MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

arwen 27 Eylül 2006 00:04

Dün bir şiir daha yazdım senin için. Önce tuttum karşıma oturttum seni, konuşturdum, güldürdüm, ağlattım. Her halin hoşuma gidiyordu. Kadındın, ama önce insandın. Güzeldin, ama önce iyiydin. Elbette seni yazacaktım, senin için yazacaktım.

Bana "Çok yazıyorsun" diyorlar. Bir insana "Sen çok yazıyorsun, artık öl" denir mi? Benim yaşamam ve şiirim birbirinden ayrı şeyler değil ki! Yaşarken şairliğimi yaşıyorum ben.

Yürürken, konuşurken, sevişirken hep şairliğimin içindeyim, o da benim içimde. Birbirimizi tamamlıyoruz durmadan.

Sen hiç denize baktığın zaman bir orman gördün mü? Dağlara gökyüzüne en yakın olduğu yerde yeraltı nehirlerini düşündün mü hiç? Öpüşürken, sevişirken açların, yoksulların yüreği çarptı mı sende? Güldüğün zaman Afrika'da isimsiz bir zenciyi hatırlayıp onun büyük acısını duydun mu derinden?

Senin o güzel gözlerin bende yalnız seni görüyor. Seviyorsan beni seviyorsun, beni istiyorsun benden. Oysa ki ben sende bütün insanlığı, güzelliği seviyorum. Al gözlerimi de kendine bir benim gözlerimle bak... Gör, ne kadar erişilmez, ne kadar yüce olduğunu...

Her maddenin bir atomu olduğu gibi bir şiiriyeti de vardır. Bilgin atomu parçalayan, sanatçı ise şiiriyeti bulan, işleyen ve onu sanat eseri haline getiren insandır.

Şiir bir köprüdür madde ile ruh arasında. Şiir güzelliğin en yoğun ifadesidir ve nefes alışıdır duygularımızın.

Atom gücü, elektrik gücü gibi bir de şiir gücü vardır dünyada. Sanatçı bu gücü ellerinde tutan kimsedir işte. Onu şiir, müzik, heykel ve resim haline getiren mutlu kişidir o.

Her zaman, her yerde söylemişimdir; "Hayatımdan şairliğimi çıkarırsanız geriye önemli bir şey kalmaz" diye.

Yazmamı bana çok görmeyin...


Misafir 27 Eylül 2006 18:14

İki Yalnız
Bir yalnız orada…
Birikmişti. Dolu dolu bakıyordu. Kadını fark etti. Ondan önemlisi yanındaki devasa boşluğu. Ve güzelim gözlerindeki derinli kahverengisinin.
Onun yanına oturmak istedi. Düşündü çekindi. Döndü, gidiyor. Aklı oradaki boşlukta, aklı kadında. Karşıdan bando geliyor. Kapatıyor yolu. Döndü geri. Utana sıkıla geçti kadının yanına.
Oturdu.
İki yalnız. Çok büyükler çok. Yürek tarafından . Ama orası boş. Tozları uçuşur. Kocaman bir rüzgârı vardır. Sonrası sınırsız. Gök ve toprak arasında melekler.
Bolca kırığı var kalplerinin. Çöller kadar.
İki yalnız, su gibi. Bir bakışta kendini ele verir onlar. Gizlenemezler ki. Maskeli baloda bile parmakla gösterilirler.
Kadın derya gibi. Kadın, uzun bir yolculuktan dönmüştü. Geçilmez yollarla doludur yaşam. Bir noktada bitersiniz. Hiç gücünüz kalmaz. Terk edersiniz yolu. Belki de tam ters istikamette yol almaya başlarsınız.
Kimse bilemez başladığı yolun sonunu. Kadın döndü belki de yuvarlandı bir yerden. Çetin bir noktadaydı ya da şansı yoktu. Terk etti hayallerini. Kim bilir?
Kadın oradaydı bütün genişliği ve güzelliğiyle. Adeta bir gemi gibi. Adeta transatlantik gibi. Evet. Bakılmaya doyulmayacak kadar, hatta kör edecek kadar güzeldi. Kör etmez ama, o kadar hoş yani.
Adam dönmüştü bir yerlerden incele incele döne döne. Çok zor bir yerlerden. Dağlara kavgalıydı belki.
Ağzı karanfil tadındaydı sıkı sıkıya. Cebinde ölü yıldızlar vardı.
Kim bilebilir cebinde esrar taşımadığını. Kim bilir bir veda mektubu taşımadığını.
Kim? Koyu bir acının çiçekli tepesinden yuvarlanmıştı belki de. Onları toplamaktan bitkin. Onları vazolara koymaktan, sulamaktan solgun. Erik ekşisi. Ve elma tatlısı
(hayat bu ikisinden başka nedir ki?)
Bu acıya tutuna tutuna yaşamda kalmasını bilmişti belki de. Şimdi azgın sularında soğuk boşluğun..
Kadın ama ırmakları dolu dolu. Deniz özlemiyle parlayıp sönüyor gözleri. Kırılgan ve denizler kadar utangaç. Bekliyor. Neyi, kim bilebilir? Belki de şişman bir kocası vardı,
koyun kokan, nefret kokan, kötülük kokan bir adam. Bıkmıştı kadın ondan ve her şeyden. Bıkmıştı. Çünkü köpeğiydi hayatının.
Şimdi burada olmak bir hayaldi.
Yürüyüş yolunda oynayan çocuklar vardı. Neşeli insanlar vardı.
Belki de ölü çocuklar. Doğduklarında ölmüşlerdi. Ya da: Cami avlusuna bırakılmayıp bir anne ya da bir sevgili tarafından boğularak öldürüldüler. Bir trafik kazası belki de.
Çocuklar vardı. Kimse onlara zarar vermezdi. Hiçbir şey onları engelleyemezdi. Hiçbir şey onlara çarpamazdı. Vardılar ama görünmez ezilmez öldürülmezler.
Sıcak, gülen, mutlu hayaletlerdi.
Kadın gençti güzeldi inceydi. Delice dans edebilir ruhu. Susması ölüm gibi olur.
Kim tahmin edebilir, kim bilir? Belki de zihnine beton döküyor. Yoruldu savaşmaktan.
Kalbi çok arkada. Öyle ki, arkada bir çıkış yolu buldu ve onu terk etti.
Aylardan Nisan salkım salkım.
Bir kalpsiz de yaşayabilir Nisan.
Kadın şeker tadında bakıyor, iyi film kadar sarışın düşünceleri belki de.
Hava deli gibi güneşliydi. Yıllardır böylesi görülmemişti. Bal bırakıyor insan ilişkileri. Kış kötü geçmemiş miydi? İnsanlar karla mahvolmamış mıydı?
Adam da dönmüştü bir yerlerden. Kaya gibiydi. Karaydı gözleri. Karamsardı zehir zehir. Oturacak bir yer aramıştı yorgundu ayakları. Yıllarca koşmuştu bir arzunun asfaltında. Eşsiz bir arzuydu. Ama… belli bir zaman sonra her arzu biter.
Kim bilebilir, bando, bando değildi. Belki de o koyun sürüsüydü ya da kadın sürüsüydü.
Kadın belki dönüşsüz bir yoldaydı. Başlangıçta sonsuz görünmüştü. Ama…
Belki buzun üstünde yaşıyordu. Ve buzda kocaman bir çatlak oldu olacaktı.
Bir karar vermeliydi. Allah’tan bir işaret bekliyordu.
Kadın belki çantasında bir tabanca taşıyordu. Bir saat sonra birini öldürecekti.
Hayatını karartan birini. Bir kadını ya da bir adamı. Güç topluyor…
Kadın belki arkadaki apartmanda oturuyordu. Yeni evlenmişti zengin adamla. Sadece parası için. Onu öldürmeyi düşünüyordu. Bu adam ise fena görünmüyor.
Kırmızı bir banktı. Önceden keresteydi. Ondan önce ağaçtı. Genç bir adamın baltasıyla ölmüştü. Adamın karısı hamileydi. Kör bir babası vardı belki de. Gururlu bir baba. Hep Allah der belki de. Önüne yemek koymazsan açım demez. Yük olarak görür kendini. İsyan etmez.
Kadın belki de çocukluğundan dönmüştü. İçli, gülmez, yeşildi gözleri.
Yine de hoşnut olabilir bir sıcaklık dalgasıyla, milyon tane kapısını açık bırakmış dünyaya ve dünyaya bedel gülümseyebilir, ama zamanı gelirse.
Hatta korkusuzca. Çıkılacak en yüksek yer neresiyle dişiyle tırnağıyla ırmağıyla çıkmaya hazır.
Bilenmiş ruhu. Kaplan sanki.
Kırmızı bir banktı. Değildi belki de. Özünde sarıydı belki de. Yalnızdı ormanda.
Bu yüzden kesilmişti. Ölmemişti. Can çekişiyordu yıllardır. Bir filizi çıkmıştı.
Kadın belki de vefasız bir adamdan dönmüştü bir yerleri eksile eksile. Kolay olmamıştı. Hiç kolay olmaz hayat. Yıllar mevsimler geceler gündüzler…
Adam dağ gibiydi. Ne iriydi ne inceydi. Gözlerinde yorgun bir çocuk. El sallayıp sallayıp kayboluyor. Adamın yüreği parmak şıklatıyor. Kayıp bir şeyleri çağırıyor.
Kadın denize bakıyordu.
Deniz temizdi. Masmaviydi. Belki de plâstik şişelerle doluydu. Kirliydi.Çok kirliydi.
Temizdi kadının gözleri. Ölüm gibi gözleri. Bakıyordu kayıklara.
Beş kayık vardı. Beş kayıkta beş çift vardı. Beş mutlu çift. Belki de beş nişanlı çift.
Deniz masmaviydi. Dudaklarını boyuyordu. Diriydi…
Kadın paldır küldür dönmüştü bir yerden. Kırmızı bir sorunun amansız bakışından.
Belki de pembe bir sevdanın yılan kollarından.
Dönmüştü. Sönmüştü. Sağ kaldığına dua ediyordu. Bir daha yapmayacaktı. Asla ama asla. Kendi kendine yeterdi. Hiçbir adamı sevmeyecekti. Asıl sevmek insanın kendisinde başlardı. Öteki olmasa da olurdu.
Adam dönmüştü bir yerden. Korkuyordu. Ölüyordu düşüncelerinde. Sonra gerçekten ölecekti. Ama aniden. Bir kalabalıkta ya da kör bir karanlıkta. Her an olabilir ölüm. Belki de bir kurşun vardı ardında. Takip bir yerde kanlı noktalanacak. Belki bir genç kızı hamile bırakmıştı. Kandırmıştı onu. Kullanmıştı. Mahvetmişti. Paramparça etmişti.
Adam dönmüştü bir yerden zınk diye. Bazı şeylerde ısrar, adamı öldürür. Sınırları bilmek gerek. Ölçülü yaşamak gerek. Rüyalarımızda bile.
Belki de sınırsız bir sevgi arıyordu. Ne olursa olsun aşk. Sonu nasıl biterse bitsin.
Aşk için yaratıldığına inanırdı.
Belki de bir şiiri bir öyküyü bir çiçeği yarım bırakmıştı. Devamını getirmeye korkuyordu. Yanlış bir hareketle korkunç bir yaratık oluşturabilirdi. Sonra bu dev yaratık onu rahat bırakmazdı. Benim babam kim, ben neyim der durur, soruları bitmez, yaşamda korku sala sala belki de insanları mahvede mahvede yaşardı.
Adam belki de kadınlardan ürküyordu. 40 yaşındaydı. Memurdu. Hayatı boyunca içine çekile çekile yaşamıştı. Vücudu bile içine çekiliyordu. Çekile çekile yok olmuştu. Sanki bir gölgeydi.
Hiçbir kadın onu tanımazdı. Bu adam çok mutsuzdu. Artık bir adım atmak istiyordu. Dışa doğru yaşamak istiyordu. Belki de bu kadın onun son şansıydı. Kaderiydi.
Kadın belki de 35 yaşındaydı. Bankacıydı. Belki de ayakları protezdi de salak adam fark etmiyordu. Saçı da peruktu meselâ. Ruhu da peruk meselâ. Kalbi de peruklu. Her şeyi…
Salak adam anlamıyor.
Kadın incele ezile bakıyor.
Adam da süzüle büzüle bakıyor. Ama birbirlerine belli etmiyorlar. Birbirlerinin gizemli sıcaklıklarını ürpere ürpere duyuyorlar.
Adam belki. Hayatı boyunca başladığı bütün işleri yarım bırakmıştı. Bundan belkiydi.
Sevdaları işleri sözleri. Hiçbir şeyin arkasında durmaz belki. Acayip bir şey. Güçlü görünür ama değil. Adam görünür ama değil. Vay düzenbaz!
Kadın belki de dilsizdi. Babası kesmişti dilini. Yanlış biriyle konuştuğu için…
Adam belki de sağırdı doğuştan…
Kadın belki kekeme. Bu yüzden korkuyor bir merhaba demeye.
Adam yarısını kaybetmişti belki de. Ayran gönüllü sarışın bir kadında. Asi gözlü ve erotik sesli bir kadın…
Adam belki de oğlunu kaybetmişti. Ona hasretti. Belki de can arkadaşının ölümüne sebep olmuştu…
Güneş biraz geri çekildi. Serin bir rüzgâr fırıl fırıl esmeye başladı.
Çok genç bir rüzgârdı. Göğüsleri yeni yeni büyümeye başlamıştı. Yaşıtları arasında çok kıskanılırdı. Bütün ruhunu açıyor, iplik iplik oluyor. Saçılıyor deli deli.
Kadın gibi ve adam gibi.
Bando gümbürdüyordu.
Şırıl şırıl bakıyor kadın, adama göz ucuyla.
Mırıl mırıl bakıyor adam, kadına göz ucuyla.
Bando: Castara castara cas. Casrata castara cas.
En önde güzel bir kız. Asayı sallıyor.
Kızlar kırmızı, erkekler beyaz bandonun.
Arkada davulu şişman bir çocuk çalıyor. Davulları hep şişman
çocuklar çalar.
Islık çalıyor takiptekiler. Bayrama hazırlanıyor liseli gençler.
Kayıp bir çocuk bitivermişti önlerine. Beş taş oynuyordu. Görmüyorlardı.
Adam kadına baktı. Sigara yaktı. Karşıya baktı. Sonra kadın adama baktı. Saçını geriye attı.
En kesin olan şuydu: Adam bulutlar kadar yalnızdı. Kadın daha çok yalnızdı. Topraklar kadar.
En kesin olan şuydu: BİR DOĞRU EDİYORLARDI NE VAR Kİ GÖRMÜYORLARDI. AMA İKİSİ DE O BANKTA YAN YANA SONSUZA DEK OTURMAK İSTİYORDU. Çocuk bir papatyayı eline almıştı, söylüyordu: Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor…


mydarling24 27 Eylül 2006 20:44

Yaşlı Çınar ve Zeytin Gözlü Çocuk

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla....

Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.

İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı.

Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu..

Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu.

İlkbaharın kokusunu cigerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti.

Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğu, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut.

Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.

Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.

Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki.

Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu.

Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı.

Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu.

Ama o gelmiyordu.Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi.
Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.

Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu.
Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu....

''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu.....

Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden.. Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...

Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi.

Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.

Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde.

Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da, zeytin gözlü çocuktu....

Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.

Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere.

Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi…


Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı ve yaşlı bir çınarım
binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız

alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk
hülyalı gülüşler
gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
umutlu ve şen

ne zemheriler gördüm ben
ne fırtınalar geçirdim
çağının ışığıyla yak beni ey çocuk
çağının ışığıyla sar, üşüyorum

gövdemde kaç balta izi var
kaç kan lekesi alnımda
nice ihanetler gördüm ben
nice zulümler

üşüyorum
alnı gül işlemeli baharlar getir bana
umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum

pınar seslerine kat
başak tanelerine koy
arıt beni günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma ellerimi n’olur
Bırakma ellerimi…


Misafir 28 Eylül 2006 00:18

. Kar İle Yar Hikayesi

Nisan ay'ı olmasına rağmen lapa lapa karlar, öyle güzel ve ahenkli bir biçimde, dans eşliğinde kendilerini yere bırakıyorlardı ki, öleceklerini bile bile yinede yere düşüyorlardı.
Daha yere ayak basar basmaz birer birer eriyor, su haline dönüşüp toprağın bağrına doğru yol alıyorlardı.İçlerinden biri
___ arkadaşlar üzülmeyin ölüyoruz diye, bakın bizler ölürken başka canlıların hayat bulmasına sebep oluyoruz, onlarla beraber tekrar diriliyoruz, eğer düşmeyecek olursak, hayat bulmak için bizleri bekleyenler hayat bulamayacak, dolayısıyla bizlerde tekrar hayata kavuşmamış olacağız.
__Daha önceki halimizi düşünün, bizler bir su halindeydik, ısındık buhar olduk ve şimdiki ineceğimiz mekandan, yükseklere doğru çıkmaya başladık, her çıkışın bir inişi olmalıydı, birlikte ne rüzgarlar, fırtınalar atlattık ne kavurucu sıcaklar, dondurucu soğuklar gördük, el ele tutuşup bu dünyanın etrafını kaç kez döndük, birlikte sevindik birlikte üzüldük.

___Ah sevgili, ayrılmayalım sıkı sıkı sarılalım yere düşmeden, eriseke birlikte toprağın içine doğru yol alalım, ne olursun bu yolculuğumda beni yalnız bırakma, ben seni ömrümce sevdim, başıma taç yaptım. O kavurucu sıcaklarda senin gölgene sığındım, rüzgarlarda eteğine tutundum, beraber yağmur olup ağladık, beraberce bir gülün yaprağında güldük, sakın elimi bırakma, yaşımızda bir hayli ilerledi. Beni öksüz, beni aşksız bırakma,
Bir birlerine kenetlenerek toprağın üzerine düştüler.

Sıkı sıkıya sarılmış, yeniden hayat bulacakları bir şey arıyorlardı.
___Buldum dedi, gel şu tere'nin köküne tutunalım, hem bahar geliyor daha çabuk yeryüzüne çıkarız.
İki aşık tere'nin köküne tutunarak hem tere'ye hayat veriyor, hem de kendi hayatlarını devam ettiriyorlardı, toprak ısınmış köklerden yaprağa doğru yol almaya başlamışlardı.

Bir gün güzel bir kadının, yaprağı koparmasıyla günlerdir tutundukları topraktan ayrılmış, güzel mi güzel bir eve gelmişlerdi.
___Ne iyi
diyorlardı
__burada ki süremiz daha uzun olacak gibi, sıcacık ortamda sevgi dolu bir hayatımız olacak herhalde, bak ev sahibimizde çok güzel,
konuşurlarken güzel ev sahibi tereyi salata yapmış ve yemekle beraber yemeye başlamıştı, önce ne olduğunu anlayamadılar karanlık bir yerden geçtiler, gafil avlanmış birbirlerinin elini bırakmışlardı, ancak seslerini duyuyorlardı.
___Yukarıya doğru çıkalım belki bir ışık görür, tekrar buluşuruz
dediler, yukarıya doğru çıkmaya başladılar,.Biri diğerine seslendi,
___ben bir ışık gördüm.
Diğeri
___bende
demişti ama birbirlerini göremiyorlardı,
___sen ne görüyorsun? ben girdiğimiz evin içini görüyorum
___ya sen? bende aynını görüyorum
diye cevap verdi,
___nasıl peki birbirimizi görmüyoruz,
anladılar ki kadının biri bir gözüne diğeri öbür gözüne gelmişti.

Günler geçiyor, bizim aşıklar kendileri gibi bir aşığın gözlerinde ışık oluyorlardı, onun neşesiyle neşeli günler geçiriyorlardı. güzel ev sahiplerinin aşk namelerine eşlik ediyor.
___Allah’ım bize böyle güzel bir ev sahibi verdin
diye dua ediyorlardı, bir damla su olmalarına rağmen kendilerine hayat bahşedene tam bir imanla inanıyor, onu hamd ile tesbih ediyor güzelliklerin sahibini hiç unutmuyorlardı, biliyorlardı ki sevgiyi ve aşkı bahşeden O'ydu,

Bir gün hiç ummadıkları bir şey oldu, ev sahibi güzelleri sıkıntılıydı, aşık olduğu genç ona ihanet etmiş, aşkını ayaklar altına almıştı, bunca yıllık sevda şarkıları susmuş, derin bir sessizliğe bürünmüştü sanki, hiç akıl erdiremiyorlardı, bunca zaman birbirlerine en güzel sözlerle, en güzel biçimde davranan her an “seni çok seviyorum, sen benim her şeyimsin” diye bin bir türlü söz söyleyen biri, nasıl olurdu da böylesine sevdiğini iddia ettiği birini aldatırdı.
O sevgi ve aşk ki, Yaratan ve yaşatan Allah'tan bunlara bir armağan değil miydi, bunu akledemiyorlar mıydı, neden diğer canlılar gibi aşklarını saf ve temiz yaşayamıyorlardı, neden ahde vefa göstermiyorlardı, ev sahipleriyle beraber hüzün öylesine çökmüştü ki üzerlerine, birden gözlerden yavaş yavaş dışarıya doğru çıkmaya başladılar, sonunda iki damla göz yaşı olmuşlardı, öylesine hüzünlenmiş öylesine dertlenmişlerdi ki,
___artık bu dünyada bizim yerimiz yok, böyle güzellere ihanetler yapılırken, vefasızlığın ve her türlü entrikanın döndüğü ortamda yaşamak ancak bizlere ızdırap verir
diyerek, iki yanaktan her ikisi birden yavaş yavaş süzüldüler, öylesine iki damla yaş oldular ki, bir daha doğmamacasına kendilerini betonun sert zeminine bırakarak, her canlı ölümü tadıcıdır hükmüne teslim oldular.


arwen 28 Eylül 2006 00:33

Ayrılık diye bir şey yok... Bu bizim yalanımız... Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var... Şimdi neredesin ? Ne yapıyorsun ? Güneş çoktan doğdu. Uyanmış olmalısın. Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi ? Öyleyse ayrılmadık, sadece özlemleyiz ve bekliyoruz...

Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. Önce beklemekten... Ömür boyunca ya bekliyor, ya bekletiyor insan... İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın...

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...

Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, kanunlara saygı göstermesini, insanlarını sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar. Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.

Ya o ? Ya o ? İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, saadet bekliyor yaşamaktan. Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. Aradıklarının çoğunu bulamamış, beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak göçüp gidiyor bu dünyadan. İşte yaşamak maceramız bu...

Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak ve yaşayıp beklerken ölmek !

Özleme bir diyeceğim yok. O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. O nefes alış, sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı... O tek güzel yönü bekleyişlerimizin...

İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, yaşantımız özlemlerle güzel...

Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. Bir kokusu var ki bütün çiçeklere değişmem. Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz...

Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; seni özlediğim içindir... Beklemenin korkunç zehiri öldürmüyorsa beni; seni özlediğim içindir... Yaşıyorsam; içimde umut varsa, yine seni özlediğim içindir...

Seni bunca özlemesem; bunca sevemem ki !..


mydarling24 28 Eylül 2006 00:34

Sakın Elimi Bırakma

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI
NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI
BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN
YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN
SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN
ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLU
HERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLU
ALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINI
SANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... "

Iyi ki şarkılar var...


Misafir 28 Eylül 2006 00:50

BİR SALKIM ÜZÜM Bir dağ köyünün imanlı bir papazı tüm zamanını Allah’ı görmek için dua etmeye adayarak yaşarken; tüm çabalarının yetersizliğini Allah’ı bir türlü göremeyince anlar. Günlerce düşünüp taşınır ve bir de inzivaya çekilerek ibadet edeyim diye karar verir. Kararının sabahında dağa doğru yola çıkar ve yükseklerde bir yerinde dağın kuytu bir mağaraya rastlar. Büyük bir sevinç ve mutlulukla mağaraya girerek dua etmeye başlar. Duaların arasında Allah’a bir teklifte bulunur: Ey Allah’ım tüm ömrüm seni görebilmek için ibadet etmekle geçti. Eğer bana yüzünü gösterirsen istediğin her şeyi yaparım.
Mağaranın içinden bir ses yükselir : Ey kulum! Beni görmeyi madem bu kadar arzu ediyorsun dileğini yerine getireceğim, fakat önce bir dileğim var senden. Aşağı köyün şarabı çok güzeldir ve yaylada otlayan kuzuların eti de pek nefistir diye başlayan bir mükemmel sofra arzu eder papazdan ..
Papaz büyük bir sevinçle köye doğru koşmaya başlar ve Allah’ın istediği sofrayı hazırlamaya başlar. Hazırladığı sofrayı mağaraya taşırken çok mutludur artık Allah’ı göreceği için.
Sofrayı kurar ve Allah’a yakarmaya başlar: Allah’ım tüm istediklerini getirdim artık bana lütfen yüzünü göster.
Mağaranın içinden aynı ses yükselir: Şimdi git, getirdiklerini kontrol edeceğim bakalım istediklerimi gerçekten getirmiş misin?
Ertesi gün gelen papazı bir kaç bahaneyle reddeder. Buna rağmen yılmayan papaz ısrar eder. Bu ısrar karşısında aynı sofranın daha teferruatlısını talep ederek yüzünü kesin olarak göstereceğini söyleyerek papazı köye yollar Allah.
Galiba abarttım biraz papaza yaptıklarımı diye kıs kıs güler köyün çobanı.
Ertesi gün daha güzel bir sofrayla çıkagelen papaza Allah rolüne soyunan çoban seslenir: Ey kulum şimdi istediklerimi bana büyük bir teslimiyetle yapmanı istiyorum.
Elbette Allah’ım yeter ki bana yüzünü göster der.
Şimdi yüzünü mağaranın girişine dön. Papaz döner. Eğil dediğinde eğilir papaz. Cübbenin eteklerini sırtına doğru topla dediğinde papaz şüpheye düşer. Bunu anlayan çoban, tereddüt edeceksen vazgeç bu işten der. Allah’ın yü-zünü görmek için çırpınan papaz dediğini yapar Allah sandığı çobanın. Eteklerini sırtına doğru toplar cübbesinin ve beklemeye başlar. Çoban papazın arkasına geçerek papazın nazik poposuna merhaba der.
Başına geleni anlamayan papaz seslenir .Ey Allah’ım bana yüzünü göstereceğini söylemiştin ama sen ne yaptın der.
Allah ise Ey kulum sen beni içinde hissetmeyi yüzümü görmekten daha mı üstün tutuyorsun der.
Başına neler geldiğini düşünerek anlamaya çalışırken köye doğru inen papazı yolda bir çocuk durdurur.
Sayın papaz ben yan komşunun bağından bir salkım üzüm çaldım ve yedim acaba bu günahım yüzünden cehenneme girer miyim? Diye sorunca papaz çocuğa dönerek şunları söyler:
Allah’ın papazını .iktiği bu dünyada bir salkım üzümün lafı mı olur der.


arwen 28 Eylül 2006 00:54

Gelme diyecektim, geldin... İyi ettin geldiğine. Nerdeyiz ? Bir şehir yanıyor, dikkat et. Tutuşabiliriz. İşte ilk ateş gözlerine düştü, sonra dudaklarına, saçların arasına kıvılcımlar doldu ışıl ışıl. Yanıyorsun, yanıyorum, yanıyoruz...

Aramakla yetinsek bunlar gelmeyecekti başımıza. Yine de memnunum, iyi ettin geldiğine. Taş olup kalmaktansa, ağaç olup yanmak iyi. Ellerini ver, ellerini... Öpüşmeye susadım. Tırnak uçlarından öpmeye başlayacağım seni. Titreme, yanıyorsun...

Koluma yat, sağ koluma, güçlü, erkek koluma. Dağılsın saçların, bırak. Nasıl olsa onları da öpeceğim tutam tutam... Kulak memelerini, gür kaşlarını, dudaklarını da öpeceğim. Dolgun dudaklarını, seven, sevdiren dudaklarını... Dişlerim dişlerine değecek. Yum gözlerini, artık yaşamıyoruz. Belki de yaşamak bu, bizim bilmediğimiz.

Öyleyse yeni yeni başlıyoruz yaşamalara, derin nefes almalara, o ölümsüz olmalara...

Bir ekşi elma ısırıyordum, dişlerim kamaşıyordu omuz başlarını gördükçe ve biraz sen oluyordum sevdikçe, seviştikçe...

"Işığı söndür" diyordun, inadına yakıyordum. Yalvarıyordun, çıldırıyordun. Hiç ağlamadın. Ağlasan ne değişecekti. Ama ağlamadın işte yükseldin, yüceleştin, tanrılaştın bir yerde. Öyle güzeldin anlatılmaz.

Alnımdan ter boşanıyordu, saçlarım yapış yapış olmuştu. Yüz merdiven inip yüz merdiven çıkıyordum bir dakikada. Derin bir kuyudan su çekiyordum. Bir mağara ağzında sana sesleniyordum. Karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk.

Sağır bir zamandı yaşadığımız. Sağır ve merhametsiz. Kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz...

Artık hiç sönmeyecektik biliyordum.


mydarling24 28 Eylül 2006 00:57

Çiçek ve Su

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der.
Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...


kambis 28 Eylül 2006 00:59

İNAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR



Biri beyaz biri kara iki kedi..

birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle
sarılarak,

birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.

Gölgeler akşamüstünü söylüyor.

Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.

Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış,
denenmiş bir dostluk bu,

uzun yolları da göze alabilen bir dostluk



Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik
fırsatlarını ne yapıyoruz?

Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl
konuşabileceğimiz,

omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,

belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi
karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,

değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...



Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp

kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,

bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken
çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken

bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?

Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,

her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça
kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların

savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir
gün...



Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,

ya da olanlar olması gerekenler değildir.

Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,

gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...



Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir

kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.

Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;

hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,

omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip

'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.

Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,

boş yere bu sokaklarda aranırsınız



murathan mungan




mydarling24 28 Eylül 2006 01:02

Papatya ve Kelekebek


Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...


Misafir 28 Eylül 2006 01:15

Sarılın hani doruklarına bahar gelmeyen dağlar vardır
hiç göremezsin oraları da özlersin genede
gözünde küçücük bir noktayken yüreğinde kocaman hasretlik yaraları açar
kımıldamadan saatlerce seyrettiğin o doruklar vardır ya
sabah olduğunda güneşi tutup kolundan getirir üstümüze
hani doruklarına bahar gelmeyen dağlar vardır
hiç göremezsin oraları da özlersin genede
gözünde küçücük bir noktayken yüreğinde kocaman hasretlik yaraları açar
kımıldamadan saatlerce seyrettiğin o doruklar vardır ya
sabah olduğunda güneşi tutup kolundan getirir üstümüze
ısınırsan da gerinirsin sımsıcak bir sabahla
işte o sıcaklığı sana getirendir o doruklar
kar yanaklı yaşlı analar gibi
sarılmayı istediniz mi siz hiç ömrünüzde
ya da neden sarılmayı ihtiyaç hisseder insan düşündünüz mü
siz annenizin karnında hangi şekilde bulunduğunuzu düşündünüz mü peki?
insan bedensel oluşumunu tamamlarken kendine sarılır ilk.
sonra sonra unuturuz kendimize sarılmayı başkalarına sarılmaktan.
halbuki herşeyi öğrenmeye başladığımız yerdir orası.
ilk sesi ilk harfi ilk kelimeyi sonra sonra cümleleri öğreniriz.
ama o cümlelerde sarılmak kelimesi geçmez ki.
nasıl sarılabiliriz ki
kafamızın içine onca gereksiz şeyleri yüklerken etrafımızdakiler
hani anne baba kardeş akraba okul dünya
herşey ama herşey bizim dışımızda bize ait olmayan bir çok şey
bize dayatılır
işte bunlara sarılacaksın derler.
oysa bir karaca yavrusu güçlü olmak zorundadır hayatını sürdürebilmesi için
zayıflığa yer yok bu yaşam alanlarında varsa yoksa güç
peki o güç nerde sizce?
kaslarımızda mı
aklımızda mı
beynimizde mi?
nerde ?
o güç göğüs kafesinin içinde çırpınıp duran büyülü kuşun içinde
ne kadar sarılırsanız ona sizi o kadar güçlü tutacak
ve siz bir o kadar siz olacaksınız


arwen 28 Eylül 2006 01:24

Bu gün bendeki resimlerini ve mektuplarını yakıyorum. Küllerini sana göndereceğim. İşte! Hepsi önümde duruyor. Şu resim çekilirken karşında ben vardım, hatırladın mı? Üzerini "Seni daima seveceğim" diyerek imzalamışsın. Bu seni en çok anlatan resimdi biliyorum, bana en yakın olduğun resimdi... Karşında ben vardım, gözlerin gözlerimdeydi... İçin benimle doluydu, bakışların gibi. Önce bu resmini yakacağım, bu en çok sen olan resmini. Sonra da diğerlerini yakacağım. Hepsi birer birer kıvrılıp kül olacak sonunda. Ya mektupların? Herbirini çok çok öptüğüm mektupların... Satır satır içimde çakılı duran mektupların. Onlar da yanacak. Senden madde olan hiçbir şey kalmasın istiyorum bende.

İçimde bıraktığın eziklik yeter artık. Artık seninle değil, verdiğin acılarla avunacağım. Seni bütün arzuların üzerinde, bütün özlemlerin ötesinde seveceğim artık. Sensiz bir dünya yaratacağım senden. Dünya duracak, ama sen durmayacaksın. Zaman bitecek, ama sen bitmeyeceksin. Bir gün bütün çiçekleri solacak bahçelerin, yıldızlar ışık vermeyecek, güneş doğmayacak hiç. Ama sen solmayacaksın, sen eksilmyeceksin. Seni maddenin dışına çıkarıyorum, ölümsüzlüğün kapılarını açıyorum sana. Anlamıyor musun?

Daha düne kadar her yerini ayrı ayrı seviyordum. Ellerini tuttuğum zamanlar ürperirdim, başım dönerdi gözlerine bakınca. Dudakların her öpüşte yeniden dünyaya getirirdi beni. Al işte, hepsini sana bırakıyorum. Güzelliğin de senin olsun, dişiliğin de...

Göreceksin, bir gün her yerin şu mektuplar, şu resimler gibi kül olup dağılacak. Bir tel bile kalmayacak saçlarından. Niceleri gibi sen de göçüp gideceksin bir gün. Önce gençliğin terkedecek seni. Ellerin buruşacak, belin bükülecek, ak pak olacak saçların. Boş bir çuvala döneceksin. Sonra, aynaya bakınca bugün çok güvendiğin güzelliklerinin de seni birer birer bıraktığı göreceksin. Gözlerinde o vahşi parıltı kalmayacak, bütün ateşi sönecek dudaklarının.

Ama ben o halinle bile terk etmeyeceğim. Çünkü benim içimde hep bugünkü gibi kalacaksın. Taptaze, sımsıcak ve korkunç güzel! Yalnız benim gözlerimde bir manası olacak bakışlarının. Ben yok olduğum zamanda satırlarımda yaşayacaksın. Hiç ihtiyarlamadan, hiç değişmeden, hiç tükenmeden... Adım adınla anılacak, adın adımla...

Mektuplarınla resimlerini yakacak gücü kendimde bulamasam, o zaman da kendimi yakardım. Şu herkeste seni gören gözlerimi, şu her yerde sana koşan ayaklarımı ve şu her zaman sana yazan ellerimi yakardım. Tenimde yükselen alevler ta Allah'a kadar uzanır, O'na çaresizliğimi anlatırdı.

Seni güçsüz, zayıf bir insan tarafından sevilmenin hayal kırıklığına uğratmamak için, şimdi benim yerime, senden kalanları yakacağım. Ben yaşadıkça, varlığımbütün çaresizliklere meydan okuyacak.

Unutma; seni sevdiğim için ölebilirdim, seni sevdiğim için yaşayacağım...

Biraz sonra mektuplarınla resimlerini tutuşturarak bir kibrit çöpü gibi çekiliyorum hayatından. Her şeyiyle onu sana bırakıyorum. Hayatın senin olsun, istersen hayatım da. Ama sen kendinin bile olamayacaksın artık... Ben yaşadıkça, adım söylendikçe...

Seni bensizliğe ve kendimi sana mahkum ediyorum...


mydarling24 28 Eylül 2006 01:25

Gücüm yok... Ey sevgili tükendim artık! Çek ipimi öleyim...

Aşk Olur Adı

Sen!
Ey yalnızlığımın adı, sevdanın adresi, sonsuz ahı hasretimin. Tükenmeyen hülyalarımın sahibi dil-i suzan.
Benim bitmeyen yanlızlığım, yanlızlığımın bitmeyen umutışığı. Ruhumun sahibi, yüreğimin canyoldaşı dilruba.

Beni diyar diyar süren gurbet ellere, seyyah edip gezdiren, hasretini çektiren ölümüne... Sonsuz acılara gark edip kanlı yaşlar döktüren gözlerimden... Gözlerindeki aşka mahkum kılan ve azat etmeyen bir ömür...

Çıkıp gitme zamanı şimdi yine ey yar, uzaklar düşünce bir kez yüreğe, sen düşünce hayale, ruhumu zaptetmek mümkün müdür?... Ki, gittiğim her yerde senden izler ararım, hiç bir yerde olmadığını bile bile. Olmadık zamanlarda aklıma düşersin, yaralanırım...

Dilimin ucuna her geldiğinde dilimi ısırırım, seni sevdiğimi haykırmamak için. Seni sevdiğimi yalnız sana söylemek için bir gün kavuştuğumda. Ne varki her yaklaştıkça uzaklaşıyorsun…

Ama artık anlıyorumki sana kavuşmak sonsuz bir hayal, yine de sevdamı yükleyip yüreğime, seni bulmak, sana söylemek için sevdiğimi. her sabah düşerim yollara yeniden...

Şimdi her seher çıkıp dağlara ismini haykırırım yankılı kayalara...

İlan-ı aşk ederim, dinlemeselerde beni! Duymasalarda!
“Ey dağlar, ey nehirler, ey rüzgar, ey bulutlar, ey insanlar duyduk- duymadık demeyin, ben onu seviyorum,” derim...

Sensiz hayat yok benim için, yaşam yok. Söz vermiştim sevdama, yaşarsam aşk için yaşarım yalnız, aşkım için... Ölürsem aşk için...
“Gönül her zaman gelmeyeni beklermiş” derler, sevdası saklı duran sevgiliyi. Gelmese de bir ömür yine beklenirmiş o sevgili…

Sen benim bir ömür hasretini çektiğimsin, beklediğimsin ey yar. Bütün boşluklarını seninle doldurdum ömrümün… Yazdığım bütün şiirlerde, söylediğim bütün şarkılarda sen vardın yüreğimde. Aşka dair ettiğim bütün yeminlerde sen vardın yanımda. Gelmesende bekleyeceğim...

…../Düşlerim dağınık şimdi, kara bulutlar kümelenip durur usuma, acılar çöreklenip yüreğime, yerden yere vurur beni olmadık zamanlarda. Ben seni sevdiğimden beri, ilmek ilmek hasret dokur ömrümün gergefine zaman... Seni ne zaman özleyip ağlasam güzelleşir yeryüzü, güzelleşir gökyüzü, ışık dolar gözlerime... Sevgiyi damıtır en derin yerinden gözlerim... Aşk olur adı...

Ey yar yıldızım yitikse şimdi, doğmuyorsa ve ışımıyorsa gecelerime ay. Beni terkedip başka ufuklarda parlıyorsa, almıyorsa beni kucağına bir vefalı dost gibi ve gelmiyorsa beklediğim sabah. Özlediğimde yanımda yoksan eğer, uzaklar acımasızca vuruyorsa.
Ben yine de hep seni düşlerim ışıl ışıl, seni özlerim zifiri gecelerde de olsa...

Şimdi her gece bir tren kalkıyorsa gönlümün istasyonundan sana doğru, elim kalkmıyorsa ve sallayamıyorsam verdiğin mendili ardından. Gözyaşlarım ateş olup düşüyorsa ve hüzün olup yakıyorsa düştüğü yeri sebep sensin.

Meğer ki aşk imiş beni bağlayan hayata bu güne kadar. Her soluk aldığımda sevdayı hissettiğim içinmiş, sevdayı yüreğimde ölümüne taşıdığım içinmiş ki yaşamışım... Ve savunmşum yaralı kalbimi, hicranlar içinde de olsa, savunmuşum gözyaşımı kimseye aldırmadan.

Bilki, tomurcuklar açmadan kuruyorsa dalımda, her bahar bir tek kan gülleri açıyorsa gülşende, ey aşk, ey sevdiğim sensin sebep...

Şimdi ölüme hüküm giyiyorsam her yargılandığım yerde, hüznün acılı ırmaklarında kalıyorsa hayallerim ve sonunda kırılıyorsa kalem. Bil ki sebep sensin ey aşk, ey sevgili.

Ben sefilliği, garipliği, çölü, kimsesizliği, sahrayı, sahrada derviş olmayı, aşka mahkum olmayı senin için seçmişim ey yar...

İstersen sev beni! istersen kır! Acıt, ez, öğüt, paramparça et.
Gücüm yok tükendim ey yar! Çek ipimi...

Söyle, ne desem son sözüm sorulup, zülfün boynuma dolandığında, Söyle ne etsem, nereye gitsem...

Ah! etsem, delinir mi kara bağrım? Yaralı geyikleri kurtulur mu canevimin?

Söyle, son sözüm sorulduğunda, tutar mı elimi aşk? Toplar mı yerlere savrulan hayallerimi? yaşatır mı anılarda?

Gücüm yok... Ey sevgili tükendim artık! Çek ipimi öleyim...




arwen 28 Eylül 2006 01:29

Ölmedim işte. Ölmedim. Demek ki yaşamam gerekliydi. Bir gizli kuvvet olmalı bizi yaşatan. Yaşamakla ölmek arasındaki maceramızı düzenleyen, Çaresizliğimizi her yerde yüzümüze tokat gibi indiren bir kuvvet olmalı.

Şimdi seni daha çok seviyorum. Meğer ölüm senin kadar güzel değilmiş. Şimdi güzelliğin daha yakıcı, daha alımlı. Bütün neden'ler senin için yaşamayı gerektiyor şimdi.

Nasıldım nasıldım o gece, o gün bilemezsin? Eski, taş binalar üstüme yıkılıyordu, başımda parçalanıyordu vitrinlerin camları. Her taşıt beni ezip geçiyordu yanımdan. İnsanlar anlımda yürüyordu çamurlu, pis ayaklarıyla. Rüzgar gırtlağıma yapışmış bir el gibiydi. Kitaplar dergiler, gördüm boyalı dükkanlarda. Hepsi ölmek diyordu. Yalnız ölümdü gördüğüm kaldırımlarda.

Artık her şey boştu, yalındı.

Kirli bir çamaşırdı üzerimde yaşamak. Umutlarımı yitirmiştin. Arayıp bulacak gücüm kalmamıştı. Öyleyse yorgundum, bitkindim. Ellerimi sevmiyordum, gözlerim utanç veriyordu gözlerime. Damarlarımdaki kan rahatsız ediyordu beni. Ölmek, gitgide bir umut haline geliyordu içimde. Büyüyor, büyüyordu.

Boşlukta bir tel gerilemeye başladı... Gerildi, gerildi. Sonra kan rengi bir karanlığa düştüm. duvarlar kırmızıydı. yerler, masalar, sokaklar, insanlar hep kırmızıydı. Ama karanlıktı yine, korkunç bir karanlıktı. Kırmızı sisler içimdeydi. Dört yanım denizdi, kıpkızıldı.

Sonra rengi değişti çevremin. Bulutlar dağılmaya başladı. İlk gün ışığı merhaba dedi pencereden, Yeşil yapraklar el salladı. Bir adam uzun öksürdü.

İlk ellerimi buldum vücudumda, derken ayaklarımı, gözlerimi dudaklarımı, saçlarımı buldum.

Ve seni düşündüm. İşte o zaman yaşadığımı anladım, utandım


Misafir 28 Eylül 2006 01:30

YÜZDEKİ GİZ... * Kötü bir alışkanlıktır bu bendeki. Cumartesi, pazar günlerinin tatil olduğunu ve insanların benim uyandığım saatlerde, hala sıcacık yataklarında mışıl mışıl uyuduklarını bir türlü anlatamadım bilinçaltıma.

Kalktım; haziran ayında bu soğuk! İçimin titremesi geçmeden, sarı hırkamı giydim üzerime. Her sabahki el çabukluğu ve aşinalığı ile odamın mavi perdelerini ve penceresini açtım. Gün ışığı ve hava girsin evime. Karanlıkları ve havasızlığı hiç sevmem. Pırıl pırıl bir hava var dışarıda. Uyku sersemliği de yaşamam ben hiç. Gözümü açtım mı, zinde bir şekilde ayaktayım.

”Bulmacasını çözmeye bayıldığım gazetem ile bir patatesli börek ve açma alıp, Anıtpark’a gitmeli, bu sabah. Kahvaltıyı orada yapmalı. Demlikle gelen mis kokulu çayla birlikte” diye düşünerek, tuvalete gittim. Hiç bakmam oradaki büyük aynaya. Güzel de göstermiyor zaten. Banyoya doğru yol aldım. Ellerimi, yüzümü yıkadıktan sonra; mavi tarağımla kısacık ve düz saçlarımı taradım. Yüzümü kurularken fark ettim, hay Allah ne dağınık kadınım! Dün gece kaşlarımı almak için oturma odasına götürdüğüm minik banyo aynamı yine orada bırakmışım.

Buz mavisi kot pantolonumun üzerine siyah t-shortümü giyeyim. Takısız olmaz elbet. Ben tatil günlerinde bile süslü bir kadınım. Gümüş yüzüklerim, küpelerim ve bilekliğim... sağ ayak bileğimdeki hal halımı zaten hiç çıkarmam. Çantamı alıp ayakkabılarımı da giydim mi, hazırım. Aman cep telefonunu ve sigara paketini unutma kızım... Evet, çıkma zamanı.

Önce kapımızın kilidini açalım, ayakkabılarımızı giyerken asansörü çağıralım ki vakit kaybetmeyelim. Hiç sevmem boşa geçen zamanı. Şimdi de dışarıdan kilitle bakalım çok sevdiğin evinin kapısını. Asansör de geldi, bas zemin kata. Mezar gibi daracık bir asansör. Çok severim ya maviyi, asansörümüzün içi bile mavi. Yoo asansörü mavi diye kiralamadım bu evi. Ben okulda ya da çarşıdayken sevgili yalnızlığım, evde tek başına sıkılmasın diye böyle aydınlık, ferah ve güzel manzaralı bir evde yaşıyorum. Yani yalnızlığım ve ben, birlikte yaşıyoruz.

Apartmanın giriş merdivenlerini, bir ceylan gibi sekerek indim. Güzel bir gün olacak. Tatil, güneş, parkta kahvaltı, çabucak okunmak zorunda olmayan bir gazete, özlenen arkadaşlar... Suzan’a mı uğrasam? Belgin’i mi arasam? Tülin’le de buluşabiliriz. Ya da en iyisi tüm kızları bende toplayayım. Parkta mesaj çekerim hepsine. Zaten uyuyorlardır bu saatte.

İyi çalışıyor belediye çöpçüleri. Yerler tertemiz. Yalnız şu, evet şu, birazdan önünden geçeceğim; savsaklıyor sanki işini. Kaç saniyedir, bir sigara paketini alamadı hala süpürgeyle. Yavaş yapılan işleri de hiç sevmem. Ben mi aceleciyim acaba, yoksa bu çöpçü mü çok mıymıntı?

!!! ??? ...

Sanki kendisi için düşündüklerimi anlamış da benden nefret eder gibi baktı yüzüme! Yok yok nefret eder gibi değil, tiksinir gibi baktı. Korktu benden... Çöpçü bey inanın kötü bir şey geçirmedim içimden. Yalnızca eliniz yavaş bir hayli, diye düşünmüştüm. Ama bunun için bir insana bu şekilde bakılmaz. Hem siz benim ne düşündüğümü nereden bileceksiniz ki? Müneccim misiniz? Olsanız, niye çöpçülük yapasınız?

Elindeki süpürge ve faraşı fırlatmasıyla, panik içinde, karşı kaldırımdaki çöpçünün yanında bitmesi bir oldu. Avaz avaz bağırıyor:

“- Gördün müüüüü? Benim gördüğümü sen de gördün mü???”

Allah allah ne gördü ki? Sağıma soluma bakınıyorum. Ama sokakta çöpçülerden ve benden başka insan yok. Bir de şu evin köşesinde sabah temizliğini yapan kara kedi var. Taşıt bile geçmiyor. Yani olağanüstü bir durum yok.

Çok güzel, dingin bir hava var ve gökyüzü masmavi. Yaşama sevinciyle doluyorum böyle günlerde. Hayat ne güzel... Sağlıklıyım, gencim, güzelim, tüm sevdiklerim hayatta, geniş bir çevrem, iyi bir işim var. Gelecekten beklentilerim ve bir de sevdiğim bir insan var, beni sevdiğini bildiğim. Daha ne isteyeyim?

Erkenden işinin başına geçen, dükkanını açan, sabah temizliğini yapan esnafı çok takdir ediyorum. Bu şehirde sonradan başladı esnaf, dükkanını erken açmaya. Oysa sabah berekettir. Benim pastane açık elbette. Birazdan patatesli börek ve açmanın temiz bir kağıda sarılı biçimde, içinde olduğu beyaz poşetimi sallaya sallaya parka doğru hızlı adımlarla ilerleyeceğim. Hem çok açım hem de hızlı yürümek sağlıklıdır. Spor olur. Ne zamandır spor salonuna da gitmiyorum.

Pastaneden içeri girip, her zamanki gibi sıcak bir “günaydın” ın ardından başlıyorum isteklerimi söylemeye:

“- Bir açma ile bir tane patatesli börek sarar mısınız lütfen?”

Hay aksi! Keşke evden çıkmadan önce aynaya baksaydım. Bir şey mi var acaba yüzümde? Dün gece dişlerimi fırçalamadan önce silmiştim makyajımı. Akmış bir makyajdan eser olamaz yüzümde. Pastane sahibinin gözlerini yuvalarından fırlatacak denli tuhaf ne olabilir peki? Yok yok kesin bir şey var, durduk yerde neden yüzüme böyle baksın? Üstelik aramızda kocaman bir vitrinli tezgah varken neden geri geri adım atıyor? Adam bayılacak galiba! Beti benzi attı. Tansiyonu mu düştü? Bembeyaz oldu, çenesi titriyor. Yanılıyorum, titreyen yalnızca çenesi değil; elleri, tüm vücuduyla titriyor.

“- İyi misiniz? Size yard...” dememe kalmadı bile! Şimdi de ben gözlerime inanamıyorum! Adam, bana baka baka, titreye titreye, geri geri pastaneden çıkıp, arkasını dönüp hızla koşmaya başladı. Ama olmaz ki ben bir müşteriyim. Nerede kaldı iyi esnaflık? Neyse, sıklıkla aldığım için fiyatları biliyorum. Açma 300.000 TL, börek 350.000 TL. Self servis pastane oldu burası. Önce beyaz kağıda sarayım, sonra poşete koyarım. 650.000 TL yı da kasanın yanına koyayım. Oldu bu iş.becerikli olacaksın kızım. Her işini halledebileceksin tuhaf çöpçüler ve tuhaf esnafa rağmen.

Bekle beni park, geliyorum. Güzel bir gün olacak. Caddenin diğer tarafına geçeyim, orası gölge. Darılma bana güneş ama gözlüksüz bakamam ben böyle havalarda. Pek pırıl pırıl aydınlıksın, gözümü aldın. Hem gazetemi alacağım büfe de orada.

Bak sen şu miniğe, çekmiş ayağına eşofmanlarını, terliklerini sürüyerek, nasıl da pastaneye doğru ilerliyor. Sen de mi benim gibi lüks kahvaltı yapacaksın ufaklık?

!!! ??? ...

Yüzüme bir an bakan küçük çocuk, taş gibi donakaldı. Korkudan iri iri açılmış gözlerini kırpıştırmıyor bile! Meslekten gelen bir alışkanlıktır. Çocukların gözlerindeki duyguları tanırım. Şeytan görmüş gibi bakıyor. Laf benimki de! Şeytanı kim görmüş ki, görünce nasıl bakılacağı bilinsin. Çocuğum ben bir öğretmenim. Annen kadar çok severim seni. Neden bana öyle bakıyorsun? Benden sana bir zarar gelmez, gelemez. Ben karıncayı dahi incitemem. Hele çocukları, asla!

Bir yumruk tıkandı boğazıma! Nefes alabilsem, korkudan neredeyse altına yapacak olan bu mini mini yavruya, neden korktuğunu soracağım. Soracağım da birincisi, içimi kaplayan karmakarışık duygularla daraldım. Nefes almakta zorlanıyorum. Bir harf bile çıkamayacak ağzımdan şu an için. İkincisi, biz caddenin ortasında böyle karşılıklı dikildikçe miniğin rengi daha da solmaya başladı. O benden kaçamıyor, kilitlendi. Bu durumda ben ondan uzaklaşayım. Uzaktan izlerim, bakalım ne yapacak?

Lacivert eşofmanının popo kısmı koyulaşmış ve ıslanmış! Demek... İnanılası değil! Gazeteyi boş ver. Parkı da, kızlara mesaj yollamayı da. Bir şey var bende. Yüzümde hem de! On dakika içinde; önce avaz avaz bağıran çöpçü, benim içeri girişimle dükkanını bile terk eden esnaf ve şimdi de yüzüme baktığı anda korkudan altına işeyen küçücük bir çocuk...! Bir şey var bende. Yüzümde hem de!

Birden bire gökyüzü gözüme, on dakika önceki kadar mavi ve güzel görünmemeye başladı. Neler oluyor? Neden insanları korkutup, kaçırıyorum? Bunu gerçekten ben mi yapıyorum? Nasıl başarıyorum? Korkmak da değil bu, tiksiniyorlar sanki yüzümden. İyi ama ne var yüzümde? Elimi yüzüme götürsem, ellesem? Hissedebilir miyim acaba? İçime çöreklenen bu ürperti de ne? Alt tarafı, her gün aynada baktığın yüzüne dokunacaksın. Kendi yüzüne, bedeninden bir parçaya...yanaklarına, burnuna, alnına, çenene, gözlerine. Badem gözlerine. Yok! Ellerim gitmiyor yüzüme. Dokunamayacağım!

Eve döneyim, en iyisi. Eve kadar sabredemeyeceğim. Mutlaka bulmalıyım, insanları bu denli ürküten ne var yüzümde? Ne olabilir ki? Franz KAFKA’nın Gregor SAMSA’sı gibi mi oldum acaba? Okuldayken en sevdiğim kitaplardan biriydi. Nereden geldi şimdi aklıma? Saçmalama kızım! O yalnızca bir kitap. Hayal ürünü. Kafkaesk bir şey. Gerçek olamaz. Gülüyorum kendi kendime. Çok mu fazla yük sırtlandım acaba şu günlerde, yorgun omuzlarıma? Hafızam oyun mu oynuyor yoksa bana? Tüm bunlar gerçek değil de, birazdan uyanacağım bir kabusta mıyım şimdi? Ayağım tökezledi. Çok dikkatliyimdir oysa, yollarda yürürken. Canım yandı. Bu denli gerçek olabilir mi bir kabus? Böylesi canı yanabilir mi insanın rüyada? Kendimi ya da diğerlerini denemek için, birini bulup da saati mi sorsam? Ya o da benden kaçarsa? Kaçmayı bırak, yüzüme o gözlerle, o ifadeyle bakarsa? Yüzümden tiksinir, korkarsa? Yoo gücüm yok dördüncü bir vakaya! Acilen bir şeyler yapmalı ama ne? Sokaklar, caddeler kalabalıklaşmaya başladı. İnsanlar...! Kaçmalı mıyım acaba? Ama neden? Yüzümü gizlemeli miyim? İyi ama bu da neden? Ne olduğunu bile bilmediğim yüzümü, neden gizleyeyim? Hem kimden?

Bir vitrin, camekan, ayna bulmalı; yüzüme bakmalıyım. Öğrenmeliyim; yüzümde ne var? Ah işte şurada şu konfeksiyon mağazasının vitrininde ayna vardı. Nasıl da düşünemedim daha önce. Önünden gelip geçerken, hep kendime bakarım ya. Güzelliğime, badem gözlerime, gözlerimin altına yakışan ve sevgilimin; gözlerim kadar çok sevdiği burnuma. İnce dudaklarıma... Git şimdi de bak bakalım, ne varmış yüzünde?

Evet yaklaşıyorum vitrine ve aynaya. Ayna! Daha önce hiçbir ayna beni korkutmamıştı. Bu neden korkutuyor? Burun ameliyatı olduğumda bile, alçılı halim ve alçının baskısıyla morlaşmış gözlerimle; cesaretle bakabilmiştim aynaya. Peki ya şimdi?

Arkamdan gelen iki kişi var. Ayak seslerini duyabildiğime göre oldukça yakınımdalar. Yüzümü dönüversem mi onlara? Ne tepki verirler? Onlar da iğrenir mi? Korkar mı? Kaçar mı? Seslerini de duyabiliyorum artık:

“- Abi Türkiye alır bu maçı.”
“- Alacağız oğlum, başka yolu yok. Aslanlar gibi oynuyor milli takım. Bu maçta kaç çekeriz sence?”

Vitrinin önündeyim. Gözlerim kapalı, öylece duruverdim, aynadaki yüzümü görmeden önce. Delikanlılar beni geçip gittiler. Vitrine döndüğüm ve arkamdan geldikleri için, yüzümü göremediler. Aç artık gözlerini, bak şu aynaya da bitsin bu işkence, diyor içimdeki ses. Boyun eğiyorum, usulca. Gözlerimi açıyorum.

!!! ??? ...


Ayna karşımda...
AMA!!! BU MÜMKÜN DEĞİL! HAYIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIR! OLAMAAAAAAZ! İMKANSIIIIIIIZ!!!




"Y Ü Z Ü M , Y O K ! ! !"



Çok uzaklardan, boğuk sesler işitiyorum; gittikçe de uzaklaşan:

“- Kadın bayıldı...”


mydarling24 28 Eylül 2006 01:36

Çiğ Taneleri

Sahi nerede hata yapmıştı? “Başından beri biliyordum zaten” dedi. Yine de alıkoyamamıştı kendini… “Belki de mahkumum, kaybetmeye mahkum…” Acısı üzüntü vermiyordu ona, hüzünlüydü… “Hüzün ve üzüntü, birbirinden ne kadar farklı şeyler” Dudakları alaycı gülümseyişle büküldü. Başını kaldırdı. Dalından kopan bir yaprak süzüldü gözlerinin önünden, yavaşça alçaldı, tam yere düşecekken hafif bir esintiyle yalancı bir yükselişe geçti, biraz daha yalpaladı, ısrarla havada kalmaya uğraştı… Bir an sanki olduğu yerde asılı kaldı, sonra aniden düşüşe geçti, sertçe vurdu kendini parkın taş kaplı yoluna. Bir müddet bekledi, yerde sürüklendi, sanki bir şey arıyor gibiydi. Bekliyordu… “Hadi es rüzgar. Geri dön…” ama rüzgar esmedi, sadece okşamakla yetindi sararmış yaprağı, son bir kez dokundu, uzaklaştı… Gökyüzü kapalıydı, ikindi vakti sanki herzamankinden daha karanlıktı, boğucu… Gözleri buğulandı, gökten daha bulutlu. Yağmur çiselemeye başladı, bir damla düştü yanağına engin mavi kubbeden, bir damla da öbür yanağına süzüldü, tuzlu… “Oyun bitmeliydi…” Adam geriye yaslandı, bankın tahta sırtlığı kederle gıcırdadı. Çocuk sesleri geliyordu az ileride oynayan. Adam bakışlarını onlara çevirdi gayri ihtiyari ama gözbebeklerinde sonsuzluk okunuyordu, onlar dışa değil içe bakıyorlardı, olaylara değil hatıralara, artık silik ve sararmış anılara… Beraber yürüdüklerini sanıyordu, oysa biri yürüken öbürü sadece takip ediyordu; aynı yöne gittiklerini sanıyordu oysa yollar bir süreliğine kesişmişti sadece. İstasyona varıp da karşısında gitmeye hazır lokotomitifi görünce yüreğini alışılmaz korkular kaplamıştı ilk kez. “Biliyordum” dedi “Biliyordum nereye gittiğini” Ama anlamak istememişti, hayal dünyasından sıyrılamamıştı bir türlü. Bir vagonun önünde duraksadılar. Beriki derin bir iç çekti “ya da sadece öyle gelmişti” Yine de bir süre kıpırdamadılar, “Söylemeliydim, söyleyeceklerim vardı” Ürkek bakışlarla -eve dönerken yolunu kaybetmiş bir çocuğununki gibi- diğerine bakmış, zihinde kelimeleri sıraya koymaya çabalamıştı, ama bir türlü oturmuyordu yapbozun parçaları, değiştiriyor, deniyor, tekrar deniyordu “Aslında kelimelerde sorun yoktu, sadece cesaret edememiştim, lokomotif daha güzel bir istasyona gidiyordu, asla göremeyeceğim…” Bakıyor, sadece bakıyordu. Ağzını açtı ama sözler –eğer gerçekten söyledi ise de- sessizliğin koyu katmanlarında yitip gitti, yüklü duygular havada dağıldı, aniden söndürülen mumdan yükselen dumanlar misali. Diğeri hiç kıpırdamamıştı, varlığını bile sezmemişti belki de… En sonunda kelimeler ağzından döküldü, buna kendi de şaşırdı ‘İyi yolculuklar’ “Hep farkındaydım. O an toparlamaya uğraştığım sözcükleri her seferinde tekrar dağıtan da buydu zaten. ‘Hoşçakal’ hep hazırdı, en başından beri benimle beraberdi ve özgür kalacağı anı bekliyordu, iyi bir yolculuk dileğine gizlenerek kaçacağı anı…” Beriki kaşlarını kaldırdı, elini gözlerine siper ederek gideceği yöne baktı, o zaman yüzündeki ifadeyi farketmişti ama yetmiyordu anlamak için. “Sanırım, sanırım umut vardı, belki de bu yüzden…” Sonra arkasına, geldiğini yöne dönmüştü, gözler ne söylemişti? Yüz ne söylemişti? Geçmişe bakan bakışlarda ne vardı? Asla görmemişti, görmesine imkan yoktu. Sırtı dönüktü… Kompartmana ilerledi, vagonun kapısını açtı, içeri girdi… Lokomotif tiz bir ıslık çaldı, demir raylarda ilerlemeye başladı, uzaklara, ufkun gerisine gitmek için. Yakasını kaldırmıştı, boynunu içine çekmişti. Ellerini cebine koydu, omuzlarını kaldırdı. Pencerelere göz gezdirdi, dudağını ısırdı, başını yana çevirdi, gerisin gerisi adımlarını sürükledi… Tren yanından yavaşça geçiyordu, o da aksi istikamette yavaşça yürüyordu. Son vagon da süzüldü yanından, adımlarını sıklaştırdı, teneke bir kutu denk geldi ayağına, umursamaz bir tekmeyle savurdu raylara, üzerinde çiğ damlası olan bir gül düşürmüştü çiçekçi kız, üzerinden geçti, ayaklarının altında ezildi, kırıldı. Keskin bir çatırtıyla geçmişinden sıyrıldı, sararmış yaprağın üzerine basmışlardı, parçalanmıştı, ufalanmış… “…hiç olmazsa ölürken sırtımızı sana verelim.” Belli belirsiz bir siluet farketti boşluğa odaklı gözlerinin önünde, yüzü dalgalandı, derinlerde kapılar kapandı, eski görünüşlerine kavuştular yeniden, dışarıdan bakınca canlı, içeriden bakınca yorgun. Küçük bir el uzanıyordu önünde, bir gül tutuyordu, adam elin sahibine baktı, masum bir çocuk yüzü ona gülümsüyordu, adam çiçeği aldı nazikçe, üzerinde çiğ taneleri vardı.. “El sallamalıydım…”


Misafir 28 Eylül 2006 01:42

EJDERHANIN GÖZLERİNDEKİ ÇIPLAK

Sevinçler hep hüzne dönüşmek zorunda mıydı? Mutluluklar acıya?

“Hoşça kal” diyerek, kapıyı arkasından çeken arkadaşına cevap verecek gücü bulamadı kendisinde, kendince bir şeyler mırıldandı sadece. Gidenin araladığı kapıdan, kapı kapanmadan önce, zehirli bir yılan süzüldü içeriye, kimseye görünmeden. Tıslaması bile duyulmadı.

Kapanan kapının sesiyle açtı gözlerini. Anlardan oluşan zaman dilimlerinden hızla geçerek, sevgilisini düşündü. Sevdiği adamı... Kendisini sevdiğini sandığı adamı. Son aylardaki en büyük çelişkilerinin kahramanını.

Nasıl tanıştıkları geldi aklına. Tutkulara birlikte esir olmadan önce neler yaşadıkları, ne derin dehlizlerden geçip, ne derin ırmaklarda yıkandıkları; ne kuytu uçurumlardan, ne yüksek zirvelere birlikte tırmandıklarını düşündü. Hayatın anlamıyla, yaşananların süresi arasında bir bağ olup olmadığını tartacak gücü bulamadı, yorgunluklarının derinlerinde.
Geçmişi bırakıp, geleceğe çevirmek istedi gözlerini. Vücudundaki her bir hücre çırpındı, ürktü. Gelecek ona ne verecekti? O gelecekten neler bekliyordu?
Bazı şeyleri tartmak, ölçmek mümkün değildir. “Duyguları tartan bir alet olsa” diye geçirdi içinden. Üşüyen parmaklarını oynatıp, battaniyenin altına gizledi ayaklarını. Ya yüreği? Onu nerelere gizleseydi? Üzerine şöyle bir uzandığı divan, öyle sımsıkı sarmalamıştı ki kendini, kımıldamak, kalkmak istiyordu; oysa duygularının ezici ağırlığı, çimenleri ezen postallar gibi hareketsiz kılıyordu bedenini.

Ortalıkta sigara kokusu vardı, dışarıda kuş cıvıltıları. Sigara kokusuyla birlikte, küllenen umutlarının yanık kokusu geldi burnuna. Dışarıdaki onca gürültüye, araç ve insan seslerine karşılık; evin içinde ölümcül bir sessizlik acı çığlıklar atıyordu. Sıradan bir intiharın ardından ortalığa yayılan kan kokusuna benzer bir koku geldi burnuna.
Hayata döndürdüğü insanları düşündü ve hayatını kendinden çalanları. İki havuz vardı içinde; biri hiç dolmayan, diğeri dolup dolup taşan...
O âna dek, halının üzerinde sessizce çöreklenmiş olan yılan, yanına yaklaştı usulca. Siyah beneklerle bezeli sarı kaygan derisi ışıl ışıl parlıyordu. Bir insan bacağı kadar geniş gövdesinin sonundaki kuyruğunda, zehirli çıngırağı, evin içindeki sessizliği yırtıyordu. Çatallı dilini birkaç kere dışarıya çıkarıp, hızla salladı. Keskin bakışlı yuvarlak yeşil gözlerini dikti gözlerine...

Küçük kadın, yılanla göz göze gelmemek için gözlerini kapadı. Kendisini sokacak mıydı, yoksa boğacak mı? Bilmiyordu. Nasıl olsa birazdan öğrenecekti. Bunu engellemek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendi kendine fazla geldiği anlardan birini yaşıyordu. Yılanın gelişine şaşırmadı. Elbet bir gün bekliyordu. Kaçınılması imkansız bir karşılaşmaydı bu. Ama neden bugün? Neden tam da şu anda? En yorgun, çaresiz, çelimsiz zamanında? İçeriye nasıl girdiğini bile düşünmedi. Gereksizdi. Yılan istediği her yere, istediği zaman girip, er ya da geç öcünü alırdı daima.

Tiz bir kahkaha attı yılan. Bir kahkaha daha... Bir daha... Bir daha... Kahkahalar; kulaklarından, burun deliklerinden, kapalı gözlerinden bedenine süzülüp, beynine ulaşarak, milyonlarca kurtçuk olup, kemirmeye başladı.

Neredeydi sevgilisi? Neden gelip kurtarmıyordu? Yoksa...? Yoksa bu yılanı, o mu yollamıştı?

Beyinleri tırmalayıcı kahkahalar kesildiğinde, kendini iki kat yorulmuş hissetti. Başının altındaki yastık “pıt” diye bir ses çıkardı, kimsenin duymadığı. Tek bir damla kumaş parçasının derinliklerine işledi, dağıldı.

Siyah beneklerle bezeli sarı kaygan derili yılan, bir anda silkelenerek kocaman bir ejderhaya dönüştü. Oysa o, ejderhaların hep masallarda var olduklarını düşünmüştü, şimdiye dek. Korku dolu gözlerini, ejderhanın ateşler saçan, öfke dolu, kırmızı gözlerine doğru kaydırdı. Gördüklerinin, birazdan bitecek ve bir daha asla hatırlanmayacak bir kâbus olması için, defalarca Allah’a yalvardı. Ama orada duruyordu işte: Çırılçıplak! Ejderhanın gözlerinde çırılçıplak bedenine bakarken, ne denli aciz olduğunu, en yalın gerçeklik merceklerinin ötesinden seçebiliyordu.

Yılan veya ejderha... Kelimeler karıştı zihninde. Madem buradaydı neden öldürmüyordu kendisini? Bir canlıyı öldürmenin zevkine varmak için, elini ağırdan mı alacaktı yoksa? Ölümden ve onun ötesinden korkmuyordu. Ejderhanın senini duymaktı, onun korkusu.

Korkunç anlamlara bürünecek olan o ses tınılarını algılamak, kelime gruplarının ardındaki gerçek anlamlara ulaşmak korkusu, tüm bedenine bir kırbaç gibi indi. Acıyan, bedeni değil, yüreğiydi. Anlamıştı ki, birazdan, ejderhanın kendisini yargılayacağı bir konuşma geçecekti aralarında. Kendini savunma şansı olabilecek miydi? “Ben masumum” diye içinden tekrar tekrar geçirdiği o iki sözcüğü, dudakları izin verip de, söyleyebilecek miydi?

“- Yıllar yılı, seni sen yapan özellikler taşıdın. Doğru bildiğin her şeyi paylaştığın insanoğluna, büyük tavizler vermekten çekinmedin! Doğruların, seni bugüne kadar, yaşadığın tüm ızdıraplarına rağmen, dimdik ayakta tutmayı başardı. Artık, doğrularından etrafına ördüğün kale çökmek üzere. O kale olmazsa, bu evrende seni kim koruyacak küçük kadın? Yalnız doğar, yalnız yaşar ve yalnız ölürüz. Diğerleri bize yalnızca eşlik ederler, paylaşırlar ama asla bizi bizim gibi anlayamazlar. Unutma! Her insan, diğerleriyle bir nebze paylaşsa da, kendi acısını, kendi yaşar içinde.

Hayatında, hep övünerek sözünü ettiğin doğruların, şimdi birer kör düğüm gibi etrafını sarmalamakta. Yok olanı var, var olanı da yok edemezsin; kendini kandırma!

Sular kirlendi, bulutlar da. Duygular niye kirlenmesin? Evet küçük kadın, sen duygularını da kirletmeyi başardın! Artık her sabah aynaya baktığında, aynada gördüğün o bir çift kahverengi göz, sana neler haykırıyor? Ve sen, neden her seferinde kaçıyorsun, kendi gözlerinden? –Boğuluyorum- diyorsun. Hiç nedenini düşündün mü? Bir avcının tüfeğine hedef olduğunu anlayan ceylanın gözlerinde gördüğün korku, sana neyi hatırlatır?”

Sorular, ardı arkası kesilmeyen sorular, sıralandı durdu. Ejderha kâh yılan oldu kâh kendisi. O ise, sadece susup dinledi, hiçbir soruya cevap vermedi.

“- Duygular nasıl kirlenir küçük kadın? Doğru olduklarına inanmadıklarını yap, görürsün! Rüzgâr çanından yükselip, giderek alçalan tınıları duyuyor musun? Hayatın işte o tınılar gibi solmakta. Çelişkiler uçurumunda gidip gelmekten hala yorulmadın demek? Nereye kadar dayanacaksın? Evet güçlüsün ama her gücün bir sınırı vardır. O insan sana, senin düşündüğün, düşlediğin anlamda saygı duymuyor. Yoksa seni bu denli incitmezdi!

Gebesin küçük kadın! Yeni başlangıçlara gebe... Nedense sancıların sıklaşmıyor bir türlü yeni başlangıçlara. Acılar doğuracaksan yine, cılız bacaklarının arasından, doğum tamamlanmadan, ölmüş olmayı yeğle. Doğacak bebeğin adı mutluluksa, onu bir an önce kucakla! Zaman geçmekte her nefeste. Hayat gibi geçmekte ve sen gecikmedesin.

Kırgınsın küçük kadın! Ona her gidişin, içindeki yaramaz çocuğu susturmak içindir, ondan her gelişin, içindeki kırgın kadını avutmak için... Ya sen, kendi doğrularından ve kendinden vazgeçeceksin, ya da ondan. Bunun arası yok küçük kadın. Arası yok!

Yorgunsun küçük kadın! Yaşamaya dört elle sarılamayacak kadar yorgun. Neden kendini böylesine yoruyorsun? Yine neden, insanların seni yormasına izin veriyorsun? Güçlüydün hani? İzin verme seni yormalarına öyleyse. Yine yanılgılar içindesin. Bazı duygular, en büyük güçlülüğünün de üstüne çıkıyor, görüyorsun. Yüreğini boğan acılar, seni öyle katılaştırmış ki, artık ağlayamıyorsun bile. Ağla küçük kadın, yitirdiklerin için ağla...”

Ejderha son sözünü söyledi ve yerini yeşil gözlü yılana terk edip gitti. Yılan ejderhanın son sözlerini tekrarlayarak, geldiği sessizliğin içinde kayboldu:

“- Ağla küçük kadın, yitirdiklerin için ağla...”


arwen 28 Eylül 2006 01:53

Duyarlarsa" diyorsun. Duysunlar ne çıkar? Seven insanın bir suçlu gibi ezik olması neden? Sevmek ve sevilmek hakkımız kullanıyorsak bundan kime ne? İnsan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı? Erdem yalan söylemek mi? Hırsızlık etmek mi? Katil olmak mı? Yoksa esirleri fırınlarda yakmak mı erdem? Bir milletin gençliğini savaş meydanlarında yok etmek mi? Yalnız sofular mı erdemli bu dünyada? Çıkarını düşünenler mi namuslu? Aşka saygı duymayanlar utansın yaşadıklarına, sevenler değil.

"Görürlerse" diyorsun. Oysa ki kimse görmeyecek seninle seviştiğimizi. Bu doyulmaz zevki kimseye tattırmayacağız. Seni benden başka hiç kimseyle paylaşmaya razı değilim. Zaten sen bir bütünsün; bölünemezsin, paylaşılamazsın ki! Ben hep sevdim sana gelinceye kadar. Seni sevmeye hazırladım kendimi. İlk sevdiğim sen değilsin elbette, ama son sevdiğim olacaksın...

Seni tanımadan önce yalnız sevmenin hazzıyla doluydu yüreğim, gururluydum. Çünkü; seven bendim. Yalnız benim hakkımdı sevdiğimi yüceleştirmek, onu erişilmez yapmak, ölümsüz kılmak benim hakkımdı. Sevildiğimi, hele senin tarafından sevildiğimi anladığım anda gururum yok oldu. Aşkının büyüklüğü karşısında eridiğimi hissettim.

"Anlarlarsa" diyorsun. Anlasınlar umurumda değil. Keşke anlayabilseler... Herkesin seni olduğun yerde görmesini, bilmesini isterdim. Ben sende yaşamanın kavramını buldum. İç aleminin sonsuz hazinelerini önüme serdiğin zaman anladım yaşadığımı. Güzelliğinin manyetik alanından dışarıya çıkamaz oldum.

Hiç bir şeyden çekinme artık. Bak! Şimdi seninle vardığımız o yerde kimseler yok. Yıldızların erişilmezliğinde, duyguların sonsuzluğundayız. Zamanı aştık, en güzeli kendimizi aştık seninle.

Onun için şimdi ilk defa beni sevmek hakkını sana tanıyorum...

Anla, seni ne kadar sevdiğimi...


Misafir 28 Eylül 2006 02:00

Uzakları Özlemek

İnsan tüm güzelliklerine,tüm yaşanırlığına rağmen bıkar bazen bulunduğu yerden.Biraz ötelere kaydırıp bakışlarını,uzakları merak etmeye başlar.Karşısında yükselen dağı,başka ovaları,vadileri,çölleri,yıldızları özler.Ufkun ötesine düşer hep.Hazırlığını yapar her fırsatta çıkacağı yolculuğun;sıkıntılarını,gözyaşlarını,
kırıklıklarını toplayıp doldurur çıkınlarına.Unutmak istediklerini alıp götürür yani.Unuttukları ise zaten silinmiştir belleğinden.Yeni şeyler yerleştirmek için silinenlerin yerine,zaman kollamaya başlar insan..
Gördüğü güzel bir çiçeğin kokusunda uçuverir
gitmek istediği yere;karşı dağın yaylasında bulur kendini.Geldiği yolun,tırmandığı yokuşun yorgunluğu vardır üstünde.Önünde uzanan çayırları koşmak ister ama nafile!.Vazgeçer,bırakır kendini toprağa.Uzanır sırtüstü ve hiçbir şey göremez gökyüzünden başka.’Bu gök,der; geldiğim yerde de vardı.Hem de aynısıymış!..’
Kollarını iki yana bıraktığında,ellerine değen çimin ıslaklığını duyumsar; gözyaşları gelir aklına, zehir gibi!..Yüreğinde kırılan dalların acısı düğümlenir
boğazına.Yaylanın oksijen dolu havasında eritmek istercesine yutkunur; hem de kerelerce...Ağlamaya başlar yeniden.Sırtını dayadığı ıslak çimenler
ısınmıştır artık;uykuya dalar...
Uyandığında yaşamanın güzel olduğunu teyit eder kendi kendine.Evet, yaşamak güzeldir gene de..Her şeye rağmen güzeldir!Kutsal bir kitabı tutarcasına
iç huzura kavuşur bunu düşününce.Az ötesinde bulunan ağaca, onun yaprağına, üstünde cıvıldayan
kuşa bakıp gülümser; umudunu yeşertir yeniden....
yaşamak adına...
Yaşamanın güzelliğini budanmış ağaçlara sormak gerekir aslında.Ölüm ile yaşam arasına çizilen ince çizgide gelip giden korku,bir filizin yeşermesiyle
sona erer.İnsan da böyledir.Tam bitti derken her şey, değen bir elle başa döner; yeni yarınlar, yeni hayaller, yeni uzaklar yaratır kendine.Bundan dolayı değil midir ağaçların baharda yeşermeleri, tohumların toprağı delip güneşe doğru başkaldırmaları..Bundan dolayı
değil midir darağaçlarına olan nefretimiz?!..
Hep dorukları özlesek de; bazen,salkım söğütlerin,
karanfillerin, akasyaların, palmiyelerin ve nicelerinin yere çekimli dallarına katılıp;çöllere, ovalara, vadilere de düşer yolumuz.Ortasından nehrin geçtiği vadi, yar koynu gibidir bence.Ova ise, gönüldür gepgeniş..
Çöller ne demekse!?Aşk belki de! Kumlarında kaybolmak, savanlarında susuzluk gidermek; sonra
yeniden susamak, yağmur ormanlarını özleyerek...
Aşk sarmaşık demekmiş ya, sanırım, dünyanın her yerinde var sarmaşık denen bu arsız ama güzel ot..Önemli olan ona yürekle dokunabilmek, sevgiliyi ağaç sanıp sarılabilmek...

UZAKLARI ÖZLEMEK,
SENİ ÖZLEMEKMİŞ MEĞER!
SENMİŞSİN ÜSTÜNE YATTIĞIM YAYLA,
ELİME DEĞEN ISLAK ÇİMEN...

SENMİŞSİN!
BAKTIĞIM MAVİ GÖK,
ÖTEMDE CIVILDAYAN KUŞ!..

SENMİŞSİN EY SEVGİLİ!
KOKUSUNA KAPILDIĞIM ÇİÇEK!
GÖZÜME DALAN IŞIK!..

SENMİŞSİN!..
KENDİMİ AĞAÇ SANIP,
BEDENİME GİYDİĞİM SARMAŞIK!

SOYUNMA BENİ!


arwen 28 Eylül 2006 02:25

Burası büyük şehir, günahkar şehir, o vurdumduymaz, o deli dolu şehir. Ben bu şehirde sensiz yaşayamam. Bir gün kanıma girer şu kalabalık, şu caddeler, şu tıklık tıklım gazinolar. Burası şarkılar şehri, resim gibi kadınlar, kadın gibi erkekler şehri. Ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

İnsan bir vapur olmalı bu şehirde, bir tramvay olmalı, bir otomobil olmalı. En iyisi bir bulut olmalı, gelip evinin üstünde durmalı. Madem ki bulut değilim; ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

Şehirler de insanlara benzer. Gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır, yürekleri vardır, kocaman kocaman elleri vardır. Bu şehrin yüreği sende çarpıyor. İnsan, sana kan taşıyan bir damar olmayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli...

Şehirler de insanlara benzer. Duyguları, açlıkları, uykuları vardır, kinleri ve nefretleri vardır, aşkları vardır, büyük... İnsan aşık değilse, bu şehirde yaşamamalı, çekip gitmeli...

Şehirler de insanlara benzer. İnsan bir şehir olmayacaksa, senin içinde yaşadığın; artık yaşamamalı buralarda, çekip gitmeli...

Bir gününde dört mevsim var bu şehrin. Her sokağında bir dünya var.

Bütün sefaletiyle, bütün çirkinliğiyle, bütün ******luklarıyla bu şehir baştan başa sevgi.

Bu şehir baştan başa sen...

Bu şehirde sevmeyen, ya da seni tanımayan yaşadım demesin...

Ölüler susmasını bilmeli...


Misafir 28 Eylül 2006 02:33

Bilinmeyenime


En kuytusundaydım yalnızlığın.Katranına buladığım uykumu böldü sesin. Ürpertti geceyi uzaktan yanık türkü tadında gelen ıslığın. Öyle çok düştüm ki sevdana, boşlukta ki dokunuşlarım sen oldun. Senin adına kızıl sevişlere boyadım düşlerimi. Kollarımı doladığımda kendime, kendimi 'sen' sanırdım. Farketmediğim kadar bütünleşmişim hayalinle.

Kıvrılarak yaklaştı sevdan, sinsice. O yüzden sensizliğe katlanamayışlarım. Zehirini kattın tenime aşkın birkere. Titreyişlerim, susuzluğum, kanayan geceler bu yüzdendir. Yaz akşamlarını süsleyen o kıvılcımlar, ağustos böcekleri değil, tenimin tutuşmasıdır sensizliğe.

Uykular bazen seni unutur rüyalarımda. Koca gün düş mü? gerçek mi? ayırt edemediğim gözlerine dalar dururum. Mavi rüzgarlar kokunu nasıl unuttuysa güllerde, sevgi bahçem halâ sen kokar. Gecenin bir yarısı uyandığımda, dört duvara kilitlenir bakışım... çizerim gülüşünü. Odam ‘SEN’ dolar...Anılarda kalışın bu yüzdendir siyah beyaz karelerde.... unutulamaman bu yüzdendir.

Koca şehir gömüldüğünde karanlığa, seni bekler varlığım, sadece bir kaç saatte olsa seni soluklarım.. Sesini, nefesini... Adımı diline aldığında göğsümdeki parmaklıklardan binlerce kuş salarım İstanbul üstüne. Özgürlüğüne yoldaş olsunlar diye.

Kendimce bir yol tutturdum yalnızlık tünelinde. Hüzünden asfalt döktüm, kırılganlıklarımı birleştirip duvarlar ördüm. Başbaşa kaldığımız günlerden bir takvim oluşturup, gülüşüne gündüz, gözlerine gece adını verdim. Sadece biz olan bir dünya yarattım. Bilinmeyen... hatta senin bile bilmediğin.

Sende yorgunsun aslında. Koca dünyanın içinde güçlü ama yılmış bir adam. Anason kokusu sinmiş akşam üstlerinde, elinde kadehin, yıldız gibi yanıp sönen İstanbul’u seyredersin.

Tüm gizemiyle İstanbul gözlerinde.... sen benim düşlerimde....

Adını söyleyemediğim sevgili, bil ki; YOLDAŞIM SESSİZLİĞİNE .


arwen 28 Eylül 2006 02:41

Nerdesin? Günler var ki beni aramadın, yazmadın. Senden gelecek bir mektubu bekledim boşuna. Önceleri içim umutla dolu, postacınınkapımı çalmasını bekledim. Satırlarınla aydınlamasını bekledim bu karanlığın. Saatler saatleri, günler günleri kovaladı. Git gide büyüdü verdiğin yalnızlık, yüreğim kahırla doldu. Ümit etmenin mutlu heyecanları, yerini tarifsiz bir hüzne bıraktı. Kocaman, kalabalık bir şehirde yapayalnız kaldım işte...

Nerdesin? Beni unuttun diyemeceğim, unutmadığını biliyorum. Ama düşün ki, benden uzaklaştığın her kilometre, sana olan sevgimi bir kat daha artırdı. Senden başka bir şey düşünemez oldum. Geri döndüğün zaman, eminim şaşıracaksın. Böylesine mesafelerle büyüyen, zamanla derinleşen bir aşkın karşısında olmak kimbilir ne kadar değiştirecek seni...

Yüzünde pembelerin en güzeli, gözlerinde ışıkların en parlağı ile sevilmenin çok çok sevilmenin hazzını yudum yudum içeceksin. Sevilen bir kadının mutluluğunu seyredeceğim sende. Sevdiğim kadının ölümsüzlüğünü yaşayacağım.

Nerdesin? Dün evinin önünden geçtim. Perdelerin kapalıydı, dolu doluydu gözleri pencerelerin. Kapın sanki bir daha hiç açılmayacak gibi kapanmıştı sokağın yüzüne. Kimbilir odalar, eşyalar ne haldeydi sensiz? Her dakika ayaklarının güzelliğiyle mest olan halılar ne yapıyordu şimdi? Ya kokuna ve sıcaklığına alışmış yatağın ne haldeydi? Baktım sen yoktun, duvarlar kararmıştı. Sokağından yaşayan bir ölü gibi geçtim ve bir hüzün anıtı halinde bıraktım evini.

Nerdesin? Meğer ne doldurulmaz bir derinlikmiş yokluğun... Kaderde bu sensizlik de varmış... Her insanın yüzünde sana benzeyen bir şey aramak da varmış... Sesini duymak varmış şarkılarda, bütün kitaplarda seni okumak varmış... Meğer ne dayanılmaz bir şeymiş yokluğun... Kağıtlara seni yazmak varmış, renk renk düşünmek varmış seni, çiçek çiçek koklamak varmış... Artık hiç yazmasan da olur, hiç gelmesen de... Meğer ne türlü bir ölümmüş yokluğun...

Bir daha nerdesin demeyeceğim. Bendesin artık... Dudaklarımın değdiği kadehlerdesin. Serin yağmurlar getiren bulutlardasın. Kah denizlerdesin, kah rüzgarladasın. Uzaktasın ama yine bu şehirdesin.

Gittiğine inanmıyorum...

GEL DEMEYECEĞİM !..


Misafir 28 Eylül 2006 02:51

Kan Gülü

Ona bir kayalıkta rastladım güneşin aksam üstü halini almıştı, Solgun eğik kırmızı bir güldü.
Yalnız başınaydı etrafını yabani otlar sarmıştı keşmişti adeta ışığını.
Yaklaştım uzun uzun izledim onu...
Öylece bırakıp gitmeye yüreğim el vermedi.
Etrafa bakındım bir kaç damla su aradım gözlerimle yoktu... Oturup düşündüm...
Birden gözlerim parladı öyle ya su yoksa bile kanım vardı...
Hiç üşenmeden cebimdeki küçük çakıyı çıkardım serçe parmağıma öyle bir indirdimki...
Bozuk bir musluk gibiydi akan kanlar damlalar bir biri ardına süzülüyordu.
Duraksadım gökyüzüne baktım neredeyse hava kararıcaktı yıldızlar hafiften parlamaya başlamıştı, bir yanıp bir sönüyordu Bilmemki banamı öyle geldi ama sanki göz kırpıyorlardı...
İçimi bir duygu kaplamıştı bu acıyla tatlının karışımı mayhoş bir şeydi,
Parmağımın uyuştuğunu hissettim kan aktıkça gül biraz daha koyulaşıyordu kendi kendime sanki ''Kan Gülü'' gibi dedim... Evet ismini bulmuştum işte o bir kan gülüydü.
Dakikalar geçiyordu tükenmiştim ben tükendikçe o daha bir canlanıyordu...
Artık kahverengiye çalan gövdesi yeşile dönüyordu fakat kırmızımsı bir yeşildi bu doğulduğunu görebiliyordum. Sonrasını hatırlamıyorum kendimden geçmiş olmalıyım kan kaybından olsa gerek.
Gözlerimi açtığımda yıldızlar yerini güneşe bırakmıştı etrafta hafiften bir rüzğar esiyordu.
Karşıma baktım oradaydı işte sanki yeniden doğmuştu..
Öylece saatlerce onu izledim insanı alıp götüren bir havası vardı usul usul salınıyordu...
İçimden onu oksamak geldi çevrsindeki ayrık otları bir bir temizledim.
Artık güneşle buluşmuştu eğilip yapraklarına dokunmak istedim...
Elimi uzattığımda büyük bir acı hissettim, geri çekip baktığımda parmağım parmağım kanıyordu...
Sordum neden dedim neden kanattın beni be kan gülü ?..
İlk ve son kez konuştu kan gülü büyük bir öfkeyle sitemle...
-Çünkü
Dedi
-Bana kanatmayı sen öğrettin!..


Misafir 28 Eylül 2006 03:55

Tuval ve Deniz


Kafasını kaldıramıyordu başının ağrısından. Oysa son bir haftadır ağzına içki sürmemişti, sigarayı da azaltmıştı üstelik ama lanet olası kafası ağrıyordu yinede.

Günlerden Pazardı ve saat onbirbuçuk olmuştu. Daha önce hiç bu kadar geç kalkmamıştı genç adam, ya balık tutmaya gider ya da sahilde uzun bir sağlık koşusuna çıkardı ama başı ağrıyordu işte.

Ressamdı...En azından o böyle kabul ediyordu kendini. Hem resimlerini de seviyordu birileri, sevmeseler satın alırlar mıydı hiç? Kafası estiğinde alır eline paletini, geçer tuvalinin başına ve öylesine çizmeye , boyamaya başlar birşeyleri.
En çok da içinde deniz olan resimleri çizmeyi seviyordu genç ressam, balıkçı bir babanın oğlu olduğundan olsa gerek.

Sevgilisinden ayrılmıştı iki hafta kadar önce, daha doğrusu terkedilmişti çok içiyor diye. Gariptir, kızın çekip gittiği günden beri doğru düzgün içmemişti ve artık içmek de gelmiyordu içinden. Kızın terk etmesi pek de koymamıştı ayrıca. İki aylık bir ilişkiydi, daha uzun sürelisini de yaşamamıştı zaten. Korkuyordu evlilikten genç adam. Uzun zamandır ailesinden ayrı yaşıyordu ve yalnızlığı(nı) çok seviyordu. Evliliğin özgürlüğünü elinden alacağını düşündüğünden ilişkileri hep bir yerlerde tıkanıyor, ya ayrılıyor ya da sonuncusunda olduğu gibi terkediliyordu. Kendini çok seviyordu adam ve hayatla barışık bir insandı.

Küçük bir evde yaşıyor ve geçimini, çizdiği resimleri, kalabalık caddelerde ucuz fiyata satarak sağlıyordu. Parayı seven biri değildi fakat yaşaması içinde ona ihtiyacı vardı. Sonuçta oturduğu ev kiraydı ve resim çizebilmesi için malzemeye ihtiyacı vardı.

Usulca doğruldu yatağından. Ilık bir duş iyi gelir diye düşünüp banyoya girdi. Suların akmadığını fark edince boca etti ağıza alınmayacak onca küfürü. Hızlıca giyinip çıktı evden, her pazar kahvaltı ettiği kafenin yolunu tuttu. Birkaç arkadaşıyla karşılaştı yürürken, öylesine konuştu onlarla. Aklında sadece kahvaltı vardı ve karnı açken çok çabuk sinirleniyordu ressam.

Kafeye vardı, içeriye girdi ve oturacak bir yer aradı, fakat ne mümkün, tıka basa doluydu kafe. Kızdı kendine böyle bir yeri sevdiği için. Tam o sırada deniz kenarındaki masanın hesap ödediğini farketti. Hemen o tarafa doğru yanaştı ve adam hesabı ödeyene kadar bekledi garsonun yanında.

Başı hala ağrıyordu. Kahvaltının ardından iki hap yutmuştu ama nafile. Ne zaman böyle başı ağrısa hep kötü birseylerin olacağını düşünürdü. "Yine ne olacak acaba" diye geçirdi içinden. Plansız bir şekilde ayrıldı mekandan. Biraz yürümeyi düşündü sahil boyunda, hem deniz sesi iyi gelebilirdi başına. Küçükkende böyleydi, ne zaman canı sıkılsa birşeye, denize koşardı.

Yarım saat olmuştu yürümeye başlayalı ve başının ağrısı hafiflemişti biraz. Hala 'bugün ne yapsam' diye düşünüyordu. Sonra, biraz daha yürüyüp, eve dönüp resim yapmaya karar verdi. Çok seviyordu boyalarını, fırçalarını, paletini, tuvalini. Hayatını borçluydu onlara. Annesi, babası, sevgilisi, kardeşi, çocukları gibi seviyordu. Bir keresinde kendini bile boyamıştı, iyi bir ressamdı o. Boyaların, bir ressamın damarlarına kadar işlemesi gerektiğini söyler dururdu herzaman.

Eve gitme zamanı geldi diye düşündü. İçinde garip bir heyacan vardı şimdi, sanki ilk defa resim yapacakmış gibi... Bir an önce eve gidip aletleriyle buluşmak istedi. Adımlarını biraz daha büyütüp, hızlandırdı. Birden, ileride, yolun ortasında çok büyük ve çok güzel bir fırçanın durduğunu farketti. Bir an donakaldı, sonra koşmaya başladı ona doğru. Kendini kaybetmişti ve sadece fırçayı görüyordu masmavi gözleri. Attı kendini yolun ortasına. Tam fırçayı eline almasıyla kocaman bir kamyonun adama çarpması bir oldu. Genç ressamın cansız bedeni yolun ortasına öylece yatıyordu şimdi, bir elinde sımsıkı tuttuğu resim fırçasıyla...

Kamyon boya yüklüydü. Şoför çarpmanın etkisiyle hakimiyetini kaybetmiş ve yan taraftaki büyük duvara bindirmişti aracı. Boyalar her yana saçılmış, genç adam boylardan rengarenk olmuştu, bir elinde sımsıkı tuttuğu resim fırçasıyla...

Şimdi o bir resim olmuştu ve yine deniz vardı bu resimde de...

Dedim ya o iyi bir ressamdı...bir elinde sımsıkı tuttuğu resim fırçasıyla...



KaRaYeL61 28 Eylül 2006 14:51

Dost Eli Dost Eli

Adanın içlerine doğru ilerledikçe cennette olduğunu düşünmeye başlamıştı. El değmemiş, vahşi doğa karşısında hayrete düştü. 'Şu tepede bir evim olsa' diye iç geçirdi. Birbirinden farklı çiçekler, tavşanlar, kelebekler, dağ çilekleriyle birlikte uyum içinde yaşıyorlardı.

Keyifle mavi sulara bıraktı, oltasını. Islık çalarak şarkı söylüyor, dün yaşadıklarını unutmaya çalışıyordu. Alev gibi sarıyordu her yanını terkedilmişlik...Aniden bardaktan boşanırcasına yağan şiddetli yağmura hazırlıksız yakalanmıştı.Sığınacak köşe bucak ararken, beline kadar suya gömüldü.Tam o sırada, vücuduna dolanmış simsiyah yılanı gördü. Nefesi kesilmişti, çok korktu. Ancak; sessiz olması gerektiğini düşündü. Paniğe kapılmamalıydı. Usulca yılanın kuyruğundan tuttu ve olabildiğince uzağa fırlattı. Hiçbir şeyden korkmayan genç adam, korkuya yenik düştü. Bacakları bedeninden ayrılacakmış gibiydi. Sararan benzinin farkında bile değildi.Korkunun ne olduğunu bilmezken,yaşadığı aksiliklerle korkmayı da öğrenmişti.

Yağmurun hızı, giderek artıyordu. Şiddetli sulara karşı koyamayınca, köpüren dalgalara gömülmeye başladı.Boğulmak üzereydi. Daha dün intiharı düşünmüş, şimdi ise yaşama karşı mücadele ediyordu ama gücü yetmedi.Belki de karşısına çıkan bir fırsattı. Sonsuza kadar ezik yaşamaktansa, onuruyla ölecekti.Gözlerini kapadı.Teslim olmak üzereydi, her şey bitmişti artık. Böyle düşünürken, omuzlarında bir el hissetti. Ejderhanın yüreği kadar güçlüydü eller. Şaşkınlık içindeydi, suyun içinden çıkarıldığında..Gökyüzünü tırmalayan yağmur da dinmişti.

Ölümün taklidi gibiydi uyku. Saklı bir şaşkınlıkla sarsıldı. Yaşlı adamın kolları arasında, yarı uykulu ama yaşıyordu.' Geçmiş olsun' diyen yaşlı adamın sesi, adeta rüzgarda titreşiyordu.

Yağmurla renklenen deniz yansımaları, güneş ışığının gelişi ile uzaklaştı. Yerler çamur içinde ve yapış yapıştı. Neredeydi, ne kadar uyumuştu? Uyandığında, yaşlı adamın ışıldayan gözleriyle karşılaştı. Garip, buruk bir sevinç kapladı içini.

Yaşıyordu. Hüzün denizinde yaşama tutkusuyla savaşırken, umut kapıları açılmıştı önünde. Geçmişinden, üzüntülerinden, hatta hayallerinden bile sıyrılıp, gerçeklerle yüzleşmeye başlamıştı bile.

Küçük bir kulübedeydi. Tıpkı hayal ettiği gibi.Bahçedeki kamelyanın altında; küçük bir masa ve kırık dökük birkaç sandalye vardı. Yaşlı adamın karısının getirdiği çayları yudumlarken etrafı seyre daldı.Tepedeki, düzgün biçilmiş tahta gibi yükselen ormana dikti gözlerini, gülümseyerek..Kendine benzetti, ormanın yalnızlığını...Gölgesinde oturdukları devasa çınardan kuş sesleri geliyordu. Yaşlı adam; yılların suskunluğunu aşarcasına hiç durmadan konuşuyordu. Neslinin tükenmekte olduğu yalıçapkınlarını, örümcekkuşunu, dağ keçilerini...Konuşmayı özlemişçesine anlatıyordu. Bir süre sonra kalktılar, çevreyi gezdiler.Mağara oyuklarında yankılanan sesleriyle eğlendiler. Birlikte ıslık çalıp, türküler söylediler.

Boşluğu çiğnerken, yaşamayı öğrenmişti. İçinde oluşan umut filizlerini yeşertme çabasıyla çırpınan bu iki ihtiyardan utandı. Verdikleri yaşam mücadelesi karşısında hayrete düşmüştü. Ama iki dost kazandı. Çamura batmış birine uzanan dost elleri sevgiyle öptü.Sanki iki yıldız vardı, yaşlı dostlarının gözlerinde.Birkaç saat öncesini düşündü. Çökmüştü, kanadı düşmüş kuş gibiydi.Artık, yeşil bakıyordu dünyaya. Yeşil gözleriyle..

Yaşlı kadının gözleri ıslaktı, ayrılırken. Bir daha hiç görüşmeyeceklermiş gibi. Oysa; her hafta sonu onlara koştu. Uçarak, hayat dolu, umutla.

Ve.. sonsuza kadar süren bir dostluğun temeli atılmıştı.Uzanan dost ellerin ardından..


Misafir 29 Eylül 2006 00:01

-şuur-
-hayat ( beni ) hiç de “memnun’ e” demedi…-

Uzun zamandır takibinde olduğum bir yer. Yaklaşık on ki kişi çalışıyor içeride. Biri dışında diğerleri ilgimi çekmiyor, umurumda da değil. Sadece onu gözlemliyorum. Yürüyüşünü, koşuşturmalarını, eğilip kalkmasını, giyimini, insanlara davranış şeklini. Hepsi güzel, hepsi mükemmel. Soluk alıp verişine dikkat ediyorum; sessiz ve alışılagelmiş rahatlık içinde, hiç belli etmiyor.. Üst üste dizilmiş rafların aralarında geziniyorum. Bir şey almak için değil, onu daha iyi tanımak için yapıyorum bunu. Ama mutlaka bir şey alıp çıkıyorum. Hissedebildiğim kadarıyla içinden gülümsüyor. Ben de gülümsüyorum. Güzel bir şey gülümsemek. Herkes gülümsemeli. İçten ve kayıtsız. Sebepsiz yapabilmeli bunu. O böyle yapıyor, iyi de yapıyor. Kimsenin onun gibi gülümsemesini istemiyorum…

Bir buçuk yıl oldu bu bölgeye taşınalı. Önceki oturduğumuz semte nazaran bana göre daha iyi özellikleri var. Kapının önünden cadde geçmiyor mesela. Şehir gürültüsü yok. Üstelik; bahçesi, ağaçları ve gezi alanları var. Alışveriş yapabilmek için şehir dışına çıkmaya da gerek kalmıyor. Tam karşımızda büyük bir market var. Her gün mutlaka uğruyor, dolaşıyorum. Boşalan arabaları yerine çekiyorum. Sepetleri, sepetliğe kaldırıyorum. Hoşuma gidiyor bu. Teşekkür ediyorlar. Nazikçe selamlıyorum. Onlardan biri gibi oldum artık. Onlar da farkına vardı bunun. Ama bir iş teklifinde bulunmadılar henüz. Bulunsalar da kabul etmem. Para karşılığı yapmıyorum bunu. İnsanlık namına da değil. Biri’ne şirin gözükmek için yapıyorum. Ben yapmasam o yapacak çünkü. İşi bu. Ama o yapmıyor, ben yapıyorum. Bir karşılık beklemiyorum ondan. Ne zaman karşılık beklediğim bir ilişki içerisine girsem, mutlaka kaybediyorum. Onu kaybetmek istemiyorum. Daha önce onun gibi gülümseyen hiç kimse olmadı bana... Farkında bunun. Ne zaman beni görse, bakışlarını öne düşürüp gülümsüyor…

Zaman zaman reyonları dolaşıyor. Bir eksik var mı diye bakınıyor her yere. Varsa sipariş verecek, biliyorum.

Sessizce takip ediyorum adımlarını. Topuklu ayakkabı giymiyor. Yürüdüğünü sezebiliyorum. Önüne çıkıyorum bir oradan bir buradan.

-Siz de mi buradaydınız?
-Ne tesadüf.. (!)

inciler dökerek bir başka reyona doğru yola çıkıyoruz…

Şampuan bölümünde eksik olmalı. Elindeki listeye not alıyor: 200 ml olanlardan beş koli. Yaklaşıyorum arkasına. Kulağına eğilip usulca; Jöle de eksik diyorum. Yüzüme dönmeden; Var ya saçında, diyor. Ne dedin? Diyorum. Görmüştüm dedim deyip ekliyor kağıda: 250 ml. Jöle 20’li 4 koli..

Boş bir yaprak istiyorum. Ben yazarım! diyor. Benim yazacaklarımı yazamazsın diye karşılık veriyorum. Üfleye püfleye bir kağıt uzatıyor. Ben de elimi uzatıyorum sol kolunun altından. Elim göğsüne değiyor, irkildiğini hissediyorum ; Dokunma göğs… diyene kadar hızlıca kalem çekiyorum, önlüğünün cebinden. Ne dedin? Diye soruyorum. Kaleme uzandığımı anlayıp kızarıyor ve kırmızıyı mı istersin, maviyi mi diye soracaktım diyor. Maviyi almışım diyorum. Gözlerin gibi deyip, yine gülümsüyor… Anlıyorum ve ben de gülümsüyorum. Anladığımı anlayıp yine kızarıyor ve birlikte bir kez daha gülüşüyoruz.

Sonra biri giriyor aramıza; o ekmekler dünden kalma, beş dakika beklersen yenileri gelecek diyor.. Duymuyorum. Bir kere daha tekrarlıyor; o ekmekler dünden kalma, beş dakika beklersen yenileri gelecek… Yine duymuyorum. Sesini yükselterek bu defa: O EKMEKLER DÜNDEN KAL….! Birden irkiliyorum ve ekmek rafına yaslanmış bir şekilde, onu izlerken buluyorum kendimi…. Tamam, beklerim diyorum. Yaşadıklarımın bir hayal olabileceği endişesi düşüyor aklıma. Evet, öyle olmalı diye düşünerek, sessizce arkasından yanaşıp kontrol mahiyetinde listesine bir göz gezdiriyorum.

200 ml. Şampuan - 5 koli, 250 ml. Jöle - 20 li 4 koli

yazıyor. Önlüğünün cebine bakıyorum, kırmızı bir kalem duruyor!! Arkasına dönüyor aniden. Fark etmesinden çekinip geri adım atıyorum. Sırtıma dokunup, kalemimi versene! Diye bağırıyor. Bir taraftan bana bağırmaması gerektiğini söylerken, bir taraftan da ne dediğini anlamaya çalışıp, ben mi almıştım diye soruyorum. Evet, elinde ya, az evvel aldın! diyor. Elime bakıyorum. Mavi bir kalem elimden düşüyor o sıra. Aynı anda eğiliyoruz. Ama önce ben uzanıyorum kaleme. Hızıma yetişemiyor. Sonra ona uzatıp teşekkür ediyorum. Rica edip, kağıdı da alayım! diyor. Ne kağıdı diye soruyorum. Sen de yazacaktın ya, ver listeyi! diyor. Liste değildi ki deyip uzatıyorum kağıdı ve okuyor içinden yavaşça, ben de duyuyorum:

“öleceğim gelir;
görmesem bir gün
yüzünü...

öleceğim gelir;
görmesem gözlerinde
bir
gün yüzü.”

Bu ne? Diye soruyor. Neye benzettiğine bağlı diyorum. Ama daha çok akşam yemeğine benzettiğimi söylüyorum. Bir gün almasam, ölüvereceğimden; yokluğundan. Anlayıp gülümsüyor… Teşekkür ediyor. Gülümsemesine ölüyorum…

Hiç de nazik olmayan ağır bir darbe temas ediyor o an sırtıma ve; kaç tane olacak?! Diye bağırıyor. Korkuyorum. Ne diyorsun! Diyorum, ekmek diyorum, diyor. Sıcak, tutamıyorum elimde. Kaç tane olacak?!. Bir akşam, bir de sabah yemekten önce alırsam doyarım diye cevap veriyorum. Üç kişi giriyor koluma. Üçü de beyaz önlüklü. İki kişi fazla diyorum. Ayrıca sen de git, o gelsin!.. Dinlemiyorlar. Sürükleyerek çıkarıyorlar içeriden. Bir tanesi hızını alamayıp üzerindeki beyaz önlüğü çıkararak, kollarından doğru giydirmeye çalışıyor kapının önünde. Deli mi ne ? diye bakınıyorum. Çatık kaşlarımdan ürküp, kendi giyiyor yeniden. Çok yakıştı deyip, gülümsüyorum. Kızıp içeri giriyor. Hayal değil işte gerçek olmalı diye düşündüğüm an, evimizin balkonunda iki büklüm halde, gözlerim ter içinde markete bakarken buluyorum kendimi…

Rüzgar esiyor. İçimin titrediğini hissediyorum. Yağmur yağacak olmalı. Üşüyorum. O sırada, ayak ucumda balkonun odaya geçen kapısı açılıyor. Rüzgardan açılmış olamaz diye düşünüyorum. Başımı kaldırıp bakıyorum. Gelen O. Karşımda duruyor. Üşüyebileceğin geldi aklıma deyip, gönlündeki umutlarını üzerime örtüyor. Isınıyorum. Sen?? Dediğim anda kayboluyor. Geçmek üzere olan titremelerim tekrar başlıyor. Kapıya bakıyorum, yok. Evin içini dolaşıyorum, yok. Gardıroplara bakıyorum, yok. Balkona gelip, yeniden yatıyorum. Gözümden damlayan tek yaşı silerken, kapıdan başını uzatıp gülüyor. Baktığımı fark etmesini istemiyorum. Biliyorum, baktığım an kaçacak. Görmezden geliyor ve onu seyrediyorum. Gülümsüyor.. gülümsüyor.. gülümsüyor…

Yeniden doğruluyorum yerimden, o kaçıyor. Yerde, malzeme listesine benzeyen bir kağıt buluyorum. Üzerinde şunlar yazıyor;

“öleceğim gelir;
görmesem bir gün
yüzünü...

öleceğim gelir;
görmesem gözlerinde
bir
gün yüzü.”

Okuduğum anda gözlerim doluyor. O’nu, derinlemesine düşünürken uyanıyorum(!) hemen. Ama o benim şiirim. Pis sürüngen! Deyip, hiddetle markete dikiyorum gözlerimi. Kapıya çıkmış, bana el sallıyor. Ben de ona bilek hareketi yapıyorum. Arkamı dönüp, popomu sallıyorum. Telaşla içeri giriyor. Ne yapabileceğini merak edip beklemeye başlıyorum. Elinde bir sürü sabunla geri geliyor ve bir bir fırlatıyor bana. Kafama, gözüme, kalbime; her yerime isabet ediyor. Hepsini toplayıp, her biriyle ruhumu yıkayarak, köpüklerini ona üflüyorum. Toz bulutu gibi sarıyor her yerini. Ruh ikizim oluyor. Gülümsüyor sonra. Ben de gülümsüyorum…

Cebinden kalem kağıt çıkarıyor. O sırada marketten iri yarı, sakallı adamlar çıkıyor. Her yanından çekiştiriyorlar kızın.

Hey siz!
DOKUNMAYIN ONA!

İçeriye girmesi için zorluyorlar. Bırakın, şiir yazacağım! Diyor. Bırakmıyorlar. Dayanamayarak ikinci katında oturduğumuz binanın balkonundan aşağı atlıyorum. Şansım yaver gitmiyor ve ayağımın üzerine düşüyorum. Toparlanıp, topallayarak yanlarına yaklaşıyorum. İyi-Kötü-Çirkin filminin müziği geliyor o an kulağıma. Başımda kovboy şapkası, elimde kement; Bırakın kızı! Diye bağırıyorum. Sen karışma! diye cevap veriyorlar. Sinirleniyorum. Kementi başımın etrafında çevirip, olanca hızla fırlatıyorum. Adamlardan birine isabet ediyor. Yavaş yavaş üzerime çekiyorum. Çok ağır geliyor, yoruluyor kollarım. Çekmeye devam ediyorum ve kementin ucunda iri yarı sakallı bir adam beklerken, bir kasa maden suyu ile karşılaşıyorum...... ve diğer adam, fırsattan istifade, onu içeri sürüklüyor. Bir şey yapamıyorum.

Bir el dokunuyor omzuma, bütün gün kesilmeyen. Misafir gelecek az sonra, listesini hazırladığım malzemeleri aldın mı diye soruyor. Göz kapaklarımı hafifçe aralayıp bakıyorum ki annem. Bir şey hatırlamadığımı söyleyip, iki yanıma bakınarak ne listesi diye soruyorum. Vurdumduymaz ve sorumsuz olduğumu söyleyip, elimde buruş buruş yaptığım kağıdı istiyor. Ona, buruşmuş kağıdın kendisinin istediği liste olmadığını, üzgün olduğumu ve kağıdı veremeyeceğimi söylüyorum. Dinlemeyip almaya çalışıyor. Vermek istemeyip, elini ısırıyorum. Babamı çağırıyor ne kadar sesi varsa çıkararak. Babam geliyor. Aralarında fısıldaşarak hızlıca çıkıyorlar evden. Nereye gittiklerini merak edip peşlerine takılıyorum. Önünde Türk bayrağı asılı pembe bir binaya giriyorlar. Binanın kapı girişinde büyük harflerle Sağlık Ocağı yazıyor… Babamla beraber çıkıyorlar ocaktan. Babam kaşlarını çatıp bana bakıyor.. Ben aynı edayla anneme bakıyorum. Annem yere bakıyor. Düşündüğüm şey olabilir mi diye düşündüğüm sırada, onu görüyorum. Bana havlıyor.. havlıyor.. havlıyor..

Kendisinden korktuğumu ve havlamasını istemediğimi söylüyorum. Sözümü dinleyip susuyor. Boynundaki zincirden tutuyorum. Birlikte yürüyoruz…

Annem, zincirden çok asılmamamı, zincirin takı setinin zinciri olduğunu, geçen ay onun için aldıklarını ve bir maaş para ödediklerini, kopabileceğini, ziyan olacağını, bu vesile ile de kaçabileceğini söylüyor. Onunla bir daha yürüyemeyebileceğimizi…

Annemin söyledikleri içime oturuyor. Onunla bir daha yürüyemeyebileceğimizi. Bir daha yürüyemeyebileceğimizi, onunla. Onunla bir daha…! Hemen bırakıyorum zinciri elimden. Bırakır bırakmaz kaçıyor. Peşi sıra gidiyorum. Tanımadığımız adamlar peşimizden koşuyor. Bilmediğimiz bir sokağa giriyoruz. Sokak çok ıssız, fark ediliyor. Ses seda çıkmıyor ikimizden. Dönmesi gerektiğini, onsuz marketi kapatamayacaklarını söylüyor. Kapatamasınlar diyorum. Ben seni kapatmışım ya!. Gözlerime bakıp gülümsüyor. Gözlerine eğilip, öpüyorum.

Kulağıma tren sesleri geliyor. Nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Alkış seslerine karışıyor sonra. Birer ikişer insanlar çıkıyor ara mahallelerden. Apartman girişlerinden. Herkes elinde birer sandalye ile geliyor. Işık düzenekleri kuruluyor. Stand hazırlanıyor. Sakallı adamlar gibi iri yarı olan hoparlörler getiriyorlar. Ben şiir okumasını bilmem diyorum kendi kendime. Sadece yazarım. Ben bir yazarım diyorum. Yazar olduğumu duyan, elindeki sandalyeyi kaptığı gibi kafama indiriyor. O, yine kayboluyor yanımdan. Markete, kapanışa gitmiş olabileceğini düşünüyorum. Yarı uyanık, yarı baygın hızla uzaklaşıyorum, sokak aralarından… Beyaz bir ışık görülüyor biraz ileriden. Annemle babam, el ele tutuşmuşlar, beni çağırıyorlar. Yanlarına gitmeye korkuyorum. Gidersem yok olacakmışım gibi hissediyorum bir an. O’nu arıyorum. Geldim diyor. Kapanışı yaptın mı diye soruyorum. Evet diye cevap veriyor. Peki ya nasıl izin aldın? Servisle bırakmıyorlar mıydı mutlaka? Kaçtım diyor. O sırada siren sesleri ve anonslar duyuyorum. Eller yukarı, etrafınız sarıldı. Kızı teslim et! Etmeyeceğimi söylüyorum. Beni’m olduğunu söylüyorum. Yine de elimizi yukarı kaldırıyoruz. Elimize asmalar takılıyor. Asmalarda üzüm, birlikte yiyoruz…Siren sesleri kesiliyor. Annemler yeniden çağırıyorlar. O gitmeyi istemiyor. Ben de korkuyorum diyor, Peki gitmeyelim diyorum. Olduğumuz yere çöküp, uyuya kalıyoruz. Altımızda yağ tenekeleri, üstümüzde yıldızlar… Dilimizde mutluluk şarkıları…

Müşteri çeklerini tahsile vermemişsin diyor tok bir ses. Üzerine kapandığım masadan yavaşça doğruluyorum. Ellerim uyuşmuş, ellerimi ovalıyorum. Sorusuna cevap vermemi istiyor. Ellerimi ovalar mısın biraz diye soruyorum. Tabi ki! deyip, eline aldığı cetvelle ellerime vuruyor. Çekleri markete götürüp, mahalleliye erzak aldığımı söylüyorum. Bunu nasıl yaparsın deyip, derhal markete gitmemi, çekleri geri almamı istiyor. Ve elime bir kez daha vuruyor. Elime vurmamasını, markete gideceğimi, ama çekleri geri alamayabileceğimi söylüyorum. Yıkıl karşımdan diyor. Yıkılıyorum. Yıkıldığım yerde, yine o. Eli ile başımı kaldırıp su içirmeye çalışıyor. Gözleri gözlerime, elleri ellerime, vücudu vücuduma temas ediyor. İnanılmaz bir duygu, harikulade bir tat olduğunu düşünüyor ve bu güzellikten mahrum kalmamak ve onu sonsuza dek koruyabilmek için kendisine ‘benimle evlenir misin?’ diye soruyorum. Çeklerle ödeme yaptık diyor. SORUMA CEVAP VER! Ellerini aniden çekiyor başımdan. Başım yere düşüyor. Bir yağmur başlıyor. Her yanımız dolup taşıyor. Kalabalık bir insan topluluğu. Evet evet diye tempo tutuyor: Evlen onunla. Yanağından süzülen yağmurla bana bakıyor. Ben de ona bakıyorum. Yağmur şiddetini artırıyor. Şiddetini artırıyor yağmur. Herkes iki dudağı arasından çıkacak sözü bekliyor. O sırada düşen bir yıldırım, kara bir kedi gibi aramıza sokuluyor… Gökyüzünün tüm asaletini getirdiğini söyleyip O’na dönüyor ve : evlen onunla! Diyor. O baskılara daha fazla dayanamıyor ve sabah erken kalkmalıyım diyerek koşar adım uzaklaşıyor. Ardından yağmur ağlıyor. Ben ağlıyorum. Gökyüzü üstümüze boşalıyor…

Gökyüzünü üzerimden atıp, uzandığım yerden kalkıyorum. İnsanlar tezahürat yapıyorlar. Kazanacaksın deyip teselli veriyorlar. Yılmıyorum. Beyaz ışığa doğru koşuyorum. Annemle babam yok, kaybolmuşlar. Önemsemiyorum. Koşmaya devam ediyorum. Tam içinden geçecekken yine karşıma çıkıyor. Gülümsüyor. Gidiyorsun ama, ben buradayım. Seni bekliyorum, bekleyeceğim diyor. Beline kadar uzun saçlarını tarıyor. Saçları yağmur kokusu ile toprak kokusu arasında dalgalanıyor. Ona yazdığım son şiir aklıma geliyor, içimden mırıldanıyorum;

toprak yerine
kimsesizlik kokuyordu
yağmurla yıkadığın
saçların..

öpmek için eğildiğim an
toprağa değdi,
seni son kez bile öpemeyen
kimsesiz dudaklarım.

Öleceğimi düşünüyorum, korkuyorum. Gitmeyi istemiyorum. Onunla yaş(l)a(n)mak istiyorum. Durmaya çalışıyorum, başaramıyorum. Ve ışığın içinden geçiyorum…

Geçtiğim yer o kadar kalabalık değil. Büyük bir yere benziyor. Etrafta insanlar dolaşıyor. Ellerinde malzemeler var. Sıra sıra raflara götürüp diziyorlar. Üzerim çıplak, ama kimse bakmıyor. Görmüyorlar mı acaba? Hey sen! Evet, kimse oralı değil, (iyi ki) görmüyorlar.

Önümde beyaz önlüklü biri yürüyor . Altında uzun eteği var. Annemlerin gittiği Sağlık Ocağı’ nın duvarlarının boyasına benziyor rengi. Eteğinden çekiştirebilirim. Evet, yapabilirim bunu. Eğiliyorum. Tutuyorum, tut… Olamaz, arkasını dönüyor ve Hişt! Dokunma, çok ayıp! diyor. Görüyor, beni görüyor. Mahcup bir şekilde yüzüne bakıyorum. Olamaz, O! Göz kırpıp gülümsüyor.

Üzerim çıplak olduğu için göz kırpamıyorum. Utanıyorum. Yüzüm kızarıyor. O bana bakıyor, utanmıyor; gülüyor. Ben, beyaz önlüğüne sarılıyorum. İçine giriyorum. Utanmıyorum. Hem üzerimi kapatıyor, hem onunla bir beden oluyorum… ve birlikte gülümsüyoruz….

Gülme! Diyorum, Soruma cevap ver! Hatırlamıyorum, diyor. Hatırlatmak istiyorum, ama konuşamıyorum. Hoşuna gidiyor, gülüyor. Hoşuma gitmiyor, garipsiyorum, ağlıyorum.

O gülüyor, ben ağlıyorum. O halen gülüyor, ben daha çok ağlıyorum. Birlikte ağlayamıyoruz. Üzülüyorum. Faydası yok, ben de gülüyorum.

K a h k a h a l a r l a
H e m d e !




arwen 29 Eylül 2006 00:07

Ne seni unutabiliyorum, ne senden kalanları. Başımın içinde bir kanser tümörü gibi büyüyor büyüyorsun... Seni unutamamanın verdiği acılara dayanamıyorum artık. Unutamamanın bu kadar kahredici, çıldırtıcı olduğunu bilmezdim. Her yerde, her zaman benimle birliktesin, işin kötüsü her şey seni hatırlatıyor. Kalabalıkta gelişi güzel söylenmış bir söz bile yetiyor seni düşünmeme. Yalnızlığımda ise sesin kulaklarımda çınlıyor. avuçlarının serinliğini hissediyorum alnımda. Yaşanmış zamanlar bir film şeridi gibi geçiyor hafızamdan. Anılarımızı en küçük noktasına kadar birer birer hatırlıyorum. İşte o zaman; bu seni unutamayan başı, duvarlara vura vura parçalamak geliyor içimden.

Renklerin, kokuların, seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak, harikulade bir şey olurdu belki. Ama sen de unutmasaydın... Beni unutmadığını sevdiğini bilsem her şeye katlanırdım. Unutamamamın biriktirdiği o dayanılmaz acılar, unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir, kaybolurdu.

Sevmek bir bakıma unutamamaya mahkum olmaktır. Sevilmemişsek; bir de unutulmaya mahkum oluşumuz var en hazini. İnsan, unutabildiği kadar güçlüyse, unutamadığı ölçüde yıkık ve ezik kalıyor.

Beni sev demeyeceğim, ama onu da sevmemeliydin. İkimiz de olduğun yerden çok uzağız. Güzelliğinin, büyüklüğünün yanında biz neyiz ki? Unutulmak; ikimize de aynı kadehlerden tattıracağın bir içki olmalıydı. O içkinin sefil sarhoşluğu içinde seni düşünmeli, hep seni özlemeliydik. Gitgide işleyen, büyüyen bir yara olmalıydı tenimizde. Unuttuğunu her ikimizde bilmeli, fakat seni hiç unutmamalıydık. Oysa şimdi unutulan da benim, unutamayan da...

Ancak, bir kurşun atımı uzaktasın benden, biliyorum ve ciğerlerime saplanmış bir kurşun gibisin hala. Seni çıkarıp atmak da elimde değil, sana gelmek de... Gelebilsem ne değişecekti ki? Beni hatırlacak mıydın? Hatırlasan da sevinecek miydin gelişimden? Gözlerinin içi gülcek miydi? Hiç konuşmadan "Ben de seni özledim" diyebilecek miydi ellerin? Hayir, değil mi? Öyleyse hiç gelmeyeceğim sana. Böylesi daha iyi.

Gün oluyor: seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum. Sokaklar, evler, caddeler, vitrinler seni hatırlatmasın diye.

Gün oluyor; anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını... Çünkü; biliyorum nereye gitsem benimle geleceksin, ya da gittiğim her yerde senden bir şey olacak.

Sen unuttun fakat unutulmadın. Bense unutulduğumu biliyor, fakat unutamıyorum. İnan, unutabildiğim gün seni yeniden ve daha çok sevmeye başlayacağım...


Misafir 29 Eylül 2006 00:14

YUSUF_U BİÇAREM


Adınla başlıyorum ömrüme bahşedilmiş yeni bir sabaha daha. İnsan olmuşlukların kıyısında kalanların yüreğini ne sıcacık ederse ,onları toparlayıp çekiyorum dolabımdan.
Demek yine bugünde acıyı içeceğim bilmediğim gözlerinden…
İsminin kocamanlığında perişan gönül sızılarıyla yandığım.Seni anlatmak mı düştü şu biçare ve adını duyunca dimağı darmadağın olan dil bilmez dillerime?Hangi isme yaraşır adın?…Hangi kapıların al pembelerine boyanır?…Ardından yırtılan mahremiyetin bir arşın bezi de olsa , sensizliğe ebedi konuk mekanlarda kapkarayım.İsmini kan rengiyle hafızama işliyorum….
Kuyularının karanlığı; resmi fezadan silinmeye yüz tutmuş yalnızlık paranoyamın tek sahibi.Nerde yanıldığımı ararken en alıştığım oluyorsun kendim bile bilmeden.Sen bütün hikayeleri namına çeviren ,suretine bakanların tek zerre bile düşünmeden bedenlerine kıydıkları ,iffetinin en yüksek mertebeleri yırtılan gömleğinin paramparça olmuşluğunda kalan, adı bir başka yakışansın dillerime.
Hangi kör kuyularımda bağırayım adını?Hangi kapıyı çalayım da, önüne serilen nefis sınavının benden beriye gelmeyen bilmecelerini öğrenebileyim…

Yok mu saymalı her şeyi?
Ezilip ,en ücra köşelere ürkekçe kaçarak sığınmış yalnızlığım ,adının yanına konulunca hiçbir şey gibi kalıyor ortalarda.Dillerim zuhur etmiyor kalanlarının başında.Hangi sınırlı ve izinsiz hücrelerimden baksam sisler içinde bırakmışlar adını.

Telaşımın sebebi; bulmaya çalıştıkça seni ,tekrar tekrar başa dönmenin ezikliği .beni yüzünün yakınına bırakıp kaçan ne peki?Sana onca gecikmiş zamandan sonra yar olmuş Züleyha kaderini kabul edemiyor benim kudretli sandığım yalnız yanım.Tadına vuslat arzusuyla kocaman kara zamanlardan sonra varmak yazılmasın yazgıma.
Bu dinmeyen telaşlarla,yekpare bahar renkleriyle,yüzüme sürülen gençlik emareleriyle kon, kimsesiz kuşların bile uğramaya çekindiği derbeder pencerelerime.
Vaad edemem sana , yaradılış hikmetlerinde erkeklik sıfatlarına bahşedilen hediyeler ellerindeyken bile yaklaşmadığın o güzel kadın kadar bakılası olduğumu.En hoyrat ellerin yakama sindirdiği lekeleri söküp alamam bir daha bana sunulmayacak yazgımdan.
’nerede harcadın heybene koyduğumuz, takvimlerden adı silinmiş elindeki günlerini’ sorusuna veremeyeceğim cevaplar boğazıma tıkanmışken, hangi yalan olmuşluklara tanık tutabilirim hayalime ak harflerle yazdığım kimselere benzemez kayıtlarını.

Biçarem…
Susma vaktinin en ağır çınlamalarıdır kulaklarıma dolan.Adını ezberliyorum tekrar tekrar. Hissettiğim ağırlık yüce isimlerin sahipleriyle yan yana konmuş bir geçmiş hikayesinin yükü.YAPMA değil YAKLAŞMA nidalarını dünyama sokan bir namus timsalinin ebediyeti içine alan var olmuşluğu….
Yakınımdasın aslında biliyorum.Ben senin atıldığın ve başkalarına dair sebepsiz sebeplerle debelendiğin kuyulardan farksız kendi uçurumlarımı doldururken sen yanı başımda ki ,ar damarı hikmetinden nasibini alamamışlara inat en dolu benliğinle yanımdasın hem de.Hayaline erişebilirim kimseleri içine almadan.Kor alevlerle dağladıkları korkak ruhumun acısını bir nebze azaltsın diye, Züleyhan olurum sadece bu ağır bedelin sonuna yakıştırarak esamemi.Ben tutuyorum bu defa hikayene cılız bir mum alevi.Kapılarında köle,bakışlarına sinememiş bir kadın ruhu,yürek diline tadını deyememiş bir avare olarak.
Zamanlarımın en karanlık bedbahtlıklarında bekliyorum gelemeyecek varolmuşluklarını……
Gel vakitler daralmadan.
Susma vaktidir.
YUSUF’a erme vaktidir…..



mydarling24 29 Eylül 2006 00:17

İsimsiz Melek

Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.

Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..

Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı.

Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..

Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..

Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..

Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..

İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti..


arwen 29 Eylül 2006 00:22

Geceydi... Bütün insanların çırılçıplak olduğu bir zamandı. Onları düşünüyordum; gümüş tepsilerdeki kristal kadehlerden zamanı yudumlayan insanları düşünüyordum. İrili ufaklı aynaların karşısında enseleri bembeyaz kadınlar boyanıyordu. Uzun uzun parmakları vardı kadınların. Öpülmeye alışmış dolgun dudakları vardı. Kocaman kocamandı kalçaları. O kadınları düşünüyordum.

Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. Karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. Koşmalıydı.

Oysa bir namlu ağzıydı kurdun gözleri. Avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu. Yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri. Bütün dileği et ve kandı. İstese geyiğe hemen yetişebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu, bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.

Ben seni düşünüyordum. Çünkü geceydi. Sevişme zamanı insanların. Yalnızdım. Benim kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. Kapılar tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.

Ben seni düşünüyordum. Kimbilir ne güzeldin soyunduğun zaman ? Nasıl kadındın ? Nasıl öpüşürdün kimbilir ? Nasıl kadın kadın kokardı her yerin ? Tutup avuçlarıma sığdırıyordum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyordum.

Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı doludizgin. Seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.

Elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti. Belki uzaktan günlerce koşsam yetişemezdim sana. Zamana kokun sinmişti.

Tuttum resmini indirdim duvardan.

Duvar ağlamaya başladı.


mydarling24 29 Eylül 2006 00:40



http://www.markcurtin.com/images/prose.jpg

Ateşe Düşen Bir Gülün Çığlığı

Kızını dünyaya getirdikten sonra çok sevmişti, hemde uğrunda ölecek kadar çok... Ama hep eziklikle, utançla, korkuyla, cinnetle sevmişti… Hep "Ya" diye kaygılar taşıyarak içinden ve o “Ya” ları düşündükçe kanı çekilirdi damarlarından Kezban’ın.

Ölmeyi çokça geçirmişti içinden, oysa bir uçurum kenarından kendini boşluğa bırakacak kadar çok seviyordu hayatı, kocasını ve kızını. Ama kahrolası yerde üçüne de yaşam haram kılınmıştı.

Kulaklarında bir ses “Ölmelisin, ölmelisin!” diyordu. . “Hadi be kızım sende,” “çocuğun, eşin dururken hayata küsmek, ölmek mi olur?”
Nasıl ölsün? Yaşamak güzel, yaşamak kutsal. Kafasında sorular dolaşıyor: “Kadının yazgısı mı bu? Yoksa geri kalmış ülkelerin sorunu mu?” diye.

İlk önce çözümlerin içinde olduğunu, hayatın iğrençliklerine dayanması, bütün gücüyle karşı koyması, bunu kabul etmesi, bu yola inanması, dayanması ve kendini geliştirmesi, aşması gerekiyordu.

Sadece bunun için dua ediyordu. Ölümü son çare olarak görmek değil, bu gücü yaşamak istiyordu. Korkularının ördüğü setleri devirmek, yıkmak, bu köhne töreleri devirmek, belki de kendisi ve başkaları için bir devrim olacaktı. Yapayalnız olsa bile, bunun tek çıkış yolu , bunun tek umut ışığı yine içindeki kendinde olduğuna inandırıyordu kendisini. Bu yüzdendir ki dayanılması güç bir hayata dayanıyordu kezban.

Hayâller kuruyor kezban. Bir küçük ev, sevdiği bir eş, etrafında dolaşan çocuklar, herkesin herkese insanca baktığı, kadınların aşağılanmadığı bir çevre’’... Uyuya kalıyor Kezban. Dudaklarında sayıklamalar...

Kocasının o insan yüzüne bakarken her gün utançtan biraz daha kahroluyordu. Oysa kocası anlayışlı, insancıl bir adamdı, sokakta karşılaştığı herkes yüzünü çeviriyordu, yüzüne söylemeseler bile, arkasından ona ********, *** babası demelerine bile aldırmıyordu. Namusunu temizlemesi için yapılan tüm baskılara karşı çıkıp direniyordu. “eşimin ve o günahsız yavrunun suçu nedirki öldüreyim, asıl suçluları neden görmüyor sunuz?” deyip tüm çevresini ret ediyordu. Hem bu gerici mantık inandığı değerlerle ve dünya görüşüyle de çatışıyordu...

Bütün çevre “namusunu temizlemezsen senin buralarda yaşama şansın ve hakkın yok, kimsenin yüzüne bakamazsın “ diye açık açık tehtit ediyorlardı. Ama o köhnemiş törelere karşı çıkıyordu ve geri zihniyetli tehtitlere aldırmıyordu...

Kocası çoğu zaman çektiği acıları bildiği için Kezban’a, “Hiç kimse seninde, kızının da kılına bile dokunamaz, dokunana dünyayı dar ederim’ biraz daha sabır’’ diyordu. ”Karkolda gözaltı sürem bitince, inşaatlarda çalışıp biraz para biriktirdikten sonra çekip gideceğiz İstanbul’a. Orada kimsenin bizi tanımadığı, rahatsız etmiyeceği bir yere yerleşiriz...” deyip teselli ediyordu Kezban’ı...

Kocası öğretmendi 1980 li yıllarda katıldığı bir yürüyüşün tertipleyicisi olarak ihbar üzerine yakalanp içeri atılmıştı. Bunu fırsat bilen karşı görüşteki düşmanları gece evine girip Kezban’ın ırzına geçip kaçmışlardı. Kezban eşinin ve ailesinin onurunu ve namusunu düşünerek bu olayı sır gibi saklamıştı. Nihayet altı aylık hamile olduğu anlaşılınca saklaması olanaksızlaşmıştı. Sonunda çareyi ailesine açılmakta bulmuştu. Ailesi doğan çocuğunu boğması için yaptığı bütün baskıları canı pahasına ret etmiş, karşı koymuştu.

Kocası hapisten çıktığında ise Kezban’ın ırzına geçenler köyü terkedip, izini kaybettirmişlerdi. Köhnemiş törelere göre sanki suçlu oymuş gibi bütün akrabaları, Kezbanı ve kızını öldürmesini istiyorlardı kocasından.. Zaten törelere göre doğal olanı da buydu. Yoksa kimsenin yüzüne bakamazlardı...

Acılarla geçen her gün biraz daha acı veriyordu. Çöken karanlıklar umudunu, geçen her gün hayallerini, hayatını çekip götürüyordu Kezban’ın... Karanlıklardan hep korkardı Kezban, kocası ne kadar karşı çıkarsa çıksın, kızıyla birlikte öldüreceklerinin korkusunu hep yaşıyordu. En çok da kızının öldürüleceğine yanıyordu yüreği....

“Ah zavallı yavrum” diyordu. “Bilir mi sorsam, sormadığım soruların cevabını? Konuşsam anlar mı dilimden? Konuşmadan, yüzüme bakıp susar mı öylece. Bilir mi neden bu kadar korktuğumu?. İçimdeki korkunç acıyı, gözlerimdeki uçurumu, katran karası geceleri. Anlar mı gözlerimdeki hüznü, kendime bile kapattığım duygularımı…”

Kezban için umut ve sevgi uzaklarda bir nokta bile değildi artık. Dünyalar değildi istediği, can bulacak kadar bir destekti.... Özlem, sevgi, şevkat, anlayış gösterecek ve içinde barınabileceği, herkesin yüzüne utançla bakmadığı bir yerdi...

Durmadan bir nehir akıyordu düşlerinde Kezban’ın, düşlerinin içinde yüreğine akıyordu sanki acı olup. Alıp götürüyordu ömrünü seller gibi her defasında... Issızdı, şaşkındı, çaresizdi, yapayalnız ve tek başınaydı Kezban düşlerinde… Kim koymuştu bu töreleri, kadınların lanet yazgısı mıydı bütün bunlar?... Bütün bunlara bir cevap arıyordu ama bulamıyordu...

Ne zaman dalıp gitse boğazı düğümlenir, tuzlanırdı kirpikleri. Bir yıldızın izdüşümü sarılırdı geceye, çağlayanların sesleri duyulurdu uzaktan ve bir çobanın kavalı vururdu kulaklarına. İçi acırdı her defasında ne zaman o kahrolası lanet geceyi anımsasa . Ne zaman anımsasa çaresizliğin nefesi üşütürdü içini, hüzne yazılmış bir şiirin dizeleri gibi acı solurdu hep.

Yorgun düştüğü zamanlar olmuştu elbet, hep direnmişti ayakta kalması için ama şimdi öyle miydi? Bir yanda kızı, diğer yanda kocası. Bütün bu olanlara karşı gücü tükeniyordu artık. Kaybolan zamanlar yitik umutlar hiç gelir miydi geri?
“İlk baharın kısa ömürlü çiçeği olsaydı, bir sonraki bahara yine gelirim der avuturdu yüreğini. İnsan gitti mi bir daha gelmez. “ diyordu kendi kendine...

Güneşli bir bahar günüydü, onlarda başka aileler gibi kırlara, nehir kıyısına çıkmışlardı, kuzular meliyor, çocuklar ordan oraya koşup oyun oynuyordu. Her yere yağmurun ve toprağın taze kokusu sinmişti. Ne zamandı sıcaklığını, şefkatini özlemişti güneşin. Gökyüzü öylesine mavi, öylesine duru, öylesine sınırsızdıki, Yine de yüreğindeki acıyı haifletmiyordu bütün bu güzellikler....

Çevre hep rengarenk çiçeklerle, çimlerle, yabani bitkilerle süslüydü. Kuşlar cıvıl cıvıldı. Çiçekler açıyor, baharın serin ve temiz havası mis gibi kokuyordu… Rüzgarda tiril tirildi yaprakları güllerin, çiçek açtıkları küçük tepede el ediyorlardı sanki onlara … Kezban bir gül koparıp kızının saçlarına taktı. Bir kızına baktı, bir güle, bir de çağlayarak akıp giden suya….
Saçlarına taktığı beyaz gül o kadar yakışmıştı ki yüzünün masumluğuna kızının.
Kızı, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, her şeyden habersiz saf saf gülümsüyordu. “Ah bir bilse, bir bilse hangi acıların annesinin bağrını deştiğini. Acılarla geçen her günün neler koparıp götürdüğünü ömründen...” diye söyleniyordu kendi kendine Kezban...

Kızına, “ah gözleri harelim sen bu acıları bilmezsin, henüz çok küçüksün, diyordu. “Bilmezsin nasıl olur, bir davanın hem mağduru, hem suçlusu, hem sorumlusu olduğumuzu. Ah gözleri harelim bizim için yaşamak, bu kötülüklerle, yanlışlarla dolu dünyada zaten ölüm demektir, ölümse rüzgâr olmak demektir bizim için. Sen henüz bilmezsin ölümü, bilmezsin ölümü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu…. Ah gözleri harelim, boynu büküğüm, onca ağır yük verilmiş ki sırtımıza. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, sanmıştım. ”


Tüm acıların ve üzüntülerin üstesinden gelebileceğini sanmıştı bir zamanlar fakat bu gücünü kaybettini anlıyordu yavaş yavaş.

Kezban hayatı boyunca haykırmak istediği fakat haykıramadığı herşeyi haykırmak, dışarı atmak istiyordu. Yıllarca içine atıp sakladıkları dayanılmaz korkunç bir yara oluşturmuştu onda. Yüksek bir yere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırmak, içindeki yaraları deşip çıkarmak , boşaltmak istiyordu. Hayata, tanrıya, törelere, kötülüklere, suskulara her şeye isyan etmek istiyordu.

"Herkes bu kadın aklını yitirmiş desin, ardımdan küfür etsin" diyordu, kimin ne düşündüğü pek umurunda değildi.

Kızına baktı gözleri dolu dolu. “Bu kahrolası iğrenç zamanda, kimbilir başına neler neler gelecekti, ne acılar çekecekti bu saf haliyle...”

Sonra güneş ışıklarını serpmeye başlarken yeryüzüne, uzaklara akıp giden nehire baktı... Orada canlılığı, başkaldırmışlığı, isyanı, hasreti gördü... Kavuşmak istedi bir an önce, sarılmak istedi nehire... Koynuna girmek istedi bir sevgili gibi... Sevişmek istedi nehirle... İnsanın ulaşamayacağı bir yer düşlüyordu, kavuşmak istiyordu bir an önce düşlediği o yere... Sonra bir hikaye takılıp kaldı usuna. Kızına anlattı titreyen dudaklarla...


“Ateş bir gün suyu görmüş..yüce dağların ardında..sevdalanmış onun deli dalgalarına, hırçın,hırçın kayalara vuruşuna...Yüreğindeki duruluğu demiş ki suya; gel "Sevdalım ol" hayatıma anlam veren, mucizem ol... Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa,"Al " demiş.."Yüreğim" sana armağan.. Sarılmışlar ateşle su birbirlerine sıkıca.. Kopmamacasına.. zamanla Su; buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış ... Ya kendisi yok olacakmış, ya Aşkı..!

Baştan alınlarına yazılmış olan kaderide, yüreğindeki kederide alıp gitmiş, uzak diyarlara su... Ateş kızmış, yakmış ormanları.. Aramış suyu diyarlar boyu... Geceler boyu...

Gün gelmiş suya varmış yolu... Bakmış, o duru gözlerine suyun... Biraz kırgın... biraz hırçın... Ve o an anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu.. Ama gitmenin, yitirmek olmadığını.. Ateş durmuş, susmuş öylece.. Sönmüş aşkıyla....

İşte o zamandan beridirki; ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş... Ateşin yüreğini sadece Su...Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş..”


Hikaye bittiğinde kızını alıp yanına yavaşça yürüdü nehire doğru. Kocası kitap okumaya dalmıştı. Hiç kimse farketmedi, hiç kimse görmedi onları… Usul usul yürüyüp dağlardan süzülüp gelen o akıntının kıyısında durdular. İçini kemiren acıdan ve içine düştüğü bu boşluktan kurtulması için tek çıkar yol bu nehre atlamaktı belki de. Ama hangi cesaretle. Bir an için düşündü, yüzme bilmiyordu. Kaç genç kız, kaç yeni gelin atlayıp boğulmuştu bu nehirde yıllar yılı… Kaç gözyaşı efsanesi dinlemişti nehirde boğulanlarla ilgili… Buralarda, başlamadan biten bir masaldı sanki hayat...
Bu dünyada her şeyin ölümlü olduğunu biliyordu da Kezban,ölümün ne olduğunu bilmiyordu.


..../ Yüzme bilmiyordu Kezban, kimse öğretmemişti, akarsulardan hep korkardı… Ne zaman nehrin kıyısına gelse hep boğulacağını sanır ürperir, geri çekilirdi..…

Durup yüreğini dinledi Kezban. Sanki akan nehirdi yüreği. Bazen gürül gürül, bazen sessiz ve derinden aktığını hissetti yüreğinin. Akan nehiri yüreğinde, yüreğini o gümbür gümbür akan nehirde buldu....

Yüzüne baktı son kez kızının, öylesine saf, öylesine masumdu ki yüzü, dünyanın tüm kötülüklerinden habersizdi... Sicim gibi yaşlar süzüldü gözlerinden biribiri ardına. Ne çok acıyı, sevinci, hüznü, korkuyu biraraya biriktirmişti, birarada tutmuştu yıllar yılı.

Sarıldı kızına sıkıca ve son kez hoşçakalın dedi yıldızlara, aya, güneşe. Bütün düşleri sahipsizdi artık... Darmadağın yüreğini topladı... Arkasına bile bakmadan acılarını sırtlayıp kapadı gözlerini... Ve kızının da elini tutarak kendini bıraktı akıntıya… BR>
Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını da alır yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya.
Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara.



Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte sürükleyerek alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya kapılan beyaz gülün çığlığı duyuluyordu kıyıda. Kezban’ın, kızının saçlarına taktığı beyaz gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu gülün çığlığı, ateşle su arasında... “Susturun şu çığlığı” diye inliyordu bozkırda rüzgar...

Belki de o güzelim anneyle can yoldaşı kızını, akıntının kıyılarına atması çok sürmeyecekti. O düşledikleri eşsiz adaya götürüp bırakacaktı onları...

Kocası bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kahroldu, kıyıda arkalarından sadece bakakalmıştı... Kezban kocasının umutsuz çağrılarını duymadı bile...
” Kezban! Kezban! “ Ama iş işten geçmişti artık.
Karısı ile kızının yardımına koşmayı istiyordu ama elleri, kolları bağlıydı kocasının. Nehire atlaması onunda ölümü, yok olması demekti. Hem atlasa bile onlara yetişebilmesi olanaksızdı, suyun kıyısına geldiğinde epey uzaklaşmışlardı onlar...

Ana kız kıyıdaki umutsuz çağrıları duymadılar belki de. Dalgaların sallantısına kaptırmışlardı kendilerini. Kollarını kızının boynuna dolamış, saçları gözlerine yapışmıştı Kezban’ın... Akıntıya kapılmış gidiyorlardı...

‘’Kezban! Kezban! Geri dön!’’ ‘’Geri dön Kezban n’olur !’’ Kulak verseydi, belki de kocasının ve kıyıdakilerin sesini son kez duyabilirdi. Ama uzaklardaydı artık. Dalgaların şırıltısı arasında suların boğuk ezgisini dinliyordu...
Kırgın yüreklerin derinlerinden gelen türküler gibiydi bu ezgi...

Bahardı çiçekler açıyordu kırlarda, topraktan otlar fışkırıyordu delicesine... Dalgalar azgınlaşıyordu git gide... Daha hızlı akmak, insanın olmadığı bir adaya ulaştırmak istiyordu onları... Aktı, ıssız ormanlar, boy boy ağaçlar arasından, yıllardır biriktirdiği acıları, hasreti peşinde sürükleyerek, aktı başkaldırırcasına...

Kezban’nın gözyaşları ufacık damlalardı, aktıkça sel oldu, nehir oldu, deniz oldu, okyanus oldu. Kapladı yeryüzünü, yaşamı sorguladı dalgalarla oynarken... Yaşam gizlenmiş acılar mıdır diye sordu yüreğindeki çığlığa? Sordu kahrolası töre koyucularına? Cevap alamadı...

Kıyıdakiler artık yalnızca bir leke seçebiliyorlardı... O da yanak yanağa vermiş suda sürüklenen anne ile kızının başıydı bu. Sonra dalgaların çalkantısı arasında bu leke de seçilmez oldu. Biribirine sarılı vaziyetde giden ana kız, tatlı bir uyuşukluk içerisindeydiler. Tıpkı uykulu gibi. Su, yanaklarında şırıldıyordu...
Gözlerini yummuştu ana kız. Tüy gibi hafiftiler. Bir daha hiç ayrılmayacaklardı. Anne kız birlikte düşlerdeki gibi almış başlarını gidiyorlardı.
El ele birbirine sarılarak atlamışlardı nehrin çılgın sularına, birbirini hiçbir zaman bırakmayacaklardı artık. Beraber gideceklerdi gidecekleri yere. Her şey, cennet ve cehennem arasında birbirine tutunmak gibiydi..

Birlikte yüzdüler, yüzdüler. Nehrin ezgili suları kulaklarına tatlı bir ninni fısıldıyordu.
O güzel su, büyük nehrin akıntısı boyunca genç kızların, gelinlerin, annelerle çocukların hep iç içe, can cana olduğu büyülü bir adaya sürüklüyordu onları...


Çiçeğe duran dallarında umut tazeliyordu yine elma ağaçları, her bahar olduğu gibi…





Misafir 29 Eylül 2006 00:44

GÖZLERİ ATEŞ BÖCEĞİ..... GÖZLERİ ATEŞ BÖCEĞİ

Sevgi,

Sevgi fedakarlık demektir,
Alabildiğine uzun çayırlarda el ele koşabilmek!
Bacakların yorgunluktan titreyene, - sonunda akıp gitmeye dayanmak,

Dökülen sonbajar yapraklarını umursamadan içinde ilkbaharı açmak!
Ağaçları izlemek belki, fısıltılarından sözcükler yaratmak,
rüzgarın şarkılarıyla kol kola ağlamak....Yanmak!
Gözyaşı olup birikmek, yürekte izlemek!
Gönül haykırışlarını duymak belki,
Söylediklerini dikkate almak.... /

Sevgi, görmediğin daha önce hiç söylemediğin şarkıları söylemek, hiç hayal etmediğin düşleri anımsamak!
Bir aynada kendini beklerken onu görmek,
Fırlıyor mu şimdi kalbin yuvasından?
Cevap veriyor mu dudakların sorulara?....
Anlıyormusun şimdi kimsesiz çocuğun yakarışlarını? /
Belkide gün batımında güneşi izlemek, dağların arasından kayıp giderken bakışlarınla durdurmak....
Sırf o gün bitmesin, uyurken çıkmasın aklımdan diye... Hoş, rüyalarımda da aynı yansımalar.

Gece yarısında gözlerine parlayan bir ateş böceği belki yüreğim....
....Bilemezsin....
Hayatı hor görmek olmaz, hakkını ver, yaşamının bedeli gururun,
Sevginin bedeli ışık!...
Kaybetme, enerjisi bitmez onun! Güneşin ve dünyanın gücünden daha kadimdir o!
Sevmek?
- Sevmekte sonbahara benzer.....
Mor sümbül yaprakları, rüzgarın (yine) rüzgarın şarkıları.....
Susmak bilmez, gücü bitmek bilmez yine ateş böceğimin....

İçimdeki huzuru verir bana sevgi,
Kendimi gösterir bana sevgi aynam,
Seni gösterir baktığım her yansıma! /

Sevgi,
Sevgi, mavi gözlerinde okyanuslara açılmak,
Martılarla coşmak,
Balıklarla bir iki sohbet belki biraz....
Soğuk, sonsuz sularda seninle yaşamak...!
Hayalinin yansıdığı koca okyanusta dudaklarıı bulmak...!
......Şimdi duyuyor musun o sokakta yaşayan sakallı şarapçı amcayı?....
Henüz anlayamadınmı? Anladıysan tamam, ha yok ben hala anlayamadım diyorsan devam......

Sevgi,
Sevgi, sonsuzu görmek,
Kırmızı gül yaprakları içinde onu yüzdürmek....
Kıvrımlı DNA'larda kaybolmadan bulabilmek,
yüreğine ulaşmak.....

Sevgi,
Sevgi, gökyüzünde bulutlarla oynamak,
Yükseldikçe onu alacağını bilmek, fakat havasızlığa ölene dek katlanmak!
Nefes almanın zorlaştığı her anı, ona yaklaşmanın verdiği hazzı tatmak!

Sevgi,
Sevgi, hasta yatağında günlerce uykusuz yaşamak...
Uykusunda saçlarını okşamak,
Uyanır diye öpmeden dayanmak....Kıyamamak!.....
Kendin hasta olduğunda onun sevgi ilacını kullanmak.... /

Sevgi,
Sevgi, onun yanındayken, günlerce yemek yemeyi unutmak....
Karnını rüzgarın şarkılarıyla doyurmak....
Bir damla su tanesini, gözleriyle kıyaslamak....

Sevgi,
Sevgi, gururun kırıldığı zaman mutlu kalabilmek,
Onu affetmek....

Sevgi,
Sevgi, mutlu olacağına inanıyorsan uzak limanlara salmak,
daha iyi yaşayacaksa yolun açık olsun diyebilmek.......

Sevgi,
Sevgi, yanında olmadığında onu yaşamak,
Konuşmalarda onu duymak,
Baktığın her yeni yüzde onu görmek.....
Dinlediğin her şarkıda direkt ve mutlaka onu anımsamak! /

Sevgi,
Sevgi, herşeyiyle kabullenmek, en zor şartlarda bile onu savunmak,
Dostlarından olacağını bilsende kimseyle kıyaslamamak!....

Sevgi,
Sevgi, damlaları biriktirip onun gözlerinde okyanuslar yaratmak! /

Sevgi,
Sevgi, güvende olsun diye yanındayken elini bir saniye bile bırakmamak!
Yanında değil ise, rüyalarında dualar ile kollamak....

Gerekirse uyumadan, dışarıdaki soğuğa aldırmadan kapısında kendini bulmak!.... /

Sevgi,
Sevgi, o gözlerindeki okyanustan bir damla bile eksilmesin diye, herşeyde onu mutlu etmek...
Keşke demesine fırsat bırakmamak!...

Elinde olmadan kıskanmak, bunu hissettirmek!

Sevgi,
Sevgi, geleceğini düşünmeden onu beklemek,
Sadece onun için o günü yaşamak....
Sevgi, cavapsız kalan tüm mektuplarını gözyaşların ile yıkamak....

Sevgi,
Sevgi, Hayallerde onu yaşamak,
Dört duvar arasında gözlerinle duvarlara onu çizmek....
Sadece maviyi kullanmak tenine,
Gözleri ise ateş böceği ile!....

Sevgi,
Sevgi, umut demektir,
Yaşadıklarını yaşayacaklarına saymak....

Sevgi,
Sevgi, Bir sonbahar boyunca düşen yaprakları hiç usanmadan kol kola sayabilmek....
Yağmur damlalarına avucunun içine yoplayıp gözlerine katmak...
Rüzgarın şarkısından kelimeler seçip kulağına fısıldamak!...

Sevmek,
Sevmek, Ona tapmak,
Diz çökmek....

Sevmek,
Sevmek, onu hissetmek, içinde yaşatmak,

Sevmek, kalp atışların,
Her soluğu nefes alışın!

Sevmek,
Sevmek, Bir nisan yağmurunda kolkola şehrin tüm yollarını arşınlamaktır,
Bıkıp usanmadan damlaları içmek,
Her damlada biraz daha içinde hissetmektir...

Sevmek,
Sevmek, şehir içi bir otobüs seferinde tek başına yol alırken onun nerede olduğunu, kimi beklediğini bilmenin verdiği sevinçtir...

Sevmek,
Sevmek bir sudur, içtikçe damarlarına dolar....

Uyandığında, buz gibi havada ısınmak için isteyeceğin tek şey!
Yalnız gecelerin takipçisi, çıkarsız sevdaların gözlere verdiği pırıltı....!
Umutsuz yarını bekleyen sokak çocukları!....
ve belkide güneşi bekleyen başak tomurcukları....

Sevgi,
Sevgi, bir ağacın tek başına dağın tepesindeki seyir alanı! Etrafına bakıp kollarını savururlen ılık ve sessiz yeller estirmesi.... /

Sanırım artık anlıyorsunuz....
Bu deli oğlanın hisleri, düşleri ve hayalleri nerede?

Sevgi,
Sevgi, trafik çigileri olmayan bşr yolda önünü görebilmek, bilinmezlikte yolunu bulabilmek...

Haklı olsanız bile hatalıymış gibi özür dileyebilmek!
Onun hatalarını ve yanlışlarını tam anlamıyla affedebilmek....! /

Yarınların hayalini beraber kurmak, ve hepsini bugünmüş gibi yaşayabilmek...
.......................
Peki ya seviyorsan?
Seviyorsan, öncelikle ağlamayı biliyorsun,
Gecenin karanlığında yıldızlara bakıp adını yazıyorsun...
Düş pencerenden dışarıya bakıp onu düşlemek,
Şarkı sözlerinde onu yaşamak.....
.........

Sevgi,
Sevgi, akarsularda onu çağlamak,
Dipsiz kuyularda ışık aramak,
Buz gibi gözlerinde- yinede ısınmak!
Mor bahçenin kapısında ateş böceği toplamak.

Olmadığını bildiğin diyarlarda kol kola meltem esintisi ile mey yudumlamak.
Saraylarda yaşanan hayaller kurmak,
Su pınarlarından birini bulmak
.....Onun dokunuşuyla baştan aşağıya ıslanmak!

Sevgi iksiri bulmak sonra,
Arayacağın yeri biliyorsun zaten!
İçinde gizli yüreğinin sesi....
Bir çiftlik evinde beslemek en sevdiğin hayalini,
Mor ve pembe panjurlu,
Yakamoz kokulu verandası!
İçeride hafif bir müzik çalıyor gibi,
Sevda yüklü aşk pınarı....

Havada uçuşan polenler,
Şimdi içime doldular....
Ama korkuyorum.
İçimde sen varsın,
Bir hapşırıkta çıkıp kaçar mısın ?................................







Sevdanın adı şimdi mor bahar,
Rengi düş grisi,
Müziği içinden gelen duygular.
Hissedip anlatanın ifadesi " Yakamoz kokulu bir bahçeniz olsun,
ekip biçin yuvanızın kıymetini bilin, Ayrılık acıdır hani dikkat edin...."

Anlatılanlar bir kurgunun yada hayalin anlamı değildir,
Tamamen içimdeki yaşanmışlığın ve tattığım duyguların pembe düş selidir....


arwen 29 Eylül 2006 00:46

Aramak... Ömür boyunca aramak... Yalnız seni aramak... Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. Belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar ? Seni arıyorum ya. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı... Beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını...

Hiç gel demeyeceğim sana. Aramak neredeyse ben oradayım. Ayaklarım ne güne duruyor ? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç, saklan. Seni aramak istiyorum.

Git bu şehirden, haydi git. Dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgarların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç. Başını al, açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya !

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip, kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı, kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı.

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayaklarını Afrika'dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım, saçların Sibirya'da olmalı, dudakların Çin'de. Gözlerin Hindistan'da bir mabudun gözleri olmalı, ellerin İtalya'da bir heykelin elleri. Bulsam da seni parça parça bulmalıyım.

Yine de bir yerin eksik kalmalı.

Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.

Ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim...


mydarling24 29 Eylül 2006 00:47

Beklenen gün...

Beklenen günlerin geçmeyen saniyelerini sayıyordu.
Tarifsiz bir heyecan diyarından gelen hızlı kalp atışları misafiriydi yüreğinde bugün.
Lezzetli melodilerin göz kararı bekleyişlerine inat olacaktı gözyaşları, biliyordu.
Ne soğuğun uyutası okşaması, ne de etraftakilerin acır bakışları etkileyecekti.
Az sonra bitecekti her şey, hiçbir şey engel olamayacaktı.
Bitmeyen bekleyişlerin çıkmaz sokağında yankılandı ayak sesleri,
Alkışların süslediği bir arenanın yalnız matadoruydu bakışları,
Yağmurlarını tüketen bulutların onurluca arkasını dönüp gitmesini görüyordu gökyüzünde,
Umutsuzluğun yollarını çok eskitmişti beklerken,
Şimdi ise beklediği, bir kilit kadar yakındı,
Yıllara inattı bu bekleyişin adı, karanlığa yapılan nispet.
Her sigaranın tükenmesinden sonra daha iyi anlaşılıyordu pakettekilerin sonsuzluğu.
Bitmeliydi artık bu bekleyiş, dayanamayacaktı bu ağır yüklü yolcu,
Beklenen anın gelmesinden daha uzun sürmüştü bu kör bekleyiş.
Yoksa gelmeyecek miydi, hayır bu olamazdı.
Söz vermişti, unutmazdı, unutamazdı.
Ağır çekilmiş bir sahnenin kımıldamayan figüranlarıydı akrep ile yelkovan.
İlerlemiyorlardı...
Cevapsız mektupların sahibi hala gelmemişti, bekletilmeyi sevmiyordu...
Zil sesini duymuş bahçeye çıkan çocukların koşuşlarını hissediyordu yüreğinde.
Hadi artık diye yalvarası geliyordu ama kime yalvaracağını bilmiyordu.
Bu gelişin dönüşü olmayacaktı, onu ya alacak ya da alıp gidecekti.
Hayatının kadını geldiğinde güzel görünmeliydi,
Derin alın çukurlarını kamufle etmeye çalışan mesaisi bitmiş işçiler gibiydi parmaklar.
Bırakıp gidemeyeceği nadir bekleyişiydi,
Dağınık saçların beyazları çoğalıyordu,
Bitmeyecekti bu bekleyiş.
Ufuk çizgisine asla ulaşamayacaktı...
Umutların yorgunluktan yığılmak üzere olduğu vakit açıldı kapı...
Gözler kilitlendi o aşkın giriş tüneline,
Hayallerin, umutların sahibiydi gelen,
Ölüm sessizliğinin canlı şahidiydi,
Ağlıyordu rüyalarının masum prensesi,
Karşı koymayacaktı gözlerinin hapsindeki isyancı gözyaşlarına,
Olmadı...
Ağladı...
Sonsuz bekleyişin bitişini müjdeleyen ses duyuldu...

Baba oldunuz efendim...
Dünyalar güzeli bir kızınız oldu ...


arwen 29 Eylül 2006 01:01

Senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzel olurmuş diye düşündüm. Oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. Ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım.

Seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka bir şey değil. Fakat ne yapayım ki onu bile kendine yakıştırabiliyorsun. Çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde. İçinde, ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum. İnsanı büyülüyorsun. Başdöndüren güzelliğin karşısında asıl büyük zalimin Tanrı olduğunu düşünüyorum ister istemez.

Senin için "Yalan söylüyor" dediler. Kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinden. Yalansız bir seni düşünmeye imkan var mı? Senden gelen, senin dudaklarından çıkan bütün yalanlara razıyım. "Seni seviyorum" dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözü bütün greçeklere değişmeye razıyım.

Hiçbir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. Yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. Sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir.

Sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. Sana "Yalan söylüyor" diyenler; eşsiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir.

Sana "Kalpsiz" dediler. Üç milyar insanın yaşadığı bir dünyada çarpan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa; iyilik diyen, güzellik diyen, aşk diyen o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o.

Bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum. İkimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hala çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. Yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşamaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkansız bir şey.

Aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen var mı söyle? Seni zulümlerinle, seni yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle?

Söyle, sevdiğim beni, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?..


Misafir 29 Eylül 2006 01:26

Karanlıklar ötesindeki düşler

Gecelerin karanlığına sığındım yine. Yalnızlığıma eşlik eden sonsuz boşluk olarak nitelendirdiğim gökyüzünün sevgi ışıkları, usulca özlemini sunuyor yüreğime. Bu zaman dağarcığında yıldızların bazen gizlice göz kırptıklarını görüyorum. Sanki:’boş ver aldırma, unutursun!..’ diye teselli ediyorlar beni...
Unutur muyum sence?..
Yıldızların parlaklığında bile senin gözlerinin ışıltısını görürken, silinir mi bu çerçeve düşüncemden? Gülüşün aklıma her düştüğünde, içimi kavuran yalnızlığı yok etmek istiyorum?
Karaladığım satırlara ‘sen’ ile başlamadan nokta koymayı, doğan yeni güne senden hiç birşey katmadan bitirmeyi öyle istiyorum ki...Ama olmuyor işte, beceremiyorum; gökyüzünün büyüleyen mavisini, denizin dalgalarını, seninle süslemeden hayal edemiyorum?
Hem bunca güzellik senin yokluğunda bana haz verir mi sanıyorsun?
Herhangi bir söz bile seni hatırlatmaya yetiyorken, olanları yok saymak mümkün mü?
Gerçekte yanımda yoksun. Sana hasret kalıp gözyaşlarımı cömertçe sunduğum, yıldızları kaybolmuş gecelerin hiçbirinde yanımda olmadın zaten.
Bu karanlık gecelerde ben hep yalnızım, ama ne kadar yalnızsam, sana bir o kadar yakınım nedense!
Sana olan sevgim; karanlıkta yanıp sönen yıldızlar kadar çok ve en az onlar kadar öksüzdü, ama bu yalnızlığıma rağmen leke düşürmedim sevmelerime...
Sen uzaklarda bir yıldız misali yanıp sönerken, ben hep suskun yüreğimle seni özledim...
Herşeye rağmen hep büyüttüm içimdeki SEN’i, her saniye geçişinde bir o kadar çoğaldın yüreğimde...
En acıyan yanımsa, ben seni sanki asırlardır tanıyorum ve doğduğumdan beri seninleyim, ama birlikte hayallerimizi sandala koyup, hiç açılamadık uzaklara...
Çok ağladım, çok acı çektim ve hep yalnız kaldım, ama hiç kızmadım kendime, hiç isyan etmedim...
Çünkü sevmek kutsaldı, her ne kadar bazen acıyı yudumlamanın adresi de olsa...
Sen ki, benin gönlüme yakışan rengarenk bir gökkuşağıydın.
Senin de yaşadığın karanlık gecelerin var biliyorum, ama yine de sana sesleniyorum: ‘Hadi ver elini, uzat ne olur... Bir kerecik de olsa seninle elele, yürek yüreğe karanlığı delip, bize yakışan aydınlıklara doğru uzanalım...



mydarling24 29 Eylül 2006 01:28

Bir Saatini Alabilir miyim ?

Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna

"Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi.

Çocuk dayattı:

"Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi.

Adam:

"Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim, saatte 20 dolar kazanıyorum."

Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu:

"Peki babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi.

Adam, daha çok sinirlendi:

"Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat."

Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı:

"Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine.

Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan çocuğuna, uyuyup uyumadığını sordu.

"Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk.

Adam, çocuğundan özür diledi:

"Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi.

Ve elindeki parayı uzattı:

"Al bakalım istediğin 10 doları "Teşekkürler babacığım" dedi.

Ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi:

"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok."

Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile:

"Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak şimdi tamamlayabildim" dedi

Ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı.



"İşte sana 20 dolar babacığım, şimdi bir saatini alabilir miyim?"


arwen 29 Eylül 2006 01:41

Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır, korkulardan, şüphelerden kurtar. Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim. Ayıkla, arıt beni... Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil... Hiç olamayacağın gibi değil... Neredeysen orada dur... Nasılsan öyle kal...

Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle. Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum, nasıl içim huzurla doluyor, görmüyor musun? Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin... Gelecek günleri düşünme, korkma büyük hazlar yaşamaktan. Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. "Yaşadım" diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle...

Hiç aldatma beni, hiç yalan söyleme... Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce. O zaman ölsem de mutlu ölürüm, inan... Biraz da olsa inanmış ölürüm.

Aldanmak...
En büyük yıkıntısı iç dünyamızın...

Aldanmak...
Ses veren üç telimizden birinin kopması...

Aldanmak...
O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek...

Sen hiç aldatma ne olur!..

Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim. Bırak, kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin. Sana kayıtsız, şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan. O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan, endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim. Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık.

İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda...

İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı...

Dağlardan, denizlerden esen serin rüzgarlar gibi, senden gelen bir şey olmalı inanmak. Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda, kimi gün kulağımda musuki, gözlerimde ışık olmalı. İçtiğim suda, yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık, sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim, özlemlerim daha derin bir anlam kazanır. Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile, geciktiğin her saniye bir defa ölmem.

Artık aldınmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim. Beni aldatmanın acısını da, sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü, aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım. İnanmışlığım ölüme kadar sürsün, bırak...

Zarımı son defa senin için atıyorum!..


Misafir 29 Eylül 2006 01:59

kuyu .......
.......
sana yazıyorum bunu dost.. dinle içimden, kuyumun dibinden gelen sesleri...
varlığıyla yakıp yıkan olmasıyla olmaması arasında fark olmayan sevgili; sen de dur ,kapının önünde kulak ver bana...
kuyunun dibinde kalan ve ancak eğilip bakanların görebildiği bulanık sularım var benim... aktıkça hep içime içime; sitemimi, isyanımı, aşkımı, feryadımı alıp taşır daha diplere... saklar o bulanık su kendi derinlerinde...
yalnız kalbimin yaprakları düşmez o suyun içine, rüzgar da taşır uzaklardan hiç bilmediğim nesneleri...
bir bakarım ki bin çeşnili deryalar dolup taşmış kuyumdan...ancak eğilip bakanların görebildiği...
sarar bazen yağan yağmurlarla beni ,yeryüzününhiç görmediğim güzellikleri...
ara sıra eğilir ,bir de kendim bakarım hani; kuyunun dibi nasıl durulma ihtimali var mı yani...
......
......
öyle işte; basar da bazen içimi seller
yazıverir bir anda böyle ,eller...


mydarling24 29 Eylül 2006 02:05

Kader mi?

Kader…

Ne kadar komik bir akışsın sen zaman içinde .yazgı mı derler ,kader mi derler.yoksa geçmişin birer gölgesi midir kader denilen.kim bilir ki insanın kendisinden başka.seneler önce başka bir sen ile dans ederken yaşam denilen müzikte,ayağın takılır şimdiki benlere…bir çiftçi gibi ekerdik şimdileri zamana,gelecekte toplamak için.ki toplar mıydık?hıh…nice insanın görmeyen gözleriyle belki…hayatın öğretilmiş olguları arasından seçmece zamanlar yaşama çabasında geliştirmeye çalışırken benliğimizi çizer miyiz yoksa kaderimizi?

Yoksa değişmez midir dersiniz kader?siz neye inanırsınız?çelişki dolu bir yaşamın inanıla bilir en karışık çizgisine mi?neye inanırsak inanalım değişmez tek gerçektir gölgesi geçmişin , ansızın vurur geleceğe …yıllar kadar eski unutulmuş senler ile işlediğin eylemlerin en net yansımalarını yaşarsın şimdiki zamanların unutmuş senlerinde…hatırlarsın bir neden aradığında,anlamazsın.kabullenemezsin.kader der geçersin beklide her insan gibi.yada gözüne takılır geçmişten uzanan yankılar,anıların arasında.kurulu verir bir köprü.geçmiş ile gelecek verir el ele.şaşarsın…nice insan yaşarda anlamaz ,anlasa da kabullenemez.değişmezdir ,sabittir inancı.sorgusuz bir bilincin programlanmış beynidir sadece hayat onun için.oysa bilenler vardır.oysa anlayıp kabullenenler…yaradılışın dengesini dengesiz zamanlarda çözenler.bilirler ki kavramlar anlamsız,inançlar kuralsızdır bu dengede.

Düşünür müsünüz bilmem ama kader değişmezdir elbette,fakat şetçiğin yollar senindir.senindir yaptığın eylemler.yaşam ile ölüm arasındaki bağ değişmez iken bir sensindir değişken.yaşam denilen noktadan ölüm denilen dönüşe dek izlediğin bir doğrudan başka nedir bazen hayat?ölmek için doğmuyor mu insan yoksa.yaşama sevinci dolu iken yürekler nasıl kabullensin bunu ruhlar…öyle değil mi?bu arayışın kader içindeki yeri nedir peki?neyse ne …asıl olan ana fikir değil midir ki ektiğini biçmek.

Kader demek bir çiftçinin zaman içinde verip almasından farkı yoktur çok zaman.
İnanır insan oğlu ,sorgulamaz,sorgulamak demek çok zaman bilmek anlamına gelir.halbuki bilmek çok zaman kabullenmeyi getirir ardından.ve işte zor bir sentezin sonucuna varırsın zamanla.çözülmez olan çelişkilerin basit mantığı gözler önüne serilir,şaşarsın.basittir kabullenmezsin…düşünürsün artık bu eşsiz dengenin neden bu kadar dengesiz gözüktüğünü ve nasıl şaşmadan işlediğini.duyguların karaya oturur,mantığın buğulanır.gülmekten başka nedir artık yapabileceğin?her düşüncende gözlerin senden öte gülmeye başlar.kader mi dersin?ekmişsin zamanında düşüncelerini mantığının tarlalarına,zaman içinde işlemişsin zamanı.şimdiyse toplarsın tomurcukları.iyi ve kötü ,karşılaşacağın her bedel ve ödül sadece senin seçimindir artık anlarsın.şimdileri geçmişte seçmişsindir de bilmez misin?

Yani kader ektiğini biçmek değildir de nedir?


Misafir 29 Eylül 2006 02:26

Bilgi



Hz. Ali’ye sormuşlar:
“Ya Ali, bildiklerinizden neden kimseye bir şey söylemiyorsunuz?”
Şu cevabı vermiş:
“Lâyık olanı bulduğumda ona anlatıyorum.”


Misafir 29 Eylül 2006 15:44

ACELE KARAR VERMEYİN....
Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........




Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı
varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.
"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.
"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

http://ozel.balca.net/resima/cubuk/hikaye10043-cbk.jpg

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."


Misafir 29 Eylül 2006 17:56

PAPATYA VE KELEBEK

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"..



Mystic@L 29 Eylül 2006 18:33

Ayağını Değil, Başını koy

Gayb güneşi Hazreti Şems'i anlayan ender yiğitlerden biri olan Sultan Veled (asıl adı Bahaüddin), Hazret'i Şems'le Hazreti Mevlana'nın şeyhliği dervişliği, bilgeliği büyüklüğü birbirlerine atmalarını şöyle anlatıyor.
Birgün bir mecliste babam Hazretleri, Hazreti Şems'i o kadar övdü ki, onun makam ve mertebelerinden, keramet ve zarafetlerinden, yüce Allah'a yakınlığı dolayısıyle hitaba kitaba, kaleme kelama sığmayan anlaşılmaz hallerinden dem vurduktan sonra:
- Ayağı ruhların üstünde olan Şems-i Tebrizi'nin bastığı yere, ayağını değil başını koy! deyince, ben, buharlaşmış bir beden gibi doğru Hazret-i Şems'in odasına giderek, o gayb sultanının ellerini ayaklarını öpmeye başladım! Hazret-i Şems gülümseyerek:

- Ne oluyor Bahaüddin? Bu ne naz, bu ne niyaz böyle? diye sordu.
- Babam Hazretlerinin hakkınızda söyledikleri deli divane etti bizi! ... Dünyanın en büyük, en galibi padişahı, senin sıradan bir kölendir. ...
...Hazret-i Şems:
- Mevlâna'nın benim için söylediği doğru değildir diyemem, fakat yüce Allah'a tekrar tekrar yemin ederim ki, yüzbinlerce benim gibi Şems-i Tebrizi, onun büyüklük güneşi karşısında bir zerreden başka bir şey değildir ...


Misafir 29 Eylül 2006 18:33

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"


Misafir 29 Eylül 2006 19:18

Evlilik Ağacı

Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.
Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.
Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.
Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."
Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılatılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.


Misafir 29 Eylül 2006 19:35

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der.
Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...


kambis 29 Eylül 2006 20:45

Aşağıda anlatılanlar gerçekten olmuş. Saf Anadolu çocuğu mu, yoksa çarıklı


erkan mı bilinmez..
Boy ölçüsü....


Dışişleri Bakanı Abdullah Gül birliğin teftişini bitirmiş, erlerin genel
kültür bilgilerini değerlendirmeye başlamıştı. Mesafe tahmini, ölçü,ölçü
birimleri soruluyordu.

Abdullah Gül, Bolulu bir ere sordu:
-Benim boyum tahminen kaç santimdir?
-Tıpa tıp 180 cm efendim.
Gül, doğruluğunu görünce, erin karşısındaki diğer bakanların da boylarının
ne kadar olduğunu sorar, hayret bir şekilde hepsi doğru çıkar.
Durumu izleyen Recep Tayyip Erdoğan, merakini yenemez, o da sorar.

Er cevaplar:
-Sayın Başbakanım, sizin de boyunuz 185 cm'dir.
Erdoğan, kendi boyunu da tıpa tıp bildiğini görünce tekrar sorar:
-Sen, hiç yanılmadın. Nasıl tahmin ediyorsun?
-Başbakanım, ben kereste uzmanıyım, sivilken, Bolu'daki kereste
fabrikasında kesilen bütün keresteleri uzunluğuna göre ben tasnif
ederdim...


Misafir 30 Eylül 2006 00:21

KUTLU RÜYA

Nüfus kaydına göre on bir, komşulara göre on iki yaşındaydı. Kesin olansa, orta okulun ikinci sınıfına geçmişti. O öğretim yılının ilk Türkçe yazılısından dört almıştı. Dört zayıf demekti. Gerçi, bütün yıl boyunca aldığı tek zayıftı o. Söz vermişti kendine:



“Bir daha asla zayıf almayacağım.” demişti.



Bir daha zayıf almamak içinde; yaz tatilinde önce okuduğu sınıfın derslerini tekrar edecek, sonra da okuyacağı sınıfın derslerini okul varmış gibi işleyecekti. Bu iş çok zor da değildi. Ne de olsa yaz tatilinde bazı günler babası, bazı günler abisi veya kardeşiyle Orman İşletmesine bağlı Yangın Gözetleme Kulübesi bekleyecekti. Hem dinlenecek, hem ders çalışacak, hem de aile gelirine katkıda bulunacaktı.



Haziran ortalarında çıktı kulübeye. Yörenin en yüksek dağının tepesindeydi. Yaratılırken piramit şeklinde yaratılmış dağın zirvesinde dokuz metre karelik; güney cephesinden girilen, doğu ve batı cephelerinde penceresi olan bir oda, doğu penceresinde manyetolu bir telefon. Etrafında bir odalık düzlük… Coğrafyanın seyir keyfine doyum olmuyordu da, bir de gündüz yalnızlık ve susuzluk, gece sivri sinek ve akrep korkusu olmasa.



Başlamıştı ve geri dönüşü yoktu. İstese de dönmeyecekti. Ders çalışacaktı.



Çalışıyordu. Önce Türkçe. Konuları tekrar ediyordu. Dini ve milli hikayeler, romanlar okuyordu. Gelecek yılın konularını tek tek işliyor, notlar çıkarıyor, yarın derse kalkacakmış gibi hazırlanıyordu.



Babasından ülke ve köy gerçeklerini dinliyor, abisiyle köyü tartışıyor, kardeşine geleceği anlatıyordu. Kendi geleceklerini, köyün geleceğini, ülkenin geleceğini, Bayrak ve Kıbrıs’ın Sesi radyolarından dinlediği kadarıyla Kıbrıs’ın geleceğini de anlatıyordu. Ya Kıbrıs’ı anlatırken, Kıbrıs’ın ışıklarını görüyorlardı, ya da Kıbrıs’ın ışıklarını görünce Kıbrıs’ı konuşuyorlardı.



Hiç soğan yememişti. Soğan yemeden, soğan ihtiyacını karşılayacaklar için soğan suyu fabrikasını orada kurmuştu. Salça fabrikasını da.



Yağmur bulutlarının hareketini ve yağmurun yağışını seyretmişti. Gökyüzündeki yağmur bulutlarını ormanın çekişini görmüştü de, “Susuzluğun çaresi ormanların, ekili alanların çoğalmasıdır.” demişti o yaşlarda.



Kuş konmaz, kervan geçmez bir sırtta yaptığı evde, topladığı çocukları okuturken, bir kış günü çöken evin altında kalıp; öğrencileriyle birlikte hayatını kaybeden âlimi ve oraya Çocuk Mezarı adının verilişini dinledi abisinden.



Şeyh Ali Semerkandi’nin sığır çobanlığını, asasıyla çıkardığı suyu, Şeyh Ömer’in geyik boynuzlarına meşale bağlayıp kale fethedişini, büyük ebesinin yılan tutuşunu, vakit namazlarını Kabe’de kılışını, ağzından kaçırınca da bir daha gidemeyişini dinledi babasından.



Hz. Musa’ya kavminin yaptığı ihaneti, Hz. İsa’ya çektirilen eziyeti ve Hz. Muhammed’le fışkıran bereketi okuyordu kitaplardan. Okudukça özlüyor, özledikçe okuyordu.



Kulübenin batı tarafından sesler geliyordu. Avcı olmalı diye düşündü önce, dışarı çıktı; iki kişiydiler, avcı değillerdi. Silahları yoktu. Yolcu da olamazdı, üstelik tanıdığı da değildiler. Korkması gerektiği halde gelenlerin verdiği güven korkutmuyor, rahatlatıyordu. Uzun boylu olan esmer ve daha yapılıydı. Kısa boylu olansa açık tenli ve zayıftı. Uzun boylu olan:



“Merhaba delikanlı” dedi.



“Merhaba efendim.”



“Sen burada mı yaşıyorsun?”



“Yaz aylarında, babamla kalıyoruz.”



“Çalışıyorsun yani.”



“Evet Efendim.”



“Bizi tanıdın mı?”



“Tanıyamadım.”



“Tanışalım mı?”



“Memnun olurum Efendim.”



“Hz. Musa’nın mezarını görmek ister misin?”



“Kim istemez?”



“Bak o zaman” diyerek, karşı dağın tepesini gösterdi. “Görüyor musun mezarı?” Mezar toprağın üstünde kalan kısmıyla çok net görünüyordu.



“Gördüm Efendim”



“Onunla da tanışmak ister misin?”



Nefes almakta zorlanıyordu. Heyecandan uçacak gibiydi. İsteğinde tereddüdü yoktu da, söylemeye cesaret edemiyordu. Nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Kısık bir sesle:

“İsterim Ya Resulullah” deyip eline kapandı.



Çocuğu sol eline aldı, sağ elini uzattı… Uzattı… Uzattı… Yaklaşık üç kilo metre uzaktaki dağın zirvesinde görülen mezarı kavradı ve asılmaya başladı. Dağlar yerinde duruyordu, ağaçlar kıpırdamıyordu; mezar iki zirve arasındaki boşlukta sarsılmadan, bozulmadan, kopmadan geliyordu.



Âlem susmuştu, zaman durmuştu, mekan kutsanıyordu. Yaratılmışların iki büyük zirvesi, üçüncü zirveyle buluşuyordu, coğrafyanın zirvesinde. Beklenen gelmişti. Binlerce yıl önce sanki orada yapılmışçasına uyumlu, üç metre boyunda bir metre yüksekliğinde bir mezardı gelen. Ve yarıldı mezar. Kefeniyle değil, elbiseleriyle çıktı içinden Hz. Musa. Oturdu kendi mezarının yıkıntısına.



“Es Selâmü aleyküm”



“Ve Aleyküm Selâm.”



Çocuk sevinçten titriyordu, hıçkırıyordu. Konuşamıyordu. Kimse konuşmuyordu. Babası; “Oğlum, oğlum uyan” dediğinde uyanmıştı da, söz vermişti kendine bu rüyayı kimselere anlatmayacağına.



O yaz gibi sonraki yazlar da da okumuştu. Ta ki, “Kim beni rüyasında görürse gerçekte görmüş gibidir. Çünkü, şeytan benim suretime giremez.” Hadisini okuyuncaya kadar.



Sonraki yangınını söndürebilmek için çok uğraştı. Yatağa uzandığı her gün hep o günü düşündü. Günahları mı artmıştı, samimiyeti mi azalmıştı, yoksa yangının küllerinden dirilmek mi gerekti.



Saat: 20:23

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık