MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 9 Eylül 2006 17:38

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren
müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve
eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam
sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette
özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki.
Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine
bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti.
Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün
yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma
bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini
adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..
işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi.
Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi,
"sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı!

Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu
böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi
hayatimizi kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız ise elimizden
gelenden daha azını koyarız. Sonra da, soka girerek, kendi
kurduğumuz evde yasayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek,
çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar
ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır"
demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve secimler, yarin
yasayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.,


Misafir 9 Eylül 2006 22:07

VE İNCE BİR nimettir! Ve dahi hikmetle anlaşılmaya, şefkatle sevilmeye lâyıktır.
İbrahimî "Lâ uhibbu'l-âfilîn" feryadının üç harf ve altı noktaya dökülmüş halidir aşk.
Güzelliğe iştiyaktır ve hakikî güzeli gösteren bir pusuladır.
Batıp yitenin sevgili olamayacağını haykıran bir dellâldır.
Kalbimin ebedî aşk için yaratıldığını ve sadece ama sadece Ona ayna kılınan o kalbe, kaybolup giden zeval mahkûmlarının giremeyeceğini anlatan bir işarettir.
Aşk ile ebede yönelirim ve aşk gözyaşlarıyla Ebedî Sevgili'yi ararım.
Mecazî sevmelerin ve sevgililerin elemini aşk ile hissederim; onları hakikî sevmeye ve Sevgiliye aşk ile köprü eylerim.
Ve o zaman, işte o zaman Mevlâna Cami gibi aşk ile yüzümü çokluktan birliğe çeviririm.
Sadece biri ister, biri çağırır, biri talep eder, biri görür, sadece biri bilir ve biri söylerim. Başkalarının istemeye, çağırmaya, görmeye ve bilmeye lâyık olmadığını bilirim.
Ki, aklım yorulsa da, bakmayı ihmal etse de vicdanım Onu unutamaz.
Ben vicdanımı inkâr etsem de, vicdanım Onu görür, Onu düşünür, Ona yönelir.
Hads denilen yıldırım gibi intikal [geçiş, ulaşma] melekem hep vicdanımı tahrik eder.
Hadsin şiddetli hali olan ilham, vicdanımı nurlandırır.
Meyilin şiddetlisi olan arzu ve arzunun şiddetlisi iştiyak ve onun şiddetlisi ilâhî aşk, vicdanımı hep Onun marifetine sevkeder.
Fıtratımdaki bu incizab (çekilme) ve cezbe, cazibedar bir hakikatın cezbiyle olabilir ancak.
Ve vicdanım bu cezbesi ile tanır Allah'ı.
O cemal Sahibi tecelli ettiğinde, perdesiz şâşaayla daim tecelli ettiğinde cezbeye düşer vicdanım.
Vicdanımın bu cezbesi ve incizabı hem Onun Vacibü'l-Vücud oluşuna, hem de Celâl ve Cemal Sahibi oluşuna kesin bir delil olur.
Sadece benim değil, bütün varoluşun kalbindedir aşk ve yok olmayan bir Mâşuk'u gösterir.
Ben ki insanım, varoluş ağacının meyvesiyim. Nasıl ki ağaçta olmayan meyvede görünmez; o halde, benim sinemdeki ilâhî aşk gibi, kâinatın sinesindeki hakikî aşk da Ezelî bir Sevgiliyi gösterir.
Zira, kâinattaki bütün çekimler, çekilmeler, çekiciliklerin cazibedar bir hakikatın çekimiyle olduğunu gösterir aşk uyanık kalbime.
Yeryüzü meczub bir mevlevi gibi o aşkla döner güneşin etrafında.
Elektronlar aynı Sevgilinin cezbesiyle döner çekirdeğin etrafında.
Oksijen ve hidrojen o aşk ile birleşirler ve su gibi rahmetin cisimleşmiş halini meyve verirler.
Bülbül aşkın cezbesiyle güle nağmeler dile getirir.
Varlıkların bütün dönüşleri, bütün hareketleri, bütün çekim kanunları aşktandır.
Bütün kâinatın mayası aşktır.
İlâhî aşkın şarabıyla zerrelerden yıldızlara kadar herşey istidadına göre kendinden geçmiştir.
Aşkın ateşiyledir ki, Ezelî Güneş'e doğrudan aynalık yapan, Ona her hal ve şartta yönelebilen "reşha"nın içindeki katılıklar yanar, ziya ile nura döner.
Aşığım ben; varlığa... hayata... bekaya... kemale... cemale... aşığım.
Benliğimden soyunduğumda, imanın şuurunu giyindiğimde anlarım ki, aşkım aslında Onun isimlerinedir, Onadır.
Onun bekasına, Onun kemaline ve cemalinedir.
Zira hakikî beka Onundur; eksiksiz kemal Onundur ve kusursuz ebedî cemal Onundur.
Aşkım Onun cemaline, kemaline bir delildir.
Aşkım ve muhabbetim marifetimdir, kulluğumdur...
Aşkı hikmetle anlamayanlara, şefkatle sevmeyenlere aşkolsun!


arwen 10 Eylül 2006 00:15

Kırmzı Gül




Bir ülke varmış eskiden ve bu ülkede hiç ama hiç kırmızı gül yokmuş.

Bütün güller beyaz renkteymiş. Bir de birbirini çok seven bir kız ve bir delikanlı varmış... Birbirlerine çok yakışıyorlarmış. Kız çok güzel delikanlı ise çok yakışıklıymış. Delikanlı bu kız için herşeyi yaparmış. Kız ise bir şart koymuş ortaya. 'Bana kırmızı renkte bir gül getirirsen seninle evlenirim.' Delikanlı çok üzülmüş bu şarta. Çünkü hiç kırmızı gül yokmuş bu ülkede. Beyaz güllerle dolu bir bahçeye gitmiş, aramış ama yok. Sonra oradaki bir bülbüle derdini yanmış. Bülbül dinlemiş genci ve en sonunda; 'Üzülme delikanlı, yarın buraya aynı saatte gel, kırmızı bir gül göreceksin. Onu al kıza götür, evlenin mutlu olun. Sen onu çok seviyorsun mutluluk hakkın' demiş. Çocuk buruk halde ayrılmış oradan.

Ertesi gün bahçeye gitmiş koskaca bahçe beyaz güllerle dolu yalnızca en ortada kıpkırmızı bir gül!! Delikanlı biraz şaşkın, biraz heyecanlı, biraz mutlu koşup gitmiş gülün yanına... Ama gördüğüne gerçekten çok üzülmüş.. Bülbül yerde, kendini dikeniyle öldürmüş olduğu gülün hemen dibinde, cansız yatıyormuş. Delikanlı, kendisinin mutluluğu için, bülbülün kanıyla boyadığı gülü alıp kızın yanına gitmiş. Kız, arzusu gerçekleştiği için çok sevinmiş ve kendisine kırmızı gül getiren delikanlıyla evlenmeyi kabul etmiş. Ama delikanlı; 'Benimle evlenebilmen için bülbülün ölmesi mi gerekiyordu?' diyerek ayrılmış ve bir daha da hiç dönmemiş...

BİRİLERİNİN MUTLULUĞU ASLA BAŞKALARININ MUTSUZLUĞU OLMAMALI!


mydarling24 10 Eylül 2006 00:17

Sevgiliye Açılmamış Mektup
Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi
Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne

Sen bulanıklaşsan da, gözüm hep ufuktaki yalnız haberciyi gördü.Buğulanmış
cama çarparken yağmur damlaları, ben çizdim bir kâlp içine iki bedeni
Zamanın bilmem hangi köşesindeydik hatırlamıyorum. İşime gelmeyen
buluşmalardan kaçmadım sen varsın diye. Çam diplerinde petunyaları
kuruturken ellerimizde, sen bana SENİ SEVİYORUM derken bile bakamıyordum
gözlerine. Utancımdan alışık olmadığımdan belki belki de o öpülesi
dudaklarından ayıramam dudaklarımı diye, korkumdan.. Farkına varamadım
gerçeklerin.. Gözlerine saklanmış hainliği sezseydim eğer; eğer,
denizlerden çaldığın dalganın, bir mühür gibi yüreğime leke yapacağını
çözebilseydim, mayasız öperdim seni.. Özümsüz

Güzel kelimeler istiyordum senden. Ay ışıklarıyla yıkanmış, okuyunca en
çirkin anlarımın anlamlaştığı, okuyunca dokunduğun gözlerimin mızmızlaştığı


Kulağımın arkasına fısıldanmış güzel kelimeler biriktirmiştim ben sana oysa
terk edip gitmeseydin ansızın; duyacaktın Ben çırpınırken bir kaşık suyun
derinliğinde boğulmamak için, sen görünce beni böyle çaresiz, beni böyle
çırılçıplak; tutup çıkarırsın diye uzatmıştım ellerimi..Sen, biraz yukardan
ifrit dolu yüreğinle bakıp gülmüştün hâlime.Oysa ben susmanı bekliyordum..
birde ıslak bedenimi sarmanı… bir “NEYİN VAR SENİN” e öyle ihtiyaç duymuştum
ki o an; anlatmak istedim, ama sen yoktun..!

Yıllar geçti aradan.. ve farkında olmadan
Adımlarım daha büyük, daha hızlı ve daha sağlam
Yokluğunda büyüttüğüm acılarımı her gün tazelemek zoruma gitmeye başladı. Ve
hasretinin bitime uğraması gerekti. Eylüldü.. hüzün mevsimiydi.. Nasıl
unuturdum seni? Yaprakların salına salına karıştığı toprağı öpüyordum,
Vatanım diye değil! Sen dön diye

-Köylü kız- büyüsü bozulduğunda ben öğretmen olmuştum.. Hani rüyalarımın en
güzel sahnesinde seyrederken, göz yaşlarımı tutamadığım hani en mateminde
gecenin; üzerimde bir hamal gibi taşıdığım sensizlik yükünü atmak
istediğimde, düşünüp de derinlere daldığım.
Hatırladın mı?
Saçlarım; senin bildiğin kadar sıradan değil artık..
Gözlerime durulmayı öğrettim..
Dudaklarıma kilit vurdum konuşmasın diye..
Yüreğimdeki seni her gece zindana attım bensizliğin acısını, sensizliğin
acısını çektiğim gibi çek diye! !

Gitme Sevgili!
Sokak aralarında yitirdiğim aklımı geri ver bana.yüreğim yüreğinde.. Böyle
kuru bir beden ne işe yarar sensiz.. Ya dünümü ver, yada hakkımı! Çok mu
arzu ettiklerim?
Hayatının kısa film akropollerinde hiç mi karem yok? Senaryoda figüran
olarak ölmek istemiyorum.. al beni de gözlerine

Gözünle gördüğün her seksiyonda bir sahtekârlık, her parselinde acı ve göz
yaşı.Güzel kelimelerinden duymak istiyordum bir ikindi çayı ertesinde..
Dudaklarından dökülmedikten sonra, adıma yazılan mektupların ne albenisi var
ki?

Evlendim.Soğuk duvarlarında, gece lâmbasının aydınlattığı kadar görebildiğim
dünyanın eşiğinde, bedenimi saran başka kolları sen zannedip doyasıya,
hissedilmeyen kokunu sineye çektiğim günler aklıma geldi..

Evlendin…İkinci sayfa haber bültenlerinden öğrenmek istemezdim. Bilmek
isterdim yerime koyduğun biblonu. Kim bilir hangi Can sırada bekliyordu
Yanmak için Farkında olmadan işlediğin günahın bedelini ödeyeceksin
demiştim Yüreğimi yüreğine koymuş olsaydın farkına varırdın süzülmemiş
gerçeklerin Arsız gönül kuşun konmuştu bir başka evin bir başka
penceresine.Açar mıydı?

Yıllar geçti aradan farkında olmadan.
Cebimde kimsenin göremediği bir öfke saklı sevdiğim. Çıkardığımda dağ
dayanmaz ki gönlün dayansın? Ben, kaybolmuşluğun sefasını sürerken, sen,
bensizliğin nedametini çekiyorsun.Hissediyorum bunu.Ne ektin ki biçesin?

Beni arıyorsan;
Yokum! !
Sisle çevirdiğin bu evren, artık benim olmadığı kadar, seninde değil! !
Zaman hızla akıp gidiyor..
Yıllar sonra bugün, bakıp da halime gülmeyeceğim. Gözlerime durulmayı
öğrettim.
Dudaklarım, dudaklarında güneşe selam çakmayacak artık..
Erkekçe, namusluca çekip gideceğim gözlerinin önünden;
Arkasına bile bakmadan.

Dur! !
Yaklaşma
Yollarına toz olduğum sevgili! !
Dudak büktüğüm gidişine
Yüz eskittiğim zamanla..
Ey Yüreğimi yüreğine bir kez olsun konuk edemediğim sevgili! ! !
Dokunma ellerime..
O eller ki, zamanın bir köşesinde, okul kaçışlarının heyecanıyla atan
kâlpleri bir bedene dolduran; sonra Tek can ile kenetlenip kaderin
vahametini inadıyla kıran eller.

Git..

Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi
Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne.


Misafir 10 Eylül 2006 01:57

700 YILLIK ALTIN ÖĞÜT

Aşağıda Osman Bey'e ünlü İslam Alimi, Şeyh Edeb-Ali'nin verdiği öğütleri
anlatan bir yazı. Çok hoşuma gitti. Neredeyse 700 yıl önce
söylenmiş ama hiç mi hiç eskimemiş. Tüm zamanlar için geçerli.

"Oğul insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.
Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın,
ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen sabah
rüzgarında savrulur gidersin...
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve
iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük
değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler,
görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına
çıkacaktır. *****, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere
dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma. Gördün söyleme,
bildin bilme.

Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.

Üç kişiye acı:
* Cahiller arasındaki alime,
* Zenginken fakir düşene,
* Hatırlı iken itibarını kaybedene.

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğunda mücadeleden korkma.

"Bilesin ki atın iyisine DORU,"
"Yiğidin iyisine DELİ derler."


arwen 10 Eylül 2006 03:17

Kız Kulesi




Herkes için sıradan akşamlardan biri yine… Ben ise nihayet Kız Kulesi’nin tam karşısında, ayağımın altındaki taş parçalarının gıcırtısı ile o muhteşem güzelliği seyretmekteyim…Ne insanların gürültüsünü duyuyorum ne de vapurların acı çığlıklarını. Ne zaman acı çeksem kendimi burada buldum hep. Kederime ortak oldu Kız Kulesi.. Belki onun da içinde taşıdığı kederi anlıyor beni….O; denizin ortasında yapayalnız; bense koca dünyada bir başıma.

Oracıktan nasıl da gülümser gibi bakıyor bana; sanki sabret der gibi. Sabret bir gün bitecek bu yaşadıkların.

Gün batımı ile birlikte etrafımda uçuşan martılar da kayboluyor birer birer. Hep öyle değilmidir sanki; gündüz bir kovalamaca, insanlar hep bir tarafa koşturur durur, akşam olduğunda ise herkes çekilir köşesine. İşte; tabiat bile bu ritime ayak uydurmuş durumda. Bir tek, bir tek Kız Kulesi bırakıp gitmiyor beni, eşlik ediyor bana ve yalnızlığıma…

Nedense geceleri bir başka sevmişimdir Kız Kulesi’ni. Çevresini aydınlatan ışıltısı ile kim bilir kaç kişiye
umut olmuştur. Tıpkı şu an bana olduğu gibi…Hatırlıyorum da, eskiden daha mı az gelirdim buraya ben. Şimdi ise hemen hemen her gün burada buluyorum kendimi. Herkesin huzuru bulduğu bir yer olsa gerek. İşte benim de denizin kokusunda huzuru bulduğum, ruhumu dinlendiren o eşsiz güzellik.

Kaçınız kimbilir kaç kez geçip gittiniz karşısından; sadece bir göz aşinalığı ile bakıp, başınızı çevirdiniz ve O’nun “bende buradayım” diyen sesini duymadınız. Hiç O’nu dinlemeyi denediniz mi? Sesini duydunuz mu? O zaman bir gün O’na kulak verin, göreceksiniz içinizden bir şeyler kopup gidecek…

İster sevincinizi paylaşın, ister kederinizi. O, size her duygunuzla kapılarını ardına kadar açacaktır çünkü. .Denizin kızı, tekrar denizine dönse bile ruhunuzun bir yerlerin de varlığını hissettirecektir…
<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=180">


mydarling24 10 Eylül 2006 08:20

Tıkanıp Kaldığında Hayat

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli!
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,
Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip
Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;
Gördüğünü hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
Değerli olabilmeli hayat!
İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; Sevgisiz, soysuz kalarak!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;
Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için...
Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!


TheGrudge 10 Eylül 2006 08:53

Bağışlamanın Yüceliği Ve Güzelliği



Yalnızca birkaç kez konuştuğunuz birisinin adını kırk üç yıl sonra anımsamanız hiç de kolay değildir.Oniki yaşlarında bir çocukken okul harçlığımı çıkartmak için evlere gazete dağıtıyordum ve adını şimdi anımsayamadığım o yaşlı bayan da benim müşterimdi. Bana "bağışlama" konusunda öyle güzel ve unutulmaz bir ders verdi ki umarım, bir gün ben de birisine aynı duyguları, aynı güzellikte verebilirim.Sıkıntıdan patlamak üzere olduğumuz bir cumartesi günüydü. Arkadaşımla birlikte yaşlı bayanın arka bahçesinde bir köşeye gizlenerek, yerden aldığımız taşları evin çatısına atıyorduk.Attığımız taşların çatının üzerinden yuvarlanarak, köşelerden aşağıya düşmesini kuyruklu yıldızların süzülerek gökyüzünden aşağıya doğru düşmesine benzeterek eğleniyorduk.Kendime yerden çok düzgün bir taş bulmuştum. Elime alıp tüm gücümle fırlattım. Ama taş bu kez çatıya değil dış kapının penceresine gelmişti. Kırılan cam sesini duyunca, gizlendiğimiz yerden fırlayıp ardımıza bakmadan soluk soluğa kaçmıştık oradan. Yaşlı bayanın bizi görmüş olması olanaksızdı.Tüm gece yaşlı bayanın beni yakalayabileceğini düşünerek, korkudan uyuyamadım. Ertesi gün gazetesini vermek üzere kapısını çaldığım zaman her zamanki gibi içtenlikle gülümseyerek hatırımı sordu.Ama ben suçluluk duygusuyla yüzüne bakamıyordum. Sonunda gazete dağıtımından kazandığım parayı biriktirmeye karar verdim. Üç hafta sonra tam yedi dolarım olmuştu. Bir kağıda "Camınızı istemeden kırdığım için çok üzgünüm, umarım koyduğum para onarımı için yeterlidir" yazarak parayla birlikte zarfın içine koydum. Gece havanın kararmasını bekleyerek, zarfı usulca yaşlı bayanın posta kutusuna attım.Ruhum bir anda özgürlüğe kavuşmuştu sanki. Artık eskisi gibi yaşlı bayanın gözlerinin içine bakabileceğimi düşünerek mutluluk duyuyordum.Ertesi gün kapısını çalıp gazetesini uzattığım zaman her zamanki gibi içtenlikle gülümsedi gözlerime. Bu kez ben de karşılık vererek, gözlerinin içine baktım. Tam arkamı dönüp gideceğim anda, "Ah, bir dakika, neredeyse unutuyordum, al bakalım bu kurabiyeler senin için" diyerek elindeki paketi uzattı.Evden uzaklaşırken neşe içinde kurabiyeleri yemeye başladım. Birkaç kurabiye yedikten sonra pakette bir zarf olduğunu gördüm. Zarfı açtığım zaman içinde yedi dolar ve kısa bir not vardı:• "Seninle gurur duyuyorum!"


mydarling24 10 Eylül 2006 11:09

Bir Gülün Hikayesi Yazdır
Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir cafede yani yemekten sonra müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde... Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, cafeleri, restorantları ve iş yerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yaşayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar...

Çok güzel bir kadındı. Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve narinliğiyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi...

Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. ALLAH'ım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp,uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı,kokumu içine çekti.

Derken...

Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok kibardı... Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmiş bir havası vardı. Yakışıklıydı Allah için, şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş...

Birkaç dakika sonra iş işten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte sohbet ettiler, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü?

Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Aman Allah'ım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genç adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı...

Yoksa...

Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "Bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirası yaşadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar...

Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte olduğunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sağladı. Ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bıraktı. Hiç istememe rağmen birbirlerini kırmalarına şahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı...

Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekçiler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk.

Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye başladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor...

Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu..




TheGrudge 10 Eylül 2006 17:54


Hikaye'nin Adı
:
Bir Dostla Aşk



Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum.


arwen 11 Eylül 2006 01:39

Köprü ve Hayat





sabah rüyamda babamı görmüş olarak uyandım... terlemiştim.. kendi yatağımda olmadığımdan endişem biraz daha artmıştı .. başkasının evindeydim ve böyle bir haliyeti ruhiyede ne yapmam gerektiğini kestirememiştim.. sanırım yatakta beklemek en iyisiydi ama oda bir yere kadardı ... tüm günün yatakta geçmeyeceğini anladığımda evdeki hareketlilikte başlamıştı .. içerdeki konuşulanlara kulak kabarttım ama cümleler hep parça parçaydı.. kalkmaya çalıştım babam geldi aklıma .. lanet olsun nasıl güzel bir olabilirdi ki..

kalktım... yüzümü yıkadım bir önceki geceden kaldığımdan olsa gerek biraz başım ağrıyordu iyi bir kahvaltıya ihtiyacım vardı. radyo açıktı ve eğlenceli bir şeyler çalıyordu.. sanırım kendime gelecektim..
sonrası o kadar sıradan bir gündü ki ..... en son gece 12 olduğunda ring filmini izlemiş ve bitirmiş olarak bulduk kendimizi . iyiki altımda araba vardı ve eve gelebildim .. iyi ki diyorum çünkü senin mailini okumak günün sanırım en eğlenceli kısmıydı..
sonra sıkıldığımı anladım .. tüm bir gün ceviz kabuğunu doldurmayacak şeyler ile uğraşmıştım.. gezmiştim tozmuştum geğik yapmıştık eş dostla beraberdik ama ters giden bir şeyler vardı hep bir yerler de..

köprünün altından akan hep suydu ama dikkatli baktığında asla aynı su bir daha köprünün altından geçmiyordu. benzer şeyler yaşıyordum ama asla bir önceki günün kopyası değildi.. ee ne anlatmalıydı bu şimdi bana .. yada buna kafa yormalı mıydım.. insanların yaşadığı günler hep birbirinin kopyası gibiydi .. ama üzerine biraz kafa patlatıldığında asla "o" anı bir daha yaşayamıyorlardı. bunu bilmek bile diğer canlılardan ayırıyordu bizleri.. bunu bilmek..

ne olmalıydı peki yada ne yapılmalı. suyun akışını engelleyemeyeceğimize göre köprünün altından geçerken ona o "ana" göz kırpabilirsek mutlu olabileceğimizi anladım sonunda.. ve o "an" aslına her an dı. köprüde hayatın ta kendisi.. ve insan yaşadığı sürece göz kırpmalıydı o köprüye.. sonra ölmek geldi aklıma . insanın kendini ölmüş gibi hissetmesi ne zormuş meğer. ben ölürsem diye başlayan cümleler kurmak ne salak aslında .. biz ölünce bizi sevenler ne kadar üzülecek kim bilir diğmi? ve bizde onların bu üzülmüş anını gördüğümüzde kahrolmaz mıydık... hayır .. çünkü biraz dikkatli bakarsan ölmüş olduğunu ve onların üzüldüğünü bile algılayamayacağını fark ediyordun.. ne acı dimi ölmüş olduğunu anlamamak. aslına sen küçük bir damlaydın ve nehir altı daha milyarlarca damlayla doluydu.. sen sadece sudan çıkmış bir kayaya çarparak nehrin dışına çimlere düşmüş bir damlaydın.. nehrin neredeyse tamamının umurunda bile değildi ..çünkü nehir hala olanca güzelliğiyle akmaktaydı.. ama sen bunu bilmiyordun işte.. orada çimlerin üzerinde eriyip gitmiştin bile ne köprü ne nehir vardı artık... tek umudun ölümden sonra yaşam olmasıydı ama ... ama bunu bilmiyordun.. o nehrin altından akarken bu yalnızca bir ihtimaldi .. şimdi ölmüştün ve ölümden sonra bir yaşam yoktu!

.. ama sen "lanet olsun ölümden sonra bir yaşam yokmuş diye üzülemiyordun bile çünkü "ölmüştün" bunu anlayamazdın.. geride kalan yakınındaki birkaç küçük damla üzüldüğüyle kalmıştı yalnızca...

o halde ne yapmalıydı kişi.. demek ki tüm yapabileceklerin o köprünün altından geçtiğin zamanla kısıtlıydı ve o "anı" en iyi şekilde değerlendirmeliydin... aslına bakılırsa senin 70-80 yıllık hayatın sahiden de bir "an" dı o köprü için .. daha da korkuncu 6 milyar insan vardı senin gibi o köprü altından geçen ve 6 milyar çarpı 80 yıl bile bir andı hayatla kıyaslandığında... o halde neden üzülesindiki çoğu şey için yaşarken neden sevdiklerinleyken kavga edesin di ki. neden koklamayasın neden öpmeyesin yemeyesin sevişmeyesin neden pişman olasın ve neden sevdiklerinleyken o anın tadını çıkarmak varken tekrar ayrılacağın ana üzülesin di ki.. ve neden söylemeyesin diki onları sevmediğini... nesi yanlıştı bunun.. hem ne yapmış olursan ol seninle birlikte ölmeyecek miydi. o halde neden yapmayasındı......

bugün kalktığımda aslında canımı sıkan babamı rüyamda görmüş olmam değildi biliyorum .. yada onun öldüğüne üzülmüyordum .. daha yaşayacaktı belki bunu hak etmiyordu ama ben buna da üzülmüyordum

sanırım ben onunlayken neden bu fırsatı daha iyi değerlendirmediğime üzülüyordum.. neden azıyla yetinmiştik ki ikimizde saatlerce bir arada olabilmek varken...

ve ne anladım biliyor musun .. sanırım acı ama her insana her dostuna sanki yarın bitecekmiş gidecekmiş ve belki de ölecekmiş gibi yaklaşmalıydı .. belki bu onunlayken geçirdiğin zamanın değerini daha iyi anlatırdı sana ...

bunları neden yazdım biliyorum.. çünkü ben artık uyandım.. artık gerçekten yaşıyorum.. artık köprüye göz kırpmak mı. :) haha ben artık ona el bile sallıyorum.. çünkü biliyorum ki ben ne ilkim ne son ve biliyorum ki köprü beni hatırlamayacak bile. ama bir şansın var. ona el sallayarak kendimi gösterebilirim sanırım .. el sallayacağım ve ona "heyyy görüyor musun ben ve arkadaşlarım , sevdiklerim geçiyoruz... kendine iyi bak bizi unutma ve bizden sonrakilere şunu fısılda...

"ANI YAŞAYIN" onları gerçekten sevdiğimi söyle.....

el sallayacağım....

el sallayacağım ve sevdiklerime sarılıp ölmeyi bekleyeceğim.. çünkü en güzel ölüm sanırım sevdiklerin yanındayken olanı.. onları üzmüş olacağını bilsen bile...

seni çok seviyorum..... bugün bunu gerçekten değer verdiğin kişilere söyle... ve köprüye en azından göz kırp yakınlarına sarıl ve “anı yaşayın” diye bağır.. seni seviyorum de....


TheGrudge 11 Eylül 2006 20:31

Hikaye'nin Adı
:
Sil Baştan



Artık aynalara bakmak acı veriyordu...Göz kenarlarına yerleşen çizgiler ne yapsa da yok olmuyordu.Gittiği güzellik uzmanlarının tavsiyeleri fayda vermemişti.Kabullenmeliydi...Artık 35 yaşına gelmişti...Oysa çok değil, birkaç yıl önce ne kadar da alımlıydı.Uludağ'da eşiyle geçirdiği son yılbaşı gecesinde dahi, salondaki erkeklerin bakışlarını üzerinde toplamayı başarmıştı...Ama erkek milleti değil mi, bir çok erkek gibi eşi de, o baş döndüren kadını bile, bir çırpıda aldatabilmiş, sonrasında pişman olsa da o hatayı yapmıştı ...

10 yıl süren evliliği süresince hiç çocuğu olmamıştı.Sorun eşindeydi...Bastırdığı bir çok duygusu gibi annelik özlemini de bir kenara bırakmış, bunu bile sorun haline getirmemeye özen göstermişti.Oysa eşi.....Tüm bu fedakarlıklara rağmen bir gecelik kaçamakla yapmıştı yapacağını.....

Eşini hayatından çıkaralı henüz birkaç ay olmuştu.Bu birkaç ay onun için sanki hayatın sonuna giden bir yol gibiydi.Eski arkadaşlarından uzaklaşmış, tek başına yaşadığı malikanesinde bunalımlı bir hayat süren depresif bir kadın olmuştu...Haftalardır evden çıkmıyordu ve eve girip çıkan tek kişi, 10 yıldan beri evin tüm işlerini yapan Zahide Hanımdı.

Zahide hanım o sabah her zamanki gibi evin kapısını açıp, günlük işlerini yapmak üzere girdi içeri.Şermin de her zamanki gibi şişeleri boşaltıp, yatağında sızıp kalmıştı.Zahide Hanım usulca Şermin'e seslendi.

- "Şermin Hanım hadi kalkın dışarıda çok güzel bir hava var, yatmakla kendinize kötülük ediyorsunuz.''

Şermin duymamazlıktan geldi ve birkaç kez daha aynı cümleleri tekrarlayan Zahide Hanım odayı terkedip dışarı çıkmak zorunda kaldı.Zahide hanım mutfakta yemek hazırlarken Şermin'in geçmişi ve geleceğiyle ilgili yorumlar yapmaktan başka bir şey yapamıyordu.Ne yazık ki elinden gelen bir şey yoktu.En güzel partilerin ev sahibesi olan o muhteşem kadın gözünün önünde eriyip gidiyordu.

Zahide Hanım işlerini bitirdikten sonra Pazar çantasını alarak, alış veriş için dışarı çıktı.Saat 12 yi çoktan geçmişti.Şermin daha fazla dayanamadığı tuvalet ihtiyacını gidermek için yatağından kalkıp, sağını solunu rotasındaki nesnelere çarparak, gözleri yarı açık yarı kapalı, kendini banyoya attı.İşi bittikten sonra ellerini yıkamak için lavaboya geldiğinde gözü aynadaki Şermin'e ilişti.Saçları darmadağınıktı, yüzü her zamankinden daha yaşlıydı, gözlerinin yaşama sevinci çoktan uçup gitmişti.Her zaman aynadan kaçan bakışları bu kez uzun uzun kendini süzdü aynada...

Artık gitme vakti diye düşündü.Bu hayatın çekilir bir tarafı kalmamıştı.Karanlıklar diyarına bir an önce gitmeliydi.Zaten nasılsa bir gün gidecekti, neden şimdi olmasındı...

Küçükken paraşütle atlamayı çok istemişti.Oysa babası onun bu hevesine her konuda olduğu gibi büyük bir tepki göstermiş, O da bu isteğini bastırmak zorunda kalmıştı.Babası ve annesi birkaç yıl önce Anadolu Hisarı'nın dibinde trafik kazası geçirmiş, hayatlarını kaybetmişlerdi.O da bu dünyadan giderken anne ve babasının son noktasından başlamalıydı sonu gelmeyecek karanlık dünyaya.....

En güzel elbisesini giydi, hiçbir zaman yapmadığı kadar koyu bir makyaj yaptı ve yüzüne taktığı mutlu kadın maskesiyle aniden fırladı evinden.Çok geçmeden bir taksinin içinde buldu kendini.Anadolu Hisarı'na geldiğinde taksi şoförüne yüklü bir bahşiş verdi.Sevgilisine koşan 18 lik genç kız edasıyla surların merdiveninden zıplayarak çıktı en yükseğe...Artık her şey bitecek, sükunete erişecek, anne ve babasına kavuşacaktı...En önemlisi de çocukluğundan beri kurduğu hayali gerçekleşecek, bir kuş gibi uçacaktı.Son kez etrafa göz atmak istedi, etrafındakilerle vedalaşmak ister gibi....

Bir an şaşkınlıkla donakaldı.Az ilerisinde surların üzerinde bir başka bayanın kendini surlardan aşağı atmak üzere olduğunu gördü.Onunla ortak bir noktada buluşmuştu ve ölmeden önce nedenini merak ediyordu.Koşar adımlarla indiği surların diğer tarafına yine koşar adımlarla çıktı.Heyecanla ''bunu neden yapıyorsun'' diye sormaktan alamadı kendini...

Kendiyle aynı sonu yaşamak üzere olan Süheyla hıçkırarak başladı anlatmaya...

Süheyla yakın zamanda eşini ve işini, üstüne üstlük eve gelen hacizle de eşyalarını kaybetmişti.Artık mücadele edecek gücü kalmamış, bu dünyadan; çok sevdiği kızını bırakıp, çekip gitmeye karar vermişti.Çünkü eşiyle evlenmek için yıllar önce evinden kaçmıştı ve o gün bugündür ailesiyle görüşmemekteydi.Oysa ölümünden sonra babası ve annesi kızını bağırlarına basacaktı.

Şermin bunları dinlediğinde çaresiz olduğunu düşünen bu kadına yardım etmesi gerektiğini düşündü.Kendi planını bir kenara bırakıp, Süheyla'yı bu kararından vaz geçirmeye çalıştı.Birisi çok zengin ama mutsuz, diğeri ise çok fakir ve yine mutsuzdu...Surların üzerinde oturup bir süre hayatlarını sorguladılar.Süheyla için Şermin'in bu kadar parayla mutsuz olması, hatta canına kıymak istemesi akıl almaz bir olaydı.O gün her ikisi de hayatlarını değiştirecek farklı bir karar almış olsalar da, yeni bir hayata beraberce başlamak gibi çok önemli bir karar aldılar.Artık iyi günde kötü günde birbirlerinin yanında olacaklar ve yaşamla mücadele edip yeni ufuklara yelken açacaklardı.


arwen 11 Eylül 2006 23:54

Körlerin Hikayesi




Büyük dostum Prof.Sadun Aren, HG. Wells'in bir hikayesini anlattı. Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.

Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...

Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...

Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya:

Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.

Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım.

...

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.

Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.

...

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:

- Filanca malını çaldı falancanın.

Körler:

- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.

- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.

Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.

- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?

- Anlıyorum tabii...

- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...

...

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.

- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.

Adam anlatmış:

- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...

Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:

- Anlatsana...

- İçeri girdiniz göremiyorum ki...

Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:

- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.

- Arada duvar var görmüyorum.

Körler :

- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.

Bak, şimdi bilemiyorsun.

- Çıkın dışarı, söyleyeyim.

- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...

- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.

- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...

...

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:

- Buldum, demiş. Bozukluk burada...

Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:

- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

NOT : yirmi sekiz yıl önce yazılmış bir yazı... "Geçip giderken" den


Misafir 12 Eylül 2006 00:28

http://ozel.balca.net/resima/gif/hikaye10054.gif

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve
mücevher ustası olmaya karar vermiş. "
Bu mesleği yapacaksam,
iyi bir mücevher ustası olmalıyım
" diye düşünmüş ve ülkedeki
en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş,
yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından
kabul edilmiş. "Anlat, dinliyorum
" demiş usta. Genç adam
anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir
mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış.

Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri
bitince de ona bir taş uzatmış, "Bu bir yeşim taşıdır
" dedikten
sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış.
"
Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma.
Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle
" demiş ve
şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen
annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da
kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk
konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi
artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam
sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

"
Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister.
Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak.
Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım,
böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık.
Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı
."
diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene
ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş.
Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat
kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp
taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.

Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu,
her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış.
Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra,
büyük ustanın karşısına çıkmış.
Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince,
genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun,
bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği
gururla elini uzatmış, avucunu açmış.

"İşte taşın" demiş, "Bir yıl boyunca avucumda taşıdım,
şimdi ne yapacağım?
" Yaşlı usta sakin bir sesle cevap
vermiş: "
Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da
aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın.
"
Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini
kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış.

Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış,
mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana
böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra
söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken,
yaşlı usta ona hissettirmeden birtaşı avucuna sıkıştırmış.
Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp
çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı
biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş:
"BU TAŞ, YEŞİM TAŞI DEĞİL USTA!
"

http://ozel.balca.net/resima/jpg/hikaye10054-1.jpg

Öğrenmek için zaman gerekir,
sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir.
Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir
ama öğrenmenin esası değişmez.



Misafir 12 Eylül 2006 18:26

BİR ELİF MİKTARI YALNIZLIK
Doğum ve ölüm tarihleri arasında var olan bir hayatın yorgunlarıyız. Yaşadığımız, bir garip yalnızlık hikayesi. Etrafımızdaki yüzlerce insana rağmen yine kendimizi yalnız, çaresiz, kifayetsiz hissediyoruz. Bunca sınırlı arasında sınırsız olanı özledikçe büyüyor yalnızlığımız. Ruhumuzun vadilerinde gezinen yüzlerce insan dahi unutturmuyor hesabı yalnız verilen imtihanımızı. Aksine; her hikaye altını çiziyor yarımlığımızın.

Yalnızlık, yarım oluşumuzdur. Yalnızlık, yalnızlığın mahsus olduğu varlığa duyulan özlemdir. Mecburiyettir. Alnımızda insan olmanın imzasıdır. Yalnızlık , şaire
“Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge.
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı”
satırlarını yazdıran o histir. mezarların neden tek kişilik kazıldığını düşünüp yegane olana inancımız artarsa yalnızlığımız bizi güçlü kılacaktır.
Yürek coğrafyamızda yaşanmış onca devasa sevgi dahi hissettirmedi mi bize yalnızlığı? Bitimsiz bir tat aramadık mı savruluşlarda? Kalbimizde dost yoğunluğunu en çok hissettiğimiz anda bile o anın geçici olduğunu bir an olsun çıkardık mı aklımızdan? Güzel anlar hiç bitmesin diye fotoğraf karelerine sığınmadık mı? Günde beş kez yalnızlığımızı itiraf etmedik mi? Avucumuzu açıp tek olana dua ederken , küçüklüğümüzden büyüklüğüne köprüler kurmadık mı?
Düştüğünde acımadı ki diyen çocuklar gibi gizlemek istiyoruz acılarımızı. Düşlerimiz ipinden kopmuş balonlar gibi kaybolduğunda, bir kez daha anlıyoruz yalnızlık imtihanımızı. Kalbimizin ağırlığını bir başka kalp taşıyamazken ve ancak gölgemiz kadar var olabilirken bir başka kalpte nasıl beka bulabilirdik? Ve nasıl anlatabilirdik kendimizi, kendini dahi anlamamışlara? Bizi anlamayan insanlar arasında bir hayatın ardına düşerken, onlara kızmak, sınırlı oluşlarını yüzlerine vurmakta değil hüner. Asıl hüner, bizim çaresizliğimizle onların çaresizliklerini birleştirip bir çare bulabilmekte.
İnsanların bizi anlamadığı anlar olur. Hatta bizi tamamen yanlış anladıkları zamanlar da, En çok emeğimizin geçtiği , fedakarlık kapılarını sonuna kadar araladığımız insanlar, küçük bir noktaya takılıp bizi unutabilir. En çok ihtiyacımız olduğu anlarda en sevdiklerimizi bile yanımızda bulamayabiliriz. Ya da en güvendiklerimiz bizi şaşırtıp, kalbimizde çizikler olmasına sebep olabilir. Her kim, sürekli değişen anlamına gelen kalbe sahipse, sürekli değişecek ve hiçbir zaman tamamiyle güvenli olmayacaktır. Bu dünyada insana dair ne varsa hep bir yanı yarım, bir yanı eksik kalacaktır. İnsan insana yetemez, ancak hayatına anlama katabilir, muhtaçlığını azaltabilir. Hayatın bütün karmaşası ve kalabalığı arasında hepimiz kişisel menkıbemizi yaşıyoruz
Sıcaktan kaçan ve bir ağaç gölgesine sığınan adam, ne gariptir ki, ağaçtan hoşlanmaz da gölgeyi sever.diyor Molla Cami. Öyle ki, soru sorup cevap verme yeri olan aklımıza ve hissedip duyma yeri olan kalbimize yegane olanı işaret ediyor. . Ne nefis sadık bir yar, ne de dünya kalıcı bir diyarken tutundukça kavileşen bir bağa dikkat çekiyor.
Bu yaşadığımız bir yalnızlık hikayesi. Elif gibi dik, elif kadar anlam dolu. Yanına gelen her harfe hayat katmasından ziyade, kendi sırlarıyla içiçe… Hüzün dolu ama mağrur bir başı var elifin. Bir başına ama sırtını dayadığı güçten dolayı çok kudretli. Kendi yalnızlığının farkındalığıyla birlikte “tek ve bir” olan varlığa ışık tutuyor.. İnsana düşen; kendi ruh rıhtımına çekilip, dışardaki seslerden uzaklaşarak ´yalnız´lığın bilincine varmak ve içindeki sesleri çoğaltmak.Issız yerlerde kendisi için bir evren olabilmek…Ve bütün sözlerin üstündeki o büyük sözü bulabilmek…
“Ne nefis sadık bir yar, ne de dünya kalıcı bir diyarken tutundukça kavileşen bir bağa dikkat çekiyor.
Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var kimsesi…..


TheGrudge 12 Eylül 2006 22:07

Sen bir MELEKSiN

Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı. Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına. İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı. Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni; o, sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş, yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti. Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde; tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım\'ını kapıyı açar olarak buldu. Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi.
“Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey,
“Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim.”
“Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken; elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki... Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı. Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular. Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular.
“Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?”
“Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya!”
“Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana…”
“Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?”
“Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye!”
“Sen hem çok akıllı, hem çok zeki, anlayışlı, güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok…”
“Yeter, görende bir şey var zannedecek.”
“Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum. Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.”
“Nasılım peki?”
“Sen başkasın…”
“Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın pis ve dağınık görmedim hiç.”
“Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.”
“Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu. Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi. Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı. Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı. Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi.
Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu.
“Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.”
“Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...”
“Bu senin görevin değil.”
“Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?”
“Bu ikimizin de görevi…”
“Öyleyse müsaade ette çıkarayım.”
“Hayır.”
Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu.
“Yapma Meleğim.”
“Size hizmet etmekten zevk alıyorum.”
Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu.
“Sen otur efendi…”
“Sana yardım etmek istiyordum.”
“Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım.
“Sen bir Melek’sin.”
Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmen senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı.
“Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi.
O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı.
“Kapıda mı bekledin yine!...”
“Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar.
Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti. Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı. O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki…
“İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar erkek yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu. Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.”


Mystic@L 12 Eylül 2006 22:55

http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum1.gif Işık http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum.gif

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı..
Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim
Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.
Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:
"Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"
Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.
Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.
Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."
Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.
"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .
Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."
Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.
Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel .
http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/kandil.gif


arwen 13 Eylül 2006 00:30

Koşamayan Umutlar



Yoğun gürültünün arasında kaybolan gözyaşlarıyla yürümeye çalışan genç kız, yanından hızlı hızlı geçen insanları görünce iç çekti. Oda bir an önce eve gitmek istiyordu. Malesef her iki kolunda bulunan koltuk değnekleri ile bu istekleri imkansızdı, tıpkı işe girmeside imkansız olduğu gibi. Yazılım konusunda çok iyi olmasına rağmen, insan kaynakları müdürünün karşına koltuk değnekleri çıkınca adamın gözleri kararmıştı. Bir anda yüz ifadesi değişmiş, Filiz' in bu görüntüsünün şık ofislerinin tüm dizaynını bozacağını düşünmüştü sanki. Keşke bunları direkt yüzüne söyleyebilseydi genç kızın, en azından yeteneksizlikle suçlanmış olmazdı..

Düşüncelerinden kaldırımın kenarından gelen acı çığlıklarla sıyrıldı. Minicik bir köpek yavrusu, başını kaldırıma dayamış bir ayağını geriye doğru uzatmış kesik kesik sesler çıkarıyordu. Çöp kokan şehirde bir gül bulmuşcasına minik köpeğe yaklaştı genç kız. Belli ki arabanın freni olmadığını zanneden bir sürücünün kurbanıydı ufaklık. Üstelik gelip geçen hiç kimsenin dikkatin çekmiyordu acı çeken yavrucak. Herkes onu görmezden gelsede, Filiz bunu yapamazdı. Çünkü görmezden gelinmenin anlamını ondan iyi kimse bilemezdi.. Bu yavruyu nasıl eve götüreceğini düşündü. Ayağa bile kalkacak hali yok gibiydi miniğin. Koltuk değneklerini yavaş hareketlerle kaldırımın kenarına koydu, köpeğin yanına oturup minik yavruyu kazağına yerleştirdi. Montunu sıkıca çekip, tekrar değneklerini alarak eve yürümeye başladı. Artık bir kader arkadaşı vardı..

Eve ulaşır ulaşmaz yavruyu yatağına koydu genç kız. Minnet dolu gözlere bakar bakmaz kararını vermişti, miniğin adı " Yaralı " olacaktı. İsim işini hallettiğine göre sıra bacağındaydı. Veterinerlikte okuyan arkadaşı Vedat' ı arayıp, durumu anlattı. Akşam Vedat geldiğinde, dikkatlice incelediler Yaralı' nın sakatlanmış bacağını. Müdahaleden sonra Vedat' ın gülen yüzünden döküldü, belkide en güzel sözcükler. " Ayağını hiç bir zaman eskisi gibi kullanamayacak ama yinede büyüdükçe yürüyebilecek, hatta morali iyi olursa koşması bile mümkün... "

Koşmak... Filiz' in vücudunu baştan aşağı bir sevinç dalgası sarmıştı. Demek ki minik arkadaşı onun gibi olmayacaktı. Yürüyebilecek, herşeyden önemlisi belki de koşabilecekti. Koşma duygusunu hiç yaşamamıştı, fakat kader arkadaşı koşarsa belki bir nebze oda hissedebilirdi o tarifsiz güzelliği. Görmezden gelinenlerin dostluğuydu onların ki. Aynı acıları yaşıyorlar, aynı duyguları hissediyorlardı. Çünkü ikiside engelliydi ve buruşturulup çöpe atılmış bir kağıt parçasına benziyordu yaşamları..

Gecenin ilerleyen vakiylerinde, Yaralı yanına gelip başını dizlerine koydu. Sanki hayatını kurtaran dosta teşekkür edercesine, minnet borcunu ödüyordu. İki eksik dost için hayat ne kadarda zordu. Engellilerin düşünülmediği yapılar, daha yolun yarısına gelmeden kırmızı yanan lambalar ve arabaların arasında koltuk değnekleriyle çizilen zikzaklar.. Her biri daha çok yalnızlığa itiyordu onları. En son iş başvurusunun sırf ayakları sakat olduğu için reddedilmesi bile yeterdi herşeyi anlatmaya. Yaralı' nın boynunu okşayarak " Seni hiç terketmeyeceğim birtanem, ayağın sakat diye hiç aşağılamayacağım seni.. " diye mırıldandı. Gözlerindeki damlaları silerken, yaralı başını yavaşça yukarı kaldırdı ve ağlar gibi sesler çıkarmaya başladı. Sanki Filiz için dua ediyordu. Ondan başka kim Filiz' i düşünüp dua edebilirdi ki zaten.. 2 unutulmuş, gözyaşlarıyla birlikte derin bir uykuya verdiler bedenlerini...

Mutluluğa çalan yeşiller, güzel bir rüyanın başlangıcını anlatıyordu. Sonu görünmeyen bir denizin kenarında, bin bir türlü ağaçların olduğu bir cennet bahçesindelerdi sanki. Yaralı koşarak yanına geldi Filiz' in. " Haydi benimle gel " dercesine baktıktan sonra yine koşmaya başladı. Filiz ayağa kalktı, üstelik koltuk değnekleri yoktu. Tüm gücüyle koşmaya başladı. Ne güzel bir his, ne güzel bir rüyaydı bu. Kanatlarının kırık olduklarını ikiside çoktan unutmuş, bu mis bahçede doyasıya koşuyorlardı..

Durmaksızın çalan telefon, kara bir ayrılık gibi girdi düşler alemine. Genç kız nefes nefese uyandı. Günün ilk ışıklarıyla kısılan gözlerini açmaya çalışarak homurdandı " Lanet telefon, çalacak zaman mıydı?! ". Düş kırıklıklarına alışık biri olmasına rağmen, yinede canı sıkılmıştı. Bir yandan telefon çalarken bir yandanda minik dostu durmaksızın havlıyordu. Açmasam daha iyi olur diye düşündüğü telefonun son çalışına, uykulu bir sesle yetişti " Efendim..? "

- Günaydın Filiz Hanım, ben FRA yazılım şirketinin genel müdürü İhsan Güçlü. Dün şirketimize yaptığınız başvuruyu ve insan kaynakları müdürümüzle olan görüşmenizi sekreterim tarafından öğrenip incelemeye aldım.. Referans verdiğiniz projelerinize açıkcası hayran kaldım, burada size özel bir oda hazırlattım, pazartesi gelip bizimle beraber çalışmaya ne dersiniz ?

" Pazartesi yanınızdayım efendim " diyip telefonu kapattı. Daha fazla konuşamazdı çünkü gözyaşlarına engel olamıyordu. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Yıkıntılarla dolu gönlüne, bir gökdelen dikmişti İhsan Bey' in sözleri. Bugün onun için bir milattı. Bugün önemsendiğini, insan yerine konulduğunu, hala altın kalpli insanların olduğunu anladığı ve yaşama tekrar dört elle sarıldığı bir gündü. Sevinç gözyaşları içerisinde minik dostuna sımsıkı sarıldı, tüm bunlar onun mucizesiydi, çünkü dost için edilen yakarışlar geri çevrilmemiş, Yaralı' nın duaları kabul edilmişti...


kambis 13 Eylül 2006 03:11

Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş:
Dostluk nedir?
Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş;
"Çocukluğumdan beri arzuladığım bir
şey vardır.
Kimi insan atları olsun ister...
Kimi insan köpekleri.
Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi;
Bense bir dostum olsun isterim..."
İnsan biriktiren yaratık...
Şan, şöhret biriktiriyor...
Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor.
Tablo biriktiriyor.
Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor.Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz
niyaz biriktiriyor.
Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya,
Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'na, Unkapanı'nda
Horhor'a gidip; antika lambalar,cam şişeler,
eski koltuklar, tesbihler, tombaklar
biriktiriyor.Alimse kitap biriktiriyor.
Cahilse kin biriktiriyor.
Dost biriktirmeyi içimizde
kaç kişi deniyor?
Evet, kabul ediyorum,insan birçok kişiyle
beraber mükemmel dost olamaz,
tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık
olamayacağı gibi...
Fakat cinnete düştük.
Dost biriktirmeyi unuttuk.
İyi halt ettik.
SEVGİLİ DOSTLARIM:
NAZİK OLMAK İÇİN,
BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.
SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.
BİR ARKADAŞIN
DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.
ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.
ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.
DUA'YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.
YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.
ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ
BEKLEMEYİN.
NE DE BARIŞMAK İÇİN,
AYRILIĞI BEKLEMEYİN,
ÇÜNKÜ;
NE KADAR ZAMANINIZ
VAR BİLMİYORSUNUZ...


Misafir 13 Eylül 2006 04:25

Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir
sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su
taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam
olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine
ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken,
çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını
eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca
her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde
patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş.
Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı
çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine
getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın
kıyısında sucuya seslenmiş. "Kendimden utanıyorum
ve senden özür dilemek istiyorum." "Neden?..."
diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş. "Çünkü iki yıldır çatlağımdan
su sızdığı için tasıma görevimin sadece yarısını
yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı
sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam
karşılığını alamıyorsun." Sucu söyle demiş.
"Patronun evine dönerken yolun kenarındaki
çiçekleri fark etmeni istiyorum." Gerçekten de
tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir
yanandaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş.
Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını
kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine
sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş.
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu
ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını
fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin
kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun
senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün
biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki
yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla
patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle
olmasaydın, o evinde bu güzellikleri
yaşayamayacaktı."
* * *
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır.
Hepimiz aslında çatlak kovalarız.
Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez.
Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin.
Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu
bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep
olabilirsiniz.



Misafir 13 Eylül 2006 11:21

YÜREĞİMİZ ALTIN KAFESLERDE


Keşke hep yanımda kalsaydın. Kalemim hep seni anlatsaydı yine sana … Ben sensiz kalmanın kokusunu hiç bilmeseydim. Tadı damağımda kalmış olmasaydı bir sevdanın. Tam da en güzel yerindeyken masalın kötü büyücü çıkmasaydı karşıma … Yar deseydim yine sana … Yarim olsaydın da el olmasaydın … En taze çiçekleri beraber koklayabilseydik mesela … Bir şarkı tutup ikimizde, biz başlasaydık şarkının bittiği yerde … “Güzel değildi çünkü hiçbir yüz senin yüzünden …” Kışlıkları kalbimizden çıkarıp beraber katlasaydık … Eskiye dair ne varsa yırtıp atsaydık.Alabora etseydi sevdan, başımı döndürebilseydi yeniden … O halimle gözlerine bakıp, yeniden orada kaybolmayı dileseydim yine ben …
Şimdi bunları söylemem anlamsız biliyorum. Ucu yakılmış mektuplar anlatmadı aşkımızı. Ve inan ki bizimki hiç aşk olmadı … Beni göğe yükseltirken bir an olsun ayakların kesilmedi. Bulutlara tam da uzanacakken yere çakılmam da senin yüzünden …
Kahraman balıkçılar tutmak isteselerde beni, denizin en derin yerinde kaybolmayı yine ben istedim. Bakamazdım ki bir kez daha yüzüne. Güzelliğini görmek istemezdim ki … Tutamazdım ki bir daha ellerini …
Özlüyorum belki şimdiler de, sevdiğim adamı … Belki de canımı yakanlar ele ele dolaşanlar … Maksadımı aşıp seni dolaştığım bahçelere ekiyorum bende … Görmek istiyorum filizleneceğin günü … Benim bahçelerimde açsın çiçeklerin istiyorum … Örgütsel bir varlıkla emrime amade ol istiyorum.
Bir gün ellerim yaşlansa da gülen yüzüm, mahçup kalbim beni terk etse de , yorgun kalmış yüreğimle sana bir kez daha bakmak istiyorum. Gözlerine göm beni orada boğulmak istiyorum. Akan her damla ile yüreğine düşmek istiyorum … Bırak bi kere olsun yağmurlarım ıslatsın seni … Ecelin bıraktığı yerden sen devam et canımı almaya. Elini yine kana bula sen … Kaçak ol… Korkak ol sen yine … Sen sevdanın başladığı yerden yola koyul yine, ardına bakmadan … Bi kurşun sıkıp yüreğime, kaç yine … Her zaman ki gibi ol … “Sen” ol yine …
Şimdilerde hep bunu diyorum, “ben bir gün senin sesine muhtaç kalmasaydım… ” Gidiyorum öyleyse dertlerin beni bıraktığı yerde, can çekişen bedenimle kanamaya devam ediyorum … “Acına bulaşmasaydım senin olamazdım” bunu da biliyorum … O yüzden diyorum ki; her şey böyleyken güzel belki de …
Ya sizce? Aşk neydi? Neydi bizi aşkın önünde el-pençe divan eden …? Canını yakmadan, kanatmadan yüreğini, sevebiliyor muydu ki insan? Yüreğimiz altın kafesler de, ateşe bu kadar yakın düşmemeliydi belki de?
Gülay Sağlıcak


TheGrudge 13 Eylül 2006 11:34

Yürekteki Yanık




Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.
Cep telefonu çaldığında , akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo…kızım, nasılsın ?
- İyiyim anne. Ne oldu ?
- Sana bir surprizim var.
- Surpriz mi ?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş….
- Eee kimmiş.
- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi ?
- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne ..tamam…
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya…
- O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Genç kız , izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.
Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü.
Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim ?
“Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan !..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü. “-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.
Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı…
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim !
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde ?
- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah !... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı ?
- Evet
- Anne !. biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi ?
- Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki !..
- Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılamaya beni gönderiyorsun.
- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. " - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda , ben kapınızı çalarım". Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş ?
- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
- Anne , o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım ?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee…
- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
- Herhalde şimdi anlatacaksın…
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu…
- Niçin ?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah !.. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı…

Ahmet Ünal ÇAM

ozanyazar


Misafir 13 Eylül 2006 13:55

http://www.kedimveben.com/200401/ask11.gif

Onunla olan aşkımızın ifadesi kokulu silgiyi birlikte koklamaktı. Bu ikimize özeldi. O benim için, ben onun için özeldim. Kokulu silgi de bu özel olanın leitmotivi idi. Ama "aşk" sözcüğünü kullandığımda artık ergenlik dönemi başlamıştı ve ayna karşısında sivilce sorununa nasıl çareler bulacağım kaygısı da. Annemden gizli hafif makyaj denemeleri ve dore renkli çanta hevesi de ardından geldi. Limonatalı mezuniyet çayında topu topu dans etmiş idik, öyle yakın duruş değil ve her ikimizde kötü dans ediyorduk, ama yaptığımız dansa öylesine bağlıydık, o an dünyanın en iyi dans eden çifti biz gibiydik. Üniversitede artık "kadın" olmadıysam bile "kadın" lafını kendime yakıştırmaya başlamıştım. Ama o da sınırlı okul çevremdeki grupta. Bu fanusun dışında söylemeye ise yürek isterdi. "Galiba ben aşığım" dediğimde okul bitmiş ve ilk işimin ilk maaşını almıştım. Hemen ona gidip bir kaşkol almıştım. Ama onunla evlenmedim. Çünkü gerçek aşk, şu yağmur altında oturduğum burnu kemerli beyfendiydi. İkinci çocuğumuz doğduğunda ben otuzunda o ise otuzikisindeydi. Ama aşık olduğumuzu çocuklar gibi söyleyemez bir utangaçlık üzerimize evlilikle peydah olmuştu. Sadece bize özel anlarda söyleyebiliyorduk. Ama hala aşıktık. Torun doğduğunda kızım sormuştu "anne aşık mısın hala" diye. Utangaçlık evliliğin vazgeçilmezidir. Utanıp "kızım bu yaşta benim aşkla ne işim olacak" demiştim. Ama dediğimden dolayı da öylesine bir suçluluk duygusu duymuştum ki. Hastanenin kafesinde sigara içen, artık saçları aklaşmış ve bir by-pass geçirmiş o kemer burunlu beyfendiye hala aşıktım. Bir bahane uydurup kızımın yanından ayrılıp aşağıya indim. Kafenin en dibindeki masada oturmuş, yakın gözlükleri ile gazete okuyordu. Gittim yanına oturdum. "Kız nasıl? Bir şey mi oldu?" diye kaygıyla sordu. "Hayır" dedim tebessüm ederek. "Bana da bir kahve ısmarlarsın diye geldim." Sonra her zamanki gibi omuzlarına düşen bir kaç ak saçı alarak ceketini düzelttim. Ama atamadım saç tellerini yere. Aldım ve avucuma sakladım.




http://www.kedimveben.com/200401/ask10.gif

Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkları"ndandı. Birbirlerinin ilk kadını ve ilk erkeğiydiler. Kadın bir yaşında babasını, erkek ise bir yaşında annesini kaybetmişti. Kadın bir baba arıyordu, erkek ise bir anne. Küçük bir kasaba düğünüyle evlendiler ve birlikte bir başka küçük kasabaya gittiler. Erkek memurdu. İki tencere, dört tabaktan oluşan mutfaklarında o tahta masaya ne oturup ne konuşmuşlardı. Onları ne kadar o halleri ile hayal etsem de başaramıyorum. Fotoğraf çektirmek önemli bir işti o zamanlar. Onlar da çektirmişti. Ama her fotoğrafta görürdünüz, özel hazırlandıklarını ve aslında bayramlıklarını giyerek fotoğrafçıya gittiklerini. Mürekkeple yazılmış notlar vardı her fotoğrafın arkasında. Bu önemli anlarının unutulmamasına adanmıştı yazılar ve üçüncü okuyucuya hitap ediyordu cümleler, ölçülü ve olanı daha iyi gösteren. Sonra bizler geldik. Aile fotoğraflarında boy göstermeye başladık. Altı bez bağlı orlondan zıbınlarımız içinde, Cumhuriyet Bayramı'nda, bingo oynarken, bir aile yemeğinde... Bizsiz fotoğrafları o kadar azalmıştı ki. Her yerden çıkmıştık. Hafif hafif kilo almaya başlamışlardı. Erkeğin alnı açılmış, kadının saçları artık belinde değildi. Hepimiz evden ayrılana dek, ikisinin başbaşa kalacaklarını ve kardan ulaşamadığımız o günde telefonla onlarla konuşurken onları terk edip gitmenin garip bir sızısını içimizde hissedeceğimizi bilemezdik. Onlar bizim annemiz ve babamızdı. "Biz aşığız" dememişlerdi hiç bir zaman, belki de utangaçlıklarından belki de aşık olmadıklarından. Ama çocuklar anne ve babalarının aşık olduklarına inanmak ister. Aşk, anne ve babaya en yakışan duygudur. Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkı", ama benim şu ana kadar gördüğüm en güzel aşktı.


TheGrudge 13 Eylül 2006 15:56

.: Dost Biriktirmek :.

Dostluk nedir?

Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma... Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki..

Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı.

Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. "Hocam" demiş! "Eşeğimi yitirdim..." Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: "İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?" diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,"Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.

Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister... Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim..."

İnsan biriktiren yaratık... Şan, şöhret biriktiriyor... Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya, Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'na, Unkapanı'nda Horhor'a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi... Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.


SEVGİLİ DOSTLARIM:

NAZİK OLMAK İÇİN, BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.

SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.

BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.

ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.

ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.

DUA'YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.

YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.

ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.

NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,

ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ...


arwen 13 Eylül 2006 22:40

Küçüğüm




Şimdi geleceğe bak!
Geçmişi sil, satırlarını teker teker sildiğin defter niyetine... Şimdi içindeki yolculuğa doğru git, kendini kaybedersen, en büyük sermayeni yok edersin..
Başını yukarı kaldır, aldırma olanlara, korkma! Ne kadar bozuk bir düzen değilmiş şaşırdın aslında. Köşe başlarında hayatı bilmeyen küçücük yürekler, bir tarafta yoksullukla boğuşanlar, bir tarafta parayı hırs yapanlar, öbür tarafta sevgi fakirliği içinde olanlar... Bilinmezlik içinde daha nice insanlar. Ah küçüğüm şimdiden gör bunları ki; ilerde kafanı kaldırdığında şaşırma...
Küçüğüm!
Gurur, namus, dostluk arama çünkü son kullanma tarihleri geçti, kaldırdılar rafa, dostlukları bıraktılar.. Gökyüzündeki güneşe bak, şanslı hisset kendini ama aldanma asla, sanma akiam bırakmaz kendini karanlığa. Gözlerinin gördüğü yeri sev, sevmeyeni hak edeni sev ama sevmeyenin üzerine varma, çünkü senin yolculuğun gene sana... Denizin dalgayı sevdiği gibi sev hayatı, olmazsa masal oku çocuk ol, ayrılık dolu romanlar, ayrılık dolu romanları kaldıramazsın ya; ama asla ağlama.. Biten aşklara ağlama, gülerler hani aşk kalmamış ya; kıskanırlar aslında.. Yeni dünya bulamazsın. Dünyanı sen yarat. Bu yolculukta giderken yanına sadece dürüstlüğünü al, o yeter sana. Yosun tutmuş aşklar, geride kalış tutkulu aşklar, her taraf ***** dolu! Araya karışmış yürekli sevdalar, sevdası için ağlayanlar... Sana da bu arayışta iyi yolculuklar!


Misafir 13 Eylül 2006 22:57

Affetmenin Hafifliği Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: "Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?" Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin" Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun." Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: "Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar." Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor." "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık." "Hem sıkıldık, hem yorulduk?" Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.


TheGrudge 13 Eylül 2006 23:00

Hikaye'nin Adı
:
Dostluğun Böylesi



Bu anlatacağım olay yakın zamanda yaşanmış gerçek bir olaydır. Mehmet ile Süleyman'ın 10 yıldır çok sıkı bir dostlukları vardı. Mehmet çok büyük sıkıntılarla bir evlilik yapmış, evliliğinin ilk iki yılını maddi imkansızlıklardan dolayı kendi ailesinin yanında geçirip daha sonra kendisine uygun bir ev tutup taksitle de evinin tüm ihtiyaçlarını almaya başlamıştı.

Bu arada Süleyman'la olan arkadaşlığı hiç bozulmadan hatta gün geçtikçe artarak devam ediyordu.

Süleyman da bu arada Ankara'dan bir kızla sözlenmişti. Süleyman çok dost canlısı, cömert bir insandı.Cebinde ki parasını son kuruşuna kadar arkadaşları için harcayan bir insandı.

Bir gün Süleyman arkadaşı Mehmet'i arayarak hafta sonunu birlikte Urla da geçirmeyi teklif eder. Mehmetler cumartesi yola çıkar pazar günü hep birlikte olurlar. Pazar akşamı evlerine dönerler.Mehmetler kapıyı açıp evlerine girdiklerinde şoka girerler evleri iğneden ipliğe soyulmuştur. Hemen komşularına koşarlar ve sorarlar gören oldu mu diye. Komşuları evin cumartesi gecesi taşındığını fakat taşıyan kişilere hiç bir şey sormadıklarını söylerler.Mehmet komşularının ne kadar vurdumduymaz olduğunu düşünürken bir komşusu eşyayı taşıyan kamyonet ile birlikte olan diğer aracın plakasını aldığını söyler. Plakayı Mehmet duyduğunda ikinci bir şok yaşar. Plaka çok sevdiği dostu Süleyman'ın arabasına aittir.

Mehmet şaşkınlık için de bir yanlışlık olduğunu düşünerek karakola gider. Ev ve eşyalar sigortalı olduğu için görevli memur bunun bir sigorta hırsızlığı olduğunu düşünür. Ancak komşularının verdiği ifadeler doğrultusunda Süleyman'ın ifadesi alınır. Süleyman olayı inkar eder.

Bunun üzerine kamyonetin şoförü bulunur. Şoför cumartesi gecesi Süleymanın Fransa'ya giden teyzesinin eşyalarını bir ambara taşıdığını söyler. Söylenen yerde Mehmet'in eşyaları bulunur.Süleyman da yaptığını itiraf eder. Mehmet ve eşi hala şoktadır. ve niye yaptığını sorarlar.

Süleyman'ın Ankarada ki sözlüsü varlıklı bir ailenin kızıdır. Ve evlenmek üzerelerdir. Ankara da evinin eşyalarıyla bir hazır olduğunu söylemiştir. Söylediği eşyalar aslında Mehmet'in eşyalarıdır.Mehmet duydukları karşısında yıkılmıştır. Ama onu en çok yaralayan Süleyman'ın şu son sözleridir.

Sen benim en büyük rakibimdin. Bu olay tamamen gerçek olup sadece kişi ve yer isimleri değiştirilmiştir.


arwen 13 Eylül 2006 23:16

Küçük Bir Tuğla




Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu park etmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın? Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya mal olacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi: "Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum. Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Park etmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu. "Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,boğazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Allah sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü, hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Allah,ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazen, dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin. Tercihi siz yapın...


TheGrudge 13 Eylül 2006 23:39

Hikaye'nin Adı
:
Yokluğun Buz Gibi Soğuk


Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde...

Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi...
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok…

Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla...

Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ...

Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin...


arwen 13 Eylül 2006 23:42

Kum Saati



Her gece bir kervan geçer ömrümden, başımı secdeye koyduğum yöne doğru. Her gece beklerim onu, elimde çıkınım. En Sevgili'nin kervanıdır, bilirim. Yârenler Yâri'nin denklerini taşır katarlar.

Kardelen tohumu oldum, kolladım zamanı bilmem kaç bin gece. Zamanı kolladım, kum saatinin en üstündeki kum taneciği gibi. Zamandan geçip an olabilmek için... O an, ayağının bastığı olabilmek için yaratılmışların arasında.
Sen'i arıyorum Ey Sevgili! Gözümün iliştiği, düşüncemin geçtiği, yüreğimin eriştiği her yerde, Sen'i arıyorum. İkliminde bestelenmiş her notada, vuslatına göçen kervanının izlerini haritalaştırıyorum özlem coğrafyalarında. Yedi iklim tam yedi bahar, gözlerimde güneşin rengi. Adı konmamış diyarlarda bile ararım Sen'i. Bu arayış; bazen güneşlerin çarpışmasıdır debdebeli. Bazen küçük bir derenin en durgun yerinde, kıyısında su içen karıncanın ayaklarını ıslatması oluverir köpük dalgacıklarıyla. O kadar naif, tılsımlı bir o kadar da...

Bebeklerin avuçlarındaydın Sen. Fırtınada ve sonrasındaki dingin havada söylenir adın. Ay her gece şâk olurken şehadet parmağınla. Bana düşen hep husûf (Ay tutulması)... Zaman, sensiz Kenan olur; mekân bin kuyu. Her kuyuda ben, bin Yusuf... Bastığım taşlardan silinmiş, sularda şimdi ayak izim. Suyun sırrını ateşe sormalı, ateşin sırrını pervaneye. Ya pervanenin sırrı? Dönmek olsa gerek, hep Sana dönmek. Yıldızlar, güneşler gibi döne döne yanmak. An döner, ömür döner, âlem döner... Her şey olursa, durmaz başım dâim döner. Dillerde adın gibi döner. Ellerimi açmışım Rahman'a, Sen'i arıyorum ey Sevgili. Sen'i arıyorum...

Menekşe yaprağında meltem olur nefesim Sen'i söylerken. Kelebeğin kanadına nakşedilmiş rengarenk toz gibi serpilir Sen'i aradığım geceler ömrüme. Yıldızların geçtiği çizgide koşuyorum, ben bir karınca...

Yeşil kuşlara bakarak koştum hep asumanda. Onlara özendim; kanatlarını açtılar onlar, ben yanık ellerimi. Takıldım çölde Sen'i özleyen kuşun peşine. Zümrüdüanka dedim... Kafdağı dedim... Efsanelerdeki sevda ülkesinde bulmaktı hayalim efsununu. Ey Yâr! Sen'in diyârında bülbül, ikliminde açan gonca olabilmek hulyasıyla gözyaşlarımda dualarımı, dualarımda hep Sen'i istedim. Beyt'ine damladı yanaklarımdan süzülen hasret. Kevser'le suladım gülünü, neredesin?...

Bir yağmur taneciğiydin düşen alnıma, kırk değil kırkbin ikindide. "Sen!" deyip yürüdüğüm yollarda saçlarım, omuzlarım, bir de yüreğim ıslandı çağlar ötesinden türkünü söyleyen sağanaklarda. "Ümmetî!..." deyip döktüğün incileri topluyorum şimdiki zamanda. Hızır-İlyas seherindeki gül tomurcuğunda şekillenir, çiy tanesi oluverir incilerin. Gözlerime sürerim... Sücûdta ıslatır denizleri gözlerim.

Yıldızların arasındaydı sanki gözlerinin ışıltıları, en parlak yıldızdı. Burak'ın ayak izlerine basarak dolaştım Âlemler'i... Yine böyle bir seyerânda; pınarların çağladı, Cemâlin'e âşinâ bir çift zümrüt çekti beni sadağımdan. "Yağma! Servetim yağma!" deyip dönen Selahaddin'in gerçek hazineleri buluşuydu âdetâ. Cennet rengi zümrütlerin çektiği yöne doğru sürükleniyor canım döne döne. Şems-i Tebrîzî'nin peşinden gidercesine... Gökler ötesinde aradım hep tebessümünü. Ve nihayet, solunmuş bir nefesten de yakın, bir yürek atımlık benden de ben... Ve Gökçen bir bakışta buldum Sen'i...

Ne Ankâ kaldı gözümde, ne korktum Kafdağı'ndan. İnsan dünyaya bir kere gelir. Öyleyse, yaşamamış olmalıyım bunca zaman. Her şeyim O'na ayak uyduruyordu, kalbimin tıp tıpları bile...

Ne var ki; hazan kıskandı gülleri. Yaprakları savurdu Karayel. Büktü boynunu kardelen. Bana mevsim yine sonbahar... İmbatın estiği memleketteyim, üşüyorum. Şimdi ne Sen varsın En Sevgili, ne de Sen'i görür gibi olduğum cennet rengi. Kervan, katarlarını toplar oldu bu diyardan. Mus'ab utancında saklıyorum yüzümü....

Her şeye rağmen, hiç tükenmedi yüreğimin orta yerindeki ümit. Ateş böceği aydınlığıyla düştüm kör karanlıktaki yollara. Kör ufkunda vuslat çırağı bir ümid.

Kaldırmadım başımı Efendim, koyduğum yerden...

Aradığım yine Sen!...


TheGrudge 13 Eylül 2006 23:47


Hikaye'nin Adı
:
Onu Çok Seviyordu !...




;Kabus dolu bir gecenin sabahında başlamıştı her şey... Ortalık sakin olmasına sakindi ama beynindeki sorular ne olacaktı? Kim verecekti kurduğu
onca hayali bir seferde siliveren o korkunç kabusların hesabını?
Bütün
yaşadıklarının suçlusu kimdi? Acaba kendisi miydi yoksa bir başkası mı?

Aklı o kadar karışıktı ki ne yapacağını bilmiyor, bir mahkum edasıyla odanın duvarları arasında volta atıp duruyordu. Belki de mahkumun ta kendisiydi aslında ama kendini yargılamaya cesareti var mıydı ki?

Peki kim yargılardı böylesine karmaşık bir kişiliği? Acaba suçlu muydu yoksa masum mu?

Ortada bir suç var mıydı gerçekten? Kendisini tanıyamıyordu artık... Kimdi, kimin nesiydi? Sorular, sorular, sorular... Cevaplanmayı bekleyen onlarca soru karmaşık hislerle dolu karanlık düşünceler deryası içinde yüzerken nasıl rahat edebilirdi? Aklına sorudan başka bir şey de gelmiyordu zaten...

Cevapsız sorulardan başka hiçbir şey...


Ne zaman bunalsa içini kağıtlara dökerdi, bu sefer de öyle yapacaktı...

Oturdu sandalyesine ve yazmaya başladı. Kelimeler birbirini kovalıyor, içindekileri bir çırpıda kağıda döküyordu... İşte bu dört dörtlük damladı kağıda dolma kaleminin ucundan:

Korkunç bir gecenin sakin sabahındayım

Yalnızım odamda, sensiz deryalardayım

Issız bir ada görüyorum çok uzaklarda

Gitmek istiyorum lakin rüyalardayım...



Gözlerini görüyorum odamın duvarında

Dalıyorum yine korkunç bir kâbusa

Seni benden ayıran o garip çığlığa

Lanet ediyorum lakin rüyalardayım...


Uyanıyorum bir ara kan ter içinde;

Sanki odam daralıyor, ufalıyor gitgide...

Biliyorum sevmek kolay, yaşamaksa işkence;

Dokunduğunu hissediyorum lakin rüyalardayım...


Rüyalardayım ben, rüyalardayım;

Sensiz geçen günlerde derin duygulardayım

Ağlıyorum, yalvarıyorum ölmek için;

Sana koşmak istiyorum lakin rüyalardayım...


Ayrılmışlardı. Yaşanmış onca güzel hatıranın ardından hiçbir şey olmamışçasına bir çırpıda ayrılmak ne demekti?

Kolay mıydı yedikleri kağıt helvaları, gittikleri yerleri, tuttukları balıkları unutabilmek? Kolay mıydı yaşlar süzülürken yanaklarından gülmeye çalışmak? Düşünmek istemiyordu artık...

Artık her şeyi unutmak istiyordu ama olmuyordu işte, yapamıyordu ki!.. Sanki içinde daima canlı kalacak sıcak bir duygu vardı. Bu duygu aşk olamazdı. Olsa olsa sevgiydi bu; dünyanın en üstün duygusuydu...

Öylesine ağır basıyordu ki bu duygu, öylesine yakıyordu ki içini, ne yapacağını bilemiyor, deliler gibi düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu...

Ortada hiçbir neden yokken nasıl ayrılmışlardı? Aptalca bir inat uğruna bunca zamandır paylaşılan o güzel duyguları nasıl da feda etmişlerdi...

Telefona sarıldı. Aklında kalan tek numarayı, onun numarasını tuşlarken telefona, neler konuşacağını planlıyordu. Telefondaki “Alo!” sesini duyunca tüm cesaretini yitireceğini nereden bilebilirdi? Her şey iyiye gideceğine daha da kötüye gidiyordu. Cesaretini toplayacağı yerde bir tavuk gibi korkakça davranıyor ve bundan utanç duyuyordu. Telefonu kapattı. Hayır, bütün suç kendisinin değildi. Uykusuz kaldığı üç gün boyunca verebildiği tek karar buydu.

Suçu beraberce işlemişlerdi, beraberliklerinin bitmesine izin vermeyeceklerini söyleyerek yemin eden iki kişinin böylesine gereksiz bir inatla birbirinden kaçmalarının suçlusu elbette ki yalnız kendisi olamazdı. O da kaçmasaydı. Hayallerini kurdukları o güzel dünyaya vurmasaydı tekmeyi. Olmuyordu işte!

İnadını sürdürmeyi bırakması gerekiyordu. Belki de aşkın gurur dinlemeyeceğini unutmuştu. Bunu ona birisinin hatırlatması mı
gerekiyordu sanki? Ama onlarınki aşktan üstün bir şeydi, sevgiydi...

Telefon çalıyordu. Acaba kimdi? Kim arardı böylesine karmaşık duygularla boğuşup duran, acizliğini kendisine kabul ettirmeye çalışırken sürekli inadının kurbanı olup, her seferinde yenilgiyi kabullenmek zorunda kalan, duygularını bir kenara itip sırf mantığıyla karar verebilmeyi hedef edinen aptal bir insanı? Kim arardı?..

Telefonu yerinden kaldırmaya cesaret edebilmesi de bir olgunluk sayılabilirdi ama bunu becerebilmek için beş dakikasını verdi. Demek ki kendisinden daha inatçı olan insanlar da yaşıyordu yeryüzünde...

Hafif bir ses tonuyla “Alo!” dedi. Bu kez telefon kendisinin yüzüne kapanmıştı. Acaba o muydu? Evet, evet... Kesinlikle oydu...

Biraz yumuşamıştı nasır bağlamış, taş kesilmiş, inadının kurbanı olmaya alışmış o zavallı yüreği... Biraz yumuşamıştı... Hatalarını görebiliyordu artık... Ona nasıl da insafsızca hakaretlerde bulunduğunu hatırlayabilmişti sonunda. Gururunu ayaklar altına almayı da başarabilirse her şey en az eskisi kadar güzel olabilirdi. Peki onu nasıl razı edecekti, gönlünü nasıl alacaktı o melek kalpli insanın? Yapabilirdi, bu kez konuşabilirdi.

Bir ok gibi fırladı ve telefonu son bir kez aldı eline. Her şey kendiliğinden
oluverdi. Ne konuştuklarını bile hatırlamıyorlardı ama her şey düzelmişti. Bir telefon konuşmasıyla mı olacaktı yani bütün bu kara düşüncelerin aydınlığa kavuşması? Çok kolay olmuştu... Demek ki sevgi engel tanımıyordu. Belki de suçlu olduğunu bildiği için utanıyordu kendisinden... Neyse...

Artık hiçbir şey önemli değildi onun için, sevdiğinden başka...

Yaşadıklarından öğrendiklerini düşündü bir an. Gereksiz bir inat uğruna en sevdiği insanı nasıl kaybetmek üzere olduğunu, gururunu yenmenin zorluğunu ve bunu yapabilmenin getirdiği mutluluğunu düşününce yaşadıklarının
kendisine çok şeyler kazandırdığını kolayca gördü. Her şeyden önemlisi de sevginin üstünlüğüydü onun için...

Sevgi öylesine güzel ve anlamlı bir histi ki onun karşısında durabilecek bir engel göremiyordu artık. Sevginin üstünlüğüne inanmıştı sonunda. Sevgi, aşktan da diğer bütün duygulardan da üstündü. Sevdiği insana bir kez daha bağlanmıştı. Affetme büyüklüğünü göstermesi, kendisini ne kadar çok sevdiğini ortaya koymuştu.

Telefonu kapattı; sokakları yeni yeni ıslatmaya başlayan bir bahar yağmuru altında ıslanarak sevdiği insana koştu. Onu çok seviyordu...


Misafir 13 Eylül 2006 23:58

Bir aşk hikayesi

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...


arwen 14 Eylül 2006 00:22

Kuşlar




Dünü bugün bu günü dün gibi yaşıyorum her geçen gün bir öncekine hatıra bırakıyor
Ben kuşları özledim ama nereye gittiler bilmiyorum yaz mevsimi geçmedi ki daha akşam olunca yamaçlara bakarım yoklar dere kenarına inerim orada da değiller kuşlar özgür derler ama öyle değil özgür olan kuş uçar durmadan ama bir tane bile yok uçan bana bakıyorsun oradan kızgın kızgın hadi çık kafesten uç artık özgürsün nereye gitmek istersen oraya git yeni bir şehre yeni bir dosta yeni ufuklara benim olmadığım bu tel parçasının olmadığı yere git gidemezsin dimi alıştın sende telle çevrili yaşama zor gelir özgür yaşamak ben derim ki nerede mutlu olacaksan orada kal yüreğinin götürdüğü yere git ve dönme
<A href="http://www.siirkolik.com/hikaye/yazarlar.asp?id=122">


Misafir 14 Eylül 2006 01:14

Olmayacaksam senin, açmayacaksam vuruşlarına kapımı, haramsa nefesin nefesime
Toprak helaldir bedenime!!
Aşkın didaktik maddeleri olamıyor işte, koyamıyorsun sınırları, cümlelerin yapman gerekenlerle kurulamıyor.. Onlarda tıpkı benim gibi yarım yamalak gözlerin önünde..
İnzivalara gebe yarınlar biriktiriyorum sana, korkağın tekiyim geçemiyorum ki karşına..
Diyemiyorum, “can’ımsın, seninim gel!!” diye..
Anlatmıyor mu duruşum..Bu kadar mı aciz bakışlarım..Bu kadar mı küçücüğüm karşında..

Kallavi hayalperestliklerim, adına yakılmış düşler arşivimde saklı..
Ben sana ait olsam ne çıkar, sen başkasının olduktan sonra..
başkasına bakıp, başkasına dokunduktan sonra…
Başkasına yanıp başkasına emanet etmişken kalbini, biçareliğimi nasıl atarım küçücük bedenim üzerinden…

Taksiratım affedilir mi mahşerde..
Ben canıma değil “sevdama” kıymaya gidiyorum..
“Sevdam” sevdama kıyacak kadar büyük çünkü!!
Çünkü sen böylesi “sevdamı” göremeyecek kadar “sevdalısın” sevdalına..

Dar geliyor sokaklar, kaldırımlar kaçırmıyor beni senden..
Lambalar aydınlatmıyor uzaklarımı..Ayaklarım kaçak ve militan sesler çıkarırken, gece her adımda bağıra bağıra usanmadan yazarken seni içime, ve yıldızlar bile anlayamıyorken sebeb-i terk-i diyarı,
bir tek sana ait olanlar ilişemiyor, taş koyamıyor sessiz yolculuğuma..
Çünkü sana ait olan her şey o’nun..
Geçipte karşıma, o’na sahip bakışını yerleştirirsen gözlerim önüne, ölüme giden bir yaşanmışlık bile bırakmazsın zaten kefenime..

Herşeyi ardıma koydum..
Ve almadım düşlerimi de yanıma, rastlarsın zamanı silik bir mekanda..
Gidiyorum..

O’na sen, sana ben, bana sevda ve sevdama ölüm kala…



arwen 14 Eylül 2006 01:28

Lambanın Cini





Odanın içinde dolaşan küçük Ahmet evvelki gün izlediği filmden çok etkilenmişti.Odada, köşede duran çaydanlığı akşamki filmden sonra o köşeye koymuş her an içinden bir cin çıkabilirmişçesine o çaydanlığa titizlikle bakıyordu.Artık sabredememiş, eski lambalara benzeyen çaydanlığı ovalamanın zamanının geldiğini düşünmüştü.Kendisinden üç yaş büyük olan ağabeyine, lambanın içinden çıkacak(Ahmet’in çıkacağını sandığı) cinden korktuğu için yanına gelmesini söyledi.Ahmet’in ağabeyi küçük yaşına rağmen psikolojik tedavi görüyordu.Doğuştan,birilerine acı çektirmeyi seven Ahmet’in ağabeyi Mehmet, annesigilin kendisini bu hastalıktan arındırdığını sanmasını sağlamıştı.Mehmet’e güvenip kardeşine bakacağını düşünen annesi,birazcık uzaktaki marketten yarım kilo kıyma alıp gelecekti.Fakat olacaklardan nasıl haberdar olabilirdi ki…

Mehmet, Ahmet’in bu teklifine olumsuz cevap verdi.Ama aklında bir plan vardı.Ahmet korkmamış numarası yapıp, kendi başına o çaydanlığı ovalamayı aklına koydu.Ağabeyi Mehmet de onu korkutmayı aklına koymuştu.Ahmet odaya geçti, çaydanlığı eline aldı.Kapının arakasında saklanan ağabeyi lambanın üç kez ovalanma sesinin duyulmasını bekliyordu.Ahmet lambayı ovaladı.Gülmemek için kendini zor tutan ağabeyi,kapının arkasından seslendi:

-Ne var, ne istiyorsun?Niye beni uyandırdın derin uykumdan?

Ahmet çok korkmuş bir şekilde:

-Sizden bir dilek dileyecektim de…

Mehmet,Ahmet’in her zamanki isteğini biliyordu.Yine de bildiğini belli etmeyip sordu:

-Ne istiyorsun bakalım?
-Uçmak istiyorum.Göklerde uçmak…
-Peki o zaman.Balkona çık.Şimdi sana öğreteceğim sözleri söyle.Ve aşağıya atla aşağıya düşmeyeceksin uçacaksın.
-Peki sevgili cin sözleri bana öğretin.
-Dinle:”Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus”
-Zeus da kim?
-O bütün cinlerin efendisidir.Şimdi tekrar et bakalım.
-Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus.
-Evet haydi bakalım.

Ahmet bu sözlere inanıp,8.Kattaki evlerinin balkonuna çıktı.Aşağıya şöyle bir baktı.Sonra gözünü kapatıp aşağıya atladı.Mehmet biraz sonra balkona gelip kardeşinin paramparça olmuş cesedini gördü.Evlerinin arka tarafına bakan balkondan çıkıp salona geçti.Gülmeye başladı.Gülüyordu,sürekli gülüyordu.Az sonra kapı çaldı.Mehmet gülmeyi kesti.Kapıya baktı bu gelen annesiydi.Çok yorgun olan annesi,poşeti masanın üstüne koyup salondaki koltuğa oturdu.Mehmet annesinin yanına gitti.Annesi tebessümle sordu:

-Ahmet nerede yavrum?
-Öldü.


TheGrudge 14 Eylül 2006 02:43

Küçük yalnızlıkları severmisiniz


Gün ışığı çadırların üzerine düşünce, sessizlikten sıkılıp vadileri görmek için dışarı çıkıyorum. Hava serin ve hiç rüzgar yok. Ur Kekliklerinin sesine yönelip görmeye çalışıyorum; kayaların üzerinde siyah noktalar gibi yer değiştiriyorlar.
Göllerin ters yüz ettiği dünyayı izliyorum sabahın soğuğunda. Güneş dağların kuytuluklarını aydınlattıkça, gitme zamanın geldiğini anlıyorum. Tepelerdeki karın tutsaklığından kurtulan su, ağzından köpükler saçan atlar gibi koşuyor gürültüyle. Sabah kahvaltısında, günlerdir süren yolculuğun beni nasıl değiştirdiğini düşünüyorum. Kendimi hapsettiğim suskunluktan kurtulamıyorum.
Yüküm git gide hafifliyor, göllerin sularının boşaldığı şelalenin yanından vadi boyunca yaylaya doğru iniyoruz. Gürültüyle akan suyu defalarca geçmemiz gerekiyor. Çiçekli Yayla’ya yaklaştıkça ısı iyiden iyiye artıyor. Orta sırtta çobanların kurduğu yayla evine yönelip selamlaşıyoruz. Hoş beş, kadınlar işlerini bırakmadan keçi peyniri yapmaya devam ediyorlar. Kimsin, nesin faslının sonunda sohbet koyulaştıkça, önümüze konulan sehpanın üzeri bal, kaymak, peynir, tereyağı ve taze ekmekle donanıyor.
Çocuklar evin atını oyuncak olarak seçmiş “Bir şey yapmaz mı? ” “Yapmaz yapmaz, bir gözü kör zaten çok uysaldır. Geçen sene yük taşırken düştü gözüne ot battı kör oldu, vurmaya kıyamadık”.
Evin şişman hanımı içeride yayık yayıyor, sohbetlerin konusu yaşamın ne kadar zor olduğu... Çalışma ve sohbet hiç durmuyor.
Tıka basa edilen kahvaltıdan sonra vedalaşıp ayrılıyoruz. Çiçekli Yayla’da seyyar satıcılarla karşılaşıp Vahap’ı soruyoruz, kimseyi görmedik diyorlar. Kamyonet uzaklaşırken tavanındaki hoparlörden sebzeci çağrısına karışmış tulum ezgileri yayılıyor. Sis yoğunlaştıkça görüntüler silikleşiyor, sadece sesler kalıyor. Ot biçenler, dereler, çocuk bağrışmaları, kadınların dedikoduları garip bir şarkı gibi yayılıyor sisle birlikte. Ellerini kalçalarının üzerinde birleştirip iki büklüm yürüyen yaşlı kadın bize yolu tarif ediyor. “Çeşmeyi geçtikten sonraki patikaya girin orası daha kısa sizi yaylaya çıkarır uşağum yükünüzde çok ağır galiba”. Çeşmenin yanındaki dik yamaçtan tırmanıyoruz yol patikalara bölünüyor. Örümcek ağı gibi her yöne giden küçük yollar var, haritayı çıkarıp Baş Yayla’ya çıkan yolun son virajına tekrar kavuşuyoruz. Çevredeki büyükbaş hayvanların boyunlarına takılı süslerin ne olduğunu merak ediyorum. “Kars’ta biz de takardık, koruyucu muska onlar”, ‘Hadi canım sende hayvanların muskası mı olur? ”, “Var tabi”, “Ne yani,süt muskası mı? ”. Konuşma uzadıkça yol kısalıyor, sisin derinliklerinden gelen motor gürültüsü gittikçe yakınlaşıyor. Seyyar manav yanımızda durup terazisinin kefesini yolda görüp görmediğimizi soruyor. Biraz sebze almak istiyorum,motoru susturup aracından iniyor;
-Domates alalım
-Kaç kilo
-Kilo değil,üç dört adet
-Olmaz en az bir kilo
-Neden peki
-Hakkınız geçer.


Soğan,domates,biber,biraz şeftali alıp yolumuza devam ediyoruz. Sislerin arasından gelen insan sesleri yaylaya iyice yaklaştığımızın gösteriyor. Önümüzde birden beliren evin önünde küçük bir kızla rastlaşıyoruz. Ufacık tefecik küçük bir kuş gibi,saçları iki yanda iki örgü,küçük bir yüzü kocaman bir sesi var. Yaylanın adını soruyorum Baş yayla: gözlerinden evin önünde beliren annesinden güç aldığını anlıyorum. Koca memeleri ve kocaman kalçalarıyla bir kadın yukarıları işaret ediyor, yayla yukarıda.
Küçük kız ben sizi götüreyim mi? Götür hadi.
Sislerin arasından taştan yapılmış evlere doğru gidiyoruz.
Kime gideceksiniz? Özlem ablaya mı?
Özlem yaylaya uğrayan gezginlerin uğrak noktası.dünya iyisi bir dost,arkadaş.
Evlerin önlerinde iş yapan yaşlı kadınlarla selamlaşarak Özlemin evine doğru yöneliyoruz.
Yayla evlerinin duvarları koruyucu tılsım(muska) olduklarına inandığım şekillerle süslü. Küçük kız çok bilmiş bir edayla onların define haritası olduklarını açıklıyor.
Buralarda büyük bir define varmış bulamamışlar onu gösteriyormuş bu çizgiler. İnsan,el,göz,yılan,güneş vs formundaki şekillere Mu felsefesinin anlatıldığı kitaplarda da rastlamıştım fotoğraflarını çekiyorum gizli bir keşif yapmış gibi. Özlemi bulmamız biraz zaman alıyor. Nerede olduğunu bilen yok sırt çantalarımızı indirmeden gelmesini beklerken nerden geldiğimizi soran insanlara açıklama yapıyoruz. Gözümü saatimin barometresinde hava çok hızlı değişiyor. Fırtına patlamadan önce çadırlara kendimizi atsak iyi olacak.
Özlem içten bir gülümsemeyle evlerin arasından çıkageliyor.
-Hoş geldiniz buyurun diyor evi göstererek. İçimden nasılda güzel gülüyor diye geçiriyorum.
-Çadırlarımızı kurabileceğimiz bir yer var mı?
-Ne gerek var gelin bizde kalın.
-Olmaz biz çadır kuralım rahatsızlık vermeyelim hem çok pisiz.
-Hasan abi gilin evin arkası düz gelin bakın tuvalette var yakında.
Yanımıza yaklaşan yayla sakini ihtiyar nereden geldiğimizi soruyor, Ankara dan geldiler diye yanıtlıyor
-Özlem sonra ekliyor ne yapacaksın.
-Kovacağım burada Çadır kuramazlar; gözleri hafifçe kısılan özlem sesini yükseltiyor,benim dostlarımı bu yayladan hiç kimse kovamaz yürü git işine.
Çadırları kurup çamaşır yıkamak istiyoruz.
-İyi evin önünde su var evde su kaynatır yıkarsınız işinizi bitirip eve gelin.
İlk damlalar düştüğünde çadır kurma işini bitirip bitmişti,Özlemin evine doğru yollanıyoruz. Eve geldiğimizde bize yemek hazırladığını görüyoruz. Açız,masaya konan reçel,bal,kaymak,süt ne varsa hızla tüketiyoruz. Özlem bizimle oturmuyor tüm ısrarlarımıza rağmen,
-Siz yemenize bakın ben Muhtar gile söz verdim kusura bakmayın.
Yağmur büyük bir gürültüyle boşalıyor,komşular hayvanların gelmediğini haber verince Özlem sırtına geçirdiği bir yağmurlukla hızla dışarı fırlıyor.
Yayla evinin girişinde büyük bir kuzine var,küçük bir musluk sonradan eklenmiş. Yerden kırk santim kadar yüksek oturma yerinde iki yatak göze çarpıyor. Tavanda kocaman bir kiriş üzerine oturtulmuş,hartamayla desteklenmiş toprak bir dam var. Zaman içersinde bozulan çatıdan toprak döküldüğü için tavan mavi bir brandayla kaplanmış. Evin arka tarafındaki kilerde hamur tekneleri iplerle tavana asılı eski öteberi yığınları,aletler var; kilerin temizliğine şaşırıyorum.
Yağmurdan göz gözü görmüyor toprak tavan su geçirmeye başlayınca kapkacak ne varsa damlaların altına koyuyoruz. Tavandan gelen suyla doluyor branda herkes damlalarla baş etmeye çalışıyor Özlemi merak ediyoruz. Yirmi dakika süren yağmur sele dönüşüyor,evin içinde suların doldurduğu kapları boşaltarak dışarıyı gözlüyoruz. Özlem hayvanları önüne katmış kapının önünden geçip ahıra gidiyor. Gülerek kapının önünde belirdiğinde yaylanın aşağısındaymış mallar,ıslandım siz ne yaptınız diye soruyor. Ortalığa yayılmış tasları tencereleri leğeni görünce,tavanın değişmesi gerek,seneye yaptıracağım. Sağanak yağmurun yerini akşamın sessizliği aldığında kirli çamaşırları evin girişindeki yalakta yıkıyoruz. Su ve sabun kokusu dolduruyor her yeri saçlar,eller,yüzler tertemiz.


arwen 14 Eylül 2006 02:49

Mantık



Öğrenciler o yılın ders programlarında yeni bir ders olduğunu farkederler. Dersin adı ‘Mantık’tır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir.
Nihayet, ilk mantık dersi başlar. Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek:
“Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız?” ricasında bulunur.
Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine:
“Mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür. Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum” der.
“Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde... Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?”
Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden:
“Elbette, kirlisi!” diye cevap verirler.
Profesör, tebessüm ederek:
“İşte evlatlarım” der, “Mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar: ‘Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?”


TheGrudge 14 Eylül 2006 03:01

Hikaye'nin Adı
:
Ölümü İzlerken


Gözlerinden akan yaşlara hâkim olamıyordu. Akıbetini bildiği bir hayat için neden çalışmamıştı? Ömrünün er geç son bulacağını bile bile geleceğini neden karartmıştı? Cennetin yolunu kendi kendine kapatmış, cehennemin yolunu da alabildiğine açmıştı yaşantısı ile. Hiç bu ana geleceğini düşünememişti.


Genç adam gözlerini güçlükle araladı. Zifiri karanlıkta hiçbir şey göremiyor; sadece bunaltıcı küçük bir yerde olduğunu hissediyordu. Ayaklarını, ellerini kımıldatmak istediyse de başaramadı. Başını sağa sola çevirmek istedi; bir türlü vücuduna hükmedemediğini anladı. Neler olup bittiğini, en son neler yaptığını hatırlamaya başladığında ise, çaresiz bir şekilde gerçeği kabullendi.

"Burası mezar olmalıydı. O da ölmüştü." Buna inanamıyordu; ama ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın, bunu geri çevirme gibi bir imkânının olmadığının da farkındaydı. Bu olmamalıydı. Ağzında arkadaşlarıyla beraber kendinden geçene kadar içtiği içki kokusu, elinde ise, yine arkadaşlarıyla oynadığı kumar kâğıtlarının kiri vardı.

En azından bunlar olmadan ölseydi. Ellerinden o pis kiri, nefesinden keskin alkol kokusunu yok edebilseydi. Üzerindeki ağırlık gittikçe daha da artıyor, hem vücudu hem de yüreği müthiş bir sızı hissediyordu. Evet, en azından şimdi olmamalıydı. Karısı ve çocukları, eve dönmediğini görünce ne yapacaklardı? "Üzülürler mi acaba?" diye geçirdi içinden. Çocuklarını hırpalayan, annelerini döven, aldığı alkolün etkisiyle önüne çıkana sataşan, çocukların rızkını ve nafakasını kumar ve içki ile tüketen bir baba eve gelmediğinde üzüntü duyarlar mıydı acaba?... Ya annesi? En son ne zaman görmüştü annesini? Bir hafta önce idi; kumar parası bulamamış, borç para almak için gitmişti annesine. Para vermeyen annesini hırpalayıp bileziklerini alarak uzaklaşmıştı oradan. Annesinin onun ardından;

"Oğlum, pişman olacağın şeyleri yapma! Sana beddua etmek istemiyorum. Kendine gel yavrum, yalvarırım kendine gel." diye haykırışları arasında hızla uzaklaşmıştı oradan.

Ya arkadaşları, komşuları, akrabaları? Her biri ile problem yaşamıştı. Onun yaşantısını hoş görmedikleri için ne onun evine geliyor, ne de onu evlerine davet ediyorlardı. Tüm ilişkilerini koparmışlardı onunla. Ardından iyilikle konuşacak, bir Fatiha okuyacak, ölümüne gerçekten üzülecek hiç kimsesi yoktu.

"Keşke tekrar dünyaya dönebilsem, yaptığım tüm hatalarımı telafi edip, içkiyi kumarı bırakıp insanlarla iç içe dostane bir hayat sürebilsem. Allah'ım, tekrar dünyaya dönebilsem."

Bunun bir yolu var mıydı acaba? Geriye dönüp yapılan tüm hataları telafi etmek mümkün mü idi?.. Cehennem kenarına kadar gelip sonra cenneti hak etmek için dünyaya geri dönmek mümkün mü? Elbette mümkün olmadığı bir gerçek. Bu gerçek, genç adamı daha da telaşlandırdı.

"Annem kendine gel, dediğinde keşke onu dinleseydim. Allah'ım, yalvarırım bana bir fırsat daha ver, ne olur!"

Tüm bunları söylerken gözlerinden akan yaşlara hâkim olamıyordu. Akıbetini bildiği bir hayat için neden çalışmamıştı? Ömrünün er geç son bulacağını bile bile geleceğini neden karartmıştı? Cennetin yolunu kendi kendine kapatmış, cehennemin yolunu da alabildiğine açmıştı yaşantısı ile. Hiç bu ana geleceğini düşünmemişti. Daha gençti. Ölüm yaşlılar içindi aslında, onun daha çok zamanı vardı. Belki yaşasaydı doğru yolu bulurdu? Neden genç yaşta ölmüştü ki?

"Kimi kandırıyorum ben. Yüz yaşıma da gelsem, aynı hayatı sürdürürdüm mutlaka."

Bunları düşünürken, vücudundaki ağırlık gittikçe onu rahatsız etmeye başlamıştı. Bir kurtulabilseydi bundan. Derin bir sessizlik hâkimdi. İnsanın içini ürperten, yüreğini sızlatan korkunç bir sessizlik. Ve aniden çıldırtan sessizlik bozuldu.

"Allahu Ekber Allahu Ekber....

Ezan sesiydi bu! Evet, ezan sesi! Daha önce hiç dikkatini çekmemişti bu ses. Ve çok güzel, insanı rahatlatan bu çağrı, onu hiç etkilememişti böylesine. Ezanın bitiminden sonra içeriye hafif bir ışık yansıdı. Gün ağarmaya başlayınca, olup biteni anlamıştı. Evindeydi. Sarhoş bir vaziyette gelmiş. Evin içerisinde bilinçsizce gezinirken masaya tutunmuştu. Ayakta bile zor duran bedeni yığıldı yere. Masayı da düşerken üzerine devirmişti. Yaşıyordu. Masayı itti üzerinden. Uyuşmuş ayaklarını, ellerini hareket ettirdi usulca. Hiç bu kadar sevinmemişti. Hayatı boyunca hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Oturduğu yerden düşüncelere daldı. Şimdi ne yapacaktı peki? Eski yaşantısına geri mi dönecekti? Yoksa ölümü bu kadar yakın hissettikten sonra cennetin yolunu açacak ameller mi yapacaktı? Kararlı bir şekilde doğrulup abdest aldı. Ve bu yaşına kadar yönelmediği Rabbine yöneldi gönül rahatlığıyla. O henüz namaza durmuştu ki, karısı kapıyı açtı. Gördüğü manzaraya inanamadı. Çocuklarının babası, hayat arkadaşı, o namaz kılarken dalga geçtiği eşi Rabbinin huzurundaydı. Elleri semada gözleri yaşlı binlerce kere şükretti Rabbine.

Dudaklarından şu ilâhî kelam döküldü:

"Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."


Mystic@L 14 Eylül 2006 17:02

KADERİN HİKAYESİ
Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş " dede bütün bir gün seni izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım" demiş. Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış "oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım" , "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın" , "Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet'in kaderini bağladım" demiş aksakallı dede, Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet.
Ne yaparım, nasıl ederde Ahmet'e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet'i huzuruna çağırmış ve ona " oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş’e götüreceksin" demiş, Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş.Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün... ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin aksi vurmuş... "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş.... Taa dipte, günesin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün....Şahane bir hazine sandığı... almış sandığı çıkmış yüzeye...çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor. "Var bu iste bir hikmet" demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde"Güneş’ten Kral'a" yazan bir zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış.
Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş. Ahmet'in... Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklıda bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine inanamamış.Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes, koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral "Ahmet!..." Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyari kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve "neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana" diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış... Bunun üzerine Kral "Peki Güneş bana bir şey göndermedi mi?" diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral'a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş... GÜNESE YAZI YAZILMAZ.... YAZILAN YAZI... ISE BOZULMAZ....!


arwen 14 Eylül 2006 17:10

Martılar Var Kalbimde



Sadece dört ay kalacağım sonra yine buradayım abartmana gerek yok, ne olur bu kadar uzatmayalım bu konuyu diyerek sustu kız.Delikanlı hiç konuşmuyordu ,sadece kalbinin sesini dinliyordu .Ağlamak geliyordu içinden ama onun yanında yapamazdı.Onun üzüldüğünü görmek onun da ağladığını görmekle daha da kötü olacaktı.Hem gelince en iyi hastanelerde çalışacağım.Her hemşirenin eline geçmez böyle bir fırsat ne olur artık susmayı bırak bir şeyler söyle.Ben sadece kendim için gitmiyorum uzaklara ikimiz için, düşlediğimiz hayaller için gidiyorum dedi kız. Delikanlı kızın o hüzünlü gözlerine bakıp, git dedi. Sen en iyisini bilirsin mutlu olacaksan git. Senin mutlu olman beni de mutlu eder. Hem ilerde kuracağımız hayat için gidiyorsun değil mi?, o hayat ki bizi birbirimize bağlayan, sadece ikimizin hayatı.Kısa süren hayatlara inat git. Bizim hayatımızın uzun olması için git.....
İki gün olmuştu gideli. Onun özlemi göğsünde hissettiği ağrıdan daha kuvvetliydi. Doktora o gittikten sonra kematoropiye başlama sözü vermişti. Ama iki gün olmuştu hala gitmemişti hastaneye. Tedavisini, çalıştığı hastaneden başka hastanede yaptıracaktı. Kimsenin durumunu görmesini istemiyordu. Hayatında sadece O ve çalıştığı hastanedeki insanlar ve hastalar vardı. Kanser olduğunu öğrendiği gün nişanı vardı. Sanki böyle bir haberi beklermişçesine mutluluğunu bozmadı. Nişanda en mutlu kişi oydu. Sadece O’nun Amerika da burs kazandığını öğrendiği zaman yıkıldı.Çünkü biliyordu gideceğini onu hiçbir kuvvetin ,kanser olduğunu söylemesi dışında, durduramayacağını biliyordu. Onun o günkü mutluluğunu hala hatırlıyordu. Sanki uçacaktı, şimdi bir martı olmak isterdim dedi kız, sana her an uçmak için uzaklardan, beni çağırdığında, seni özlediğimde hemen yanında olmak için, duyduğu an karar vermişti zaten gitmeyi. Martılar o kadar uçamaz yarı yolda kalırlar dedi, ve özlediklerini belki de göremezler , Bir hayal işte hemencecik bozuyorsun beni. Mutluğumu çok görme lütfen ortak ol bana.Nasıl ortak olurdu ,döndüğünde belki de olmayacaktı yanında buna mı ortak olacaktı. Şimdi söylese gitmeyecekti biliyordu ama o mutluluk sihrini nasıl bozabilirdi. Nasıl onun eline verilen oyuncağı alıp onu acılara sürüklerdi. Söylemedi. Sadece git ve çabuk gel dedi. Öylece sarılıp kız kulesinin etrafında uçan martıları seyrettiler .....
Sessiz kalmak ayrılıklarda hep bir tarafı mutlu etmiştir diye düşündü. Şimdi mutlu olan bir kişi vardı ama o hayatta en çok mutlu olmasını istediği tek kişiydi. Bu sefer sessizlik amacına ulaşamayacaktı .Tedaviye başlayalı iki gün olmuştu. O gideli bir hafta. Her gün arıyordu ve her aradığında başka beyaz yalanlarla karşılıyordu onu. Yıllık izni yoktu ama doktor arkadaşı onun için bir şeyler ayarlamış ve iki aylık bir izin koparmıştı başhekimden. Hasta olduğunu sadece o biliyordu.

Saçları dökülmüştü. En çok saçlarıyla oynardı eliyle tarar masaj yapardı. Şimdi birkaç cılız saçtan başka bir şey kalmamıştı kafasında. Çalışırken hastanede hep kemoteropi olan hastalar görürdü. Ne hissettiklerini hiç düşünmemişti. Belki duyarsızlıktı ama buna üzülmesine gerek yoktu artık, ne hissettiklerini çok iyi biliyordu şimdi. ***tan bir durumdu ne yediğinizin farkındasınız ne içtiğinizin her dakika miğde bulantısı, garip bir duygu. Ölüm sanki ensenizde soluyor.

Martıların sesini yattığı yerden duyabiliyordu. Garipti, deniz kokusunu alamıyor ama denizin ve martıların sesini duyabiliyordu. İlaçlar koku alma duyusunu hafifletmişti. Belki de iyi olmuştu, yediği o garip yemeklerinde kokusunu almıyordu. Şimdi burada olsa onunda kokusunu alamayacaktı. O okyanus kokusuyla karışık gül kokusunu.
Saatlerce uyuyordu, telefonu titreşime almış elinin altına koymuştu kazayla bir kere bakmasın O’nun telefonuna, tedavide aldığı acılardan daha fazlasını yaşardı biliyordu.
Sonu olmadığını biliyordu bu tedavinin daha doğrusu kendisinin sonunun olduğunu biliyordu bu tedavinin. O şimdi uzaklarda hastalara nasıl yardım edeceğini öğreniyor kendisi ise bir hasta nasıl olur bunu görüyordu. Hastanede tanışmışlardı. Ayrılıklarının ve acılarının bir hastane odasında başlamasını istemiyordu. Onu tanıdığı an ve en son gördüğü an ile hatırlamak istiyordu. Sana resimlerimi gönderdim maillerine bakarsın demişti telefonda ama o kafasındaki tüm şifreleri unutmuş sadece onun adını hatırlıyordu.” Deniz” Martıların üzerinde dans ettiği balıkların can bulduğu deniz. Elinde olsa denize atılmasını isterdi naaşının, sanki onun içinde kalacakmış gibi. Ama toprakta olacaktı ,geldiğimiz yer değil mi zaten ........

Kimsecikler gelmiyordu ziyaretine ki zaten kimse bilmiyordu burada yattığını ara sıra doktor arkadaşı geliyor yanında bir saat duruyor sonra gidiyordu. Dışarıda da devam edebilirdi tedaviye ama onu bu halde biri görüp gerçeği ona söylerler diye düşünüp hastanede kalmayı tercih etmişti. Tam bir ay olmuştu o gideli ,koca bir ay, şimdiye kadar iki günden fazla ayrı kalmamışlardı. Her iki gün bir ay ederse tam on beş aydır ayrı idiler.

Küçük bir arkadaşı vardı birde hastanede beş yaşında bir kız çocuğu, oda aynı tedaviyi görüyordu. Ara sıra yanına geliyor ona yaptığı resimleri gösteriyordu. Son geldiğinde ona denizin üzerinde uçan martıları yaptığı resmi hediye etmiş altına da “iyileşip senle deniz kenarında gezelim” yazmıştı. Adı onunda Denizdi. Rastlantılara inanmazdı pek ama sanki onun eksikliğini doldurmak için çıkmıştı karşısına bu küçük kız. Ona bakıp gelecekle ilgili hayaller kurmak istiyordu ama göremediği bir geleceği düşlemek içini tuhaf yapıyordu.Bir keresinde yanına gelip abi senin karın varmı? diye sormuş yoksa benimle evlenirmisin? demişti.O da hemencecik kabul etmişti bu garip evlilik teklifini, ertesi gün elinde bir gelin ve damat bulunan resimle gelmiş üstlerine adlarını yazmıştı. Deniz tedaviye iki ay dayanmıştı.Babasının kollarında can vermişti. Uzun yıllar ağlamadığını hatırladı onun öldüğü gün ağladığında.

Her akşam dakikalarca konuşuyorlardı onunla, hiç konuşmadan onu dinliyor neden konuşmuyorsun dediğinde sen anlat burası aynı ,bıraktığın gibi değişen bir şey yok haberler sende diyordu.O da hemencecik devam ediyordu, o gün gördüğü yerleri anlatıyor kaldığı evin penceresinden özgürlük anıtının gözüktüğünü söylüyordu.Ama kız kulesini hiçbir şeye değişmem diyordu. Penceresinin özgürlük anıtını gören yerine kız kulesinin resmini yapıştırmış birde altına resimlerini koymuştu sanki İstanbul’ daymış gibi. İyi ki İstanbul’da değilsin diye düşündü iyi ki değilsin.

İki gündür hiçbir şey yemiyordu yediği her şeyi çıkarıyordu. Sadece biraz meyve suyu içiyor birazda pirinç lapası yiyordu. Gözünü pencereye dikiyor ara sıra gelen martıları kaçırmak istemiyordu. Baş ucuna asmıştı küçük Deniz’in yaptığı resmi birde O’nun resmini. Daha mı duygusal olmuştu bilmiyordu ama artık ağlıyordu. Özlemine ,acısına artık dayanamıyordu. Onu görmeden gideceğini en başında biliyordu ,alıştırmıştı kendine bunu ama artık olmuyordu. Özlüyordu O’nu lezzetini artık alamadığı su gibi ekmek gibi, Kız Kulesinin üzerinde uçan martılar gibi.

Martılar uzun zamandır gelmiyorlardı penceresine , denizin sesi yoktu artık, telefonun titreşimini de hissetmiyordu. İki gündür telefonunu şarja taktırmayı da unutmuştu.Onun sesini de duymuyordu artık duysa bile cevap veremezdi zaten.
Ertesi gün Küçük Deniz geldi yanına, birde penceresine bir martı . Vakit gelmişti. Küçük Deniz elinden tuttu. Birlikte uçan martıyı takip ettiler mavi denizin üzerinden kız kulesini selamlayıp İstanbul’a veda ettiler .

İstanbul bir hikayedir.Kahramanı çok yazarı çok.
İstanbul bir bahanedir sevmeye, sevilmeye
İstanbul bir martıdır.Yüreklerde uçan. Değerini bilen yok


Misafir 15 Eylül 2006 09:12

:::::::::KARŞILIKSIZ SEVMEK:::::::::::
Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere yuvarlanmis ve hafif yaralanmis. Sokaktan geçenler yasli beyi hemen en yakin saglik birimine ulastirmislar. Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman yapmislar, ama 'biraz Beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik veya çatlak olup olmadigini İnceleyeceklerini' söylemisler. Yasli bey huzursuzlanmis, 'acelesi oldugunu istemedigini' söylemis.Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormus. Adamcagiz da, 'karim huzur evinde kaliyor her sabah onunla kahvalti etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum' demis.

'Karinizin, siz gecikince merak edecegini düsünüyorsunuz herhalde' Demis hemsire. Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazik ki karim Alzheimer hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor'
demis. Hemsireler hayretle 'madem sizin kim oldugunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvalti yapmak için kosusturuyorsunuz' demisler.

Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim oldugunu biliyorum' demis.


arwen 15 Eylül 2006 15:51

Martıların Sevgisi




Zamanın birinde kral kızı ve birde garip bir çoban yaşarmış. çoban kralın
kızına deliler gibi aşıkmış ne mutlu ki kralın kızıda çobana karşı boş
değilmiş ama kral bu aşka kesinlikle izin vermiyormuş her seferinde çobanı
dövdürüyormuş çobanda aşkını kalbine gömerek uzak diyarlara bir adaya gitmiş
adada ondan ve martılardan başka kimsecikler yokmuş çoban orda kala kala
artık martıların dilinden de anlamaya başlamış çobanın tek sırdaşı martılar
olmuş çoban martılara mektup vererek prensese götürmesini istiyormuş her
seferinde de güzelce götürüp geliyormuşlar.bir gün martının ağzında mektubu
görmüş kral ve kendinden utanmış demiş ki kendi kendine martıların bile
şahitlik yaptığı bu aşka ben neden izin vermiyorum diye sonra martının
ağzına bir mektup sıkıştırıp çobana götürmesini istemiş martılar mutlu
prenses mutlu kral mutlu ama çobanın hiçbir şeyden haberi yok martı mutlu
mutlu çıkmış yola mektup ağzındaymış sevincini arkadaşlarıyla paylaşmak
isterken heyecandan ağzını açmış ve mektup derin sularda kaybolmuş başlamış
martılar mektubu aramaya hep beraber çoban neden benim yanıma gelmiyorlar
artık martılarda benden bıktı diyerek kendini uçurumdan yere doğru bırakmış
ve kayalıklara çarparak parçalanmış ve ölmüş.işte sevgili okurlar martılar
o zamandan beri o mektubu ararlarmış hep denizlerde o mektubu bulunca o büyük
o ölümsüz aşkın geri döneceğine inanıyorlarmış.


Cigdemcan 15 Eylül 2006 16:19

Papatyanın Aşkı

Koskoca bir bahçede
Demetler içinde bir papatya.
Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş
Ak sakallı bahçıvana...
Bir ümit bekliyormuş.
Yüzlerce çiçeğin arasından
Onunla, sadece onunla
Saatlerce ilgilenmesini.
Buz gibi suyunu
Sadece ona döksün istiyormuş...
Sadece ona değsin makası,
Sadece ona gülsün dudakları.
Kıskanıyormuş bahçıvanı
Kırmızı güllerden,
Sarı lalelerden,
Mor menekşelerden.
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş,
Bembeyaz yapraklarını...

Bir gün,
Aşkı öyle büyümüş ki,
Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.
Eğilivermiş boynu.
Toprağa bakıyormuş artık.
Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş
Ayaklarını görüyormuş.
Bunada sükür diyormus.
Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.
Zaman akıp gidiyormuş.
Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.
Ne var sanki boynumu kaldırsa
Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.
Yanıp tutuşuyormuş...

Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.
İncecik bedenini ellerinin arasına almış.
Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş
Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.
Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.
Hâlâ göremiyormuş onu,
Ama bedeni kurtulmuş.
Uzun bir müddet sonra,
Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.
Gelen giden yokmuş...

Kahrından ölecekmiş papatya.
Ama işte bir sabah,
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.
Derin bir oh çekmiş.
Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.
Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.
Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.
Başka birisiymiş.
Adamın elinde bir de makas varmış.
Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.
Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.
Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış...
Ama gövden seni taşımıyor demiş.
Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış
Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.

Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini,
O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.
Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş,
Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.
O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.
Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş,
Ama onu aslında hep sevmiş.
Papatya anlamış artık.
Sevgi; emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini,
Teşekkür etmiş ona içinden..
Son yaprağı da kuruduğunda,
Biliyormuş artık...
Gerçek sevginin, söylemeden,
Yaşamadan ve asla kavuşmadan
Varolabileceğini...


arwen 15 Eylül 2006 16:25

Mavi Gözler



İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, ‘ne güzel gözleri var’ derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, ‘mavi gözlüm’ diye severdi.
Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu.
Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî.
Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, ‘tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.
Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya emin olmak için sordu:
- Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur?
- Evet, hem de sonsuza kadar.
Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, ‘mavi gözlerinin kahverengi olacağı’ hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, ‘ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.
Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu.

Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu.
Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu.
Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca ‘bu derdin sadece bir çaresi var’ dedi. ‘Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak’ dedi. Herkes sevindi. ‘Bundan kolay ne var’ dediler. ‘Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı’ dediler. Ermiş, ‘kolay gibi görünüyor ama o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak’ dedi.
Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu.
Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu.

Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden batan güneşi görebiliyordu. Bir ‘ah’ çekti. ‘Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim’ dedi.
Kız annesinin bu sözlerinden o kadar duygulandı ki gözleri dolmuştu. Her an ağlayıp, annesini kurtarabilirdi. Biraz daha zorladı kendisini ve gözlerinden bir damla yaş süzülerek yanaklarından akmaya başladı. Yanaklarından süzülen damlalar annesinin dudaklarına düştüğünde dizinde soğuk bir bedenin varlığını hissetti sonra. Mavi gök yüzünü siyah bir örtü kaplamış, artık gün batmıştı.



TheGrudge 15 Eylül 2006 19:10

Hikaye'nin Adı
:
Şanssız


Murat kendisini dünyanın en şanssızlarından biri olarak görüyordu. Ne zaman bir kızı sevse ya da bir kız onu sevse her zaman bir talihsizlik olur ve o ilişki hiçbir zaman olmazdı. Her zaman “Neden ben?” diye kendine sorar cevabını ise asla bulamazdı. Yaş 21 olmuştu ama bütün maceraları başlamadan hüzünle bitmişti ve tek bir kızla bile çıkamamıştı. Vardı bir terslik ama neydi bilemiyordu.Sorun kendisindemiydi ; kendisine göre değildi.yakışıklıydı bir kere esprili bir yapısı da vardı , kızlarla iletişimi de iyiydi ama ne zaman ki onlara duygusal anlamda yaklaşsa hep bir şeyler ters gidiyordu. Olmuyordu açıkçası. Ne zaman ki kızlar ona açılsa bu sefer de heyecandan ne yapacağını bilemiyordu afallıyordu. Bunun sonucunda da gene olmuyordu yani.


Gene bir kızı sevmişti. Bu sefer açılacaktı kıza. Ne olursa olsun açılacaktı. Kendisi açılamazsa bile başkasını araya koyup açılacaktı. Bu kızı gerçekten seviyordu. Aşık olmuştu kendince. Aşık olduğuna kesin karar vermişti. O kızı ne zaman görse heyecandan elleri titriyor , kalp atışları hızlanıyordu.Ne zaman ki onunla konuşsa konuşmakta zorlanıyor hatta bazen kekelediği bile oluyordu. Evet gerçekten aşıktı bu kıza . İlk defa gerçekten aşık olmuştu bir kıza.


Kızın ahım şahım bir güzelliği yoktu. Kahve gözlü , siyah saçlı normal bir kızdı işte. Nedense ona aşık olmuştu. Sanırım kızın konuşmasından etkilenmişti ya da hareketlerinden ya da her ikisinden. İlk defa bir kızın onu sevdiğini hissediyordu. Kesin kız onu sevdiğini söylemiyordu ona. Bu yüzden kendisinin söylemesi gerekiyordu. Bir şekilde söylemeliydi ama nasıl. Kızın adı Yeşim’di bu arada. Aynı sürücü kursuna gidiyorlardı. Orada tanışmışlardı zaten. Orada aşık olmuştu kıza ve orada ilan edecekti aşkını kıza ve o gün bugündü. Söyleyecekti kıza kurs çıkışı aşkını.


Kıza kurs bitiminde özel bir şeyler konuşmak istediğini söyledi kız da kabul etti. Daha da heyecanlanmıştı şimdi. Nasıl söyleyecekti acaba. Bu duruma kadar gelmişti ama bitirebilecek miydi? Yoksa evvelden olduğu gibi kötü mü bitecekti ? Bütün bu düşünceleri attı kafasından , rahatlatmalıydı kafasını temizlemeliydi düşüncelerden sadece kıza odaklanmalıydı ona olan aşkına.


Kurs bitmişti. Kız ona “Bana anlatacağın önemli şey nedir?” diye sorduğunda heyecandan dilini yutacaktı. Konuşmaya başladı.


-Ben şey…


-Evet sen.


-Yani nasıl diyeceğim bilemiyorum.


-Neyi diyeceksin ki?


-Kızabilirsin ama.


-Söyleyeceğin şeyi çabuk söyleyebilir misin acelem var çıkmam gerekiyor.


-Sen ve ben…


-Evet.


...


-Ben çıkıyorum söyleyeceğin şeyi daha sonra söylersin. Görüşmek üzere iyi akşamlar.


-İyi akşamlar.


Gene olmuştu işte dili tutulmuştu. Gerçekten de dünyanın en şanssızlarından birisiydi. Aşkını söyleyememişti işte kıza. Ama kesin söyleyecekti kıza ama kesinlikle kendisi değil başkasının aracılığıyla söyleyecekti. Çünkü kendisi söylese gene batıracaktı işi biliyordu. Sonra sevdiği kız Yeşim’in annesinin kuaförünün yardımısı olduğu aklına geldi. Tabi ya o yüzden başlamışlardı kursa indirim yapılır diye. En iyisi annesini araya katmaktı başka çaresi yoktu. 21 yaşında olmasına rğmen öyle bir şey yapmanın utancını falan hiçe saydı. Bütün bahtsızlığını üstünden atmanın vakti gelmişti. Annesiyle konuştu açtı derdini konuştukça konuştu.


Annesi kabul etti tabi. Oğlu bir kız sevmişti ve ona açılamıyordu. Oğluna yardım etmek onun en doğal hakkıydı. Annesi oğlu için gitti kuaföre kızla konuştu. Kız annesine “Keşke benimle yüz yüze konuşsaydı” demişti ama kabul de emişti. Annesine yarın oğlunu arayacağını ve onunla o gün buluşacağını söyledi. Annesi oğluna bunu söylediğinde Murat’ın ne kadar sevindiğini annesine nasıl sarıldığını anlatmak kelimlerle ifade edilemez. O günü sabırsızlıkla bekledi. Bir gündü ama sanki yıllar geçmiş gibi gelmişti ona. O gün kızın aramasını bekledi. Saatler ilerliyordu ama kız aramıyordu. Artık ne yapacağını bilemez duruma gelmişti Murat. Kızın işyerini bile aramak ancak akşam 8:00 gibi aklına geldi. Kızın işyerini aradı oranın sahibi kızın o gün işyerine gelmediğini söyledi hatta kızın evini aramışlar evdekiler de kızın işyerine gittiğini söylemişlerdi. Murat şok üstüne şok yaşıyordu. Ne olmuştu anlayamamıştı. Bütün bunlar bir kabus olmalıydı. Nerede hata yapmıştı bütün bu olanlar ne demekti bilemiyordu. O gün sabaha kadar yatamamıştı. Sabah olmuştu ve Murat o günü gezmekle geçirmeye karar vermişti. Böylelikle bütün olanları unutabileceğini umuyordu. İşe de yaramıştı biraz da olsa. Öğleden sonra cep telefonu çaldı. Arayan annesiydi.


-Oğlum hani senin çıkmak istediğin kız var ya hani dün çıkacaktın.


-Evet anne.


-O kız başkasına kaçmış


-Pekala anne görüşürüz.


Sesi çıkmıyordu sadece düşünüyordu. Düşündüğü şey ise gerçekten de dünyanın en şanssızlarından biri oluşuydu.


Misafir 15 Eylül 2006 21:07

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu
yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım
bulabilecek misiniz" dedi...
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma
dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana
gülümseyerek bakıyordu...
"Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem
tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim...
"Hadi sarıl bana..."
Öyle sımsıkı sarıldı ki...
"Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka
yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:

"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk
doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım..."

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş
olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep
kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu
dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.

Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı
çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer
öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu.
Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu....

Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması
için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...

Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman
yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden
düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış
mikrofona doğru eğildi...

"Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür dilerim... Buraya gelmeden önce
heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu
görüyorsunuz... Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya
koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları
söyleyeyim, olur mu?..."

Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına
başladı:

"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz...
Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç
kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı
vardır... Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız
olmalı mutlak... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda
dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...

Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... Eğer 19
yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden bir yıl
sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Ben 87
yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey
üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş
yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç
yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak birşeyler yapmak,
üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.

Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman
olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey
yapmayanlardır..."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi
içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...

Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze
törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

"Yapabileceğimiz herşeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem
de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu...

Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders
olmalıydı:


"Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur"


arwen 15 Eylül 2006 23:14

Mavi Gül



Yıllarımı duygusallıktan uzak ve bağlanmaktan korkan erkeklere aşık olarak tükettim. Evlenmek istiyordum. Radikal bir değişikliğe gitmem gerektiğinin farkındaydım.
Bir gün dua etmeye karar verdim. "Tanrım, doğru birini nasıl bulacağımı bilmiyorum. Yalvarırım, kutsal sevgilimi benim için sen seç ve ikimizi de bu birlikteliğe hazırla. Ve Tanrım, onu benim için seni seçtiğini anlayabilmem için de bana mavi bir gülle gelmesini sağla."
Beş ay boyunca kutsal sevgilimin bana o gün geleceği umuduyla yaşadım. Hep o günün doğru gün olduğunu düşündüm. Her gün kontrolü elimden biraz daha bıraktım ve beni seven Tanrıya kendimi biraz daha açtım. Her gün etrafta mavi bir gül aradım.
Beni kullandığını düşündüğüm son erkek arkadaşımı terkettikten on iki gün sonra Alan Cohen'in konuşma yaptığı bir iletişim ağının yemeğine gittim. Cohen,insanları etkimiz altına alabilme gücümüzden söz etti. Bu beni öyle etkiledi ki, katılımcıları bu tür egzersiz yapmaya davet ettiğinde hiç düşünmeden atladım. O anda yüzden fazla insan partner bulmak için birbirine karıştı.
Herkes sessizdi. Genç ve mavi gözlü bir adam karşımda durdu. Elele tutuştuk ve birbirimizin gözlerine bakmaya başladık. Egzersiz gereğince, "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordum. Birkaç dakika boyunca koşulsuzca bana sevgi verdi. Sonra o bana "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordu ve bende ona sevgimi verdim. Birbirimize başka hiç bir şey söylemedik.
Egzersiz bitti ve yerlerimize oturduk. Şaşkınlık içindeydim. Birkaç dakika sonra genç adam yanıma geldi ve kendini tanıttı. Adının David Rose (Rose Türkçe'de gül anlamına geliyor) olduğunu söyledi. O anda tanrımın bana mavi gözlü gülümü gönderdiğini anladım


TheGrudge 16 Eylül 2006 06:10

Hikaye'nin Adı
:
Uçan Balonlar



Adamın hastalığına çare bulamayan doktorlardan biri, kendisine Evliya denilen bir ihtiyarin adresini vermiş. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın kösesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski t-shortün de bir E harfi yazılıydı. Ve bu E mutlaka evliyanın E si olmalıydı. Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler. İyileşmem için bana dua eder misin ?

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken;

- Bende sık sık hastalanıyorum. Ama dedem, Allah'a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken;

- Deden çok doğru söylemiş. Ama ben yine de yardım istiyorum senden.

Çocuk duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösteren;

- Size dua edeceğim. Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız, tamam mı ?

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken;

- Uçan balon almanıza gerek yok. Normalinden 10 tane istemiştim. :))

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramı'nda çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kağıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip Ramazan a ulaşıldığında, adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda, dükkan sahibi;

- Ciğerleri hastaydı yavrucağın, geçen hafta aniden ölüverdi.

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terk ederken, önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- Su an uçan balonlardan 10 tane istiyorum. Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine.

Adam satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncuda şaşkındı;

- Ne yaptığınızı anlayamadım, neden bıraktınız onları öyle ?

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonlaro buğulu gözlerle takip ederken;

- Onları bekleyen küçücük bir dostum var, diye mırıldandı.Hem de evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece. :)))


Misafir 16 Eylül 2006 18:20

SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE
Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.
Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün
yapacaklarının aklına gelmesiydi.
Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti.
Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.
Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.’
Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu.
Süratle giyinerek dışarı çıktı.
Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi.
İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu.
Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; ’Bulutlar bizim yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...’
BULUSMA VAKTI...
Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra
karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.
Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar.
Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.
Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafe de
oturdular.
Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.
’Bana bir şey mi söylemek istiyorsun’ diye sordu. Genç ad*** gözlerini
kaçırarak ’Evet’ dedi.
Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek ’Söylesene, ne diye
bekliyorsun’ dedi.
Genç adam içini çektikten sonra ’Sence biz nereye kadar gideceğiz?’
diye sordu.
Genç kız, ’Bunu sorma gereğini niye duydun?’ diye yanıt verdi.
Genç adam söze başladı...
’’Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim.
Sen bana ’Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?’ demiştin.
Biliyor musun o an nakavt olan bir ***sör gibi
hissettim kendimi.
Özür dileyip telefonu kapatmıştım.
Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin.
Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen
de gelmiş, Meralin ’Sen şanslısın, sevgilin sana bakar’ sözüne ’İşim
yok da sana mi bakacağım, annen baksın’ demiştin.
Hatırladın mı?’’
DUYGUSALLIGI SEVMEM...
Genç kız, ’Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum.
Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez’ diye
yanıtladı. Genç adam güldü, ’Evet canim haklisin.
Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire
falan olamazsın.
’ Genç adam devam etti... ’Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel
sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...
Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.
Duygusallığı sevmeyebilirsin.
Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.
Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi
seviyorum.
Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aks*** her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için
biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.
’ Genç kız anlamıştı, ’Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı?
’ Genç adam tekrar gülümsedi içinden.
Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü.
’Hayır’ dedi, ’Sair olmanı istemiyorum.

Olamazsın da...
BIZ AYRILMALIYIZ.
Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.’ Genç kız şaşırmıştı,
’Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.’
Genç adam iç çekerek ’Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun.
Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk’ dedi.
Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili
uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek
’Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...’ dedi.
Genç adam ’Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve
uzun zaman da olacağını sanmıyorum’ yanıtını verdi.
Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki
yabancıydılar.
Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, ’Kalkalım istersen’
dedi.
Genç adam ’Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen
kalkabilirsin’ diye yanıtladı.
Genç kız ’Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim’ diyerek elini uzattı.
Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç ad***
’İstersen arkadaş kalabiliriz’ dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.
’BEN DOGRU YAPTIM..."
Genç adam doğru yaptığına inanıyordu.
Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi.
Odasına girdi.
Gece bitmek bilmiyordu.
Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı.
Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı.
Sabah 7’de saatin ziliyle uyandı.
Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı.
Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj
sevgilisindendi. Heyecanla mesajı
açtı, şunlar yazıyordu:
SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,
BIR TEK SENI SEVDIM,
VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,
ELVEDA BIRTANEM...


Genç adam şaşırmıştı.
Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın
besinde yazmıştı.
Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı.
Genç adam ’’Nalan’ la görüşebilir miyim?’’Dedi.
Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de...
’Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti.
Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu.
Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini
asmıştı....’
YIGILIP KALDI...
Genç adam beyninden vurulmuşa döndü.
Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi.
Olduğu yerde yığılıp kaldı...
Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.
Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu.
Doktor yanıt verdi...’Haaa o mu? Üç ay önce
getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.
O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış.
Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor.
Geçenlerde merak ettim.
O uyurken gönderdiği numarayı aradım.
Numara 3 ay önce iptal edilmiş.
Gelen mesajlarda bir şiir var.
Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla
şiiri yazan çok duygusal biriymiş...
"ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR
EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE
HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."

__________________


arwen 17 Eylül 2006 02:53

Mavi Gül & Söğüt


Bir dunya yaratalim once..Gokyuzunun masmavi yerinse yemyesil oldugu, kumlarin tassiz oldugu.
Bir tepe olsun duslerdeki gibi.Yemyesil olsun bu tepe..Bu tepenin ustunsde gunesin aydinlattigi bir ev varmis.
Sevgi evi diyorlarmis bu eve..Dunyanin merkeziymis burasi.Kimileri cok yakinmis bu eve kimileri cok uzak.Kimileri hayatinda
bir kez bile ugramamislar bu eve..Evin etrafini sevgiyle acmaya calisan cicekler ve büyümeye calisan agaclarla
doluymus.Iste bu masalda o binlerce cicekten ve agactan sadece ikisinin bitmeyen hikayesini anlaticam..Iste o bahcede mavi bir gul varmis..O kadar parlak o kadar ilgi cekiciymiski yanindaki cicekler ona bayilirmis.Asik olanlar bile varmis.Bu kadar ilgi mavi gulu cok mutlu edermis.Ama bir sure sonra sikilmaya baslamis..Rahat olamiyormus.Kimseyi kirmadan yavas yavas uzaklasmaya calisiyormus.Ama ne mumkun.O parladikca gunes ona vurdukca herkesin gozunun kamastiriyormus.Onlar arasinda mutlu ve eglenceli biri olarak gorunmeye hayatla dalga gecmeye calisiyormus..Oysaki yureginde derin bir bosluk varmis..Eskiden sevgi bahcesinden giden cicegi ozluyormus..Baska cicekler onu unutturamiyormus..Bir gun o bahcenin yaninna cok uzaklardan gelen bir fidani dikmisler..Bu minik bir sögütmüs..Sögütün etrafinda bir cok agac varmis.Bu o agaclar arasinda o kadar kucuk ve savunmasiz kaliyormus ki cesareti gitgide azaliyormus.bu bahceden kacma planlari yapiyormus.Diger agaclar bu minik sögütü rah!
atsiz etmeye baslamislar..Dallarini uzerine dogru uzatiyorlarmis.Oysaki onun günessiz kalip olecegini hic düsünmeden dallariyle ona dokunmaya etrafini sarmaya calisiyorlarmis. Sögüt günden güne solmaya baslamis.Bir gun gunesi gormeye calisirken bir isilti gormüs.Oyle guzel parliyormuski. Sögüt onun isigi aydinligi karsinda bakakalmis.Sanki günes yeryüzüne inmis gibiymis.Gunes batmaya yakin sactigi isiklar azalinca onun mavi bir gül oldugunu anlamis.Günesin isiklarini etrafa yansitiyormus bu gül..Ayna gibiymis sanki.Mavi gülde sögütü o gün farketmis..Sevimli bir sögüt oldugunu düsünmüs..Sögüt ona niye bu kadar parlak oldugunu sormus.Yasanan tum umutsuzluklara ragmen isik sacmayi gulmeyi seviyorum demis..Sögüt bende bir zamanlar böyleydim.Sonra beni soldurmaya terkettiler demis..Ne zamandir günesi hic gorememistim.Taa ki sen yapraklarinla günes isinlarini bana yansitana kadar demis.Sögüt ondan cok etkilenmistir.Mavi gülse yasadigi kirginliklardan dolayi sogute pek yaklasamamkt!
adir.Cesaret edememktedir..Gerci dikenlerim beni korur der ama ya diger kirginliklar gibi yie dikenlerim beni koruyamazsa diye düsünür.Etrafindaki diger guller buna hayran hayran bakarken o ise disariya karsi deli dolu gorunurken icten kararsiz adimlarla ilerlemektedir hayatinda.Iste sogutle böyle baslar dostluklari.Etkilenmislerdir ama iki tarafta cevresi ve korkulari yüzünden fazla yakinlasmamaya calisirlar.Ama sogut her gun onu gormek icin diger agaclarin dallarini iteklemeye calisir.Tek mutluluk kaynagi olmustur bu mavi gül.Mavi gül de ona tum sicakligini samimiyetini vermek icin ugrasir.Ama yinde cok yaklasmamaya calisir.Bir aksam ikisi konusurlarken iclerinden gelen etkilesimle bir yakinlasma hissederler.Sögüt dallarini mavi gülde yapraklarini ona dogru uzatir ve birbirlerine tutunurlar. Sögüt gözlerini actiginda kendini geri kendi yerinde bir suru agacin yaninda yalniz bulur.Mavi gulde saskinliktan ne yapacagini bilemez.Kafasi karisir.Bu kadar hizli gelismemeli diye d!
usunur..Her gun ona bakmaktan kendini yindede alikoyamaz.Sögüt artik onu gormeden isigini alamadan yapamaz olmustur.Zaten tek yasama kaynagida odur.Onun isigi olmasa cevresindeki agaclar günesi engelediklerinden dolayi solup gidecektir.Mavi gul ondan sevgiden baglanmaktan korksada sogut ona her zaman gölge olan kanatlarinin altinin acik oldugunu söyler.Mavi gul inanmakta,guvenmekte zorlanir.kuskuyla yaklasir.Acaba ne amaci vardir ki beni soldurmak yerimden koparip uzmek icin mi bana dallarinin altinda bir yer ayarliyor diye düsünsede garip bir his belkide büyünü etkisinde oldugunu düsünerek ondan kacamaz.Zaman gectikce mavi gül cok gunes almaktan etraftaki bir cok cicekten ciceklerin yaydigi polenlerden solmaya gittikce daha cok rahatsiz olmaya baslar.Artik sogute ve onun samimi duygularina daha cok guvenmektedir.Sögüt ona olan tum saf,sadakat ve guven dolu duygulariyla yaklasmayi surdurmektedir.Cunku o mavi gül onun hayati olmustur.Onun yaninda mutlu olabilecegini dusunmek!
tedir.En onemlisi ona a*****r onu seviyordur.Bu sevgiden vazgecmek istememktedir.Ama ki mavi gulu onsuz mutlu ondan uzakta olup mutlu olacaksa onun sevgisinden ve ondan uzak kalmaya razidir.Ama o da sogutten kopmak istemektedir.Boyle sicak seyler hissetmek az da olsa huzur bulmak onu rahatlatmaktadir.Günler gectikce gunes isinlari gule vurdukta mavi gul gunes isigini yansitarak sogutun cevresindeki dallari kurutmaya onun büyümesine yardimci olmaktadir.Ama mavi gül gunesle beraber gun gectikce solmaktadir.Sögüt ona gölge olan dallarinin kanatlarinin altina gelmesini teklif eder.Ona her gun anlatir.Sevgisini, kötü biri olmadigini.Ama anlar ki anlatmakla bir sey olmuyor susar ve zamanla onu taniyacagini ve guvenecegini dusunerek her seyi zamana birakir.Bu arada mavi gülde git gide sogute daha fazla yaklasmaktadir.Ciceklerden uzaklastikce sögüte, gölgeye yaklastikca.Mavi gül hem zorluklarla hemde diger ciceklerin karsi saldirilariyla karsilasmaktadir.Ama mavi gül pes etmez..Elbe!
t rahatlayacagini mutlu olabilecegini düsünerek zaman gectikce daha fazla sogute yaklasir.Sögütün dallari daha da büyümüstür artik diger agaclar ona yaklasmamaktadir.Sögütk rahattir.Artik bir tek mavi gülünün onun yaninda beraberce mutlu olabilmeleri ve sonsuza dek berber olabilmeleri icin yanina gelmesi gerekmektedir ve simdilerde bu masal iste bu asamaya kadar gelmistir..Mavi gül sögütün cok yakinindadir.Bir gun her seyden kurtulup yalnizca onun yaninda olmasini istemektedir hala sögüt ve hala mavi gulu cok sevmektedir.Ne zamanki gokyüzünde günes yok olacak,ne zaman ki topraklar yarilarak magma dunyayi saracak.Yasam kalmayacak iste ozaman sögütte yok olacagi icin bu sevgi öbur dunyada devam etmek üzere bu dunyada sona erecektir.....



Saat: 06:14

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık