektedir. Normal ve klinik örneklemlerde yapılacak yeni değerlendirme ve araştırmaların yanı sıra, farklı klinik gruplardaki bilgi işleme süreçlerinin inceleneceği araştırmalarda da üstbilişin önemli bir bilgi kazanımına yol açacağı düşünülmektedir. Ölçeğin orijinal formuyla ilgili çalışmada cinsiyetin hiç bir ÜBÖ-30 puanı üzerinde anlamlı etkisi bulunmamıştır. Buna karşın mevcut çalışmada bazı alt ölçekler (olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, ve düşünceleri kontrol ihtiyacı) üzerinde cinsiyet etkisinin anlamlı olduğu görülmüştür. Mevcut çalışmadaki kadın ve erkek oranları arasındaki oran farkının fazla olması ile, yaş aralığının (17-36) orijinal çalışmada daha geniş (18-69) olması, söz konusu farkların yorumlamasında göz önünde bulundurulmalıdır. ÜBÖ-30'un Türkçe formunun yaş ile ilişkisinin incelemeye yönelik analiz sonuçları, yaş ile bilişsel farkındalık, kontrol edilemezlik ve tehlike, düşünceleri kontrol ihtiyacı alt ölçekleri ve toplam puan arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler olduğunu göstermiştir. Ayrıca MANOVA sonuçlarına göre de sınıf değişkeninin söz konusu ölçek puanları üzerindeki etkisi anlamlı olmuştur. Sonuçlar yaş arttıkça puanlarda olumlu yönde bir artış olduğuna işaret etmektedir. Ölçeğin orijinal formuyla ilgili çalışmadaki yaş aralığının daha geniş olduğu göz önünde bulundurulmakla birlikte, üstbiliş ve yaş arasında elde edilen bu ilişkilerin farklı yaş dönemlerinde incelenmesinin önemli doğurguları olacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak ÜBÖ-30'un Türkçe formunun üniversite öğrencileri üzerinde yapılan uyarlama, geçerlik ve güvenirlik çalışması ölçeğin yeterli düzeyde psikometrik özelliklere sahip olduğunu göstermiştir. İleriye yönelik olarak ÜBÖ-30'un üstbilişin klinik olgulardaki rolüne ilişkin ülkemizde yapılacak çalışmaların önünü açacağı düşülmektedir. Yaygın Kaygı Bozukluğu (Wells 2005), OKB (Fisher ve Wells 2005, Myers ve Wells 2004, Wells ve Papageorgiou 1998), PTSD (Holeva ve ark. 2001), psikozlar (Bacon ve ark. 2001, Morrison ve Wells 2003, Weiss ve ark. 2002), depresyon (Papageorgiou ve Wells 2003) ve madde kötüye kullanımında (Toneatto 1999) üstbilişin rolünü işaret eden son dönem araştırmalar, ülkemizde ÜBÖ-30 ile yapılacak çalışmaların üstbiliş hakkındaki bilgilerimize önemli katkılar sağlayacağını düşündürmektedir. Aynı zamanda, ÜBÖ-30'un normal örneklemler üzerindeki temel bilimsel araştırmalarda kullanılmasının da önemli bilgi kazanımına yol açacağı düşünülmektedir. KAYNAKLAR Arbuckle J (2003) Amos 5.0 update to the Amos user's guide. Chicago, Ill.: Marketing Dept. SPSS Inc.: Small Waters Corporation. Bacon E, Danion JM, Kauffmann-Muller F, Bruant A (2001) Consciousness in schizophrenia: a metacognitive approach to semantic memory. Conscious Cogn, 10: 473?484. Byrne BM (2001) Structural equation modeling with amos: basic concepts, applications, and programming. Mahwah, N.J.: Lawrence Erlbaum Associates. Cartwright-Hatton S, Wells A (1997) Beliefs about worry and intrusions: the metacognitions questionnaire and its correlates. J Anxiety Disord, 11: 279?296. Crick F (2000) Şaşırtan varsayım (Çev. Sabit Say). Ankara: TÜBİTAK. Dienes Z, Perner J (1999) A theory of implicit and explicit knowledge. Cambridge: Cambridge University Pres. Erol N, Savaşır I (1988) Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi. XXIV. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Bildiri Kitabı, Ankara, GATA Basımevi, s.107-114. Fisher PL, Wells A (2005) Experimental modification of beliefs in obsessive?compulsive disorder: a test of the metacognitive model. Behav Res Ther, 43: 821?829. Gwilliam P, Wells A, Cartwright-Hatton S (2004) Does meta-cognition or responsibility predict obsessive?compulsive symptoms: a test of the metacognitive model. Clin. Psychol. Psychother, 11: 137?144. Hayduk LA (1987) Structural equation modeling with LISREL:essentials and advances. Baltimore.: Johns Hopkins University Press. Hermans D, Martens K, De Cort K, Pieters G, Eelen P (2003) Reality monitoring and metacognitive beliefs related to cognitive confidence in obsessive?compulsive disorder. Behav Res Ther, 41: 383?401. Holeva V, Tarrier NT, Wells A (2001) Prevalence and predictors of acute stress disorder and PTSD following road traffic accidents: thought control strategies and social support. Behavior Therapy, 32: 65?83. Irak M (2005) Üst-biliş mi? Yönetici işlev mi? Bilme hissinin nöropsikolojik testlerle ölçülen dikkat süreçlerinden yordanması. Türk Psikoloji Dergisi, 20: 97-116. Janeck AS, Calamari JE, Riemann BC, Heffelfinger SK (2003) Too much thinking about thinking?: metacognitive differences in obsessive-compulsive disorder. Anxiety Disorders, 17: 181-195. Kim J, Mueller CW (1978) Factor analysis: statistical methods and practical issues. Beverly Hills, California. Sage Publications. Mather A, Cartwright-Hatton S (2004) Cognitive predictors of obsessive?compulsive symptoms in adolescence: a preliminary investigation. Journal of Clinical Child and Adolescent Psychology, 33: 743?749. Morrison AP, Wells A (2003) A comparison of metacognitions in patients with hallucinations, delusions, panic disorder, and non-patient controls. Behav Res Ther, 41: 251?256. Myers SG, Wells A (2004) Obsessive-compulsive symptoms: the contribution of metacognitions and responsibility. Anxiety Disorders, 19: 806?817. Öner N (1994) Türkiye'deki kullanılan psikolojik testler. İstanbul. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları. Papageorgiou C, Wells A (2003) An empirical test of a clinical metacognitive model of rumination and depression. Cognitive Therapy and Research, 27: 261?273. Peynircioğlu Z, Tekcan Aİ (2000) Feeling of knowing for translations of words. Journal of Memory and Language, 43: 135-148. Scott LJ (1983) Confirmatory factor analysis: a preface to LISREL. Beverly Hills.: Sage Publications. Stevens J (2002) Applied multivariate statistics for the social sciences. N.J.: Lawrence Erlbaum Ass. Tekcan Aİ, Aktürk M (2001) are you sure you forgot? Feeling of knowing in directed forgetting. J Exp Psychol Learn Mem Cogn, 27: 1487-1490. Toneatto T (1999) Metacognition and substance use. Addict Behav, 24: 167?174. Weiss AP, Dodson CS, Goff DC, Schacter DL, Heckers S (2002) Intact suppression of increased false recognition in schizophrenia. ** J Psychiatry, 159: 1506-1513. Wells A (2005) The metacognitive model of gad: assessment of meta-worry and relationship with dsm-ıv generalized anxiety disorder. Cognitive Therapy and Research, 29: 107?121. Wells A, Cartwright-Hatton S (2004) A short form of the metacognitions questionnaire: properties of the MCQ 30. Behav Res Ther, 42: 385?396. Wells A, Papageorgiou C (1998) Relationships between worry, obsessive?compulsive symptoms and meta-cognitive beliefs. Behav Res Ther, 36: 899?913. |
Bipolar Bozuklukta Bilişsel Belirtilerin Doğası ve Önemi Dr. Emre BORA, Dr. Simavi VAHİP, Dr. Fisun AKDENİZ GİRİŞ Kraepelin şizofreniyi işlevsellik kaybının sürekli olduğu ve yıkımla seyreden ilerleyici bir bozukluk, manik depresif hastalığı sadece hastalık dönemlerinde işlevsellik kaybına yol açan döngüsel bir hastalık olarak tanımlamıştır (Kraepelin 1904). Bilişsel işlev bozukluğu şizofreni dışında, şizotipal kişik bozukluğu dahil olmak üzere şizofreni yelpazesinde (spektrum) yer alan tüm bozukluklarda ve şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında gösterilmiştir (Cadenhead ve ark. 1999, Gooding ve Tallent 2002, Keri ve Janka 2004, Snitz ve ark. 2006). Şizofrenide bilişsel belirtilerin şiddeti işlevsellik kaybı (Bora ve ark. 2006b, Green 2006) ve hastalığın kötü gidişiyle (Silverstein ve ark. 1994) ilişkilendirilmiştir. Bipolar bozuklukta (BP) da bazı bilişsel belirtilerin olabileceği uzun süredir bilinse de, Kraepelin'ci görüşünde etkisiyle BP'da bilişsel belirtilerin hastalık dönemlerine özgü, manik ve depresif belirtilere ya da motivasyonla ilgili etkenlere ikincil olduğu düşünülüyordu. Son yıllarda, BP'da iyilik (remisyon) döneminde de bilişsel bozukluğun sürdüğünü gösteren veriler hızla artmıştır (Cavanagh ve ark. 2002, Clark ve ark. 2002, Robinson ve ark. 2006). Ancak BP'da saptanan bilişsel bulguların anlamı ve doğası yeterince bilinmemektedir. Bu gözden geçirme yazısında, öncelikle, BP'da iyilik döneminde yürütücü işlevler, bellek, psikomotor hız ve dikkat yetilerini inceleyen çalışmalar, kendi bulgularımızla birlikte özetlenmiş ve daha sonra bilişsel bozuklukların manik ve depresif semptomatolojiyle ve hastalık riskiyle ilişkisi tartışılmıştır (1. bölüm). Bu bölüm için bir çalışmamızda (Bora ve ark. 2007) BP hastalarınında saptanan bilişsel bozuklukların etki boyutları hesaplanmıştır. Daha sonra 2007 mayıs ayında seçilen anahtar sözcüklerin (bipolar disorder, mania, neurocog*, cog*, neuropsych*, MRI, PET, genet*) kombinasyonlarıyla yapılan PUBMED taraması sonucunda 1996'dan beri yayınlanan ve ve BP'da bilişsel işlev bozukluğunun doğasını inceleyen çalışmalar sistematik olarak gözden geçirilmiştir (2. bölüm). Bu bölüme dahil edilme kriterleri: (1) BP'da yürütücü işlevler, bellek, dikkat ve psikomotor hız alanlarından en az birisinde performansı ölçmeye yönelik testlerin uygulanması ve (2) Bu testlerdeki performansla beyin görüntüleme, genetik, hastalık alttipi, BP riski, komorbidite, hastalık seyri göstergeleri arasındaki ilişkiyi incelemesidir. BP'da, sosyal biliş, emosyon tanıma, karar verme testleri, genel zeka gibi alanlarda görülen bozukluklar bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu yazının amaçları: (1) BP'da bilişsel belirtilerin doğasını, seyrini, hastalık alttipi, tedavi ve madde kötüye kullanımı ile ilişkisini (2) BP'da bilişsel belirtilerin beyin görüntüleme bulguları, genetik bulgularla ilişkisini gözden geçirmektir. Bipolar bozuklukta bilişsel belirtiler Bipolar bozuklukta remisyon döneminde bilişsel işlev bozukluk Bellek BP hastalarında iyilik döneminde saptanan bilişsel belirtilerden en önemlilerinden biri sözel bellek bozukluğudur (Cavanagh ve ark. 2002, Bearden ve ark. 2001, Robinson ve Ferrier 2006). Ayrıca görsel bellek bozukluğu bildiren çalışmalar da vardır (Deckersbach ve ark. 2004). Sözel bellek için en sık kullanılan değerlendirme araçları, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi (Rey Auditory Verbal Learning Test) ve Kaliforniya Sözel Öğrenme Testi (California Verbal Learning Test)'dir. Bu testlerde, deneklere anlık bellek kapasitesinin (5-9 kelime) üzerinde bir sayıda kelime okunur (15-16 kelime) ve listenin okunması bitince hastalardan bu kelimeleri tekrar etmesi istenir. Bu işlem birkaç kez tekrarlanır ve deneklerin performansının sözel öğrenmeyi yansıttığı düşünülür. Öğrenme aşaması sonrası, deneklerin liste okunmaksızın kelimeleri akıldan tekrarlaması (erken hatırlama) istenilir. Daha sonra başka testlere geçilir, fakat bir süre sonra denekten tekrar bu kelimeleri tekrarlaması istenilir (geç hatırlama). En son olarak deneklere listede olan ve olmayan kelimeler verilir ve listede olan kelimeleri seçmesi istenilir (tanıma). İyilik dönemindeki BP hastalarının sözel bellek bozukluğu görece belirgin (orta-büyük etki boyutu) olarak bildirilmektedir. Robinson ve arkadaşlarının (2006) yayınladıkları bir metaanalizde BP hastalarında sözel öğrenme bozukluğunun etki boyutu (Cohen D) 0.9, erken ve geç hatırlama için Cohen D skoru 0.7 olarak saptanmıştır. Cohen D skorunun 0.8 ve üzeri bulunması büyük etki boyutuna, 0.5-0.8 arası olması orta etki boyutuna işaret eder. Bu derlemede etki boyutunun büyüklüğü bipolar grubunda bilişsel bozukluğun şiddetini göstermektedir. Biz bir çalışmamızda, bu bulgulara benzer şekilde (öğrenme puanı dışında) orta büyüklükte etki boyutları (öğrenme, erken hatırlama ve geç hatırlama için sırasıyla 0.56, 0.70 ve 0.61) saptadık (Bora ve ark. 2007). Bizim çalışmamızda, bipolar bozuklukta öğrenme bozukluğu Robinson ve ark. (2006) metaanalizlerine aldıkları 10 çalışmada bildirilenden (etki boyutları 0.74-1.06) daha az şiddetliyken, hatırlama puanları çok benzerdi. Bu sonuç çalışmalar arasındaki örneklem farklılıklarıyla ilgli olabilir, örneğin bizim çalışmamızda hastaların son hastalık döneminden (episod) beri geçen süre çok daha uzundu. Yürütücü işlevler BP'un iyilik döneminde bilişsel bozukluk belirtilerinden bir diğeri yürütücü işlevlerdeki bozukluktur. Yürütücü işlev bozukluğu kavramı altında, çalışan bellek (working memory) (Watson ve ark. 2006), bilişsel esneklik (cognitive flexibility) (Zubieta ve ark. 2001, Bora ve ark. 2005), interferansa karşı koyabilme, planlama gibi frontal lobun aktif katkısını gerektiren çeşitli bilişsel yetilerde bozukluklar bildirilmiştir (Bearden ve ark. 2001, Quarashi ve ark. 2002, Thompson ve Ferrier 2006). Wisconsin Kart Eşleme Testi (Wisconsin Cart Sorting Test), Stroop, sözel akıcılık ve İz sürme B testi bu amaçla en sık kullanılan testler arasındadır. WKET bilişsel esneklik ve bir ölçüde çalışan bellek kapasitesini değerlendiren bir testtir. En sık bildirilen WKET puanları tamamlanan kategori sayısı (kaç değişik kurala göre gerekli yanıt sayısının tamamlandığı) ve perseverasyon sayısıdır (yanıt kuralının değişmiş olmasına karşın, deneğin önceki kurala göre verdiği yanıtlar). Stroop testi seçici dikkati değerlendiren bir testtir ve bazı puanları, özellikle interferans puanı, frontal loblarla ilgili bir yeti olan-baskın yanıtın bastırılma başarısını değerlendirir. İz sürme B testinde, olgudan bir rakamından alfabenin ilk harfine gitmesi buradan ikinci sayıya sonra ikinci harfe gitmesi ve bu şekilde devam etmesi istenir. Bu testin psikomotor hız ve dikkat dışında, frontal işlevlere de duyarlılığı vardır. Robinson ve ark. (2006) sırasıyla yürütücü işlevler için etki boyutlarını, WKET'de tamamlanan kategori sayısı için 0.62, perseverasyon sayısı için 0.76, Stroop interferans puanı için 0.63 ve iz sürme B testi için 0.78 olarak hesaplamışlardır. Bizim çalışmamızda da yürütücü işlevlerde benzer etki boyutunda performans düşüklüğü saptanmıştır; WKET tamanlanan kategori sayısı için 0.60, perseverasyon sayısı 0.55 için, İz sürme B testi 0.79 için ve stroop interferans skoru için 0.69 olarak hesaplanmıştır (Bora ve ark. 2007). Dikkatin sürdürülmesi BP'un iyilik döneminde dikkati çeken başka bir bilişsel belirti, Sürekli Performans Testlerinde (SPT; Continous performance test) saptanan sorunlardır. SPT'de deneğe test süresince bilgisayar ekranında bir uyarana (örneğin, A dan sonra X harfinin gelmesi) yanıt vermesi ve diğer harflere yanıt vermemesi istenir. Testin bir çok farklı tipi vardır ve uygulama süreleri de farklıdır. Deneğin hedef uyarana yanıt vermemesi omisyon hatası, hedef olmayan uyarana yanıt vermesi komisyon hatası olarak tanımlanır. Hedef saptama güçlüğü (omisyon hatası) BP'da SPT ile iyilik döneminde en sık saptanan bulgudur. Buna karşın, az sayıdaki çalışmadaysa, BP hastalarının iyilik dönemindeki SPT performanslarını kontrollerden farklı bulmamıştır (Bozikas ve ark. 2005). Robinson ve ark. (2006) SPT değişkenleri için sinyal işleme teorisine göre omisyon ve komisyon hatalarından ortak bir puan hesaplamışlardır, sözel bellek ve yürütücü işlevlere göre daha küçük, orta büyüklükte bir etki boyutu (Cohen D skoru 0.5-0.6 arası) bildirmişlerdir. Clark ve ark. (2002) göre SPT'de hedef saptama güçlüğü iyilik döneminin en belirgin bilişsel işlev bozukluğudur. Bizim bulgularımızda BP'da dikkati sürdürme güçlüğü olduğu fikrini desteklemektedir ve ayrıca orijinal olarak hedef yanıta değişkenlikte bir artış olduğunu göstermektedir. Bizim bulgularımıza göre BP hedef saptama güçlüğünün etki boyutu hedef saptama güçlüğü (omisyon) için 0.9, yanlış alarm (komisyon) için 0.55 ve değişkenlik skoru için 0.70 olarak saptanmıştır (Bora ve ark. 2007). Puan hesaplamadaki yöntem farklılıkları ve farklı SPT'lerin farklı psikometrik özellikleri nedeniyle, sonuçlar arasında doğrudan bir karşılaştırma yapmak zordur. Farklı SPT testlerinin zorluk dereceleri birbirinden çok farklıdır. Örneğin, hedefin karmaşık olması, çalışan bellek yükünü artırabilir. Ayrıca, bizce sinyal işeme teorisine yapılan etki boyutu hesaplamaları tartışmalıdır. Bu yöntemde hem omisyon hem komisyon hatalarından yararlanarak bir skor hesaplanır ancak BP'da ötimik dönemde sadece hedef saptama güçlüğü (artmış omisyon hatası) gözlenmektedir (Clark ve Goodwin 2004). Hedef saptama güçlüğü ayrı olarak skorlandığında, BP'da büyük etki boyutunda bir bozukluk saptanmaktadır (Clark ve ark. 2002; Bora ve ark. 2007). Psikomotor hız Bazı çalışmalarda BP'da iyilik döneminde psikomotor hızda yavaşlamanın sürdüğü görülmüştür ve Robinson ve ark. (2006) İz Sürme A (Trail Making A) testi için etki boyutunu 0.5 olarak bildirmişlerdir. Bizim çalışmamızda İz Sürme A Testi için etki boyutu 0.65 olarak saptanmıştır (Bora ve ark. 2007). Hastalık döneminin bilişsel belirtilere etkisi Manik dönemin etkisi SPT yanlış alarm sayısı ötimik hastalarda normal deneklerle eşit sayıda saptanırken, manik dönemde yanlış alarm sayısı belirgin derecede artmaktadır (Bora ve ark. 2006). Ayrıca ötimik hastalarda gözlenen hedef saptama güçlükleri manik dönemde şiddetlenmektedir (Clark ve Goodwin 2004, Bora ve ark. 2006). Manik dönemde yanıt önlenmesini (response inhibition) değerlendiren testlerde sorunlar gözlenmektedir (Murphy ve Sahakian 2001). Dixon ve ark. (2004) BP'ta yürütücü işlev bozukluğunun manik hastalarda depresif ve ötimik hastalara göre daha şiddetli olduğunu göstermişlerdir. Fleck ve ark. (2003), manik hastalarda ötimik BP hastalarla aynı düzeyde hatırlama, ama daha belirgin tanıma bozukluğu saptamıştır. Bazı çalışmalarda ise erişkin (Martinez-Aran ve ark. 2004) ve çocuk hastaların (Pavuluri ve ark. 2006) manik ve ötimik dönemleri arasında performans farkı saptanmamıştır. Ancak, yine de manik dönemin daha belirgin frontal işlev bozukluğuyla ilişkili olduğu söylenebilir. Göz önüne alınması gereken bir etkende, hastaların manik dönem bulgularının en şiddetli olduğunda çalışmalara alınamamasıdır; bu nedenle gerçekte manik dönemde bilişsel işlev bozukluğu bildirilenden daha şiddetli olabilir. Depresif dönemin etkisi Bipolar bozukluğun depresif döneminde belirgin bilişsel işlev bozukluğu olduğu bilinmektedir. Ancak bu bozukluğun ötimik hastalardan ne farkı olduğu yeterince çalışılmamıştır. Rubinsztein ve ark. (2006) BP depresyonda karar verme testlerinde, daha önce ötimik hastalarda bulamadıkları bir bozukluk saptamışlardır. Malhi ve ark. (2007) depresif dönemdeki BP hastalarında, ötimik hastalarda saptamadıkları yürütücü işlev ve dikkat bozukluğu saptamışlardır. Ancak ötimik ve depresif dönemdeki BP hastaları doğrudan karşılaştıran çok az çalışma vardır ve depresif hastaların ötimik hastalardan farklı olmadığı da bildirilmiştir (Martinez-Aran ve ark. 2004). Bazı çalışmalar depresyon ve mani arasında bir fark bulmazken (Martinez-Aran ve ark. 2004), diğer çalışmalar bipolar depresyondaki bilişsel bozukluğun manide gözlenenden daha hafif şiddette olduğu da bildirilmiştir (Sweeney ve ark. 2000, Gruber ve ark. 2007). Bu son iki çalışmaya göre, manide depresyondan daha belirgin bir frontal işlev bozukluğu vardır. Ancak BP'de depresyon ve maniyle daha özgül ilişkili olan bilişsel belirtiler yeterince ilgi odağı olmamıştır. Eşikaltı duygudurum bulgularının etkisi Bipolar bozukluk duygudurumda sık ve ani dalgalanmalarla seyreden bir ruhsal hastalıktır. Duygudurumdaki dalgalanmalar depresyon ve mani dönemleri dışında da sürmektedir. BP'da bilişsel yetileri inceleyen bazı çalışmalarda iyilik dönemi ölçütleri iyi tanımlanmamıştır. Bu nedenle, BP'da iyilik dönemindeki bilişsel bozukluk belirtilerinin hastalık döneminin tümüyle sona ermemesinden ya da eşikaltı duygudurum belirtilerinden kaynaklanabileceği düşünülmüştür (Savitz ve ark. 2005). Bazı çalışmalarda bilişsel testler eşikaltı duygudurum bulguları için düzeltildiğinde, kontrol grubuyla arasındaki fark bazı testler için azalmıştır (Clark ve ark. 2002). Diğer bazı çalışmalarda, psikomotor hız (Goswami ve ark. 2006, Bora ve ark. 2007), öğrenme ve hatırlama (Goswami ve ark. 2006), dikkat (Frangou ve ark. 2005) ve eşik altı belirtiler arasında, özellikle depresif belirtilerle, az derecede ilişki bulunmuştur. Son dönemde yapılan bir çok çalışmada iyilik dönemi daha iyi tanımlanmış ve benzer bilişsel bozukluklar yine de saptanmıştır (Robinson ve ark. 2006). Bu sonuçlar BP'ta iyilik döneminde saptanan bilişsel bozukluk belirtilerinin duygudurum semptomlarıyla açıklanamayacağını göstermektedir. BP tanılı hastaların akrabalarında bilişsel işlevler Akraba çalışmaları Henüz çok az sayıda çalışma, BP için genetik risk varlığı ile bilişsel bozukluk arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bipolar hastalarının akrabalarında yürütücü işlev bozukluğu (Clark ve ark. 2005, Frangou ve ark. 2005, Bora ve ark. 2006c) ve çalışan bellek bozukluğu (Ferrier ve ark. 2004, Bora ve ark. 2006c) olduğunu gösteren bulgular vardır. Frangou ve ark. (2005) bilişsel esneklik performansını, yukarıda bahsedilen iki çalışmanın (Clark ve ark. 2005, Bora ve ark. 2006c) tersine normal bulmuş ve sadece ventromedial frontal korteks işlev bozukluğunun BP'un endofenotipi olduğunu öne sürmüştür. Çalışmalar arasındaki farkların nedenlerinden biri, ailede psikoz öyküsü olabilir. Bir çalışmada sağlıklı akrabalarda bilişsel esneklik testindeki bozukluğun, hastada psikotik bulgulu dönemlerin varlığıyla ilgili olabileceğini gösterilmiştir (Bora ve ark. 2006c). Ancak bu çalışmanı küçük örneklemi nedeniyle, bu konuda henüz bir yargıya varmak güçtür. Bazı çalışmalar (Keri ve ark. 2001) bipolar tanılı hastaların sağlıklı akrabalarında, sözel bellek bozukluğu olabileceğini göstermiştir, ancak diğer çalışmalar bu sonucu desteklememiştir (Ferrier ve ark. 2004, Clark ve ark. 2005, Bora ve ark. 2006c ). Birkaç çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastaların akrabalarının SPT performansları incelenmiş ve bu çalışmalarda sağlıklı akrabalarda dikkatin sürdürülmesinde anlamlı bozukluk gösterilmemiştir (Clark ve ark. 2005, Bora ve ark. 2006c). Ancak bu sonuç her iki çalışmanın da örnekleminin kısıtlı olmasıyla ilgili olabilir. İkiz çalışmaları Gourovitch ve ark. (1999) 7 monozigotik, biri BP tanılı ikizi 15 monozigotik sağlıklı kontrolle karşılaştırmış ve BP ikizlerinde çalışan bellek ve sözel bellek bozukluğu bildirmişlerdir. Kieseppa ve ark. (2005) biri BP tanılı 19 ikizi 114 kontrolle karşılaştırmış ve sadece kadın ikizlerde sözel öğrenme bozukluğu bulmuştur. Christensen ve ark. (2006) duygudurum hastalarının sağlıklı dizogitik ikizlerinde, bellek ve dil yeti bozukluğu ve sağlıklı monozigotik ikizlerde ayrıca yürütücü işlev bozukluğu, dikkati sürdürme güçlüğü ve çalışan bellek bozukluğu bildirmişlerdir. Sonuç olarak akraba çalışmaları bilişsel bozukluğun BP için genetik riskin bir göstergesi olabileceğini ortaya koymuştur. Birinci bölümde bahsedilen çalışmalar özetlenecek olursa: (a) BP'da sözel bellekte ve dikkatin sürdürülmesindeki bozukluk ötimik hastalarda tutarlı bir şekilde gösterilmiştir, ancak BP hastaların sağlıklı akrabalarında sonuçlar çelişkilidir. Bu bulgu, sözel bellek ve dikkatin sürdürülmesindeki bozukluğun hastalık sürecinin bir sonucu, ya da tersine alta yatan genotipin vulnarabilite (incinebilirlik) göstergesi olduğuna işaret edebilir. (b) Yürütücü işlevlerde bozukluk hem ötimik hastalarda, hem de sağlıklı akrabalarda gösterilmiştir. Bu bulgu, yürütücü işlevlerin bipolar bozukluğun olası endofenotiplerinden biri olduğunu göstermektedir. Ancak bu konuda bir yargıya varmak için bu değişkenlerin, hastalık süreci, bipolar bozukluğun nörobiyolojik göstergeleri ve genetiği ile ilişkisini ortaya koymak gereklidir. Bipolar bozuklukta bilişsel belirtilerin doğası BP'ta bilişsel bozukluk belirtilerinin iyilik döneminde de saptanması, bu belirtilerin hastalığın kalıcı özelliği olabileceğini ve BP patofizyolojisiyle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu bilişsel belirtiler hastalığın doğasıyla mı ilgilidir, ya da tedavi amaçlı kullanılan ilaçların yan etkilerinin sonuçları olabilir mi? Bilişsel bozukluk belirtileri hastalığın başından beri var mıdır? Bu belirtilerin şiddeti zamanla artar mı? BP'ta bilişsel belirtiler hastalığın genetik risk faktörlerinin daha doğrudan bir göstergesi olabilir mi? Bu soruların yanıtlarını bulmak BP patofizyolojisine ışık tutabilir. Hastalık sürecinin etkisi Hastalık süresi ve dönem sayısının etkisi Çok sayıda hastalık dönemi yaşayan bipolar hastaların bilişsel bozukluk belirtilerinin daha şiddetli olduğu gösteren bulgular vardır (Bearden ve ark. 2001). Ayrıca, Strakowski ve ark. (2002) çok sayıda hastalık dönem yaşayan bipolar hastalarında, ilk dönem mani hastalarına göre belirgin ventrikül genişlemesi göstermiştir. Bu bulgular, bipolar bozukluğun nörodejeneratif bir yönü olabileceğini ya da hastalık dönemlerinin nörotoksik özellikte olabileceğini akla getirmiştir (Savitz ve ark. 2005). İlk hastalık dönemlerini yaşayan semptomatik bipolar hastalarında da belirgin bilişsel bozukluklar gözlendiği bilinmektedir (Albus ve ark. 1996). İlk dönem sonrası ötimik hastalarda da bilişsel bozukluklar saptanmıştır. Kolur ve ark. (2006) hastalık başlangıcı 5 yıldan kısa olan ve en fazla 2 hastalık dönemi olan bir grupta, kontrol grubuna göre, yürütücü işlevler ve dikkati sürdürmede çok belirgin bozulma bildirmişlerdir. Nehra ve ark. (2006) ötimik bipolar hastalarda tek dönem ve çok dönem yaşayan gruplar arasında bir fark bulmamıştır. Ancak, uzunlamasına çalışmalar olmadan bu konuda bir sonuca varmak olası gözükmemektedir. Hastalık süresinin etkisi Birçok çalışma, hastalık süresinin uzunluğunun BP'ta bilişsel işlevlerdeki bozukluklarla ilişkili olduğunu göstermiştir (Tablo 1). Sözel bellek (Clark ve ark. 2002, Cavanagh ve ark. 2002, Deckersbach ve ark. 2004, Martinez-Aran 2004), yürütücü işlevler (Clark ve ark. 2002, Frangou ve ark. 2005, Thompson ve ark. 2005, Torrent ve ark. 2006), psikomotor hız (Martinez-Aran 2004, Torrent ve ark. 2006, Bora ve ark. 2007), çalışan bellek (Torrent ve ark. 2006) alanlarındaki performans düşüklüğü hastalık süresinin uzunluğu ile ilişkilidir. Manik dönem sayısının etkisi Manik dönem sayısıyla BP'de bilişsel bulgular arasında ilişki vardır (Tablo 1). Sözel bellek (Van Gorp ve ark. 1998, Clark ve ark. 2002, Cavanagh ve ark. 2002, Deckersbach ve ark. 2004, Martinez-Aran 2004), dikkatin sürdürülmesi (Clark ve ark. 2002), yürütücü işlevler (Van Gorp ve ark. 1998, Zubieta ve ark. 2001, Goswami ve ark. 2006), psikomotor hız (Bora ve ark. 2007) alanlarındaki bilişsel bozukluklar manik dönem sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Depresif dönem sayısının etkisi Çalışmalar, depresif dönem sayısıyla bilişsel işlev bozukluğu arasında da ilişki göstermiştir (Tablo 1), ancak bu ilişkinin şiddeti manik döneme göre daha zayıftır. Sözel bellek (Clark ve ark. 2002, Deckersbach ve ark. 2004), yürütücü işlevler (Zubieta ve ark. 2001, Clark ve ark. 2002, Thompson ve ark. 2005), çalışan bellek (Clark ve ark. 2002), sözel olmayan bellek (Deckersbach ve ark. 2004), psikomotor hız (Bora ve ark. 2007) alanlarında belirlenen bulgularla depresif dönem sayısı arasında ilişki gösterilmiştir. Başlangıç yaşının etkisi Az sayıda çalışma BP'de hastalık başlangıç yaşıyla bilişsel bulgular arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bir çalışma da sözel bellek bozukluğuyla erken başlangıç yaşı arasında ilişki gösterilmiştir (Bora ve ark. 2007). Ancak, genel olarak hastalık başlangıç yaşının, hastalık süresi gibi bilişsel bulgular üzerine etkisi olduğunu gösteren fazla kanıt yoktur. Sonuç olarak, BP'ta bilişsel bozukluk belirtileri hastalığın başından beri gözlenmekte, ancak tekrarlayan hastalık dönemleriyle olasılıkla belirginleşmektedirler. Bu sonuç, tekrarlayan hastalık dönemlerinin nörotoksik etkisi olduğu görüşünü desteklemektedir. Tekrarlayan hastalık dönemleri sırasında artmış kortizol düzeyleri (Watson ve ark. 2004) ya da azalmış BDNF (Machado-Vieira ve ark. 2007) düzeyleri hippokampus ve frontal korteks gibi yapılarda hasara yol açabilir. Ancak, bu bulguları alternatif bir görüşle açıklamak da mümkündür; belki de çok epizod yaşamakla baştan beri daha şiddetli bilişsel bozukluk olması arasında bir ilişki olabilir. Kesitlemesine çalışmalar bu olasılığı dışlayamaz. Ayrıca retrospektif olarak hastalık dönem öyküsü almanın metodolojik kısıtlılıkları vardır. Hastalardan ve izlem dosyalarından alınan öykülerde depressif dönemlerin, manik dönemlere oranla gözardı edilmesi beklenebilir. Şizofrenin aksine, BP'ta bilişsel belirtilerin seyri ile ilgili elimizde çok az doğrudan veri vardır. Bipolar bozukluk alttipleri, ek tanıların bilişsel belirtilere etkisi Psikotik belirtilerin etkisi Albus ve ark. (1996) şizofrenide bilişsel işlev bozukluğunun sadece psikotik bulgusuz BP'den daha şiddetli olduğunu bildirmiştir. Psikotik bulguların yokluğunda, psikoz öyküsünün de bilişsel bulgularla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Martinez-Aran ve ark. (2004) sözel bellek bozukluğuyla psikoz öyküsü arasında ilişki saptamıştır. Glahn ve ark. (2006) ötimik ve semptomatik hastalardan oluşan karma bir grupta, çalışan bellek bozukluğu ile psikoz öyküsü arasında ilişki bulmuştur. Selva ve ark. (2007) ise yine ötimik ve semptomatik hastaları içeren ve küçük örneklemli bir çalışmada, psikoz öyküsünün bilişsel bulgular üzerine anlamlı bir etkisini bulmamıştır. Tek bir araştırmada BP'da psikotik dönem öyküsü varlığı ile bilişsel bulgu ilişkisini görece büyük örneklemli ve tümü remisyonda olan hastalardan oluşan bir grupta incelenmiştir (Bora ve ark. 2007). Bu çalışmanın bulgularına göre, bellek bozukluğu ve özellikle bilişsel esneklik bozukluğu (WKET) sadece psikotik dönemler yaşamış bipolar hastalarda saptanmıştır. Dikkatin sürdürülmesi, psikomotor hız ve dikkat bileşeni belirgin yürütücü işlev testlerinde (Stroop, İz Sürme B) gözlenen bilişsel bozukluk psikoz öyküsüyle ilişkili bulunmamıştır. Bu sonuçlar bipolar hastalardaki psikozun bilişsel bulgularla, özelikle frontal lob işlev bozukluğuyla ilgili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu konuda bir yargıya varmak henüz güçtür ve alternatif açıklamalarda geçerli olabilir. Örneğin, psikotik bulgulu hastaların geçirdiği manik dönem sayılarının daha fazla olduğu bilinmektedir ve belki de önceki sonuçlar mani ağırlıklı bipolar bozukluğun daha şiddetli bilişsel bozuklukla ilgili olabileceğine işaret edebilir. Ya da sadece belli bir grup psikotik BP hastalarında, örneğin duyguduruma uyumsuz psikotik bulguları olanlarda, daha şiddetli bilişsel bozukluk olabilir. BP Tip I ve II'in etkisi Çok az çalışma BP tip I ve tip II hastalarının bilişsel yetilerini karşılaştırmıştır. Torrent ve ark. (2006), 33 ötimik BP II hastasının nöropsikolojik performanslarını, 38 ötimik BP I ve 35 sağlıklı kontrolle karşılaştırmıştır ve BP II hastalarında BP I grubuna göre daha hafif bilişsel bozukluk saptamışlardır. Bu çalışmada, BP II hastalarında dikkat, psikomotor hız yetilerinde BP I hastalarıyla eşit şiddette bozukluk saptanırken, sözel bellek ve stroop testlerinde BP II hastalarının performansı BP I hastalarından daha iyi, kontrol grubundan ise daha kötü olarak bildirilmiştir. Aynı ekibin daha önceki bir başka çalışmasında BP I hastaların sözel bellek performansları BP II hastalarından daha kötü bulunmuştur (Martinez-Aran ve ark. 2004). Çocuk hastalarda yapılan ve sözel belleği değerlendiren bir çalışmada, BP I hastalarının tersine BP II hastalarının performansı kontrollerden farklı bulunmamıştır (Glahn ve ark. 2005). Summers ve ark. (2006) ise karma bir grupta (ötimik ve depresif), yukarıdaki bulguların tersine, BP II hastalarının IQ, bellek ve yürütücü işlev performanslarını BP I hastalarından daha kötü bulmuştur. Yazarlar, bu sonucun bipolar bozuklukta bilişsel bozukluğun daha çok tekrarlayan depresyonlara bağlı olduğunu görüşünü desteklediğini öne sürmüşlerdir. Harkavy-Friedman ve ark. (2006) ise özkıyım öyküsü olan BP I ve II depresyon hastaların bilişsel işlevlerini karşılaştırmış ve her iki grup arasında farklar bulmuştur. BP I hastaları sözel akıcılık, BP II hastaları Stroop testi ve reaksiyon zamanında daha düşük performans göstermiştir. Bu konuda henüz kesin bir yargıya varılmamıştır ve çelişkili sonuçlar bir ölçüde, bipolar II hastalarındaki rezidüel depresif bulgularla ve örneklemlerin iyi eşleştirilmemesiyle ilişkili gözükmektedir. Ek tanının (komorbidite) etkisi BP hastalarında anksiyete bozuklukları ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi ek tanılar sıklıkla görülür. Pavuluri ve ark. (2006) çocuk hastalarda DEHB ek tanısının yürütücü işlev ve dikkat bozukluğı şiddetini artırdığını göstermiştir. Küçük örneklemli başka bir çalışmada sadece DEHB eşlik eden BP ergen hastalarında belirgin bilişsel işlev bozukluğu saptanmıştır (Rucklidge 2006). Bazı çalışmalarsa (Doyle ve ark. 2005, Bearden ve ark. 2007) ergen BP hastalarının bilişsel bozukluklarının DEHB belirtileriyle açıklanamayacağını göstermektedir. Komorbid OKB ve diğer anksiyete bozuklukları da bilişsel işlevleri etkileyebilir ancak bu konuda henüz yeterli veri yoktur. Deckersbach ve ark. (2004) çeşitli anksiyete bozuklukları komorbid tanısı olan BP hastaların sözel bellek performansını daha bozuk bulmuştur ve Bearden ve ark. (2007) BP'de anksiyete bozukluğu-bilişsel sorunlar arasında bir ilişki bildirmiştir. Geçmişteki çalışmaların çoğunluğunda komorbiditenin bilişsel işlevlere etkisi gözardı edilmiştir ve bu konu sonuçların yorumlanması açıısndan oldukça önemlidir. Tedavi için kullanılan ilaçlar ve eşlik eden madde kötüye kullanımının bilişsel belirtilerle ilişkisi Bipolar bozukluğun tedavisinde kullanılan ilaçların, eşikaltı duygudurum bulguları gibi ötimik hastalarda görülen bilişsel işlev bozukluğuna katkıda bulunması olasıdır. BP tanılı hastaların büyük çoğunluğu ötimik dönemde lityum, antikonvülzanlar ve antipsikotikleri tek başına ya da birlikte kullanmaktadırlar. Bazı çalışmalar lityumun bilişsel işlevler üzerine olumsuz etkileri olabileceğini gösterse de (Honig ve ark. 1999), bu bulguları desteklemeyen ve lityumun uzun dönemde bilişsel işlevleri olumsuz etkilemediğini gösteren çalışmalar da vardır (Stip ve ark. 2000, Savitz ve ark. 2005). Birçok çalışmada, lityum kullanan BP hastaların bilişsel performansları kullanmayanlardan farklı gözükmemektedir (Clark ve ark. 2002, Altshuler ve ark. 2004, Frangou ve ark. 2005). Bir çalışma da, lityum serum düzeyi ile sözel bellek performansı arasında ters bir ilişki bildirilmişti. Ancak bu ilişki remisyondaki bellek bozukluğunu tek başına açıklamaya yetmiyordu (Bora ve ark. 2007). Antikonvülzanların BP'da bilişsel işlevlere etkisi daha az çalışılmıştır. Valproik asidin ılımlı dikkat bozukluğu dışında bilişsel yan etkisi olmadığı düşünülmektedir (Savitz ve ark. 2005). Bir olgu serisinde lityum kesilip, valproat başlanan hastalarda bilişsel işlevlerde düzelme olduğu bildirilmiştir (Stoll ve ark. 1996). Şentürk ve ark. (2007) tek başına valproat ya da lityum kullanan BP hastalarda bilişsel işlevlerde bir fark bulmamıştır. Karbamazepin ve yeni antikonvülzanların BP'da bilişsel yan etkileri hakkında bilgimiz çok azdır. Bir çalışma lityum, karbamazepin, okskarbazepin, valproat, lamotrijin ve topiramat kullanan BP tanılı hastaların bilişsel işlevlerini karşılaştırmıştır (Gualtieri ve ark. 2006). Bu çalışmanın sonuçlarına göre okskarbamazepin ve lamotrijinin en az, topiramatın en fazla bilişsel yan etkisi vardı. Lityumda orta derecede bilişsel işlev bozukluğu ile ilişkili bulunmuştur. Ancak bu çalışmanın kesitsel doğası nedeniyle, söz konusu farklılıkların gruplararası diğer farklılıkların bir ürünü olması söz konusu olabilir. Antipsikotik kullanan BP hastaların bilişsel işlevlerde daha düşük performans gösterdiğine ilişkin bazı kanıtlar vardır. Birkaç çalışma antipsikotik kullanımı ve BP'da bilişsel bulgular arasında ilişki bulmuştur. Altshuler ve ark. (2004) antipsikotik kullanımıyla düşük WKET performansı arasında ilişki bulmuştur. Ancak bu çalışmada antipsikotik kullanımı BP'da bilişsel işlev bozukluğunu tek başına açıklamıyordu. Zubieta ve ark. (2001) antipsikotik kullanımı ve WKET de performans bozukluğu arasında ilişki bulmuştur. Frangou ve arkadaşları (2005) da antipsikotik kullanan hastaların frontal lob testlerini daha bozuk bulmuş ve bu durumu bazı yürütücü işlevlerin dopaminle ilişkili olmasına bağlamışlardır. Antipsikotik kullanımın düşük IQ ve sözel bellek bozukluğu (Donalson ve ark. 2003) ve psikomotor yavaşlıkla (Bearden ve ark. 2007) ilgili olduğu bildirilmiştir. Ancak antipsikotik kullanımın olumsuz bir etkisini bulmayan çalışmalar da vardır (Pavuluri ve ark. 2006). Ayrıca atipik antipsikotiklerin şizofrenide olduğu gibi BP'da bilişsel işlevlere daha az olumsuz etkisi olabileceği de iddia edilmiştir ancak bu konuda veri çok azdır. Reinares ve ark. (2000) ötimik BP hastalarında tipik antipsikotik alanlarla risperidon kullanan alt grupları karşılaştırmışlar ve rispredidon kullanan hastaların tek bir testte (iz sürme B) daha iyi performans gösterdiğini bildirmişlerdir. Yukarıda bahsedilen çalışmalar, BP'da tedavinin ötimik hastalardaki bilişsel sorunlarla bir ilgisi olabileceğine işaret etmektedir, ancak bu durumun BP'da remisyonda görülen bilişsel bozukluğu bütünüyle açıklamadığı düşünülmektedir (Savitz ve ark. 2005). Ayrıca bazı çalışmalar, hiç ilaç kullanmayan hastaların bilişsel işlevlerini ilaç kullanandan farklı bulmamıştır (Deckersbach ve ark. 2004, Pavuluri ve ark. 2006). Ayrıca, bipolar bozuklukta bilişsel işlev bozukluğu ve ilaç kullanımı arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaları yorumlamakta kimi zorluklar vardır. Farklı ilaç kullanan hasta grupları arasındaki farklar ilaçların yan etkisinden çok, gruplar arası farklardan kaynaklanabilir. Örneğin, antipsikotiklerin, daha kötü seyiri olan ya da psikotik dönemlere yaşamış hastalara verilmiş olması bir etken olabilir. Hastalık döneminde antipsikotik ve diğer ilaçların bilişsel işlevler üzerine etkisi ise pek çalışılmamıştır. Bir çalışma da, manik hastalarda görülen sedasyon ile hedef saptama güçlüğü arasında bir ilişki saptanmıştır (Bora ve ark. 2006a). Yüksek dozda psikotrop kullanımı, manik dönemde bilişsel bozukluğun şiddetlenmesine yol açabilir. Ancak, psikotrop ilaçlar aynı zamanda semptomları yatıştırmak yoluyla bilişsel işlevleri düzeltebilir (Gualtieri ve ark. 2007). BP'da alkol ve madde kullanımına, özellikle gelişmiş ülkelerde sık rastlanmaktadır (Chengappa ve ark. 2000). Alkol ve madde kullanımının bilişsel bulgulara yol açtığı bilinmektedir ve Van Gorp ve ark. (1998) alkol kullanan BP tanılı hastalarda daha belirgin bilişsel işlev bozukluğu olduğunu bildirmiştir. Ancak BP'da bilişsel bozukluğu eşlik eden madde kullanımına bağlamak mümkün görünmemektedir (Savitz ve ark. 2005). Ayrıca, Türkiye ve Hindistan gibi ülkelerden gelen, alkol madde kullanımının sık görülmediği BP hastalarında yapılan çalışmaların gelişmiş ülkelerden gelen araştırma bulgularına benzer sonuçlar vermesi bu görüşü desteklemektedir (Bora ve ark. 2007, Gowami ve ark. 2006). Bipolar bozuklukta görülen bilişsel belirtiler ve beyin görüntüleme bulguları Yapısal görüntüleme çalışmaları Çok az sayıda çalışma BP'da bilişsel bulgularla yapısal beyin görüntüleme bulguları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bir çalışmada BP'da en sık gözlenen bulgulardan biri olan beyaz cevher lezyonlarının bilişsel işlevlerle ilgisini incelemiş ve ilişki bulmamıştır (Krabbendam ve ark. 2000). Zimmermann ve ark. (2006) BP'da ön singulat bölgelerinin hacminde azalmayla yürütücü işlev bozukluğu arasında ilişki bildirmişlerdir. BP'da subgenual ve rostral gri madde hacmi WKET'de bozukluğu ve rostral beyaz ve gri madde hacmi İz Sürme Testi performansında bozukluğu öngörmüştür. Sax ve ark. (1999) dikkatin sürdürülmesiyle frontal ve hipokampal anomali, So ve ark. (2000) sağ hippokampus hacminde artışla bilişsel işlev bozukluğu arasında ilişki göstermiştir. İşlevsel görüntüleme çalışmaları BP'da bilişsel bozukluğu inceleyen araştırmalarda işlevsel görüntüleme yöntemleri daha çok kullanılmıtır. BP'da işlevsel görüntüleme çalışmalarında aktivasyon için en sık kullanılan görev Stroop testi olmuştur. Blumberg ve ark. (2003) ötimik, depresif ve manik bulguları olan üç bipolar bozukluk grubu ve sağlıklı kontrollerin Stroop testi sırasındaki nöronal etkinliği incelemişlerdir. Sol ventral prefrontal kortekste hasta grubunda kontrol grubuna göre hastalık belirtileri ile açıklanamayacak aktivasyon düşüklüğü saptanmıştır. Ayrıca, ventrolateral prefrontal kortekste sağda aktivasyonun azalması mani, sol aktivasyon artışı depresyonla ilişkili bulunmuştur. Gruber ve ark. (2004) bipolar hastalarda ön singulat korteks aktivasyonunda azalma bildirmişlerdir. BP'de Stroop testi sırasında ventral frontal aktivasyonda azalma, diğer fMRI çalışmalarında da, hem ötimik hem de semptomatik hastalarda, gösterilmiştir (Kronhaus ve ark. 2006, Roth ve ark. 2006). Ötimik bipolar hastalarda Stroop testi sırasında dorsolateral frontal korteks, bazal ganglia, talamus ve oksipital kortekste aktivasyon artışı gösterilmiştir (Gruber ve ark. 2004, Strakowski ve ark. 2005). Manik dönemde orbitofrontal aktivasyon azalması sözel akıcılık (Blumberg ve ark. 1999) ve Go-No Go testi (Altshuler ve ark. 2005) sırasında da gösterilmiştir. BP'da dikkati sürdürmedeki sorunlarda işlevsel görüntüleme yöntemleriyle incelenmiştir. Strakowski ve ark. (2004) BP hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre SPT görevi sırasında limbik, paralimbik, ventrofrontal ve görsel assosiasyon korteksi etkinliğinde artma bildirmişlerdir. PET çalışmasında, Brooks ve ark. (2006) BP hastalarında, depresif dönem sırasında, SPT performansı ve prefrontal korteks metabolizması arasında kontrol grubunda gözlenmeyen bazı sonuçlar bildirmişlerdir. Bu çalışmada, azalmış subgenual prefrontal korteks etkinliğiyle hedef saptama güçlüğü ve yanıt zamanında gecikme arasında ve dorsolateral prefrontal korteks metabolizmasında yavaşlamayla yanlış yanıt hataları arasında ilişki saptanmıştır. Eşlik eden tanılar BP'da bilişsel görevler sırasında gözlenen aktivasyon örüntüsünü etkileyebilir. BP-DEHB komorbiditesi, dikkat testi sırasında, ventrolateral prefrontal korteks ve ön singulat etkinliğinde azalma ve posterior parietal korteks aktivitesinde artış ile ilişkili bulunmuştur (Adler ve ark. 2005). İyilik dönemindeki hastalarda öğrenme sırasında dorsolateral frontal korteks ve hippokampus etkinliğinde, kontrollere göre, daha az bir artış olduğu gösterilmiştir (Deckersbach ve ark. 2006). BP'da çalışan bellek görevleri sırasındada beyin işlevselliğinde değişiklikler bildirilmiştir. Bazı çalısmalar, ötimik bipolar hastalarda çalışan bellek görevi sırasında iki yönlü frontal, parietal ve temporal korteks etkinliğinde azalma ve supramarginal girus ve sağ medial frontal korteks etkinliğinde azalma bildirilmiştir (Monks ve ark. 2004, Lagopoulos ve ark. 2007). Diğer iki çalışmadaysa, tersine ön singulat korteks, talamus, bazal ganglia, temporal lob ve sol dorsolateral frontal kortekste hipoaktivasyon bildirmiştir (Adler ve ark. 2004, Chang ve ark. 2004). Eğer görüntüleme çalışmalarını özetlenecek olursa, en önemli bulgu singulat korteks ve frontal lob gibi emosyonların bilişsel kontrolunda görev alan beyin bölgelerininde işlevsel ve olasılıkla ılımlı bir yapısal bozukluğun varlığıdır. Ancak işlevsel bozukluğun niteliği ile ilgili veriler bir ölçüde tutarsızdır. Manik dönemde, ventrolateral ve medial frontal korteks etkinliğinde azalma gözlenmektedir. Depresyondaysa veriler daha az olmakla birlikte aynı bölgelerin etkinliğinde bir artış gözlenmiştir. Ötimik dönemdeyse bulgular daha çelişkilidir. Bazı çalışmaların sonuçları, Strakowski ve ark. (2005), bipolar bozuklukta bilişle ilgili beyin bölgelerinde aktivasyon azalması, emosyonla ilgili beyin bölgelerindeyse aktivasyon artışı olduğu görüşünü desteklemektedir. Ama bu bulgularin tersine, ötimide orbitofrontal hipoaktivasyon ve dorsolateral hiperaktivasyon olduğu da gösterilmiştir. Bu durum kullanılan testlerin zorluk derecelerindeki farklılıklarla ilişkili olabilir. İşlevsel bozukluğu olan beyin bölgeleri basit görevler sırasında normalden daha çok aktivite göstererek görevi başarıyor olabilir. Bipolar bozuklukta bilişsel bulguları etkileyen faktörler İki çalışma BP'da bilişsel bozukluk ve Herpes Simplex Virus tip I (HSV I) infeksiyonu arasında ilişki bulmuştur(Dickerson ve ark. 2004, Dickerson ve ark. 2006). BP'da silik nörolojik bulgular yürütücü işlev bozukluğuyla ilişkili bulunmuştur (Goswami ve ark. 2006). Bir çalışmada BP'da deksametazon supresyon testinde anormallik ve çalışan bellek testinde düşük performans arasında, kontrollerde gözükmeyen, ilişki saptanmıştır (Watson ve ark. 2006). Ayrıca, BP'da homosistein düzeyi ile bilişsel bozukluk arasında ilişki bulunmuştur (Dittmann ve ark. 2007). Bipolar bozuklukta bilişsel belirtiler ve genetik İki çalışmada BDNF polimorfizmi ve WKET performansı arasında ilişki bildirilmiştir (Rybakowski ve ark. 2004, Rybakowski ve ark. 2006). Bu çalışmaların sonuçlarına göre Val/Val BDNF genotipi taşıyan BP hastalar WKET testinde Val/Met genotipi taşıyanlardan daha başarılı olmuşlardır. Bir başka çalışmada, LIS1 genini ve trombosit aktive edici faktör ilişkili genleri içeren lissensefali kritik bölgesindeki (kromozom 17p) genetik varyasyon BP ve şizofrenide WKET'de perseveratif hata sayısı ile ilişkili bulunmuştur (Tabarres-Seisdedos ve ark. 2006). Dickerson ve ark. (2006), BP'da COMT Val158Met genotipini bilişsel bozukluk (özellikle öğrenme ve hatırlama) için risk faktörü olarak saptamışlardır. Szoke ve ark. (2006) ise COMT ve NET (norepinefrin transporter) ile yürütücü işlevler arasında bir ilişki bulmamışlardır. Yukarıda bahsedilen az sayıda çalışma, BP'da bazı genetik varyasyonlarla bilişsel bozukluk arasında ilişki bulduğu için ilginçtir. Ancak bu bulguların bipolar bozukluğun etiyolojisiyle ilişkisi tartışmalıdır. Beyin işlevlerinde ya da gelişiminde görev alan belki de yüzlerce genin bilişsel işlevleri, normallerde ve hastalarda, etkilemesi beklenen bir sonuçtur; ancak sadece bipolar bozukluğun bilişsel belirtileriyle özgül ilişki gösteren genetik varyasyonlar etiyolojiyi anlamak açısından bir anlam taşıyacaktır. SONUÇ BP'da bilişsel bulgular hem hastalığa genetik yatkınlıkla hem de hastalık süreciyle ilgili gözükmektedir. Bipolar bozuklugun alttipleri, ek tanılar ve bir ölçüde tedavide kullanılan ilaçlar bu hastalıkta görülen bilişsel işlev bozukluğunu etkileyen faktörler arasındadır. Bilişsel bulgular işlevselliği olumsuz etkilemektedirler. Bu açıdan, BP'da bilişsel bozukluğa yönelik tedavi yaklaşımlarını geliştirmek önemli bir hedef olmalıdır. Beyin görüntüleme çalışmaları frontal lob ve singulat korteks işlev bozukluğun BP bozuklukla ilişkili olabileceğini göstermektedir. İşlevsel görüntüleme çalışmalarında, hastalığın farklı dönemlerinde, farklı bilişsel yetilerle daha özgül olarak ilişkili olan görevlerin ve sosyal-emosyonel yetilerle ilişkili testlerin kullanılması bir sonraki aşama olmalıdır. Beynin işlevsel ve yapısal konnektivitesindeki değişiklerin bilişsel bozuklukla ilişkisi ortaya konmalıdır. Uzunlamasına izlem çalışmaları, akraba çalışmaları ve nöropsikolojik testlerin, beyin görüntüleme, genetik ve moleküler biyolojik yöntemlerle birlikte kullanılması hastalığın doğasını anlamamız için önem taşımaktadır. KAYNAKLAR Acherberger M, Linden M, Benkert O ve ark. (1999) Psychological distress and psychiatric disorders in primary health care patients in East and West germany 1 year after the fall of the Berlin wall. Soc Psychiat and Psychiat Epidemiol, 34: 195-201. Aker T, Ayata B, Özeren M ve ark. (2002) Zorunlu iç göç: Ruhsal ve toplumsal sonuçları. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 3(2):97-103. Aker T (2006) 1999 Marmara Depremleri: Epidemiyolojik Bulgular ve Toplum Ruh Sağlığı Uygulamaları Üzerine Bir Gözden Geçirme. Türk Psikiyatri Dergisi, 17(3):204-212. Alexander J (1966) The psychology of bitternes. Int J Psychoanal, 41: 514-520. Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, dördüncü baskı (DSM-IV) (Çev. ed.: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. Amiel-Lebrige F, Kovess V, Labarte S, Chevalier A (1995) Symptom distress and frequency of life events. Soc Psychiat and Psychiat Epidemiol, 33: 263-268. Başoğlu M, Şalıcıoğlu E, Livanou M ve ark. (2001) A study of the validity of a screening instrument for traumatic stress in earthquarke survivors in Turkey. J Trauma Stress, 14:491-509. Başoğlu M, Kılıç C, Şalcıoğlu E ve ark. (2004) Prevalence of Posttraumatic Stress Disorder and Comorbid Depression in Eartquarke Survivors in Turkey: An Epidemiological Study. J Trauma Stress, 17:133-141. Baures MM (1996) Letting go bitternes and hate. J Humanistic Psychol, 36: 75-90. Dünya Sağlık Örgütü (1992) ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırılması. (Çev. ed.: MO Öztürk, B. Uluğ, Çev.: F. Çuhadaroğlu, İ. Kaplan, G. Özgen, MO Öztürk, M Rezaki, B Uluğ). Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayını, Ankara, 1993. Bronisch T, Hecht H (1989) Validity of adjustment disorder, comparison with major depression. J Affect Dis, 17:229-236. Despland JN, Monod L, Ferrero F ve ark. (1995) Clinical relevance of adjusment disorder in DSM-III and DSM-IV. Compr Psychiat, 36:454-460. Ekşi A (2002) Sığınmacı ve Göçmenlerde Psikopatoloji. Türk Psikiyatri Dergisi, 13(3):215-221. Fabrega H, Mezzich JE, Mezzich AC ve ark. (1997) Adjusment disorder as a marginal or transitional illness category in DSM-III. Arc Gen Psychiat, 44:567-572. Fava GA, Mangelli L, Ruin C ve ark. (2001) Assessment of psychological distress in the setting of medical diesease. Psychother Psychosom, 70: 171-175. Fischer G, Riedesser P (1999) Lehrbuch der Psychotraumatologie. München. Reinhardt. Grinberg L, Grinberg R (1999) Psychoanalytic perspectives on migration. Psycoanalyses and culture. A Kleinien perspective. Bell D (Ed). Tavistock Clinic Series, s. 154-170. Hofmann A (2006) Psychotraumatologie?der Stand des Wissens und die Versorgungslage. Psychotherapie im Dialog, 4:351-357. Karakaya I, Belma A, Coşkun A, Şişmanlar ŞG (2004) Marmara Depreminden Üç Buçuk Yıl Sonra Ergenlerde TSSB, Depresyon ve Anksiyete Belirtileri. Türk Psikiyatri Dergisi, 15(4):257-263. Kaya B (2000) Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Komorbidite. Psikiyatri Dünyası, 4:37-43. Koch E (1995) Hintergründe ?gescheiterter? Migration. Psychologie und Pathologie der Migration. E Koch, M Özek, WM Pfeiffer (Ed.) Freiburg im Bresgau. Lambertus, s.101-110. Linden M (2003) Posttraumatic Embitterment Disorder. Psychother Psychosom, 72: 195-202. Linden M, Schippan B, Baumann K, Spielberg R (2004) Posttraumatische Verbitterungsstörung (PTED). Nervenarzt, 75: 51-57. Maercker A (Ed) (2005) Therapie der posttraumatischen Belastungsstörungen, ikinci baskı. Berlin. Springer, s. 3-51. O'Brian LS (Ed) (1998) Traumatic events and mental health. Cambridge Univ Press, Cambridge. Pirhacova I (1997) Perceived social injustice and negative affective states. Studia Psycholog, 39: 133-136. Regier DA, Boyd JA, Burke JD ve ark. (1988) One-month prevalence of mental disorders in the United States, Arch Gen Psychiat, 45:977-986. Schippan B, Baumann K, Linden M ve ark. (2004) Weisheitstherapie ?kognitive Therapie der posttraumatischen Verbitterungsstörung. Verhaltenstherapie, 14: 284-293. Schwarzer R, Jerusalem M (Ed) (1994) Gesellschaftlicher Umbruch als kritisches Lebensereignis. Psychosoziale Krisenbewältigung von Übersiedlern und Ostdeutschen. Weinheim. Juventa Verlag. Simon GE (2000) Long-term prognosis of depression in primary care. Bull World Health Organ, 78:439-445. Sır A, Bayram Y, Özkan M ve ark. (1998) Zorunlu iç göç yaşamış bir grupta Travma Sonrası Stres Bozukluğu üzerine ön çalışma. Türk Psikiyatri Dergisi, 9:173-180. Sluzki CE (2001) Psychologische Phasen der Migration und Ihre Auswirkungen. T. Hegemann, R. Salman (Ed.) Transkulturelle Psychiatrie Berlin. Psychiatrie Verlag. Snyder S, Strain JJ, Wolf D ve ark. (1990) Differantiating major depression from adjusment disorder with depressed mood in the medical setting. Gen Hosp Psychiat, 12:159-165. Spurell MT, Mc Farlanen AC (1995) Life-events and psychiatric symptoms in a general psychiatry clinic. Ther role of intrusion and avoidence. Br J Med Psychol, 68: 333-340. Van der Kolk BA, Mc Farlane AC, Weisaeth L (Ed) (1996) Traumatic Stress. New York, Guilford. Weiss R (2005) Macht Migration krank? Seismo Verlag. Yılmaz AT, Hasanoğlu A, Weiss M ve ark. (2000) Depression und Kultur. E Koch, R Schepker, S Taneli (Ed) Psychosoziale Versorgung in der Migrationsgesellschaft. Lambertus Verlag, Freiburg im Breisgau, s. 148-157. Zemperl J, Frese M (1997) Arbeitslose: Selbstverwaltung überwindet die Lethargie. Psychol Heute, 24: 36-41 |
Konversiyon Bozukluğunda Uyarılmış Potansiyeller ve Beyin Kan Akımı Değişiklikleri: Olgu Sunumu ve Gözden Geçirme Dr. Nadide GÜRSES, Dr. Çağrı Mesut TEMUÇİN, Dr. Eser LAY ERGÜN, Dr. Aygün ERTUĞRUL, Dr. Suzan ÖZER, Dr. Başaran DEMİR GİRİŞ Konversiyon bozukluğu (KB); hareket, duyu ve nörovejetatif sistemle ilgili organlarda organik bir temele dayanmayan işlev yitimi, işlev azalması ya da çoğalması şeklinde tanımlanmaktadır (Öztürk 2001). Bu bozukluk ICD 10'da ?Disosiyatif bozukluklar? başlığı altında ?hareket ve duyuların disosiyatif bozukluğu? kavramı içerisinde yer almaktadır (Dünya Sağlık Örgütü 1992). DSM-IV'te ise somatoform bozukluklar başlığı altında bir tanı olarak yer almaktadır (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994). Her iki tanı sisteminde de tanı konulabilmesi için saptanan işlev bozukluğunun tıbbi bir bozukluğa bağlı olmamasının gerekli olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda konversiyon bozukluğu belirtileri gösteren hastalarda beyin işlevlerinde patolojik bulguların olabileceğine ilişkin bulgular bildirilmektedir. Bu gibi sonuçlar konversiyon bozukluğu belirtileri gösteren hastalarda bu belirtilere eşlik eden ve beyin görüntüleme ve nörofizyolojik ölçümlerle saptanabilen bozukluklara odaklanılmasına neden olmuştur. Beyin görüntüleme alanında bildirilen ilk bulgular sol hemiparezi tarzında konversiyon belirtileri olan bir hastada saptanan beyin etkinlik değişiklikleridir (Marshall ve ark. 1997). Bu hastada hemiparezik beden yarısını hareket ettirme çabası ile birlikte sağ primer motor kortekste bir etkinlik artışı görülmemiş, ancak sağ orbitofrontal ve ön singulat bölgelerde etkinlik artışı saptanmıştır. Yazıcı ve Kostakoğlu (1998) astazi-abazi tarzında yürüme bozukluğu belirtileri gösteren 5 hastada yaptıkları beyin SPECT çalışmalarında 4 hastada sol temporal, 1 hastada ise sol paryetal lobda bölgesel beyin kan akımında azalma saptamışlardır. Spence ve arkadaşları (2000) işlevsel beyin görüntüleme çalışmalarında hemiparezi belirtileri ile giden konversiyon bozukluğu hastalarında azalmış sol dorsolateral prefrontal korteks etkinliği saptamışlardır. Bir başka çalışmadaduyusal-motor kayıpları olankonversiyon bozukluğu hastalarında, belirtilerin olduğu beden yarısının karşı tarafında talamus, putamen ve kaudatta bölgesel beyin kan akımının azaldığı saptanmıştır. Araştırmacılar belirtilerin düzelmesi ile birlikte beyin kan akımı bulgularının da düzeldiğini bildirmektedirler (Vuilleumier ve ark. 2001). Bir diğer olgu sunumunda konversiyon bozukluğu belirtileri taşıyan bir hastada sağ paryetal lob enfarktının eşlik ettiği bildirilmiştir (Ramasubbu 2002). Konversiyon bozukluğu olan hastaların, elektrofizyolojik ölçümlerini değerlendiren araştırmalar çoğunlukla negatif sonuçlar vermiştir. Yazında yer alan az sayıdaki bulgular ise tutarsızdır ve geniş örneklemli, yeni araştırma bulgularıyla desteklenmemiştir. Hernandez ve arkadaşları (1963) bir olgu sunumunda kolunda duyu kaybı olan bir konversiyon bozukluğu hastasında SEP dalgalarının izlenmediğini bildirmişlerdir. Bir başka çalışmada; histerik hemiparezi bulguları taşıyan bir hastada, belirtilerin olduğu tarafta eşik altı uyaran verildiğinde SEP dalgalarının genliğinde azalma olduğu, eşik üstü uyaran verildiğinde ise SEP dalgalarının simetrik olduğu bildirilmiştir (Levy ve Mushin 1973). Flor-Henry ve arkadaşları (1981) konversiyon belirtileri olan hastalarda yaptıkları nörofizyolojik testler ile baskın hemisferde daha şiddetli olmak üzere hem baskın hem de baskın olmayan beyin yarısında bozukluklar saptamışlardır. Yukarıdaki bulgulara ek olarak Yazıcı ve arkadaşları (2004) yukarıda sözü geçen beyin görüntüleme çalışması kapsamında yer alan konversiyon bozukluğu hastalarının ikisinde saçlı deriden elde edilmesi gereken somatosensoryel yanıtların hastalığın aktif döneminde elde edilemediğini, ancak belirtiler yatıştıktan sonra hastaların SEP yanıtlarının normale döndüğünü bildirmektedirler (Yazıcı ve ark. 2004). Ülkemizde gerçekleştirilen bir çalışmada ise çeşitli nörolojik belirtilerle giden konversiyon bozukluğu hastalarında olaya bağlı işitsel uyarılmış potansiyeller çalışılmış, N1 ve P2 ortaya çıkış süreleri kontrol grubuna göre uzamış, P3 genliğinin ise azalmış olduğu bulunmuştur (Köse ve ark. 1998). Yazında az sayıdaki bu pozitif bulgular olmakla birlikte, daha yüksek oranda negatif bulgular bildirilmektedir (Kaplan ve ark. 1985, Foong ve ark. 1997, Haghighi ve ark. 2001, Ramassubu 2002). İkinci gruptaki çalışmalar konversiyon bozukluğu hastalarında uyarılmış potansiyellerde patolojik bir bulgu olmamasının konversiyon bozukluğu tanısı için bir ölçüt olduğunu ileri süren görüşü desteklemektedirler. Bu yazıda konversiyon bozukluğu belirtileri olan bir hastada saptanan bölgesel beyin kan akımı değişiklikleri ve uyarılmış potansiyellere ilişkin bulgular sunulmaktadır. Hasta ve yakınına yapılan tetkiklerin amaçları anlatıldı ve ?bilgilendirilmiş olurları? alındı. OLGU 21 yaşında, bekar kadın. Çalışmıyor. Ailesi ile birlikte Artvin'de yaşıyor. Yakınmaları ilk kez 5 yıl önce merdiven çıkarken tüm vücudunda titreme ve dengesizlik belirtileri ile başlamış. Bu belirtiler bir iki aylık aralıklarla bir kaç kez tekrarlamış. Sonrasında süreklilik kazanmaya başlamış. Önceleri yürümekte önemli bir güçlük çekmezken, giderek yürürken zorlanmaya başlamış. Yürürken sık sık düşüyor ya da bir yere tutunmak zorunda kalıyormuş. Karşıdan biri kendisine doğru geldiğinde dengesizliği artıyor, tüm vücudu titriyormuş. Geceleri yatakta sağa sola dönmekte zorlanıyormuş. Sabahları yataktan desteksiz kalkamıyormuş. Merdiven çıkması gerekince bacakları titriyor, dengesini sağlayamıyormuş. Bu nedenle evin dışına çok fazla çıkamıyor, evdeyken de gündelik işlerinin bir bölümünü gerçekleştiremiyormuş. Yorulduğu zamanlar tüm yakınmaları daha fazla artıyormuş. Bazen yürüme güçlüğü ve dengesizlik yakınmalarına ellerindeki titremeler de ekleniyormuş. Hasta bu yakınmalarla yaşadığı ilde görev yapan nöroloji doktorları tarafından değerlendirilmiş. Beyin magnetik rezonans görüntülemesi yapılmış ve normal sınırlar içerisinde olduğu bildirilmiş. Geçen süre içerisinde yakınmalarında bir düzelme olmaması üzerine hasta Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniğine başvurmaya karar vermiş. Hasta ilk kez hastanemiz nöroloji polikliniğinde yukarıdaki öykü ile değerlendirildiğinde yürüme güçlüğü dışında nörolojik herhangi bir anlamlı bulgu taşımadığı, yürüme güçlüğü belirtilerinin de herhangi bir nörolojik rahatsızlık ile uyumlu olmadığı düşünülerek konversiyon bozukluğu ön tanısı ile psikiyatri bölümüne yönlendirilmiştir. Psikiyatri polikliniğinde yapılan muayenede aynı doğrultuda bir görüş belirmesi üzerine tedavisinin planlanması amacıyla psikiyatri yataklı servisinde izlenmesine karar verildi Hastanın psikiyatri servisine kabul edildiği tarihte belirgin yürüme güçlüğü devam ediyordu. Yürürken sık sık düşüyor ya da bir yerlere tutunmak zorunda kalıyordu. Yürüme sorununun yaşamını önemli ölçüde aksatmasına karşın, duygusal olarak yaşadığı zorlanmaya ilişkin kısmen bir aldırmazlık içerisinde olduğu göze çarpıyordu. Yapılan fizik muayenesinde anlamlı bir bulgu saptanmadı. Nörolojik muayenesinde; kafa çiftleri normal olarak değerlendirildi, motor ya da his muayenelerinde normal dışı bir bulgu saptanmadı. Refleks muayeneleri normaldi. Patolojik refleks saptanmadı. Psikiyatrik muayenesinde hastanın bilinci açıktı, yeterli kooperasyon kuruyordu. Genel görünümü yaşı ve sosyoekonomik düzeyi ile uyumlu idi. Konuşması normal hızda ve tonda idi. Duygudurumu keyifsiz olmakla birlikte depresyon bulguları saptanmadı. Herhangi bir algı bozukluğu belirtisi gözlenmedi. Düşünce akışı doğaldı. Düşünce içeriğinde hastalığına yönelik endişeleri mevcuttu. Hemogram, kan biyokimyası, tiroid işlevleri, serum B12 vitamini, folik asit düzeyleri, idrar tetkiki normal sınırlarda bulundu. EEG incelemesinde patolojik bulgu saptanmadı. Hastanın beyin görüntüleme tetkik sonucunun (MR) normal sınırlar içerisinde olması dikkate alınarak, konversiyon bozukluğu tanısı kesinleştirildi.Hastanın ilk uyarılmış potansiyel (SEP, MEP) ölçümleri ve ardından bölgesel beyin kan akımı (SPECT) değerlendirilmeleri bu sırada gerçekleştirildi. Hastaya psikiyatri servisinde yattığı süre içerisinde çatışma alanlarını ele alan, destekleyici yönü ön planda psikoterapi yanında sertralin tedavisi (50 mg/gün) başlandı. Ayrıca yürüme güçlüğü belirtileri üzerinde fiziksel olarak başetme becerileri kazanabilmesi için fizik tedavi programına dahil edildi. Serviste yattığı süre içerisinde özellikle tedavi ekibinin bulunduğu ortamlarda yürümesindeki dengesizlik ve düşme şikayetlerinin artış gösterdiği gözlendi. Yapılan görüşmeler sırasında hastanın 7 yaşında iken 2 yaş büyük bir yakını tarafından cinsel tacize uğradığı öğrenildi. Hasta bu olay nedeni ile kendisini suçlu hissettiğini, geleceğe yönelik endişeleri olduğunu belirtiyordu. Ayrıca hastanın 8 yaşında iken babasının bir kaza sonrası silahla yaralandığı ve bu olayla ilgili olarak üzüntü duyduğu öğrenildi. Hastanın izleminde yürümedeki dengesizlik ve düşme yakınmalarının gün içerisinde dalgalanma göstermekle birlikte genel olarak giderek azaldığı görüldü. Servise ilk yattığı günlerde yürürken bacakları titriyor ve bir yere tutunmak durumunda kalıyor, bazen de düşüyordu. Bu şekilde gün içinde en az 3-4 kere düştüğü oluyordu. Ancak ilerleyen haftalarda titremesinin azaldığı ve dengesini daha iyi koruyabildiği gözlendi. Düşme sayısı haftada bir-iki defaya indi. Ayrıca başlangıçtayürürken dönüşlerde dengesini koruyamazken, ilerleyen haftalarda daha rahat dönebildiği gözlendi. Servisteki ilk günlerinde daha geniş adımlarla yavaş yavaş ve tutunarak yürürken izlemde daha hızlı ve normal adımlarla yürüyebildiği gözlendi. Önceleri merdivenlerden çıkamazken veya destekle çıkabilirken, izlemde yavaş da olsa merdivenleri kendi başına çıkabildiği, serviste fizyoterapist tarafından yapılan egzersizleri daha kolay yapabildiği gözlendi. Hastaneye yatışını takiben 8 hafta sonra yürüme güçlüğü, dengesizlik ve düşme yakınmaları kısmen azalan hastanın taburcu edilerek ayaktan kontrol görüşmeleri ile izlenmesine karar verildi. Taburcu edilirken hastaya fizyoterapist tarafından günlük egzersiz programı verildi. Hasta ve ailesi rahatsızlık hakkında tekrar bilgilendirildi ve tutum önerilerinde bulunuldu. Taburcu edildikten 10 gün sonra değerlendirilen hastanın evde hiç düşmediği, annesine ev işlerinde yardım edebildiği, arabaya yardımsız binebildiği öğrenildi. Fizyoterapisti tarafından verilen günlük egzersizlerini düzenli yaptığı bildirildi. Sonrasında ulaşım güçlüğü nedeni ile aile ancak 2 ayda bir kontrole gelebileceğini bildirdi. İki ay sonraki kontrolünde hastanın ara ara düşme şikayetlerinde artış olduğu, bazı günler ise tama yakın düzelme olabildiği öğrenildi. İyi olduğu günlerde annesine ev işlerinde yardım ettiği, annesinin yardımı ile tarlaya yürüyerek gidebildiği öğrenildi. İlerleyen kontrollerde isteksizlik, keyifsizlik gibi şikayetlerinde artış olduğu, görüşme sırasında çökkün olduğu görüldü. Görüşmede yürüyememe şikayetinin tama yakın düzelmediğini, bu nedenle karamsarlığa düştüğünü belirtiyordu. Bu nedenle serviste yatarken başlanan sertralin dozu 100 mg /güne çıkarıldı. İzlemde nedenini bilmedikleri bir şekilde evleri yanan ve yakınlarında kalmaya başlayan hastanın depresif belirtilerinin daha da arttığı gözlendi. Ayrıca bu olay sonrası hastanın düşme sıklığı artış gösterdi. Bütün gün evde oturuyor, hiçbir iş yapamıyordu. Sertralin kesilerek venlafaksin 150 mg/gün tedavisi başlandı. Bir sonraki kontrolde şikayetlerinde düzelme olmayan hastanın tedavisine lityum ilacı eklendi. Hastanın en son kontrolü 2 ay önce yapıldı. Bu muayenede hastanın isteksizlik, keyifsizlik, sık ağlama şikayetleri azalmıştı. Ancak halen yürüme güçlüğü yaşıyordu. Evde iş yapamadığını, bulaşık yıkamaya kalksa tabakları yere düşürüp kırdığını, sürekli halıya takılıp yere düştüğünü belirtiyordu. Yemek yerken elinin titrediğini, yemekleri üzerine döktüğünü söylüyordu. Tuvalete annesinin desteği ile gidebildiğini, dışarıya kendi başına çıkamadığını belirtiyordu. Hastaya günlük egzersiz programına uyması, güç de olsa ev işlerini yapmaya çalışması belirtildi. Hasta halen 2 aylık aralıklarla düzenli olarak takip edilmektedir. (Bu yazının Türk Psikiyatri Dergisi'nde yayınlanma sürecinde (Mart 2007) hasta bir kez daha kontrol muayenesi için geldi. Bu muayenede yürüme güçlüğünün büyük ölçüde düzelmiş olduğu kaydedildi. Ayrıca depresyon belirtilerinde tama yakın bir düzelme kaydedildi). Elektrofizyolojik Çalışmalar ve Bulgular Somatosensoryel uyarılmış potansiyeller (SEP): Hastadaki yürüme bozukluğu ve dengesizlik nedeniyle, olası bir arka kordon tutuluşunun dışlanması açısından somatosensoryel uyarılmış potansiyellerin (SEP) değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu amaçla sağ medyan sinir, el bileği hizasında yüzeyel elektrik stimülatörü ile 2 Hz frekansında 0.2 ms süreli elektriksel uyaranlar ile uyarıldı. Karşı taraf paryetal duyusal korteksten (C3') SEP kaydedildi. İkiyüz uyarının ortalaması alınarak 2 kez tekrar edildi. Ölçümler iki tekrarın ortalaması alınarak yapıldı. Hastanın ilk SEP değerlendirmesi hastanede yattığı süre içerisinde yapıldı. Bu değerlendirmede N20, P25 dalga ortaya çıkış süreleri ve N20 genliği normal sınırlar içerisinde olmakla birlikte, P25-N33 tepeden tepeye genliğinin çok yüksek olduğu dikkati çekti (dev SEP). Taburculuğu takiben belirtilerin azalmış olduğu 6 aylık süreçte hastanın iki kez daha SEP incelemesi yapıldı. Bu değerlendirmelerde P25-N33 amplitüdünün sırası ile 87 µV, 103.9 µV ve 113.5 µV olacak şekilde giderek yükseldiği gözlendi (Şekil 1. A-B-C). Bu bulgu üzerine, motor kontrol ve hareket bozuklukları incelemelerinde kullanılan aşağıdaki elektrofizyolojik çalışmalar gerçekleştirildi. Olaya ilişkin potansiyeller: Standart işitsel şaşırtmalı uyaran düzeneği (oddball paradigm) kullanıldı. Sık tonlar düzenli aralıklarla, nadir tonlar ise rastgele aralıklarla verilerek Cz ve Pz elektrotlarından kayıt alındı. Kayıt 2 kez tekrarlandı. Her iki kayıtta da P300 dalgasının ortaya çıkış süresi normal sınırlar içerisinde idi (330 ms). Hareket-ilişkili potansiyeller: Hastaya, istemli olarak ve düzensiz aralıklarla (yaklaşık 2 saniyede bir) sağ el 2. parmakta ani abdüksiyon hareketi yapması öğretildi. Hasta öğretilen hareketi yaparken, sağ 1. dorsal interosseous kasından konsantrik iğne elektrot ile EMG, Cz ve C3 elektrod poziyonundan ise EEG kaydı alındı. Rektifiye EMG sinyali, tetik potansiyel olarak kullanıldı. EMG sinyalinin başlangıcından itibaren tetiklenen EEG sinyallerinin, 2 s. öncesi ile 500 ms sonrasını alacak bir analiz penceresinde, ?back-averaging? yöntemi ile ortalaması alındı. Elde edilen hareket ilişkili potansiyellerin genlik ve ortaya çıkış süreleri normal sınırlar içerisinde idi. Transkraniyal Manyetik Uyarılma (TMU) Transkraniyal Manyetik Uyarılma için Medtronic MagPro manyetik uyarı cihazı kullanılarak, hastanın I. dorsal interosseous kasından yüzeyel elektrotlar ile kayıt alındı. TMU ile, istemli kasılma sırasında eşik üstü uyaran uygulanarak istemli EMG etkinliğindeki kesinti (sessiz süre) hesaplandı. Sessiz süre normal sınırlar içerisinde idi (264 ms). Ayrıca, koşullayıcı uyaran MEP yanıtı oluşturmayacak şekilde ve motor eşik değerin % 75'i uyarım şiddetinde, test uyaranı ise motor eşik değerin % 120 üstünde olacak şekilde 1,2,3,4,5,6,7,9,12,15 ms uyaranlar arası süre (interstimulus interval) ile çift uyarı kullanılarak intrakortikal inhibisyon ve fasilitasyon incelendi. Çift uyarı ile 1-5 ms uyaranlar arası sürede, kontrol yanıtına göre test yanıtı genliğinde düşüş (inhibisyon), 7 ms'nin üzerinde ise artış (fasilitasyon) gözlendi. Bu bulgular normal sınırlar içerisinde kabul edildi. Bölgesel Beyin Kan Akımı (SPECT) Bulguları Bölgesel beyin kan akımı değerlendirilmesi beyin perfüzyon SPECT (Single Photon Emission Computed Tomography) çalışması ile yapıldı. Hastaya tedavi öncesinde ve tedaviden 3 ay sonra olmak üzere toplam 2 kez beyin perfüzyon SPECT çalışması uygulandı. Beyin SPECT çalışması için hasta loş ve sessiz bir odada 5 dakika bekletildikten sonra Tc-99m ECD (?ethyl cysteinate dimer?, ?Neurolite, Bristol-Myers Squibb?, Belçika) isimli beyin perfüzyon ajanı 555 MBq dozda intravenöz yolla enjekte edildi. Enjeksiyondan 15 dakika sonra çift başlı SPECT gamma kamera (Siemens, E-CAM, Erlangen, Almanya) ile beyin perfüzyon SPECT görüntülemesi (yüksek çözünürlüklü, paralel delikli kolimatör, 3600 rotasyon, 128X128 matriks, 128 X 40 saniyelik görüntüleme) yapıldı. Tedavi öncesi dönemde beyin SPECT çalışmasında sol paryetal bölgede belirgin ve sol temporal lob bölgesinde orta derecede azalmış bölgesel beyin kan akımı (hipoperfüzyon) izlendi (Resim 1A-1B). Diğer kortikal, subkortikal bölgelerde ve serebellumda kanlanma normaldi. Tedaviden 3 ay sonra uygulanan ikinci beyin SPECT görüntülemesinde ilk sintigrafide sol paryetal bölgede izlenen kanlanma azlığının tamamen düzeldiği görüldü; sol temporal bölgedeki kanlanma azlığı ise sürmekteydi (Resim 2A-2B). TARTIŞMA Hastamızda belirtilerin yoğun olduğu dönemde elde edilen P25-N33 dalga genliklerinin yükselmesi şeklindeki SEP bulgularının kontrol muayenelerinde de sürdüğü görülmüştür. Yazında değişik hastalık gruplarında gözlenen dev SEP'ler, primer duyusal korteks alanlarının uyarılabilirliğinde artış veya intrakortikal disinhibisyon ile ilişkilendirilmiştir (Kofler ve ark. 2000). Dev SEP bulgusu en sık kortikal refleks myoklonuslu hastalarda saptanmış ve fizyopatolojisi bu hastalık grubunda incelenmiştir. Bu çalışmalarda dev SEP'lerin, anormal bir potansiyel bileşeni olarak ortaya çıkmadığı, normal SEP'in fizyolojik bileşenlerindeki aşırı artıştan kaynaklandığı ileri sürülmüştür (Shibasaki ve Hallet 2005). Artmış uyarılabilirliğin ise primer somatosensoryal kortekste ve dokunma duyusundan girdiler alan 3b ile proprioseptif girdiler alan 3a alanlarından kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Ağrılı uyaranlar ile yapılan çalışmalarda ise SEP bileşenlerinde artış gözlenmemiştir. Bu hastalık grubunda, hastamızda olduğu gibi, subkortikal alanlardan kaynaklanan ortaya çıkış süresi daha kısa olan SEP bileşenlerinin (N20, P20) genliğinde bir artış gözlenmemiştir. Diğer yandan hastamızda, TMU çalışmalarında, incelenen parametreler için, motor kortikal alanlarda intrakortikal uyarılabilirlikte artış veya inhibisyonda azalma gözlenmemiştir. Bu tür SEP bulguları daha önce konversiyon bozukluğu olan hastalarda bildirilmemiştir. Hastamızın belirtileri arasında bulunan, yürümek, merdiven çıkmak gibi etkinlikler ile artış gösteren titreme, irkilme şeklindeki hareket bozukluklarının ayırıcı tanısında, hastada kortikal myoklonusu destekler bulgu saptanmamıştır. Diğer yandan, yukarıda belirtildiği gibi, kortikal myoklonusta, saptanan duyusal-motor korteks uyarılabilirlik değişikliklerinin ve dev SEP'lerin semptomatik açıdan bu bozukluğa benzerlik gösteren olgumuzda da gözlenmiş olması ilginç bir bulgudur. Buhastada elde edilen beyin görüntüleme bulguları belirtilerin daha yoğun olduğu dönemde sol paryetal ve temporal bölgelerde bölgesel beyin kan akımında orta derecede bir azalma olduğunu göstermektedir. Belirtilerin kısmen düzelmesi ile, paryetal bölgedeki kanlanma azalmasında düzelme görülürken temporal bölgedeki kanlanma azalmasının sürdüğü saptanmıştır. Bunun yanısıra, ilk SEP değerlendirmesinde saptanan P25-N33 dalga genliklerinin yüksek olmasına ilişkin bulgu kontrol SEP'lerinde de aynen sürmektedir. Benzer bir şekilde Yazıcı ve Kostakoğlu'nun (1998) araştırma bulguları da hastalığın aktif olduğu dönemde sol paryetal ve temporal bölgelerde kan akımında göreceli azalmaya işaret etmektedir. Ancak bu araştırmada izlem süresi içerisinde yeniden SPECT incelemesi yapılmadığı için belirtilerin seyri ile kan akımı değişiklikleri arasında bir ilişki kurulamamaktadır. Vuilleumier ve arkadaşları (2001) ise bir grup konversiyon bozukluğu hastasında belirtilerin karşı tarafında talamus, putamen ve kaudat çekirdekte bölgesel kan akımının azaldığını bildirmişlerdir. Bu çalışmada klinik belirtilerin düzelmesi ile birlikte beyin kan akımı değişikliklerinin de düzeldiği bildirilmektedir. Burada sunulan hastada talamus ve bazal ganglionlarda bölgesel beyin kan akımı normal ve simetrik olarak bulunmuştur. Yazında bildirilen işlevsel beyin görüntüleme çalışmalarından elde edilen bulgular henüz konversiyon bozukluğunun fizyopatolojisini yeterli şekilde açıklayamamaktadır. Marshall ve arkadaşları (1997) yukarıda anılan hasta kayıtlarında hemiparezik beden yarısını hareket ettirme çabası ile birlikte primer motor kortekste bir etkinlik artışı görülmezken, sağ orbitofrontal ve ön singulat bölgelerde etkinlik artışı görülmesini, bu beyin yapılarının motor korteks üzerinde inhibe edici bir etkiye sahip olabileceği yönünde yorumlamışlardır. İlginç bir şekilde, Halligan ve arkadaşları (2000) da hipnoz altında paralizi belirtileri yaşayan bir hastanın ekstremitesini hareket ettirme çabası ile birlikte karşı taraf orbitofrontal ve ön singulat kortekslerinde bir etkinlik artışı saptamışlardır. Araştırmacılar bu bulguları konversiyon bozukluğu ve ?hipnotik felç? ile ilgili fizyo-patolojik süreçlerin benzer oldukları yönünde yorumlamaktadırlar. Vuilleumier ve arkadaşları (2001) ise konversiyon bozukluğu belirtileri taşıyan hastalarda bölgesel kanlanma değişikliklerin yalnızca korteks yapıları ile sınırlı olmadığını göstermektedirler. Araştırmacılar kendi olgu serilerindeki duyusal ve motor işlev bozukluğu olan hastalarda, belirtilerin karşı tarafında talamus ve bazal gangliyonlarda saptanan kanlanma azlığından yola çıkarak, konversiyon bozukluğunda striatum-talamus-korteks arasındaki devrenin (striatotalamokortikal devre) bir rolü olabileceği yorumunu yapmaktadırlar. Duygusal streslerin bu devreyi amigdala ve orbitofrontal korteksten köken alan uyarılar aracılığı ile engelleyerek motor hareket bozukluklarına neden olabileceğini öne sürmektedirler. Bu araştırmada ilginç bir şekilde, kaudat çekirdek kanlanması ile belirtilerin sonlanışı arasında bir ilişki saptanmıştır. Spence ve arkadaşları (2000) çalışmalarında konversiyon bozukluğu hastalarında hareket sırasında sol dorsolateral prefrontal korteks etkinliğinde azalma görmüştür. Aynı çalışmada istemli olarak felç izlenimi veren (kandırmaya yönelik olarak) hastalar da değerlendirilmiş ve konversiyon bozukluğu hastalarından farklı olarak bu hastalarda sağ ön prefrontal kortekste etkinlik azalması gözlenmiştir. Araştırmacılar dorsolateral prefrontal korteksin yüksek düzeyde iradi hareketlerin gerçekleştirilmesinden sorumlu merkezlerden birisi olduğunu ve konversiyon bozukluğu hastalarında bu iradi hareketlerin gerçekleştirilmesinde bir güçlük olduğunu ileri sürmektedirler. Bu hastada elde edilen bölgesel beyin kan akımı verilerini değerlendirirken dikkate alınması gereken önemli bir konu da psikiyatrik rahatsızlıklara eşlik eden bölgesel beyin kan akımı değişikliklerinin her zaman o hastalıkla ilgili özgül fizyopatolojik süreçleri yansıtmıyor olabileceğidir. Bölgesel kan akımı değişikliklerinin bir bölümü, hastalığa ikincil olarak gelişen diğer bazı süreçleri (anksiyete vs) ya da organizmada psikolojik-fiziksel strese uyum sağlama sürecinde ortaya çıkan bazı mekanizmaları yansıtıyor olabilir. Dolayısıyla bu hastada saptanan bu bulguların net açıklaması ancak daha geniş örneklemli ve kontrollü araştırmaların sonucunda ortaya çıkabilecektir. Bu hastadan elde edilen bulgular toplu olarak, konversiyon bozukluğu olan hastalarda önemli beyin bulgularının eşlik edebileceğini düşündüren diğer araştırma bulgularını destekler niteliktedir. Bu tür bulguların ilerisi için olası bir etkisi sınıflandırma sistemlerinde konversiyon bozukluğunun tanımlanma biçimi üzerine olacaktır. Konversiyon bozukluğunda ?tabloyu açıklayabilecek beyin bulgularının olmaması' halen bir tanı ölçütü olarak değerlendirilmektedir. Kuşkusuz bu türden beyin bulguları biriktikçe tıbbi bozukluk ?işlevsel bozukluk ayırımı da anlamını yitirecektir. Son olarak, bu olguda belirti seçiminde anlamlı olabilecek bazı özellikler gözlenmiştir. Hastanın babası kaza sonucunda sol kol ve bacağından yaralanmış ve buna bağlı olarak uzun bir süre sol bacağını sürüyerek yürümek zorunda kalmış, ara ara dengesini sürdürmekte güçlükler yaşamıştır. Hasta babasının yüz yüze olduğu zorlanmayı yakın olarak yaşamış ve bundan etkilenmiştir. Diğer çalışmalar ve klinik gözlemler konversiyon bozukluğu hastalarının ?belirti seçiminde? yakın çevrelerinde yaşanan bedensel belirtilerin bir ?model? olarak alınabildiğini göstermektedir. Bu durum bizim hastamız için de geçerli olmuş olabilir. KAYNAKLAR Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, dördüncü baskı (DSM-IV) (Çev.ed.: E. Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. Dünya Sağlık Örgütü (1992) ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması. (Çev. ed.: MO Öztürk, B. Uluğ, Çev.: F. Çuhadaroğlu, İ. Kaplan, G. Özgen, MO Öztürk, M. Rezaki, B. Uluğ) Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayını, Ankara, 1993. Flor-Henry P, Frown-Auch D, Tapper M ve ark. (1981) A neuropsychological study of the stable syndrome of hysteria. Biol Psychiatry, 16: 601-626. Foong J, Ridding M, Cope H ve ark. (1997) Corticospinal function in conversion disorder. J Neuropsychiatr, 9(2):302-303. Haghigi SS, Meyer S (2001) Psychogenic paraplegia in a patient with normal electrophysiological findings. Spinal Cord, 39: 664-667. Halligan PW, Athwal, Oakley DA ve ark. (2000) Imaging hypnotic paralysis: implications for conversion hysteria. The lancet, 355:986-987. Hernandez-Peon R, Chavez?Ibarra G, Aguilar?Figueroa E (1963) Somatic evoked potantials in one case of hysterical anesthesia. Electroencephalogr Clin Neurophysiol, 15: 889-892. Kaplan BJ, Friedman WA, Gravenstein D (1985) Somatosensory Evoked Potentials in Hysterical Paraplegia. Surg Neurol, 23:502-6. Kofler M, Muller J, Reggiani L, Wenning GK (2000) Somatosensory evoked potentials in progressive supranuclear palsy. J Neurol Sci, 179: 85-91. Köse S, Tunca Z, Çakmur R ve ark. (1998) Konversiyon Bozukluğunda Olaya Bağlı İşitsel Uyarılmış Potansiyeller (P300): Depresyon ve Anksiyete ile İlişkileri. Turk Psikiyatri Derg, 9(1):1-11. Levy R, Mushin J (1973) Somatosensory evoked responses in patients with hysterical anesthesia. J Psychosom Res, 17:81-84. Mashall JC, Halligan PW, Fink GR ve ark. (1997) The funchional anatomy of a hysterical paralysis. Cognition, 64: B1-B8. Öztürk O (2001) Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. 8. basım, Feryal Matbaası, Ankara, s.389-425. Ramasubbu R (2002) Conversion sensory symptoms associated with parietal lobe infarct: case report, diagnostic issues and brain mechanisms. J Psychiatry Neurosci, 27(2):118-122. Shibasaki H, Hallet M (2005) Electrophysiologıcal studies of myoclonus. Muscle Nerve, 31: 157?174. Spence S, Crimlisk H, Cope H ve ark. (2000) Discrete neurophysiological correlates in prefrontal cortex during hysterical and feigned disorder of movement. Lancet, 355 (9211) :1243-1244. Vuilleumer P, Chicherio C, Assal F ve ark. (2001) Functional neuroanatomical correlates of hysterical sensorimotor loss. Brain, 124:1077-1090. Yazıcı KM, Kostakoğlu L (1998) Cerebral blood flow changes in patients with conversion disorder. Psychiatry Res, 83:163-168. Yazıcı KM, Demirci M, Demir B ve ark. (2004) Abnormal somatosensory evoked potentials in two patients with conversion disorder. Psychiatry Clin Neurosci, 58: 222-225. |
Psikiyatrik Birinci Eksen Tanısı Almayan İnfertil Çiftlerde Emosyonel Semptomlar, Sosyal Destek ve Cinsel İşlev Bağlamında Cinsiyet Farkı Var Mı? Dr. Tunay KARLIDERE, Dr. Ali BOZKURT, Dr. Sinan YETKİN, Dr. Ali DORUK, Dr. Levent SÜTÇİGİL, Dr. Kamil NAHİT ÖZMENLER, Dr. Aytekin ÖZŞAHİN GİRİŞ Herhangi bir korunma yöntemi kullanmaksızın en az bir yıllık süre içerisinde çiftin düzenli cinsel ilişkisine rağmen kadının gebe kalamaması şeklinde tanımlanan infertilite, bireye özel ve sonuçları belirsiz bir durum olması nedeniyle stresör ve yaşam krizi olarak ifade edilmektedir (Newton ve ark. 1999). Eşler infertiliteye farklı tepkiler gösterebilmekte (Greil 1997) ve bu tepki infertilite nedeninin eşin hangisi olduğuna bağlı olarak da değişebilmektedir (Mahlstedt 1985). Bir taraftan infertilitenin kendisi, diğer taraftan üreme yardımı için uygulanan tetkik ve tedavi yaklaşımları, bireyin ve çiftin başa çıkma becerilerini ve sosyal destek kaynaklarını zorlayıp, fiziksel ve emosyonel enerjisini tüketerek (Boivin ve ark. 1999) cinsel işlev bozukluğu, depresyon, kaygı ve çiftin ilişkisinde bozulmaya neden olmaktadır (Wright ve ark. 1991, Hammarberg ve ark. 2001, Ramezanzadeh ve ark. 2006). İnfertilitenin hem cinsel işlev hem de emosyonel durum ile ilişkisi iki yönlü gibi görünmektedir. Cinsel işlev bozuklukları bir taraftan infertil çiftlerin küçük bir bölümünde kadın ve erkek infertilitesinin asıl sebepleri olabilirken (Boivin ve ark. 2001) diğer taraftan ve büyük oranda infertilite ve tedavi uygulamaları sırasında gelişen depresyon ve anksiyeteye bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir (Ramezanzadeh ve ark. 2006). Kaygı ve depresif semptomlar için de benzer durum söz konusu olup bu emosyonel sorunlar infertilitenin sebebi (Saleh ve ark. 2003) ya da sonucu olabilmektedir (Greil 1997). Ayrıca emosyonel durumun gebelik oluşumuna etkisi bulunmadığını belirten araştırmaların (Milad ve ark. 1998, Anderheim ve ark. 2005) aksine kadınların tedavi başlangıcındaki yüksek kaygı düzeyi ve depresif semptom şiddetinin gebelik şansını azaltabildiğini gösteren sonuçlar bulunmaktadır (Smeenk ve ark. 2001, Gülseren ve ark. 2006). Bu nedenle üreme merkezlerine başvuru sırasında sorunu olanlara tedavi ve destek verilmesinin gebelik şansını arttırabileceği ileri sürülmektedir (Slade ve ark. 1997). İnfertil çiftlerin uzman yardımı almak yerine öncelikle aile ve arkadaşlarının sosyal desteğini aradıklarına dikkat çekilerek (Boivin ve ark. 1999) sosyal desteğin stresöre karşı tampon etkisi yapabileceği ileri sürülmektedir (Helgeson 2003). Bununla birlikte, infertil çiftlerin sosyal destekleri, bu desteğin cinsiyetler arasındaki farklılıkları ve emosyonel zorlanmaya olan etkisi konusundaki veriler çelişkilidir. Sosyal desteğin infertilitenin emosyonel zorlanmasını azaltabileceği (Boivin ve ark. 1999), ek zorlanmaya neden olabileceği (Wilson ve Kopitzke 2002) ya da ters bir etkiyle kaygıyı ve depresif semptomları artırabileceği (Mindes ve ark. 2003) tanımlanmaktadır. Ülkemizde yapılan ve infertilitenin emosyonel yönünü araştıran kısıtlı sayıdaki çalışmalardan birisinde üreme yardımı öncesi uygulamalar hakkında bilgilendirilen ve bilgilendirilmeyen infertil çiftlerin emosyonel semptomlarının farkı değerlendirilirken (Terzioğlu 2001), diğerlerinde (Güz ve ark. 2003, Gülseren ve ark. 2006, Özkan ve Baysal 2006). İnfertil kadınların kaygı ve depresyon düzeyleri sağlıklı kadınlarla karşılaştırılmış, fakat erkekler çalışmaya alınmamıştır. Bu araştırmalarda infertil çiftlerin sosyal desteğine, bu desteğin emosyonel etkileriyle cinsiyet farkına ve infertil kadınların cinsel yaşamlarının sorgulandığı bir çalışma dışında (Özkan ve Baysal 2006) çiftin cinsel işlevselliğine ait verilere rastlanmamıştır. Ülkemizin alandaki veri yetersizliği göz önünde tutularak; bu çalışma, üreme yardımı için başvuran infertil çiftlerde, infertiliteden kaynaklanacak emosyonel ve cinsel işlev alanındaki olası sorunları cinsiyet farkına göre belirlemek ve gerekenleri psikiyatrik destek programına almak üzere planlanmıştır. Psikiyatrik birinci eksen bozukluğu olmayan, evli ve birincil infertil çiftlerde kadınların erkeklere göre sosyal desteklerinin yetersiz, emosyonel zorlanmalarının daha fazla ve cinsel işlevlerinin daha sorunlu olduğunu varsayarak kadın ve erkeğin başvuru sırasındaki depresif semptom şiddetleri, kaygı ve sosyal destek düzeyleri ile cinsel işlevlerinin niteliği araştırılmıştır. YÖNTEMLER Örneklem ve uygulama İnfertiliteden kaynaklanabilecek emosyonel zorlanmanın ve cinsel işlev alanındaki sorunların cinsiyet farkına göre araştırılabilmesi ve bağdaşık bir grup oluşturulabilmesi için içleme/dışlama ölçütleri kullanılmıştır. Gülhane Tıp Fakültesi Üreme Sağlığı Merkezine yardımcı üreme teknikleri ile çocuk sahibi olabilmek üzere ardışık olarak başvuran, önceden gebe kalmamış (nulligravid) kadın ve biyolojik çocuğu olmamış erkekten oluşan 250 çift çalışmaya katılmaları için davet edilmiştir. Daveti kabul edenlerden a) birincil infertilite tanısı alan, b) in-vitro fertilizasyon (IVF), intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI), zigot intrafallopiyan transfer (ZIFT), gamet intrafallopiyan transfer (GIFT) gibi girişimsel tedavi adayı, c) eğitim düzeyi 11 yılın üzerinde olan, d) infertilite dışında genel tıbbi bozukluk ya da hastalığı olmayan, e) halen ve daha önce psikiyatrik birinci eksen tanısı almayan ve/veya tedavi öyküsü bulunmayan ve f) evli (ilgili yasa nedeniyle) çiftler çalışmaya alınmıştır. Çalışma başlangıcında eğitim düzeyi içleme/dışlama ölçütü olarak belirlenmese de ortalama 11 yılın altında eğitim almış bireylerin derecelendirme ölçeklerini amaca uygun yanıtlandıramadıkları ve görüşmecilerden yardım aldıkları anlaşılmıştır. Geçerlik ve güvenirlik çalışmaları dikkate alındığında, öz bildirime dayalı derecelendirme araçlarının yardımla yanıtlanması yönlendirilmiş ve yanıltıcı sonuçlar verebileceği değerlendirilerek içleme ölçütlerine eğitim düzeyinin 11 yılın üzerinde olması eklenmiştir. Bu düzenlemeye kadar veri elde edilen çiftler, sonuçlarının hatalı olabileceği gerekçesiyle çalışma dışı bırakılmıştır. İkincil infertil çiftlerde önceden çocuğunun olması emosyonel zorlanmaya karşı koruyucu olabileceği (Epstein ve Rosenberg 2005) için bu çiftler dışlanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden çiftler mevcut ya da önceki psikiyatrik birinci eksen tanıları yönünden DSM-IV (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994) ölçütlerine göre First ve arkadaşları (1997) tarafından geliştirilen, Türkçe?ye uyarlama, geçerlik ve güvenilirliği Çorapçıoğlu ve arkadaşları (1999) tarafından yapılan SCID-I kullanılarak yazar grubundaki bir psikiyatri uzmanı (TK) tarafından değerlendirilmiştir. Yapılandırılmış bir tanı koyma aracı olması nedeniyle benzer çalışmalarda da tercih edilmiş olmakla birlikte, SCID-I tanılarının güvenilirliği, bu tanılara kör üç psikiyatri uzmanı (AÖ, AB ve KNÖ) tarafından hem usule uygun psikiyatrik görüşme ile hem de bireylerin tıbbi kayıtları incelenerek teyit edilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 220 çiftin 85?i (%38,63) DSM-IV psikiyatrik birinci eksen tanısı almıştır. Psikiyatrik bozukluklar erkeklere (n=33, %38,82) karşılık kadınlarda (n=72, %84,71) daha yüksek oranda saptanmıştır. En sık, uyum bozukluğu (n= 33, %38,82), genelleşmiş anksiyete bozukluğu (n=21, %24,71) ve Majör Depresif Bozukluk (MDB) (n=9, %10,59) tanılarına rastlanılmıştır. Diğer tanılar ise distimi (n=5, %5,21), Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) (n=3, %3,13), Panik Bozukluk (PB) (n=3, %3,13), OKB+MDB (n=2, %2,08), PB+MDB (n=3, %3,13), bipolar-I bozukluk (n=2, %2,08), sosyal fobi (n=2, %2,08), psikotik bozukluk (n=1, %1,04) ve anoreksiya nevroza (n=1, %1,04) olmuştur. Gülhane Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Araştırma Kurulu tarafından onaylanan bu çalışmaya veri toplama belgesinde belirtildiği şekilde onam veren ve içleme ölçütlerini karşılayan 103 çift kabul edilmiş, 147 çift ise dışlanmış ya da çalışmaya katılmayı reddetmiştir. Çalışmaya katılmak istemeyen 30 çiftin 25?i (%83,33) birden çok gerekçe belirtmiştir. Buna göre; takiplere katılmak üzere şehir dışından üreme merkezine ulaşımın güç olduğunu tanımlayanlar (n=27), tetkikler nedeniyle gereğinden fazla özel yaşam paylaşımı olduğu için ek paylaşım istemeyenler (n=18), psikiyatrik yardımı işe yaramaz (n=12) ve gereksiz (n=10) bulanlar ile sebep belirtmeyenler (n=5) çalışmaya katılmamıştır. Girişimsel olmayan ovulasyon indüksiyonu yöntemi ile gebelik oluşabileceği saptanan (n=28), düşük ve/veya küretaj ile sonuçlanan gebelik öyküsü bulunan (n=11), önceki eşinden canlı çocuk sahibi olan (n=5), tanı konulmuş ve takibe alınmış genel tıbbi sorunu (hipertansiyon, diyabet, böbrek yetmezliği, vb) bulunan (n=32), eğitim düzeyi 11 yılın altında olan (n=16) ve önceden/halen psikiyatrik birinci eksen tanı ve tedavi öyküsü bulunan (n=25) toplam 117 çift çalışma dışı bırakılmıştır. Böylece 103 çiftten oluşan örneklem infertilite sebebine göre a) Sebebi bilinmeyen infertilite (SBİ) grubu: Kadın ve/veya erkekte infertiliteye neden olacak sorunu bulunamayan 22 çift (%21,4), b) Erkek nedenli infertilite (ENİ) grubu: Kadına ait sorunu olmayan ancak erkekleri infertil olan 35 çift (%33,9), c) Kadın nedenli infertilite (KNİ) grubu: Erkeğe ait sorunu olmayan ancak kadınları infertil olan 24 çift (%23,3) ve d) Her iki nedenli infertilite (HİNİ) grubu: Hem kadına hem de erkeğe ait sorun bulunan 22 çift (%21,4) olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Uygulanacak tedavi yöntemi (IVF/ICSI/ZIFT/GIFT) konusunda infertilite konseyinde karar verilen çiftlere henüz seçilen tedavi yöntemi uygulamaya geçilmeden kadın ve erkeğe farklı ortamlarda eş zamanlı olarak sosyodemografik bilgi sorgulaması için veri toplama belgesi ile bunun ardından ölçme araçları Golombok ve Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Procidano ve Heller?in Algılanan Aile Desteği (AAiD) ve Algılanan Arkadaş Desteği (AArD), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Spielberger Durumluk (STAI-D) ve Sürekli Kaygı (STAI-S) Ölçeği sırasıyla uygulanmıştır. Her ölçme aracının ilk sayfasında aracın maddelerinden önce ismi ve kullanım yönergesi yer almıştır. Ölçme araçları Emosyonel durumun, cinsel işlev ve sosyal desteğin derecelendirmesinde öz bildirime dayalı BDE, STAI-D, STAI-S, GRCDÖ, AAiD ve AArD ölçekleri kullanılmıştır. İnfertil çiftlerde infertilitenin getirdiği emosyonel yük, mevcut yayınlarda yaygın olarak anksiyete ve depresif semptomlar bağlamında çalışılmıştır. Bu nedenle, her iki semptom kümesini ölçmede benzer yayınlarda tercih edilen BDE ile STAI-D/S kullanılmıştır. Beck ve arkadaşlarının (1961) geliştirdiği BDE?de toplam 0-63 arasında puan alınabilmekte ve 10 puanın altındaki sonuçlar depresif semptomun olmadığı, üzerindeki sonuçlar ise değişen şiddette depresif semptom olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Çalışmada kullanılan şeklinin Türkçe geçerlik ve güvenirliği Hisli (1989) tarafından yapılmıştır. Türkiye?de geçerlik ve güvenirliği Öner ve LeCompte (1985) tarafından yapılmış olan Spielberger?in (1970) Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği ise 40 sorudan oluşmaktadır. İlk 20 soru bireyin belirli bir andaki kaygısı olan durumluk kaygıyı, ikinci 20 soru ise bireyin genel kaygı eğilimini tanımlayan sürekli kaygıyı sorgulamaktadır. Toplam puanlar her iki bölümde de 42?nin altında ise normal, üzerinde ise yüksek kaygıyı ifade etmektedir. İnfertil bireyin yardım için başvuru anındaki kaygı düzeyinin STAI-D, infertilitenin uzunlamasına zorlayıcı etkisinin ve bireyin kaygıya yatkınlığının ise STAI-S ile kontrol edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada infertil çiftin cinsel işlevselliğinin sıklığı, sağladığı doyum, eşler arasındaki ilişki gibi değişik boyutlarının değerlendirilmesi amacıyla, heteroseksüel eşler için cinsel ilişkinin niteliği ve cinsel işlev bozukluklarını değerlendirmek üzere Rust ve Golombok tarafından (1986) geliştirilen GRCDÖ kullanılmıştır. Bu ölçeğin kadın ve erkek için 28?er maddelik ayrı formları bulunmaktadır. Ölçekten genel cinsel işlevsellik puanının yanı sıra, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı kaçınma, doyumsuzluk (doyum), bedensel temas (dokunma), cinsel ilişki sıklığı (sıklık) ve cinsel iletişimsizliği (iletişim) değerlendiren ortak alt ölçekler ile erkekler için empotans ve erken boşalma, kadınlar için ise anorgazmi ve vajinismus özgül alt ölçekleri de elde edilebilmektedir. İnfertil çiftlerin kadın ve erkeklerinin karşılaştırılması amaçlanarak ayrıca sağlıklı kontrol grubu alınmadığından karşılaştırma olanağı bulunmadığı için cinsiyetlere özgül alt ölçekler çalışmada kullanılmamıştır. Genel cinsel işlevselliğin değerlendirmesinde yüksek puanlar cinsel işlevlerdeki ve ilişkinin niteliğindeki bozulmaya işaret etmektedir. Ham puanlar 1 ile 9 arasında standart puanlara dönüştürülebilmekte, 5 ve üzerindeki puanlar cinsel soruna işaret etmektedir. Çalışmada kullanılan GRCDÖ?nin geçerlik ve güvenirliği Tuğrul ve arkadaşları (1993) tarafından yapılmıştır. İnfertil çiftlerin emosyonel zorlanmalarına tampon etkisi yapabilecek sosyal desteklerinin düzeyi ile bu düzeylerin kadın ve erkek arasındaki farkını belirlemek üzere Procidano ve Heller?in (1983) geliştirdiği Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ASDÖ) kullanılmıştır. ASDÖ, 20?şer soruluk iki bölümden oluşmakta, ilk 20 soru algılanan aile desteğini (AAiD), sonraki 20 soru algılanan arkadaş desteğini (AArD) ifade etmektedir. Bölümlerin ikisinin de kesme noktası olmayıp yüksek puanlar sosyal desteğin yüksekliğini göstermektedir. Her iki form Türk örneklemine Sorias (1989) tarafından uyarlanmıştır. İstatistiksel çözümleme Frekans analizinin ardından; grup içi karşılaştırmalarda ölçümle elde edilen verilerden normal dağılıma uyanlar için student t-testi ve uymayanlar için Mann-Whitney U testi, gruplar arası karşılaştırmalarda ise Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Sayımla elde edilen verilerin karşılaştırmaları 2 testi ile yapılmış, korelasyonların saptanmasında kategorik değişkenler için Spearman, sürekli değişkenler için Pearson korelasyon testleri uygulanmıştır. Ölçümle elde edilen veriler aritmetik ortalama±standart sapma, sayımla elde edilen veriler sayı (%) olarak gösterilmiştir. Tüm çözümlemelerde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Version 11.0 programı kullanılarak önemliliklerde p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR Çalışmaya kabul edilen toplam 103 çiftin (103 kadın ve 103 erkek) verileri değerlendirildiğinde kadın ve erkeklerin tamamının ev dışında çalışmakta olduğu ve aylık ortalama 2.000 YTL hane geliri ile orta-üst düzey gelir grubunda yer aldığı (TUİK 2005) anlaşılmıştır. Doksan iki çift (%89,32) çalışmanın yapıldığı merkezin bulunduğu şehirde yaşadığını, 11 çift (%10,68) ise takiplerine yakın ilçelerden aynı gün içinde katılacağını belirtmiştir. Meslek dağılımında kadınların %86,41?inin (n=89) ve erkeklerin %80,58?inin (n=83) kamu görevlisi olduğu, 8 (%7,77) kadına karşılık 12 (%11,65) erkeğin kamu dışında yönetici olarak çalıştığı, 6 (%5,83) kadın ve 8 (%7,77) erkeğin serbest ticaret ile yaşamını sağladığı saptanmıştır. Çiftlerin çoğunluğu (n=97, %94,17) sadece eşlerden oluşan çekirdek ailede, serbest ticaretle yaşamını sağlayan 6 (%5,83) çift ise ebeveynlerin de bulunduğu geniş ailede yaşadığını tanımlamıştır. Yüz yüze görüşmede elde edilen verilere göre eğitim düzeyi 11 yılın altında olan 16 çiftte kadınlardan 8?inin (%3,63) okuyup yazabildiği ancak okula gitmediği, 3?ünün (%1,36) 5 yıl ve 5?inin (%2,27) 8 yıl eğitim aldığı, erkeklerin tamamı okula gitse de 10?unun (%4,54) 5 yıllık eğitimi tamamlamadığı, 4?ünün (%1,81) 8 yıl ve 2?sinin (%0,90) 10 yıl eğitim aldığı saptanmıştır. İnfertilite süresinin ENİ grubunda en kısa (2-19, ortalama 6,9±4,1 yıl) ve KNİ grubunda en uzun (3-25, ortalama 10,2±5,4 yıl) olduğu (p=0,002) belirlenmiş, bu süreler SBİ grubunda 2-19 (ortalama 9,8±5,3) yıl ve HİNİ grubunda 3-19 (ortalama 8,2±3,6) yıl olmuştur. Örneklemin yaş, BDE, STAI-D, STAI-S, AAiD, AArD ve toplam GRCDÖ puanları ile grup içi ve gruplar arası karşılaştırmaları Tablo 1?de, GRCDÖ?nin alt boyut sonuçları Tablo 2?de verilmiştir. Grupların tümünde kadınların erkeklerden, gruplar arasında ise erkek nedenli infertilite grubunun hem kadınlarının hem de erkeklerinin diğer gruplardan daha genç olduğu anlaşılmıştır. Depresif semptom şiddetinin grupların tümünde klinik depresyona işaret etmediği ve ENİ dışındaki grupların tamamında kadınlarda erkeklerden yüksek olduğu bulunmuştur. Bu farklılıklar istatistiksel yönden SBİ grubunda ve ENİ grubunda anlam taşımazken, KNİ ve HİNİ gruplarında anlamlı olmuştur (sırasıyla p<0,01 ve p<0,05). Erkeklerin depresif semptom şiddeti gruplar arasında benzer (p>0,05), kadınların ise farklı bulunmuştur (p<0,01). Buna göre kadınların depresif semptomları çiftin infertilite sebebi belli olmadığında en az, tek başına kendileri infertilite nedeni olduklarında en fazla olmuştur (Tablo 1). Durumluk kaygı düzeyleri grupların tamamında her iki cinsiyette normal sınırlarda, grup içi ve gruplar arası benzer bulunmuştur (p>0,05). Sürekli kaygı düzeyi tüm grupların hem kadın hem de erkeklerinde yüksek ve kadınlarda anlamlı olarak daha fazla bulunurken gerek kadınlarda gerekse erkeklerde gruplar arası farklılık saptanmamıştır (Tablo 1). Algılanan aile desteği grup içinde ENİ ve KNİ gruplarında kadınlarda erkeklerden anlamlı şekilde yüksek (her ikisinde de p<0,01), gruplar arasında ise benzer (p>0,05) bulunurken, algılanan arkadaş desteği gerek grup içinde gerekse gruplar arasında benzer olmuştur (p>0,05) (Tablo 1). Genel cinsel işlevselliği gösteren toplam puanlar tüm gruplarda grup içinde ve gruplar arasında benzer (p>0,05) bulunmuştur (Tablo 1). Bunun yanında dönüştürülmüş puanlara göre sorunu olanlarla olmayanların sayısal karşılaştırmasında cinsel işlevin ortak alt boyutlarının doyum dışında tamamında grup içi farklılıklar bulunduğu; ancak, tüm alt boyutların gruplar arasında benzer olduğu saptanmıştır (Tablo 2). Buna göre, cinsel ilişki sıklığı sadece KNİ grubunun kadınlarında eşlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha sık rastlanan (p<0,01) sorun olmuştur. Eşler arasındaki iletişimsizlik ise tüm gruplarda erkekler için kadınlara göre daha sık rastlanan sorun olmuştur (tamamında p<0,01). Cinsel ilişkideki doyumsuzluk (doyum) tüm gruplarda gerek kadınlar gerekse erkekler tarafından en az sorun tanımlanan alan olup grup içi fark bulunmamıştır (p>0,05). Cinsel ilişkiden kaçınma kadınlar için ve bedensel temas (dokunma) erkekler için tüm gruplarda eşlerine göre anlamlı olarak daha sık yakınılan alanlar olmuştur (Tablo 2). Ölçme araçlarının iki yönlü korelasyonu Algılanan sosyal desteğin ve cinsel işlevin depresif semptomlar ve kaygı düzeyleri ile ilişkileri Tablo 3?te verilmiştir. Cinsel işlevin alt boyutları her birinde yer alan olgu sayısının kimi zaman 2?ye kadar düşmesi nedeniyle korelasyon analizine alınmamış, bunun yerine genel cinsel işlevselliğe ait toplam puanların ilişkisi araştırılmıştır. SBİ grubunda kadınların ve erkeklerin emosyonel durumlarının algıladıkları sosyal desteğin her iki boyutu ve cinsel işlevleri ile ilişkisi olmadığı görülmüştür (Tablo 3). ENİ grubunda kadınların emosyonel semptomları algıladıkları sosyal destekle (aile ve arkadaş) ilişkili bulunamazken cinsel işlevleri ile doğrusal ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Buna göre, infertil çiftte kadın infertil değilse depresif semptom şiddeti ve her iki kaygı düzeyi algıladığı sosyal desteğin (aile ve arkadaş) düzeyi ile değişmemiş; ancak, cinsel işlev alanındaki sorunlar emosyonel semptom şiddeti ile paralellik göstermiştir. Erkeklerde ise emosyonel semptomların algılanan sosyal destekleriyle tersine, cinsel işlevleri ile doğrusal ilişkili olduğu saptanmıştır (Tablo 3). Çiftin infertilitesinde erkek tek başına sorumlu olduğunda cinsel işlev alanındaki sorunlar emosyonel semptom şiddeti ile paralellik gösterirken algılanan sosyal desteğin artması emosyonel sorunlarını azaltmıştır. KNİ grubunda kadınların emosyonel semptomları algılanan sosyal destekleriyle tersine, cinsel işlevleri ile doğrusal ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Çiftin infertilitesinde kadın tek başına sorumlu olduğunda cinsel işlev alanındaki sorunlar emosyonel semptom şiddeti ile paralellik gösterirken algılanan sosyal desteğin artması emosyonel sorunlarını azaltmıştır. Bunun yanında erkeklerin emosyonel semptomları algıladıkları sosyal destekle (aile ve arkadaş) ilişkili bulunamazken cinsel işlevleri ile doğrusal ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Buna göre infertil çiftte erkek infertil olmadığında depresif semptom şiddetinin ve her iki kaygı düzeyinin algıladığı sosyal desteğin (aile ve arkadaş) düzeyi ile değişmediği, ancak cinsel işlev alanındaki sorunlarının emosyonel semptom şiddeti ile paralellik gösterdiği anlaşılmıştır. HİNİ grubunda ise hem kadınların hem de erkeklerin emosyonel semptomları algılanan sosyal destekleriyle tersine, cinsel işlevleri ile doğrusal ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Buna göre çiftin her ikisinin de infertil olması halinde emosyonel semptomları algıladıkları sosyal desteklerinin artması halinde azalırken, cinsel işlev sorunları emosyonel sorunları doğrultusunda azalmış ya da artmıştır. TARTIŞMA Çalışmada psikiyatrik birinci eksen tanısı almayan ve infertilite dışında genel sağlık sorunu bulunmayan 103 infertil çiftin kadınlarının ve erkeklerinin depresif semptom şiddetinin klinik depresyona işaret etmeyecek düzeyde, durumluk kaygılarının normal ve sürekli kaygılarının yüksek olduğu saptanmıştır. Bununla beraber; çiftin infertilitesinde kadınlar doğrudan sorumluysa (tek başına ya da eşi ile birlikte) depresif semptom şiddetleri erkeklerden yüksek olmuş, erkeklerde ise bu durumun tek başına infertilite nedeni olduklarında bile geçerli olmadığı görülmüştür. Keza, gruplar arası karşılaştırmada kadınların tek başına infertilite nedeni olmaları halinde depresif semptomlarının daha fazla olduğu saptanmış, ancak erkeklerin depresif semptom şiddetleri infertilite sebebine göre farklı bulunmamıştır. Durumluk kaygı düzeyi tüm gruplarda kadın ve erkeklerde benzer, sürekli kaygı düzeyi ise kadınlarda yüksek bulunmuştur. Bunun yanında her iki kaygı düzeyinin gruplar arası karşılaştırmalarda hem kadınlarda hem de erkeklerde infertilite sebebine göre farklılık göstermediği anlaşılmıştır. Her ne kadar durumluk kaygı düzeyi her iki cinsiyette normal ve benzer olsa da, depresif semptom şiddetlerinin ve sürekli kaygı düzeylerinin kadınlarda erkeklerden daha yüksek bulunması ?infertil kadınların emosyonel zorlanmasının eşlerinden fazla olduğu? varsayımımızı doğrulamıştır. Önceki çalışmalarda infertil çiftlerin depresif semptom şiddeti sonuçlarımızla uyumlu olarak normal sınırlarda (Slade ve ark. 1997, Terzioğlu 2001) ya da farklı şekilde yüksek olarak tanımlanmıştır (Beutel ve ark. 1999, Fassino ve ark. 2002). Bulgularımız infertil çiftlerde kadınların depresif skorlarının erkeklerden yüksek olduğunu belirten çalışmaları (Collins ve ark. 1992, Slade ve ark. 1997, Newton ve ark. 1999) desteklemiştir. Ayrıca, kadının depresif semptomlarının ?erkek nedenli? infertilitede daha düşük (Khademi ve ark. 2005), ?kadın nedenli? (Kowalcek ve ark. 2001, Güz ve ark. 2003) ve ?her iki nedenli? infertilitede (Khademi ve ark. 2005) daha yüksek olduğunu belirten çalışmalarla da uyumlu bulunmuştur. Buna karşın, kadınların emosyonel cevabında infertilite sebebine göre fark olmadığını ileri süren Nachtigall ve arkadaşlarının (1992) çalışması ile çelişmiştir. İnfertil çiftlerin durumluk kaygı düzeylerini bulgularımızla benzer şekilde normal sınırlarda değerlendiren çalışmaların (Terzioğlu 2001, Emery ve ark. 2003) aksine yüksek olduğunu ileri süren çalışmalar (Slade ve ark. 1997, Newton ve ark. 1999) olmuştur. Durumluk kaygı düzeyini farklı bulan bu çalışmalar, aynı zamanda infertil kadın ve erkeklerin sürekli kaygı düzeylerinin de yüksek ve kadınların infertilite nedeninden bağımsız olarak erkeklerden daha kaygılı olduğunu belirterek (Slade ve ark. 1997, Newton ve ark. 1999) sonuçlarımızı desteklemiştir. Farklı kaygı ölçeği kullanılan araştırmalarda da infertil çiftlerde kadınlar erkeklerden daha kaygılı bulunmuştur (Wright ve ark. 1991, Fassino ve ark. 2002). Çalışma gruplarının tamamında depresif semptom düzeylerinin düşük bulunmasının birinci eksen tanılarının dışlanmasından kaynaklandığı açıktır. Ancak durumluk kaygı düzeyinin normal bulunması ölçeğin uygulama zamanıyla ilişkili olabilir. Bireyin belirli bir zamandaki kaygısını tanımlaması nedeniyle çalışmalarda durumluk kaygı düzeylerine ait çelişkili sonuçlar bulunması başvuru anında, tedavi uygulaması sırasında, oosit toplama aşamasında, embriyo transferi öncesi ya da sonrasında olmak üzere ölçeğin uygulama zamanının farklılığından kaynaklanabilir. Ayrıca, tedavi uygulamaları konusundaki emosyonel hazırlığı bireyin kaygı düzeyini etkileyebilir (Emery ve ark. 2003). Bununla birlikte sürekli kaygı düzeyi bireyin, sonucu belirsiz ve yorucu bir yol olan infertilite ve tedavi uygulamalarının kronik stresine emosyonel tepkisi olarak yüksek olabileceği gibi (Mahlstedt 1985) bir çeşit baş etme yöntemi olarak duyarsızlaşabilmesi nedeniyle normal de olabilir (Kee ve ark. 2000). Toplumun yüklediği annelik/gebelik şeklindeki sosyal rol kadının infertiliteyi tehdit olarak algılamasına ve daha kaygılı olmasına neden olabileceği (Mahlstedt 1985, Mindes ve ark. 2003, Güz ve ark. 2003) gibi, kadınlar olumsuz tepki verirken erkekler inkar ve unutmayı seçebilirler (Wright ve ark. 1991). Kadınların doğrudan infertilite sebebi olmaları halinde daha belirgin olmak üzere depresif semptomlarının ve sürekli kaygı düzeylerinin daha yüksek olması bu bakış açısıyla açıklanabilir. Diğer taraftan infertilitede ölüm ya da boşanmada olduğu gibi elle tutulur-gözle görülür bir kayıp bulunmasa da paradoksal bir şekilde asla olamayacak bir çocuğun özlemi duyulurken hiç bir zaman olmamış bir çocuğun da yası tutulur (Mahlstedt 1985). Bu nedenle çalışma gruplarımızda, psikiyatrik tanı alacak düzeyde olmasa da, depresif semptomların saptanması ve sürekli kaygı düzeyinin yüksek olması infertiliteye özgü bir yas sürecini akla getirmektedir. Kullanılan ölçeğin kesme noktası olmadığından örneklemde algılanan sosyal destek puan ortalamalarını yüksek ya da düşük şeklinde tanımlamak mümkün değildir. Ancak kadınların algıladığı aile desteği erkek nedenli ve kadın nedenli infertilite gruplarında erkeklerden yüksek bulunmuştur. Algılanan aile desteğinin gruplar arasında ve arkadaş desteğinin gerek grup içi gerekse gruplar arasında benzer olduğu saptanmıştır. Bu veriler kadınların sosyal desteğinin erkeklere göre yetersiz olduğu yönündeki varsayımımızı doğrulamasa da kadınların algıladığı aile desteğinin erkeklerden daha yüksek, arkadaş desteklerinin ise benzer olduğunu belirten Sorias?ın (1989) sonuçları ile örtüşmüştür. Ancak, infertil çiftlerde kadınların sosyal desteğinin fazla olduğunu belirten çalışmaların (Collins ve ark. 1992, Beutel ve ark. 1999, Salvatore ve ark. 2001) yanında erkeklerin sosyal desteğinin fazla olduğunu gösteren (Newton ve ark. 1999, Anderson ve ark. 2003) araştırmalar da mevcuttur. Stresöre karşı tampon etkisi yaptığı belirtilen sosyal desteğin (Helgeson 2003) infertil bireylerin depresif semptom şiddeti ve kaygı düzeyleri ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İnfertilite sebebi belli olmadığında ve eşlerin her ikisi de infertil olduğunda algılanan sosyal desteğin bireylerin emosyonel semptomları ile ilişkisinin olmadığı saptanmıştır. Ancak; kadın nedenli infertilitede kadınların ve erkek nedenli infertilitede erkeklerin hem depresif semptom şiddetleri hem de kaygı düzeyleri algıladıkları sosyal destek ile tersine ilişkili bulunmuştur. Buna göre, kadın veya erkeğin tek başına çiftin infertilitesinin nedeni olması halinde sosyal desteğinin artmasıyla emosyonel semptomları azalmıştır. Her iki cinsiyet için bunun tersi de doğru olup sosyal desteğin azalması emosyonel semptomları artırmıştır. Bu konuyla ilgili önceki araştırmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Çiftlerin uzman yardımı almak yerine öncelikle aile ve arkadaşlarının desteğini aradıklarına dikkat çekilerek sosyal desteğin infertilitenin emosyonel zorlanmasını azaltabileceği (Boivin ve ark. 1999) ya da tersine artırabileceği belirtilmektedir (Wilson ve Kopitzke 2002, Mindes ve ark. 2003). Diğer taraftan yeterli sosyal desteği olan infertil bireylerin durumu olduğundan daha az sorunlu algıladıkları, fakat, zaman içerisinde algılanan destek çözüm sağlayıcı olmaktan uzak kalırsa zorlanmalarının artacağı ileri sürülmektedir (Abbey ve ark. 1992). Kadınların hem algıladığı sosyal desteğin, hem de emosyonel zorlanmasının erkeklerden fazla olmasının nedenleri değişiktir. Olası tehdit değerlendirmesinde sosyal desteğin ulaşılabilirliğinin kadınlar için erkeklere göre daha önemli olduğu (Abbey ve ark. 1992) söylenebileceği gibi, kadınların stres verici bir durumda sosyal desteğe daha fazla ihtiyaç duymaları sonucu sorunlarını başkalarına açma ve yardım isteme konusunda erkeklere kıyasla daha rahat davrandıkları düşünülebilir (Sorias 1989). Ancak, sosyal çevrenin infertil kadınla ilişkisi olumlu (Guerra ve ark. 1998) olabileceği gibi isteksiz (Sandelowski ve Jones 1986) ve olumsuz da olabilir (Güz ve ark. 2003). Hatta, kadının yeterli olduğunu tanımladığı sosyal desteği, aynı zamanda emosyonel zorlanmasına da yol açabilir (Wilson ve Kopitzke 2002). Erkeklerin ise sorunlarını tek başına çözümlemeleri beklendiğinden sosyal destek kaynaklarını daha az kullandıkları (Sorias 1989) ya da hissettiklerini yeterince açmayıp baş etme mekanizmalarını yeterli kullanmadıkları (Kowalcek ve ark. 2001) akla gelebilir. Erkekler sosyal kabullerini artırmak ya da tedavi seçeneklerinden uzak kalmamak için emosyonel sorunlarını saklama eğiliminde de olabilirler. Bu durumda, baskıladıkları kaygılarının psikosomatik sorunlar için risk oluşturabileceği belirtilmektedir (Demyttenaere ve ark. 1998). Bu bağlamda örneklemimizdeki infertil kadınların sorunları paylaşmaya hazır olmalarına karşın erkeklerin isteksiz oldukları, sorunlarını paylaşan kadın ve erkeklerin algıladıkları sosyal desteklerinin depresif semptom şiddetleri ile kaygı düzeylerini azalttığı anlaşılmaktadır. İnfertil çiftin değerlendirilmesinde emosyonel durumlarının ve ilişki dinamiklerinin yanında cinsel yaşamları da araştırılmalıdır (Boivin ve ark. 2001). Bu yönüyle baktığımızda, çalışma gruplarımızda kadın ve erkeklerde cinsel işlevselliğin genel değerlendirmesi grup içi ve gruplar arasında, cinsel işlevin ortak alt boyutları ise gruplar arasında benzer bulunmuştur. Ancak, tüm gruplarda cinsel iletişimsizlik ve bedensel temas erkekler için daha sık sorun tanımlanan alanlar olurken daha fazla kadın kaçınma davranışı göstermiştir. Ayrıca, kadın nedenli infertilite grubunda cinsel ilişki sıklığı ve her iki nedenli infertilite grubunda cinsel ilişkiden sağlanan doyum kadınların daha fazla sorun yaşadığı alt boyutlar olmuştur. Kadın ve erkeklerin cinsel işlevselliğin genel değerlendirme puanlarının benzer, bunun yanında alt boyutlarda erkeklerin sorunlarının daha fazla olması nedeniyle ?cinsel işlev bozukluğunun kadınlarda daha fazla olduğu? yönündeki varsayımımız doğrulanmamıştır. Çalışma gruplarında, özgül bir tanı almamış olsalar da kullanılan ölçeğe göre bireylerin cinsel işlevin değişik alt boyutlarında sorunları olduğu anlaşılmıştır. Cinsel işlev bozuklukları doğrudan infertilite sebebi olabilmesi (Boivin ve ark. 2001) nedeniyle jinekolojik ve ürolojik muayeneler sırasında araştırılmasına karşın, bu yönde bilgi elde edilememiştir. Bu konuyla ilgili olarak, cinsel işlev bozukluğu ve infertilite sorunlarını bir arada yaşayan çiftlerin infertiliteyi sosyal kabulü daha kolay bir durum olarak görmeleri sonucu cinsel işlev bozukluğu tanısı almak yerine infertil tanısı almayı tercih ettikleri ve böylece kaçınma-kaçınma çatışmasını geçici olarak çözebildikleri ileri sürülmüştür (Nene ve ark. 2005). Diğer taraftan, infertilite tanısı konulana kadar cinsel işlev bozukluğu olmayan erkeklerde, infertilite tanısından sonra değişik cinsel işlev bozuklukları geliştiği gösterilmiştir (Saleh ve ark. 2003, Jannini ve ark. 2004). İnfertilite stresinin çekirdeğinde duran cinsel sorunların kadın ve erkekte depresyon riskini arttırabileceği (Newton ve ark. 1999, Peterson ve ark. 2003), ayrıca infertilite ve tedavi uygulamaları sırasında gelişen depresyon ve anksiyeteye bağlı olarak cinsel işlev bozukluğu ortaya çıkabileceği (Ramezanzadeh ve ark. 2006) belirtilmiştir. Bu amaçla yaptığımız korelasyon analizinde sadece çiftin infertilitesinin sebebi belli olmaması halinde kadın ve erkeğin cinsel işlevselliğinin emosyonel semptomları ile ilişkisi bulunmamıştır. Bunun yanında, çiftten herhangi birisinin tek başına ya da ikisinin birlikte infertilite nedeni olması halinde gerek kadınların gerekse erkeklerin cinsel işlevselliği ile depresif semptom şiddeti ve kaygı düzeyleri arasında önemli doğrusal ilişki bulunmuştur. Buna göre kadın ve erkeğin gerek tek başına, gerekse beraberce çiftin infertilite sebebi olmaları durumunda emosyonel sorunlarının artmasıyla birlikte cinsel işlevselliklerinin de bozulduğu saptanmıştır. İnfertil çiftlerin cinsel işlevini değerlendirmede GRCDÖ kullanılan benzer bir çalışmada, genel cinsel işlevsellik toplam puanlarında sonuçlarımızla uyumlu olarak kadın ve erkek arasında fark bulunmamış; ancak, bulgularımıza zıt şekilde ortak alt boyutların tamamında kadınların daha fazla sorun tanımladıkları belirtilmiştir (Slade ve ark. 1997). Farklı ölçme yöntemi kullanılan araştırmalardan birinde erkeklerde (Monga ve ark. 2004), diğerinde kadınlarda (Newton ve ark. 1999) daha fazla cinsel işlev bozukluğu olduğu gösterilmiştir. İnfertilite sebebinin cinsel doyum ile ilişkisinin olmadığı (Ramezanzadeh ve ark. 2006) ileri sürülse de erkek infertilitesinin gerek kadının gerekse erkeğin cinsel işlevlerini daha fazla bozduğu (Newton ve ark. 1999) ifade edilmiştir. Bir başka çalışmada infertilite nedeni belli olmadığında kadınlar ve erkekler arasında fark olmadığı, kadın nedenli ve her iki nedenli gruplarda kadınların cinsel doyumunun daha az olduğu gösterilmiştir (Lee ve ark. 2001). Kullanılan ölçme yöntemi ve örneklem özelliğine göre değişiklikler olabilirse de infertil çiftlerin cinsel işlevselliğinin emosyonel durum ile paralel olarak bozulduğu anlaşılmaktadır. Kadınlığın annelik ve erkekliğin üretkenlik ile eşdeğer olduğu toplumlarda infertilite bireyin cinsel kimliği için bir risk oluşturabilmektedir (Mahlstedt 1985). Toplumun çocuksuz kadını ötelemesi (Wright ve ark. 1989) ve eşinin erkekliğini sorgulaması (Mahlstedt 1985) emosyonel sorunlara, çiftin ilişkisinde bozulmaya ve sonuçta cinsel işlev bozukluğuna yol açabilir (Nene ve ark. 2005). Üreme için kadının ovulatuvar döngü takvimine bağlı bir cinsel ilişki tarzı erkeğin güç kaybı endişesi ile birleştiğinde cinselliğin spontanlığı ortadan kalkarak cinsel işlev bozukluğu gelişebilir (Newton ve ark. 1999, Monga ve ark. 2004). Takvimli cinsel ilişki ve hatta cinsel ilişki eyleminin kendisi, gebe kalma amacına yönelik olmaları nedeniyle çifte infertil olduklarını hatırlatarak cinsel sorunlara yol açabilir (Boivin ve ark. 2001). Çalışmaya katılmayı kabul eden 220 çiftte psikiyatrik birinci eksen tanılarının gerek toplam oranı (%38,63), gerekse tanı dağılımında uyum bozukluğu, anksiyete bozuklukları ve mizaç bozukluklarının daha yaygın olduğu yönündeki bulgularımız önceki yayınlarla (Guerra ve ark. 1998, Chen ve ark. 2004) benzer bulunmuştur. Ancak, çalışma amacına uygun olmadığından diğer içleme ölçütlerini karşılamayan çiftlerin yanında bu tanıları alanlar da çalışma dışı bırakılmıştır. Bununla birlikte, DSM-IV psikiyatrik birinci eksen tanısı alan infertil çiftlerin çalışma dışı bırakılması örneklemin emosyonel zorlanmasının nitelik ve niceliğini yeterince temsil edemeyeceği için çalışmanın kısıtlılığı ve yanlılık olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan psikiyatrik bozukluğu olmayan infertil çiftlerin emosyonel tepkilerini araştırmak adına bu kısıtlılık, örneklemin bağdaşık olmasını da sağlamış olabilir. Kontrol grubunun alınmaması çalışmanın diğer kısıtlılığı olabilirse de emosyonel zorlanmada ve cinsel işlevsellik sorunlarında infertil çiftin kadın ve erkeğinin birbirlerine göre farklılıklarının araştırılması amaçlandığından iki cinsiyetin karşılıklı kontrol gruplarını oluşturduğu söylenebilir. Eğitim düzeyi 11 yılın altında olan bireylerin çalışma dışı tutulması evreni yansıtmaması nedeniyle bir başka yanlılık ve/veya kısıtlılık olabilir. Ancak, çalışmada kullanılan BDE?nin geçerlik ve güvenirliği Hisli (1989) tarafından 11 yılın üzerinde eğitimi bulunan üniversite öğrencilerinde, STAI-D/S?nin ise test-tekrar test güvenirliği iki farklı üniversite öğrenci grubunda (Aydemir ve Köroğlu 2000) yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu verilerin, çalışma sırasında 11 yılın altında eğitimi olan bireylerin ölçme araçlarını yardımla yanıtlayabildikleri yönündeki gözlemle örtüştüğü düşünülmektedir. Çalışmamızın sonucunda; infertil çiftlerde kadınların sosyal kabulünün fazla olmasına karşın depresif semptom şiddeti ve kaygı düzeyi bağlamında emosyonel zorlanmasının belirgin olduğu, erkeklerin sosyal kabulünün yetersizliği yanında cinsel işlev alanında daha fazla sorunları bulunduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar bağdaşık ve özgün bir örneklemin sonuçlarıyla genelleme yapılamayacak olsa da, infertilite ve tedavi yaklaşımlarının neden olacağı emosyonel ve cinsel yaşama ait olası sorun alanları, bu alanlardaki cinsiyet farklılıkları ve bu sorunların tanı koyma ve tedavi sürecinin değişik aşamalarında ortaya çıkabileceği konularında çifte bilgi verilmesinin ve sorun saptandığında destek olunmasının önemi açıktır. Ayrıca, kaygı ve depresyon düzeyi yüksek olanlarda gebelik oranının da düştüğünü belirten araştırmaları dikkate alacak olursak, bu sorunu olan hastaları önceden belirleyerek gerekli yardımın yapılması gebelik oranlarını arttırabilir, tedavi maliyetini azaltabilir (Mahlstedt 1985, Slade ve ark. 1997, Boivin ve ark. 2001). Bunun yanında, infertilitenin doğrudan nedeni olabilecek bir cinsel işlev bozukluğu saptandığında çiftin bunu öğrenmesi ve üreme yardımı almak yerine cinsel işlev bozukluğunun tedavisinin yapılması akla yakın durmaktadır. Fakat, çiftin bu tedaviyi red ederek yardımcı üreme tekniklerinden mutlaka yararlanmak istemesi durumunda seçilecek yöntem tıbbi ve etik yönden tartışmalı olacaktır (Boivin ve ark. 2001). Bildiğimiz kadarıyla, ülkemizde bu alandaki çalışma sayısı yok denecek kadar az olduğundan, üreme yardımı arayan infertil çiftlere gereken psikiyatrik yardımın zamanında verilebilmesinde bulgularımızın önemli olacağını düşünüyor ve farklı disiplinlerin işbirliğini gerektiren infertilite çalışmalarında psikiyatri uzmanlarının çiftlerin değerlendirmesine doğrudan katılımının sağlanmasını öneriyoruz. KAYNAKLAR Abbey A, Halman LJ, Andrews FM (1992) Psychosocial, treatment, and demographic predictors of the stress associated with infertility. Fertil Steril, 57(1):122-8. Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, dördüncü baskı (DSM-IV) (Çev. ed.: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. Anderheim L, Holter H, Bergh C ve ark. (2005) Does psychological stress affect the outcome of in vitro fertilization? Hum Reprod, 20(10):2969-75. Anderson KM, Sharpe M, Rattray A ve ark. (2003) Distress and concerns in couples referred to a specialist infertility clinic. J Psychosom Res, 54(4):353-5. Aydemir Ö, Köroğlu E (Ed) (2000) Psikiyatride kullanılan klinik ölçekler. Ankara, Hekimler Yayın Birliği, s. 158. Beck AT, Ward CH, Mendelson M ve ark. (1961) An inventory for measuring depression. Arch Gen Psychiatry, 4:561-71. Beutel M, Kupfer J, Kirchmeyer P ve ark. (1999) Treatment-related stresses and depression in couples undergoing assisted reproductive treatment by IVF or ICSI. Andrologia, 31(1):27-35. Boivin J, Appleton TC, Baetens P ve ark. (2001) Guidelines for counselling in infertility: outline version. Hum Reprod, 16:1301-4. Boivin J, Scanlan LC, Walker SM (1999) Why are infertile patients not using psychosocial counseling? Hum Reprod, 14(5): 1384-91. Chen TH, Chang SP, Tsai CF ve ark. (2004) Prevalence of depressive and anxiety disorders in an assisted reproductive technique clinic. Hum Reprod, 19(10):2313-8. Collins A, Freeman EW, Boxer AS ve ark. (1992) Perceptions of infertility and treatment stress in females as compared with males entering in vitro fertilization treatment. Fertil Steril, 57(2):350-6. Çorapçıoğlu A, Aydemir Ö, Yıldız M ve ark. (1999) DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Türkçe?ye Uyarlanması ve Güvenilirlik Çalışması. İlaç ve Tedavi Dergisi, 12(4):33-36. Demyttenaere K, Bonte L, Gheldof M ve ark. (1998) Coping style and depression level influence outcome in in vitro fertilization. Fertil Steril, 69:1026-33. Emery M, Beran MD, Darwiche J ve ark. (2003) Results from a prospective, randomized, controlled study evaluating the acceptability and effects of routine pre-IVF counselling. Hum Reprod, 18(12): 2647-53. Epstein YM, Rosenberg HS (2005) Depression in primary versus secondary infertility egg recipients. Fertil Steril, 83:1882-4. Fassino S, Piero A, Boggio S ve ark. (2002) Anxiety, depression and anger suppression in infertile couples: a controlled study. Hum Reprod, 17(11): 2986-94. First MB, Spitzer RL, Gibbon M ve ark. (1997) Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I) Clinical Version. Washington DC, American Psychiatry Press. Greil AL (1997) Infertility and psychological distress: a critical review of the literature. Soc Sci Med, 45(11): 1679-704. Guerra D, Llobera A, Veiga A ve ark. (1998) Psychiatric morbidity in couples attending a fertility service. Hum Reprod, 13:1733-36. Gülseren L, Çetinay P, Tokatlıoğlu B ve ark. (2006) Depression and anxiety levels in infertile Turkish women. J Reprod Med, 51(5): 421-6. Güz H, Özkan A, Sarısoy G ve ark. (2003) Psychiatric symptoms in Turkish infertile women. J Psychosom Obstet Gynaecol, 24(4): 267-71. Hammarberg K, Astbury J, Baker H (2001) Women?s experience of IVF: a follow-up study. Hum Reprod, 16(2):374-83. Helgeson VS (2003) Social support and quality of life. Qual Life Res, 12 (Suppl. 1):25-31. Hisli, N (1989) Beck Depresyon Envanterinin üniversite öğrencileri için geçerliği, güvenirliği. Psikoloji Dergisi, 7:3-13. Jannini EA, Lombardo F, Salacone P ve ark. (2004) Treatment of sexual dysfunctions secondary to male infertility with sildenafil citrate. Fertil Steril, 81(3):705-7. Kee BS, Jung BJ, Lee SH (2000). A study on psychological strain in IVF patients. J Assist Reprod Genet. Sep, 17:445-8. Khademi A, Alleyassin A, Aghahosseini M ve ark. (2005) Pretreatment Beck Depression Inventory score is an important predictor for post-treatment score in infertile patients: a before-after study. BMC Psychiatry, 24:5:25 BioMed Central | Full text | Pretreatment Beck Depression Inventory score is an impor Kowalcek I, Wihstutz N, Buhrow G ve ark. (2001) Coping with male infertility: gender differences. Arch Gynecol Obstet, 265(3): 131-6. Lee TY, Sun GH, Chao SC (2001) The effect of an infertility diagnosis on the distress, marital and sexual satisfaction between husbands and wives in Taiwan. Hum Reprod, 16:1762-7. Mahlstedt PP (1985) The psychological component of infertility. Fertil Steril, 43(3):335-46. Milad MP, Klock SC, Moses S ve ark. (1998) Stress and anxiety do not result in pregnancy wastage. Hum Reprod, 13:2296?300. Mindes EJ, Ingram KM, Kliewer W ve ark. (2003) Longitudinal analyses of the relationship between unsupportive social interactions and psychological adjustment among women with fertility problems. Soc Sci Med, 56(10):2165-80. Monga M, Alexandrescu B, Katz SE ve ark. (2004) Impact of infertility on quality of life, marital adjustment, and sexual function. Urology, 63(1): 126-30. Nachtigall RD, Becker G, Wozny M (1992) The effects of gender-specific diagnosis on men?s and women?s response to infertility. Fertil Steril, 57(1):113-21. Nene UA, Coyaji K, Apte H (2005) Infertility: a label of choice in the case of sexually dysfunctional couples. Patient Educ Couns, 59(3):234-8. Newton CR, Sherrard W, Glavac I (1999) The Fertility Problem Inventory: measuring perceived infertility-related stress. Fertil Steril, 72(1):54-62. Öner N, Le Compte A (1985) Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri El Kitabı, Boğaziçi Üniversitesi Yayımları. İstanbul-Türkiye. Özkan M, Baysal B (2006) Emotional distress of infertile women in Turkey. Clin Exp Obstet Gynecol, 33(1):44-6. Peterson BD, Newton CR, Rosen KH (2003) Examining congruence between partners? perceived infertility-related stress and its relationship to marital adjustment and depression in infertile couples. Fam Process, 42(1):59-70. Procidano ME, Heller K (1983) Measures of perceived social support from friends and from family: three validation studies. ** J Community Psychol, 11(1):1-24. Ramezanzadeh F, Aghssa MM, Jafarabadi M ve ark. (2006) Alterations of sexual desire and satisfaction in male partners of infertile couples. Fertil Steril, 85(1):139-43. Rust J, Golombok S (1986) The GRISS: A psychometric instrument for the assessment of sexual dysfunction. Arch Sex Behav, 15(2): 157-65. Saleh RA, Ranga GM, Raina R ve ark. (2003) Sexual dysfunction in men undergoing infertility evaluation: a cohort observational study. Fertil Steril, 79(4):909-12. Salvatore P, Gariboldi S, Offidani A ve ark. (2001) Psychopathology, personality, and marital relationship in patients undergoing in vitro fertilization procedures. Fertil Steril, 75:1119-25. Sandelowski M, Jones LC (1986) Social exchanges of infertile women. Issues Ment Health Nurs, 8(3):173-189. Slade P, Emery J, Lieberman BA (1997) A prospective, longitudinal study of emotions and relationships in in- vitro fertilization treatment. Hum Reprod, 12(1):183-190. Smeenk JM, Verhaak CM, Eugster A ve ark. (2001) The effect of anxiety and depression on the outcome of in-vitrofertilization. Hum Reprod, 16(7):1420-1423. Sorias O (1989) Sosyal desteğin değerlendirilmesi-II: Toplumdan seçilmiş bir örneklemde, sosyal ağın yapısal özellikleri ile algılanan destek. Seminer Psikoloji, 6/7: 27-40. Spielberger CD, Gorsuch RL, Lushene RE (1970) Manual for State-Trait Anxiety Inventory. Consulting Psychologist Pres, California-USA. Terzioğlu F (2001) Investigation into effectiveness of counseling on assisted reproductive techniques in Turkey. J Psychosom Obstet Gynaecol, 22(3):133-41. Tuğrul C, Öztan N, Kabakçı E (1993) Golombok-Rust cinsel doyum ölçeğinin standardizasyon çalışması. Türk Psikiyatri Derg, 4(2): 83-88. TUİK (Türkiye İstatistik kurumu) (2005) Hane halkı yaşam koşulları. htpp://.tuik.gov.tr/Veribilgi.do adresinden indirildi. Wilson JF, Kopitzke EJ (2002) Stress and infertility. Curr Womens Health Rep, 2(3): 194-199. Wright J, Allard M, Lecours A ve ark. (1989) Psychosocial distress and infertility: a review of controlled research. Int J Fertil, 34(2):126-42. Wright J, Duchesne C, Sabourin S ve ark. (1991) Psychosocial distress and infertility: men and women respond differently. Fertil Steril, 55(1):100-108. adresinden indirildi. |
Kalıcı Ostomi Ameliyatının Beden Algısı, Benlik Saygısı, Eş Uyumu ve Cinsel İşlevler Üzerine Etkisi Dr. Esra KILIÇ, Dr. Okan TAYCAN, Dr. Ahmet Korkut BELLİ, Dr. Mine ÖZMEN GİRİŞ Ostomi, çeşitli hastalıkların sonucunda, atık maddelerin beden dışına atılabilmesi amacıyla vücut üzerinde cerrahi olarak stoma (Yunanca ?açıklık? veya ?ağız? anlamındadır) oluşturulması işlemidir. Ostomi ile istemli kontrolün sağlandığı sfinkter kasın devre dışı kalması, barsak hareketleri üzerindeki istemli kontrolün ortadan kalkmasına ve bu durumda da atık maddenin depolanabileceği bir keseye ihtiyaç duyulmasına neden olur. Cerrahide en sık uygulanan ostomi çeşitleri kolostomi, ileostomi ve ürostomi olup geçici ve kalıcı olmak üzere ikiye ayrılır. Geçici ostomiler adından da anlaşılacağı gibi ostomi açılmasını gerektiren durum ortadan kalktıktan sonra kapatılırken, kalıcı ostomiler yaşam boyu kalır. Barsak ostomi endikasyonlarının önemli bir bölümünü gastrointestinal kanserler ve inflamatuar barsak hastalıkları (ülseratif kolit, crohn hastalığı vs.) oluşturur (Silva ve ark. 2003). Endikasyon ne olursa olsun, ostomi açılması bireyin fizyolojik, sosyal ve psikolojik açıdan çeşitli sorunlar yaşamasına yol açar. Szczepkowski (2002) yaptığı bir çalışmada psikolojik sorunlar arasında; beden algısının değişmesi, benlik saygısının azalması, cinsel işlevlerde bozulma, eş uyumunda sorunların ortaya çıkması ve başta depresyon olmak üzere çeşitli psikiyatrik bozuklukların yer aldığını göstermiştir. Karadağ ve arkadaşları (2003) yaptıkları bir çalışmada hastanın, ostomisinin sızıntı ve kokuya neden olacağı korkusuyla insanlardan uzak durup, içe kapanıp, yalnız kalmak isteyebileceğini, zamanla, sosyal olarak kendini güvende hissedememe ve güven eksikliğinin tam bir sosyal yalıtım ile sonuçlanabileceğini göstermişlerdir. Blumenfield ve Tiamson (2003) yaptıkları bir çalışmada bu açıdan ostomi hastalarında ortaya çıkan tepkilerin beden bütünlüğünün bozulduğu ampütasyon gibi durumlarda gelişebilecek tepkilerle benzerlik gösterdiğini ileri sürmüşlerdir. Thomas ve arkadaşları (1987) tarafından yapılan bir çalışmada ostominin psikolojik etkileri araştırılmış; hastaların % 22?sinde orta ve şiddetli düzeyde psikiyatrik bulgu saptanmış ve riski artıran faktörler arasında psikiyatrik hastalık öyküsü, ameliyat sonrası fiziksel belirti ve komplikasyonlar, yetersiz danışmanlık ve anksiyete gösterilmiştir. Bir başka çalışmada (Thomas ve ark. 1979) ise ostomi ameliyatından üç ay sonra erkek hastaların % 17?sinde, kadın hastaların % 19?unda orta-ileri düzeyde psikiyatrik bozukluk bildirilmiştir. Kolorektal kanser, ileit ya da kolit nedeniyle barsak rezeksiyonu ya da ostomi cerrahisi uygulanan 409 hasta ile yapılan bir çalışmada (Kuchenhoff ve ark. 1981), ostomi hastalarında aynı teşhis nedeni ile rezeksiyon yapılan hastalara göre ameliyat öncesi ve sonrası dönemde daha yüksek oranlarda depresyon ve sosyal faaliyetlerde azalma tespit edilmiştir. Aynı çalışmada kanser hastalarında, ülseratif kolit ya da Crohn hastalarına göre daha düşük oranlarda depresyon görüldüğü saptanmış ve uygulanan ameliyattan bağımsız olarak kanser hastalarının, kontrol grubuna göre ameliyat sonrası cinsel faaliyetlerini sıklıkla sona erdirdikleri gözlemlenmiştir. Ostomi, beden imgesinin değişmesine neden olarak, kişinin kendisini normal birisi olarak kabul etmemesine, işe yaramadığını, artık normal bir yaşam sürdüremeyeceğini düşünmesine ve yetersizlik duygusuna yol açabilir. Yapılan bir çalışmada (Piwonka ve Merino 1999) beden görünümünde değişimin algılanma düzeyinin ostomili yaşama uyumda önemli bir belirleyici olduğu bildirilmiş ve başarılı bir uyum için hastanın yeni fiziksel özelliklerini sağlıklı bir beden algısı ile bütünleştirebilmesine destek olabilecek psikolojik yardım almasının ve kendi başına bakım için yeterli bilgi ile donatılmış olmasının gerekliliği vurgulanmıştır. Jenks ve arkadaşları (1997) kanser tanısı alan hastalarda ostomi cerrahisinin beden görünümü üzerine etkilerini inceledikleri çalışmalarında, ostomi sonrası hastaların beden görünümünün cerrahiden sonra geçen süre ilerledikçe iyiye doğru gittiği saptamışlardır. Ostomi hastaları, başkalarının kendileri hakkında olumlu izlenimler edinmesi için durumlarını açığa çıkarmak istemediklerinden, yalan söylemek ya da durumlarını gizlemek için çaba göstermek zorunda kalabilirler. Ostomisi olduğunu kime açıklayıp, kime açıklamayacağı ile ilgili sorular ya da normal görünüp, öyle olmama durumu ile ilgili çatışmadan doğan gerginlik, hastada hem benlik saygısında zedelenmeye, hem de psikolojik rahatsızlık gelişimine yol açabilir. Bu gibi durumlarda sıklıkla öfke, depresyon ve anksiyete görülür. Güçlü olumsuz duygular, hastanın ostomi ile ilgili teknik becerisinin artması ile birlikte genellikle azalır. Kontrolsüz defekasyonlarla sosyal düzenin ihlali, utanç verici olarak değerlendirilir, kaçınma ve sosyal olarak geri çekilme davranışı ile sonuçlanabilir. Szczepkowski (2002) tarafından yapılan bir çalışmada ostomi hastalarında düşük benlik saygısı ve beden görünümünde tercih edilmeyen değişimler nedeniyle yaşanan depresyon, yalnızlık ve keder hissinin daha sıklıkla genç ve kadın hastalarda görüldüğü bildirilmiştir. Persson ve Hellstromm (2002) tarafından yapılan bir çalışmada ostomili hastaların çoğunun cinsellikle ilgili konular hakkında endişelere sahip olduğu gösterilmiştir. Vücut görünümündeki değişim, ostomi aparatlarının cinsel ilişkiye müdahalesi ve düşük hijyen hissi bu duruma katkıda bulunuyor olabilir. Çavdar (1999) ostominin cinsellik üzerinde oluşturduğu fiziksel etkilerden bahsettiği çalışmasında; erkekte rektum veya mesanenin çıkarılmasından sonra empotans, orgazm bozukluğu, ejekülasyon yetersizliği ve sterilite görüldüğünü bildirmiştir. Özellikle yaygın lenf nodülü diseksiyonu uygulanan hastalarda ameliyat sonrası cinsel işlev bozukluğunun olası bir sorun olabileceğini belirtmiştir. Kadında ise, genellikle vajinanın bir kısmı ya da tamamı çıkarılmadıkça pelvik cerrahinin cinsel duyguların canlanmasını etkilemediği belirtilmiştir. Eti ve arkadaşları (1995) kadın hastalarda, geniş pelvis yapısının sinir yaralanma riskini azalttığını ancak, vajinanın kısalması ya da alınması durumunda, vajinal kayganlıkta azalma ve pelvisteki skar doku bölgesi varlığının birleşme sırasında ağrıya neden olabileceğini bildirmişlerdir. Perssons ve Hellstroms (2002), Ostomi sonrasında hastaların tümünün cinsel çekiciliklerinin azaldığına inandıklarını saptamıştır. Bu bulguyu destekleyen bir başka araştırmada Salter (1992) ostomi hastalarının kendilerini cinsel olarak daha az çekici hissettiklerini, oysa eşlerinin cinsel çekiciliklerini kaybettiği fikrini paylaşmadıklarını tespit etmiştir. Persson ve arkadaşları (1983) rektal kanser teşhisi alıp, ostomi cerrahisi uygulanan hastaların eşleri ile yaptıkları bir çalışmada; eşlerin belirsizlik duygusu, yeni bir yaşam şeklini öğrenme ve ona uyum sağlama ve değişen beden ile ilgili zorluklar yaşadıklarını, ostomiye bağımlı yaşamanın ailevi ve sosyal yaşantıyı etkilediğini ve kısıtladığını gösterilmişlerdir. Bir başka çalışmada (Oberst ve Scott 1998). Ostomi ameliyatı geçiren hastaların eşlerinde, anksiyetenin eve gidişin 10. gününde en düşük düzeye indiği, fakat daha sonra, 90. ve 180. günlerde depresyona dönüşme riskinin yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ülkemizde ostomi ameliyatının psikolojik etkisi konusunda henüz bir çalışma yapılmamıştır. Amaç Bu çalışmanın amacı; gastrointestinal kanser ya da inflamatuar barsak hastalığı nedeni ile ameliyat edilen hastalarda ostominin beden algısı, cinsel işlevler, benlik saygısı ve eşler arasındaki uyuma etkisini araştırmaktır. YÖNTEMLER Örneklem Çalışmaya Mart 2005-Aralık 2005 tarihleri arasında özel bir ostomi bakım merkezine kontrollere gelen, inflamatuar barsak hastalığı ya da gastrointestinal kanser nedeni ile kalıcı ileostomi veya kolostomi yapılmış ve ameliyatı üzerinden en az bir ay zaman geçmiş, 20-70 yaş arasındaki 40 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubunda ise yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 20 sağlıklı gönüllü kullanılmıştır. Her katılımcıya çalışmanın amacı ve içeriği hakkında kısa bir bilgi verildikten sonra, çalışmaya katılım için yazılı onay belgesi alınmıştır. Elli iki ardışık gelen hastaya ruhsal bozuklukları dışlamak amacıyla SCID-I ayaktan hasta ölçeği uygulandıktan sonra, psikiyatrik tanı almayan 40 hastaya aşağıda adı geçen ölçekler uygulanmıştır. GRCDÖ tek bir eşle düzenli bir cinsel yaşamı, ÇUÖ ise uzun süreli bir ilişkinin sonuçlarını değerlendirdiğinden, çalışmanın pratik nedenlerle daha rahat uygulanabilmesi amacıyla tüm denekler evli olanlardan seçilmiştir. Araçlar 1. Sosyodemografik Bilgi Formu: Bu ölçekte, yaş, medeni durum, eğitim durumu, gelir düzeyi gibi demografik bilgilerin yanı sıra, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri, ostomi tipi ve endikasyonu, tanıdan ve ameliyattan sonra geçen süre, kanser ise evresi, kemoterapi veya radyoterapi alıp almadığı gibi bilgiler mevcuttur ve hastanın ameliyat ve sonuçları hakkında yeterince bilgilendirilip bilgilendirilmediği sorgulanmaktadır. 2. Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ): Golombok-Rust (Rust ve Golombok 1986) cinsel doyum ölçeği, 28 sorudan oluşan cinsel sorunları ve şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir ölçektir. Empotans, erken boşalma, orgazm bozukluğu, vajinismus, iletişimsizlik, sıklık ve erkek ve kadın kaçınma, erkek ve kadın duyarsızlık ve erkek ve kadın doyumsuzluk ile ilgili 12 alt değerlendirme ölçeğinden oluşmaktadır. Beş ve üzeri puanlar o alt boyutta cinsel işlevlerde bozulmaya işaret etmektedir. Tuğrul ve arkadaşları (1993), Golombok?Rust Cinsel Doyum Ölçeğinin ülkemizde geçerli ve güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. 3. Beden Algısı Ölçeği (BAÖ): Bedenin çeşitli parçalarından hoşnutluk durumunun ölçüldüğü ölçek, Secord ve Jourard (1953) tarafından geliştirilmiştir. 40 maddelik ölçekte alınan düşük puanlar, hoşnutsuzluğun yüksek olduğuna işaret etmektedir. Kesme puanı mevcut değildir. Ölçeğin ülkemizdeki geçerlik çalışması Hovardaoğlu (1993) tarafından gerçekleştirilmiştir. 4. Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ): Benlik saygısını ölçmek için Rosenberg (1965) tarafından geliştirilen ölçekte toplam 10 item bulunmaktadır. Alınan toplam puanın yüksek olması, benlik saygısının yüksek olduğuna işaret etmektedir. Ülkemizde geçerlik güvenilirlik çalışması Çuhadaroğlu (1986) tarafından yapılmıştır. 5. Çiftler Uyum Ölçeği (ÇUÖ): Çiftler arasındaki uyumu, doyum, duygu dışa vurulması, bağlılık gibi alt boyutlarda ölçmek için Spanier (1976) tarafından geliştirilmiştir. Puanlar 0-151 arası değişmekte ve alınan yüksek puanlar eş uyumunun iyi olduğuna, 100 ve altı puanlar ilişkide bir sorun olduğuna işaret etmektedir. Ülkemizde geçerlik ve güvenilirlik çalışması Fışıloğlu ve Demir (2000) tarafından yapılmıştır. 6. SCID-NP: DSM-III R eksen I bozukluklar için SCID-I ayaktan hasta ölçeği uygulanmıştır. İstatiksel analiz: Verilerin özelliğine göre, ölçümsel olanların karşılaştırılması Pearson korelasyon testi ile, ölçümsel olmayanların karşılaştırılması ise Kendal Tau-b korelasyon testi ile yapılmıştır. Gruplar arası frekans ve yüzdelerin karşılaştırılması ki-kare testi ile yapılmıştır. İki bağımsız grubun ortalamalarının karşılaştırılması Student -t testi ile yapılmıştır. BULGULAR Çalışmamıza ostomi grubunda 40, sağlıklı kontrol grubunda 20 olmak üzere toplam 60 denek katılmıştır. Sağlıklı kontrol grubunun (s=20) yaş ortalaması 44,15±11,54; ostomi grubunun (s=40) yaş ortalaması 46,30±11,74 olarak bulunmuştur. Ostomi ameliyatı sonrası geçen zaman ortalaması 33 ay, SS=59,95 olarak bulunmuştur. Ostomi grubunun sosyodemografik ve tıbbi özellikleri Tablo 1?de, çalışmada kullanılan ölçeklerin ostomi ve sağlıklı kontrol grupları arasında karşılaştırılması ise Tablo 2?de gösterilmiştir. Çalışmamıza katılan hastaların %57,5?inin (s=23) ameliyat ve sonuçları hakkında yeterince bilgilendirilmediğini düşündüğü saptanmıştır. Ameliyat sonucu hakkında bilgilendirilen hastalar ile bilgilendirilmeyen hastalar arasında cinsel işlevler, beden algısı, benlik saygısı ve eş uyumu açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Ostomi grubunu oluşturan olgular ostomi tipine göre, ileostomi (s=24) ve kolostomi (s=16) olarak ikiye ayrıldığında, kolostomi grubunun yaş ortalamasının ileostomi grubundan büyük olduğu ve aradaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (F= 0.002 df= 38 p= 0.000). Ayrıca anorgazmi puanlarının iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur (F=0,764, df=18, p=0,036). Bu bulguya göre kolostomi uygulanan hastalar, ileostomi uygulananlarla karşılaştırıldığında daha sık olarak anorgazmi sorunu yaşadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun dışında çalışmada kullanılan diğer tüm ölçekler açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsel işlev ile ilgili bulgular: Çalışmamızda kadınların dokunma, kaçınma, iletişim ve sıklık alt birimlerinden aldığı puanlar, erkeklerle karşılaştırıldığında anlamlı ölçüde daha yüksekti. Buna göre kadınlarda, erkeklerle karşılaştırıldığında daha yüksek oranda cinsel işlev bozukluğuna rastlanıldı. Cinsel işlevlerin alt birimleri olan dokunma (F=2,044, df=58, p=0,000), kaçınma (F=0,247, df=58, p=0,000), doyum (F=1,334, df=58, p=0,000), sıklık (F=3,984, df=58, p=0,014), iletişim (F=2,078, df=58, p=0,001), ham puan (F=8,132, df=57,7, p=0,000), vajinismus (F=2,296, df=30, p=0,000) ve anorgazmi (F=1,882, df=30, p=0,000) puanları, ostomi grubunda kontrol grubuna oranla daha yüksek olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı iken empotans ve erken boşalma parametrelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (Tablo 2). Ostomi hastalarında kontrol grubuna göre empotans ve erken boşalma itemleri hariç cinsel işlevlerdeki bozulma anlamlı olarak daha belirgindi. Hastaların özgeçmişlerinde psikiyatrik hastalık öyküsü bulunması ile vajinismus arasında (r=0,50) zayıf ve aynı yönde bir ilişki belirlenmiştir. Özgeçmişinde psikiyatrik sorunu olan kadın hastalarda daha sık vajinismus sorunu saptanmıştır. Bir diğer bulgu empotans ile ostomi uygulaması üzerinden geçen süre arasında (r = -0,67) orta güçte ve ters yönde bir korelasyonun varlığıdır. Ostomi ameliyatı üzerinden geçen süre uzadıkça empotans sorununun izlenme sıklığında bir düşüş görüldü. Anne ve babadan ayrı kalma hikayesi ile cinsel işlevlerden kaçınma parametresi arasında (r = 0,32) zayıf ve aynı yönde bir korelasyon saptandı (p<0,05). Çocukluğunda anne ve babasından ayrı kalmış olan hastaların cinsellikten daha sık kaçındıkları saptandı. Eş uyumu ile ilgili bulgular: ÇUÖ ile BAÖ toplam puanları (F=0,512, df=38, p=0,04) ile GRCDÖ alt ölçeklerinden iletişim (F=0.424, df=38, p=0.047) arasında anlamlı bir ilişki saptanırken, çalışmanın geri kalan diğer itemlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu sonuç eş uyumu yüksek olan hastaların, beden algısının da yüksek ve cinsel iletişimlerinin de daha iyi olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Öte yandan ostomi ve kontrol grubu eş uyumu puanları karşılaştırıldığında, aralarında fark olduğu ve farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (F: 0.216, df: 58, p: 0.000) Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ostomi hastalarında eş uyumu sorunu daha yüksek oranlarda bulundu (Tablo 2). Beden algısı ile ilgili bulgular: Beden algısı ile cinsiyet arasında çok zayıf ve aynı yönde (r =0,40), cinsel işlevlerden dokunma (r =-0,37), kaçınma (r = -0,34), doyum (r = -0,42), sıklık (r = -0,33), iletişim (r = -0,40) ile zayıf ve ters yönde, cinsel işlevlerin toplam ham puanı (r =-0,52) ile orta güçte ve ters yönde ve anne ve babadan ayrı kalma hikayesi (r = -0,32) ile çok zayıf ve ters yönde bir korelasyon saptanmıştır. Beden algısı kadınlarda daha bozuk bulunmuştur. Beden algısı daha iyi olan hastalarda cinsel işlevlerin daha iyi olduğu saptanmıştır. Çocukluğunda anne ve babasından ayrı kalmış olan hastalarda beden algısının göreceli olarak daha bozuk olduğu görülmüştür. Ayrıca RBSÖ toplam puanları ile beden algısı arasında orta güçte ve aynı yönde (r= 0.58) ilişki bulunmuştur. Beklenildiği gibi benlik saygısı ve beden algısı aynı yönde korelasyon göstermektedir. Ostomi grubunun beden algısı puanları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, daha düşük olduğu ve aradaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (F: 2.036 df: 58 p: 0.000) (Tablo 2). Ostomi grubunun beden algısı kontrol grubuna göre daha bozuk bulunmuştur. Benlik saygısı ile ilgili bulgular: Kaçınma, doyum, sıklık ve cinsel işlevlerin toplam ham puanı ile benlik saygısı toplam puanları arasında, (r = -0,36), (r = -0,37), (r = -0,41), (r = -0,43) çok zayıf ve ters yönde bir ilişki bulunmuştur. Benlik saygısı yükseldikçe cinsel açıdan doyumun yükseldiği, kaçınmanın azaldığı, sıklığın arttığı görülmüştür. Ostomi grubunun benlik saygısı, kontrol grubu ile kıyaslandığında daha düşük olduğu ve aradaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. (F: 2.078 df: 58 p: 0.000) (Tablo 2). Ostomi grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında benlik saygısının daha düşük olduğu bulunmuştur. TARTIŞMA Çalışmamız, ülkemizde kalıcı ostomi hastalarında beden algısı, benlik saygısı, eş uyumu ve cinsel işlevleri bir arada değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmamızda ostomili hastalarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, benlik saygısı, beden algısı, eş uyumu ve cinsel işlevlerde (empotans ve erken boşalma dışında) bozulma saptanmıştır. Çalışmamızda ostominin ne kadar süre önce yapıldığı itemi ile cinsel işlevlerden empotans arasında orta güçte, ters yönde bir ilişki saptanmıştır. Beklenilenin aksine, ostomi sonrası geçen zaman ile araştırdığımız diğer itemler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu farklılık, çalışmamızda ostomi ameliyatı sonrası geçen zaman ortalamasının (33 ay SS=59,95), diğer çalışmaya göre (4,6 yıl SS=32,25) düşük olması ile açıklanabilir. Çalışmamızda kadın hastalarda, cinsel işlevlerden dokunma, kaçınma, doyum ve genel olarak tüm cinsel işlevler açısından, erkeklere oranla daha fazla sorun saptanmıştır. Bu sonucun muhtemel nedenlerinden birisi ostomi ameliyatında vajinanın kısaltılması ya da alınmasının vajinal kayganlıkta azalma meydana getirmesi veya ameliyatla pelviste oluşan skar dokusunun, birleşme sırasında ağrıya neden olabilmesi şeklinde değerlendirilmiştir. Nitekim disparoni ve vajinal kuruluğun, ostomi hastalarında oldukça sık görüldüğü bildirilmiştir (Çavdar 1999 ve Libman ve ark. 1991). Ayrıca yapılan bir çalışmada bildirildiği gibi (Mathias ve ark. 1999) genel olarak erkeklerin, cinsel sorunları konuşmakta zorluk yaşamaları ve sorunlarını bildirmeyip, kendilerine saklamayı tercih etme eğilimleri de bu farkın ortaya çıkmasında rol oynamış olabilir. Ostomi cerrahisinden sonra ileostomi ve kolostomi hasta gruplarında, cinsel işlev bozukluğu görülme sıklığı ile ilgili farklı sonuçlar bildirilmiştir. Bir çalışmada, kolostomi hastalarının % 43?ü ve ileostomi hastalarının %45?inde, ostomi cerrahisi sonrası cinsel sorunlar bildirilmiştir (Bartha ve ark. 1992). McDonald ve arkadaşları (1985), rektal kanser nedeniyle ostomi uygulanmış olan 420 hasta ile yaptıkları bir çalışmada, hastaların % 63?ünde cinsel işlev bozukluğu ile birlikte idrar yolları ile ilgili yakınmalar, gaz, rahatsız edici bağırsak hareketleri gibi daha fiziksel bulgular bulunduğunu, cinsel işlevlerde bozukluğun, cinsel istekte azalmadan çok cinsel yeterlilikte azalma ilgili olduğu göstermiştir. Bizim çalışmamızda, cinsel işlevlerden dokunma, kaçınma, doyum, sıklık, iletişim ve vajinismus açısından kolostomi ve ileostomi hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmamış, ancak her iki grupta da kontrol grubuna göre önemli ölçüde bozulma olduğu gösterilmiştir. Öte yandan yapılan bir çalışmada (Keating 2004) cinsel işlevlerden orgazm bozukluğu açısından zayıf, aynı yönde bir ilişki bulunarak, kolostomi uygulanmış kadın hastalarının, ileostomi uygulanmış kadın hastalara göre daha fazla orgazm bozukluğu sorunu yaşadığı saptanmıştır. Rektal kanser nedeni ile yapılan klasik kolostomi ameliyatlarında, rektal eksizyon yapılma oranının yüksekliği ile hipogastrik sinir hasarında göreceli olarak meydana gelebilecek artış, bu hastalarda daha sık orgazm bozukluğu görülmesini açıklayabilir. Yapılan çalışmalarda özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmasının, ostomi cerrahisi sonrası gelişebilecek psikiyatrik sorunların önemli belirleyicilerinden birisi olduğu gösterilmiştir (Thomas ve ark. 1987 ve 1979). Çalışmamızda özgeçmişinde psikiyatrik hastalık bulunan kadınlarda araştırılan itemlerden yalnızca vajinismus sorununun daha sık olduğu saptanmıştır; ancak ameliyat öncesi vajinismusun varlığını taramaya yönelik bir sorgulama yapılmadığından, ülkemizde oldukça sık gözlenen bu sorunun ostomi ile ilişkisine yönelik bir değerlendirme yapmak mümkün olamamıştır. Yapılan çalışmalarda (Ramer 1992 ve Gloeckner 1984), ostomi cerrahisinden sonra geçen zamanla, geliştirilen uyumun derecesi arasında doğrudan bir ilişki gösterilmiştir. Gloeckner, (1984) tarafından 40 ostomi hastasının retrospektif çekicilik algısının değerlendirildiği bir çalışmada; hastaların yaklaşık olarak yarısında, cinsel çekicilikle ilgili duyguların ameliyattan sonraki ilk bir yılda azalmış olduğu ve daha sonra zamanla düzelme gösterdiği bildirilmiştir. Yaklaşık 10 yıldan beri hasta olan ileostomi hastaları, görüşme esnasında farklı tipte ostomi uygulanan ve ostomi uygulanmasının üzerinden daha kısa zaman geçen hastalarla karşılaştırıldığında, kendilerini daha çekici olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Bu durum, beden algısındaki bozulmanın en çok ameliyattan sonraki bir yıl içerisinde belirgin olduğuna işaret etmektedir. Szczepkowski M ve arkadaşları (2002) yaptıkları çalışmada, ostomi hastalarında, düşük benlik saygısının ve beden algısında bozulmanın daha çok genç ve kadın hastalarda görüldüğünü bildirilmişlerdir. Bu bulgu ile uyumlu olarak, çalışmamızda cinsiyet ile beden algısı arasında, çok zayıf da olsa bir ilişki varlığı ve kadın hastalarda beden algısının erkek hastalara göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Çocukluğunda anne ve babasından ayrı kaldığını bildiren hastalarda, göreceli olarak daha düşük beden algısı puanları saptanmıştır. Bu bireylerde aynı zamanda beden algısı bozuk bireylerde beklenebileceği gibi cinsel ilişkiden kaçınma da saptanmıştır. Literatürde beden algısı ile benlik saygısı arasında doğrudan bir ilişkinin varlığı bildirilmiştir (Henriques ve Calhoun 1999). Çalışmamızda da, beden algısı ölçek puanları arttıkça, benlik saygısı ölçek puanlarında da göreceli olarak bir artış saptanmıştır. Sağlıklı bir kendilik algısı gelişimi, çocuğun, olumlu bir ebeveyn figürünü tam anlamıyla içselleştirmesi ile mümkün olabilmektedir. Çocukluk döneminde ayrılığın kendilik algısında ve bunun bir parçası olan beden algısında, benlik saygısı ve cinsel işlevlerde bozulmaya katkıda bulunduğu ileri sürülebilir. Çocukluğunda anne ve babasından ayrı kalmış hastalarda, göreceli olarak daha düşük beden algısı puanları saptadık. Bu durum ile ilgili olabilecek bir varsayım; çocukluğunda rol modelinden yoksun kalmış olmanın, ileride bireylerde bedeniyle barışık olamama haline yol açabilmesidir. Bu bireylerde aynı zamanda cinsel ilişkiden kaçınma saptadık. Beden tatminsizliği ve cinsellikten kaçınma birbirleriyle yakından ilişkili konular olduğundan bu beklenilebilir bir sonuçtur. Stice (1994) ebeveynlerin, çocuklarına ideal beden ile ilgili sosyokültürel mesajları iletmede önemli bir role sahip olduğunu bildirmiştir. Yapılan bir çalışmada bedensel hoşnutsuzluğu nedeniyle, cinsel ilişki esnasında beden imajı ile ilgili aşırı farkındalık durumunda olan kadınların, kendilerine daha az güvendikleri ve daha sık cinsel ilişkiden kaçınma sergiledikleri gösterilmiştir (Wiederman 2000). Çalışmamızda, bu bulgularla uyumlu olarak, beden algısı düşük olan hastaların, cinsel olarak daha sık kaçınma ve dokunma sorunu yaşadığı tespit edilmiştir. Vücut algısı ile eş uyumu arasında, anlamlı ve aynı yönde bir ilişki saptanması, beden algısı yüksek olan bireylerin, eşleri ile de uyumlu olabilecekleri, bu bulgular iki yönlü değerlendirilebileceğinden, eş uyumu yüksek bireylerin de beden algılarının yükselebileceği sonucuna ulaşılmasını sağlamıştır. Eş uyumu ile cinsel iletişim arasında da doğru ve aynı yönde bir ilişki saptanmıştır. Beklenildiği gibi, cinsel iletişimi güçlü olan çiftlerin daha uyumlu olabilecekleri, uyumlu çiftlerin de cinsel olarak daha iyi iletişim kurabilecekleri söylenilebilir. Ameliyat öncesi ve sonrası bilgilendirmenin, hastanın ameliyat ve sonuçları ile ilgili korkularının azalmasına yardım ederek, ameliyat sonrası dönemde hastanın yaşayacağı uyumda artış sağlayabileceği yapılan bir çalışmada gösterilmiş olmasına karşın (Lavery ve Erwin-Toth 1993). Çalışmamızda incelediğimiz herhangi bir item üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Çalışmamızda yeterince bilgilendirilmediğini düşünen hastaların oranı daha düşük olmakla beraber gene de yüksektir; (%57,5; s=23). Bu farklılık, toplumumuzda doktorlara, özellikle de cerrahlara genel olarak atfedilen tüm güçlülük nedeniyle uygulanacak girişimlerde hastanın iradesinden ziyade doktorun tutumunun daha belirleyici olmasına ve hastaların vücutlarına yapılacak işlemi sorgulamamaları, dolayısıyla bilgi edinme talebinde bulunmamaları ile açıklanabilir. SONUÇ Ostomi ameliyatı, oluşturduğu olumsuz bedensel ve ruhsal etkiler nedeniyle ciddi yaşamsal tehdit yaşayan hastalarda, uyum sürecini güçleştirebilmektedir. İlerleyen teknoloji sayesinde geliştirilen yeni ostomi keseleri ile birlikte hastaların daha önce yaşamak zorunda olduğu sızıntı, koku, balonlaşma gibi günlük yaşamı kesintiye uğratıp, zorlaştıran sorunlarda azalma kaydedilmektedir. Çalışmamızda ostomi uygulanan hastalarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında benlik saygısı, beden algısı, eş uyumu ve cinsel işlevlerde (empotans ve erken boşalma dışında) bozulma saptanmıştır. Özellikle kadınlarda cinsel işlevlerde bozulma daha belirgindir. Özgeçmişinde psikiyatrik hastalık bulunan kadınlarda daha fazla vajinismus sorunu bildirilmiştir. Cinsel işlevler açısından kolostomi ve ileostomi hastaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamış ama kontrol grubuna göre önemli ölçüde bozulma saptanmıştır. Ostomi ameliyatı ne kadar uzun süre önce yapıldıysa empotans sorununun o kadar az görüldüğü bulunmuştur. Eğitim seviyesi yüksek olan çiftlerde cinsel ilişki sıklığında artış ve cinsel iletişimde düzelme, çift uyumunda iyileşme saptanmıştır. Beden algısı daha yüksek olan bireylerin eşleri ile daha uyumlu olduğu bulunmuştur. Çocukluğunda anne ve babasından ayrı kalmış bireylerde göreceli olarak daha düşük bir beden algısı ve cinsel ilişkiden daha sık kaçınma davranışı saptanmıştır. Kadın hastaların beden algısı erkek hastalara göre daha düşük bulunmuştur. Beden algısı düşük olan hastaların cinsel olarak daha sık kaçınma ve dokunma sorunu yaşadıkları bulunmuştur. Ameliyat sonuçları hakkında bilgilendirilmiş olmanın cinsel işlevler, beden algısı, benlik saygısı ve eş uyumu üzerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Çalışmamız, ülkemizde kalıcı ostomi hastalarında beden algısı, benlik saygısı, eş uyumu ve cinsel işlevleri bir arada değerlendiren ilk çalışmadır. Ancak kanser nedeni ile ostomi ameliyatı gerçekleştirilen hastalarda, uyum sürecini etkileyebilen ameliyat sonrası dönem metastaz bilgilerinin alınmamış, hastaların ameliyat öncesi aşamada değerlendirilmemiş olması, uzun zaman öncesine yönelik retrospektif bilgi kullanılmış olması ve çocukluk döneminde kaç yaşında ve ne kadar süre ebeveyinden ayrı kalındığına dair bilgi alınmamış olması açısından bazı kısıtlılıklar içermektedir. KAYNAKLAR Bartha I (1992) Quality of life of post-colostomy patients, 81:277-83. Blumenfield M, Tiamson MLA (2003) Consultation Liasion Psychiatry, s.69-71. Çavdar İ (1999) Kolostomili hastaların kolostomilerine uyumlarında hemşirelik eğitiminin etkinliği. İ. Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Anabilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul. Mart 2005 tarihinde http://www.androloji.org.tr/file/kadin2.pdf ***adresinden indirildi. Çuhadaroğlu F (1986) Adölesanlarda Benlik Saygısı. Uzmanlık tezi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara. Druss RG (1968) Psychological response to a colectomy. Arc Gen Psychiatry, 18:53-9. Eti Aslan F, Gürkan A, Şelimen D (1995) Stomalı hastanın cinsel sorunları ve bu sorunlara yönelik hemşirelik yaklaşımları, I. Ulusal Stoma Bakım Hemşireliği Sempozyum basımı, s. 32-34, İstanbul. Mart 2005 tarihinde http://www.androloji.org.tr/file/kadin2.pdf ***adresinden indirildi. Fışıloğlu H, Demir A (2000) Applicability of the Dyadic Adjustment Scale of Marital Quality with Turkish Couples. Eur J Psychol Assessment, 16: 214-218. Gloeckner MR (1984) Perceptions of sexual attractiveness following ostomy surgery. Res Nurs Health, Jun, 7:87-92. Gloeckner MR, Starling JR (2002) Scand J Gastroenterol, Apr; 37:450-7. Henriques GR, Calhoun LG (1999) Gender and ethnic differences in the relationship between body esteem and self-esteem. J Psychol, Jul; 133:357-68. Hovardaoğlu S (1993) Vücut Algısı Ölçeği. 3P,1:26. John P. Keating (2004) Sexual function after rectal excision. ANZ Journal of Surgery, 74 :248. Karadağ A, Menteş BB, Üner A (2003) İmpact of stomatherapy on quality of life in patients with permanent colostomies or ileostomies. İnt J Colorectal Dis, 18:234-238. Kuchenhoff J (1981) Coping with a stoma -a comparative study of patients with rectal carcinoma of inflammatory bowel diseases. Psychother Psychosom, 36:98-104. Lavery I, Erwin-Toth P (1993) Stoma therapy in Intestinal Stomas: Principles and Management, St Louis: Quality Medical Publishing, s. 60-84. Lewis SM, Heitkemper M, Dirksen SR (2000) Medical Surgical Nursing, Mosby, st. Louis. Mart 2005 tarihinde http://www.androloji.org.tr/file/kadin2.pdf Libman E, Fichen CS, Rotenberg P (1991) Prostatectomy and inguinal hernia repair:a comparison of the sexual consequences. J. Sex. Marital Ther, 17:27-34. MacDonald LD, Anderson HR (1985) The health of rectal cancer patients in the community. Eur J Surg Oncol, Sep; 11:235-41. Mathias SD (1999) A comparison of patient and partner responses to a brief sexual function questionnaire J Urol, Dec; 162:1999-2002. Michael W. Wiederman (2000) Women?s Body Image Self-Consciousness During Physical Intimacy With a Partner. Journal of Sex Research. Mart 2005 tarihinde http://www.findarticles.com/adresinden indirildi. Oberst MT, Scott DW (1988) Postdischarge distress in surgically treated cancer patients and their spouses. Res Nurs Health, 11:223-33. Persson E, Severinoss E, Hellstrom AL (1983 fall) Spouses? perceptions of and reactions to living with a partner who has undergone surgery for rectal cancer resulting in a stoma. J Sex Marital Ther, 9:182-90. Persson E, Hellstrom AL (2002) Experiences of Swedish men and women 6 to 12 weeks after ostomy surgery. Journal of Wound, Ostomy and Continence Nursing, 26:298-305. Piwonka MA ve Merino JM (1999) A multidimensional modelling of predictors influencing the adjustment to a colostomy. Journal of Wound, Ostomy and Continence Nursing, 26:298-305. Ramer L (1992) Self-image changes with time in the cancer patient with a colostomy after operation. JET Nurs, Nov-Dec; 19:195-203. Rosenberg M (1965) Society and the adolescent self-image. Princeton University Press. Princeton, NJ, Rust J, Golombok S (1986) The GRISS: a psychometric instrument for the assessment of sexual dysfunction. Arch Sex Behav, Apr; 15:157-65. Salter M (1992) What are the differences in body image between patients with a convensional stoma compared with those who have had a conventional stoma folowed by a continental pouch? Journal of Advanced Nursing, 17:841-848. Secord PF, Jourard SM (1953) The appraisal of body-cathexis: body-cathexis and the self. J Consult Psychol, 17:343-347. Silva MA, Ratnayake G, Deen KI (2003) Quality of life of stoma patients: temporary ileostomy vs colostomy. World J Surg, 27:421-424. Spanier GB (1976) Measuring dyadic adjustment: new scales for assessing the quality of marriage and similar dyads. J Marr Family, 38:15-28. Stice, E. Review of the evidence for a sociocultural model of bulimia nervosa and an exploration of the mechanisms of action. Clinical Psychology Review, 1994;16:633-661. Sucu N (1998) Abdominal stomalı hastaların bireysel özellikleri ile benlik saygıları arasındaki ilişki, M.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans. Tezi, İstanbul. Mart 2005 tarihinde http://www.androloji.org.tr/file/kadin2.pdf Szczepkowski M (2002) Do we still need a permanent colostomy in XXI-st century? Acta Chir Iugosl, 49:45-55. Thomas C, Madden F, Jehu D (1979) Psychosocial morbidity in the first three months following stoma surgery. Fortschr Med, Feb, 22; 97:318-20. Thomas C, Madden F, Jehu D (1987) Psychological effects of stomas-I. Psychosocial morbidity one year after surgery. Psychosom Res, 31: 311-6. Tuğrul C, Öztan N, Kabakçı E (1993) Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği?nin Standardizasyon Çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 4: 83-88. ***adresinden indirildi. ***adresinden indirildi. |
Depresyon Tanısı Alan Hastalarda Kalıntı Belirtilerin Yetiyitimi ile İlişkisi: 3 Aylık İzlem Çalışması Dr. Banu ÖZYÜKSEL, Dr. Berna ULUĞ GİRİŞ Depresyon, sık görülen ve genellikle tekrarlamalarla seyreden bir ruhsal hastalıktır. Bu özellikleri ile yetiyitiminin de önde gelen nedenlerinden birisi olmaktadır (Wells ve ark. 1992). Yaşam boyu sıklığının ortalama % 15-17 arasında olduğu tahmin edilmektedir (Angst 1996, Kessler ve ark. 1996). Kontrollu çalışmalar ve doğal izlem çalışmaları depresyondaki hastalarda sosyal işlevsellik kaybının yaygın ve kalıcı olduğunu göstermektedir. Yeterli tedaviyle bu kayıpların azaltılabileceği düşünülmektedir ancak halen klinik uygulamalarda yeterli sonuç alınamamaktadır (Hirschfeld ve ark. 2000). Ayaktan başvuran hastalarda depresyonun hipertansiyon, diabet veya kalp hastalıkları gibi kronik bedensel hastalıklardan daha fazla işlev kaybına ve iyilik halinde azalmaya neden olduğu bildirilmiştir (Hays ve ark. 1995, Wells ve ark. 1989). Kaplan?ın 1995 yılında yaptığı çalışmada ruhsal bozukluk tanısı alan hastalarda kronik bedensel hastalığı olanlara göre daha fazla sosyal ve bedensel yetiyitimi olduğu, bu hastaların değerlendirilen son bir ay içinde günlük işlerini daha sık aksattıkları ve daha fazla sayıda günlerini yatakta geçirdikleri bulunmuştur. Bu alandaki çalışmalar depresyon hastalarının % 29-46?sının antidepresan tedaviye kısmi cevap verdiğini veya hiç cevap vermediğini göstermektedir (Fava ve ark. 1996). Yalnızca kısmi remisyon (düzelme) gözlenen hastalarda değil remisyon ölçütlerini karşılayan hastalarda da kalıntı belirtiler gözlenmektedir (Nierenberg ve ark. 1999). Depresyon tedavisindeki tüm ilerlemelere karşın hastaların birçoğunda iyileşme derecesi beklenenin altındadır. Kalıntı belirtiler hafif şiddette olsa bile yetiyitimine neden olurlar. Yetiyitimi ile kalıntı belirtilerin şiddeti doğrusal bir ilişki göstermekte; belirti şiddeti arttıkça yetiyitimi artmaktadır (Mintz ve ark. 1992, Judd ve ark. 2000). Sosyal işlevsellikteki bozulma sadece bireyin kendisini değil evliliğini, ailesini ve iş çevresini de etkilemektedir. Bu bozulma sıklıkla semptomatik iyileşmeden sonra da kalmaktadır ve tedavi edilmezse prognozun kötüleşmesine neden olur (Hirschfeld ve ark. 2000). Agosti?nin (1999) yaptığı 6 aylık doğal izlem çalışmasında National Institute of Mental Health?in bir depresyon tedavi programına katılmış hastalardan iyileşme ölçütlerini karşılayan hastaların normal kontrol grubuna göre sosyal işlevlerde daha yetersiz olduğu, yine iyileşmiş hastalarda normal kontrol grubuna göre psikiyatrik belirtilerin daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu hastalarda hafif veya eşik altı olsa bile belirtiler olduğunda yetiyitimi de gözlenmektedir. Kalıntı depresyon belirtilerinin olmadığı durumda ise yetiyitiminin ve psikososyal işlevlerin düzeldiği gözlenmektedir. Bir metaanalizde kalıntı belirtilerle işlevsellikte bozulma arasında doğrusal bir ilişki bulunmuştur. Bu çalışmanın bulgularına göre hafif şiddetteki kalıntı belirtiler bile işlevsellikte bozulmayla sonuçlanmaktadır (Mintz 1992). Kalıntı belirtilerin varlığında, yetiyitiminin devam etmesi dışında relaps (depreşme) daha sıktır ve prognoz daha kötüdür. Bu belirtilerin düzelmesiyle uzun dönemde çok daha iyi bir gidiş olması beklenmektedir (Menza ve ark. 2003). Paykel tarafından geliştirilen ?Depresyon İçin Klinik Görüşme? (Clinical Interview for Depression) ile değerlendirilen major depresyonu olan 49 hastanın sadece 6?sı (%12.2) antidepresanlarla başarılı bir şekilde tedavi edilebilmiştir ve hiç kalıntı belirtileri gözlenmemiştir. Hastaların geri kalanının %73?ünde yaygın anksiyete, %55?inde somatik anksiyete ve % 40?ında irritabilite bildirilmiştir (Fava ve ark. 1994). Depresyonun seyrini inceleyen klinik bir araştırmada 119 depresif hasta alınmış ve bunlardan ulaşılabilen 66?sı ile ortalama 30 ay sonra tekrar görüşme yapılmıştır. İkinci kez değerlendirilen hastaların % 9.1?inde hastalığın kronikleştiği, % 31.8?inde yinelediği gözlenmiştir. Bu hastaların % 57.6?sının ise iyileştikleri ve bir daha da hastalanmadıkları saptanmıştır. Kronikleşen hastaların ortak özelliklerinin ise kadın olma ve ilk değerlendirmede 30 yaşından büyük olma olduğu belirlenmiştir (Uluşahin ve Uluğ 1994). Bu çalışmada, depresyon tanısı konan hastalarda tedavi başlanmadan önce depresyon şiddeti ve yetiyitimi düzeyi saptanarak tedavinin 3. ayında kalıntı belirtiler ve yetiyitimindeki düzelmenin belirlenmesi amaçlandı. Kalıntı depresyon belirtileri ve yetiyitimi düzeyi arasındaki ilişki incelendi. YÖNTEMLER Örneklem HÜTF Psikiyatri polikliniğine Ekim 2002-Mayıs 2004 tarihleri arasında başvuran, DSM IV?e göre major depresyon tanısı konmuş olan 104 hasta rastgele seçilmiştir. Antidepresan tedavi başlanmadan önce ve tedavinin üçüncü ayında değerlendirilerek çalışma kapsamına alınmıştır. Hastaların en az ilkokul mezunu olmaları, DSM IV?e göre başka bir psikiyatrik hastalık ek tanısı almamaları, eşlik eden kronik bedensel hastalıklarının olmaması, yetiyitimine yol açacak bedensel sakatlıklarının olmaması, başvuru sırasında düzenli olarak bir psikotrop tedavi almıyor olmaları ölçütleri dışında zeka geriliğinin olmaması ve yeni depresif epizod (dönem) olması ölçütlerine uyulmuştur. Uygulama Demografik verileri belirlemek üzere bir bilgi formu, tanı değerlendirmeleri için SCID I kullanıldı. Depresyon şiddetini ölçmek için 17 maddelik Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D) uygulandı. Depresyona eşlik eden anksiyete şiddeti Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) ile belirlendi. Yetiyitimini ölçmek için Dünya Sağlık Örgütü-Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (World Health Organisation-Disability Assessment Schedule, WHO-DAS II) kullanıldı. Testler tedavi başlanmadan önce ve tedavinin üçüncü ayında her biri 1-1.5 saat süren tek görüşmede verildi. Tedavi planına araştırmacılar tarafından müdahalede bulunulmadı. Çalışmaya katılmayı kabul eden kişilerin hepsi çalışma hakkında bilgilendirildi ve sözel onayları alındı. Araçlar Bilgi formu: Deneğin yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyi, iş durumu, medeni durumu, yaşam koşulları (yalnız yaşıyor, ailesiyle yaşıyor vb.), geçirilmiş psikiyatrik hastalığı olup olmadığı, kaçıncı depresif epizod olduğu, ilk epizodu kaç yaşında geçirdiği kaydedilmiştir. DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I; Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders): DSM-IV Eksen I tanılarının konması için First ve arkadaşları (1997) tarafından geliştirilmiş ve Amerikan Psikiyatri Birliği (APA, 1994) tarafından yayımlanmış, yapılandırılmış bir klinik görüşme ölçeğidir. Türkçe?ye uyarlama, geçerlilik ve güvenilirlik çalışması Çorapçıoğlu ve arkadaşları tarafından (1999) tarafından yapılmıştır. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D): Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği Hamilton (1960) tarafından depresif hastaların incelenmesi ve belirtilerin faktör analizi sonucunda geliştirilmiştir. 1967?de aynı araştırmacı tarafından gözden geçirilerek son şekli verilen ölçek (Hamilton 1967), depresif hastalarda belirtilerin şiddetini saptamak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, değişik belirti sayısı içeren formları arasından 17 sorudan oluşmuş olanı kullanılmıştır. Derecelendirmede likert tipi bir puanlama dizgesi kullanılmaktadır. Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması Akdemir ve arkadaşları (1996) tarafından yapılmıştır. Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A): HAM-A, bugün daha çok yaygın anksiyete bozukluğu tanısı alan hastalarda anksiyetenin şiddetini, ilaçların anksiyete belirtileri üzerindeki etkilerini tayin etmekte kullanılan yarı yapılandırılmış bir ölçektir (Hamilton 1959). Ölçeğin geçerlilik çalışması Yazıcı ve arkadaşları (1998) tarafından yapılmıştır. Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (Disability Assessment Schedule, WHO-DAS II): Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilen (1998) WHO-DAS II ile tıbbi tanıdan bağımsız olarak bireyin faaliyet düzeyinde ve topluma katılımındaki kısıtlılıklarının tespit edilmesi amaçlamaktadır. Değerlendirmeye alınacak süre son bir ay olarak seçilmiştir. Bu araç, bireyin belli faaliyetleri yaparken ne kadar güçlük çektiğini tespit etmeye çalışmaktadır ve birçok kültürde ortak olarak önemli sayılan faaliyetleri içeren altı alandan oluşmaktadır. Bunlar 1) Anlama ve iletişim kurma, 2) hareket etme ve bir yerden bir yere gitme, 3) kendine bakım, 4) insan ilişkileri, 5) yaşam faaliyetleri, 6) toplumsal yaşama katılım başlıkları altında toplanmıştır. Tüm bu alanlarla ilgili soruların cevapları 1 ile 5 arasında puanlanmaktadır. WHO-DAS II 36?lık form uygulandığında görüşme yaklaşık 20 dakika sürmektedir. WHO-DAS II?nin uluslararası geçerlilik ve güvenilirlik çalışması yapılmıştır. Ülkemizdeki güvenilirlik çalışması ise WHO-DAS II eğitimi almış iki araştırıcının 30 hastayı 15 gün arayla test-yeniden test deseninde değerlendirmesiyle yapılmış, değerlendiriciler arasında güvenilirlik saptanmıştır (Ertuğrul ve Uluğ 2002). İstatistiksel analizler Verilerin analizi ?SPSS for Windows, 11.5? istatistik paket programında yapılmıştır. Örneklemin farklı iki zamanda alınan ortalamaları için ?Eşleştirilmiş Serilerde Student?s t testi, farklı iki grup ortalamaları için ?Bağımsız Örnekler t testi? ve Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Kalıntı belirtileri olan grup ile remisyona giren grup sosyodemografik değişkenler yönünden ki-kare testi ile karşılaştırılmıştır. Depresyon şiddeti ile yetiyitimi düzeyindeki azalma arasındaki ilişki Pearson korelasyon analizi ile, yetiyitimi düzeyindeki azalmayı yordayan klinik değişkenler ve sosyodemografik özellikler regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Kalıntı belirti gözlenmesini yordayan değişkenler için lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Geriye dönük eleme yöntemi ile değişkenler seçilmiştir. BULGULAR Hastaların 83?ü kadın 21?i erkek, yaş ortalaması 31.32, (SS= 9.92) dir. Hastalığın başlangıç yaşı ortalaması 28.14 (SS=9.37)?dir. Geçirilmiş depresif epizod sayısına bakıldığında hastaların 66?sı (%63.5) ilk depresif epizod ile başvurmakta iken 38?i (% 36.5) yineleyen depresif epizod (epizod sayısı≥1) bildirdiler. Hastaların ilk görüşme ve 3 ay sonraki görüşmedeki depresyon şiddeti, anksiyete şiddeti ve yetiyitimi düzeyleri ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05) (Tablo 1). Depresyon şiddetindeki azalma ile yetiyitimi düzeyindeki düzelme arasındaki ilişki incelendiğinde birinci görüşmede ve ikinci görüşmede uygulanan HAM-D toplam puanlarının farkı (hdt1-hdt2) ile her iki görüşmedeki DAS toplam puanlarının farkı (DAST1-DAST2) arasında pozitif bir korelasyon (r²= 0.24, p<0.01) bulunmuştur. Depresyon şiddeti azaldıkça yani belirtilerdeki düzelme arttıkça yetiyitimi düzeyindeki düzelme de artmaktadır (Şekil 1). WHO-DAS II ile değerlendirilen 6 ayrı alandaki yetiyitimi düzeyleri ile belirtilerdeki düzelme arasındaki korelasyona tek tek bakılmıştır. Depresif belirtilerdeki düzelmenin anlama ve iletişim kurma ile ilgili olan DAS 1 puanıyla (r²=0.21, p<0.01) kendine bakım ile ilgili olan DAS 3 puanıyla (r²=0.14, p<0.01), insan ilişkileri ile ilgili olan DAS 4 puanıyla (r²= 0.11, p<0.01), yaşam faaliyetleri ile ilgili olan DAS 5 puanıyla (r²= 0.1, p<0.01), toplumsal yaşama katılım ile ilgili olan DAS 6 puanıyla (r²= 0.14, p< 0.01) ilişkili olduğu, korelasyonun anlamlı ve pozitif olduğu bulunmuştur. Hareket etme ve bir yerden bir yere gitme ile ilgili olan DAS 2 puanının depresyondaki düzelme ile ilişkisinin (r²= 0.04, p>0.01) olmadığı saptanmıştır. Yetiyitimi düzeyindeki düzelme için yaş, cinsiyet, eğitim (üniversite mezunu/üniversite mezunu değil), iş durumu (çalışıyor/çalışmıyor), medeni durum (evli/evli değil), yaşam koşulları (ailesiyle yaşıyor/diğer) gibi sosyodemografik değişkenler ve hastalığın başlama yaşı, ilk depresif epizod veya yineleyen depresif epizod geçirmek, başlangıçtaki anksiyete ve depresyon şiddeti gibi klinik değişkenler arasında yordayıcı bulunmamıştır. Hastalar 3. ayda yapılan görüşmede depresyon şiddetine göre remisyona girenler, kalıntı belirtisi olanlar ve halen sendromal düzeyde depresyonu olanlar şeklinde 3 gruba ayrılmışlardır. Araştırmacılar remisyonu tanımlamak için HAM-D toplam puanı için 7-10 arasında kesme noktaları bildirmişlerdir (Nierenberg ve DeCecco, 2001). Bu çalışmada HAM-D toplam puanı 7 ve altında olan hastaların remisyona girdiği kabul edilmiştir. Yine sendromal depresyon için pek çok araştırmada HAM-D toplam puanı 17 ve üzeri olarak kabul edilmiştir (O?Leary ve ark. 2000). Bu tanımlara göre ikinci görüşmeye gelen 77 hastanın 50?sinin (%64.94) remisyona girdiği, 23?ünün (%29.87) kalıntı belirtileri olduğu (yani HAM-D toplam skor 8 ile 16 arasında), 4?ünün (%5.19) ise halen semptomatik olduğu bulunmuştur (Tablo 2). Kalıntı belirtileri olan grup ile remisyona giren grup sosyodemografik özellikler, klinik değişkenler ve tedavi uyumları açısından karşılaştırılmışlardır. Kalıntı belirtileri olan grubun yaş ortalaması 30.96 (SS=10.03), remisyona giren grubun yaş ortalaması ise 32.56 (SS=10.4) dır. Her iki grubun yaş ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (Z= -0.725, p= 0.468). Kalıntı belirti grubu ve remisyon grubu arasında cinsiyet (fisher kesin ki-kare testi p>0.05), medeni durum (X²=0.021, p= 0.884), eğitim (X²=0.055, p=0.814) ve iş durumu (X²=0.458, p=0.499) yönünden fark bulunmamıştır. Kalıntı belirtileri olan grup ile remisyona giren grup başlangıçtaki anksiyete ve depresyon şiddetine göre karşılaştırılmıştır. Kalıntı belirtileri olan grupta başlangıçtaki anksiyete ve depresyon şiddeti daha yüksektir. Her iki grubun ikinci görüşmedeki HAM-D toplam puanları ve HAM-A toplam puanları karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında depresyon ve anksiyete şiddeti açısından anlamlı fark saptanmıştır. Kalıntı belirtileri olan grup ve remisyona girmiş olan grubun 2. görüşmedeki DAS toplam puanları ve altı ayrı DAS alanı puanları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Kalıntı belirtilerin gözlendiği grupta yetiyitimi düzeyi fazladır (Tablo 3). Bu araştırmada hastaların tedavilerine araştırmacılar tarafından müdahalede bulunulmamıştır. Tedaviyi düzenleyen doktorlar tarafından 104 hastanın 82?sine (%78.7) SSRI grubu bir antidepresan başlanmıştır. Kalan 22 hasta (%21.3) ise diğer antidepresanlarla tedavi edilmiştir. 27 hasta (&) izlem görüşmesine gelmemiştir. İkinci görüşmeye gelen 77 hastanın 50?si (%64.94) remisyona girenler, 23?ü (%29.87) kalıntı belirtisi olanlar, 4?ü (%5.19) ise semptomatik olanlardır. Remisyona giren 50 hastanın 38?inin (%76) tedaviye düzenli devam ettiği, 12 hastanın (%24) ise tedaviyi kendiliğinden bıraktığı gözlenmiştir. Kalıntı belirtisi olan 23 hastanın 15?inin (%65.2) tedaviye devam ettiği, 8?inin (%34.8) ise tedaviyi kestiği gözlenmiştir. Bu iki grup arasında ilaç tedavisine uyum açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (Tablo 2). Ayrıca ikinci görüşmeye gelen ve gelmeyen hastalar arasında sosyodemografik özellikler ve klinik değişkenler açısından karşılaştırılmışlardır. İkinci görüşmeye gelen grubun yaş ortalaması 31.94 (SS=10.08), gelmeyen grubun yaş ortalaması ise 29.56 (SS=9.43) dır. Her iki grubun yaş ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (Z= -1.121, p= 0.262). İkinci görüşmeye gelenler ve gelmeyenler arasında cinsiyet (X2=0.744,p=0.388), medeni durum (X²=0.193, p= 0.661), eğitim (X²=0.007, p=0.934) ve iş durumu (X²=1.467, p=0.226) yönünden fark bulunmamıştır. Klinik değişkenlerden HAM-D toplam puan ortalaması gelenlerde 15.97 (SS=3.86), gelmeyenlerde 16.59 (SS=4.49) bulunmuştur. Ortalamalar arasında anlamlı fark yoktur (t=-0.686, p=0.494). HAM-A toplam puan ortalaması gelenlerde 13.31 (SS=5.74), gelmeyenlerde 14.30 (SS=6.28) bulunmuştur. Ortalamalar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (t=-0.748, p=0.456). Kalıntı belirti gözlenmesini yordayan değişkenler araştırılmıştır. Sosyodemografik özelliklerden yaş, cinsiyet, eğitim (üniversite mezunu/üniversite mezunu değil), iş durumu (çalışıyor/çalışmıyor), medeni durum (evli/evli değil), yaşam koşulları (ailesiyle yaşıyor/diğer) değişkenlerinin kalıntı belirti gözlenmesi için yordayıcı olmadığı bulunmuştur. Klinik değişkenlerden hastalığın başlama yaşı, ilk epizod veya yineleyen epizod geçirmek, başlangıçtaki anksiyete ve depresyon şiddeti incelenmiştir. Başlangıçtaki depresyon şiddetinin kalıntı belirti gözlenmesi için yordayıcı değişken olduğu bulunmuştur (B = 0.196, p= 0.025, Ci %95, odds ratio=1.217) (Tablo 4). Bu çalışmada kalıntı belirtileri HAM-D toplam puanı ile değerlendirmek dışında her maddeden alınan puanlar tek tek değerlendirilmiştir. Sık gözlenen kalıntı belirtiler ve bunların yetiyitimi ile ilişkisi araştırılmıştır. Puanı 2 ve üzerinde kalan semptomlarda düzelme olmadığı ve bunların kalıntı belirtiler olduğu kabul edilmiştir. Buna göre en sık görülen kalıntı belirti ?psişik anksiyete?dir (%17.3). İkinci sırada ?iş ve aktivitelerle ilgili yetersiz hissetme, ilgi kaybı? gelmektedir (%16.3). Üçüncü olarak uykuya dalma güçlüğü (% 13.5), dördüncü olarak depresif duygudurum (%11.5), beşinci olarak ise suçluluk duygusu (%10.6) gelmektedir. Psişik anksiyete puanı (Z= -3.570, p<0.05), iş ve aktivitelerle ilgili yetersizlik hissi ve ilgisizlik puanı (Z=-4.06, p<0.05), uykuya dalma güçlüğü puanı (Z=-2.074, p<0.05), depresif duygudurum puanı (Z=-2.88, p<0.05), suçluluk duygusu puanı (Z=-3.626, p<0.05) 2?den büyük olanlarda olmayanlara göre yetiyitimi düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (Tablo 5). TARTIŞMA Bu çalışmada depresyon tanısı alan hastalarda 3 aylık izlemde gidiş ve sonlanış özellikleri, depresif belirtilerdeki düzelme ve yetiyitimi düzeyindeki düzelme arasındaki ilişki incelenmiştir. Depresif belirtilerdeki düzelmeyi incelemek için iki ayrı değerlendirme yapılmıştır. İlk olarak hastalar, ikinci görüşmede aldıkları HAM-D ölçeği toplam puanlarına göre remisyona girenler (HAM-D toplam puanı ≤7) ve kalıntı belirtileri olanlar (HAM-D toplam puanı 8 ile 16 arasında olanlar) şeklinde iki gruba ayrılmışlardır. Kalıntı belirtileri olan grubun sosyodemografik ve klinik özelliklerinin bilinmesi tedavi planlarını da etkileyebileceği için bu özellikler incelenmiştir. Kalıntı belirti grubu ve remisyon grubu arasında sosyodemografik özellikler açısından ki-kare testlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır ve lojistik regresyon analizinde yordayıcı bir değişkene rastlanmamıştır. Klinik özelliklerle ilgili değişkenlerden ise depresyon şiddetinin kalıntı belirti gözlenmesi için yordayıcı olduğu bulunmuştur. Yapılan bazı çalışmalarda kalıntı belirtileri olanlar ile remisyona girmiş olanlar arasında sosyodemografik ve klinik özellikler arasında fark bildirilmemiştir. Nierenberg ve arkadaşlarının (1999) yaptıkları izlem çalışmasında yaş, cinsiyet, medeni durum, iş durumu, daha önceki epizod sayısı gibi değişkenlerin kalıntı belirti gözlenmesi için yordayıcı olmadığı bulunmuştur. Ancak bu çalışma gibi çoğu çalışmada başlangıçtaki depresif belirtilerin şiddetinin de kalıntı belirti gözlenmesi için yordayıcı olduğu bildirilmiştir. Ramano ve arkadaşlarının (1995) yaptıkları 2 yıllık izlem çalışmasında başlangıçtaki depresyon şiddeti yüksek olanların daha geç remisyona girdikleri gösterilmiştir. Yine Paykel ve arkadaşları (1995) tarafından başlangıçta depresyonu şiddetli olan hastalarda kalıntı belirtilerin daha yaygın olduğu bildirilmiştir. Bu sonuçlar göz önüne alındığında ilk başvuru sırasında depresif belirtileri şiddetli olan kişilerin antidepresan tedavi açısından yeterince bilgilendirilmelerinin, izlemde tedaviye uyumlarının sağlanmasının ve yeterli süre tedavilerinin sürdürülmesinin önemi dikkat çekmektedir. Kalıntı belirtileri incelemek için yapılan ikinci değerlendirme şu şekildedir; 3 ay sonraki görüşmede HAM-D ölçeğinin her maddesi için aldıkları puanların 2?den büyük olması durumunda o belirtinin devam ettiği kabul edilmiştir. Buna göre 17 madde tek tek incelendiğinde psişik anksiyete (10. madde) bu örneklemde en sık (%17.3) gözlenen kalıntı belirtidir. Araştırmacılar anksiyete belirtilerinin major depresyona sıklıkla eşlik ettiğini ve aynı zamanda kısmi remisyonda da sık rastlandığını bildirmişlerdir (Menza ve ark. 2003, Paykel 1998, Nierenberg ve ark. 1999). Yine uykuya dalmakta güçlük (4. madde), depresif duygudurum (1. madde), iş ve aktivitelerle ilgili yetersizlik hissi, ilgi kaybı (7. madde), suçluluk duygusu (2. madde) maddelerinden 2 ve üzerinde puan alanların sık olduğu saptanmıştır. İş ve aktivitelerle ilgili yetersizlik hissi, ilgi kaybı gibi depresif belirtiler devam ettiğinde kişinin psikososyal ve mesleki işlevlerini yerine getirmesi zorlaşmaktadır. Tek tek tüm bu belirtilerden yüksek puan alan hastaların yetiyitimi düzeyleri, düşük puan alanlara göre anlamlı derecede fazla bulunmuştur (Tablo 5). Bu sonuç, tek bir depresif belirtinin dahi şiddetli olmasının işlevselliği etkilediğini göstermektedir. Depresyonda kalıntı belirtilerle ilgili yapılan çalışmalarda, bu belirtilerin ne zaman klinik olarak önemli olmadığı konusu tartışmalıdır. Depresyon belirtileri ne zaman yetiyitimine neden olmayacak kadar hafiftir sorusunun cevabı da açık değildir. Fava ve arkadaşlarının (1982) bir çalışmasında normal kontrol grubunda HAM-D toplam puan ortalaması 6 bulunmuştur. Bu sonuca bakıldığında belki de tamamen belirtisiz bir durum sağlamak mümkün değildir. Çalışmaların pek çoğunda kalıntı belirtilerin olması durumunda sosyal işlevsellikte belirgin bozulma olduğu vurgulanmaktadır. Bu çalışmada kalıntı belirtileri olan grup ile remisyona girmiş olan grubun ikinci görüşmedeki DAS toplam puanlarının ortalaması karşılaştırılmıştır. Daha önce yapılan araştırmaların sonuçlarıyla uyumlu olarak (Mintz ve ark. 1992) kalıntı belirtileri olan grupta yetiyitimi daha fazla bulunmuştur. WHO-DAS-II?nin 6 ayrı alanında kalıntı belirtileri olan grup ile remisyona giren grubun yetiyitimi düzeyleri ölçülmüştür. İkinci görüşmedeki yetiyitimi düzeylerinin ortalamaları karşılaştırıldığında kalıntı belirti grubunda her alanda yetiyitimi düzeyi fazla bulunmuştur. Her iki grup arasındaki fark her alan için istatistiksel olarak anlamlıdır. Yetiyitimi düzeyindeki düzelme ile HAM-D ölçeği toplam puanı ile ölçülen belirtilerdeki düzelme arasında pozitif, anlamlı bir ilişki vardır. Bu alanda yapılan başka çalışmalarda da benzer sonuçlar elde edilmiştir (Judd ve ark. 2000, Mintz ve ark. 1992). Bu çalışmaya dahil edilen 104 hastanın 27?si (&) 3 ay sonraki ikinci görüşmeye gelmemiştir. Bu hastaların depresif belirtilerinin ve yetiyitimi düzeylerinin ne durumda olduğu bilinmemektedir. Yapılan çeşitli doğal izleme çalışmalarında farklı hasta kaybı oranları gözlenmektedir. Pintor ve arkadaşlarının yaptıkları 2 yıllık bir izleme çalışmasında hastaların %47.8 oranında kaybedildiği, çalışmaya devam edenlerle etmeyenler arasında sosyodemografik ve klinik değişkenler açısından fark olmadığı bildirilmiştir. Yine 18 aylık bir izlem çalışmasında 100 hastanın 15?i çalışmanın sonunda çeşitli nedenlerle izlemden çıkmıştır (O?Leary ve ark. 2000). Bu çalışmanın önemli bir kısıtlılığı çeşitli nedenlere bağlı hasta kaybı sonucunda örneklemin küçülmesidir. Bu örneklem daha çok orta ve hafif şiddette depresyonu olan ve ayaktan izlenen hastaları içermektedir. Ayrıca hastaların depresyon şiddetlerinin hafif düzeyde bulunmasında, kullanılan depresyon derecelendirme ölçeğinin önemli bir etkisinin olduğu düşünülmektedir. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ters nörovejetatif belirtiler olarak bilinen uyku artisi, istah artisi ve kilo artışı gibi belirtileri göz önüne almamaktadır. Bu nedenle SCID-I görüşmesinde depresyon tanısı alan ve bu görüşmede sorulan tüm depresif belirtilerin var olduğunu bildiren hastaların HAM-D toplam puanları düşük bulunabilmektedir. Sonuç olarak atipik depresyonu olan hastaların uyku ve istah artisi gibi belirtileri başlangıçta ölçülmemiştir. Yine depresyonda 17 maddelik HAM-D ölçeği ile düzelme değerlendirilirken de bu belirtilerdeki düzelmenin etkisi gözlenememiştir. 17 maddelik HAM-D ölçeğinin ters nörovejetatif belirtileri ölçüme katmak bakımından yetersiz olduğu başka yazarlar tarafından da vurgulanmıştır (Nierenberg ve DeCecco, 2001). Depresyona bağlı yetiyitimiyle ilgili önemli bir soru işlevsel kısıtlılığın zaman içinde kalıcı olup olmadığıdır. Depresyon epizodik bir hastalık olduğu için daha ilerleyici gidiş gösteren diğer tıbbi hastalıklara göre yetiyitimiyle ilişkisinin daha az olacağı ileri sürülebilir. Bu konu bazı izleme çalışmalarında incelenmiştir. ?Medical Outcome Study? (Wells ve ark. 1992) sonuçlarına göre major depresyonu veya distimisi olan hastaların %40?ının 2 yıl sonunda halen depresif bozukluğu olduğu bulunmuştur. Zaman içerisinde fiziksel ve sosyal işlevsellikte düzelme ve özellikle psikolojik iyilik hali gözlenmekle birlikte 2 yıl sonra depresyon hastalarının işlevsellikte ve iyilik halinde kronik bedensel hastalığı olan hastalar kadar bozukluk gösterdiği bildirilmektedir. Kalıntı depresif belirtileri olan bireyler incelendiğinde zaman içinde işlevselliklerinde çok az bir düzelme olduğu bulunmuştur. Semptomlar geçici gibi görünmekle birlikte bu hastaların işlevsellik açısından bedensel hastalığı olanlarla aynı veya daha kötü düzeyde oldukları saptanmıştır. Kalıntı belirtilerin depreşme riski ile ilişkili olduğuna dair bulgular sık tekrarlanan sonuçlardır. Bu çalışmada izleme süresi 3 ayla sınırlı olduğu için kalıntı belirtileri olanların relaps (depreşme) oranına bakmak mümkün olmamıştır. Ancak tam remisyon sağlanmaması morbidite ve mortalitenin artmasıyla sonuçlanmaktadır. Antidepresan tedaviye yeterli dozda yeterli süre devam edilmesinin pek çok olumsuz sonucu engellediği bilinmektedir. Klinisyenin hedefi hasta remisyona girinceye kadar değil tam iyileşme sağlanıncaya kadar tedaviye devam etmek olmalıdır (Bakish 2001). İyileşme tanımı tartışmalı olmakla birlikte çoğu yazar tarafından remisyonun en az 6 aydır devam etmesi olarak kabul edilmektedir (Frank ve ark. 1991). Judd ve arkadaşlarının (1997) yaptıkları bir çalışmada hiç depresif belirtisi olmayanlara göre subsendromal depresyonu olanlarda yetiyitiminin devam ettiği, yaşam boyu intihar düşüncesi ve girişimlerinin olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada izleme süresi 3 ay olduğu için yalnızca remisyona girme oranlarına bakılmış ancak relapsın kalıntı belirtilerle olan ilişkisi araştırılamamıştır. Bu konuda yapılan çalışmalarda tedaviye cevap ve remisyon 6. haftadan itibaren değerlendirilmektedir (Bakish 2001). Q?leary ve arkadaşlarının (2000) yaptıkları bir çalışmada hastaların %85?inin ilk 3 ay içinde remisyona girdikleri, izleme süresi arttıkça relapslar nedeniyle remisyon oranlarının azaldığı bildirilmektedir. Sonuç olarak bu alanda yapılan tüm çalışmalarda kalıntı belirtiler yüksek relaps oranlarıyla ve sosyal işlevlerde önemli derecede bozulma ile ilgili bulunmaktadır. Bu konuda yapılmış diğer çalışmalara benzer olarak bu araştırma da depresyonun yeterli tedavi edilmesinin önemini tekrar vurgulamaktadır. Kalıntı depresif belirtilerin yaşamın pekçok alanında işlev kaybına yol açması, depresyondaki hastaların belirtilerinin şiddetinin dikkatle değerlendirilmesinin ve antidepresan tedaviye yeterli süre ve dozda devam edilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. KAYNAKLAR Agosti V (1999) Residual symptoms and social functioning over six-months in recovered outpatients with chronic depression. J Affect Disord, 52: 251-255. Akdemir A, Örsel S, Dağ I ve ark. (1996) Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ)?nin geçerliliği, güvenirliliği ve klinikte kullanımı. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 4:251-259. Angst J, Kupfer DJ, Rosenbaum JF ve ark. (1996) Recovery from depression: risk or reality? Acta Psychiatr Scand, 93:413-419. American Psychiatric Association. Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition. Wasington, DC:American Psychiatric Association, 1994. Bakish D (2001) New standard of depression treatment: remission and full recovery. J Clin Psychiatry, 62 (Suppl. 26)5-9. Çorapçıoğlu A, Aydemir Ö, Yıldız M ve ark. (1999) DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Türkçeye Uyarlanması ve Güvenilirlik Çalışması. İlaç ve Tedavi Dergisi, 12(4):33-36. Ertugrul A, Uluğ B (2002) The influence of neurocognitive deficits and symptoms on disability in schizophrenia. Acta Psychiatr Scand, 105(3):196-201. Fava GA, Kellner R, Munari F ve ark. (1982) The Hamilton Depression Rating Scale in normals and depressives: a cross cultural validation. Acta Psychiatr Scand, 66: 26-32. Fava M, Davidson KG (1996) Definition and epidemiology of treatment resistant depression. Psychiatr Clin North **, 19: 179-195. Fava GA, Grandi S, Zielezny M, Canestrari R, Morphy MA (1994) Cognitive behavioral treatment of residual symptoms in primary major depressive disorder. ** J Psychiatry, 151: 1295-1299. First MB, Spitzer RL, Gibbon M, Williams JBW (1997) Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I), London and Washington DC, American Psychiatric Press. Frank E, Prien RF, Jarrett RB, Keller MB, Kupfer DJ ve ark. (1991) Arch Gen Psychiatry, 48:851-855. Hamilton M (1959) The assessment of anxiety states by rating. Br J Med Psychol, 32:50-55. Hamilton M (1960) A rating scale for depression. J Neurol Neorusurg Psychiatry, 23:56-62. Hamilton M (1967) Development of a rating scale for primary depressive illness. Br J Soc Clin Psychology, 6: 278-96. Hays R, Wells K, Sherbourne C, Rogers W, Spitzer K (1995) Functioning and well-being ourcomes of patients with depression compared with chronic medical illness. Arch Gen Psychiatry, 52:11-19. Hirschfeld RMA, Montgomery SA, Keller MB, Kasper S, Schatzberg AF ve ark. (2000) Social functioning in depression: A review. J Clin Psychiatry, 61: 268-275. Judd LL (1997) The clinical course of unipolar major depressive disorders. Arch Gen Psychiatry, 54: 989-991. Judd LL, Akiskal HS, Zeller PJ ve ark. (2000) Psychosocial disability during the long-term course of unipolar major depressive disorder. Arch Gen Psychiatry, 57:375-380. Kaplan İ (1995) Yarı kırsal alanda bir sağlık ocağına başvuran hastalarda ruhsal bozuklukların yetiyitimi ile ilişkisi. Türk Psikiyatri Dergisi, 6(3): 169-179. Kessler RC, Nelson CB, McGonagle KA ve ark. (1996) Comorbidity of DSM-III-R major depressive disorder in the general population: results from the US national comorbidity survey. Br J Psychiatry, 168 (suppl 30):17-30. Menza M, Marin H, Opper RS ve ark. (2003) Residual symptoms in depression: Can treatment be symptom-specific? J Clin Psychiatry, 64: 516-523. Mintz J, Mintz LI, Arruda MJ ve ark. (1992) Treatment of depression and the functional capacity to work. Arch Gen Psychiatry, 49: 761-768. Nierenberg AA, Kefe BR, Leslie VC ve ark. (1999) Residual symptoms in depressed patients who respond acutely to fluoxetine. J Clin Psychiatry, 60: 221-225. Nierenberg AA, DeCecco LM (2001) Definitions of antidepressant treatment response, remission, nonresponse, partial response and other relevant outcomes: a focus on treatment-resistant depression. J Clin Psychiatry, 62 (suppl 16): 5-9. O?Leary D, Costello F, Gormley N ve ark. (2000) Remission onset and relapse in depression, an 18-month prospective study of course for 100 first admission patients. J Affect Disord, 57: 159-171. Paykel ES, Ramana R, Cooper Z ve ark. (1995) Residual symptoms after partial remission: an important outcome in depression. Psychol Med, 25:1171-1180. Paykel ES (1998) Remission and residual symptomatology in major depression. Psychopathology, 31: 5-14. Pintor L, Gasto C, Navarro V ve ark. (2003) Relaps of major depression after complete and partial remission during a 2-year follow-up. J Affect Disord, 73: 237-244. Ramana R, Paykel ES, Cooper Z ve ark. (1995) Remission and relapse in major depression: a two-year prospective follow-up study. Psychol Med, 25(6):1161-70. Uluşahin A, Uluğ B (1994) Depresif bozukluklarda bir izlem çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 1(5): 19-24. Wells K, Stewart A, Hays R, Burnam M, Rogers W, Daniels M ve ark. (1989) The functioning and well-being of depressed patients: Results from the Medical Outcome Study. JAMA, 262: 914-919. Wells K, Burnam MA, Rogers W, Hays R, Camp P (1992) The course of depression in adult outpatients. Results from the Medical Outcomes Study. Arch Gen Psychiatry, 49:788-794. Yazıcı MK, Demir B, Tanrıverdi N ve ark. (1998) Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Değerlendiriciler Arası Güvenilirlik ve Geçerlilik Çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi, 9(2): 114-117. |
Aleksitimi Boyutlarının Depresyon ve Anksiyete Belirtileri ile İlişkileri Dr. İrem MOTAN, Dr. Tülin GENÇÖZ GİRİŞ Latince kökenli bir kelime olan aleksitimi, kavramsal olarak ?duygulara söz bulamamak? anlamına gelmektedir. Aleksitiminin klinik özelliklerini daha önceki yıllarda tanımlayan Sifneos, 1970 yılında Nemiah ile birlikte bu kavramı kuramsal bir çerçeveye oturtmuştur (Nemiah ve Sifneos 1970; Sifneos 1996). Genel olarak bu kuramda, aleksitimik özellikler gösteren kişinin duygularını anlamada ve düzenlemede zorluklar yaşadığı ifade edilmektedir. Bu zorluklar, duyguları isimlendirememek ve ifade edememek, duygularını birbirinden ayrıştıramamak veya duygularını farkında olmaksızın yaşamak şeklinde özetlenebilir. Literatürde geçmişten günümüze değin sıklıkla kullanılan çeşitli aleksitimi ölçeklerini geliştiren Taylor ve arkadaşları (1985), bu değerlendirme araçlarını geliştirme aşamasında öncelikle ölçülecek yapının tanımını yapma gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Bu doğrultuda, önceleri aleksitimiyi, duyguları tanımlamada zorluk; bedensel duyumlar ile duyguları ayrıştırmada zorluk; içgözlem yoksunluğu; sosyal uydumculuk; hayal kurma konusunda kısıtlılık başlıklarını içeren beş alanda tanımlamışlardır. Ancak, teorik bilgiler ve yaptıkları istatistiksel analizler ışığında, aleksitimi alt-boyutlarını, duyguları tanıma ve tanımlama ile duygularla bedensel hisleri ayrıştıramama; duygular konusunda başkalarıyla iletişim kuramama; hayal kurma konusunda kısıtlılık; ve içsel deneyimler yerine dışsal olaylara odaklanma tercihi olarak yeniden belirlemişlerdir (Bagby ve ark. 1986; 1988). Taylor ve arkadaşları, daha sonraki çalışmalarında, geliştirdikleri aleksitimi ölçeklerinin psikometrik özelliklerini destekleyici yönde bulgular elde etmişlerdir. Böylece alanda yapılacak diğer çalışmalarda kullanılabilecek ve farklı boyutlar üzerinde aleksitimik özellikler gösteren ve göstermeyen kişileri ayırt edebilme becerisi bakımından oldukça güvenilir ve geçerli bir araç elde etmişlerdir (Taylor ve ark. 1988). Bagby ve arkadaşları (1986), Toronto Aleksitimi Ölçeği'nin kapsam geçerliği ve faktör yapısı açılarından, aleksitimi ile ilgili teorik bilgileri yeterince yansıttığını öne sürmektedir. Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ), 1992 yılında, yeniden düzenlenerek kısaltılmış ve günümüzde sıkça kullanılan son haline getirilmiştir (Bagby ve ark. 1994a, 1994b). Bu iki aleksitimi ölçeği karşılaştırıldığında ilk dikkati çeken literatür bilgisi, ölçekleri geliştiren ve psikometrik özelliklerini ortaya koyan kişiler olarak Taylor ve arkadaşlarının (1985) TAÖ-26'nın 4 boyut içerdiğini, Parker ve arkadaşlarının (1993) da TAÖ-20'nin 3 boyut içerdiğini açıklamalarıdır. Ölçekleri karşılaştırma konusunda en güncel kaynağı sağlayan Zimmerman ve arkadaşları (2005), TAÖ-26 ve TAÖ-20 ölçeklerini karşılaştırmayı temel amaç olarak kabul ettikleri araştırmalarında, en sık kullanılan aleksitimi ölçeği olan TAÖ-20'nin, güvenirlik ve geçerlik gibi psikometrik özellikleri açısından kuvvetli bir ölçek olmasına rağmen, hayal kurma ile ilgili boyutu içermemesi nedeniyle özgün aleksitimi kavramını birebir yansıtmadığı eleştirilerine dikkat çekmektedirler. Ayrıca, araştırmalarının sonucu olarak TAÖ-26 ölçeğinin çok boyutlu aleksitimi değerlendirmelerine daha uygun olduğunu vurgulamışlardır. Bu durumda iki ölçeğin kullanım amacı karşılaştırıldığında, TAÖ-20'nin güncel olarak daha sık kullanılan bir ölçek olmasına rağmen, Taylor ve arkadaşlarının savundukları gibi ölçekteki işevuruk düşünme boyutunun hayal kurmaktan yoksun olma boyutu yerine geçecek varsayımı çok eleştirildiğinden, aleksitimi kavramının çok boyutluluğu üzerine kurulu çalışmaların diğerinden önce geliştirilmiş TAÖ-26 ölçeğiyle kullanılması uygun görülmektedir. Örneğin, Hendryx ve arkadaşlarının (1991), aleksitimi boyutlarının anksiyete ve depresyonla ilişkilerini araştırdıkları çalışmalarında ?TAÖ-26? kullanmaları dikkat çekicidir. Öte yandan, Zimmerman ve arkadaşları (2005) TAS-26 ve TAS-20 ölçeklerinden alınan puanların birbiriyle anlamlı şekilde ilişkili bulduklarını ifade ederek, her ne kadar aleksitimi kavramını tam olarak içerdiğine inandıkları TAS-26 ölçeğinin kullanımını önerseler de, yapılan araştırmanın amacına yönelik olarak her iki ölçeğin de kullanılabileceğini vurgulamaktadırlar. Bagby ve arkadaşları, kişilik ve psikopatoloji ile aleksitimi ilişkisini TAÖ yardımıyla araştırmış ve aleksitiminin depresyon ve anksiyete ile güçlü bir ilişkisi olduğunu bildirmiştir. Bu ekip (1986), depresyon ve anksiyetenin etkisi kontrol edildiğinde, aleksitiminin, diğer klinik ilgi odağı olabilecek kavramlarla ilişkisinin daha sağlıklı şekilde tespit edilebileceğini vurgulamaktadır. Aleksitiminin psikopatolojinin gelişimi ve devamında yer alan mekanizmalar üzerindeki rolü, giderek ilgi çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Özellikle, psikosomatik hastalıklar ve duygulanım bozuklukları gibi duygu düzenleme bakımından temel sorunların görüldüğü olgularda, aleksitimik özellikler önemli risk faktörlerinden biri olarak dikkati çekmektedir (Feldman ve ark. 2002; Yücel ve ark. 1998). Bunun dışında, yeme bozuklukları, panik bozukluk, sosyal fobi, konversiyon bozukluğu, madde bağımlılıkları gibi pek çok spesifik alandaki çalışmalarda da aleksitimiye yer verilmektedir (Çelikel ve Saatçioğlu 2002; Parker ve ark. 1993; Zeitlin ve McNally 1993). Son yıllarda, aleksitimi sıklıkla depresyon ve anksiyete bozuklukları araştırmalarında veya spesifik gruplarda depresyon ve anksiyete ile birlikte ele alınmaktadır (Aksu ve ark. 2004; Honkalampi ve ark. 2000; Karlıdağ ve ark. 1997; Şentürk ve ark. 2000; Taylor 2000). Literatürde, sadece depresyon ile aleksitimi arasındaki ilişki üzerine odaklanan pek çok araştırma bulunmaktadır (örn., Haviland ve ark. 1988; Hendryx ve ark. 1991; Hintikka ve ark. 2001; Honkalampi ve ark. 1999; Saarijarvi ve ark. 2001; Wise ve ark. 1988). Hintikka ve arkadaşlarının (2001) yaptıkları çalışmanın sonucunda, aleksitimi ve depresyonun pozitif yönde ve yüksek derecede ilişkili olduğu, hatta örtüştüğü sonucuna varılmıştır. Ülkemizde yürütülen çalışmalarda da, örneğin Güleç ve arkadaşlarının (2005) depresyonun somatik semptomlarını inceledikleri çalışmaları ve yine bu konuda Evren ile arkadaşlarının (2002) spesifik grup olarak alkol bağımlılarıyla yaptıkları araştırmanın sonuçları, bu bulguları desteklemektedir. Öte yandan, bazı çalışmalarda aleksitiminin tüm alt-boyutlarının depresyonla ilişkilerinin farklı olabileceği vurgulanmaktadır. Haviland ve arkadaşları (1988b), sadece duyguları tanıma-tanımlama ve duygu iletişiminde zorluk boyutlarını depresyonla ilişkili bulmaktadır. Aleksitiminin başka bir boyutu olan dışarı odaklı düşünmenin depresyonla ilişkili olmadığı gösterilmektedir (Berthoz ve ark. 1999; Haviland ve ark. 1988b). Ülkemizde de benzer şekilde, Sayar ve arkadaşları (2000a), İrritabl Kolon Sendromlu hastalarla yaptıkları bir çalışmada, duygularını ve bedensel duyumlarını tanıma, ifade etme ve hayal kurma açısından bu hastaların zorluklar yaşadıklarını ve aleksitimik özelliğin bu boyutlarının hastaların hipokondriak tutumları ve somatize etme eğilimleri ile pozitif yönde ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Sayar ve arkadaşları (2000b) başka bir çalışmalarında, aleksitimik özellikler gösteren kişilerden duygularını ve bedensel duyumlarını ayırt etmede yetersizlik yaşayanların, umutsuzlukla ilişkili olarak daha sık intihar eğilimi gösterdiklerini ortaya koymuşlardır. Özetle, depresyonun aleksitimi boyutlarıyla ilişkisi incelendiğinde, genelde depresyonun duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutuyla pozitif yönde ilişkili olduğu bulunmaktadır. Ancak, çoğu zaman hayal kurmada kısıtlılık ve dışarı odaklı düşünme, depresyonla ilişkili bulunmamaktadır (Haviland ve ark. 1988b). Bununla beraber, depresyon ile aleksitimi alt-boyutları arasındaki ilişkilere odaklanan çalışmalardan elde edilen sonuçlar arasında henüz tam bir tutarlılık bulunmamaktadır (Wise ve ark. 1988; Sexton ve ark. 1998). Depresif yakınmaların yanısıra, aleksitiminin anksiyete ile ilişkili olduğunu gösterir nitelikte çalışmalar da bulunmaktadır (Arık ve ark. 2002; Berthoz ve ark. 1999). Araştırmacılar anksiyete bozukluğu yaşayan bireylerde, aleksitimi oranının yükselmesine dikkat çekmektedir. Anksiyete bozukluklarının gelişme ve devam mekanizmaları ile ilişkili olarak, aleksitiminin şiddetli duygulanımdan kaçınmak amacıyla, bir savunma mekanizması şeklinde işlev gördüğü düşünülmektedir. Panik bozukluğu olan kişilerin, bedensel duyumların aşırı uyarılması korkularından dolayı, duygusal deneyimlerini ketledikleri ve aleksitimik eğilimler yönünde harekete geçtikleri savunulmaktadır (Aslan ve ark. 1997). Bu durum, aleksitiminin, duygulanımdan kaçınma fonksiyonunun da olabileceğine işaret etmektedir. Aleksitimin psikosomatik yakınmalara ve duygudurum bozukluklarına olabilecek etiolojik katkısı kesin olarak tespit edilememekle birlikte, sadece kaygı bozukluklarını ele alan bazı çalışmalarda, aleksitimi ve panik bozukluk arasında, örneğin obsesif kompülsif bozukluk veya basit fobiye kıyasla daha güçlü bir ilişki olduğu bulunmuştur (Parker ve ark. 1993; Zeitlin ve McNally 1993). Örneğin, Joukamma ve Lepda (1994) yaptıkları bir çalışmada, sağlıklı gruptakilere kıyasla, panik bozukluk tanısı almış gruptaki bireylerin anlamlı derecede daha fazla aleksitimik özellikler gösterdiğini tespit etmiştir. Öte yandan, Cox ve arkadaşları (1995) sosyal fobisi olan grupla, panik bozukluğu olan bir grubu kıyasladıklarında aleksitimik özellikler bakımından hiçbir farka rastlamadıklarını bildirmektedir. Berthoz ve arkadaşlarının (1999), aleksitimi ile durumluk-sürekli anksiyete arasındaki ilişkiyi irdeleyen çalışmasında, sürekli anksiyete ile aleksitiminin ?duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk? ve ?duygu iletişimde zorluk? boyutları pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Ancak, sürekli anksiyete ile aleksitiminin ?hayal kurmada zorluk? boyutu negatif yönde ilişkili bulunurken; ?dışarı odaklı düşünme? boyutu sürekli anksiyete ile ilişkili bulunmamıştwır. Öte yandan, durumluk anksiyete ile ?duyguları tanımada zorluk? boyutu arasında pozitif yönde bir ilişki bulunurken, ?hayal kurmada zorluk? boyutu arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. ?Duygu iletişimi? ve ?dışarı odaklı düşünme? boyutları ise durumluk anksiyete ile ilişkili bulunmamıştır. Özetle, literatürde, aleksitimi alt-boyutlarının depresyonla ilişkisini inceleyen çalışmalara benzer bir şekilde, bu alt-boyutların anksiyete ile de farklı ilişkileri olduğunu vurgulayan çalışmalar bulunmaktadır. Ancak, depresyon ve anksiyete yakınmalarını birlikte ve birbirleriyle karşılaştırarak, aleksitimi alt boyutlarıyla ilişkilerini inceleyen çalışmalar nadir görülmektedir (örn., Marchesi ve ark. 2000). Depresyon ve anksiyete bozukluklarının ortak ve ayrışan yönlerini vurgulayan en önemli modellerden biri ?Üç bölümlü model-Tripartite model?dir (Clark ve Watson 1991). Bu modele göre, negatif duygulanımdaki artış bu iki bozukluğun ortak özelliği şeklindeyken, pozitif duygulanımdaki düşüş sadece depresif bozukluğa özgü bir özellik olarak ön plana çıkmaktadır. Aleksitimi ve Pozitif-Negatif Duygulanım ilişkisinden yola çıkarak, aleksitimi alt-boyutlarının depresyon ve anksiyete ile farklı ilişkileri olabileceği düşünülmektedir. Ancak, literatürde henüz Pozitif-Negatif Duygulanım ile Aleksitimik özelliklerin bir arada ele alındığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma, Türk toplumunda aleksitiminin alt-boyutlarını belirlemeyi ve bu boyutlardan hangilerinin depresyon ve anksiyete belirtileriyle ne yönde ilişkili olduğunu araştırmayı hedeflemektedir. Bu çalışmada ayrıca, üç bölümlü modele göre (Watson ve ark. 1988) anksiyete bozuklukları ve depresyonun ayırt edici özellikleri olarak kabul edilen pozitif ve negatif duygulanım ile aleksitimi boyutları arasındaki ilişkilerin de araştırılması da hedeflenmiştir. YÖNTEMLER Örneklem Bu çalışmanın örneklemi Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin çeşitli bölümlerinde lisans eğitimi alan 119 kadın (%82) ve 26 (%18) erkek olmak üzere toplam 145 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Katılımcıların yaş dağılımı 18 ile 36 arasında değişmektedir (Ort. = 21, SS = 2.09). Veri toplama araçları Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ). Bu ölçek 21 sorudan oluşmaktadır. Her bir soru 0 (hiç) ile 3 (ciddi derecede) arasında değerlendirilmektedir ve yüksek puanlar anksiyete yakınmalarındaki artışa işaret etmektedir. Böylece bu ölçekten alınabilecek toplam puan 0 ile 63 arasında değişmektedir. Beck ve arkadaşları (1988) tarafından geliştirilen ölçeğin Türkçe standardizasyonu Ulusoy (1993) tarafından gerçekleştirilmiştir. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ). BDÖ 21 sorudan oluşmaktadır ve her bir soru 0 ile 3 arasında bir puan almaktadır. Yüksek puanlar depresif yakınmaların şiddetinde artışa işaret etmektedir. Böylece bu ölçekten alınabilecek toplm puan 0 ile 63 arasında değişmektedir. Beck ve arkadaşları (1979) tarafından geliştirilen ölçeğin, Türkçe uyarlaması ise Hisli (1988, 1989) tarafından gerçekleştirilmiştir. Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ). Bu ölçek, Pozitif Duygu ve Negatif Duygu adı altında 10'ar maddelik iki alt ölçekten oluşmaktadır. Her bir soru 1 ?çok az veya hiç? ile 5 ?çok fazla? arasında puanlanmaktadır. Watson ve arkadaşları (1988) tarafından geliştirilen PNDÖ'nün, Pozitif Duygu alt ölçeği kişinin ne derece ilgili, aktif ve uyanık hissettiğini; Negatif Duygu alt ölçeği ise kişinin kızgınlık, tiksinti, suçluluk ve korku gibi öznel sıkıntıları ne derece hissettiğini ölçmektedir. Watson ve arkadaşları (1988) ölçeğin iç tutarlık güvenirliğini, Pozitif duygu için .88 ve Negatif duygu için .87 olarak bildirmişlerdir. Ölçeğin Türkçe güvenirlik ve geçerlik çalışması Gençöz (2000) tarafından yapılmıştır. Gençöz'ün çalışmasında Türkçe PNDÖ'nün orijinali ile tutarlı olarak 2boyuttan oluştuğu bulunmuş, ayrıca iç tutarlığı pozitif ve negatif duygu için sırasıyla .83 ve .86; test-tekrar test tutarlığı ise yine aynı sıraya göre .40 ve .54 olarak rapor edilmiştir. Ölçeğin ölçüt bağıntılı geçerliği ise Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği ile çalışılmıştır. Buna göre, Pozitif Duygu ölçeği bu ölçekler için sırasıyla -.48 ve -.22'lik korelasyonlar verirken, negatif duygu ölçeğinin bu ölçeklerle korelasyonu yine aynı sıraya göre .51 ve .47 olarak bulunmuştur. Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ). Taylor ve arkadaşları (1985) tarafından geliştirilen TAÖ, aleksitimik özellikleri teorik bilgilere uygun biçimde ölçmek, cevaplardaki toplumsal istenirlik yanlılığını engellemek ve yüksek iç tutarlık sağlamak amaçları göz önünde bulundurularak geliştirilmiştir. Ölçek 26 maddeden oluşmaktadır ve her bir madde beş aralıklı Likert tipi ölçek üzerinde, 1 (kesinlikle uygun değil) ve 5 (kesinlikle uygun) şeklinde değerlendirilmektedir. Puanların artması aleksitimik eğilimin arttığını göstermektedir. Taylor ve arkadaşlarının (1985) çalışmasında TAÖ'nün 4 alt boyuttan oluştuğu bulunmuştur. Birinci alt boyut (TAÖ-1) kişinin duygularını ve bedensel duyumlarını ayırt edebilme ve tanıyabilmesiyle, ikinci alt boyut (TAÖ-2) kendi iç yaşantılarından çok dış olaylara yönelik düşünmesiyle, üçüncü alt boyut (TAÖ-3) duygularını sözel olarak ifade edebilmesiyle, dördüncü alt boyut (TAÖ-4) ise hayal kurma yeteneğiyle ilgilidir. Sözü edilen bu 4 boyut toplam varyansın % 31.8'ini açıklamaktadır. İlk faktörün toplam varyansın % 12.3'ünü (Cronbach's = .83), ikinci faktörün % 7.0'sini (Cronbach's = .72), üçüncü faktörün % 6.4'ünü (Cronbach's = .64) ve son faktörün de varyansın % 6.1'ini (Cronbach's = .69) açıkladığı rapor edilmektedir. Taylor ve arkadaşları (1985) TAÖ'yü geliştirme çalışmasında, ölçeğin toplam iç tutarlığını .79, iki-yarım-test güvenirliği .67 olarak açıklamışlardır. Yanısıra, ölçeğin test tekrar test güvenirlik katsayısı 1 haftalık zaman dilimi için .82, 5 haftalık zaman dilimi için ise .75 olarak bulunmuştur. Ölçeğin dilimize çevirisi ve güvenirlik ve geçerlik çalışması Dereboy (1990, 1991) tarafından yapılmıştır. Türkçe TAÖ'nün iç güvenirlik katsayısı .65 ve test tekrar test güvenirliği .70 olarak belirtilmektedir (Okyayuz 1993). Ölçeğin Türkçe uyarlamasının faktör yapısı ve güvenirliğine ilişkin çalışmalar bu araştırmada da tekrarlanmış ve buna ilişkin ayrıntılı bilgiler ?Bulgular? bölümünde verilmiştir. İşlem Söz konusu araştırma Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin bilimsel araştırmalara yönelik bir etik komisyonu bulunmamasından dolayı ODTÜ Psikoloji Bölümü'nden alınan izin çerçevesinde yürütülmüştür. Veri toplama işlemi, anket uygulaması yapılan sınıfın ilgili öğretim üyelerinin onayıyla, herhangi bir dışlama kriteri kullanılmaksızın, öğrencilerin ders saatleri içerisinde gerçekleştirilmiştir. Ölçeklerin aynı sırada yapılmasından kaynaklanabilecek sıralama ve taşıma etkilerini kontrol etmek amacıyla ölçekler karışık bir sırada uygulanmıştır. Her bir katılımcı için, ölçeklerin doldurulması yaklaşık 15 dakika sürmüştür. Uygulama öncesinde, öğrencilere araştırma hakkında bilgi verilmiş ve çalışmaya katılmak isteyenlerin rızalarını belgeleyen formu imzalamaları istenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçeklerin yanısıra, demografik bilgileri içeren bir form da test bataryasına eklenmiştir. İstatistiksel değerlendirme Veriler ?SPSS 10.0 for Windows? programı ile analiz edilmiştir. TAÖ'nin boyutlarının belirlenmesi amacıyla Faktör Analizi, araştırmada kullanılan değişkenler arasındaki ilişkinin yönü ve düzeyinin belirlenebilmesi amacı ile Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Ayrıca, aleksitimi boyutlarının depresyon ve anksiyete yakınmalarının şiddeti ile ilişkisi hiyerarşik regresyon analizleri aracılığı ile incelenmiştir. BULGULAR Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ)'nin Faktör Yapısı ve Güvenirliği Aleksitimi ölçeğinin alt boyutlarını belirlemek amacıyla, TAÖ maddelerine faktör analizi yapılmış ve bu analizde bir maddenin ilgili faktöre dahil edilme ölçütü olarak, en az .30 faktör yükü alt sınır olarak kabul edilmiştir. Yapılan varimaks rotasyonlu faktör analizi sonrasında 3 faktörlü bir çözüm elde edilmiş, öz değerlerin grafik dağılımı (scree-plot) ve madde içerikleri de değerlendirildiğinde ulaşılan bu çözüm Türkçe TAÖ için anlamlı bulunmuştur. Bu faktörlerin öz değerleri sırasıyla 5.2, 3.8 ve 2.4'dür ve sırasıyla varyansın % 20, % 15 ve % 9'unu açıklamaktadır. Böylelikle elde edilen bu 3 boyut toplam varyansın % 44'ünü açıklamaktadır. Bu boyutlara, literatürle uyumlu olarak, ?duygu iletişiminde zorluk?, ?duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk? ve ?hayal kurmaktan yoksun olma? isimleri verilmiştir (Tablo 1). Bu çalışmada, Duygu İletişiminde Zorluk boyutu 8 maddeden oluşmaktadır ve faktörün iç tutarlık katsayısı .82'dir. Bu faktör altında toplanan maddelerin düzeltilmiş madde toplam korelasyonları .23 ile .72 arasında değişmektedir. Duyguları Tanıma ve Tanımlamada zorluk boyutu ise 8 maddeden oluşmaktadır ve faktörün iç tutarlık katsayısı .80'dir. Faktördeki maddelerin düzeltilmiş madde toplam korelasyonları .30 ile .62 arasında değişmektedir. Son olarak, Hayal Kurmaktan Yoksun Olma boyutu 6 maddeden oluşmaktadır. Tablo 1'de görüldüğü gibi, ölçekteki 5. ve 15. maddeler, yapılan faktör analizinde hem ?duygu iletişiminde zorluk? hem de ? hayal kurmaktan yoksun olma? boyutlarına kuvvetli olarak yüklenmiş, ancak bu maddelerin içeriği ve literatür bilgileri göz önünde bulundurularak söz konusu maddeler ?hayal kurmaktan yoksun olma? boyutunda kabul edilmiştir. Bu son boyutun iç tutarlık katsayısı .75'dir, maddelerin düzeltilmiş madde toplam korelasyonları ise .35 ile .68 arasında değişmektedir. Tüm ölçeğin iç tutarlık katsayısı ise .70 olarak bulunmuştur. Özgün çalışmada dördüncü boyut olarak kabul edilen ?dışarı odaklı düşünme? faktöründe yer alan ancak bu çalışmada yapılan faktör analizinde hiçbir faktör altında yüklenmeyen 7, 13 ve 19. maddeler ve ?duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk? boyutunda yer alan 10. madde, bu çalışmada bir faktöre dahil edilme kriterlerine uymadıklarından ölçekten çıkarılmış ve bundan sonraki analizlerde bu maddeler değerlendirme dışında bırakılmıştır. Ölçekler arası korelasyonlar Aleksitimi boyutlarının birbirleriyle korelasyonlarına bakıldığında, sadece duygu iletişiminde zorluk boyutuyla, hayal kurmaktan yoksun olma boyutunun anlamlı korelasyonu (r = .32, p < .05) olduğu bulunmuştur. Duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutu ile diğer iki boyut arasında ise anlamlı bir ilişki görülmemektedir. Ayrıca alt boyutlara bakmaksızın toplam aleksitimi ölçümü, depresif yakınmalarla (r = .30, p < .01), negatif duygulanım (r = .28, p < .01) ve pozitif duygulanım (r = -.42, p < .01) ile anlamlı korelasyon göstermektedir.Ancak, toplam aleksitimi ölçümü ile anksiyete yakınmaları arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır (r = .12, p > .05). Aleksitimi alt-boyutlarının diğer değişkenlerle korelasyonlarında ise, duygu iletişiminde zorluk boyutuyla negatif duygulanım (r = .17, p < .05 ) ve pozitif duygulanım (r = -.20, p < .05 ) değişkenleri; duyguları tanımada ve tanımlamada zorluk boyutu ile ise, negatif duygulanım (rp < .01) ve pozitif duygulanım (r = -.26, p < .01) değişkenlerinin yanısıra depresif yakınmalar (r = .30, p < .01), anksiyete yakınmaları (r = .25, p < .01) ilişkili bulunmuştur. Son olarak, hayal kurmaktan yoksun olma boyutuyla ise sadece pozitif duygulanım (r = -.23, p < .05) değişkeni anlamlı bulunmuştur (Tablo 2). = .29, Aleksitimi boyutlarının depresif yakınmalar ve anksiyete yakınmalarıyla ilişkisi Aleksitimi boyutlarının, depresif yakınmalar ve anksiyete yakınmalarına özgü, yordayıcı olabilecek boyutlarını elde edebilmek amacıyla, hiyerarşik regresyon analizi kullanılmıştır. Bu amaçla depresif yakınmalar ve anksiyete yakınmaları için iki ayrı regresyon denklemi oluşturulmuştur. İlk regresyon denklemi, aleksitimi boyutlarının depresif yakınmalarla ilişkilerini araştırmaya yönelik olarak formüle edilmiş ve bu analize depresif yakınmalar bağımlı değişken olarak alınmıştır. Bu analizde, kontrol değişkenleri olarak cinsiyetin yanısıra, depresyon ve anksiyete ölçümlerindeki örtüşme dikkate alınarak, anksiyete yakınmaları da alınmış ve bu iki değişken ilk basamakta denkleme sokularak açıkladıkları varyans istatistiksel olarak kontrol edilmiştir. İkinci basamakta ise denkleme aleksitimi ölçümünden elde edilen 3 boyut (Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu, Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk Boyutu, Hayal Kurmaktan Yoksun Olma Boyutu) hiyerarşik olarak önerilmiş, böylece sadece bağımlı değişkenle anlamlı ilişki gösteren aleksitimi boyutları denkleme girebilmiştir. Formüle edilen bu regresyon denklemi sonuçlarına göre, kontrol değişkenlerinden Cinsiyet (= .14, t (142) = 2.10, p < .05; pr = .17) ve Anksiyete Yakınmaları ( = .57, t (142) = 8.24, p < .001; pr = .57) Depresif Yakınmalarla anlamlı ilişki göstermiştir. Buna göre kadınların ve anksiyete düzeyleri yüksek olan kişilerin depresyon yakınmalarında artışlar görülmektedir. Bu iki kontrol değişkeni toplam varyansın %33'ünü açıklamıştır (F [2, 142] = 35.11, p<.001). Açıklanan bu büyük varyans kontrol edildikten sonra, aleksitimi boyutlarından sadece ?Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu? ( = .18, t (141) = 2.73, p < .01; pr = .22) Depresif Yakınmalarla anlamlı ilişki göstermiş ve 2. basamakta denkleme girmiştir. Bu değişkenin de denkleme girmesiyle (Fdeğişim [1, 141] = 7.42, p <. 01) açıklanan toplam varyans %36'ya ulaşmıştır. Bu sonuca göre, cinsiyet ve anksiyete yakınmalarının açıkladığı büyük varyans kontrol edildikten sonra, ?Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu?ndaki artış halen depresyon yakınmalarındaki artışla eşleşmektedir (Tablo 3). Depresif yakınmalarla yapılan analize benzer bir şekilde, aleksitimi boyutlarından hangilerinin anksiyete yakınmalarını yordayabildiğini incelemek amacıyla, istatistiksel analiz olarak hiyerarşik regresyon analizi tercih edilmiştir. İkinci regresyon denklemi, aleksitimi boyutlarının anksiyete yakınmaları ile ilişkilerini araştırmaya yönelik olarak formüle edilmiş ve bu analize anksiyete yakınmaları bağımlı değişken olarak alınmıştır. Bu analizde de, kontrol değişkenleri olarak cinsiyetin yanısıra, depresyon ve anksiyete ölçümlerindeki örtüşme dikkate alınarak, depresif yakınmalar da alınmış ve bu iki değişken ilk basamakta denkleme sokularak açıkladıkları varyans istatistiksel olarak kontrol edilmiştir. İkinci basamakta ise denkleme aleksitimi ölçümünden elde edilen 3 boyut (Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu, Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk Boyutu, Hayal Kurmaktan Yoksun Olma Boyutu) hiyerarşik olarak önerilmiş, böylece sadece bağımlı değişkenle anlamlı ilişki gösteren aleksitimi boyutları sırayla denkleme girebilmiştir. Formüle edilen bu regresyon denklemi sonuçlarına göre, kontrol değişkenlerinden Cinsiyet (= -.13, t (142) = -1.89, p < .05; pr = -.16) ve Depresif Yakınmalar ( = .57, t (142) = 8.24, p < .001; pr = .57) Anksiyete Yakınmaları ile anlamlı ilişki göstermiştir. Buna göre erkeklerin ve depresyon düzeyleri yüksek olan kişilerin anksiyete yakınmalarında artışlar görülmektedir. Bu iki kontrol değişkeni toplam varyansın %33'ünü açıklamıştır (F [2, 142] = 34.50, p <. 001). Açıklanan bu varyans kontrol edildikten sonra, aleksitimi boyutlarından ?Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu? ( = -.14, t (141) = -2.07, p < .05; pr = -.17) ve ?Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk Boyutu? (= .14, t (140) = 2.02, p < .05; pr = .17) Anksiyete Yakınmaları ile anlamlı ilişki göstermiş ve sırasıyla 2. ve 3. basamakta denkleme girmiştir. Bu değişkenlerden ?Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu? nun denkleme girmesiyle (Fdeğişim [1, 141] = 4.30, p <. 05) açıklanan toplam varyans %35 olmuştur. ?Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk Boyutu?nun da denkleme girmesiyle (Fdeğişim [1, 140] = 4.09, p <. 05) ise açıklanan toplam varyans %37'ye ulaşmıştır. Bu sonuca göre, cinsiyet ve depresif yakınmaların açıkladığı büyük varyans kontrol edildikten sonra, ?Duygu İletişiminde Zorluk Boyutu?ndaki azalma ile ?Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk Boyutu?ndaki artış halen anksiyete yakınmalarındaki artışla eşleşmektedir (Tablo 4). TARTIŞMA Bu çalışmanın amacı, aleksitiminin alt-boyutlarının depresyon ve anksiyete yakınmaları ile farklı ilişkiler gösterebileceğini vurgulamaktır. Bu araştırmanın sonucunda, beklentilerle tutarlı olarak aleksitiminin çok boyutlu bir kavram olduğu desteklenmiş ve aleksitimi için ?Duygu İletişiminde Zorluk?, ?Duyguları Tanımada ve Tanımlamada Zorluk? ve ?Hayal Kurmaktan Yoksun Olma? olmak üzere 3 farklı alt boyut belirlenmiştir. Taylor ve arkadaşlarının aleksitimi ölçeği üzerindeki çalışmasında (1985) 4 boyut varyansın % 31.8'ini açıklarken, bu çalışmada 3 boyut varyansın % 44'ünü açıklamaktadır. Ayrıca toplam ölçek iç tutarlık katsayıları kıyaslandığında, bu çalışmanın toplam ölçek iç tutarlığının (.70) ölçeğin Türkçe standardizasyonunu yapan Dereboy (1990)'un çalışmasında elde edilen iç tutarlıktan (.65) daha yüksek olduğu, ancak Taylor ve arkadaşlarının (1985) daha yüksek bir tutarlık katsayısı (.79) elde ettikleri görülmektedir. Faktörlerin iç tutarlığına ayrı ayrı bakıldığında ise, bu çalışmanın faktörlerinin (sırasıyla .82, .80, .75) büyük çoğunlukla orijinalinden daha yüksek tutarlıkta olduğu görülmektedir. Bu bilgiler ışığında, ölçeğin Türkçe kullanımında 3 faktörlü açılımın daha güvenilir olduğu düşünülmektedir. Nitekim literatürde, aleksitimi kavramıyla bu üç boyutun ilgili olduğu, dördüncü boyutun ise daha çok işevuruk düşünme (pensée opératoire) şekliyle örtüştüğü düşünülmektedir (Taylor ve ark. 1985). Aleksitimi ölçeğinin 3 faktörlü açılımı, bu kavramı teorik ve klinik alana kazandıran Nemiah ve Sifneos (1970) tarafından da tercih edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın aleksitimi kavramının ölçümü ile ilgili bulguları literatürle tutarlı gözükmektedir. Bu çalışmada aleksitiminin depresyon ve anksiyete ile ilişkilerini araştırmak amacıyla yapılan hiyerarşik regresyon analizinde, kontrol değişkenlerinin açıkladığı büyük varyans kontrol edildikten sonra, aleksitimi boyutlarından Duygu İletişiminde Zorluk boyutunun depresif yakınmalarla eşleştiği, öte yandan anksiyete yakınmalarının şiddeti söz konusu olduğunda, hem Duygu İletişimde Zorluk boyutunun hem de Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk boyutunun bu yakınmalarla eşleştiği bulunmuştur. Bu bulgular literatürde var olan bilgilerle karşılaştırıldığında, çalışmanın bu konudaki sonuçlarının da literatür bilgileriyle tutarlı olduğu görülmektedir. Depresyon ve aleksitimi arasındaki ilişki özellikle son yıllarda pek çok araştırmanın temel konusu olarak görülmektedir ve aleksitimi boyutlarının depresyonla kendilerine özgü ilişkileri artık tespit edilebilmektedir. Örneğin, Saarjarvi ve arkadaşlarının (2001) yaptıkları çalışmada depresif semptomlar çoğaldığında kişilerin kendi duygularını tanıma konusunda zorluklar yaşadığı ve dolayısıyla duygularını başkalarıyla paylaşmakta da zorlandıkları sonucuna varılmıştır. Başka bir deyişle, genellikle aleksitiminin duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutu ve duygu iletişimde zorluk boyutu depresyonla ilişkili bulunmuştur. Saarjarvi ve arkadaşlarının ulaştığı sonuçlar, bu çalışmada ulaşılan depresif semptomların aleksitiminin duygu iletişiminde zorluk boyutu ile ilişkili olması bulgusunu destekler niteliktedir. Yürütülen regresyon analizi ile, cinsiyet ve anksiye düzeyinin açıkladığı %33'lük varyans kontrol edildikten sonra sadece duygu iletişiminde zorluk boyutu depresif yakınmalarla ilişki göstermiş, duyguları tanıma ve tanımlama boyutu anlamlı bir ilişki vermemiştir. Bu bulgu aleksitiminin ele alınan 3 boyutu içerisinde, özellikle duygu işletişiminde zorluk boyutunun depresif yakınmalar için kritik bir alan olduğunu vurgular niteliktedir. Anksiyete ve aleksitimi ilişkisi ele alındığında ise, çoğunlukla aleksitiminin duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutu ile anksiyete ilişkisine rastlandığı görülmektedir (Devine ve ark. 1999). Bu bulgularla tutarlı olarak, bu çalışmanın sonuçlarına göre de, Duyguları Tanıma ve Tanımlamada Zorluk boyutu ile anksiyete yakınmaları arasında pozitif bir ilişki görülmektedir, yani kişilerde duygularını tanımaları ve tanımlamalarının zorlaşması yaşadıkları anksiyete düzeyi ile eşleşmektedir. Öte yandan, bu bulguya ek olarak, bu çalışmanın sonuçlarına göre, Duygu İletişiminde Zorluk boyutu ile anksiyete yakınmaları arasında negatif bir ilişki görülmektedir. Bu ilişki kişilerin anksiyete yakınmalarının şiddeti arttıkça, duygu iletişimde zorluk çekmediklerini işaret etmektedir. Bu negatif ilişki, duygu iletişiminde zorluk yaşayan kişilerin kaçma/kaçınma yolları ile bu tür ilişkilerden kaçtıklarını ve böylece bu davranışların sonucunda kaygılarını düşürdüklerini düşündürmektedir. Sonuç olarak, kaçma/kaçınma davranışları olumsuz pekiştireç (kaygının azalması) yolu ile kuvvetlenmektedir. Bu bulgu Berthoz ve arkadaşlarının çalışmalarının (1999) ve Sayar ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmaların (2000) bulguları ile tutarlı gözükmektedir. Somatizasyon aleksitimi ile yakından ilgili bir kavram olarak geçmişten günümüze pek çok çalışmada çeşitli kavramlarla birlikte araştırılmıştır (örn. Taylor ve ark. 1991). De Gucht ve arkadaşları (2004), aleksitiminin psikosomatik semptomlarla ilişkilerini inceleyen bir çalışmalarında, negatif ve pozitif duygulanım boyutlarını da araştırmaya katmışlardır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, negatif ve pozitif duygulanım modele eklendiğinde, nörotisizm ve aleksitminin somatizasyon üzerindeki temel etkisi ortadan kalmakta ve bu etki, negatif duygulanımın nörotisizme aracılık ettiği, pozitif duygulanımın da hem nörotisizme hem de aleksitimiye aracılık ettiği vurgulanmaktadır. Çalışmalarının sonucunda De Gucht ve arkadaşları, somatizasyon çalışmalarında aleksitimiyi ele alırken özellikle pozitif duygulanımın çok önemli bir etkisi olduğunun göz önüne alınması gerektiğine dikkat çekmektedirler. Bu çalışmada, depresif yakınmalarla bağlantılı olduğu düşünülen pozitif duygulardaki düşüş (Clark ve Watson 1991; Gençöz 2000; Gençöz 2002, Watson ve ark. 1988), beklentilerle tutarlı olarak korelasyon analizlerinde aleksitiminin her 3 boyutu ile de anlamlı ilişkiler göstermiştir. Özetle, yapılan çalışma sonucunda literatürde var olan bilgileri destekleyen bulgulara ulaşılmıştır. Bu araştırmada, aleksitiminin boyutlarından duygu iletişiminde zorluk boyutunun depresif yakınmalar ile eşleştiği, öte yandan anksiyete yakınmalarının şiddeti söz konusu olduğunda, hem duygu iletişimde zorluk boyutunun (negatif olarak) hem de duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutunun bu yakınmalarla ilişkili olduğu bulunmuştur. Araştırmada, negatif ve pozitif duygulanım ile aleksitiminin ilişkileri genel olarak ele alındığında, herhangi bir değişkenin kontrol edilmediği korelasyon analizlerinde hem negatif hem de pozitif duygulanım ile beklenen yönlerde anlamlı ilişkiler saptanabilmektedir. Bu sonuçlara göre, pozitif duygulanımın her bir aleksitimi boyutu ile negatif ilişkisi bulunurken, negatif duygulanımın sadece duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk boyutu ile duygu iletişiminde zorluk boyutuyla pozitif bir ilişkisi olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın bulgularının alandaki uygulamalara olabilecek katkıları ele alındığında, depresif yakınmaları olan hastalar için özellikle aleksitiminin duygu iletişiminde zorluk boyutuna odaklanılması gereği ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, anksiyete yakınmaları ile çalışılırken, duygu iletişiminde zorluk boyutundaki kaçınmaların yanısıra, kişilerin duygularıyla yüzleşmeleri ve onları tanımaları üzerinde de durulması, böylelikle de duygulardan kaçınmanın önlenmeye çalışılması tedavi aşamasında kritik bir adım olarak gözükmektedir. İleriki çalışmalarda benzer çalışmalar depresyon ve anksiyete bozukluğu tanısı almış gruplarla da yürütülmeli ve bu bulguların tutarlılığının çalışılması gerekmektedir. Ayrıca yeni çalışmalar için, aleksitimi kavramı ve pozitif duygulardaki düşüş özel olarak üzerinde durulabilecek önemli bir nokta olarak göze çarpmaktadır. Sonuç olarak bu araştırma, aleksitiminin depresyon ve anksiyetede farklı özellikleriyle ele alınması gerektiğini vurgulayarak, bu kavramın farklı psikopatolojileri ayırt edici özelliği ile aracı veya belirleyici değişken olarak oynayabileceği rollerin incelenmesi konusunda yol gösterici olduğu düşünülmektedir. KAYNAKLAR Aksu G, Hocaoğlu Ç (2004) Mastalji yakınmasıyla radyolojik incelemeye alınan bir grup hastada aleksitimi, anksiyete, kaygı ve depresyon düzeylerinin araştırılması. Klinik Psikiyatri Dergisi, 7:95-102. Arık AC, Soylu E, Şahin AR (2000) Marmara Depreminden Sonra Gelişen Posttravmatik Stres Bozukluğunda Aleksitimik Özellikler. Gaziantep Devlet Hastanesi Anadolu Tıp Dergisi (Anatolian Journal of Medicine), 4, 20. Aslan SH, Diler RS, Alparslan ZN ve ark. (1997) Diyabetik Hastalarda Depresyon, Kaygı, Aleksitimi ve Kan Şekeri Kontrolü. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 22:48-52. Bagby RM, Parker JDA, Taylor GJ (1994a) The twenty-item Toronto Alexithymia Scale: I. Item selection and cross-validation of the factor structure. J Psychosom Res, 38:23-32. Bagby RM, Taylor GJ, Parker JDA (1994b) The twenty-item Toronto Alexithymia Scale: II. Convergent, discriminant, and concurrent validity. J Psychosom Res, 38:33-40. Bagby RM, Taylor GJ, Ryan D (1986) Toronto Alexithymia Scale: Relationship with Personality and Psychopathology Measures. Psychother Psychosom, 45:207¯215. Bagby RM, Taylor GJ, Parker JDA (1988) Construct Validity of the Toronto Alexithymia Scale. Psychother Psychosom, 50:29-34. Beck AT, Epstein N, Brown G ve ark. (1988) An Inventory for measuring clinical anxiety: Psychometric properties. J Consulting and Clinical Psychology, 56:893-7. Beck AT, Rush AJ, Shaw BF ve ark. (1979) Cognitive therapy of depression, New York: Guilford. Berthoz S, Consoli S, Perez-Diaz F ve ark. (1999) Alexithymia and Anxiety: Compounded Relationships? A Psychometric Study. Eur Psychiatry, 14:372-378. Clark LA, Watson D (1991) Tripartite model of anxiety and depression: Psychometric evidence and taxonomic implications. J Abnorm Psychol, 100:316-336. Cox BJ, Swinson RP, Shulman ID ve ark. (1995) Alexithymia in panic disorder and social phobia. Compr Psychiatry, 36:195-198. Çelikel FÇ, Saatçioğlu Ö (2002) Marmara depreminden sonra gelişen posttravmatik stres bozukluğunda aleksitimik özellikler. Anadolu Tıp Dergisi, 4:20-23. De Gucht V, Fischler B, Heiser W (2004) Neuroticism, alexithymia, negative affect, and positive affect as determinants of medically unexplained symptoms. Pers & Indiv Diff, 36:1655-1667. Dereboy İF (1990) Aleksitimi Özbildirim Ölçeklerinin Psikometrik Özellikleri Üzerine Bir Çalışma (Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi), Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi. Dereboy İF (1991) Aleksitimi: Bir Gözden Geçirme. Türk Psikiyatri Dergisi, 1:(3)157-165. Devine H, Stewart SH ve Watt MC (1999) Relations between anxiety sensitivity and dimensions of alexithymia in a young adult sample. J Psychosom Res, 47:(2)145-158. Evren CE, Can S, Evren B ve ark. (2002) Yatarak tedavi gören erkek alkol bağımlılarında aleksitiminin depresyon, anksiyete ve erektil işlev bozukluğu ile ilişkisi: Kontrollü bir çalışma. Bull Clin Psychpharmacol, 12:165-173. Feldman JM, Lehrer PM, Hochron SM (2002) The Predictive Value of the Toronto Alexithymia Scale among Patients with asthma. J Psychosom Res, 53:1049-1052. Gençöz T (2000) Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması, Türk Psikoloji Dergisi, 15(46):19-26. Gençöz T (2002) Discriminant validity of low positive affect: Is it specific to depression? Pers and Indiv Diff, 32(6):991-999. Graugaard PK, Holgersen K, Finset A (2004) Communicating with Alexithymic and Non-Alexithymic Patients: An Experimental Study of the Effect of Psychosocial Communication and Empathy on Patient Satisfaction. Psychother Psychosom, 73(2):92-100. Güleç H, Sayar K, Özkorumak E (2005) Somatic symptoms of depression. Türk Psikiyatri Dergisi, 16: 90-96. Haviland MG, MacMurray JP, Cummings MA (1988a) The relationship between alexithymia and depressive symptoms in a sample of newly abstinent alcoholic inpatients. Psychother Psychosom, 49:37-40. Haviland MG, Shaw DG, Cummings MA ve ark. (1988b) Alexithymia: Subscales and relationship to depression. Psychother Psychosom, 50:164¯170. Hendryx MS, Haviland MG, Shaw DG (1991) Dimensions of alexithymia and their relationships to anxiety and depression. J Pers Assess, 56:227¯237. Hisli N (1988) Beck Depresyon Envanteri'nin geçerliği üzerine bir çalışma. Psikoloji Dergisi, 6(22): 118-22. Hisli N (1989) Beck Depresyon Envanteri'nin Üniversite Öğrencileri için Geçerliği Güvenirliği. Psikoloji Dergisi, 7:3-13. Honkalampi K, Saarinen P, Hintikka J ve ark. (1999) Factors associated with alexithymia in patients suffering from depression. Psychother Psychosom, 68:270¯275. Honkalampi K, Hintikka J, Tanskanen A ve ark. (2000) Depression is strongly associated with alexithymia in the general population. J Psychosom Res, 48:99¯104. Joukammaa M, Lepola U (1994) Alexithymic features in patients with panic disorder. Nordic J Psychiatry, 48:33-36. Karlıdağ R, Ünal S, Yoloğlu S (1997) Hekimlerde tükenmişlik düzeylerinin aleksitimi düzeyleriyle ilişkisi. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 2:153-160. Marchesi C, Brusamonti E, Maggini C (2000) Are alexithymia, depression, and anxiety distinct constructs in affective disorders?. J Psychosom Res, 49:143-49. Nemiah J, Sifneos P (1970) Affect and fantasy in patients with psychosomatic disorders. In: Hill O, editor. Modern trends in psychosomatic medicine-2. London: Butterworths; p. 26?34. Okyayuz ÜH (1993) Toronto Aleksitimi Ölçeği ile Courtauld Duygu Kontrol Ölçeğinin Bir Türk Örnekleminde Kullanılabilirlik Koşullarının Araştırılması. Türk Psikiyatri Dergisi, 4:18-23. Parker JDA, Taylor GJ, Bagby RM ve ark. (1993) Alexithymia in panic disorder and simple phobia: a comparative study. ** J Psychiatry, 150:1105¯1107. Saarijärvi S, Salminen JK, Toikka TB (2001) Alexithymia and depression: A 1-year follow-up study in outpatients with major depression. J Psychosom Res, 51:(6)729-733. Sayar K, Ak İ (2001) The predictors of somatization: A review, Bull Clin Psychophar, 11:266-271. Sifneos PE (1996) Alexithymia: Past and present. ** J Psychiatry, 7:137-142. Şentürk A, Levent BA, Lut T (2000) Hemodiyalize giren kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda psikopatoloji. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Dergisi, 17:163-172. Taylor GJ (2000) Recent Developments in Alexithymia Theory and Research, Can J Psychiatry, 45:134-142. Taylor GJ, Bagby RM, Parker JD (1991) The Alexithymia construct: A Potential Paradigm for Psychosomatic Medicine. Psychosomatics, 32: 153-164. Taylor GJ, Bagby RM, Ryan D ve ark. (1988) Criterion Vality of the Toronto Alexithymia Scale. Psychosom Med, 50:500-509. Taylor GJ, Ryan D, Bagby RM (1985) Toward the development of a new self-report alexithymia scale. Psychother Psychosom, 44:191-199. Ulusoy M (1993) Beck Anksiyete Envanteri: Geçerlik ve güvenirlik çalışması (Yayınlanmamış uzmanlık tezi). İstanbul; Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Watson D, Clark LA, Tellegen A (1988) Development and validation of Brief measures of positive and negative affect: the PANAS scales. J Pers Soc Psychol, 54:1063-1070. Yücel B, Turgay M, Gürel Y ve ark. (1998) İrritabl Barsak Sendromu ve Diabetes Mellitusta Aleksitiminin Değerlendirilmesi. İstanbul Tıp Fakültesi Mecmuası, 61:1. Zeitlin SB, McNally RJ (1993) Alexithymia and anxiety sensitivity in panic disorder and obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 150:658¯660. Zimmermann G, Rossier J, Meyer de Stadelhefen F ve ark. (2005) Alexithymia Assessment and Relations with Dimensions of Personality. Eur J Psychol Assess, 21(1):23-33. |
Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeğinin 13-18 Yaş Ergen Formunun Geçerlik ve Güvenilirliği Dr. Nursu ÇAKIN MEMİK, Dr. Belma AĞAOĞLU, Dr. Ayşen COŞKUN, Dr. Özden Ş. ÜNERİ, Dr. Işık KARAKAYA GİRİŞ Yaşam kalitesi kişinin kendi durumunu kültür ve değerler sistemi içinde algılayış biçimi olarak tanımlanmıştır (Spilker 1996). Bireyin yaşam kalitesini psikolojik testlerle ölçmek; hastaların tedavi öncesi ve sonrası yaşam kalitelerini belirleyebilmek, tıbbi girişimlerin etkinliğini ve yan etkilerini değerlendirebilmek, sağlık politikalarına yön verebilmek ve tıbbi araştırmaların yapılabilmesi için önemlidir. Bu nedenle yetişkinlerde WHOQOL-100, WOQOL-BREF, SF-36 gibi çok sayıda sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçeği geliştirilmiş olup bir kısmının da Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır (Tazaki ve ark. 1998, Hamingway ve ark. 1997, Koçyiğit ve ark. 1999, Fidaner ve ark. 1999, Eiser ve Morse 2001a). Bilindiği gibi ergenlerde hastalıkların tedavisi, değerlendirilmesi ve hastalığa yaklaşım çocuk ve erişkinlere göre farklılıklar içermektedir. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi de aynı ölçüde farklıdır. Bu fark ergenlerde kullanılabilecek çok sayıda sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçeği gelişmesine yol açmıştır. Bedensel, ruhsal, sosyal ve kişisel inançlar açısından iyilik hali kişiler tarafından farklı şekillerde tanımlanabilmekte ve hastalık süreci de farklı yaşanabilmektedir. Yaşam kalitesini değerlendirirken nesnel ve öznel alanlarının olduğunu bilmek gerekmektedir (Testa ve Simonson 1996, Schmeck ve Poustka 1997). Nesnel olarak aynı durumda olan iki kişi öznel olarak yaşam kalitelerini farklı algılayabilmektedir. Nesnel değerlendirmede çocuk ve ergenin neler yapabildiği, yaşam koşulları, çevre ve okul işlevselliği, sosyal ilişkileri değerlendirilmektedir (Lehman 1988, Mogotsi ve ark. 2000). Öznel değerlendirmede ise çocuk ve ergenin fiziksel, duygusal ve sosyal işlevselliği göz önüne alınmaktadır (Wallender ve ark. 2001). Bazı araştırmacılar kişi durumu ile ilgili kendi algısını yansıtmakta olduğu için, öznel değerlendirmenin daha değerli olduğunu ileri sürmektedir (Spilker 1996). Kimi araştırmacılar ise nesnel sonuçlar doğurduğu için ebeveyn formlarının geçerliğinin daha fazla olduğunu düşünmektedir. Çocuk ve ergenin yaşam kalitesini en doğru biçimde anlayabilmek için en iyi çözüm, hem ebeveynin hem de çocuk ve ergenin değerlendirmesini göz önünde bulundurmaktır (Eiser 1997). Çocuk ve ergenlerde kullanılan yaşam kalitesi ölçekleri (YKÖ) genel olarak değerlendirildiğinde belirli bir hastalık için geliştirilmiş olanlar ve genel iyilik halini ölçenler olarak iki farklı ana grupta toplanabileceği görülmektedir (Eiser ve Morse 2001a). Genel yaşam kalitesi ölçekleri hem hastalığı olan hem de sağlıklı olan çocuk ve ergenlerde kullanılabilmekte, bu nedenle hastalığı olan ve sağlıklı grup karşılaştırmalarında, toplum sağlığı çalışmalarında geniş örneklemlere uygulanabilmektedirler. Genel YKÖ'lerin duyarlılıklarının düşük olması, çoğunlukla uzun olmaları ve çocuk ve ergendeki küçük değişiklikleri hastalığa özgü YKÖ'ne oranla daha az göstermeleri olumsuz yönleridir (Eiser ve Morse 2001a). Hastalığa özgü YKÖ sadece geliştirilmiş olduğu hastalığın değerlendirmesinde geçerlidir, bu da ölçeğin iç tutarlığını yükseltmekte, duyarlılığını ve özgüllüğünü artırmaktadır (Eiser ve Morse 2001a). Hastalığa özgü YKÖ kullanımı farklı tedavi yöntemlerinin karşılaştırılmasında, tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesinde ve değişik tedavilerin etkinlik ve yan etkilerinin karşılaştırılmasında uygundur (Eiser 1997). Hastalığa özgü YKÖ'lerinin bu özellikleri genel YKÖ'lerine üstünlüklerini oluşturmaktadır. Her hastalık için hastalığa özgü YKÖ'nün geliştirilmemiş olması ve birden fazla hastalığa sahip çocuk ve ergende kullanılamıyor olmaları ise olumsuz yönleridir (Eiser ve Morse 2001a). Böyle durumlarda genel YKÖ kullanılmaktadır (Eiser ve Morse 2001b). Bu çalışmada yurt dışında çocuk ve ergenlerde sık kullanılan sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçeklerinden olan Pediatric Quality of Life Questionniare'in (PedsQL) 13-18 yaş ergen formunun ülkemizde kullanılabilmesi için Türk çocuklarında geçerlik ve güvenilirlik çalışmasının yapılması amaçlanmıştır. YÖNTEMLER Örneklem Araştırma Ekim 2002-Ocak 2003 tarihleri arasında bir pediatri kliniğinde, bir ilköğretim okulunda ve lisede yürütülmüştür. Sağlıklı, ivegen hastalığı ve süregen hastalığı olan ergenlerden oluşan üç farklı grup oluşturulmuştur. Sağlıklı grubu oluşturan ergenler okullardan seçilmiştir. İvegen hastalık grubu, çocuk hastalıkları polikliniğine başvuran ivegen hastalığı olan ergenlerden, süregen hastalık grubu ise pediyatrik nefroloji, endokrinoloji, alerji-immünoloji ve hematoloji birimlerinde izlenen ergenlerden gönüllülük esasına dayanılarak oluşturulmuştur. Her üç grupta da çalışmadan dışlanma ölçütleri; anne ve babanın eğitimsiz olması ve ergenin ölçeği doldurmak için yeterli zihinsel kapasiteye sahip olmaması olarak kabul edilmiştir. Ergenlerin zihinsel durumları ölçeği anlama düzeyleri, doldurup dolduramamaları göz önüne alınarak klinisyenlerin muayeneleri ile değerlendirilmiştir. Yapılandırılmış bir zeka testi zamansal ve ekonomik sebeplerden ötürü ergenlere uygulanamamıştır. Ergenin herhangi bir dışlama ölçütüne sahip olması durumunda, ergen çalışmaya alınmamıştır. Sağlıklı grupta 93, ivegen hastalık grubunda 72 ve süregen hastalık grubunda 65 ergen bulunmaktadır. Ebeveyn ölçeklerini dolduran toplam 230 ebeveynden ise 142'sini anneler, 88'ini babalar oluşturmuştur. Hastanede ergenin yanında olan kişinin ölçeği doldurması uygun görülmüştür. Eğer her iki ebeveyne de ulaşılabilinmiş ise orijinal ölçek çalışmasında olduğu gibi annenin ölçeği doldurması istenmiştir. Her üç gruptaki ergen ve ebeveynlerine bilgi formu okutularak çalışma hakkında bilgi verilmiş, aydınlatılmış onam formu okutularak imza alınmıştır. Öğrencilerle yapılan çalışma Okullarda yapılan çalışma İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından yaş grupları göz önüne alınarak belirlenen, farklı sosyoekonomik düzeyde ergenlerin okuduğu il merkezinde bulunan bir ilköğretim okulunda ve lisede yürütülmüştür. 8-11. sınıflar arasından basit rastgele yöntemle seçilen sınıflardaki toplam 93 öğrenciye Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) uygulanmıştır. Hastalarla yapılan çalışma Kocaeli Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD genel pediatri, nefroloji, endokrinoloji, alerji-immünoloji ve hematoloji polikliniklerine başvuran ve serviste yatarak tedavi gören 13-18 yaşları arasındaki ergenler ve ebeveynleri çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan hasta ergenler ve ebeveynlerine ÇİYKÖ uygulanmıştır. İvegen hastalık grubunda 72, süregen hastalık grubunda ise 65 ergen bulunmaktadır. İvegen hastalık grubu çocuk polikliniğine öksürük, bulantı, boğaz ve baş ağrısı gibi yeni başlayan yakınmalarla başvuran ergenlerden oluşturulmuştur. Süregen hastalık grubu nefrolojik hastalığı olan 5 (%7.8), endokrinolojik hasalığı olan 34 (%53.1), alerjik?immünolojik hastalığı olan 16 (%25.0) ve hematolojik hastalığı olan 2 (%3.1) ergenden oluşmaktadır. Ayrıca süregen hastalık grubuna epilepsi, dermatomiyozit, psöriyazis ve migren gibi hastalıkları olan 7 (%10.9) ergen dahil edilmiştir. Veri toplama araçları Çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği (ÇİYKÖ)?pediatric quality of life questionnare PedsQL 2-18 yaşları arasındaki çocuk ve ergenlerin sağlıkla ilgili yaşam kalitelerini ölçebilmek için Varni ve arkadaşları tarafından yaklaşık 15 yıllık çalışma sonucu 1999 yılında geliştirilmiş bir yaşam kalitesi ölçeğidir (Varni ve ark. 1999). Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımladığı sağlıklılık halinin özellikleri olan fiziksel sağlık, duygusal işlevsellik ve sosyal işlevsellik alanlarını sorgulamaktadır. Bunun yanında okul işlevselliği de sorgulanmaktadır. Puanlama 3 alanda yapılmaktadır. İlk olarak ölçek toplam puanı (ÖTP), ikinci olarak fiziksel sağlık toplam puanı (FSTP), üçüncü olarak duygusal, sosyal ve okul işlevselliğini değerlendiren madde puanlarının hesaplanmasından oluşan psikososyal sağlık toplam puanı (PSTP) hesaplanmaktadır (Varni ve ark. 2001). Genel yaşam kalitesi ölçeklerinden olan ÇİYKÖ okul ve hastane gibi geniş popülasyonlarda, hem sağlıklı hem de hastalığı olan çocuk ve ergenlerde kullanımı uygun olan 23 maddelik bir yaşam kalitesi ölçeğidir. Maddeler 0?100 arasında puanlanmaktadır. Sorunun yanıtı hiçbir zaman olarak işaretlenmişse 100, nadiren olarak işaretlenmişse 75, bazen olarak işaretlenmişse 50, sıklıkla olarak işaretlenmişse 25, hemen her zaman olarak işaretlenmişse 0 puan almaktadır. ÇİYKÖ toplam puanı ne kadar yüksek ise, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi de o kadar iyi algılanmaktadır (Varni ve ark. 2001). ÇİYKÖ'nin kısa olması, yaklaşık 5?10 dakikalık bir sürede doldurulabiliyor olması, araştırmacı tarafından uygulanmasının ve puanlamasının kolay olması en önemli özelliklerindendir (Eiser ve Morse 2001a, Varni ve ark. 2001). ÇİYKÖ'nün güvenilirliğini değerlendirmede iç tutarlık çalışması yapılmış, Cronbach alfa katsayısı 0.93 bulunmuş, geçerlik değerlendirmesi için yapı geçerliğine ve klinik geçerliğine bakılmıştır (Varni ve ark. 1999, Eiser ve ark. 2000). ÇİYKÖ'nün iç tutarlığının yüksek, geçerli, güvenilir ve duyarlı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir (Varni ve ark. 1999, Varni ve ark. 2001, Varni ve ark. 2002a, Varni ve ark. 2002b, Varni ve ark. 2002c, Varni ve ark. 2003a, Varni ve ark. 2003b). ÇİYKÖ'nün 2-18 yaş grubu için Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır (Üneri 2005, Çakın Memik 2005). Sosyodemografik bilgi formu Çalışmacılar tarafından oluşturulan 21 soru içeren ve ebeveyn tarafından doldurulan bir formdur. Bu formda sosyodemografik bilgiler, son 30 gün içerisinde hastalığın ergeni etkileme düzeyi, ergenin okula gidemediği gün sayısı, ebeveynin işe gidemediği gün sayısı, ebeveynin günlük aktivitesinin kısıtlandığı gün sayısı, ebeveynin iş veriminin etkilenme düzeyi, ailenin ekonomik durumunun etkilenme düzeyi, ebeveynin sosyal ilişkilerinin etkilenme düzeyi ile ilgili sorular bulunmaktadır. İşlem Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin 13-18 yaş ergen formunun Türk çocuklarında geçerlik ve güvenilirlik çalışmasının yapılabilmesi için PedsQL 4.0'ı geliştirmiş olan James Varni'den yazılı olarak izin alınmıştır. Alınan yazılı izin sonrası proje etik kurula sunulmuş, etik kurul onayı alınmıştır. Ardından Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği 13-18 yaş formları iyi derecede İngilizce bilen, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'nda çalışan iki araştırma görevlisi ve bir öğretim üyesi tarafından Türkçe'ye çevrilmiş, daha sonra yine aynı klinikte çalışan başka bir öğretim üyesi tarafından gözden geçirilmiştir. Gözden geçirilmiş olan metin iyi derecede İngilizce bilen bir araştırma görevlisi tarafından Türkçe'den İngilizce'ye çevrilmiş, çevrilmiş olan metin bir öğretim üyesi tarafından ölçeğin aslı ile karşılaştırılmıştır. Önemli düzeyde anlam değişikliği saptanmaması üzerine ölçek 15 ergene ve ebeveynlerine uygulanmıştır. Anlaşılmayan, ifade eksikliği olduğu bildirilen sorular üzerinde araştırma ekibi tarafından tekrar gözden geçirme ve düzeltmeler yapıldıktan sonra ölçek bastırılarak çalışmaya başlanmıştır. Öğrencilerle yapılan çalışmaya başlamadan önce İl Milli Eğitim Müdürlüğünden, belirlenen okulun müdüründen ve belirlenen sınıfların öğretmenlerinden onay alınmıştır. ÇİYKÖ en az iki araştırmacı tarafından her sınıfta toplu olarak uygulanmıştır. Öğrenciler ölçekleri doldurduktan sonra evde ebeveynlerinin ölçekleri doldurabilmeleri için formlar verilmiştir. Yaklaşık bir hafta sonra ebeveyn formları geri alınmıştır. İvegen ve süregen hastalık grubunu oluşturan ergenler ölçekleri hastanede doldurmuş, ebeveyn formunu ise ergen ile birlikte hastaneye gelen ebeveyn doldurmuştur. Verilerin değerlendirilmesi Çalışmanın verileri, Windows için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 10.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (ortalama, standart sapma) yanı sıra, niceliksel verilerin ortalamalarının karşılaştırılmasında ikiden fazla grup için Oneway Anova (post-hoc Tukey HSD testi), ikili grupların karşılaştırmalarında ise Student t testi kullanılmıştır. Pearson korelasyon analizi kullanılarak parametreler arasındaki korelasyon araştırılmıştır. Ölçeğin iç tutarlığı Cronbach alfa yöntemi ile hesaplanmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p≤ 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. BULGULAR Genel bulgular Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) 13-18 yaşları arasındaki 230 çocuğa uygulanmıştır. Ebeveyn formlarının toplam 230 ebeveyn olmak üzere 142'si (%61.7) anneler, 88'i (%38.3) babalar tarafından doldurulmuştur. Çocukların %40.4'ü sağlıklı grupta, %31.3'ü ivegen hastalık grubunda ve %28.3'ü süregen hastalık grubunda yer almaktadır. Çalışmaya katılan çocukların 127'si (%55.2) kız, 103'ü (%44.8) erkeklerden oluşmuş, yaş ortalaması 14.85 (SD:1.38) bulunmuş olup tanı grupları arasında yaş farkı saptanmamıştır (p>0.05). Cinsiyete göre tanı dağılımı değerlendirildiğinde ivegen hastalığı olan ergenlerdeki erkek oranı, sağlam ve süregen hastalığı olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Ebeveynlerin eğitim durumları değerlendirildiğinde %46.1'inin ilkokul, %16.1'inin ortaokul, %30.9'unun lise, %7'sinin yüksekokul mezunu olduğu ve ebeveynlerin eğitim durumları açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı görülmektedir (p>0.05). Çalışmamıza katılan ebeveynlerin yaş ortalamaları ve çalışıp çalışmadıkları değerlendirildiğinde tanı grupları arasında farkın olmadığı saptanmıştır. Güvenilirlik çalışması ile ilgili bulgular Ölçeğin iç tutarlığı değerlendirildiğinde ergen ve ebeveyn formunda Cronbach alfa katsayıları 0.60 (okul işlevsellik puanı, ergen formu) ile 0.87 (ölçek toplam puanı, ebeveyn formu) arasında değişmektedir (Tablo 1). Ergenlerde tanıya göre ÇİYKÖ'nün tüm maddeleri ile toplam puan korelasyonları değerlendirilmiştir. Süregen hastalık grubundaki okul işlevselliği ile ilgili beşinci madde dışında her üç tanı grubunda da korelasyonlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). ÇİYKÖ maddeleri ile toplam puan korelasyonlarının 0.208 (Fiziksel sağlık ile ilgili 5. madde, sağlıklı grup) ile 0.712 (okul işlevselliği ile ilgili 3. madde, sağlıklı grup) arasında değiştiği görülmüştür. Ebeveyn formunda tanı gruplarına göre ÇİYKÖ'nün tüm maddeleri ile toplam puan korelasyonları istatistiksel olarak anlamlı olup 0.221 (okul işlevselliği ile ilgili 4. madde, sağlıklı grup) ile 0.712 (sosyal işlevsellikle ilgili 4. madde, ivegen grup) arasında değişmektedir (Tablo 2). Geçerlik çalışması ile ilgili bulgular Yapı geçerliği Yapı geçerliğinin değerlendirilmesinde bilinen grup yöntemi kullanılmıştır. Sağlıklı ergenlerin fiziksel sağlık ve ölçek toplam puan ortalamaları süregen hastalığı olanlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sağlıklı ergenlerin psikososyal sağlık toplam puan ortalaması ivegen hastalığı olanlara oranla anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0.05). Sağlıklı ergenlerin ebeveyn formuna göre sosyal işlevsellik puan ortalaması süregen hastalığı olan gruptan, bunun dışında kalan puan ortalamaları ise diğer iki gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.01) (Tablo 3). Hastalanma ve hastalık yükü belirteçleri ile ÇİYKÖ puanlarının korelasyonları Ebeveynlere verilen sosyodemografik bilgi formunda ergenlerin sağlık durumları ile ilgili olarak sorulan, hastalığın ergeni etkileme düzeyi, ergenin okula gidemediği gün sayısı, ebeveynin işe gidemediği gün sayısı, ebeveynin günlük aktivitesinin kısıtlandığı gün sayısı, ebeveynin iş veriminin etkilenme düzeyi, ailenin ekonomik durumunun etkilenme düzeyi ve ebeveynin sosyal ilişkilerinin etkilenme düzeyi ile ÇİYKÖ puanlarının ilişkisi incelenmiştir. İnceleme sonucunda genel olarak hem ergen, hem de ebeveyn formlarında ölçek puanları ile birçok hastalık yükü belirteci arasında düşük-orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı, ters orantılı korelasyon saptanmıştır (Tablo 4). Ergen ve ebeveyn ÇİYKÖ puanlarının korelasyonları Tablo 5'de ergen ve ebeveynlerin ÇİYKÖ puanlarının korelasyonları yer almaktadır. Tablo 5 incelendiğinde ergen ve ebeveyn ÇİYKÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve doğru orantılı korelasyonların bulunduğu görülmektedir (p<0.01). TARTIŞMA Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) olarak Türkçe'ye çevrilen PedsQL 2-18 yaşları arasındaki çocuk ve ergenlere yönelik dört alt formdan oluşmaktadır. Bu çalışmada ÇİYKÖ'nün 13-18 yaşları için olan ergen ve ebeveyn formlarının Türk çocuklarında geçerliği ve güvenilirliği değerlendirilmiştir. Daha önce yapılmış olan çalışmalarla karşılaştırıldığında örneklemimizin yalnızca 13-18 yaşları arasındaki ergenlerden oluştuğu düşünülecek olursa, denek sayısının diğer çalışmalarla benzerlik gösterdiği görülmektedir (Varni ve ark. 2001, Varni ve ark. 2003a, Bastiaansen ve ark. 2004, Novik ve ark. 2003). ÇİYKÖ ile yapılan birçok yurt dışı çalışmada tanı gruplarında cinsiyete göre puan ortalamaları değerlendirilmemiştir. Hollanda?da yapılmış olan bir çalışmada çocuk formlarında fiziksel sağlık ve duygusal işlevsellik puan ortalamaları kızlarda erkeklerden düşük bulunmuştur (Bastiaaansen ve ark. 2004). Çalışmamızda tanı gruplarında cinsiyete göre ÇİYKÖ puan ortalamaları incelendiğinde her üç tanı grubunda da cinsiyete göre ölçek toplam puanlarında fark bulunmamıştır. Ancak ivegen ve süregen hastalığı olan ergenlerin cinsiyete göre ölçek toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına karşın, sağlıklı grupta kız ergenlerin ölçek toplam puan ortalamasının erkeklerden yüksek olduğu görülmüş, bu sonucun örnekleme özgü olduğu düşünülmüştür. Çalışmamıza katılan ebeveynlerin eğitim düzeyleri orijinal ölçek çalışmasındaki ebeveynlere oranla daha düşüktür. Orijinal ölçek çalışmasının Amerikan toplumunda yapılmış olmasından ötürü ebeveynlerin eğitim düzeylerinin bizim çalışmamıza katılan ebeveynlere oranla daha yüksek olması beklenen bir sonuçtur. ÇİYKÖ'nün orijinal çalışmasında ebeveyn formlarının %80'ini anneler, %13'ünü babalar ve %7'sini diğer yakınlar doldurmuştur (Varni ve ark. 2001). ÇİYKÖ ile yapılan çalışmalarda ebeveyn formlarının çoğunlukla anneler tarafından doldurulduğu ancak baba, öğretmen gibi çocuğun diğer yakınlarının da formları doldurabildiği izlenmiştir (Varni ve ark. 2001, Varni ve ark. 2003a, Felder-Puig ve ark. 2004, Uzark ve ark. 2003). Çalışmamızda ebeveyn formları çoğunlukla anneler tarafından (%62) doldurulmuş olsa da annelerin oranı diğer çalışmalardan daha düşüktür. Ülkemizde erkeklerin eğitim durumlarının kadınlardan daha yüksek olduğu, ev dışı görevlerin daha çok erkekler tarafından yapıldığı bilinmektedir. Bu durumun çalışmamızda annelerin ebeveyn formlarını doldurma oranlarının orijinal çalışmadan daha az olmasında etkili olduğu düşünülmüştür. Orijinal ölçek geçerlik ve güvenilirlik çalışmasında 2-18 yaş grubu için ölçek toplam puan ortalaması çocuk ve ergen formlarında 79.62, ebeveyn formlarında ise 80.87 bulunmuştur (Varni ve ark. 2001). Varni ve arkadaşlarının yaptıkları diğer bir çalışmada ölçek toplam puan ortalaması ergen formunda 83.65, ebeveyn formunda 79.45 olarak belirtilmiştir (Varni ve ark. 2003a). Çalışmamızda ise ergen formunda ölçek toplam puan ortalaması 77.31, ebeveyn formunda 77.12 saptanmıştır. Çalışmamızda ÇİYKÖ puan ortalamalarının diğer çalışmalardan daha düşük olduğu görülmektedir. Bu bulgu ülkemizde Amerikan toplumuna göre kişi başına düşen gelirin daha düşük, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme olanağının daha az olması ve bu özelliklerin yaşam koşullarını zorlaştırıp yaşam kalitesini olumsuz etkilemesi ile açıklanabilir. Ölçeğin güvenilirliği ÇİYKÖ'nün güvenilirliğini değerlendirebilmek için iç tutarlık ve madde-toplam puan korelasyonları incelenmiştir. ÇİYKÖ'nün orijinal çalışmasında çocuk ve ergen formlarında okul işlevselliği puanı dışında kalan puanların, ebeveyn formlarında ise tüm puanların Cronbach alfa değerleri 0.70'in üzerinde bulunmuştur (Varni ve ark. 2001). ÇİYKÖ ile yapılan birçok çalışmada Cronbach alfa değerleri ölçek toplam puanı için 0.70'e yakın ve üzerinde bulunduğu halde okul işlevselliğinin Cronbach alfa değeri 0.70'in altında ya da diğer puanlardan daha düşük saptanmıştır (Varni ve ark. 1999, Varni ve ark. 2003a, Bastiaansen ve ark. 2004, Novik veark. 2003, Felder-Puig ve ark 2004, Uzark ve ark. 2003). Çalışmamızda ergen formunda okul işlevselliği puanlarının Cronbach alfa katsayısı 0.70'in altında bulunmuştur. Ergen formunda duygusal işlevsellik puanlarının Cronbach alfa katsayıları 0.70'e yakındır. Ebeveyn formlarında ve ergen formunda belirtilen bu alanların dışında kalan puanların Cronbach alfa katsayıları 0.70'in üzerinde saptanmıştır. Çalışmamızda okul işlevselliği puanı için hesaplanan Cronbach alfa katsayısının 0.70'in altında olması, fiziksel sağlık, psikososyal sağlık ve ölçek toplam puanlarına göre düşük bulunması bu çalışmalarla benzerdir. Yazında, bir ölçme aracının kullanılabilmesi için iç tutarlık katsayısının 0.70 ve üstünde olması gerektiği, 0.70'in altında bir değerde olması durumunda ise yalnızca tanımlayıcı ve araştırıcı analizlerde kullanılabileceği ifade edilmektedir (Varni ve ark. 2003a, Özgüven 1994). Çalışmamızda Cronbach alfa katsayılarının genel olarak 0.70'in üzerinde olması ÇİYKÖ'nün güvenilir olduğunu göstermektedir. Orijinal çalışmada olduğu gibi bizim çalışmamızda da Cronbach alfa katsayıları ergen formunda ebeveyn formundan daha düşük bulunmuştur. Bu sonuç ebeveynlerin ÇİYKÖ maddelerini ergenlere göre daha iyi anlayıp, kavradıklarını gösterebileceği gibi ergenlerin ölçeği doldurmaya karşı dirençli olmalarına da bağlı olabilir. Madde-toplam puan korelasyon değerlendirmesinde Pearson korelasyon katsayısının 0.40 ve üzerinde bir değerde olması o ölçeğin güvenilirliğinin yüksek olduğunu göstermektedir (Varni ve ark. 2001). ÇİYKÖ'nün orijinal çalışmasında çocuk ve ergen formunda 23 maddeden 4'ü dışındaki maddelerin ve ebeveyn formunda yer alan tüm maddelerin Pearson korelasyon katsayıları 0.40'a yakın ve üzerinde değerler almıştır (Varni ve ark. 2001). Çalışmamızda tanıya göre ÇİYKÖ maddeleri ile toplam puan korelasyonları değerlendirildiğinde, ergenlerde süregen hastalık grubundaki okul işlevselliği ile ilgili beşinci madde dışında ÇİYKÖ'nün her bir maddesi ile toplam puan arasında istatistiksel olarak anlamlı ve doğru orantılı korelasyonlar saptanmış, birkaç madde dışındaki tüm korelasyonlar 0.40'a yakın ve üzerinde bulunmuştur. Sonuç olarak ÇİYKÖ'nün 13-18 yaşları arasındaki ergenlerde güvenilirliğini değerlendirebilmek için iç tutarlık ve madde-toplam puan korelasyonları incelenmiş olup, güvenilirliğinin yüksek olduğu kanısına varılmıştır. Ölçeğin geçerliği ÇİYKÖ'nün geçerlik değerlendirmesi ayırt edici geçerlik için bilinen grup, bileşen geçerlik için hastalanma ve hastalık yükü belirteçleri ile ölçek puanlarının karşılaştırılması yöntemleri kullanılarak yapılmıştır. ÇİYKÖ'nün analiz sonuçlarından ölçeğin yaşam kalitesini değerlendirmede geçerli bir araç olduğu düşünülmüştür. ÇİYKÖ'nün orijinal çalışmasında çocuk ve ergen formlarında tanı grupları arasında puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı fark gösterdiği, sağlıklı çocuk ve ergenlerin tüm puan ortalamalarının ivegen ve süregen hastalık gruplarından yüksek olduğu bildirilmiştir (Varni ve ark. 2001). Diğer çalışmalarda da benzer şekilde sağlıklı gruptaki çocuk ve ergenlerin puan ortalamaları süregen hastalığı olanlara oranla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (Varni ve ark. 2003a, Bastiaansen ve ark. 2004, Novik ve ark. 2003). Bizim çalışmamızda ergen formunda sağlıklı grubun fiziksel sağlık ve ölçek toplam puan ortalamaları süregen hastalığı olan gruptan, psikososyal sağlık toplam puan ortalaması ise yalnızca ivegen hastalığı olan gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Kalp hastalığı olan çocuk ve ergenlerde yapılan bir çalışmada fiziksel sağlık toplam puan ortalaması dışında sağlıklı çocuk ve ergenlerin ölçek puan ortalamaları kalp hastalığı olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Kalp hastalığının ağırlığı dikkate alınarak karşılaştırma tekrarlandığında, ağır derecede kalp hastası olanların fiziksel sağlık puan ortalaması sağlıklı olan, hafif ve orta derecede kalp hastalığı olan çocuk ve ergenlerden anlamlı düzeyde düşük saptanmış, hastalık şiddetinin yaşam kalitesini değerlendirmede önemli olduğu bildirilmiştir (Uzark ve ark. 2003). Chan ve arkadaşları tarafından yapılan benzer bir çalışmada ÇİYKÖ'nün yeni geliştirilen kısa formu ve astım hastaları için hazırlanan ÇİYKÖ'nün kısa formu kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda astımın şiddeti ve eştanı sayısı artıkça ÇİYKÖ'nün her iki formunun puanlarının azaldığı görülmüştür (Chan ve ark. 2005). Birçok çalışmada hastalığın ciddiyeti ve şiddetinin, hastanın içerisinde bulunduğu tedavi aşamasının ÇİYKÖ puan ortalamalarını etkilediği gösterilmiştir (Felder-Puig ve ark. 2004, Uzark ve ark. 2003, Chan ve ark. 2005). Çalışmamızda hastalık şiddetinin göz önüne alınmamış olması çalışmamızı sınırlandıran etkenlerden biri olup, ergen formunda tanı grupları arasında ÇİYKÖ puan ortalamalarındaki farkın düşük bulunmasına yol açmış olabilir. Orijinal ölçek çalışmasında süregen hastalık grubunu oluşturan çocuk ve ergenler daha çok ortopedi, kardiyoloji, romatoloji, daha az endokrinoloji birimlerinden seçilmiştir (Varni ve ark. 2001). Bizim çalışmamızda ise süregen hastalık grubu nefroloji, hematoloji, alerji-immünoloji ve endokrinoloji birimlerinde izlenen ergenlerden oluşmaktadır. Orijinal çalışma örnekleminin kalp hastalığı gibi ciddi hastalığı olan, fiziksel işlevselliği önemli oranda etkileyen ortopedik ve romatolojik hastalığı bulunan çocuk ve ergenlerden oluşması tanı grupları arasında puan farkının çok olmasına yol açmış olabilir. Bizim çalışmamızda yaşam kalitesi üzerindeki etkisi görece daha az olan hastalıkların bulunması, tanı grupları arasındaki puan farkını azaltan ve ergenlerin hastalıklarına uyumunu artıran diğer etkenler olarak düşünülmüştür. Ebeveyn formunda sağlıklı ergenlerin sosyal işlevsellik puan ortalaması süregen hastalığı olan gruptan, bunun dışında sağlıklı ergenlerin kalan puan ortalamaları ise diğer iki gruptan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Elde ettiğimiz bu sonuç daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarıyla benzer niteliktedir (Varni ve ark. 2001, Varni ve ark. 2003a, Novik ve ark. 2003, Felder-Puig ve ark. 2004). Çalışmamızda ölçek puanları ile son bir ay içerisinde hastalığın ergeni etkileme düzeyi; ergenin okula, ebeveynin işe gidemediği ve ebeveynin günlük aktivitesinin kısıtlandığı gün sayısı; ebeveynin iş veriminin, sosyal ilişkilerinin ve ailenin ekonomik durumunun etkilenme düzeyi arasındaki ilişki ivegen ve süregen hastalık gruplarında ayrı ayrı incelenmiştir. Genel olarak hem ergen, hem de ebeveyn formlarında ölçek puanları ile birçok hastalık yükü belirteci arasında düşük-orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı, ters orantılı korelasyon saptanmıştır. ÇİYKÖ'nün orijinal çalışmasında, geçerlik değerlendirmesi için son bir ay içerisinde çocuk ve ergenlerin bakım gereksinimi ve okul devamsızlığı, ebeveynlerin işe gidemediği süre, hastalığın ebeveynlerin iş verimleri üzerine olan etkisi ve ebeveynlerin konsantrasyonlarının etkilenme düzeyi ile ölçek puanları arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Bu ilişkiyi değerlendirirken Pearson korelasyon katsayısı dikkate alınarak 0.10-0.29 arasında bir değerde ise düşük, 0.30-0.49 arasında bir değerde ise orta, 0.50 ve üzerinde bir değerde ise yüksek korelasyondan söz edilmiştir (Varni ve ark. 2001, Eiser ve Morse 2001c, Cohen 1988). Bu çalışmada ebeveyn, çocuk ve ergenlerin formlarında ölçek puanları ile çocuk ve ergenin bakım gereksinimi ve okul devamsızlığı arasında düşük-orta, ebeveyn formunda ölçek puanları ile ebeveynin işe gidemediği süre arasında ise orta düzeyde korelasyonun olduğu saptanmıştır. Çocuk ve ergen formunda ölçek puanları ile ebeveynlerin gündelik işlerinin ve konsantrasyonlarının etkilenme düzeyi arasında düşük-orta düzeyde korelasyon bulunurken, ebeveyn formunda bu korelasyonun orta-yüksek düzeyde olduğu görülmüştür (Varni ve ark. 2001). Hastalık yükü belirteçleri ile ÇİYKÖ puanları arasında orta-yüksek düzeyde korelasyon beklenirken, çalışmamızda korelasyonların çoğunlukla düşük-orta düzeyde olması ve bazı korelasyonların istatistiksel olarak anlam kazanmaması hastalık evresinin, şiddetinin ve ciddiyetinin göz önüne alınmaması ile bağlantılı olabilir. Hastalık özelliklerinin de dikkate alındığı çalışmalar bu konuya açıklık getirebilir. Varni ve arkadaşlarının yapmış olduğu PedsQL'in geçerlik ve güvenilirlik çalışmasında çocuk, ergen ve ebeveynler arasında ölçek sonuçları karşılaştırılmış, çocuk, ergen ve ebeveyn arasındaki uyumun 0.44 ile 0.75 arasında değiştiği, ölçek toplam puanı göz önüne alındığında uyumun 0.61 olduğu görülmüştür. Çocuk ve ergenlerde yaşın artmasıyla uyumun da artığı gösterilmiştir (Varni ve ark. 2003a). Bizim yapmış olduğumuz çalışmada ebeveyn ve ergen arasındaki uyumun 0.17 ile 0.93 arasında değiştiği, toplam ölçek puanı göz önüne alındığında uyumun 0.59 olduğu saptanmıştır. Daha önce yapılmış çalışmaların bulguları (Varni ve ark. 2003a, Novik ve ark. 2003, Felder-Puig ve ark. 2004, Uzark ve ark. 2003) ile benzerlik gösteren çalışmamızın sonucunda ergen ve ebeveynleri arasındaki uyumun orta-yüksek düzeyde olduğu, yaşın artması ile uyumun da artığı görülmüştür. Bu bulgu ergenlerin ölçeği dolduramayacağı düzeyde ağır bir hastalığı ya da değerlendirmeye alınamayacağı başka durumlar söz konusu olduğunda ebeveynlerin de değerlendirmeyi doğru bir şekilde yapabileceklerini göstermektedir. Ancak ergen ve ebeveyn arasındaki uyumun yüzde yüz olmaması, ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmek için öz bildirim ölçeklerinin de gerekli olduğunu doğrulamaktadır. Bu çalışma ile Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin 13-18 yaş ergen ve ebeveyn formlarının ülkemizde geçerli ve güvenilir olduğu, ergenlerin sağlıkla ilgili yaşam kalitelerini değerlendirmek için kullanılabileceği görülmüştür. Çalışmamızın kısıtlılıkları Güvenilirlik değerlendirmesinde test-tekrar test yönteminin kullanılmamış, geçerlik değerlendirmesinde faktör analizinin yapılmamış olması çalışmanın kısıtlılığı olarak değerlendirilmiştir. Yine çalışmaya başladığımız dönemde ülkemizde ergenlerde sağlıkla ilgili geçerli ve güvenilir bir yaşam kalitesi ölçeğinin bulunmaması eş değerli ölçek güvenilirliği ve eş zamanlı geçerlik değerlendirmesinin yapılamamasına neden olmuştur. Çalışmada süregen hastalığı olan ergenlerin hastalıklarının evresinin, şiddetinin, süresinin ve tedavide hangi aşamada olduğunun dikkate alınmaması da çalışmamızın kısıtlılıklarındandır. Ergenlerin zihinsel durumlarının yapılandırılmış bir zeka testi ile ölçülmemesi de çalışmamızı sınırlandıran etkenlerdendir. Sosyodemografik bilgi formunun ebeveynler tarafından doldurulmuş olması hastalanma ve hastalık yükü belirteçleri ile ÇİYKÖ puan korelasyonlarının yalnızca ebeveynlerin görüşü doğrultusunda hesaplanmasına, ergenlerin değerlendirmelerinin incelenememesine neden olmuştur. Elde edilen sonuçların genellenebilmesi için farklı örneklem gruplarıyla tekrarlayan çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir. KAYNAKLAR Bastiaansen D, Koot HM, Bongers IL ve ark. (2004) Measuring quality of life in children referred for psychiatric problems: psychometric properties of the PedsQLTM 4.0 generic core scales. Qual Life Res, 13:489-495. Chan KS, Mangione-Smith R, Burwinkle TM ve ark. (2005) The PedsQLTM reliability and validity of the short-form generic core scales and asthma module. Med Care, 43:256-265. Cohen J (1988) Statistical Power Analysis for the Behavioral Sciences [2 nd ed]. Hillsdale, New Jersey: Erlbaum. Çakın Memik N (2005) Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği geçerlik ve güvenilirlik çalışması. Yayınlanmamış uzmanlık tezi, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi. Drotar D (1998) Measuring Health Related Quality of Life in Children and Adolescentes. Mahwah, New Jersey: Erlbaum. Eiser C (1997) Childrens quality of life measures. Arch Dis Child, 77:350-354. Eiser C, Mohay H, Morse R (2000) The measurement of quality of life in young children. Child Care Health Dev, 26:401-414. Eiser C, Morse R (2001a) Quality-of-life measures in chronic diseases of childhood. Health Technol Assess, 5:1-156. Eiser C, Morse R (2001b) A review of measures of quality of life for children with chronic illness. Arch Dis Child, 84:205-211. Eiser C, Morse R (2001c) Can parents rate their child's health-related quality of life? Results of a systematic review. Qual Life Res, 10:347-57. Eiser C, Vance YH, Horne B ve ark. (2002) The value of the PedsQLTM in assessing quality of life in survivors of childhood cancer. Child Care Health Dev, 29:95-102. Felder-Puig R, Frey E, Proksch K ve ark. (2004) Validation of the German version of the Pediatric Quality of Life InventoryTM (PedsQLTM) in childhood cancer patients off treatment and children with epilepsy. Qual Life Res, 13:223-234. Fidaner H, Elbi H, Fidaner C ve ark. (1999) Yaşam kalitesinin ölçülmesi, WHOQOL-100 ve WHOQOL-BREF. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 7:5-13. Hamingway H, Stafford M, Stansfeld S ve ark. (1997) Is the SF-36 a valid measure of change in population health? Results from the Whitehall II Study. BMJ, 315:1273-1279. Harding L (2001) Children's quality of life assessment: a review of generic and health related quality of life measures completed by children and adolescents. Psychol Psychother, 8:79-96. Koçyiğit H, Aydemir Ö, Ölmez N ve ark. (1999) SF36'nınTürkçe için güvenirliliği ve geçerliliği. Ege Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dergisi. Koot HM, Wallender JL (2001) Quality of Life in Child and Adolescents Illness: Concepts, Methods and Findings. East Sussex, UK: Brunner-Routledge. Lehman AF (1988) A quality of life interview for the chronically mentally ill. Eval Program Plann, 11:51-62. Mogotsi M, Kaminer D, Stein DJ (2000) Quality of life in the anxiety disorders. Harv Rev Psychiatry, 8:273-282. Novik A, Ionova T, Kishtovich A ve ark. (2003) Development of Russian of PedsQLtm 4.0 generic core scales for quality of life research in 13-18 years old children (child and parent report versions) QoL Newsletter, 30:15-16. Özgüven İE (1994) Psikolojik Testler. Ankara: Yeni Doğuş Matbaası. Schmeck K, Poustka F (1997) Quality of life and child psychiatric disorders. Katching H, Freeman H, Sartorius N, eds. Quality of Life in Mental Disorders. Chichester, England: Wiley, 179-191. Spilker B (1996) Quality of Life and Pharmacoeconomics in Clinical Trials [2nd ed]. Philadelphia: Lippincott-Raven Publishers. Tazaki M, Nakane Y, Endo T ve ark. (1998) Results of a qualitative and field study using WOQOL instrument for cancer. Jpn J Clin Oncol, 28(2):134-141. Testa MA, Simonson DC (1996) Assesment of quality of life outcomes. N Engl J Med, 334:835-340. Uzark K, Jones K, Bruwinkle TM ve ark. (2003) The Pediatric Quality of Life InventoryTM with heart disease. Prog Pediatr Cardiol, 18:141-148. Üneri Ö (2005) Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin 2-7 yaşlarındaki Türk çocuklarında geçerlik ve güvenilirliği. Yayınlanmamış uzmanlık tezi, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi. Varni JW, Burwinkle TM, Jacobs JR ve ark. (2003b) The PedsQLTM in type1 and type 2 diabetes: reliability and validity of the pediatric quality of life inventory generic core scales and type 1 diabetes module. Diabetes Care, 26:631-637. Varni JW, Burwinkle TM, Katz ER ve ark. (2002c) The PedsQLTM in paediatric cancer: reliability and validity of the Pediatric Quality of Life InventoryTM generic core scales, multidimensional fatigue scale, and cancer module. Cancer, 94:2090-2106. Varni JW, Bruwinkle TM, Seid M ve ark. (2003a) The PedsQLTM 4.0 as a pediatric population health measure: feasibility, reliability and validity. Ambul Pediatr, 3:329-341. Varni JW, Seid M, Knight TS ve ark. (2002a) The PedsQLTM in pediatric rheumatology: reliability, validity, and responsiveness of the Pediatric Quality of Life InventoryTM Generic Core Scales and Rheumatology Module. Arthritis Rheum, 46:714-725. Varni JW, Seid M, Knight TS ve ark. (2002b) PedsQLTM 4.0 generic core scales: sensitivity, responsiveness, and impact on clinical decision-making. J Behav Med, 25:175?193. Varni JW, Seid M, Kurtin PS (2001) The PedsQLTM 4.0: reliability and validity of the Pediatric Quality of Life Inventory TM version 4.0 generic core scales in healthy and patient populations. Med Care, 39:800-812. Varni JW, Seid M, Rode CA (1999) The PedsQL: measurement model for the Pediatric Quality of Life Inventory. Med Care, 37:126-139. Wallander JL, Schmitt M, Koot HM (2001) Quality of life measurement in children and adolescents: issues, instruments and applications. J Clin Psychol, 57:571-585. |
Bipolar Bozuklukta İşlevsellik Ölçeğinin Geliştirilmesi, Güvenilirlik ve Geçerliliği Dr. Ömer AYDEMİR, Dr. İbrahim EREN, Dr. Haluk SAVAŞ, Dr. Nalan KALKAN OĞUZHANOĞLU, Dr. Nesrin KOÇAL, Dr. Halise DEVRİMCİ ÖZGÜVEN, Dr. Cengiz AKKAYA, Dr. Ayşe Devrim BAŞTERZİ, Dr. Rıfat KARLIDAĞ, Dr. Çınar YENİLMEZ, Dr. Ayşegül ÖZERDEM, Dr. Kaan KORA, Dr. Lut TAMAM, Dr. Şeref GÜLSEREN, Dr. E. Timuçin ORAL, Dr. Simavi VAHİP GİRİŞ Klasik olarak bipolar bozuklukta gidiş ve sonlanım ölçümleri yineleme oranı, hastaneye yatış sayısı ya da belirtilerde düzelme oranı gibi klinik ölçütlerle nesnel olarak değerlendirilir (Michalak et al. 2006). Ancak son yıllarda daha etkili tedavi seçeneklerinin özellikle hastalık dönemlerinde başarıyla uygulanması ile birlikte, işlevsellik ve yaşam kalitesi gibi ölçütler ilgi odağı olmaktadır. DSM Eksen V'te yer alan işlevselliğin genel değerlendirilmesi (İGD) genel işlevselliği yalnızca bir boyutta değerlendirme sağlar. Ancak, özellikle bipolar bozukluğu olan hastalarda, bir alanda sorun ya da bozulma olabilirken, diğer alanlar tamamen sağlam kalabilmektedir. Aslında, genel işlevsellik ekseninin içeriği ve yapısı çeşitli alanları kapsamalıdır (Mezzich 1997). İşlevselliğin değerlendirilmesinde sosyal alan bulunmaktadır ve ailesel, mesleki, kişiler arası ilişkileri içerir; ruhsal alan ise zihinsel, cinsel, duygusal işlevsellik gibi alanlardan oluşur. Diğer yandan, damgalanma bipolar hastaların işlevselliğinde önemli bir sorun oluşturmaktadır (Aydemir 2004). Ayrıca, işlevsellik ölçüm araçlarının tanı koymada kullanılan belirti ya da bulguları içermemesi vurgulanmaktadır (Endicott ve ark. 1993). Belirtilerin ötesinde, dönemler arası evrede işlevsellik geniş biçimde duygusal, cinsel, zihinsel, mesleki alanlardan oluşmalıdır. Hatta Michalak ve arkadaşları (2005) bağımsızlık, kişisel inançlar ya da damgalanma gibi alanların da dikkate alınması gerektiğini bildirmişlerdir. Bipolar bozuklukta işlevsellik ve yaşam kalitesi çalışmalarında, ya SF-36 gibi sık kullanılan ama özgül olmayan ölçekler ya da Q-LES-Q veya LFQ gibi duygudurum bozukluklarına özgü olarak geliştirilmiş yaygın olmayan araçlar seçilmektedir. Q-LES-Q (Yaşam Kalitesi Haz ve Doyum Alma Anketi; Quality of life Enjoyment and Satisfaction Questionnaire) bu alanda en sık kullanılan ölçeklerden birisidir (Endicott ve ark. 1993). Q-LES-Q sekiz alandan oluşan 93 maddeli bir ölçüm aracıdır ve çeşitli alanları kapsamaktadır: fiziksel etkinlikler, öznel duygular, boş zaman etkinlikleri, genel etkinlikler, toplumsal ilişkiler, iş, ev yükümlülükleri ve okul çalışması. Burada ayrıca ilaçlardan memnun olma ve genel olarak yaşamdan doyum alma gibi alanlar birer soruyla değerlendirilir. Q-LES-Q birçok alanda geçerli ölçümler sağlasa bile, zihinsel ve cinsel işlevsellik ya da damgalanma gibi bazı alanlar eksiktir. Diğer yandan, LFQ (Yaşamda İşlevsellik Anketi; Life Functioning Questionnaire) duygudurum bozukluklarında işlevselliğin değerlendirilmesinde kullanılan 14-maddeli bir öz-bildirim ölçeğidir (Altshuler ve ark. 2002). LFQ önce 14 madde ile işlevsellikte bozukluğun tanımını ortaya koyar ve sonra, bu bozulma alanlarını tanımlar. Bu bağlamda, LFQ'nin uygulanması o kadar kolay değildir, hatta pek çok ayrıntı gerektirir. Bütün bu hususlar dikkate alınarak, Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Çalışma Birimi olarak, önce bipolar bozuklukta bir işlevsellik ölçüm aracının geliştirilmesi, sonra da güvenilirlik ve geçerlilik çalışmalarının yapılması amaçlanmıştır. Ölçüm aracının geliştirilmesinde, yukarıda sözü edilen tüm işlevsellik alanlarının kapsanması ama bipolar bozukluk için ölçütlerde yer alan belirti ya da bulgularının mümkün olduğunca kapsanmaması hedeflenmiştir. YÖNTEMLER Bipolar bozuklukta işlevsellik ölçeği'nin geliştirilmesi Bipolar Bozuklukta İşlevsellik Ölçeği (BB-İ) için madde seçimi ve geliştirilmesi üç alanda yürütülmüştür. İlkin, yazarlardan birisi (ÖA) bipolar hastalarla ve onların aile üyeleriyle odak grup görüşmeleri yapmıştır. Bu amaçla, altı hastayla remisyon evresindeyken görüşülmüş ve işlevselliklerindeki bozulmayla ilgili olarak öznel algıları soruşturulmuştur. Aynı zamanda, bu altı hastanın aynı mekanda yaşayan sekiz aile üyesiyle de görüşülmüştür. İkinci olarak, uzman görüşü olarak işlevsellikte bozulma alanları belirlenmiştir. Üçüncü olarak ise, yazarlardan biri (ÖA) Sosyal İşlevsellik Ölçeği (Birchwood ve ark. 1990)'nden yararlanarak bazı maddeler oluşturmuştur Aynı zamanda tüm ilişkili yazın gözden geçirilmiş ve önceki çalışmalarda önerilen alanlar belirlenerek dikkate alınmıştır Ölçeğin alanlarının ve maddelerinin hazırlanmasından sonra, ölçek 11 alt ölçekten oluşmuştur ve 58 madde içermektedir: duygusal işlevsellik, zihinsel işlevsellik, cinsel işlevsellik, damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler, arkadaşlarıyla ilişkiler, toplumsal etkinliklere katılım, günlük etkinlikler ve hobiler, inisiyatif alma ve potansiyelini kullanabilme ve iş. Bu ölçek Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi üyesi 22 merkezin yöneticisi ya da yürütücüsüne gönderilmiştir ve gözden geçirme ve düzeltmeler sonrasında Bipolar Bozuklukta İşlevsellik Ölçeği (BB-İ)'ne son hali verilmiştir. Böylece, yüzey geçerliliği elde edilmiştir. Yanıt ölçeğinin hazırlanmasında, Likert tipi yanıt ölçeği yeğlenmiştir. Özellikle Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL)'nin Türkçe için geçerlilik çalışması başta olmak üzere ülkemizde yapılan önceki ölçek çalışmalarında (Fidaner ve ark. 1999), 5'li ya da 7'li Likert tipi gibi geniş yanıt ölçekli değerlendirme araçlarının, 3'lü Likert tipi ölçeklere göre daha düşük performans gösterdikleri bildirilmiştir. Bu göz önüne alınarak, ölçek 3'lü Likert tipi yanıt ölçeği ile düzenlenmiştir. Aynı zamanda ölçeğin hem olumlu ve hem de olumsuz yönde maddeler içermesine dikkat edilmiştir (Tezbaşaran 1996). Yanıt ölçeğinde 1 puan hayır ya da hiç, 2 puan kısmen ya da bazen ve 3 puan evet ya da her zaman karşılığındadır. Buna göre, ölçeğin 58-maddeli biçimi toplam puanı 58 ila 174 arasında olabilmektedir. Ek olarak, ölçeğin özbildirim ölçeği olarak kullanılabilmesi hedeflenmiştir ve son bir ayı değerlendirmektedir. Denekler Her merkezden 20 hastanın alınması hedeflenmiştir. Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Çalışma Birimi'ne üye 22 merkez bulunduğu için, çalışmaya 440 hasta alınması planlanmıştır. Araştırmaya alma ölçütleri bipolar I ya da bipolar II bozukluk tanısını karşılamak, 18-65 yaşları arasında olmak ve en az altı aydır remisyonda olmaktır. Dışlama ölçütleri bipolar bozukluk dışında şimdiki muayenede herhangi bir psikiyatrik bozukluğu ölçütlerini karşılamak, alkol ya da madde kullanım bozukluğu bulunması, herhangi bir nörolojik ya da bedensel hastalığı olmak ve araştırma yönergesini anlama ve ölçekleri doldurmada sorun yaratacak bilişsel kusuru olmaktır. Remisyon evresi son altı ayda herhangi bir duygudurum dönemi geçirilmemesi biçiminde tanımlanmıştır ve bu evrenin tanımlanmasında herhangi bir ölçek puanı dikkate alınmamıştır. Çalışmanın sonunda, 15 merkezden 252 hasta çalışmaya alınmıştır. Ek olarak, test-yeniden test güvenilirliği için 30 hastaya iki hafta sonra BB-İ doldurtulmuştur. Ayrıca, bipolar hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi yönünden benzeşen otuz sağlıklı denek ayırt edici geçerliliği sınamak amacıyla çalışmaya alınmıştır. Bu sağlıklı denekler için çalışmaya alma ölçütleri 18-65 yaşları arasında olmaları, yaşamları boyunca herhangi bir psikiyatrik, nörolojik ya da bedensel hastalıkları bulunmaması ya da sürekli kullanmak durumunda oldukları bir tedavinin bulunmamasıdır. Değerlendirme araçları BB-İ yanı sıra İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi (İGD), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D) ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS) kullanılmıştır. Bu ölçeklerle hastaların son bir haftaları değerlendirilmektedir. Depresif belirtilerin değerlendirmesinde, 17-maddeli HAM-D kullanılmıştır; Türkçe biçiminin güvenilirlik ve geçerlilik çalışması Akdemir ve ark. (1996) tarafından yapılmıştır. Manik belirtileri değerlendirmek için, YMRS kullanılmıştır; Türkçe sürümünün güvenilirlik ve geçerliliği Karadağ ve ark. tarafından (2002) yapılmıştır. İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi (DSM-IV) 0 ila 100 arasında bir ölçüm aralığında bireyin genel işlevselliğini değerlendiren bir ölçüm aracıdır. İstatistiksel değerlendirme Güvenilirlik analizlerinde, tüm ölçek ve alt ölçekler için Cronbach alfa katsayısı, katsayıların örtüşmesine karşı düzeltilmiş Pearson madde-toplam puan korelasyonu ve madde ayırt edici geçerlilik testi hesaplanmıştır. Ayrıca güvenilirlik analizinde ölçeğin taban ve tavan etkisi hesaplanmıştır. Ölçeğin toplam puanının hasta Güvenilirlik analizleri Multitrait Analysis Program sürüm 2 kullanılarak yapılmıştır. Ek olarak, güvenilirlik analizinde test-yeniden test korelasyonu Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Geçerlilik analizinde, SPSS for Windows sürüm 10.0 ile ana bileşenler yöntemi ve varimax rotasyonuyla açıklayıcı faktör analizi yapılmıştır. Özdeğeri 1'den büyük olan faktörler ve faktör yükleri 0.4'ten büyük maddeler dikkate alınmıştır. Ek olarak LISREL kullanılarak doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Doğrulayıcı faktör analizinde modele uyumu ve verilerin stabilite modelini değerlendirirken, değişik tiplerde ?goodness-of-fit? indeksleri kullanılmıştır. Parametrelerin olası maksimum kestirimi altında rutin olarak kullanılan istatistiksel uyum için standart ki-kare indeksi kullanılmıştır. Ancak ki-kare istatistiğinin iyi bilinen bir olumsuzluğu örneklem büyüklüğüne çok duyarlı olmasıdır ve uygulamada, kuramsal olarak beklenen görgül verilerin uyumsuz sapması istatistiksel güce bağlı olarak elde edilebilir. Bu nedenle tahminin ortalama karekök hatası (root mean square error of approximation; RMSEA) ve karşılaştırmalı uyum indeksi (comparative fit index, CFI) ile ?goodness-of-fit? indeksi (GFI) dahil diğer uygulama uyum indeksleri de kullanılmıştır. RMSEA mutlak bir uyum indeksidir. RMSEA değerinin 0.05'in altında olması verilerle iyi uyumu, 0.05-0.08 arasında olması kabul edilebilir uyumu, 0.08-0.10 arasında olması zayıf uyumu ve 0.10'den büyükse kabul edilemez uyumu gösterir. CFI değeri 0 ila 1 arasında değişebilir ve 0.90'dan büyük olması gereklidir (Schumacker ve Lomax 2004). Ölçeğin toplam puanı ve alt ölçeklerin puanları, birlikte geçerlilik için İGD ile ve ayırt edici geçerlilik için HAM-D ve YMRS ile Pearson korelasyon analizi kullanılarak bağıntılandırılmıştır. Yine ayırt edici analiz için, bipolar hasta grubunun ve sağlıklı kontrol grubunun BB-İ toplam puanı bağımsız gruplar için t testi ile karşılaştırılmışlardır. BULGULAR Hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri Tablo 1'de verilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 38.6±12.1 olarak elde edilmiştir ve %56 (n=141)'sı kadındır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 35.1±8.5 ve %50 (n=15)'si kadındır. Bipolar hasta grubuyla kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi yönünden istatistiksel fark saptanmamıştır. Güvenilirlik analizleri 58-maddeli BB-İ ile analiz yapıldığında, tüm ölçek için Cronbach alfa katsayısı 0.90 olarak elde edilmiştir ve alt ölçeklerin Cronbach alfa katsayıları 0.40-0.99 arasındadır (Tablo 2). Madde-toplam puan korelasyon katsayıları -0.06 ila 0.86 arasında elde edilmiştir ve alt ölçek-toplam puan korelasyon katsayıları ise 0.38-0.65 arasında hesaplanmıştır (Tablo 3). Madde ayırt edici testi tüm ölçek için %90.0 ve alt ölçekler için %57.5-%100.0 arasında bulunmuştur (Tablo 4). Analizlerin ardından 6 maddenin (?Başkalarının duygularını anlayabilme?, ?Günün çoğunu yatakta geçirme?, ?Arkadaşlarla gece kulübüne gitme?, ?Dini etkinliklere katılım?, ?Yemek pişirme?, ?Kendi temizliğini yapma?) güvenilirlik katsaylarının çok düşük olması nedeniyle çıkarılmıştır. Sonrasında, aynı analizler yeniden hesaplanmıştır. 52-maddeli BB-İ için güvenilirlik analizleri uygulanınca, tüm ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0.91 ve alt ölçeklerin Cronbach alfa katsayıları 0.50-0.88 arasında bulunmuştur (Tablo 2). Madde-toplam puan korelasyon katsayıları 0.22-0.86 arasında ve alt ölçek-toplam puan korelasyon katsayıları 0.50-0.88 arasında elde edilmiştir (Tablo 3). Madde ayırt edici geçerlilik testi tüm ölçek için %97.5 ve alt ölçekler için %83.3-%100.0 olarak hesaplanmıştır (Tablo 4). Ölçeğin hem taban hem de tavan etkisi %0.0 olarak elde edilmiştir. Test-yeniden test güvenilirliğinde, iki hafta arayla yapılan iki ölçüm arasındaki korelasyon yüksek düzeydedir (r=0.82, p<0.0001). Geçerlilik analizleri Geçerlilik analizleri 52-maddeli BB-İ ile hesaplanmıştır. İlkin, ana bileşenler yöntemi ile varimax rotasyon kullanarak açıklayıcı faktör analizi yapılmıştır. Açıklayıcı faktör analizinde özdeğeri 1'den büyük 13 faktör elde edilmiştir ve toplam varyansın %65.1'ini açıklamaktadır (Tablo 5). Tüm maddeler faktör yükleri 0.4'ten büyük olarak bir faktöre dahil olmuşlardır. Faktör 1 arkadaşlarla ilişkiler, faktör 2 cinsel işlevsellik, faktör 3 ev dışı etkinlikler, faktör 4 iş, faktör 5 ev içi ilişkiler, faktör 6 ev işleri, faktör 7 içine kapanıklık, faktör 8 damgalanma hissi, faktör 9 zihinsel işlevsellik, faktör 10 eve katkı, faktör 11 erkekler için boş zaman etkinlikleri, faktör 12 gündelik etkinlikler ve hobiler ve faktör 13 duygusal işlevsellik olarak adlandırılmıştır. Doğrulayıcı faktör analizi 52-maddeli BB-İ ile toplam model olarak uygulanmıştır. Toplam modelde, tahminin ortalama karekök hatası (RMSEA) 0.061, karşılaştırmalı uyum indeksi (comparative fit index, CFI) 0.91 ve goodness-of-fit indeks (GFI) 0.73 olarak bulunmuştur. Ölçeğin ortalama toplam puanı İGD puanı ile anlamlı korelasyon göstermektedir (r=0.428, p<0.0001). Ek olarak, HAM-D (r=-0.541, p<0.0001) ve YMRS (r=-0.365, p<0.0001) toplam BB-İ puanı ile anlamlı negatif korelasyon göstermiştir. BB-İ bipolar hastaları (ortalama puan=111.8±15.2) sağlıklı kontrol deneklerinden (ortalama puan=121.4±10.4) anlamlı düzeyde ayırt etmiştir (t=-2.300, p=0.038). TARTIŞMA Bipolar bozuklukta, özellikle dönemler arası evrede, belirtilerin düzeltilmesi kadar işlevselliğin geliştirilmesi de önem kazanmaktadır. İşlevselliğin değerlendirilmesi için, geniş kapsamlı içeriği olan bir ölçüm aracına gereksinim vardır. Buna göre bu makalede analizlerde sunulduğu gibi, 52-maddeli Bipolar Bozuklukta İşlevsellik Ölçeği (BB-İ) bu amaçla hazırlanmış iyi bir seçenektir. Güvenilirlik analizleri BB-İ'nin hem kendisinin oldukça yüksek güvenilirlik katsayısı hem de alt ölçeklerinin orta ile yüksek düzeyde güvenilirlik katsayıları bulunmasıyla iyi bir iç tutarlılığa sahip olduğu kanıtlanmaktadır. Başlangıçta 58-maddeli bir ölçek olarak hazırlanmıştır, ama güvenilirlik analizleri sonucunda düşük güvenilirlik gösteren 6 madde çıkarılmak durumunda kalmıştır. Maddelerden biri (?Başkalarının duygularını anlayabilme?) duygudurum belirtileri gibi başka yapılarla da korelasyon göstermiştir ve duygusal işlevsellik alanını güvenilir bir biçimde değerlendirememektedir. Maddelerden diğer ikisi (?Günün çoğunu yatakta geçirme?) ve (?Arkadaşlarla gece kulübüne gitme?) hastaların hemen hepsi tarafından 1 ya da 2 puanla değerlendirilmemişlerdir ve bu nedenle düşük güvenilirlik göstermiştir. Maddelerden bir diğeri (?Dini etkinliklere katılım?) dönemler-arası işlevsellik ile korelasyon göstereceği yerde hastalığın belirti örüntüsü ile korelasyon göstermiştir. Maddelerden ikisi (?Yemek pişirme?) ve (?Kendi temizliğini yapma?) ise hastaların çoğu tarafından bir işlevsellik kanıtı olmak yerine gündelik rutin etkinlik olarak kabul edilebileceğinden dolayı düşük güvenilirlik göstermişlerdir. Madde sayısı 52'ye düşürülünce, madde kümelerinin alanları güvenilir biçimde iyi bir tutarlılıkla değerlendirdikleri gösterilmiştir. Geçerlilik analizleri Tüm geçerlilik analizleri 52-maddeli BB-İ ile yapılmıştır. BB-İ, açıklayıcı faktör analizinde tüm maddeleri ve tüm alanları kapsayarak iyi bir faktör yapısına sahiptir. Tüm alanlar (alt ölçekler) faktörlerde temsil edilmişlerdir. Ev içi (ailesel) ilişkiler aslında faktör yapısında iki alanda temsil edilmiştir: biri ev içi işler ve katkı, diğeri ise ev içi ilişkiler. Bu aslında beklenen bir sonuçtur çünkü aileleriyle birlikte yaşayan çoğu hastanın evde birbiri içine geçmiş iki tür rolü vardır. Bunun ötesinde, boş zaman etkinlikleri için, genel etkinlikler dışında, faktör 11 ?Maç seyretmeye gitme?, ?Kahveye gitme? ya da ?Kulüp etkinliklerine katılma? gibi tipik olarak erkek hastalar tarafından tercih edilen etkinlikleri temsil etmektedir. Bu faktör bizim kültürümüzde yeri olan erkek etkinliklerinin ayrımına işaret etmektedir. Doğrulayıcı faktör analizi bulguları BB-İ'nin yapı geçerliliği için katkı sağlamaktadır. Doğrulayıcı faktör analizinde 11 alt ölçek ya da alan için uyum modeli kabul edilebilir düzeyde RMSEA ve yüksek CFI göstermiştir. Yalnızca madde 40 (?Bir müzik aleti çalma?) göreceli olarak düşük yük almıştır. Aslında, ülkemizde insanlar yetenekleri olmadığı müddetçe, hobi olarak bir müzik aleti çalmak gibi etkinliklerde az yer alırlar. Ancak, bu maddenin ölçekten çıkarılmaması konusunda ısrarcıyız çünkü müzikle uğraşmak boş zaman hobileri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu maddenin performansının daha ileri çalışmalarla değerlendirilmesi önerilir; eğer farklı kültürlerde farklı gruplarla yapılan çalışmalarda bu bulgu değişmeksizin sürerse, bu maddenin düzeltilmesi düşünülebilir. Tüm alanların modele çok iyi uyum göstermesi cesaret vericidir. Buna göre, hem açıklayıcı hem de doğrulayıcı faktör analizleri BB-İ'nin iyi bir yapı geçerliliğine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ortalamalar arası korelasyonlar göz önüne alınınca, BB-İ, genel işlevsellik için tek-boyutlu bir değerlendirme aracı olan İGD ile orta düzeyde ama istatistiksel olarak anlamlı korelasyon göstermektedir. İGD yalnızca belirti örüntüsünü dikkate alır ve belirti düzeyinde inceler, ancak BB-İ ise, İGD ile gözden kaçabilen çok daha geniş bir işlevsellik değerlendirmesi sağlar. Bunun ötesinde, BB-İ HAM-D ile orta düzeyde ve anlamlı negatif korelasyon göstermektedir ancak BB-İ ile YMRS arasındaki korelasyon göreceli olarak daha düşüktür. Dönemler arası evrede işlevsellik manik belirti örüntüsüne göre depresif belirti örüntüsünden daha fazla etkilendiği için (Özer ve ark. 2002), depresyon ve mani ölçekleri ile işlevsellik arasındaki korelasyonda fark olması anlaşılırdır. BB-i özellikle remisyon döneminde iyi performans göstermektedir ve eşik-altı kalıntı duygudurum belirtilerinden orta-zayıf düzeyde etkilenmektedir. Araştırmanın tanımı gereği remisyon dönemindeki hastaların alınıyor olması nedeniyle, BB-İ'nin duygudurum belirtilerinden ne ölçüde etkilendiğinin dönem içi değerlendirmeler ile ortaya konması olanaklı olacaktır. Ölçeğin ayırt edici gücünü ortaya koymak amacıyla, BB-İ sağlıklı kontrol deneklerine de uygulanmıştır. BB-İ bipolar hastaları sağlıklı kontrol deneklerinden anlamlı biçimde ayırt etmektedir. Daha da ötesinde, BB-İ'nin madde ayırt edici geçerlilik testi tüm ölçek için %98.5 ve alt ölçekler için %90-%100 arasında değişmek üzere oldukça yüksek yüzdelerle ayırt ediciliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bu bulgular BB-İ'nin ayırt edici gücünün çok iyi olduğuna işaret etmektedir. BB-İ'nin WHO-ICF ölçütleriyle uyumu BB-İ'nin alanları Dünya Sağlık Örgütü'nün Uluslararası İşlevsellik Ölçütleri WHO-ICF) (DSÖ 2001) ile eşleştirilince, iki-basamaklı sınıflandırma göz önüne alınarak, tüm alanlar WHO-ICF kodlarında temsil edilmişlerdir. BB-İ'nin her alanı için, WHO-ICF kodları aşağıda verilmiştir: duygusal işlevsellik (b152), zihinsel işlevsellik (b117), cinsel işlevsellik (b640), damgalanma hissi (e460), içe kapanıklık (d910), ev içi (ailesel) ilişkiler (e310, d760), arkadaşlarla ilişkiler (e320), toplumsal etkinliklere katılım (d920), günlük etkinlikler ve hobiler (d920), inisiyatif alma ve potansiyelini gösterme (d860, d865) ve iş (d845, d850). Hem toplumsal etkinliklere katılım hem de günlük etkinlikler ve hobiler aynı WHO-ICF koduyla temsil edilmektedir çünkü WHO-ICF ölçütlerinde, rutin gündelik etkinlikler ile boş zaman etkinlikleri ve hobiler arasında fark yoktur. Yine, inisiyatif alma ve potansiyelini gösterme ve iş gibi bazı alanlar birden fazla WHO-ICF koduyla temsil edilmektedirler çünkü WHO-ICF kodları bazı durumlarda aynı işlevin farklı alanlarıyla ilişkilidirler. Araştırmanın sınırlılıkları Araştırmada bazı sınırlılıklar bulunmaktadır. İlkin, araştırmadaki bipolar hastaların sayısı BB-İ'nin madde sayısının yaklaşık beş katı olmasına rağmen, araştırıcı ya da doğrulayıcı faktör analizi gibi istatistiksel analizleri yapabilmek için daha fazla sayıda hasta alınabilmesi daha iyi olurdu. BB-İ'nin üretkenliği (reproducibility; ölçeğin ölçmeyi hedeflediği patolojiyi zaman içinde aynı kesinlikte ölçebilmesi) ve değişime duyarlılığı (sensitivity to change; ölçeğin ölçmeyi hedeflediği patolojinin değişmesi ile bu ölçeğin bu değişimi ne ölçüde kendi ölçümüne yansıttığının belirlenmesi) bu çalışmada araştırılmamıştır ve bundan sonraki araştırmalarda çalışılması önerilir. Böylece, ölçeğin gidişi belirleme değeri ve tedaviye yanıtı öngörme gücü belirlenebilecektir. Ayrıca çalışmada BB-İ ile birlikte geçerlilik için bir ölçek kullanılabilirdi. Buna engel bu alanda yaygın kullanılan bir ölçeği bulunmamasıydı. İlerki çalışmalarda bu konu göz önüne alınarak başka yaşam kalitesi ya da işlevsellik ölçekleriyle (örn. WHOQOL) ilişkisi incelenebilir. Her ne kadar tüm istatistikler tamamlanmış olsa bile, güvenilirlik analizi sonucu ölçeğin 58 maddeden 52 maddeye indirilmesi nedeniyle, ölçeğin bu çalışmada yapılan güvenilirlik ve geçerliliğinin başka gruplarda da doğrulanmasını beklemektedir. Diğer yandan, araştırmanın üstünlüğü olarak, bipolar bozuklukta işlevselliğe dair hemen tüm alanlar kapsanmaya çalışılmıştır ve bu işlem kültürler arası değişkenlik yaratmayacak evrensel maddelerle yerine getirilmiştir. SONUÇ Sonuç olarak, bu araştırmanın verilerine dayanarak Bipolar Bozuklukta İşlevsellik Ölçeği bipolar hastaların dönemler arası işlevselliğinin değerlendirilmesinde güvenilir ve geçerli bir değerlendirme aracı olarak kullaınlabilir. Çeşitli araştırmalarda olduğu kadar gündelik rutin uygulamada da kullanılması yararlı olacaktır. KAYNAKLAR Akdemir A, Örsel S, Dağ İ, Türkçapar H, İşcan N, Özbay H (1996) Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ)'nin geçerliği, güvenirliği ve klinikte kullanımı. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 4: 251-259. Altshuler L, Mintz J, Leight K (2002) The Life Functioning Questionnaire (LFQ): a brief, gender-neutral scale assessing functional outcome. Psychiatry Res, 112: 161-182. Aydemir Ö (2004) Bipolar bozukluğa yönelik tutumlar ve damgalama. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 12 (Ek Sayı 3): 61-64. Birchwood M, Smith J, Cochrane R, Wetton S, Opestake S (1990) The Social Functioning Scale. The development and validation of a new scale of social adjustment for use in family intervention programmes with schizophrenic patients. Br J Psychiatry, 157: 853-859. Dünya Sağlık Örgütü (2004) İşlevsellik, Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslar arası Sınıflandırılması. Çev. Elif Kabakçı, Ahmet Göğüş. Bilge Matbaacılık, Ankara. Endicott JE, Nee J, Harrison W, Blumenthal R (1993) Quality of Life Enjoyment and Satisfaction Questinnaire: a new measure. Psychopharmacol Bull, 29: 321-326. Fidaner H, Elbi H, Fidaner C, Yalçın Eser S, Eser E (1999) Türkler için sağlık ve sosyal bilim araştırmalarında kullanılan likert tipi yanıt ölçekleri: WHOQOL Türkçe versiyonu yanıt skalaları sonuçları. Psikiyatri Psikoloji Psikofarmakoloji Dergisi, 7 (Ek sayı 2): 41-47. Karadağ F, Oral ET, Aran Yalçın F, Erten E (2001) Young Mani Derecelendirme Ölçeğinin Türkiye'de geçerlik ve güvenilirliği. Türk Psikiyatri Dergisi, 13: 107-114. Mezzich JE (1997) Kültür ve Çok Eksenli Tanı. Kültür ve Psikiyatrik Tanı. Çev.: Tüzer T. Compos Mentis Yayınları, Ankara, s: 379. Michalak EE, Yatham LN, Kolesar S, Lam RW (2006) Bipolar disorder and quality of life: a patient-centered perspective. Qual Life Res, 15: 25-37. Michalak EE, Yatham LN, Wan DD, Lam RW (2005) Perceived quality of life in patients with bipolar disorder. Does group psychoeducation have an impact? Can J Psychiatry, 50: 95-100. Özer S, Uluşahin A, Batur S, Kabakçı E, Saka MC (2002) Outcome measures of interepisode bipolar patients in a Turkish sample. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol, l37: 31-37. Schumacker RE, Lomax RG (2004) A Beginner's Guide to Structural Equation Modeling, second edition. Lawrence Erlbaum Associates Publishers, Londra, s: 79-122. Tezbaşaran AA (1996) Likert Tipi Ölçek Geliştirme Kılavuzu. Psikologlar Derneği Yayınları, Ankara |
Çocukluk Dönemi Başlangıçlı Obsesif-Kompulsif Bozukluğun Nöropsikolojik Profili Dr. Metehan IRAK, Dr. Martine F. FLAMENT ÇOCUKLUK DÖNEMİ BAŞLANGIÇLI OKB?NİN KLİNİK ÖZELLİKLERİ OKB yineleyici obsesyonlar veya kompulsiyonların görüldüğü, süreğen, kimi zaman da dönemsel gidiş gösteren, kişinin toplumsal ve günlük işlevlerini belirgin olarak etkileyen psikiyatrik bir bozukluktur. Çoğunlukla yetişkinlikte görüldüğü düşünülen bir hastalık olmasına karşın, yapılan çalışmalar ergenlik dönemindeki OKB?nin yaygınlık oranının % 1 ile % 4 arasında olduğunu göstermiştir (Douglass ve ark. 1995, Flament ve ark. 1988). OKB ile diğer psikiyatrik bozuklukların birlikte görülme sıklığı oldukça yüksektir. OKB en sık depresyon, tik bozukluğu ve diğer anksiyete bozuklukları ile birlikte görülmektedir. OKB tanısı almış hastaların % 80?inden fazlası, ilgili belirtilerin 18 yaşından önce başladığını rapor etmişlerdir (Pauls ve ark. 1995). Genel olarak OKB erkek çocuklarda, kızlardan daha önce görülmekte, tepkiler yaklaşık ilk-ergenlik ve sonra ilk yetişkinlik dönemlerinde zirveye ulaşmaktadır (Pauls ve ark. 1995, Rasmussen ve Eisen 1992, Zohar 1999). Yetişkin ve çocukluk dönemi başlangıçlı OKB bazı klinik özellikleri açısından farklıdır. Yetişkin başlangıçlı OKB?den farklı olarak erken başlangıçlı OKB?nin ortaya çıkışı ergenlik öncesine uzanmakta ve göreli olarak daha hızlı seyir göstermektedir. Bu farklılıklar olası nörobiyolojik ve ilişkili diğer sonuçları da beraberinde getirebilmektedir (Sobin ve ark. 2000). OKB?nin ortaya çıkış nedenleri ve hastalığın tedavisine yönelik psikolojik kökenli ve nörobiyolojik açıklamalar dahil, çok sayıda kuramsal yaklaşım ileri sürülmüştür. Diğer yandan, OKB?nin tedavisinde bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve farmakolojik tedavi yaklaşımlarının günümüzde yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir. Her iki tedavi yaklaşımı da çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?nin tedavisinde kullanılmakla birlikte, bu tedavilerin etkililiği ve güvenliğini belirlemeye yönelik yeni ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu yaygın bir kanıdır (Flament ve Cohen 2002). Diğer yandan OKB konusunda yapılan araştırmalarda nöropsikolojik yaklaşımın/değerlendirmenin giderek daha yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir. Buradan hareketle ilerleyen bölümlerde OKB?nin nöropsikolojik özelliklerini ele alan kuramsal yaklaşımlar ve araştırma bulguları tartışılmıştır. Çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de nöropsikolojik test bulguları Günümüzde, psikometrik özellikleri gelişmiş, ayrıntılı beyin işlevselliğine duyarlı ve daha fazla sayıda nöropsikolojik testin varlığı, hasta grupları üzerindeki nöropsikolojik değerlendirmelerin bir boyut üzerinde ve derecelendirmeye dayalı olarak yapılmasına olanak sağlamaktadır. Bu yönüyle nöropsikolojik testler ve değerlendirme, diğer birçok psikiyatrik hastalık grubunda olduğu gibi, OKB?deki bilişsel süreçleri ele alan araştırma yaklaşımının bir parçasını oluşturmaktadır. Bu derleme çalışmasında, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastalarının nöropsikolojik performanslarını ele alan çalışmalar ve bunların sonuçlarının bir değerlendirmesi sunulmuştur. Bu amaçla 2006 Haziran dönemine kadarki Med-Line ve PsycInfo veri tabanları taranmış, 0-19 yaş arasındaki OKB hastalarının nöropsikolojik performanslarının incelendiği ve herhangi bir tedavi etkinliğinin (farmakolojik ve/veya psikoterapi) bilişsel performanslar üzerindeki etkisinin doğrudan incelenmediği çalışmalar incelemeye dahil edilmiştir. Taramada kullanılan anahtar kelimeler şunlar olmuştur: OKB, nöropsikoloji, biliş, dikkat, bellek, yönetici işlevler, bilgi işleme, üst-biliş ve üst-bellek. Tarama sonucunda ilgili özelliklere sahip altı çalışma olduğu görülmüştür. İlgili çalışmaların bir değerlendirmesi Tablo 1?de sunulmuştur. Bu çalışmalar arasından, Gladstone ve arkadaşlarının (1993) çalışması sadece kongre bildiri özeti olarak yayınlanmıştır. Bu çalışmanın ayrıntıları, Cox?un (1997) tarama makalesinden alınmıştır. Çalışmalarda kullanılan nöropsikolojik testlerin ölçtüğü özellikler göz önünde bulundurularak bulgular dikkat, bellek ve yönetici işlevler alt başlıkları altında sırasıyla sunulmuştur. Dikkat Bu konuda yapılan ilk çalışmalardan birinde Foa ve McNally (1986), ikili-dinleme deneyi sırasında yetişkin OKB hastalarının tehdit-ilişkili kelimeleri nötr kelimelere göre daha fazla anladıkları ya da farkettikleri sonucunu elde etmiştir. Bilişsel performansta yaşanan güçlüklerin kaygıyla yakından ilişkili olduğu, bunun da bilişsel süreçteki akıcılığı engelleyen ve bilinci meşgul eden bozucu etkilerin ve araya girici düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olduğu vurgulanmıştır (Eysenck 1997, Gotlib ve ark. 1996). OKB?de bilişsel işlevler söz konusu olduğunda, OKB hastalarının dikkat performanslarında bir ?sorun? olmadığı, buna karşılık yaygın kabul gören yaklaşımda, bu hastaların seçici dikkat yanlılıklarının olduğundan söz edilmiştir. Sözü edilen bu seçici dikkat yanlılığı, dikkatin genel olarak çevredeki uyaranların seçici özelliklerine dikkat etme ve bunun dışında kalan uyaranlara dikkat etmeme ya da aldırış etmeme şeklinde ifade edilmiştir (Diniz ve ark. 2004, Kuelz ve ark. 2004, Moritz ve ark. 2004). Çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastalarının dikkat performansının farklı yönlerini belirlemeye yönelik çalışmaların sayısının yetişkin grubundaki kadar fazla olmadığı dikkati çekmektedir. Cox ve arkadaşlarının (1989) çalışmasında, 8-18 yaş aralığında OKB tanısı almış hastalar ile yaş, cinsiyet ve el tercihi açısından eşlenmiş sağlıklı kontrollerin nöropsikolojik performansları karşılaştırılmıştır (Tablo 1). Dikkat performansı açısından bakıldığında, sadece ikili dinleme görevindeki toplam doğru puanı açısından gruplar arasında fark elde edilmiş ve OKB grubunun toplam doğru oranı, sağlıklı kontrollerden daha düşük olmuştur. Gladstone ve arkadaşlarının (1993) bir çalışmasında ise, 8-13 yaş aralığında Tourette Bozukluğu (TB) olan çocuklarla, yaş, cinsiyet ve zeka bölümü (ZB) açısından eşlenmiş ve OKB tanısı almış çocuklar yine nöropsikolojik performansları açısından karşılaştırılmıştır. Sonuçlar, her iki grubun sürekli dikkat performanslarının norm değerlerine göre düşük olduğunu göstermiştir (Cox 1997). Yazarlar, sonuçları OKB ve TB?de dikkatin bozulduğu şeklinde yorumlamışlardır (Gladstone ve ark. 1993). Behar ve arkadaşlarının (1984) bir çalışmasında, 10 haftalık klomipramin tedavisi almakta olan 13.7 yaş ortalamasına sahip OKB hastaları ile, yaş, cinsiyet ve ZB açısından eşlenmiş sağlıklı kontrollerin nöropsikolojik test performansları karşılaştırılmış ve BT (bilgisayarlı tomografi) ile Serebral ventrikül büyüklükleri ölçülmüştür. BT sonuçlarına göre, OKB hastalarının ventrikül büyüklükleri, sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bazı bellek testlerinde OKB grubunun puanlarında anlamlı bir azalma bulunsa da (Tablo 1). Çalışmadaki dikkat ve algı testleri açısından gruplar arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. Ayrıntılı olarak bakıldığında, Dokunma Testi, Tepki Zamanı ve İki-Flaş Eşiği Testi?nde puanlar sağlıklı kontrollerin lehine olmasına rağmen, gruplar arasındaki bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Yazarlar, tepki zamanı ve tepki eşiği puanlarının farklı olmamasından hareketle OKB hastalarının bazı nöropsikolojik test puanlarının düşük bulunmasının, dikkat problemi ya da obsesif tarz ile açıklanamayacağını belirtmişlerdir. Özetle dikkat konusundaki bulgular, yetişkin grupta olduğu gibi çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de de dikkat sürecinde yanlılık olduğuna işaret etmektedir. Ancak, dikkat konusunda çalışmaların azlığı ve kullanılan testlerin ölçtüğü temel özelliklerin farklılığı bu konuda genel bir profile ulaşabilmeye henüz olanak sağlamamaktadır. Bellek OKB?si olan bir bireyin davranışları (örneğin sürekli kontrol etme), bir bellek probleminin varlığını düşündürmektedir. Örneğin sürekli kontrol etme türü bir problem, bireyin yaptığı davranışları belleğine uygun bir şekilde kodlayamadığına ya da bunları hatırlayamadığına işaret edebilir. Bu konudaki yaklaşımlar, OKB hastalarının gerçeğin izlenmesi ve bellek performanslarında bozukluk olduğuna işaret etse de (Constans ve ark. 1995, Hermans ve ark. 2003), diğer bazı çalışmaların sonuçları bu yaklaşımla uyumlu değildir. Yapılan çok sayıda çalışmada (Ceschi ve ark. 2003, MacDonald ve ark. 1997, Tolin ve ark. 2001), OKB hastaları ile sağlıklı kontrollerin çeşitli bellek performansları arasında fark olmadığı bulunmuştur. Buna karşın bazı araştırmalarda ise, OKB hastalarının bellek performanslarının sağlıklı kontrollerden daha düşük olduğu (Savage ve ark. 2000, Tallis ve ark. 1999, Tuna ve ark. 2005, Zitterl ve ark. 2001) ya da tehdit edici uyaranlara ilişkin bellek performanslarının, kontrol grubundakilerden daha yüksek olduğu (Constans ve ark. 1995, Randomsky ve Rachman 1999, Randomsky ve ark. 2001) görülmüştür. Flament ve arkadaşlarının (1990) bir çalışmasında, 10-18 yaş grubunda OKB tanısı ve beş hafta süreli klomipramin tedavisi almış hastaların bazı nöropsikolojik performansları, tedavi öncesinde ve sonrasında (2-7 yıl) ölçülmüş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. OKB grubunun Yön Hissi Testinde sağ-sol hataları ile, özellikle pozisyonu doğru yöne ya da tersine çevirme görevlerinde fazla sayıda hata yaptıkları görülmüştür. Labirent öğrenme deneyinde ise, OKB hastalarının görev sırasındaki hata oranlarının yüksek olduğu ve çok fazla sayıda kural ihlali yaptıkları görülmüştür. Sözü edilen bu performanslar, kontrol grubundan anlamlı olarak farklı bulunmuştur. İzleme çalışması sonucunda, OKB hastalarının her iki testteki performanslarında olumlu yönde artış meydana geldiği belirtilse de, sözü edilen bu hata puanları kontrol grubunun lehine olmuştur. Ek olarak, nöropsikolojik testlerdeki düşük performansların semptom şiddetiyle her iki ölçümde de ilişkili olmadığı belirtilmiştir. Yön Hissi Testi, nesnelerin ve görüş açılarının uzaydaki konumlarının zihinsel olarak temsil edilmesi, gerektiğinde dönüştürülmesi gibi temelde görsel-uzaysal algılama yeteneğini ölçen bir testtir (Zacks ve ark. 2000). Diğer yandan labirent öğrenme deneyi ise sağ temporal lob işlevlerine duyarlı, öğrenme ve görsel-uzaysal algılama yeteneğini ölçen bir testtir. Bu araştırmanın sonuçları, her iki testin ölçtüğü özellikler göz-önüne alındığında OKB?de görsel-uzaysal algı/bellek işleyişindeki bir soruna işaret etmektedir. Flament ve arkadaşlarının (1990) çalışmasından elde edilen bu bulgular, Behar ve arkadaşlarının (1984) çalışmasından elde edilen sonuçlarla paralellik göstermiştir. Önceki bölümde aktarıldığı gibi, klinik grubun ventriküllerinin daha büyük olması, dikkat ve algı testleri açısından gruplar arasında fark bulunmamasına rağmen, bazı bellek puanları açısından OKB grubunun düşük performans gösterdiği her iki çalışmada da rapor edilmiştir. Buna göre, Money?in Yön Hissinin Yol Haritası Testi?ndeki yakın ve uzak puanlar; Stylus Labirent Öğrenme görevindeki hata oranı ve kural çiğneme hataları; Rey-Osterrieth Karmaşık Şekiller Testi?ndeki kopyalama puanlarının anlamlı olarak sağlıklı kontrollerin lehine olduğu bulunmuştur. Bu farkın açıklanabilmesi için henüz yeterli kanıt olmadığını ileri süren yazarlar, karıştırıcı bir değişken olarak, OKB grubunun depresyon oranının yüksekliğine dikkat çekmişlerdir. Yüksek depresyonun, bilgi işlemenin özellikle bellek ve öğrenme sürecine ilişkin bilinen olumsuz etkisi (Eysenck 1997, Gotlib ve ark. 1996). Bu açıklamaya destek oluşturmaktadır. Diğer yandan klinik düzeydeki depresyon OKB?de sıklıkla rapor edilen bir eş tanıdır. Buna rağmen, yukarıda özetlenen çalışmalarda, OKB grubunun bilişsel performanslarındaki anlamlı düşüklük, OKB belirtilerinin şiddeti ve örneğin depresyon gibi diğer klinik ölçümlerle ilişkili bulunmamıştır. Diğer yandan, Gladstone ve arkadaşlarının (1993) çalışmasında, OKB grubundaki deneklerin kelime listesi görevindeki öğrenme ve hatırlama performanslarında sorun olmamasına karşın, basit ve karmaşık şekillerin çizilmesi görevlerindeki performansları norm değerlerine göre anlamlı olarak düşük olmuştur. Performanslardaki bu düşüklük, karmaşık şekillerin hatırlanmasında daha fazla görülmüştür. Bu sonuçlara karşın yazarlar, OKB hastalarının kelime öğrenme ve hatırlama görevinde normal; basit ve karmaşık şekillerin çizilmesi testlerinde düşük performans göstermesinin, bu sonuçların bellek zayıflığından mı, yoksa kopyalama sırasındaki görsel-uzaysal yetenekteki bozulmadan mı kaynaklandığını ayırdetmek için yeterli olmadığını belirtmişlerdir (Cox 1997). Ancak yazarlar, bu sonuçları OKB ve TB?de görsel-yapılandırma yeteneğinin bozulduğu şeklinde yorumlamışlardır (Gladstone ve ark. 1993). Bu yorum da, Flament ve arkadaşlarının (1990) çalışmasından elde edilen, OKB hastalarının görsel-uzaysal algılama yeteneğindeki soruna işaret eden bulgularla uyumludur. Özetle bellek konusundaki bulgular, OKB?de belleğin bozulmuş olduğuna işaret etmemekte, ancak bellek performansında ve görsel-uzaysal algılama yeteneğinde normallerle karşılaştırıldığında işlevsel olmayan farklı bir tür işleyişin olduğunu göstermektedir. OKB?de bellek sorunu olduğunu bulgulayan ve bulgulamayan çalışmaların görece dengeli olması, bellek performansındaki bu çıkmazın, dikkat gibi bellek öncesi bir süreçle açıklanabileceğini düşündürmektedir. Buna göre dikkat sürecindeki seçici ve yanlı işleyiş, bununla ilişkili yanlı bir bellek işleyişine ve görsel-uzaysal algılamaya yol açıyor görünmektedir. Yönetici işlevler OKB?de bellek ve dikkat probleminin olmadığı, bunun yerine OKB hastalarının yanlı bir bellek ve dikkat işleyişine sahip oldukları yönündeki yaklaşım, bu yanlılığın kaynağının bir üst bilişsel sistem sorunu olabileceğini düşündürmektedir. Nitekim, bir çok çalışmada (Coxc 1997, Kuelz ve ark. 2004, Moritz ve ark. 2002, Otto 1992) OKB hastalarının yönetici işlevlerinde sorun olduğu vurgulanmaktadır. Yönetici işlevler, üst-düzey bilişsel işlevleri ifade etmede de kullanılmaktadır. Daha ayrıntılı olarak yönetici işlevler, bozucu etkiye karşı koyabilme ve tepki ketlemesi, problem çözme, planlama, yaratıcılık, ilişkisiz uyaranların elenmesi, zihinsel esneklik, çalışma belleği ve perseverasyon gibi kavramları içermektedir (Lezak 1995, Spreen ve Strauss 1998). Sözü edilen bu üst düzey fonksiyonlar daha alt düzeydeki temel bilişsel fonksiyonların koordinasyonu ve entegrasyonunu da sağlamaktadır. Genel olarak yönetici işlevler frontal bölge ile ilişkilendirilmektedir. Kurulumu değiştirme, planlama ve perseverasyon OKB?de oldukça sık araştırılan yönetici işlevlerdendir. Bu konuda yapılan çalışmalarda (Abbruzzese ve ark. 1997, Bohne ve ark. 2005, Cavedini ve ark. 1998, Morritz ve ark. 2001, Rowe ve ark. 2001, Spitznagel ve Suhr 2002) yetişkin OKB hastaları sözü edilen yönetici işlevleri ölçmede kullanılan test puanlarının çoğunda normallere göre daha düşük performans göstermişlerdir. Buna karşın aynı yönetici işlevleri inceleyen farklı çalışmalarda ise, hasta ve kontrol gruplarının performanslarının her zaman aynı olmadığı görülmektedir. Sonuçlardaki bu farklılıklara dikkat çeken Kuelz ve arkadaşları (2004), gruplar arasında eğitim düzeyi, eş tanı ve ilaç kullanma durumu açısından yapılan yetersiz eşleştirmelerin bu duruma neden olabileceğini belirtmiştir. Bornstein (1991) bir çalışmasında, belirti şiddeti hafif ve ağır OKB grupları ile, TB?si olan 6-18 yaş aralığındaki 100 hastanın nöropsikolojik test performanslarını Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve Halstead-Reitan Test Bataryası kullanarak karşılaştırmıştır. Sonuçlara bakıldığında, yalnızca WKET?in tamamlanan kategori sayısı ve perseveratif hata puanları arasındaki farklar anlamlı bulunmuştur ve bu farklar belirti şiddeti düşük OKB grubunun lehine olmuştur. Diğer yandan, bellek, soyut düşünme, dil, duyusal-motor entegrasyon, algı yitimi ve motor yetenekler gibi farklı bir çok yönetici işlevi ölçen Halstead-Reitan Nöropsikolojik Test Bataryası?nın (Broshek ve Jaffrey 2000) hiç bir puanı açısından gruplar arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. Belirti şiddeti ağır OKB grubunun ilaç kullanma oranı daha yüksek olmasına karşın, bunun nöropsikolojik puanlar üzerindeki etkisi anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca yapılan varyans analizi hastalık süresi ve belirti şiddetinin WKET?in tamamlanan kategori sayısı ve perseveratif hata puanları üzerindeki etkisinin anlamlı olduğunu göstermiştir. Buradan hareketle OKB belirtilerinin ağır olmasının, WKET puanlarındaki düşük performans için bir açıklama olabileceği belirtilmiştir. Diğer yandan, OKB derecesi, Wechsler-Toplam ZB, WKET?in tamamlanan kategori sayısı ve perseveratif hata puanları arasındaki ilişkiler negatif yönde ve anlamlı bulunmuştur. Sözü edilen bu ilişkiler Toplam ZB ve belirti şiddeti (TB Belirti Listesi?ne göre) kontrol edilerek ayrı ayrı yapılan kısmi korelasyon analizi sonuçlarına göre de değişmemiştir. Bu sonuçlar da, WKET puanlarındaki düşük performansın OKB belirtilerinin şiddeti ile açıklanabileceğine ilişkin görüşü desteklemiştir. Sonuç olarak, persevaratif hataların fazlalığından hareketle, obsesif özelliklerin (kendi başına ve TB ile birlikte görülen) zayıf frontal lob, özellikle de kaudat çekirdeği içine alan orbitofrontal ve dorsolateral frontal alanların fonksiyonlarıyla ilişkili olabileceği ileri sürülmüştür (Bornstein 1991). Bu yorumun bir eleştirisi olarak, sadece WKET perseverasyon puanı açısından gruplar arasında fark elde edilmesi bu yorumun sınırlarını daraltmaktadır. OKB?nin nörofizyolojisi orbital korteks, kaudat ve talamus?u da içine alan nöral ağa karşılık gelmektedir. Buna karşın ilgili yazında, TB ile ilgili birincil beyin alanlarının basal ganglionlar olduğu bilinmektedir. Basal ganglia ve frontal loblar arasında ilişki olduğuna işaret eden nöroanatomik çalışmalar (Delong ve ark. 1983, Schel ve Strick 1984) olmakla birlikte, bu alanların olası işlevsel ilişkisine işaret eden beyin görüntüleme çalışmalarına ve nöropsikolojik test bulgularına ihtiyaç vardır. Herhangi bir ilaç tedavisi almamış 21 çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastasının (ort=12.3 yaş), nöro- psikolojik test performansları, yaş, cinsiyet, zeka ve sosyo-ekonomik düzey (SED) açısından eşlenmiş sağlıklı kontrollerle Beers ve arkadaşlarının (1999) bir çalışmasında karşılaştırılmıştır. Sonuçlara göre, Stroop?un kelime ve renk söyleme, Kontrollü Sözel Kelime Çağrışım Testi toplam puanı ile Yap-Yapma Görevi B alt testi puanları arasındaki farklar anlamlı bulunmuş ve bu farklar OKB grubunun lehine olmuştur. Diğer testler için gruplar arasındaki farklar anlamlı bulunmamıştır. Beklenenin tersi yönde elde edilen bu sonuçların, hasta grubunun klinik düzeyde depresyona sahip olmaması ve şimdiye kadar herhangi bir ilaç tedavisi almamış olmasından kaynaklandığı belirtilmiştir. Diğer bir deyişle Beers ve arkadaşlarının (1999) çalışmasında, depresif olmayan, erken teşhis edilen ve ilaç tedavisi almamış olan çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastalarının bilişsel işlevlerinde bir bozulma görülmemiş, buna karşılık bu grubun bazı nöropsikolojik test performansları sağlıklı kontrollerden daha yüksek olmuştur. Bu çalışmanın sonuçları, OKB?de bilişsel süreçlerin incelendiği çalışmalardaki temel karıştırıcı değişkenlerden biri olan eş tanı durumunun önemine işaret etmektedir. Depresyonun OKB ile birlikte sıkça görülmesi, diğer yandan önceki bölümde de belirtildiği gibi, depresyonun bilişsel süreçler üzerindeki bilinen olumsuz etkisi (Eysenck 1997, Gotlib ve ark. 1996). Bu görüşe destek oluşturmaktadır. Ayrıca, iki çalışmada (Cox ve ark. 1989, Flament ve ark. 1990).Nöropsikolojik ölçümlerin OKB belirtilerinin şiddeti ile ilişkisinin anlamlı olmadığı belirtilmiş, ancak diğer klinik gözlemlerle olan ilişkisinden söz edilmemiştir. Buna karşılık depresyon düzeyinin nöropsikolojik veya bilişsel ölçümlerle ilişkisi sözü edilen çalışmaların hiçbirinde incelenmemiştir. Bu durum, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de bilişsel performansları inceleyen çalışmaların genel bir eksikliği olarak görülmektedir. Buna karşılık yazarlar, kullanılan nöropsikolojik testlerin, OKB?deki temel yapı olan frontostriatal döngünün işlevlerine yeterli derecede duyarlı olmayabileceğini de göz önüne alarak ve yetişkin gruptaki bulgulardan da hareketle, OKB?de bilişsel işlevlerdeki sorunların, hastalığın daha ileriki zamanlarında ortaya çıkabileceğine işaret etmişlerdir. Bu yorum da yeni bir araştırma sorusunu akla getirmektedir. OKB?de bilişsel süreçlerin nasıl etkilendiğinin boylamsal ya da enlemesine kesitsel bir çalışmayla incelenmesi, bu konudaki önemli bir çok soruya cevap getirebilecektir. Gladstone ve arkadaşlarının (1993) çalışmasında ise, TB ve OKB gruplarının WKET performansları norm değerlerinden farklı olmamıştır. Ancak her iki grup, süregiden bir performans testindeki doğru olmayan yanıtları eleme açısından anlamlı olarak düşük performans göstermiştir (Cox 1997). İlgili çalışmalarda bu performansın hangi tür test ya da görevle ölçüldüğü belirtilmemiştir. Ancak sözü edilen performans, ilişkisiz ipucu/uyaranların elenmesi, önceki bölümlerde de belirtildiği gibi yönetici işlevler arasındadır. Nitekim yazarlar WKET puanları açısından anlamlı bir fark elde edilmemesine karşın, doğru olmayan yanıtları eleme performansındaki bu anlamlı azalmayı, OKB ve TS?de yönetici işlevlerin bozulduğu şeklinde yorumlamışlardır (Gladstone ve ark. 1993). Sonuç olarak, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de yönetici işlevlerin incelendiği çalışmaların sonuçları arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, tepki ketlemesi ve motor ketleme türü işlevlerde, OKB hastalarının performansında belirgin bir azalma olduğu görülmektedir. Buna karşılık diğer yönetici işlevler konusundaki araştırma bulguları arasında çelişkiler bulunmaktadır. SONUÇ Bu çalışmada çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?nin nöropsikolojik özelliklerini inceleyen çalışmaların bir değerlendirmesi yapılmıştır. İlgili değerlendirmeler, bilişsel süreçlerin dikkat, bellek ve yönetici işlevler alt başlıkları altında ele alınmıştır. Buna göre, çocukluk dönemi OKB hastalarıyla yapılan çalışmaların sonuçları, OKB?de belleğin ve dikkatin azalmış ya da bozulmuş olduğunu değil, OKB?de yanlı ya da seçici bir bellek ve dikkat işleyişinin olduğunu destekler niteliktedir. Sözü edilen bellek ve dikkat yanlılığının, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla ilişkili, kaygı verici ya da tehdit edici uyaranlara yönelik olduğu görülmektedir. Bu yönüyle bakıldığında, bu uyarıcılarla ilişkili seçici bellek ve dikkat yanlılığı açısından, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastaları sağlıklı kontrollerden farklı olmaktadır. Mevcut bulgular, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?deki bu yanlılıkların yetişkinlikten farklı veya bu döneme özgü bir işleyişi olduğunu göstermekten uzaktır. Farklı nöropsikolojik testlerin kullanılmış olması ve örneklem gruplarının çeşitliliği gibi temel durumlar bu yorumun geçerliliğini kısıtlamaktadır. Ayrıca önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, bilgi işleme süreci söz konusu olduğunda dikkat, bellek için öncü bir rol oynamaktadır. Buradan hareketle, OKB?deki dikkat ve bellek işleyişi bir arada düşünüldüğünde, yanlı bir dikkat işleyişinin, yanlı bir bellek işleyişine yol açtığı söylenebilir. Diğer yandan sözü edilen bu yanlılıkların belleğin ve dikkatin türlerine göre nasıl değiştiği sorusu hala önemini korumaktadır. Klinik gözlemler OKB?deki bellek yanlılığının bir çalışma belleği sorunu olduğuna işaret etse de, bunun farklı araştırma bulguları ile de desteklenmesi gerekmektedir. Bu amaçla, farklı dikkat ve bellek görevlerini birarada kullanarak çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?deki dikkat ve bellek süreçleri arasındaki ilişkilerin ayrıntılı bir analizinin yapılması bu konudaki birçok soruya açıklık getirilebilecektir. Yönetici işlevlerin incelendiği araştırmaların genel sonuçları, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB hastalarının özellikle tepki ve motor ketlemesi türü yönetici işlevlerde sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak düşük performans gösterdiklerini ortaya koymuştur. Ancak perseverasyon, kurulumu değiştirme, akıcılık gibi diğer yönetici işlevler konusundaki araştırma bulguları arasında çelişkiler bulunmaktadır. Sözü edilen çelişkiler yetişkin OKB hastaları ile yapılan araştırmalarda da görülmektedir. Önceki bölümlerde aktarıldığı gibi genel olarak orbitofrontal bölgenin fonksiyonlarına duyarlı testlerle ölçülen (OAT, DAT gibi) kurulumu değiştirme, akıcılık gibi yönetici işlevlerde, OKB gruplarının sağlıklı kontrollere göre düşük performans sergilediği genel bir bulgudur. Ancak bu bulgular araştırma gruplarının çeşitliliği gibi bazı temel karıştırıcı değişkenlerin varlığında genel bir profile ulaşmayı olanaklı kılmamaktadır. Ek olarak çocukluk dönemi başlangıçlı OKB gruplarıyla yürütülen çalışmalarda kullanılan testlerin ve incelenen yönetici işlevlerin yetişkin gruplarıyla yürütülen çalışmalardan farklı olduğu görülmektedir. Bu nedenle de, yetişkin ve çocukluk dönemi başlangıçlı karşılaştırmasını yapmak pek olanaklı olmamaktadır. Sonuç olarak, OAT ve DAT gibi testleri de içine alan yönetici işlevlerin farklı yönlerini ölçen farklı nöropsikolojik testlerin bir arada kullanıldığı çalışmalar, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de yönetici işlevler konusundaki bir çok sorunun aydınlatılması açısından önemli olacaktır. Klinik gözlemler OKB?nin temel sorununun üst-biliş düzeyinde olduğuna işaret etmektdir. Örneğin üst-biliş fonksiyonlarından biri olan bellek performansına duyulan güvenin OKB?de sağlıklı kontrollere göre daha düşük olduğu neredeyse yerleşik bir bulgu ve klinik bir gözlemdir. Buna karşın, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?de üst-bilişin ele alındığı çalışma neredeyse yok gibidir. Normal gruplardaki bilgi işleme modelleri göz önüne alındığında, üst-bilişin, bilgi işleme süreçlerini denetleyen, düzenleyen, yöneten bir üst sistem olmasının yanısıra, alt sistemler arasındaki geçişleri sağlayan bir rolü olduğu görülmektedir (Nelson ve Narens 1990). Üst-bilişin dikkat, bellek ve yönetici işlevlerin işleyişine ilişkin oluşturulan çağdaş bilgi işleme modelleri içinde tamamlayıcı ve birleştirici bir rolünün olduğu görülmektedir. Buradan hareketle, üst-bilişi farklı yönleriyle test eden çeşitli deneysel görevlerin kullanılmasının, özellikle OKB?deki bilgi işleme süreçlerinin anlaşılması için anahtar bir rol oynayacağı düşünülmektedir. Yukarıda sözü edilen çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?deki dikkat, bellek ve yönetici işlevler arasındaki geçişlerin nasıl olduğuna ilişkin yeni bulgulara ve alt modellere ihtiyaç bulunmaktadır. Buradan hareketle, çocukluk dönemi başlangıçlı OKB?deki bilişsel ve nöropsikolojik süreçlere ilişkin oluşturulan modellerin üst-biliş sürecini de içine alan yeni araştırma desenleriyle incelenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. KAYNAKLAR Abbruzzese M, Ferri S, Scarone S ve ark. (1997) The selective breakdown of frontal functions in patients with obsessive-compulsive disorder and in patients with schizophrenia: a double dissociation experimental finding. Neuropsychologia, 35: 907-912. Beers SR, Rosenberg DR, Dick EL ve ark. (1999) Neuropsychological study of frontal lobe function in psychotropic-naive children with obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 156: 777-779. Behar D, Rapoport JL, Berg CJ ve ark. (1984) Computerized tomography and neuropsychological test measures in adolescents with obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 141: 363-369. Bohne A, Savage CR, Deckersbach T ve ark. (2005) Visuospatial abilities, memory, and executive functioning in trichotillomania and obsessive-compulsive disorder. J Clin Exp Neuropsychol, 27: 385-399. Bornstein RA (1991) Neuropsychological correlates of obsessive characteristics in Tourette syndrome. J Neuropsychiatry Clin Neurosci, 3: 157-162. Broshek DK, Jaffrey TB (2000) The Halstead-Reitan Neuropsychological Test Battery. Neuropsychological Assessment in Clinical Practice: A Guide to Test Interpretation and Integration, G Groth-Marnat (Ed), New York. John Wiley and Sons, s. 116-135. Cavedini P, Ferri S, Scarone S, Bellodi L (1998) Frontal lobe dysfunction in obsessive-compulsive disorder and major depression: a clinical-neuropsychological study. Psychiatry Res, 78: 21-28. Ceschi G, Van der LM, Dunker D ve ark. (2003) Further exploration memory bias in compulsive washers. Behav Res Ther, 41: 737-748. Constans JI, Foa EB, Franklin ME ve ark. (1995) Memory for actual and imagined events in OC checkers. Behav Res Ther, 33: 665-671. Cox C, Fedio P, Rapoport JL ve ark. (1989) Neuropsyhological testing of obsessive-compulsive adolescents. Obsessive Compulsive Disorder in Children and Adolescents, JL Rapoport (Ed), Washington. American Psychiatric Press, s. 73-85. Cox C (1997) Neuropsychological abnormalities in obsessive-compulsive disorder and their assessments. Int Rev Psychiatry, 9: 45-59. Delong MR, Georgoppoulos AP, Crutcher AP ve ark. (1983) Cortico-basal ganglia relation and coding of motor perfromance. Experimental Brain Research, 7: 30-40. Diniz JB, Rosario-Campos MC, Shavitt RG ve ark. (2004) Impact of age at onset and duration of illness on the expression of comorbidities in obsessive-compulsive disorder. J Clin Psychiatry, 65: 22-27. Douglass HM, Moffitt TE, Dar R ve ark. (1995) Obsessive-compulsive disorder in a birth cohort of 18-year-olds: prevalence and predictors. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 34: 1424-1431. Eysenck MV (1997) Anxiety and Cognition: A Unified Theory. Hove. Psychology Press, s. 53-88. Flament MF, Whitaker A, Rapoport JL ve ark. (1988) Obsessive compulsive disorder in adolescence: an epidemiological study. J ** Acad Child Adolesc Psychiatry, 27: 764-771. Flament MF, Koby E, Rapoport JL ve ark. (1990) Childhood obsessive-compulsive disorder: a prospective follow-up study. J Child Psychol Psychiatry, 31: 363-380. Flament MF, Cohen D (2002) Emotional regulation and affective disorders in children and adolescents with obsessive compulsive disorder. Emotional Development, J Nadel, D Muir (Ed), New York. Oxford University Press, s. 383-408. Foa EB, McNally RJ (1986) Sensitivity to feared stimuli in obsessive-compulsives: A dichotic listening analysis. Cognitive Therapy and Research, 10: 477-485. Gladstone M, Carter AS, Schultz RT ve ark. (1993) Neuropsychological functioning of children affected with Tourette syndrome and obsessive-compulsive disorder. J Clin Exp. Neuropsychol, 15: 70. Gotlib IH, Roberts JE, Gilboa E ve ark. (1996) Cognitive interference in depression. Cognitive interference: Theories, methods, and findings. IG Sarason, GR Pierce, BR Sarason (Ed), New Jersey. Lawrence Erlbaum, s. 347-377. Hermans D, Martens K, De Cort K ve ark. (2003) Reality monitoring and metacognitive beliefs related to cognitive confidence in obsessive-compulsive disorder. Behav Res Ther, 41: 383-401. Kuelz AK, Hohagen F, Voderholzer U ve ark. (2004) Neuropsychological performance in obsessive-compulsive disorder: a critical review. Biol Psychol, 65: 185-236. Lezak K (1995) Neuropsychological Assessment. 3. baskı, Oxford. Oxford University Press, s. 650-685. MacDonald PA, Antony MM, Macleod CM ve ark. (1997) Memory and confidence in memory judgements among individuals with obsessive compulsive disorder and non-clinical controls. Behav Res Ther, 35: 497-505. Moritz S, Fricke S, Wagner M ve ark. (2001) Further evidence for delayed alternation deficits in obsessive-compulsive disorder. J Nerv Ment Dis, 189: 562-564. Moritz S, Birkner C, Kloss M ve ark. (2002) Executive functioning in obsessive-compulsive disorder, unipolar depression, and schizophrenia. Arch Clin Neuropsychol, 17: 477-483. Moritz S, Jacobsen D, Kloss M ve ark. (2004) Examination of emotional Stroop interference in obsessive-compulsive disorder. Behav Res Ther, 42: 671-682. Nelson TO, Narens L (1990) Metamemory: Theoretical framework and new findings. The Psychology of Learning and Motivation, 26: 125-141. Otto MW (1992) Normal and abnormal information processing. A neuropsychological perspective on obsessive compulsive disorder. Psychiatr Clin North **, 15: 825-848. Pauls DL, Alsobrook JP, Goodman W ve ark. (1995) A family study of obsessive-compulsive disorder. ** J Psychiatry, 152: 76-84. Randomsky AS, Rachman S (1999) Memory bias in obsessive-compulsive disorder (OCD). Behav Res Ther, 37: 605-618. Randomsky AS, Rachman S, Hammond D ve ark. (2001) Memory bias, confidence and responsibility in compulsive checking. Behav Res Ther, 39: 813-822. Rasmussen SA, Eisen JL (1992) The epidemiology and clinical features of obsessive compulsive disorder. Psychiatr Clin North **, 15: 743-758. Rowe JB, Owen **, Johnsrude IS ve ark. (2001) Imaging the mental components of a planning task. Neuropsychologia, 39: 315-327. Savage CR, Deckersbach T, Wilhelm S ve ark. (2000) Strategic processing and episodic memory impairment in obsessive compulsive disorder. Neuropsychology, 14: 141-151. Schell GR, Strick FR (1984) The origin of thalamus inputs to the acurate premotor and supplementary motor areas. J Neurosci, 4: 539-560. Sobin C, Blundell ML, Karayiorgou M ve ark. (2000) Phenotypic differences in early-and late-onset Obsessive-Compulsive Disorder. Compr Psychiatry, 41: 373-379. Spitznagel MB, Suhr JA (2002) Executive function deficits associated with symptoms of schizotypy and obsessive-compulsive disorder. Psychiatry Res, 110: 151-163. Spreen O, Strauss E (1998) A Compendium of Neuropsychological Tests: Administration, Norms and Commentary, 2. baskı, New York. Oxford University Press, s. 171-173. Tallis F, Pratt P, Jamani N ve ark. (1999) Obsessive compulsive disorder, checking, and non-verbal memory: a neuropsychological investigation. Behav Res Ther, 37: 161-166. Tolin DF, Abramowitz JS, Brigidi BD ve ark. (2001) Memory and memory confidence in obsessive-compulsive disorder. Behav Res Ther, 39: 913-927. Tuna S, Tekcan AI, Topcuoğlu V ve ark. (2005) Memory and metamemory in obsessive-compulsive disorder. Behav Res Ther, 43: 15-27. Zacks JM, Mires J, Tiversky B ve ark. (2000) Mental spatial transformations of objects and perspective. Spatial Cognition and Computation, 2: 315-332. Zitterl W, Urban C, Linzmayer L ve ark. (2001) Memory deficits in patients with DSM-IV obsessive-compulsive disorder. Psychopathology, 34: 113-117. Zohar AH (1999) The epidemiology of obsessive-compulsive disorder in children and adolescents. Child Adolesc Psychiatr Clin N **, 8: 445-460. |
Yeme Bozukluğunu Taklit Eden Tourette Sendromu Frédérique Van den EYNDE, Vesile ŞENTÜRK, Kris NAUDTS GİRİŞ Tourette Sendromu (TS) önceleri nadir görülen bir hastalık olarak değerlendirilmesine rağmen günümüzde 6-7 yaş grubundaki okul çağı çocuklarının yaklaşık %1'ini etkilediği bildirilmektedir (Robertson 2003). Klinik özellikleri yetişkinlikten önce başlayan ve en az bir yıl süren çoklu motor tiklerin ve en az bir ses (phonic) tikinin bulunmasıdır (APA 2000, The Tourette Syndrome Classification Study group 1993). Vokal tanımlamasının yerine phonic tanımlamasının kullanılmasının önerilmesinin nedeni TS'da ortaya çıkarılan seslerin yanlızca vokal kortlarla ilişkili olmamasıdır (Jankovic 1997). Tikler (yarı) istemsiz, ani, hızlı, tekrarlayıcı veya sırasal, ritmik olmayan hareketler, jest veya ses çıkarma olarak geniş bir yelpazede tanımlanır (Singer 2000, Jankovic 2001). Tikin ortaya çıkışından önce sıklıkla duyusal algılar bulunur (Robertson ve Stern 1998). Robertson ve Stern'in (1998) öngördüğü üzere ?duyusal-sensorial tiklerin? geçici olarak baskılanabilmesi tikin kavramlaştırılmasında sorunlara yol açmıştır. Tourette sendromunda tiklerle birlikte Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve diğer davranış bozuklukları (örn; Dürtü Kontrol Bozukluğu) sıklıkla klinik görünümün parçasını oluşturur (Jankovic 2001, Toros ve ark. 2002). Tiklerin görünümü, süresi ve şiddeti değişiklik göstermektedir. Öksürük biçiminde ortaya çııkan tikler yanlışlıkla astım tanısı konmasına neden olabilir (Singer 2000). TS'de aşırı hava yutulması karinda şişkinlik, kramplaşma, kolik ve geğirmeye sebep olur (Frye ve Hait 2006). Oğürme ve kusma ilk kez Meyer ve Rose (1986) tarafından tik olarak tanımlanmakla birlikte daha sonrasında bu konuda sınırlı bildiri bulunmaktadır (Rickards ve Robertson 1997). Kusma, mide içeriğinin bir bölümünün ya da tamamının ağız yolu ile geri gelmesi ve çıkarılması olarak tanımlanırken öğürme kardiak sfinkterde gevşeme olmaksızın mide duvarının ve diaframın şiddetli kasılmasını tanımlamaktadır (Rickards ve Robertson 1997). Rickards ve Robertson (1997) tarafından TS tanısı konan ve kusma ile giden 10 olgu bildirilmiştir. Kusma ile giden bir başka TS olgusu da Refaat ve arkadaşları (2002) tarafından tanımlanmıştır. Kusma tik olarak ortaya çıktığında ses (phonic) tiki olarak değerlendirilir (1998). TS ile anoreksiya nervosanın birlikte olduğu sadece iki olgu bildirilmiştir (Yaryura-Tobias 1979; Anniboli ve ark. 1986). Bu olgu sunumunda kliniğimize herhangi bir bedensel hastalık olmaksızın kompulsif öğürme ve kusma yakınmaları ile başvuran ve başlangıçta bulimia nervosa tanısını düşündürten hasta tartışılmaktadır. Ancak başlangıçta bulimia nervosa tansı konan bu hastanın izleminde kusma yakınması TS'nın bir belirtisi olarak değerlendirilmiştir. Olgu Sunumu Daha önce bulimia nervosa, çıkarıcı tip tanısı konmuş olan 18 yaşında beyaz bir erkek (Beden Kitle Endeksi: 22.2 kg/m²) Yeme Bozuklukları Merkezi'ne yönlendirilmişti. Başlıca yakınması kusma olan hastanın yakınmaları 16 yaşında iken başlamıştı. Başlangıçta kusma davranışını sınırlı düzeyde kontrol edebilirken daha sonraları bir veya iki parmağı ile boğazından kusma refleksini uyararak kusma davranışını kontrol edebilmeye başlamıştı. Bu davranış örüntüsü hemen hemen her yemeğin ardından oluşmakta ve bazen de gıda alımı ile ilişkisiz olarak ortaya çıkmaktaydı. Öyküde kusma davranışının öncesinde midede hoş olmayan bir his olarak beliren ve olgu tarafından ?midesinde gittikçe artan baskı hissi? olarak tanımlanan duysal bir uyarıcı algının bulunduğu anlaşıldı. Hasta, kusmadan sonra özellikle bedensel olarak rahatlamakla birlikte duygusal olarak rahatlamamaktaydı. Sosyal ortamlarda kusmasını baskılamayı başarabilmekte ancak bu mide bölgesinde rahatsız edici bir hisse neden olmaktaydı. Kusma öncesi gelişen ve sonunda kusmayı tetikleyen algıları daha iyi anladıktan sonra kusmayı kendi kendine uyarmaya başlamıştı. Bu içgörü kusmayı uyarmaya (boğazını bir veya iki parmağı ile uyararak) yol açan kompulsif dürtü ile içsel gerginliğini azaltmasını sağlayan davranış örüntüsünün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bu davranışa neden olan özgül bir psikolojik stres tanımlanmadı. Hastanın beden ağırlığına veya şekline ilişkin herhangi bir kaygısı yoktu ve kilo kaybı için herhangi bir isteği bulunmamaktaydı. Ancak başlangıçta bu davranış, yeme bozukluklarının seyri içinde yer alan ve kilo alımını önlemeye yönelik yineleyici uygunsuz bir telafi etme davranışı olarak yorumlanmıştı. Öyküde çocuklukta başlayan motor tiklerinin (cinsel organlarını tutma, iki taraflı yüz buruşturma ve ani baş hareketleri) ve ses tiklerinin (koklama, burun çekme ve gargara yapar gibi ses çıkarmak) olduğu anlaşıldı, ancak o dönemde bir tanı konmamıştı. Motor ve ses tikleri degerlendirme sırasında gözlendi. Çocukluk döneminde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı konmuş ve metilfenidat ile tedavi edilmişti. Ergenlik döneminde metilfenidati nadiren kullanmıştı. Değerlendirmede duygudurumunun elemli olduğu ve obsesif ve kompulsif belirtilerinin bulunduğu anlaşıldı. DSM-IV eksen I patolojileri için yapılandırılmış gorüşmede (MINI-SCAN) herhangi bir duygudurum ve psikotik ek tanı bulunmadı. Simetri, düzen, temizlik ve ve dokunma obsesyonları vardı. Kompülsif davranışları evi temizlemek ve eşyalara dokunup onları tekrar yerleştirmekten oluşuyordu. Bu düzenlemeleri yapamadığında sıkıntı hissi yaşıyordu. Yakınmaları nedeni ile sosyal geri çekilme yaşıyordu. Ancak obsesif kompulsif belirtileri Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanısını koyduracak düzeyde değildi. Fizik muayenede bir bulgu saptanmadı ve hemoglobin ve B12 düzeyini, tiroid, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını değerlendiren laboratuvar sonuçları normal sınırlar içindeydi. Beyin manyetik resonans görüntülemesinde yapısal bir bozukluk saptanmadı. Aile öyküsünde ise herhangi bir ruhsal hastalık veya tik bozukluğu yer almıyordu. Tiklerin doğası ve seyri gözönüne alındığında hastaya DSM-IV TR tanı kriterlerine göre Tourette Sendromu tanısı kondu (APA 2000). Çocukluktaki DEHB benzeri davranışları ve obsesif kompulsif belirtileri Tourette Sendromu ile ilişkili olarak değerlendirildi. Kusma davranışı tikle uyumlu idi ve hastanın sergilediği motor tiklerden biri olarak değerlendirildi. Ruhsal değerlendirme sonucunda kusmanın uygunsuz telafi edici bir davranış olmadığına, kilo kaybetmek amacı ile çok fazla egzersiz yapma ve laksatif kullanma gibi davranışlar göstermemesi nedeni ile hastanın bulimia nervosa tanı kriterlerini karşılamadığı sonucuna ulaşıldı. Psikolojik olarak kendiliğini değerlendirmesinde beden yapısı ve kilosu ağırlıklı olarak yer almıyordu. Olgu, kusmalarından önce fiziksel görünümü veya beden ağırlığına ilişkin herhangi bir kaygı yaşamamıştı ve bu hiçbir zaman sorun haline gelmemişti. Ayrıca beden ağırlığı belirgin bir değişiklik göstermemişti. Yakınmalarının başladığı dönemde aile hekimince önerilen metoclopromide'den (10mg/gün) faydalanmamıştı. Ruhsal değerlendirme öncesinde hasta obsesif kompülsif belirtilerine odaklanan 6 aydan uzun süren bilişsel davranışçı tedavi ile izlenmişti. Çocukluk döneminde önerilen ve nadiren kullandığı metilfenidat (10 mg.) dışında olgu, psikofarmakolojik olarak tedavi edilmemişti. Tiklerin azaltılmasına yardımcı olmak üzere atipik antipsikotik (risperidone 0,5 mg/gün) ve obsesif kompülsif belirtilerini iyileştirmek amacıyla serotonin seçici gerialım önleyici (sertraline 25 mg/gün) başlandı. Tedavi seçenekleri hakkında bilgilendirmenin ardından hasta haloperidol kullanmak istemediğini bildirdiği için risperidone kullanılmasına karar verildi. Uyku ve cinsel yan etkiler nedeni ile ilaç dozları düşük tutuldu. 4 haftalık tedavinin ardından öznel olarak da tiklerin düzeyinde belirgin bir düzelme bildiren olgunun Yale Global Tik Düzeyi Ölçeği'nde (Leckman ve ark. 1989) başlangıçta 74 olan puanı 50'ye düştü. İzlem değerlendirmesinde olgunun yakınmalarındaki düzelmeler tiklerin yoğunluğundaki ve sıklığındaki düzelme objektif olarak da ölçüldü. Olgu ayrıca obsesif kompülsif belirtilerinde de hafif bir düzelme bildirdi. TARTIŞMA Bu olgu sunumunda yeme bozukluğunda görülen kusma davranışını taklit eden ancak kusma tiki olan erkek Tourette Sendromu hastası ele alınmıştır. Bu klinik görünüm başlangıçta yanlışlıkla bulimia nervosa çıkarıcı tipi olarak tanı konmasına neden olmuştur. Bu olguda obsesif kompulsif belirtiler ve DEHB benzeri davranışlar da klinik tablonun bir parçasını oluşturmaktadır. Rickards ve Robertson (1997) kusma ve öğürmenin belirti olarak bulunabileceği nöropsikiyatrik hastalıkları gözden geçirdikleri kapsamlı çalışmalarında bu tik davranışına özel bir yer ayırmışlardır. Yazarlar öğürme/kusmanın tik olarak fenomonolojik tanımlanmasının bazı sorunlara yol açabileceğini belirtmişler ve nedenleri arasında eylem öncesinde başlayan uyarıcı bir dürtünün eşlik etmesinin, baskılanabilir oluşunun ve davranışın gerçekleşmesinin ardından rahatlamanın eşlik etmesinin önemi üzerinde durmuşlardır. Kusma davranışı, normalde görülen kusma davranışı ile karşılaştırıldığında, bu davranışın sıklığının artması ve diğer tikler ve normal dışı davranışlarla birlikte bulunması durumunda tik olarak tanı konur (Rickards and Robertson 1997). Bu davranışa bu olguda kusma davranışının sıklığı belirgin olarak artmıştır ve değerlendirme sırasında diğer motor ve ses tikleri gözlenmiştir. Yeme bozukluklarında ise kilo kaybı amacıyla uygunsuz bir davranış olarak kusma davranışının sıklığı artabilir. Bu hastada kusma davranışı kendisi tarafından uyarılmakta, öncesinde duysal uyarıcı dürtü bulunmakta ve kompulsif bir davranış olarak ortaya çıkmakta idi. Rickards and Robertson (1997) sundukları on olgunun üçünde benzer biçimde kendisi taraından uyarılan kompülsif özellikteki kusma davranışlarını tanımlamışlardır. Kusma ilaca bağlı olarak da oluşabilir. Özellikle dopaminerjik ilaçlar kusmayı uyarabilir (Rickards and Robertson 1997). Bir çok psikotrop ve diğer ilaç da yan etki olarak kusma veya öğürmeye neden olabilir. Hastamız uzun süredir ilaç kullanmadığı için bulantı ve kusma yakınmalarının ilaca bağlı yan etki olması mümkün görünmemektedir. Nadir olarak kullandığı metilfenidat (10 mg/gün) ile kusma davranışı ve diğer tiklerin ortaya çıkışı arasında bir ilişki gözlenmemiştir. Tiklerin farmakolojik tedavisi genellikle FDA tarafından da onaylanmış olan haloperidol ve pimozid gibi tipik antipsikotikler veya 2 adrenerjik agonisti olan klonidin iledir. Bu alanda atipik antipsikotiklerin kullanımına ilişikin bilgiler (Jankovic 2001, Van Den Eynde ve ark. 2005) özellikle de risperidon olmak üzere (Scahill ve ark. 2003) giderek artmaktadır. Kurlan (2003) TS tedavisinde uyarıcıların kullanımına ilişkin gözden geçirme yazısında metilfenidatın tiklerde azalma sağlayan ve en iyi uyum sağlanan uyarıcı bileşik olduğunu belirtmektedir. Kusma ve öğürme davranışı bazı nöropsikiyatrik hastalıkların (örn. epilepsi, migren, tümör) ve anksiyete bozuklukları gibi birincil ruhsal hastalıkların (örn. fobiler ve panik bozukluğu) klinik görünümlerinin bir parçası olarak ortaya çıkabilir (Rickards and Robertson 1997). Özellikle de yeme bozukluklarında kusma davranışı klinik tablonun bir parçasıdır. Bu olgu sunumu ile hekimlerin dikkatini TS'nun nadir bir şekilde ortaya çıkan kusma davranışı ile giden klinik görünümüne dikkat çekmek istedik. Yeme bozukluğu ve TS ayırıcı tanısındaki temel araç ruhsal değerlendirmedir. Tik olarak tanı konan kusma tablosunda tedavinin değişeceği açıktır. Ergenlik döneminde kusmanın da yer aldığı bulgular TS'nun belirtisi olabilir ve bu belirti hekimlerin yanlış tanı koymasına neden olabilir. KAYNAKLAR American Psychiatric Association: Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition, Text Revision. Washington DC: American Psychiatric Association, 2000. Annibali JA, Kales JD, Tan TL (1986) Anorexia Nervosa in a young man with Tourette's syndrome. J Clin Psychiatry, 47:324-326. Frye RE, Hait EJ (2006) Air swallowing caused recurrent ileus in Tourette's syndrome. Pediatrics, 117: 1249-52. Jankovic J (1997) Tourette Syndrome. Phenomenology and classification of tics (review). Neurol Clin, 1997; 15: 267-75. Jankovic J (2001) Tourette's Disorder. New Engl J Med, 345:1184-1192. Kurlan R: Tourette's syndrome: are stimulants safe? Curr Neurol Neurosci Rep, 2003; 3:285-288. Meyer BC, Rose D (1986) Remarks on the etiology of Gilles de la Tourette syndrome. J Nerv Ment Dis, 174:387-396. Leckman JF, Riddle MA, Hardin MT ve ark. (1989) The Yale Global Tic Severity Scale:initial testing of a clinician rated scale of tic severity. J ** Acad child Adolesc Psychiatry, 28:566-573. Refaat R, Firth DA, Robertson MM (2002) Uncomplicated Gilles de la Tourette syndrome and probable Ganser syndrome. A case report and review of the literature. Eur Child Adolesc Psychiatry, 11:234-239. Rickards H, Robertson M (1997) Vomiting and Retching in Gilles de la Tourette: A report of ten cases and a review of the literature. Movement disorders, 12:531-535. Robertson MM, Stern JS (1998) Tic disorders: new developments in Tourette syndrome and related tic disorders. Curr Opin Neurol, 11:373-380. Robertson MM (1998) The Gilles de la Tourette syndrome: the current status. Br J Psychiatry, 154:147-69. Robertson MM (2003) Diagnosing Tourette syndrome. Is it a common disorder? J Psychosom Res, 55:3-6. Scahill L, Leckman JF, Schultz RT at al. (2003) A placebo-controlled trial of risperidone in Tourette syndrome. Neurology, 8:1130-5. Singer HS (2000) Current issues in Tourette Syndrome. Mov Disord, 15:1051-1063. The Tourette Syndrome Classification Study Group (1993) Definitions and classification of tic disorders. Arch Neurol, 50:1013-1016. Toros F, Tot S, Avci A (2002) Tourette Disorder in Children and Adolescents: Sociodemographic,Clinical Features and Comorbidity. Turk J Psychiatry, 13(3): 187-196. Van Den Eynde F, Naudts KH, De Saedeleer S et al. (2005) Olanzapine in Gilles de la Tourette syndrome: beyond tics. Acta Neurol.Belg, 105:206-211. Yaryura-Tobias JA (1979) Gilles de la Tourette syndrome. Interactions with other neuropsychiatric disorders. Acta Psychiatr Scand, 59:9-16. |
Antipsikotik İlaçların Etki Mekanizmaları: Şizofreni Tedavisinde ?Atipiklik? Bir Üstünlük mü? Dr. A. Elif ANIL YAĞCIOĞLU GİRİŞ Klorpromazinin 1952'de Delay ve Deniker tarafından antipsikotik (AP) özelliğinin olduğu gösterildiğinden beri AP'lerin şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların tedavisindeki etki mekanizmaları derinlemesine incelenen bir alan olmuştur. İzleyen yıllarda klozapinin keşfi ve klinik kullanımıyla birlikte ?atipik? AP'ler (AAP) kavramı gündeme gelmiştir. Temelde tipik AP'lere (TAP) göre düşük ekstrapiramidal sistem (EPS) bulguları riski taşımaları nedeniyle ?atipik? olarak adlandırılan bu ?yeni? kuşak AP'ler, 1990 başlarından itibaren yeni üyeleriyle şizofreni tedavisini güçlendirmiştir. Günümüzde oldukça çeşitlenmiş olan AP'lerin farklı gruplandırmalar altında incelendiği görülmekle birlikte, özetle şu şekilde bir sınıflama uygun olabilir: I) Tipik/İlk Kuşak Antipsikotikler Dopamin reseptör antagonistleri II) Atipik/Yeni Kuşak Antipsikotikler İkinci kuşak: Serotonin dopamin antagonistleri; Benzamidler Üçüncü kuşak: Kısmi dopamin agonistleri (Dopamin sistem dengeleyicileri) I) TİPİK/İLK KUŞAK ANTİPSİKOTİKLER Tüm TAP'lerin ortak ve temel etki mekanizması dopaminerjik D2 reseptörlerine yüksek ilgi (afinite) ve antagonizma göstermeleridir ve bu ilaçların tedavi edici dozları ile D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri arasında güçlü bir bağlantı bulunmaktadır. In vivo pozitron emisyon tomografi (PET) ve tek foton emisyon bilgisayarlı tomografi (SPECT) çalışmaları da dopamin reseptör tutulumunun AP yanıt ve yan etkiler ile ilişkisini göstermiştir (Miyamoto ve ark. 2005). Bu çalışmalarda AP etkinin % 65-70 striatal D2 reseptör blokajı ile ilişkili olduğunu, % 80'nin üzerindeki D2 reseptör blokajının ise EPS yan etki riskini arttırdığı saptanmıştır (Farde ve ark. 1992). Görüntüleme çalışmaları TAP'lerin tedavi edici dozlarının limbik kortikal alanda ve striatumdaki D2 reseptörlerini yüksek ve eşit oranlarda bloke ettiğini gösterdiğinden TAP'lerle EPS yan etki riskini en aza indirmek için % 65-80 D2 blokajı aralığı tedavi edici pencereyi oluşturmakta ve bu nedenle ?eşik? olarak nitelendirilmektedir. Ancak reseptör işgali modelinin de sınırlılıkları bulunmaktadır. Bazı hastalar, bu aralığın altındaki işgal oranlarında tedaviye yanıt verirken, bazı hastalar yeterli D2 blokajına rağmen tedaviye yanıt vermemektedir (Kapur ve ark. 2000). Düşük doz haloperidolün (2-5 mg/gün) % 60-80 D2 blokajı oluşturması beklenirken, günlük pratikte bu dozların 5-20 katı kullanılabilmektedir. Bu durumun uzun süreli TAP kullanımıyla oluşan D2 aşırı duyarlılığıyla ilişkili reseptör sayısında artışa bağlı olduğu, bu nedenle de kronik hastalarda dopaminerjik ileti üzerinde aynı etkiyi sağlamak için doz artışı gerekebileceği belirtilmektedir (Kapur ve ark. 2000, Waddington ve ark. 2003, Miyamoto ve ark. 2005). Antipsikotiklerin hızla sağladığı striatal D2 reseptör blokajı, tedaviye yanıtın yavaş ve zamana bağlı ortaya çıkışıyla uyumlu değildir. Bu ilaçlar akut olarak postsinaptik dopamin reseptörlerini bloke etmekte ve bunu presinaptik dopamin etkinliğinde artış izlemektedir. Dopamin metabolizması ve dopaminerjik nöronların ateşlemesindeki bu artışa ?depolarizasyon aktivasyonu? denilmektedir. Bu erken yanıtı daha sonra presinaptik dopamin etkinliğinin baskılanması izlemektedir ve bu süreç klinik yanıt için gereken zamana denk düşmektedir. Hem substantia nigra pars compakta (A9), hem de ventral tegmental alandaki (A10) aktif dopamin nöronlarındaki bu kendiliğinden ortaya çıkan azalma ?depolarizasyon inaktivasyonu (bloğu)? olarak tanımlanmaktadır (Chiodo ve Bunney 1983, Miyamoto ve ark. 2005). II) ATİPİK/YENİ KUŞAK ANTİPSİKOTİKLER Atipik AP'lerin TAP'ler gibi etkilerini açıklayan tek bir mekanizmadan bahsetmek güçtür, ancak AP etki için belirli düzeyde D2 reseptör antagonizması yine bu ilaçlar için de ilk koşuldur. Ekstrapiramidal sistem yan etki özellikleri de dahil olmak üzere diğer yan etkileri ve reseptör etkinlikleri belirgin farklılıklar gösteren bu ?yeni kuşak? AP'leri bir grup altında toplamanın ne derece doğru olduğu tartışılabilir. Ancak ?atipiklik? kavramı bu grubu TAP'lerden ayrı ve farklı bir yere oturtması ve tarihi anlamından dolayı yine de özelliğini korumaktadır. AAP ve TAP'ler arasındaki farklılığın farmakolojik temeline yönelik değişik varsayımlar bulunmakla birlikte günümüzde iki temel varsayım ön plana çıkmaktadır (Abi-Dargham ve Laruelle 2005). Bu iki varsayıma göre AAP'lerin: II. 1) Dopamin (DA) ve serotonin (5-hidroksi triptamin/5-HT) sistemlerinin her ikisi ile de etkileşim ve yüksek 5HT2A/D2 reseptör antagonizması oranına sahip olduğu, II. 2) Dopamin D2 reseptörleri ile 1) mezolimbik seçicilik veya 2) daha zayıf blokaj ile farklı bir etkileşim biçimi sergilediği düşünülmektedir ve bu iki varsayım aşağıda detaylı incelenmektedir. ?Atipiklik? üzerine olan varsayımların ele alındığı bölümleri, AAP'lerin farklı reseptör etkinlikleri ve klinik anlamı (II. 3), atipik özelliklerle ilişkili diğer mekanizmalar (II. 4) ile klozapinin üstün etkisiyle ilişkili özgül mekanizmalar alt bölümleri (II. 5) izleyecektir. II. 1) Serotonin-dopamin antagonizması varsayımı Serotonin-dopamin antagonizması varsayımı (Meltzer ve ark. 1989) antipsikotik ilacın 5HT2A reseptöründe, D2 reseptörüne ilgisinden daha yüksek bir orana sahip olmasının ?atipikliği? belirlediğini ve bu AP'lerin artmış etki ve azalmış EPS yan etkilerine yatkınlığını açıkladığını öne sürmektedir. Bu varsayım paralelinde ilk ?atipik? AP olan klozapinden sonra benzeri özellikler taşıdığı düşünülen diğer serotonin- dopamin antagonistleri ketiyapin, olanzapin, risperidon ve ziprasidon gibi AAP'ler geliştirilmiştir. Seçici 5HT2A reseptör antagonisti olan M-100907'nin haloperidol ile kıyaslandığında şizofrenide monoterapi olarak etkisiz olması sadece 5HT2A antagonizmasının AAP'lerin etkisini tek başına açıklayamayacağını göstermektedir (de Paulis 2001). Ancak yapılan hayvan çalışmalarında 5HT2A ve D2 reseptör antagonizması birleşiminin şizofreni tedavisinde pozitif, negatif ve bilişsel belirtileri düzeltmeye etkisi ile ilişkili kanıtlar sınırlı sayıda olmakla birlikte mevcuttur. Bu kanıtlara hayvan modellerinde 5HT2A/2B/2C reseptör antagonisti ritanserin ve seçici D2/D3 reseptör antagonisti olan raklopridin birlikte verilmesi örnek olarak verilebilir. Bu iki ilaç birlikte verildiğinde, AP etkiyi gösteren klasik bir test olan ?koşullanmış kaçınma yanıtını? bloke edici etkinin arttığı gösterilmiştir (Wadenberg ve ark. 1996). Aynı zamanda beyinde DA salımı üzerine tek başına etkisi bulunmayan ritanserin, rakloprid ile birlikte verildiğinde prefrontal kortekste (PFK) DA salınımını arttırdığı, striatumda DA salınımını ise etkilemediği gösterilmiştir (Andersson ve ark. 1995). Diğer bir çalışmada, sıçanlara M 100907 ve 0.1 mg/kg gibi düşük doz (% 80'den düşük D2 işgali oluşturacak) haloperidolün bir arada verilmesiyle kortikal DA salınımıyla ilgili güçlendirici bir birleşik etki (sinerji) sağlanmış, haloperidol yüksek doza çıkıldığında ise kortikal DA salınımda bu tür bir etki gözlenmemiştir (Liégeois ve ark. 2002). Bu çalışma güçlü 5HT2A antagonizmasının zayıf D2 reseptörü blokajı ile bir arada olmasının önemine işaret etmektedir; kortikal DA salınımı açısından klozapin benzeri bir özelliğin nigrostriatal işlevleri az düzeyde etkileyen bir dozda uygulanan haloperidol ile 5HT2A reseptör antagonistlerinin beraber kullanımıyla oluşabileceğini düşündürtmektedir (Meltzer ve ark. 2003). Şizofreni hastalarında yapılan çift kör plasebo kontrollü bir diğer çalışmada ise düşük doz haloperidole ritanserin eklenmesinin negatif belirtilerin düzelmesine de katkısı olduğu gösterilmiştir (Duinkerke ve ark. 1993). Serotonin 5HT2A antagonizmasının olası rolünü incelemek açısından dopamin D2 antagonistleri ve M-100907 gibi seçici 5HT2A reseptör antagonistlerinin beraber kullanımlarını inceleyen çalışmalara gereksinim vardır (Miyamoto ve ark. 2005). Serotonin 5HT2A/D2 antagonizması varsayımına yönelik çeşitli eleştiriler bulunmaktadır. Bu eleştiriler özellikle aşağıda detaylı olarak aktarılan hızlı ayrılma/ ?vur kaç? varsayımını öne süren araştırmacılar tarafından getirilmektedir ve en önemlileri şu şekilde sıralanabilir (Seeman 2002). 1) Remoksipirid ve amisulpirid gibi AP'ler atipik özellikler gösteren AP'ler olmakla beraber 5HT reseptörlerini işgal etmemekte ve diğerlerinden ayrılmaktadırlar. 5HT reseptörlerinin blokajı AP etki için gerekli değildir. 2) M 100907 ile seçici 5HT2A reseptör blokajının rakloprid ile oluşturulan D2 reseptör blokajıyla oluşturulan katalepsiyi arttırdığı yönünde bulgular bulunmaktadır (Wadenberg ve ark. 2001). 3) Serotonin 5HT2A/D2 varsayımı doğrultusunda TAP ve AAP'ler arasında keskin bir sınır çizilememektedir ve bu varsayımla D2 reseptörlerine gevşek bağlanma varsayımına göre atipik olarak nitelenebilecek antipsikotikler arasında daha fazla sayıda kural dışı kalan antipsikotik bulunmaktadır. 4) Yüksek 5HT2/D2 oranı EPS bulgularını tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Örneğin risperidon (6mg/gün) ile yüksek 5HT2A reseptör işgali (% 95) gözlenmekle beraber hastaların çoğunda EPS bulguları önlenememiştir (Nyberg ve ark. 1996). Aynı zamanda klorpromazin 5HT2A reseptörlerini bloke etmekle birlikte yine de EPS belirtilerine neden olabilmektedir (Trichard ve ark. 1998). 5) Yapılan PET çalışmalarında 5HT2A reseptörlerindeki blokajın AP etki için gerekli olan veya EPS bulgularının ortaya çıktığı D2 işgali aralığını değiştirmediği gösterilmiştir (Kapur ve ark. 1999). 6) Serotonin 5HT2A/D2 oranı, sadece D2 reseptörlerine olan ilginin arttırılması veya azaltılması ile değiştirilen ve oluşturulan izomerlerle atipik özellikler sağlanabilmekte veya atipik özellikler yok edilebilmektedir. Örneğin bir AAP olan klozapinin izomeri olan izoklozapin ile D2 reseptör ilgisi arttırılarak 5HT2/D2 oranı düşürülmekte ve atipik özellikler ortadan kalkmaktadır (Kapur ve ark. 2002). Tersine, bir TAP olan loksapinin izomeri olan izoloksapin ile D2 reseptör ilgisi azaltılarak 5HT2/D2 oranı yükseltilebilmekte ve atipik özellikler sağlanabilmektedir (Natesan ve ark. 2005). Özetle bu eleştiriler yüksek 5HT2/D2 oranının atipik özellikler için gerekli ve yeterli olmadığını, antipsikotik etki için esas belirleyici öğenin ilacın D2 reseptörlerine olan ilgisi olduğunu öne sürmektedir. II. 2) Atipik antipsikotiklerin D2 reseptörleri ile farklı etkileşim biçimi II. 2. 1) Mezolimbik seçicilik varsayımı Atipik AP'lerin mezolimbik dopaminerjik sistem üzerinde nigrostriatal dopaminerjik sisteme göre seçici olarak etki gösterdikleri ve nükleus akumbensteki D2 reseptörlerinin blokajının D2 reseptör antagonistlerinin AP özelliğinden sorumlu olduğu öne sürülmektedir (Abi-Dargham ve Laruelle 2005). Atipik AP'lerin dozla ilişkili biçimde A9 nöronlarına göre A10 nöronlarının ateşlenmesinde seçicilik göstermesi ve striatumdan çok nükleus akumbenste gen ekspresyonunun başlatılmasına yol açması mezolimbik seçiciliklerinin önemli göstergeleri olarak düşünülmektedir (Chiodo ve Bunney 1983, Robertson ve ark. 1994). Ancak AAP'lerle laboratuvar çalışmalarında hayvanlarda düşük dozlarda görülen bu seçiciliğin klinikte kullanılan dozlarda insanlar için geçerli olup olmadığı sorgulanabilecek bir konudur. Temel etki mekanizması mezolimbik seçicilik özelliği üzerine dayanan AAP'ler için benzamidler örnek verilebilir. Sülpirid ve benzeri (analoğu) amisülpirid, D1 benzeri veya dopaminerjik olmayan reseptörlere ilgisi düşük olan, oldukça seçici ve yüksek ilgili D2/D3 reseptör antagonistleridir ve 5HT2A reseptör antagonizması özelliği taşımamaktadırlar. Laboratuvar çalışmaları düşük doz amisülpirid ve sülpiridin D2 otoreseptörlerini bloke ettiğini ve dopaminerjik salınım ve iletimi arttırdığını göstermektedir. Daha yüksek dozların ise postsinaptik dopamin reseptörleriyle ilişkili olduğu ve laboratuvar testlerinde AP etkiyi yordayan davranış değişikliklerine neden olurken katalepsiye neden olmadığı, yani EPS yan etki oluşturma yatkınlığının düşük olduğunu gösterilmiştir (Perrault ve ark. 1997). Yapılan PET ve SPECT çalışmaları amisülpiridin temporal kortikal D2/D3 reseptörlerine doza bağımlı şekilde bağlandığını, ancak bu striatum dışı seçiciliğin daha yüksek dozlarda kaybolduğunu (striatal D2/D3 reseptör tutulumunun artmasıyla) göstermektedir. Amisülpiridin striatal D2 reseptörlerine orta düzeydeki ilgisi ve limbik kortikal D2/D3 reseptörlerine seçiciliğinin gerek tedavi edici etkisi, gerekse düşük EPS yan etki özelliklerinden sorumlu olduğu bildirilmektedir (Xiberas ve ark. 2001, Bressan ve ark. 2003, la Fougere ve ark. 2005). Amisulpiridin aynı zamanda klozapine benzer biçimde D2 reseptörlerinden hızlı ayrılma özelliği de bulunmaktadır (Seeman 2002). Atipik AP'lerin mezolimbik seçiciliği görüntüleme çalışmaları ile de desteklenmektedir. Yapılan SPECT çalışmalarında amisülpirid, klozapin, olanzapin, ketiyapin, risperidon ve sertindolün temporal korteksteki D2 reseptör işgalinin striatal D2 reseptörü işgalinden daha fazla olduğu gösterilmiş, PET çalışmalarında da aynı bulgu yine amisülpirid, klozapin, olanzapin ve risperidon için tekrarlanmıştır. Ancak bölgesel olarak bu farklı düzeylerdeki reseptör işgalini gösteremeyen çalışmalar da bulunmaktadır (Abi-Dargham ve Laruelle 2005). II. 2. 2) Daha zayıf blokaj Atipik AP'lerin TAP'lere kıyasla striatal D2 reseptörleri üzerinde daha zayıf ve orta derecede blokaj yaptığı Pilowsky ve arkadaşlarının (1992) bu konu üzerindeki öncü SPECT çalışmasından bu yana tekrarlanarak gösterilmiş bir bulgudur. Özellikle amisülpirid, klozapin ve ketiyapin ile tedavi edici dozlarda striatal D2 reseptörlerinde % 40- 60 işgal düzeyleri bildirilmektedir (Xiberas ve ark. 2001, Pilowsky ve ark. 1997, Stephenson ve ark. 2000). Görüntüleme çalışmalarındaki bu gözlem klinikte kullanılan AAP dozlarının TAP dozlarından daha düşük olmasıyla ilişkili olabilir (Abi-Dargham ve Laruelle 2005). II. 2. 2a) Hızlı ayrılma/?vur kaç? varsayımı Atipik AP'lerin TAP'lere göre D2 reseptörleri ile farklı bir etkileşimi olduğu görüşü için alternatif bir bakış hızlı ayrılma veya ?vur kaç? varsayımıdır. Hızlı ayrılma varsayımına göre D2 reseptörlerinden hızlı moleküler ayrılma (koff) bir D2 antagonistinin ?atipik?liğini belirleyen tek ve en önemli özelliktir. Hızlı ayrılma varsayımına göre düşük D2 reseptör ilgisinin AAP'leri TAP'lerden ayıran en önemli özellik olduğu belirtilmektedir (Kapur ve Seeman 2000, Abi-Dargham ve Laruelle 2005). Yakın dönemde yapılan in vitro çalışmalar AP'lerin D2 reseptörlerinden koff değeriyle tarif edilen farklı hızlarla ayrıldıklarını göstermektedir. Atipik AP'lerin TAP'lere göre grup olarak daha yüksek koff değerleri, yani daha hızlı ayrılma sabitleri bulunmaktadır. Ancak kendi aralarında da bu özellikleri fark göstermektedirler (ör: ketiyapin > klozapin> olanzapin> ziprasidon> risperidon) (Seeman 2002). Bu varsayıma göre düşük ilgisi ve hızlı koff olan AP'ler artış ve azalmada esnekliğe izin vererek daha fizyolojik bir dopamin iletimi ve daha az EPS bulguları ile negatif belirtilerde düzelme sağlar. Bu durumun birincil negatif belirtilerde düzelme ile ilişkili olup olmadığını kesin olarak söylemek bu aşamada mümkün değildir. Klozapin açısından bakıldığında hızlı ayrılma varsayımının dirençli şizofreni hastalarında bu AP'nin üstünlüğünü açıklayabilecek bir varsayım olmadığı belirtilmektedir. Klozapinin özgün etkisinde diğer reseptörlerin rolünün büyük olabileceği dışlanamazken, hızlı ayrılma özelliğiyle dopamin sistemininin duyarlılığını arttırmasının da önemli olduğu düşünülmektedir (Kapur ve Seeman 2001). Hızlı ayrılma varsayımıyla ilgili önemli bir soru dopamin yolaklarındaki farmakolojik etkinin AP'lerin tüm tedavi edici klinik etkilerinden sorumlu olup olmadığıdır. Bir diğer önemli ancak yanıtı belli olmayan soru optimal koff değerinin ne olduğudur. Özetle tedavi edici etkiyi arttırmak ve D2 ile ilişkili yan etkileri azaltmak için bir AP D2 reseptörlerine ne kadar süre bağlı kalmalı belli değildir (Kapur ve Seeman 2001). Atipiklik kavramını açıklamada hızlı ayrılma/ ?vur kaç? varsayımına yönelik de çeşitli eleştiriler bulunmaktadır ve bu eleştiriler şu şekilde sıralanabilir (Meltzer ve ark. 2003). 1) Ölçülen veya hesaplanan bazı koff değerlerinin (Kapur ve Seeman 2000) atipiklik açısından sorgulanabilir olduğu öne sürülmektedir. Örneğin Kapur ve Seeman (2000) tarafından sertindol (koff: 0.014) haloperidolden (koff: 0.017) daha yavaş bir koff değerine sahip iken, olanzapinin (koff: 0.039) klorpromazinden (koff: 0.020) sadece biraz daha hızlı bir koff değerinin olduğu bildirilmiştir; koff değeri küçüldükçe reseptörden ayrılma hızının yavaşladığı ve ?atipiklik? özelliğinin azaldığı öne sürülmekle beraber, yukarıda aktarılan sertindol ve olanzapin bu varsayıma rağmen atipik özellikli antipsikotikler olarak kabul görmektedir. 2) Sertindol, risperidon veya ziprasidon D2 reseptörlerine yüksek ilgi göstermektedir. Bu AP'lerin kullanımıyla ağır EPS bulgularının ortaya çıkması gerekirken bunun sıklıkla gözlenmemesi 5HT2A antagonizması gibi ek farmakolojik özelliklerin bu durumu dengelediğini düşündürtmektedir. Kısaca, D2 reseptörlerine ilgisi yüksek atipik antipsikotiklerin 5HT2A antagonizması gibi bir ek özelliği olmasa atipikliğin sağlanamayacağı öne sürülmektedir. II.2.2b) Kısmi dopamin agonizması Atipik AP'lerin TAP'lere göre D2 reseptörleri ile farklı etkileşim biçimlerinden birisi de kısmi dopamin agonizmasıdır. Kısmi dopamin agonistleri D2 reseptörlerine yüksek ilgi gösteren ve sınırlı iç (intrinsic) etkinlik içeren bileşenlerdir. Üçüncü kuşak AP'ler olarak da adlandırılabilecek bu grubun ilk üyesi olan aripiprazolün etki mekanizmasında D2 reseptörlerindeki kısmi agonistik etkisine ek olarak 5HT2A antagonizmasının da rolünün bulunduğu düşünülmektedir. Kısmi agonizma gösteren ?dopamin sistemi dengeleyicilerinin? mezolimbik yolakta D2 blokajı ile AP etki sağlarken, nigrostriatal yolakta dopamin etkinliğini eş zamanlı olarak azaltmadıkları için EPS yan etkilerine neden olmadıkları, mezokortikal yolakta da dopamin etkinliğinde artış ile negatif ve bilişsel belirtilerde düzelme sağlayabildikleri bildirilmektedir. ?İşlevsel seçicilik? varsayımı kısmi dopamin agonistlerinin hücresel çevreye (milieu) göre (örneğin reseptör ve G protein komplemanı konsantrasyonu) agonist/kısmi agonist/antagonist özellikli, hücre tipine özgül, değişik işlevsel etkileri olabileceğini öne sürmektedir (Shapiro ve ark. 2003, Monkul ve Akdede 2005). II.3) Atipik antipsikotiklerin farklı reseptör etkinlikleri ve klinik anlamı Benzamidler dışındaki AAP'lerin D2 ve 5HT2A reseptörleri dışında çok sayıda etki gösterdikleri reseptörler bulunmaktadır. Bunlar arasında diğer dopamin (D1, D3, D4), serotonin (5HT1A, 5HT2C, 5HT6 ve 5HT7), muskarinik kolinerjik, α adrenerjik ve histaminerjik reseptörler sayılabilir. Atipik AP'lerin bu diğer reseptör etkinlikleri değişkenlik gösterebilmektedir. Bu değişkenliğin pozitif, negatif, bilişsel ve depresif belirtilerin tedavisi bağlamında fark yaratabileceği düşünülmektedir (Stahl 2004). Bu gözden geçirmede, yazında sıkça irdelenmeleri ve ilgili güncel bulguların önemi ve tutarlılığı göz önüne alınarak 5HT2A, 5HT2C, 5HT1A,α1 ve α2 adrenerjik reseptör etkinlikleri ve klinik anlamı ele alınacaktır. II.3.1) 5HT2A reseptörleri ve antagonizması Serotonin 5HT2A reseptörleri beyinde yaygındır ve en yüksek konsantrasyonda kortekste bulunmaktadır (Hoyer ve ark. 1986). Kortikal ve hipokampal piramidal glutamaterjik nöronlarda (Jakab ve Goldman-Rakic 1998) ve GABAerjik ara nöronlarda da (Willins ve ark 1997) bulunurlar; GABAerjik ara nöronlardaki etkileriyle GABA salınımını arttırabildikleri gibi, piramidal nöronlardaki etkileriyle GABA-A akımının etkisini de azaltabilirler. Nigrostriatal ve mezokortikolimbik DA nöronlarının kaynaklandığı ve terminallerinin bulunduğu substantia nigra ve ventral tegmentumda da 5HT2A reseptörleri bulunur (Nocjar ve ark. 2002, Meltzer ve ark. 2003). Serotonin 5HT2A reseptörleri üzerinden olan serotonerjik uyarım, DA ve noradrenalin (NA) nöronları üzerinden DA ve NA salınımını azaltırken, 5HT2A antagonizması bu dolaylı azalmanın (disinhibisyonun) ortadan kalkmasını sağlayarak DA ve NA salınımını arttırmaktadır (Stahl 2004). Yapılan çok sayıdaki laboratuvar çalışmasında 5HT2A antagonistleri verilen sıçan PFK'sında DA ve NA salınımının arttığı gösterilmiştir (Zhang ve ark. 2000). Serotonin 5HT2A antagonizmasının bu özelliği ile AAP'lerle PFK'de sağlanan etkinin belirgin olması negatif, bilişsel ve depresif belirtilerdeki düzelme açısından önem taşımaktadır (Stahl 2004). Serotonin 5HT2A antagonizması ve dopaminerjik etkinliğinin ilişkisi incelendiğinde 4 ana dopaminerjik sistem olan mezolimbik, nigrostriatal, mezokortikal ve tüberoinfundibuler sistemler üzerindeki etkileşimi ayrı ayrı incelemek AAP'lerin etki ve yan etki özelliklerini anlamada önemlidir. Serotonin 5HT2A antagonizmasının, mezolimbik sistemde D2 antagonizması ve AP etki ile ilişkisi yoktur. Striatumda D2 reseptörleri 5HT2A reseptörlerine göre daha fazla miktarda bulunmaktadır, ancak AAP'ler % 70-80'den düşük D2 blokajı yapmaları nedeniyle nigrostriatal sistemde ise D2 blokajını geri çevirerek EPS bulgularında azalma sağlamaktadır. Kortekste ise 5HT2A reseptörleri D2 reseptörlerinden daha fazla miktarda bulunmaktadır. Atipik AP'lerin güçlü kortikal 5HT2A blokajı yapmaları ve frontal kortekste D2 reseptörlerinden çok D1 reseptörlerinin yoğun olması nedeniyle AAP'ler mezokortikal sistemde D2 blokajını geri çevirebilmektedir. Bu durum bilişsel ve negatif belirtilerde düzelme açısından katkı sağlamaktadır. Tüberoinfundibuler sistemde ise bütün 5HT2A antagonisti AP'lerle aynı düzeyde olmamakla beraber D2 blokajını geri çevirerek hiperprolaktinemi oluşumunu azaltabilmektedir (Leuner ve Muler 2006, Stahl 2000). Tüm AP'lerin psikotik belirtiler üzerindeki etkisinden sorumlu temel etki mekanizmasının dopamin D2 reseptör blokajı olması nedeniyle bu noktadan itibaren AP'lerin farklı reseptör ilgileri D2 reseptör ilgileri ile karşılaştırılarak sunulacaktır. Farklı AP'lerin 5HT2A ve D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri karşılaştırıldığında ziprasidon, risperidon, olanzapin, ketiyapin ve aripiprazolün 5HT2A reseptörüne D2 reseptörüne göre oldukça güçlü ve yüksek ilgi gösterdikleri görülmektedir (Şekil 1). II. 3. 2) 5HT2C reseptörleri ve antagonizması Serotonin 5HT2C reseptörü postsinaptik yerleşimli ve 5HT2A reseptörleri ile yapısal benzerlik gösteren bir reseptördür. Substantia nigra ve VTA'da daha yoğun olarak bulunurlar (Meltzer ve ark. 2003). Serotonin 5HT2C reseptörleri üzerinden olan serotonerjik uyarım, GABA ara nöronları aracılığıyla DA ve NA nöronları üzerinden DA ve NE salınımını azaltırken, 5HT2C antagonizması tam tersine DA ve NA salınımını arttırmaktadır (Stahl 2004). Serotonin 5HT2A antagonistleri ile olduğu gibi 5HT2C antagonistleri ile yapılan çok sayıdaki laboratuvar çalışmasında 5HT2C antagonistlerinin sıçan PFK'sında DA ve NA salınımı arttırdığı gösterilmiştir (Millan ve ark. 1998, Di Matteo ve ark. 1998). Serotonin 5HT2C antagonizmasının bu özelliği ile AAP'lerle PFK'de sağlanan etkinin belirgin olması negatif, bilişsel ve depresif belirtilerdeki düzelme açısından önem taşımaktadır. Serotonin 5HT2A ve 5HT2C antagonizmasının PFK'deki benzer etkilerinin birbirine eklenmesiyle AP'lerin negatif, bilişsel ve depresif belirtiler üzerindeki etkilerinin güçlendirildiği öne sürülmektedir (Meltzer ve ark. 2003). Farklı AP'lerin 5HT2C ve D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri karşılaştırıldığında ziprasidon, olanzapin ve klozapinin 5HT2C reseptörüne D2 reseptörüne göre oldukça güçlü ve yüksek ilgi gösterdikleri görülmektedir (Şekil 1). Serotonin 5HT2C reseptörü ve beslenme davranışı, obesite arasında güçlü ilişki gösteren çalışmalar bulunmaktadır. 5HT2C reseptör geni silinmiş (knockout) farelerde obesite ve artmış yeme davranışı gözlenirken, 5HT2C agonistlerinin (ör: fenfluramin, mCPP) agonizmasının laboratuvar çalışmalarında kilo alımını ve gıda tüketimini azalttığı gözlenmiştir. Serotonin 5HT2C antagonizmasının AAP kullanımına bağlı kilo alımında önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Ziprasidonun güçlü 5HT2C antagonizmasına rağmen kilo alımı açısından avantajlar göstermesi kilo alımı açısından önemi olan diğer farmakolojik özelliklerin (örneğin antihistaminik, antikolinerjik) belirgin olmaması ile açıklanmaya çalışılmaktadır (Schmidt 2001). II. 3. 3) 5HT1A reseptörleri ve kısmi agonizması Serotonin 5HT1A reseptörleri üzerinde agonistik etki, hem presinaptik hem de postsinaptik düzeyde işlevsel olarak 5HT2A reseptörüne antagonistik özellik göstermektedir. Gerek Rafe nükleusunda presinaptik yerleşim gösteren somatodendritik otoreseptörler ve gerek korteks piramidal nöronları ve hipokam****a yerleşimi yoğun olan postsinaptik reseptörler üzerinden olan 5HT1A reseptör etkinliği serotonerjik nöron inhibisyonu ile sonuçlanmaktadır. Atipik AP'lerle gözlenen 5HT1A kısmi agonizmasının presinaptik olarak 5HT depolarını doldurarak ve 5HT1A reseptörlerini desensitize ederek, özetle 5HT nöronal disinhibisyonu arttırarak anksiyolitik ve antidepresan etkiye katkı sağladığı düşünülmektedir. Postsinaptik olarak da 5HT2A antagonistlerine benzer şekilde PFK'de DA iletimini arttırarak negatif ve bilişsel belirtilerde etkiye katkı sağladığı öne sürülmektedir (Meltzer ve ark. 2003, Stahl 2004). Serotonin 5HT1A reseptör etkinliğinin PFK'de DA iletimine etkisini incelemeyi amaçlayan bir çalışmada klozapin, risperidon ve olanzapin uygulanmakta olan sıçanlara ek olarak bir 5HT1A antagonisti olan WAY 100635 verilmiştir. Bu çalışmada uygulanan atipik antipsikotiklerle sağlanan 5HT2A reseptör blokajı ve D2 reseptör blokajının PFK'de DA salınımı arttırdığı, WAY 100635 eklenerek sağlanan 5HT1A reseptör blokajının DA salınımını daha da fazla artırdığı gösterilmiştir. WAY 100635 ile 5HT1A reseptör blokajının ise bu ek etkiyi ortadan kaldırdığı gözlenmiştir. Sonuç olarak 5HT2A ve D2 reseptör blokajı birlikteliğinin PFK'den DA salınımını kısmen de olsa 5HT1A reseptör aktivasyonu üzerinden yapmakta olduğu gösterilmiştir (Ichikawa ve ark. 2001). Farklı AP'lerin 5HT1A ve D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri karşılaştırıldığında ziprasidon, ketiyapin, klozapin ve aripiprazolün 5HT1A reseptörüne D2 reseptörüne göre oldukça güçlü ve yüksek ilgi gösterdikleri görülmektedir (Şekil 1). II. 3. 4)α1, α2 reseptörleri ve antagonizması Gerek α1, gerek α2 reseptörüne klozapinin yüksek ilgi göstermesi nedeniyle bu reseptör etkinliklerinin AP etkideki rolü yakından incelenmektedir. Adrenerjik α1 antagonisti olan prazosinin ve 2 antagonisti olan idazoksanın her ikisinin de tek başına AP etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Adrenerjik α1 reseptörü antagonizmasının açık klinik etkilerinin başında ortostatik hipotansiyon ve sedasyon yan etkileri gelmektedir. Prazosin DA etkinliklerinde inhibisyon yapmaktadır ve sistemik idazoksan uygulanmasının ise sıçanda PFK'de DA iletimini arttırdığı ve bu durumun özellikle negatif ve bilişsel belirtiler açısından önemli olabileceği belirtilmektedir. Klozapin ve diğer AP'lerin presinaptik olarak yaptığı α1 reseptör antagonizmasının dopaminerjik aşırı yanıtı kontrol altına alarak AP etkiye katkıda bulunabileceği öne sürülmektedir (Svensson 2003). Adrenerjik α1 reseptör antagonizmasının D2 reseptör antagonizması ile birlikte AP etkide güçlenme sağlayabileceği belirtilmektedir (Hertel ve ark. 1999). Şizofrenide temel bir bozukluk olduğu kabul edilen sensorimotor kapılama (gating) bozukluğunda etkili olabileceğinin işareti olarak prazosinin prepuls inhibisyon (PPI) bozukluğunu da geri çevirebildiği gösterilmiştir (Bakshi ve Geyer 1997). Ek olarak α1 reseptör blokajının 5HT2 reseptör blokajı ile birlikte AP etkiyi güçlendirebileceği öne sürülmektedir (Svensson 2003). Adrenerjik α2 reseptör antagonizmasının da D2 reseptör antagonizması ile birlikte AP etkide güçlenme sağlayabileceği belirtilmektedir. Sıçanlarda D2/D3 dopamin reseptör antagonisti olan raklopride 2 reseptör antagonisti idazoksan eklenmiş ve PFK'de dopamin iletiminin arttığı ve AP yanıtı yordayan koşullanmış kaçınma davranışında baskılanmanın güçlendiği gözlenmiştir (Hertel ve ark. 1999). Yakın zamanda yapılan bir sıçan mikrodiyaliz çalışmasında düşük doz haloperidol ve olanzapine eklenen idazoksan tedavisinin AP etkiyi yordayan koşullanmış kaçınma davranışının baskılanmasını arttırdığı, özellikle PFK'de DA düzeyini arttırdığı ve haloperidole bağlı katalepsiyi geri çevirdiği gözlenmiştir (Wadenberg ve ark. 2006). Farklı AP'lerin α1 ve D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri karşılaştırıldığında klozapin, risperidon ve ketiyapinin α1 reseptörüne D2 reseptörüne göre oldukça güçlü ve yüksek ilgi gösterdikleri görülmektedir (Şekil 1). Adrenerjik α2 ve D2 reseptörlerine bağlanma ilgileri karşılaştırıldığında ise sadece klozapinin 2 reseptörüne D2 reseptörüne göre oldukça güçlü ve yüksek ilgi gösterdiği görülmektedir. Tipik AP'ler arasında düşük güçlülerin (potans) α1 reseptörüne ilgilerinin daha yüksek olduğu bilinmektedir (Stahl 2000). II.4) Diğer mekanizmalar Prefrontal kortekste asetilkolin (Ach) salınımında artış ve glutamat düzenlenmesi gibi bazı farklı mekanizmalar AAP'lerin etki mekanizmaları arasında yer almaktadır ve TAP'lere göre ek faydaları olabilir. Bu iki mekanizmaya aşağıda kısaca değinilecektir. Sıçanlarda yapılan mikrodiyaliz çalışmalarında klozapin, olanzapin, risperidon ve ziprasidon gibi AAP'lerin PFK'de Ach salınımında artış sağladığı; haloperidol, tiyoridazin gibi TAP'lerin uygulanmasıyla ise Ach salınımında artış gözlenmediği bildirilmiştir. Deneyde uygulanan hiçbir AP'in nükleus akumbens veya striatumda Ach salınımını etkilemediği, bu etkinin PFK'ye özgü olduğu bildirilmiştir (Ichikawa ve ark. 2002). Prefrontal kortekste Ach salınımında artışın özellikle şizofrenideki bilişsel belirtilerin tedavisinde önemli olduğu düşünülmektedir. Şizofreninin etiyopatogenezinde dopaminerjik dengesizlik kadar glutamaterjik eksikliğin de rolü olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle glutamat düzenlenmesi tedavide önemli yeri olan bir etki mekanizması olarak durmaktadır. Bazı AAP'lerin akut ve kronik uygulamayla azalmış N-metil D-aspartat (NMDA) reseptör etkinliğini hücresel ve davranışsal düzeyde seçici ve deneysel olarak düzelttiği gözlenmiştir (Abi-Dargham ve Laruelle 2005). Örneğin TAP'lerle (haloperidol) böyle bir etki oluşmazken, klozapin ve olanzapin gibi AAP'lerin NMDA antagonisti fensiklidine (PCP) bağlı subkronik NMDA reseptörlerindeki işlevsel aşırı etkinliği önlediği saptanmıştır (Ninan ve ark. 2003). Atipik AP'lerin yine NMDA antagonistlerine bağlı oluşan PPI (Bakshi ve Geyer 1995) ve sosyal davranış bozukluğunu (Corbett ve ark. 1995) azalttığı, ketamine bağlı beyin metabolik aktivasyonunu bloke ettiği de (Duncan ve ark. 2000) gözlenmiştir. Klozapin, NMDA reseptör antagonistleri ile oluşan bahsedilen etkileri en güçlü bloke eden AP'dir (Olney ve Farber 1994). Klozapin ve diğer AAP'lerin bu etkilerinin mekanizması açık değildir. Atipik AP'ler ile NMDA antagonistlerinin etkilerinin inhibisyonunda glutamat reseptörlerinde moleküler değişikliklerin mi, nörotransmiter-reseptör etkileşimlerinde değişimin mi sorumlu olduğu araştırılmaya devam eden konulardır. Glutamat modülasyonunun kliniğe yansıma potansiyeli olan etkileri arasında pozitif, negatif ve bilişsel belirtilerde düzelme ve hastalık seyrinde yavaşlama sayılabilir (Miyamoto ve ark. 2005). II.5) Klozapinin üstün etkisi-klozapine özgül mekanizmalar Şizofreni tedavisini ve AP'lerin etki mekanizmalarını incelerken klozapine özgü olduğu düşünülen ve tedavideki üstünlüğünün altında yatabilecek bazı mekanizmalara özellikle dikkat edilmelidir. Klozapinin metaboliti olan N-dezmetilklozapinin klozapin ile sağlanan başarılı tedavi yanıtında önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir N-dezmetilklozapin güçlü bir allosterik M1 reseptör agonistidir (Weiner ve ark. 2004) ve hipokampal (CA1 piramidal hücrelerinde) NMDA reseptör akımlarını M1 reseptör aktivasyonu ile güçlendirdiği (glutamaterjik güçlenme) yönünde olumlu veriler bulunmaktadır (Sur ve ark. 2003). Yine N-dezmetilklozapinin D2-D3 reseptör kısmi agonizması göstermesi, bu bileşenin özgül ve önemli olabilecek etki mekanizmaları arasında gösterilmektedir (Burstein ve ark. 2005). Metaboliti dışında klozapinin kendisinin diğer AP'lerden farklı olarak sahip olduğu bazı mekanizmaların bu bileşenin özgül ve güçlü etkisiyle ilişkili olabileceği üzerinde de durulmaktadır. Bu mekanizmalar arasında klozapinin α1, α2 adrenerjik reseptör antagonizması yapması (Svensson 2003), D4 reseptörü antagonizması (Wong ve Van Tol 2003), plazma NA düzeyi ve periferik noradrenerjik etkinlikte artış sağlaması (Elman ve ark. 1999) ve NMDA reseptör kompleksiyle etkileşim üzerinden (glisin bölgesiyle etkileşim veya glisin taşıyıcısının geçici inhibisyonu kanalıyla) VTA'daki dopaminerjik nöronların inhibisyonunu sağlaması olduğu düşünülmektedir (Schwieler ve ark. 2004). Klozapinin D1 kısmi agonisti mi, antagonisti mi olduğu kesinleşmiş bir konu değildir. Ancak klozapin ile D1/D2 reseptör işgali oranının diğer AAP'lere göre yüksekliği de (striatalD1/D2 işgal oranı: klozapin 0.88, olanzapin 0.54, ketiyapin 0.41, risperidon 0.31) son zamanlarda değinilen ve önemli olabileceği düşünülen bir diğer mekanizmadır (Tauscher ve ark. 2004). SONUÇ Günümüzde hangi şizofreni hastasında hangi antipsikotiğin öncelikle yararlı olacağını öngörebilmek henüz mümkün değildir. Farmakogenetik ve farmakogenomik alanındaki gelişmelerle böyle bir öngörü gelecekte mümkün olabilecektir. Tüm AP'ler ile sağlanan D2 reseptör antagonizması, AP etki için vazgeçilmez özellik olmakla birlikte, AAP'ler ile söz konusu olan diğer etki mekanizmalarının gerek pozitif belirtiler, gerek negatif, bilişsel, depresif belirtiler ve anksiyete belirtileri üzerinde ek fayda sağlaması yukarıda aktarılan mekanizmalar bağlamında olası görülmektedir. Ancak günümüzdeki klinik uygulamalarda klozapin dışındaki AAP'lerin TAP'lere üstün olup olmadığı, halen kanıtlanması gereken bir konudur. Etki mekanizmalarındaki farklılıklar ne ölçüde hayata, kliniğe yansımaktadır, gerçek bir üstünlük söz konusu mudur sorusu henüz yanıtlanamamıştır. Atipik AP'ler ile EPS yan etkilerinin daha az olması nedeniyle hastaların tedaviye uyumunun artması ve ikincil negatif belirtilerin azalması dışında TAP'lere göre bir üstünlüğün söz konusu olup olmadığı, kontrollü klinik çalışmalar (ör: CATIE) ve meta-analizlerde gözlenen çelişkili bulgular nedeniyle (Geddes ve ark. 2000, Davis ve ark. 2003, Lieberman ve ark. 2005) tam desteklenemeyen bir durumdur. Çelişkilerin temelinde yatan önemli sorunlardan birisi çoğu araştırmada kullanılan AAP ve TAP dozlarının gerçekte karşılaştırılabilir nitelikte olmamasıdır. Ancak bu soruna özen gösteren geniş örneklemli ve bağımsız yeni çalışmalarda da (ör: CUtLASS) TAP'ler ile yaşam kalitesi, hasta tercihi, etki, yan etki ve maliyet açısından klozapin dışındaki AAP'lere göre bir olumsuzluk görülmemektedir (Jones ve ark. 2006). Atipik bir AP olmanın TAP'lere göre üstün yönleri, etki mekanizmaları bağlamında, laboratuvar çalışmalarında güçlü bir biçimde desteklenmekle birlikte, klozapin dışındaki AAP'ler için klinik açıdan da bu durumun geçerli olup olmadığının yanıtlanması ve kesinleşmesi için ek araştırma ve incelemelere gereksinim sürmektedir. KAYNAKLAR Abi-Dargham A, Laruelle M (2005) Mechanisms of action of second generation antipsychotic drugs in schizophrenia: insights from brain imaging studies. Eur Psychiatry, 20:15-27. Andersson JL, Nomikos GG, Marcus M ve ark. (1995) Ritanserin potentiates the stimulatory effects of raclopride on neuronal activity and dopamine release selectivity in the mesolimbic dopaminergic system. Naunyn Schmiedebergs Arch Pharmacol, 352:374-85. Bakshi VP, Geyer MA (1995) Antagonism of phencyclidine-induced deficits in prepulse inhibition by the putative atypical antipsychotic olanzapine. Psychopharmacology (Berl), 122:198-201. Bakshi VP, Geyer MA (1997) Phencyclidine induced deficits in prepulse inhibition of startle are blocked by prazosin, an alpha-1 noradrenergic antagonist. J Pharmacol Exp Ther, 203: 666-674. Bressan RA, Erlandsson K, Jones HM ve ark. (2003) Is regionally selective D2/D3 dopamine occupancy sufficient for atypical antipsychotic effect? An in vivo quantitative [123I] epidepride SPET study of amisulpride-treated patients. ** J Psychiatry, 160:1413-20. Burstein ES, MA J, Wong S ve ark. (2005) Intrinsic efficacy of antipsychotics at human D2, D3, and D4 dopamine receptors: identification of the clozapine metabolite N-desmethylclozapine as a D2/D3 partial agonist. J Pharmacol Exp Ther, 315:1278-87. Chiodo LA, Bunney BS (1983) Typical and atypical neuroleptics: differential effects of chronic administration on the activity of A9 and A10 midbrain dopaminergic neurons. J Neurosci, 3:1607-19. Corbett R, Camacho F, Woods AT ve ark. (1995) Antipsychotic agents antagonize non-competitive N-methyl-D-aspartate antagonist-induced behaviors. Psychopharmacology (Berl), 120:67-74. Davis JM, Chen N, Glick ID (2003) A meta-analysis of the efficacy of second-generation antipsychotics. Arch Gen Psychiatry, 60:553-64. de Paulis T (2001) M-100907 (Aventis) Curr Opin Invest Drugs, 2:123-32. Di Matteo V, Di Giovanni G, Di Mascio M ve ark. (1998) Selective blockade of serotonin2C/2B receptors enhances dopamine release in the rat nucleus accumbens. Neuropharmacology, 37:265-72. Duinkerke SJ, Botter PA, Jansen AA ve ark. (1993) Ritanserin, a selective 5-HT2/1C antagonist, and negative symptoms in schizophrenia. A placebo-controlled double-blind trial. Br J Psychiatry, 163:451-5. Duncan GE, Miyamoto S, Leipzig JN ve ark. (2000) Comparison of the effects of clozapine, risperidone, and olanzapine on ketamine-induced alterations in regional brain metabolism. J Pharmacol Exp Ther, 293:8-14. Elman I, Goldstein DS, Eisenhofer G ve ark. (1999) Mechanism of peripheral noradrenergic stimulation by clozapine. Neuropsychopharmacology, 20:29-34. Farde L, Nordstrom AL, Wiesel FA ve ark. (1992) Positron emission tomographic analysis of central D1 and D2 dopamine receptor occupancy in patients treated with classical neuroleptics and clozapine. Relation to extrapyramidal side effects. Arch Gen Psychiatry, 49:538-44. Geddes J, Freemantle N, Harrison P ve ark. (2000) Atypical antipsychotics in the treatment of schizophrenia: systematic overview and meta-regression analysis. BMJ, 321:1371-6. Hertel P, Fagerquist MV, Svensson TH (1999) Enhanced cortical dopamine output and antipsychotic-like effects of raclopride by alpha2 adrenoceptor blockade. Science, 286:105-7. Hoyer D, Pazos A, Probst A ve ark. (1986) Serotonin receptors in the human brain. I. Characterization and autoradiographic localization of 5-HT1A recognition sites. Apparent absence of 5-HT1B recognition sites. Brain Res, 376:85-96. Ichikawa J, Ishii H, Bonaccorso S ve ark. (2001) 5-HT(2A) and D(2) receptor blockade increases cortical DA release via 5-HT(1A) receptor activation: a possible mechanism of atypical antipsychotic-induced cortical dopamine release. J Neurochem, 76:1521-31. Ichikawa J, Dai J, O'Laughlin IA ve ark. (2002) Atypical, but not typical, antipsychotic drugs increase cortical acetylcholine release without an effect in the nucleus accumbens or striatum. Neuropsychopharmacology, 26:325-39. Jakab RL, Goldman-Rakic PS (1998) 5-Hydroxytryptamine2A serotonin receptors in the primate cerebral cortex: possible site of action of hallucinogenic and antipsychotic drugs in pyramidal cell apical dendrites. Proc Natl Acad Sci USA, 95:735-40. Jones PB, Barnes TR, Davies L ve ark. (2006) Randomized controlled trial of the effect on Quality of Life of second-vs first-generation antipsychotic drugs in schizophrenia: Cost Utility of the Latest Antipsychotic Drugs in Schizophrenia Study (CUtLASS 1). Arch Gen Psychiatry, 63:1079-87. Kapur S, Zipursky, RB, Remington G (1999) Clinical and theoretical implications of 5-HT2 and D2 receptor occupancy of clozapine, risperidone, and olanzapine in schizophrenia. ** J Psychiatry, 156:286-93. Kapur S, Zipursky R, Jones C ve ark. (2000) Relationship between dopamine D(2) occupancy, clinical response, and side effects: a double-blind PET study of first-episode schizophrenia. ** J Psychiatry, 157:514-20. Kapur S, Seeman P (2000) Antipsychotic agents differ in how fast they come off the dopamine D2 receptors. Implications for atypical antipsychotic action. J Psychiatry Neurosci, 25:161-6. Kapur S, Seeman P (2001) Does fast dissociation from the dopamine d(2) receptor explain the action of atypical antipsychotics?: A new hypothesis. ** J Psychiatry, 158:360-9. Kapur S, McClelland RA, VanderSpek SC ve ark. (2002) Increasing D2 affinity results in the loss of clozapine's atypical antipsychotic action. Neuroreport, 13:831-5. la Fougere C, Meisenzahl E, Schmitt G ve ark. (2005) D2 receptor occupancy during high- and low-dose therapy with the atypical antipsychotic amisulpride: a 123I-iodobenzamide SPECT study. J Nucl Med, 46:1028-33. Leuner K, Muller WE (2006) The complexity of the dopaminergic synapses and their modulation by antipsychotics. Pharmacopsychiatry, 39(Suppl 1):15-20. Lieberman JA, Stroup TS, McEvoy JP ve ark. (2005) Effectiveness of antipsychotic drugs in patients with chronic schizophrenia. N Engl J Med, 353:1209-23. Liégeois JF, Ichikawa J, Meltzer HY (2002) 5-HT(2A) receptor antagonism potentiates haloperidol-induced dopamine release in rat medial prefrontal cortex and inhibits that in the nucleus accumbens in a dose-dependent manner. Brain Res, 947:157-65. Meltzer HY, Matsubara S, Lee JC (1989) Classification of typical and atypical antipsychotic drugs on the basis of dopamine D-1, D-2 and serotonin2 pKi values. J Pharmacol Exp Ther, 251:238-46. Meltzer HY, Li Z, Kaneda Y ve ark. (2003) Serotonin receptors: their key role in drugs to treat schizophrenia. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 27:1159-72. Millan MJ, Dekeyne A, Gobert A (1998) Serotonin (5-HT)2C receptors tonically inhibit dopamine (DA) and noradrenaline (NA), but not 5-HT, release in the frontal cortex in vivo. Neuropharmacology, 37:953-5. Miyamoto S, Duncan GE, Marx CE ve ark. (2005) Treatments for schizophrenia: a critical review of pharmacology and mechanisms of action of antipsychotic drugs. Mol Psychiatry, 10:79-104. Monkul ES, Akdede BB (2005) Yeni kuşak antipsikotiklerden aripiprazol: Bir gözden geçirme. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 15:198-203. Natesan S, VanderSpek S, Nobrega J ve ark. (2005) Contrasting loxapine to its isomer isoloxapine-the critical role of in vivo D2 blockade in determining atypicality. Schizophr Res, 77:189-99. Ninan I, Jardemark KE, Wang RY (2003) Olanzapine and clozapine but not haloperidol reverse subchronic phencyclidine-induced functional hyperactivity of N-methyl-D-aspartate receptors in pyramidal cells of the rat medial prefrontal cortex. Neuropharmacology, 2003; 44:462-72. Nocjar C, Roth BL, Pehek EA (2002) Localization of 5-HT(2A) receptors on dopamine cells in subnuclei of the midbrain A10 cell group. Neuroscience, 111:163-76. Nyberg S, Nakashima Y, Nordström AL ve ark. (1996) Positron emission tomography of in-vivo binding characteristics of atypical antipsychotic drugs. Review of D2 and 5-HT2 receptor occupancy studies and clinical response. Br J Psychiatry, 168(Suppl. 29):40-4. Olney JW, Farber NB (1994) Efficacy of clozapine compared with other antipsychotics in preventing NMDA-antagonist neurotoxicity. J Clin Psychiatry, 55 (Suppl B):43-6. Perrault G, Depoortere R, Morel E ve ark. (1997)Psychopharmacological profile of amisulpride: an antipsychotic drug with presynaptic D2/D3 dopamine receptor antagonist activity and limbic selectivity. J Pharmacol Exp Ther, 280:73-82. Pilowsky LS, Costa DC, Ell PJ ve ark. (1992) Clozapine, single photon emission tomography, and the D2 dopamine receptor blockade hypothesis of schizophrenia. Lancet, 340:199-202. Pilowsky LS, Mulligan RS, Acton PD ve ark. (1997) Limbic selectivity of clozapine. Lancet, 350:490-1. Robertson GS, Matsumara H, Fibiger HC (1994) Induction patterns of Fos-like immunoreactivity in the forebrain as predictors of atypical antipsychotic activity. J Pharmacol Exp Ther, 271:1058-66. Schmidt AW, Lebel LA, Howard HR Jr ve ark. (2001) Ziprasidone: a novel antipsychotic agent with a unique human receptor binding profile. Eur J Pharmacol, 425:197-201. Schwieler L, Engberg G, Erhardt S (2004) Clozapine modulates midbrain dopamine neuron firing via interaction with the NMDA receptor complex. Synapse, 52:114-22. Seeman P (2002) Atypical antipsychotics: mechanism of action. Can J Psychiatry, 47:27-38. Shapiro DA, Renock S, Arrington E ve ark. (2003) Aripiprazole, a novel atypical antipsychotic drug with a unique and robust pharmacology. Neuropsychopharmacology, 28:1400-11. Stahl SM (2000) Essential Psychopharmacology: Neuroscientific Basis and Practical Applications. 2. baskı, Cambridge, Cambridge University Pres: 365. Stahl SM (2004) Symptoms and circuits, part 3: schizophrenia. J Clin Psychiatry, 65:8-9. Stephenson CM, Bigliani V, Jones HM ve ark. (2000) Striatal and extra-striatal D(2)/D(3) dopamine receptor occupancy by quetiapine in vivo. [(123)I]-epidepride single photon emission tomography (SPET) study. Br J Psychiatry, 177:408-15. Sur C, Mallorga PJ, Wittmann M ve ark. (2003) N-desmethylclozapine, an allosteric agonist at muscarinic 1 receptor, potentiates N-methyl-D-aspartate receptor activity. Proc Natl Acad Sci U S A, 100:13674-9. Svensson T (2003) Alpha-adrenoctor modlation hypothesis of antipsychotic atypicality. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 27:1145-58. Tauscher J, Hussain T, Agid O ve ark. (2004) Equivalent occupancy of dopamine D1 and D2 receptors with clozapine: differentiation from other atypical antipsychotics. ** J Psychiatry, 161:1620-5. Trichard C, Paillere-Martinot ML, Attar-Levy D ve ark. (1998) Binding of antipsychotic drugs to cortical 5-HT2A receptors: a PET study of chlorpromazine, clozapine, and amisulpride in schizophrenic patients. ** J Psychiatry, 155:505-8. Wadenberg ML, Salmi P, Jimenez P ve ark. (1996) Enhancement of antipsychotic-like properties of the dopamine D2 receptor antagonist, raclopride, by the additional treatment with the 5-HT2 receptor blocking agent, ritanserin, in the rat. Eur Neuropsychopharmacol, 6:305-10. Wadenberg MG, Browning JL, Young KA ve ark. (2001) Antagonism at 5-HT(2A) receptors potentiates the effect of haloperidol in a conditioned avoidance response task in rats. Pharmacol Biochem Behav, 68:363-70. Wadenberg ML, Wiker C, Svensson TH (2006) Enhanced efficacy of both typical and atypical antipsychotic drugs by adjunctive alpha 2 adrenoceptor blockade: experimental evidence. Int J Neuropsychopharmacol, 1-12. Waddington JL, Kapur S, Remington GJ (2003) The neuroscience and clinical psychopharmacology of first-and second-generation antipsychotic drugs. Schizophrenia, 2. baskı, SR Hirsch, DR Weinberger (Ed), Oxford. Blackwell Science Ltd, 421-441. Weiner DM, Meltzer HY, Veinbergs I ve ark. (2004) The role of M1 muscarinic receptor agonism of N-desmethylclozapine in the unique clinical effects of clozapine. Psychopharmacology (Berl), 177:207-16. Willins DL, Deutch AY, Roth BL (1997) Serotonin 5-HT2A receptors are expressed on pyramidal cells and interneurons in the rat cortex. Synapse, 27:79-82. Wong AH, Van Tol HH (2003) The dopamine D4 receptors and mechanisms of antipsychotic atypicality. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry, 27:1091-9. Xiberas X, Martinot JL, Mallet L ve ark. (2001) In vivo extrastriatal and striatal D2 dopamine receptor blockade by amisulpride in schizophrenia. J Clin Psychopharmacol, 21:207-14. Zhang W, Perry KW, Wong DT ve ark. (2000) Synergistic effects of olanzapine and other antipsychotic agents in combination with fluoxetine on norepinephrine and dopamine release in rat prefrontal cortex. Neuropsychopharmacology, 23:250-62. |
Cep Harçlığı Çocuklar, okula başladıktan sonra ailelerin birçoğunun o güne kadar fark etmedikleri bazı problemler aniden ortaya çıkıverir. Çocuğa verilecek cep harçlığı da sorun olabilecek konulardan biridir. Anne ve babalar çocuklarına harçlık verip vermeyecekleri, vereceklerse ne zaman ve miktarın ne kadar olacağı konusunda kararsızlık yaşayabilirler. Cep harçlığının verilmesi, aileden aileye değişiklik gösterse de sizin bu konuda ona klavuzluk edeceğiniz ve çevresindeki arkadaşlarından çok farklı kalmayacağı bir yaşta başlamalıdır. Bu konudaki asıl amaç çocuğun küçük yaşlardan itibaren para idaresi konusunda sorumluluk almasıdır. Bunun yanı sıra, cep harçlığının çocuğa sağladığı başka yararlar da vardır. Parayı nereye harcayacağı konusunda alternatifleri olan çocuk bu sayede seçimler yapmayı da öğrenir. Örneğin, almayı çok istediği herhangi bir şey için para biriktirmeyi ne kadar erken yaşta öğrenirse ileride de hedeflediği şeye sahip olmak için belirli bir süre sabretmesi gerektiğini daha kolay öğrenecektir. Bunlara ek olarak, ailenin bir bireyi olduğu için verilen cep harçlığı kendini daha değerli görmesine sebep olacak ve bir birey olduğunun farkındalığını yaşayacaktır. Cep harçlığının çocuk üzerindeki olumu etkilerinden bahsettik. Aileler için bir diğer önemli konu da uygun harçlık miktarıdır. Verilecek harçlığın miktarını ailenin genel gelir düzeyi belirlese de dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çocuğa verilen cep harçlığı arkadaşlarından ne çok fazla ne de çok az olmalıdır. Cebinde çok fazla para olan çocuk her istediğini alabileceğini düşünebilir, bu konuda savurgan davranır ve para konusunda sorumluluk sahibi olamaz, fazla harçlık ileriki yaşlarda tatminsizlik duygusu da yaşatabilir. Az miktarda para alan çocuk ise arkadaşları arasında yetersizlik duygusuna kapılabilir veya sahip olmak istediği ufak tefek şeyler için zaman zaman çalma davranışı sergileyebilir. Verilen harçlık, çocuğun yaşıyla doğru orantılı bir şekilde arttırılmalıdır. Bunun yanı sıra, çocuk ilkokula başladıktan sonra ufak miktarlarla günlük para verilmesine başlanmalı ortaokulda haftalık olarak verilmelidir. Aileler verdikleri harçlık verirken çocuklara bu konuda klavuzluk edebilmelidir. Bu durumda, verilen parayı nereye harcamaları gerektiğine müdahaleci olmadan beraberce karar alınabilir. Paranın ne anlama geldiği, nasıl kazanıldığı, değerinin alım gücü kadar olduğunu ve nelere harcanabileceği çocuğa anlatıldıktan sonra ilk zamanlarda yaptığı seçimleri eleştirmemek gerekir. Fakat, çocuğa verilen paranın bir miktarı ile tasarruf yapması çeşitli yollarla öğretilebilir. Örneğin, ailenin karşıladığı temel ihtiyaçlarının haricindeki marka kıyafetler, çok istediği ama anne ve baba tarafından pahalı bulunan veya alınması gerekli görülmeyen bir oyuncak için para biriktirmesi teklif edilebilir ya da daha önceden belirlenen bir sürenin sonunda istediği herhangi bir şey alınabilir. Biriktirdiği parayı saklamak için kilitli bir kumbara alınması da teşvik edici olacaktır. Birçok çocuk bu sayede hedef koymayı ve hedefe ulaşabilmek için neler yapması gerektiğini öğrendiği için harçlık konusunda klavuzluk etmek önemlidir. Ailelerin karşılaştığı harçlık problemlerinden birisi de normal düzeyde harçlık alan çocuğun aldığı paraya itiraz veya isyan etmesidir. Bu durumlarda yakın arkadaşlar baz alınır ve “ Ali, şu kadar alıyor, ben niye bu kadar az alıyorum.” gibi örnekler verilir. İlk olarak, ailenin çocuğa kendi ekonomik durumları hakkında kısa ve net bir açıklama yapması, kendini başka çocuklarla kıyaslamaması gerektiği, kendi yaşı için gerekli miktarın verildiği ve durumun yaptığı bu itirazlarla değişmeyeceğinin anlatılması gerekir. Çocuğun isyankar tavrına anne ve baba ortak bir tutarlılık göstermeli, ailenin diğer büyükleri de bu konuda uyarılmalı ve harçlık belirlenen miktarda tek elden verilmelidir. Ailenin verilen harçlık konusundaki beklentilerini kendi içinde de netleştirmiş olması gerekir. Çocuğa verilen para temel ihtiyaçlarını karşılaması için değil hoş vakit geçirmesi içindir. Örneğin beslenme çantası hazırlamak yerinde çocuğa para verip yemek almasını söylemek, çocuğa özgüvenini sağlamlaştırmaktan çok kendi ile yeterince ilgilenilmediğini düşündürebilir. Çocuk, hazırlanan yemeğin üzerine çikolata alarak çok mutlu olurken tüm beslenmesini okul kantininden almakla kendini üzgün hissetmesine sebep olabilir. Bu sebeple ailenin harçlık verirken bu paranın onun sorumluluk duygusunun gelişmesine ve özgüveninin sağlamlaşmasına yardımcı olduğu unutmamalı, yetersiz veya çok miktarlarda para verme ile çocuğun iç dünyasının etkileneceği, ailenin hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da klavuz ve yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Merve Soysal Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
3-4 Yaş Çocuklarında Model Alma 3 yaşına giren çocuğunuz artık bağımsız olmayı başarabilmekte, kendi başına daha uzun süre oynamakta ve oyalanmaktadır. Ancak bu dönemde gözlenen en büyük değişiklik anaokuluna başlamasıyla birlikte anneden ayrı kendine ait bir sosyal hayatının oluşmaya başlamasıdır.
Anneden ve babadan farklı bireyleri de izlemek taklit etmek sık görülür. Yuvadaki arkadaşı ya da öğretmeni izlemek ve onlar gibi davranmak ya da konuşmak bu dönemde gözlenebilir. Evdeki bakıcı ya da çocuğa bakan babaanne , anneannenin de davranışları çocuk için model oluşturacaktır. Erkek çocuklar yakın ilişki içinde oldukları babalarını model alıp onun gibi davranmayı tercih ederler. Baba gibi yürümeyi, oturmayı, traş olmayı, araba kullanmayı taklit etmek 3 – 4 yaş çocuklarında sıklıkla gözlenebilir. Çocuğun yaşı büyüdükçe, çevresinde gördüğü insan sayısı arttıkça ve dil becerileri de geliştikçe taklit davranışları çoğalacaktır. Çocuğa istenilen bir davranışı kazandırmak için anne ve babalar model almadan faydalanabilirler. Bu nedenle özellikle çocuğun yanında konuşmalara, davranışlara dikkat etmek ve model olmak önemlidir. Ne tür entelektüel faaliyetler içinde olduğunuz, insanlara nasıl hitap ettiğiniz, nasıl bir yaşam tarzınız olduğu, olaylara verdiğiniz tepkiler ve duygularınızı dışa vurma biçiminiz hepsi çocuğunuz tarafından model alınarak taklit edilecektir. Annenin yüzündeki mimikler, kaşlarını çatma ya da gülme biçimi çocuğa yaklaşması onunla konuşması ve iletişim kurma biçimi çocuk tarafından oyunlarında alınıp kullanacağı roller olacaktır. Anne ve babalar çocuğun yapmasını istemedikleri davranışları günlük yaşantılarında kendilerinin ne sıklıkla yaptığını objektif olarak değerlendirmeye çalışmalıdırlar. Çocuğun bir davranışı yapmasını istiyorlarsa ona model oluşturarak zamanla öğrenmesini sağlamalılar. Cezalandırma ya da kızma yerine aynı olumlu davranışları sürekli çocuğun önünde sergilemek, istenmeyen bir davranışı oluşmadan önleyecektir. Sık gözlenen bir örnek olarak; çocuğun küfür etmesinden şikayet eden anne ve babaların bazen farkında olmadan trafikte ya da maç izlerken çocuğun önünde küfür kullandıkları, daha sonra çocuk küfür edince de ceza vermeleri gibi. Anne ve babaların dikkat etmesi gereken bir konu da televizyon programları olacaktır. Özellikle televizyonda hoşa giden kahramanların taklit edilmesi bu yaş döneminde sık rastlanana bir durum olduğu için, izleyeceği programları önceden izleyerek doğru seçimler yapması konusunda yönlendirmek daha doğru olacaktır. Nur Dinçer Genç Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
İkizlerde Okul Öncesi Eğitim İkizlerde Okul Öncesi Eğitim Günümüzde değişen birçok konu gibi gebelik yaşı ve yöntemleri de farklılık göstermektedir. Tıp dünyasındaki gelişmeler, kısırlık tedavilerinde kullanılan yöntemler çoğul gebelikleri ve ikiz doğumlarını geçmiş yıllara oranla bir hayli arttırmıştır. Aynı yaşta olup da daha anne karnında farklı davranışlar sergileyen iki çocuğu olan anne ve babayı onları büyütürken de birçok önemli konuda alınacak kararlar beklemektedir. Ebeveynlerin kafasını kurcalayan ilk ciddi konu çocukların ne zaman okula başlayacakları ve başladıkları okulda aynı sınıfta olup olmayacaklarıdır. Tüm çocuklar için önem taşıyan okul öncesi eğitim, ikizler için daha büyük önem taşımaktadır. Anne ve babaların okul öncesi eğitim almaya karar vermelerinin birkaç tane ana sebebi vardır. Bunların başında ilkokula başlamadan çocukların dış dünyayla tanışması, birbirlerinden başka çocuklarla da iletişim kurmaları gerekliliği ve grup ortamlarına uyum sağlamayı öğrenmeleridir. İkizlerin doğdukları andan itibaren halihazırda olan bir oyun arkadaşları, yaramazlık için suç ortakları olsa da bu durumun çoğu zaman bir dezavantaj olduğu, iki kişilik kendilerine özel bir dünya yarattıkları bunun sonucunda da dış dünya ile iletişim kurmalarında diğer çocuklara oranla geç kaldıkları görülmüştür. Bir diğer önemli sebep, ikizler genellikle kendi aralarında bir dil geliştirip sadece ikisinin anlayabileceği uydurma kelimeler ve işaretlerle anlaşarak bu konuda yaşıtlarından geri kalabilirler. Bu durum ilkokula başladıklarında ciddi bir sıkıntı yaratacağından okul öncesi eğitim onların dil becerilerinin gelişmesi için büyük bir adım olacaktır. Ayrıca bireysel ve özel deneyimler yaşamaları, onların tek bir canlı değil de iki ayrı birey olduklarını anlamaları açısından da önemlidir. Onları hep birlikte görmeye alışmış olan aile ve sosyal çevrelerinde genellikle adlarıyla çağırılmaları yerine “ikizler” olarak tanımlanan bu çocuklar, şikayetçi oldukları ve kimlik gelişimlerini engelleyecek durumlardan kurtulup bireyselleşmeye başlayacaklardır. Bir diğer önemli faktör de evde yaşanan gerçeklerdir. Çocuklara bakan kişi veya anne için de aynı yaşta yüksek enerjili iki çocuğa bakmak hiç kolay olmadığından okul öncesi eğitim çoğunlukla zorunluluk halini almaktadır. Birçok okulda ikiz çocukların ayrılması ya da aynı sınıfta okuması konusunda kesin bir kıstas yoktur. Bazı okullar gerekli kararı almak için kendi gözlem ve anketlerini kullanırken bazıları da sadece velinin isteğine göre hareket edebilirler. Okul rehberlikleri gerekli çalışmaları yaptıktan sonra ikizlerden birinin çok baskın olması veya birinin diğerini özellikle sosyal alanda kısıtlaması durumunda çocukların bağımsızlıklarını geliştirmek amacıyla ayrılmalarına karar verebilir. Bu durum aileye de anlatılarak onlardan da onay alındığı takdirde sınıflar ayrılır. Başlangıçta hem evdeki güvenli ortamdan ayrılmak hem de ikizini başka sınıfta bırakmak onlara zor gelse de zamanla alışacakları bu durum ileriki yıllar için iyi bir yatırım olmaktadır. Eğitim hayatının ilk yıllarında alınan bu karardan dönmek zor olduğundan anne ve babaların dikkat etmesi gereken en önemli nokta, çocuklarının ister aynı sınıfta ister başka sınıflarda okurken ayrı kimlikler kazanmasına yardımcı olmalarına özen göstermeleridir. Unutulmamalıdır ki, hayat her zaman ikisine beklediklerini aynı anda sunamayacağından onların erkenden bireysel olarak sorun çözme becerilerinin ve kendilerine özel arkadaş edinme ve gruplara dahil olma yeteneklerinin gelişmesi gidecekleri okulda alacakları eğitimden önce anne ve babanın çocukları yetiştirme tutumlarına bağlıdır. Merve Soysal Başa Klinik Psikolog Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
1 Yaş Çocuğunda Bağlanma 1 Yaş Çocuğunda Bağlanma Minik bebeğiniz artık her yönüyle hızlı bir gelişim göstermekte ve büyümektedir. Artık oldukça hareketlidir, destek almadan ayakta durabilmektedir, hatta ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Artık eline aldığı şeyleri ağzına götürmekten vazgeçmekte onları başka amaçlar içinde kullanmaktadır. En sık yaptığı davranış elindekileri fırlatmaktır. Görsel hafızası çok iyi gelişmiştir ve küçük şeyleri bile kolayca görür ve bulur. Çevresindeki insanlara ilgi duyar, özellikle çocuklardan hoşlanır ama henüz birlikte oynayamaz. Yabancı insanlardan çekinmeye başlar, onlara tepki gösterir, korkar ya da ağlar. Anneye fazlasıyla bağımlıdır, anneden ayrıldığında uzun süreli ağlamalar görülür. Annesinin yüzündeki duygu ifadelerini izler, ondan etkilenir. Taklit etmeler çoğalır, annenin hareketlerini, gülüşünü, çıkardığısesleri, öğretilen şarkı ve oyunları taklit etmeye çalışır. İşaretlerle istediklerini anlatmaya çalışır, kendine özgü bazı kelimeler ve sesler kullanır. Artık daha çok şeyi aklında tutmaktadır. Bir oyun oynarken içeride unuttuğu oyuncağı aklına gelir ve gidip onu alıp oyununa devam edebilir. Sizin söylediklerinizi de daha iyi anlamaya başladığı için iletişiminiz daha güçlü hale gelecektir. Bağlanma çocuk ve annesiyle babası –veya bakan kişi – arasında olumlu , sağlıklı ve güçlü bir duygusal bağ kurulmasıdır. Bebek bu bağlanma ile yaşamını sürdürebilmektedir. Bağlanma iki taraflıdır ve her iki tarafın birbirinin ihtiyaçlarını karşılaması ile gittikçe güçlenir. Bebek şefkat ve sevgi ile kendine dokunulup konuşuldukça ,ihtiyaçları karşılandıkça anneye veya bakan kişiye daha çok bağlanacak, annede bebeği kendine karşılık verdikçe aralarında gittikçe güçlenen bağ oluşacaktır. Bağlanmanın değişik tipleri vardır. Birinci tipte güvene dayalı bir model vardır. Anne çocuğun ihtiyaçlarını anlamakta, zamanında doğru tepkiyi vermekte, çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlamaktadır. Çocuk ağladığında ona şefkatle yaklaşmaktadır. İkinci tipte mesafeli bağlanma vardır. Anne çocuğun kendine yaklaşma çabalarını kabullenmemekte,mesafeli davranmaktadır. Çocuğun ihtiyaçları anne tarafından göz ardı edilmektedir. Bu tür bağlanmalarda kaçınan çocuk tipi ortaya çıkmaktadır. Çocuk duygularını anneye belli etmekten kaçınmakta, yetişkinlikte de duygularını kendi içinde yaşayan, ortaya koyamayan bir tip olmaktadır. Bir diğer bağlanma tipide annenin istikrarsız olduğu tiptir. Bazen çocuğa aşırı ilgili bazen de hiçbir ihtiyacına tepki vermeyen anne olmaktadır. Çocuk bu durumda annenin nasıl tepki vereceğini,ihtiyacının karşılanıp karşılanmayacağını bilemediği için,bu tür bağlanma sonucunda kaygılı, gelecekte stres durumlarına dayanıklı olmayan bir yapı oluşmaktadır. Bazı görüşler, bir kişinin bebeklikte annesi ile kurduğu ilişkinin yetişkinlikte diğer insanlarla kuracağı ilişkinin niteliğini belirlediğini söyler. Çocukların 1 yaşına kadar ne tür bir bağlanma gösterdikleri, ilerdeki yaşamlarını önemli ölçüde etkiliyor olabilir. Bağlanma ne fazla ne de az, yeterince olmalıdır. Bağlanma sağlıklı bir şekilde gerçekleşirse çocuk, sağlam sosyal ilişkiler kurabilen, sağlıklı ruhsal yaşantısı olan, problem çözme becerileri gelişmiş ve güvenli bir yetişkin olacaktır. Anne ve baba çocuğun ihtiyaçlarını doğru şekilde cevaplayabilmeli, yakın bir ilişki kurabilmelidir. Ağlayan ya da korkan çocuğa vaktinde yanıt vermeli, kaygılarını yatıştırabilmelidir. Bu yanıtların sürekliliği olmalı,çocuk her defasında ebeveynlerinden aynı yaklaşımı görebileceğini bilmelidir. Çocuk yetiştirmek hamilelik döneminde başlayan bir süreçtir. Anne kendi duygularını doğru tanıdıkça, tanımladıkça bebeğine daha sağlıklı bir anne modeli oluşturacaktır. Eğer duyguları tanımaktan kaçınır, onları görmezden gelirse,destek almaz ise gerginlik ve stres dolu bir dönem yaşanması ve bunun bebeği de etkilemesi kaçınılmaz olacaktır. Bağlanma karşılıklı etkileşim sonucunda oluşur. Bağlanmayı annenin davranış ve tutumları etkileyeceği gibi, bebeğin özellikleri de etkiler. Özellikle doğumdan 1 yaşına dek olan dönem içinde anne ve babanın dikkat etmesi gereken noktalar:
Nur Dinçer Genç Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Aile Terapisi ve Okullardaki Kullanım Alanı Aile Terapisi ve Okullardaki Kullanım Alanı Adından da anlaşılacağı üzere aile terapisi, dile getirilen sorunların, ait olduğu bireye atfedilerek değil de, ailenin tümü göz önüne alınarak aşılmasına denir. Bu iyileştirme sürecinde ailenin isleyiş biçimi, aile üyelerinin birbirleriyle ilişki ve iletişimi öncelikli olarak ele alınır. Şimdi aile terapisinin gelişimine hizmet etmiş teorisyenlerden başlıcalarının çalışmalarına bakalım. Sonra da okul ortamında çalışan psikolojik danışman ya da öğretmenlerin bu terapi yönteminden yararlanabilecekleri noktaları açığa çıkaralım. “Aile Terapisi”nin Tarihsel Gelişimi Psikolojik sorunların tedavisi sırasında tüm aile üyelerini bir arada gören ilk kişi 1940 yılında Bowlby olmuştur. Aile terapisinin ortaya çıkması, değişik ekollerden araştırmacıların 1950’lerden itibaren çalışmalarında görülmektedir. İnsanlarda, içinde yaşadıkları ilişki sistemini görme beceriksizliği olduğunu öne süren Hoffman, aile tedavisi hareketinin, insanların semptomatik davranışlarının klinisyenin ofisi yerine doğal ortamında yani aile içinde incelenmeye baslamasıyla doğduğunu söylemistir. 1950'lerin başında bir grup araştırmacı Kalifornia Palo Alto'da şizofren hastalar ve ailelerinde iletişim örüntülerini incelemiş ve 1956'da "Toward a Theory of Schizophrenia" (Bir şizofreni kuramına doğru) adlı makaleyi yayınlamışlardır. Bu grubun çalışmaları iletişim örüntüleri üzerine yoğunlaştığı için bu ilk terapistlerin çalışmaları "İletişim Okulu" olarak bilinir. Dünyanın ilk aile tedavisi merkezi MRI Mental Research Institute eğitim, araştırma ve tedavi amaçlı olarak, 1959 yılında Palo Alto'da Don Jackson tarafından kurulmuştur. DBE Kurucu Başkanı Psikolog Emre Konuk ve Psikiyatrist Dr. Murat Dokur'un da eğitim gördüğü MRI'a, 1962-1967 yıllarında Jay Haley de katılmış ve iletişim teorisine güç çatışması kavramını da eklemişlerdir. Haley'nin, 1967 ile 1976 yılları arasında Minuchin ile birlikte çalıştıktan sonra yayınladığı "Problem Solving Therapy" adlı kitabında, sorunlu ailelerde bir diğerinin mesajını etkisiz kılma çabası sonucu ortaya çıkan çatışmalı iletişim incelenmiştir. Bu noktadan hareketle Problem Merkezli Kısa Aile Terapisi Modeli (problem focused therapy) olarak adlandırılabilecek bir yaklaşım doğmuştur. Problemin tanımı ve problem çerçevesinde kimin, ne zaman, ne yaptığı detaylı bir şekilde araştırılır. Problemin devam etmesine neden olan işe yaramayan çözümlerdir. Kalıpların bozulması önemlidir. Semptomun ortadan kalkması ile terapi amacına ulaşmış olur. Alanın önemli isimlerinden Virginia Satir ise, iletişim teorilerini kabul ederken duyguların iletimine daha önem verir ve aile terapisini benlik saygısının gelişmesi ve kişiliğin olgunlaşmasının en önemli yolu olarak görür. Görüşlerini ortaya koyduğu kitaplardan biri olan "People Making" (1967), 2001 yılında dilimize çevrilerek İnsan Yaratmak adı ile yayınlanmıştır. 1976 yılında Haley, Cloe Madanes ile beraber Aile Terapisi Enstitüsü’nü kurmuş ve Stratejik Terapi veya Kısa Terapi olarak anılan kendi modelini geliştirmiştir. 1965-1981 yılları arasında Philedelphia Çocuk Yönlendirme Merkezi yöneticisi olan Minuchin, Yapısal Okulu kurmuştur. Şehirlerde gecekondu bölgelerinde yaşayan ailelerle ve suç işleyen ergen erkeklerle çalışmıştır. Normal ve disfonksiyonel ayrımı yapar. Terapinin amacı ailenin yapısal olarak yeniden organize olmasını sağlamaktır. Hiyerarşi, sınırlar, alt sistemler ve koalisyonlar en temel kavramlarındandır. Salvadore Minuchin ve Charles Fishman’ın birlikte yazdıkları ‘Aile Terapisi Teknikleri’, yapısal aile terapisinde kullanılan teknikleri incelikle tanımlar. 1980'li yıllarda, Wisconsin Aile Çalışmaları Enstitüsü bünyesinde kurulan Kısa Aile Terapisi Merkezi'nde çalışan Steve de Shazer, Erickson ve MRI'dan etkilenerek yazdığı "Kısa Terapide Çözüm Anahtarları" ve "Kısa Terapi Kalıpları" adlı kitaplarını yayınlayarak, aile terapisinde çok önemli bir gelişmeye imza atmıştır. Çözüm Odaklı Aile Terapisi (Solution-Focused Therapy) olarak adlandırılan bu yaklaşım özellikle okullardaki kullanım alanı açısından dikkate değerdir. Okullarda “Çözüm Odaklı Aile Terapisi”nin Kullanım Alanı Okullarda aile terapisinin kullanım alanı çok fazladır. Bir rehber öğretmen için aile terapisinin becerilerini kullanabiliyor olmak, aniden oluşan kriz anlarında, velilerin okulda çocuklarının sorunlarına çözüm aramaya geldikleri zamanlarda ve diğer sıkıntılı anlara yönelik çalışılması gereken durumlarda büyük mesleki kolaylık demektir. Örneğin, okuldan kendilerine rehberlik edilmesini bekleyen bir ana-babaya, rehber öğretmen yapısal terapinin ana temaları kullanılarak alt sistemler, sınırlar ve koalisyonlarla ilgili öneriler verilebilir. Ya da, aile terapisi yetkinliği olan rehber öğretmen, öğrencisinin yaşadığı sorun ya da sorunlara aile üyesinin katkısı olduğunu hissederse veya sorunun aşılması için aile üyelerinin de desteğine ihtiyaç duyarsa öğrenci ve ailesini okulda görüşme yapmaya çağırabilir. Gerekli durumlarda öğrenciyi ailesiyle beraber iken evinde ziyaret edebilir. Hatta kullanmayı tercih ettiği, kendini yakın hissettiği tekniklere bağlı olarak, ailenin tümünü biraraya getirmesi gerekmeyebilir. Evde yapılacak müdahaleler ve "ev ödevleri" öyle ayarlanabilir ki, öğrencinin bulunmadığı görüşmeler de bile işe yarar adımlar atılabilir. Yetkin olduğu teknikleri kullandığı ve okul ortamının izin verdiği ölçüde oldukça etkili olacağı kesindir. Bununla beraber, okul ortamında rehber öğretmenin ilgilenmesi gereken öğrenci sayısı çok ve zamanı kısıtlıdır. Bu durum rehber öğretmenler için etkili ve hızlı çözüm yollarını ihtiyaç haline getirmiştir. Çözüm Odaklı Aile Terapisi bu noktada diğer modellerden ayrışmaktadır. Bu yaklaşımın okul ortamındaki müdahaleleri, odak noktası "problemin sebebi nedir?" olmadığı için, diğer tekniklere göre, hem okul çalışanları hem de öğrenciler için daha etkili ve daha az stres vericidir. Çözüm Odaklı Aile Terapisi yaklaşımını kullanmakta olan bir rehber öğretmen, sahip olmadıkları, eksik olan becerilerini danışanlarına, öğrencilerine öğretmeye çalışmak yerine, zaten var olan kaynaklara, başarının var olduğu alanlara yönelir. Müdahaleler, sıkıntı yaşanılan anların değil de, problemin var olmadığı özel anların altını çizer. Rehber öğretmen danışanından (öğretmen, veli ya da öğrenci) şimdiye kadar hiç başaramadığı bir şey yapmasını istemek yerine, arzulanan durumu daha önceki benzer bir başarılı anla özdeşleştirir. Örneğin, öğrencilerini kontrol etmede sorun yaşayan bir öğretmene yeni bir davranış programı oluşturmasını önerip, sınıfta bağırıp çağıran öğrencilerine sarılıp, içinden çığlık atmak geldiği anda da gülümsemesini istemek yerine, bir kaç gün önce bir öğrencisinde başarılı olduğu bir müdahaleyi devam ettirmesini söylemek daha etkili olacaktır. Bu yaklaşım, "normal" olarak tasvir edildiğinde problemleri daha çözülebilir kılan dilin gücünü kullanır. Problemler, pozitif olasılıkların göz önüne alındığı şekilde "yeniden tasvir" edildikçe, başarı ulaşılabilir hale gelir. Örneğin bir öğretmen devamlı kızgın olan bir öğrencisinden şikayet ediyor olabilir. Rehber öğretmen bu durumu, öğrencinin "zaman zaman kızgınlıkla başı belada" şeklinde geri yansıtır. Böylece sorun dışlanır. Kişi problemin kaynağı olmaktan çıkar ve sorun dış etkenlere atfedilir. Hatta rehber öğretmen bir adım daha ileriye giderek öğretmene ve öğrenciye, bu kızgınlığın öğrencinin canını çok da sıkmadığı anları fark etmelerini isteyebilir. Bu yaklaşım öğretmeni, öğrenciyi farklı şekilde algılamasına, öğrenciyi ise yeni bir davranış geliştirebileceği şekilde kızgınlığının farkına varmasına cesaretlendirir. Başarı amacın gerçekleştirilmesi demek olduğundan, bu amaçları geliştirmek ve belirlemek çözüm odaklı aile terapisi için çok önemlidir. Bu durumda, kontrol edilemeyen değil yapılması mümkün olanı amaçlamak esastır. Örneğin, ne öğrenci ne de rehber öğretmen bir anne-babayı kavga etmekten ya da boşanmaktan vazgeçiremez. Ama bir öğrenci daha önce böylesi durumlarla, çok zorlanmış olsa da, nasıl baş ettiğini hatırlayıp listeleyebilir. Zaten bu danışma seansı bir baş etme durumu değil mi? Nasıl buraya gelmeye karar verdi ve bu kadar açık ve etkili bir şekilde sorununu konuşmayı başardı? İşte böyle basit ve dakikalık durumlar sorunun "kontrol altında" olduğu anlardır. Hatta seans sırasında bu notlar yazıya dökülür, bir kopyası rehberde kalır. Bir kopyasını da öğrenci gerektiğinde bakıp hatırlayabilmesi için evine götürür. Ayrıca, bir çok okul ortamında rehber öğretmene bir öğrenciyi ya da sorunu düzeltecek, tamir edecek kişi olarak bakılmaktadır. Övgü olarak da düşünülebilse de, günümüzdeki iş yükü ile bir rehberin ya da yöneticinin böyle bir "çözümde tam sorumluluğu" yüklenmesi gerçek dışı görülmektedir. Çözüm odaklı aile terapisi yaklaşımını benimseyen bir okul programı ilk görüşme sonrasında rehber öğretmenin işini hafifletip, sorunu gözlemleyen öğretmene ve öğrenciye daha çok sorumluluk yüklemektedir. Tüm bu anlatılanlar ışığında, aile terapisi ve özellikle çözüm odaklı aile terapisinin bir rehber öğretmen için ne kadar işe yarar bir yaklaşım olduğu görülmektedir. Son yıllarda ülkemizde aile terapisi alanındaki ümit veren gelişmeler göz önüne alındığında, düzenlenen eğitimlerle yetkinlik kazanan psikolog, psikolojik danışman ve diğer meslekdaşların çalışmalarında bu yaklaşımı kullanmakta oldukları anlaşılmaktadır. Bu noktadan yola çıkarak denilebilir ki, rehber öğretmenlerin bu çok işe yarar yöntemi okullarda kullanmaya başlamaları da fazla zaman almayacaktır. Gaye Korkmaz Psikolojik Danışman Kaynakça: 1. Kılıç Ö. Emine (1996). Aile Tedavilerinin Tarihçesi. Yayın Sorumlusu: Prof. Dr. Efser Kerimoğlu, Aile Tedavileri, sf.1-9. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiatrisi Bilim Dalı. Ankara, 1996. 2. Bray İrem, Geçmişten Günümüze Aile Terapisi, www.gelishim.netteyim.net/aileterapi1 3. Metcalf Linda (1995). Counseling Toward Solutions. Newyork: The Center For Applied Research in Education |
Affetmek “ Affetmek güçlüyü daha güçlü kılar.” Publilius Syrus Hayal, eve geldiğinde üzerindekileri bile çıkarmadan yatağa yatıp ağlamaya başlamıştı. Bu duruma anlam veremeyen annesi ısrarla okulda bir şey olup olmadığını sorup durdu. En sonunda duyabildiği tek cümle “evlenmiş anne, inanamıyorum evlenmiş...” oldu ve sonra aynı şiddetle ağlamaya devam etti. Annesi biraz zaman geçtikten sonra Hayal’in bahsettiği kişinin onun tüm odasının duvarlarını süsleyen ünlü pop şarkıcısı olduğunu anladı. Hayal de pek çok 16 yaşındaki genç kız gibi belki hiçbir zaman tanışamayacağı hatta karşılaşamayacağı bir ünlüye aşıktı.... Ergenliğe girildikten sonra pek çoğumuz demin bahsettiğimiz Hayal’in durumuna düşebiliriz. Bazen ünlü bir şarkıcıya, oyuncuya,mankene, bazen de çok başarılı bir futbolcuya çok yoğun bir şekilde hayranlık besleyebiliriz. Bunun sebebi hayranlık duyduğumuz o kişi ile aramızda bir bağ yaratmamız yani özdeşim kurmamızdır. Özdeşim kurma; beğendiğimiz ya da başarılı bulduğumuz birinin etkisi altında kalarak onun davranışlarını kendimizinki gibi benimseme ve benzer davranışlar göstermedir. O bu haliyle beğeniliyorsa ben de beğenilirim, çevrem tarafından daha çok kabul edilirim düşüncesiyle çoğumuz zaman zaman bunu yapar. Ergenler, kendilerine en uygun kişiliği bulma çabası içindeyken çevresindeki çeşitli kimlikleri deneme ihtiyacı duyarlar ve sonunda kişilik özellikleri belirginleşir. Özdeşim kurma, kişilerde çocukluk dönemiyle, anne ve babayı kendine model alarak başlar, daha sonra okula başladığında öğretmenini model alarak devam eder. İşler ergenliğe geldiğinde biraz farklılaşır. Çünkü ergenliğe adım atan gençler artık ailelerinin dışında çevrelerinde, televizyonda veya gazetede gördükleri, belki hayatlarında hiç karşılaşmadıkları veya karşılaşamayacakları kişilere hayran olmaya, onlar gibi giyinmeye, saçlarına aynı modeli vermeye, hayran oldukları kişilerin özelliklerine benzer özellikler taşımaya çalışırlar. Hayran oldukları kişilerin nelerden hoşlandıkları, nerelere gittikleri, kimlerle arkadaş oldukları ezbere bilinir. Posterler duvarlara asılır, eğer ulaşılabiliniyorsa telefonları bulunur, konuşulmasa bile aranır ve o kişinin sadece sesi defalarca dinlenebilinir. Bunların hepsi ergenlerin kendi kişiliklerini oluşturma çabaları içinde; onlara başarılı, çekici veya yakışıklı gelen kişilerle kendilerini özdeşleştirme isteklerinden doğar. Özdeşleşme, gelişimin çok doğal bir parçasıdır, önemli olan kişinin bu sürecin sonunda kendi kimliğini oluşturabilmesidir. Bu da kişinin kendini sevmesi ve güven duyması ile gerçekleşir. Örneğin, konserlerde sevdiği şarkıcıyı görünce bayılanlar, ağlayanlar, sevdikleri futbolcuların hayatları ile ilgili her detayı takip edenler, beğendiği şarkıcının özel hayatında birinin olduğunu öğrenince ona küsüp bir daha onu dinlemeyenler daha önceden bahsettiğimiz özdeşleştirme ve yoğun hayranlık hisleri içindeki olan kişilerdir. Genç kızlarda ergenlikle birlikte başlayan hayranlıklardan biri de manken ve top modellere duyulandır. Kendi vücutlarını onlarınkilerle karşılaştırır ve normalde önemsemeyecekleri ayrıntılara takılırlar. Bütün vücutlarını büyüteçle incelerler. Bunun sonucunda estetik uzmanlarına gidilebilir veya sonu gelmeyen rejimlere başlanabilir. Bütün bunların tehlikeli bir sonucu da bazı yeme problemlerinin ortaya çıkabilmesidir. Hayran oldukları mankenlere benzeme çalışmaları, gelişmenin en fazla olduğu dönemde gerileme yaratacak veya beklenilen düzeyin altında bir gelişme performansı gösterilmesine sebep olacaktır. Yemek yememek, yenen yemeği kilo aldıracağı düşüncesiyle kusmak veya bağırsak boşaltıcı ilaçlarla vücutta sindirime girmeden çıkarmak, hem fiziksel hem zihinsel gelişme için gerekli maddelerin alınamamasına sebep olacaktır. Merve Soysal Başa Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Agresif ve Öfkeli Çocuklarla Yaşamak Yaşam devam ederken gün içinde hangi yaştan olursak olalım birçok duyguyu yaşarız. Bunların bir kısmı sevgi, hoşlanma, eğlenme gibi “pozitif” kabul edilen bir kısmı ise nefret, kıskançlık, kızgınlık ve korku gibi “negatif” veya olumsuz görülen duygulardır. Aslında tüm duygularımız birtakım olayların doğal sonucu olarak doğarlar ve bizi doğru-yanlış, iyi-kötü yapmazlar. Burada asıl önemli olan nokta ne hissettiğimizden çok bunları nasıl yansıttığımızdır. Bu durum sadece biz yetişkinlerin dünyasında yaşanmaz. Örneğin, bebekler hoşlanmadıkları veya olumsuz buldukları durumlarla karşılaştıklarında ağlayarak reaksiyon verirken, 2-3 yaş çocukları bağırarak veya vurarak tepkilerini ortaya koyarlar. Bu yaşlarda öfke patlamaları doğru yönlendirilmeyen çocuklar ileride ciddi anlamda sorunlar yaşayabilirler. Bu sebeple, en erken dönemlerden itibaren çocuğun verdiği saldırgan tepkilerin nedenleri anlaşılmalı ve onları yetiştirirken bazı noktalara dikkat etmelidir. Dikkat edilecek ilk nokta, öfke patlamaları olan çocuğun içinde bulunduğu ev ortamının nasıl olduğudur. Anne ve babanın sorunları saldırgan bir şekilde ele aldıkları bir ortamda onun da bu yolu öğrenmesi kaçınılmazdır. Böyle bir durumda anne ve babanın bireysel tutumları üzerinde yoğunlaşması gerekir. Bunun yanı sıra, hayatında son dönemlerde oluşan; yakın bulduğu birinin ölümü, kardeşin olması, taşınma vs. gibi bir takım değişikliklerde çocuğun agresif davranışlarını arttırabilir. Bu noktaların üzerinde durduktan sonra, bazı çocukların da yukarıda saydığımız temel sebepler olmaksızın diğerlerine göre olaylara ani tepkiler verebildiğini görmekteyiz. Saldırgan ve agresif tepkiler aile içinde zaman zaman kabul edilse de okul yaşantısıyla beraber sorunlar oluşturmaya başlar. Öncelikle sınıfta etiketlenen çocuk zamanla okulda da kötü bir ün sahibi olur. Arkadaşları tarafından dışlanan, öğretmenleri tarafından yaka silkinen çocuk da bir süre sonra bu durumla başa çıkmak için değişik davranışlar geliştirir; genellikle ya okula ilgisini kaybedip buradan soğur ya da okulun kabadayısı haline gelir. Bu noktadan sonra değişim daha zor olacağından baştan bazı önlemler almak gereklidir. Anne ve babalar, öfke kontrolünde sorun yaşayan çocuklarını yetiştirirken bazı noktalara dikkat etmelidir. İlk olarak, öfke kontrolü zayıf olan çocuklarla yaşarken etkili disiplin yöntemlerini uygulamak gerekir. Bu çocukların, yaşamındaki kurallar anne ve baba tarafından ortak bir şekilde, net olarak koyulmalı ve tutarlı bir şekilde takip edilmelidir. Onun bir birey olduğunu hissettirirken yaşamı konusunda sınırları olacağını hissetmelidir. Disiplini ev içinde sağlamaya çalışırken onlara aynı kuralları defalarca hatırlatmak veya bağırmak yerine etkili iletişim yolları kurmak gerekir. Özellikle bu tip çocuklarda yerine getirmesi gereken herhangi bir sorumluluğu veya uyması gereken bir kuralı “bozuk bir plak” gibi söylemek, yalvaran veya kızgın bir ses tonu ile konuşmak değil, sakin, kısa cümlelerle göz kontağı kurularak anlatılmalıdır. Bu yöntemler temel alınarak uygulansa da bazı çocuklara aşağıda okuyacağınız gibi daha farklı yollar uygulamak gereklidir.
Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Aile ve Disiplin Ayşegül yine evin içinde çığlık çığlığa bağırıyordu.Ne zaman bir şey tuttursa ve annesi hayır dese uzun süre çığlıklar atıp bağırıyor,ağlıyor ve tekmeler savuruyordu..Henüz 5 yaşında olmasına rağmen evin hakimiyeti onun elindeydi. Çünkü her defasında bağırmalarının ve tepinmelerinin ardından sussun diye annesi ya da babası sonunda pes ederek istediğini yapıyorlardı. Başlangıçta bir çok yöntem denemelerine rağmen işe yaramamıştı. Ceza vermeyi denemişler, hatta sonradan pişman olmalarına rağmen bir kaç kez vurmuşlardı bile. Çoğu zaman annesi hayır dediğinde babası yorgun olduğunu ileri sürerek bağırmasını dinleyemeyeceğini ve Ayşegül’ün istediğini alacağını söylüyordu. Bir kaç kez de baba kızdığı halde anne babaya şunu bağırtmasana, çocuk alt tarafı oyuncak istiyor bu kadar üzmeye ne gerek var diye söyleniyordu. Ayşegül artık evde anne ve babasını nasıl yola getireceğini iyice öğrenmişti, evde otorite oydu... Ayşegül’ün anne ve babası çocuk sahibi olacaklarını öğrendiklerinde çok sevinmişlerdi. Bebek doğduğunda sevimli ,uysal bir çocuktu. Aile de ilk torundu ve tüm aile üzerine titriyordu.Ancak gün gelipte Ayşegül istediklerini yaptırmak için evdeki huzuru bozduğunda oturup nerede yanlış yaptıklarını,evde yeniden disiplini nasıl sağlayacaklarını düşünmeye başladılar. O sevimli küçük bebek nereye gitmişti,bir dediğini iki etmedikleri halde şimdi onlara karşı çıkıyordu. Yanlış neredeydi? Disiplin, kişinin düzen sağlaması, düzenli yaşaması demektir. Ailede disiplinden söz edecek olursak, aile bireylerinin belirli bir düzende yaşamalarını düşünebiliriz. Her ailenin farklı bir düzeni olduğuna göre, farklı bir disiplin anlayışı var diyebiliriz. Bazı aileler daha katı bir disiplin uygularken, bazı aileler daha esnek olabilmekte ya da kurallara fazla yer vermemektedirler. Çocuğa disiplin öğretmenin yolu ise genellikle ödüller ve cezaların uygulanması ile denenir. Anne ve baba, çocuk onların istediği gibi davranmadığı zaman ne yapmaları gerektiği konusunda çoğunlukla kararsızdırlar. Bazen şiddetli tepki gösterirler,cezalar birbirini izler, bazen de yapılan hata görmemezlikten gelinebilir. Bütün çocuklar kuralları öğrenirken açıklamalara gerek duyarlar. Ebeveynler kuralları çocuklarına öğretirken öncelikle kendi aralarında disiplini nasıl sağlayacakları hakkında konuşmalı ve bir tutarlılık sağlamalıdırlar. Çocuk anne ve babanın aynı olaya farklı tepkiler göstermesi karşısında nasıl davranacağını kestiremez.Bazen aile içinde annenin izin verdiği bir şeye baba hayır diyebilir. Bu sorunu aşmak ancak anne ve babanın aynı dili konuşması ile mümkün olacaktır. Aksi takdirde çocuk hayır yanıtını aldığı babadan anneye gidecek ve istediğini elde edene kadar uğraşacaktır. Ya da bir kez yaptığı davranışa peki, bu seferlik öyle olsun yanıtı vermek çocuğun sınırları tanımasında sorun oluşturacak ve çocuk her defasında sınırları genişletmek için uğraşacaktır. Çocuğa istenilen bir davranışı öğretmek istediğimizde neler yapmalıyız? Anne ve babaların en sık şikayetlerinden biri defalarca söylediğim halde aynı şeyi yapıyor, her türlü cezayı denedik ama olmadıdır. Disiplin demek ceza demek değildir. Katı davranışlar sergilemek, her şeyi kurallı hale getirmek ve bu kurallar uygulanmadığında cezalandırmak istenilen davranışın yerleşmesini sağlamaz. Aynı zamanda katı yaklaşımlar çatışmanın büyümesine ve evdeki yaşantının keyifsiz bir hale dönüşmesine neden olacaktır. Çocuk ancak önündeki örneğe bakarak model alır ve öğrenir. Dikkat edilecek noktalardan biri de çocuğa öğretmeye çalıştığımız disiplini önce kendimizin uygulamasıdır. Örneğin çocuğa arkadaşlarına kötü davranmasının ne kadar yanlış olduğunu söyleyip bu nedenle onu cezalandırmadan önce evde aile bireyleri olarak birbirimize nasıl davrandığımıza dikkat etmemiz, küfür etmenin kötü olduğunu söyleyip trafikte sinirlenip çocuğun yanında diğer sürücüye küfür etmemiz ne derece tutarlı olacaktır. Eğer ebeveynler olarak disiplinli, düzenli bir davranış sergilersek çocukta bunu örnek alacaktır. Bir diğer noktada çocuğa evdeki kuralların ne olduğunu, kendisinden neler beklediğinizi ona anlatmaktır. Çocuk bilmediği konularda kurallara uyamaz. Bugünden itibaren çocuktan daha önce hiç uygulamadığım bir kurala uymasını beklemek haksızlık olur. Çocuk önceden kendisinden neler beklendiğini bilirse evde çatışmalarda ortadan kalkacaktır. Yapacağımız açıklamalar, beklentilerimizin ne olduğunu doğru ve açık bir dille anlatmak ona doğru davranışı sergileme şansını sağlayacaktır.Bir önemli noktada beklentilerimizin çocuğun yaşına ve yapısına uygun olmasıdır. Disiplin kişinin belirli bir düzende yaşamasıdır demiştik. Kuralları öğretmeye başladığımızda asıl hedefimiz çocuğun bunları benimsemesi, düzenli yaşamayı kendi başına uyarılara gerek duymadan yapabilmesini sağlamaktır. Böylece çocuğu sürekli olarak uyarmaktan, cezalandırmaktan ve evde çatışma yaşamaktanda kurtulmuş oluruz ve çocukta her fırsatta eleştirilmekten, azarlanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulmuş olur. Her insanın yeni bir şey öğrenirken deneme ve yanılma yolu kullanması, denerken hatalar yapması doğaldır.Çocukta yeni kurallar öğrenirken deneyecek,sonuçlarını görecek belki bir-iki kez daha aynı hatayı yapacak ancak öğrenecektir.Önemli olan bu deneme yanılmalarda ona gereken sabrı ve desteği göstermektir.Yaptığı ilk hatada kızmak yada cezalandırmak, düşünmesine olanak tanımadan yaptığın yanlış diyerek kestirip atmak davranışı öğrenmesini engellemekten başka bir işe yaramaz. Çocuk istenilen davranışı gösterdiğinde ,bu davranış için gösterdiği çabayı fark ettiğinizi , onu takdir ettiğinizi ,bazen sonucu yanlış olsa bile sadece harcadığı çaba için bile onu takdir ettiğinizi,bu kez neden olayın olumlu sonuçlanmadığını ve gelecek sefere ne yapması gerektiğini sabırla anlatmak gerekir. Çocuğu başaramadığı konularda fazlasıyla uyarırız.peki ya olumlu davranışlar.Onlar genellikle olağan ve yapılması gereken davranışlar olduğu için takdir etmeye çoğu zaman gerek bile duymayız. Olumlu davranış ancak olumlu bir tepki görürse pekişecektir.Kendimize ne kadar hata yapma fırsatı tanıyoruz,çocuğumuza ne kadar ...Bazen bir süre için sadece yapılan olumlu davranışları görüp,onlara odaklanmak ,hatalı davranışları sık sık hatırlatmamak gerekebilir.Takdir etmek ve ödüllendirmek istenilen davranışın hemen ardından yapılmalıdır.Aksi takdirde çocuk ne için ödüllendirildiğini ya da beğenildiğini unutacak,aynı olumlu davranışı sergilemeyi de hatırlamayacaktır. Sabır göstermek bazen gerçekten zor gelir.Zira çocuklar ebeveynlerin sabırlarını zorlamada çok başarılıdırlar.Öncelikle patlayacağınızı hissettiğinizde çocuğa duygunuzun ne olduğundan bahsedin ve o sırada tartışmayı kesip,hem kendinizin hem de çocuğun sakinleşmesini bekleyin.Kendinize çocuğa sinirlendim ama acaba bu öfkenin gerçekten ne kadarı çocuğa yönelik,ne kadarı başka nedenlerden diye sorun.Bazen işte yaşadığınız bir sorunu eve taşıdığınız için ya da o gün sizi kızdıran bir olay için patlayacak yer ararsınız.Karşınızdaki en kolay hedefte çocuk olur.Tartışma başladığını hissettiğinizde çocuğa çok kızgınım ya da yorgunum ,üzgünüm diye duygunuzu açıklayın.Çocuk bunu anlayacaktır.Bazen aynı davranışı sizi anlamamazlıktan gelip sürdürebilir ancak her defasında aynı şekilde davranırsanız bir süre sonra çocuk bu değişikliği fark edecek ve o da duyguları yolu ile konuşacak belkide neden o gün böyle davrandığı ,canını sıkan bir şey olup olmadığını anlatacaktır.Çocuk istenmeyen bir davranış yaptığında bunun sonuçları hakkında düşünmesini sağlamak ve açıklamak önemlidir.Evde belirlenen kurallara uyulmadığı zaman bunun kendisine ya da başkasına ne gibi zararları olacağı çocuğa anlatılamalı ve bunlar hakkında düşünmesi sağlanmalıdır.Bunun için çocuğa fırsat tanımak gerekir.Çocuk ısrarla kardeşinin eşyalarını karıştırıyor,bozuyor ve dağıtıyorsa ,bunun yanlış olduğu anlatılmalı,kardeşini üzdüğü hakkında düşündürülmeli ve kardeşinin eşyalarını toplaması sağlanarak yaptığı olumsuz davranış hakkında davranışını telafi etmesine ve düşünmesine yardımcı olmalıdır. Cezalandırmak çocuğunuzun öfkesinin artmasına neden olacaktır.Artan öfkenin kaynağı ise siz olacağınız için çocuk aldığı ceza ile davranışı arasında bağlantı kurmak yerine , ceza ile sizin aranızda bağlantı kuracak,böylece davranışının sonucunu düşünmesine fırsat kalmayacaktır.Halbuki amaç ,sonucu öğrenmesi ve sonuca katlanmasını ,düşünmesini sağlamak olamalıdır.Ödüllendirme yönteminde de dikkat edilmesi gereken yapılan her davranışı maddi olarak ödüllendirme yöntemidir.Dersini yaparsan sana şeker alacağım ya da seni gezmeye götüreceğim gibi ödüllendirmelerde bir süre sonra çocuğun istekleri karşılanamaz boyuta varabilir.Çocuk rüşvetle davranmayı öğrenir.Ödülünde dozu önemlidir.Ödül önceden değil mutlaka istenen davranış yapıldıktan sonra verilmeli,mutlaka maddi bir ödül olmamalıdır,örn;sözlü takdirde bir ödüldür.İstenen davranışın yapılması bir süre sonra ödül olmadan da olmalıdır.Hedef ödüllendirme ile öğrenilen davranışın yerleşmesi ve ödüle gerek duymadan yapılması olmalıdır. Unutmamalıdır ki çocuğa ne kadar olumlu yaklaşırsak o kadar olumlu cevap alabiliriz.Burada kendimiz için neler bekliyorsak aynısını çocuğa da uygulamamız gerektiğini hatırlamalıyız. Nur Dinçer Genç Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Anaokulu Seçimi Bir insanın yaşamının özellikle ilk 6 yılı öğrenmenin en hızlı olduğu dönem olarak düşünülmektedir. Bu dönem için de bebeğiniz büyüdükçe ne kadar ilgili ebeveynler olsanız da bir eğitim kurumu kadar geniş kapsamlı ve düzenli eğitim verebilmeniz mümkün olmayacaktır. Aynı zamanda ev içinde okulda ki gibi bir sosyal ortam oluşturmak ve çocuğunuza çok sayıda arkadaş bulabilmeniz de zor olacaktır. Bu nedenle okul öncesi eğitimi gerek zihinsel, gerek fiziksel, gerekse sosyal açıdan çocuğun gelişimi için oldukça önemli. İlk kez 3 yaşında tanışacağı okul öncesi eğitimi için çocuğunuza okul seçerken nelere dikkat etmeli siniz?
Çocuğunuza okulun en çok nelerini beğendiğini sorun mutlaka. Bakalım onun için öncelikler neler? Böylece ileri de ilköğretim içinde okul seçerken çocuğunuzun da önceliklerini ve nelere dikkat ettiğini göz önünde bulundurabilirsiniz. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir nokta da okul öncesi eğitimine başlayan pek çok çocuk ilk günlerde annesinden ayrılmakta zorluk çekebilir, ağlayabilir. Bu davranışlar da normaldir ve çocuğa bir zaman tanımak lazımdır. Bu konuda da okuldan bilgi almak başlangıçta zorluk yaşayan çocukların uyum sağlamasını kolaylaştırmak için ne gibi yöntemler uyguladıklarını sormakta faydalı olacaktır. Nur Dinçer Genç Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Anaokuluna Başlayacak ama Nasıl? Anaokuluna başlayacağı için pek bir mutlu gözüküyordu... Herkese “Ben artık okula gideceğim... Büyüdüm...” diyordu... Fakat, o gün öğretmeni ile sınıfa girme vakti gelince olanlar oldu....... Daha küçük yaşlardan itibaren çocuğunuzun bağımsızlığını kazanması için fırsatlar yaratmak önemlidir. Örneğin kendi kendine yemek yeme, temizlenme, giyinme, eşyalarını düzenleme gibi becerileri 3 yaşına kadar kazandı ise artık sizden ayrılmaya hazır demektir. Zaten bu onun ihtiyacı olan ve sosyalleşmesine zemin hazırlayacak bir durumdur. 3 yaşına erişen çocuğun özellikle apartman dairelerinde tek başına olduğu durumlarda kendini geliştirmesi ve keyifli vakit geçirmesi pek mümkün olmamaktadır. Akranları ile olmak, oyun oynamak hem fiziksel hem de ruhsal gelişimi için önemlidir. Çocuğunuz arkadaşları ile oynarken paylaşmayı, diğerlerine saygı duymayı, sırasını beklemeyi, yardımlaşmayı ve işbirliğini öğrenir. Dolayısıyla okul öncesi eğitim her çocuğun geçmesi gerekli olan bir süreçtir. Çocuğunuz için uygun bir okul öncesi eğitim kurumu aramakla başlayacağınız bu süreçte sizi birçok basamak beklemektedir. Okullarla yapılan görüşmeler, karar aşaması, okul gereçlerinin temin edilmesi vs. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun bu sürecin en önemli figürü olduğunu unutmamak ve hazırlık aşamalarına onu da dahil etmek size yardımcı olacaktır. Anaokuluna başlamak üzere olduğunu, tüm bu hazırlıkların onun için olduğunu çocuğunuza anlatın. Gideceği kurumu belirledikten sonra, tüpük bir günün akışı hakkında çocuğunuzu bilgilendirin. Kafasındaki belirsizlik ne kadar az olursa ilk günler o kadar rahat geçecektir. Ona birçok şey öğreneceğini, arkadaşları ile birlikte yeni yeni bir sürü faaliyet yapacaklarını söyleyin. Okulun ilk günü geldiğinde;
Açelya Şahin Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Artık Okullu Olduk! Anne babalar için okulu seçmek, çocuk ve aile için ihtiyaçlara ve beklentilere uygun olan okula karar vermek oldukça emek gerektiren bir işti değil mi? Ama okulu seçmekle artık yükümüz azaldı diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Anne, baba, çocuk olarak hayatınızın önemli süreçlerinden birine adım atmış bulunuyorsunuz. Bu süreçte tadına doyamayacağınz keyiflerden, önemli üzüntülere dek pek çok yaşantı sizleri bekliyor. Peki bu yaşantılarımızı maksimum düzeyde keyifli hale getirebilmek için neler yapmalı, nelere dikkat etmeliyiz? Bazı çocuklar okula çabucak alışırlar, bazıları ise alışmakta çok güçlük çekerler. Birtakım faktörler çocukların okula adaptasyon işini güçleştirirler. Özellikle kapalı aile ortamında büyümüş, anaokuluna gitmemiş çocuklar okulu çok yadırgayabilir. “Burası benim hiç bilmediğim bir yer, annem beni tanımadığım çocuklar ve tanımadığım ‘öğretmen’ dedikleri bu kişi ile neden bırakmak istiyor? Yoksa beni terk mi edecek?” diye düşünebilir. Yeni kardeşi olanlar ise okulda kaldıkları süre içersinde anne ve kardeşin neler yaptıklarını düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar. Herhangi bir uyum süreci içinde olan çocuklar ( taşınma; bir yakının kaybı; alışmadığı bir anne baba seyahati vb. ) okula alışmakta güçlük çekebilirler. Aslında tüm çocukların istediği tek şey okulda kendini güvende hissetmektir. Bunu hissettiği an, okula keyifle gidip gelmeye başlar. Bu güven hissi sadece okula ait değildir, aynı zamanda anne baba tutumları ve o güne dek çocuğa verilen eğitim de bunda çok etkilidir. Yapılacak şeylerin ilki özellikle risk taşıyan çocuklarla okul açılmadan okul ziyaretleri yapmak, okulda öğretmenle teke tek bir tanışma ortamı sağlamak ve okul başlayınca oluşabilecek keyifli ve keyifsiz anlar konusunda onunla sohbetler etmektir. Anne ve babaların pek çoğu bu konuda farkına varmadan bir yanlış yaparlar. Okula başlamadan önce çocuğa okulun sadece hoş yanlarını anlatırlar. “Arkadaşlarınla oynayacaksın” , “Çok cici bir öğretmenin olacak”, “Tenefüslerde arkadaşlarınla oyunlar oynayacaksın” gibi pembe tablolar çocukları ilk okul günlerinden itibaren hayal kırıklığına uğratır. Çünkü okulda bu tür eğlenceli işlerden daha fazla dinlemeleri, yazmaları, okumaları gerekmektedir. Okulun hem eğlence hem de eğitim yeri olduğu, öğretmen modelinin ve okul programının yuvadan çok farklı olduğu okul başlamadan önce mutlaka vurgulanmalıdır. Tabiki onları ürkütmeden. Okul başladığında kendini güvende hissettiğini anladığınız noktadan itibaren anne babanın okuldan ayrılmasında sakınca yoktur. Bu pek çocukta hemen gerçekleşir. Bu noktaya gelmiş bir çocuğu artık okula servisi ile gönderebilirsiniz. Özellikle ilk günlerde çocuğu okula gönderirken annenin yakından ilgilenmesi gerekir. Çocuğun evden mutlu ve huzurlu ayrılması önemlidir. Aksi durumlarda çocuğun aklı evde kalacaktır. Evden çıkarken çocuğa tekrar, tekrar uzun tembihlerde bulunmak da çocuğa ağır bir yük gibi gelebilir. Bazen çocuklar güven hissettikleri halde ağlayarak annenin okulda beklemesini isterler. Bu durum da annenin çok kararlı olup, çocuğa uygun açıklamada bulunarak okulu terk etmesi işleri kolaylaştıracaktır. Okullar, karşılaşılabilecek bu güçlükleri önceden düşünerek pek çok önlem almaktadır. Rehber öğretmenler, sınıf öğretmenleri çocukların adaptasyon sorunlarını nasıl çözeceklerini genellikle iyi bilirler. Pek çok okul okul açılmadan adaptasyon, oryatasyon günleri düzenlemektedir. Bu günlerde çocuğa okula ve öğretmene dersler başlamadan ısınma olanağı sağlar. Son yıllarda görülme sıklığı azalmış olmakla bereber, nadiren okul fobisi ile karşılaşabiliriz. Okul fobisi, psikolog ve psikiyatr tarafından müdahale edilmesi gereken bir bozukluktur. Aileler basit okul adaptasyonu problemlerinin okul fobisine dönüşmemesi için psikologlara danışabilirler. Okul araç ve gereçleri için çocukla birlikte alışverişe çıkmak doğru olacaktır. Böylece kullandığı defter, kalem, silgi, önlük, gibi gereçleri birlikte seçerek hem okula ısındırmış olursunuz, hem de bu eşyaları nasıl koruması gerektiği konusunda sohbet ederek sorumluluk duygusunu geliştirirsiniz. İlkokullarda okul başladıktan sonra ortaya çıkabilecek bir başka problem de okuma-yazma problemleridir. Bu problem motivasyon eksikliği, el-göz becerilerinin yeterince gelişmemiş olması, duygusal problemler, özel öğrenme bozukluğu, dikkat bozukluğu, aşırı hareketlilik gibi sebeblerle ortaya çıkabilir. Bu problemi anne, baba ve öğretmen kişisel çabalarla gideremiyor ise fazla zaman kaybetmeden kaynağının araştırılması için bir psikoloğa danışmak gerekir. Anne ve babalara bu dönemde düşen önemli bir görev de ders çalışma alışkanlığının çocuğa kazandırılmasıdır. İlk günler çok önemlidir. Çocuk okuldan gelir gelmez kısa bir mola ve sohbetten sonra o gün için çocuğa verilen ödevlere birlikte göz atılmalıdır. Daha sonra birlikte hangi ödevin hangi sırada yapılacağına karar verilebilir. Ödev yapmadan önce ne gibi ön hazırlıklar yapılacağı da gösterilerek, bu işler ilk haftalarda birlikte yapılmalıdır. Daha sonra bu sorumluluklar yavaş, yavaş çocuğa devredilebilir. Her bir ödev için belirli bir süre verilerek çocuk o süre içersinde ödevi bitirirse minik bir ödül verilebilir. Çocuk ödevini yaparken hafif bir göz kontrolü gerekecektir. Yanında veya yan odada bir başka işle meşgul olurken, çocuğa arada bir uzaktan göz atmalı ve gerekiyorsa yönlendirmelidir. Bazı çocuklar ödev yapma konusunda hemen disipline girerken, bazılarının bu disiplini ve sorumluluğu alması uzun sürebilir. Özellikle özel öğrenme problemi, aşırı hareketlilik ve dikkat sorunu olan çocuklar için ödev yapmak oldukça zor bir iştir. Bu problem uzun sürdü ise bir psikologa danışmak yararlı olacaktır. Anne ve babalar çocuk eğitimi konusunda esnek olmalıdır. Doğru buldukları bazı metodlar öğretmen ve okul psikoloğu tarafından onaylanmayabilir. Çocuğun yanında okulu ve öğretmeni eleştirmek, çocuğun okul saygısını azaltacaktır.Öğretmene çocunuz ile ilgili önerilerde bulunabilir hatta onaylamadığınız davranışları hakkında onunla konuşabilirsiniz. Ancak bu konuşmalara çocuk tanık olmamalıdır. Çocuk ailesini ve öğretmenini benzer fikirleri olan ve birbirlerini seven yetişkinler olarak görmelidir. Çocuğun aldığı notlar ve sınav sonuçlarına gösterdiğiniz tepkiler de cocukların sınav ve notlara bakış açısını yapılandırmaya başlayacaktır. Kötü sınav sonuçları karşısında “hatalarını görüp düzeltmek için verilmiş fırsatlar” düşüncesi ile hareket etmeniz sınav ve not korkusunu engelleyecektir. Gördüğünüz gibi anne –baba-çocuk olarak farklı bir sürece giriyorsunuz. İşiniz keyifli, önemli ,bazen de zor. İk yıl en önemli yıldır. İlk alışkanlıklar, ilk algılar ne kadar doğru oturursa çoğunuzun tüm akademik yaşantısına o kadar doğru ışık tutacaktır. Anne baba olarak size de gurur duymak kalacaktır! Olcay Güner Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Bireysel Kariyer Bireysel Kariyer 1. Gençlerde kişilik oluşumu ve yönlendirme nasıl olmalıdır? Bu anlamda verilecek profesyonel desteğin anlamı nedir? Bir insanı diğer insandan ayıran bedensel, duygusal ve zihinsel etkinliğe çevrenin verdiği değerlerle tanımlanan kişilik gelişimi doğumundan itibaren başlar. Genetik özellikleri, bedensel nitelikleri, zekası, yaşam gereksinimlerinin karşılanması, iç ve dış uyaranları, iletişim ve etkileşimi ile şekillenerek duygu, düşünce, davranış, tutum ve eylemleri ile kendini gösterir. İnsan yaşamının uzun bir bölümünü eğitim süreci, sonraki bölümünü de mesleki yaşamları etkiler. Mesleki kararların oluştuğu dönem ergenlik dönemi ile çakışmaktadır. Bu döneme ait gelişim özellikleri doğal olarak genci zorlarken, geleceğe ait karar verme konusunda güvenli davranamamaktadırlar. Gencin kendini tanımasında yaşanan güçlüklerin temel nedeni gelişimi devam ederken kendi istek, beklenti, ilgi ve yeteneklerini farklı algılayabilmesidir.İşte bu noktada gencin kişilik özelliklerini, yetenek ve ilgilerini tanımalarına imkan veren profesyonel destek, gelecekle ilgili kararlarına yardımcı olmaktadır. 2. Profesyonel bir yaşam öncesi eğitimde yönlendirme ve kariyer planlama nasıl olmalı? Öncelikle gencin kişilik özellikleri, ilgi alanları, zeka ve yetenekleri tespit edilerek kendini tanıması sağlanır. İkinci temel nokta ise gerçekçi hedef oluşturmasıdır. Hedefin olmadığı durum belirsizliktir. Daha sonra hedef ile gencin özellikleri arasında ilişki değerlendirilir. Lise de alan seçimini bu kriterlere göre yapması desteklenir Sosyal alanı güçlü kişinin bilgisayar programcılığı mesleğini seçmek istemesi ya da analitik becerileri olmayan gencin genetik mühendisliğini hedeflemesi gerçekçi değildir. Gerçekçi hedefler ve alternatif hedefler başarıya yaklaştıracaktır. Daha sonra, hedeflediği yüksek okulu, mesleği çok iyi tanıması, bu mesleği yapanlarla görüşmesi, iş, kazanç imkanlarını araştırması sağlanır. Tüm bu çabalar uygun bir hedefe yönelik planlama yapma ve bu plana uymayı sağlama ile tamamlanır. 3. Gençlere yönelik DBE’deki kişilik ve kariyer yönlendirme çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz? Gençlerin kendilerini tanımalarına yönelik psikometrik test veya envanterlerden yararlanarak, belirlenen kişilik özelliklerinden değiştirmesi ve geliştirmesi gerekenlerle ilgili öneri ve uygulama destek seansları yapılır. Gencin kariyer gelişimi deneyim, düşünce ve davranışlarının planlanması çerçevesinde kendi başarılı kaynağının etkin kullanımı, beklentilerinin tatmini, verimliliğin artması, eğitimlerle desteklemesi sağlanır. Kaynaklarının etkin kullanımı ve geliştirilmesi için akademik ve kişilik özelliklerini yapılandıran performans geliştirme çalışmaları yapılır. 4. Uygulanan test ve envanterler hakkında bilgi verebilir misiniz? 11-22 yaş arası gençler için uygulanan 16 PF Kişilik ve Mesleğe Yönlendirme Envanteri ile 16 yaş ve üzeri kariyer planı için 16 PF Kişilik Envanteri uygulanmaktadır. 16 PF Kim (11-22 yaş) Envanteri Dışadönüklük, Endişe Düzeyi, Gerçekçilik, Bağımsızlık, Oto-kontrol genel kişilik özellikleri ve Sıcakkanlılık, Problem Çözme, Strese Tolerans, Baskınlık, Canlılık, Kurallara Bağlılık, Sosyal Girişgenlik, Duyarlılık, İhtiyatlılık, Soyuta Odaklılık, Ketumluk, Kendini sorgulama, Değişimlere Açıklık, Kendine Yeterlilik, Mükemmeliyetçilik, Gerginlik temel kişilik katagorilerinde gencin bulunduğu durumu tespit eder. Kişilik özelliğine göre belilenen Meslek kategorilerinden Gerçekçi, Geleneksel, Girişimci, Sosyal, Sanatçı, Araştırmacı alanların hanilerinin ön planda olduğu belirlenir. Yaşadığı sorunlara bağlı olarak risk alanları ile başarılı olacağı genel yetenekler tespit edilir. 16 PF Kişilik Envanteri ise şu bölümleri içermektedir;
Raporun başlıca kullanım alanları;
Bireyin kişiliğiyle ilgili bilgiler, güçlü yönlerine ağırlık veren bir tarzda yorumlanmaktadır. Raporun bu kısmındaki alt başlıklar;
5. Türkiye normalarında alınan grafikler ve rakamsal veriler nedir? IPAT (Institute for Personality and Ability Testing,Inc.) tarafından geliştirilen, 16 PF Kişilik Envanteri Türkiye için seçilen tek temsilci olan Dbe tarafından uygulanmaktadır. 16 PF Kişilik ve Envanteri Beşinci Vresiyonunun Türkçe soru kitapçığına ilişkin psikometrik analizleri ve norm çalışmaları 17-60 yaş aralığındaki yaklaşık 30.000 kişilik bir örneklem içinden istatistiksel yöntemlerle belirlenmiş 2230 kişilik bir alt örneklem grubuyla gerçekleştirilmiştir. 16 PF Kişilik Envanteri Beşinci Versiyonunun güvenirlik analizleri(test-tekrar test, iç tutarlılık gibi), psikolojik testlerin taşımaları gereken psikometrik kriterlere uygun olduğunu göstermektedir. Türkçe 16 PF Beşinci Versiyonunun Türk Kültürüne uyum çalışmaları sonuçları, İngilizce orijinal versiyonun teorik yapısına uygun olduğunu göstermektedir. Çalışma sonucunda Türkiye’deki 16 PF raporlarında kullanılan “Türk Norm Tablosu” oluşturulmuştur. Şeyda Özdalga Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Bizimki Okulun Şamar Oğlanı Oldu! Bizimki Okulun Şamar Oğlanı Oldu! Eren, o gün yine kolunda diş izleri ve bacağındaki morluklarla geldi eve... Bu durumu gören annesi ne yapacağını bilemedi... Bir ara babasını aramayı düşündü ama vereceği tepkiden çekindi... Okulu aradı... Öğretmen durumun farkında olduklarını, Eren’i bu şekilde istismar eden çocuğun ailesi ile görüştüklerini ama olumlu bir gelişme kat edemediklerini söyledi... Eren, ailesi ve okuldakiler dahil olmak üzere herkes kala kalmıştı.... Bu hikaye size tanıdık mı geldi? Bu gibi durumlar hemen hemen her okulda çeşitli dozlarda yaşanmakta ve kişilerin kendilerini çaresiz hissetmelerine neden olmaktadır. Peki bu durumla baş etmek için ne yapmalı? En önemli nokta çocuğunuzun sarsılmış olan özgüveninin tamir edilmesi ve her ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin sizin onun yanında olacağınızı bilmesi, hissetmesidir. Çocuğunuza: “Bu durumdan hoşlanmadığın her halinden belli. Kimsenin senin hoşlanmadığın bir şeyi sana yapmaya hakkı yok. Arkadaşının bu yaptıkları hiç de normal davranışlar değil. Sen arkadaşının bu davranışlarına boyun eğmek zorunda değilsin. Ben senin bu problemi çözebileceğine inanıyorum.” şeklinde bir konuşma yaparak içinde bulunduğu durum hakkında bilgi verebilir, bu durumdan kurtulması için alternatifler sunabilirsiniz. Hemen öğretmenlerle konuşmak, zarar veren çocuğu ailesine şikayet etmek veya çocuğu köşede kıstırıp fırça çekmek aklınıza gelecek en son çözüm yolları olsun. Çünkü bu davranışlar çocuğunuza “Senin bu durumdan kendi başına kurtulma becerin yok, bu nedenle ben duruma el koyuyorum ve olayı BEN çözüyorum” mesajı vereceğinden çocuğunuzun zaten kırılmış olan özgüvenine bir darbe daha vurmaktan ileri gitmeyecektir. Çocuğunuza kendini savunmada yardımcı olacak ama aynı zamanda sınırı aşmayan stratejiler bulmasına yardım edin. “Sen de ona vur” veya “Sen de onu ısır” gibi yaklaşımlar yerine, çocuğunuzun yaşıtlarına göre daha gelişmiş becerilerine kullanarak kendini savunmasını önerin. Örneğin, çocuğunuzun sözel becerisi iyiyse, arkadaşından zarar göreceğini hissettiğinde hemen o çocuğun yanında ayrılmasını ve öğretmenine dil becerisini kullanarak durumu anlatmasını söyleyebilirsiniz. Bizim toplumumuzda yaygın olan “Sen de ona zarar ver” mantığı pek işlevsel bir çözüm değildir. Çünkü, bu tür davranışlar ortamı germekten ve sorunu tırmandırmaktan öteye gitmez. Zaman zaman benzer deneyimlerinizden bahsedebilir, kendi kullandığınız problem çözme stratejilerinden örnekler verebilirsiniz. Bu konuşmalar, olayın dramatikleştirilmesini engeller ve aile içi paylaşımınızın artmasına zemin hazırlar. Dolayısıyla olumsuz bir olayı, çocuğunuz için öğrenme vesilesine dönüştürebilirsiniz. Unutmayın! Çocuğunuz büyüyor ve siz o her sorun yaşadığında yanında olamayacaksınız. Çocuğunuz bu çevrede, bu tür insanlarla sürekli karşılaşacak. Eğer problem çözme ve bu tarz durumlarla baş etme becerilerini geliştirmesine fırsat tanımazsanız, ileriki yaşamında daha büyük sorunlar yaşayabilir. Eğer çocuğunuzun tüm çabalarına rağmen olayların ardı arkası kesilmiyor ise, çocuğunuza müdahale edebileceğinizi gösterin, fakat öncesinde onun da fikrini alın. Açelya Şahin Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Boş Zamanları Birlikte Değerlendirme Boş Zamanları Birlikte Değerlendirme Son yıllarda kadınların ev kadını ve anne olmaları dışında aktif bir çalışma hayatları olması birçok zorluğu da beraberinde getirmekte. Ne tam anlamıyla bir ev kadını, ne yeterli bir anne ne de mükemmel iş kadını… Hepsinden bir parça olmak ve hepsini mükemmel yapmayı istemek . Aaa ! Unutmadan tüm bunları yaparken bir yandan da kendimize vakit ayırmak ve sevdiğimiz şeyleri yapmak için fırsat bulmak gerekiyor. Çoğu zaman sohbetlerimiz sırasında en çok dert yandığımız hoşumuza giden hiçbir şeye vakit ayıramamaktır. Tüm bu şartlar altında kendimize ve çocuğumuza zaman ayırmak ve birlikte bir şeyler paylaşmak için işte size birkaç öneri:
Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Çocuğunuza Sevgiyi Nasıl Öğretebilirsiniz? “Sevgi” kavramına bir tanım yapıp, bu çocuğa nasıl öğretilebilir?” Sevgi, bir insanın bir kişi, durum ya da nesneye ilgi ve bağlılık duygusudur. Sevginin davranışa yansıyan şekli ise, sevgi dolu gözlerle bakmak, dokunmak, öpmek, güzel sözler söylemek, zamanı paylaşmak, öncelik vermek, onu düşünmektir. Bu ilgi ve bağlılık koşullara rağmen gerçekleştiğinde gerçek sevgiden söz edebiliriz. Güzeli, iyiyi, becerikliyi, akıllıyı, yetenekliyi sevmek kolaylıkla gerçekleşir. Sevginin verilmediği, verilemediği durumlarda kişinin kendisiyle ya da çevresindeki koşullarla ilgili bir sorun vardır. Bu sorunlara sağlıklı bakış açıları geliştiren birey sevgiyi öğrenir ve öğretebilir. Çocuğun sevmeyi öğrenmesi için öncelikle isteyerek dünyaya getirilen bir çocuk olduğunu hissetmeli ve bilmelidir. Yaşamı sevgi ile algılayıp, sevgiyi alıp vermesi bu temel üzerine atılır. İlk bir yıl içinde beslenme, sevgi ve güven ihtiyacının karşılanması için anne ve babanın yaklaşımı önemlidir. Emzirmek hem bedensel hem de duygusal olarak onu besler. Sevginin bebek için hissedilmesi için onun beslenme, uyku, temizlik gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması ile birlikte annenin sakin ve sabırlı yaklaşım ile yanında olması, ses tonu, sevgi dolu bakışlarıyla sınırsız sevginin verilmesi sağlanır. Çocuğa sevgiyi öğretmenin yolu sevgi dolu, sevgiyi verebilen ebeveynlerden geçer. “Çocukların sevgi anlayışı ile biz yetişkinlerin sevgi anlayışı arasındaki fark ya da benzerlikler nelerdir?” Sevginin dili ortak olmakla beraber, Çocuklar sevgi ihtiyaçlarını davranış ve sözleriyle ifade ederler. Ebeveynlerinden ayrılmalarına tepki gösterir, her tür koşulda birlikte olmayı talep ederler aynı zamanda koşulsuz severler. Ebeveynler ise koşul koymaya başlayarak farkında olmadan sevgilerini engellemeye başlarlar. Çocuklarının davranışlarına, kişilik yapılarına, başarı durumlarına, fiziki özelliklerine ve ebeveynlerin kendi kişisel ihtiyaçlarının engellenmesine, iletişim becerilerine, eşler arasındaki ilişki koşullarına ve kendi çocukluklarında aldıkları sevgi modeline göre sevgiyi koşullandırırlar. Anne babalar öğrenmiş oldukları sevgi modelleriyle çocuklarına sevgiyi öğretirler. Eşinin sevmediği bir özelliğini çocuğunda gören, okulda kendince tanımladığı başarı özelliklerini göstermediğini düşünen, başarılı olduğu halde en mükemmelini talep eden, eleştiri ve yargılayıcı iletişim kurabilen, maddi ve manevi sorunları olan yetişkinler sevgilerini verme konusunda da sorun yaşarlar. “Anne baba arasındaki sevgi çocuğa nasıl aktarılabilinir?” Bir çocuk için, anne-babası çok önemlidir. Anne-babası tarafından sevildiğini hisseden çocuk kendini değerli hisseder. Kendini değerli gören çocuğun özgüveni yüksektir ve yeni şeyler denemekten çekinmez. Çocuklar anne baba arasındaki sevgi dolu ilişki modeline göre gelecekte ilişkilerini şekillendirirler. Aile içindeki ilişki, düşünce ve inanç sistemlerini etkiler. Bu nedenle olumsuz karşılıklı geri bildirimler zarar vericidir. Onun için ebeveynler diğerinin varlığı ya da yokluğunda çocuğuna, diğer kişiye yönelik olumsuz ve aşağılayıcı ifadeler hatta olumsuz hitapların olduğu şakalar kullanmamalıdır. Çocuklarını kendi bireysel ya da ailesel çatışmalarını dinleyecek terapistler haline getirmemelidirler. Anlaşmazlık ve tartışmanın düzeyi çocuğun algısında farklı boyuttadır. Biraz yüksek ses tonunu çocuk çok fazla, travmatik algılayabilir. Sağlıklı iletişimin yolu karşındakini anlamaktan geçer, onun dediğini kabul etmekten değil. Çocuğun önünde tartışmamak, ya da uygun boyutlarda sadece fikir çatışması yapabilmek gelişmiş bir iletişim becerisi ve düşünce yapısı gerektirir. Sabah kalktığında birbirine “günaydın” diyen, bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirine sevgilerini ifade edebilen anne baba arasında çocuk kendini huzur, güven ve sevgi ortamında bulacaktır. Bu koşulların içindeki ufak çatışmalar çocuk içinde tolere edici olacaktır. “Çocuğa sevgiyi öğretmenin yolları nelerdir?” Sevgiyi bakışları, sözcükleri, davranışları, paylaştıkları, onları düşündüklerini göstermeleri ile koşulsuz sevgilerini sunarak öğretebilirler. Çocuklarla zaman geçirmenin etkisi araştırmalarda da kanıtlanmış, anne ve bebeği arasında doğumu izleyen ilk günler, haftalar, aylar arasındaki sağlıklı temasın, çocuğun ilerdeki kişilik ve davranış bozukluklarını önemli bir miktarda indirgediği bilinmektedir. Temas bebek ağlamasında azalmaya, çocuğun büyüme hızında artmaya ve annenin güveninin güçlenmesine neden olmaktadır. Annenin çalışması gerektiği durumlarda, çocuğuna bakan kişinin aynı yaklaşım ve iletişimde olmasına özen göstermelidir. Annenin vereceği özel zamanlar akşam yorgun olunan, can sıkıcı işlerin beklediği zamanlar olamaz. Yaşamı gidişine bırakmadan, çocuğu büyümeye terk etmeden, ya da tüm hayatını çocuğuna vermek de olmamalıdır. Özel aile zamanları yaratmak, yakın arkadaş veya akrabaların ziyaret edilmesi, rahat ve bilgilendirici zaman için müze, hayvanat bahçesi gezmek, tüm aile fertlerinin katıldığı, yiyeceklerin hep beraber hazırlandığı, gidilecek yerin beraber belirlendiği, yemek öncesi ve sonrası aktivitelerinin hep beraber ayarlandığı bir piknik düzenlenebilir. Yakın çevre tarihi yerler gezilebilir, parka gidilebilir, beraber spor yapılabilir. Çocuğun özel ve önemli olaylarında yanında olmak, veli toplantılarına, gösterilerine katılmak, karne günlerinde yanında olmak onun değer bulmasını ve sevildiğini hissetmesini sağlar. Çocuklar büyüdükten ve okula gitmeye başladıktan sonra altı yedi saatlik zaman diliminden sonra eve geldiklerinde erişkinin koruması altında rahatlamak, günlerini karşılıklı diyaloglarla paylaşmak, neşe ve hayal kırıklıklarını aktarmak isterler. Evde bulunmasanız da bu destek telefonla verilebilmelidir. Zaman ayrılmayan çocuklar kabul görmeme, çoğunlukla derine yerleşen kızgınlık ile değersizlik hisleri içinde olurlar. Anne-babalar, çocuklarına karşı sevgi sözcükleri kullanmakta her zaman cömert davranmazlar. Hayat karmaşası içinde, bu güzel sözcükleri unutuvermektedirler. Bazen “çocukların şımaracağı inancı, bazen bizim kendilerini sevdiğimizi zaten biliyorlar düşüncesindedirler. ”Çocuklarınızı sevin” kavramından anlaşılacak olan çocuklara onları sevdiğimizi hissettirmektir. Yoksa hangi anne-baba çocuğunu sevmez ki? Her anne-baba çocuğunu sevmektedir. Ancak her çocuk anne-babası tarafından sevildiğini hissetmemektedir. Bu iki farklı sonucun ortaya çıkmasına sebep olan şey iletişimdir. Sevgisini ifade eden, çocuğun sevildiğini hissedeceği faaliyetlerde bulunan, takdir ve onay gören anne-babanın çocukları sevildiğini hissetmektedirler. Sevgi sözcüklerini kullanmayı ihmal eden ya da çocuğuyla beraber zaman geçirmeyen, onlara vakit ayırmayan anne- babaların çocukları ise sevildiklerini hissedememektedirler. Sevgi önemli bir değerdir. Bu değere sahip olan insanlar, değerli işler yapmak için istekli olmakta ve değerli işler yapabilme cesaretine sahip olmaktadırlar. Sevgiden mahrum olan bireyler, hayatlarını sevgi arayışı içinde sürdürmektedirler. Bir anne-babanın çocuğuna vereceği en değerli şey, sevgidir. Anne-babanın çocuğuna karşı en temel görevi; sevgiyi hissettirmek ve sevmeyi öğretmektir. Şeyda Özdalga Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Çocuklara Kitap Okumayı Nasıl Sevdiririz?Bebeklikten başlayarak çocukları renk, çizgi ve sözcüklerle tanıştıran, anadilini öğrenmesine yardımcı olan kitaplar, hem görsel, hem de dilsel özellikler ile çocuğun oynama, eğlenme, görme, duyma, dokunma yoluyla tanıma ve keşfetme gereksinimlerini karşılayan, duygu ve düşünce dünyasını besleyen, yaratıcılık ve hayal dünyasını geliştiren araçlardır. Çocuk okuma alışkanlığını öncelikle ailede, sonra da okulda kazanır.Ebeveynler kitaba değer veriyorsa, düzenli olarak okuyorsa çocuklarının okumaları için de model oluyorlardır.Çocukların kitabı sevmeleri, bebeklikten itibaren anlama, algılama, fiziksel, zihinsel ve psikolojik durumuna ait gelişim özelliklerindeki ilgi ve beklentilerine göre sağlanabilir. Çocuk kitap ilişkisi çocuğun okuma yazmaya başlamasından çok önceki bebeklik döneminden itibaren başlar. Bu nedenle kitapla ilk tanışma bu dönemlerde başlamalıdır. Yaş dönemlerine göre kitap özellikleri şu şekildedir ; 0-3 yaş
3-5 yaş
5-8 yaş
8-12 yaş
ÇOCUKLARIN KİTAP OKUMAYI SEVMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR?
Şeyda Özdalga Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Çocuklarda AşkToplumsal gelişim yönünden, yetişkinleri izleyerek onların davranışlarını taklit eden, model alan 4-5 yaş çocuğu bir yandan yetişkinle daha olumlu ilişki sürdürürken, diğer yandan da kendi yaşıtı olan çocuklarla da daha uzun süreli birlikte olmaya başlar. 4 yaş çocuğu açık sözlülükle hoşlandığı ve hoşlanmadıklarını rahatlıkla söyleyebilir. 5 yaşındaki çocuk çevresine ait yeni keşiflerde bulunur, yetişkin desteğine daha az destek duyar. Yetişkinin büyük takipçisi ve tatbikçisi olarak davranır. Arkadaşları ile birlikte olmak çok önemlidir. Grup oyunlarında beraberlik artık daha uzun olmaya başlar. Oyunun kurallarını birlikte koyarlar. Oyundaki kurallara herkesin uymasına dikkat edilir. Canlı, neşeli ve hareketli bir görünüm içinde, konuşmayı, soru sormayı, oyun oynamayı sever. Olayların nedenleri ve niçinleri ile çok yakından ilgilidir. Cinsiyetlerini kız ya da erkek olarak benimserler. Bedensel, bilişsel, sosyal ve duygusal gelişme alanları birbiriyle ilişki içindedir.Bu alanlar, birbirlerini etkileyerek biyolojik ve çevresel faktörlerden ekonomik durum, okul yaşantısı, aile yaşantılarına göre gelişme gösterir. GENEL BİR AŞK TANIMI YAPIP ÇOCUKLARDAKİ AŞK DUYGUSUNUN OLUŞUMUNDAN BAHSEDER MİSİNİZ? Yetişkin bakışı aşkı tanımlamakta sayısız seçenek sunar. Aşk, iki yalnızlığın birbirine dokunması, birbirini koruması ve selamlamasıdır, sabırdır, saygıdır, kabullenmedir, keşiftir, tazeliktir, uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır, düşlerin gerçek olmasıdır, uyumdur gibi seçeneklerin yanında bazıları ise “tanımlanamaz yaşanır.” der. Kimine göre bir bakış, kimine göre bir yaşayış. Kısaca, duyulan heyecan, duygu yoğunluğu, geçici görme kusuru diyebiliriz. Çocukların aşktaki heyecanları birden ve kısa süreli, geçici veya değişkendir. Bu ay birini, gelecek ay başkasını seçebilir. Birbirine yakın fiziksel özellikteki kişilere ilgi duyabilir. ÇOCUKLAR AŞKI NASIL YAŞARLAR ONLARIN RUH DURUMUNDAKİ DEĞİŞİKLİKLER NELERDİR? Onun adı geçince, ya da görünce bakışı, gülüşü, mimikleri farklılaşır, ya çok ilgili ya da utangaç davranabilir. Giyiminde özel itina, saçında değişiklik farklı bir özen olabilir. Yaşanılan bu heyecan durumu davranış ve duygularının yanında beslenme ve uykusuna da yansıyabilir. Çocuk için zevk veren şeyler, kendisinin bir parçası haline geliyor. Onu mutlu eden şeyi, kendi parçasıymış gibi algılıyor. Başkasının ona yönelmesiyle kendini bütün ve mutlu hissediyor. Küçük yaştaki bu deneyimler, ilerde anlam bulmaya başlar. Beğenme, beğenilme ya da hayal kırıklıkları öz güven gelişime, kişilik oluşumuna etki eder. BEN AŞIK OLDUM DİYEN ÇOCUĞA ANNE-BABA NASIL DAVRANMALIDIR? Bu yaş çocukları, aşık oldum yerine, bu heyecan, tutku ve aşkı genellikle “Ben Selin ile evleneceğim.” “Biz evleneceğiz.”şeklinde ifade ederler. Bu evliliğinde o yaşlarda gerçekleşme istek ve arzusunda olabilir. Onlar bu konuşmaları rahatsızlık duymadan anne babalarına, masumca aktarırlar. Bu durumda çocuğun duygularıyla alay etmeden, gereksiz sorgulamalarda bulunmadan, eleştirmeden anlatmasını desteklemek onları rahatlatacaktır. Evliliğin büyüyünce gerçekleşeceği, o zamana kadar da fikirlerin değişebileceği gerçeğini anlamakta zorlanabilir, bu durum hayal kırıklığı yaratabilir. Duygularını paylaşmasını desteklemek ve nötr kalmak onları rahatlatır. Yaşayarak öğrendikleri duygusal ve sosyal gelişimine anlam katar. Evleneceğim dediği arkadaşı bir hafta sonra başka bir çocukla ilgilenirse, bu yaşadığı ebeveynin bunu aktarmasından daha etkin bilgiler içerir. HİSLERİ AYIP GİBİ KARŞILANAN 4-5 YAŞ ÇOCUĞU EBEVEYNLERİNİN BU TUTUMUNDAN NASIL ETKİLENİR? Çocuklar sadece yaşıtlarına değil, kardeşlerine, öğretmenlerine de ilgi duyabilir. Bu ilgiler cinsellikten uzak, fiziki özelliklerini beğenme, yakın olma, sevgi, güven duyma ihtiyaçlarını besler. Bu nedenle, anlamı olmayan bir kavram olan “ayıp” yaklaşımı doğru değildir. Duygusundan utanmasına, suçluluk duymasına, sevgi ihtiyaçlarının ebeveynle sınırlanmasına, bu duyguyu bastırmayı öğrenmesine, kendini değersiz hissetmesine, özgüvenine olumsuz etkileri olabilir. ÇOCUKLAR ARASINDA YAŞANAN AŞKI YETİŞKİNLER ARASINDA YAŞANAN AŞKTAN AYIRAN DURUMLAR NELERDİR? Çocukların aşk denemesi temiz ve durudur. Yetişkinler arasında yaşanabilecek cinselliği içermez. Ellerini, gözlerini, saç rengini, kıyafetini, oyuncağını beğenerek o kişiyi yaşamında özelleştirir. Onun okulda yemek yerken yanında oturmasını, birlikte oyun oynarken elini tutmasını, grup oyunlarında yanında yer almasını, ona bakmasını, alışkın olduğu okul ortamlarının dışında bir araya gelmeyi, mesela evine gelmesini, doğum gününe davet etmesini ister.İstek ve ihtiyaçları da çocuksu ve masumdur. Şeyda Özdalga Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Çocukluk KahramanlarımızÇocukken büyük, güçlü, güzel, olağanüstü yetenekli, ölümsüz, yenilmez, kararlı, cesur, iyilerin yanında, özgür kahramanlara inanmaya gereksinim vardır. İlk kahramanlarımız kimimize göre anne ve babalarımız oldu. Daha sonra onların yerini masalların, çizgi romanların, kitapların, filmlerin, tarihimizin, efsanelerimizin kahramanları aldı. Çocuklar ilk gençliğe geçme dönemlerinde, savaşan, galip gelen, kuvvetli, adil, maceracı, ulaşılmaz kahramanlara bir rol modeli olarak gereksinirler. Yaşamda karşılaşacakları olumsuzluklara karşı hayatta kalmanın ilk hazırlıkları bu kahramanlarla başlar. İdeallerini gerçekleştiren, eksik olan yönlerini onlarla tamamlayan, kişilik özelliklerini yansıtan rollerin içinde hissederler kendilerini. Bu özellikleri doğurup, geliştirip, beslerler kişiliklerinde. Kimi hayal kırıklığına uğrar farklı gelişirler. Kimi bu etkileri yaşamlarında sürdürür. Maceracı, güçlü, özgür olur. Çocukluk kahramanlarıyla özdeşleşmek çocukluğu geliştirir, korur, yetişkinliği anlamlı kılar. Kahramanlar mı kişiliği belirlemeye yardımcı olur ? Kişilik mi o kahramanları seçer ? Yaşam boyu çevremize uyum sağlamakta kullandığımız tüm düşünce kalıpları çocukluk algısıyla şekillenir. Değerlilik, Sevgi, Yeterlilik ve Başarı şemaları erişkinlikte kendini ya bu durumların sürdürülmesi, ya önemsenmemesi ya da aşırısını yaşamak şeklinde gösterir. Çocukluk Kahramanların seçimini de bu ihtiyaca destek olarak değerlendirebiliriz. Şeyda Özdalga Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Dört-Beş Yaş Çocuklarında Aşk Dört-Beş Yaş Çocuklarında Aşk2 yaş krizinin bitiminden sonra, çocuğu 3 yaşına gelen ebeveynler, bir süre dinlenme fırsatı bulurlar. Fakat, 4 yaş ile birlikte bu uyumlu ve dengeli ruh hali sona erer. Anne ve baba yorucu bir döneme daha hazır olmalıdırlar. Bağımsız hareket edebilen, kendi kendine yetebilen 4 yaş çocuğu, sosyal ilişkilerde oldukça ilerleme gösterir. Fakat, zaman zaman hem sözel hem de sözel olmayan iletişiminde ölçüyü kaçırabilir. Arkadaşları ile uzun süre oyun oynayamayabilir, sık sık kavga çıkartır. Bu dönemde ebeveynleri şaşırtan diğer bir değişim, çocuğun aile içinde kullanılmayan küfürleri söylemeye başlamasıdır. Bu küfürleri büyüklerinin yanında kullanmayı, gördüğü ilgi nedeniyle çok sever. Özellikle yapmamasını tembih ettiğiniz birçok şeyi daha sık yapar. Örneğin, “Sakın kardeşine dondurma yediğini söyleme, şimdi o hasta ve yiyemez, canı çeker” dediğinizde, emin olun ki kardeşini gördüğünde söyleyeceği ilk şey dondurma yediği olacaktır. 5 yaş, uyumun ve dengenin yeniden hakim olduğu bir dönemdir. 5 yaşına giren çocuğun bedenini daha kontrollü bir biçimde kullanmaya başladığını farketmemek mümkün değildir. Toplum kurallarına uygun davranışlarında artış gözlenir. Grup oyunlarında daha başarılı hale gelir, kavgalar azalır. Ufak tefek ev işlerinde (sofrayı kurmak gibi) ebeveynlere yardımcı olmaya başlar. Hikayeler dinlemekten ve aynı zamanda kitapların resimlerine bakarak hikaye anlatmaktan hoşlanır. 2. Aşka genel bir tanım yapıp çocukluk döneminde yaşanan aşkın farklılıkları ve yetişkin aşkıyla benzerlikleri nelerdir? Aşk, bireylerin kendilerince yüklediği farklı anlamlar nedeniyle kişiye özgü ve biriciktir. Kimi aşkı bir paylaşım, kimi acı, kimi bir dokunuş veya bakış olarak tanımlar. Yetişkinler için çoğu zaman cinsellik, bu durumun en önemli parçası olabilir ki çocukların aşkı ile yetişkin aşkı bu noktada birbirinden ayrılmaya başlar. 4-5 yaş çocuğunun aşkı, saf, ani ve geçicidir. O gün ilk kez görüp sadece 2 saat birlikte olduğu bir çocuk ile ertesi gün evlilik hayalleri kurabilir. Aslında bu evlilik hayalleri kurma, onların bir duygu yoğunluğu içinde olmaktan çok büyüklerini model alma ve taklit etme davranışı içinde olduklarına en büyük işarettir. 3. Çocuğu birine aşık olduğunu söyleyen ebeveynin tutumu nasıl olmalıdır? Burada yapılacak en son şey, çocuğu bu davranışından ötürü kınamak, “Aaaa ne kadar ayıp, başka yerde sakın söyleme” demek, cezalandırmak, dalga geçmek, aşık olduğu diğer çocuk ile görüşmesine engel olmaktır. Çocukların birine aşık olduğunu söylemesi, söylediği kişiye güven duyduğu anlamına gelir. Eğer biraz önce sıralanan tepkiler gösterilirse, çocuk güveninin boşa olduğunu, anlaşılamadığını düşünebilir. Bu durum, pekiştiriciler artmaya devam ettiği takdirde daha yerleşik bir güven problemine, ileri yaşlarda aile ile özel duygu ve düşüncelerini paylaşmamaya zemin hazırlar. Dolayısıyla, bu yaşlarda yaşanan aşkın, ergenler ya da yetişkinler arasında yaşanan aşktan oldukça farklı, ailelerin en çok çekindiği cinsel ilişki temasından uzak olduğu unutulmamalı ve kabullenici bir tavır içinde olunmalıdır. Bu, çocuğunuzun size güven duymasına, her konuyu sizinle yargılanmadan konuşabileceği mesajını almasına olanak sağlayacak güzel bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, bu durum çocuğunuzun anne ya da babası ile evlenmesinin olanaksız olduğuna ikna olduğu ve cinsel kimliğinin yerine oturmaya başladığının bir kanıtıdır. Anne ve babadan kopup sosyal hayata daha da derinlemesine daldığını gösterir. Yani, çocuğunuzun aşık olması daha çok iyiye işarettir. 4. 4-5 yaş dönemi neden çocuk için aşk sözcüklerinin kullanıldığı bir dönemdir? Bu yaş aralığı çocukların yaşıtlarıyla sosyal ilişkilerinin oldukça arttığı bir dönemdir. Yuvaya, anaokuluna başlarlar, evlerinin bahçelerinde diğer çocuklarla etkileşime girerler. Dolayısıyla, diğer bireyleri gözlemleme fırsatı bulurlar. Her yaştan insanı gözlemler, model alır, taklit etmeye çalışırlar. Kendilerine model aldıkları yetişkinler gibi olmak isterler. “Ben de büyünce teyzem gibi saçımı sarıya boyatacağım. Arabam kırmızı olacak ve erkek arkadaşım olacak, onunla arabama binip sinemaya gideceğiz!” Aşık olmak ve biriyle ilişki yaşamak, filmlerde, dizilerde ve gerçek hayatın içinde sık sık karşılaştıkları sahnelerdir. Sosyal hayatın içine dahil olup birçok alanla ilgilenmeye başladıklarında, aşk ve kadın-erkek ilişkileri bu alanların başında gelir. Dolayısıyla, aşk sözcüklerini de kelime hazinelerine eklerler. Bu kelimeleri kullandıklarında gösterilen dikkat, ilgi ve olumlu pekiştireçler ile doğru orantılı olarak kullanımları azalır ya da çoğalır. 5. Eklemek istedikleriniz.... Çocuğunuz aşk acısı yaşıyor ise, duygularını sakın küçümsemeyin. “Sen daha küçüksün ne aşk acısıymış, git oyuncaklarınla oyna” gibi tepkiler çocuğun güven duygusuna vurulan darbelerdir. Ne kadar incinmiş olabileceğini anladığınızı, her insanın hayatının bir döneminde bu tür duygu hali içinde olabileceğini, ama zamanla bu duyguları ile başa çıkmayı öğreneceğini söyleyin. Bilişsel yetileri sebebiyle, bu söylediklerinizi tam olarak algılayamasa da onun yanında olduğunuzu, yargılamadan sorununa birlikte çözüm bulmaya çalıştığınızı görmesi kendini güvende hissetmesine vesile olacaktır. Açelya Şahin Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Düşünme Öğrenilebilir mi? Düşünme Öğrenilebilir mi?Arabanın motor gücü gibi, zekâ da saklı bir güçtür. Düşünme ise insanın zekâsını kullanıp, yönettiği kişisel bir beceridir. İyi bir sürücü olmayı herkes ister ama nasıl? İsteyen herkes düşünme becerisini çok üst düzeylere çıkarabilir. Bu biraz çaba harcamayı gerektirir. Düşünme alanında kişisel becerilerinizi geliştirme konusunda okullardan fazla bir şey beklememelisiniz. Okullarda ağırlıklı olarak inceleme ve eleştirel düşünce öğretilir. Elbette bu da yararlıdır. Ama düşünme eyleminin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Düşünme bir üçgene benzetilebilir. En iyi yapabildiğimiz şeylerden biri düşünceleri eleştirmektir. Çünkü okullarda yapılan eğitim, toplumsal düşünme gelenekleri, münazara teknikleri bize eleştirel düşünmeyi fazlasıyla öğretir. Eleştirel düşünce çok gereklidir. Ancak yeterli bir dozda kullanılmalıdır. Nasıl bir gıdanın gereğinden fazlası alındığında vücudumuza zarar veriyorsa, gereğinden fazla eleştirel düşünme de düşünce sistemimize zarar verir. Yapıcı ve yaratıcı düşünme alanlarında birçoğumuz oldukça kötüyüzdür. Çünkü bize sunulan bir fikri sadece eleştirmek, aklımıza gelen ilk yol üzerine odaklaşarak, bu fikrimizde ısrar etmek hepimizin yanlış düşünce alışkanlıklarındandır. Dr. Edward de Bono kavramsal ve yaratıcı düşünce alanında ve düşüncenin bir beceri olarak geliştirilmesi konusunda önde gelen uluslararası bir otorite olarak kabul edilmektedir. Dr. De Bono, okullarda düşünmenin öğretilmesinde kullanılan ve pek çok ülkede uygulanan CoRT Düşünce Programı’nın yaratıcısı ve uygulayıcısıdır. Bu program 6 yaş çocuğundan yetişkinlere kadar her yaşa düşünmeyi öğretmek üzere hazırlanmış bir programdır. 6 basamaktan oluşur.
Özellikle düşünme sistemindeki yanlışlıklar çocuklarımızın önce okul, daha sonra da iş ve hayat başarılarını olumsuz etkiler. Çocuklar ve gençler düşünme becerilerini artırdıkça okul çalışmalarında ve sınavlarda bunun güçlü etkisini hissederler. Düşünme alanında ustalaşan biri özel yaşantısı ile ilgili konularda ve işlerinde de bundan yararlanacaktır. Düşünmeyi öğrenen kişi, ne yapması gerektiği kendisine söylenmeden de girişimlerde bulunabilir. Düşünmeyi bilen kişi, işe yarayacak seçenekler üretebilir, karar verebilir, sorun çözebilir, ileriye dönük planlar yapabilir. İşte yaşamımızın çeşitli evrelerinde odaklandığımız ana hatlar:
Olcay Güner Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
Eğitimde Korkunun İziDünya değişiyor,bütün değerler de revizyondan geçiyor. Çoğu kişi, 21. yüzyılı ‘Bilginin altın çağı’ olarak tanımlıyor. Peki kendimizi pek sık kıyasladığımız gelişmiş batı toplumları bu çağa ayak uydurmak için eğitim reformları yaparken, biz yeterli sayıda öğretmen ile yeterli sayıda öğrenciye ulaşıp onlara kaliteli eğitim verebiliyor muyuz? Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi eğitimde korkutmanın ve bastırmanın etkileri çocuklarda negatif etkiler yaratıp bazen de kronik hale gelmesine sebep olur. Dünya değişip ileri teknolojilerini eğitime yansıtırken, öğrenci merkezli eğitim yapıp araştırmacı-deneysel eğitim programları uygularken bizim eğitimcilerimizden baskısız, düşünmeye ve soru sormaya motive eden, iletişim kanalları açık olan bir eğitim sistemi istememiz herhalde çok fazla olmayacaktır. Eğitim sadece gelişen çağa ayak uydurmak için değil, aynı zamanda insanın kendini gerçekleştirme dürtüsünü tatmin için de çok önemli bir araçtır. A. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre; basit fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra piramidin en tepesinde kendini topluma kabul ettirme ve sevdirme yer alır. Bu da ancak iyi bir eğitim sonucu oluşan kendine güven ile oluşur. Bunların yanı sıra yaşadığımız çevre ve aldığımız eğitim bizi biz yapan yapı taşlarıdır. Örneğin Gothe, kişiliği bilgilenme ve koşulların oluşturduğunu söyler. İnsan duyguları birçok kez bu etkilerin sonucunda şekillenir. Eğitimin bütün bu etkilerini belirttikten sonra, gerçek ve kaliteli bir eğitimin nasıl olması, çocuğa ne kazandıracağı aksi takdirde onlardan neleri alıp götüreceğine bakacak olursak; eğitimdeki en büyük engelin korku olduğunu görürüz. Çocuk annesinden veya alışıp güvendiği ortamından ilk defa ciddi anlamda uzaklaşıp yepyeni bir dünyaya adım atmaktadır. Aynı güven bağını kurabileceği bir yetişkin arar, bu çoğu kez sınıf öğretmeni olur. Ona sevgi ve şefkat ile yaklaşan öğretmenini benimser ve sosyalleşmeye başlar. Aksi olan bir durumu düşünürsek, örneğin sıkça bağıran hatta arada fiziksel şiddet gösteren bir öğretmen ile herhangi bir duygusal bağ kurması mümkün olmayacaktır.Bunun sonucunda da okula gitmede isteksizlik veya motivasyon kaybı gibi problemler ortaya çıkacaktır. Herzberg’in motivasyon teorisine göre başarı takdir edilme, ilerleme ve yükselme imkanları motivasyon faktörleridir. Bu faktörler ile bireylerin çalışma isteği ve başarı arzusu artar. Bazı eğitimcilerin yarattığı bir diğer önemli konu da bir takım özel durumları olan çocukların üzerindeki psikolojik etkilerdir.Örneğin, öğrenme bozukluğu olan bir çocuğu ele alalım. Zaten, kendini başarısız gördüğü okulda birde durmadan bağıran bir öğretmeninin olması güvenini daha da çok kıracak, hiçbir şeyi tam olarak yapamayacağı düşüncesi ile ya tamamen derslerinden kopacak ya da sıkça gördüğümüz içine kapanık bir yapı sergileyecektir. Eğitimin bir diğer yüzü de aile içi eğitim değil midir? Hepimiz doğumdan itibaren dış dünya ile yoğun bir ilişki içine girip onu anlamaya çalışırız. Bu büyük turda bize en büyük rehberliği anne ve babalarımız yapar. Mizacımız yani doğuştan gelen, gen gibi özelliklerimiz ile oluşurken, karakterimiz öğrenme ile şekillenir. Buradan da anlaşılacağı gibi başta ailemizden öğrendiklerimiz daha sonra da toplumun bize kattıkları ile birbirimizden farklılaşır ve kimseye benzemeyen kişiliğimizi oluşuruz. Bütün bu öğrenme sürecinde çocuğu sindirip, bastırmak hayata dair olan öğrenme tutkusunun sekteye uğrayacağından, kendisini geliştirmede eksik ve yetersiz kalacaktır. Disiplinin, çocuk yetiştirmedeki en temel unsurlardan biri olduğu bugün herkes tarafından bilinmekte. Fakat bunu yaparken anne ve babaların dikkatli olması gereken nokta, onları baskı ve yoğun bir kontrolün altına alacak, özbenliklerini veya kendilerine olan saygılarını zedeleyecek hareketler yapmamaktır. Onlara belirli kuralları baskı, bağırma,hakaret veya fiziksel şiddet olmadan da bir sistem içinde verebiliriz. Eğer anne ve babalar kendine yetebilen, sorumluluk sahibi ve özgür düşünebilen bireyler yetiştirmek istiyorlarsa korkutma ve sindirme yerine motive edici hareketler, çocuklarının pozitif taraflarını destekleyen tutumlar sergilemelidirler. Bütün bunlara bakarak disipilini çok dikkatli kullanılması gereken bir araç olarak görmek gerekir. Çünkü verdiğiniz eğitim ve güven onun hayatının ileri safhalarında karşılaşacağı güçlükleri aşmada çok önemli bir rol oynayacaktır. Onu eğitirken, vereceğiniz tepkilerin yaptığı yanlış veya uygunsuz davranışı için olduğunu aslında onu sevdiğinizi alt mesaj olarak belirtmede yarar vardır. Bu onları yaptıkları yanlışa odaklayıp, iç sorgulamalarını unutturacaktır. Çocukları eğitirken, çok yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biri fiziksel şiddettir. Etkilerinin fizikselden çok psikolojik olduğu, hatta bazı durumlarda ileri yaşlarda ortaya çıkan bir takım psikolojik kökenli rahatsızlıklara yol açtığı artık ispatlanmış bir gerçektir. Bunun yanı sıra aile içi eğitimde bir de sözle göz korkutmalar yaşanır. Örneğin; anne/babanın bu davranışı tekrarlarsa onu sevmeyeceklerini söylemesi, terk etme tehdidinde bulunması, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler hakkında göz korkutması (Şimdi oraya gelip bacaklarını kırarım, polisler-çingeneler gelip alsın seni...), veya onu utandıracak veya küçük düşürecek cezaların verilmesi çocukta büyük reaksiyonlara sebep olabilir. Bütün bunların sonucunda ileri yaşlarda kendine güveni olmayan, yaptığı şeyler için kendini sorgulayan, en kolay şeyler için bile çevredekilerden yardım isteyen,ürkek, huzursuz, hep yanlışı tekrarlayan doğruya hiç ulaşamadığını düşünen bireyler olacaklardır. Seligman’ın Öğrenilmiş Çaresizlik teorisine göre, kötü yaşam deneyimleri yaşayan insanlar artık çaresizliklerini öğrendikleri için, depresyon geçirirler. Ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şeyi kontrol edemediklerini düşünüp, hayatlarında kötü giden her şeyi içselleştirirler. Yaşam deneyimlerimiz de çocukluktan başladığına göre yeni yetişen neslin yaşamlarını kendi kontrolleri altına almalarını anne ve babalar sağlayacaktır. Kısaca özetlemek gerekirse, artık değişen aile yapıları ve eğitim modelleri ile eğitimde göz korkutmanın yerini anlayış ve toleransın alması gerektiğini vurgulanmaktadır. Bunların, genç ve çocuk nüfusun oldukça fazla olduğu toplumumuza da yansımaları eminim ki çok geç olmayacaktır... Merve Soysal Başa Klinik Psikolog DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Bölümü |
| Saat: 04:43 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık