![]() |
Hikaye'nin Adı :Sevdaları Yaşamak Çeçenistan savaşının en kanlı günlerinden biri... Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker komutana koştu ve: - Komutanım, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim? dedi. "Delirdin mi?" der gibi baktı komutan... "Gitmeye değer mi? Çok fazla kurşun yemiş ve delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın. Seni de kaybetmek istemem" Asker ısrar etti ve komutan "Peki" dedi, "Git o zaman, Biz seni koruyacağız" Asker o korkunç ateş yağmuru altında yerde yatan mücahide ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Komutan kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü: - Vurulmuş... Sana hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. - Değdi komutanım, dedi asker. - Nasıl değdi? dedi komutan. "Ölmüş görmüyor musun?" - Yine de değdi komutanım, dedi asker. Çünkü yanına ulaştığımda arkadaşım henüz sağdı. Ve onun son sözlerini duymak benim için dünyalara bedeldi. Ve hıçkıra hıçkıra şunları söyledi asker: - "Geleceğini biliyordum Abdullah... Geleceğini biliyordum" dedi bana... |
Mavi İçinde Bir Mavi Bilmece Sabah güneşi yüzünü gıdıklamaya başlamıştı yine Angela’nın. Sol yanına dönüp uyumayı küçüklüğünden beri severdi. Çünkü yatmadan önce tuttuğu bütün dilekler o sol yanına kıvrıldığında gerçekleşirdi. Açık pencereden içeri giren rüzgar odanın mavi duvarlarını adımladıktan sonra hafifçe Angela’ya uzanıyor, sarı saçlarını kıpırdatıyordu. Ölümden korkmayan bir sivrisinek, perdenin açılacağı anı beklemekle meşgulken, güzel yüzlü kurbanının gülümsemesini anlayamıyordu. Oysa Angela o anda rüyasında gökyüzünü seyre dalmıştı. Belli belirsiz uçan bir şey havada süzülüyordu. Uçak mıydı, yoksa bir kuş muydu, tam kestiremiyordu; ama yüzündeki tebessüm sivrisineği kızdırmaya başlamıştı. Tam o sırada rüzgar aniden perdeyi sertçe dalgalandırdı. Çıkan ses ve yüzüne düşen yoğun ışık onu uyandırmaya yetmişti. Gözlerini kısa bir süre açtı; sonra tekrar kapattı. Odadaki kokuyu derinlerine çekti. Biraz deniz, biraz keçi, biraz da kekik kokuyordu. Rüyasında da bu kokuları hissettiğini düşündü o an. Güldü bu düşünceye. Rüyasının sonunu göstermeyen güneşe bakmaya çalıştı. Niye bir sabah da kalkmayı unutmuyordu? Ya da neden kendisi gibi esnemiyordu? Doğruldu yerinden ve koyu maviliğe gitti yeşil gözleri. Sonunu getiremediği deniz bir yanda, üzerinde yaşadığı ada bir yanda... Çoğu zaman olduğu gibi, Tanrı’nın kaleminden çıkan bir noktanın üzerinde yaşamak zorunda olduğu gerçeği sabahın kutsal huzurunu silivermişti yine. Bu sinsi acıyı hak ediyor muydu? Büyük ve bembeyaz bir kağıt üzerinde bir nokta vardı ama; kağıtta başka noktalar, belki harfler, belki de lekeler varken neden kendisi o kahrolası noktadaydı... Bu cevapsız soruyu çok fazla düşünmüştü; oysa kendisini bekleyen işleri de düşünmeliydi. Hemen kahvaltısını yapmalı; sonra keçileri sağmalı; taş fırını yakıp akşamdan hazırladığı hamurları pişirmeliydi. Yaşlı babasıyla yaşamı sırtlamak on sekizindeki bir kız için gerçekten zordu. Bazen babasının teknesinde ağları atar ve toplardı, keçileri otlatmaya çıkarırdı. Angela’nın en çok sevdiği işlerden biriydi bu. Keçiler adanın en yüksek tepesindeki gür harmanda otlamaktan hoşlanıyordu. Bu arada kendisi de güneşin batışını kutsar, uçsuz bucaksız denizi seyrederken geçen gemileri saymaktan çok hoşlanırdı. Arada sırada babasının teknesiyle komşu adalara balık satmaya gider, karşılığında eve erzak alırdı. Küçük gezilerinde tanıştığı insanlarla konuşurdu, eve geldiğinde maceralarını babasıyla paylaşırdı. Pazar günleri ayin saatini büyük bir merakla beklerdi. Adada yaşayan elli bir nüfustan kendi yaşıtlarını, özellikle de erkekleri, bir arada görebildiği tek yer kiliseydi. Kızcağızın o kadar az kısmeti vardı ki... Zaten adadaki genç erkekler için fazlaca şişmandı. Kendisi gibi tombul, kendine uygun gördüğü yakışıklı tek kahraman adadaki fenerin tam tepesinde yaşar, fenerin kontrolü ve bakımı için para alırdı devletten. Hem yukarıda, hem de paralıydı. Angela için o, belki bu yüzden çekiciydi. Fakat ismini, kilosunu, hatta yüzünü bile bilmediği birileri için yüreğini boş bırakmayı seviyordu. Rodos’ a balık satmaya gittiği bir gün tanışacağı bir delikanlı kendisini yaşadığı noktadan alıp başka bir hayata götürebilirdi. O hep başka bir hayat peşindeyken, gemileri kıskanmakla yetinirdi... Günün birinde oradan geçen bir gemiye binip görmediği, bilmediği, keçi kokmayan bir dünyaya seyahat etmeyi o kadar arzuluyordu ki... Aslında kendisini özgürlüğe taşıyacak gemiyi çoktan seçmişti. Bir keresinde adanın tepesinde sırt üstü yere uzanmış seyrederken bulutları, gökyüzünden daha koyu bir mavilik fark etti. Gözlerini tekrar tekrar maviliğe odakladı. Fakat bir türlü algılayamıyordu havada uçan şeyi. Mavi içinde bir maviydi bilmecenin adı. Uçak mıydı, yoksa anneannesinin masallarındaki mavi kuş muydu, tam kestiremiyordu. Aradan birkaç saniye geçti ve mavi cisim köşeli bir hal aldı, hemen ardından uzunca bir kuyruk... Gördüğü şeyin bir uçurtma olduğuna adı gibi emindi şimdi ama şöyle bir çevresine bakındığında kimseleri göremedi. Angela uçurtmanın ucundaki ipi büyük bir sabır ve merakla takip etti. Kocaman bir gemi vardı sonunda. Geminin kıç tarafında,uçurtmayı kontrol etmeye çalışan bir gölge fark etti ardından. Hemen ayağa kalktı; hayallerini, kızgınlıklarını, sıkışmışlığını, içinde birbirine dolaşmış ne varsa hepsini boğazında topladı; hayatında ilk ve son olarak bu denli yüksek bir sesle nefesinin tükendiği yere kadar bağırdı: “Heeeeeeeyy!” Yeniden toparlandı; bu sefer ellerini gemideki gölgeyi sarsmak istercesine sallayarak bağırıyordu. Özgürlük ona hiç bu an kadar yakın –belki de uzak- olmamıştı. Yere düşüverdi sonra... Tıpkı yorgun geçen bir günün ardından yatağına düşüşü gibi süzülmüştü aşağı doğru. Çok yorgun olmaktan sıkılmamış mıydı? Uzaklaşmakta olan uçurtmaya doğru küfrederken gözleri, bir yandan tırnaklarıyla deşiyordu toprağı. Mavi uçurtma küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Geride geminin bacasından çıkan siyah, çürük bir çığlık kaldı. Angela o günden sonra tepeye daha sık gelir oldu. Gökyüzünü, güneşin batışını, denizi, gemileri seyretmeye devam etti. Sol yanına dönüp uyumaktansa hiç vazgeçmedi... |
Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu. Ya keman çalacaktım, ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon...Olmadı hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar geçtikten sonra her Enstrümanı iyi çalabiliyordum; ama hiçbirinde virtüöz değilim. Bir enstrümanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var,ne de piyanoyla..Bütün enstrümanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor beni.Başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir verişmiş; bir şeyi alabilmek için bir şeyi vermek,diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş. Keşke kemanı seçseydim ve diğerlerinden vazgeçseydim. Karıma da hayatı zindan ettim, sevgililerime de...Hiçbirinden vazgeçmedim. Yani... Evlilik sadece birisi için karar almak, ya diğerlerinden vazgeçmek...İşte evlenirken ben bunu anlamadan evlenmişim. Evlendikten sonra başka kadınların da olduğu bir hayatıyaşamaya devam ettim. İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama ne onlardan birinde, ne de karımda karar kıldım. Yıllar sonra şimdi yapayalnızım... Ne karım kaldı, ne de diğerleri...Keşke birini >gerçekten seçebilseymişim, ama yapamadım. Tıpkı enstrüman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim boş kaldı.Almak için bırakmak gerekiyormuş. Dolu dolu boş yaşamak. Hayatım boyunca yapacak çok işim oldu; hepsini yapmayı istedim.Hangisinde "en iyi" şimdi bakıyorum, kazananlar,başarılı olanlar hep bir tek şey yapmışlar. En iyi olmak için önce seçmek ve diğerlerini bırakmak gerekiyor. İşte de böyle, özel yaşamda da...Bu seçimi yapmanız gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları daha uygun...Bir ara ekonomik sıkıntıya düştüm. Tasarruf gerek.Başladım her şeyden %10 kesmeye, ne anlamsız bir uğraşmış bu.%10 daha az peynir yemek, çay içmek. Bu tasarruf çok acı verdibana, her an hissettim. Çok sonradan anladım; sadece taksiyle dolaşmayı bıraksam yetermiş! Her kalemden %10 değil etkili kalemi bulmak gerekiyormuş. Yani orada da seçim yapmak gerekiyormuş...Her seçim bir kaybediştir! Her tercih bir vazgeçiştir çünkü... Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat bin seçeneği dayar burnunuzun ucuna... 'Ne giysem' telaşından, öğle yemeğinde 'Ne alırdınız? diye başucunuzda biten garsona, 'hangi kanaldaki filmi izlesem' kararsızlığından 'bize oy verin' diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar. Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur. Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. Geri dönüp, o gün gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır. Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir. Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz arkada kalmaz. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin için borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir. Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz. Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir. Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir. CAN DÜNDAR |
Sureti kirlenmiş, şeceresi katil bir aynanın içindeyim. Hayaletimi arıyorum. Mükellef bir kedere hariçten gazel değil yüreğim. Yolum uçurumdan geçerken mevsimsiz gülüşlerde, keskin harfler kesiyor adımın yolunu: Yüzümü aşka saklayıp ağlıyorum. Manasızlığım kapıların ardında esefle hıçkırıyor. Bütün intizarları intihar ederken kuşlar, ben kendi yokluğuma kefensiz duruşlar uyduruyorum. Seni sensizlikten ekliyorum düşlerime. Ah’ın sürüncemesinde kalıyor kalbim; bizarım. Ey Aşk! Sonrasızlığımın ıslak saçlarına tutunup dururken dizeler ve kapkara bir karabasan tenimin kuruluğunda yıkanırken, kaosuna uzanamayan bakışlarımdan başlıyorum kendimi aşkın gamzelerine gömmeye. Geceye muhtacım, yastığımın kenarında tutuşan muamma uykusuzluk için. Bu yüzden uykusuzluğumla perişan uykulara dalıp rüyalarımı paramparça ediyorum. Hayatta kalan yanlarımı zülfikarla kesiyorum sevdiğim görüyor musun? Kanla karışık ağlama şölenlerindeyim iki ucu boşlukta gezinen alfabenin dolaylarında. Kötürüm bir düşüm, sesimi kovulmuşluğumla karalıyorum. Hadi düş gel ardıma saat başı yokluk çekerken zaman. Sen yağmurlarda ölmenin bedeli misin sevdiğim? Sancılı şiir tutanaklarında omuz başlarından asılıyor benim kentlerim. İz taşıyan her acıya maske oluyor yüzüm, ki; iğfal edilen çocukluğumda eskiyor hiç yanı titremeyen ikindiler. Diz üstü çöküyorum içime, bağışlanmaz nehirlerde ıslanıyor adanmışlığımın kasvetli iniltisi. Faille meçhulün arasını ben bozuyorum. Şimdi neye dokunsam cinayete münhasır isim olacak ellerin. Bu yalnızlık çok fazla geliyor sensizliğime. Al senin olsun cinnete sığmayan korkulu bekleyişler. Baba, ihanetteyim. Ağlamasana. Ruhumu kundaklayan kanlı kabusları ağaç diplerine gömerek hüznüme sarılıyorum. Vakit: Gecesizlik. Mekan: İstanbul, lamekan. Bu yüzden mekansızım ve hep mekansız kalıyor İstanbul bende. Ben beni ararken ayna yordamıyla, kendimde olmadığımı görüyorum. Ama en acısı bulduklarımın aradıklarım olmayışı Usta. Aynalar pas tutuyor parmak uçlarımda. İstanbulluğumu gömüyorum içimin teneşir bahçelerine. Hayaletimin hayaleti miyim yoksa Usta? Biliyor musun, kendi tanrısına eğilen kadının gözkapaklarında çırpınan ayetsizliğinde durulmuyor devrimcinin denizi. Ve kimsenin kimsesizliği kendini terk etmiyor Usta. Tene dokunan bir tümcedesin. Müntehir cümlelerine gizli özneyim. En kestirme yoluyum leyl-i Leyla gözlerinin. Bu yüzden hep sebep kalıyorsun aşka. Şimdi hangi aşk aralığında susuyorsun ben’li kaderinin? Yüzünü saçlarının arasındaki cam kırıklarıyla tarumar edip şiir mi bekletiyorsun mısra sonlarında avazının inkarı için? Ey Aşk! Yırtılmış yanlarına şarkılarımdan nakaratlar giydiriyorum. Arafta kalmışlığında kanıyor gizli yaram. Bu yara mahrem yara. Bu yara kurtlu yara. Bu yara iyileşmesin dünyada. Gidersem gelir misin benimle ayrılık için demiştim, geldin, ismin kaldı bende. Kalbime sunulan sevmek kadar sevsem de seni, saymıyorum bu imlasız vedayı. Gideceksen ölüm gibi git. Ama gel ne olur, yüzüm sana açık ruhuma kadar… |
Kime sorarsanız korkma sönmez, memleketini seviyor, devleti için çalışıyor. Döven, dövülen, vuran vurulan, hırlı hırsız, katil… Siyasiler, cami hocası, futbolcu, dopingli halterci, şarkıcı, söz yazarı, kemancısı zurnacı hepsi memleketini seviyor devleti için çalışıyor. Donsuz çocuklar, doğru çalışkan biraz sıska ama memleketini seviyor, devleti için mendil satıyor. Banka hortumlayanlar, malı götürenler onlar da memleketi seviyor, devlet için çalışıyorlar. Sokağa tüküren de, denizi kirleten de memleketi seviyor, devleti için çalışıyor. Yerin altını üstünü zehir edenleri de unutmayın. En çok siyasiler, bürokratlar, polisler, askerler seviyor memleketi, en çok onlar çalışıyor devleti için canla başla… Polisler boşuna mı cop sallıyor sanıyorsunuz. Memleket sevgisinden, devlete hizmet olsun da ne olursa olsun. Memleket sevgisi bayrak sallamak, maçlarda küfür etmek midir, sokakta adam dövmek, linç etmeye çalışmak mıdır ve sorulduğunda “Ben insanlarımızı seviyorum, yediden yetmişe dağdaki, bayırdaki, şehirdeki kardeşimdir” demek midir? Allah Allah, takke tarak, sarık saçak, tesettür turban, korkma sönmez memleketi seviyorlar. Dualarla, tekbirlerle yürümek midir memleket sevgisi? Gün yetmez aylar gerek saymaya, ben bıraktım, işiniz yoksa birazda siz sayın. Ama ne tuhaf değil mi? Saymakla bitmiyor. Bu kadar memleketini seven, devleti için çalışan olmasına rağmen memleketin hali de içler acısı. Bir de bu kadar memleketini seven, devleti için çalışan olmasaydı ne yapardık bilmiyorum. Geçen merak ettim, önüme gelene sordum. Memleketini sevip kendi için çalışan var mıdır diye? Bir Allahın kullu çıkıp da demedi “Ben memleketimi seviyorum kendime çalışıyorum” diye. Ama kaşlarını çatıp dövecek gibi bakanlar “Bu ne biçim soru?” diyen çok oldu. Neyse ki aklımdan zorum var sandılar da karışan eden olmadı. Ayıp mıdır, günah mıdır memleketi sevip kendine çalışmak. Hem devlet dediğiniz nedir, kimdir ki? Kaç kez oturup yemek yediniz karşılıklı, kahve içip keyif yaptınız. Halinizi hatırınızı mı sordu. Onca bayram gördünüz, sevinçli günleriniz oldu, yaslar yaşadınız geldi mi ziyarete. Çocuğunuz oldu da göz aydınlığı mı diledi. Çalışıp verdiğinizin karşılığını mı aldınız bir gün. Şimdi aklıma geldi, sormasam çatlarım: Memleketi sevmek nasıl olur, nasıl bir şeydir. Elinizi sırtına götürüp babacan bir eda ile hafif incitmekten korkar gibi vurmak mıdır toprağa, yoksa dizinize oturtup çocuğunuzu okşar gibi parmaklarınızla saçlarını tarayarak şekil vermek midir dağına taşına? Korkma sönmez, vatan millet Sakarya, pencerede bayraklar, ben memleketimi seviyorum dediniz de, nasıl seviyorsunuz onu anlamadım ben… Bir ağaç diktiniz mi yeşil, bir deniz yüzdünüz mü mavi, bir çocuk sevdiniz mi gülen, bir yaşlı eli tutup yürüdünüz mü yorgun adımlarıyla. Güvercinleri sevdiniz mi zeytin dalı taşıyan. Çalışıp ürettiniz, taş üstüne taş koydunuz mu hiç? |
Mavi Kazak Günlerden bir gün kızın çok sevdiği kocası kaza geçirir. Kız hemen hastaneye koşar. Çocuğun kaza günü üstünde mavi bir kazak vardır. Bu kazağı karısı almıştır adama. Karısı o kazağı kanlar içinde görür! Çok üzülür adam hala hastanede yatmaktadır ve 2 gündür hiç aralıksız uyumaktadır! Sevgilisi adamın başında onun elini tutarak eski hatıraları canlandırır. Gözünün önünde bunlardan bir tanesi de şudur: karı koca bir gün bisiklete binmeye çıkmışlardır ve o sırada aşırı derecede yağmur başlamıştır. Kadın kocasına bir gün bizim kızımız olursa adını Yağmur koyalım bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştir. Adam da o masumiyetiyle bunu onaylamıştır! Ve tam o sırada makineden sesler gelir ve adam gözlerini açar sevgilisi ağlamaya başlar. Ne olur sakın elimi bırakma gitme der adam ona:a rtık o yürüdüğümüz sarı yapraklı yolda tek başına yürüyeceksin seni bensiz bırakıyorum aşkım affet beni. Son bir kez küçücük bir öpücük ver bana der ve kadın bunu yapar! Sıcacık dudaklarına bir öpücük kondurur ve makineden ince bir ses gelir. Adam artık ölmüştür aradan 1 sene geçmiştir. Kadın o sarı yapraklı yolda tek başına yürürken bir yandan sevgilisinin ona aldığı yüzüğe bakar bi yandan da hep söyledikleri şarkıyı söyler; SANA RÜYA DİYEMEM SENDEN UYANAMAM Kİ NEREDE OLURSAN OL SENİNLEYİM BEN SANKİ BULUTLU GÜNEŞİMSİN SEVGİLİMSİN BENİMSİN YAZ YAĞMURUM KIŞ GÜLÜM NEŞEMSİN KEDERİMSİN SENİNLE DOLU DÜNYAM GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN ÖLSEM DE AYRILAMAM BENLİĞİM RUHUM SENSİN HER YERDE HATIRAN VAR HER ŞEY SENİNLE DOLU HER ŞEY DE SENİN İZİN BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ. . . |
"KANATLAR; GÖKLERİN ŞİİRİ... İKİ KANAT... Sadece iki kanat... Martıların denizleri yüreğimize taşıyan çığlıkları, göçmen kuşların hikâyelere konu olan esrarlı yolculukları, kelebeklerin çiçekleri birbirine komşu eyleyen zarif uçuşları, pervane böceğinin ateşin kıvrımlarında sonlanan yolculuğu, bülbülün güller ülkesindeki serencamı ve daha nicesi, sadece iki kanat arasında olup bitiyor. Doğrusu, hepimiz her hâlimizle kanatlar arasında yaşıyoruz. Her birimiz gönlümüzde bir kuş saklıyor ve büyütüyoruz. Yeryüzündeki serüvenimizi "gönül kuşu"nun uğradığı tuzaklarla anlatıyor şairler."Gönül kuşu" ten kafesinde hapistir, çünkü sevgilinin gözyaşlarının danelerine kanmıştır. Ayaklarımızı yerden kesen hayaller, kendimizi "kuş gibi özgür" hissettiğimiz anlar, bir sevdiğimize kanat gerdiğimiz haller, bizi her defasında göklere kanatlandırır, kuşlara yoldaş eyler. Kafdağı'nın ardında bir "Anka kuşu" bekler bizi. Hüdhüd kuşu, Süleyman'a (a.s.) esrarlı bir yoldaş olur, Ebâbil kuşları Kâbe'ye bekçi oluverir. Ürkekliğiyle ünlü güvercin, sevgilinin âşığı avlayan gözünü temsil eden şahin, boynundaki halkasıyla kulluğu simgeleyen kumru, alımlı kuyruğuyla gözleri avlayan tavus kuşu, zarif yürüyüşüyle sevgiliye özlemi hatırlatan keklik, hasreti ve vuslatı kanatlandıran üveyikler, uzun göç kervanlarıyla uzakları ve gurbeti çağrıştıran turnalar ve daha nice kuş, insan duygularının gizemli çırpınışlarına elçilik eder. Öyle ki, insanı anlamak kuşları anlamaktan geçiyor gibi.Kuş misali gelip geçtiğimiz şu dünyada her defasında kuşların dilinde, göçünde, uçuşunda arıyoruz kendimizi. İşte bu yazı da, sizi özel bir gerekçeyle kuşların yanına çağırıyor. Kuş kanatlarının sırrına kanat açmaya, kuş teleklerinin arasında küllenmiş gerçeği yeniden alevlendirmeye var mısınız? Rüzgârın koynuna usulca ve ustaca sokulan kanatlar, hava taneciklerini gölgesi altında şiirli akışlara büründüren kanatlar, sadece varlıklarıyla, gerçeği, dengeyi, ölçüyü çağrıştırır ve estetiği, güzelliği, zerafeti kanatlandırır. Kanat, her defasında bizi kendimizin ve gerçekliğin üstüne çıkarır, düşünce ve duyguyu havalandırır, ötelere taşır. Her birimiz bebekliğimizi ve çocukluğumuzu bir annenin kanatları altında geçirdik. Şimdi kol kanat gerdiğimiz, kanat açtığımız sevdiklerimiz vardır meselâ. "Kanat" derken bir şeyden söz etmiyoruz aslında. Kanat, çok şeydir.Örneğin, kuş kanadı yüzlerce telekten ve her bir teleğe bitiştirilmiş sayısız tüyden oluşan kalabalık bir topluluktur. Tüy ve teleklerin tutuşturulduğu özel kas ve kemik takımı, topluluğun diğer üyelerini oluşturur. Hiçbir kanat bu kalabalıklığına rağmen yalnız kalmak istemez. Mutlaka çifttir; tek kanatla uçulmaz! Kanatlar çok çeşitlidir de. Rüzgâra binmenin zarif üslubu olan kuş kanatları, böceklere doğru geldikçe küçülür, küçüldükçe değişik renklere, değişik biçimlere bürünür, değişik görevler alır. Örneğin "kelebek" dediğimiz böceğin çoğu kanattır; kanat yoksa, kelebek de yoktur. Sanki kelebek iki kanadı göstermek ve sergilemek için dans ediyordur çiçekler arasında. Sinekler ve arılar ise kanatlarını gizlemek ister gibidir; kelebeğe kıyasla oldukça küçük olduğu yetmiyormuş gibi, şeffaftır kanatları. Bu yüzden, önemsizliğin simgesi gibi zikredilirler çoğu kez. "Sinek kanadı kadar kıymeti olsa" gibi ifadelerde, insanın sinek kanadını hafife alma alışkanlığına gönderme vardır. Oysa, hiçbir kanat kendi hafifliğine inat hafife alınası değildir. Kanat, uçmaya göre tasarlanmış kemiklerden özel hareket becerileriyle donatılmış kaslara, özel renklere bürülü ve özelleşmiş fonksiyonlar yüklenmiş farklı şekillerdeki teleklerden, her bir detayında özel bir hikmet saklı, rüzgârlarla oynaşmaya hazır sayısız tüylerine kadar ağır bir hesabın sonucu, altından kalkılmaz bir anatomik tasarımın bütünleştiği yerdir. Kendi içindeki, kuş ya da böcek gövdesine bitişme üslubuyla daha da genişler, gelişir. Kanatların kendi anatomisinde gerçekleşen çok sayıda faktörün zarif ve pürüzsüz uyumu ve ahengi, hava akımı, güneş ışığı, su ve yağmur gibi çok sayıda dış faktörle olan etkileşiminde de dinamik biçimde devam eder. Kuşların ve böceklerin zarif ve nazenin kanatları, rüzgârın hışmını telekleri arasında sakinleştirmeye; yağmurun, sıcağın ve soğuğun hırçınlığını gölgesinde dindirmeye çoktan beri hazır gibidir. Kanatların zerafet ve çevikliği, ahengi ve esnekliği bağrında ağırlayan ve barıştıran tasarımı sayısız kuşun, sayısız uçuş manevralarında hiç bozulmadan sürer. Fotoğraf karesine düşen hiçbir kanat çırpışı çirkin ve biçimsiz değildir; aksine telaş ve koşuşturma içinde de estetiğin ve güzelliğin her daim kanat uçlarında taşındığını gösterir. Kanatların her hareketinde seyredegeldiğimiz bu eşsiz uyum ve estetikte, bildiğimiz kadarıyla, bazı açık çelişkiler gizlidir. Uçuşta en azından şimdilik bizim hesaplarımıza uymayan zıtlıklar barınır. Kanatların iki ucu arasında nice imkânsızlar gerçekleşir. Uçuş her zaman hafif olmayı gerektirir; ancak hafiflik de kaçınılmaz olarak, kırılganlığı ve kolay incinebilirliği getirir. Bir şey sağlam ve kırılmaz olacaksa ağır olmalıdır; hafif olacaksa kırılgan ve zayıf durmalıdır. Oysa, kanatlı kuşların nazenin bedenlerinde ve uçarı böceklerin minik gövdelerinde hafiflik ve sağlamlık bir arada barınırlar. Bunun için kuşların bedenleri her açıdan hafif fakat sağlam olmak üzere tasarlanmıştır. Kuşların kemikleri bu yüzden oyuk oyuktur; ancak kemik içine değişik boylarda ve çarpraz açılarda kirişler yerleştirilmiştir. Bu mini kirişler içi boş kemiklere sağlamlık ve kararlılık kazandırır. Gerçekte kemiklerin içi boş değildir; hava kesecikleri ile dolu olan kemik boşlukları, hem kuşun havanın kaldırma gücüyle hafiflemesini sağlar, hem de uçuş esnasında fazlasıyla oksijene ihtiyaç duyan kuşun akciğeri için yedek depo görevi görür. Bir hesaba göre kuşların vücut hacminin yaklaşık beşte dördünü hava kesecikleri oluşturur, kanat kemiklerine kadar uzanan bu hava keseciklerinin hepsi merkezdeki akciğere bağlanır. Bu tasarım, kuşun yüksek miktarda oksijen ihtiyacı ile hafif olma ihtiyacını birlikte karşılar. Bildiğimiz bütün kuşların ortak özelliğini oluşturan gaga, kuşların hafiflemesi yönünde bir başka özel tasarımdır. Sindirim sisteminin başlangıcını oluşturan dişler ve çene kemikleri ağırlığı artıracağı için, kuşlar ince, uzun, hafif ve esnek gagalarıyla beslenirler. Kuşların dişsizliklerinden kaynaklanabilecek muhtemel hazımsızlık sorunları için de özel kaslardan yapılmış taşlıklar tasarlanmıştır. Taşlıkta, mideye gelen katı gıdalar birbirleriyle sürtünerek eritilir, öğütülür. İnsanlarda ve çoğu memelilerde idrar ve dışkıyı depolayarak boşaltım yapmanın uygun zamana ve mekâna ertelenmesini sağlayan mesane ve kalınbağırsaklar da bir ağırlık kaynağı olacağından, kuşlarda mesane ve kalınbağırsak yoktur. Bu yüzden, başınızın üzerinde uçuyor da olsalar, idrar ve dışkılarını hiç bekletmeden yapmaya eğilimlidirler. Kuşların modern uçaklara ilham kaynağı olan aerodinamik vücut şekilleri ise her ne olursa olsun havanın kaldırma gücünü uçuş lehine kullanmayı, uçuş aleyhine olan havanın direncinden sıyrılmayı sağlıyor. Kanatların, kanat tüylerinin, gövde tüylerinin de katkısıyla, ele gelmez ve başına buyruk görünen rüzgâr, kuşun kanatları altında boyun eğer, hizaya gelir, ahenge bürünür, sakinleşir, hatta sessizleşir. Bir kuş kanadının dokunmasıyla biçimsiz duran hava akımları, çılgın türbülanslarla şeffaf bir heykele dönüşür; hava zerreleri kanatlar altında bir şiir gibi ahenkle sıralanır. Uçuşun hiç kuşkusuz merkezinde duran kanatları anlamak pek kolay değil! Modern zamanların insan yapımı olan çelik uçak kanatları temel özelliklerini kuş kanatlarından ödünç alıyor. Örneğin uçak kanatları da tıpkı kuş kanadı gibi üst kısmı bombeli, alt kısmı düz ya da hafif çukurumsu olarak tasarlanıyor. Maksat, kanadın üst kısmından geçen havaya, alt kısmından geçen havaya kıyasla daha çok hareket verip bir kaldırma gücü sağlamak. Çocukların pek sevdiği frizbilerin üst kısmının hafif bombeli oluşu da bu yüzdendir. Aynı şekilde uçak kanatlarına birtakım yan aparatlar takılarak kanat açısının ve kanat alanının değişik fonksiyonlara ayarlanması sağlanır. Örneğin, tıpkı kuşlarda olduğu gibi, kalkış ve inişlerde uçak kanadının arka kısmındaki ek kanatlar (flaplar ve kanatçıklar) açılarak ek yüzey alanı kazanılıyor, hızın yavaşlamasını telafi etmek üzere ek yüzey alanı sağlanıyor, düşüşe karşı frenleme yapılıyor. Uçağın süzüldüğü ve düz uçtuğu zamanlarda ise kanatların yüzey alanı azaltılıyor. Kuş kanatlarının kalkış, iniş ve süzülüş zamanlarında, çok parçalı, çok eklemli, çok esnek yapısıyla aldığı biçimlerle kıyas edildiğinde, uçak kanatlarının bu kabiliyetleri hayli kaba ve ilkel duruyor. Dahası, çelik uçak kanatlarının yekpare yapısı ani ve kısa mesafeli manevralara asla izin vermezken, kuş kanatlarının yüzeyini oluşturan her nokta, her telek, her tüy, kısa mesafeli ve ani manevralarda bir hedef doğrultusunda hızla koordine ediliyor; buna, uçakların aksine, gövde, kuyruk ve ayaklar da aktif olarak eşlik ediyor. Bu yüzden, kuşların küçüklüğüyle bilinen "kuş beyinleri"ne kıyasla, kas ve eklem hareketlerinin koordinasyonunda rol alan, refleks tepkilerin merkezini oluşturan "beyincik" daha büyüktür. Aslında kuşların modern uçaklarla kıyaslandığı bu noktada, modern uçaklarda henüz gerçekleşmeyen bir imkânsızın gerçekleştiğine, iki çelişkili tasarım özelliğinin barıştığına tanık oluyoruz: hareketlilik ve kararlılık. Mühendislik çalışmaları, bir yapının tasarımında hareketlilik ve mukavemetin ters orantılı olduğunu gösteriyor. Bir yapıya hareketlilik ve esneklik kazandırırken, kararlılık ve mukavemeti yitirmeniz kaçınılmazdır. Bunun tersi de geçerlidir. Mukavemet ve kararlılık vermeniz gereken bir yapıyı olabildiğince hareketlilik ve esneklikten arındırmanız gerekir. Ne var ki, kuş kanatlarının tasarımında, olağanüstü hareketliliğin olağanüstü sağlamlıkla birleştirildiğine, olağanüstü esnekliğin olağanüstü kararlılıkla buluşturulduğuna tanık oluyoruz. Hem her noktasında sayısız hareket seçeneği var, hem her noktasında son derece sağlam ve dayanıklı! Anlaşılan o ki, kanatlar, evrimcilerin bazı sürüngenlerin milyonlarca yıl önce, ağaçtan düşe düşe, ara sıra zıplayarak, su üzerinde kayarak, zaman içinde, her nasılsa, rastgele, birdenbire edindikleri eğreti birşey olmaya hiç mi hiç aday değil. Gölgesi altında sayısız detayın ahenkli bütünlüğünü ve bir uçtan bir uca onlarca çelişkili özelliği bir arada barındıran kanatlar hiç de hafife alınası değil! Üstelik, kanatlar hiç de kolayca ve rastgele kuş gövdesine bitiştirilecek şeyler değil. Kanatların gövdeyle buluşması ve çalışması ilk bakışta görülemeyecek çok boyutlu hesaplamalar, geniş çaplı mülahazalar gerektiriyor. Bunun hiç olmazsa birkaç boyutunu anlamak için, bildiğimiz bir yerden, kuş kanatları ile uçak kanatlarının en belirgin farklılığından başlayalım. Kuş kanatlarını modern uçak kanatlarıyla karşılaştırırken dile almaya bile cesaret edemeyeceğimiz, en önemli ve en görünür fark şudur: Kuşlar kanatlarını çırparlar. Uçak kanatlarından en azından şimdilik böyle bir beklentimiz yok. En iyi uçak mühendisleri dahi, uçakları kanat çırparak uçurmak gibi bir fikri akıllarının ucundan geçirmiyorlar bile... Kuşların kanat çırparak elde ettiği itme gücüuçaklarda şimdilik jet motorlarla sağlanıyor. Açıkçası, uçaklar kanatlarıylauçuyor değiller! Kanatların işlerinin çoğu motorlardan gelen itme gücünüyönlendirmek ve uçağa havada asılı kalacak yüzey alanı sağlamak. Ancak kuşlardauçuşun motoru kanatlardır. İşte yerçekimine sürekli karşı koymak gibi ağır biryükün sadece kanatlara yüklenmesi bayağı hesap gerektiriyor. Bunun içinöncelikle güçlü ve kesintisiz bir enerji kaynağı gerekiyor. Kuşlarda kanatlarınbağlı olduğu ana kaslar kuşların göğüs kemiklerine sıkı sıkıya bağlıdır ve çabucakyorulmayacak niteliklerle donatılmıştır. Bu kasların dakikada onlarca, hattabinlerce kez kasılıp gevşemesine rağmen yorulmaması ve krampa maruz kalmamasılâzım. Bir güvercin dakikada 360 kez, kuşların en küçüğü olarak bilinen sinek kuşu ise 4200 kez kanat çırpar. Bu yüzden kuşların göğüs kafeslerini çevreleyen kaslar insana kıyasla çok daha kalındır ve beden ağırlığının çokdaha büyük bir kısmını oluşturur. Bu gerçeği daha iyi kavramak için bir insan olarak kanat çırparak uçmaya kalktığınızı farzedelim ve uçuş hesaplarını buradan hareketle gözden geçirelim. Ciddi hesaplamalara göre, hiç olmazsa havada süzülebilmenizi sağlayacak bir çiftkanadınızın iki ucu arasındaki mesafenin 50 metreden az olmaması gerekiyor. Bu kanatları çırpabilmeniz için de göğüs kaslarınızın yaklaşık 2 metre kalınlıkta olması gerekir. Ancak göğsünüz üzerinde yaklaşık iki metre kalınlığa ulaşan kasların sizi sokacağı tuhaf biçimi hesap etmeye kalkmadan, ilave edilen yeni kasların ağırlığının uçuşunuzu pek de güvenli kılmayacağını, bu ek ağırlıkla daha uzun bir kanat ihtiyacının belireceğini de düşünün. Üstelik, bu ek kaslarla rahatlıkla kanat çırpıp uçuyor olsanız da, burada harcayacağınız enerji miktarının karşılanması ve göğüs kaslarının çalışması için hızlı ve kesintisiz enerji akışının sağlanması; bunun için ise, vücudunuzda bir dizi temel değişikliklere daha gidilmesi gerekiyor. Metabolizmanızın bu hızlı enerji akışını karşılayabilmesi için en az bir 10 kat daha hızlanması gerekiyor. Bunun için de çok iyi hızlı bir oksijen, besin, su temini gerekiyor. Bunun için de akciğerlerinizin şimdikinden hayli büyük ve geniş olmasını, midenizin siziülser edecek biçimde hızlı asit salgılıyor olmasını, günlük su alımınızın onlarca kat artmasını temenni etmelisiniz. Elbette iş bununla bitmiyor!Metabolizmanızı uçmaya yetecek biçimde hızlandırdınız diyelim. Bu defa sürekli ateşler içinde olmayı da göze almanız gerekiyor. Çünkü metabolizma artışı, vücudunuzda bir anda şimdikinin onlarca katı kimyasal reaksiyon.Bu da ısı demektir. Şu halde birkaç derece arttığında sizi yatağa düşüren vücut sıcaklığınız en az 20 derece birden artmış olacaktı! Siz en iyisi uçmayı kuşlara bırakın! Aslında uçmak kuşların "kuş beyni"nden beklenmeyecek kadar akıllıca bir iştir! İnsan örneğinde anlatmaya çalıştığımız sonu gelmeyen bu dengesizlikler birkaç grameden sinek kuşundan yüzlerce kiloya varan albatrosa kadar yaklaşık 9500 kuştürünün milyarlarca üyesinde pürüzsüz bir ahenge bürünerek kanatlanmış ve sessizce başımızın üzerinde dolanıp durmaktadır. Kuşların gövdesine kanat eklemenin bedeli, en azından yaklaşık 43 °C?ye varan vücut sıcaklığı, insan kalbinin altı katı hızla atan kalpleri, vücut hacminin beşte dördünü oluşturan göğüs kaslarıdır. Kanatların gövdeye bitiştirilmesi kadar, kanatların kendi iç tasarımı da sayısız hesabı gerektiriyor. Her şeyden önce her kuşun kanadının o kuşun gövdesiyle estetik bir uyum içinde olması gerekir. Kanatların renginin, büyüklüğünün ve açılma biçiminin kuşların çiftleşmesine, kamufle olmasına, haberleşmesine, avlanmasına da hizmet ediyor olması gerekir. Kanatlar sadece uçmak için olsa bile her kuşun uçma ihtiyacı farklıdır. Kimisi uzun bir süre havada kalır, uzun mesafeli göçler yapar; kimisi kısa bir süre havada kalır, ani vuruşlarla avlanır. Uzun sürede havada kalan kuşların daha çok süzülmeye yarayan uzun ve dar kanatlara ihtiyacı vardır;albatrosların kanatları gibi... Albatroslar uzun ve dar kanatları sayesinde deniz üzerinde meydana gelen hava akımlarını kullanarak, en az enerjiyle en uzak mesafelere uçabiliyorlar. Hava akımı bittiği zaman kendilerini yeni bir akıma veriyorlar. Leylekler gibi göçmen kuşlara ise uzun ve geniş enli kanatlar lazımdır. Uzun ve geniş kanatları sayesinde, göçmen kuşlar, soğuk havanın yer düzeyiyle temas ettiği noktada oluşan sıcak hava akımlarını kanatları altına alabiliyorlar. Helezonik olarak yükselmeye başlayan sıcak hava akımını uzun ve geniş kanatlarının altına hapsedip bir yelkenli gibi yükselip süzülüyorlar. Güvercin ve sülün gibi kuşlar ise pek uzun mesafede uçuşları yapmazlar; daha çok kısa süreli ve hızlı manevralı uçuşlar gerçekleştirir, sık sık kalkış ve iniş yaparlar. Onlara lâzım olan da kısa ve bodur kanatlardır.Şahin gibi yırtıcı kuşların çok hızlı pikeler ve ani manevralar yapması gerekir. Onlara lâzım olan da dar ve sivri uçlu kanatlardır. Demek ki kanatlanmak sonsuz bir hesap işidir. Evrimci söylemin milyonlarca yıla -her nasıl olmuşsa- diye ustaca havale ettiği rasgelelikte olacağa hiç benzemiyor.Bunca hesap ya bir anda kasıtla gerçekleşir ya da hiçbir zaman gerçekleşmez.Göklerde ahenkle inip kalkan sayısız kanadın altında gerçekleşen ince düzenlemeler, hassas ölçüler, şaşmaz dengeler keyfimizce uzattığımız uzunca bir zamanın, rastgele etkileşimlerin, hesapsızca savrulmaların işi olamaz. Bu gerçeği daha bir yakından kavramak için, kanatlardan birinin herhangi bir teleğinde dizili tüylerin arasına başımızı sokalım. Varsayalım ki, kanatların bütün sırlarını kavradık, bütün uçuş hesaplarını anladık. Geriye hâlâ daha anlaşılmaz bir şey kalıyor: kuş tüyü... Başımızı yumuşakça yaslayıp uyuduğumuz kuş tüyünün birçok araştırmacının uykularını kaçırdığını biliyor musunuz? Kuş tüyleri ve uçuş telekleri, Kızılderililerin başına taç olmayı hak edecek kadar paha biçilmez şeylerdir.En az 140 milyon yıldır yeryüzünde uçuştuğunu bildiğimiz kuş tüyleri, kâinatın başlangıcı gibi, ışığın yapısı gibi, henüz tam anlamıyla çözümlenmemiş bir sırdır. Omuzunuza bir tüy düştüğünde, aklımıza da kocaman bir soru işareti takılmalı. Bir kuşun uçuşunda en önemli unsurlar tüyler ve teleklerdir. Hafiflik, esneklik, sağlamlık gibi üç zıt özellik, kuş tüyü hafifliğinde barışıyor, buluşuyor. Bir büyük kuş tüyünün ortasından oldukça hafif fakat sağlam bir omurga kemiği geçer. Bu ince kemiğin ucu doğrudan deriye girer. Bu kemiğin her iki yanında ise birbirine paralel biçimde dizilen ince ve hassas tüy telleri yer alır. Tüy telleri de küçük kancalı telciklerle fermuar gibi birbirlerine geçmişlerdir. Bu sayede hem uçuş için sürekli bir alan sağlanmış, hem yağmur damlalarının kuşu ıslatıp ağırlaştırması önlenmiş, hem de soğuğa ve sıcağa karşı kusursuz bir izolasyon temin edilmiş olur. Bir kanadın üzerinde değişik büyüklüklerde ve konumlarda yerleştirilmiş telekler, bu teleklerin ince omurgasına bağlı tüy telleri, tüy telleri arasında giderek küçülen teller ve telcikler, bir kuşun kanatları altında ağırlanan hava taneciklerini henüz seslendirilememiş eşsiz bir şiir ahengiyle kucaklar. Âdeta her bir hava taneciğine ayrı ayrı tutunur. Kuşlar kanatlara yapışır, kanatlar tüylere tutunur, tüyler hava zerrelerine asılır.Böylece göklerin bu sessiz ve sözsüz şiiri hep asılı kalır. Henüz hiçbir şair, kanatların dokunduğu bu şiiri yere indirecek şiiri yazamadı. Tıpkı Mülk sûresinin "Bakmazlar mı üstlerinde uçan kuşlara?" diye başlayan ve şairleri utandıran dâveti gibi, göklerde dolaşan, yükseklere kanatlanan bir şiirdir." (Dr.Senai DEMİRCİ) |
Mavi Kurdele New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.Ilk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi. Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları içi kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; "Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti. O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun" is dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele'yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron; "Tabi ki" şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdele'yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; "Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi... O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu" dedi. "Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar basarili olduğum için göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor.. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne takti. Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin... Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun."Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı... Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yas içinde olarak babasına baktı, ve: "Yarin intihar edecektim" baba, dedi... "Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, su an... oğlunun hayatini kurtardın!..." Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakin unutmayın... |
Gecenin ürkekliği, sessizliği üzerimde. Ne bir ayaz ne de soğuk esen rüzgar! Hiçbiri sessizliği bozamıyor. Mahallede tek bir ışık yok. Benimkinden başka! Keşke balkonumdan yayılan ışıktan birazcık da benliğim nasibini alsa. Ama o da karanlık. Tıpkı bu mahalle gibi. Akşamın sükunetini arada bir okey taşlarının çıkardığı ses bozuyor. Belli ki komşular daha yatmamış. Arada şehrin renkli sokaklarından canlı seslerinde geldiği oluyor. Balkonuma ise bu seslerin sadece kırıntısı kalıyor. Hafif ve uzak! Saatin ilerleyen dakikalarında o da yok olacak. Tıpkı bu sokak gibi sessiz ve uykuya dalmış olacak. Sanki durumdan memnun değilmiş gibi, sanki o da şehrin hareketli hayatına karışmak istermiş gibi, küçücük bir sesin yankılanmasını sağlıyor. Havada çıt yok. Esintiden ise bir haber! Bu sokak zamanı kaybetmiş. Sabah olana, kadınlar birer ikişer kendi balkonlarından halılarını sarkıtacağı vakte kadar sessizlik hüküm sürecek gibi.Bunun daha ne kadar süreceğini aranızda bilen var mı? He! Bence yok! bu yüzden bu soruyu sadece kendime soruyorum. Size sormakla naçizane uykunuzu bölmek istemem. Hem kendim bu soruyu cevaplayamazken siz kendi balkonlarınızdan bana nasıl cevap verebilirsiniz ki? Bendeki çıldırtırcasına sessizliğin sebebi acaba bu sokak mı? Sorula sorular. Binlercesi aklımdan geçip gidiyor. Tüm bunlar sadece iki dakika içinde olup bitmiş. Vay be! Halbuki bana ne kadar uzun gelmişti. Köşeden motor bağıra çağıra kahkahalar savurarak hızlıdan hızlıdan bu tarafa geliyor. Sanki bu sokağın sakinleri yokmuş tavrıyla, gecenin hüküm süren sessizliğini yırtıp geçerken, hemen köşede; kedilerin çöp poşeti için yaptıkları münakaşayı, sokağın bütün kaldırım taşları izliyor. Belli ki payları dağıtırken anlaşamamışlar. Kafamı yukarı kaldırıyorum. Yarın hava güneşli olacak. Bu balkonda ninem söylemişti. ‘Şu yıldızlara bak! Eğer Sana hepsi göz kırpıyorsa ve göz kırpan yıldız sayısı bir hayli fazlaysa yarın hava güneşli olacak’ bu söylediği sözler o kadar çok hoşuma gitmişti ki! Bu sürü sürü yıldızlar bana ne kadar çok göz kırparsa şansında fazla olurmuş. Gerçi bunu yutmayacak kadar aklım başımdaydı! Ama şimdiyi göze almayıp da inansam, pembe düşlere dalsam kime zarar! Ufka doğru bakarsam bu balkondan sabahları güneşi görebilirdim. Beklersem yıldızların bana verdiği tüyoyu da pekala görebilecektim. Gözlerimden uyku akmasa bunu yapardım ama şimdi bu sessizliğe sabaha kadar tahammül edemezdim. Şehire dikkatli baktığınızda yıldızlar gibi tüm şehrin ışıklarının da size göz kırptığını fark edebilirdiniz. Bunu da ninem göstermişti. Demek ki gün ağarınca tıpkı şu gökyüzünün size verdiği tüyoyu şehir de sunuyordu. Sadece bakmasını bilecekmişsin.. Acaba karşı cepheden de , sokağımızın kırpıştırdığı gözü görebilir miydim? Acaba bu sokak da tüm şehir gibi mutlu olacak mıydı? Her tarafına, sokağın uçtan ucuna çok dikkatli bakmaya çalışsam bile olmuyordu. Göremiyordum. Eğer tüm bu düşündüklerimin yarın tersi olursa yıllar önce ninem bana yalan söylemiş olacaktı. Ama şehirden ayrı bir yaşam tarzı varsa bu sokağın o zaman suçu ne idi? Yarın tüm sokaklara nazaran gözümde cengaver gibi büyüyecek bu sokak, belki tüm pislikler sokağın ardında olup biterken , sosyeteler şehirde güllük gülistanlık bir gün geçirecek ve kendi evlerine döndüklerinde buradan mutlu bahtiyar bahsedecek, sokağım ise, şehrin dublörü unvanını taşırken, bana göz kırpmadığını bilsem bile içim rahat olacak. Deniz fenerinin yaydığı kırmızı ışık, gecenin karanlığını üstüne giymiş koca denizin üzerinde garip şekiller çıkararak saat yönünde döndüğünü daha yeni fark ediyordum. Demek ki bu geceki gibi her gece balkonumdan yeni şeyler görebilecektim. Her yeni güne başlarken bana görmediğim yönlerini fark ettirebiliyordu. Çok uzaktan gelmese de, derinden dalgaların kayalara çarptığında çıkardığı sesler kulağımda yer edinmişti. Tüm bu düşüncelerimin, kaybettiğim zamanın içinde fon müziği olup çıkmıştı. Ne rahatlatıcı sesti bu! Yüzde olarak hesapladığımızda ki bana bunu bu saatte nasıl hesapladığımı sakın sormayın! Uykum daha ağır basıyordu. Nöbetçilik yapıp şehri ve sokağı beklememe gerek yoktu zaten. Madem yarın için bir şehrim vardı. Madem sır veren şehrim işlerimin yolunda gideceği konusunda tüyoyu esirgemiyordu, o vakit; halledeceğim işleri bir an önce yapabilmem için uyumam gerekiyordu. Sevgilisinden ayrılan birisi gibi arkama bakmadan yatağa doğru yellendim... Yüzümde ise hafif bir gülücük ve uyku sersemliği, balkonumdan dört duvarıma varıyorum!!! |
Aşkın Hikayesi >Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: >Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. > >Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun >üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, >adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar >beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye >karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, >geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye >sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş >var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin >içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", >Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi >mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk >yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar >üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın >yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. >Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu >Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu >hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl >edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden >yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, >Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye >cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş >Aşk. Bilgi gülümsemiş: > >"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir" |
Yine hologram kavramına değinirsek, hologram plakasında ana kaynaktan hiç bozulmadan gelen ışın ile cisimden dolaşan ışın arasındaki farklılık FORM bilgisini taşıyor. Bir bakıma 3-Boyut realitesini/ illüzyonunu yaratan cisimdeki tali yansımalar. Üst boyut bilgisi bu boyutta KAOTİK yani deşifre edilmemiş nitelik taşıyor... Zihinle algılanamadığı icin DÜZENSİZ olarak değerlendirilse de, çok daha üst seviyede bir düzen içermede... Qysa bu boyut realitesi icinde bizim "bilgi" dediğimiz, salt zihnin deşifre edebildikleri -- yansımalarla "form" bulmuş, niteliği her yansımada değişime uğrayarak dolanan KOZMOZTİK bilgi... İşte dinde vahiy, sanatta ilham, bilimde deha denilen mekanizma, "toplumsal bilinç" de diyebileceğimiz bu tür tali yansımaların oluşturduğu bulutumsu alanda bir kanal açıp üst boyut bilgisine ulaşma hali... Aslolan kaynakla bu tür bir bağlantıyı kurabilmek şüphesiz... Ama şu an için dahil olduğumuz tesir alanında neler oluyor...? Hepimiz aynı düşünce okyanusu içindeyiz... Düşüncenin bedendeki tezahürü ise duygular... Bizim filtremizde düşünce "por"ları ARTI veya EKSİ değerler alarak duygusal bir devinime neden oluyor... Duygular ise frekans spektrumu içinde çeşitleniyor. Frekans düştükçe "katılık" artıyor. Öfke, hırs, tutku, ve benzeri düşük frekanslı duygularla kişinin evreni "katılaşıyor". Başka bir nokta ise, frekans ile dalga boyunun ters orantılı oluşu; yani frekansı düşük duyguların tesiri daha uzun süreli oluyor... Spektrumun öbür kanadında ise sevinç, hoşgörü, şefkat, ve daha niceleri... Peki ya sevgi...? Tüm tanımsızlığı içinde benim yaklaştığım ifade, sevginin frekansın sonsuzlandığı bir hal olduğu... Ne yazık ki bizim sevgi adına algıladığımız, bu "ideal" halin çok ve çeşitli türevleri sadece... Basit ama sevimli bir metaforla, ben sevgiyi katı halden sıvıya, sıvı halden gaz haline ve bilmediğimiz daha farklı hallere geçiş gibi algılıyorum... Frekans gitgide yükseliyor, bildiğimiz niteliğiyle form kayboluyor, ayrılık değil bütünleşme başlıyor... İşte bana göre "niyet", bir bakıma radyodaki frekans-seçici ibre gibi, kişinin dahil olmak istediği frekans alanını belirlemede etken... Kendi adıma konuşursam, ben "sevgiye niyetliyim"... Frekans ayarı kaydığında bu bende "acı" olarak tezahür ediyor ve bıkmadan usanmadan niyetimi yenileyerek yaşamayı deniyorum... Ve sevgiyle... |
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili? Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanybaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa... Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde. Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz.. Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri. Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer. Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını. İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgara yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler. Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde. |
Meçhule Mektuplar II Bu benim ona yazdığım eline geçmeyen, göndermediğim veyahut gönderemediğim bilmem kaçıncı mektubum;her ne hikmetse bilmiyorum ama beynimdeki düşünceler iki noktada birleşiyor.Birincisi mektupları hep gece yazarım camın önünde sokak lambasına bakarak, yarasalar mı ilham getirir sokak lambamsımı bilmiyorum ikincisi gece insan daha cesur oluyor geceleri düşündüklerimi sabah ilk iş yapmak olacak diyorum ama yapamıyorum. Bazen kendi kendime sorular soruyorum acaba diyorum ona olan duylularım körelmiş midir sonra kendi sorularıma kendim cevaplar buluyorum eğer duygularım körelmiş olsa diyorum ona bu mektupları yazarıyım ve bir sanat eseri gibi saklar mıyım .Bir hisse senedi gibi, değerli bir tablo gibi. Tabi bu soruların gerçek cevaplarını bende bilemiyorum.omuzlarımın taşımayacağı yükleri taşıyamamaktan mı korkuyorum onu da bilmiyorum . Zamanla duygularıma gem vuramadığım için şimdi tutup ta zamanı suçlamanın bir anlamı yok suçlamıyorum işte bende zamanı buna hakkımda yok zaten. Şimdi yüklendiğim sorumlulukları bir hamalın sırtındaki yükü devenin sırtındaki kamburu taşımaya mecbur olduğu gibi bende bu sorumlulukları taşımaya mecbur hissediyorum kendimi. Ve işte zaman ilerledi sırf bize inat olsun diye saatin akrebiyle yel kovanı on ikide buluştular.zoraki gözlerimi kapatmak istiyorum ve dahası uyumak .Uyumak öyle kolay iş değil insanın uyuması için kendisiyle barışık olması gerek ben nasıl barışırım kendimle ben benliğimi ona verdim ve o yok işte. Beklenen gün gelir ve beklenen gelmezse intiharın eşiğine gelmişin demektir. |
ayazda iki yürek Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim.Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı farketti sanıyorum.Ama birşey demedi.Gözlerim kapalıydı,ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim. Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz.Birbirimiziden saklanarak yaşıyoruz sanki.Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye...5 aydır bende kalıyor.Günlük hayatın o basit,o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor.Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor.Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem,ya konuyu değiştiriyor,ya kaçamak cevaplar veriyor.. Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim,öyle güzel uyuyordun ki,uyandırmaya kıyamadım.Bu gece işyerinde nöbetçiyim.Beni merak etme.Sevgiyle,yazıyordu... Notunu okuyunca gözlerim doldu.Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki...Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an.İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki.Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı.Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım.Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz.Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum.Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum.Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım.Ben ondan uzaklaştıkça,o da benden uzaklaşıyordu.Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor,birbirimizden gizleniyorduk.Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim.Başka hiçbir şey yapmadım.Akşam oldu.Şehrin ışıkları yandı.Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı.Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim.Ama nedense kendime karşı koyamadım.Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek’ti.Fransız yönetmen Claude Saute’nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik...Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu.Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu.Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı...Ama parası hiç olmuyordu.Zamanının daraldığını düşünüyor,yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor,bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu... Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona...Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye... - "Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım." Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu. - "Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı..." - "Evet, Claude Saute’nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?.." - "Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba." İlgili ne demek.Sinema benim tek tutkumdur.Senaryo yazıyorum.En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek...Ama para meselesi işte... - "Şu an ne iş yapıyorsunuz?" - "Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi...Sizin işler nasıl?" - "Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz,bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada..." - "Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak? - "İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz..." - "Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım." - "Şu an neredesiniz?" - "Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?" - "Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor." - "Yalnız mısınız?" - "Evet, yalnızım" - "Birlikte olduğunuz kimse yok mu?" - "Neden sordunuz?" - "Hiç işte, öylesine sordum." - "Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil.Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı?" - "Evet, var..." - "Ne iş yapıyor?" - "Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz." - "Nerede yazıyor?" - "Nerede yazdığını söylemesem.Onu bilmenizi istemiyorum.Kitapları da var.Peki,siz ne zamandır birliktesiniz?" - "Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı.Ama yolunda gitmeyen şeyler var.Tıkandık.Galiba.Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır.Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız..." - "Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz.Biz de tıkandık.Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana.Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum.İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor." - "Hayatında başka biri olabilir mi?" - "Biri değil, birileri var.Flört etmeyi çok sever.Ama ilişkiler biraz derinleşmeye,ciddileşmeye başlamaya görsün,hemen bitirir.Bağlanmaktan çok korkar." - "Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım.Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?" - "Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum." - "Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?" - "Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle...Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum..." - "Ama bana rahatça anlatıyorsunuz..." - "Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?.." "Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi..." - "Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..." - "Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim." -"Hayatımız ne kadar yorucu değil mi?Belirsizlikler beni çok yıpratıyor.Herşey net olsun isterdim.Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor.Kendimden utanıyorum.Ama yine de yapıyorum.Ne kadar yalnızım demek ki,ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya...Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim.Öyle masum görünüyordu ki...Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler..." - "Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür." -"Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum.Aşkta hata aramayalım.Aslında bizler benciliz.Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz.İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki.Soluk alamazdım bazen.Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim.Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep.Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum.Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi.Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi...Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim...Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız.Para biriktiriyorum,ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var." - "O bunları biliyor mu?" - "Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla.Gitmemi bekliyor sanırım.Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi..." - "Soluksuz kalırdım,dediniz ya,aklıma birşey geldi.Gazetelerden birinde yazmıştı.Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmiş.Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz.Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz..." - "Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım birşey var..." - "Nasıl birşey?" - "Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz." - "Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim.." - "En çok nereye mesela?.." - "Trabzon’daki Uzungöl’e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir... Tıpkı aşk gibi..." - "İnanmayacaksınız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki..." - "Farkında mısınız, sabah oluyor?.." - "Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz?" - "İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl’e yola çıkmak istiyorum.." - "Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?" - "Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o..." - "Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha..." - "Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz..." - "İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle..." - "Peki sevgiliniz?.." - "Nasıldı o dizeler : Can çekişen aşkları vurmalı Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş’un dizeleri yanılmıyorsam.." - "Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..." - "Nerede ve kaçta buluşuyoruz?" - "Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde, saat 12.00’de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?" - "Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın..." Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik,ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak.Seni hep güzel anmak istiyorum.Uzun bir yola çıkıyorum.Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda...Seni incittiysem bağışla. Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık.Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz,ama bir türlü çıkamadğımız o uzun yola... |
Meçhule Mektuplar III Ona hep yazıyorum yazdıklarımı da bende kalan son resminin yanına bırakıyorum beni anlasın diye bilmem ne kadar anlayabilirse? Bilmiyorsun? Beni ilk o görmüştün ağlarken belki son olarak ta yine o görecek . Önceleri ağlamaz mıydın? nadiren de olsa ağlardım, belki de kendimi haklı çıkarmak istediğimden hatırlamıyorum. Önceleri de ağlardım ama ilk defa onun yanın da ağlamıştım. Pınarın önünde ki seti o kaldırdı. Şimdi biteviye akıyor. Yokluğuna kahrediyorum çokça hıncımdan yumruklarımı sıkıyorum. Çaresizliğimi ortaya koyuyorum gözlerim bir noktaya takılıyor. Zamanın ne kadar geçtiğini bilemiyorum. Masa saatinin çalmasıyla kendime gelip telefona sarıldığım çok oluyor . Gülme bana. Anla beni. Hayallerime gücüm yetmediği zamanlar kalemime sarıldığımı bilir o. Tüm, hıncımı kağıttan kalemden alırım sanki, sanki beni yalnız onlar anlarmış gibi beni, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazmak isterim. Sabahlara kadar peş peşe sigaralar yakarım her nefeste eridiğimi bile, bile. Maziyi Nostaljiyi düşünürüm ve mutluluğu. Mazi: Gökte kayan yıldız Nostalji: O yıldızı yakalamak Mutluluk: Onun anlamını bilemiyorum Ve yine hıncımı kağıtlardan alıyorum. Şiirler yazıyorum perçemleri dağınık bir şairin halini anlatıyorum. Yalnızlık beni yalnız bırakmıyor.Yalnızlığım Ah benim suç ortağım. Ezanlar okunuyor horozlar peş peşe ötüyor. Sabahın olduğunu duyuruyorlar bana. Oysaki ben sabahı gözlerim açık karşıladım gece uyurken. Birazdan dışarı çıkacağım utanıyorum; güneşin yalnızlığımı yüzüme vurmazsıdan korkuyorum. Birazdan sahile gideceğim. Bir demet çiçek atacağım denize balıklara. Çünkü balıklar beni ondan daha iyi anlıyorlar. Sevgi kelimesi artık bana içli şarkıları hatırlatmıyor. Yarama üstüne tütün basıyorum aksine. Bu kahreden yalnızlık ne zaman bitecek. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyalardaymış gibi görüşmemek. Kahrediyor beni. Arttık binlerce kilometrekarelik yeryüzü dar gelmeye başlıyor bana. Deli gönül ıssız denizlere götürmek istiyor beni. Yaralı bir yürek ve hurda bir tenekeyle. Yokluğuna alışamadım! Çoğu zaman karabasanlar basıyor. Duygularım bir yudum hıçkırık oluyor bazen duygularımın tercümanı yok. Yok anlayan dilimden zamanın unutturamadığı hatıralar. Film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden . Evet, evet kararlıyım sabah ilk işim bir demet çiçek alacağım balıklara atacağım.sana yemin ve sonra kırık bir kalple hurda bir tekneyle açılacağım ıssız denizlere |
Meçhule Mektuplar IV Ve işte yine yazıyorum sana kahretsin……… Onun yokluğun beynimde depremler oluşturuyor en şiddetlisinden .. Onun yokluğu ıssız bir dağ başında tam sigarayı canım çekmişken çakmağımın taşını bitmesi gibi bir şey kahretsin….. Ben istemez miyim onunla barışmayı ben istemez miyim James GARDAN’ın bahşişi kadar olmasa da gönlümden koptuğunca bir çocuğun minicik avuçlarına harçlık bırakır gibi gönlümden akan sevgi pınarını ona vermeyi. Ben ne kadar feryat etsem de onun yüreğinin kulağı sağır gözleri köre olsa artık bende bu ayrılığa tahammül edecek ne bende yürek nede dizlerimde takat kalmadı . Sonra enteresan hayallere dalıp düşünüyorum kavuşsak diyorum yoksulluk denen törpü aşkımızı törpüler mi bilmiyorum.bildiğim bir şey var oda onsuz olmuyor işte. Şairin dediği gibi: Bize uzak değil vuslat Aşk denen zehri sende tat Ben peşinden koşuyorum Mutluk benden kaçan at Vefa İstanbul da bir semt olmaktan çıkmalı bence dostluk ,aşk kendi anlamlarını bulmalı. Dışarıdan cama vuran yağmur damlaları bana ağlamayı hatırlatıyor utanmasam ağlayacağım. Ve utanmıyorum işte … hafiften penceremi açıyorum içeriye soğuk bir hava doluyor bahçedeki kavak ağacım beni teselli etmek için selamlıyor sanki bir küçük kedi balkonuma sığınmış üşümüş bir o kadarda ıslanmış gözlerini kırpıştırarak bana bakıyor sanki gel dememi bekliyor. Sığınacak yerleri olamayanların durumlarına üzülüyorum kendi derdimi bırakıp saçak altlarına sığınan çocukları ve kimsesizleri düşünüyorum .Yağan yağmura aldırmadan dışarı çıkmak istiyorum gerçekleri anlaya bilmesi için insanı gerçeklerden biraz olsun uzaklaşması gerekir diyorum . Benimle beraber birkaç sokak lambası kalmış dışarıda ve birde ıslanmış bir kedi Açık bıraktığım pencereden küçük kedi içeri giriyor ve koltuğa kıvrılıyor.sanki burası eviymiş gibi….. Yıllardır açık bıraktığım gönül penceremden hala o girmedi işte ona üzülüyorum… Yüreğindeki buruk bir acı gizemli bir hıçkırığa dönüşür bu mektubu okurken lacivert bir akşam üstü ikimizde hala aynı duyguları paylaşıyoruzdur onunla ,bunu hissediyorum belki mektup halinde gelmezde bu yazdıklarım bir gazetenin en ücra köşesinde veya bir dergide rastlarsın. Onunda cesaretin bir kalemin şiir yazarken en önemli yerinde kırıldığı gibi kırılmadıysa eğer bana seslenecek biliyorum bunu hani son mektubunda göz yaşları kaleminin mürekkebinden eken davranmıştı kalemi Sen.. demiş Ben… ayrı dünyalar demişti oysaki gözleri balık … su… renk çiçek derdi. Bilmem inanırımsınız ilk günlerdeki gibi kızgın değilim ona önceleri ismini anacak olsam dudaklarıma ateş değiş, günah işlemiş gibi olurdum ve nedense kendimi suçlu hissederdim.Oysaki şimdi öyle değil onun ismini andığım zaman ne bileyim işte tarifi imkansız bir haz veriyor bana niçin anlaşamadığımıza hala inanamıyorum pekala iki mağrur isnada anlaşa bilirdi. Düşünüyorum da onun yokluğun neyse her neyse! |
SEVMEYİ BİLMEK NURİ CAN İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, rededilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.’’ W. Shakespeare Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını. Dünyada bunca yıkım, kıyım,zulüm,ihanet ve kötülükler olmasına rağmen, yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif incelikli düşünüyorumki, onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar ağır ve olgun düşlüyorum. Ya güller, gülleri anlatacak kelime bulamıyorum, o üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen, kendinden güzelliğinden emin, güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan, tatlı bir söze gülümseyişe hemen açıveren yüreğini. Güllerki her yaprağı binbir mana binbir renk, ahenk ve ifade dolu. Savaşlar, silahlar, ölümler, iftiralar, intikamlar, açlık, sefalet,ilkel ırkçılık,dini bağnazlıklar, kan, kin, nefret, bütün bunlar beni hayal kırıklığına uğratsa da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamıyorum. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görüyorum. Vicdan, adalet, merhamet ve sevginin, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmayarak yaşıyorum. İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir, duyguysa olaylar karşısında ve yaşamda insanın yaşadığı acı ve sevinçtir. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık, kötülük, çirkinlik nasılki körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa. Aydınlık,iyilik, güzellik de, bilgiyi,doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalımki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi eğer iyinin ve vicdanın hızmetinde ise hakça paylaşım ve adalet olur. Yoksa, haksızlık, vicdansızlık, zulüm ortaya çıkar. Yrmibirinci yüzyılda hala insanın inancına, diline, kültürüne,bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamaktan güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, görüşünden, renginden, dilinden,tipinden dolayı, hor görmek,küçük düşürmek, aşağılamak, iftira atmak da belki o kadar kolaydır. Önemli olan yaşamayı bilmek ve yaşarken de paylaşmayı, dünyada her insanın yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı savunmak ve sevmesini bilmek. Her şey son derece hassas ve basit. Zor görünse de. İnsanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek… Ama sırtlanlar gün aydınlığını sevmez. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti sevgisi saygısı olmaz, hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan kin nefretle doludur. Erdemleri namusları bacakları arasındadır,namusları kadar beyinleri ve yürekleride kirlidirler. Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir, unutmayalım. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun insanlar sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca olaylara pek çok şey yumuşuyor. Bunu hepimizde biliyoruz mutlaka, ama yinede söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır. Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz. Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; insan olabilmek. İnsan olabilmenin koşulu ise tek; yüreğinde sevgi taşıyabilmek. Yoksa kim olduğumuz, nereden geldiğimiz, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var. Bu dünyada sadece insan değil miyiz. Herman Hesse diyor ki,‘’Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm’’ Başkalarının hep ayrılan yanlarını değil, birazda ortak yanları ortaya çıkarılmaya çalışılmalı, sonradan yaratılan ve dayatılan din, dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik şeyhlik aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden ve o kavramların kutsanmasından çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durulması gerekmiyor mu? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta kimin ne zararı olabilir, insani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka. Yılgınlıkların yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı ve de ilgilendirmemeli. Bize yüreğimiz gerekli, sevgiyi görmek ve duvarını örmek için. Korkmadan, yılmadan bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan. Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; ne kadar barajlar, dalkıranlar inşa etsede o yakıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda , eminim anlarız. Eminim anlarız, bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, sormak durumunda kaldığımızı tahayyül edersek hiç olmazsa. Yaşama dair. ‘’Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır… Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur… Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur… Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır… Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur’’… |
Yağmurla Ağla Balkondasın,yağmur yağıyor,yağmurla birlikte sen de ağlıyorsun,gök gürültülerine karışan hıçkırığınla, büzüşen dudakların,belki ,kim bilir,niye,neden sorularıyla cevapsız kalanlara ağlıyorsun. Bak ,karşı balkonun orda ki pencereye ...bir şey göremiyorsun değil mi?..perdeler kapalı..sımsıkı..orda insanlar var hem de çok kalabalık...içlerinde mutlularda var mutsuzlarda...sizin alt katta da öyle..çevrende de var bu insanlardan...yaşamda tecrübeler yaşanarak elde ediliyor..ağla tabiki..ağla yağmurdan da çok ağla...ama sakın gülmeyi unutma...küçüksün...başka insanlarda olacak yaşamında..bir gün, o balkondan kucağındaki çocuğunla ,yağan yağmurun toprağa karışmasını da,asfaltta kaymasını da akmasını da...birlikte izleyeceksin..içerden de anne hadii diye seslenen diğer çocuğunun derslerine yardım etmen için çağırmasını da duyacaksın...bir taraftan ocaktaki yemeği hatırlayacaksın..çalan telefonda,akşam eve gelirken bir şey lazım mı diyen eşinle de konuşacaksın...yemek sonrası çocukları alıp babanlara torunlarını sevdirmeye götürmeyi de düşüneceksin...ağla hadi durma daha çok ağla...niye ağladığını bilerek ağlaa…durma yağmurdan da çok ağla…kurulanmak için havlu da arama…ağla ki ıslansın göz yaşlarınla tenin, elbisen her yerin..yok yok..çökme sakın olduğun yere,çökme ..ayakta dur..dik durduğunu göster …iri durduğunu,gururunu göster…başını sakın çevirme, kaçırma yağmurdan….rüzgarda mı var biraz ..çok mu ıslandın? ıslanacaksın tabiî ki…hala ağlamaktasın..ama niye kimin için..gidenlere mi..gelmeyene mi? niye sini bul bakalım.. Yalnızmısın yapayalnız değil mi..sen mi istedin bunu… başkaları mı uygun gördü..bak hala içerdeki çocuk sana sesleniyor anne diyerek…kucağındakini de unutma…yaz yağmuru iyidir üşütmez…ama çocuklar üşür, sende küçüksün üşürsün, hadi durma orda, yeter bu kadar kendine eziyet …gir içeri,kurulan, yağmur suyuyla arındım de…güzellikleri düşün,yaşamayı en güzelinden hem de..onurla gururla şerefle… Sen iyisin, iyi kal..küçüğüm. |
Meçhule Mektuplar-1 Çok zamandır aynı idi değişmezdi gecelerimiz. Son günlerde, o sarsıla, sarsıla ağlardın ben sigâralar içerdim peş peşe ağlardı , fakat bilmezdin göz yaşlarının, tümü kaderin deki yazının kelimesini bırak harfine dahi silmeyeceğimi. Dedim Ya : hep aynıydı gecelerimiz. Buğulu camın ardındaki sokak lambasında teselli bulurduk. Sanki kar,yağarken kimilerine göre garip bir alışkanlıktır belki kim bilir : Bağzanda sobanın üzerinde ki çaydanlığın gizemli cızırtılarını dinlerdik. Hiç konuşmadan : bir çocuğun annesinden ninni dinlediğimiz gibi. Ben ona ağlarken katılmazdım. Gerçi niçin ağladığını bilmezdim Çoğu zaman çoğu zaman bahaneler bulurdu kendince; Sudan bahaneler…En ufak bir tartışmada sığınırdı göz yaşlarının ardına . Belki yüreğimin katı olduğunu düşünürdü: neden yalan söyleyip çıkıp ta şimdi yağan karın altında aramak gelmiyor içimden onu Çünkü giderken açık bıraktığı gönlümdeki kapı hala açık … Yine soba üzerindeki çaydanlığın cızırtılarını dinliyorum. Pencereden sokak lambasının altındaki yağan kara bakarak bir musiki gibi ama farklı bir şey var. Ben ağlıyorum……… Ama inkâr edemem. gece gibi karanlık saçlarını ve ay gibi parlak yüzünü özlediğimi. Hoyrat bir rüzgâr esiyor sanki. Yağmur damlaları gibi yuvarlanan göz yaşlarımı üşütüyor; boğazıma bir şeyler düğümleniyor taş gibi. Sonra o taş gibi şeyi yutuyorum. Sanki nefes alsam seni kaybedeceğim açsam gözlerimi hayalin silinecek gözlerimden, bilirsin duygular davetsiz misafir gibidir. Giderken açık bıraktığın gönül kapılarımdan girdiler. Ve işte açmıyorum gözlerimi. |
Sevgiliye Mektuplar 4 ...hiçbir yeri bilmiyorum buranın yabancısıyım sevdiğime sevdiğimi bildirmek için geldim. Heybemde şiirlerim, hikayelerim, cebimde ellerim göğüs kafesimde aşkım şaşkınlığım. Yolumu araya araya buldum, sevdiğimi yanıla yanıla. Adı dudaklarımın birbirine değen noktalarında bana ilan-ı aşk etmedi benden gizlemedi de sevdiğini, papatya fallarına inanmadığını bildiğimden ve inanmamalarını sevdiğimden sadece gözlerine bakarak anladım çırpınan kalbini, beni daracık yollarda, kalabalıklarda, karanlıkta, aydınlıkta, gece yarısı ve gündüz aynı meçhul hüzne çağırdı gülümsemesinde, bir yanımı kaybedişimin, aklımdan mantığımdan oluşumun sıkıntısı vardı. Ona dedim ki; beni hüzünlü bir aşka teslim etme... yanımda dur... adımı söyle, dudaklarını kapat gözlerinle söyle, gözlerini kapat yanaklarınla söyle, yanaklarını ört duruşunla söyle, git gidişinle söyle... hiçbir yeri bilmiyorum... yabancıyım... sevdiğim sevdiğini söylesin duyayım diye geldim... önümde gözlerim, dizlerimde yorgunluk, her yerimde hüzün. Yolumu kaybola kaybola buldum... sevdiğimi kaybede kaybede... adı her zerremde... ilan-ı aşk ettim bir cevap vermedi. İnandığını bildiğimden sevdiğime ve inanmalarını sevdiğimden ısrar etmedim... Duruşuna bakarak gördüm heyecanını yalnız gecelerde, aksamlarda ve gündüzlerde ayni malum acıya çağırdı. ...Gülümsemesinde bir yanımı kaybedişimin dünümden, bugünümden, yarınımdan oluşumun sıkıntısı vardı. Ona dedim ki; bana ayrılıklı bir aşk teslim etme. ...Yanımda ol. Adımı söyle. Korkuyorum ellerimi tut, avuçlarınla söyle. Avuçlarını ört, sessizliğinle söyle. Kal, duruşunla söyle. Hiçbir yeri bilmiyorum... ...yabancıyım, korkuyorum, yanımda kal... sevdiğini söylemesende olur... |
Mektup Korkuyorum. Ölmekten mi? Hayır, yokluktan. Ölmek nihayet bir kaç dakikalık mesele. Yürümek, uyumak gibi basit bir şey. Ama yokluk; ölüm... Evet, ölmek ve ölüm ayrı şeyler bence. Biri sonun başlangıcı, biri de son ve yokluk. Ölmekte şiir var, duygu var, anlam var. Ölüm, sadece karanlık, boşluk, anlamsızlık. Doğmak başlangıcı yaşantımızın ve çilemizin. Ölmek sonu. Ölümse; öldükten sonraki zaman. O dizgin vuramadığımız at, o asla sahip olamadığımız kadın. Ölmek elimizde, ölüm Tanrı'nın sırrı, bedeli var oluşumuzun. Ölümsüz olmalıydı ölmek dünyada. İnsan dilediği anda ölmeli, dilediği anda yaşamalıydı. Ölümün gelmesini bekleyenler, ölmeyi bilmeyenlerdir. Yaşamamız Tanrı'nın bileceği bir şey, zamana hükmeden O, ölüme hükmeden de O. Yalnız ölmek bizim. Onunla yetinmek kalmış bize bu ölümlü dünyada. bu tek hakkımızıda suç saymış bizden önce gelenler. Suç işlemişler, günah demişler. Yaşatmışlar yaşamışız, öldürmüşler ölmüşüz. Nerde kaldı bizim üstünlüğümüz? İnsanlığımız, zekamız nerede kaldı? Bitkiler, hayvanlar diledikleri ölemiyorlarsa insan olmadıkları içindir. Ölmek asla ********lik değil, hele korkaklık hiç değil. Yalnız yaşamaktan korkanlar, yılgınlar mı ölmek isterler sanıyorsun? Cesaret, başkalarına kötülük etme pahasına da olsa yaşamak mı? Cesaret, sürekli bir aldanmaya boyun eğmek mi? Durmadan aldatmak mı cesaret? Kötü, korkunç bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Bütün çabamız kendi kendimizi bitirmek ve son vermek insan nesline. Öyleyse bir adam eksilmiş olsa bu şuursuz kalabalıktan ne çıkar? Hatırlıyor musun? Bir şiirimde: "Bir yere kadar yaşamak güzel Ama bir yerde ölüm güzel oluyor" demiştim. İşte bu gün ölümün güzel olduğu yerdeyim... |
Eylül Akşamında gece olmuş,saat bilmemki kaç?umrumda da değil zaten,sensiz geçen kaç dakikanın hesabını tutayım...lanet olsun yine yağıyor yağmur ve sen geliyorsun çıkmadığın aklıma.nasıl kokuyor odamda hala kokun,keskin sirkeler gibi sinmiş her bir yana.ve hala unutmaktan bahsediyor radyoda çalan şarkı.söyle sevgili nasıl unutayım yüreğime batan kirpiklerini söyle sevgili kanarken yaram nasıl unuttum demeye cesaret edeyim.daha biraz önce öpüşlerini düşündüm,ayıp mı bilmem ama ağlıyorum.sarışlarına dalmışım yine ah ne çalıyor bilmiyorum bizim şarkımızmı yok yok şarkımızı bile çalıp gitmişsin koynumdan.nasıl bırakılır insan böyle bir başına.yazıklar olsun sana demeye bile yüreği olmayan ben,gittin diye bile kızamıyorum sana.yine suçu kendimde arıyorum.böyle gidilir mi sevgili,kuru bir 'BİTTİ'denilirmi?insan gelipte son bir veda öpücüğü kondurmazmı bunca günün hatrına.ah bitmedi iç çekişlerim gidince bitermi?bitmezmiş bitse ağlamazdım hala.seni sevdiğimi değil lanetimi yazardım şu satırlara.ama vazgeçemiyorum sevgili,gidişlerine alıştım artık ve bu kez dönmeyeceğini bile bile dur da demedim sana.yanımdayken esir oluyorsun bana çünkü.dayanamam buna bitmesi gerekiyorsa gidersin.ama söz verdiğim gibi sen gidince atarım omzumdan yükleri,silemediğim gözyaşlarımı akıtırım damla damla yatağımın başucuna ve nasıl öğrendimse özlemesini,kimbilir bende unuturum seni bir eylül akşamında,eylül gözlüm... |
Mektup Arkadaşı Gül taşıması gerektiğini unutarak ona doğru bir hamle yaptım. Hareket ettiğimde, dudaklarında küçük kışkırtıcı bir gülümseme belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?" diye mırıldandı. Tamamen iradem dışında ona doğru bir adım daha attım ve o zaman Hollis Maynell'i gördüm. Tam olarak kızın arkasında duruyordu. 40 yaşını geçmiş, gri saçlarını yıpranmış bir şapka altında saklamış kadındı. Şişmandı ve kalın bilekli ayakları alçak topuklu ayakkabıların içine zor girmişti. Yeşil elbiseli kız hızlı şekilde uzaklaşıyordu. Onu takip etmek arzum çok güçlüydü ama aynı zamanda ruhu benimle arkadaşlık etmiş ve destek vermiş kadına karşı duyduğum özlem de çok derindi. Onun soluk, şişman suratı kibar ve duyguluydu, gri gözleri sıcak ve parıltılıydı. Tereddüt etmedim. Parmakların onu bana tanıtan eski kitabı sıkıyordu. Bu aşk olamazdı, ama özel bir şeydi. Belki aşktan daha güzel bir şey, bir arkadaşlık olmalıydı bu. Duyduğum hayal kırıklığının sesimi boğmasına rağmen, onu selamladım ve kitabı uzattım. "Ben Lieutant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalısınız. Benimle buluşabildiğinize çok sevindim. Sizi yemeğe davet edebilir miyim?" Kadının suratı toleranslı bir gülümseme ile genişledi. "Bunun ne olduğunu bilmiyorum" diye cevap verdi. "Fakat demin yanından geçen yeşil giysili kadın, bu gülü yakama takmam için ısrar etti. Ve eğer beni yemeğe davet edecek olursan, caddenin karşısındaki büyük restoranda seni bekliyor olacağını ve bunun bir çeşit test olduğunu söyledi." |
Sen... Giden ve dönmeyen, bilen ve asla bildiklerinden şaşmayan, gözleri yaşlı içi boş gibi görünen ama bir o kadar kalbi dolu bir kadınsın sen. Bildiğim ama bilmediğimi iddia ettiğim sayısız sonsuzluk birimlerinden bir olsan da her ne kadar, ben seni o bilinmezliğinin içindeki saf benliğinden tanıdım yolların sonuna doğru giderken. Bildiğim ama söylemediğim şeylerin hepsi seni anlatıyordu içimde. Seni bu kadar sevmemin, senden gidemememin, yine de karşına çıkmaya bu kadar çekinmemin ve sana bu kadar uzak kalmaya çalışmamın sonucunca neler gördüğümü bir sorsan, bir anlasan içimdeki bu yangını; ölüm olurum gecenin en vakitsiz vaktinde… Sen içimde karanlıklardan krallık kuran, yüreğimin en titrek anlarında içimi dolduran ve içimde çığlar düşüren, bir o kadar yaralayan ama bir o kadar da yaralarımı sarmaya çalışan, ne yaptığını, ne yapmaya çalıştığını asla anlayamayacağım sevgilim, bırak beni. Ben yalnızlığıma alışmışım ve sana susamışlığım kadar da içine gömüldüğüm bu şehrin her karışına adını yazmışım. Bırak beni. Ben burada öylece sessiz kalmaya çalışırken, sen bir yandan acımasız çığlıklar atmama çalışan, bir yandan seven, bir yandan da nefret eden o kadın… Sessizliğimi sorguladığın her anımda, içimde bir şeylerin hep acıdığı, içime düş kırıklarımın battığı, yüreğimde o koca vapurların battığı sen. Anlamaya çalıştığın her an benim anlamsızlığımda boğulmaya çalışmanın da anlamını çıkaramıyorum bir türlü. Neden kendini beni anlamak uğruna bu kadar karanlığın içine attığını, neden beni anlamak uğruna bu kadar canına kastını, neden bu kadar üzüldüğünü ve neden bu kadar yaraladığını anlayamadığım; sen… Kuru çöl geceleri gibi çatlak olan dudaklarımın sana susadığını bildiğin halde bu kadar neden kaçtığını, neden bu kadar ısrarla görünmezliğini ve bu kadar acemi sevişlerini hiç anlayamadığım sen, bir o yana bir bu yana savrulurken ellerimi tutmaya çalışan, bir yandan da tuttuğunu zannettiğim anda ellerimi bir boşluğa bırakan; neden? Köpeklerin ısırmaları acıtmıyor ve sevdiğim her şey sıcaklığıyla yakıyor. Bir yandan sen üşütüyorsun içimi; Ankara kadar güzel kadın… Nedenini ve anlamsızlığını çözemediğim o güzel dudaklım. Şifreli konuşmalarının ve şifresiz susuşlarının, gözlerimin içine bu kadar buğulu ve bir o yandan hiçbir anahtarın açmadığı o soğuk bakışların. Ki ne zaman anlamaya çalışsam beni daha da içe çeken, daha da onulmaz halde yaralayan ve neden bu kadar acı ile doldurduğunu anlamadığım kalbimi bu kadar çok karartan ki; fal karanlığında, sen; neden susuyorsun? Sustuklarının ve bildiklerinin arkasına sığındığını gördüğümde gözlerime inanamadığım, gözlerimi aydınlık bakışların yüzünden açamadığım, sözcüklerimi hiçbir tümceye bağlayamadığım sen. Uzun tümcelerimin ardından düzeltmelere çalıştığım fakat cümlelerin içinden atamadığım o kelime; sen… Ne anlatmaya çalıştığımı ve neyi özlediğimi bilmediğim halde özlediğim, seni ne kadar özlemem gerektiğini bilmediğim, hiçbir ışığın aydınlatmayacağı o karanlık kalbim, hepsi şimdi birer muamma kalacak. Hiçbir anahtar bu sırrı açamayacak, dudaklarım kilitli, gözlerim rüzgara küs kalacak… Sormadığım ve sormaya cesaret edemediğim o birkaç kelimeden biriydi seni yaralayan ve gidişinin sebebi olan bu tümce. Karanlık sulardan geçecek ve bir daha asla geri dönmeyecek bu hisler. Günün birinde sana ithaf edilmiş olan bu yazıyı okuduğunda kime yazıldığı, kimi anlattığı, kimden hesap sorduğu anlaşılmayacak olan bu yazıyı belki bir başkasına yazıldığını zannederek ki, büyük zahmet ederek okuyacaksın. O zaman gözlerin mi buğulanır, yoksa senin de kalbine benim gibi düş kırıklarımı batışır, yoksa gözlerin kapanıp yaşlar mı boşalır bilemiyorum ama, ben, hala, seni, çok, seviyorum… |
Seni kıskanıyorum. İçimde gururdan eser yok artık. Kıskançlığımın başladığı yerde yüreğim tertemiz oldu, aydınlandı, pırıl pırıl şimdi. Gururum, zaman zaman benliğimi saran kendini beğenmişliğim, güvenim ve inançlarım; hep seninle yaptığım savaşta yenildiler. Bir kıskançlık hissi kaldı içimde dipdiri ve her zamankinden daha güçlü. Kazandığın savaş onu da yenebildiğin anda bir zafer olacak, ancak o zaman "Kazandım" diyebileceksin. Fakat ben o duygunun, bende fethedemediği son kalenin o son kalenin asla düşmeyeceğine inanıyorum. Bütün çabaların boşa gidecek, seni sevdikçe kıskanacağım. Bir gün beni sevmemen bile bu savaşa tesir etmeyecek. O zaman asıl büyük yenilgiye doğru sen gideceksin. Sevgimi karşılıksız bırakman bana attığın son kurşun olacak. Açacağın büyük yaraya rağmen yıkılmayacağım, ölmeyeceğim anlıyor musun? Yine seni sevmeye, yine seni kıskanmaya devam edeceğim. Beni tanımadan önce yaşadığın yıllar var ya; onları da kıskanıyorum. Düşün bensiz yaşayacağın bir dakikaya bile tahammülüm yok artık. Bir gün güzel bileğindeki küçük saati parçalayabilirim, bensiz bir zamanı sana bildirdiği için. Mümkün olsa bütün o dakikaları, o günleri sana yeniden yaşatmak isterdim. Sana kıskanılmış zamanlar, mesafeler ötesinden seslenmek ne acı bilemezsin. Seni gören, güzelliğini arzulu bakışlarla seyreden insanların da bu dünyada yaşadığını düşünmek ne korkunç bir şey anlayamazsın. Hele seni başkalarının da sevdiğini ve seveceğini bilmek ne türlü bir ölümdür düşünemezsin. Kıskançlığım bir hayvanın dişisini kıskanması değil. Mayamızda olan arzunun ötesinde bir şey bu. Ebediyyen sahip olmak hissinin çok üzerinde bir ölümsüzlük çabası, bir sonsuzluk duygusu... Seni kıskanıyorum. Verdiğin huzursuzluğa rağmen bir kadını kıskanmanın büyük huzuru içindeyim. Oysa ben seni tanıyıncaya kadar kıskançlığı daima ilkel bir duygu olarak düşünür, reddederdim. Bu davranış belki de o güne kadar kıskanılmaya senin kadar değer bir insanı tanımamış olmanın verdiği eziklikten gelirdi. Şimdi o ezikliğin yerine bir kabına sığamamak var içimde, taşmak var. Sevginle tamamlandımsa verdiğin kıskançlıkla bütünlendim. Hep böyle kıskançlığımı besleyecek kadar güzel kal... |
Özlemlerim Şehrim ve Sen Yasananlari yasanmis bitmis sayabilseydim, geriye bakmadan ileriye dogru ilerler, icimi saran bu yogun hasret duygusundan kurtulmus olabilirdim. Ileriye bakamayisim yillarca icimde kilitlenip kalan ozlemden. Belkide, her ani yasarken, degerini kavrayip ona gereken onemi verebilseydim bu yogun baski hakimiyetini surduremezdi icerimde. Gerilerde ozlemlerimle odaklasan bircok kisi ve nesneler var. Bu kisi ve nesneler, kendi ozelliklerini kaybedip icimde birer hasret olmuslar. Yegane istanbulun dahi adi anildiginda aklima ilk gelen ucsuz bucaksiz bir hasret. Ve sevdasina doyamadigim o guzel sehrin insanlari, caddeleri, suyu, topragi. Ifadelere sigdiramam icimde biraktigi etkiyi. Sanki kendine sevdalansinlar diye butun canlilara bir buyu yapmis bu sehir. Sonra seni tanidim sehrimin bir bogaz kiyisinda. Aksamin karanligiyla pekisen bogazin butun buyusu senin uzerine yansimisti adeta. Ve sonralari anladimki sehrimdi seni secen bana ozlemlerimin devami icin. Sen bir parcasiydin istanbulun, ustelik birbiriyle benzesen iki kardes kadar bir butundunuz. Ozlemlerim ve sevdam Istanbulla beraber senle buyudu yillarca. Sehrimin benden esirgedigi siginabilecegim ufacik bir koyu senin varliginda bulabilecegimi umit ettim. Istanbulun buyusuyle etkilendigim senle bir ask, sonunda koca bir sevda yarattim. Fakat kendi icimde yarattigim bu sevdayi sana yansitamadim, bundanda kotusu sevdami dogru gosteremedigimde olacak, sevgime karsilik koca bir nefret edindim. Tipki sehrimin beni bir daha istemeyip uzaklara gonderdigi gibi , sende beni yakininda istemedin. Kisacasi ben sevdami yuzume gozume bulastirdim. Ozlemlerimin icinde seni dusunurken, daha bir buruk aci verir senin bana olan nefretin. Belkide bu acimin yarattigi intikamdir seni saran bu rahatsiz edici duygu. Yine sehrimin bir bogazici kiyisiydi seni son gordugum an. Istanbul o aksam butun calimiyla karsimda alayci bir eda takinmisti. Aldirmadim sehrimin alayci tavrina cunku gururum beni terkediyordu senli zamanlarda. Sonra sen geldin nefretin ve kininle birlikte. Dalgali kahkahalara boguldu o an Istanbul. Sehrime kizip gucenemedimde aslinda hakliydi tavrinda. Kirgin ve kizgin bakislarla bakistik son konusmamizi yaparken. En kotusude yinede tereddut etmedim sevdami gercekligiyle yansitmaya. Simarik bir kiz uslubuyla ince ve zararsiz yalanlarla ciktim bu isin icinden. Cunku kendimin olmasada sevdamin gururu onde geliyordu herseyden. Simdi senden ve sehrimden cok uzaklarda, yasamimin kendi icimdeki o ayri parcasinda belkilerin icinde cabaliyorum. Belkilerin en kotusude. Kimbilir? Sen sevgimle hayalimde olusturdugum bir karakterdin sadece. |
Bir gün bir yalnızlığa düştüm yine. Başımın ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım. Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi. "Beni iç" diye fısıldıyordu, "Beni iç". Sonra yalvarmaya başladı: "Ne olur" dedi "Ne olur haydi iç beni". Bir bardak doldurdum, tepeme diktim. Şişe rahatladı, sustu. Hani ellerimiz birbirine değince nasıl oluyorduk ? İşte öyle oldum. Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka türlü atması vardı yüreklerimizin. Onu hatırladım. Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşı karşıyaydık. Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan. Gözlerim gözlerine soruyordu: "Seviyor musun ?" diye. Hep "Evet" diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep "Evet" diyordu. Oysa ki birçok "Hayır" diyen insanlar vardı çevremizde. Örneğin: bir çocuk "Hayır" diyordu, bir kadın, bir adam ve bir başkası, bir başkası "Hayır" diyordu. Hayır'lar arasında ezilmeye mahkumdu evet'lerimiz... Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu "Ne olacak ?" diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum, kadeh kdeh içki içiyordum, fakat bilmiyordum bende ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı. Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona. Bir anafora rastlayıp nerdeydi ? Uzak mıydı ? Belki çok yakındı, kimbilir... Biz onu göremeyecektik. O gözlerimizi kör ettikten sonra saracaktı bizi buz gibi kollarıyla... Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu. Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk kayıklar gördük kıyılarda. Deniz taş atan çocuklar gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu. Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk... Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi. Ellerini tuttum, titredin. Acı acı bir düdük öttü. Bir şeyler koptu içimizden. Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı. Şimdi, o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum... |
Bir Aşk Hikayesi... Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu... Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken.. "Ne hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar... Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar!.." Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.." Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken.. "Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni. Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar!.." Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba? Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!... |
Bana çılgın diyorsun, seni sevdiğim için. Yanılıyorsun, sevmek çılgınlık değil. Sevmek insan tarafımızı bulmamızdır bence. Biraz da yaklaşmamızdır Tanrı'ya zaman zaman. Dünyada sevmeyenlere, sevemeyenlere acımalı. O ot gelip, ot gidenlere acımalı. Sevebilen insan kendini keşfetmiş insandır. Talihli insandır. Çektiği bütün acılara rağmen; mutlu, kıvançlı insandır o. Aşktır yücelten bizi ve derinliğimiz aşktandır. Gerisi boş, gerisi yalan... Aşksa, sevmektir. Durmadan, nefes alırcasına sevmektir... Sevmekle sevilmek ayrı şeyler... Sevilmeyi çoğaltmak, ona bir başka şekil vermek, daha da yoğunlaştırmak onu elimizde değil. Oysa ki sevgimizi dilediğimiz gibi yoğurabilir, dilediğimiz şekli verebiliriz ona. Derinlikse derinlik, yükseklikse yükseklik, genişlikse genişlik... İki kişiye bir dünya... Sevmekte gücümüz var, irademiz, aklımız var. Biz varız sevmekte. Sevmek yaratmaktır bir bakıma. Sevilmekse; yaratılmak. Demek ki biz seninle birbirimizi yaratıyoruz durmadan. Sen beni yarattıkça güzelsin işte ve ben seni yarattıkça güçlüyüm, daha bir insanım. Beni sevmeseydin yine bir şey değişmeyecekti benim için. Sen biraz eksik kalacaktın, biraz sen kaybedecektin. O kadar. Şimdi insanların en güzeliyiz, en iyisiyiz elbette. Seviyoruz... Seviliyoruz... Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim. Karşılık verdiğin anda değil. Birbirimizi yeniden yaratmaya devam edelim... |
Tutuklu Adım Murat. 26 yaşımda, hayatımın baharında bir ***** kurşunla hayata veda etmişim. Evet, ben ölmüşüm. Davul ve zurnalar eşliğinde gittiğim yerden, bayrağa sarılı bir tabutta dönmüşüm. Resimlerim asılmış tanıdıklarımın yakasına ve güzelce yıkanıp, ardından törenle gömülmüşüm. Karım ve ufak oğlum ne yapacaklarını şaşırmışlar, gözyaşları arasında ölüm ile yaşamın ince çizgisinde gitmiş gitmiş gelmişler. Karım 10 gün hastahanede kalmış, onu amansızca uyutmuşlar. Oğluma ise annemler bakmış. Sonraları kendini toparlayıp çıkmış hastahaneden karım, fakat eski halinden eser kalmamış. Aşık olduğum gülümsemesi, gözlerini kırparak şımarması ve hayata hep umutla bakan gözleri kaybolmuş, karanlık bir kader kuşağında yolunu şaşırmış. Hatıralarımıza dalmış karım, sabah güzelinde, akşam en güzelinde gezinmiş. Kimseyle konuşmamış ve dolup dolup taşmış. Benim ve yıldızların haricinde kimsenin görmediği gecelerde, utanmaksızın geceler boyu ağlamış... Şimdilerde hayatını oğluma adadı. Oğlum diyorum çünkü o ufak olmaktan çıktı, artık filinta gibi bir delikanlı. Bana benziyormuş herşeyi. Öyle diyor karım. Yemek yemesi, suratının asılması ve hepsinden önemlisi o muhteşem gülümsemesi.. Hep beni hatırlatıyormuş. Onun giyinmesi, okuması ve hayatında atacağı her adım özenle izleniyor, annesi ve babası tarafından. Tek farkımız, karım ona dokunup konuşabiliyor, ben ise sadece izliyorum. Oturma odasında, yatak odasında, banyoda.. Her yerdeyim. Onlar benim ailem, yaşamasam bile, ben onlarsız duramıyorum... 9 sene geçti ama hala alışamadı karım. İzliyorum, sabah uyanırken istemsiz bir şekilde beni arıyor kolları. Bulamayınca uyanmaktan vazgeçip, tekrar gömülüyor başı yastığa. Bir kaç damla ile ıslandıktan sonra yastık, hüzün dolu gözlerle başlıyor yeni gün. Oysa kollarını doldurmayı çok isterdim. Yaşasaydım eğer, uyandığını farkedince onu daha bir sıkı sarardım, ardından gözlerini açmadan yüzünü şefkatle okşar ve dudağına bir öpücük kondurarak gününü başlatırdım. Gözlerini açınca ilk beni görsün, güneş ardından gelsin istiyorum. Her boynunu büktüğünde saçlarını okşamayı ve vücudumdan çıkarılamayan bu ***** kurşun yerine, karıma sarılmayı özlüyorum... Bugün liseye başladı oğlum. Sabah erkenden uyandı annesi ve büyük bir heyecanla hazırladı üniformasını. Ardından kahvaltıyı hazırladı ve kıyamayarak uyandırdı evladımı. Büyük bir özlem içerisinde izledim, onu titizlikle giydirmesini ve özenle süslemesini. Gitme vakti geldiğinde, bir öpücük kondurdu yanağına oğlumuzun ve sarıldı, bir müddet ayrılamadı. Gözlerimin, gözlerinde olduğunu söylerek uğurladı oğlumuzu. Bana yakışanı yapmalıymış, bana yakışan bir evlat olmalıymış. Bense koşup sarılamadım ona. Doyasıya oğlum diyerek koklayamadım saçlarını. Nasihat etmeli, onu gözlerinden öpmeliydim. Ama yapamadım, burada böyle sessizce izledim ve yüreğimden bir kez daha mühürlendim. Sanki bugün dirilip, tekrar yaşama veda ettim.. Cennete gidecekmişim ben, şehitmişim çünkü. Oysa özlemim o kadar büyük ki.. Sadece bir gün isterdim beni burda tutanlardan. Bir günlüğüne yaşama dönüp, tüm günümü karım ve oğlumla geçirmeyi dilerdim. Sabah onunla uyanır, bana sarılmak isteyen kollarını doldururdum. Tüm günümü onlarla geçirir, doyasıya yaşardım. Her bir anın kıymetini bilir ve saniyeler geçmesin isterdim. Oğlum ile basketbol oynar, ona aşk hayatını sorardım. Umarsızca tavsiyeler verir, nasihatlar ederdim. Karımın yerine yemekleri ben yapar, elleri acımasın diye bulaşıkları da yıkardım. Elbiselerimi sağa sola atmaz, onu hiç üzmezdim. Akşam olupta hava kararınca balkonumuza çıkar, ailemi kollarıma alarak gökyüzünü izlerdim. Hep izlendiklerini, benim onları asla bırakmadığımı ve bırakmayacağını anlatırdım. Ağlamamalarını ister, her bir gözyaşlarında benim çektiğim acıyı tarif ederdim. Oğluma defalarca sarıldıktan sonra yatağına yatırır, uyuyuncaya kadar başında beklerdim. Uyurken hep yapmak istediğim ama yapamadıklarımı dile getirir, hissettirmeden yavaşça öperdim. Ardından yatak odamıza giderek, geceliğinin içinde karımı seyrederdim. Işıklarımızı kapatır ve onu kollarımın arasında saklardım. Hep özlediğim saçlarının arasında ellerimi dolaştırır, gözlerini dudaklarımla kapatırdım. Hasret olduğu güven duygusu ile onu uyuttuktan sonra, hasret olduğum boynuna kapanır, kokusunu doyasıya içime çekerdim. Son bir feryat koparırcasına yanağına bir buse kondurur ve tekrar ölürdüm. Çok mutlu olur ve asla ağlamazdım. İşte sadece bu bir gün için, tüm cennet hayatımı yakardım.. Oysa ben, üzerine en güzel hatıralar ve duygular yazılan, ardından acımasızca yırtılan bir mektubum. Bu kadar kısa ve talihsiz oldu hep benim umutlarım. Aileme dokunamıyor, onları koklayamıyor ve öpemiyorum. İzlemek ve hatıralarımı dinlemekle yetiniyorum. Çığlıklarım bile duyulmuyor bu koca sessizlikte. Hep yazıyorum çünkü onları çok özlüyorum. Buradan sizlere sesleniyorum çünkü hepinize özeniyorum. Sizlerin de aileniz var ve bir çoğunuz babasınız. Ben ise bir talihsizim. Sizlerden tek farkım, yaşamak yerine bir kaç odadaki fotoğraflarda hapisim... |
SEVGİ KUTUSU Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı, küçük bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı. Küçük kız paketi getirip; "Bu senin babacığım" dediğinde adam çok üzüldü. Acaba o kaplama kâğıdı için gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir gece önce yaptığından utanarak kutuyu açtı fakat kutunun içi boştu. Adam, küçük kızına yine çıkıştı; "Birine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?.." Küçük kız ağlamaya başladı; "O kutu boş değil ki baba ! İçini öpücüklerle doldurmuştum !..." Adam o kadar çok üzüldü ki, koşarak kızını kucaklayıp, sarıldı. Beraberce ağladılar. Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı. Kimbilir belki de pek çoğumuza böyle bir kutu verilmiştir. İçindeki hediyenin sadece bir simge olduğu, ve gözümüzle göremediğimiz sevgilerle, öpücüklerle dolu bir hediye kutusu. Zor zamanlarda bu tarz hediye kutularını çıkarıp içine bakabilmeyi başarmak, mutluluğun anahtarlarından biri olabilir . |
Bilemezdim Yurt Dışına gitmek için hazırlık yapıyordum. Herşey hazırdı artık geri dönmeyecek bu şehri ve herşeyi bırakıp gidecektim. Vize işlemlerini yaptırmak için Ankara'ya gitmek üzere bilet aldım. 14 numaralı koltuk cam kenarı yanımdaki koltuk boştu. Rahat rahat gidicem dedim içimden.. Ertesi gün otobüs kalkıyordu. Babama el salladım biraz ağlamaklı tam otobüs kalkıyordu yanıma birinin oturduğunu farkettim. O kişinin daha sonra hayatıma gireceğinden haberim bile olmadan selam dedim. _ Selam küçük hanım dedi. _Biliyorum şaşırdınız ama gitmeye son anda karar verdim ve bu koltuktan başka boş yer yok. _Önemli değil, otobüs benim değil dedim. Böylece arkadaş olduk sürekli konuşuyor sohbet ediyorduk. _ Ankara' ya neden gidiyorsun dedi? _ Almanya' ya gidicem vize almak için dedim. Bende dedi. Bende gidicem. Sevinmiştim böylece konsolosluktada beraber olacaktık ona alışmıştım. Sabah erken saatte ordaydık ve randevumuza daha 4 saat vardı. Zaman geçirmek için biraz gezelim dedik ve kahvaltımızı yaptıktan sonra gezmeye başladık biz farkında bile olmadan aslında olan olmuş ve biz bir birimize aşık olmuştuk. Korkuyordum ona aşık olduğumu hissediyordum. Zamanda geçmek bilmiyordu sanki. inadına durmuştu bütün saatler. Güllerle dolu bir parkta oturmuş kuşları seyrediyorduk elini uzattı titriyordum. Benim ona aşık olduğumu hissetmesinden korkuyordum. _ Biliyormusun ? _Keşke seninle eskiden tanışmış olsaydık ne güzel olurdu dedi. Sustum. Elimi tutuyordu ve biz çoktan aşık olmuştuk saat yaklaşmıştı. Konsolosluğa gittik ve başvurumuzu yaptık cevaplar 2 gün sonra postayla gelecekti. Geri dönüyorduk. O akşam otobüste saatlerce bir birimize baktık. Ayrılmak istemiyorduk bir birimizden onun bakışlarından belliydi benim sözlerimden. Geldiğimizde babam garajda beni bekliyordu. Bir birmizin telefon numaralarını aldık ve buluşmak için söz verdik. Ertesi gün öğlede cafede beni bekleyecekti gittim. İkimizin de suratı asık saatlerce oturduk. Ve postadan gelecek olan cevabı merak ediyorduk. O giderse ben dayanamazdım onu yeni bulmuşken kaybedemezdim. Ve posta geldi ben gidiyordum hemen onu aradım ve sordum cevap geldimi diye evet dedi. Söyle dedim gidiyormusun hayır dedi ya sen? Telefonu kapattım ağlıyordum cevap veremedim. Ona evet diyemedim. Telefonuma gelen mesaj da şöyle yazıyordu _ Biliyorum gidiyorsun.. Böyle olmasını istemezdim.. Benimle evlenirmisin? Ama ben gitmeliydim ve gittim cevap bile yazmadan... Bitti.. Herşey... Şimdi herşey için çok geç ama keşke kalıp onunla evlenseydim.. |
Mevsimsizim Karanlık sularda uzuyordu Sokak lambaları Ve uzadıkça dağılıyordu şehir…. Sokak lambasına yaslanmış, balıkçıları izliyorum. Islak ağları hazırlıyor nasırlı elleri, umutlarını katlıyorlar yığıntılarda. Ay yorulmaya başladığında dökülecekler mavi yollara. Ürkütücü sessizliği…mevsimin bu aylarında başıboş bırakılmış küçük bir kasaba burası. Hani yaz tatillerinde dolup taşar ya, her bankın önünde çekirdek kabuklarının olduğu, renkli ışıkların altında uzatılan külahlarda küçük mutlulukların tadıldığı, yeni “merhaba”ların, hatta gönülde yeni kıpırdanışların başlandığı…ve hep bildik vedaları olanlardan. Ne zaman yalnız kalmak istesem, terkedilmiş sahillere vururum kendimi. Boş caddelere baka baka, ayak izlerinin ardı sıra hayaller kurarım gidenlere. Yitik sesleri olur ıslığım ve derin bir nefeste soluklarım yalnızlığı. Sahil boyu uzanır kale duvarları. Sur diplerinde sabaha sızacak ayyaşlar, sönmüş ateşin etrafında şarap şişelerinde yansıyacak güneş. Gece kim bilir neleri saklar kendinde, kaç küfür savrulur yıldızlara ve kaç taşta sektirilir isyanlar dalgalı sularda, bilinmez. Oysa bildik acılardır insanı kahreden ve hep bildik çaresizlik. Hele ki kör bıçaksa aşk...kesikleri kapanmaz, kanar…acır…acıtır. Yalnız adımlamak buraları ve dolaşmak anılarda gözü yaşlı. Keşkelerim dökülür yağmurla yanaklarımdan ve suskunluğum… ve yorgunluğum… ve yokluğun daha ne kadar acıtır canımı! neden acıtır! Mum ışığında küçük bir masada beş kişiydik, türküler dolduruyordu geceyi ve şiirler… Kağıt bir peçeteden beyaz gül bırakmıştın avucuma. Gözlerimde susmuştun hani, gözlerinde susmuştum. Sigara dumanında şekil şekil yükselirdi yüreğindeki yangınlar. Peş peşe sarardın özlemleri hazan yaprağına. Efkarları sen çekerdin, karanlığında ben tüterdim. Anason kokardı şarkılar, ince belli bardakta demli bir çayda yudumlardın sarhoşluğu. Buralar deniz kokar, ayaklarıma serilir laciverte çalınan mavi. Martılar kanat açar, ben uçarım gözlerinde. Gümüş balıklar geçer kurşun misali, tuzunu bırakır dalgalar, mavi yarama. Ay yükselir, sular çekilir, birkaç deniz yıldızı kalır baş başa ölümle. Bir de ben sensizlikle. Kaç kırışmış şiirimsin! Ne ölçüsünü buldum, ne sesini. Sil baştan kaçıncıya başladığım yazısın belki de ve anlamını bulamamış karalamalarsın. Bir rüzgarda savrulan isyanımsın “sen benimsin” diyemediğim. Sonu bildik öyküdeyiz aslında. Adamı sen, kadını ben. Aşksa satır aralarında kalır, hep anlatılan “ bir varmış, bir yokmuşta”. Renkler düşer uykulara alaca bulaca. Rüyalar bile yorgun. Olmadık anlarda düşersin yastığında yokuş aşağı ve irkilirsin ya, işte senin yanında sensizliği yaşamak öyle.Göğsüne yaslı saçlarımda dolaşırdı parmakların ve bakardık bu sahilde uzaklara. Şimdi daha da uzağa bakıyorum yer gök dipsiz kuyu, sınırı yok. Adaların ışıklarını sayardık…Karanlıktayım şimdi.Karşı kıyılarda rengarenk ışıklar düşüyor sulara, tepe taklak adalar. Aşk tepe taklak. Avucumu kanatıyor kağıttan beyaz gül, karanlık sulara bırakacağım birazdan. Birazdan geceyi bölecek ve dağılacak sularda, kaybolacak sen gibi. Bir mayıs akşamıydı baharı taşıyan gelişin. Ama gitmem gerek bir tanem, belki bu yüzden mevsimsizliğim. Saçlarımda hazan, tenimde temmuz, gözlerimde ağustos kıvılcımları, sevda bir adımı eksik, topal şubat. Sesimde nisan ve yüreğimde hep aşk “aralık”…dedim ya mevsimsizim. Karanlık sularda uzuyor Sokak lambaları Ve uzadıkça dağılıyor şehir gözlerimde. Hele ki bir de aşk yoksa doğan günde, yaşanır mı be! ! ! *Karanlık sularda uzuyor Sokak lambaları Ve uzadıkça dağılıyor şehir gözlerimde. |
Bir Sevgi Hikayesi Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı.. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa.. Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı.. Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan.. İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da.. Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü.. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!.." |
Hazan Ve Hüzün http://img110.imageshack.us/img110/1364/dsc03908py8.jpg İçeri girdiğimde kendimde değildim, garip bir havası vardı duvarlarda okuyamadığım yazılar tablolar içinde duruyordu. Kenarları tezhipli, tezhibi de beni buraya getiren Rahmi amcadan biliyordum. Karı koca müzehhipdi ve bizim ahşap evin karşısında evleri vardı ve tabii bir sürü de öğrencileri. Buradaki birçok tabloyu da belki de onlar süslemişti. Loş ışıkların hâkim olduğu bir salondan aydınlık bir odaya geçtik ve oturduk. Bir masa vardı hafiften eğik, garip bir masa ve masa başında bir sürü kamış, kalem ama uçları ayrı kesik. Kâğıtlar diğer köşede, sarısı beyazı hafiften kahverengiye çalanları. Küçük cam şişeler içinde mürekkebi gördüm ve rengine vuruldum ilk anda. Rengi değişik geldi bana, şişede olduğundan mıdır nedir, ne siyah ne de lacivert gibi göründü. Aklıma bir anda okulda gördüğüm dünya haritası geldi. Hâkim olan mavilikler ve kara parçaları. Okyanusların ortasına gidildikçe laciverde yakınlaşan mavi, nedendir aklıma gelivermişti işte. İçimden geçen garip düşüncelerin kaynağını o anda anlayamamıştım ama şimdi daha iyi idrak edebiliyorum. Tüm o alakasız düşüncelere dalmamın tek sebebi heyecanımdı. Bir süre sonra içeriye orta boylu, saçlarında akların çoğunlukta olduğu ve hatta kirli sakalına da hiç durmadan hücum ettiği biri girdi. Boynuna asılı gözlüklerini burnunun ucuna koyup “hoş geldin” dedi Rahmi amcaya, ardından bana döndü uzunca bir süre baktı durdu sadece. Utanmıştım, başımı öne eğip sadece durdum, doğrusu da buymuş zaten bunu da epeyce bir zaman sonra öğrenecektim. Yaşım daha on bir, mektebe gitmem lazım gelirken oradaydım ve ortadaydım… Annem doğumumda beni göremeden göçmüş, babam ise bir ay evveline kadar beni hiç yanından ayırmamış. Genelde göçebe hayatı denilebilecek bir hayat sürmüşüz, ben yedi yaşına gelene kadar. Zaten hafızam adam akıllı yedi yaşımdan sonrasını hatırlıyordu. Bir ay evvelinde de babamın yaşlı bedenini buldular Cankurtaran’da bir merdiven başında. Ben o saatlerde evde babamı bekliyordum, okumam için ödev verdiği kitabı bitirmenin heyecanı gözlerimde ve gözlerim kapıda duruyordu. Ben babamı beklerken uyuyakalmışım ve sabahın erken bir saatinde kapının vurulmasıyla uyandım. Heyecanla koşup açtım babam diye ama karşımda babam değil bir başkası duruyordu. Bekçi Hasan amca, hemen arkasında da Rahmi amca bana bakıyordu, yüzlerinden düşen bin parça. Evet, bu deyimi bir gün önce bitirdiğim kitaptan öğrenmiştim ve çok hoşuma gitmişti. Mest olmuştum açıkçası ama nereden bilebilirdim ki bu kadar yakın bir zamanda kullanmam lüzum edeceğini. Güldüm “ne o Hasan amca yüzünüzden düşen bin parça” dedim Rahmi amca hemen atıldı “Hadi aslanım girelim içeri de öyle konuşalım” dedi. Yaşça Bekçi Hasan amcadan büyüktü ve daha olgundu, çoğu kişi onun için “medrese terbiyesi almış” derdi ama ben hiçbir şey anlamazdım. İçeri girer girmez masanın başına oturup koca bir adam gibi beni de karşılarına oturttular ve ben henüz on bir yaşındaydım. “Bak evladım” dedi Rahmi amca, olgun tavırları sesine aksetmişti “koca adam oldun ve artık bazı şeyleri anında öğrenme hakkın var. O yüzden ne senden bir şeyler saklamak doğru olur, nede bu gerçekleri bir süre sonra başka yerlerden öğrenmen. Koca adam oldun dedik ya işte şimdi senden koca bir adam gibi davranmanı istiyorum, söz veriyor musun?” dedi. Ben bir şeyleri tahmin etmeye başlamıştım. Babam dün gece eve gelmemişti ve ben sözümü çoktan vermiştim. “Evladım baban dün gece kalp krizi geçirmiş, yolda bir köşede bulmuşlar” dediği anda Bekçi Hasan amca lafa girdi “sabah aldık haberi karakolda, baban vefat etti evladım” dedi. İçimden, verdiğim sözün muhasebesini yapmaya başladım. Şuan itibariyle koca bir adam ne yapardı, açıkçası onu da pek iyi bilmiyordum. Aklıma bir anda yan komşumuz Münevver teyzenin vefatında bağırıp çağıran kızını sessizce uyaran Hakkı amca geldi, hiç ağlamamıştı ve bağırmamıştı da. Bir anda onu gözlerim önüne getirip, onun gibi sağlam durmam gerektiğini düşündüm. “Başın sağ olsun oğlum” dedi Rahmi amca, ben o sırada babama bir daha hiç sarılamayacağımı hatırladım. O düşünceye rağmen on bir yıllık ömrümün en değerli cümlesini kullandım “Dostlar sağ olsun… Allah rahmet eylesin…” Ve nihayetinde bir ay sonra küçük camlarından ışık süzülen bu yerdeydim. Yaşlı amca oturdu masasının başına ve gözlüklerini indirdi burnunun ucundan. Bir kez daha baktı gözlerime “Senin gözlerin neden nemli evladım” dedi, ne dediğini anlamamıştım. “Nemli değil gözlerim, ağlamadım da” dediğim anda lafa girdi ve “Ben anlarım evladım sen pek ağlamamışsın o yüzden gözlerin hep nemli bakar olmuş.” Rahmi amca “Azizim bahsettiğim konuyu bir kez daha açmayı lüzum görmüyorum, bir sakıncası var mı?” “Lüzum yok dediğin gibi Rahmi, delikanlı artık benim çırağımdır, bende çırak evlat gibidir ve hatta daha da ötedir” dedi, Rahmi amca bana dönüp “evladım evdeki eşyalarınızı bizim evin altındaki boş odaya alırız ister orada kalırsın ister burada tamam mı?” diye sorduğunda başımı salladım sadece. Artık çıraktım bir sanatkârın yanında ve artık bir hocam, bir ustam vardı. Hocam ile beraber kapıya kadar geçirdik Rahmi amcayı ve selametle yola koştuk. O küçük evde öğrendiğim ilk yer mutfak oldu ve hocamın ilk dersi de çayı nasıl demleyeceğim ile ilgili oldu. “Evladım gelip gidenimiz çok olur onlar da çok sever bu can suyunu ben de çok severim, o yüzden çayı iyi demlemen lüzum eder bilesin, şimdi beni iyi izle…” İlk izlemem öyle başladı, muhterem hocamın yanında, genelde izliyordum ve dinliyordum. Pek hürmet gören biriydi hocam, ondan çok önemli şeyler öğreneceğimden emindim. Misafirlerimiz eksik olmuyordu hattatlar, yazarlar, müzehhipler, neyzenler ve hatta siyasiler bile geliyordu. Hepsi de çayı çok seviyordu, öyle günler oluyordu ki üç demlik çay bitiyor dördüncüsü ocaktayken hocam sesleniyordu “doldur Sâki çay doldur” diye. Adım bundan sonra Sâki olmuştu ve yeni ismime alışmam zor da olmamıştı. Zira bütün gün çay doldurup hocamı izlemekten başka bir şey yaptığım yoktu. En çok neyzenlerin ve yazarların geldikleri günler keyif veriyordu. Neyzenler hocamın düsturu ile ney üflemeye başladığında çaydanlıklar elimde şıngırdamaya, ellerim titremeye başlıyordu. Siyasilerde çok sıkılıyordum çünkü değişik tabirler kullanıp pek sıkıcı konulara giriyorlardı. Zaten hocam da karşılarında genelde sessiz kalıp dinliyordu. Yazarlar ise ayrı bir âlem, kimisi çıkacak olan kitabı için hat istiyordu, kimisi ise sadece dua. Ve yine hocamın düsturu ile beyitler okunuyor, hikâyeler anlatılıyordu. Hocamın, keza benim en çok sevdiğim hikâye Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesiydi. Aman Allah’ım nasıl bir imtihandır ki her iki sevdiğini de böyle zor durumlara salarsın. Hikmetine sual olmaz sen her şeyin en iyisini bilirsin. Her yazar, şair farklı cümlelerle süsleyip anlatırdı, her biri ayrı bir hikâye gibi gelirdi bana ve her seferdi mest olurdum. Bir vakit orta yaşlarda ince bıyıklı geniş alınlı biri geldi, şairdi. Hali bir garip geldi bana sanki günlerdir uyumamış ve bir sabah erkenden huzur bulmak üzere kendini hocamın fakirhanesine atmıştı. “Çok yanlışlar yaptım efendim” dedi ellerini önünde adapla bağlamış bir halde ve devam etti “yanlış düşünceler içinde yıllarca kendimle ve bir çoğuyla cebelleştim lakin anladım ki yıllardır bizleri canlar yakmaya, kalp kırmaya, bizlerden gayrisine küfürler yağdırmaya ve hatta amansız kavgalara dalmaya iten düşüncemiz bir yalanmış…” dediği anda Hocam lafa girdi “evladım bir hayli fazla düşünmüşsün ve kanaatim odur ki pek de ince düşünmüşsün ve hatta görüyorum yorgun düşmüşsün, şimdi bu fakirin bir çayını iç de kendine gel, bizim Sâki’nin çayı hoştur, kendine getirir adamı, ondan sonra sohbetimize devam ederiz” dedi ve seslendi bana “Sâki çayımız demli olsun, halimiz derin vesselam…” İşte o gün en hoş çayımı demlemiştim bundan eminim ve çaydan sonra hocam ile sohbete devam ettiler. O sıra pek duyamadım, dışarı çıkmam gerekmişti. Ama o yüzü hiçbir zaman unutmadım ve yıllar sonra ince bıyığının devamı olarak bir de sakal bıraktı, zamanla beyazladı, zamanla işinin üstadı oldu ve ben hiç unutmadım hocamın yanına geldiği o dehşet dolu hali, şükür ki çok uzaktı o halden… Bir gün çok büyük bir hat yazdı hocam. Çok hoştu ve günlerdir onunla ilgilenip üzerine titriyordu, biter bitmez kolumun altına sıkıştırıp “Sâki bunu hemen Rahmi amcana götürüyorsun, o ne yapacağını biliyor bırakıp geliyorsun” dedi. Bunun üzerine hemen yola girdim, epeydir mahalleye uğramıyordum, hocamın evinde kalmak hem kolayıma geliyor, hem de huzurlu oluyordum. Kapılarını tıklayacağım vakit eski evimize bakmak geçti içimden, arkamı döndüğüm, babamı en son içinde gördüğüm evimize. Rahmi amcaların kapısını vurmaktan vazgeçtim usulca kafamı çevirip yürüdüm eski evimize doğru. İlk başta dikkatimi çekmemişti çünkü ben evi perdeli bırakmıştım ve yine perdeliydi. Bizim eşyaları ise mahalleli toparlamıştı. Fark ettiğimde şaşırdım sonra anlamlandırdım ki “demek ki Zeliha abla kiraya vermiş evi.” Pencerenin önüne gelip içeriyi görebilmek için parmak uçlarıma güç verdiğim anda perde sallandı ve bir anda açıldı. Öylece dondum kaldım, elinde su kabıyla bir kız pencere önündeki çiçekleri sulamaya çıkmış. Ben öylece bakakaldım, içimden geçirdim bir anda “nesin sen in misin cin misin yoksa bir peri misin yok yok sen başka bir şeysin, yoksa cennetten firari bir huri misin?” Ben kendime geliyordum ki ey Allah’ım nedir bu, nasıl bir haldir, bir de bana gülmez mi, ben bittim tükendim, dizlerimde derman iliklerimde zerre can kalmadı. Yığılmamak için olduğum yere, döndüm arkamı gülen gözlere ve hızla yürüyüp Rahmi amcaların kapısını çaldım. Yenge çıktı, garip halimi hemen anladı, uzattım elimdeki sayfayı “Yenge, Hocam gönderdi, Rahmi amca biliyormuş ne yapacağını, ben gideyim hocam bekler” diyip aynen yollandım oradan. Yenge “evladım içeri gel bir ayran iç” diye seslense de arkamdan, dönüp bakmadım bile, bakamadım ve kaçarcasına uzaklaştım eski mahallemden. Hocamın yanına döndüğümde o garip halim devam ediyordu. Bir çay doldurdum kendime ve bir de hocama gelip oturdum yanına. Farkında değilim üç yudumda o demli, sıcak çayı bitirmişim Hocam dönüp “hayrola Sâki nedir bu hal, ne oldu” diye sormaz mı? Eyvah ki eyvah ben ne derim hocama “yok bir şey hocam” diyebildim sadece. “İnanmadım açıkçası, evladım Sâki bu sıcak çay üç yudumda öyle kolay bitmez ama hadi bakalım” dedi ben başımı eğdim, mübarek daha fazla sıkmadı anladı halimden, devam etti işine. Düşünceli günler başlamıştı, oysa o güne kadar hiç de derin düşüncelere salınmamıştım. Yaşım da daha küçüktü, yaşadığım şeyin adını da tam anlamıyla koyamıyordum. Neydi tüm bedenimi ve her zerremi usulca zapt eden şey… Epeyce bir zaman geçmişti çıraklığa kabulümden bu yana ama bir kez olsun elime o kamışı almamıştım. Hocam “al evladım” demeden de aklımdan bile geçirmiyordum. Saygım, edebim bu nokta da beni hiç bırakmıyordu, yıllar usul usul geçiyordu… Cama çiçek sulamaya çıkan güzeli gördükten sonra korkuyordum mahalleye gitmeye ama elden ne gelir. Bir ay kadar sonra yine götürdüğüm başka bir eser için Rahmi amca haber göndermiş “tezhip bitti çerçevesi de tamam gönder kıymetini bilip iyi kollayabilecek biri…” diye. Sabah erkenden hocam “hadi evladım git de getir bakalım ne hale bürünmüş bizim evlat” dedi, eserlerine hep evlat derdi, isim takmazdı, bazılarına ise haylaz diye hitap ederdi. Haylazlar pek bir zorlamış olanlardı yahut bir hayli ruhuna dokunanlar. Süslüler vardı onlar hep bir başka dururdu. Sanki saraylı havasını takmışlardı üzerlerine ve genelde bunlar büyük şairlerin beyitleri olurdu; “Gitti Mecnûn hane-i aşkı bana ısmarladı Bir harab hanedir kalır divaneden divaneye” Bu beyit beni fena halde etkilemişti, ben okuyamıyordum çünkü Arap alfabesiyle yazılıyordular. İnce bıyıklı geniş alınlı şair aylar sonra geldiğinde köşede bu beyti görüp okumuştu elini omzuma atarak, sonunda da “Üstad Hilleli Mehmed Fuzulî” demişti. Girdim yola heyecanım ise bütün damalarımla beraber kalbime de baskı uyguluyor. Adımlarım zaman zaman hızlanıyor, kimi zaman yavaşlıyor ama akıbet hep aynı oluyor ben o mahalleye varıyordum. Sanki adımlarımı duyuyordu da, Rahmi amcaların evine varıp kapıyı çalacağım sırada o da camda bitiyordu. İmtihanımın git gide daha bir can yakıcı olacağını hissedebiliyordum ve aklıma bir anda o süslü eserler arasında yer alan Hilleli Üstad Fuzulî’nin beyti geldi ve çalmadan kapıyı, çevirdim başımı korkmadan. Camdaki güzel menekşeleri seviyordu, tam o şefkatle severken çiçeklerini gözlerimin farkına vardı sonra bir tebessüm, sonrasında bir utangaç bakış hafiften salınış en sonunda çekilen tül. Aslında bir tebessümü bile yetmişti benim aklıma izin vermeme ve neden buralara geldiğimi hatırlamak için zihnimi yoklamama. Bana fena halde bir şeyler oluyordu… Eseri aldım geliyordum hocamın fakirhanesine doğru. O hep fakirhane dediği içinde ben de fakirhane derdim, hocamın fakirhanesi. Yıllar geçiyordu biz farkında olmadan. Hocamın saçlarına ve sakallarına hâkim olan beyazlıkların farkına varabiliyordum ve ben de büyüyordum. Babamın vefatından bu yana üç yıl geçmişti. Ve ben bu üç yıl boyunca hocamın yanından hiç ayrılmadım. Geçen üç yılda sadece sâkilik yaptım ve izledim. Sohbetleri dinledim, öğrendim, idrak ettim. Zaman zaman gelen Dervişlerin dillerinden düşmeyen Allah(cc), Muhammed (sav) lafızları benim de içime, en az onlar kadar huzur veriyordu. Kimisi Mevlevi, kimisi Kadiri, kimisi de Nakşi idi ama hepsinde ayrı bir hal ayrı bir sohbet konusu vardı. Sabırsızlanmıyordum ortaya eser koyabilmek için hatta böyle bir iş yapabileceğimi hiç mi hiç düşünemiyordum. Abartılı gelecek belki ama hocam dururken yanı başımda ben elime o ucu kesik kamışı alabileceğimi sanmıyordum. Her sabah hocam kamışlarının uçlarını düzeltirdi. Çok eskiden gelen bir âdeti de yerine getirerek yapardı. İlk kez bir sabah gösterdi bana içi boş olan odayı. İçinde hiçbir eşya yoktu ve küçük de bir penceresi vardı sadece. İçi kamış parçacıklarıyla doluyordu. Hocam “evladım gel ve dinle, eskiden gelen bir adettir hattat kamışlarının tozlarını bir odada biriktirir yıllarca. Odalar dolarmış zamanında, öyle eser verenler olurmuş, öyle üstadlar yani. Odalar dolunca kapısı kapanır küçük camlarından içeriye tozlar atılırmış. En sonunda hattat vefat edip dünya değiştirince de bu talaşlar, tozlar toplanır kefenlenmeden evvel yıkanacağı vakit suyu bu talaşlarla ısıtılırmış. Bizde bir âdeti yerine getirmeye çabalıyoruz bizimde suyumuzu bunlar ısıtacak inşallah.” Anlattığı çok hoştu ama sonu hiç hoşuma gitmemişti. Çünkü sevmiyordum babamın vefatından sonra ölümden konuşmayı ve biraz olsun bu endişem suratıma da aksettiğinden hocam daha fazla konuşmadı ve çaya bakmamı istedi. Üç yıl sonra öğrendiğim bu adet üzerine rüyalar bile görmeye başlamıştım. Bir gece hocamın vefat ettiğini ve suyunu o talaşlarla, ben ısıtıp hocamı yıkadığımı gördüm. Uyandığımda kan ter içindeydim ve o gece bir daha uyuyamamıştım… Yaşım ilerledikçe değişik hallerin değişik sonuçlarıyla karşılaşıyordum. Her ay en azından iki kez Rahmi amcaların evine gitmem gerekiyordu ve ben o gidişleri iple çekiyordum. Sadece bir bakış, belki bir tebessüm için diken üstünde bekliyordum koca ay. Böylelikle yıllar geçti ve bendeki yangın hali git gide önüne geçilemeyen bu durum oldu. Zordu ve iyice zorlaşıyordu adına Camgüzeli demiştim ve küçük odamın pencere kenarında orta boy bir saksıya cam güzeli tohumları dikmiş sıcaklarda açmasını bekliyordum. Kapalıçarşıda tohumu satan ağabeyin tembihlerini aklımdan çıkarmıyordum. “Dikkat et naziktir, direkt güneşe koyma yanar” demişti, ben onun yanmasına mahal verir miyim hiç, ben yanarım da, atarım kendimi yangınlara güneşlere de izin vermem yanmasına. Bir sabah hocam rahatsızlandı ve Hekim Ahmet beyi koşup evinden çağırdım, çok korkmuştum yaşı da epeyce ilerlemişti. Hekim Ahmet Bey etraflıca bir muayeneden sonra “efendim dikkat edin kendinize unutmayın yaşınız artık yetmişe dayandı yormayın artık bünyenizi, siz eskiler yaylalarda büyümüşsünüz bir şey olmaz size ama yine de dikkat edin” dedi ve bir şurup iki de vitamin yazdı. Korktuğumu fark eden hocam “Sâki korktun mu yoksa, sakın ha korkma teslim olmayı bil” dedi. Ben ise hiç aldırmıyordum, ben on bir yaşında büyümüş, koca adam olmuştum daha fazla büyümek en azından o vakit istemiyordum. Neyse ki Hekim Ahmet Bey’in dediği gibi hocam yaylada büyümüştü ve bünyesi sağlamdı çok şükür. Toparlamıştı tez zamanda ve biraz olsun tavsiyelere uyup kendini az yoruyordu. Yedi yıl geçmişti ve ben hala bir kez bile hat kamışını elime almamıştım. Ama her şeyi zihnime çiziyordum, harfleri nasıl yerleştiriyor, noktaları ne düzenle ekliyor. Hepsi hepsi zihnimdeydi ama bir kez olsun düzeltmek için bile elime hat kamışını almamıştım. Yaşım on sekiz tam deli çağlarım ve yazları bekleyemez havalarım. Çünkü camgüzeli yazın açıyordu penceremin önünde ve ben her gece ona bakarak uykuya dalıyordum. Adabı öğrenmiştim yedi yılda, nerede konuşup nerede susmak gerektiğini ve en önemlisi çay demlemeyi öğrenmiştim. Dervişleri ve hocamı sarhoş eden çay tamamen Sâki’nin elinden çıkıyordu artık. Ve yaz çoktan gelmişti tomurcuklarını patlattığını sabah kalktığımda gördüm camgüzelinin. Bu günün hep böyle neşe içinde geçmesini diliyordum. Bir haftadır ara ara baktığı, üzerinde çalıştığı eserini bitirmişti hocam, epeyce de büyüktü. Sevindim, yine Rahmi amcanın evinin yolunu tutacaktım ve tabii ki adımlarımdan geldiğimi duyanı, onu görecektim. Hocam güzelce sarıp sarmalayıp verdi emaneti ve “tez gidip tez gelesin evladım” dedi. Artık ciddi ciddi camdaki güzel ile konuşmayı düşünüyordum. Ama nasıl? Bir yolunu bulup gecelerce hayal ettiğim düşünceleri ona da bildirecektim. Ciddi düşünüyordum ve hepsinin sonuna da çaresiz “Ya kısmet!” diyordum. Ben adımlarımı yavaşlattım kalp atışlarımın aksine. Uzun bir nefes çektim içime peşinden derin bir bakış, Cam güzeli yine camda, onun bakışları da ne bakış. Korkmuyordum bunca yıldan sonra bakmaya, o yüzden kaçırmadım bakışlarımı, o da kaçırmadı ama anlayamadığım bir şey vardı, seziyordum. Yüzüne anlam veremediğim bir hüzün hâkim oldu bir anda, sonra benim hep nemli bakan gözlerim gibi gördüm gözlerini, nemli… Durmadı o halde kaçtı içeri ve bir kez daha tüller çekildi. Vurdum kapıyı, Rahmi amca çıktı verdim emaneti “Evladım bitince ben haber veririm yine” dedi ve ben de “Tamam Rahmi amca” diyip düştüm yola. Aklımda sadece camdaki güzelin hüzün dolu bakışları vardı. Vardır bir hayır, diye geçirip içimden devam ettim yoluma. Bir ömür oluverdi önümde Rahmi amcanın çalışma vakti “ne zaman biter de gitmeme bahane çıkar” diye düşünüyordum. Üstelik niyetimi de sağlamlamıştım, Rahmi amca ile konuşacaktım durumu. Yedi yıl geçmişti ilk gördüğüm günden bu yana ve yedi yıldır kaymamıştı gönlüm bir başkasına. Söyleyecektim “Rahmi amca durum böyle böyle, yedi yıl o pencereden, ben sizin kapının önünden kısa süren bakışmalarla geçti. Yandım…” diyecektim. Camımın önündeki camgüzeli de dolgun bir şekilde açmış iyice güzelleşmişti, Allah’ım, güzellikler sana ait. Haber gelmiş uzunca bir zaman sonra eser hazırdı ve gidip almak kalmıştı sadece. Çıkmadan evvel garip garip baktım camgüzeline ve düşüncelerimden bahsettim, o sıra anlayamadım. Zannettim ki benim durumum ayan oldu da üzüldü halime, ondan hüzünlendi. Sanki boyun büktü renkli yaprakları. Sanki renklerini hafiften döktü. Besmele ile çıktım yola adımlarım seri, yürüyordum dünyayı adımlar gibi, sokağın başına geldiğim anda Cam güzelinin son gördüğümde fark ettiğim burukluğunu anlamıştım. Rahmi amcaların evinin hemen karşısında, bizim eski ev ve penceresinde menekşe ile bir güzel olan ev. İşte o evin önünde bir tane eski model kamyon, kasası eşya ile dolu. Adımlarım yavaşladı, bir süre sonra durdum. Yürümeye cesaretim yoktu, oysa bu gün mutlaka… Rahmi amcaların kapısına zor bela geldim, gözüm hep kamyonda, gözüm evden bir şeyler çıkaran gençlerde. Çaldım kapıyı, Rahmi amca çıktı, içeri davet etti girmedim sonra sordum “Hayrola taşınan mı var mahalleden” hemen verdi cevabı “Evet evladım karşı komşu, sizin eski evin kiracısı memlekete dönüyorlarmış” dedi yıkıldım. “Şehrimi terkinden korkuyordum şehrin sensizliğini yaşayacağım” diye geçirdim içimden, tam o sırada elinde saksısı ile biri çıktı dışarıya. Yürüdü, yürüdü, yürüdü yedi yıldır ilk kez duyduğum sesi ile “Rahmi amca yenge evde mi çağırabilir misiniz?” dedi ben öylece bakakaldım gördüğüm ilk gün gibi. Yenge hemen geldi “köye götürmüyorum hediyem olsun sizlere, iyi bakın onlara buranın havasına alışmışlar yapamazlar bizim oralarda” dedi yengeye uzattı. Yenge hanım teşekkür edip alırken bana da baktı, ben şaşkın şaşkın önce Cam güzeline, sonra menekşelere daha sonra yere baktım ve yandım… Yedi yıl sonra ilk kez sesini duydum ve sesinde bir veda hüznü vardı, bende ayrı bir yangın, bende geç kalmışlığın ıstırabı vardı. Kendime değişik sorular sormaya başladım dönüş yolunda, sağ elimde bir tablo, sol elim serbest, zihnim ise sorularda mahpus. Kamyonun sesini duydum arkamda döndüm baktım, kamyonun önünde bir taksi Anadol arkasından kamyon. Anadol’un içine baktım son kez görme ümidiyle, acı bir tebessümdü o zerre kadar küçük, kısa zamanda gördüğüm. Hemen peşlerinden dalından kurtulmuş ve kurumuş sarı bir çınar yaprağı düştü önüme, mevsim güz mevsim hazan… Fakirhaneye vardığımda her şeyi biliyormuş gibi hocam sordu “Sâki iyi misin evladım” dedi. Açıkça dedim “değilim hocam…” “Hayrola” dedi ve bir yandan da eserin sarılı olduğu kâğıtları usulca açtı, şöyle bir baktı, sonra ben de “hocam bunca yıldır yanınızdayım ilk kez bir şey sormak istiyorum” dedim, gözleri parladı “buyur evladım” dedi “birileri hep gidiyor ve ben her gidenin ardından daha da büyüyorum, aynı zamanda yoruluyorum. Peki, hocam ben kimim, büyüyen kim, biz kimiz…” Hocam tebessüm etti, sonra gözleri doldu, daha sonra tabloyu gösterdi ve okudu üzerinde yazanı “Hiç…” “Biz evladım sadece Hiçiz işte bütün sorularının cevabı bütün sırların ayanıdır… Sadece Hiç… Hiç…” İlk o gün elime aldım hat kamışını ve yazdığım ilk şey de “Hiç” oldu. Bitkindim çünkü bütün soruların cevabını almış, anlamıştım. Akşamüzeri istirahat için odama geçtim, baktım ki pencere önündeki camgüzeli dökmüş bütün yapraklarını. Hazan, benimle beraber onu da vurmuş. Oda benim gibi Hiç gerçeği ile tanışmıştı. Hazan can yakıyordu hüznü peşinden sürüklüyor, benzerliklerini aşikâr ediyordu. Hazan ve hüzün, sanki bir olmuştu gidenlerin ardından… Yıllar sonra, her gidenin ardından büyüyen ve yorulan, hepsinin gidişine şahit olan ben. Gidişlerin en büyüğü en zor oldu ve beni en çok o büyüttü. Sırtımı yasladığım dağ göçtü yine bir hazan gecesinde. Kollarımın arasında ben koca bir dağı kucaklamıştım o “Hay!..” diyip ruhunu teslim ederken. Ve ben ondan öğrenmiştim Hiç olabilmeyi, bir hiç gibi düşünebilmeyi… Her hazan birileri mutlaka gidiyordu ve ben gidenlerin ardından büyüyordum… Büyüyordum… Her hazan biraz daha…HAZAN VE HÜZÜN İçeri girdiğimde kendimde değildim, garip bir havası vardı duvarlarda okuyamadığım yazılar tablolar içinde duruyordu. Kenarları tezhipli, tezhibi de beni buraya getiren Rahmi amcadan biliyordum. Karı koca müzehhipdi ve bizim ahşap evin karşısında evleri vardı ve tabii bir sürü de öğrencileri. Buradaki birçok tabloyu da belki de onlar süslemişti. Loş ışıkların hâkim olduğu bir salondan aydınlık bir odaya geçtik ve oturduk. Bir masa vardı hafiften eğik, garip bir masa ve masa başında bir sürü kamış, kalem ama uçları ayrı kesik. Kâğıtlar diğer köşede, sarısı beyazı hafiften kahverengiye çalanları. Küçük cam şişeler içinde mürekkebi gördüm ve rengine vuruldum ilk anda. Rengi değişik geldi bana, şişede olduğundan mıdır nedir, ne siyah ne de lacivert gibi göründü. Aklıma bir anda okulda gördüğüm dünya haritası geldi. Hâkim olan mavilikler ve kara parçaları. Okyanusların ortasına gidildikçe laciverde yakınlaşan mavi, nedendir aklıma gelivermişti işte. İçimden geçen garip düşüncelerin kaynağını o anda anlayamamıştım ama şimdi daha iyi idrak edebiliyorum. Tüm o alakasız düşüncelere dalmamın tek sebebi heyecanımdı. Bir süre sonra içeriye orta boylu, saçlarında akların çoğunlukta olduğu ve hatta kirli sakalına da hiç durmadan hücum ettiği biri girdi. Boynuna asılı gözlüklerini burnunun ucuna koyup “hoş geldin” dedi Rahmi amcaya, ardından bana döndü uzunca bir süre baktı durdu sadece. Utanmıştım, başımı öne eğip sadece durdum, doğrusu da buymuş zaten bunu da epeyce bir zaman sonra öğrenecektim. Yaşım daha on bir, mektebe gitmem lazım gelirken oradaydım ve ortadaydım… Annem doğumumda beni göremeden göçmüş, babam ise bir ay evveline kadar beni hiç yanından ayırmamış. Genelde göçebe hayatı denilebilecek bir hayat sürmüşüz, ben yedi yaşına gelene kadar. Zaten hafızam adam akıllı yedi yaşımdan sonrasını hatırlıyordu. Bir ay evvelinde de babamın yaşlı bedenini buldular Cankurtaran’da bir merdiven başında. Ben o saatlerde evde babamı bekliyordum, okumam için ödev verdiği kitabı bitirmenin heyecanı gözlerimde ve gözlerim kapıda duruyordu. Ben babamı beklerken uyuyakalmışım ve sabahın erken bir saatinde kapının vurulmasıyla uyandım. Heyecanla koşup açtım babam diye ama karşımda babam değil bir başkası duruyordu. Bekçi Hasan amca, hemen arkasında da Rahmi amca bana bakıyordu, yüzlerinden düşen bin parça. Evet, bu deyimi bir gün önce bitirdiğim kitaptan öğrenmiştim ve çok hoşuma gitmişti. Mest olmuştum açıkçası ama nereden bilebilirdim ki bu kadar yakın bir zamanda kullanmam lüzum edeceğini. Güldüm “ne o Hasan amca yüzünüzden düşen bin parça” dedim Rahmi amca hemen atıldı “Hadi aslanım girelim içeri de öyle konuşalım” dedi. Yaşça Bekçi Hasan amcadan büyüktü ve daha olgundu, çoğu kişi onun için “medrese terbiyesi almış” derdi ama ben hiçbir şey anlamazdım. İçeri girer girmez masanın başına oturup koca bir adam gibi beni de karşılarına oturttular ve ben henüz on bir yaşındaydım. “Bak evladım” dedi Rahmi amca, olgun tavırları sesine aksetmişti “koca adam oldun ve artık bazı şeyleri anında öğrenme hakkın var. O yüzden ne senden bir şeyler saklamak doğru olur, nede bu gerçekleri bir süre sonra başka yerlerden öğrenmen. Koca adam oldun dedik ya işte şimdi senden koca bir adam gibi davranmanı istiyorum, söz veriyor musun?” dedi. Ben bir şeyleri tahmin etmeye başlamıştım. Babam dün gece eve gelmemişti ve ben sözümü çoktan vermiştim. “Evladım baban dün gece kalp krizi geçirmiş, yolda bir köşede bulmuşlar” dediği anda Bekçi Hasan amca lafa girdi “sabah aldık haberi karakolda, baban vefat etti evladım” dedi. İçimden, verdiğim sözün muhasebesini yapmaya başladım. Şuan itibariyle koca bir adam ne yapardı, açıkçası onu da pek iyi bilmiyordum. Aklıma bir anda yan komşumuz Münevver teyzenin vefatında bağırıp çağıran kızını sessizce uyaran Hakkı amca geldi, hiç ağlamamıştı ve bağırmamıştı da. Bir anda onu gözlerim önüne getirip, onun gibi sağlam durmam gerektiğini düşündüm. “Başın sağ olsun oğlum” dedi Rahmi amca, ben o sırada babama bir daha hiç sarılamayacağımı hatırladım. O düşünceye rağmen on bir yıllık ömrümün en değerli cümlesini kullandım “Dostlar sağ olsun… Allah rahmet eylesin…” Ve nihayetinde bir ay sonra küçük camlarından ışık süzülen bu yerdeydim. Yaşlı amca oturdu masasının başına ve gözlüklerini indirdi burnunun ucundan. Bir kez daha baktı gözlerime “Senin gözlerin neden nemli evladım” dedi, ne dediğini anlamamıştım. “Nemli değil gözlerim, ağlamadım da” dediğim anda lafa girdi ve “Ben anlarım evladım sen pek ağlamamışsın o yüzden gözlerin hep nemli bakar olmuş.” Rahmi amca “Azizim bahsettiğim konuyu bir kez daha açmayı lüzum görmüyorum, bir sakıncası var mı?” “Lüzum yok dediğin gibi Rahmi, delikanlı artık benim çırağımdır, bende çırak evlat gibidir ve hatta daha da ötedir” dedi, Rahmi amca bana dönüp “evladım evdeki eşyalarınızı bizim evin altındaki boş odaya alırız ister orada kalırsın ister burada tamam mı?” diye sorduğunda başımı salladım sadece. Artık çıraktım bir sanatkârın yanında ve artık bir hocam, bir ustam vardı. Hocam ile beraber kapıya kadar geçirdik Rahmi amcayı ve selametle yola koştuk. O küçük evde öğrendiğim ilk yer mutfak oldu ve hocamın ilk dersi de çayı nasıl demleyeceğim ile ilgili oldu. “Evladım gelip gidenimiz çok olur onlar da çok sever bu can suyunu ben de çok severim, o yüzden çayı iyi demlemen lüzum eder bilesin, şimdi beni iyi izle…” İlk izlemem öyle başladı, muhterem hocamın yanında, genelde izliyordum ve dinliyordum. Pek hürmet gören biriydi hocam, ondan çok önemli şeyler öğreneceğimden emindim. Misafirlerimiz eksik olmuyordu hattatlar, yazarlar, müzehhipler, neyzenler ve hatta siyasiler bile geliyordu. Hepsi de çayı çok seviyordu, öyle günler oluyordu ki üç demlik çay bitiyor dördüncüsü ocaktayken hocam sesleniyordu “doldur Sâki çay doldur” diye. Adım bundan sonra Sâki olmuştu ve yeni ismime alışmam zor da olmamıştı. Zira bütün gün çay doldurup hocamı izlemekten başka bir şey yaptığım yoktu. En çok neyzenlerin ve yazarların geldikleri günler keyif veriyordu. Neyzenler hocamın düsturu ile ney üflemeye başladığında çaydanlıklar elimde şıngırdamaya, ellerim titremeye başlıyordu. Siyasilerde çok sıkılıyordum çünkü değişik tabirler kullanıp pek sıkıcı konulara giriyorlardı. Zaten hocam da karşılarında genelde sessiz kalıp dinliyordu. Yazarlar ise ayrı bir âlem, kimisi çıkacak olan kitabı için hat istiyordu, kimisi ise sadece dua. Ve yine hocamın düsturu ile beyitler okunuyor, hikâyeler anlatılıyordu. Hocamın, keza benim en çok sevdiğim hikâye Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesiydi. Aman Allah’ım nasıl bir imtihandır ki her iki sevdiğini de böyle zor durumlara salarsın. Hikmetine sual olmaz sen her şeyin en iyisini bilirsin. Her yazar, şair farklı cümlelerle süsleyip anlatırdı, her biri ayrı bir hikâye gibi gelirdi bana ve her seferdi mest olurdum. Bir vakit orta yaşlarda ince bıyıklı geniş alınlı biri geldi, şairdi. Hali bir garip geldi bana sanki günlerdir uyumamış ve bir sabah erkenden huzur bulmak üzere kendini hocamın fakirhanesine atmıştı. “Çok yanlışlar yaptım efendim” dedi ellerini önünde adapla bağlamış bir halde ve devam etti “yanlış düşünceler içinde yıllarca kendimle ve bir çoğuyla cebelleştim lakin anladım ki yıllardır bizleri canlar yakmaya, kalp kırmaya, bizlerden gayrisine küfürler yağdırmaya ve hatta amansız kavgalara dalmaya iten düşüncemiz bir yalanmış…” dediği anda Hocam lafa girdi “evladım bir hayli fazla düşünmüşsün ve kanaatim odur ki pek de ince düşünmüşsün ve hatta görüyorum yorgun düşmüşsün, şimdi bu fakirin bir çayını iç de kendine gel, bizim Sâki’nin çayı hoştur, kendine getirir adamı, ondan sonra sohbetimize devam ederiz” dedi ve seslendi bana “Sâki çayımız demli olsun, halimiz derin vesselam…” İşte o gün en hoş çayımı demlemiştim bundan eminim ve çaydan sonra hocam ile sohbete devam ettiler. O sıra pek duyamadım, dışarı çıkmam gerekmişti. Ama o yüzü hiçbir zaman unutmadım ve yıllar sonra ince bıyığının devamı olarak bir de sakal bıraktı, zamanla beyazladı, zamanla işinin üstadı oldu ve ben hiç unutmadım hocamın yanına geldiği o dehşet dolu hali, şükür ki çok uzaktı o halden… Bir gün çok büyük bir hat yazdı hocam. Çok hoştu ve günlerdir onunla ilgilenip üzerine titriyordu, biter bitmez kolumun altına sıkıştırıp “Sâki bunu hemen Rahmi amcana götürüyorsun, o ne yapacağını biliyor bırakıp geliyorsun” dedi. Bunun üzerine hemen yola girdim, epeydir mahalleye uğramıyordum, hocamın evinde kalmak hem kolayıma geliyor, hem de huzurlu oluyordum. Kapılarını tıklayacağım vakit eski evimize bakmak geçti içimden, arkamı döndüğüm, babamı en son içinde gördüğüm evimize. Rahmi amcaların kapısını vurmaktan vazgeçtim usulca kafamı çevirip yürüdüm eski evimize doğru. İlk başta dikkatimi çekmemişti çünkü ben evi perdeli bırakmıştım ve yine perdeliydi. Bizim eşyaları ise mahalleli toparlamıştı. Fark ettiğimde şaşırdım sonra anlamlandırdım ki “demek ki Zeliha abla kiraya vermiş evi.” Pencerenin önüne gelip içeriyi görebilmek için parmak uçlarıma güç verdiğim anda perde sallandı ve bir anda açıldı. Öylece dondum kaldım, elinde su kabıyla bir kız pencere önündeki çiçekleri sulamaya çıkmış. Ben öylece bakakaldım, içimden geçirdim bir anda “nesin sen in misin cin misin yoksa bir peri misin yok yok sen başka bir şeysin, yoksa cennetten firari bir huri misin?” Ben kendime geliyordum ki ey Allah’ım nedir bu, nasıl bir haldir, bir de bana gülmez mi, ben bittim tükendim, dizlerimde derman iliklerimde zerre can kalmadı. Yığılmamak için olduğum yere, döndüm arkamı gülen gözlere ve hızla yürüyüp Rahmi amcaların kapısını çaldım. Yenge çıktı, garip halimi hemen anladı, uzattım elimdeki sayfayı “Yenge, Hocam gönderdi, Rahmi amca biliyormuş ne yapacağını, ben gideyim hocam bekler” diyip aynen yollandım oradan. Yenge “evladım içeri gel bir ayran iç” diye seslense de arkamdan, dönüp bakmadım bile, bakamadım ve kaçarcasına uzaklaştım eski mahallemden. Hocamın yanına döndüğümde o garip halim devam ediyordu. Bir çay doldurdum kendime ve bir de hocama gelip oturdum yanına. Farkında değilim üç yudumda o demli, sıcak çayı bitirmişim Hocam dönüp “hayrola Sâki nedir bu hal, ne oldu” diye sormaz mı? Eyvah ki eyvah ben ne derim hocama “yok bir şey hocam” diyebildim sadece. “İnanmadım açıkçası, evladım Sâki bu sıcak çay üç yudumda öyle kolay bitmez ama hadi bakalım” dedi ben başımı eğdim, mübarek daha fazla sıkmadı anladı halimden, devam etti işine. Düşünceli günler başlamıştı, oysa o güne kadar hiç de derin düşüncelere salınmamıştım. Yaşım da daha küçüktü, yaşadığım şeyin adını da tam anlamıyla koyamıyordum. Neydi tüm bedenimi ve her zerremi usulca zapt eden şey… Epeyce bir zaman geçmişti çıraklığa kabulümden bu yana ama bir kez olsun elime o kamışı almamıştım. Hocam “al evladım” demeden de aklımdan bile geçirmiyordum. Saygım, edebim bu nokta da beni hiç bırakmıyordu, yıllar usul usul geçiyordu… Cama çiçek sulamaya çıkan güzeli gördükten sonra korkuyordum mahalleye gitmeye ama elden ne gelir. Bir ay kadar sonra yine götürdüğüm başka bir eser için Rahmi amca haber göndermiş “tezhip bitti çerçevesi de tamam gönder kıymetini bilip iyi kollayabilecek biri…” diye. Sabah erkenden hocam “hadi evladım git de getir bakalım ne hale bürünmüş bizim evlat” dedi, eserlerine hep evlat derdi, isim takmazdı, bazılarına ise haylaz diye hitap ederdi. Haylazlar pek bir zorlamış olanlardı yahut bir hayli ruhuna dokunanlar. Süslüler vardı onlar hep bir başka dururdu. Sanki saraylı havasını takmışlardı üzerlerine ve genelde bunlar büyük şairlerin beyitleri olurdu; “Gitti Mecnûn hane-i aşkı bana ısmarladı Bir harab hanedir kalır divaneden divaneye” Bu beyit beni fena halde etkilemişti, ben okuyamıyordum çünkü Arap alfabesiyle yazılıyordular. İnce bıyıklı geniş alınlı şair aylar sonra geldiğinde köşede bu beyti görüp okumuştu elini omzuma atarak, sonunda da “Üstad Hilleli Mehmed Fuzulî” demişti. Girdim yola heyecanım ise bütün damalarımla beraber kalbime de baskı uyguluyor. Adımlarım zaman zaman hızlanıyor, kimi zaman yavaşlıyor ama akıbet hep aynı oluyor ben o mahalleye varıyordum. Sanki adımlarımı duyuyordu da, Rahmi amcaların evine varıp kapıyı çalacağım sırada o da camda bitiyordu. İmtihanımın git gide daha bir can yakıcı olacağını hissedebiliyordum ve aklıma bir anda o süslü eserler arasında yer alan Hilleli Üstad Fuzulî’nin beyti geldi ve çalmadan kapıyı, çevirdim başımı korkmadan. Camdaki güzel menekşeleri seviyordu, tam o şefkatle severken çiçeklerini gözlerimin farkına vardı sonra bir tebessüm, sonrasında bir utangaç bakış hafiften salınış en sonunda çekilen tül. Aslında bir tebessümü bile yetmişti benim aklıma izin vermeme ve neden buralara geldiğimi hatırlamak için zihnimi yoklamama. Bana fena halde bir şeyler oluyordu… Eseri aldım geliyordum hocamın fakirhanesine doğru. O hep fakirhane dediği içinde ben de fakirhane derdim, hocamın fakirhanesi. Yıllar geçiyordu biz farkında olmadan. Hocamın saçlarına ve sakallarına hâkim olan beyazlıkların farkına varabiliyordum ve ben de büyüyordum. Babamın vefatından bu yana üç yıl geçmişti. Ve ben bu üç yıl boyunca hocamın yanından hiç ayrılmadım. Geçen üç yılda sadece sâkilik yaptım ve izledim. Sohbetleri dinledim, öğrendim, idrak ettim. Zaman zaman gelen Dervişlerin dillerinden düşmeyen Allah(cc), Muhammed (sav) lafızları benim de içime, en az onlar kadar huzur veriyordu. Kimisi Mevlevi, kimisi Kadiri, kimisi de Nakşi idi ama hepsinde ayrı bir hal ayrı bir sohbet konusu vardı. Sabırsızlanmıyordum ortaya eser koyabilmek için hatta böyle bir iş yapabileceğimi hiç mi hiç düşünemiyordum. Abartılı gelecek belki ama hocam dururken yanı başımda ben elime o ucu kesik kamışı alabileceğimi sanmıyordum. Her sabah hocam kamışlarının uçlarını düzeltirdi. Çok eskiden gelen bir âdeti de yerine getirerek yapardı. İlk kez bir sabah gösterdi bana içi boş olan odayı. İçinde hiçbir eşya yoktu ve küçük de bir penceresi vardı sadece. İçi kamış parçacıklarıyla doluyordu. Hocam “evladım gel ve dinle, eskiden gelen bir adettir hattat kamışlarının tozlarını bir odada biriktirir yıllarca. Odalar dolarmış zamanında, öyle eser verenler olurmuş, öyle üstadlar yani. Odalar dolunca kapısı kapanır küçük camlarından içeriye tozlar atılırmış. En sonunda hattat vefat edip dünya değiştirince de bu talaşlar, tozlar toplanır kefenlenmeden evvel yıkanacağı vakit suyu bu talaşlarla ısıtılırmış. Bizde bir âdeti yerine getirmeye çabalıyoruz bizimde suyumuzu bunlar ısıtacak inşallah.” Anlattığı çok hoştu ama sonu hiç hoşuma gitmemişti. Çünkü sevmiyordum babamın vefatından sonra ölümden konuşmayı ve biraz olsun bu endişem suratıma da aksettiğinden hocam daha fazla konuşmadı ve çaya bakmamı istedi. Üç yıl sonra öğrendiğim bu adet üzerine rüyalar bile görmeye başlamıştım. Bir gece hocamın vefat ettiğini ve suyunu o talaşlarla, ben ısıtıp hocamı yıkadığımı gördüm. Uyandığımda kan ter içindeydim ve o gece bir daha uyuyamamıştım… Yaşım ilerledikçe değişik hallerin değişik sonuçlarıyla karşılaşıyordum. Her ay en azından iki kez Rahmi amcaların evine gitmem gerekiyordu ve ben o gidişleri iple çekiyordum. Sadece bir bakış, belki bir tebessüm için diken üstünde bekliyordum koca ay. Böylelikle yıllar geçti ve bendeki yangın hali git gide önüne geçilemeyen bu durum oldu. Zordu ve iyice zorlaşıyordu adına Camgüzeli demiştim ve küçük odamın pencere kenarında orta boy bir saksıya cam güzeli tohumları dikmiş sıcaklarda açmasını bekliyordum. Kapalıçarşıda tohumu satan ağabeyin tembihlerini aklımdan çıkarmıyordum. “Dikkat et naziktir, direkt güneşe koyma yanar” demişti, ben onun yanmasına mahal verir miyim hiç, ben yanarım da, atarım kendimi yangınlara güneşlere de izin vermem yanmasına. Bir sabah hocam rahatsızlandı ve Hekim Ahmet beyi koşup evinden çağırdım, çok korkmuştum yaşı da epeyce ilerlemişti. Hekim Ahmet Bey etraflıca bir muayeneden sonra “efendim dikkat edin kendinize unutmayın yaşınız artık yetmişe dayandı yormayın artık bünyenizi, siz eskiler yaylalarda büyümüşsünüz bir şey olmaz size ama yine de dikkat edin” dedi ve bir şurup iki de vitamin yazdı. Korktuğumu fark eden hocam “Sâki korktun mu yoksa, sakın ha korkma teslim olmayı bil” dedi. Ben ise hiç aldırmıyordum, ben on bir yaşında büyümüş, koca adam olmuştum daha fazla büyümek en azından o vakit istemiyordum. Neyse ki Hekim Ahmet Bey’in dediği gibi hocam yaylada büyümüştü ve bünyesi sağlamdı çok şükür. Toparlamıştı tez zamanda ve biraz olsun tavsiyelere uyup kendini az yoruyordu. Yedi yıl geçmişti ve ben hala bir kez bile hat kamışını elime almamıştım. Ama her şeyi zihnime çiziyordum, harfleri nasıl yerleştiriyor, noktaları ne düzenle ekliyor. Hepsi hepsi zihnimdeydi ama bir kez olsun düzeltmek için bile elime hat kamışını almamıştım. Yaşım on sekiz tam deli çağlarım ve yazları bekleyemez havalarım. Çünkü camgüzeli yazın açıyordu penceremin önünde ve ben her gece ona bakarak uykuya dalıyordum. Adabı öğrenmiştim yedi yılda, nerede konuşup nerede susmak gerektiğini ve en önemlisi çay demlemeyi öğrenmiştim. Dervişleri ve hocamı sarhoş eden çay tamamen Sâki’nin elinden çıkıyordu artık. Ve yaz çoktan gelmişti tomurcuklarını patlattığını sabah kalktığımda gördüm camgüzelinin. Bu günün hep böyle neşe içinde geçmesini diliyordum. Bir haftadır ara ara baktığı, üzerinde çalıştığı eserini bitirmişti hocam, epeyce de büyüktü. Sevindim, yine Rahmi amcanın evinin yolunu tutacaktım ve tabii ki adımlarımdan geldiğimi duyanı, onu görecektim. Hocam güzelce sarıp sarmalayıp verdi emaneti ve “tez gidip tez gelesin evladım” dedi. Artık ciddi ciddi camdaki güzel ile konuşmayı düşünüyordum. Ama nasıl? Bir yolunu bulup gecelerce hayal ettiğim düşünceleri ona da bildirecektim. Ciddi düşünüyordum ve hepsinin sonuna da çaresiz “Ya kısmet!” diyordum. Ben adımlarımı yavaşlattım kalp atışlarımın aksine. Uzun bir nefes çektim içime peşinden derin bir bakış, Cam güzeli yine camda, onun bakışları da ne bakış. Korkmuyordum bunca yıldan sonra bakmaya, o yüzden kaçırmadım bakışlarımı, o da kaçırmadı ama anlayamadığım bir şey vardı, seziyordum. Yüzüne anlam veremediğim bir hüzün hâkim oldu bir anda, sonra benim hep nemli bakan gözlerim gibi gördüm gözlerini, nemli… Durmadı o halde kaçtı içeri ve bir kez daha tüller çekildi. Vurdum kapıyı, Rahmi amca çıktı verdim emaneti “Evladım bitince ben haber veririm yine” dedi ve ben de “Tamam Rahmi amca” diyip düştüm yola. Aklımda sadece camdaki güzelin hüzün dolu bakışları vardı. Vardır bir hayır, diye geçirip içimden devam ettim yoluma. Bir ömür oluverdi önümde Rahmi amcanın çalışma vakti “ne zaman biter de gitmeme bahane çıkar” diye düşünüyordum. Üstelik niyetimi de sağlamlamıştım, Rahmi amca ile konuşacaktım durumu. Yedi yıl geçmişti ilk gördüğüm günden bu yana ve yedi yıldır kaymamıştı gönlüm bir başkasına. Söyleyecektim “Rahmi amca durum böyle böyle, yedi yıl o pencereden, ben sizin kapının önünden kısa süren bakışmalarla geçti. Yandım…” diyecektim. Camımın önündeki camgüzeli de dolgun bir şekilde açmış iyice güzelleşmişti, Allah’ım, güzellikler sana ait. Haber gelmiş uzunca bir zaman sonra eser hazırdı ve gidip almak kalmıştı sadece. Çıkmadan evvel garip garip baktım camgüzeline ve düşüncelerimden bahsettim, o sıra anlayamadım. Zannettim ki benim durumum ayan oldu da üzüldü halime, ondan hüzünlendi. Sanki boyun büktü renkli yaprakları. Sanki renklerini hafiften döktü. Besmele ile çıktım yola adımlarım seri, yürüyordum dünyayı adımlar gibi, sokağın başına geldiğim anda Cam güzelinin son gördüğümde fark ettiğim burukluğunu anlamıştım. Rahmi amcaların evinin hemen karşısında, bizim eski ev ve penceresinde menekşe ile bir güzel olan ev. İşte o evin önünde bir tane eski model kamyon, kasası eşya ile dolu. Adımlarım yavaşladı, bir süre sonra durdum. Yürümeye cesaretim yoktu, oysa bu gün mutlaka… Rahmi amcaların kapısına zor bela geldim, gözüm hep kamyonda, gözüm evden bir şeyler çıkaran gençlerde. Çaldım kapıyı, Rahmi amca çıktı, içeri davet etti girmedim sonra sordum “Hayrola taşınan mı var mahalleden” hemen verdi cevabı “Evet evladım karşı komşu, sizin eski evin kiracısı memlekete dönüyorlarmış” dedi yıkıldım. “Şehrimi terkinden korkuyordum şehrin sensizliğini yaşayacağım” diye geçirdim içimden, tam o sırada elinde saksısı ile biri çıktı dışarıya. Yürüdü, yürüdü, yürüdü yedi yıldır ilk kez duyduğum sesi ile “Rahmi amca yenge evde mi çağırabilir misiniz?” dedi ben öylece bakakaldım gördüğüm ilk gün gibi. Yenge hemen geldi “köye götürmüyorum hediyem olsun sizlere, iyi bakın onlara buranın havasına alışmışlar yapamazlar bizim oralarda” dedi yengeye uzattı. Yenge hanım teşekkür edip alırken bana da baktı, ben şaşkın şaşkın önce Cam güzeline, sonra menekşelere daha sonra yere baktım ve yandım… Yedi yıl sonra ilk kez sesini duydum ve sesinde bir veda hüznü vardı, bende ayrı bir yangın, bende geç kalmışlığın ıstırabı vardı. Kendime değişik sorular sormaya başladım dönüş yolunda, sağ elimde bir tablo, sol elim serbest, zihnim ise sorularda mahpus. Kamyonun sesini duydum arkamda döndüm baktım, kamyonun önünde bir taksi Anadol arkasından kamyon. Anadol’un içine baktım son kez görme ümidiyle, acı bir tebessümdü o zerre kadar küçük, kısa zamanda gördüğüm. Hemen peşlerinden dalından kurtulmuş ve kurumuş sarı bir çınar yaprağı düştü önüme, mevsim güz mevsim hazan… Fakirhaneye vardığımda her şeyi biliyormuş gibi hocam sordu “Sâki iyi misin evladım” dedi. Açıkça dedim “değilim hocam…” “Hayrola” dedi ve bir yandan da eserin sarılı olduğu kâğıtları usulca açtı, şöyle bir baktı, sonra ben de “hocam bunca yıldır yanınızdayım ilk kez bir şey sormak istiyorum” dedim, gözleri parladı “buyur evladım” dedi “birileri hep gidiyor ve ben her gidenin ardından daha da büyüyorum, aynı zamanda yoruluyorum. Peki, hocam ben kimim, büyüyen kim, biz kimiz…” Hocam tebessüm etti, sonra gözleri doldu, daha sonra tabloyu gösterdi ve okudu üzerinde yazanı “Hiç…” “Biz evladım sadece Hiçiz işte bütün sorularının cevabı bütün sırların ayanıdır… Sadece Hiç… Hiç…” İlk o gün elime aldım hat kamışını ve yazdığım ilk şey de “Hiç” oldu. Bitkindim çünkü bütün soruların cevabını almış, anlamıştım. Akşamüzeri istirahat için odama geçtim, baktım ki pencere önündeki camgüzeli dökmüş bütün yapraklarını. Hazan, benimle beraber onu da vurmuş. Oda benim gibi Hiç gerçeği ile tanışmıştı. Hazan can yakıyordu hüznü peşinden sürüklüyor, benzerliklerini aşikâr ediyordu. Hazan ve hüzün, sanki bir olmuştu gidenlerin ardından… Yıllar sonra, her gidenin ardından büyüyen ve yorulan, hepsinin gidişine şahit olan ben. Gidişlerin en büyüğü en zor oldu ve beni en çok o büyüttü. Sırtımı yasladığım dağ göçtü yine bir hazan gecesinde. Kollarımın arasında ben koca bir dağı kucaklamıştım o “Hay!..” diyip ruhunu teslim ederken. Ve ben ondan öğrenmiştim Hiç olabilmeyi, bir hiç gibi düşünebilmeyi… Her hazan birileri mutlaka gidiyordu ve ben gidenlerin ardından büyüyordum… Büyüyordum… Her hazan biraz daha… |
Kız çok korkuyordu. Çünkü hayatı tanımıyordu. Ne düşünmesi gerektiğini, nasıl oturması kalkması gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini hayattan değil, kitaplardan öğrenmişti. Bir kalp çarpıntısıyla, acemilik ile bakıyordu hayata. İnsanlardan ürküyordu aslında. Bu yüzden kimseyle gerçek bağlar kuramıyordu. Kendisiyle bağ kurmak isteyen biri karşısına çıktığında, onu yaralıyor, incitiyordu. Bir sevgilisi olsun istiyordu mesela, hayatını, ince boynunu bu sevgiliye teslim etmek ve karşılığında onun hayatını almak istiyordu. Ama buna cesaret edecek gücü kendinde bulamıyordu. “Tüm ilişkiler mutsuzlukla son bulur” gibi bir yalan uydurdu ve bu yalana inandı kız. Yalan kızın kalbine yuva kurmuştu. Burada yaşıyordu. Kızın kabine yapışmış bir yalan vardı, yalan kalbinden gelen tüm kanı emiyor. Bu da onu acımasız ve güçlü bir insan yapıyordu. Duygusaldı aslında ama yalanı yaşatmak için tüm duygularını bu yalana teslim etmişti. Kalbinde bir yalan besleyen kız, cebinde gizli bir yara taşıyan adamla karşılaştı. Adam, üniversite kürsülerinden, tüm yerleşmiş kalıp ve kurallardan, kitap okumalardan, marka giyinmelerden, gezme ve tozmalardan uzakta yaşayan bir hayat kaçkınıydı. Çünkü adamın yarası vardı. Ve toplumda doğal seleksiyon kuralları geçerliydi. Toplum yarası olan, kaybetmiş, düşünceli, hassas, kırılgan insanları doğal bir seleksiyonla eliyordu. Böylece kaybetmişlerin nesli tükeniyordu. Bu kuralı yaşayarak öğrenen adam yarasını bir mendile sıkıca sardı ve cebine gizledi.Kimse görmesin bilmesin diye. “Yarayı gören biri bu yarayı besleyebilir ve yara tüm bedenini ve kalbini ele geçirebilir” korkusu vardı adamda. Bu yüzden insan içine çıkamıyordu. Kız adamla konuştu, adam kızla…. Adam kızın beslediği yalanı hissetti, kız adamın cebindeki yarayı. Kız adama yalanını gösterdi. Adam yalana sinirlendi. Kalbe yuva yapmış yalanı ordan söküp atmak , yalanı öldürmek istedi. Oysa kız yüzyıllardan beri bu yalanı beslemiş, onunla yaşamaya alışmıştı. Kalbini sömüren bu parazitle dost olmuştu bile. Kız kimseye anlatamadığı yaşanmışlıklarını kustu adama. Adam da cebindeki yarayı, sıkıca sardığı mendilden çıkarıp kızın önüne koydu. “bak benim yaram bu. Bunu sevgililerim yaptı. Bana bir yara armağan edip gittiler.” .Kız yaraya baktı , korktu. Bir insan bunca yıl bu yarayı nasıl taşır diye düşündü. Daha da önemlisi , “bunu sana nasıl armağan edebildiler” diye hayrete düştü. Adam kızın gözlerine baktı, umutlandı, sevindi. İlk kez birine yarasını göstermişti. Bu an onun için çok önemli ve değerliydi. Yarayı gören göze aşık oldu adam. Yalana olan nefreti arttı. “bana kalbinden bir yer ver” dedi adam kıza. “yalan” kalp zarında yumuşadı, cıvıdı, düşmek üzereydi. Kız adamın yarasını düşündü. Ve toplumun “doğal seleksiyon” kuralları işlemeye başladı. Darvin sırıttı, “yalan” yeniden kalp zarına sıkıca bağlandı. Kız “seninle ancak dost olabiliriz” dedi. Adam bunu anlayabilmek için tüm beyin sıvısını bu fikre yöneltti. Çünkü adam tüm sevgilileriyle hem dost hem sevgiliydi. Bu yüzden dost ile sevgilinin ayrımı yapmaktan uzaktı. Darvin sırıttı. Cebinde gizli bir yara taşıyan adam, seleksiyona kurban oldu. Kızın kalbindeki “yalan” ise biraz daha güçlendi. Olan yaraya oldu aslında. Biraz daha büyüdü. |
Sen Bir Melek'sin Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı. Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına. İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı. Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni; o, sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş, yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti. Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde; tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım'ını kapıyı açar olarak buldu. Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi. “Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey, “Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim.” “Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken; elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki... Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı. Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular. Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular. “Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?” “Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya!” “Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana…” “Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?” “Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye!” “Sen hem çok akıllı, hem çok zeki, anlayışlı, güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok…” “Yeter, görende bir şey var zannedecek.” “Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum. Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.” “Nasılım peki?” “Sen başkasın…” “Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın pis ve dağınık görmedim hiç.” “Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.” “Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu. Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi. Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı. Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı. Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi. Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu. “Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.” “Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...” “Bu senin görevin değil.” “Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?” “Bu ikimizin de görevi…” “Öyleyse müsaade ette çıkarayım.” “Hayır.” Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu. “Yapma Meleğim.” “Size hizmet etmekten zevk alıyorum.” Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu. “Sen otur efendi…” “Sana yardım etmek istiyordum.” “Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım. “Sen bir Melek’sin.” Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmen senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı. “Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi. O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı. “Kapıda mı bekledin yine!...” “Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar. Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti. Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı. O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki… “İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar erkek yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu. Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.” |
Çirkin Kız Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şevkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, Pamuk Prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; güzel yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu herzaman. İlkokula başlayınca işler değişti.Arkadaşları onun hiçte güzel olmadığını, çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkez birbirini kıskanıyordu.Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "badem" dediği gözleri ise şaşıydı.Vucududa bir selviyi andırmıyordu.Demekki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik gözleri bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında ise çılgına döndü ve kendisini hala cocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terketmeye karar verdi. Fakat annesi, ondan önce davranarak, uzak bir yerde iş bulduğunu söyledi ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla başbaşaydı.Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.Yalancıydı annesi, ölse bile kayıp sayılmazdı.Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız ameliyet sonrasında aynaya baktığında müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünta güzeli vardı. Gerçekten harike bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu tamamen düzelmiş,kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran şaçları dalga dalga olmuştu. Genç kız yanındaki doktora sevinçle sarılarak: "Sanki yeniden dünyaya geldim" dedi. "Yüzümde hiç bir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı sizmi yaptınız?" Yaşlı doktor "böyle bir ameliyat yapmadık kızım" diye gülümsedi. "Annenin, bağışladığı gözleri taktık.Sen onun gözünden gördün kendini!"..... http://www.ikindiyagmuru.com/forum/Themes/ForumOptimist/images/ip.gif Logged |
Bir Eski Dost “.................................................. babam askeri personel olduğundan sık sık yer değiştiriyorduk.Her gittiğimiz yeni yere alışmak hepimizi yoruyordu.İşte yine yeni bir yere gelmiştik.Allahtan okulumuz bitmişti ve öyle gelmiştik.Şirin bir mahalleydi burası,evler müstakil ve bahçeli, sokağın sonunda bir çocuk parkı vardı,belediye tarafından yaptırılan salıncak,kaydırak ve tahtaravalli kopmuş veya iyice yıpranmıştı,kalan demirlerinde mahallenin çocukları kendilerine göre eğleniyorlardı.Sabah kahvaltımı yapmış,annemin öğleden sonra gelecek misafirleri için siparişlerini almış ve temizlik yapacağım bahanesi ile kapı dişarı edilmiştim evden.Bir süre bahçe kapısından sokağı izledim.Parkta yine bir sürü çocuk gürültülü biçimde oynuyordu.İlk okulu bitirmiş orta okula gidecektim artık.Kimseyi tanımıyordum,oysa annem çık bak bir sürü çocuk var oynarsın onlarla demişti.Nasıl tanışacaktım ki onlarla,mutlaka kavga ile olacaktı bu.Çok sık yer değiştirdiğimizden sokak kavgalarına alışkındım artık. Haydi bakalım diyerek parkın yolunu tuttum,topumu da götürüyordum,belki maç bahanesi ile tanışacaktık çocuklarla.Çocuklar beni görünce garipsediler önce,aralarında fısıldaştılar,salıncak demirinin en üstüne çıkmış iri bir çocuk çevik bir hareketle atladı yere,yanıma gelerek,hoş geldin mahallemize dedi gülerek,ben mustafa,herkes bana ayı mustafa da der ama,senin böyle demeni tavsiye etmem,Gülümsedim içimden açık sözlü bir çocuktu bu,sonra diğerlerini de çağırdı,teker teker tanıştık onlarla da,çocukların lideriydi adeta mıstık,tüm çocuklar onun sözünden çıkmıyordu,genelde oyunları o kuruyordu ve bozuyordu. Ben de fena sayılmazdım,spora yatkındım,mıstığın yaptığı en zor hareketleri ben de yapabiliyordum,o nedenle mıstıkla çok iyi bir arkadaşlığımız başladı,ikimizde liderdik mahallede.O yaz mükemmel geçti benim için,bu arada orta okula da yazılmıştık, hatta mıstıkla aynı sınıfta okuyacaktık.Ailelerimiz de çok iyi anlaşmıştı.Bazen yemekleri filan beraber yerdik onunla.Çok ilginç bir insandı o,bazen odasında kaplumbağa yavruları,bazen sapanla kanadını kırdığı sonrada iyileştirmek için çabaladığı kuşlar,bir akvaryumda dereden yakaladığı balıklar ve kurbağa yavruları.Bir ipe sakız bağlayıp yer altında yaşayan örümcekleri yakalamayı mıstıktan öğrenmiştim. Okulların açılmasına bir hafta filan vardı,biz bir akşam vakti yine parkta toplanmış mıstığın öğreteceği zor hareketleri yapmaya çalışıyorduk.Bir çocuk atladı ortaya,ya bakın haydi güreş yapalım bu defa,hatta sen mıstıkla güreş,eminim onu yenebilirsin sen.Çünkü bu güne kadar onu kimse yenemedi.Yüzüm aydınlandı birden,çocukalr bana bu kadar güveniyorlardı. Heyecanlandım,ayrıca gururum da okşanmıştı.Pehlivan edasıyla gömleğimi çıkardım ortaya yürüdüm,olur dedim,neden olmasın? Mıstık yüzünü buruşturdu,hayır dedi,ben seninle güreşmem,”neden dedim? Alt tarafı bir güreş,haydi şu çocuklara gösterelim” yine hayır dedi,seninle güreşmek istemiyorum,içimden belki yenileceğinden korkuyor diye bir his geçti,bu düşünce beni daha da azdırdı,haydi dedim yoksa çocuklar senin korktuğunu snacak. Pekala dedi,haydi o zaman başlayalım.Güreşimiz yarım saat kadar sürdü,yenişemedik,mıstık boy ve cüsse olarak benden çok iri olmasına rağmen beni yenemedi,birden ayağa kalktı sinirliydi,bu kadar yeter dedi,ben eve gidiyorum. Ağır adımlarla giderken arkasını dönmeden”Arkadaşların birbirlerine,hele başkalarına kanıtlayacakları üstünlükleri yoktur” dedi.Buz gibi oldum o an,anlamıştım,mıstık beni bilerek yenmemişti.Ağlamaklı oldum,ağlayamadım. Orta ikiyi bitirdiğimiz yıl yeni bir yere taşındık.Ama sık sık mektup yazıyorduk.Gerçi hep ben yazardım,mıstık pek yazmayı sevmezdi,bahanesi de “yüzünü göremedikten,karşılıklı oturup konuşamadıktan sonra yazmak saçma geliyor” olurdu. Lise sona giderken okul takımında oynuyordum.Liseler arası futbol turnuvasında finale çıkmıştık.İlk yarıyı 1-0 yenik kapamıştık.Soyunma odalarına giderken,birden onu gördüm.Mıstık gelmişti.Uzamış,baya irileşmişti.Yüzünde hala o kocaman gülümsemesi duruyordu.Hasretle kucaklaştık,konuştuk,İkinci devrede bir gol atarak beraberliği sağlamış,penaltılarda elenmiştik.sahadan ayrılırken çok yorgundum,üzgündüm, mıstık geldi kucaklayarak havaya kaldırdı.”Boş ver dedi,sen elinden geleni yaptın,bu önemli” Yıllar yılı kovaladı,üniversite yılları,yeni arkadaşlıklar,mıstıkla pek haberleşemiyorduk,en son düğününde gördüm onu, eşi de onun gibi iri yarı neşeli bir kızdı,seneden seneye telefonla filan görüşüyorduk artık,ben de öğretmen olarak anadolu köylerine yol almıştım.Dün okul bahçesinde birbiri ile kavga eden iki çocuğu karşıma alarak dedim ki, “Arkadaşların birbirlerine,hele başkalarına kanıtlayacakları bir şeyleri yoktur.” Mıstık benim en iyi arkadaşımdı,şimdi nerede mi? Bilmiyorum desem yalan olurmu? |
Ben Sana Kalbimi Verdim Sabah erken terminale indim. Çantamı yere bırakıp öylece beklemeye başladım. Bilinçsizce gözlerim etrafı tarıyordu, biliyorum beklemiyordun ama yinede gözlerim seni arıyordu eskiden kalma bir alışkanlıkla... Sen uzun bir zaman önce gitmiştin bu kent de biliyorum ama inatla gözlerim seni arıyordu yine de, arada geçen bunca zamana rağmen... Soğuktu, Ankara’ya kar yağıyordu, üşüyordum... Benim de düşlerim yağdı Ankara’ya... Ellerimi cebime soktum bir süre öylece bekledim... Sanki biraz sonra bir köşeden çıkıp gelecektin, sadece birazcık geç kalmıştın; koşarak çıkıp merdivenleri gelip sarılacaktın hasretle... Biliyorum uzaklardasın şimdi .. Kimlerlesin kimbilir, yalnızsın belki de benim gibi şu an..? Oralar da soğuktur belki, üşüyor musun..? hala canını sıkıyor mu, bir ömür tükettiğin bu hayat kavgası..? Beni sorma! Suyu tükenmiş limanların denizlerine yürüyüp duruyorum hala... Hayatımın sesi kısılmış, yaşlanmış dudaklarımdaki kelimeler, kimse aramıyor, anlamıyor beni... Unutulmuşum anlayacağın... Beklerken gözlerin geldi gözlerimin önüne, dudakların, duruşun, gülüşün, sevgiyle bakışın... Sonra aklım ayrılığın bir burgu gibi işlediği yüzüne bakmaya, elini tutmaya korktuğum günlere gitti. Burgu ağır ağır işliyordu içime, ağır döndüğü içinde daha çok acıtıyordu... Yıllardır bu terminale her gelişimde aynı acıyı duyarım, aynı özlemi hissederim, aynı hüznü yaşarım... Oysa aradan uzun yıllar geçmişti ama her şey daha dünmüş gibi gözlerimin önünde canlanıyordu... Ne zaman bu terminale insem içim burkulur, gözlerim durup durup dolar. Her esen yelde, yağan yağmurda, çağlayan ırmakta, uğuldayan ormanda senin kokunu duyarım... Her esintide soluğunu hissedip içime ferahlık dolar ve her yokluğunu yokladığımda ruhum sızlar. Çekip gitmiştin kalbinin bütün kapılarını kapatarak ardında.. Durmadan büyüdü içimde yokluğun. Günler aylar, yıllar geçip gitti ardına bakmadan ama sen yoktun gelmiyordun... Gelmiyeceğini biliyorum beklemem nafile ama yine de köşe başlarına bakıyorum belki bir köşeden çıkar gelirsin diye.. Uzaktasın oysa ki bir ömür kadar... Özlem tek yönlü bir yol işte gidip de dönmeyen...Ve sen bir yel gibi esip gittin hayatımda ardına bakmadan, ben yelkenleri kırık tekneler gibi bakakalmıştım yorgun denizler üzerinde... Seni ne zaman ansısam bir hüzün şarkısı kırılır kalbimde; hiç unutamadım ki seni zaten, yıllar oldu buraları terkedip gideli, yıllar oldu ayrıyız, dudaklarımız biribirinden uzak, bedenlerimiz, ellerimiz, gözlerimiz uzak. Oysa aşk karşılıklı sevmektir, dokunmaktır, gerçek aşk paylaşmaktır hayatı. Hala kulağım sesinde, gözlerim etrafta seni arıyorum, çok uzaklarda olduğunu ve gelmeyeceğini bile bile... Kırık bir tebessümdür anımsadığım, bir sevda türküsüydü adın... Herkese bir şeyler verilir belki ama ben sana kalbimi verdim... Kalbimi de alıp gittin beraber... Çekip gittin hayatımdan düşlerimi ve anılarımı sarsarak.. hayatımda artık mutluluk olmayacak, teselli olmayacak. Hep bir boşluk, hep acılar, hüzünler olacak... Şimdi güz sonu, kışa giriyoruz ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Dört mevsim çiçek açtın kalbimde, taze bir yaprak gibi yeşildin, sevgi çiçeğiydin, üzerine çiğ taneleri düşmüş kırmızı güldün, maviydin, beyazdın bütün renklerde sevmiştim seni... Seni severken hayatı da sevmiştim ben, dünyayı da,insanları da... Uçup gitti şimdi sevgi kuşları hayatımda. Günlerin, gecelerin tadı yok. Leylası kaybolmuş bir mecnunum, hiçbir çöl kabul etmiyor beni artık. Soğuk karanlık gecelerde kayıp çocuk resimleridir hüznün bir başka adı. Gittiğinden beri kayıp içimdeki çocuk... |
En çok satan kitaplar listesinde haftalarca birinci sırada yer alan Freakonomics kitabının yazarı Steven Levitt, yaklaşık bir yıl önce New York Times'da, Yale Üniversitesinde yapılan çok ilginç bir araştırma hakkında ses getiren bir yazı yazdı. Yazının ve araştırmanın ilginç olmasının nedeni, bu araştırma para ve maymunlarla ilgili. Keith Chen, Yale Üniversitesinde ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor. Bu laboratuarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu 7 maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar. Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor. Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk "banka soygunu"(maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor. Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk "fuhuş" olarak tanımlıyor. Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor. |
Düş Apansızın alevlerin kavrulduğu bir çölde yürüyor buluyorum kendimi. Rüzgar öyle şiddetli esiyorki gözlerimle yalu çok zor buluyorum. Birden dibi görünmeyen bir uçurum karşıma çıkıyor. Oturup biraz dinleniyorum, sonra uçurumun karışı tarafında birşeylerin olduğunu görüyorum. Bir köprü aramaya koyuluyorum, karşı tarafa geçebilmrk için. Koyunca yürüyorum. Birden bir köprü görünüyor. koşarak yanına gidiyorum ama korkuyorum karşıya geçmeye. Kökrü çok yıpranmış çünkü. Esen rüzgarla da bayrak gibi sallanıyor. Gözlerimi kapayıp, bir koşuda geçiyorum karşıya. gözlerimi açtığımda ise ayaklarımı hala kızgın kumlar yakıyordu. ama arkamı döndüğümde köprü yoktu. heman aşaağıya baktım, parçalarını gördümö köprünün. karanlığa doğru düşüyorlardı. biraz bekledim sesini duymak için, sesi yoktu... Tekrardan yürümeye koyuldum, saatlerce, hiç durmadan yürüyordum. Birden uğultular duyulmaya başladı, önümdeki tepenin arkasından. Koşarak aştım tepeyi. Koskoca bir şehir göründü. birden kızgın kumu ıslatmaya başladı gözyaşlarım. Can havliyle fırlattım kendimi. şehre gidiyordum, kurtulmuştum. Birden ayağım takıldı ve düştüm. Kalktığımda, sıcak bir düş gördüğümü anladım. |
GERÇEK MUTLULUK O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı ; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi. " Ben başkalarından daha cok calışıyorum!" diye düşünüyordu. " Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur. " O anda gökten bir melek indi. Ona, "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak" dedi. Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı. ve bir iş yapmak zorunda da değildi. Günün birinde kral, onu sarayına davet etti. Sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum" dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı. Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu. Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor , yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu." Güneş olmak istiyorum! " dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her sey yanıyordu. Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı; "Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince melek onu bu kez bulut yaptı. Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa , oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. "Bu kadar çok su nasıl olurda kayaları aşamaz. Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı. "Bu da nesi?" dedi kaya. " Ben bu adamdan zayıfım." Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: "İnsan olmak istiyorum!" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi. Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu. |
Bekle Gerçek Sevgili! Hayatımın aşkı sakın sabırsızlanma, biraz bekle beni. Biliyorum artık sıkılmışsındır beni beklemekten. Lakin ne gelir elden. Bekle, biraz daha bekle beni. Tamam, haklısın ama ben de uğraşmıyor değilim. Senin için para biriktiriyorum. Senin için hazırlanıyorum. Sana söz veriyorum, seni bulacağım. Şimdi nerede yaşıyorsun, nerede geziyorsun, bilmiyorum ama sonuçta ikimizde aynı atmosferin havasını soluyoruz. Belki ben uyurken sizin orada sabahtır, sen kahvaltı yapıyorsundur. Çok uzaklardasındır ama sana dedim ya, seni bulmaya geleceğim. Güzelim haklısın, seni hep koluma alıp, parklara gideceğiz, akşamları sinemaya film izlemeye gideceğiz. Sensizlikten bunaldığımı bilmeni istiyorum. Keşke beraber olsak gece de, gündüz de. Keşke beraber saysak karanlıktaki yıldızları parktaki banktan. Ben de çok istiyorum aynı yatağı paylaşmayı, aynı havludan yüzümüzü silip, aynı tabağı kullanmayı. Senin için neler yapmam ki bitanem ya, senin için cırmalıyorum bu lanet olası yerde. Belki sen şu an mışıl mışıl pembe uykundasındır. Benim için bekle. Seninle olmayı ben de istiyorum. Ben de biliyorum kaderin bir gün bizi karşılaştıracağını. Karşılaştıracak, karşılaştıracak elbet. Sensizlikten burada ne haldeyim keşke bir bilsen. Keşke bir an önce beraber olabilsek. Tanrıdan, başka ne isteyebilirim ki benim bitanecik sevgilim! |
Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik ? Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi ? Bir ara Tanrı'yı düşündüm, Peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. Boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan ? O bizim eserimiz miydi ? Öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü ? Bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim ? Madem ki benim olmayacaktın neden karşıma çıkardılar ? Kim yaptı bunu ? Bu kötülükler kimin eseri ? Tanrı'nın işi yokta bizi mi görsün ? Öyleyse kime inanacağız ? O kitaplar ki sabırdan bahsediyor. Ama ne kadar ? Nereye kadar ?.. O dinler ki duadan bahsediyor. Kime, niçin ve ne zaman ?.. O Peygamberler hiç sevmediler mi ? Ben San'a inanıyorum kitaplara değil... Ben Sen'i istiyorum... Dua değil... Sabır değil... Artık gideceksin, biliyorum, vakit geç oldu. Yatakta izin kalacak, havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından. Telaş içinde giyinmeye başlayacaksın. "Çoraplarında eğrilik var" diyeceğim, düzelteceksin. Dudaklarını boyarken, eğilip enseden öpeceğim. İçin sevgiyle dolacak. Gözlerin ışıl ışıl "üzülme, üzülme" diyeceksin "yine geleceğim" Ya gelmezsen ?.. Hayır, hayır geleceğine inanıyorum. Fakat yine gideceksin. Yine gideceğini bilmek kötü. Dayanılmaz bir şey bu... Hatırlıyorum; elini uzattın, "Allahaısmarladık" dedin, gittin... Gözden kayboluncaya kadar baktım arkandan, sonra kapıyı kapattım, bir başka kapı açıldı yalnızlığa... Yürüyemiyordum, oturamıyordum. Yattım, uyuyamadım. Sanki yerçekiminden kurtulmuştum, boşluktaydım, ağırlığım kalmamıştı. Elimde, tam nabzımın üstünde bir saat işliyordu her şeyden habersiz. Çıkardım, duvara çarptım, parçalandı ve durdu. Fakat sadece saatin sesiydi kaybolan. Yoksa zaman ilerliyordu... |
Yitik Kelimeler Diyarı Uzun bir yolcululuğa çıkma zamanı gelmişti artık. Yitirdiğim zamanı kovalama ve büyük sorgulamadan geçme zamanı. Kimsesiz kalanın ben mi yoksa kelimeler mi olduğunu bilmeden, yazar eskilerinin kaç para ettiğini bilmeden öylece yalın ve kendi başına. Çünkü yazmak, kendi başına kalmanın kağıda şifrelenmesinin bir yoluydu belki de. Bu şifreyi bilen kaç kişi kalmıştı, onlar neredeydi şimdi . Korku ve karamsarlık sen bekledikçe üstüne geliyordu sanki. Ben mutluyum ve mutluyken yazamıyor insan zırvalaması daha ne kadar oyalayacaktı beni. Doğurganlığı yitirmiş olmak bu dişi duyguyu kaybetmiş olmak belki de itirafı en zor gelendi bana . Yola çıkmanın zamanı gelmişti. Herkesin gittiği bir yön vardı hayatında, bense yolunu kaybetmiş gibiydim. Hayat o kadar sankilerle doluydu ki bu hengamede varlığımdan bile şüphe duyar olmuştum. Kim çıkaracaktı beni bu kör kuyudan. Bir giden yol olmalıydı bilinmeyen istikamete. Şehiriçi tabelaları bu yönü gösterir miydi, yoksa şehirlerarası karayollarda kara talihe küfrederek gezinmek miydi çözüm? En çok bu karanlık boğmuştu beni , belki acı bir fren sesi belki donuk ve anlamlandıramayan bakışlar. Sonra bir anda gidememek , öylece kalmak olduğun yerde. Gazete sayfalarından bir yorgan üstüne ve bir sonraki günün gaztelerinde kısa ve anlamsız bir haber olmak. Kim bekler seni , acından kim kavrulur bilmeden öylece kardeş olmak toprağa. En çok o zaman gitmek istedim , bu karmaşasından dünyanın . Elim nicedir varmıyor kaleme , gitmek sadece gitmek istiyorum. Bizim gibilerin var olduğu bir yer olmalı, kelimelerini yitirmişlerin yurdu. Nerede başladı bu hikaye, asıl adam ve asıl kadın kimdi bunu bulmalıydım herşey yok edilmeden önce. Sesleri çalınmış, sessizliği öğrenmiş bu insanlar topluluğu sesini kimlere kaptırmıştı öğrenmeliydim. “Önce kelime vardı” demişti büyük üstad, bir bildiği olmalıydı. Konuşma kartonlarıyla koca bir hayat geçmezdi ki. Konuşmalıydık . Sesli ve sessiz harfler çıkarmalıydık peşpeşe ve bunlar bir anlam ifade etmeliydi. Öncesi ve sonrası , dünü ve yarını , gerçeği ve yalanı olmalıydı tüm bunların. Yoksa yalan söyleyen kelimenin kendisi miydi? O kadar çok yalan söylenmişti ki doğru kelimeler terk etmişlerdi buraları , böyle sessiz ve çaresiz bırakarak bizi kendi dünyalarına, kendi diyarlarına geri dönmüşlerdi. Giderken onlarsız yapamayan asıl adam ve asıl kadını da almışlardı yanlarına , o yüzdendi bunca öyküsüz kalmam. Artık kurgu öyküler zamanı geçmiş “anlatsam roman olur” devri başlamıştı. Ne zaman atlamıştık bu çağları, gerçeğin ne olduğunu anlamadan nasıl gerçek yaşamlara dalmıştık. Bu işin sonu yok biliyorum, öyle hızlı ki zaman şimdi yazdıklarım bile geçmişe gömülüyor. Sessizlikte keramet var demiş olmalı birileri. Kelimeler insanı aldatır, biz size kandırılmamış kelimeler getirdik demiş olmalı. Yolculuk bu yöne belli oldu artık, zaman çalınan kelimeleri bulma zamanı. Her kelime bir hayatı götürdü bizden çünkü , artık kapıda beklemek yok girip almalıyız onları. Geçmişe uzanmak gerekiyordu bunun için. Önce kelimeleri kronolojik sıraya koymak gerekiyordu. İlk ne söylemiştim , benim söylediğimi diğerleri de söylemiş olmalıydı. Kapıda herkes sırasını bekliyordu mutlaka. Bana neler söylenmişti, ilk olan hep temizdir. Bir şeyler var hatırladığım ama çok eski değiller, yakın zaman ne kadar yakın bilmiyorum, tüm sorun da buradan çıkıyor zaten , unutmak, dün olanı bugün unutuyoruz, yada ben unutuyorum. O zamandı işte, birkaç zaman önceydi diyelim. Biliyorsun herşeyin bir bedeli var demişti, oysa bilmiyordum. Hayatım boyunca duyduğum en önemli şeymiş gibi dinledim onu. Oysa bahsettiği ufak ve önemsiz birşeydi. Kendisini öylesine veriyordu ki anlattığı şeye, insan korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını sanıyordu. Bunu neyle açıklayabilirdi insan. Ben , kendi hesabıma böylesi ufak ve önemsiz şeylerin böylesi rağbet görmesini anlamamıştım , şimdi anlıyorum kandırılmış kelimelerle ancak bu kadar oluyordu demek ki. Boşluğa dikilen gözlerimi ona doğru yönlendirdim. “Haklı değil miyim ?” diyordu. O an anladım doğru kelimElerin beni terk ettiğini , tek söyleyebildiğim Nikaragua’ya trenle gitmem gerektiği oldu. Ok yaydan çıkmıştı artık doğru söze ne denir diyemezdim böyle bir durumda, cehennemin dibine gitmem gerektiğini hatırlattı. Kalktı gitti sonra , özneyi bile hatırlamıyorum şimdi, edilgen bir hal almalı o zaman tüm bu anlatılanlar. Yaydan çıkan okun hedefi belliydi artık. Bir anda aklıma o kadar çok şey gelmişti ki. İlk aşk maceralarım geldi mesela , ocak müdavimi karpuzcu, bankalar caddesi, terk ediliş lokantası, boynuzlanma pastahanesi, ilk bakış okulları hepsi birden geliyordu. Ama topladığımda o zaman tüm bu betimlemeleri yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu anlıyordum. Ok meselesi öyle hızlı büyüyordu ki zarar vermeden neticelenmesi mümkün görünmüyordu. Yıkık omuzlarla, üzerimde hiçbir yük taşımamanın ağırlığıyla gidiyordum . Kendime eskiye veriyordum (demek o zamanda böyleymişim) . Her yıkkınlık sonrası bizim zamanımızda böyle değildi diyordum, oysa öyle bir zamandan söz etmek bile mümkün değildi. O zaman olsa olsa “tunç devri” olur diyecektim daha sonraları. Her şeyin bir hayal perdesi üzerinde oynatıldığı saplantısı o zamanlar yerleşti kafama. Eskimiş şarkı sözleri gibi hissediyordum kendimi. “Adımız miskindir bizim”le başlayıp “eskiden karpuz idik” ile biten şarkı sözleri gibi. Ama tam o sıralarda “çalgıcı karısı Binnaz” devri başlamıştı. Tüylerimin diken diken olduğu bir mevsime giriyordu sevgili ülkem. Daha doğru ve dürüst kelimeler terk etmemişti bizi , biraz daha sabretmek istiyorlardı. O zamanlar daha Olric’le de tanışmamıştım. Güzel düşler ülkesi diye birşey uydurmuştum, Utopia gibi kendine münhasır bir ülke. Kelimlerin göç mevsimine yakındı zaman, belki “ben sizin babanızım” manzumesinin yazılmasından kısa süre önceydi. Güzel düşler ülkesinin Türkiye temsilciliğine aday olduğum günler. O ülkede kelimeler kendi anlamlarında kullanılırdı. Herkesi takip eden donanımlı ajanları vardı mutlaka. Kendilerinin ne kadar şanslı olduklarını anlamaları için halklarına burada geçen zırvalıkları anlatırlardı. O zamanlar çok aradım o ülkeyi. Olmayacak yerlerde sabahladım, kağıt yığınları üstünde , akşamdan kalma düşlerimi şarap –leblebi kahvaltlarında erittim. Sonra geçti herşey . Unutmak ne büyük erdemdi. Bir onu unutamayacaktım belki de, yola gidip dönemeyeni. Kalemle tanışmama bağlıydı bunların hepsi. Kalemle ve yazıyla tanıştıktan sonra her şey zincirleme bir trafik kazası gibi gelişecekti çünkü. Küçük bir çocuktum o zamanlar , şiirle mani arası şeyler karalıyordum, etrafımda bunu yapan pek fazla insan olmadığından ben de farklı birşeyler olduğunu sanıyorlardı. Oysa yazdığım aldatılmış bir toplumun aldatılmış kelimelerinden başka birşey değildi. Evet zamanı gelmişti yola çıkmanın , anılar o kadar kesik kesik ve zorlayıcıydı ki başa çıkacak gücüm kalmamıştı. Ama özgürlük kelimelerin ucundaydı. Yazmak , bir anlamda yaşamaktı benim için. Hayatta kalmak için gitmek gerekli , yitik kelimeler diyarını bulmak gerekli. |
En güzel beraberlik seninle olmak diyorum, nasıl en korkunç yalnızlık sensiz olmaksa... Biraz önce buradaydın, aradan geçen zaman henüz kokunu bile dağıtamadı. Oturduğun koltukta ağırlığının izi duruyor. Dokunduğun her yerde sıcaklığın var, baktığın her şeyde aydınlığın. Gittin mi? Ben şimdi yalnız mıyım? Duvarlar üzerine yıkılıyor, yüzümde parçalanıyor aynalar, resim çerçeveleri... Tarifi mümkün olmayan bir boşluk içindeyim. Gözlerim kapıda, belki yine gelirsin diyorum. Uzaktan ayak sesleri geliyor. Sen değilsin gelen biliyorum, ama yine de bir ümit var içimde vazgeçemediğim. Bir sigara yakıyorum ve seni arıyorum ve seni arıyorum dumanın havada çizdiği şekillerde. Sonra ne yapacağını bilemeyen ellerime bakıyorum bir zaman. Ellerim hala ayrılırken ellerine temas etmenin hazzı içinde şaşkın ve kararsız. Oysa, o ellerle şimdi şiirler yazabilirim senin için, sana yokluğunun dayanılmazlığını anlatabilirim. Zaman hayli ilerledi. Evine varmış olmalısın. Kulağım telefon sesinde. Beni aramanı bekliyorum. Telefonun her çalışında umutla uzanıyor ellerim ahizeye. Oysa hep bir başkası çıkıyor karşıma. Kahroluyorum... Senden başkasının varlığına değil, sesine bile tahammülüm yok artık. Ağır, dayanılmaz saatler geçiyor. Nihayet senin sesin telefonda. Beni anlayan, o özlemli, kısık sesin... "Nasılsın?" derken bile yüreğimi heyecanla dolduran, kanımı tutuşturan sesini işitmenin sevinci sarıyor her yerimi. Hiç bitmesin istiyorum konuşmamız. Senden başka bir şey düşündüğüm yok, dünya umurumda değil. Konuşuyor, konuşuyoruz ve "Allahaısmarladık" diyorsun. Sana düşündüklerimi söyleyemiyorum. "Ne olur, yine gel ve hiç gitme artık" diyemiyorum. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Ellerimde soğuk, hissiz bir aletle yapayalnız kalıyorum. Sesin yerine çıldırtan bir uğultu kulaklarımda. Biraz önce sesini bana ileten telefona düşmanım şimdi. Hırsla ve kinle bakıyorum bir zaman. Sonra sevdiğin bir plağı çalmak geliyor aklıma. Birden esviniyorum. Her şeye rağmen yine seninleyim, ne iyi... Beşinci Senfoni'yi dinliyorum. Odayı orkestranın güçlü, tanrısal sesi dolduruyor. Hiç ayrılmadığımıza ve ayrılmayacağımıza inanıyorum. Yüzyılların ardından bir Beethoven sesleniyor, isyan ediyor zamana. Ve sonra bir başka plakta Schumann ağlıyor, ben ağlıyorum, uzaklarda sen ağlıyorsun... Aşkın ve sanatın ölümsüzlüğüne bir kere daha inanıyorum. Artık seni sevdiğime pişman değilim... |
Tutuklu Adım Murat. 26 yaşımda, hayatımın baharında bir ***** kurşunla hayata veda etmişim. Evet, ben ölmüşüm. Davul ve zurnalar eşliğinde gittiğim yerden, bayrağa sarılı bir tabutta dönmüşüm. Resimlerim asılmış tanıdıklarımın yakasına ve güzelce yıkanıp, ardından törenle gömülmüşüm. Karım ve ufak oğlum ne yapacaklarını şaşırmışlar, gözyaşları arasında ölüm ile yaşamın ince çizgisinde gitmiş gitmiş gelmişler. Karım 10 gün hastahanede kalmış, onu amansızca uyutmuşlar. Oğluma ise annemler bakmış. Sonraları kendini toparlayıp çıkmış hastahaneden karım, fakat eski halinden eser kalmamış. Aşık olduğum gülümsemesi, gözlerini kırparak şımarması ve hayata hep umutla bakan gözleri kaybolmuş, karanlık bir kader kuşağında yolunu şaşırmış. Hatıralarımıza dalmış karım, sabah güzelinde, akşam en güzelinde gezinmiş. Kimseyle konuşmamış ve dolup dolup taşmış. Benim ve yıldızların haricinde kimsenin görmediği gecelerde, utanmaksızın geceler boyu ağlamış... Şimdilerde hayatını oğluma adadı. Oğlum diyorum çünkü o ufak olmaktan çıktı, artık filinta gibi bir delikanlı. Bana benziyormuş herşeyi. Öyle diyor karım. Yemek yemesi, suratının asılması ve hepsinden önemlisi o muhteşem gülümsemesi.. Hep beni hatırlatıyormuş. Onun giyinmesi, okuması ve hayatında atacağı her adım özenle izleniyor, annesi ve babası tarafından. Tek farkımız, karım ona dokunup konuşabiliyor, ben ise sadece izliyorum. Oturma odasında, yatak odasında, banyoda.. Her yerdeyim. Onlar benim ailem, yaşamasam bile, ben onlarsız duramıyorum... 9 sene geçti ama hala alışamadı karım. İzliyorum, sabah uyanırken istemsiz bir şekilde beni arıyor kolları. Bulamayınca uyanmaktan vazgeçip, tekrar gömülüyor başı yastığa. Bir kaç damla ile ıslandıktan sonra yastık, hüzün dolu gözlerle başlıyor yeni gün. Oysa kollarını doldurmayı çok isterdim. Yaşasaydım eğer, uyandığını farkedince onu daha bir sıkı sarardım, ardından gözlerini açmadan yüzünü şefkatle okşar ve dudağına bir öpücük kondurarak gününü başlatırdım. Gözlerini açınca ilk beni görsün, güneş ardından gelsin istiyorum. Her boynunu büktüğünde saçlarını okşamayı ve vücudumdan çıkarılamayan bu ***** kurşun yerine, karıma sarılmayı özlüyorum... Bugün liseye başladı oğlum. Sabah erkenden uyandı annesi ve büyük bir heyecanla hazırladı üniformasını. Ardından kahvaltıyı hazırladı ve kıyamayarak uyandırdı evladımı. Büyük bir özlem içerisinde izledim, onu titizlikle giydirmesini ve özenle süslemesini. Gitme vakti geldiğinde, bir öpücük kondurdu yanağına oğlumuzun ve sarıldı, bir müddet ayrılamadı. Gözlerimin, gözlerinde olduğunu söylerek uğurladı oğlumuzu. Bana yakışanı yapmalıymış, bana yakışan bir evlat olmalıymış. Bense koşup sarılamadım ona. Doyasıya oğlum diyerek koklayamadım saçlarını. Nasihat etmeli, onu gözlerinden öpmeliydim. Ama yapamadım, burada böyle sessizce izledim ve yüreğimden bir kez daha mühürlendim. Sanki bugün dirilip, tekrar yaşama veda ettim.. Cennete gidecekmişim ben, şehitmişim çünkü. Oysa özlemim o kadar büyük ki.. Sadece bir gün isterdim beni burda tutanlardan. Bir günlüğüne yaşama dönüp, tüm günümü karım ve oğlumla geçirmeyi dilerdim. Sabah onunla uyanır, bana sarılmak isteyen kollarını doldururdum. Tüm günümü onlarla geçirir, doyasıya yaşardım. Her bir anın kıymetini bilir ve saniyeler geçmesin isterdim. Oğlum ile basketbol oynar, ona aşk hayatını sorardım. Umarsızca tavsiyeler verir, nasihatlar ederdim. Karımın yerine yemekleri ben yapar, elleri acımasın diye bulaşıkları da yıkardım. Elbiselerimi sağa sola atmaz, onu hiç üzmezdim. Akşam olupta hava kararınca balkonumuza çıkar, ailemi kollarıma alarak gökyüzünü izlerdim. Hep izlendiklerini, benim onları asla bırakmadığımı ve bırakmayacağını anlatırdım. Ağlamamalarını ister, her bir gözyaşlarında benim çektiğim acıyı tarif ederdim. Oğluma defalarca sarıldıktan sonra yatağına yatırır, uyuyuncaya kadar başında beklerdim. Uyurken hep yapmak istediğim ama yapamadıklarımı dile getirir, hissettirmeden yavaşça öperdim. Ardından yatak odamıza giderek, geceliğinin içinde karımı seyrederdim. Işıklarımızı kapatır ve onu kollarımın arasında saklardım. Hep özlediğim saçlarının arasında ellerimi dolaştırır, gözlerini dudaklarımla kapatırdım. Hasret olduğu güven duygusu ile onu uyuttuktan sonra, hasret olduğum boynuna kapanır, kokusunu doyasıya içime çekerdim. Son bir feryat koparırcasına yanağına bir buse kondurur ve tekrar ölürdüm. Çok mutlu olur ve asla ağlamazdım. İşte sadece bu bir gün için, tüm cennet hayatımı yakardım.. Oysa ben, üzerine en güzel hatıralar ve duygular yazılan, ardından acımasızca yırtılan bir mektubum. Bu kadar kısa ve talihsiz oldu hep benim umutlarım. Aileme dokunamıyor, onları koklayamıyor ve öpemiyorum. İzlemek ve hatıralarımı dinlemekle yetiniyorum. Çığlıklarım bile duyulmuyor bu koca sessizlikte. Hep yazıyorum çünkü onları çok özlüyorum. Buradan sizlere sesleniyorum çünkü hepinize özeniyorum. Sizlerin de aileniz var ve bir çoğunuz babasınız. Ben ise bir talihsizim. Sizlerden tek farkım, yaşamak yerine bir kaç odadaki fotoğraflarda hapisim... |
İlk defa göz göze geldiğimiz anı hatırlıyor musun? Kaçamak bir buluşmasıydı bu gözlerimizin. Seni istiyordum, biliyordun... Bakışların duygulu, anlayışlıydı, özlemliydi zaman zaman... Bakışların bir şarkı söylüyordu hiç bilmediğim. Seni dinliyordum, bakışlarını dinliyordum... Dağ başında apansız karşıma çıkan bir pınardı sanki gözlerin. Eğilip su içmek istiyordum kirpiklerinin arasından. İçimde yaktığın ateşi söndürmek istiyordum. Ama o ateş gitgide büyüdü işte! Şimdi biraz da sen yan artık, benim yanacak yerim kalmadı. İnanamıyorum, sen var mısın? İnanamıyorum bir türlü. Tuttuğum ellerin mi? Öptüğüm dudukların mı? Kim bilir? Belki de yoksun, ben bir rüya görüyorum, biraz sonra uyanacağım. Her şey ansızın silinecek. Ne saçların kalacak ortalıkta, ne gözlerin. Yine kahredici yalnızlığıma döneceğim. Biraz daha yıkılmış, biraz daha sensiz... O gün ilk defa seni gördüm. Düşün sen dünyaya geleli beri kaç yıl geçmiş aradan. Düşün ne kadar çok özlemiştim seni? Öyleyse hiç gitme, ne olur? Vereceğin her kedere razıyım. Acıların en büyüğünü sen tattır bana, zehirlerin en şiddetlisini senin elinden içeyim. Ama gitme ne olur? Dudaklarım kurumuştu, içim yanıyordu. Suya hasret, kurumuş bir ot gibiydim. Yağmur olup yağdın üstüme, yeşerdim, filizlendim. Sonra güneş oldun, hayat verdin bana, koku verdin, renk verdin. Şimdi bırakıp gidersen bir daha ve son defa yine kuruyacağım, dağılıp toz olacağım anlıyor musun? Çünkü senden sonra kimse gelmeyecek, biliyorum... Kimseler çalmayacak kapımı. Gidersen beni bana mahkum edeceksin, keşke ölsem diyeceğim o zaman, keşke ölsem!.. Şimdi sendeyim, seninleyim, seni yaşıyorum... Beni bana bırakma!.. Senden bir parçayım artık, belki de baştan başa sen oldum farkında değilsin... Beni bana bırakma!.. Sen olduğun için mutluyum. Sen olduğum için de... İstersen ben olma. Hiç benim olma. Ama bırakma beni ne olur? Beni bana bırakma!.. |
ikiyüzlü arzuhalci iki yüzlü arzuhalci. fırtına var dışarıda. dönüp geldim caddeyi. köşede bir güvercin ölüsü. hep senin durduğun ve yazılar yazdığın köşede. kıpırtısız vaziyette, başı kanlı, gözleri yarı açık. gri ve kurşun rengi tüylerinin altında çarpan bir yüreği yok artık. beklenmedik bir anda karşılaştık. bilirsin; severim güvercinleri. kırılmışlığım da oldu bir dönem. o zaman altıncı katta oturuyordum hatırlarsın. pencerenin önünde hep ıslak ekmek dilimleri dururdu. sabahın erken saatlerinde başlardı uğultuları. gelirler ve uçup giderlerdi boşlukta. bir gün kör oldu içlerinden biri. balkonuma gelemez oldular. kaç mevsim geçti üzerinden. şimdi zaman zaman aç gözlü martılar uçuyor onların bıraktığı boşlukta. iki yüzlüsün arzuhalci. on yılı geçti gideli. bu elimdeki defter yazılmış bir kaç satır cümlen kaldı. "içimden akşam üzeri ölüsü çok olur bu şehir`in diye geçirdim. burada nefes aşıp verenler arasında bile çok sayıda ölü var. gözleri çoğunun sıcaklığını yitirmiş. sen güleç yüzünle, yitirdiklerini unutmayı seçmişsin. kısa değil mi bu hayat dedikleri şey?" okuyunca bir filmden arakladığını düşündüm bu satırları. hangi filmdi hatırlayamıyorum. elma ağacının altındaki çimleri kesiyordu büyük annem. daha genç sayılırdı. bal kabaklarının yanında durmuş onun elindeki makası kullanamadığım zamanları düşünüyordum. senin haberinden sonra bir anda yere yığıldı. kestiği çimlerin üzerine düştü başı. hiç birşey yapamadım. içimde büyük bir çığlık birikti durdu o günden beri. bir sen bilemedin bu görüntüyü. bulutu çok olan bir gündü koşar adım geçmiştim caddeyi. ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgarın sesinde daha bir dokunaklı. sarı renkli boya kalemi ile fihristte adının üzerini çizmişim. yoksun, bunu bilmek üşütüyor içimdeki yarayı. kanayan ne kalır bunca günden sonra? duvardaki resmin artık üzerindeki örtüyü benimsemiş. sesime cevap verecek biri yok bu rakamları çevirsem. yokluk mudur çoğu zaman içimize tüneyen? daha dökecek yaprak var mı? bu sonbaharda sararmış anılarım. bahçenin bir köşesinde pevruze kendine dolamış kollarını. armut ağacı hışırdamıyor artık. bir kaç evden sızan ışıklar var geceye karışan. uğultularım artıyor. merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim. bütün geceler bu susmalar bir intihara dönüşecek diye korkuyorum. gün gelsin açsın sofayı. duvardaki resimdeki yaşlı adam yine assın suratını ve korkutsun küçük çocukları. oysa gece bilen için karıştırır bütün hesapları. dolanır diline bir şiir, eğip başını dönersin kuytusuna gecenin. hiç birşey hatırlayamadığımda acılarımı karıştırırım seninle ilgili. aralık mı kalmış kapı? kuyruğunu dikleştirir pevruze ve sürer bacaklarına içeri girerken. sesimde tavan arasına ait izler."geldim. kalamazdım bir kaç gün daha. çiçekler iyice kurudu. topraklarını değiştirmeli. yeni tohumlar ekmeli bahçeye." içimden yanık kokusuna benzer birşeyler geçiyor. uzak bir şehir, tren istasyonu. iki kişi gezdiğimiz bir çarşı. mağazalar ve yangınlarım. düşten yeni uyandım. karanlıkla tanışırken evren, uzun otların arasından geçip gitti belirsizlik gibi, üstümüze çöken bulutlar. merdivenleri yeni inmiştin. çok sevdiğim boğazlı siyah kazağını giyinmiştin. aylardır birbirimizi görmezmiş gibi, büyük bir hasretle kucaklaştık, öpüştük. yüzünün yarısını aydınlatan ayın ışığı altında sustuk. bütün gece sürdürdüğümüz birbirimize doymak bilmeyen bakışmalardan sonra bozdum karanlığın suskusunu. ’yalnızlık için iki kişi gerekir.’ önce ışığını sonra sesini duyduk gök gürültüsünün. sen de ben de yer değiştirme niyetinde değildik. birkaç dakika sonra giderek hızlanan yağmur taneleri saçlarıma, yüzüme, ellerime çarpıyor ve dağılıyordu. yüzüne değen tanelerse tutunmak, düşmemek için çırpınıyordu. biliyordum, sonsuzluk uzun bir soluklanma anıdır ve seni hep yanımda istiyordum. o aylarca beklediğim ve olmadığın gecelerde hep aynı çardakta oturdum. Bir resme bakar gibi eskittim karşımdaki dağın görüntüsünü. yolda gözüken kırmızı audi’nin içinde seninde olabileceğini düşündüm. uzun sürecek bir yağmur başladı. ellerimden yüzümden ve saçlarımdan aşağı süzülen yağmur taneleri gözlerimdeki düşü de silip gitti. ayaklarım üşüyor. bütün gece yağdı durdu. kimseler yok, hiç birşey söyleyemedim. elinde şemsiye, yavaş yavaş geçti caddeyi bir adam. yüzüne vuran ışık kırıldı sonra. iki çocuk koşup şakalaştılar. bakkalın önünde bir kaç kişi dinmesini bekliyordu yağmurun. ağızlarından yükselen buharları buradan görmek mümkün. yan dairedeki yaşlı kadın yine erken uyumuş. çok fazla bu yalnızlık dayanamadığı hissediyorum. bekleşen insan manzaraları. ben bekliyorum. yaşlı kadın her akşam üzeri o tepede, oğlunu getirecek minibüsü bekliyor; alnında çocukluğundan kalma bir yara. her akşam merdivenleri inerken karşıma çıkan ayşenin güzel yüzü. bir diğerinde serum şişesinden sızan ilaç damlalarını büyük sessizlikle izliyor. çocuğun sağ kolu kesilmiş. henüz farkında değil elini öptüremeyeceğinin. bekir gidiyor bir istasyondan başka istasyona. içim sıkıldı bu yazılanlardan sonra. hepsi durağan acıları yaşıyor hikayelerinde. -"ya sen?" -` nasıl ben?` -"bizim hikayenin bir sonu var mı?" ah kalbim. yarası üzerinden sıyrılıp düşen kabuk gibi iyileşirim bir gün. kanayan ve sızlayan yokluktur. biz unuturuz biz olmayı ve döneriz bendeki kış yalnızlığına. `iki yüzlüsün sen arzuhalci. gidecek bir yer vardı ve sakladın benden.` güvercinlerin biri kör oldu, uçamaz oldular. uğultuları kesildi. bir kaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü. |
| Saat: 09:00 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık