![]() |
Yalancı Aynalar Çok tanınmış özel bir hastahanede sezaryen'le dünyaya açtı gözlerini. Doktorlar ameliyat masasının etrafında fır dönüyor, hemşireler adeta titriyorlardı. Dünyaya gelişi çok görkemliydi, bütün yüksek tirajlı gazetelerin ilan sayfalarında kaocaman kupürlerle; adeta dosta, düşmana, sevene, sevmeyene ilan edildi. Düşman çatlatıldı, dostlar sevindirildi... O, olanların farkında değildi. Annesinin sıcacık kucağında mışıl-mışıl uyuyordu babasının bol yakıt harcayan, bol silindirli makam otomobilinin arka koltuğunda... Şoför her zamankinden çok daha dikkatli kullanıyordu aracı...Özel hemşiresi yanıbaşında, mimikleri sık sık değişiyor, sevinçten uçuyordu adeta, çünkü ona göre bu bebek rahatlık, para, huzur, daha daha çok şey demekti... Bakıcısı konvoyun ardından seyreden diğer araçtaydı ve o da; aynı mutluluğun mağrurluğu içindeydi... Babasının ağzı kulaklarına değecek gibi, gözleri çakmak çakmak parlıyor, içi içine sığmıyordu. Konvoy malikaneye ulaştı sonunda. Püfür püfür deniz yeli esiyor, deniz de sanki onların bu sevinçlerine katılırca usul, usul dalgalanıyordu... Yalı denize sıfır ve civardakilerden de oldukça büyüktü. Koskocaman bahçede bir anda insanlar biriktiler. Hareket arttıkça arttı. Dış kapıyı ardına kadar açan genç bahçivan; başıyla selam verip, esas duruşa geçti. Aşçılar ve diğer hizmet erbabı da bahçedeydiler o sıra... Cins kurt köpekleri kulübelerinin dışına çıkmış, zincirlerini şıkırdata şıkırdata sağa sola koşuyor,dillerini sarkıtarak garip iniltiler çıkarıyorlardı. Vapur düdükleri yalnını duvarlarında bir başka yankılanıyor gibiyken, o, özel odasındaki kuştüyü yatağına yatırılmıtı artık... Yıllar çabucak geçti sanki, emekledi, sonra yaşını doldurdu. Özel öğretmenler tutuldu, çünkü; küçük hanım dı o ve sanat öğrenmeliydi. Müzik, resim, bale derken, babası onun için tenis kortunu da yenilettirmişti. Spor yapacaktı küçük hanım, dinç, dinamik, zarif, güzel olmalıydı her zaman... Serpildi ve genç bir kız oldu. 20. doğum gününde babası ona, spor ve yeni bir otomobil almıştıı. Hız ve eğlence tutkunuydu da... Etrafında sürekli babasının kalantor dostlarının evlatları kur üstüne kur yaparak, sanki birbirleriyle yarışıyorlardı. Su gibi para harcar, kumarın en alasını oynardı daima... Gece küplerinde, barlarda eğlenir, başına buyruk davranır, dağıtırdı sık sık. Karakollara düşerdi sürekli, küfür ederdi çünkü insanlara. Küçümser, beğenmez, susmaz, uslanmazdı. Kıtalararası gezintilere çıkar, eğlenir, gezip tozar ve beş parasız olarak hep "babişko"suna dönerdi... Kadınların güzel olanlarını asla çekemez, erkeklerin yakışıklı olanlarını isterdi ama, kısa zamanda da terkederdi... Bir gün zil zurna olana dek, içti ha içti. Yalnız kalmak istediğini söyledi yanındakilere. Öyllede yaptı, yürüdü kalabalık bir caddede, insanlara dudak büktü, yüzlerini, giysilerini küçümsedi yürüdükçe. Yorulur gibi hissetti kendini ve bir aynacı mağazasının vitrinine yaslanıp soluklandı. Aynada kendini görmüştü, ama bu aynada bir eksiklik var galiba diye düşündü. Mağaza sahibinin gönderdiği genç işçi ona beğendiği bir ayna varsa girip içeride görebileceğini, ancak vitrine yaslanmamasını söyledi... Hışımla girdi içeri, aynaları teker teker yokladı, hep kendine baktı. Beğenmedi hiç birini de... Sordu kızgın kızgın, söyleyin dedi, benden güzeli var mı ha ? Cevap veremezdi aynalar ama, o, hep cevap bekledi ve asla da alamadı... Çıldırdı apansız, eline ne geçirdiyse aynalara savurdu, kırıp döktü, yaraladı kendini. Bağırdı avazı çıktığı kadar, bu aynalar, bu aynalar yalancıııııııııı. Kan revan içinde kalmış, gözlerini doğduğu hastanenin ameliyathanesinde bulmuştu ama, fazla sürmedi direnci, doğduğu yerde öldü... |
ikiyüzlü arzuhalci iki yüzlü arzuhalci. fırtına var dışarıda. dönüp geldim caddeyi. köşede bir güvercin ölüsü. hep senin durduğun ve yazılar yazdığın köşede. kıpırtısız vaziyette, başı kanlı, gözleri yarı açık. gri ve kurşun rengi tüylerinin altında çarpan bir yüreği yok artık. beklenmedik bir anda karşılaştık. bilirsin; severim güvercinleri. kırılmışlığım da oldu bir dönem. o zaman altıncı katta oturuyordum hatırlarsın. pencerenin önünde hep ıslak ekmek dilimleri dururdu. sabahın erken saatlerinde başlardı uğultuları. gelirler ve uçup giderlerdi boşlukta. bir gün kör oldu içlerinden biri. balkonuma gelemez oldular. kaç mevsim geçti üzerinden. şimdi zaman zaman aç gözlü martılar uçuyor onların bıraktığı boşlukta. iki yüzlüsün arzuhalci. on yılı geçti gideli. bu elimdeki defter yazılmış bir kaç satır cümlen kaldı. "içimden akşam üzeri ölüsü çok olur bu şehir`in diye geçirdim. burada nefes aşıp verenler arasında bile çok sayıda ölü var. gözleri çoğunun sıcaklığını yitirmiş. sen güleç yüzünle, yitirdiklerini unutmayı seçmişsin. kısa değil mi bu hayat dedikleri şey?" okuyunca bir filmden arakladığını düşündüm bu satırları. hangi filmdi hatırlayamıyorum. elma ağacının altındaki çimleri kesiyordu büyük annem. daha genç sayılırdı. bal kabaklarının yanında durmuş onun elindeki makası kullanamadığım zamanları düşünüyordum. senin haberinden sonra bir anda yere yığıldı. kestiği çimlerin üzerine düştü başı. hiç birşey yapamadım. içimde büyük bir çığlık birikti durdu o günden beri. bir sen bilemedin bu görüntüyü. bulutu çok olan bir gündü koşar adım geçmiştim caddeyi. ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgarın sesinde daha bir dokunaklı. sarı renkli boya kalemi ile fihristte adının üzerini çizmişim. yoksun, bunu bilmek üşütüyor içimdeki yarayı. kanayan ne kalır bunca günden sonra? duvardaki resmin artık üzerindeki örtüyü benimsemiş. sesime cevap verecek biri yok bu rakamları çevirsem. yokluk mudur çoğu zaman içimize tüneyen? daha dökecek yaprak var mı? bu sonbaharda sararmış anılarım. bahçenin bir köşesinde pevruze kendine dolamış kollarını. armut ağacı hışırdamıyor artık. bir kaç evden sızan ışıklar var geceye karışan. uğultularım artıyor. merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim. bütün geceler bu susmalar bir intihara dönüşecek diye korkuyorum. gün gelsin açsın sofayı. duvardaki resimdeki yaşlı adam yine assın suratını ve korkutsun küçük çocukları. oysa gece bilen için karıştırır bütün hesapları. dolanır diline bir şiir, eğip başını dönersin kuytusuna gecenin. hiç birşey hatırlayamadığımda acılarımı karıştırırım seninle ilgili. aralık mı kalmış kapı? kuyruğunu dikleştirir pevruze ve sürer bacaklarına içeri girerken. sesimde tavan arasına ait izler."geldim. kalamazdım bir kaç gün daha. çiçekler iyice kurudu. topraklarını değiştirmeli. yeni tohumlar ekmeli bahçeye." içimden yanık kokusuna benzer birşeyler geçiyor. uzak bir şehir, tren istasyonu. iki kişi gezdiğimiz bir çarşı. mağazalar ve yangınlarım. düşten yeni uyandım. karanlıkla tanışırken evren, uzun otların arasından geçip gitti belirsizlik gibi, üstümüze çöken bulutlar. merdivenleri yeni inmiştin. çok sevdiğim boğazlı siyah kazağını giyinmiştin. aylardır birbirimizi görmezmiş gibi, büyük bir hasretle kucaklaştık, öpüştük. yüzünün yarısını aydınlatan ayın ışığı altında sustuk. bütün gece sürdürdüğümüz birbirimize doymak bilmeyen bakışmalardan sonra bozdum karanlığın suskusunu. ’yalnızlık için iki kişi gerekir.’ önce ışığını sonra sesini duyduk gök gürültüsünün. sen de ben de yer değiştirme niyetinde değildik. birkaç dakika sonra giderek hızlanan yağmur taneleri saçlarıma, yüzüme, ellerime çarpıyor ve dağılıyordu. yüzüne değen tanelerse tutunmak, düşmemek için çırpınıyordu. biliyordum, sonsuzluk uzun bir soluklanma anıdır ve seni hep yanımda istiyordum. o aylarca beklediğim ve olmadığın gecelerde hep aynı çardakta oturdum. Bir resme bakar gibi eskittim karşımdaki dağın görüntüsünü. yolda gözüken kırmızı audi’nin içinde seninde olabileceğini düşündüm. uzun sürecek bir yağmur başladı. ellerimden yüzümden ve saçlarımdan aşağı süzülen yağmur taneleri gözlerimdeki düşü de silip gitti. ayaklarım üşüyor. bütün gece yağdı durdu. kimseler yok, hiç birşey söyleyemedim. elinde şemsiye, yavaş yavaş geçti caddeyi bir adam. yüzüne vuran ışık kırıldı sonra. iki çocuk koşup şakalaştılar. bakkalın önünde bir kaç kişi dinmesini bekliyordu yağmurun. ağızlarından yükselen buharları buradan görmek mümkün. yan dairedeki yaşlı kadın yine erken uyumuş. çok fazla bu yalnızlık dayanamadığı hissediyorum. bekleşen insan manzaraları. ben bekliyorum. yaşlı kadın her akşam üzeri o tepede, oğlunu getirecek minibüsü bekliyor; alnında çocukluğundan kalma bir yara. her akşam merdivenleri inerken karşıma çıkan ayşenin güzel yüzü. bir diğerinde serum şişesinden sızan ilaç damlalarını büyük sessizlikle izliyor. çocuğun sağ kolu kesilmiş. henüz farkında değil elini öptüremeyeceğinin. bekir gidiyor bir istasyondan başka istasyona. içim sıkıldı bu yazılanlardan sonra. hepsi durağan acıları yaşıyor hikayelerinde. -"ya sen?" -` nasıl ben?` -"bizim hikayenin bir sonu var mı?" ah kalbim. yarası üzerinden sıyrılıp düşen kabuk gibi iyileşirim bir gün. kanayan ve sızlayan yokluktur. biz unuturuz biz olmayı ve döneriz bendeki kış yalnızlığına. `iki yüzlüsün sen arzuhalci. gidecek bir yer vardı ve sakladın benden.` güvercinlerin biri kör oldu, uçamaz oldular. uğultuları kesildi. bir kaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü. |
Bensizim Artık Yüreğim de beraber gidiyordu. Onunla beraber. Bütün her şeyim gibi içimdeki sevgiyi de alıp götürüyordu. Kanatsız bir kuş gibi kalmıştım ıssız bir çölün ortasında. Beni kandırabilecek bir serap arıyordum, ama o bile yoktu. Yalancıktan da olsa mutlu olmaya hakkım yoktu sanki. Her şeyimi götürüyordu. Etrafımdakiler bana bakıyordu, ama o ben değildim ki? Bende olan ben alınmıştı artık. Beni ben yapan ben, beni büyüten, beni ben yapan tarafından alınmıştı. BABAM almıştı… Bana sormadan alıp götürüyordu içimdeki beni. Ses dahi çıkaramıyordum. Dur diyemiyordum. Hakkım yoktu. Gidiyordu işte. Önümde upuzun uzanmıştı. Sevgim gidiyordu, her şeyim gidiyordu, o gidiyordu, BABAM gidiyordu… Dostlarım gelmiş, dışarıda beni bekliyorlardı. Bana borç sevgi vereceklerdi. Borç sevgi… Sevgisiz kalmıştım. Benden alınan sevgiyi, sevgiyle uğurlayabilmek için. Gittim… Sımsıkı sarıldım dostlarıma teker teker. Her sarılışta da bir iki damla göz yaşına karşılık bol bol borç sevgi aldım. Utandım, sıkıldım, yüzüm kızardı. Kefil olarak kullanıyordum sanki… Haykıransım geldi. “Gitme!” diye bağırmak geldi; olmadı, yapamadım. Yılar boyu içimde büyüttüğüm sevgim yoktu bende. Almışlardı sormadan! Birazdan da bir daha hiç geri gelmemek üzere gidecekti. “Dur”diyemiyordum, “Gitme” diyemiyordum. Ayakta durmama ancak yetiyordu aldığım borç sevgiler. Gidiyordu işte. Eller üzerinde taşınıyordu. “Beni de bir tabuta koyun, ona, yani sevgime son bir kez eşlik edeyim.” diye çok söyledim, dinlemediler. En yakın dostlarım bile başını kaldırıp bakmadı. Sanki bana:”Sus!”dermişçesine başlarını öne eğmişlerdi. Sevgim gidiyordu işte. O götürüyordu… Her şeyim! Götürüyordu sevgimi. BABAM götürüyordu. Dostlarım da ona yardım ediyorlardı. Babamı taşıyorlardı. Onu benden alıp götürüyorlardı. Sevgimi götürüyorlardı… İçimde kalan sevgim yetmiyordu bana. Yetişemiyordum onlara. En sonunda düştüm. Gücüm kalmamıştı, dayanamıyordum ama dostlarım da dayanamadı halime. Bir tanesi yetişti, kaldırdı ve peşinden gittik, sevgimin peşinden… Sona gelmiştik işte, sondaydık, ayrılık vaktine gelmiştik. Sevgimi büyük bir çukura koydular. Bende kalan azıcık sevgi bile beni terk etmek istiyordu sanki. Borç aldığım sevgiler beni istemiyordu. Ona gidiyorlardı… Acaba beni yanlarına alırlar mıydı? O büyük çukura atlasam beni yanlarına alırlar mıydı, bana da yer açarlar mıydı? Göz yaşlarıma saklanmış, içimde kalan azcık sevgim bile beni terk etmek istiyordu. Oluk oluk ona gidiyordu. Göz yaşlarım da ona yardım ediyordu. Ona gitmesini sağlıyordu. Gözümdeki son sevgim bile ona gidebilmek için yarışıyordu sanki… Bensiz kalmıştım! Toprak ile örtmeye başladılar, engel olamadım. “Durun” dedim… Kimi tuttuysam bana yüzünü döndü. Gitmişti işte, o gitmişti. Sevgim gitmişti, babam gitmişti, sevgisiz kalmıştım. Bensiz kalmıştım… |
Yanan Gönüller Ay güneşin ışığını yansıtır. Kalemim de gönlümdeki sevdaları. Güneş ışığı çok güçlü, çok sıcak. ayışığı mat ve serin. Ayın gücü yetmez, gün ışığının tümünü yansıtmaya. Kelmimin de gücü yetmiyor, gönlümdeki fırtınaların, sevda ateşinin tümünü yansıtmaya. Gözlerin öyle büyülü, öyle etkili, öyle çekici ve yakıcı ışınlar yayarlardı ki, her bakışımda gönlüm pervane kesilir, kaşların ve gözlerin arasında bir kazazede gibi çırpınıp dururdu. Gözlerine bakmaya doyamadım. İpek saçlarını okşamaya kıyamadım. Karşımdan her gelişinde sevdanla intihar eden gönlüm beyaz güllerden halılara dönüşür, mermer beyazı ayakların incinmesin diye, yollarına serilirdi. İlahi bir iradenin doğal notalarla bestelediği sesin, kul yapısı bestelerin en güzelinin bile çok üstünde, içime işleyen, beni sarhoş eden nağmelerle doluydu. Durmadan dönen dünyanın kamburunda bir hayal olduğumuzu bile bile, güzel gözlerinin, ipek saçlarının, bestelenmiş sesinin esiri oldum. Sen yanımdayken umutlarım vardı. Beklerdim. Beklediğimi bilirsin, geç de olsa gelirsin diye.. Benim için varlığın cennet, yokluğun cehennemdi. Kaldırımları adımlayan güzeller yağmurundan gönlüme sızmış bir damla, başka dünyalardan gelmiş, konuşan, gülen, yürüyen, canlı ve nadide bir çiçektin. Seni bilmeden koklayan deli gönlüm yandı, yandı.... Sonra yine büyülü, başka düünyalara gittin. Hem de dönmemek üzere. ''Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç...'' artık. Tükenmiş umutlarla dönmeni bekliyor, belki bir gün karşılaşırız, diye hayallere kapılıyorum. Dumansız ateşlerin görünmez alevleri arasındayım. Biliyorum. ''Sen hep beni mazideki halimle tanırsın, Hala bilirim aşk ile sever, kıskanırsın...'' Sensizlik zor. Sensizlik dayanılmaz. Sen gelemiyorsan, ben gelirim. Söyle. Neredesin sen? |
Bir AŞK Masalı Binlerce renk renk çiçeğin açtığı, bitkilerin bittiği, sürü sürü kuşların geçtiği, pırıl pırıl suların aktığı, çeşit çeşit hayvanların barındığı bir dağın yamacında güzeller güzeli Dilara adında bir kız yaşarmış. Her sabah kalkar huzur ve esenlik içinde türküler, şarkılar söylermiş… Kiraz dudaklarından tane tane mutluluk dökülürmüş yamaçlara… Dilara her sabah uyandığında dağlara bakıp yüreğini bin çeşit renkle nakış nakış işler, güneşin rengiyle sevgisini, umudun mavisiyle umudunu süsler, çağlayan sulara, esen rüzgarlara bakıp bakıp sevinç pırıltıları serpermiş gözlerinden… Henüz bakir doğası insanlar tarafından kirletilmemiş, bozulmamış; yalanın, dolanın, kokuşmuşluğun hiç uğramadığı bir yermiş burası... Dilara’nın sevgisi yeryüzündeki çiçeklerin renkleri gibiymiş… Baharın sevgilisi, nisanın ilk aşkı, masumluğun sultanı, suların saflığıymış Dilara’nın güzelliği… Nisanın ilk gözağrısıymış Dilara… Baharın ilk öpücükleri değdimi narin kirpiklerine, uyanıverirmiş tüm çim – çiçek, börtü - böcek.. Hoyrat rüzgarlar inzivaya çekildiğinde, bahar rengi ılık ılık meltemler sararmış ince belini Dilara’nın, incecikmiş yüreği de tıpkı beli gibi… İpekten teni varmış, gün ışıdımı pırıltılar dans edermiş saçlarında, pırıl pırıl suların üzerine vuran güneş ışıkları gibi… Dilara her sabah erkenden kalkar çiçeklerle koklaşır, laleleri okşar, kuşlarla, kelebeklerle konuşur, dağ tepe demeden güneşe gülümseyerek mutlu bir şekilde kuzularının peşinde dolaşır dururmuş... Her seher bereket tohumları ekilirmiş dağların doruklarına, umut umut yeşerip halaya dururmuş çiçekler her bahar Dilara’nın güzelliğinde... Bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına genç bir adam çıkıvermiş, şiirler okumuş ay ışığında, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış Dilara’ya. Sık sık buluşmuşlar... Sevdalanmış sonra Dilara, bırakmış kendini kollarına genç adamın hiç bir kötülük düşünmeden, başlamış rüyalarda, masallarda yaşamaya... Çiçekleri, kuşları, kelebekleri bırakıp gece gündüz genç adamın hayaliyle yaşamaya başlamış... Sevdası yeryüzüyle, gökyüzünün sevdası kadar büyük; suyla, çiçeğin aşkı kadar da masum ve temizmiş... Sonra sevdasını açmış büyüklerine Dilara, hoş karşılamışlar kızlarının sevdasını, evlenmelerine izin vermişler... Davul zurna eşliğinde üç gün üç gece düğün olmuş, halaylar çekilmiş, inlemiş dağ taş... Bir seher vakti uyandığında canından bir parça eksilmiş gibi irkilmiş Dilara. o canı gibi sevip bağlandığı adam buralardan sıkıldığını, kendisini unutmasını isteyip bir kağıt parçası bırakarak çıkıp gitmiş... Oysa aynı adam her sabah uyanır uyanmaz “sen dünyanın en güzel varlığısın, seni ölümüne seviyorum”diye övgüler dizermiş Dilara’nın gözlerinin içine bakarak... O zaman bütün yeryüzü, gökyüzü Dilara’nın olurmuş... Çünkü dünyada ki; tek güzel Dilara değilmiş, her yerde kandırılacak dünya güzeli yüzlerce Dilara bulunurmuş yüzsüzler, yalancılar, sahtekarlar için... O gün ilk kez ağlamış Dilara, mavi mavi pınarlar akmış gözlerinden. Ceylan gözleri o gün ilk kez üzgün bakmış dağlara... Aylarca belki döner umuduyla uçan kuştan, esen yelden haber beklemiş, dalgın dalgın bakmış sulara... Ama ne gelen olmuş ne de giden... Huzuru ile beraber mutluluğu, sevinci de parçalanmış. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına yankılı kayalara haykırmış içindeki ateşi... Bazen sessizce solumuş bir hazan yaprağı gibi, içi kanamış her baktığında dağların doruklarına... Gözpınarlarından akan damlalar bir nehir gibi süzülerek Munzur suyunun esrarengizliğine karışmış.... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi uçmak istemiş masmavi gökyüzüne ama uçamamış... Uçuşan düşlerini önüne katıp götürmüş yüreğindeki fırtına, geride bir kırık ömür, yorgun gecelere asılı birkaç tebessüm kalmış yalnızca. Bir hazan çiçeği gibi solmuş günden güne Dilara. Derin okyanuslar dökülmüş yapraklarından her ağladığında.. Sevdanın kor yangını düşmüş yüreğine bir kez… Bir zamanlar tan kızıllığı yamaçlara vurduğunda rüzgarın şarkısını söylermiş, dağlar, pınarlar, kayalar Dilara’nın yüreğinde. Bir dağ çiçeği gibi yaprağına sığınırmış üşümemek için Dilara... Ama artık suskunmuş dağlar… Yağmurun gözyaşlarına karıştığı bir gece dönmüş yüzünü ve bırakmış kendini kayalardan aşağı ölmek istemiş Dilara... Yalancıların, sahtekarların, acıların var olduğu bir dünyada yaşamak istememiş... Bütün çiçekler kendi dillerince konuşmuş, üzüntülerini haykırmış dağlara… Ağlamış rüzgarlar; Bir tek laleler boyun büküp susmuş Munzur’da… Yüreğini açıp ses vermemişler… Suskunluğunda saklamışlar sırlarını, sevgileri söyleyemeyecekleri kadar çok şey anlatmış dağlara… Bu yüzdendir ki; Munzur’da bütün laleler boynu büküktür… Hep narin, ince, suskun ve asil durur… Sonra zaman geçmiş, gözyaşları betonlaşmış, çiçekler kokusunu yitirmiş, o güzelim dağlar kötülüklere esir düşmüş... Kayalar ağlamaya başlamış her gece... Ay ve yıldızlar doğmamış bir daha o kayaların üstüne, kuşlar uçmamış, her gece rüzgar esmiş çığlık çığlığa. O gün bu gündür ‘Çığlık kayası’ olarak kalmış ismi... O günden bu güne sevginin, masumluğum, temizliğin timsali olarak hala onun sevgisi konuşulur oralarda. Kimi kez onu “Çığlık kaya”nın başında sevgilisini seslerken geyiklerin içinde görüldüğünü söylerler, kimileri bir pınarın başında geyiklere su içirirken. Herkes yok olmuş, yalan olmuş, masal olmuş ama o hep var olmuş, dünya döndükçe de var olacak dağlar kızı Dilara... İşte böyle olmuş, böyle anlatılmış yıllar yıllı bu dağ masalı... |
YA LEYL Seni kaybettim. Hükümsüzdür! Son seferine eğildiğim hayatın eylemsizlik durağında son yolcuyum. Anlaşılmaz ağrıların kekremsi çürümüşlüğünde kayboluşlarımı sessizliğimle itiraf ediyorum. Kahkahası kalıyor dudaklarımda arınmaz saklanışların. Kimliğimi örtbas ederken kül sözcükler, taşınmaz uçurumları sarıyorum gözlerimin ferine. Yeniden ağlasın diye kantarda ağır gelen öfkeli akşamlarım. Nara abanıyor ruhsatsız bakışlarım. El uzaklığın tenimin her milimetrekaresini sızlatıyor. Gözlerimi kefenliyorum hasretine bir ayıpsız kan vakti, yakınına iliştiriliyorum dolunaydan sürgün gecenin. Biliyor musun, sanrıların yasak adımlarla yaklaşırken uykuna, ünlemi süngülenmiş şiir oluyor sana yüzüm. Hadi güller yakıldı har için, sen niye çarmıhta düşsün şizofren güncene? Bugün çok ağladım, kirpiğin mi tutuştu yoksa ya leyl? Çok şey değildir cümleler, şey’in çokluğudur sendeki: Varlığın önde öleni... Evveli hayat/sız sonrası zaman/sız vurguları yutkunan caddelerden gelen sesteki delilik uğultusuna saplanıyor saçların. Acıya selam duruyorum şölensel geçişlerde. Geçişsel şölenlerde toprağa yüz çevir/me/mek için ezberimde tutmuyorum gökyüzünün seyrinde kanayan turna yalnızlığını. Ya leyl! Ört üstümü çığlıkların sende kalan kalabalığıyla. Aklanmamış cürümleri aldatırken havada kalan cümleler, fesadı dağlanmamış öyküleri yık saçlarıma. Şakaklarımdan akan kirli düşleri yıkamıyor bu yağmur… Uygun adım ölmeyi dayatırken ihbarlara gönüllü kentler, anonim acıları Türkçeye çeviremiyor aşk. Oysa ben hep aşkın ana dilince susuyorum hafakanlarımı. Terkisinde verem hayatı taşıyan bir faizli yalnızlığın bedelini ödüyorum benliğime intiharın avlusunda. Sadedine gelemiyorum tuvalime yakışmayan ‘o’ şirret ve karamsar resmin. Burada yağmurlar tuzlu ve sen eksik bu çoğul şarkılarda. Sustur uygunsuz notaları yanlış sayfalara sol anahtarsız düşen şarkıları. İçim dökülüyor sensizliğime. İçim sensizliğimden sökülüyor. Kan tadına bürünüyor kalbimin perde arkası ağlayışları. Hangi seni çıkarsam benden sadeleşir ölüm ya leyl? Ten hummalı haykırışları uzun metrajlı ah’larda iliklerime ilikliyorum. Zulamda delilik gömleği. Kendi sessizliğinde yok olmak isteyen aşk teneffüslerinde kalbime batırıyorum bütün uçurumları. Kanırtarak yalnızlığın ateşe sığmayan cürmünü akrebin intiharını nefesimde gizliyorum. Gizleniyorum her kaybedişin arkasını çoğaltan sese. Yangın kavminin dönüşleri memnu gelmelerinin küllerine bastırıyorum avuç içimi. Kanıyor bu yara leyl, sen boyundan aşk boyuna kadar; sayma beni kendine. Bin yıllık hicranın yazgısında yatıya kalan içimden, dökerek ardına yığıldığımız İstanbul türkülerini sesinden, çık. Bir tek saç teline kurban gitmeye derman yok dizlerimde. Tavafına geç kalmışım şehla gözlerinin. Seni bağışlayamam ne kendine ne kendime. Arafında kalsın sesimce kırılan yalvarışlar. Seni aşk bağışlasın. Giz’imde gizlenişlerin yakıyor nefesimi. Boynumu uzatıyorum senli çaresizliklere, dudağınsız. İsyana ve aşka bağımlı yaşamsızlıkta ölürcesine delirebilme arzusu çiğniyor aklımın satırlarını. Giz’im adından aşağı karanlıklara yuvarlanıyor tepetaklak. Sonu ‘eyvah’a çıkan her ağrıda eskiyen yanlarımı aşka sebep kalışlarına ekliyorum. Ovup duruyorum göğsüme gömdüğün acıyı, geceyi inletmesin titreyişlerim diye. Ah, Azrail peşime düştü kalbim. Hadi durul da bizde ölelim cinnetin cennetinde. Gördün mü kalbim, yine kaldın sen bana. Bedenime üflenirken ruhum ismiyle var olduğum! Kanırta kanırta sevdiğim! Zaman durmuşken sende, bir adım atılmıyor sen’in dışına. Çıldırmadan ölemiyorum ‘sen’ şiirimde. Nokta. Sen. |
Papatyanın Hikayesi Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını... Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş... Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru.... Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş.... Papatya anlamış artık... Sevgi, emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık.... Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini... |
vampir olmak Her yok oluş aynı zamanda bir başlangıçtır. Aslında marifet ise aydınlıktan karanlığa geçebilmektir sorunsuzca ve hissetmektir ölümü damarlarında. Bazıları hisseder, gözlemler, ayırteder; Gündüzü ve geceyi, aydınlığı ve karanlığı, iyiyi ve kötüyü. Kendisinden olmayanı kabul etmez, benimsemez. İyiler kısa bir süre karanlıkta kalabilirler; çünkü karanlık soğuktur, çürütür insan bedenini hızla ve acımasızca. Sen beni en son hisseden, gözlemleyen, ayırteden ve hatta koruyandın; Geceden, karanlıktan, kötüden. Sen gittin gideli ise içinde insanların kaybolupta gittiği o uçsuz bucaksız karanlığım. Bir karanlık canılısına dönüşüyorum. Zamana inat her geçen gün daha da canlanıyorum ve içime kattığım taze yaşamlarla yaşıyorum. Aynada göremediğim akis ise en sık gördüğüm rüya. Şimdilerde ben karanlığımda kaybolan insanlar tam da kaybolurken gözlerinde akisimi arıyorum. Lakin tek gördüğüm mutlak korku ve ölüm. Aynada ki akisim ise hayal meyal aklımda senin fotoğraflarına her bakışımda gözlerinde görür gibiyim. Akisim sende kaldı galiba... |
Gecenin içinden gelen sesler, kimbilir, belki de bahanesi oldular uykusuz gecenin... Ölümsüz olduğumu düşündüm; aniden gelen bir düşünceydi, sebepsiz. Boşlukta asılıymışım gibi yaşamanın hissi gibi, öyle bir şey. Kıyısındayken, ucundayken ve içerisindeyken-herşeyin- ölümsüz olmak, hiçbir şeye dokunmamak ve dokundurmamak gibi bir durumdan ibaret halim. Ölümsüz olduğumu hissettim ve yatağımın yumuşaklığından kurtulmak istedim. Kaçmak istedim, hedefsiz, düşüncesiz... Sadece'lerin peşinden gitmeliydim. İstediğim buydu. Basitliğin sıkıntısından değil, küçük insanlığımdan da değil, kaçmak istediğim o bilmediğim, adlandıramadığım ama bir şekilde gördüğüm, duyduğum, anladığım ve rahatsız olduğum bir şey. Bana ne olduğumu anlatamadığım ancak ısrarla anladığıma inandığım... İçimden geçen bakışlara aldırmamak, gözlerimi yummak öylesine yorucu ki, kaçmak isteğim inanılmaz alevleniyor. Bir timsahın görüntüsü gelir, hatta o pullu, kalın ve kaygan derinin içinde bulurum kendimi, bir an için de olsa. Gözlerim yumulu, ince bir çizgidir aslında bakışım. Sonra kurbanın kalp atışını duyarım nabzımda ve kanımın akışını, sımsıcak... Ağaç dallarının arasından tüylerini dökerek sıyrılan kuş kanadında ve incecik bir arı vızıltısında. Parmaklarımın ucuna yapışan boyanın rengi ile hayallerimin resim galerisindeyim. Ölümsüzüm, içimde. Ölümsüzüm anlarımda, nefesimde... Gecenin o inanılmaz gürültülü sessizliğinde büyümekte yüreğim ve kafesinin parmaklıkları bir bir parçalanırken bitip başlayan her an içime yazılıyor. Yatağıma dönüp hiçbir şey olmanın sabırsızlığı var bedenimde... Saklanmanın bir şekli. Usandım. Öfkeden ve sebeplerinden. Kandırılmış sevinçlerden. İsimsiz hüzünlerden. Öğretilmiş "doğrulardan"... Beklentisi saklı gülümsemelerden. Acıtan iyiliklerden usandım... Yaşanmak zorunda olanlardan usandım... Vazgeçtim. Anlatmaktan. Anlamaktan ve anlaşılmaktan vazgeçtim. Beklemekten döndüm ve vazgeçtim herşeyden... Dokunmadan, dokunulmadan, sıyrılarak arasından herşeyin ödüyorum ölümsüzlüğümü... Herkesin "korkunç" hikayesini yazmak için buradayım, yazamıyorum... Bitiyor kelimeler, tükeniyorlar, yazamıyorum. Atlamak istiyorum, dipsiz bir uçuruma bırakmak istiyorum zavallı bedenimi ve bunu yapamamanın sıkıntısına Hayat diyorum... Derimi değiştirmek, kabuğumdan çıkmak, uyanmak gibi bu halim, anlatamam... Geçmiş zaman kilitli bir odanın karanlığında erimiş, var ile yok arasında kaybolmuş... |
iLişkiLer hızLı ayrıLıkLar kısa mesajLı.... -------------------------------------------------------------------------------- Genç kadın, bir arkadaşının sevgilisinden ayrılışını anlatırken "korkunç bir şey" deyiverdi; "adam cep mesajıyla bitirmiş ilişkiyi!" Düşündüm... Hızlı, kesin, insanı sarsacak kadar yalın biçimde tek bir mesaj ve ardından kapsama alanından çıkış... Yanıp sönen küçük bir ışık ve ardından karanlık... Evet, belki gerçekten "korkunç bir şey"di bu yöntem... Oysa cep telefonları, kısa mesajlar falan günümüz ilişkilerinin ayrılmaz bir parçası. Yine de ayrılık başka... Bitişler çok başka... Çoğu zaman gecenin karanlığını yırtıp insanı birdenbire mutluluk dalgalarıyla sarıp sarmalayan o minik aydınlık ve bip biplerle başlayan ilişkilerin aynı yolla bitmesi hoyratça geliyor insana, çok sert kaçıyor. Peki neden? *** Genç kadın bana bu ayrılığı anlatırken aklıma geçmişten bir ayrılık geldi. Üzerine daha önce de yazmışlığım var bu ayrılığın. 1990'ların ortasında aktör Daniel Day Lewis'le Fransızların gözdesi Isabel Adjani arasında, sık sık iki ayrı şehre savrularak yaşanan yorucu bir aşk vardı. Medyanın bütün ilgisi onların üzerine odaklanmıştı. Hafif asabi, melankolik ve "Son Mohikan" Lewis nasıl oluyordu da duygularını hep kendine saklar görünen gizemli kadın Adjani'yi seviyordu? Nasıl oluyordu da Adjani, bu "kıl" adamdan bir de bebek dünyaya getirmeye kalkışıyordu? Sonunda korkulan oldu ama beklenmedik biçimde... Daniel Day Lewis Londra'dan Paris'e, Adjani'ye bir faks çekti. "Bitti!" yazan bir faks. "İlişkimiz bitti." Ama asıl çarpıcı söz, hiçbir metnin, hiçbir ayrılık yönteminin altından kalkamayacağı kadar keskindi: "Seni görmek istemiyorum!" Faks, susturucu takılmış bir namludan çıkan mermi gibi işi bitirmişti: Soğuk ve sessiz ama kesin biçimde... Uzaktaki kadına; Adjani'ye kalan ya ağır ağır "ölmek"ti ya da derhal yeni bir hayata başlamaktı... İkincisini yapti Adjani. Sanırım faksın soğukluğu onun da içini çarçabuk soğutmuştu... Ancak... Ey okur, şu soruyu kalbinde bir yere not et: Lewis kendi el yazısıyla kaleme alınmış bir mektup gönderseydi, final bu kadar acı ama kesin olur muydu? Mektup acıttığı kadar da okşar, malum. Mektupla ayrılmak "seni görmek istemiyorum ama bana dokunmayı sürdür" demektir bir bakıma... Mektup elle tutulur bir nesnedir çünkü dokusu vardır; hatta kokar, sevgili kokar. Bu yüzden de ayrılık mektupları bazen çiftleri daha güçlü biçimde birleştirir... *** Cep mesajı, mail, faks gibi yöntemlerle ayrılmanın insanı çok farklı biçimde acıtıp kanırtmasının nedeni de tam bu noktada gizli işte... Mesaj açık ama mesajı veren ortada yok. Yani seçenek yok. Tartışma yok. O kadar kesin. O kadar ölümcül. Karar var, kararsızlık yok. İtiraf var, tövbe yok. Buz sanki, öylesine soğuk. Oysa her ayrılık kararı birleşme arzusuyla bir arada serpilir, gelişir. Her gidiş içinde dönüşü barındırır. Uzun uzun konuşarak ayrılan sevgililere bakın; uzaktan onları "kavuşan sevgililer" sanabilirsiniz... *** Kabul etmeliyiz ki cep mesajları, mail bombardımanları, chat oynaşmalarıyla gelişen günümüz ilişkilerinde bu yolla haberleşme bir tür bağımlılık yaratıyor. Bir daha, bir daha... Yaz, yaz, yaz... Dozaj sürekli artıyor. Hep daha fazla mesaj isteniyor. Ve sonunda... Tek bir mesaj geliyor: "Günaydın... Gittim ben." Kansız, cansız, bedensiz, ruhsuz ama net bir mesaj... Bir tür "altın vuruş!" *** Bilmiyorum, bu teknoloji daha ne kadar oynayacak bizimle... Daha ne kadar değiştirecek bizi, bilmiyorum. Ama Karacaoğlan'ın çığlığının sıcaklığını sürdürdüğünü biliyorum: "Üç derdim var, birbirinden seçilmez Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm." |
Bu Kız Okumaz! / anı Ablam, kardeşim ve ben ilkokula aynı anda başladık. Zaten birer yaş aramız vardı. Ablam bir yıl geç, kardeşim bir yıl erken okula başlamış oldular. Erkek kardeşim henüz beş yaşındaydı. Bazı harfleri söyleyemiyordu. Ama komşularımız; onun “adam” olduğunu söylüyorlardı. Adam olduğuna göre,okula erken başlamasının bir sakıncası yoktu demek ki. Benim tam okul yaşımdı. Okul yaşımdı ama henüz okula gitmeye hazır değildim. Okuldan, öğretmenden, okuldaki o kocaman boylu yaramaz abilerden korkuyordum. Büyüklerimiz, çocuklar yaramazlık yaptığında, öğretmenle korkuturlardı onları: "Öğretmene söylerim. Seni döver.” ...Acaba öğretmen, dersimi bilemeyince beni döver miydi? Ya da biz okuldayken annem bizi bırakıp bir yere gider miydi? Okuldan eve dönünce, annemi evde bulabilecek miydim? Ayrıca; annemi evde bırakıp okula gitmek, annemden ayrılmak istemiyordum, onu özlüyordum. Birkaç saat bile annemden ayrı kalmayı göze alamıyordum. Bir de kendime güvenim yoktu, çok sıkılgandım. Başarılı olamamaktan,okumayı sökememekten korkuyordum. Alfabedeki o bir yığın harfi nasıl öğrenecektim? Herkes okumayı söker, ben sökemezsem ne yapacaktım? Başkalarının bana “Tembeeel tembeeel tembeeel !” dediklerini duyar gibi oluyordum.İ şte ilkokula başladığımda, bu korkuları yaşıyordum. Öğretmenimiz hiç de büyüklerin söylediği gibi değildi. Korkulacak bir yanı yoktu. İlk gün benim yanaklarımı bile okşamıştı. Bizim kendisinden korktuğumuzu biliyor olmalı ki; okuldan ve öğretmenden korkulacak bir şey olmadığını, bizi asla dövmeyeceğini, sopanın bizim gibi akıllı çocuklara yakışmayacağını söylüyordu. “ Çünkü sopa ...” der demez, ben arkasını getiriverdim, “Eşeğe yakışır.” diye. Farkında olmadan ağzımdan çıkıvermişti. Sanki içimden bir ses, isteğim dışında söylemişti bunu. Yoksa cesaret edemezdim. Öğretmenimin hoşuna gitmişti söylediğim. Beni ayağa kaldırdı, herkesin iyice görebilmesi için, sırada bir müddet dikiltti. ”Bakın, arkadaşınız ne güzel bir söz söyledi.” dedi. O zaman akıllıca (!)bir söz söylediğimi anladım. Acaba öğreneceklerimiz de bu kadar kolay mıydı? Yine de öğretmenden ve okuldan, okumayı öğrenememekten korkuyordum. Nitekim korktuğum başıma geldi. Okumayı herkes gibi sökmüştüm ama bir türlü ilerletemiyordum. Her şey okulun ilk günlerindeki; “Baba bana bal al. Al sana bu bal. Yaşa baba yaşa.” gibi cümlelerden ibaret olsaydı, sorun yoktu. Hele alfabe kitabındaki; “Kaya bu top.Suna bu ip.Kaya top oyna.Suna ip atla.” gibi cümleler ne kolaydı! Ancak gün geçtikçe okuma parçaları zorlaşıyordu. Bu parçaları okumakta zorlanıyordum. Daha doğrusu sessiz okurken sorun yoktu da, sesli okurken hecelere takılıp kalıyordum. Çünkü sıkılgandım, korkaktım. Birilerinin beni dinliyor olması, her an yanlış bir şey yapma korkusu beni ürkütüyor, telâşlandırıyordu. Bazı kelimeleri yanlış okuyunca hemen kahkahayı basan arkadaşlar yok mu! İşte onların bana da güleceklerinden korkuyordum. Okurken bunalıyor, kızarıyor, terliyordum. Yanlış okuduğumu farkettikçe, iyice şaşırıyordum. Oysa çok güzel okuyan arkadaşlar vardı sınıfta. Tıkır tıkır, makine gibi okuyorlardı. Ablam ve kardeşim de bu güzel okuyanların arasındaydı. Kardeşimden utanıyordum. Benden küçük olmasına rağmen ne güzel okuyordu. Öğretmen Türkçe dersinde ilk okumayı (örnek olması bakımından) okuması çok iyi olan arkadaşlara yaptırıyordu. Ben , işte bu öğrencilerden biri olmak istiyordum. Babam bize çeşit çeşit masal ve öykü kitapları getiriyordu. Bana aldığı ilk kitabın adı “Küçük Bahçıvan” ve “Senbernar Köpeği” idi. Sayfalarında resimler vardı. Onları okumaktan çok keyif alıyordum. Ama sessiz okurken tabi. Hiç kimsenin yanında sesli okumak istemiyor; biri bana ”Oku bakim.” diyecek diye ödüm patlıyordu. Bir köy ilkokuluydu gittiğimiz okul. Öğretmenimize “eğitmen” deniyordu. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Biz öğrenciler ona “öğretmenim “ diye hitabediyorduk ama, büyüklerimiz kendisinden söz ederken “eğitmen “ diyorlardı. Dördüncü ve beşinci sınıf öğrencisi yoktu okulda. Sadece ilk üç sınıfa giden öğrenciler vardı. Ben dördüncü sınıfa geçince ne olacaktı? Yoksa ilkokul, üçüncü sınıfta bitiyor muydu? Köydeki yetişkinler biz üç kardeşi hemen hemen aynı boyda görünce ve aynı sınıfta okuduğumuzu öğrenince; bizi denemek isterlerdi. ”Bakalım hanginiz daha çalışkan.” veya “Bir okuyun bakalım, hanginiz daha iyi okuyacak.” diye bizi sınavlara tâbi tutarlardı. Çarpım tablosunu sorarlar, yumurta hesabı yaptırırlardı. ”Beş yumurta,beşi beş kuruştan kaç kuruş eder?”gibi. O yumurta hesaplarının içinden bir türlü çıkamıyordum. Erkek kardeşim, bunun gibi sorulara hemen cevap verebilirdi. Bunu nasıl yapıyordu, şaşıyordum. O zaman büyükler; ”Erkek adamın hali başka.” diyerek, kardeşimin başını okşuyorlardı. Hiç okuma yazma bilmeyen kişiler tarafından bile sık sık imtihan edilirdik. Bu ayaküstü sınavlardan nefret ediyordum. Çünkü sınavları kaybeden hep ben oluyordum, utanıyordum, eziliyordum. Bu büyüklerin beni mahçup etmeye ne hakları vardı? Bu duruma düşmemin nedeni güvensizlikti, korkaklıktı, ürkeklikti. Kimbilir belki de aptallığımdı.Annem beni bir tavşana benzetirdi; bu korkaklığım,ürkekliğim yüzünden. Üçüncü sınıfa gidiyorduk. Evimizde ödevlerimizi yaparken komşumuz Nuriye Nine geldi. Üçümüze şöyle bir göz gezdirdikten sonra “ Uşak! (çocuklar) Bir kitap getirin, sizi okutayım. Bakalım hanginiz daha güzel okuyacak.” dedi. Eyvahlar olsun! Ben şimdi ne yapacaktım? Bu büyüklere şaşıyordum. Neden ikide bir bizi sorguya çekiyorlardı? Soru sormaya madem bu kadar meraklılar, bari öğretmen veya ne bileyim eğitmen falan olsalardı. İçimden; “Çok biliyorsan, kendin oku.” diye söylendim. Ama okuması, yazması yoktu ki. Bu haliyle bize bilmişlik taslıyordu. Hiç sevmiyordum bu kadını. Beni aldı bir titreme. Sınavı yine ben kaybedecektim, bunu biliyordum. Ablam ve kardeşim hemen bir kitap alıp, komşumuzun önünde sıraya girdiler. Çok mutlu görünüyorlardı. Çünkü okumalarına güveniyorlardı. Nerden çıkmıştı bu Nuriye Nine? Keşke o anda evde olmasaydım da, bu okuma sınavından kurtulsaydım. Ancak evdeydim. Sınavdan kaçmanın yolu yoktu. Çaresiz ben de sınav kuyruğuna girdim. Son sırada olmak beni biraz rahatlatmıştı. Sıra bana gelinceye kadar okumam sanki hızlanacakmış gibi. Okuma sırası bana gelmeden, keşke bu Nuriye Nine’yi biri çağırsa da gitse, ben de sınavdan kurtulsam diye dua ediyordum içimden. Ama boşuna. Sınav çoktan başlamıştı bile. Kardeşim ve ablam tıkır tıkır okudular. Hatta sınavı birincilikle kazanmak için, kelimeleri âdeta yuttular okurken. Okumaları -kendisi okuma yazma bilmeyen- komşu ninemiz tarafından çok beğenildi. Onlara kocaman birer “aferin” verildi, her ikisinin de başı okşandı. Keşke ablam ve kardeşim gibi ben de güzel okuyabilseydim. Sıramı beklerken, kalp atışlarımın hızlandığını farkettim. Okulda bile bu kadar sıkıntı çekmiyordum. Derken sıra bana geldi. Daha okumaya başlamadan beni bir titreme aldı. Heyecandan ve okuyamama korkusundan , kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Sanki göğsümde bir kuş vardı da, dışarı çıkmak için çırpınıp duruyordu. O anki sıkıntımı halâ hissederim hatırladığımda. Terlemiştim. Odanın sıcaklığı sanki yükselmişti. Yüzüm cayır cayır yanıyordu. Üzerimdeki giysiler dar gelmeye başlamıştı. Başladım okumaya. Ama ne mümkün! Sesim titriyordu. Yutkunmak istiyor yutkunamıyordum. Kelimeleri bir çırpıda söyleyemiyordum. Hecelere takılıyor, aynı heceyi tekrarlayıp duruyordum. Okuyamadığımı, takıldığımı farkettikçe iyice şaşırıyordum. Yakıtı bitmekte olan bir araba gibiydim. Bir gidiyor bir duruyordum. Daha fazla çırpınmama gerek kalmadı zaten. Nuriye Nine hışımla çekti aldı kitabı elimden. Anneme dönüp; “Cemile!Bu kıza heva yere (boşuboşuna) masarıf etmen. Bu kız okumaz, tövbeler hakkı için okumaz.” dedi, yüzünü buruşturarak ve beni aşağılar bir yüz ifadesi takınarak. O anda yok olmayı istedim. Hani derler ya ”Yer yarılsa da, içine girsem.” diye, onu istedim. Çok utandım. Utanmak ne kelime; kardeşlerimin, annemin ve Nuriye Nine’nin önünde rezil oldum. Sanki küçüldüm küçüldüm, bir nokta kadar kaldım. O günden sonra o nineyi hiç sevemedim. Hatta nefret etim. Onu görmemek için ondan uzak durmaya çalıştım. Sokakta karşılaştığımda yolumu değiştirdim. Beni yine okutur korkusuyla, ondan hep kaçtım. Evimize gelmesini hiç istemedim. Ya da Nuriye Nine bize geldiğinde, bir bahane bulup, kendimi sokağa attım.........Oysa ki ben, komşu ninenin “okumaz” dediği ben; başarılı bir öğrencilik hayatı geçirdim. Her sınıfta okuması, sözlü anlatımı, kompozisyonu çok iyi birkaç öğrenciden biri oldum. Hatta ortaokul yıllarımda düzenlenen iki münazarada da birinci sözcü seçildim. Münazarayı izleyen büyükler tarafından, sanki söz birliği etmişler gibi, “Kızım sen avukat ol.” övgüsünü ve temennisini aldım. O gün Nuriye Nine’yi düşündüm. “Okumaz “ dediği çocuğun aldığı başarıyı görmesini ne kadar istedim. Ve Alexs F. Oxborn’un şu sözlerini yıllar sonra okuduğumda yine Nuriye Nine’yi hatırladım: ”Yaratıcılık özenle korunması gereken bir çiçeğe benzer. Sevgi ve ilgi onun gelişip serpilmesine; yergi ve ilgisizlik ise, henüz gonca iken onun kurumasına yol açar.” Öğrenmeye hazır, öğrenmeye aç ama farklı özelliklerde olan çocukların öğrenme süreçleri ve başarı düzeyleri de farklıdır. Her çocuğu yapabileceği, başarabileceği şeylerle değerlendirmek gerekir. |
Gelmez misin? Göklerin güneşinden güller yağarken, çiçekler burut gibi sevda kokarken, al dudaklar masmavi dua okurken, yiğitler dal gibi yere düşerken, gelmez misin ey yar sebebini sormadan?... Arkadan vurulmuştur kahramanlar, yıkanmadan kanatlanmış. Taşla bileğlenmiş bedenler, yürekler kalleşliğe alışmamış. Kan damlayan göz pınarında, bir tek katre kalmamış. Sahte dünyalara, aydınlık marşlar sıralanmış. Gelmez misin ey yar şafak sökmeden beri?... Ben aşık oldum zamana, sen ömrümü istedin. Hazırdım mücadelenin en hasına, “gerek yok” dedin. Razıydım uzakta olsan da benim olmana…Benim olmadın, gelmedin. Yıldızlar sererdim rüyalarına, hissedemedin. Yakardım tek başıma sensiz kaldırımları, yine de bilemedin...Gelmez misin ey yar, yok olmadan sana dönük hislerim?... Sürgünden şehre inerken, mağrurdum hayata. Alkışlar yağıyordu yenilmiş ordularıma. Sonraları bir hit oldum güfteden dudağa. Mutluluk oyununda ben kayıptım oysa. Siyaha, kara iplikle dokunmuş nakışa, beyaz güvercinler çizerdim sevdaya. Gelmez misin ey yar, geç olmadan sabaha?... Ezik bir ağıttır bu, yürekleri yakan. Yaban bir gülümseme, sahibiyken virane olan. Yitik umutlar, sessiz hıçkırıklar, isyankar yürekler, ağlayan analar köşede kalan. Salyalı sümüklü çocuklar, geleceği çalınan. İşçiler, çiftçiler, memurlar ekmek bulamayan. Gelmez misin ey yar, sele dönse de ağlayışlar?... Bir ihtiyar yığılmıştır kaldırım kenarında, kimsesiz.. Sahilde bir iki çift dudak dudağa, evsiz. Çöplüklerin içine, atılan her israfa, kimisi nimet, kimisi hissiz. Yanmıştır bütün hatıralar, anılar resimsiz. Yine de çalar birileri, halk adına haksızlık diz boyu, ********. Gelmez misin ey yar, gelse de Azrail’le randevu?... Bir bak, ne oldu, tertemiz duygularıma. Şüphe, sıkıntı, acı, terör soktular uykularıma. “Bekle beni” derken gözü yaşlı yavukluma. Saramadan doyasıya yari, ciğerden anayı, etrafımda pervane sevenleri doyasıya. “Kan kokusu güller açmadan gelmem öyle söyleyin” yalancı bahara. Saklı kalsın mazimiz, kavuşursak huzuru Rahman’a. Gelmez misin ey yar, ayrılığın öncesindeki gibi?... Artık senin olsun sakladığın hünerin. Ben meftunu olmuşum, ulaşılamayan güzelin. Beni sırtımdan vuranlara, aşkımı çalanlara, geleceğimi karalayanlara, suçsuzken suçlu sayanlara, vatanımdan, yurdumdan utanmadan kovanlara zeytin dalı gönderin. Anlamdan, dinlemeden, sevmeden kovalayan kindar gözlerin. Hesabını sorar elbet, ben affetsem de çektiklerimin. Gelmez misin ey yar, atılmadan ateşe İbrahim?... Hep söylerim; “Anlayabilseydin, ağlayabilirdin.” Ağlamadan susuz çöller gibiydin. Bu boğazlanan, öldürülen, yakılan, işkencelerde can veren, hayvanca muameleye tabi tutulan, esaretin her şubesinde adı kayıtlı insanlar bizim. Başımıza ne geldiyse hakiki aşka düçar olamadığımızdan gelirken neredeydin? “Yaratılanı severdik, Yaratandan ötürü” demez miydin? İşte sana son fırsat uzat ellerini, düşmanlar titresin. Gelmez misin ey yar, gelinmeyecek yerde misin?... Gelmez misin, elifin, sin olmadan hali Bilmez misin, senin için, olmuşuz deli Görmez misin, ayrılmış perişan halleri Sanadır dönüş! Aşkımın gerçek sahibi... |
Tembel Kız Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş. Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış. Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza, hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş. Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş. Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş, tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş, Tembel Kız'ın yanına. Bak hanımcığım demiş, ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş; Senin gaga benim torba içinde, Benim çarık senin çorba içinde, Sen yat kaba yatak yorgan içinde, Ben yiyecem gagayı orman içinde. Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. |
Beni sevmek yürek ister Çabuk olsun, çabuk başlasın isterim ne başlayacaksa. Sabırsız, fütursuzum… Çok önemsemem ne düşündüğünü ilk anda... Bu benim ve bu benim düşüncem… Sonrası zaten zevk-ü sefa derler ya…. Seç seç al, ne istersen gönül bahçemden… Kasmanın, kastırmanın, kasılmanın ne faydası var? Birden olmalı her şey... Aniden… Hızla, yıldırım hızıyla... İşi de gücü de, gülmesi de ağlaması da…. Beklemenin, bekletmenin ne faydası ve yaşamın? Ertelemeden… Hemen, hemen, hemen… Yarın belki geç olabilir her şey için... Gidebilirim, sen gidebilirsin, yağmur yağabilir, kar yağabilir, hava soğuyabilir, hazan olabilir. Hasta olabilirim, başkası olabilir... Şimdi, hemen şimdi… Ne olacaksa... Olmadı mı? Olmasın ne yapalım. Olmadı der geçer gideriz... Tarih uygun yeri buldurur her insana... Hüznüme, sevincime, çoşkuma ayak uydurabilecek misin? Deli misin sen? Biraz deli olman lazım beni anlaman için…. Ne akıllılar gördük deliden beter, ne deliler vardır, her şeye aklı yeter. Yaparım ben hep bunu... Bazen deli gibi bakarım uzaklara. Dalgalara, seslere kulak veririm. Delicesine kaptırırım kendimi, kemanın sesine, telin tınısına, sanatçının söylemesine…. Aklım firar eder, dağlara kaçarım. Yalnızlığıma kaçarım belki. Var mı delilik sende de biraz, benim gibi delicesine dökülmek için yollara? Hep acıkırım, açlık, doyumsuzluk perişan eder … Hep özlemi vardır ama her şeyin ayırmam ki…. Şimdi konu sensin... Ekmek gibi acıksam, su gibi,susasam sana... Yesem doymasam seni, ya da verdiklerini, kıymetlerini... Sen de alsan biraz benden, istersen tabii... Açsan bana, işte olmazsa olmazı bu... Pencere de bu kapı da... Girebiliyorsan birlikte buyur, bakabiliyorsan bak…Birlikte.. Dolandırmanın bir anlamı yok bu lafları, benimle ölme, benim için ölme, yaşa, yaşamak iste.. İste ki mutlu edeyim, mutlu olayım... Anla, dinle sev sev sev…Çok sev... Bulunmaz hint kumaşıymışız diye düşün, kırk yılda bir gelen, bir yıldız , bir misafir... Kaşık gibi uyumayı iste benden, terini silmeyi, önünde diz çökmeyi... Sevgin, sevgim için, ama gerçekten iste laf olsun diye değil... O kadar da basite indirme hiçbir şeyi, uzun soluklu bak... 50’sinde dünya seyahatini, 60’ında sahneye çıkmayı, 70’de zeytin dikmeyi, 80’de keman çalmayı, 90’ ında çocuk yapmayı düşün... Yaparsın yapamazsın başka… Gerçekten iste bunları... Delice mi geldi? Yapma lütfen... Ya plansız yakalanırsam 60’ ında boşluk da hissedersem kendimi? Ya yetmişin de otur şu köşeye diyenler olursa bana? Ama ben bu değilim ki…. Bilmem lazım önceden yapacaklarımı…En incesinden... Sanma ki çok da planlıyım, o kadar değil... Ama ana hatlarıyla bilmem lazım her şeyi... Yapacaklarımı, istediklerimi... Belki yapamam, yarım kalır, ulaşamam, en azından düşünüyorum ya... O da yeter… Kendimi mutlu hissederim böyle… Ha bir de plansız yaşarım... Çaya giderken çorba içmek gelir mi senin aklına? Benim gelir çok da severim…Birden gelişeni, iyiye değişeni, deniz derken dağa çıkmayı, yakına derken uzağa gitmeyi, birden karar değiştirmeyi... ama en doğru kararı vereceğimi bilirim hep... Zordur ayak uydurmak bana hem de ne zor.. Alışabilir misin bunlara, pervasızca? Sorumluluktan kaçmadan sorun çıkarmadan ama… Sevmem de ağırdır, kızmamda benim. Ölürüm uğruna, gözüm hiçbir şey görmez sevdim mi yandım mı tutuldum mu... Ölürüm ölürüm... Gecem, gündüzüm, sazım sesim meleğim, bebeğim olur benim sevdiğim... Eşim, yoldaşım olur, neyim varsa, neysem onundur... Yaparım her şeyi biz için... Ama biz için, biz olabilmek, biz diyebilmek için... Paylaşmak ,üretmek birlikte zevkleri, keyifleri, üzüntüleri... Küstürmeden götürmek geleceğe, üzmeden, düşürmeden, örselemeden sevdayı... Sevdalı yanarak, yaşayarak, bakarak, severek, hissederek.. Kesintisiz aşk benimkisi; çabuk biten değil… Hüzünlerim de vardır benim; ağlayana, koşana, düşene, ayrılana, ağrıyana, acı çekene, hastaya, sağlama, sakata... Müziğe, resime, denize, dağlara, taşlara... Kaşlara, gözlere... Kaçmalara, koşmalara, durmalara... İçindeyimdir hayatın... Çalan müzik de kavalım, dertli türküyüm, oynak havayım, efeyim, Köroğlu, Karacoğlan misali... Kırk yılda bir gelenim ben... Her zaman gelmem... Gelemem... Gelmek istesem de bir dahası yok bunun... Kırk yılda bir böyle olurum... Kolayı da istemem öyle, rast gele, el yordamıyla değil, göre göre, diye diye, tuta tuta... Göğüslerim, ararım, severim ne seversem, ne yaparsam, ne istersem, ben gibi...Benim gibi… Uzağı, yakını, bugünü, yarını, her şeyi... Müziği, resmi, yemeği çayı … Ve seni... Evet evet evet seni... Hemen istiyorum... Geleceksen bana benim gibi koşarak çoşarak; Sevginle, duygunla fırtınanla, gözyaşınla, isteklerin umutların, aşkınla... Heyecanınla, şehvetinle, kadınlığınla… Korktun mu? Kork tabi!… Beni sevmek yürek ister... Bende olmak gönül ister... Beni bulmak emek ister... Yapabilecek misin ,verebilecek misin bunları? |
Zeynep söylesene neden açmayıp yaktın sevgilinin gönderdigi mektubu oysa biliyordun Onat Kutlar'ın ''yanmış bir giysinin küllerinden bir ipek böcegine ulaşılamaz''dedigini sırtımızı neden birbirimize degilde duvarlara dayıyoruz Zeynep kitap kurtlarımızı neden zehirliyorlar okullarda ve sorularımıza neden dogru yanıt vermiyor ögretmenler. Zeynep söylesene neden yaralı kartalların düştügü daglara çıkıyoruz,kıyı kahveleri dururken ve nasıl yitiriyoruz analarımızı,babalrımızın hoyratlıgında zamanın kestigi geri dönüşsüz bir biletmi gençligimiz yada içimizde başka birilerimi var? neden agaç görünce kuşlardan utanıyoruz Zeynep ''kafesin biri bir kuşmu aramaya çıkmış''Kafka'nın dedigi gibi yoksa ''her öten kuş ,yardımcı olmuyormu gerçekten göğe'' bunu sana degil Erich Fried'asoruyorum ve kimden söz ediyor Nietzsche ''uçurumu sevenin kanatları olmalı''derken aşktan niçin korkuyoruz Zeynep aşık olduklarımıza hem tapıyor,hem bogmaya çalışıyoruz bir kaşık suda paylaşılacak bir ekmegin arasında,yuva denen hapishaneye gizlice soktugumuz bir törpümüdür aşk bizi yakaladıkça hırpalayan bir yürek kabadayısımır geçmek için gölgesini arayan yaban atlarımıdır aşıklar yalnız sana degil,kendimede soruyorum soruyorum ve bu bellek evreninde başka soru yagmurlarıyla karşılaşıyorum kim oldugumu anlamak için uçurumlara ve kanatlara bakıyorum savaşlara ve barışlara,elmaslara ve bugdaylara tekerlege ve bilgisayara bakıyorum anlamak için kim oldugumu senin gözlerine bakıyorum Zeynep yanlış anlama ama neden yakmayıp açtın sevgilinin gönderdiği mektubu. alıntı |
SARMAN -1- uzun yıllardır tanırım onu! aşağı yukarı altı yıl oldu.yumruk kadar bir yavru kediydi o zamanlar.sürmeli,çekik,sarı gözleri,yumuşacık tüyleri vardı; pırıl pırıl! ..sırtına güneş vurduğunda,dipten gelen pırıltılar yayıyordu tüyleri..birazdan, gökkuşağı oluşacakmış hissine kapılıyordum ona bakarken...ne yazık ki, bu hiç gerçekleşmedi...oysa ben oluşacak gökkuşağınıa dokunmak,renklerini yakalamak istiyordum...ben istedikçe o kaçıyor; ışıklarını benden esirgiyordu. gidip bir köşeye saklanıyor 'pisi pisi gel yanıma,bak neler vereceğim sana' demem bile etkilemiyordu onu.öylece bakıyordu saklandığı köşeden yüzüme...belli ki insanlara olan güveni gelişmemişti henüz. o bir sokak kedisinin dişi,tombul tombul,vaşak renginde yavrusuydu. yürüyüşü bile farklıydı öteki kedilerden...onu farklı kılan, ona duyduğum sevgi ve ilgiydi belki de bilmiyorum.inanmazsınız belki,mankenler gibi yürüyordu adeta :))) o buzdan heykellere taş çıkartan yürüyüşüyle beni iyice kendine hayran yapıp çatlatıyordu; ölüyordum kıskançlığımdan...işte bu kıskançlık yüzünden onu dövmek,ona sövmek bile istemiş,ne var ki; anne yanımın baskın çıkmasından dolayı yine sevmiştim onu! ..sonuçta o bir yavru kediydi! çocuklarımdan biri olarak yaratılabilir,onların emdiği süte ortak olabilirdi.bu açıdan baktığımda o; çocuklarımdan biri gibi görünmeye başladı bana artık; onu seviyordum! .. gerçek sevgileri, hayvanlar insanlardan daha iyi ayırt edbiliyor biliyor musunuz? mükemmel sezgisiyle keşfetmeye başladı ki sevgimi; bir gün,bahçede altıma bir sandalye çekip gökyüzünde ardarda uçan iki güvercini izlerken, ayaklarımın dibine gelip çöreklendi. oysa ben, o iki güvercinin başıma konmasını düşlüyordum...hatta, o iki güvercinden birini kendimin,diğerini sevgilimin yerine koyup uçuyordum bahar açan bir iklime doğru...ne ummuş ne bulmuştum! .hayat garipti! .. uzanıp aldım onu kucağıma; hiç itirazı yoktu.kulak uçlarından,kuyruk sokumuna kadar sevdim,sevdim...sarı gözleriyle yüzüme bakıyor,minnet belirtisi olarak mırıldanıyordu.neler söylemek istediğini anlamak hiç de zor değildi.kesinlikle 'ben de seni seviyorum' diyordu bana... bir müddet sonra uyuyakaldı kucağımda. sıcaklığı terletmişti karın bölgemi ama,yine de aşağı indirmeyi düşünmedim; dayandım o sıcaklığa...'belki de göbek yağlarımı eritmeyi düşüşünüyor bu kedicik' diye düşündüm ve gülmeye başladım..biri görse bu halimi 'deli' derdi bana garanti...çevreme bakındım bereket kimseler yoktu,gülmeye devam etim... işte bu sokak kedisi, sevgimi keşfetti keşfedeli bırakmıyor peşimi...rengiyle hiç uyuşmayan ama yılışık hallerine çok iyi uyan 'sarman' koydum adını... sarılıp sarılıp yatıyoruz valla! :))) |
Bir zamanlar Tanrı'yı görmek isteyen küçük bir erkek çocuğu varmış.Tanrı'nın yaşadığı yerin çok uzak olduğunu biliyorumuş, bu nedenle çantasına bol miktarda kek ve altılı bir paket meyve suyu koyup yola çıkmış. Evinden üç blok ötede yaşlı bir kadınla karşılaşmış. Kadın parkta oturmuş güvercinleri izliyormuş. Çocuk kadının yanına oturup çantasını açmış. Meyve sularından birini içmek üzereyken, kadının acıkmış olabileceğini düşünüp ona bir parça kek ikram etmiş. Kadın minettar biçimde keki almış ve çocuğa gülümsemiş. Gülümsemesi o kadar güzelmiş ki, çocuk onu bir daha görmek istemiş ve kadına bir de meyve suyu sunmuş. Kadın çocuğa tekrar gülümsemiş. Çocuk çok sevinmiş. Bütün öğleden sonra orada oturup hiç konuşmadan yemiş, içmiş ve birbirlerine gülümsemişler. Hava kararırken oğlan ne denli yorgun olduğunu farkedip kalkmış, daha birkaç adım gitmişken geri dönmüş ve koşup kadına sarılmış. Kadın da ona en güzel gülücüğünü göstermiş. Çocuk evine dönüp kapıyı açmış ve içeri girmiş. Annesi oğlunun yüzündeki sevinç ifadesini görünce şaşırmış. "Bugün seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın?" diye sormuş. Çocuk, "Tanrı'yla öğle yemeği yedim" yanıtını vermiş. Annesinin bir şey söylemesine fırsat vermeden eklemiş, "Biliyor musun? Kadının gülümsemesi hayatımda gördüğüm en güzel gülümsemeydi!" Bu arada yaşlı kadın da neşe içinde eve dönmüş. Oğlu, onun yüzündeki huzurlu ifade karşısında şaşkınlığını gizleyememiş. "Anne, bugün seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın?" diye sormuş. Kadın, "Parkta Tanrı'yla birlikte kek yedim" demiş. Oğlu cevap vermeye fırsat bulamadan da eklemiş. "Biliyor musun, düşündüğümden çok daha gençmiş." |
IŞIK Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı. Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci, çocuğum, bir dolarla ne yaptın ?" Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?." Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam . Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel . |
Bülbülün Güle Aşkı Hergün geçtiği o yolda, sayısız güllerin bulunduğu bir de bahçe vardı bülbülün. Kiminle geçse o bahçenin yanından; yanındakiler güllerin büyüsüne kapılıp, güllerin ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. O ise aldırış etmeden “Alt tarafı gül işte” der geçerdi bahçenin yanından. Güllere bakmazdı bile. Sevmek istemezdi gülleri. Solardı çünkü güller, terkederdi bir süre sonra. Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin. Batırırlardı dikenlerini sevenlerine hiç acımadan. Bir gün geçiyorken bülbül yine o bahçenin yanından yalnız başına, gayri ihtiyari dönüp baktı herkesin hayran kaldığı güllere. Evet sayısız gül vardı o bahçede ve güzel bir ahenk oluşturmuşlardı. “Sana ne” dedi kendi kendine. Sahip olamayacağı güzelliklerden uzak durmaya çalışırdı çünkü. Yüzünü çevirirken bülbül, gözüne bir gül takılıverdi. Onca gülün arasında duruyordu. Gözleri kilitlendi ona görür görmez, “Alt tarafı gül işte” diyemedi dili bu kez. Olduğu yerde durdu, bakakaldı. Korktuğu başına gelmişti. Elde edemeyeceklerinden uzak durması gerektiği aklına geliyor ama bunu kabullenemiyordu. Neydi farklı olan? Ne vardı ki onda, bülbülü kendisine hayran bırakan? Benzese de hepsi birbirine, gözleri ve yüreği ile ayırabiliyordu onu diğerlerinden. Ama gözlerini ayıramıyordu bülbül, o gülden. O an “Kendine gel” dedi ve istemeye istemeye ayırdı gözlerini. Gözlerine hükmetmişti ama kalbine hükmedemiyordu. Anlam veremiyordu bir türlü. Onca gülün arasından seçtiyse onu bir sebebi olmalıydı. Aşk bu muydu? Gün boyu onu düşündü. Gece uyutmadı hasreti. Bir daha görememe korkusu büyüdü içinde. Daha fazla duramazdı görmeliydi onu bir kez daha. Yine o bahçenin kenarında uzaktan uzağa seyretti gülünü ertesi gün doyasıya. Evet, onun gülüydü o artık. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu. Her gün o bahçeye gidiyordu, geceleri ise gülünü hayal ediyordu. Güzel hayalleri güzel planları vardı gülü için. Bir gün sevdiğini söyleyecekti gülüne, gülü de onu sevecekti. Mutlu olacaklardı elbet beraber oldukları sürece. Zarar verebilecek herşeyden koruyordu gülünü. Küçücük vücudunun yettiğince yardım ediyordu gülüne. Susuz kalmaması için bulutlara, gülünü ayakta tutması için toprağa şarkılar söylüyordu hergün. Bulutla toprak yardım ettiler güle ellerinden geldiğince. Onlar da hayrandı çünkü bülbülün sesine. Bülbülün elinden gelen buydu; yardım edebilecek herkese şarkılar söylüyordu gülü için. Derken zaman geçti; onsuz olamıyordu artık bülbül, bir an olsun ayrı kalamıyordu. Hasret acısı, sabır taşından ağır gelmeye başlamıştı bülbülün küçük yüreğine. Uzaktan sevmek yetmiyordu artık. Sarılmalıydı ona, en güzel şarkıları söylemeliydi gülüne. Ama sevecek miydi gül onu. Sevgisine karşılık verecek miydi acaba. Çok sevse de, ortada bir gerçek vardı. Habersizdi gül bülbülden. Bülbül onu seviyor, her kötülükten koruyor, hatta yardım etmeleri için hergün, o güzel sesiyle dostlarına şarkılar söylüyordu. Ancak güllerin en güzeli bundan haberdar değildi henüz. Tüm cesaretini toplayıp bir gün, gülünün yanına gitti sonunda bülbül. “Ona bu denli yakın olmak... Ne güzel bir duygu...” diye düşündü. Hayallerinden biri gerçek olmuştu. Tüm hayallerini gerçekleştirmek için ise artık konuşmalıydı onunla. Ve sözlerine başladı o güzel sesiyle. Aşkını itiraf etti en güzel kelimelerle. Sesi o kadar güzeldi ki, güllerin en güzeli kayıtsız kalamadı bülbülün aşkına. İlk kıvılcımın çakmasına sebep olmuştu bülbülün sesi. İlk kıvılcımdan sonra, bülbülün o büyük aşkı, sonsuza dek sürecek sevgisi, gülün de onu ölesiye sevmesini sağladı. Her gün buluşuyorlardı. Bülbül gece gündüz, zamanının tümünü gülüyle geçirmeye başlamıştı. İşte hayalleri gerçek olmuştu sonunda bülbülün. Bu durum bülbülün sesine hayran dostlarını üzmeye başlamıştı. Artık onlara şarkı söylemiyordu bülbül. Ve bu durum kızdırdı bulut ile toprağı. Bize değer vermeyene biz hiç vermeyiz dediler. Kestiler güle yardımı. Suyunu kesti bulut, desteğini çekti toprak gülden. Bülbül ise habersizdi tüm olanlardan. Farkında değildi dostlarının kendisine yüz çevirdiklerinden. Onun gözü gülünden başkasını görmüyordu. O kadar kördü ki artık, gülünün ihtiyacları olduğunu bile göremez olmuştu. Unutmuştu güllerin ömrünün kısa olduğunu. Unutmuştu, gülünün bu kadar uzun yaşamasının bulut ve toprağın sayesinde olduğunu. Günler geçtikçe gül solmaya başladı. Bülbül anlam veremiyordu olanlara bir türlü. Gülü gözlerinin önünde soluyordu ve elinden birşey gelmiyordu. Unutmuştu güllerin solduğunu. Bu acıya hazırlamamıştı kendisini. Gülleri sevmemesinin nedenini unutmuştu. Aşkın gücü bunu unutmasını sağlamıştı. Kısa süre sonra soldu gül. Bülbül gözü yaşlı, doyasıya sarıldı gülüne son bir kez sıkı sıkı. Ancak unutmuştu... Dikenleri vardı güllerin. Daha önceden gülleri sevmemesine neden olan dikenleri unutmuştu. Batıyordu bülbülün minik vücuduna gülünün dikenleri. Ama o aldırış etmiyordu bile. Küçücük vücudundan sızan kanların ne önemi vardı ki artık sevdiği yanında yokken. Ölüm korkutmuyordu onu. Hatta ölmek istiyordu. Etrafındakilerin yardım etmesine izin vermedi. Gülünün toprağa serilmiş cansız vücudunun yanına uzandı bülbül ve yavaş yavaş kapandı gözleri. Hayatta karşısına çıkan güzellikleri ve aşkı yaşarken, bazı şeylerin ihmale gelmeyeceğini, sadece sevginin yetmediğini, özverinin de gerekli olduğunu anlamıştı artık bülbül son nefesini verirken. Ve her ne kadar bedelini hayatıyla ödeyecek olsada en ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu bülbül. Bu aşk ona; sevgiliyi iyisiyle, kötüsüyle sevmesi gerektiğini öğretmişti. Dikene rağmen sevip kucaklamıştı gülünü. İşte o günden sonra bülbül ile gülün aşkı dilden dile dolaşır oldu. Bu aşk ile gülün güzelliği bülbülün sesi efsaneleşti ve geriye iki cansız küçük beden ile insanların alması için birkaç ders bıraktı. |
SİGARAYI BIRAKTIM Hafif sisli bir havada ve günesin apartmanlarin arasindan yeni yeni güne merhaba dedigi bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gisesinde, yaklasik iki ay önce ayrildigi kiz arkadasini görür ve titrek bir"merhaba" ile konusmaya baslar. Bu konusmalar vapurda da devam eder. Adamin; "Hava o kadar da soguk degil, disarida oturalim mi?" sorusuna, kizin "Olur" cevabi vermesiyle birlikte vapurun en üst katina dogru yol alirlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kiza bir sigara uzatir ve kendisine de bir tane alir. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: * Biliyorum, bu konulari daha önce hiç konusmadik ya da konusamadik diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrildik biz" sorusunu sormayacagim. Sadece sana söylemek istedigim birkaç sey var, onlari konusmak istiyorum. Genç kiz; adama bakarak, "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konusmasina kaldigi yerden devam eder: ! Biliyor musun? Ayrildiktan sonra, seni sigaraya benzetmeye basladim. Kiz, hiç tahmin etmedigi, alakasiz bir konuyla lafa girmesinin verdigi saskinlikla, "Ne? Nasil yani?" der. Adam, önce kiza uzattigi sigarayi ve sonra kendi sigarasini, çantasindan çikardigi çakmak ile yaktiktan sonra: Mesela bir tane sigara yakiyorum ve kül tablasina koyup izlemeye basliyorum. Kül tablasina dökülen külleri gördükçe; anilarimiz aklima, her biri kül olup acilarima dönüsüyor sonra. Arada bir elime aliyorum sigarayi ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anilari silkiyorum kül tablasina. "Sen zehiri" hosuma gidiyor, içimi acitiyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Agzimdan çikan her dumanda, ayrilirken bana biraktigin; son bakisinin silueti beliriyor. Her sigaranin oldugu gibi, senin de sonun yaklasiyor. Ve ben yavas hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasina, aptalca bir umutla "N'olur yapma!! " diyecegin zamani bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamiyorum sesini. "Ve iste bitirdim seni" diyorum. Hayir hayir kendimi kandiriyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakiyorum kül tablasina; evet! Sen oradasin, evet! Anilar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yikasam da, hiç çikmayacak bir koku. Anliyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kismini bitirmisim. Senden bagimsiz bir sen, hep içimde yasiyormus. Ve anliyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabirla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya basliyorsun. Anilar acilar derken yine bitiyorsun. Yeniden yaniyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda aliskanlik oluyorsun. Genç kiz anlatilanlari dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yogunlugu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar aci çekmesine üzüntü duyarken; diger yandan da, kendisinin hala unutulmamis olmasindan, haz aliyordu. Aslinda kendisi de unutamamisti genç adami. Kendi istegiyle ayrilmisti ama; sevmedigi ya da artik bir seyler hissetmedigi için degil, en yakin kiz arkadasinin da, o insana karsi bir takim duygular besledigi için gerçeklesmisti bu ayrilik. Bunu; ne erkek arkadasi, ne de en yakin arkadasi biliyordu. Erkek arkadasina, "Bu iliskide bir seyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyecegim, ayrilmaliyiz." diye bir mesaj atarken; kiza, "Ilgisiz bir sevgili olmaya baslamisti günler geçtikçe; çok bunalmistim. Ve bir gün onu, baska biriyle sarmas dolas gördüm. Bu yüzden ayrildim." demisti. Böylece, hem erkek arkadasindan, kendine göre, makul bir sebeple ayrilmis; hem de arkadasina, erkek arkadasini kötüleyerek, ondan sogumasini saglamisti. Kendisinin çok aci çekecegini bile bile, arkadasini kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine basvurmustu. Artik hayatini, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karsilasmalarinda duygularini bir tarafa birakip, mantigi ile karar vermek zorundaydi. Geri dönüsü yoktu ve kiz da bunun farkindaydi. Bütün ayrintilari, olasi bir karsilasma için düsünmüstü daha önceden. Adamin anlattiklarini dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardi!" dermisçesine bakmasindan sonra, kiz konusmaya basladi: * Açikçasi bu söylediklerin, hiç beklemedigim seylerdi. Benim, bu açiklamalarina bir yorum yapmami bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düsüncelerin. Her biten iliskiden sonra, yasanabilecek duygulardan bu anlattiklarin. Sunu söyleyebilirim ama; yasadigimiz iliskide, elimden gelen fedakarligi gösterdigime inaniyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her sey benden kaynakliyordu. Sonuç olarak, bir sekilde bu iliski yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. * Bu kadar mi yani? * Evet... Genç adam sok olmustu. Belki, daha ilimli bir yaklasim bekliyordu kizdan. Ancak, kesin ve kararli konusmustu kiz. Hiçbir umudun kalmadigina, kendini inandirmaya çalisiyordu. Vapur yanasmisti iskeleye. Tek bir kelime bile konusmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kiz, adama sarilarak "Hosçakal" dedi. Ancak adam, ayrilirken ne sarilmisti kiza, ne de bir kelime çikmisti agzindan. Bir heykel gibi duruyordu kizin karsisinda. Kiz da, bir tepki gelmeyince; hizla oradan uzaklasmayi tercih etti. Arkalarina bile bakmadan ayrildilar. Kiz, isyerine ulasti. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yaziyordu: "Hep bu karsilasmayi ve sana sigara hikayesini anlatacagim günü beklemistim. Ve o gün, gözlerimin içine bakip; söyleyeceklerine göre, hayatima bir yön çizecegime..." Genç kiz, bu mesajdan hiçbir anlam çikaramamisti. Bu mesaji düsünürken; bir mesaj daha geldi: "... kendi kendime söz vermistim. Bugün duyduklarim; beni hayal kirikligina ugratti ve ben kararimi verdim:" "Sigarayi biraktim..." |
Kaç Kırlangıç Kovaladınız ? Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık..... Tık......Tık.... Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. Hey adam!Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konuşmaya.Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte yaşayalım. Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş.Gerekçeside pek sersemceymiş: Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu? Kırlangıç mahçup olmuş.Başını önüne eğmiş.Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam!Hadi aç artık şu pencereni.Al beni içeri! Ben sana dost olurum.Hiç canını sıkmam! Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam demiş.Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.İşim gücüm var, git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri.Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım.Pişman olmazsın, seni eğlendirirm. Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın' yanlızlığını paylaşırım, demiş. BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş.Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan memnunum,demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.Düpedüz kovmuş. Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca,başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş.Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:Hay benim akılsız başım; demiş.Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir.Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama...... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış.Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki: "KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...." HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER! HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER! Dikkatli olun.... Farkında olun..... Ve bir düşünün bakalım; Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız? |
SİYAH ADAMIN GÜNLÜĞÜ Vakit denizdi. Deniz geceydi. Tik tak tik tak… zaman: asabi bir adam çığlığı. Yankısı yok.Işığın önünden geçen yüzümün hırçın karanlığıyla denizin soğuk sularında dolaşıp güneşin sıcaklığını sükunetimle yokladım. Çiçekler kan kokuyordu, inadına siyahtı günün ardındaki çetrefil ‘aydınlık’. Delip geçti alnımı yeşilin hüzzam ağırlığı. Titredim yok olurcasına ama yok oluşun deruniliğinde var olmak isteyerek titredim. Dupduruydu yalnızlığın matemi keşfedilmemiş eşkali. Gözlerimin siyahı s/aklandı o zaman. Adımı saydı adımlarım, her harf gül boğumuyla boğuldu dudağında. Geçmişe pırıltısız nazarlarla bakarak incitilmiş yanlarımı ağır yaralı şizofrenyamla avuçladım. Kanadı geçmişim geçmişliğime… kanadı gül avuçlarımda aşkın zembereğini kırarak. Nasır bağlamış tüm düşleri tepeden tırnağa varlığına soyarak sesimi uzaklaştırdım cümlelerime. Ağlayarak çoğalttım sağaltılmışlığımı. Hüzün derindi, tenimin siyahı gibi. Derinliğim acıydı. Acı; dipsiz kuyuların zifiriliğinde ellerimi yazgının mürekkebine batırarak uğuldamaktı rüzgara karşı. Ten ile tin arasında delirerek kendinden soyutlanmış bir sessizliği dinliyordu kum saatinin gövdesinden sızan uykusuzluk. Tik tak tik tak… zaman zamansızlığı boğuyordu. Kuru gürültü değildi kulaklarımı çınlatan figanlar. Çocuklar aşka ağlıyordu. Miraca tutunan melek sessizliğiyle gecenin ufku katılaştıran karanlığında ses yordamıyla yürüyerek, sol yanını dağıtarak öksüz avuntuların, sağır kente inleyerek düştüm. Sabah kıyama yakındı ama illa ki kederdi dallara tutunup silkelenen kentin ağırbaşlı duruşu. Kefen biçmek zordu yanağımda hırpalanan, miadı çağ yangınında kavrulmuş aşk güdüsüne. Zikzaklar çizerek göğün Leyla ağlayışında dikenler batırdım kalbimin kör alacalığına. Irmak gibi geçti sözcükler saçlarımın arasından. Islaklığı yamalanmıştı lal yağmura. Kaçamadım aşk zamirli kelimelerin keskinliğinden. Çift taraflı bıçak tenime değmişti bir kere. Yara iflah olmaz azatlığın esaretini bırakmıştı içime. Kalkıp yürümek vardı gözlerinin cana ziyan siyahına. Ama infazıydım koynunda karanfil saklayan gülüşünün. Kesip attım uçurumları yüzümden. Yaram şiir sancısında boğulan kıyamet kesikleri bırakarak bileklerime ağlattı ağrılarımı. Ağrılarım gün yüzü görmemişti… Tenim teneşir bahçesine vurgun. Yorgunluk aklımın kıyısında; ölüme gözlerin var… Aşkın uğultusu aklımın tüketişine başkaldırırken esmer isyanlarla düşüne yatılmamış öyküleri biriktirdim sonrası küle çıkan adımın kesikliğinde. Mabedimdi yüzün, oysa hiçbir yol kestirme değildi yüzüne; ölümden gayrı. Aşk en uzun yoldu ve kalbimdi yüzünün arkasındaki tapınakların sunaklarında kurban edilen. –aşk şimdi isyankar kendine, zamansız olsa da.- Nefesindi nefesimi cehennem aynalarının ‘ayn’ında kıran. Aynaya döndü ateş. Sırrın kimliği ‘sen’ diye bilindi. Güz yaprakları süpürürken içimin giz’lerine, dolunay sürgünü bir vakte aşka aşinalığı bilinmeyen ‘sur’ üfledim. İsrafil bu gecede gelmedi. Acıya yakın diye bakışların, kıyamet bildim kendime. GELME İSRAFİL BU GECEDE… |
Nasilsin? Iyi misin?" diye sordu annem. "Iyiyim" dedim; adettendir ya... Kisa suren telefon konusmasinin ardindan, nereden esinlendigini bilemedigim bir dusunce huzursuzluk verici bir saplanti halinde saatlerime mal oldu. Otuz yedi yasimdayim ve bu yasima kadar bir kez olsun "Mutlu musun?" diye sormamisti. Ne kadar dusunsem de animsayamadim. Eminim ki sormus olsaydi hatirlardim. "Iyi" olmakla "Mutlu" olmak arasindaki fark... Meger ne buyukmus. Tut ki uc yasinda bir cocugun var. Mesai saatlerinde ona bakabilecek bir bakici ariyorsun. Iki aday buldun. Birinci aday cok titiz. Uyku saatleri konusunda despot, yemek zamani ve dengeli beslenme konusunda ise bir uzman. Hijyen desen ondan sorulur. Ikinci bakici ise sanirim biraz zipir. Zeki bir kiza benziyor. Bebek onu daha cok sevdi. Iyi anlastilar. Hangisini tercih ederdin? Ilk bakiciyi secersen cocugun saglikli olur. Temiz bir ortamda duzenli bir hayat surer. Dengeli beslenir, zekâ gelisimine yarari olacak oyunlar oynar. Iyi olur yani. Ikinci bakicida ise usuyup hasta olabilir. Cikolata, dondurma, cips ve benzeri abur cubursa beslenme riski soz konusudur. Eve dondugunde camurlara bulanmis, kum havuzunda tepinmekten giysileri kum icinde kalmis, pacalari islak bir cocukla karsilasabilirsin. Gun boyu ciglik cigliga kahkahalar atmaktan bitkin dusmus yavrunu, halinin uzerinde uyumus kalmis bulabilirsin. Gecirdigi harika gunun gulumsemesi, uykuya teslim olmus yuzundedir; kim bilir hangi burun ustu cakilmadan armagan alnindaki cizikler ve son cikolatanin dudaginin kenarinda kalmis lekesi de... Bebek mutludur. Bir bebek soz konusu ise eminim ki cogunluk ilk bakiciyi tercih edecektir. Peki ya bu yaziyi okuyan sen...Mutlu musun? Iyi misin? Ikisi birden olabilir misin? Iyi dusun ve kendine karsi durust ol. Bu aralar annem, evlenmem konusunda uzerimdeki baskilarini artirdi. Bir yigin aday bulup karsima dikiliyor. Adaylar ona gore mukemmel. Evinin erkegi olabilecek, beni derleyip toparlayacak, hayatimi duzene sokacak erkekler. Tabii ki kisilikleri de aynen oyle. Hepsi oncelikle birer baba adayi. Es degil, yoldas degil. "Keske baba olacagimiza, oncelikle bir sevgili ve bir es olabilseydik" diyecekleri yaslarina henuz gelememisler. O geri donusu olmayan zamana... Anneme rest cektim. Mutlulugu seciyorum. Acliktan olmeyecek kadar yiyecegim. Canim istediginde uyuyacagim. Ertesi gun is yerimde uykusuzluktan geberecegim. Parasiz kaldigimda raki veya bira yerine ucuz sarap icecegim. Hayatimla ilgili hicbir plan yapmayacagim. Hafta sonlarimda ve tatillerimde sadece olmak istedigim yerde olacagim. Cocugumu ikinci bakiciya verecegim ve tekil sahis kipiyle kurdugum tum bu cumleleri cogul yapabilecek erkege elimi uzatacagim. Iktisat teorisi: Ders 1, yas 37: Sermaye belirsizliginde, gunluk kâr esasina dayali ticari yontemler gecerlilik kazanir. Omurden daha belirsiz bir sermaye var midir? Cok guzel yaaa coook) O halde: Bu gun, yarindan arttirdigimla yetinmeyecegim; yarina, bugunden arttirdigimi birakacagim. Sorumsuz oldugumu dusunenlerle musalla tasinda dalgami gececegim : "Nasilsin? Iyi misin?" "Iyiligin olcutu soruyu sorana gore degisir. Sana gore iyi degilim anne ama mutluyum." PEKI, YA SIZ? |
Geçmişin güzelliğine yürüme. 1. Hızla yürüyordu. Yağmur suyunun öbekleştiği yerlerde, suya basmadan taşlara basmaya çalışıyordu ama taşların arasından sıçrayan sular yine de paçalarını iyice ıslatmıştı. Ceketi enikonu ıslanarak sırtına yapışmış üşütüyordu. Köşe başındaki fırının önünden geçerken, burnuna mis gibi ekmek kokusu doldu. Kokunun etkisiyle karnının iyice acıktığını ve guruldadığını hissederek fırına girdi ve sıcacık bir pide alarak çıktı. Evinin bulunduğu daracık sokağa girdiğinde gözleri gayriihtiyarî sokağın sonunda ki mescidin minaresine gitti. İmam, şerefeye çıkmış ezan vaktini bekliyordu. Evinin kapısına geldi. Kapının tokmağını çaldı… Sokaktan koşar adımlarla geçen komşusunu gördü. Birbirlerine iyi iftarlar dilediler. Kapının ardından gerilerden bir terlik sesi duyuldu. Yaklaştı, yaklaştı kapı ağır ağır açıldı. Kapının ardından eşinin gözlerini gördü su perilerinin elinden su içti bir an. Eşikten içeri girdi… 2. ...elbisesinin kollarını sıyırdı, saçlarına bağladığı tülü biraz daha sıkıştırarak kaynayan çorbayı ocaktan aldı ve tezgâha koydu, hızla raftan bir örtü alarak çorba tenceresini sarıp sarmaladı. Odaya geçerek masanın üzerini sildi, tabakları dizdi… Tel dolaptan zeytin, hurma ve pekmez tabaklarını alarak masaya götürdü. O anda yan komşunun yatalak hanımını anımsadı ve küçük kızına seslendi. Bir tasa çorba doldurup gönderdi. Terlemişti… Başörtüsünün ucuyla alnındaki teri sildi. Hava enikonu kararmaya yüz tutmuştu. İftar vakti yaklaştı düşüncesiyle tencereyi eline aldı, masaya yaklaşırken kapının tokmağı vurulmaya başladı. Tencereyi masaya bıraktı… Başörtüsünü düzelterek kapıya doğru yürüdü. Kilidi çekerek kapıyı açtığında, onu sarıp sarmalayan bir çift göz gördü. Bir adım geri çekilerek eşine yol verdi. Kapıyı örttü. Eğilerek eşinin ayakkabılarını çözdü. Ayakları buz gibiydi. Terliklerini verdi. Üzerindeki ıslak ceketi sıyırdı. O an da Ezan okunmaya başladı… |
Birer birer gittiler yaşamımdan. Herbiri ayrı bir yaraydı , her biri ayrı bir yaşanmışlık, güzel ve çirkindiler, umutları, umutsuzlukları vardı, sevdaları vardı, en önemlisi insandılar , insan olmayı ve insanları seviyorlardı. Ben onları öylece seviyordum. Yanımdalarken kırıyordum onları, bazen küçük düşürüyordum , kendimi yükseltiyordum. Oysa paylaşılmışlıkların en güzelini yaşıyordum onlarla . Kurgu değildi bu, sıralı hayaller silsilesi değildi, kandı, etti , duyguydu tümüyle. Önceleri bebim için tutunacak birer daldılar, hiçliğimi eriten çokluğumdular , sonraları sevdamdılar . Sabah... Güneş penceremi tırmalıyordu artık. Ben geceden kalma mutluluklarınmı süzerek güne umutlu başlama kavgasındaydım . Yaşam sürecinin bir basamağını daha yılgın ve durağan atlamaya hazırlanıyordum. Geçmiş belleğimde dingin bir tutarlılıkla mıhlanıp kalmıştı. Bu yaşadığımız günlerin ne denli kepaze olduğunu mırıldanıyordum. İçimde acı tadı vardı ayrılıkların, yalnızlıkların .Boşluğu kucaklayan kollarımda yorgunluk ve yitikliği aynı anda yaşıyordum .Geleceği bilmiyordum ve bu beni yaralamıyor aksine kamçılıyordu . Dört elle olmasa da yaşama bağlanmamı sağlıyordu . İleriye dönük planlar yapmıyordum , dilidmde hep aynı dizeyi gezdiriyordum ; "Que sera sera" . Hoşuma gidiyordu bu. Ama kadercilik değildi benimkisi , sadece hoşuma gidiyordu. Çünkü bir bakıma doğruydu , olacak olan olurdu ve bu yabancı dildeki karşılığı içimi ısıtıyordu. Dünü artık unutup beynimin ücra bir köşesine itmenin zamanı gelmişti. Bana yararı yoktu hatırlamanın . Unutmak ; o ne büyük bahtiyarlıktı. Ve çoğu insan kendini irdelemek yerine bu büyük zenaati kullanarak mutluluğa erişiyordu. Ama benim için yine de eşidi yaşamamaktı. Evden çıktığımda kör bir vaktiydi sabahın ve körlük sanki tüm şehri sarmışcasına insanlar da yitik bir şeylercesine ararcasına , kör topal ilerilyorlardı caddelerde, birtaz sonra her biri işyerlerine, okullarına varacak ve akşama kadar yaşama ara vereceklerdi. Çünkü yazarın dediği gibi yaşam gecenin konusuydu, tek kalmanın ve içkinliğin konusuydu , gündüzün ve hengameli bir kalabalığın değil . Bu bir anlamda rahatlatıyordu insanları, işteyken sayılar ya da dosyalarla uğraşıyor , kimisi yük taşıyor, kimisi araba sürüyor ve akşama evlerine döndüklerinde rahat bir yorgunlukla uykuya dalıyorlardı ve bu ebedi istirahat provalarını habersizce yaptıktan sonra kendilerini ertesi güne aktarıyorlardı. Ben de bu yığınsal kalabalığa katılarak hızla yolumu eritmeye başladım. Kafamı hiçbir şey üstünde yoğunlaştıramıyor , sadece yürümekle yetiniyordum . Belki de bu benim mola verişimdi . Anlamsız bir rahatlıkla öylece ilerliyordum her sabah ve hergün yaptığım gibi işle ilgili ve birbiriyle ilintisiz bir sürü şeyi kafamdan hızla geçirirp sonuçta hiçbir yere varamamanın huzurunu yaşıyordum. Mola... İşe geldim artık. Rutin selamlaşmalardan sonra masama oturdum. Birkaç kişi gelip bir şeyler analttılar . Boş bir anlayışlılıkla suratlarına baktım . Ne anlattıklarını biliyordum , dinlemem de gerekmiyordu aslında ama büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi yapıyordum . Hepsi dinlenilmiş olmanın ve onaylanmanın sevinciyle ayrıldılar yanımdan , ne büyük huzurdu onaylanmak. Dosyanı çıkardım , birşeyler yazdım , rutin , sıradan hep yazılagelen şeyler .Ezberlenmiş roller gibi rahatça akıyorlardı kağıda . Değişik olaylar olmasını bekliyordum . Ufak bir renkti aradığım. Ama yaşantımız ömylesine tek renk hale gelmişti ki o renk dışındaki rtenklere şüpheyle bakmaya da alışmıştık . Siyahın bile tek tonu vardı bizim için , versiyonları değil sadece kendisi ilgilendiriyordu bizi. Bu karmaşa içerisinde daha fazla renge tahammülümüz kalmamaıştı sanki. Zaten varolan o tek renk bile yeterince korkutuyordu bizi . Daha büyük korkulara katlanamazdık , yaşantımızı diğer renklerle kirletemezdik . oysa yıllar sonra kirlenmenin güzel olduğuna dair reklamlar yapılacaktı . Etrafımı boş gözlerle süzdüm . Bir arkadaşla göz göze geldik . Yine aynı sevimil bakşlar ve baş eğmeler . Ne kadar tanıdık bir yaşamdı bu , bana aitmiş gibi . Cidden benim miydi bu yaşam ? Telefon çaldı . Bir ses evecenlikle "Doktora gidiyorum , eve geç kalacağım" dedi. Tamam bile demedim , gereksizdi çünkü . Yemek vaktine kadar öylece oturdum , birkaç imza attım , birkaç demlik çay içtim , sigaramı hiç ettim onunla birlikte . Ne iyi .... Yemekten dönünce gazete okudum . Kuponaları seyrettim . Kesmek külfet ama seyretmesi zor değil . Keşke "Kuzate" diye bir gazete çıksa ve ben kuponları öylece seyretsem . Ne haber , ne köşe yazısı , ne salya sümük duygu pazarlayıcıları, hiçbiri, bu tek renk hayatımızı kirletmese. Ama ben bunlarla avunabilecek miyim? Mutlu olmam şart mı? Gazeteleri karıştırdım. Kışırtısı beynimi zonklatıyor. Devam ettim , bir ara telefon çaldı. Sonra "Sizi arıyorlar" dediler. Büyük bir üşengeçlikle yarimdemn kalktım . Ses tanıdık ve sadece bir cümle "Gidiyorum"... Öğle vakti... Telaşla kapattım telefonu. Rengim değişmişti. Hızla çıktım işyerinden . Koşasım geldi ama yapamadım , çok istedim ama adımlarım ihanet etti bana . ( Kış , rüzgar her şeyi itekliyor. Yolda iki kişi öylece yürüyordu rüzgara aldırmadan. Üşüyorlardı ama elleri ceplerinde değil . Dar bir yola sapıp dik bir yokuşa çıktılar. Sonra bir koruluk . Şaraplarını çıkarıp sessiz çığlıklarla yudumladılar. Yanlarından birkaç kişi geçti , bakıp gülümseyerek. Sonra şişeleri bitiyor ve birisi yuvarlana yuvarlana , diğeri onu kaldırmaya uğraşarak ilerliyorlar. Sonra keskin bir soğuk , uzun bir yürüyüş ve sahne sona eriyor.) Aklımdan hep paylaşımlarımız geçti. İnatla itekliyorum onları ama gitmediler. Gitmelerini istemiyordum aslında . Bağırıyorum , duymuyorlar , yıtıyorum kaldırımları karşıma dikiliyorlar , ağlıyordum. İskeleye geldim şimdi , etrafı kolaçan ederek. Gideceğim yolu bulunca hizla ilerledim. Orada , ileirde duruyordu . Sırtı bana dönük . Adınlarımı ağırlaştırdı. , bu süreyi uzatır diye. Yavaşça yaklaşıp sırtına dokundum . Donuk gözlerle baktı. Susutuk. Yırtıcı ve korkunç bir sessizlikti bu. Sokak boyunca ilerledik , durdu. "Sana söylenecek çok şey yok dostum. Gidiyorum , çünkü bu aklayacak beni. Gidiyorum , çünkü kalırsam yoklaşacağım . Ağlamayacağım , göz yaşlarımı harcamayacağım. Son anımız salyalı sümüklü olsun istemiyorum . Biliyorsun gönlümüzde acılara daha çok yer var. İleride ellerimiz yine kavuşacak , kuvvetle sarılacağız birbirimize . O güne değin ağlamak yok , sevinçten ağlayana kadar ağlamak yok , dostum , gidiyorum." dedi . Birşey söyleyemedim , boğazımdaki çığlık taşamadı dışarı. "Öyledir , dost , öyledir." dedim. Kucaklaştık ve yönlerimiz ayrıldı , belki sonsuza dek . Ama bu incitmedi bizi . Kırgınlığımızı ve haykırışlarımızı kalbimize gömdük . Ağlamadık , çünkü ağlamak yaralayacaktı bizi. Güldük ve isyanla boyun eğdik , güpegündüz. İlk değil , son da .... Artık kayboldu gözden ve ben yıllar sonra ilk kez gözlerimden akan yaşaş şaşarak ve aydınlığımızı elimde güneşe eş tutuarak işimin yolunu tuttum . O gitti ve güçlüler hep terk edenlerdir sözü geldi aklıma , güldüm. Akşam... Körpe mutlulukları daha başta yitirmenin ve umutlarımızı kararsız sabahlara ötelemeninne denli zor olduğunu ikimiz de biliyorduk artık . Devinen bir korkaklık içinde uykulu bir sanal yaşamın kıpırdanışlarını içimize akıttık. Dün günlerin en güzeli gibi görünse de henüz yaşamadıklarımızın da mutluluklara gebe olduğunu umuyorduk. Ama kendi dünyalarımızda bunu ne denli gerçekleyebileceğimizden habersisizdik. Ve bilmek işime gelmiyordu. İkimizin de içimize sığmayan dünyalarımızı ortada bir yerelerde buluşturmayı umuyorduk . Bir bağlamda başarmıştık da bunu . Ama yine de olamamıştı . İki ayrı insandık , iki ayrı dünya . Düşlerimiz ve sevdalarımız vardı birbirine teğet , o özgürlüğü seçti ben sadece ipimi uzattım , fark buradaydı. Hayat bir sonraki ayrılığa kadar yeni bir yara açmıştı kalbimde ve zaman buna çare olacaktı , umut ediyordum. |
Bugün Farklı Bir Havadayım.Rüyamda Hayatımın Aşkını Gördüm...Kendisine Bir Türlü Açılamama Rağmen Kendisinden Cevap alamamama Rağmen Onu Çook seviyorum. Senin o Gözlerin Var ya Herşeyi Bitirdi Hani O Verdiğin Sözler... Bu Şarkı Beni 7 Bitirdi...Grup Koridor Sağolsun dinledikçe Kendimden Geçiyorum.... Hain bir gün kalkıp da onu özledim demiştim ya... işte o gün bugündür.Hayat Anlam taşıyor onu Rüyamda Görünce.Peki onu Gerçekten Görecek Olsam Ne Olur Acaba bana... Ayaklarım Birbirine dolanıyor Heryerde Onu Arıyor Gözlerim...İşte Gene Öyle Bir Gün.Kimi görsem o sanıyorum.Özlüyorum Sesini Duymasam da Kendisini...Artık Onsuz Yapamıyorum. Kendime de kızmıyor değilim hani...bana Bir Söz mü Verdi? ya da Umut mu? Verdiği Sadece Arkadaşça Sevigsiydi Ve bunu Kötüyew kullandım... Senin de Kalbin Kırdığım için özür dilerim. Sensiz Geçmiyor işte günler. Herşeyi birşeye bağlamak birşeyleri feda etmeye bağlıdır. Ben Hayatımı Sana Bağladım Hayatımı Feda Ediyorum Senin Uğruna... Birgün seni ne kadar Sevdiğimi anlayacaksın ama geç olacak. Hayat ne demektir diye sor bi kendine. Hayat Kendini Sevmektir.. Hayat Karşındakini Sevmektir... Ve Hayat Sevdiğinden kopmadan yaşamaktır... senin O Gözlerin Beni Kendimden Aldı... Seni Çooooooooooooooooooooook Seviyorum ve Özlüyorum...İstesem de Ulaşamıyorum... Sana Ulaşsam bile Seninle Yüzleşmek Korkutuyor beni.. Senin Gözlerinin içine Bakıp Seni seviyorum demek...xxxxnda bu Daha Çok Korkutuyor beni.Çükü Seninle Yüzleşince Sana Olan sevgimimn Biteceğini Düşünüyorum... En iyisi Seninle Konuşmamak ve gözlerinle konuşmamak...Seni Herzaman Uzaktan İzleyeceğim ve Kesinlikle senin olmayacağım... Şarkılar Yalan Söylüyor.Sana Olan Duygularımı Ne Güzel Sözler Ne Hikayeler Ne de Şiirler İfade Edebilir.... Sen Gönlümde Yaşadıkça Varsın Ve Sen Ulaşılmadıkça Güzelsin... Ulaşılamaman Dileğiyle... |
http://files.cjb.net/forums/templates/subSky/images/icon_minipost.gifTarih: Cmt Nis 22, 2006 9:31 pm Mesaj konusu: arkadaslar birazda ask efsanelerinden bahsedelimhttp://files.cjb.net/forums/templates/subSky/images/lang_english/icon_quote.gif okuyun ve linke tıklayın... -------------------------------------------------------------------------------- Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz...Hal böyle olunca,kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii...Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını... Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya... Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşk oyunları Yapıyorlar birbirlerine... Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda Işıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor. Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru...Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız... Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara...İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla...Kız kayığa kadar koşabiliyor... Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip salıyor okunu... Heyhat! Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip Kızla buluşuyor... Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış... Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!... |
Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti. Şoför : soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi. Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir deniz subayı idi.Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhis sonucu gerçekleştirilen bir ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla göremeyecekti.Kocası Ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine söz vermişti.Asla karısını yalnız bırakmayacak,ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti.Günler geçiyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor,çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu.Eşinin içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu.Biran önce bir şeyler yapması gerekiyordu,karısı günden güne kendi içine kapanık Dünyasında kayboluyordu.Bütün gün düşündü koca,nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye.Birden aklına eşinin eski işi geldi.Geri dönmesini isteyecekti.Ama bunu ona nasıl söyleyecekti,çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi.Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu açtı.Karısı dehşetle gözlerini açtı: Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı. Kocası ona destek olacağını,her sabah kendisinin işe bırakacağını ve akşamları iş çıkışında alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi.Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu.Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti.Çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.Her sabah eşini işe bırakıyor ve akşamları da alıyordu fedakar koca.Günler böyle ilerledi,karısı eskisinden biraz daha iyiydi.Fakat kocası daha fazlasını istiyordu,kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti.Akşam karısına: Artık işe kendin gidip gelmelisin,dedi,Kadın şaşırmıştı.Bunu asla yapamayacağını söyledi.Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı.Bunu kendiside istiyordu ama o kadar güveni yoktu. Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor,otobüse biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu.Günler günleri kovaladı, hiçbir sorun yoktu.Yine bir gün otobüse binerken, şoför: Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi. Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlamadan, neden diye sordu. Şoför: Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz subayı genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor,otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor,dedi. HERKESİN BU KADAR SEVMESİ VE SEVİLMESİ , HEPSİNDEN ÖNEMLİSİ BÖYLE BİR SEVGİYİ HAK EDECEK İNSANI BULMASI DİLEĞİYLE….. |
Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz degneği ve el yordami ile otobüse binmişti. Şöför : Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi. Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir hava subayi idi. Bundan birkaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti. Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu. Esinin bu içine kapanik,karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanik dünyasinda kayboluyordu. Bütün gün düsündü koca nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu acti. Karisi dehsetle gözlerini acti.Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi. Kocasi ona destek olacagini her sabah ise onu kendisinin birakacagini ve aksam alacagini ve ona çok güvendigini söyledi. Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu. Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kirmak istemiyordu. Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu , kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti. Aksam karisina: Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu. Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu .. Günler günleri kovaladi hiçbir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, soför : - Sizi kiskaniyorum, hanimefendi dedi. Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden , diye sordu. Soför, - Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir hava subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el salliyor , dedi." |
Mülk gibi söz de, ne senin ne benim. Cümle gibi aşk da ne senin ne benim. Söz de, aşk da, ne benim ne senin. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı nisan yağmuru ne kadar Allah'tansa, mülk gibi söz de ve aşk da O'ndan. http://www.siirparki.com/heartmini.gif "Sen" tahtına yazıcı kimi oturtsa da, beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen, hiçbir yol O'ndan özgeye çıkmıyor aslında, "gönül tahtına O'ndan özge sultan" olmuyor. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Değil mi ki her şey O'ndan, Gidecek yer yok O'ndan başka. Gelinen yer yok O'ndan başka. İnsan o ki, O'ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O'ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O'ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O'ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O'ndan başkasını sevdiğini zannedebilir: http://www.siirparki.com/heartmini.gif Bir çiçeği, bir kuşu, denizi, yağmuru, gökyüzünü, yazıyı, yazıyı yazanı, kalemi tutanı, bir yaratılmışı hasılı. Söz gelimi Leylâ Mecnun'u, Şirin Ferhâd'ı, Züleyha Yûsuf'u sevdiğini zannedebilir. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir. Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir? http://www.siirparki.com/heartmini.gif Her aşk O'na çıkar sonunda, O'ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir. http://www.siirparki.com/heartmini.gif Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O'ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O'ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret ." Nazan BEKİROĞLU |
Kumsaldaki ayak izlerinde hece hece, çizgi çizgi keder okunurdu. Martılar kayalıklara inip kalkardı. Dalgalar insanoğlunun gözyaşlarına tanıktı asırlar boyu. ...Ve ansızın biraz hüzzam sevdaların kederiyle, biraz hasretle suyun üstünde küçük beyaz taşlar sektirirdi sahildeki kemancı. Dolaşırdı kıyıda. Deniz kabukları toplar, bu kabukları özenle sakladığı küçük çakıl taşlarının bulunduğu çantaya koyardı. Taşlarını tek tek alır eline, usulca okşar ve yine o matemli kemanına sarılırdı. Her akşam aynı saatlerde gelirdi kemancı sahildeki parka....Ve her akşam bir önceki güne inat çok daha kasvetli olurdu gözlerindeki keder. Kemancı her akşam yorgun sırtında o taşları taşır. Kemancı her akşam sessizce anılara gülümser....Ve kimse bilmez kemancının kederini. Kimse görmemiştir, duymamıştır bugüne dek tek kelime söylediğini... İşte, sevgili okuyucum, hikayemiz bu kemancıyla başladı. Sahildeki parkta onunla dost olabilen tek insan beş-altı yaşlarındaki küçücük bir kız çocuğuydu. Bir gün kemancı, küçük kızı sahilde ağlarken buldu. Yufka yüreği dayanamadı, ilk kez biriyle konuştu. Fakat ne yapsa kızın gözyaşlarını bir türlü durduramadı....her akşamki gibi taşları sektirmeye başladı suyun üstünde. Derken küçük kız kemancıya yaklaştı ve böylece taşlar, kemancı ve küçük kız her akşam buluştular o parkta. Küçük kızın en çok merak ettiği şey yaşlı adamın sırtındaki çantada taşıdığı taşlardı elbette. Adamcağız o taşları ne diye kendine yük ederdi ki... Pul ya da peçete koleksiyonu yapmak dururken, kemancı neden taşları toplardı? Kemancı Amca, dedi küçük kız. ‘ Sen bu taşları neden böyle çok seviyo’sun?’ ‘Ben küçükken, dedi adam, senin yaşlarındayken okula taşlı bir patikadan geçerek giderdim. Her sabah o yoldan geçer ve okul çıkışlarında o yola dökerdim çocukluğumun gözyaşlarını. Benim ağlayışlarımı kimseler bilmezdi o patikadan başka.Pek fazla arkadaşım olmadığı için taşlarla oynardım. Hüzünlerimi, sevinçlerimi taşlara anlatırdım.Taşlar sözümü hiç bölmeden dinlerdi beni, taşlar sırrımı saklardı. İşte o günlerde başladı taşlara ilgim. Yoldan geçerken farklı renklerde ve şekillerde taşlara rastladım. Kim bilir daha kaç kişinin öyküsünü dinlediler benim oyun arkadaşlarım...Nice insan geldi geçti o patikadan... Taşlar hep oradaydılar ve hep sessizce tarihe tanıklık ettiler. Bir kemancı kemanını dost bilir, hiç ayırmaz yanından. Benim ilk dostum taşlar, ikincisi kemandır. Taşlarımı da kemanım gibi daima yanımda taşırım. Bilir misin, hiçbir taş bir diğerine benzemez küçüğüm. Her taşın kendi yüzü, kendi görünümü vardır. Her taş aslında kendi başına sır dolu bir yalnızlıktır. Ben farklı taşlar buldukça onlardan bu sırları dinlerim. Toprağın üstünde durup da gözyüzünü seyre dalarken işittiklerini anlatırlar bana....Ve ben taşları işte bu yüzden severim.’ -‘Fakat, dedi küçük kız, taşlar nasıl oluyor da konuşuyorlar seninle. Ben taşların konuştuğunu hiç duymadım.’ -‘Dinlemesini bilirsen, küçüğüm, tabiattaki her şey sana bir şeyler anlatır. Dinlemesini bilirsen ancak....’ ............ Bana sahildeki kemancıdan o taşlar ve taşların öyküleri kaldı. Taşları sevdikçe ben, o dingin sessizlikte dinlemeyi öğrendim ve o gizemli taşlar gibi dostlarımın sırlarını saklamayı.. O sırları kendimle birlikte mezara götürmeyi...Elime aldığım taşa baktıkça, ilkokul yıllarındaki arkadaşlıklarımı, benim için bu taşlar gibi benzersiz olan dostlarımı anımsadım hep. Suyun üstünde taşlar sektirirken kemancının bana, yani tek dostu olan o küçük kıza anlattığı masalları dinledim yeniden ve yeniden. Nerede bir taş görsem taşın öyküsünü öğrendim, yüzünün ayrıntılarını ezberledim ve o yeni taşları da eski bir dost bildim. Kemancıdan geriye işte bu kaldı. Kemancı ölmedi, o taşlar gibi hep hoş bir anıyla yaşadı. Koleksiyonu benden sonra başka çocuklara emanet edilmek üzere bende kaldı. Taşlar benim için cinayetlerin gizli ipuçları, mutlulukların gizli yansımalarıydı. Hayatın kimselerce bilinmez sırları, tarihin tanıklarıydı... Sıradanlığın içindeki başkalıktı...Ve kemancının hatırasıydı. Taşlar benim için başka çocuklara verilecek en güzel armağandı. Ya sizin için? Sahi siz hiçbir taşı dinlediniz mi? Hiç, bir taş gibi dostlarınızın sırlarını sonsuza dek saklamayı başarabildiniz mi? Siz taşları sevdiniz mi? |
Aynadaki İz camla sırrın birbirini sırtlayan yüzünde, küçük bir el dokusu olarak göründü. duvarın büyük kısmını kaplayan aynanın yabancısı, düşüncenin düşünceyi süzmesi sonucu oraya yerleş(tiril)mişti. bu var olmaktan öte yalnızlık duygusunun içine düşmek, belki de bir yerden bir giden yüzün yorgunluğuydu. takibi güç bir zamanın içinde ve her bakıldığında değişen bir görüntüde yaşamanın güçlüğünde olmak....zaten hayalin nerede gerçeği, gerçeğin de nerede hayali örttüğünü kimse bilemezdi. belki sevinçle konmuştu belki donmakta olan nabzın atışıydı. düşte uçup kaybolduğu tek yerin burası olduğu kesindi.. her sabah kendi yansımasını gördüğü yerde bir başka ize tanık olmasını yadırgamıştı. aynada ki el izini sildi! ertesi gün ve sonraki günler silmekle baş olmayan bir direnmeyle karşı karşıya olduğunu anladı. anlatılmak istenen “şey”ler vardı. ayna direndikçe, tekrarlanan ama her gün farklı bir şekilde direnen izlere artık dokunmuyordu. önce tek parmak, ertesi gün sıkılmış bir yumruk sonra beş parmağın birden dokunuşu. zor bir şifrenin çözümü gibi aynaya bırakılan düğümdü. bir süre böyle geçti. aynada bakılacak yer kalmayıncaya kadar birikmişti izler. zaman hangi zamanı gösteriyordu? geri dönse bu güne dönemeyeceğinden korktu. şöyle geniş bir açıdan bakınca her izin bir dili olduğunu fark etti. şimdi izleri düzenli bir sıraya koymak gerekiyordu. sabırla notlar almaya başladı. ilk gün anlamsız gelen sözlerin daha sonra ki günlerde anlamını yakalıyordu. elinde somut veriler vardı. çözümün düğümü artık son izlerdeydi. gece gözüne uyku girmedi.sabahların ilk ışıkları dünyaya yerleşirken, aynaya koştu.izler silinmişti.ellerini aynada gezdirmeye başladı.söndü göğün kandili, karardı oda, parçalandı ayna zamanın avucunda. parmaklarından sızan kan defterine damlıyordu…yazı karışmıştı. oracığa çöktü. başı dizlerinin arasına düştü, avuçladı yüzünü. dirseklerini dizlerine dayadı. kafası karışmıştı.öylece bekledi.. kaybolan “şey”in dönüşüme uğramasıydı. yüzünü yıkarken gözyaşlarının yanaklarındaki tuzlu kuruluğunu, avucundaki kanı hissetti. ağlamış mıydı? |
http://ozel.balca.net/resima/jpg/hikaye10074.jpg Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar. Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir. Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan, bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem. Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi. Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum. Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik topa ayıracak paramız olmadığını söyledi." Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik' kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu. Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım. Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu. Yavaşça yanına sokuldum. Onu konuşturmak için babasından bahis açtım: "Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın? Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum. Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve: "Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik babamla oynayamayacağım!" dedi. Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü. Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim. "Neden bayramlık elbiselerini giydin? Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun." Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren, ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi. Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu: "Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum. Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim." |
bazı geceler.. Bazı geceler bir sancıyla kıvranır durur,ruhum.. Sessiz mi sessiz bir gecedir.. içinde konuşan sese tıkarsın kulağını,nafile! konuştukça konuşur.. O da yalnızdır. Sıcak ve içten bir sohbet için kendini parçalar durur.. Susturabildiysen ne ala..Susturamadıysan sürüp gider bu sessizlik(!). Ruhumda boş bir salıncak sallanır durur.. Arada bir bu sessizliğe pusu kuranlar da olur..Uzaklarda boğazını parçalarca havlıyan ve her hav-ından sonra -bana acı,bana acı- diye inleyen bir köpeğin yalnızlığı vurur ruhunu.. -Acımıyorum sana-diyemezsin Biri kuyruğuna mı basmış,yoldan geçen bir araba sol bacağını mı ezmiş.. her kim ne yapmışsa bu çığlığı duysun istersin.. Arada bir susar köpek..duvardaki saat bozar sessizliği.. akrebi ruhunu sokar sanki.. gidilecek bir işin vardır belki..yetişeceğin bir tren belki de.. uyumalısındır.. tik tak tik tak. sesleri ruhuna bir balyoz gibi iner durur.. her tik-tak-ta.zamanın aleyhine işlediği gerçeği içine saplanır durur.. geçmişin keşkeleri koşuşur bir çırpıda yastığına.. tik-tak ve keşke ne kadar da benziyor birbirine.. kimi zaman korkarsın seni bekleyen yarınlarda saklı karanlıktan.. geleceğin ormanında dolaşırken hangi vahşi mahlukun ne yandan çıkıp seni ısıracağı beynini kemirip durur.. Böyle zamanlarda yapılabilecek en iyi davranış gözlerini kapayıp mütevekkil bir edayla karanlığın üzerine üzerine yürümektir..o vahşi mahlukatla içinizdeki sesin kurduğu diyalog çok önemlidir burda.bu diyalog sizi ya apaydın bir selamete ya da içinden çıkılmaz adı çıldırış olan bir labirente taşır.. köpek susmuşsa bilin ki ona acıyıp yarasını saran ya da -zavallı köpek çok acıkmışsın sen-deyip dolabındaki dana budundan kopardığı bir parçayı önüne atan bir iyilik babasına rastladığından değildir,emin olun..emin olun ki köpek;artık bağıacak bir sesi kalmadığından oracığa yığılıp kalmış ihtimal ölmüştür de belki Saatin tik-tak melodisi eşliğinde söylediğiniz keşke şarkısı son nakarata vardığında yeni bir sürprizle karşılaşma olasığı her zaman saklıdır.. Bu sürprizi siz seçin..ya dıllop!---dıllop! diye damlayan bir çeşme ya da vız!---vızz!--vızzz'diye uçan kahrolası bir sivrisinektir..boşuna kahretmeyin.. elinize aldığınız her sineksavar yeni bir haşerenin gizli bir geçit bulup odanıza girmesine mani olamayacaktır..boşverip başını yeniden koyarsın yastığa.. başını etrafında dönen her vızıltı ruhunu sokan bir ızdıraptır artık.. kimi gençlik acıları..kimi aldanışlarınız kimi kotasından bir türlü sıyrılamadığınız alışkanlıklarınız. belki bir sıla hasreti,belki düşünü kurduğunuz bir sevgili özlemi..ruhunuzu sokar da durur.. çeşmeden damlayan hiçbir damla,su serpmez içinizdeki bu yangınlara.. alabildiğine büyür bu yangın ve kuşatır her yerinizi.. azar durur içinizdeki hicran yaraları,özgürlük tutkuları ya da bir vuslat özlemi.. keşke-ler neden niçin ne zaman-lı sorular... şimdi gündoğuyor burda ..nazlı mı nazlı karşı tepelerden.. dağılır karanlık kuşları.. başlar hayatın o coşkulu şarkısını söylemeye sabah bülbülleri.. ne güzel bir gün ne güzel bir sabah.. birbir çözülmüştür artık içindeki kördüğümleri.. artık hoş ve ferah bir sabaha gülümsemenin vaktidir.. hatta at yorganı bir kenara..çıkıp yürü deniz kıyısında ötüşen martıların coşkusuna katıl.. ve doğan günü ilk sen selamla... |
Albat Dağı Ejderhası Eteğinde Ortanca Çeşme'nin bulunduğu Albat Dağı'ndan, bir ejderha çıkmış. Bu çeşmeye kimseyi yaklaştırmayarak, insanları susuz bırakmış. İnsanların çaresizliği karşısında, şehrin beyi eline iki yanı keskin bir kılıç alarak, bu ejderhayı öldürmeye gitmiş. Bey kılıcını iki eliyle ve enine tutmuş. Ejderha burnundan alevler saçarak, derin soluklarla beyi içine çekip yutmuş. Beyin elinde enine tuttuğu, iki tarafı da kesici kılıç, ejderhayı ağzından, kuyruğuna kadar ikiye parçalayıp öldürmüş. Bey konağına dönünce, bahçesindeki havuzu sütle doldurtup, hemen soyunarak içine girmiş. Havuzdaki süt ejderhanın, beye bulaşan zehiri nedeniyle bir anda kesilip, çökelekleşmiş. Bey, süt kesilmeyene kadar, bu süt banyosunu sürdürerek, ejderhanın zehirinden arınmış. |
Narkissos Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu aşka karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. |
Yaşlı Kadın İle Meşe Ağacı Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu. Kuraklığın kırk üçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı. Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi: Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan? Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti: Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek Zahmet etmenize gerek yok... dedi. İki üç adımlık yolum kaldı. Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı. Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben? Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü: Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım dedi. Nişanlım, parmağıma nişan yüzüğünü bu ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz? Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak Bırakın ağacımı diye bağırdı. Dokunmayın benim ağacıma... İşçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadını saygıyla selamladı: Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi dedi. Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.Yaşlı kadının gözleri, su tankerinin üzerinde yazılı olan “Greenfield Fidanlığı adına takıldı.Fakat ben sizi çağırmadım ki? dedi. Kim gönderdi sizi buraya? Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi: “Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim dedi. Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı. |
IKI CUMLENIN GIZEMI Nerde ve nasil karsilastigimiz ve sevismelere nasil dolu dizgin basladigimiz konusu, bedeninden alevler fiskiran bu kadinin tek bir cumlesiyle butun onemini kaybetmisti. Oysa ilk anda aklimda kalabalik bir eglencenin en orta yerinde arzuyu kendine katik etmis isil isil yanan iki gozun cekiciligi vardi, kadina yaklasan adimlarima cesaret verirken. Soyledigi ilk cumleden sonra sordugum soruya verdigi o cevap olmasa, belki de bir zaman sonra aklimda sehvetin en tatli gostergesi iki diri gogus kalacakti, belki o duzgun bacaklari bir de… Ruhum bu iki cumlenin cok tanidik anlaminda, ama hic bilinmedik etkisinde calkalaniyordu. Bir baska kadinin kollarinda bu diri gogusler,sehvetten yanan bu beden kalmayacakti artik, eminim. Emin oldugum baska bir sey daha vardi ama; baska bir kadinin kollarinda ve belki bir cocugu oksarken, bir dostla sohbette, vefasizligimla incittigim annemin yanina kosarken de bu iki cumlelik dev diyalog artik butun davranislarima etkisini gosterecekti. Hersey cok bilindik bir sekilde baslamisti oysa. Bir kadinin bir erkegin etrafinda olusan ilgi odagini kirip kendisine cekme ozeni, bir erkegin gozleri isil isil kendine guvenen bir kadinin vucuduna,evet sadece vucuduna sahip olma arzusu dolaniyordu iki insanin arasinda. Bir kadinin beklentisi; belki herkesten cekip aldigi bir erkege sahip olmanin yaninda atesli bir sevisme, bir erkegin beklentisi; bu isil isil yanan gozlerin bunca erkek arasinda onu secmesinden dolayi olusan gurur ve atesli bir sevismeydi… Oysa iki dev cumle butun bu beklentilerin cok otesine tasimisti erkegin ruhunu. Yasamin icinde unutulmus nice lezzetler gibi, bu kadinin yureginden gelen bu iki cumleye sigdirilmis ozlemlerin ve duygularin varligi cikip gelmisti erkegin onune. Kayip bir uygarligin ya da kayip bir kitanin gizeminin cozulmesi ile olusan aydinlanma simdi bir erkegin ruhunda baslamisti. Sehvetliydik evet, ustelik ozlemlerimiz boyumuzu asiyordu artik. Belki bu yuzden acele ediyorduk. Acele edip dindirmeye calisigimiz acligimizi, ozlemlerimizi bizi ele gecirecek ve bize hukmedecek kadar , bizi korkuyla besleyecek kadar buyutuyorduk. Aci olan; dolu dolu yasadigimizi sandigimiz anda, icimizde var oldugunu hissedip bir turlu anlamlandiramadigimiz bunca boslugun, eksikligin, gec kalmisligin kokeninde butun bunlara sebap olan O` esas` olani yasayamiyorduk. O ` esas` bu kadinin iki cumlesinde olabilecek en tanrisal etkiyle ozetleniyordu. Yazinca bildigimiz, konusurken,okurken bildigimiz, hatta ogrenirken ve ogretirken bildigimiz bu basit bilgelik yasarken en cok unuttugumuz sey oluyordu. Belki korktugumuz icin, belki bunun emek istedigini bildigimiz icin ve biz artik para kazanirken, yasamaya calisirken ve hatta sevisirken cok yoruldugumuz icin bunu bilmeye korkuyor,bu yasanmayan duygular, bu yasatilmayan duygular, bunca dolu dolu yasadigimizi sandigimiz yasam icinde bizi mutsuzlukla, ne aradigimizi bilmememizlikle karsi karsiya birakiyordu. Daha once hic tanimadigim, vucudundan, disiliginden sevismeye ozleminden kendime zevkler cikartacagimi dusunerek sevistigim kadin, belki de o da soylerken bildigi ama yasarken unuttugu o buyulu bilgeliyi fisildamis, ruhumu binlerce orgazmin en ust tepesine cikarip oturtmustu. Oysa her dost sohbetinde en cok konusulan, bir yazarin, bir sairin en cok isledigi; bir okurun; bir romanda,bir siirde en cok asina oldugu ve ustelik varligi en cok aranan olguydu bu. Siradan konusmalar icinde gectiginde bu etkiyi asla yaratamayacak olan bu bilgelik yasanmisligin tesiri reddedilmeyecek sahitligi ve mutlakiyetinde uyandirmisti beni. Kadinin yuzunu coktan unutmustum. o, isil isil yanan gozlerini de. Simdi o gozlerin icinde bana bakan ve daha da cok yakan iki cumle duruyordu. Bana her bakisinda yasamin kucuk bir ozeti sarmaliyordu usumu, ruhumu… - `Bana sarildigin icin tesekkur ederim` demisti kadin. - ` Neden?` diyebilmistim saskinlikla. - ` Sevgini ve sefkatini sevismelerimize kattigin icin. Sevismelerini degil, ama seni hic unutmayacagim.` demisti en son. Birbirimiz icin isimsiz birer kahramandik. Isimlerimizi sormak hic aklimiza gelmemisti. |
Umudun Rüyası Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. Muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır, sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayat yaşamaya benzer. Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kim bilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafı. Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi. Yalnız başına yaşamak için verilen mücadele yorucu ve zor bir yarış gibiydi. Hem de hiç tecrübesi olmadan başlamak zorundaydı bu yarışa. Hayat hiç de kolay değildi. Artık kararlarını yalnız başına verebilecek biri olmak zorundaydı. Hayatını yönlendirebilecek biri. Çocuk da olsa sorumluluklarını yüklenebilecek biri olmalıydı. Unutmamalıydı bir de annesinin olduğunu. İki gözü iki çeşme, her gün dövülen, sövülen, hor görülen ama çaresiz, tüm bunlara katlanmak zorunda kalan ve seninle gurur duymasını isteyen bir oğul olmalısın. Bu yüzden bundan sonra ne yapacağına karar vermen ve ona göre davranman lazım. Şartlar ne kadar ağır, acımasız olursa olsun hem çalışıp hem okuması lazımdı. Suçlu kendisi mi, kaderi mi, tanrısı mı, onu doğuran mı, bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri birbirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünyada yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de birbirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama gerçekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umut’un durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu. ‘’Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, Umut’ların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya ant içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun’’. Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, her şeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an’larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut’tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı. Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umut’u istemeyince Umut da İstanbul’da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne – baba, dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı. Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti. Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan’dan İstanbul’a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı… Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime naz edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, “dedeciğim” diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilin ki boğulmaktadır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlik, güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu… Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesinin de çok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir, dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahzunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna… Bahar gelmişti. Her yer yeşillikler içindeydi. Daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini ve inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi... Ölmeden önce dedesinin neden ona yaşlı gözlerle sıkı sıkı sarılıp derin derin ah çektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. En son okuldan gelip gülümseyerek dedesinin boynuna sarılıp öptüğünde, yaşlı dedesinin nefes almakta zorlandığını görmüştü. Öleceğini biliyordu yaşlı adam ama bunu Umut’a anlatmaya, açıklamaya nasıl başlayacağına karar verememişti. Onu üzmeden anlatmak kolay olmayacaktı. Şimdi her zamankinden daha çok çaresiz, dayanaksız hissediyordu kendini yaşlı adam. Yutkunup boğazını temizlerken boğazı düğümlenmiş, dudakları titremeye başlamış ve gözlerinde iki damla yaş süzülmüştü. Ellerini Umut’a uzatıp ona sevgi ve şefkatle sarılmıştı gücünün yettiğince... Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ‘’Bütün çocuklar evine dönüyor’’ diye düşündü. Sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde; içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gittikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu. Her akşam buğulu çocuk gözlerine bin bir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalıydı, dolu dizgin umutlar fışkırmalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkça ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız ve yalnız... Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu. Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonra da okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı… Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi Umut. Konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi. Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağından kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.Dışarıdan insan konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı. Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri. Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı Umut. O gün de topladığı çiçekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi. Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka olmasını; dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri. Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki selvilere bakmıştı. Orada artık dedesi de yapayalnız ve kimsesizdi. Öğle güneşi selvi ağaçlarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. Rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı. Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tat veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.Tam uykuya dalacaktı ki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi. Yorgundu, uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğuna da. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, bin bir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla… Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirdiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı; kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına. Ve uçtu hayallerine doğru bin bir yeni umutla. Gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ‘ merhaba’ dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı. İleriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı; bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa. Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu, gücü tükendi tükenecekti ama pes etmiyordu. Göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burada da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yine de kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendisini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı. Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yine de, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı. Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı. Bu, herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut. Tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hissetti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu; hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı. Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı Umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye doğru uzattı, gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu. Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar… Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle… Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru… Sahi kaç yaşındaydı umut Gökyüzü kaç yaşında Toprak kaç yaşında Özlemi kaç yaşında Ya gözlerindeki parıltılar Yüreğindeki çırpınışlar Sahi umut kaç yaşındaydı Yaşam kaç yaşındaydı Ölüm kaç yaşında |
TurnaSemahı Dünya ve Anadolu Kültüründe Turnalar (inceleme) Anadolu’da yaygın bir inanışa göre turnalar uğur,bereket,mutluluk ve refahın simgesi olan kutsal hayvanlar sayıldığı gibi, saflığın, temizliğin,dürüstlüğün, vefanın, sadakatın, sabrın, sevginin, onurun, özgürlüğün de simgesidirler. Bu nedenle insanlar genelde onlara ilişmez, yuvalarını bozmaz ve de kanını dökmez. Anadolu’da turna avlandığı taktirde avcısına felaketler getireceğinin inancı yaygındır ya da turnaların konduğu tarlaya bereket getirdiğine inanılır. Turnalar güzellikleriyle binlerce yıldır baş tacı edilmiş. Mısır mezarlarında, Rus şarkılarında, Amerikan yerlilerinin totemlerinde, Avustralya yerli danslarında, Yunan ve Roma mitlerinden tutunda hemen hemen her kültürde karşımıza çıkıyor. Turna Kuşu, Orta Asya dan Japonya ya oradan da Kore ye kadar geniş bir kuşakta ve yine Asya’nın pek çok bölgesinde turnalar mutluluğun, şansın, uzun yaşamın ve barışın simgesi olarak kutsal kabul edilmektedir. Japonya’dan tutunda dünyada bir çok ülkenin halk kültüründe kuş türleri içerisinde en kutsal sayılan güvercini ve turnayı sayabiliriz. Göklerin özgürlük sevdalıları olarak bilinen turna kuşlarının, özgürlük, huzur ve barışı temsil ettiği varsayılmış ve ona kutsal bir kimlik de yüklenmiştir. Geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerde yer edinmiş olarak karşımıza çıkan turnayı, Anadolu insanı inancında, şiirinde, türküsünde, giyiminde, kuşamında, halısında, kiliminde, oyasında, eşiğinde, beşiğinde, velhasıl her eşyasında motif olarak kullanmıştır. İsim olarak da epey yaygındır Anadoluda, hatta ünlü ama bir bayan ozanımızın ismi “Şah Turna’dır. Uğur getirmesi için gelinlerin başına turna teli (tüyü) takılır. Aynı zamanda genç kızların güzelliğini anlatmak için bir simge olarak da kullanılıyor. Onların simgesel görüntüleri içerisinde, birçok imgesel anlam da ortaya çıkmaktadır. Bu imgelerin her birinin ayrı ayrı çözümlenmesi ile turnaların Anadolu kültürü içerisindeki somut değerleri daha da anlaşılmış olur. Bazı söylencelere göre, turnalar tek eşlidir ve bazen yüz yıla kadar yaşadıkları söylenen turnalar eğer eşleri ölürse bir daha asla eşleşmezler. Turnalar, sevgide bağlılık, dostlukta sebat ve sadâkat mânasına târif edebileceğimiz vefanın en güzel örneklerini teşkil ve temsil ederler. Ayrıca dikkate değer bir diğer bilgiye göre de turnalar, yaşlanan ana ve babalarının da geçimlerini temin ederler. Turnalar, çiftler halinde yaşarlar ve tek eşli bir hayat sürerler. Yuvalarını diğerlerinden ayırırlar. Gururlarına düşkün, son derece sade bir hayat tarzını tercih ederek yaşarlar. Eğer bir avcı turnaları vurur ve çiftlerden biri ölürse, geride kalan turna yaşamaya devam etmez ölümü seçer ve gidip kendini suya bırakır. Turnalar, avcılardan çok korkarlar. Bu yüzden hep tedirgindirler. Bir zamanlar turnaları vurmamaları için avcıları uyardığım için beni de tehtit etmişlerdi. Avcılar çoğunlukla spor yada zevk için avlandığını söylerler... Aynı zamanda turna, Alevilik ve Bektaşilik kültüründe de çok önemlidir. Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılan iki kuştur. Bu kuş, Alevî-Bektaşi folklorunda da önemli bir rol oynar ve Hz. Ali yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi, turnaya ve Hacı Bektaşı Veli de güvercin donuna dönüşebilmektedir. Cem ayinlerinin önemli bir unsuru olan semahlardaki hareketlerin her birinin ayrı ve özel bir anlamı bulunmaktadır. Turna Semahı ise, turnanın uçuşunu çağrıştırır. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönen, döndükçe yükselen canlar Hakla buluşurlar. Turna semahı, bu buluşmayı anlatır. Sesi Ali ye benzetilen turna, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye göç ederken, Anadolu insanından selam götürür, onlardan da selam getirir. Alevi-Bektaşi geleneğinde ilâhi aşkla yola giden iman-ikrar sahibi canları, turna katarı âyîn-i cemi temsil eder. Cem âyini sırasında okunan nefeslerin en ünlülerinden biri ‘turna semahı’dır. Renklerine hâkim olan gri ve kül rengi, turna sürüsünün gök yüzüne yükselen bir dumana benzetilmesine zemin hazırlamıştır. Turna kuşunun, Alevi edebiyatında da özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur. “Yemen ellerinden beri gelirken Turnalar Ali’mi görmediniz mi? Havanın yüzünde semah dönerken Turnalar Ali’mi görmediniz mi?” .... Erzurum yöresine ait sıra barlarından dördüncü barın adı da “Turna Barı”dır. Turna Barında biri kadın, diğeri erkek olmak üzere iki oyuncu, bir çift turnayı temsil ederler. Oyunda ara sıra ötüşme taklitleri yapılır. İki oyuncunun birbirleri etrafında dönmeleriyle oyuna başlanır. Erkek oyuncu dişiyi aldatarak diz üstü yere çöktürür. Etrafında üç devir yaptıktan sonra sırtına çıkıp oynar. Sonra da yine erkek tarafından kaldırılır ve oyun biter. Turna barı, düğünlerde Erzurum kadınlarınca da oynana gelmiştir. Oyunda turnanın hareketlerini taklit eden figürler vardır. Barın belirli bir yerinde erkek dişiyi çökmeye mecbur edince, seyircilerden biri dişinin önünde fındık, badem gibi şeyler koymayı unutmaz. Dişi, turna, bunları kuşun hareketlerini taklit ederek yer ve erkeği gözüyle takip ederek ötmeye başlar. Erkek turna dişinin sırtına çıkarken kanatlarını çırpar. Bunun asıl mânasını çözmek güç değildir. Bölgenin en uzun ömürlü barlarından olduğu, Asya da da çeşitlerinin bulunmasıyla sabittir. Turna sadece Anadolu kültüründe değil, Japon kültüründe de önemli bir simge olarak yer almaktadır. 1950 nin ortalarına doğru, 1945’te, Hiroşima’daki evlerinin yaklaşık 1 mil uzağına atom bombası atıldığında iki yaşında bir bebek olan Sadako Sasaki, 12 yaşına kadar normal bir yaşam sürer. Doktorlar, hastalığına “atom bombası hastalığı” adı verilen kan kanseri teşhisini koyduklarında; uzun bir yaşamı, ümidi, iyi şansı ve mutluluğu temsil eden turnaların efsanesi yeniden yazılacaktır. “Kağıttan Bin Turna Kuşu” efsanesine göre, hasta birisi eğer bin adet kâğıttan turnayı katlarsa, tanrılar bu kişinin dileğini yerine getirecek ve onu sağlığına kavuşturacaktır. Bunun üzerine Sadako, hastalığını büyük bir cesaretle karşılayıp, kağıt turnaları katlama işine koyulur. Sadako, turnalar için şöyle der: “Kanatlarınıza huzur yazacağım; böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.” Ancak küçük Japon kızının bin adet turnayı katlamaya gücü yetmez. Sadako, 25 Ekim 1955 günü 644 kâğıttan turnayı 645’inci turnaya tamamlayamadan hayata gözlerini yumar. Arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömerler. O günden bu yana turna kuşu, barışın ve nükleer silahsızlanmanın uluslararası sembolü olur. Sadako’yu tasvir eden bir anıt, Hiroşima’daki Barış Parkı’na dikilir. Bugün, dünyada acı çeken çocukların ortak duygusunu yansıtan turnalar, “Bu bizim çığlığımız, bu bizim duamız: Dünyada barış” yazılı anıta gönderilmeye devam ediyor. Her sene Ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroshima ya gönderilir. ...... Anadolu Türk halk edebiyatında "turna" motifini açıklayabilmek için bu motife kaynak vazifesi gören kuş hakkında kısa bir bilgi vermeye çalışacağım. Dünyadaki 15 tür turnadan ikisi; turna ve telli turna Türkiye’de düzenli olarak görülür. Turnanın boyu 110 – 120 cm’yi buluyor. Türk halk edebiyatında özelikle Anadoluda eski, yeni bütün lehçe ve ağızlarda "turna/durna" kelimesi ile adlandırılan kuş, leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak, duru güzel gözlü göçmen bir su kuşudur. Turnanın başının arka tarafında geriye doğru sarkan bir zülfü vardır. Tepesi, kanatlarının ucu, boynunun bir bölümü kara renktedir. Kanatlarında göz alıcı, mâvi, kırmızı ve yeşil tüyler vardır. Genellikle step gibi kurak ovalarda, özellikle nehir vâdilerinde, göllerde ve bataklık yerlerde görülen sıcak ülkeler kuşu turna, iki yumurta yumurtlar. Bu yumurtalar mâvimsi, çilli, karışık renktedir. Eşler, kuluçka zamanı yuvayı nöbetleşe beklerler ve yuvaya yaklaşan yabancıya saldırırlar Bilindiği üzere sanatta tabiat unsurlarının, hayvanların ve kuşların birer sembol olarak kullanılması Totemizm ve Şamanizm gibi inançların canlı görüldüğü eski devirlere kadar gitmektedir. Bu unsur veya sembollerin bâzıları az çok içerik değiştirerek birer motif ve konu olarak zamanımıza kadar gelmiştir. At, boğa, kurt, geyik, koyun gibi hayvanlarla bülbül, güvercin, leylek gibi kuşlar, gül, lâle, menekşe nev’inden çiçeklerin şairlere ilham verdiğini gösteren bir hayli kaynak mevcut. Bu canlı varlıklar arasında özellilke turnanın kutsal bir yeri vardır. .......... Turnalar kimi zaman coşkunun, kimi zaman hüznün, bazen de mutluluğun habercisi olmuşlardır. Birçok halk şiirinde, özellikle halk türkülerinde duyguların anlatımında turnayı aracı olarak görürüz. Turnanın türkülerde bu kadar geniş yer almasında, onun Anadoluda halk tarafından çok sevilmesi etkili olmuştur sanırım... Turnalar güzellik, aşk ve vefa duygusunu taşırlar göçtükleri her yere. Turnalar bilir göçmenliğin zor iş olduğunu. Bu yüzdendirki yerleştikleri her çevreye buruk şiirsel bir duygu ve anlam saçarlar. İlk gençlik yıllarımda yazdığım, söz ve müziği bana ait olan bir Turna türküsü ile yazımı noktalıyorum... Al Gönlümü Götür Turnam kuş mu uçar bu kaleden haber yok gözü eladan kurtar beni bu beladan al gönlümü götür turnam bu dağları elem sardı gelen aldı giden çaldı deli gönlüm garip kaldı elden ele götür turnam bülbülün avazı için dostluğun niyazı için Çağlari’nin sazı için al gönlümü götür turnam Gahi gündüz gahi gece duygu dolu bir gönülce şiir şiir hece hece sevdiğime götür turnam aylar gelip yıllar geçti diyar diyar yollar geçti hak yolunda kullar geçti al ömrümü götür turnam sevda uçsun kanatlansın herkes seni aşık sansın al gönlümü sende kalsın elden ele götür turnam bülbüllerin ahı için gecenin sabahı için dostlukların şahı için Alda götür burdan turnam Can’ı canana kul eden Yakıp yakıpta kül eden kurtar beni bu çileden al gönlümü götür turnam |
İsimsiz Melek Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti. Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi.. Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı. Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi.. Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi.. Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu.. Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?.. İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti.. |
Hüzünbahçe “Bir bahar günü görmüştüm” dedi genç kadın. Ayaklarının arasında dolanan, küçük bir çocuk şımarıklığındaki kediyi kucağına aldığında. Şimdi uzun bir zaman diliminde parçaları birleştirilen, sonbahar yağmurlarıyla demlenen bahçe loşluğunda. Her yer yaban otlarıyla sarılmıştı, kameriye kırık dökük, her şey tarumardı. Belli ki ne giden geri gelmiş, ne de buraya sahip çıkan olmuştu. Şimdi şu gördüğünüz basamaklar var ya orası parçalanmış, küçük bir çukur açılmıştı. Darmadağın olmuş bir Hüzünbahçe! Nereye kime ulaşacağımı bilmeden günlerce bu evin önüne gelip Hüzünbahçeyi seyrediyordum. Nihayet civar evlerin birinden biri yanıma gelerek, ne aradığımı sordu. “Kime ait burası” diyebildim. Tek sözüm bu olmuştu. Hüzünbahçe dediğim yerin bir hikayesi varmış. Evvelinden şaşalı bir yermiş anlatılan. Kapısına kilit vurulan bu bahçeli ev bana hayatın son durağında terk edilen yaşamı vurguluyordu. Aldım! Şu an içinde yaşadığım bu yeri eski günlerine döndürmek için verdiğim uğraşları saymayacağım. Sadece bahçe eski bahçe, ev eski ev değildi artık. Ellerimle onardığım. |
Yağmur sesi duyulur. Kadın perdeyi açar pencereyi açar odaya döner seyircilere doğru bakar ve gülümser . Radyoyu açar . sigarayı yakar tekrar seyircilere doğru gülümser. Sandalyeye oturur Sigarasını çeker ve sahne kararır (yüzünde uçuk bir gülümseme) Bu bir oyun mu ? Ölümler sonsuz kere ölümler Aniden bir kopuş bir sessizlik Yokluk hissi elini tutamamaktan , sesini duymamaktan çok öte Zor! çok zor.... Nasıl dile gelir ki , nasıl anlatılır ki Ölümün bir güzellik olduğu !... Daha yüreğinde ana sevgisi yeni başlamış ve yetim kalmış bir bebeye Anne diyen sesini duyuyorum. Annen gezmeye gitti oğlum Çok uzun bir süre yok Anne kelimesi karışıyor hıçkırıklarına Sonra uykuya yenik düşüyor çocuk Ve bizler umut ediyoruz çaresizliğimizle Rüyasında annesine varsın diye.... Nasıl anlatılır ki güzelden öte bir yerde olduğunu Herkesin mutlak yolcu olduğunu Oraya ancak ölümle varıldığını .... Ölüm bir kaçış değil bence güzel bir yolculuğun ilk adımları. Hz.Mevlana'nında belirttiği gibi bir düğün gecesidir. Tabiki bu bizim amellerimize göre değişecek bir şey. Belki de insanların ölümden korkmaları yalnızca nereye gidiyoruz , ne olacağız sorusunun ürkütücü yanı değil sadece hazırlıksız gitmenin alemin içinde kaybolmuş olmanın, ve nasılsa affediciye sığınırız sözüne sığınıp her şeye rağmen o uzatılan eli görmezden gelmedir. Kısacası bilipte yapmadıklarımız için pişmanlık duygusudur yüreğimize düşen bu korku . Bunun dışında ise bence bir kavuşma anıdır ki bunu arzulamakta güzeldir. Bir an evvel orada olabilmeyi istemek |
babanın biri evladının arkadaşlık yaptığı kişilerin gerçek dost olmadığı sürekli oğluna söyler ama oğlu onu dinlemez ve karşı çıkar hayır baba onlar benim en iyi dostlarım der.baba peki der o zaman onların gerçek dostun olup olmadığını test edelim der oğlu nasıl der baba git bizim koyunlardan birini kes ve parçala ve sonra parçalarını bi çuvala koy ve gel der.oğlu gider babasının dediğini yapar ve getirir.sonra babası derki şimdi bu çuvali al ve o dostlarına götür ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum diyerek yardım iste der oğlu ama baba der baba eğer gerçek dostun olup olmadığını görmek istiyorsan yap der oğlu gider dostlarından birisinin kapısını çalar ve ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum saklamak için bana yardım et der ama dostu hayır git benden uzak dur başımı belaya sokma der ve kovar sonra ikinci bir dostuna gider ama aynı yanıtı alır ve diğerleride aynı tepkiyi verince babasına gelir ve haklıymışsın baba onlar gerçek dostum değilmiş hiçbiri yardım etmek istemedi der.babası sana söylemiştim der ve sonra derki şimdi felanca yere git felanca kişiyi bul ve benim selamımı söyle sonra aynı şeyi ondan iste der oğlu gider adamı bulur babasının selamını söyler ve amca ben birini öldürdüm ve bu çuvalın içine koydum der bana yardımcı olurmusunuz der adam gel bakalım diyerken kendi evinin arka bahçesine götürür ve orda bir çukur kazarak çuvalı çukara gömer sonra bütün bahçeye laleler eker ve arka bahçe tam lale bahçesi olur.oğlan gelir ve babasına olan biteni anlatır baba o adam bana yardım etti çuvalı arka bahçesine gömdü ve sonra tüm bahçeye laleler ekti der babası tamam şimdi yine git ve aynı adamı bul herkesin içinde olmadık hakareti yap ve birde tokat at demiş oğlu şaşırmış ama baba nasıl olur o bize yardım etti ama der babası sen dediğimi yap der ve oğlu gider adamı bulur ve herkesin içinde hakaret eder ve birde adama tokat atar.adam gence şöyle bir bakar ve derki oğlum babana selam söyle ben bir tokata lale bahçesini bozacak adam değilim der. |
ZÜHRE'NİN SEVDASI... Yeni oluşmuştu kainat;yoktu insan,yoktu yalan...Çiçekler henüz nefes alıp vermeye başlamış,toprak göğe kucak açmış,”ayrılık” lügatine yerleşmemişti hayatın...Daha gelmemişken insan,bütün güzellikleri göz kamaştırıcı bir ışık saçıyordu kainatın... Gece gündüzü bırakmıyor,ay çiçeğe selam veriyor,yağmur buselerini konduruyordu yer yüzüne...Ve güller....O zamanlar hiç ağlamıyordu... Neden sonra bütün gözler O’na dönüyordu..İhtişamı,güzelliği ve esrarı ile tebessüm ediyordu Zühre saklamaya çalıştığı mağrur haliyle...Ah!Bir de yüreğinin yerini bilebilse...Ne güzel duyguydu beğenilmek...Ne güzel sevilmek,takdir görmek.. Ah! Bir de O sevebilse... O zamanlar yoktu gözyaşı,yoktu ihanet,yoktu nefret... Ay yanıyordu,bulut yanıyordu,yağmur yanıyordu kainatın en büyük yıldızına... Zühre gülümsüyordu... Bir de hakkıyla bakabilse,baktığını O’da görebilse.... O sıradan akşamlardan birinde kendi halinde gecedeki aksini izliyordu Zühre ...Bir hoşluk,bir durgunluk,bir de sükunet vardı içinde...Gökleri acıtan bir “ahh” sesiyle başını yerden kaldırdı sessizce...İşte o an,sol göğsünün altında alev alev yanmaya başlayan bir ışık olduğunu hissetti...”Tahir” vardı karşısında...Gözleri geceyi yaktı yakacak!!.Büyük depremler koparken bedenlerinde yaklaşamadılar,kalakaldılar ikisi de öylece... Elini sol göğsünün altına götürdü Zühre...Acıyor,titriyor ve alev alev yanıyordu ruhuna,bedenine ve aklına hakim olan bir et parçası...Ve işte hissediyordu..acımasa bilir miydi yüreğinin yerini?.... Bir an koyvermek istedi Kendini,akmak istedi delicesine Tahir’e...Gülücükler yayıldı eşsiz gözlerinden...Neden sonra kendine bakmakta olan yüzlerce varlığa takıldı gözleri...Yere indirdi bir lahza önce umut akan asil bakışlarını... Derin sükunet yayıldı çehresine...Anladı Tahir...Sustu...Sustu Zühre... “Gecelerin eşsiz yıldızıyım ben...Bırakıp gidebilir miyim yerimi?Kainatın “sır”ı ve “gizem” iyim ben....Bu efsunu bozabilir miyim?Tutup da ellerini karışabilir miyim bilinmezlere?...terkedebilir miyim özümü,aslımı ve sırrımı?...Gidebilir miyim ben?...Sevsem de kopabilir miyim kendimden?...Gururum...Kendini aşamayan gururum...Ayrılabilir miyim yerimden?Bırak beni kendi halime...Gecelerin eşsiz yıldızıyım ben....” Avuçlarının arasında tuttuğu sıcacık yüreği böylece haykırıvermişti Tahir’e...Başını çevirdi zor da olsa,anladı Tahir sustu....Sustu Zühre... Az önce konuşan gururu muydu?Uzatsaya yeniden elini...Zorla çekip alsaya,susmasa konuşsa ya...Yüreğine düşen ateşin adını koymuştu çoktan zühre....”sevda”....söyleyebilir miydi O’na...Söyleyebilir miydi adını koyduğu nesneyi?... Söz çıkmıştı bir defa...susamamıştı oysa.....sus sevgili,susayalım sevgili”....diyememişti oysa... Usulca sırtını döndü Tahir...Kırılan kalbi ve onuruyla bilinmezlere,laciverti aşan gecenin içinden ötelere;çok uzaklara gitti sessizce...Bir daha sevdiğini hiç görmemek üzere... Derin ve içten bir çığlık yayıldı gecenin içine....Bir ağıt koptu Zühre’den....O geceden sonra bir daha hiç biri duyamadı Zühre’nin etkileyici sesini .... Ve o gece....ilk defa bir göz yaşı düştü yer yüzüne.... Gizemi,sırrı ve büyüklüğü ile ebediyyen yanlız ve yaralıydı artık Zühre... Başınızı kaldırıp gök yüzüne bakın her gece...Zühre’nin Tahir’den ayrıldığı o acı anı siz de hissedeceksiniz yürekleriniz de... Ve kırmızı sessizliğe bürünen Zühre’nin o saatte akan göz yaşı bir gün yüreğinize gelir belki de..... |
İŞTE ÖYLE BİRİ http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/08.jpg Sizi sizin kadar tanıyan biri.. Kendini ve hayatı çok iyi tanıyan biri... Gülünecek yerde çekinmeden gülebileni ağlanacak yerde gözyaşlarını saklaya bilen biri... Bazen kıskanç, bazen huysuz,bazen şımarık,bazen bencil, bazen kaprisli, bazen kavgacı, bazen inatçı, bazen geveze ama hep iyi niyetli biri... Sizi kırmaktan incitmekten korkan, size zarar vermeye kalkanlara bütün benliğiyle karşı koyan biri... Kimseye anlatmadığınız sırlarınızı çekinmeden anlatabileceğiniz, çekinemediğiniz, düşüncesine her zaman ihtiyac duyduğunuz ne söylediğini bildiğinden hep emin olduğunuz biri...Sizi hep düşünen, ama sizin onu düşünüp düşünmediğinizi önemsemeyen biri... Size sizi anlatabilen, sizi başkalarına anlatmayı çok seven, bunu yaparken gözlerinin içi parlayan biri... Sizin için her şeyi yapmaya, her şeyi başarabilmeye hazır biri.. Ne söylediğini bilen, söylediğini her şeyin arkasında duran, verdiği sözü tutan, randevularına geçikmeyen biri... Nerede nasıl davranacağını kiminle nasıl konuşacağını ortama uymasını bilen biri... Çoçukla çoçuk gençle genç yaşlıyla yaşlı olabilen bunu yapmaktan keyif alan biri... Sana ihtiyacım var dediğinizde nerede olursa olsun koşup gelen sıkıntılı anlarınızda yanı başınızda olan ve sizi dinlemekten hiç bıkmayan biri... Birlikte içki içmekten, yemek yemekten, film izlemekten, tiyatroya gitmekten, parkta aylak aylak dolaşmaktan, şarkı söylemekten, müzik dinlemekten hoşlandığını biri... Romantikliğiyle sizi duygu denizinde ucurabilen, gerçekçiliğiyle ayaklarınızın yere basmasını sağlayabilen biri... Süprizleriyle sizi şaşırtan çılgınlığıyla şoka sokan biri... Her zaman güvendiğiniz, size asla ihanet etmeyeceğini bildiğiniz, sizi yarı yolda bırakmayacağından hep emin oldunuğunuz biri... Sizinle sonsuza kadar birlikte yaşayacakmış gibi hissettiğiniz, sevmeden edemediğiniz, onun da sizi sevmekten asla vazgeçmeyeceğini bildiğiniz biri... HAYATINIZDA BÖYLE BİRİ VAR MI ? VARSA KIYMETİNİ BİLİN... |
Kıymetli Tuz Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Pire berber iken, deve tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar. Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış. Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş. Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş. Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş. Kız cellada yalvarmış, sen de babasın, bana kıyma demiş. Cellat, kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş. Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış. Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş. Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş. Aradan bir hayli zaman geçmiş, başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış. Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış. Ama kız, aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş. O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş. Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş. Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış, tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. |
sepetçi ile zengin adam Vaktiyle bir ülkenin bir şehrinde bir sepetçi adam yaşıyormuş. Bu sepetçi sabahtan akşama kadar dükkanında sepet yapmakla uğraşırmış. İşine saygı duyar, en ucuza satacağı sepetleri bile büyük bir özenle hazırlarmış. Bundan dolayı yaptığı sepetler çok sağlam ve dayanıklı olurmuş. Başka şehirlerden, kasabalardan, köylerden onun yaptığı sepetleri almak için dükkanına gelenler bile varmış. Bu sepetçi yalnız salı günleri dükkanında bulunmazmış. Çünkü salı günleri o şehirde pazar yeri kurulurmuş ve sepetçi de pazarda sergi kurar, sepet satarmış. Bir gün sepetçi dükkanına çok zengin bir adam gelmiş. Zengin adam sepetçiden işlemeli, süslemeli, rengarenk boyalı, dünyada bir eşi ve benzeri yapılamayacak güzellikte üç tane sepeti üç ay içinde yapmasını istemiş. Sepetçi ise, istenen özelikleri taşıyan üç sepeti üç ay içinde tamamlayabileceğini, fakat bunun için üç yüz altın istediğini söylemiş. Zengin adam istediği parayı fazla bulduğunu söyleyince sepetçi: “ Aslında üç yüz altını emeğimin karşılığı olarak istiyorum. Daha sırada birçok sipariş var, bunları ertelemem lazım. Ayrıca yeni siparişler gelebilir. Bu üç ay içinde pazara çıkmamam gerekir. Siz de takdir edersiniz, pazara çıkmamak kazancımın önemli bir kısmını kaybetmeme neden olacaktır “ deyince zengin adam sepetçiye hak vermiş ve ücretin yarısını peşin ödemiş. Sepetleri alırken kalan yüz elli altını ödeyeceğini söyleyip gitmiş. Sepetçi gündüzlerine gecelerini de katarak uğraşmış, göz nuru dökmüş. Sağlam ve incecik sazları birbirinin üstüne örmüş. Bunların üzerlerini resimlerle, boyalarla süslemiş. Bu arada neden pazara çıkmadığını soranlara durumu anlatmış. Sipariş için gelenlere de sürenin sonunda tekrar uğramalarını söylemiş. Sonunda üç aylık süre dolmuş. Sepetçi zengin adamın geleceği günden bir önceki gün sepetlerin yapımını tamamlamış. İkindi vaktine doğru kahveye çay içmeye gitmiş. Kahvede zengin adamın sabaha karşı öldüğünü öğrenmiş. İyiliksever, dürüst bir tüccar olarak tanınıyormuş. Sepetçi onun nerde oturduğunu öğrendikten sonra üzgün bir şekilde dükkanına geri dönmüş. Yarın olmuş, öbür gün olmuş, aradan bir hafta geçmiş. Sepetleri arayan soran olmamış. Bu arada sepetçi eskisi gibi sepet yapmaya, pazara çıkmaya başlamış. Ama dükkanının bir köşesinde duran üç sepeti gördükçe sepetçiyi bir düşüncedir alıp gidiyormuş. “ Sepetleri adamın evine götürsem karısı, oğlu, kızı vardır, yüz elli altın ödeyip alıverirler belki. Sepetleri biraz ucuza başkalarına satmaya kalksam, gelirlerse bu dükkana, sepetçi, bizim üç sepet hani? Bak bu torbada yüz elli altın var. Ver sepetleri al paranı derlerse ben ne yaparım? “ Bakmış bu böyle olmayacak bir sabah sepetleri bir çuvala koymuş, zengin adamın konağına gitmiş. Sepetçiyi konakta zengin adamın üç oğlu karşılamış ve olanları öğrenince çok şaşırmışlar. Gençler, babalarının işlerine yardımcı olduklarını ve onun kendilerinden gizli saklısının bulunamayacağını, sepetlerin gerçekten güzel olduğunu, fakat yüz elli altın verip bunları almalarının mümkün olmadığını, babalarının sepetleri üç yüz altına alıp da ne yapacağını bilmediklerini söylemişler. Bunu üzerine sepetçi sepetlerini alarak dükkanına dönmüş. Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Bu zaman zarfında üç sepetin hikayesini duyan pek çok kişi sepetçinin dükkanına gelip sepetleri görmüşler ve çok beğenmişler. Sepetçi üç sepet için yüz elli altın istediğinden kimse sepetleri almaya yanaşmamış. Bir gün o ülkenin padişahı ününü duyduğu üç sepeti görmeye gelmiş. Sepetlerin güzelliğine hayran kalan padişah yüz elli altın ödeyip sepetleri almış. Zamanla üç sepetin ünü dünyanın birçok ülkesine yayılmış. İmparatorlar, krallar, prensler.. padişahtan üç sepeti alabilmek için yarış içine girmişler. Sepetçi bir kralın padişaha üç sepet için on bin altın teklif ettiğini duyunca hayretler içinde kalmış. Sepetçi yapmış olduğu sepetlerin bu derece ünleneceğini ve bu kadar pahaya çıkacağını beklemiyormuş. Bu durumun nedeninin sepetlerin çok güzel olmasının yanı sıra onların meydana geliş hikayesindeki değişik şartların ve zengin adamın üç sepeti neden yaptırmak istediği sorusunun bir türlü cevaplandırılamamasının etkili olduğunu biliyormuş. |
Albert Einstein'dan bir hikaye...Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar; -Var olan herşeyi Tanrımı yarattı? Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar -Evet herşeyi Tanrı yarattı! Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar Profesör devam eder; -'Eğer herşeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız 'Kesinleştirme' prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukca mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve -Bir soru sorabilirmiyim profesör? der. Profesörde sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar ve 'Soğuk varmıdır? diye sorar. Profesör; Nasıl bir soru bu böyle,tabiki vardır ' diye yanıtlar. 'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?' Öğrenci ; -'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur yaşamdarealitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hic olmadığ seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur,o yalnizca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder, - Profesör, karanlık varmıdır? Pofesör ; -'Tabiki vardır'. Öğrenci yanıtlar, -'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü,Karanlık ta yoktur. Yaşamda realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölcemeyiz. Bir basit ışık işini karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değilmi? Karanlık insanlık tarafından , ışığın olmadığı yer mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar; -'Efendim şeytan varmıdır? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanıtlar; -'Tabiki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şeyde değildir.' der. Öğrenci devam eder; -'Şeytan yoktur efendim.Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak TanrınIn yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur. Genç ögrencinin adı Albert Einstein' dir.. |
KRALIN MUTSUZ KIZI Bir varmis, bir yokmus... Çok büyük bir ülkede, çok zengin bir kralin mutsuz bir kizi varmis. Kralin kizi istedigi her seye sahipmis ancak hiçbir zaman mutlu olamiyormus. Kral bu duruma daha fazla dayanamayip kizina mutsuzlugunun sebebini sormus. Kizi ise çok yalniz oldugunu söylemis ve babasindan bu duruma bir çare bulmasini istemis. Kral dünyanin en degerli, en güzel yiyeceklerini, giyeceklerini ve dahasini kizina getirtmis ama kiz yine mutlu olmamis. Ardindan kral kizini baska bir ülkeye amcasinin yanina göndermis. Küçük prenses amcasinin yaninda da mutlulugu yakalayamamis. Kiz, amcasindan onu tekrar kendi ülkesine göndermesini istemis. Amcasi onun yaninda kalmasini istiyormus ve göndermek istememis. Ardindan küçük kiz amcasinin yanindan kaçmis ve kocaman bir ormanda kaybolmus. Üzgün ve yaptiklarina pisman bir sekilde, bilmedigi bir yöne dogru yürüyormus. Tam o sirada küçük bir oduncu kizinin kendisine dogru yürüdügünü görmüs. Oduncu kizi prensesin yanina yaklasarak: - "Sen de kimsin?" diye sormus. Prenses aglamayi keserek: - "Ben büyük kralin kizi, küçük prensesim." demis Oduncunun kizi saskin bir ifadeyle: - "Küçük prensesin ormanda ne isi olabilir ki?" demis. - "Ben çok mutsuzdum ve bu sebepten saraydan kaçtim, simdi ise kayboldum ve çok korkuyorum." demis küçük prenses. Oduncunun kizi, küçük prensese kendisi ile küçük dag evlerine gelebilecegini söylemis. Prenses bu duruma çok sevinmis ve vakit kaybetmeden eve gitmisler. Oduncu, kizi ve annesi onlar için yemek hazirlarken, küçük prenses de dag evini gezedurmus. Oduncu, kizinin odasina girince gözlerine inanamamis. Kocaman kocaman raflarda yüzlerce kitap. Fakat prenses kralin kizi olmasina ragmen bunlara sahip degilmis ve oduncu kizinin yanina giderek kitaplarindan birini alabilir miyim diye sormus. Oduncu kizi ise bunu kabul etmis ve en çok sevdigi kitaplardan birini küçük prensese vermis. Küçük prenses kitabi okuduktan sonra kendisine sunulan diger tüm güzelliklerin bu kitap kadar tat vermedigini görmüs ve anlamis ki mutsuzlugunun tek sebebi simdiye kadar bir kitabinin olmamasiymis. Sonraki gün oduncu küçük prensesi sarayina götürmüs. Kizini gören kral çok sevinmis ve onu kendisine getiren oduncuyu ödüllendirmis. Ardindan kizinin çok mutlu oldugunu görmüs ve bunun sebebini sormus, kizi ise kitap okumanin onu çok mutlu ettigini söylemis. Kral kizinin bu mutlulugunun sona ermemesi için dünyanin tüm kitaplarini ülkesinde toplattirmis ve prenses ömrünün sonuna kadar mutlu ve mesut yasamis... Ayhan BAYOĞLU |
| Saat: 20:23 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık