MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Pollyanna 9 Ekim 2006 15:42

http://dl3.glitter-graphics.net/pub/15/15125f4upwfgt0s.gif



Çok insanın hayal edemeyeceği kadar zengindi.Ülkenin en güzel şehirlerinin en güzide semtlerindeki dairelerinin sayısınıbile bilmiyordu.Ayrıca, iyi bir antika meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin koleksiyonun değeri de tahminleri zorluyordu.Çiftlikleri ve arabaları da vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerceinsan çalışıyordu.Herkes, 'Keşke onun yerinde ben olsam!' diye düşünüyordu.Gelin görün ki o, bulunduğu yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu.Ancak, içinde bir yerde derin bir boşluk, doyurulmaz bir açlıklakıvranıyordu.Kendisine 'Baba! ' diye sarılacak bir çocuğu yoktu.Yıllardır eşiyle birlikte bu yalnızlığı, bu eksikliği içten içe hissetmişlerdi.Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam ediyorlardı.Eşi, aynı zamanda bir ressamdı.Kadın hayal ettiği bebekleri, çocukları büyük bir ustalıkla yağlı boyatablolara çiziyordu.Ancak resimleri hep kendine saklıyor, sergiliyordu. Resmini yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi seviyordu.Haliyle, çocuklarını parayla bir başkasına satmak aklının ucundan geçmezdi.Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri bitmişti.Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik kazasıgeçirdiler.Adam hafif yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyinhasarı ileyoğun bakımda yattı aylarca.Adam karısının sağğı için servetinin önemli bir kısmını harcadı. Derken, doktorlar karısının kısmen iyileştiğini söylediler.Kadın eve döndü.Ama artık eskisi gibi değildi.Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu.Karısının gündelik işlerini yapabilmesi için bir bakıcı hanım çalışıyordu yanlarında.Kocasını savaşta kaybetmiş genç hanımı adam ve eşi evlatları gibi sevdiler.Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu da torunlarıbildiler.Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler yapmaya çalıştı. Bekleneceği gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi.Yine de kadının eski günlerdeki gibi mutlu olmasına yardımcı oluyordu.Yıllar hızla aktı. Kadın bir gün beyin sorunları nedeniyle öldü.Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli hediyelerle evlerine gönderdi. Çok geçmeden adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti.Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı.İlk olarak paha biçilmez antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu.İlk parça adamın eşinin beyin özürlüyken yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü, ruhunu ortaya koyduğu bu mütevazı tabloyakimse dönüp bakmadı bile.Herkes az sonra önlerine gelecek paha biçilmez antikaları bekliyordu.Satıcının 'Artıran var mı?' diye bağırışına salondan tek cevap gelmiyordu. Müzayede salonundaki sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadınınsesi bozdu.Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayedesalonunda pek alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: 'Beş dolar!'diye bağırdı acemice.Daha fazlası yoktu cebinde. Umutla bir başkasının kendi teklifiniartırmasını bekledi.Sessizlik yine bozulmadı. Müzayede yöneticisinin'Satıyorum.Satı yorum..Saaaaat. ..tım.' demesiyle tablo sadece 5 dolara kadının oldu.Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir kenara koymak yerine çerçevenin arkayüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı.Tablonun arkasında katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde kağıdı aldı ve açtı.Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığadöndü:'Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir!' Sonra kağıt üzerindeki notuseslice okudu:'Kim eşimin bu mütevazı emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa,eşime verdiğim değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur.'***Ailemizde birbirimiz için yaptığımız her işin ardında böyle bir not olmalı mı dersiniz?'Karımın benim için yaptığı her şey benim değer verdiklerimden çok dahadeğerlidir' gibi.Kocamın benim için yaptıkları onun sahip olduklarından çok daha pahabiçilmezdir' gibi.Ve çocuklarımızın bizim için sevgiyle yaptıkları, kendi ruhlarını taşırıp da ortaya koydukları güzel şeylerin ardında yazılı bu notu okuyabiliyor muyuz?Dünya belki de bir açık artırma salonudur. Gördüğümüz her şeye birileri birpaha biçer.Sırf başkalarının biçtiği değerler üzerine yeni değerler eklemek için ömrümüzü bizim için en değerli olanları unutarak, hatta bazen kıraraktüketiyor olabiliriz.Sevimli bir çocuğun babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor.Fedakar ve sadık bir eşin bizim için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor.Oysa, hepsi antika..Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler.'Müzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim.


Misafir 9 Ekim 2006 18:21

EYLÜL’E DÜŞEN BİR GÜL YA DA EYLÜLLEŞEN BİR ÖMÜR


Hayâtımın kısır döngüleri,hangi müzmin yaranın kışrı idi;yaşamadan bilebilir miydim?..
Uzayda yankılanan sesim,muztar feryatlarımın aksi sadâsı ve sadrıma bir inşirâh niyetine tuttuğum uyku oruçları…
Sene-i devriyesi geçiyor acıların;ama geçiştirmiyorum içimdeki tortularını…Ağır ağır yudumladığım bu kekre lezzet,başımı öne eğdirse de;yazamayabilseydim,bunu yapabilirdim evet…Ama yine de,bu kekre lezzet;rûhuma bir tâltif gibi…Mahcup ve kırılgan akislerimi,aşkla tasfiye etmeli…

Vakt ikindidir,bir Eylül ikindisidir yani.Üşümelerimle büzüşüp,inzivâya geçmeye meyillenirken;Eylül’e gül düşmüştür!..Eylül,güle dönüşmüştür ve döndürmüştür kara sevdâları;aşkın lâhûtî semâlarında,derûnumuzdaki sancılara sertâc olmak için gelmiştir.
Bunca yıkıntı ve hâralarda harmanlanan küheylânların hazırlık aşaması gibi;rûhum,sığlığından çıkıp çığlığa dönüştüğü dem gelmiştir ve düşmüştür Eylül’e bir gül…Ömrümün düşüne düşsün diledim!..

Çiçeklerin şâhına yakışır zarâfetle ve şebnemlere şâyeste bir letâfetle konuktur gönül hâneme…Hırçınlığımı,çok sesliliğimi,yitik bilincimi ve tüm beşeriyetimin şaşan hâliyle kabullenir beni;gelir,oturur bağrımda…Kalemime mürekkep,yazıma ilhâm,yüreğime yâren gibi…
İptilâ sirâcında sarmalı yaraları…Yalımlarım yalınlaşmadan;kalp sadağımda biriktirmeli cümle cümleleri…
Hercümerçliğim,mesned bulsun sonbahârın araladığı sonsuzlukta…Aşk,ağırlanmaz ki;ağrısız ve azıksız bir sadırda…
Gazellerinden kapı araladı Dedem,giriftâr göz pınarlarıma…Dedem’in yaktığı türkülerde âhım kaldı;Dedem’den mîras,susamamaktı…Susamadım ve figânlarımın fersûdeliğinde susuzluğum arttı aşka…Arıtmalıydı gönlümdeki kesifliği ve uzaklarda değil,gönlümde idi arıtma tesisi de,bilemedim Dedeciğim…Bilemeyişlerimle bilendim ferdâlara…Şu iniltili ve titrek sesim,avaz avaz aksetti istikbâlin kayıtlarına!..

Eylülleşen ömrüme düşen gülü yitirmemek için;müptelâlığın kavislerinde akladım karalamalarımı…Çiziktirdiklerim,topu topu bir “âhh”;Dedem’in hâtırası…
Dağdağalı hayâtımın duldası ve giryân gönlümün payandası olsun diye,yirmi dokuz yaprağı olan bir gül düştü Eylül’e…Eylülleşen ömrüme…



Misafir 9 Ekim 2006 18:39

Biletsiz Yolculuk

Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..

Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya kaçtı..

Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne. Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..

Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu. Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..

Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..

İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. Sınıfta kalmanın verdiği boynu bükükle verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş yaşama..


Misafir 9 Ekim 2006 19:07

FİRARİ KELİMELER II Beklemek mi gitmek mi oldu adın, hiç bilmedim. Gittiğim zamanların bekleyeniydi yerin, geldiğim zamanların gideni. Kocaman uğultuların gözü yaşlı sessizliğiydi sende durmak, sana bakmak, ve belki her gelişte senden gitmek.

Deniz gözlü bir kız olurdu sende kent ve sen kente her düşüşünde, ben sana her dönüşümde isli hatıraları çalardı şarkılar; sen susar, ben susar biz ağlardık…
Katran karası acıların su üstüne düşmüş siluetiydi tenin ve sana yaslanmış bir hayatın ezim ezim ezilmesi olurdu kayganlığında gezinmek.

Bir valiz dolusu kimsesizliği sırtlanmaktı sana gelmek; kente bırakılan yalnızlıkları umuruna bile almadan… Yalnızlık basamak olurdu kimsesizliğime ve sen kimsesizliğim olurdun.

Gelmek alacanın beyaza döndüğü bir gülümseyiş, gitmek akşam kızıllığı kaplı bir ağlamaktı senin yüzünde ve sana her bakışta basamak basamak tırmanırdı gözyaşlarım yerçekimine inat gözlerimden gözlerine.
Sen belli belirsiz bir yeşile dalardın, ben içinin duman kokan pencerelerinden bitip tükenmek bilmeyen bir maviliğe… Sana bakmak denize bakmaktı ve gözlerimin sana her değişinde su yeşile çalar, zaman durur, an yosun kokardı.

Sesine de sessizliğine de yoldaş ederdin kıyına gelmiş çığlıkları. İnleyen her vapur düdüğü, yalnızlığına tecavüzdü. Sen kalabalıklaşır, ben yalnızlaşırdım.

Bazen bir kaçıştın sen. İçinin duvarlarına suçumu haykırdığım. Kaçandım.. Tanıktın.. İs rengi sesin ihbar ederdi beni, kimseler duymazdı…

…………

Şimdi Kadıköy’ün, içinde bin ağlamak gizli kahkaha taşan siluetinden bakıyorum küskün duvarlarına. Rengin solmuş, sesinde gün be gün artan katran karası…
Ve ne zaman sana baksam gözlerimden avuçlarıma kusuyorum geçmiş diye içime kilitlediklerimi. Siyah beyaz hayaletler dans ediyor hayat ayamda. Müzik kırgın, gitar ağlamaklı…

Nasıl bir senfoniydi yaşamak seni aşkın kimsesizliğinde. Can çekişen ruhlardan yapılma uğultuların ortasında kulağa fısıldanmış sevişmelerdi terimize bulaşan. Her dokunuşun içinde bin ah gizliydi dilimizden sakındığımız. Aynı söylemlerle açmışken kapılarımızı, ayrılığın pimi şimdi neden gözlerimde. Patlasa, tüm renkler dönecek ya kızıla. Oysa en çok yeşil yakışırdı hem sana, belki biraz da bana…

Bir şarkının dizelerinden asıyorum kendimi boşluğa. Ellerin yok. Sesin gömülmüş içine. Bağır şimdi. Bağır çağır… Sustur çığlıklarımı sana. Yan,yak.Bırakma öyle;öleyim gitmelerin ertesinde.
Bil sözlerin düştüğünden beri içime, an’ ın gerçekliğinde Hak’ tı her şey. Kelimelere asılı heceler tersine döndü, gizlendi isimler.



Misafir 9 Ekim 2006 20:07

Sakın Elimi Bırakma

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI
NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI
BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN
YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN
SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN
ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLU
HERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLU
ALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINI
SANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... "

Iyi ki şarkılar var...


recruit87 9 Ekim 2006 21:27

Adınız Azrail Soyadınız İnsan

Azrail ki; gecede soluk alır.İnsan ki;soluksuzluğun adını tanır.alt üst eden hallaç sevgiler karanlıkta doğar,aydınlıkta gömülür.soluk almaksa şayet,varsın azrail adım atsın.atsın ki kaldırımlarda izi kalan,kaldırımlarda düşe kalka yürüyen,caddelerde giz içinde dolaşan sahte sevgiler yok olsun.deniz köpüğü kadar beyaz olmak adına,kah kirleniriz,kah dalgaları kıyıya ulaştıramayız.lakin soluksuz olmak.daha da soluksuz günlere varmak adına.
Ki yarım kalmış,yarımını bulamamış,elmanın hesabını ademe ödettirmiş sevgilerin kahrını,yalanın sürgünlerde can çekişen yanlarını.bir çırpıda sevgimi var olan her şeye hibe ediyorum.
Şimdi gelin üzerime,salın korkularınızı,ihanetleri üşüştürün bedenime.haydi koyudan karanlıkları koynunuzda besleyin.isyan değildir geceye yazılan,kuytulardaki gizdir sadece.gizemin adını anlayarak yazılan kaderdir semada uçuşan.rüyaların ardı sıra gelen hayaldir adınız.yoksul zamanların gırdabındayım şimdi.yorgunluğunuzun tadında,efkarın ve huzurun dimağındayım.bu bir çelişkiyse şayet,insanoğlu da çelişkiler yığını üzerine kurulmuştu.sizler gibi.yani ben,ömrün son demi gibi
Azrailin yaşam tarzı,insanın adımları,in cin hesabı olan görüntüleri,paha biçen ömürleri,gözyaşlarını akıtmak adına,kimi zaman yalnız,kimi zaman kalabalıklar içinde terkedilmiş,ve yanılası günlerin karanlığında,ağlayarak umudu bulmak adına.haydi yok olun,haydi yaşayın.ya da giz denen evrende üşüyün daha da üşüyün. adınız azrail soyadınız insan olsun.VE BU ŞEHRİ TERKEDİN!!!



Misafir 9 Ekim 2006 22:48

Kadın, akşam yemeği için masayı hazırlamak ve salata yapmak üzere mutfağa girerken elektrik düğmesine bastı. Işığın yanmasıyla sönmesi bir oldu. Birkaç kez bastı düğmeye, yok, yanmadı. “ Galiba ampul yandı ” diye düşündü. Hemen bir ampul bulup değiştirdi, yine yanmadı. Yapacak başka bir şeyi yoktu. Bu işlerde de o kadar beceriksizdi ki, öyle anlatılır gibi değil. Anahtar sıkışan bir kapı kilidini açmak, radyoda aradığı bir istasyonu bulmak, ocağın tüpünü değiştirmek onun için oldukça zordu. O nedenle şansını zorlamadı, yanmayan ampulle uğraşmaktan vazgeçti. Aspiratörün ışığını yaktı. Yarı aydınlık mutfakta çalışmaya başladı. Nasıl olsa az sonra eşi gelir ve gerekeni yapardı. Eşi, tüm onarım işlerinde çok iyiydi. Ancak birazcık ihmalkârdı ve de unutkan, hatta çok... “ O, bıçağa sap takıncaya kadar, hıyarın vakti geçer.” di.

Salatayı yaptı, yemek masasını hazırladı. Derken eşi geldi; yarı aydınlık mutfağa girince, mutfak lâmbasına baktı. Kadın :
-Ampul yanmıyor, dedi.
Eşi hemen bir sandalyeye tırmandı. Ampulü sıkıştırdı yanmadı, gevşetti yanmadı; çıkarıp tekrar taktı, yeniden bastı düğmeye, yok ...... Başka ampul denedi yine yanmadı. Kadına döndü:
-Ampul sağlam, duyu bozuk bunun. Neyse yarın bakarım, bu akşam böyle idare edelim. Birkaç dakikalık bir işi var, o kadar. Hele bir yarın olsun.

Yemeğe oturdular. Loş ışıkta yemeklerini yediler. Aspiratörden yansıyan ölü gözü gibi ışıkta, yemek tabaklarının üzerinde oynaşıp duran gölgelerin karanlığında lokmalarını bulup karınlarını doyurdular.

Ertesi gün erkek, akşamdan epey sonra geldi eve. Yemek için mutfağa girdiğinde, yanmayan ampülü görünce kadına baktı:
-Hay Allah ! Unuttum duy almayı. Zaten çok işim vardı. Neyse ! Yarın bakarım.
“ Bu yarınlar hiç bitmez ya, neyse! ” diye içinden söylendi kadın.
- Akşamları işten geç geliyorsun. Ben yarın bir elektrikçi çağırıp yaptırayım.
Erkek: - Yok yok! Yarın yaparım, iki dakikalık iş, ne olacak ki !
Yine yarı aydınlıkta yemeklerini yediler. Erkek için pek sorun yoktu zaten. Karanlık mutfakta sadece yemek yerken sıkıntı çekiyordu birazcık. Yani onbeş bilemediniz yirmi dakika. Bu kadar kısa sürede insan tilki derisine bile katlanır. Kadın masayı topluyor, kabı kacağı toparlıyor, yemek sonrası kahve yapıyor; böylece karanlık mutfağın sıkıntısı içini daraltıyordu. Olan kadına oluyordu yani.

Daha ertesi gün erkek yine geç geldi işten. Aslında yorgundu zavallı. Ama ihmalciliği ve unutkanlığı da su götürmez bir gerçekti. Bozuk duyu çoktan unutmuştu nasıl olsa. Mutfağa yöneldiğinde yanmayan ampul aklına geldi veya loş ışığı görünce hatırladı belki. Mahcup bir tavırla kadına döndü:
-Yine unuttum duy almayı......İşim de öyle çoktu ki ! Yarın bakarım.

Yanıtlamadı kadın. Bozulan eşyaların, âletlerin günlerce onarılmamasına alışıktı zaten. Su kaçıran musluklar, kapanmayan kapılar, vidaları gevşemiş veya düşmüş sandalyeler , çarpılmış dolap kapakları vs. hep erkeğin ilgisini bekliyordu. Erkek, tamirci çağırmaya gerek olmadığını, bunları onarmanın birkaç dakikalık bir iş olduğunu söylediği için , kadın tamirci de çağıramıyordu . Erkeğe dönüp:
-Ben yarın bir elektrikçi çağırayım, senin vaktin yok. Diye şansını bir kez daha denedi.
Erkek atıldı hemen:
-Yok yok ! Yarın erken çıkacağım işten, yeni bir duy alırım, gelince yaparım. Birkaç dakikalık iş nasıl olsa.

Dördüncü gün yine akşam oldu. Kadın karanlık mutfağa girdi. Aspiratörün yetersiz ışığında sabırla salatayı yaptı, yemek masasını hazırladı.....Mutfak öyle karınlıktı ki ! Korku filmi gibi...Hele yemek masası daha da karanlıktı. Masaya büyükçe bir mum koydu, yaktı. Hiç olmazsa aydınlık olsundu biraz. Mum birden aydınlattı masayı ve mutfağı. Kadının da içi aydınlandı mum ışığıyla. Gölgeler oynaşıyordu mutfağın duvarlarında.
-“ Ay ! Ne güzel ! Çok da romantik! ” dedi içinden.

Masaya kuru çiçeklerden oluşan bir arajman iliştirdi. Mum ışığı ve çiçeklerle güzel bir görüntü oluşmuştu. Sanki özel bir sofra hazırlıyor gibiydi. Her gün kullandığı su bardaklarını koymadı o akşam, başka bardaklar çıkardı. Daha güzel ve daha yeni.......Masaya şöyle bir baktı, çok hoş görünüyordu. ” İyi ki yanmıyor ampul.” Diye geçirdi içinden. Eşi neredeyse gelirdi artık. Böyle güzel bir masaya, üzerideki günlük giysilerle oturmak istemedi. Hemen yatak odasına indi. Üzerindekileri çıkardı, daha derli toplu bir şeyler geçirdi üzerine . Bir de saçlarına şekil verdi aceleyle. Aynaya baktı, solgundu yine. Ruju benek benek değdirdi yanaklarına, eliyle dağıttı, gözlerine kalem çekti. İyi ! Oldukça güzel görünüyordu. Beğendi aynadaki görüntüsünü. Telâşla yukarı çıktı, mutfağa girdi.

Derken erkek geldi. Her zamanki gibi hemen mutfağa yöneldi. Masadaki yanan mumu, ışıkta parlayan bardakları, çiçekleri görünce şaşırdı.Telâşlandı birden. Sözcükler arkaarkaya döküldü ağzından:
-Bugün özel bir gün mü? Bu masa ne böyle? Biz hangi aydaydık? Ayın kaçı bugün? Yoksa doğum günün mü bugün? Yine mi unuttum?
Kadın gülümseyerek:
-Yok canım ! Ne başka bir özel gün, ne doğum günüm......Duy bozuktu , ampul yanmıyordu ya, unuttun mu? O nedenle mum yaktım ve masaya her zamankinden birazcık daha özen gösterdim, hepsi bu.

Erkek kadına sevgiyle sarıldı, yanağına sıcak bir öpücük kondurdu:
- Kusura bakma, yine unuttum duy almayı. Yarın bakarım. Aslında iki dakikalık iş de, inan onu düşünecek zamanım yok, çoktan unuttum.

Gülümsedi kadın. Mum ışığıyla aydınlanan masaya oturdular. Bu değişik ortamda, her akşamkinden daha zevkli yemek yediler, güzel sohbetler ettiler. O akşam, yemek oldukça uzun sürdü. Hatta erkek, karnı doyar doymaz masadan kalkmadı her akşamki gibi. Kahvelerini yemek masasında içtiler. Eski günlere döndüler, anılarını tazelediler. Ne zamandır yapmamışlardı bunu.


( Aradan bir hafta geçti ve o duy hâlâ bozuk. Belki yarın onarılır. Ne olacak canım, nasıl olsa iki dakikalık iş. )




recruit87 9 Ekim 2006 23:09

Herşey 2 yıl önce babamın emekli olmasıyla başladı. Bu şehre taşınmak kabus gibiydi ama hayatıma o girince şehir cennete dönüştü. 1 Haziran 2003 te onun doğumgününde geldik buraya bu lanet şehre.

Herşey çok güzel başlamıştı. Çok güzel devam etti. Takii ailelerimizin duyması ve benım teyzemin yani onun yengesinin araya girmesiyle kabus dolu günler başladı. Herşeye karşı dimdik ayaktaydık. Ne teyzem ne ailelerimiz bizi yıldıramadı.

Kimseden saklamadık sevgimizi. Hiç inkar etmedik. Hep haykırdık. Kimseden korkmadan özgürce yaşadık duygularımızı. Aradan 1,5 yıl geçti. Ev sahibimizin oğlunun beni istemesiyle herşey dahada kötüye gitti. Teyzemin müdaheleleriyle canımdan ve aşkımdan bezdim.

Benim hayatıma karışmaya hiç hakkı yoktu. Ama teyzem hep bunun aksini yaptı. Attığım her adıma karıştı. Gideceğim heryere beni kendisi götürdü. Buna dayanamıyordum. Bir yandan da çevremin baskısı vardı.

Ev sahibimizin oğluyla evlenmem için herkes üzerime geldi. Zenginmiş... Ne işe yararki zenginliği? Bunalıma girdim teyzemin ve çevremin baskısından.

Ve sonunda annemin karşısına geçtim ve dedimki

- "Anne başkasını sevdiğimi biliyorsun. Eğer ev sahibinin oğluyla evlenirsem bu benim ölümüm olur. Gel inat etme beni sevdiğime ver. Mutsuz olmama engel olmalısın. Sen benım annemsin. Ben herşeye rağmen seni bırakıp gitmedim. Senin başın öne eğilmesin diye bütün baskılara rağmen onunla kaçıp gitmedim. Benim yerimde kim olsa annesinin düşeceği durumu düşünmeden çekip giderdi. Ben bunu yapmadım çünkü ben seni çok seviyorum. Ama onuda çok seviyorum. Gel inadı bırak razı ol onunla evlenmeme.

Sen evet dedikten sonra teyzem hiçbir şeye karışamaz. Buna müsade etmem. Sen evet de gerisini bana bırak."

Ama annem bunca çabama ve cesaretime rağmen razı olmadı.

- "ölürüm de seni ona vermem. Eğer onu tercih edersen cenazeme bile gelme." dedi bana.

Artık elim kolum bağlanmıştı. Yapacak iki şey kalmıştı bana. Ya evlenecektim ev sahibinin oğluyla ya da ölecektim.

Ama ölmemeliydim. Anneme kıyamazdım. O bana kıydı ama ben ona kıyamazdım. Ölemedim...

Çok istedim ama olmadı. Sonunda yoruldum ve ev sahibimizin oğluyla evlendim...

Hayatımın en büyük hatasıydı. Kimse inanmadı evlendiğime. Sevdiğimin yüzü yere eğildi. Hayat bitmişti ikimiz için. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim. Hele kendi yerimde olmayı asla...

Evlendim ve tabiki mutsuzum ve ömrümün sonuna kadar bu değişmeyecek. Çünkü biliyorumki eşimden boşansam bile ne sevdiğim eskisi gibi nede ben eskisi gibi olamayız. Aramıza karlar yağdı, başka hayatların gölgesi düştü.

Şimdi 5 aylık evliyim. Ve 5 aydır her gece onun için dua ediyorum. Benim kadar sevebileceği biri olsun. Mutlu olsun... Benim çektiklerimi o çekmesin diye. Onu hala ilk günkü gibi seviyorum.

Allah tan tek dileğim kaldı; bir gün bende herkes gibi öleceğim. Mezar taşıma:

AŞKI UĞRUNA ÖLDÜ.TEK İSTEĞİ SEVDİĞİ ÖLDÜĞÜNDE KENDİ YANINA GÖMÜLMESİDİR... yazılsın.

Beni bu hale düşürenlere ibret olsun mezar taşıma yazılanlar...


Misafir 10 Ekim 2006 01:48

İLK AŞK


Aylardan sonbaharın hüzün çiçeği kasımdı.Çiseleyen yağmur insanlara şemsilerini hızla açtırıyor,kimilerine ise evlerine doğru koşturmalarına sebep oluyordu.
Bense biraz yağmurun huzur veren damlarında ıslandıktan sonra,yıllar geçse bile karşıma çıktığında belleğime gem vuramadığım o eski internet kafeye sığınmıştım.Kurumuş,kendimi sanal dünyanın sıcak iklimine bırakmıştım ki karşımda bana bir şeyler soran dünyalar güzeli bir kız beni gerçeğe çekti.Öyle güzeldi ki internette işim olmamasına rağmen öylece monitörle bakışıyorduk.Gözlerim ekranda; aklım,yüreğim o güzel kızdaydı.
Beni mutlu eden olaysa güzel kızın melodisi sayesinde güzeller prensesinin numaramı almış olmasıydı.Zaten Allah'tan artık başka bir şey istemiyordum.Bütün yaptığım ve ömrüm boyunca yapacağım dualar sanki kabul olmuştu.
Coşarak yorgunluk bilmeden eve gelmiştim.Koşarak evde bıraktığım yarım kiloluk telefonuma gelen çağrıyı baktım ve prensesin numarasını kaydettim.
Daha önce hiç bir kız beni onun kadar heyecanlandırmamıştı.Kimsenin numarasını onun ki kadar severek kaydetmemiştim.Ama bu yüzden onu kaybetmekten çok korkuyordum.İlk defa aşık olmuştum ve ilk defa aşık olduğum kızı kaybetmek çok muhtemeldi.Hele bu kişi benim kadar beceriksiz biriyse.Ona olan sevgim onun benim olacağı anlamına gelmezdi.Ben sadece hayal kuruyordum.Onunla ilgili hiç bir şey bilmiyordum.Tek yaptığım hayal kurmaktı.Her dakika bu güzel kızı düşünmek,her işimde onu bulmaktı..
Neyse ki bütün beceriksizliğime rağmen hayallerime sığdıramadığım,hüzün kokulu güzel bakışlı bir kaç hafta sonra benim sevgilim olmuştu.İlk defa bir sevgili beni bekleyecekti.İlk defa bütün hayallerim gerçek olacaktı.
Bunları düşünerek okul çıkışında prensesin içinde olduğu kütüphaneye telaşlı,çekingen bir o kadar da mutluluktan uçan Bilal olarak yol alıyordum.Çünkü hayallerimdeki, orada beni bekliyordu.Çok kısa da olsa prensesle buluşacaktım.Başka hiç bir şey umurumda değildi.Benim varım yoğum oydu.Onun dışında hiç bir şey beni ilgilendirmezdi.
....günler gelip geçti.
Ben sevdim.Çok sevdim.Beceriksizdim,kültürsüzdüm.Bir kız nasıl mutlu edilir bilmiyordum.Ama sevdim.Hep mutlu etmeye çalıştım.O mutlu olunca mutlu oldum.Onun kederi benim kederim oldu.Onu üzdüğümde günlerce kendimi affetmedim.Bütün hatalarımda da onun sevgisi vardı.Belki bazen haklıydım ama aşkım için haksız oldum.Aşkım için savaştım.Çok gece bu savaş uğruna ağladım.O mu?Onunda hataları vardı elbet.Ama ne önemi vardı ki onun hatalarının?Ben göremiyordum ki zaten onun hatalarını.Kör olmuştum onun aşk denizinde.İlk gün son gün fark etmiyordu benim için...
Ya sonra?Sonrası yok işte.Anlamıştım boşaydı her şey.Boşaydı hayaller.Aşk yoktu.Emek yoktu yada anlamsızdı.Kim biliyordu ki çektiklerimi benden başka.Kim üzülüyordu ben üzülünce.Aşk yalandı.O zaten aşka çoktan elveda demişti.Ben,ben zaten yanlış zamanda gelmiştim.
Med cezirler bizim ayrılıp barışmalarımız kadar kısa sürede olmuyordu.Ne kadar güzel olursa olsun bu aşk artık aşk değildi.Yol ayrımına gelip gelip yolu uzatmak anlamsız beyhudeydi..
Ve bitti......
Geriye unutamadığım gülüşü,hiç bir zaman unutamayacağım bakışları kaldı.Onun sinirli hali,çok bilmişliği kaldı.Bıraktığı o ilk aşk kaldı.İlk aşk unutulur mu?Bütün her şeyiyle unutsan ilk duygu unutulur mu?
Ayrılık güzeldi.En doğrusuydu.Biliyorum asla mutlu olamazdık ayrılmasaydık.Ama hayatımdan güzel bakışlı çok bilmiş bir kız geçti.Acılar bıraktı,mutluluklar yaşattı.Her haliyle gönlüme girdi ilkleri yaşattı ve çıktı gitti.

Başlangıç:Yağmurlu bir sonbahar.Yine ramazan ayında.Gece aynı bu geceki gibi.Rüzgar aynı rüzgar

Bitiş:iki sene evvel.

Sonuç:O olmadan mutlu olabilirim eminim.Değerimi bilecek bir aşkım olacak bundan da eminim.Yeniden fazlasıyla sevebilirim,seveceğim.Zaten aşk menfaat için yapılmaz.Aşk sevmektir,karşılık beklemeden sebepsiz sevmek.Aşk budur.Ve bir gün aşık olacağım.Sevileceğim.Gelecek güzel olacak.Ama seni ve senin yaşattıklarını unutmayacağım.Geçmişimde yaşattığın her şey için teşekkürler...


Misafir 10 Ekim 2006 02:18

Borcum vardi

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburalaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi,diye devam etti. Rahmetli babamı,sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...


Misafir 11 Ekim 2006 01:07

küsme sen gülümse(v)meye.....

kendine sarılıyorsun bu ummanda,
kendinden başka kendin olmadığını bilerek..
ödünç alınmış acılardan çok
beslediğin düşlerin tam orta yerinden kırılması
daha bir elim geliyor sana.

küçük bir kızken düşüp yaraladığın
kanayan dizlerinin,dirseklerinin üzerine
"şimdi öpünce iyileşir!" diyerek
şefkatle eğilen annenin,
içinin cız ettiğini bildiğin
iyicil tavrı gibi geliyor
kimi zaman içine dönük benliğin..

dışına taşanlar öylesine normal ki!..
sessiz haykırışlarının bir simgesi adeta
şaşkın ama imtiyazssız halin..

seni duyduğumu sanıyorum
sanrı olduğunu bile bile!..
ya da sandıklarıma benzetiyorum
acıyla beslediğin yakın geçmişimi.
sünger bir doku gibi
içine çekme halinin hüzüncesinde
bir ayrıcalık ayırdım sana,
koca bir sokak,
geniş bir bahçe belkide!..
"a"dan "z" ye
ortak ıstırapların yetiştirdiği bu ülkede
esasen hangi sokak,
kime/ne yasak gözbebeğim?

iki göğsünün arasına aldığın
koca bir hayatı solumakta çektiğin ağrılı çabaya
yabancı değilim sencileyin,
ya da gece üzerine çektiğin
kirletilmiş yıldızları düşlerinle temizleyip
bir sonraki gecenin tavanına
nasılda fosforışıl astığını
görmeyecek kadar
kadınlıktan uzak..

seyir-sefer,
kaptan-sefine..
kimbilir belkide
sorun ve çözümün yer değiştirdiği
bu maymunlar cehenneminde,
ip ucunun olmadığını bile bile
karşı kıyıya geçmeye çalışan
dibi delik ve çoktan su almış
iki tekneyiz seninle..
iki anka kuşu..

yarışmadan baktığımız saatlerimizi
zamana kurmayı çoktan rafa kaldırdık.
ya kapımız çaldığında
sağır sessizlikten kaldırıp hülyalı bakışlarımızı
akrebi sokuyoruz heycan menzilimize,
ya da yelkovanın
yeldeğirmenli şehirlerinden geçiyoruz
hasat mevsimi nadasa yatırdığımız
kafalarımızın kiralanmaya hazır
endişeleriyle..

bir gün...
bir gün gözlerindeki telaşın
acele etmek yolunda olmadığını öğreneceksin
veya hızla giden
senin hayatının duraklarında
nasılda balık istifi olduğunu göreceksin
insanların..

lütfen anlama..
anlamaya kalkma
lam/sız/an-ların boşluklarını..

bir elinin serçe parmağı kadar kısa olan yaşamda
bir tek övgün olsun
sövgün kırılganlıklara karşın.
de/ki biz vesileyiz,
zamanı gelince çekip gideriz incitmeden.
incinmişliğin,incitilmişliğin hesabını ise
bakarken kör,
duyarken sağır olan,
dokunurken duyamsamayan,
umarsız hissizlere bırakırız
ödev olarak...

yeterki sen,
gülümse(v)meye küsme .......



Misafir 11 Ekim 2006 03:29

İstanbul' da Bir Bahar Sabahı

Dün yine İstinye’ ye bakan balkonumdan denizi seyrediyordum. İstinye koyu, yine sahile sırtını vermiş, onlarca alacalı tekneyi ve lüks yatı koynuna almıştı. Gün ağarmıştı ve güneş en centilmen haliyle savuruyordu kendini. Sahile vuran ışık hüzmesi, teknelerin kırışık yüzlerini yalayarak geçiyor, martıların gökyüzündeki oyunlarına eşlik ediyordu. Alçalıp yükselerek suya teğet geçip, birkaç ufak balığa sahip olma dürtüsüyle uçan bir martının, sürüden ayrılışına ve özgürlüğünü haykırırcasına çıkardığı sese dikkat kesildim. Gözümü ayıramadığım ve daima içinde olmayı hayal ettiğim yatlar bile bu kuş kadar özgür değildi. Suya karışan motor gürültüleri içinde ve sadece sahiplerinin koruması altında onların rotaları hep aynıydı. Ya martılar? Hayat hep onların kanatları altında mıydı? İki kollu, iki bacaklı ve iki gözlü insanoğlu ne kadar hürdü? Ne kadar mutluydu ve arada bir zafer çığıkları atabiliyor muydu?
Gözlerimi ufuk çizgisinin biraz üzerine sabitlemiş, olup biteni izlerken, yakmak üzere elime aldığım sigaranın parmaklarımın arasından kaydığını hissettim. Önce balkon parmaklıklarına sonra alt katın yarı delik duvarlarına çarpa çarpa düşüşünü hayretle izledim. O da ipini koparmış; ancak fazla dayanamayıp, oyuncak bulmuşçasına kendine doğru hızla koşan bir köpeğin keskin dişleri arasına teslim olmuştu.
Sabah, neşesine kavuşmaya başlıyor, bir kahvaltı öncesi şahit olunan üç beş ayrıntıya ‘’bana ne’’ dercesine ele veriyordu kendini. Ana caddeye dört tekerlilerin motor gürültüleri yayılırken, denize yüzünü dönmüş ve çakıl taşları arasında ziyaret edilmeyi bekleyen eski iki bank da sahiplerini bulmuştu.
Bir bardak çayımı yudumlarken, eski İstanbul hanımefendilerini andıran yaşlı bir kadının, bastonu yardımıyla banka yerleşmeye çalıştığını gördüm. Eline bastonu yere bir kaç kere vurduktan sonra başındaki çiçekli hasır şapkayı düzeltip, benim de az önce gözlerimi sabitlediğim noktaya bakmaya başlamıştı. Bastonu tuttuğu elindeki yüzüğün pırıltısı, uzaktan farkedilecek kadar büyüleyiciydi. Kadın, hemen yanındaki bankodan gelen hafif gülüşme seslerine kayıtsızdı. Birbirine sokulmuş bir genç çift, bu güzel bahar gününün ılık esintilerini, birbirlerine yaptıkları ufak latifelerle hissetmeye çalışıyor ve hallerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Arada bir biri diğerinin kulağına eğilerek birşeyler söylüyordu, belli ki sevgi sözcükleri mırıldanıyorlardı. Seneler önce oyuncusu sen ve ben olan bir kuğu gölü sahnesini anımsatıyorlardı bana.
Çayımdan bir yudum daha aldım. Derin bir iç çekişten sonra tarçın kokan sıcak kurabiyemden bir parça ısırdım. Artık güneş, doğrudan yüzüme vuruyordu. Ve ben, güneşin sıcaklığını hissedebildiğim, çayın ve kurabiyelerin midemde bıraktığı derin hazzı keşfedebildiğim için kendimi mutlu sayıyordum.
Banktaki yaşlı kadın da hayatının bir kısmında, bugün ya da bir kaç saat önce, belki de şu an, benim kadar mutlu hissedebilmişmiydi ki kendini? Sorsam ‘’evet’’ diyeceğini tahmin edebiliyordum. Alyansının parmağında yarattığı derin estetik, deniz kıyısında köhne bir bankta asil duruş ve yeri göğü delercesine bir bakış hayatın ta kendisiydi onun için. Ve ne kadar ihtişamlıydı!
Sessizliğim yine kısa sürdü ve bir hıçkırık sesiyle kendime geldim. Yaşlı kadın, yüzünü yanındaki banka çevirmiş, meraklı gözlerle genç çifti izliyordu. Az evvelki mutluluk tablosundan eser kalmamış, dünyaya meydan okurcasına kendilerini kavga telaşına vermişlerdi. Tümceler, martı seslerine karışıyor, bulutlu bir hava güneşi örseliyordu. Kızın gözlerinden süzülen iki damla yaş,erkeğin şaşkın bakışlarına eşlik etmiş, kızın ok gibi yerinden fırlayışı, erkeği de galeyana getirmişti. Bir çift yürek, köhne bir bankta tarihe geçmiş, gözyaşları deniz suyuna karışmış ve on dakikalık tebessüm kokulu hatıra, yaşlı kadına da mazi olmuştu.

Hayat böyle birşeydi demek ki sevdiğim. Aşklar, ayrılıklar ve nice hayatlardı on dakikada şahit olunan. Parmaktaki bir alyans kadar parıltılı ve belki de tahta bir bankın şahit olduğu kadar hüzünlüydü yaşam. Biz de yaşamdan nasibini alanlardan mıydık? Yokluğun, her gece yeryüzüne düşen bir göktaşı kadar şiddetli, hasretin, canımı suya, taşa, toprağa feda edecek kadar kıymetli ve aşkımız, sonu mutlu biten bir masal kadar gerçekti. Masalların sonu mutlu biter değil mi sevdiğim? Mutlu biter değil mi? Sevdiğim ne olur söyle, mutlu biter değil mi?


Misafir 11 Ekim 2006 16:28

Ince kalpli dondurmaci
Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.

Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu
“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.

Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.

Yanına da bir not iliştirilmişti:
"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.

Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.

Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu.

Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.
"İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi.
Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:
"Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.





Misafir 11 Ekim 2006 16:48

15 inde bir heyecan. Adı 17 heyecanın. Herhangi bir günde, herhangi bir çevrede. Aşkın adının yaz, umudun adının aşk olduğu bir gün. Pamuk teyze karşıdan geliyor. Yüzü yine alabildiğine güleç. Delikanlım nasılsın diyor. Hep öyle der zaten sevecenliliği, içinin güzelliği yüzüne vurmuş halde. İyiyim diyorum, siz nasılsınız, bir ihtiyacınız var mı. Eskiden öyleydi, saygı ve sevgi vardı, mahalle aile gibiydi. Yok sağol benim yavrum diyor. Yanındaki kıza dönüyor, dikkatimi çekmemişti, o da kim, nerden çıktı bu kız. Kızım, bu Zeliş’imin oğlu. Kızla bir an göz göze geliyorum. Hala anlayamadığım bir an. Bir yıldan az ama bir aydan fazla sanki. Bu da benim torunum diyor pamuk teyze. Teyze ne güzel diyorsun da ben bende değilim ki, toparlıyorum kendimi ve iyi günler diyorum, görüşürüz. Gittiğim yön onlara ters, ben kimim bilemiyorum uzaklaşırken her adımda…

Kaçırayım mı seni, önce köye gideriz, sonra döner geliriz eve. Nasılsa bizim için bir oda var. Kıyarız nikahı, atacak değiller ya, çalışırım sonra. Sizinkilerde söz edemezler, iki yıl sonra yaparız düğünümüzü. Bir sessizlik koptu, bir poşet rüzgarın etkisiyle havaya uçtu. Ses çıkarmadım, gözlerim gökyüzüne bakıyor. Hayır, gözlerim uzaklara bakıyor. Başımı çevirip bakıyorum ona. Gözlerinde bir hüzün var, yanaklarından süzülen yaşlar damla damla kayboluyor yanağında. Elleri elimde, gözlerimi yine bulutlara çeviriyorum, daha sıkı tutuyorum ellerini titrediği belli olmasın diye…

O gece uyku yok gözlerimde. Allah’ım gitmiyor gözlerimin önünden. Gözümü her kapatışım o gözlerle karşılaşmama yetiyor. Çare yok, nedir bu hal, ilk görüşte aşk mı. Gözleri ne kadar da güzeldi. Ceylan gözlü, kalbi de bir o kadar güzel olmalı. Yoksa bir göz beni bu kadar etkilemez ki. Nasıl bir şey bu. Ya o saçları. Simsiyah saçları. Tel tel dökülüyordu omuzlarından aşağı. Her bir tel i saymış mıydım ki hala aklımda o fotoğrafı. Nesin sen be kız, melek misin, nesin sen. Saatler ilerliyor ama o dakikada durdum ben. Benim için bir sonraki onu görüşüme kadar zamanın ilerleyeceği de yok. Görmeliyim, onu tekrar görmeliyim. Peki o ayrılırken yüzündeki gülümsemeye ne demeli, o da benim için öyle mi hissediyor aceba…

Beni çok sevdiğini, bana ne kadar değer verdiğini biliyorum. Seninle çok mutlu bir hayat süreceğime de eminim. Senin gibi biriyle karşılaşmadım dahi. Seni unutamam ama sonumuz olmayacak bizim. Sana kaçsam beni vururlar, sana kaçsam seni de vururlar. Bırakmazlar bizi. Hem nereye kaçacağız. Senin okulun var, seni bekleyen bir hayat var. Anlamazlar onlar, dinlemezler. Bizi hayat boyu bırakmazlar. Susmuştu, hıçkırıyordu, gözlerinden yaşlar durmak bilmeden akıyordu. Yaslandı omuzlarıma, sardım sımsıkı. Nefretim yükseldi bir şeylere. Hiç dinmeyecek bir nefret. Hıçkırmaları dinmiyordu. Elim saçlarını okşuyordu, sanki bırakmayacak gibi sarılıyordu, kimse ayırmasın der gibi. Ne ben konuşabiliyordum ne de o. Gözlerim uzaklara doğru dalmıştı. Liseye kadar okuyabilmişti, okumayı çok severdi, beni hep şaşırtırdı. Yıldızların adlarının ne anlama geldiğini dahi bilirdi. Bir bitkiye bakar onun içinde geçtiği bir şiiri kesin okurdu. Tarih bilgisi beni hayrete düşürürdü. Anlaşılmamıştı, ailesi gerek görmemişti okumasına da. Bırakmazlar dedi, bırakmazlardı da. Tek kişilik bir acı yoktu ortada. Ne ben ona, ne de o bana kıyabilmişti. Keşke dedim o gün, bilgisiz birer cahil olsaydık. Ne önünü ne sonunu düşünseydik.

Ertesi gün pamuk teyze yine gördü beni. Delikanlım müsait misin dedi. Buyur teyzem dedim. Bir şeyler alınacak, torunumla gider misin, hem biraz gezsin, evde sıkıldı. Olur dedim ki dememle elimin ayağıma dolaşması bir oldu. Uykusuz geçen gecemin müsebbibi yanımdaydı işte. Buyur dedim kendi kendime, ne yapacaksan yap. On dakika boyunca yürüdük, ne ben bir kelime edebildim, ne de o. Ne alacaktın diye sordum. Markete gidelim dedi gülümseyerek. Duruşunda bir ciddilik, gözlerinde bir sıcaklık vardı. Adını sordum, ne zaman geldiğini sordum, okuyup okumadığını sordum, sordum da sordum. Fark etmedim ama galiba senelerdir tanıyordum onu. Yoksa bir anda bu kadar rahat nasıl olabilirdim ki. Markete gittik o gün, ertesi gün kitapçıya, ertesi gün bir parkta oturmaya akşam üstü. Neler konuştuk tam hatırlayamıyorum ama dünyanın güneşin etrafında neden döndüğünden tut da elektronun durması halinde nelerin olabileceğine kadar. Haftanın iki günü pamuk teyzeyle bize gelirlerdi. Pamuk teyze ikinci evliliğini yaptığı için akrabası yoktu, o yüzden annem kızı gibiydi, onsuz yapamazdı. Pamuk teyze de beni bir torunu görürdü ki istediğimiz zaman bize izin verirdi. Hayatımın üç ayı geçti onunla. Kimisi için çocukluk aşkı, kimisi için gençlik aşkı, kimisi içinse aşk bile değildir belki. Biz ise ne aşk dedik, ne sevda. Yapamayacağımız hayaller kurmadık. Edebiyattan konuştuk, tarihten konuştuk, şair olduk şiirler okuduk, hatıralarımızı, duygularımızı anlattık. Anlatacağımız bir şeylerimiz kalmayınca sustuk ama hiçbir anımızdan mutsuz olmadık. Sustuğumuz anlarda fırtınalar koptu içimizde ama mutluyduk yine de. Son güne kadar ayrılmaktan bahsetmedik. Gelecekten konuşmadık, bize ait olamayacağını düşündüğümüz bir gelecekten.

Hıçkırıkları durulmuştu sonra başını kaldırdı, ellerini elime aldı, gözlerimin içine bakıyordu, benim gözlerim hala uzaklardaydı, seni seviyorum dedi. Seni ilk gördüğüm andan, seni tanıdığım andan itibaren sevdim. Senin ciddiliğini, senin o iyilik dolu kalbini sevdim. Bana değer verişini, bana dünyaları vermek istemeni sevdim. Seni tanıdığım için, seninle birlikte geçirdiğim her an için, bana verdiğin en büyük hediyeler için, seninle olan hatıralarım için sana minnettarım. Bu bizim kaderimiz ve sakın delilik yapma. Senden bir şey istiyorum, bana söz ver delilik yapmayacağına. Gözlerimin içine bakıyordu, söz vermemi istiyordu, susuyordum, ellerimi sıkıyordu, söz ver dedi belki defalarca ve sesi incelmeye başlıyordu. Ağlamaklı o sesiyle tekrar sordu, sanki onu duymuyordum, kafamda onun ailesi ve ben satranç oynar gibiydik, bir çıkış yolu arıyordum, onları mat etmek için, ama olmuyordu, elimde sadece onların taşları vardı ve her yandan kuşatılmıştım ki titriyordum sinirden. Ağlayarak soruşu aklımda, beni seviyor musun, seviyor musun! Evet diyebildim, o zaman söz ver dedi, delilik yapmayacaksın, kabul edeceksin. Elleriyle sarsıyordu beni, gözlerimden iki damla yaş döküldü, söz diyebildim sessizce. Sonra sarıldı yine boynuma, yaşlar yine dökülüyordu gözlerinden, benim ise içimde bir öfke kime olduğu belli olmayan, ve gözlerim uzaklarda ve onun o dökülen gözyaşları akıyordu içime. Kaç saat geçti öyle konuşmadan anımsayamıyorum. Hala kaç yıl geçti sayamıyorum. Hani insanlar bir şeyleri kaybettiklerinde üzülürler, çok şeyler yapmak isterler de olmayınca üzülürler, benim kaybedecek çok şeyim yok, kaybedeceğim çoğu şeyi o gün kaybetmiştim. Her zaman bir umudum yoktur, çoğu umudumu orda kaybettim. Ben hala kendim için yaptığım hiçbir şeyden mutlu olamıyorum, hala başkalarının mutluluğuna az da olsa katkım varsa mutlu oluyorum. Sen tanıdın beni ama senden sonra beni tanıyan kimse anlayamadı. Beni başkasında arama mutlu olursun demiştin, aramadım seni başkasında ama arasam da bulamam ki. İnsanlar en sevdiklerine dahi mutluluk vermiyorlar, en iyi bildiklerine dahi güven duymuyorlar, herkes nerden darbe alacağım diye korkuyor. İyilik yap denize at, balık bilmezse halık bilir projemizde hep balıkları besledi, bu dünyaya ait proje değilmiş ama senden hatıra işte. Şimdi aklıma geldin de özlüyorum seni demeyeceğim. Sen o gün öldün benim için, söz vermiştim sana, belki başka zamana…

15 inde bir heyecan. Adı 17 heyecanın. Herhangi bir günde, herhangi bir çevrede. Aşkın adının yaz, umudun adının aşk olduğu bir gün…



Misafir 11 Ekim 2006 17:52

renksiz bir tual

Ufalanırken gökler yürğimde,senli günlerin çoşkusu durgunlaşıyor içimde.yokluğundan olsa gerek bu durgunluk.Gelmeyişinden olsa gerek...
Griliniğini bıraktın ellerime.sen giderken renklerimi aldın.maviyi,sarıyı,kırmızıyı,yeşili.şehrin gürültüsünü bırakıp sensiz suskunluklara terkettin.gittin işte...
bu yüzden olsa gerek durgunluklarım,anlamsızlıklarım,renksizliğim...
Fotoğraf albümünü açıyorum akşamları.belki eski renklerimden giyinirim diye.belki yaralarımı sararım belki kanayan yanlarımı....
Hatıralarımda kalan tek renk giydiğin(giderken)kırmızı palton.anlıyorum kışmış...palto giydiğine göre.Ne güzel yakışıyordu renkler sana...giysiler içinde sen olunca...
Akşamları beklerdim seni.Penceremin önünden gecersin diye.Şaşırırdım! insanlar neden siyah ve beyaz giyinmiş diye...
şimdi anlıyorum...
anlıyorum ve tüketiyorum bana bıraktığın yanlarımı....
Gittin...
ne renksizlik yakıştı istanbul'a,ne ben kimsesizliğine...
Gittin..
salınarak renklerine bir resminde kırmızı paltona mahkum eyleyip beni,gittin sen sevgili...

Yaşamak için bir sebebim vardı benim.Gitmn için hiç bir neden bulamadım.toplarken siyahları iklimime sen,bir nefes vermedin soluğuma.kronik bir hastalık gibiydin içimde,tedavi edildikçe müzminleşen...

Gittin..
Elimde renksiz bir gökkuşağı kaldı.nereye asayım?hangi gök kabul eder,rengini yitirmiş gökkuşağını...
Göğümden bir tabakayı çekip aldın sen.içimde hayatımın en tanışık yanlarının olduğu.yağmurlar teğet geçiyor şimdi üzerimden ıslanamıyorum.Göğü çalınmış bir çocuk gibiyim ve ne zaman başımı kaldırsam yukarı senli bir yoksunluk...önce göğümden,sonra içimden silindi tüm mevsimler ve renkleri.yokluğunun o saydam,o mavisiz denizinde yüzüyorum şimdi.Sabaha ermek istiyor ruhumun karanlığı eremiyorum.biliyorum çünkü varamıyacağımı,beyazın siyahtan ayrıştığı o,ince cizginin farkına...
Gittin sevgili...

Sen masmavi bir gerçekken,bana renksiz bir yalan bırakamazsın.....


kambis 11 Ekim 2006 22:45




Tehlikelidir mutsuzluk.

İnsanı şaşırtır.

Telaşlandırır.

Öç duygusuna sürükler.

Yalnızlık korkularıyla yakar.

Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.

Yabancılara muhtaç eder.

Ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.

Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.

Bilirim o suları, oralarda yıkandım.

"Birçok insan" diyor Dostoyevski, "mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur."

Şaşırtıcı hatta kızdırıcı bir cümle bu.

Ama düşündürücü de.

Düşündükçe de bu büyük yazarın haklı olabileceğini hissediyorsunuz.

Ben, kendini mutsuz sanan çok insan gördüm.

Mutluluklarıyla kendileri arasındaki en büyük engel kafalarındaki "mutluluk" tarifiydi.

Çocukken seyrettikleri bir filmden, okudukları bir kitaptan, büyüklerinin anlattığı bir hikayeden insanların aklına bir "mutluluk resmi" yerleşiyor ve bu resme benzemeyen hiçbir görüntünün mutluluk olabileceğine daha sonra inanmıyordu.

Ellerinde tek bir mutluluk kalıbıyla dolaşıyorlar, bir başkasının kendine dar gelen ayakkabısını giymeye çalışır gibi kendi mutluluklarını bu kalıbın içine sokmaya uğraşıyorlardı.

Eğer mutlulukları o kalıba sığmazsa mutsuz olduklarını düşünüyorlardı.

Başka bir biçimde de mutlu olunabileceği ihtimali onlara inandırıcı gelmiyordu.

Akıllarındaki mutluluk tarifine uymadığı için sahip oldukları mutluluğu değiştirmeye uğraşıyorlar...

Ve mutsuz oluyorlardı.

O insanlar, bir zamanlar aslında mutlu olduklarını ancak mutluluklarını kaybettiklerinde anlayabiliyorlardı.

Bunlar, insanlık aleminin içindeki en büyük duygusal nehirlerden biri olan mutsuzluğun içine diğer talihsizlerle birlikte akıyorlardı.

Orada gerçek mutsuzlarla, terk edilmişlerle, sevilmemişlerle, sevdiğini yitirmişlerle, hayallerine ulaşamamışlarla buluşuyorlardı.

Birbirinden çok değişik maceralardan, hayatlardan, kırgınlıklardan bu nehre akmış insanlar, burada zamanla birbirilerine benziyorlardı.

Onları bakışlarından, seslerinden, bazen başkalarını çok şaşırtan bir cüretkarlığa dönüşen telaşlarından tanıyordunuz.

Hemen hemen hepsi de ümitlerinin çoğunu kaybetmişlerdi.

Ellerinde kalan çok küçük bir ümit kırıntısıydı.

Mutsuzluğu onlar için çok tehlikeli kılan da ellerindeki bu küçücük umut parçasıydı.

Bu umuda yapıştırılmış öfkeli bir intikam isteği de bulunuyordu dağarcıklarında.

O çok ünlü "Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" cümlesiyle başlayan kitabının girişine Tolstoy’un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:

"İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."

Geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.

Geçmişten öç almak istiyorlardı.

Geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.

Gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.

O minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı.

Bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı.

İnsanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı.

İçine düştüğü uğultulu sularla bir felakete doğru sürüklendiğinden korkan insanların kurtulmak için neler yapabileceğini daha önceden tahmin etmek bile mümkün olamıyordu.

Özellikle mutsuzluk nehrine yeni düşenler, timsahlarla dolu bir sudan geçmeye çalışan karacalar gibi kurtulmak için canhıraş bir şekilde çırpınıyorlardı.

Neredeyse bir tür kişilik değişiminden geçildiği bir dönemdi bu.

Mutsuzluk, vahşi bir biçer döver gibi insanın ruhunu parçalıyordu.

Bütün güvenini yok ediyordu.

Mutsuz insanlar, hep bir uçuruma düşüyormuş duygusuyla her karşılaştıkları yeni insana, içine girdikleri her yeni çevreye "Acaba tutunabileceğim dal burada mı" diye bakıyorlardı.

İnsanlar hayatlarındaki en şaşırtıcı ilişkileri de bu mutsuzluk krizinde yaşıyorlardı.

Hayatın bir daha asla "güzel" olmayabileceği endişesi ruhlarını öylesine kuvvetli bir biçimde sarıyordu ki yeniden "mutlu" insanların arasına dönebilmek, bu korkulardan, yalnızlıklardan, güvensizliklerden, acılardan sıyrılabilmek için her ihtimali, en anlamsızlarını bile deniyorlardı.

Hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken derin bir yalnızlıkla, yeniden hayatla barışabileceğini söyleyen minicik umut arasında sanki başdöndürücü bir tahtıravallide iner çıkar gibi sürekli bir dalgalanma yaşayan mutsuz insanların, tek başlarınayken kederli bir yorgunlukla bir kenara oturup, başkalarıyla karşılaştıklarında irkiltici bir enerjiyle ayaklanmaları, bu yıpratıcı değişimleri sürekli yaşamaları bütün ruhsal dengelerini de altüst ediyordu.

Sükuneti unutuyorlardı.

Hep çırpınıyorlardı.

Onları yeniden mutlu edecek birini bulabilmek, geçmişten öç alabilmek, kendilerine olan güvenlerini tazeleyebilmek için, aklını ıssız dağlarda kaybetmiş şanssız bir altın arayıcısı gibi her yeri kazmaya çalışıyorlardı.

Gülünç olmaya bile aldırmıyorlardı.

Bazen, ruhlarını kaplayan kasırga aniden duruverdiğinde, bir anlığına, "ben ne yapıyorum" diye kendilerine soruyorlardı ama bu sadece bir andı, kasırga biraz sonra yeniden başlayıp onların kendilerine dönük gözlerini karartıyordu.

Yeniden kör oluyorlardı.

O mutsuzluk nehrine bir kere düşmeyegörsün insan...

Oraya düşmenin kolay ama çıkmanın çok zor olduğunu ancak o zaman anlar.

Cömert bir dilenci gibi yaşar ondan sonra, biraz umut dilenir ve karşılığında her şeyi vermeye razı olur.

Verdikleri gözükmez, herkesin aklında dilenişi kalır.

O umudu bulduklarını, aradıkları insanla karşılaştıklarını sandıkları anda hissettikleri kurtuluşu ve mutluluğu, hiçbir mutlu insan kavrayamaz.

Ama mutsuzlar yanıldıklarını çabuk anlarlar.

Daha derin bir acıyla düşerler mutsuzluklarının içine.

Öç istekleri daha da artar.

Öyle zamanlar olur ki bütün insanları yabancı ve düşman görürler.

Sonra o yabancılara sığınmaya çalışırlar.

Çok mutsuz insan gördüm.

Seslerini tanırım onların, bakışlarını tanırım.

Abartılı neşelerini tanırım.

En neşeli konuşmanın bir yerinde kararıveren yüzlerini tanırım.

Hikayelerini dinlerim.

Çoğu Dostoyevski’nin sözlerini hatırlatır.

Mutlu olduklarını bilmedikleri için mutsuz olduklarını sanmış, sahte bir mutsuzluktan kurtulmaya çalışırken gerçek bir mutsuzluğa düşmüşlerdir.

Kahkahalarla dolu bir geceden sonra onları izlerseniz hızla başlayan adımlarının gitgide yavaşladığını, her yavaşlayan adımla bir başkasına dönüştüklerini, omuzlarının çöktüğünü, ruhlarında taşıdıkları yorgunluklarının onları esir aldığını görürsünüz.

O anda karşılarına çıkıveren biri onları en çılgın şeyleri yapmaya ikna edebilir.

Aniden evlenebilirler.

Ertesi sabah dudaklarında bir plastik tadıyla uyanmak üzere hiç sevmedikleri hatta hoşlanmadıkları biriyle sevişebilirler.

Varlığıyla kendilerini utandıracak birileriyle kalabalıkların önüne çıkarak poz verebilirler.

Tehlikelidir mutsuzluk.

İnsanı şaşırtır.

Telaşlandırır.

Öç duygusuna sürükler.

Yalnızlık korkularıyla yakar.

Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.

Yabancılara muhtaç eder.

Ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.

Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.

Bilirim o suları, oralarda yıkandım.

O sularda ıslananları onun için hemen tanırım.

Her mutsuzla karşılaştığımda aynı sözleri söylemek isterim.

"Sakin ol, sükunet kurtaracak seni."

Her seferinde de sakin olamayacağını bilirim.

Mutsuzluk telaşlandırır çünkü insanı.

Telaşıyla tehlikelidir zaten, elindeki o küçük ümidi de kaybetmemek için çırpınmasıyla tehlikelidir mutsuzluk.

Pişmanlıklarımızı telaş yaratır çünkü, telaşımızla utanılacak hareketler yaparız, bazen önümüzde kaderin açtığı geniş yollarda mutsuzken tökezlememiz telaşımızdandır.

Gördüğümüz her insana, boğulmakta olan bir insanın kurtulma hırsıyla sarılır ve onları korkuturuz, biz onları kendimize doğru çekmeye uğraştıkça onlar bizim korkularımızı çoğaltarak kaçarlar.

Yalnızlıktan korktukları için yalnızlaşır mutsuzlar.

Ve yalnızlaştıkça yalnızlıktan daha çok korkarlar.

Mutluluk topraklarına açılan o "sükunet kapısından" geçmeyi bir türlü beceremezler.

Sonra bir gün, o küçücük ümitlerini de kaybedip artık yokluğa yaklaştıklarını sandıklarında aniden o sükunet kapısı açılıverir önlerinde.

Ümitleri yoktur artık ama mutluluk şansı onlara sezdirmeden belirivermiştir.

Ümitsizce dururken bulurlar mutluluğu.

Kimse sonsuza dek o mutsuzluk nehrinde sürüklenmez çünkü...

Bir gün herkes kurtulur.

Ahmet ALTAN


MARLON 11 Ekim 2006 23:17

Seni Seviyorum SENİ SEVİYORUM


"Seni seviyorum." Önce bu sözcükleri bir rafa kaldırmalıyız; dirseğimizle kırmak zorunda kalacağımız bir camın arkasındaki bir kutuya; bir bankaya koymalıyız. Onları bir tüp C vitamini hapı gibi ortalarda bırakmamalıyız. Bu sözler dilimize çok kolay gelirse düşünmeden kullanabiliriz; dayanamayız. Söylemeyiz deriz ama söyleriz. Sarhoş oluruz ya da yalnızlık hissederiz, ya da büyük ihtimale, düpedüz umutlanarak, bir de bakarız o sözleri sarf etmişiz, kullanmışız, kirletmişiz. Kendimizi aşık olmuş ve uygun düşüp düşmeyeceğini sınamak için kullandık sanırız. Söylediklerimizi kulağımız duyana kadar ne düşündüğümüzü nasıl bilebiliriz? Bırak bunları; geçerli değil. Bunlar büyük sözlerdir; onları hak ettiğimizden emin olmalıyız.

Onları bir kez daha duy: "Seni seviyorum."(I love you). Özne, fiil, nesne. Özne sevenin kendini ifade eden kısa bir sözcük. Nesne de özne gibi kısa ve dudakları öpmek için gibi uzatarak söylenen bir sözcük. "I love you." Ne ciddi,ne ağırlıklı, ne yüklü geliyor kulağa.

Sanıyorum dünya dilleri arasında ses uyumu açısından gizli bir anlaşma var. Sanki toplanmışlar ve bu cümlenin kazanılması gereken, ulaşılmak istenen, layık olunacak olağanüstü bir şey tınısı vermesini kararlaştırmışlar. "Ich liebe dich": bir gece yarısı, sigara sesli o fısıltı ve özne ile nesnenin mutlu kafiyesi.

"Je t'aime": değişik bir yöntem; önce özne ile nesne aradan çıkarılıyor ki o hayranlık ifade eden uzun ünlü harfin dibine kadar tadına varılsın. (Gramer de bir güven unsuru: nesne ikinci sıraya alınarak sevilenin birden başka biri olarak karşımıza çıkması engelleniyor.) "Yatebya lyubulu": nesne yine teselli edici ikinci sırada, ama bu kez -özne ile nesnenin ses uyumu göstermesine rağmen- bir zorluk, aşılması gereken bir engel ima ediliyor. "Ti amo": belki biraz fazlaca bir aperatif adına benziyor, ama özne ile fiil -eden ile edilen- aynı sözcükte birleştiğinden yapısal güven dolu.

Bu amatör yaklaşımı bağışlayın. Projeyi memnuniyetle kendini insanların bilgi hazinesini arttırmaya adamış bir yardım kurumuna devredebilirim. Onlar bu ibareyi dünyanın bütün dillerinde incelemek, farklılıkların neler olduğunu saptamak, onları duyanların üzerinde ne etki yaptığını öğrenmek, hissedilen mutluluk derecesinin ibarenin zenginliği ile orantılı olarak değişip değişmediğini anlamak için bir araştırma komitesi kursunlar. Benden bir soru: acaba dillerinde "Seni Seviyorum" ibaresi bulunmayan kavimler var mıdır? Ya da hepsi ölmüşler midir?

Biz bu sözleri camın arkasındaki kutuda saklamalıyız. Onları kutudan çıkardığımızda çok dikkatli olmalıyız. Erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "Seni Seviyorum", kadınlar erkeği evliliğe zorlamak için "Seni Seviyorum" diyebilirler; her ikisi de korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcüklerle ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleştiğine kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmediği konusunda kendilerini anlatmak için aynı ibareyi kullanırlar. Bu tür kullanımlara karşı tedbirli olmalıyız. "Seni Seviyorum" dünyaya açılmamalı, bozuk para ya da hisse senedi gibi kullanılmamalı, bize kar getirmemelidir. Ama bu değerli cümle olmayan saçların yukarı kaldırıldığı çıplak bir boyuna fısıldanmak için saklanmalıdır.

Şu anda ondan uzağım; belki de tahmin ettiniz. Transatlantik telefon alaycı ve daha-önce-de-duydum türünden bir yansıma yapıyor. "Seni Seviyorum"; ve o daha yanıt vermeden kendi metalik sesimin yanıtını duyuyorum: "Seni Seviyorum". Bu beni tatmin etmiyor; yansıyan sözcükler herkes tarafından duyulur. Yeniden deniyorum; aynı sonuç. "Seni Seviyorum, Seni Seviyorum - bu sözler çılgın bir ay süresince liste başı olan, sonra saçları yağlı, sesleri özlem dolu bodur rock şarkıcılarının ön sırada oturan ve sallanan kızları baştan çıkarmak için kullandıkları cırtlak bir şarkı haline dönüşüyor. Baş gitar kıkırdarken ve bateristin dili açık, ıslak ağzından sarkarken "Seni Seviyorum", "Seni Seviyorum".

Aşk konusunda, aşk dilinde ve hareketlerinde tam doğruyu bilmeliyiz. Hayatımız buna bağlı ise, ölüme bakmayı öğrenmemiz kadar açıkça bakmalıyız aşka. Aşk okulda öğretilmeli mi? Birinci sömestr: Arkadaşlık; İkinci sömestr: Şefkat; Üçüncü sömestr: İhtiras. Neden olmasın? Çocuklara yemek pişirmesini, araba tamirini öğretiyorlar; ve biz, çocukların bu konuda bizden daha iyi olduğunu farz ediyoruz, ama eğer aşkı bilmiyorlarsa bunların onlara ne yararı olabilir? Bu konuda kendi başlarına bata çıka ilerlemelerini bekliyoruz. Ve, anlamadığımız her şey için sorumlu tuttuğumuz Doğa, otomatiğe bağlandığı zaman o denli iyi işlemiyor.

Baştan alalım. Aşk insanı mutlu eder mi? Hayır. Aşk sevdiğiniz insana mutluluk verir mi? Hayır. Her şeye kadir midir? Gerçekten hayır. Ben de bunlara inanıyordum, elbet. Kim inanmıyordu ki (ruhun alt katlarında hala inananlar yok mu)? Bütün kitaplarımızda, filmlerimizde var; aşk binlerce öykünün gün batımıdır. Eğer her şeyi çözümlemezse, aşk neye yarar? Bütün hayallerimizin gücünden şunu çıkarabiliriz ki, aşk bir kez elde edildi mi, günlük acıyı hafifletir ve kolay bir uyuşturucu etkisi yapar.

Bir çift birbirini sever, fakat mutlu değildir. Bundan ne sonuç çıkarırız? Birinin öbürünü gerçekten sevmediğini mi, yoksa bir birbirlerini yeteri kadar sevmediklerini mi? Ben buna GERÇEKTEN karşı çıkıyorum. Ben hayatımda iki kez sevdim (bu da bana çok gibi geliyor), bir kez mutlu, bir kez mutsuz. Bana aşkın ne olduğunu öğreten mutsuz aşk oldu -o zaman değil, yıllar geçtikten sonra. Tarihler ve ayrıntılar -onları istediğin gibi doldur. Ama aşıktım ve uzun bir süre, yıllarca sevdim. İlk önceleri şımarıkçasına mutluydum, kendimden başka hiçbir şeyin varolmadığı inancının keyfiyle hoyrattım; ama çoğu zaman şaşılacak kadar, içim içimi kemirecek kadar mutsuzdum. Onu yeterince sevmedim mi? Sevdiğimi biliyorum -onun için geleceğimin yarısından vazgeçmiştim. O beni yeterince sevmedi mi? Sevdiğini biliyorum -benim için geçmişinin yarısından vazgeçmişti. Beraberce keşfettiğimiz denklemde yanlış olan nedir diye kendimizi yiyerek yıllarca yan yana yaşadık. Karşılıklı sevgi mutluluk sonucu vermedi, ama biz verdi diye ısrar ettik.

Daha sonra aşk hakkında neye inandığıma karar verdim. Biz aşkı aktif bir güç olarak düşünüyoruz. Benim aşkım onu mutlu "ediyor"; onun aşkı beni mutlu "ediyor"; bunun neresi yanlış olabilir? Oysa yanlış; böyle bir denklem yapay bir kavramcı model akla getiriyor. Ona göre aşk herşeyi değiştiren, dolaşmış bir düğümü çözen, hokkabazın şapkasını mendillerle dolduran, havaya güvercinler uçuşturan bir peri değneğidir. Ama modelin kaynağı büyü değil, atom fiziğidir. Benim sevgim onu mutlu etmiyor, edemiyor; benim sevgim sadece ondaki mutlu olma yeteneğini ortaya çıkarıyor. Ve böylece her şey daha bir anlaşılır oluyor. Nasıl olur da ben onu mutlu edemem, nasıl olur da o beni mutlu edemez? Basit: beklediğimiz atomik tepki oluşmuyor, atom zerrelerini bombardıman etmek için kullandığınız ışın başka bir frekansta çalışıyor.

Ama aşk bir atom bombası değildir, onun için daha sade bir kıyaslama yapalım. Ben bunları Michigan'daki bir arkadaşımın evinde yazıyorum. Amerikan teknolojisinin yarattığı, mutluluk makinesi dışında her türlü alet ve edevatın bulunduğu tipik bir Amerikan evi. Arkadaşım dün beni Detroit havaalanından arabayla getirdi. Evin kapısına yaklaşırken torpido gözüne uzanıp uzaktan kumanda aletini çıkardı; usta bir dokunuş ve garaj kapıları yukarı doğru sarıldı. İşte benim önerdiğim model: Eve geliyorsun -ya da geldiğini sanıyorsun- garajın önünde her zamanki büyünü kullanmayı deniyorsun. Hiçbir şey olmuyor. Önce şaşkın, sonra endişeli, en sonunda kızgın bir inanamazlıkla, arabanın motoru çalışırken kapının önünde duruyorsun; orada haftalarca, aylarca, yıllarca, kapıların açılmasını bekliyorsun. Ama yanlış arabadasın, yanlış kapı önündesin, yanlış evin dışındasın. Sorunlardan biri de şudur; yürek yürek biçiminde değildir.
SENİ SEVİYORUM





ABERYY 12 Ekim 2006 07:42

insam sevdigini görmediginde...
 
İnsan Sevdiğini Görmediğinde.. ..


Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta
yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan
bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm
çöküyor.

Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de
inanmadığı Tanrı' ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.

"İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak
mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana."

Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin
karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse,
o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya.

"İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi" diyor, "seni
hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar."

Graham Greene, "Zor Tercih" isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının
duygularını yalın bir dille anlatıyor.

"O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı
başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını
istedim.'

Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark
edip, "keşke ölseydi" diyordu.

Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını
öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, "Tanrı' yı görmeden seven insanların" birbirlerini
de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle
tartışıyordu.

- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı' yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.

Aşk, bir insanı Tanrı' yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu
hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?

Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu
besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da
sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
'Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim' demeyecek kadar büyük bir
iman, büyük bir bağlanma mı?

Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan
da sürdürebilme mi?
'Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek, böylesine korkunç bir
bağlılığa rıza göstermek mi aşk?

Peygamberler bile Tanrı' ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç
görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?

Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit
oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan
bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz.

'Tanrı' mız' olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün
inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok
yatkınız.

'Belki de sevmenin başka türü yoktur' diyen birilerinin romanların,
filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza
dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.

Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz
olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.

Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in
'Tanrı' yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim' diyen bir
satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.

Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek,
bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici,
daha heyecanlı kılan.

Hiç rastlamasanız da 'bir insanı sevmenin bir Tanrı' yı sevmek gibi bir şey
olduğunu' yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına
da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.

Aynen, 'Tanrı' yı görmeden sevmek' gibi siz de bir insanın başka bir insanı
hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda,
romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların
sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.

Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir
tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.

'Keşke inanmasaydım' dedirtecek, 'keşke onu böyle sevmeseydim' dedirtecek
bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek
bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.

İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine,
inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının
yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını
görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir
zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş
olmadığını hissederek yürürsünüz.

Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra
dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin
hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş
.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de
cezalandırılmışsı nızdır.
İnsanlar Tanrı' yı görmeden seviyorlar.

Ama Tanrı' ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden
sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.

Ben, Tanrı' yı inanan Graham Greene' e inanıyorum, 'bir insan başka bir
insanı hiç görmeden de sevmeyi' sürdürür.

Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi
bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların
sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.

Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

.

Ahmet Altan


Misafir 12 Ekim 2006 11:31

Tüm yaşananlar sığar mıymış bir kaç satıra? Tek bir kağıt alır mıymış hatıraları? Şimdi saymaya kalksam tüm olanları, belki bir ömür yetmez. Lakin iş yazmaya gelince kelimeler de yardım etmez. Sadece tanışmamızı anlatsam GÜLÜM... Hani dolmuş kuyruğunda ayağıma basışın. Kızaran bir yüzle özür dileyişin... Çok kızmıştım sana o zaman, sinir etmiştin beni. Ben nerden bilebilirdim beni bu kadar kızdıran birini sevebileceğimi?! Çok değil iki gün sonra bu sefer köşedeki markette kafama düşürmüştüm un paketini. "Yine mi siz?" diyerek ben... Sen dayanamayıp gülerken. Öyle öyle konuşmalar, yavaş yavaş tanışmalar. Sonra öğrendik ki iki sokak arayla oturuyoruz seninle. Meğer müstakbel sevgililer yaşıyormuş aynı mahallede... Tüm yaşananlar sığar mı tek bir kağıda? Bir kaç satır anlatabilir mi? Tanışmamızın yedinci ayında evlenmeye karar vermiştik. Arada geçen yedi ay değil sanki yedi gün idi. O yedi ayın her günü sanki birer GÜL idi. Sonra???... Sonra birgün aniden bir haber getirdin bana. Dişin için gitmişken doktora... Yüzün asık, rengin solmuş... Meğer benim GÜLÜM KANSER OLMUŞ!.. İnanamadım, inanamadık, inanılmaz. Böyle bir acı tarifsiz, anlatılmaz. Kemiklerimin sızladığını hatırlıyorum acıdan. Kopan kalbimi ise asla... Tanışamamızın üçüncü yılında ve bir ekim soğuğunda. Loş ışıklı bir hastahane odası. Acılar yankılanıyor duvarlarda... Ve bir ekim soğuğunda... Tanışmamızın üçüncü yılında... Ellerimden kayıp giderken elin. Dönerken ufka doğru gözlerin... Ve ÖLÜM... Ve AYRILIK! Tüm yaşananlar sığarmıymış bir kâğıda... Beni anlatmaktan aciz bir kaç satıra?...


Misafir 12 Ekim 2006 16:07

Açık denizlere kıyısı olan küçük bir köyde yaşlı bir balıkçı yaşarmış. Uzun yıllar, engin denizlerde oltası ile balık avlayan bu ihtiyar, etrafına sevgi saçan hayat dolu bir insanmış. Ancak, gel zaman git zaman, her bir şey kötü gitmeye başlamış onun için!.. Başına gelen kötü şeylerden kurtulmaya çalışırken bu kez de, dünyada her şeyden çok sevdiği insanı kaybetmiş aniden. Bu kaybın ardından, üzüntüye boğularak her bir şeylere, hatta hayata bile küsmüş ve kendini diğer insanlardan soyutlamış.

Bu duygu çöküntüsünün etkisiyle bir gün, minik köhne sandalı ile uçsuz bucaksız denizlerde yitip gitmek için, denizlerin sonsuzluğuna açılmaya karar vermiş ve aynı günün gecesinde de sessizce kıyıdan ayrılmış... Karadan ırak bir halde denizlerde dolaşmaya başlamış. Zaman zaman, oltasıyla tuttuğu balıkları biraz seyrettikten sonra, hepsini tekrar denize bırakmış. Günler geçtikçe yalnızlığından sıkılmaya başlayan yaşlı balıkçı, tuttuğu balıkları karşısına çıkacak ilk kişiyle paylaşmak için, sandalında biriktirmeye başlamış. Ama tüm istemine karşın, uzunca bir süre hiç kimseyle karşılaşamayınca yeniden umutsuz yalnızlığına sarılmış...

Yaşlı balıkçı, böyle amaçsız ve umarsızca denizlerde dolaşırken, günlerden bir gün aniden denizin derinliklerinden çıkıverip gelen, küçük bir deniz kızıyla karşılaşmış. Tüm umudunu yitirdiği bir anda karşısına çıkan küçük deniz kızını gördüğünde tatlı bir şaşkınlığa kapılıvermiş!.. Çünkü herkesten kaçırdığı, sakladığı, herkeslere kapattığı yaşlı kalbi, yine o tatlı heyecanla doluvermiş!.. O an, aklına sandalında biriktirdiği balıklar gelmiş. Uzun zamandır sakladığı balıkları küçük deniz kızı ile paylaşmaya karar vererek, çuvalın altındaki balıkların en büyüklerini seçerek ona vermiş. Küçük deniz kızı, balıkçının bu cömertliğinden, çok mutlu olmuş. Onun bu iyiliğine karşılık olarak, O da, her gün kısa sürelerle yanına gelip, köhne sandalı ile insanlardan kaçan ve denizin ortasında kaybolduğunu sandığı yaşlı balıkçıya , yol göstermeye başlamış...

Aralarındaki, balık verme-yol gösterme şeklindeki bu ilişki günlerce böyle sürüp gitmiş. Ancak, günler geçtikçe, içinde bulunduğu duygu yoğunluğunun etkisiyle, yaşlı balıkçıda her gün daha da artan coşku ve neşe yüklü değişiklikler görülmeye başlamış. Gözlerine ışıltı, yüzüne tebessüm gelmiş. Küçük deniz kızına karşı, içindeki duygu yoğunluğunun önüne geçilemez bir hızla, her geçen gün daha da artarak büyümeye başlamasının etkisiyle, artık, denizden sağladığı kendi ganimetlerinin tamamını ona vermeye başlamış. Küçük deniz kızı da yaşlı balıkçıdaki bu değişikliği fark etmiş ve bunu, “Ne kadar iyi bir insan. Sadece yol gösteriyorum, bana bütün her şeyini veriyor” ve yaşlı balıkçının yüzünde ve gözünde oluşan canlılığı ise, “Ne güzel, yeniden hayata bağlanmaya başladı. Sanırım amacıma ulaşıyorum!..” diye yorumlamış.

Ama geçen her gün, yaşlı balıkçı için eziyet haline dönüşmeye başlamış. İçi içini yemesine rağmen, bir türlü ona açılamamış olmaktan dolayı çok üzülüyor, dertleniyormuş. Çok istemesine rağmen bir türlü küçük deniz kızına açılamamasının nedeni; onu ürkütüp kaçırmaktan ve sonsuza dek kaybetmekten korkmasıymış. Ona açılma girişiminde bulunmaya karar verdiğinde ise, kendi kendine “Ona, seni seviyorum dediğimde, beni yanlış anlayarak ya hemen çekip giderse?.. Ne yapar o zaman kalbim? İkinci bir ayrılığa ben dayanabilirim, ya kalbim?.. Bu yorgun ve yaşlı kalbim nasıl dayanabilir?” diyerek, vazgeçiyormuş.

Karşılıklı balık-yol şeklindeki bu ilişki, günlerce böyle sürüp gitmiş. Ama bir gün yaşlı balıkçı bütün cesaretini toplayıp kendi kendine; “Söyleyeceğim işte! Çekip giderse gitsin! Eğer kalbim buna dayanamayıp duracaksa da dursun. Sonuçta, sevgiyle duracaktır. Sevgisiz yaşamaktansa, severek ölmeyi tercih ederim” diyerek, küçük deniz kızına "seni seviyorum" demiş. Bu sözleri duyan küçük deniz kızı, çok ürkmüş, korkmuş ve hiç bir şey söylemeden denizin derinliklerinde yitip gitmiş... Çünkü küçük deniz kızı, yaşlı balıkçının onu sahiplenmesinden ürkmüş ve kendisini de o köhne sandalına mahkum etmesinden korkmuş. Ne de olsa küçük deniz kızı, engin denizlerde özgürce yüzmeye alışmış ve üstelik, o güne kadar öyle köhne sandallara hiç binmemiş. Kaldı ki küçük deniz kızının tek amacı; yaşlı balıkçıya yol göstermek, karanlıkta, ona ışık olmak ve onu yeniden hayata, insanların içine döndürmekmiş. Küçük deniz kızı, kendi kendine; “Hiçbir şey söylemeden, konuşmadan, çekip gitmekle acaba saygısızlık mı yaptım? Öylece, çekip gitmemden de etkilenmiştir şimdi... Neyse, yarın sabah erkenden yanına gidip özür diler ve düşüncelerimi açıklarım kendisine.” demiş, ve yosun yatağına uzanarak uyumaya başlamış.


Ve Sevgi


O gece yaşlı balıkçı hiç uyumamış. Çünkü, gece boyunca balık tutmuş. Ta ki, gecenin en karanlık anı olan; şafak sökmeden önceki ana kadar. Denize sarkıttığı her oltaya bir balık gelmiş. Hiçbir oltası boş dönmemiş denizden. Ama yaşlı balıkçı, şafak sökmeden önceki anda tuttuğu bir balık hariç, tüm balıkları, tutar tutmaz gerisin geriye denize bırakmış.. O balığı, özenle teknesinin içindeki çuvalın üstüne bıraktıktan sonra, sandalın baş kısmındaki yere oturarak, balığı seyretmeye koyulmuş. O balığı izlerken gözleri nemlenen yaşlı balıkçı, hiç kıpırdamadan gülen gözleriyle kendisine bakan balığa “Aradığım sendin!” demiş. Bir süre sonra yerinden kalkarak balığı sandaldaki çuvalların altına yerleştirdikten sonra, küçük deniz kızıyla sabah gerçekleşecek buluşma için hazırlıklarını yapmaya koyulmuş ve kısa sürede hazırlıklarını tamamladıktan sonra da uykuya dalmış...

Yaşlı balıkçı, sabah gelen küçük deniz kızı tarafından uyandırıldığında, ona “Hayrola? Ne oldu? Hiç bu saatlerde gelmezdin?” diye, sormuş. Küçük deniz kızı, “Öncelikle, dün hiçbir şey konuşmadan, söylemeden çekip gittiğim için özür dilerim” dediğinde, “Sorun değil. Ben zaten öyle bir şey bekliyordum” demiş, yaşlı balıkçı. “Sana açıklamak istediğim bir kaç şey var!..” diyen, küçük deniz kızına “Dinliyorum” demiş. “Ben, gördüğün bu uçsuz bucaksız denizlerde özgürce yüzmeye alışmışım!.. Üstelik hayatımda hiç sandala binmedim, binmem de. Hele hele, seninki gibi köhne bir sandala asla...” demiş ve ardından “Benim, seninle görüşmekteki amacım; sana yol göstermekti. Amacım, en kör karanlıkta bile sana ışık olarak seni yeniden o küstüğün hayata, insanların içine döndürmekti; senin sevgine sahip olmak ya da sana sevgimi vermek değildi.” diyerek, düşüncelerini açıkladığında, yaşlı balıkçı, kısa bir süre durduktan sonra, küçük deniz kızına
"Seni seviyorum dememin, sana ne zararı var ki?.." demiş... "...şunu unutma Küçük Deniz Kızı, hiçbir balıkçı denizde kaybolmaz! Çünkü, şu gördüğün gökte, onlara yol gösteren bir şeyler, her zaman vardır ve var olacaktır. Sen, bana yol değil tamamen yok olduğunu düşündüğüm bir şeyin, aslında hiç kaybolmadığını gösterdin! Ben, aslında seni veya senleri değil, sevgi'nin kendisini seviyormuşum. Bana bunu öğrettiğin için sana ‘seni seviyorum’ dedim. Her ne kadar, aynı denizde yaşıyor olsak da, çok iyi biliyorum; aynı dünyanın ayrılıklarında yaşadığımızı. Evet Küçük Deniz Kızı evet... görünüşte ikimizde aynı denizde yaşıyoruz ama, bir farkla; sen, onun içinde yaşıyorsun, ben ise, üstünde! Ben, artık yolumu biliyorum! Bildiğim şey için de kimsenin yardımına ihitiyacım yok! Sevginle Kal!..” diye, eklemiş ve küreklerine asılmadan önce, küçük deniz kızına "Bu pakettekileri evine dönünce yersin" diyerek, büyükçe bir paket balık daha vermiş ve küreklerine yüklendiği sandalıyla gözde yavaş yavaş küçülerek kaybolmuş...

Yaşlı balıkçıyı kırmış olabileceğini düşündüğünden, üzgün bir halde evine dönen küçük deniz kızı, hemen yaşlı balıkçının verdiği paketi açmış. Paketin içine baktığında; o güne kadar bu denizlerde hiç görmediği ve de duymadığı parıldayan pullarıyla, etrafına ışıklar saçan pembe renkli, mavi gözlü bir balıkla karşılaşmış! Yanında da, bir bez parçasının üzerine mürekkep balığının, mürekkebine batırılmış oltanın ucuyla yaşlı balıkçı tarafından yazılmış bir not... Notta ise şöyle yazıyormuş: "Bunca yıllık balıkçılık hayatımda, hiç karşılaşmadığım bir şeylerle karşılaştım, dün gece sen gidince! Denize attığım her oltadan balık çıktı. Hiçbir oltam boş dönmedi. Ama, ben tuttuğum her balığı, tutar tutmaz gerisin geriye denize bıraktım. Ta ki tutulacak balığı tutana kadar. Ve sonunda tutmak istediğim; bu gördüğün balığı tuttum! İnsan, ideallerine sıkı sıkı tutunursa, artık idealleri tutunduğu şey olmaktan çıkarak, tutkuya dönüşür.
Hiç görmediğim, bilmediğim bir balığı tutma ideali de, dün gece tutkuya dönüştü bende, sen gidince!.. Ve sonunda başardım da!

Şafak sökmeden az önce tuttum bu balığı. Ben; hiç bu kadar beyaz ötesi beyaz bir balığın, bu denizlerde yaşadığını ne gördüm, ne de duydum! Ya o gözlere ne demeli! Onu, bu köhne sandalımın içine yatırdıktan sonra gözlerine baktığımda, bana bu balığı tutturan şeyin 'sevgi' olduğuna inandım ve bu balığın adını 'sevgi' koydum... Şimdi, Sevgi'yi sana veriyorum... Çünkü, O senin... Ve ben dün, senin sevgin yardımıyla tuttum onu...

Sevginin rengi, her zaman ve sadece beyazdır... hem de bembeyaz! Ve gözü de yeşildir küçük deniz kızı; aynı, senin yatağının yosun yeşili gibi! Ne yazık ki sen, onun gerçek halini hiçbir zaman göremeyeceksin. Sen, şimdi evinde Sevgi'ye baktığında, onu parıltısıyla etrafına ışıklar saçan pembe renkli, mavi gözlü bir balık olarak görüyorsundur!.. Öyle değil Sevgi, öyle değil Küçük Deniz Kızı! Sevgi, görmek istediğin renkte değil, olduğu renktedir...

Ve inanıyorum ki, Ondan bu denizlerde bir tane varsa, bir ikincisi de mutlaka vardır. Ben, onu bulmaya gidiyorum! Onu kimsenin yardımı olmadan, yalnız başıma bulacağım. Çünkü, onu kimseyle paylaşmak istemiyorum küçük deniz kızı!.. Benim Sevgi'm benimle kalacak, Sen de ‘Sevgi'nle Kal...”

Mektubu okuyan küçük deniz kızı hüzünlenerek, “Beni bu kadar çok sevdiğini tahmin etmedim yaşlı balıkçı. Affet beni lütfen” demiş ve kafasını suyun üstüne doğru kaldırarak, “Ama üzülme, emanetin olan sevgiye çok iyi bakacağım” dedikten sonra bakışlarını yosunların üstüne koyduğu balığa çevirerek “Sevgi! Sen artık benimsin... hem de sonsuza kadar... Artık hep benimle olacaksın; ben de seninle. Ölene kadar senin yanından ayrılmayacağım. Ama lütfen bana olduğun renkte görün, yalvarıyorum sana sevgi... lütfen... lütfen gerçek renginde görün!..” diyerek Sevgi'ye sarılmış.

O günden sonra küçük deniz kızı, söz verdiği gibi sevginin yanından hiç ayrılmamış. Yemeden, içmeden kesilmiş. Yaptığı tek şey sadece sevgiyi seyretmek ve uykusu geldiğinde sevgiye sarılıp uyumakmış. Bir de sürekli, Sevgi'ye “Lütfen bana gerçek renginde görün!.. Yalvarıyorum sana!.. Bir kerecik bana olduğun renkte görün” diye yalvarıyormuş. Küçük deniz kızı, gün geçtikçe hiçbir şey yemediğinden dolayı zayıflamaya başlamış. Güçten de düştüğü için artık hareketleri de ağırlaşmış. Sevgi ise hala, parlayan pembe renginden ve etrafına ışıklar saçan mavi gözlerindeki canlılıktan hiçbir şey kaybetmeden yosunların üzerinde öylece duruyormuş. Kendisi eriyip giderken, canlılığından hiçbir şey kaybetmeyen sevgiye bakan küçük deniz kızı; “Ne kadar güzel bir şeysin sen sevgi, ne kadar güzel!.. Ben senin için eriyip giderken, sen hala ilk günkü gibi canlısın!..” demiş.

Küçük deniz kızı, her gece yaptığı gibi o gecede sevgiye sarılı bir halde uyurken düşünde, köhne teknesiyle sahile varmak üzere olan yaşlı balıkçıyı görmüş. Yaşlı balıkçının yanında ise parlayan beyaz teni ve etrafına ışıklar saçan yeşil gözlü, bir bayan varmış. Yaşlı balıkçı, yanındaki bayana sarılarak, küçük deniz kızına “Sana tanıştırayım; bu Sevgi!” demiş. “Sevgi'yi tanımaktan memnun oldum.” diyen küçük deniz kızı hiç ara vermeden konuşmaya devam etmiş; “Sen gittikten sonra, ben hep Sevgi'nin yanında kalıyorum... Senin bana verdiğin Sevgi'nin yanında!.. Onu hiç yalnız bırakmıyorum. Hep ona bakıyor; her gece ona sarılıp yatıyorum. Ama onu ve onun gözlerini bir kere olsun senin mektubunda yazdığın renklerde göremedim. O kadar yalvarmama, yakarmama rağmen Sevgi'yi bir kere olsun beyaz göremedim. Ve onun gözü hâlâ mavi!.. Çok zayıfladım, güçsüzleştim Sevgi geldikten sonra!.. Onu bırakıp yiyecek bulmaya gitmiyorum. Çünkü geri döndüğümde Sevgi'yi bulamamaktan, onu sonsuza dek kaybetmekten korkuyorum. Böyle giderse, çok yaşayabileceğimi de sanmıyorum! Günlerim sayılı... ama olsun, hiç umurumda değil... Zaten, Sevgi'yi gerçek rengiyle göremedikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki!..Kim bilir belki öldükten sonra onu gerçek rengiyle görürüm.” demiş.

Küçük deniz kızını dinleyen yaşlı balıkçı ise ona; “Üzüldüm senin bu haline. Niçin hâlâ anlamıyorsun küçük deniz kızı, sevgiyi yanında değil, içinde barındırman gerekir!.. Onu görmen değil, hissetmen gerekir. Sevgi, görünmez yaşanır. Sen Sevgi'yi sadece seyretmekle, ona sarılıp uyumakla ve sürekli onun yanında bulunmakla onun gerçek rengini göremezsin. Onu, ancak sonsuz bir aşkla seversen onun gerçek rengini görebilirsin. Ama üzülerek söyleyeyim ki sen hâlâ elindeki sevgiyi yeteri kadar sevememiş; ona aşık olamamışsın!.. Onun ruhundaki değil, dış görünüşündeki güzelliklere, özelliklere takılı kalmışsın... ‘Zayıfladım, güçsüzleştim, öleceğim’ diyorsun. Senin eriyip, sararıp solmana rağmen Sevgi'de bir değişiklik oldu mu? Olmadı değil mi? Zaten Olmazdı da, Olamazdı da!.. Şunu unutma küçük deniz kızı, sevgiyi hissedersen, sevgi için ölmen değil yaşaman gerektiğini anlarsın. Sevgi, senden hayatını değil, sadece kalbini vermeni bekliyor. Ver ona kalbini küçük deniz kızı, ver ona!..” demiş. Küçük deniz kızı, o anda yaşlı balıkçının yanındaki bayanın birden yok olduğunu görünce, irkilerek uykusundan uyanmış.

Gözlerini hafifçe aralayan küçük deniz kızı, sarılarak uyuduğu Sevgi'nin yanında olmadığını görünce, hızla yosun yatağından kalkmış. Her bir tarafları aramış, taramış ama bir türlü onu bulamamış. İçini derin bir hüzün kaplamış!.. Ve o an yuvasını terk ederek uçsuz bucaksız denizlerde, kaybettiği Sevgi'sini aramaya karar vermiş. Bu kararını uygulamak için güçlü olması gerektiğinden yeniden yemek yemeye başlamış. Yanındaki sevgi için hiçbir şey yapmazken, aradığı sevgi için kendine bakmaya başlamış. Vücudu tekrar eski görünüme ve dinçliğine kavuştuğunda denizlere açılmış. Günlerce, haftalarca, aylarca sevginin peşinde dolanıp durmuş. Ama ne ona rastlamış, ne de ona rastlayan birine...

Sevgiyi bulma yolundaki tüm umutları artık tükenme noktasına geldiğinde, bir gece uyurken düşünde bir balık görmüş. Beyaz ötesi beyaz parlayan pullara ve yosun rengi gözlere sahip bu balık, küçük deniz kızına şunları söylemiş; “Beni, neden hiç olmayacağım yerlerde arayıp duruyorsun küçük deniz kızı? Neden hiç bıkmadan, usanmadan beni her gördüğün kişiye soruyorsun? Ben; yaşlı balıkçıyla düşünde yaptığın konuşmanın ardından yatağından kalkarak senin kalbine girdim. Ben artık senin içindeyim küçük deniz kızı. Hem de ta o geceden itibaren. Ve sen, o geceden sonra sadece küçük deniz kızı olmakla kalmayıp ‘sevgili küçük deniz kızı’ oldun!..”


Misafir 13 Ekim 2006 00:39

yokluk


savruldun gittin ya nerede olduğunu bilmiyorum artık. sen savruldun gittin ya beni de savurdun gittin. artık bende nerede olduğumu bilmiyorum. boşlukta anlamsız değersiz ve duygusuz yaşıyorum. duyularımı ve duygularımı kaybetmişim gibi.

sen ortaya çıkmadığın sürece kendimi ve yerimi bilemeyeceğim. sen görünmediğin sürece ben de görünemeyeceğim. ben gözlerini kaybettiğimde kaybettim seni. varlığını açığa çıkardığın yerdi gözlerin. ama gözlerini kaybettim. hani demiştim ya gözler görünmek içindir. gözlerinde görünmediğin gün seni kaybettim, kendimi kaybettim.

unuttum ben seni. en acısı nasıl unuttum ben seni. aynı gözler, aynı beden ama sen değilsin ki. geçte kaldım yazarın dediği gibi: her intihar geç kalınmış bir eylemdir. genç werther'in bilmediğide bu olsa gerek. her intihar GEÇ KALINMIŞ bir eylemdir.


Misafir 13 Ekim 2006 16:07

http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum1.gif Işık http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/mum.gif

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı..
Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim
Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.
Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:
"Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"
Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.
Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.
Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."
Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.
"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .
Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."
Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.
Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel .
http://www.sevgidenizi.com/hikaye/images/kandil.gif


arwen 15 Ekim 2006 02:14

Geceydi... Bütün insanların çırılçıplak olduğu bir zamandı. Onları düşünüyordum; gümüş tepsilerdeki kristal kadehlerden zamanı yudumlayan insanları düşünüyordum. İrili ufaklı aynaların karşısında enseleri bembeyaz kadınlar boyanıyordu. Uzun uzun parmakları vardı kadınların. Öpülmeye alışmış dolgun dudakları vardı. Kocaman kocamandı kalçaları. O kadınları düşünüyordum.

Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. Karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. Koşmalıydı.

Oysa bir namlu ağzıydı kurdun gözleri. Avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu. Yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri. Bütün dileği et ve kandı. İstese geyiğe hemen yetişebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu, bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.

Ben seni düşünüyordum. Çünkü geceydi. Sevişme zamanı insanların. Yalnızdım. Benim kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. Kapılar tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.

Ben seni düşünüyordum. Kimbilir ne güzeldin soyunduğun zaman ? Nasıl kadındın ? Nasıl öpüşürdün kimbilir ? Nasıl kadın kadın kokardı her yerin ? Tutup avuçlarıma sığdırıyordum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyordum.

Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı doludizgin. Seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.

Elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti. Belki uzaktan günlerce koşsam yetişemezdim sana. Zamana kokun sinmişti.

Tuttum resmini indirdim duvardan.

Duvar ağlamaya başladı.


kambis 15 Ekim 2006 03:21


Nereye gidersin sevdiğim…

Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için
harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları
o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı
zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi
yaşamak.
Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak içimizden,
atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını bilerek yapmak
bunu.
Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak zorunda
kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş gibi
gelecekten de parçalar ayıklamak.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize?
“Unut “ mu demeliyiz?
Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut.
Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı yüzlerce,
binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine iliştiren
köprüleri yakmalı mıyız?
Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini
yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz?
Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız?
En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?
Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en uzun
oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar, ışıklarıyla
beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diye beklediğimiz?
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için
harcıyoruz.
Unutabiliyor musunuz bari?
Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz?
Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan
sorunun cevabını verebiliyor musunuz:
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? ”
Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak
isteğiniz yere mi?
Geçmişte en yakınınız olmuş olan”şimdiki yabancıyı” ya da gelecekte en
yakınınız olabilecek “şimdilik yabancıyı” hafızanızın derinliklerinden söküp
uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu?
Her “unutuş” bir “eksiliş” gibi gelmiyor mu size?
Unuturken eksilmiyor musunuz?
Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün kapıları bir
gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, “nerelere gittiğinizi”hiç
söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye?
Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen’in yanına mavi çarpı
atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız:
“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır”
Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan?
Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek;
hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle, gülümseyişle,
sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın, unutuluşun depremleriyle
suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz?
Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü kapatsın
diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla birlikte daha başka
neler yuttu sizden?
Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz
kendinizi?
“ ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak”
Acıyor mu gözleriniz?
Gözlerinizi bağışlayacak “öbür” gözleri aramıyor musunuz?
Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz?
Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları?
“sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim”
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için
harcıyoruz
Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın
haritasından silmek için.
Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek.En hatırlanacak olanları
unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde.
Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek: ”
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken”
Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o gelecek de
kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği de unutmaya
çalışıyoruz.
Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz.
Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor.
“biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde.”
Bu sessizliği kim bıraktı size?
Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden
değmiyor gözleriniz?
Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde?
Geçmiş… Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz.
Gelecek… Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya
uğraşıyorsunuz.
İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün.Nereye gider bu köprüler, kendi
eksilmişliklerinizden başka?
Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken?
“İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin.”
Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz şehirlerden
şehirlere, ”göze alamadığımız bir şehir” yerine her şehirde, yalnız
yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz.
Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir harita
ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini sandığımız bir ada
birden çıkıveriyor ortaya.Her şehirde çıkıyor.
Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk
vaat etti çünkü size.
Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı derin
boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek istiyorsunuz.
Unuttukça eksiliyorsunuz.
Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz?
Gözleriniz acımıyor mu gerçekten?
Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi?
Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz?
“Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında? ”

Ahmet Altan


Misafir 15 Ekim 2006 03:25

CANI SIKILMAK NASIL BİRŞEY?


Dün gece uyku tutmadı bir türlü. Baktım doğru dürüst uyuyamıyorum, saat altıya gelirken kalktım yataktan. Uyuyamayınca da, yumuşak yatak bile beton gibi sert gelir. Dönüp durdukça yanları ağrır insanın, kemikleri batar. Üstelik sinirleriniz bozulur. Yataktan top gibi fırlayıp çıktım salona. Ah afedersiniz, çıkmadım çıkmadım; yukarı çıkarken kilerden peynir kokusu geldi burnuma. Kışlık peynir koyduğumuz üç bidondan geliyor bu koku. Hııııım ! İyi ki duydum kokuyu. Peynirlerin hepsini kocaman bir kapta toplayacaktım. Üstüne de tuzlu su dökecektim bozulmasın diye. Nasıl unuttum ! Hemen kilere girdim. Üç kaptaki peyniri, iki kapta topladım. Daha önceden hazırladığım tuzlu suyu üstüne döktüm. Ayyy! Sabah sabah içim bulandı peynir kokusundan. Oysa çok severim peyniri. Ama nedense bugün istemedim peynir kokusunu.

Salona çıkar çıkmaz, önceki gün pazardan aldığım koca lâhana aklıma geldi. Hem de durup dururken. Daha kargalar kahvaltısını etmeden. Lâhanayı balkondan alıp, mutfak setinin üstüne oturttum sabahın köründe. Öööööööf ! Ne kadar ağırmış! Hıııımmmm ! Şundan etli sarma yapayım akşama. Şöyle bol acılı. Çocukları da çağırırım. Lâhana da öyle büyük ki, mahalleye yeter. Sarma yapmak kolay da, sarmaları yiyecek birilerini daha bulmalı. Bu koca lâhananın sarması, yirmi kişiye yeter.

Şoktan kıymayı çıkardım. Onun erimesi de bir saati bulur. Ne yapayım şimdi ben ? Hıh ! Aklıma geldi. Kıyma eriyinceye kadar, zeytinyağlı dolma sararım ben de. Etliye de yeter lâhana, zeytin yağlıya da. Setin üstünde Ağrı Dağı gibi heybetli duruyor lâhana, hadi bilemediniz Hasan Dağı gibi.

Hemen haşladım lâhana yapraklarını. Bendeki de ne sürat ya! Onlar haşlanırken, yıldırım hızıyla içi de hazırladım. Güzel güzel, kocaman kocaman sarmalar sardım. Hem de koca bir tencere. Ah benim kadife elli anneciğim ! Senin sarmalarının tadı bir başka olur. Yatılı okulda, en çok lâhana sarmanı özlerdim senin.

Sarmayı ocağa koydum. Bu arada şoktan çıkardığım kıyma erimiş. Çarçabuk iç hazırladım. Oturdum yere, önüme üç tane tencere koydum. Zehir gibi acı ve yazın balkonda kuruttuğum biberleri ince ince kıyıp, tencerelerden birinin dibine döşedim. Hem de, aralıksız. Bu tencerenin sarması zehir gibi acı olacak. Ve bunu, damadımla ben yiyeceğiz.

Küçük boy tencere de kızım için. Acısız olacak onun sarması. Aslında saman gibi olur acısız sarma ama, ne yapayım ki kızım acı yemiyor. Üçüncü tencere ise, annem - babam için. Zavallı anneciğim, romatizmalı elleri yüzünden zor sarıyor sarmayı. Onun sabah uykusundan uyanmasına, ben sarmayı çoktan pişirmiş olacağım. Akşama afiyetle yesinler.

Sevgili kayınvalideciğim yok bu aralar. Olsaydı, küçük bir tencere de ona sarardım. Bu güzel sarmalardan yiyemeyecek. Eeee!Ne yapalım! Gitmeseydi kızına. " Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer, " demişler. Böylece üç küçük tencere sarmayı da sardım. Koca bir tencere de zeytinyağlı sarma, oldu size dört tencere sarma. Ellerim oldu, erik kurusu gibi. Eğilmekten , sırtım başladı ağrımaya. Oturduğum yerden kalkmaya çalışırken, ayaklarımın uyuştuğunu fark ettim. Yere basamıyorum, şimdi düşeceğim. Dizlerim de, uzun süre bükülmekten sızım sızım sızlıyor. Bu gençlik ne çabuk gitti anlayamadım bile. Sarmalar bittiğinde saat daha sekizbuçuktu. Elim de çok çabuk canım. Beğendim performansımı. Sonra kendimi düşünüp, " Bu pirinç, daha çok su kaldırır, " dedim. Kendime teşvik primi verdim yani.

Sarma sararken kullandığım sofra bezini balkondan silkelerken, çiçeklerimin kuruduğunu fark ettim. Hemen sulamam gerek. Çiçek sulamak deyip de geçmeyin. Pencere kenarları, balkonlar, bahçe; çiçek dolu. " Deliye pekmez tattırmışlar, çarşıda katran bırakmamış," hesabı, her taraf çiçek. Ben diyeyim üçyüz kök, siz deyin dörtyüz. Sulaması, kuruyan çiçekleri ve yaprakları temizlemesi derken; bir bakıyorum en az yarım saat geçmiş. Çiçeklerimle konuşa konuşa, yapraklarını okşaya okşaya suladım.

Şu haberleri bir dinleyeyim düşüncesiyle tv` ye doğru giderken, şömine gözüme çarptı.Tüh ! Külü, öylece duruyor. O kadar karşıda ki, evin neresine otursan, şömine bakış açında kalıyor. Öyle küllü, kömürlü durur mu ? Hemen bu işi de hallettim. Ellerim kömür gibi oldu ama şömineyi yanmaya hazır hale getirdim. Yanması için bir kibrit yeter.

Şöyle bir göz attım salona, her taraf toz. Bu toz nerden geliyor bilmiyorum. Her gün aynı şey. Homurdana homurdana elektrik süpürgesini taktım prize. Bu da güya elektrikli süpürge. Elektriğin, gürültü çıkarmaktan başka birşey yaptığı yok. Koca salonu ben süpürdüm, elektrik değil. Ellerime kollarıma sağlık.Neyse, bu iş de bitti.

İşim bitti zannederken, dün çocukların topladığı mantarlar aklıma geldi. Hem de neredeyse bir çuval.Tozlu, topraklı, çam pürçüklü mantarlar.K oca torbayı boşalttım setin üzerine, tek tek kazıdım, temizledim.Yıkaması çok uzun sürdü. Bu işi ayakta yaptığım için, ayaklarım ağrıdı. Akşama pişiririm artık.Temizlediğim mantarların birazını arkadaşıma götürdüm, birazını da bir komşuma. Aaaaaaaa! Biz büyüklerin yemeği hazır da, Enes ne yiyecek akşam? Kral hazretleri lâhana sarmasını yemiyor. Yaprak sarmasını seviyor. Şimdi biz yerken, zavallı çocuk yutkunup duracak mı? Buna, anneanne yüreği dayanır mı? Ben de yaprak sarması yaparım oğluma. Canım benim! Yerim ben seni, yerim.

Hemen salamura yaprak çıkardım, sıcak suyla iyice yıkadım. Çarçabuk sarma içi hazırlayıp, armut kafalı torunumun sarmasını yaptım, oturttum ocağa. Şöyle küçücük bir tencere. Bülbül yuvası kadar. Ona çok bile gelir. Çünkü yemekle hiç arası yok. Zaten fasülye çomağı gibi bir çocuk. Ama ben bugüne kadar hiç bu kadar güzel bir fasülye çomağı görmedim.

Artık işim bitti, azıcık dinleneyim dedim. Banyoda elimi yıkarken, hiç kafamı kaldırmadım, etrafıma bakmadım. Hani tozlu topraklı bir yer görürüm de, temizlemek zorunda kalırım diye.Yoruldum ya! Sabahtan beri sarma yapıyorum. Ellerim, demirci çıraklarının ellerine benzedi. Zavallı ellerim! İş yaparken eldiven kullanma alışkanlığını kazanamadım bir türlü.

Tam kendimi koltuğa atmaya hazırlanırken, açık balkon kapısından balkon zemini ilişti gözüme. Her taraf yaprak, kuruyup dökülmüş çiçek. Öyle bırakılır mı ? Hem de görüp dururken. Hemen süpürgeyi aldım elime, bir güzel süpürdüm. Arkama döndüm bir baktım, yere dökülmüş sardunya çiçekleri boyamış bembeyaz zemini. Öyle de kötü görünüyor ki ! Eh! Şimdi yıkamak, farz oldu. Yoksa, hepten boyanacak şeyler. Ay neydi onun adı? Fayans değil, parke değil. Hııımmmm? Neydi adı şu meretlerin, neydi ? Hıh ! Hatırladım. Kalebodurlar boyanacak. İki kova suyla balkonu yıkadım.

Tam o sırada cep telefonum çaldı. Belediyeden bir arkadaştı arayan. " Hocam ! Bir ricamız olacak yine," dedi. Doğrudur ! Yoksa niye arasınlar ! " Eşeği düğüne çağırmışlar; ya odun lâzımdır, ya su demiş." İşte aynen öyle. Bir tv kanalı geliyormuş ilçemize, onlara yine yardım eder miymişim. Kına gecesi düzenlenecek ve çekimi falan yapılacakmış. Hiç düşünmeden " Hayır! " dedim. Çünkü televizyoncular çekim yapacaklar, belki ilçemizin tanıtımına katkısı olur hayaliyle, canla başla birkaç gün koşturuyoruz; hazırlıklar yapıyoruz. Geliyorlar efendiler ama, biz onları beklemekten ağaç oluyoruz. Örneğin sabah saat 10`da geliriz diyorlar, gelmeleri akşamı buluyor. Sonra bir de afra tafra. Öyle yapıyoruz , beğenmiyorlar; böyle yapıyoruz,beğenmiyorlar. Üstelik ilçemizi olduğu gibi değil de, kendilerinin istediği gibi tanıtıyorlar. Çalıştıkları tv kanalının siyasi ve dini görüşü çerçevesinde. O da, üç - beş dakika ancak yer veriyorlar programlarında. Bizim verdiğimiz emekler boşa gidiyor. İşte bunları bildiğim ve düşündüğüm için " Hayır! " dedim. Kendileri yapsınlar ne yapacaklarsa. Biz koşuyoruz,yoruluyoruz; efendiler sadece bizim hazırlıkları çekiyorlar. Hani az önce söylendiğim elektrik süpürgesi gibi. Sınavda soruları biz yanıtlıyoruz, kendileri sınav kazanıyorlar . Yok öyle yağma.

Derken kapı çaldı, baktım yan komşumun kızı. "Kâmuran Abla!Bilmem ne sınav sonuçları açıklanmış, bilgisayardan bir bakalım. Acaba kazandım mı? ..." Baktık. Ne yazık kazanamamış. Birrkaç kişinin daha numarasını verdi, onlar da yerleşememişler. O gitti, kayınvalidem telefon etti. Bir aylığına yok da kendisi. " Kiracılardan ne haber ? Birkaç aylık kira borçları var, verdiler mi? " dedi. Ve arkasından; " Temizlikçi kadın, benim gelmeme evi temizleyecekti; geldi mi ? " diye sordu. Kendisine, en kısa zamanda kadını bulacağımı ve evini temizleteceğimi söyledim. Elimden kimse kurtulamaz evelallah. Bu arada, kayınvalidemi de özlemişim. Canııım!

Az sonra annem geldi.Yorgunluğum yüzüme yansımış olmalı ki, " Hasta mısın kızım? " diye sordu. Hasta olmadığımı, uykusuz ve yorgun olduğumu söyledim. O da başladı nasihat etmeye. " Dünya işlerinin biteceği yok, biraz da öbür dünyaya hazırlan kızım! " dedi. Sustum, sadece dinledim." Haklısınız anneciğim haklısınız. Ama, kaçmaktan kovalamaya vakit mi var! " diyemedim.

Annem gitti, bizim torun geldi kreşten. Fırtına gibi girdi içeri. Dört dönüyor evin içinde. Koltukların, kanepelerin üstünde hopluyor. Bir yandan da tutmuş eteğimi, gözlerimin için bakıp yalvarıyor: " Anneanneciğim! Bugün okulda sütümü içtim, yumurtalı ekmeğimi yedim. Hadi güreş yapalım, bakalım kuvvetlenmiş miyim ! " Yapalım bakalım ! Yerde yuvarlandık yarım saat, altalta üst üste. Ev ayakkabılarıyla karnımı ve göğsümü çiğnedi, saçlarımı çekiştirdi. Hatta bir ara, bileğim döndü sandım, çok canım yandı. Çocuk sevinsin diye güreşte yenildim, hatta tuş bile oldum. Güreştiğim kişi, henüz dört yaşında bir çocuk ama yine de yordu beni kerata. Zorla kalktım altından, kabaran nefesimi indirmeye çalışırken yanıma geldi. " Anneanne!Hadi araba yarışı yapalım." Yapalım bakalım. En güzel, en hızlı giden arabaları kendine ayırdı. Tekerlekleri kopuk, eski, külüstür arabaları bana verdi. Hiçbir yerde adalet yok ya ! Başladık yarışa. Halının üzerinde emeklemekten diz kapaklarım ağrıdı. Eeee ! Ne yaparsınız, eşeğin sıpaya uyduğu devirdeyiz. Araba yarışını da kaybettim tabi bu arada, hem de 10 - 0. Nereye gittik de sopa yemeden geldik ki zaten ! Durun, daha bitmedi. Beş altı tane masal okudum kendisine. Sonra boyama kitabındaki resimleri boyadık. Arkasından da birkaç tane masal anlattım.

Saate baktım, iftar vakti geliyor neredeyse. Mantarı pişirdim, salata yaptım, masayı hazırladım. Şöyle bir tarttım kendimi, yorgunluktan yemek yiyecek halim kalmamış. Ama; çoluk çocuk masaya oturunca, acılı sarmaları mideme indirince yorgunluğum birazcık geçer gibi oldu.

Akşamdan sonra yorgunluktan uyuklamaya başlamıştım ki bir arkadaşım telefon etti. " Bugün çok bekledim gelirsin de iki lâf ederiz diye. Çok sıkıldım. Niye gelmedin ? Allahaşkına tek başına ne yapıyorsun evde akşama kadar ? Canın sıkılmıyor mu? " dedi. Canı sıkılmak mı ? Nasıl bir şey acaba canı sıkılmak ? Hiç canım sıkılmaz da, bilemem o duyguyu. Acaba canım neden hiç sıkılmıyor ? Yoksa canım yok mu ? Makine gibiyim . V eya bir bilgisayar ya da bir robot. Basarlar düğmeme, çalışır dururum akşama kadar. Siz bir bilgisayarın veya robotun canının sıkıldığını duydunuz mu hiç? Saçmalamayın lütfen.


not:Sözü daha fazla uzatmamak için; çamaşır ütülediğimi, ortalığı topladığımı, toz aldığımı , markete gidip alış- veriş yaptığımı, yolda karşılaştığım meraklı insanların bir sürü sorusunu yanıtladığımı yazmadım daha.Yoksa bu yazı, pehlivan tefrikası kadar uzun olacaktı.




-Benim yaptığım çalışmak mı, havanda su dövmek mi; bilmiyorum.-



kambis 15 Ekim 2006 13:05

Zamanın Birinde Yaşayan Mutsuz Bir Adam Varmış...

Bir zamanlar bir tepenin üzerindeki villada bir oğlan çocuğu yaşarmış.
İyi de yaşarmış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş..
Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış...

Bir gün Tanrı'ya "Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum, uzun uzun düşünüp" demiş...

"Neler"... demiş Tanrı...

"Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapıda iki St. Bernard köpeği...

Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde... Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim.
Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen..."

"Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim. Büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü de milli santrafor olsun."

"Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım, dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım.

Bir Ferrari kullanayım, yollarda..."

"Ne güzel bir hayal bu" demiş, Tanrı...
"Mutlu olmanı dilerim..."

Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş.
Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii...
Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtan bir şirket kurmuş.

Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil kısaymış. Saçları siyahmış ama, gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söyleyemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış.

İşi dolayısı ile kent dışında bir villada değil, kentte bir apartmanın teras katında oturmak zorunda kalmış, ama evinin deniz manzarası gene harikaymış.

İki St.Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama, evinde harika tüylü bir Ankara kedisi varmış.


Üç kızı olmuş. En küçükleri tekerlekli sandalyede yaşamak zorundaymış, ama en güzelleriymiş. Üç kız da babalarını çok severlermiş.
Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlıkte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş, bazen. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş.

İyi para kazanmış ama öyle kırmızı bir Ferrarisi olmamış.

Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...

"Ben" demiş "Hiç mutlu değilim..."

"Neden"... demiş, arkadaşı...

"Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim.
Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar da çalamıyor."

"Karın çok güzel" demiş, arkadaşı... "Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik."

Adam dinlememiş bile onu...

Bir gün karısına "Hiç mutlu değilim" diye dökmüş içini...

"Neden" demiş, karısı...

"Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47. katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard'ın yaşayacağı bir bahçem olsun isterdim, hani nerede..."

"Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz" demiş, karısı... "Oturduğumuz yerden okyanus görünüyor.
Gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kedimizi okşuyor, güzel kuşların resimlerini yapıyoruz... Üç de harika çocuğumuz var."

Adam dinlemiyormuş bile...

Ruh doktoruna koşmuş bir gün...

"Ben mutlu değilim" diye...

"Niye" demiş, doktor...

"Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi..."

Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor" demiş, doktor...

Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 $ vizite yazıp yollamış.

Bir gün muhasebecisine "Ben çok mutsuzum" demiş...

"Neden" demiş, muhasebeci...

"Bir kırmızı Ferrarim olsun isterdim hep... Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığın da sorunlarım var."

"İyi giyiniyor, en iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa ve Amerika'yı gezdin" demiş, muhasebeci.

Ama adam dinlemiyormuş bile. Muhasebeci adama 100 $ danışma ücreti fatura edip yollamış.

Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü.

Adam, rahibe "Çok mutsuzum" demiş...

"Neden" demiş, rahip...

"Üç oğlum olsun isterdim. Biri politikacı, biri bilim adamı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile..."

"Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var" demiş, rahip... "Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası..."

Ama adam dinlemiyormuş bile...

Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücuduna bağlı teller hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş.

Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibi yatağının başına toplanmışlar. Onlar da üzüntü içindeymiş.

Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ile muhasebecisi imiş.

Bir gece adam hastane odasında Tanrı ile yalnız kaldığında

"Tanrım" demiş...
"Hatırlar mısın, çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım."

"Hatırladım" demiş, Tanrı...
"Güzel bir hayaldi."

"Peki, niye onların hiç birini vermedin bana" demiş, adam...

"Verebilirdim" demiş, Tanrı...
"Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim."
"Bak neler verdim sana..."
Bir güzel, sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev.
Üç tatlı kız evlat...
Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu."

"Evet" demiş, adam...
"Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım."

"Ben de senin, benim gerçekten istediğimi vereceğini sandım" demiş, Tanrı...

"Sen ne istedin ki" demiş, adam hayretle... Tanrı'nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemişmiş hayatında.

"Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim" demiş, Tanrı...

Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş. Sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine
"Keşke bunu hayal etseydim" dediği bir hayal...

Bu defaki hayalinde, zaten sahip olduğu şeyler varmış hep.

Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47. kattaki dairesinde çok mutlu yaşamış. Kızların şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün...

Geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar, gülümsermiş...

Sınır tanımadan büyük düşünmek...
Hayal gücünü sonuna kadar zorlamak...
Ama elde ettikleriyle de mutlu olmayı bilebilmek...
Tanrı'nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı...
Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı...

(Alıntıdır. )


recruit87 15 Ekim 2006 13:45

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağac devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
Sonuçta ikinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: " Bu nasıl olabilir ? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne ?"
Ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: " Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyor, kendimi geliştiriyordum.
Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."


kambis 15 Ekim 2006 13:52

Çook zengin bir Hintli, geleceğini öğrenmek istedi ve sarayına bir falcı çağırttı. Falcı, önce bu zengin kişinin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini tek tek söyledi:

- Efendimiz, üzülerek söylemek zorundayım, sizi çook büyük bir felaket beklemektedir dedi. Altı oğlunuzu da kaybedeceksiniz ve altısının da ölümlerine tanık olacaksınız.Zengin Hintli,"felaket habercisi bu falcıyı sarayından kovdurdu. Kendisine bir kese altın veril-mesini beklerken kovulan falcı, söylenerek dışarı çıktı.Zengin Hintli adam larına, geleceği doğru dürüst görebilen başka bir falcı bulmalarını söyle-di. Adamları kentte ünlü bir başka falcı bulamayınca, bir önceki falcıya gittiler, ona danıştılar. Ben kılık kıyafetimi değiştiririm, başka bir falcı gibi sizlerin huzununuza gelirim dedi. Siz de efendiniz karşısında, başka bir falcı bulamamış beceriksizler durumuna düşmekten kurtulursunuz.

Birinci falcı, iki gün sonra başka bir falcı görünümünde yeniden saraya gitti ve bu kez yeni kimliğiyle zengin Hintli'nin karşısına getirildi. İlk geldiğinde yaptığı gibi yine önce zengin Hintli'nin avucuna baktı, sonra yüzünü göğe çevirdi, yıldızlara baktı, daha sonra da cam küresine baktı ve gördüklerini yine tek tek ama bu kez değişik biçimde söyledi:

- Efendimiz, Tanrı'nın nimetleri üzerinizden hiçbir zaman eksik olmayacak dedi.Sizin altı oğlunuz var ama, siz onların tümünden daha çok yaşaya-caksınız, onların tümünden daha uzun ömürlü olacaksınız. Ne kadar talihli bir babasınız ki, evlatlarınızın hiçbiri, babalarının ölümünü görmeyecek, hiçbiri yaşamında baba acısı tanımayacaktır...Falcının, geleceği böyle görmesinden çok mutlu olan zengin Hintli, adamlarına emir verdi ve onlar da falcıya bin altın verdiler.

NERDEN DEĞİL NEREDEN BAKMAK ÖNEMLİ....



arwen 15 Ekim 2006 23:56

Senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzel olurmuş diye düşündüm. Oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. Ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım.

Seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka bir şey değil. Fakat ne yapayım ki onu bile kendine yakıştırabiliyorsun. Çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde. İçinde, ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum. İnsanı büyülüyorsun. Başdöndüren güzelliğin karşısında asıl büyük zalimin Tanrı olduğunu düşünüyorum ister istemez.

Senin için "Yalan söylüyor" dediler. Kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinden. Yalansız bir seni düşünmeye imkan var mı? Senden gelen, senin dudaklarından çıkan bütün yalanlara razıyım. "Seni seviyorum" dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözü bütün greçeklere değişmeye razıyım.

Hiçbir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. Yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. Sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir.

Sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. Sana "Yalan söylüyor" diyenler; eşsiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir.

Sana "Kalpsiz" dediler. Üç milyar insanın yaşadığı bir dünyada çarpan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa; iyilik diyen, güzellik diyen, aşk diyen o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o.

Bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum. İkimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hala çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. Yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşamaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkansız bir şey.

Aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen var mı söyle? Seni zulümlerinle, seni yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle?

Söyle, sevdiğim beni, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?..


Misafir 16 Ekim 2006 00:47

KOCA BİR SEN …

Yazılacak başka hiçbir hikayen yok diye başlayan bir arkadaş fırçasından sonra …

Hakkı var yalan diyemiyorum. Ama seni anlatabilmek kolay olmuyor. Aslında kimi zaman anlatabileceğim tek hikayem olduğunun da farkındayım. Marifetim senin gözlerine sözler söylemekten geçiyor. Senin sözlerine içerlenmekten .
Gözlerin gelip geçiyor bir pınarın içinden,
Gözlerin geçiyor her gördüğüm gözün içinden.
Ve ben her gördüğüm timsallerde seni arıyorum.
Sonra sıkılıyorum her gördüğüm bedensel emsallerde sana ait bir parça bulmaktan.Bu oyunun kahramanları hep aşk adına anlatılan sensin: ama o sensin dediğim hep üçüncü tekil kişiliksin.
Ben sözlerimi seçiyorum en derinlerinden.Hiçbir şeyim yok dediğime bakma büyük büyük laflarım var.Senin duyma imkanına bile sahip olmadığın...Noktalamasına hep ünlemler biriktirdiğim, altında kalmaktan korktuğum.
Her kelimenin kifayetine uygun düşecek kafiyelerde aramıyorum. Seni sevmeme neden olan şeyin ne olduğunu aramadığım gibi.Çünkü edebiyatım zayıf anlatmaya kafi gelmiyor. Sana olan duygularım ise vazgeçilmez.
Bu bir çentik ama asla onunla duramıyorum.
Onsuz mu ? Hiç yapamıyorum.
Üstüne kilitliyorum tüm mahşer ateşlerini.
Hani sana olan duygularım, devralınmış aşklara kızmamla başlayan bir gizemdi.H ani gerçekten gerçek bir aşk arayışımın sebebi sendin.Vizyona açık olmayan yerlerde yaşamak isterdim duygularımın sırlar alemini. Ve kaçardım sınırlarımdaki senden ulu orta nara atarak. Oysaki sırf sen duyma diye içimde çığlıklar atarmışım kalbimin duvarlarına.Gerçekleri anlamak için onlardan uzaklaşmak gerekirmiş. Şimdi en uzağım sensin. Hem de en uzağımdaki uzağım.
En çok yalnızlığımla kalabalıklaşırken gelirdin aklıma.
En çok o dar vakitlerde sana yazardım kimseye gösteremediğim şiirlerimi.
Ki en cesaretli yalnızlığımda sarıldığım sensin hiçbir zaman git diyemeyen.
Her yeni gün başlarken, gün doğması beklenir. Gün ışığı derler yeni güne, oysa saatler sıfır sıfırdan sonra merhaba diyor kırılganlığım sana . Ben seni beklerken gecelerin karanlığıyla yeni güne hazırlanıyorum. Ben sana hazırlanıyorum her gün yeniden her gün çıplak ve her gün aç…
Yemek yemenin sanat olmaktan çıkıp eziyetleştiği anlarda resmini çiziyorum aklımın kıyıntısına …
Deftere her kapadığımda hayatın sensizliğini. Ve hiç ölmeyenlerin sessizliğini. Ve düşler kurarken…
Hayalindeyken hazzın ıstırabıyla neşeleniyorum. Sonra en çok sende kendim oluyorum.Yalnızlığımın gizlerini gizemlediğim de biraz daha kapanıyor sana olan yanılmışlığım. Aldanıyorum. İçime bir soğuk işliyor. Ağlıyorum . Düşünüyorum da neyimsin sen ?
Koca bir hiç gibi bir şeyimsin sen…Gökyüzünden çaldığım gözlerinin rengini , tüm dün gecelerde unuttuğumsun sen. Küçük çerçevelerden kimilerine küçük gelen , büyük hayaller kurduğumsun. Anladım şimdi her şeyimsin sen …


arwen 16 Ekim 2006 22:35

Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır, korkulardan, şüphelerden kurtar. Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim. Ayıkla, arıt beni... Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil... Hiç olamayacağın gibi değil... Neredeysen orada dur... Nasılsan öyle kal...

Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle. Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum, nasıl içim huzurla doluyor, görmüyor musun? Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin... Gelecek günleri düşünme, korkma büyük hazlar yaşamaktan. Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. "Yaşadım" diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle...

Hiç aldatma beni, hiç yalan söyleme... Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce. O zaman ölsem de mutlu ölürüm, inan... Biraz da olsa inanmış ölürüm.

Aldanmak...
En büyük yıkıntısı iç dünyamızın...

Aldanmak...
Ses veren üç telimizden birinin kopması...

Aldanmak...
O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek...

Sen hiç aldatma ne olur!..

Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim. Bırak, kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin. Sana kayıtsız, şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan. O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan, endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim. Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık.

İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda...

İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı...

Dağlardan, denizlerden esen serin rüzgarlar gibi, senden gelen bir şey olmalı inanmak. Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda, kimi gün kulağımda musuki, gözlerimde ışık olmalı. İçtiğim suda, yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık, sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim, özlemlerim daha derin bir anlam kazanır. Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile, geciktiğin her saniye bir defa ölmem.

Artık aldınmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim. Beni aldatmanın acısını da, sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü, aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım. İnanmışlığım ölüme kadar sürsün, bırak...

Zarımı son defa senin için atıyorum!..


recruit87 16 Ekim 2006 22:51

Sütlü Kahve Botlar

Gözlerini açtığında yeni günün ışıkları odayı çoktan doldurmuştu.Saate baktı.Sekizi biraz geçiyordu.Acele etmesine gerek yoktu.Sakince kalktı yatağından.Oturdu ve ayaklarını sarkıttı.Terliklerini yeri yoklayarak buldu.Kollarını kaldırdı ve uzun uzun gerindi.Kalkıp yarı aralık perdeyi açtı.Pencereyi de açarak temiz, serin kış sabahını içine doldurdu.Sessiz sokakta kimse görünmüyordu.Kaldırım kenarları parketmiş arabalarla doluydu.İşe gitmek zorunda olunmayan bir Pazar günü.Perdelerin sabah rüzgarında salınmalarını izledi bir süre.Banyoya doğru yürüdü.Musluğu açtı.Serin suyu yüzüne çarptı birkaç kez.Dişlerini fırçaladı.Saçlarını düzeltti.Aynada yüzünü inceledi bir süre.Kısa kesilmiş saçları taranma gerektirmezdi hiç.Hep kısacık kestirirdi saçlarını.İnce kaşlarının gözünün üstünde nasıl durduğuna baktı.Birkaç duygu halini canlandırdı ayna karşısında.Üzgün, öfkeli, ağlamaklı, neşeli…Her birinde kaşlarının aldığı pozisyonu inceledi.Hoşnutça baktı.Dişlerini kontrol etti bir maymun gibi koca bir gülümsemeyle.Lekesiz olmalarından memnun olduğunu belli eden bir baş hareketi yaptı aynaya. Gri eşofman altını, lacivert montunu giydi.Çaydanlığa su koydu.Ocağı yaktı.”kaynayana kadar ekmek alır gelirim”diye düşündü.
Apartmanın merdivenlerinden inerken gözü beş numaralı dairenin kapısına takıldı her zamanki gibi.Oradaydılar.Koyu kahverengi bağcıklı, sütlü kahve renginde bir çift küçük bot.Kapıyla duvarın oluşturduğu açıyı ortalayacak şekilde, küt burunları merdiven istikametini gösterir biçimde düzgünce yerleştirilmişlerdi.Orta yükseklikteki topukları tertemizdi.Hiç yürünmemiş gibi.Gülümsedi.”Bugün huzurlu”diye geçirdi aklından. Son günlerde en sevdiği oyun haline gelmişti bu.Her iniş çıkışında beş numaralı dairenin kapı önündeki bu sütlü kahve botlara bakıyor, sahibinin ruh halini tahmin etmeye çalışıyordu.
- “Oooo günaydın Selim Bey .”
Sürekli saçsız başını kaşıyan, mavi önlüğünden yıllardır vazgeçmeyen Bakkal Halim her sabah olduğu gibi boğucu neşesiyle bağıra bağıra selamlıyordu müşterilerini.
- “ Sağol Halim Usta. Ne var ne yok?”
Diye yanıtladı neşeye neşeyle karşılık vermek zorunda olmanın sıkıntısını gizleyemeyerek.Sonra her gün ayaküstü yapılan boğucu sohbet başladı, ekmekler tezgah altından çıkartılır ve poşetlere yerleştirilirken.En az beş, altı dakika sürerdi ve Selim acelesi olduğunu abartarak belli eden tavırlarla koşarcasına dükkan kapısından kendini dışarı atana kadar devam ederdi.Çocuk parkının yanından geçerken yavaşladı.Eşofmanlı bir anne küçük, örgülü saçlı kızını sallıyordu paslı zincirli salıncakta.Annesinin ölümünü hatırladı.Nasıl da beklenmedik, nasıl da yaralayıcı bir acı olduğunu duydu içinde gene.Kızarmış ekmek, soba üzerinde çay, TRT Fm türküleri…Annesinin ölümüyle birlikte bunlar da yitip gitmişlerdi hayatından.
Mavi apartman kapısını iterek açtı.Merdivenleri çıkmaya başladı.Daire iki, üç, dört…daire beş…Sütlü kahve botlar yerli yerinde duruyorlardı.”Pazar sabahı dokuz çeyrek”dedi kendi kendine.”Uyuyor olmalı.”Yastığa dağılmış, bir kısmı yastıktan yatağa taşmış, uzun, dalgalı, kahverengi saçlar hayal etti.Bir el yastığın altında.Hafif aralık bir ağız.Yüzüstü yatmış, bir bacağını karnına doğru çekmiş, dizinin bir kısmı ve bir ayağı battaniyenin kenarından dışarı çıkmış…
İlk bir buçuk ay kadar önce fark etmişti sütlü kahve botları. Ne kadar küçüktüler…Ne kadar kırılgan…Sahibinin karakterini yansıtırdı ayakkabılar.Kıskanç, aylak, titiz, umursamaz, komik…Bunlardan hangisi olduğunu anlayabilirdiniz görür görmez.Kendi ayakkabılarına baktı.Beyaz spor ayakkabılar.Yanlarından püsküllenmeye yüz tutmuş.Eskimiş.”Yenisini almak için vakit ayıramayacak kadar üşengeç olduğumu gösteriyor” diye düşündü.”Yoksa” dedi. “Bunca zaman bana hizmet etmiş bir ayakkabıyı değiştirmeye kıyamayacak kadar vefalı olduğumu gösteriyor olmasın?” Sütlü kahve botlara baktı tekrar.Bilek kısmını inceledi bir süre.Bileğe doğru çıkan bağcıklar aceleyle, telaşla çözülmüş gibiydiler.Yorgun bir iş gününün sonunda kendini eve atma telaşı.Evde bekleyen sevgiliye kavuşma telaşı.Günlük yaşamın hengamesi içinde patlayan öfke krizlerinden kurtulma telaşı.Televizyonda en sevdiğiniz diziyi kaçırmak istememe telaşı.Hangisiydi bunlardan?Telaşlı olmak yakışıyordu sütlü kahve botların sahibine şüphesiz.Telaşlı olduğunda hızlıca kurardı cümlelerini.Bazı kelimelerin başını ya da sonunu yutardı.Sık sık yutkunurdu.Oturuyorsa dizlerini sallar, tırnaklarının kenarlarını kemirirdi.Sütlü kahve botlarının uç kısmıyla pat pat pat tempo tutardı dizlerinin sallantısıyla eş zamanlı.Ayaktaysa dalgalı kahverengi saçlarını sık sık elleriyle geriye atardı.Alt dudağını kemirir, bazen ılık, tuzlu bir tat hissettiğinde anlardı kanattığını.Botlarıyla aynı renk bir kaban giymeyi seviyor olmalıydı.Hızlı adımlarla yürürken bir pelerin gibi etekleri dalgalanırdı.
Yukarıdan inen ayak sesleri duyduğunda düşünceler dağıldı.İkişer üçer, bir çırpıda çıktı merdivenleri.Çay!!! Çayı unuttuğunu fark etti.Mutfağa koştu.Tam zamanında yetişmişti.Su bitmek üzereydi.Biraz daha ekledi üzerine.Tezgahın üzerine çıkardı ekmeği ve ve kesmeye başladı.Bu botların bir saplantıya dönüştüğünü hissetmekten rahatsız olduğunu fark etti.Haftalardır botlar ve onların sahibi ile ilgili yüzlerce hikaye tasarlamıştı kafasında.”Yarın” dedi.”Yarın tanışacağım onunla.” Ilık bir heyecan dalgası midesinden çıktı, kulaklarına kadar yükseldi ve ikinci bir turdan sonra çıktığı yere, midesine döndü.
Mavi apartman kapısını gören, fark edilmeden bekleyebileceği bir banka oturdu.Gazetesini açtı.Rüzgardan fazla etkilenmeyecek şekilde katladı.Kış öğleden sonra güneşinin yalnızca aydınlatmaya yaradığını düşündü kulakları buz keserken.İş yerinden izin alması zor olmamıştı.Sık sık izin istemezdi.Bu nedenle Müdür Bey sormamıştı bile ne için izin istediğini.Saatine baktı.Dört yirmi iki.Daha önceleri birkaç kez beşten önce eve geldiğinde botların yerinde olmadığını fark etmişti.Ama beşten sonra hep orada olduklarından emindi.Demek ki saat beş, büyük andı.Ayağa kalktı.Bankın etrafında hızlı adımlarla birkaç tur yürüdü.Ellerini hohlayarak ısıtmaya çalıştı.Saate baktı.Dört otuzbeş.Mideden çıkan ılık dalga gene alışıldık turunu yaptı, geri döndü.Bir sigara yaktı.Yukarı doğru üfledi dumanı.Bir büyük nefes daha çekti.Daha yoğun bir duman kütlesini saldı gene yukarıya.Sütlü kahve kabanlı kimsecikler yoktu görünürde.Birkaç kadın geçmişti son on dakikadır mavi kapının önündeki kaldırımdan ama bunlar son derece sıradan, sütlü kahve bot giymeyi akıl edemeyecek kadar zevksiz kadınlardı.Telaşlandıklarında pat pat pat tempo tutmazlardı.Öylesine birer kadındılar işte.Ha var, ha yok cinsinden…
Gri bir araba yanaştı ve mavi kapının önünde durdu.Sigarasını fırlattı attı Selim.Koyu renk paltolu, otuzlarının ortalarında bir adam indi.Arkada kısa, modern kesimli saçlı, koltuğa gömülmüş bir kadın oturuyordu.Otuzlarının ortalarındaki adam arka kapıyı açtı.Eğilerek beline kadar içeri uzandı.Gelin taşıyan bir damat gibi kucağında kadınla geri çıktı.Selim ellerini ceplerinden çıkardı.Mideden çıkan ılık dalga bu kez daha sıcak, hızlı birkaç tur attı.Otuzlarındaki adamın kucağındaki kadının yüzünü omuzların üzerinden gördü Selim.Belirgin, koyu renk gözleri neşeyle ya da heyecanla bakmıyordu.” Sokak ortasında güpe gündüz kucakta inecek kadar rahat bir kadın nasıl bu kadar ifadesiz bakar?” diye düşündü.Adam elleri dolu olduğundan bir kalça darbesiyle arabanın kapısını kapattı.Bunu yaparken kadının dizlerinden aşağısı boşlukta sallanan pantolonlu bacakları Selim’in görebileceği açıya ulaştı.” Bu o!!!” dedi Selim.Bir çift sütlü kahve bot giyiyordu ifadesiz bakışlı kadın.Oydu bu , evet.Fakat hala adamın kadını neden kucakta indirdiğini anlayamamıştı.Ne adamda, ne kadında kucaklaşmaktan duyulan coşkunun izleri vardı.Apartmana girdiler.”Dönüş yok artık” dedi Selim.Koştu, peşlerinden apartmana daldı hızla.Fark ettirmeden çıktı. Bir kat aşağıdan takip etmeye başladı.Daire iki…Daire üç…Daire dört…Selim beş numaralı dairenin önündeki adamla kadını görecek şekilde merdiven boşluğunda bekledi.Adamın elleri kadını taşımakla meşgul olduğundan kadın zile bastı.Bir kaç saniye sonra kapı açıldı.Yaşlı bir kadındı kapıyı açan.Adam kadını ayakları kapıdan dışarı doğru gelecek şekilde içeri oturttu.Sütlü kahve botları çözmeye başladı.Hiç konuşmuyorlardı.Adam sütlü kahve botları çıkardı ve kapı ile duvarın oluşturduğu açıyı ortalayacak şekilde düzgünce bıraktı.Kapının dışında kalan ayaklar bir çift plastik protez ayaktı.Yaşlı kadın protez ayaklı , genç kadının koltuğunun altına girdi ve ayağa kalkmasına yardım etti.İçeri girerlerken otuzlarının ortasındaki adam “yarın sabah görüşürüz” dedi.”Tamam abi , sağol” diye yanıtladı sütlü kahve botların sahibi, protez ayaklı kadın.Otuzlarının ortasındaki adam aşağı inerken şüpheci bakışlarla bembeyaz yüzüyle merdiven boşluğunda dikilen Selim’e baktı.”Hasta mısın birader?” diye sordu.”Yok yok bir şeyim, iyiyim.” dedi Selim ve merdivenleri çıkmaya başladı aceleyle.Sütlü kahve botların yanından geçerken göz ucuyla baktı.”Telaşlı olmak yakışmaz bu botların sahibine” diye düşündü dairesine doğru çıkarken.



MARLON 16 Ekim 2006 22:58

Seni Düşlemek
seni seviyorum aşkım


Yeni bir sonbahardı mevsim -herseyi sarıya boyayan-, cıvıl cıvıl bir yazı hayallerinle süslemiştim oysa, ama gittin ve yaz bitti.... Gittin... Artık ne sen dönebilirsin, ne de ben açabilirim gönlümü ne sana, ne de bir başkasına... Bir zamanlama hatası mıydı? Ne dersin? Yoksa sadece mekanlar mı uymadı bu aşka? Bilmiyorum... Oysa ne sen bana erken ,ne de sen bana geçtin... Zamanlamalar tutsa da, hayaller tutmadı, bunu geç olsa da fark ettim...

Hersey başlar ve biter dediğin o anda anlamıştım, benim sana sonsuz, senin bana geçici bağla bağlanmanın yüreğimde açacağı derin yarayı...Oysa ne sen bana erken, nede ben sana geçtim... sadece ne sen, ne de ben cesaret edemedik mekanlar ötesi bir aşk yaşamaya...Gittin ve o yaz gibi aşkımızda bitti...

Gittiğinde farklı mevsimler yasıyorduk, ben kışa girerken, cıvıl cıvıl bir yaz ve yakışı güneş miydi senin aklını çelen ,beni TERK ETTİREN ve bunca acıya iten?... Mevsimler ve mekanlar mı karar verdi aşkımızın sonuna, ne sen bana geç ,ne de ben sana erken olmadığımız zamanlamamızda... Her ne ise sen gitti ve yaz bitti....

Komik biliyor musun? Bittigini bile bile hala beni kıskanman, hala seni sevmemi beklemen ve hala benim seni düşünmem bunca acıya rağmen...

Seni düşünmek? Seni düşünmek nasıl birşey biliyor musun? Bazen bir kanat çırpışı gibi bir kuşun özgürce, bazen bir tüyün yere süzülüşü gibi yavas yavaş, bazen hızlandırılmış bir film şeridi gibi seri ve akıcı, bazen bir balığın can çekişmesi gibi caresiz ve acınacak bir sey, seni düşünmek...

Seni düşünmek: Bazen bir çınarın altında sıcak yaz gecesinde hayaller kurmak gibi, bazen bir derin maviliklerde kaybolmak gibi, bazen bir çölde vaha bulmak gibi... Düşünürken ağzındaki lokmayı yutmayı unutmak gibi, ulaşamadıkça bir seraba peşinden ölesiye koşmak gibi, TUTUGUN BİR BALIGI AĞDAN KURTARIP, DERİNLİKLERE SALI VERMEK GİBİ, İÇİNİ HUZURLA DOLDURAN, adın geçtiğinde daldığın hayallerden bir çırpıda gerçeklere dönüvermek gibi...DÖRT NALA KOŞAN BİR TAYDAN DÜŞÜVERMEK GİBİ DÜŞLERİN KOYNUNA... İşte böyle bir şey seni düşünmek...Eğer sende beni böyle düşleseydin, böyle kolay ve zalimce olmazdı gidişler, değil mi birtanem?

Gidişinde gelişin gibi sadece hayaldi belki... düşlediğim düşlerim gibi...hani her gece düşü veren rüyalarıma.. Ve lacivert sisli bir gecede geleceğine inanmak, aslında hiç gelmeyeceğini bilmek gibi....

Gidişinde aslında üzmedi beni yokluğun kadar , yoktun ki aslında... Yokluğun kadar sevdim seni, yokluğun kadar özledim, yokluğunda hayal ettim... şimdi ancak yokluğun kadar nefret edebiliyorum senden.... ne acı!!!!

Gittin, yoktun, hiç olmadın....

Seni düşlemek mi? Yinede güzeldi... Kızgın bir çölde bir serapın bilinçsizce ardından koşar gibi...


arwen 16 Ekim 2006 23:12

Soruyorum, susuyorsun... Ben sükutun bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim. Bütün sorularımın cevabını bir bakışla veriyorsun, kah bir gülüşle... Zaman zaman gözlerinin içinde eriyip kaybolduğumu hissediyorum. Yanımda olmadığın günler, geleceğin güne hazırlıyor beni. Yokluğuna böyle dayanabiliyorum. Karanlıklar içinde her dakika gözlerinin aydınlık bakışlarıyla doluyor içim. Aradığım her şey orada. Cevapsız kalmış bütün soruları gün ışığına çıkarıyor gözlerin.

Bekliyorum, geliyorsun... İşte diyorum yaşamak bu... Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil. Hiç kimseyi bu kadar özlemle beklemedim... Bu kadar inanmadım hiç kimsenin geleceğine... Onun için bir gün gelmeyeceğinin korkusu kahrediyor beni. Geleceğin mutlu ana yaklaşan her dakika yaşamaktan güzel, geçen her dakika ölümden acı...

Fakat gelişin her şeyi unutturuyor. Sıkıntılı öğle sonları günün en yaşanmaya değer saatleri oluyor sen gelince. Kızgın bir güneş altında bana kar dağ yamaçlarının serinliğini getiriyor ellerin.

İstiyorum, veriyorsun... Verdiklerin bir bakıma iflası oluyor saadet anlayışımın. Böylesine büyük hazların hayal bile edilemediği bir dünya üzerinde özlenecek başka saadetin kalmadığını düşünüyorum. O zaman her şey siliniyor gözlerimden. Sensiz bir yarının değersizliğini, çekilmezliğini daha iyi anlıyorum. Huzur seninle kayboluyor, bütün sevinçler seninle gidiyor, sensiz bir kanlı gömlek gibi giyiyorum üzerime yaşamayı. Çaresizlik hiç bir zaman sen yanımda olduğun anlardaki kadar kötü ve merhametsiz olmuyor. Yine de her öpüşümde bana ilahlara has bir güç, bir büyük huzur veriyor dudakların.

Ağlıyorum, gidiyorsun... Ama sen gözyaşlarımı görmüyorsun ki! Ayrıldığımız yerde başlıyor yıkıntım... Kalabalık bir caddede, vapur iskelesinde ya da bir kapı önünde; nerede olursa olsun ayrılığın bir tokat gibi iniyor yüzüme. Kocaman, sivri bıçaklar gibi delik deşik ediyor vücudumu. Her yer kan oluyor. Artık dayanamıyorum, artık dayanamıyorum... Ağlamak bile kar etmiyor. Ben bu acılara, ben bu sürekli ölümlere önceden razı oldum. Şikayete hakkım yok, biliyorum... İsyan etmem faydasız. Kendi kaderinin çizdiği yolda yürüyor ayakların.

Yazıyorum, okuyorsun... Kimbilir ne dayanılmaz acılar içindesin sen de? Nasıl her yerini, orada bir sigara söndürülmüşcesine yakan özlemler içindesin. "Mümkün olsa hep yanında kalırdım" diyorsun. "Hiç senden ayrılmazdım, hep senin olurdum" diyorsun. İşte onun için sana hiç kızamıyorum ya! Bütün isyanım çarisizliklere, bu ***** imkansızlıklara, bu zamana ve bu bizi çepeçevre kuşatan insanlara, onların pis kurallarına, beş para etmez inançlarına...

O demir parmaklıklara, ağır kapılara, kalın zincirlere, o merhametsiz, o çirkin gardiyanlara rağmen seni seviyorum...

Anlatamıyorum...


kambis 16 Ekim 2006 23:21

GÜL BAHÇESİ

Delikanlı yıllar sonra doğduğu kasabaya döner.Sabah uyandığında aklına
yıllar önce evlenmek istediği,kasabanın güzel kızı gelir.Kızın güzelliği
çevre kasaba ve şehirlerde bile dillerdedir ve kimler istediyse kız bir
türlü olumlu yanıt vermemiştir.Otelden çıkar ve gördüğü yaşlı adama
kızı sorar.Yaşlı adam az ilerde güzel bahçe içinde bir ev gösterir,
kızın orada oturduğunu söyler.Delikanlı merak eder,kızın nasıl biriyle
evlendiğini.Bir köşede beklemeye başlar,bir müddet sonra yaşlıca kel
pekte hoş görünmeyen bir adamı yolcu eder kız kapıdan...
Üstelik zengin bir adam da değildir.

Adam gittikten sonra delikanlı çalar kapıyı,kendini tanıtır.Sorar niye
bu adamla evlendiğini kıza. Kız söylerim der ama bir koşulla.
Evin arkasında büyük bir gül bahçesine götürür delikanlıyı ve der ki:
Bu bahçenin en güzel gülünü bana getirirsen söyleyeceğim sana niye bu
adamla evlendiğimi...Ama asla geri yürümek yok bahçede,arkana bakmak yok
en güzel gülü istiyorum sadece.

Memnuniyetle der delikanlı ve girer bahçeye.
Çok güzel sarı bir gül durmaktaddır karşısında tam elini güle uzatmışken
pembe bir gonca görür az ötede,ilerler.
Ona uzanırken kadife kırmızı bir gül ilişir gözüne ilerde
derken birde bakar bahçenin sonuna gelmiş.
Kıza verdiği söz gelir aklına geri dönmek yok
ne yapsın mecburen bulduğu alelade,hatta solmaya yüz tutmuş bir gülü
mahçup bir şekilde götürür kıza.
Kız gülümser gülü görünce..
"Bilmem aldınmı cevabını" der delikanlıya.....
Hayat bu bahçede yürümeye benzer....




Misafir 16 Ekim 2006 23:22

LEYL


Suda kana kesilen karanfil acısına. Bana bir hayat tut leyl…
Yağmurun ayak sesinde uyuyan kalbimin ağrı molalarında hiç doğmuş sancıları döküyorum sesimden. Tüllenen grinin hüzzamı kirpiğime iniyor yavaş yavaş. Avazımın göçebe hüsranları dokunuyor giz’imin kuytularına. Fırtına başımın üstünde. Mecnun’un dolaştığı çöllerde yalnız kalıyor yıldızlar. Lapa lapa yağıyor deniz avuçlarıma. Hangi sesini dinlesem aşkın gece yine siyah kalıyor gök/yüzüme. Ölümü öldürsem kaç yıllık ölümlülüğe çarptırılır bedenim ya leyl?
Gözlerindir helalim. Vuslatı çağıran ayrılıklarda büyüterek aşka mahfuz düşleri, kalbimi yokluyorum sende can veriyor mu diye. Kahrın kavurganlığıyla intizarın velvelesi arasında kayboluyor perçemine ´gün´ vurmayan uykular. Sefilim. Zelilim. Kurşun kadarım gövdeme. Alnımdaki aşk izine dokunma. Kırılır yar çehresine harını resmettiğin cehennemin şeddesi. Kesme saçlarını ben üşümeyeyim diye. Bas gözlerini içime tuz niyetine ya leyl! Biliyorsun, yar/adır bütün sızlanmalar.
Ah leyl, acım tufanımın sırtında. Kambur ruhları taşıyorum nun’a varmadan ağlayan dervişin duasında sırlanan kavlime. Döşümde ezgisel yankıların iz/düşümü uğulduyor. Bak, kulaklarımda asılı kalıyor yabani kuş çığlıkları. Pencere önlerinde biriktiriyorum isyana dönük gelişlerini. Ya leyl! Yıkılsın aşk muammalı yalnızlık oyunu. Perde kana boyanmadan, sahne arkalarında boğmadan dilimin altındaki sahici repliklerimi, bu kez tut elimden. Azalan denizlere kanat çırpmadan hüznüme yuvalanan rüzgar, savurmadan saçlarıma ölü kadınların öykülerini, bu kez tut elimden leyl. Nasıl olsa, meyilliyiz morg gecelerinde aşk üzere delirmeye.
Vakte ermeyen sesin niyetsiz fırtınalarda dalgalanışında uyutuyorum küflü yağmur yaramı. Mahşer kalabalığında çırpınan tenhalığım huysuz ağlayışların kaosunda yırtılıyor. Eziliyor göğsüm kabusların ıssız kanayışlarında boydan boya. Yabanıl yakıcılığın dağlanışıyla savuruyorum giz’ime, güle değmeden ufalanan devşirme kederi. Muğlak cümlelerin eşkiyalığına yatıp uykumun derinliğinde küfürbaz katilliğimin adını saklıyorum yanağıma, adıma yok kala. Salkım saçak yorgunluğumla kapındayım leyl. Öp beni kırıkları acıtan düşlerimin sızısından. Kalbimde zevale eyvah, nara sürgün ‘gün’ izin var. Çıkar/sana beni beyhude ağıtlarımdan ağlatmadan. Aşktan haberdar bu rüzgar leyl. Baksana, ölüm sızıyor feverana çekilen gözkapaklarından. Ah leyl, gülüşün uçurum gibi ziyan etmeye yakın duruyor.
Ya leyl! Şehir korkakları bekliyor kalbimi. Her defasında cesaretim (el) altından satılıyor. Zaman zamansızlığı tetikleyen iç yangın inşirahsızlığının zulmünde büyütüyor kahkahasını. Daüssıla yorgunu bakışlarımdan zift kokan devrik hecelerin tutsaklığı düşüyor. Devrikebir bir makamın hüzünbazlığına sere serpe gömülüyor şarkılar. Aşkın koridor boşluklarında intihara gönüllü yalnızlığın hükümranlığına yabancılaşıyor aşina suskularım. Ya leyl! El vurulmuyor yaralara bu mevsim. Dayanılacak yanı yok hasretinin, hep mahva mülteci gözlerine düşüyorum. Şiir olup dökemez misin dizelerini kanayışlarımın kıyısına? Tükenirken şakağımdan aşağı kayan hüsran birikintileri, kirli kasırgalarım yıkanmaz mı ellerinin duru denizinde?
Aşk kimliğimde yangın gibi ağlıyor. Suretimden gecenin onulmazlığı akarken çırılçıplak rüyanı açıyorum içime, kırılmasın şarap kızılı uykuların hevesi diye. Düşsen seferi ağrıların kirpiğine, ayet diye tanımlanacak yüzün.
Aşk kendine doymayan şizofren bir açlık mı leyl?


arwen 17 Ekim 2006 02:31

Er geç beni affedeceksin. Bir şey bekelemeden, bir şey istemeden affedeceksin. Sevgin seni oraya götürecek.

Düşe kalka ilerleyeceğin yollarda, taşlar kanatacak ayaklarını. Issız, karanlık ormanlardan geçeceksin yapayalnız. Sonra bir bataklık başlayacak gözün alabildiğine. Omuzlarına kadar yapışkan çamurlara saplanacaksın. Durmadan yağmur yağacak üstüne, iliklerine kadar ıslanacaksın, üşüyeceksin. Ahtapot elleri gibi uzun, pis sarmaşıklar dolanacak ayak bileklerine. Dört yanında kara bataklık kuşları dönecek çığlık çığlığa.

Geçmiş zamanı düşüneceksin. O bir daha dayanılmaz günleri, geceleri düşüneceksin.

Bataklığın son bulduğu yerde zift gibi koyu bir gece başlayacak geçmiş gecelere benzemeyen. Yürüyeceksin, ağır ağır ilerleyeceksin zamanın ve gecenin ortasında. Keskin bir rüzgar çıkacak, merhametsiz kırbaçlar gibi parçalayacak yüzünü.

Sonra bir dağ yamacına varacaksın, bitkin ve perişan... Uzaklarda cılız bir ışık göreceksin. Sen yaklaştıkça büyüyecek, sıcak kollarıyla saracak seni. Fakat, sen o ışığın olduğu yere hiç bir zaman varamayacaksın ve ümitsizlik saracak yüreğini, ağlayacaksın...

İşte o zaman beni düşüneceksin, çektiklerimi, senin için katlandığım şeyleri düşüneceksin. Bulutlur dağılacak. Seni nasıl sevdiğimi, nasıl yüceleştirdiğimi, nasıl o erişilmez ışık haline getirdiğimi birer birer anlayacaksın...

Onun için beni affet demeyeceğim sana...

Er geç anlayacak ve affedeceksin. Bunu biliyorum.

Karşılaşmamız kaderdi belki. Ama çektiğimiz çiledir, bizi birbirimize yaklaştıran, o korkunç ümitsizlikler, büyük çaresizliklerdir...

Acılarımızı yitirmeyelim...


Pollyanna 17 Ekim 2006 11:39

EROS (AMOUR)

Eros, annesi Aphrodite gibi dünyaya güzellik ve neşe getirir, insanların gönüllerini aşk ateşi ile yakar, insanların mutluluklarını ya da sonlarını hazırlardı. Sırtında bir çift kanadı vardı. Bu kanatlarla uçarak dünyayı dolaşır, geçtiği yerlere çiçek kokuları saçardı.

Eros'un elinde her zaman okları olurdu. Bu oklarla insanları kalplerinden vurur onları birbirlerine aşık ederdi. Ve bir gün kendisi de bir güzele aşık oldu.

Psykhe (Ruh) bir kralın üç kızının en güzeli idi. Gerçekten o kadar güzel, o kadar alımlıydı ki görenler onu Aphrodite sanıyorlar ona tapınıyorlardı. Aphrodite, bir ölümlü ile karıştırılmaktan hiç hoşlanmamıştı. Bu yüzden bir gün oğlu Eros'u yanına çağırdı ve onu dünyanın en çirkin erkeğine aşık ederek cezalandırmasını istedi. Eros, annesinin isteğini yerine getirmek için hemen yola koyuldu.

Psykhe'yi bulduğunda, çok gururlu olan ve kimseye aşık olmamakla övünen bu genç kızı, dünyanın en çirkin, en kötü erkeğine aşık etmeye niyetliydi ancak kalbini nişan alarak oku atmak üzereyken Psykhe'nin güzelliği aklını başından aldı. Onu başkasına aşık etmek isterken kendisi aşık olmuştu.

Psykhe'yi alıp sihirli bir saraya götürdü. Bu saray, bir ormanın ortasında kurulmuş, muhteşem fakat ıssız bir saraydı. Eros, gece karanlık düştükten sonra kendini göstermeden saraya giriyor ve sevdiği ile buluşuyordu.

Sihirli sarayda bir insanın isteyebileceği her şey vardı. Fakat Psykhe'nin tek istediği kendisini deliler gibi seven bu delikanlının yüzünü görmekti. Fakat Eros bunu kabul etmiyordu; gece hep karanlıkta geliyor ve güneş doğmadan da gidiyordu, akşamları sarayda ateş ya da mum yakılmasını yasaklamıştı. Psykhe ne kadar yalvarsa da fayda etmedi. "Aşkımızın sırrını kalbinde taşıdığın sürece mutlu olacaksın" dedi Eros, "Beni görmeyi aklından bile geçirme, kim olduğumu ya da kimin oğlu olduğumu öğrenme, bilmeden tanımadan beni körü körüne sev, senden gizlenen şeyleri öğrenmeye çalışarak mutlu olma fırsatnı elinden kaçırma."

Psykhe de bunu kabul etmiş, Eros'u görmeden kim olduğunu bilmeden körü körüne sevmişti. Birlikte çok mutluydular ancak Psykhe'nin kızkardeşleri onların bu mutluluğunu kıskandılar. Bir gün kardeşlerini ziyarete geldiklerinde ona sevdiği delikanlının dünyanın en çirkin en iğrenç en vahşi görünüşlü adamı olduğunu söylediler. Eğer güzel bir delikanlı olsaydı, sevdiğinden yüzünü gizlemezdi, seni böyle ıssız bir sarayda tutmazdı dediler ve ona gece Eros gelmeden önce yanan bir lambanın üzerine vazoyu ters çevirip koymasını söylediler. Böylece Eros uyuduktan sonra vazoyu kaldırıp aydınlıkta onun yüzünü görebilecekti.

Psykhe, merakına engel olamayarak kardeşlerinin dediklerini yaptı. Yanan lambayı bir vazonun altına gizleyerek sevdiğini beklemeye başladı. Eros, her şeyden habersiz saraya dönmüş, kendini sevdiği kadının kollarının arasına bırakmıştı. Kısa sürede uykuya daldı.

Psykhe, Eros uyuyunca gürültü yapmadan yavaşça yataktan kalktı ve ters çevirdiği vazoyu alarak lambayı eline aldı, yatağa yaklaştığında gördükleri karşısında hayrete düştü. Çirkin ve iğrenç bir erkek görmeyi beklerken genç çok yakışıklı bir erkekle karşılaşmıştı. Eros'un yakışıklılığı dünyadaki başka hiç bir erkekle kıyaslanamazdı. Yüzü tarif edilemeyecek kadar güzel bu delikalıyı görünce Psykhe'nin ona duyduğu aşk daha da arttı.

Sevdiğini alnından öpmek için eğildiğinde elindeki tabağı düz tutamadığından içinde fitil bulunan lambanın kızgın yağından bir damla Eros'un çıplak omzuna damladı. Eros duyduğu acıyla sıçrayarak uyandı. Sevgilisinin kendisini dinlemeyip yüzünü görmek için ona oyun oynadığını anlayınca hemen kanatlarını açıp uçarak oradan uzaklaştı.

Eros'un gitmesiyle Psykhe için yaptığı büyülü sarayda bozuldu. Psykhe üzüntüden ne yapacağını bilmez olmuştu. Hatası yüzünden dünyada her şeyden çok sevdiği kişiyi kaybetmenin acısıyla yollara düştü. Sevdiğini tekrar bulma ümidiyle tüm dünyayı dolaştı, sayısız yerler gezdi ama bir türlü Eros'un izine rastlayamadı.

Nihayet dolaşmaktan bitkin bir halde Aphrodite'in sarayının kapısını çaldı. Onun kendisine acıyıp oğlunun yerini söyleyebileceğini düşünmüştü ancak Aphrodite ona yardım etmek bir yana onu bir köle olarak çalıştırmaya başladı. Zavallı Psykhe, sevdiğine ulaşabilmek için buna da razı oldu ve tek kelime dahi etmeden kendisine emredilen her şeyi yaptı. Eros için her türlü acıya katlanmaya razı oldu.

Bir gün Eros'un yanan omzu iyileşti ve kendisine bu kadar yürekten bağlı olan sevgilisinin kaderini değiştirmek için Olympos'a gitti. Zeus'un ayaklarına kapanıp Psykhe'nin kurtarılması ve kendisine eş olarak verilmesi için yalvardı. Zeus, onun tüm isteklerini kabul ederek Hermes'e Psykhe'nin Olympos'a getirilmesini emretti. Psykhe, tanrılar katına getirildi ve orada hayatta her şeyden daha çok sevdiği erkekle evlenerek çok mutlu bir hayat sürdü.


arwen 17 Ekim 2006 14:57

Gözlerine baktığım zaman susmanın bir sebebi olmalı. Bana kendini anlat... Korkularını, dileklerini söyle bana. Aşktan ne bekliyorsun? Dostluk mu? Al, istediğin kadar... Yüreğimi apaçık önüne seriyorum işte! Orada sevdiğin, istediğin ne varsa al, senin olsun... Sana arzularımın ötesinden sesleniyorum!..

Aydınlık! Sen en güzel aydınlık! Bizi bırakma... Kalplerimizde girmediğin köşe kalmasın. Çek, kurtar bizi insan yaradılışımızın korkunç karanlığından. İçimizde, ta derinlerde kükreyen o vahşi hayvanı sustur... Düşüncemizi tırmalayan o kanlı pençelerden kurtar bizi... Unutulmuşların dünyasında biz unutmak istemiyoruz.

Hadi sevdiğim sen de aç yüreğini... Dostluğun o ölümsüz ışığı dolsun içine. Saçlarımı okşadığın zaman, annemin eli sanmalıyım ellerini. Dudaklarından yalnız aşkın hazzını değil, dostluğun doyulmaz içkisini de içmeliyim. Bana önce insanlığımı öğret, bana unutmamayı öğret... Seni hiç unutmak istemiyorum... Bilinmeyen içkilerin en zevk dolu sarhoşluğunda yaşayalım seninle. Kurtulalım bu korkulardan, bu çaresizliklerden...

Beni hiç unutmayacaksan sev, usanmayacaksan sev... Birlikte yaşayacağımız her dakika ömrümüzün bir yılına bedel olmalı. O dakikaları hatıraların sonsuz mezarlığına gömeceksek hiç yaşamayalım.

Önce zamandan kurtulmalıyız öyleyse, önce zamandan kurtulmalıyız... Birbirini yenilemeli saatlerimiz. Yarın bugünü aratmamalı. Yerçekiminden kurtulurcasına aşmalıyız zamanı seninle. O dost zamanı, o dostça zamanları...

Bana "Gel" dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli. Yolları dakikalarla, günleri kilometrelerle ölçmemeliyiz. Beraberliğimiz, bütünlüğümüz hiç bitmemeli. O hiç sönmeyen dostluk ateşinin çevresinde hep böyle elele, diz dize olalım. Ne yağmur söndürmeli o ateşi ne rüzgar. Yüreklerimiz hep böyle ışıl ışıl olmalı alevlerinde.

Hadi sevdiğim, sen de aç yüreğini... Bana kendinden bahset. Hep ben ol, durmadan ben ol istiyorum... Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğinin pınarından... Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni. Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın ellerim.

Benim olma demiyorum. Ama önce ben ol... İnan, ben hep senin olacağım, baştan başa sen olduğum için...

Aşkta kaybettiklerimizi dostlukla tamamlayalım. Gel, aydınlık, bizi bekliyor...


Pollyanna 17 Ekim 2006 18:35

BİR ACEM MASALI
Çok uzun zaman önce bir Acem kentinde,
Tek başına yaşarmış Prens Abu krallığının bahçelerinde.
Bir incisi varmış Prens’in kutuda, bahçeye bakan pencere içinde,
Onca kalabalıkta sarayda, yokmuş konuştuğu inciden başka kimse.
Sadece geceleri çıkarmış Abu dışarıya, deniz kıyısına.
Derler ki: ‘Hazar’a su katarmış oluk oluk gözyaşlarıyla’.
Hazar bir daha çırpınırmış süzülen her gözyaşında,
Ararmış O‘nu içinde, her kıvrımında, oyuğunda.
Bir gün Abu Hazar’a kuşluk vakti gelmiş.
O zamanlar neşeli sağlıklı bir gençmiş.
Bir denizkızı görmüş kayanın üstünde açıkta,
Atmış kendini suya, bir çırpıda karşıya geçmiş.
Prens tırmanırken kayalara,
Ürkek denizkızı yeltenmemiş bile kaçmaya.
Öylesine etkilemiş ki Prens’i bakışlarıyla,
Susmuş Abu, gerek yokmuş konuşmaya.
Prens o an sonsuza dek sürsün dilemiş,
Elini uzatmış, gitme kal demek istemiş.
Gölün en dibinde yaşayan Hazar Kralı Aron,
Prensin bu bakışlarını hiç beğenmemiş.
Asasını denizin dibine sertçe vurmuş,
Çaresiz Hazar verilen emirle kudurmuş.
Denizin kızı sert çağrıyla suya atlarken,
Abu ‘Ne zaman döneceksin?’ diye sormuş.
Kız yavaşça el sallarken ve salınırken denizde,
Ceviz büyüklüğünde bir inci belirmiş Abu’nun elinde.
Prens mavi beyaz inciye şaşkınlıkla bakarken,
Artık yeller esiyormuş denizkızının yerinde.
İşte o günden beri bu Acem kentinde,
Sessizce yaşarmış Prens sarayının donuk bahçelerinde.
İşte o inci, kutuda, pencerenin içinde,
Tek anıymış denizkızından kalan elinde.
Yine bir gece Prens Hazar kıyısındayken,
‘Yürüyüp gidivermiş’ derler ‘denize doğru bakarken’
Derler ki ‘Denizkızının sesini duymuş
Küçük taşları durgun suya atarken’.
Bir daha Prensi gören olmamış,
Denizin kızı zaten hiç ortaya çıkmamış.
‘Peşi sıra gitmiş Prens’ derler ‘denizkızının,
Hazarın dibinde güzel kızı ararmış’.
Bulmuşlar en sonunda birbirlerini,
Mutluymuşlar şu anda, kenetliymiş elleri.
Kral Aron önceleri kızgınmış ama,
O da onaylamış birlikteliklerini.
Düğün yapmışlar bir de Hazar’ın en dibinde.
Asırlarca konuşulmuş dünya denizlerinde.
Derler ki ‘Bu çifte tüm canlılar taparmış’
Sakin Hazar her yıldönümü ince bir çırpıntı yaparmış...



FLaMiNGo 17 Ekim 2006 19:03

HAYATI TERSTEN YAŞAMAK (KEŞKE ÖYLE OLSA NE GÜZEL OLURDU )


Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor... ; )


FLaMiNGo 17 Ekim 2006 19:36

BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..


Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni
>>akşam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına
>>gelmesiydi.Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği
>>bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.'Bitmeli dedi
>>içinden, her gün bu tatsız uyanış bitmeli.' Genç adam bunları
>>düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek
>>dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de
>>bekletmemeliydi.İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı
>>yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim
>>yaşayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...'BULUŞMA
>>VAKTİ...Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden
>>sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.Şimdi midesindeki
>>ağrı daha da artmıştı.Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç
>>konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam
>>verememişti.Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının
>>çalacağını...Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç
>>kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.
>>'Bana birşey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam,
>>gözlerini kaçırarak 'Evet' dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da
>>sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi. Genç adam içini
>>çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?' diye sordu.
>>Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi. Genç
>>adam söze başladı... ''Birkaç ay önce akşam 23:00 civarında sana
>>telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana
>>'Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu?'demiştin.
>>Biliyormusun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim
>>kendimi.Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri
>>benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar' sözüne'İşim yok da sana mı bakacağım, annen baksın' demiştin. Hatırladın mı?''DUYGUSALLIĞI SEVMEM...Gençkız, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez' diye yanıtladı. Genç adam güldü,'Evet canım haklısın. Zaten olmak istesen de bu kalbi
taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.' Genç adam
devam etti... 'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken
saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...
Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin.
Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.Halbuki
ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi
seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam, her gece
yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için
>>biliyormusun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.'Genç kız anlamıştı,
>>'Yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?' Genç adam tekrar
>>gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar
>>doğru olduğunu düşündü. 'Hayır' dedi, 'Şair olmanı istemiyorum.
>>Olamazsın da... BİZ AYRILMALIYIZ. Ayrılırsak ikimiz için de en
>>hayırlısı olacak.'Genç kız şaşırmıştı, 'Neden ama? Ben seni
>>seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.' Genç adam iç
>>çekerek 'Hayır canım, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni
>>sevseydin şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk' dedi. Genç kızın
>>gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı,
>>genç kız gözyaşlarını silerek 'Sen bilirsin, umarım beni bir
>>başkası için bırakmıyorsundur...' dedi. Genç adam 'Nasıl böyle bir
>>şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da
>>olacağını sanmıyorum' yanıtını verdi.Genç adam ve genç kız iki
>>sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancıydılar. Birkaç
>>dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, 'Kalkalım istersen'
>>dedi. Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum,istersen
>>sen kalkabilirsin' diye yanıtladı. Genç kız 'Tamam o zaman sana
>>mutluluklar dilerim' diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli
>>titriyordu. Genç adam,'İstersen arkadaş kalabiliriz' dedi ve
>>birbirlerine son kez sarıldılar."BEN DOĞRU YAPTIM..." Genç adam
>>doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir
>>haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp
>>işe gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı
>>başardı. Sabah 7'de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep
>>telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu
>>için duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj
>>sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı,şunlar yazıyordu:
>>SADECE ONLARI SEVMEYİ SEVDİM,HEPSİNİ ONLARSIZ YAŞADIM DA,BİR SENİ SENSİZ YAŞAYAMIYORUM,BU AŞKI TEK KALPTE TAŞIYAMIYORUM,SANA YEMİN GÜZEL GÖZLÜM, BİR TEK SENİ SEVDİM,VE SENİ SEVEREK ÖLECEĞİM, ELVEDA BİRTANEM...
>>Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir
>>alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı,
>>telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam ''Nalan'la görüşebilir
>>miyim?'' dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hemde...
>>'Ben onun annesiyim yavrum,kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha
>>kadar birilerini arayıp durdu.Sabah odasının ışığını sönmemiş
>>görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı....'YIĞILIP KALDI... Genç
>>adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki
>>katını çekiyordu şimdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı...
>>Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktarlardan biri
>>diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt
>>verdi...
>>'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar
>>etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış.
>>Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O
>>uyurken gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş.
>>Gelen
>>mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem ama benim
>>anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş...
>>
>>
>>"ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜNDEN O KADAR EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR


fernil 17 Ekim 2006 20:49

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş. Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. Anlat, dinliyorum demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, Bu bir yeşim taşıdır dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış. Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış. Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık. Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş. Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış. İşte taşın demiş, Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım? Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş: Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın. Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden birtaşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş: BU TAŞ, YEŞİM TAŞI DEĞİL USTA! Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir ama öğrenmenin esası değişmez......


arwen 17 Ekim 2006 23:34

Kimdi o? Yanındaki kimdi? Ne konuşuyordunuz? İşte buna dayanamam. Kahrolurum...

Dün gece ne yaptın? Nereye gittin? Ah otursaydın, beni düşünseydin ya? Eğlenebildin mi bari?

Yatarken ne okudun? Sonra iyi uyuyabildin mi? Rüyanda neler gördün? Söylesene...

Anladım artık beni sevmiyorsun. Sevdiğini sanmakla yanılmışım.

Zaten çirkin bir adamım ben, sinirliyim, kıskancım, fazla hisliyim. Daima beni seveceğini düşünmemeliydim. Suçluyum. Kendime sevgilerimin bencilliğinden kurtaramadım. Zayıf, bencil bir adamım öyleyse.

Sonra yalancıyım, iki yüzlüyüm. Seninle konuşurken seninle yatmayı düşünüyorum. Sevgiyle elini tuttuğum zaman, aslında kalçalarını tutuyorum, bilmiyorsun.

Kendime göre hesaplarım da var benim. Yanımda olman gurur veriyor, sevinç veriyor bana. Fakat sana kimse bakmasın istiyorum, kimse konuşmasın seninle. Hep benim ol, durmadan benim ol. Günün her saatinde ve ölünceye kadar benim ol.

Beni seviyor musun? Evet mi? Öyleyse söyle, kimdi o? Yanındaki kimdi? Nereye gidiyordunuz?

Seven zalimdir biliyorsun, aşk egoisttir. Sen zalim olma. Anlamıyorsun, anlamıyorsun... Biraz anla beni...

Sana sitem etmeyeceğim artık. Bütün suç benim. Seni bu kadar sevmemeliydim. Şu köhne ve utanmaz dünyada ne bir kimse bu kadar sevilmeye değer, ne de bir kimsenin bu kadar sevmeye hakkı var.

Kendimizi ne sanıyoruz? Biz neyiz ki? Sus, cevap verme. Teselliye ihtiyacım yok...

Seni bu kadar sevmemim cezasını kendime ödeteceğim!..

Göreceksin...


nazlisu 17 Ekim 2006 23:43

ACELE ETMEK

Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş. Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş. Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemiş ama merak iste. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat " KADERDE NE VAR İSE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmiş...

İlerde yine köse başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. İkinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihatte:

"HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ". Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karsılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.

İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.

Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir is aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.

KADERİNİZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

MEVLANA


arwen 17 Ekim 2006 23:49

Kalabalığın arasında bir Robenson gibiyim. Oysa çevrem her çeşit insanla dolu. Kimi gösterişli, alabildiğine mağrur, kimi ezik ve yılgın. Kimi de boş vermiş her şeye gününü gün etmekten başka düşündüğü yok. Şu adamı geçen yıl tanıdım; söylediğine bakılırsa beni hiç kimse ondan fazla sevemezmiş. Oysa ki istediği fiyat verilirse dostluğunu derhal satmaya hazır olduğunu biliyorum. Fakat bile bile aldanmak da güzel. En feci şey insanın artık aldanmayacağı yere gelmesi. İşte ilk ölümümüz orada başlıyor.

Ya öteki adam? O da dediğine göre en sadık ve vefalı dostlarımdan birisidir. Yanımdayken bana iltifatlar yağdırdığına bakmayın. Ben gider gitmez arkamdan atıp tuttuğunu biliyorum. Fakat derim ya bile bile aldanmak güzel. İşte bir başkası daha; her halinden samimiyet fışkıran bir adam. Karşılaştığımız yerde en gürültülü bir şekilde sevgisini açığa vurmaktan hoşlanır. En büyük zevklerinden birisi de beni dostlarıyla tanıştırmaktır. Bundan aşırı bir gurur duyar. Fakat söylemediğim sözleri yapmadığım şeyleri uydurup yaymakta da bir eşi yoktur bay Samimiyetin.

Ve daha niceleri bay Canayakın, bay Hüsnüniyet, bayan Şiir Sevgisi, bayan Hayranlık, hepsi hepsi benim dostlarımdır. Bir dediğimi iki etmezler görünüşe bakılırsa. Oysa ki ben her zaman her yerde yalnızımdır. Bir çok şölenlerde benim yerime adım oturur sandalyeye. Bütün ilgi adıma karşıdır. Adım sevilir, adım övülür, adım alkışlanır. Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilemezsin. Çepçevre bir ilgil çemberi ile sarıldığı anda kişinin aslında nasıl bir yalnızlık kuyusuna düştüğünü göremezsin. Ün yapışık kardeş gibidir. Kurtulamazsın kaçamazsın ondan. Kendi hayatını yaşayamazsın.

Sen bile beni yalnız ben olduğum için sevemezsin artık. Adımı benden ayıramazsın. Çevremdeki bütün insanlar aslında büyük yalnızlığımın şahitleri bence. Ya da oynadığım yalnızlık dramının seyircileri. Gözlerinden anlıyorum, biraz sonra hepsi sıkılmaya başlayacak, birer birer terkedecekler salonu. Perde indiği zaman bir kaç meraklıdan başka kimse kalmayacak.

Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilmezsin işte. Ve asıl bilmediğin en büyük yalnızlık da senin verdiğin yalnızlıktan başka bir şey değil. Senin yokluğudan gelen o yalnızlık olmasa, öbür yalnızlıklar bana bu kadar koymazdı.


nazlisu 18 Ekim 2006 00:02

HAYAL VE GERÇEK
Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve ne yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev , tam kalbinin sesiydi...
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0” ve “Dersten sonra beni gör”, uyarısı vardı.
- Neden 0 aldım, diye merakla sordu hocasına çocuk.
- Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal, dedi hocası.
- Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız. Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
- Oğlum, dedi babası; “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!”.
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına .
- “Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin... Ben de hayallerimi...”


arwen 18 Ekim 2006 00:17

Meleklerdir kanatlarından dünyaya uyku saçan güzellikler. Yağmur damlalarına eşlik eder tüyleri, iner yatağının başucuna. Uykunda kanat çırparlar güvercin kılığında. Nefesleri daima kulaklarımızın dibindedir. Melekler yol göstericilerimiz. Karanlıktaki kandillerimiz. Ölümdeki kanatlarımız...



Dalgalı saçlarıyla duruyordu onlardan biri. Köşesinde, sıkışmış, tedirgin çıplak çocuk vücudu. Islak mavi gözlerinde alev harlıyor. Yalnız, ürkek bakışlarıyla süzüyor bedenimi… Kıpkırmızı şişmiş dudakları titriyor… Korkuyor meleğim… Kanatları beyazıyla kör ediyor gözlerimi. Küçük tüyleri hırpalanmış, birkaçı yere bırakmış acınası ağırlığını… Gözleri, ona uzanan elime sabitlenmiş, görmüyor başka bir şeyi. İçindeki yangının sıcaklığı elimi kavuruyor adeta. Mavi gözler elimden uzaklaşıp çok uzaklara dalıyor, acısına… Tekrar dönüp bana bakıyor bu küçük kız ve ekliyor ondan kaçırmaya çalıştığım ela gözlerime bakarak;

-“Neredeydin?”…

Boğazımda kuruluk ve yutkunamamanın verdiği o acı eşlik ediyor sorusuna… Neredeydim?

Gözlerim yaşlanıyor, içim parça parça yere dökülüyor ama o benden ayırmıyor hırs dolu gözlerini. Hırs ve öfke dolu gözlerini. Bana kızgınlığı teslimiyetini cümlelerde buluyor;

-“Neredeydin?”… Bu sefer sesi biraz daha kırgın, biraz daha genzinden ağlamaklı geliyor. Ve bırakıyor ürkek vücudu kendini;

-“Ben hep seninleyken, sen benimle miydin? HAYIR? Peki cevap ver bana neredeydin?”

Mavi gözleri kızarıyor ve gözyaşları damla damla yüreğime kanıyor. Dudakları titriyor, kanatları büküyor kendini teslimiyeti kabullenmiş…

Neredeydim?

Bir adım atıp yaklaşır oluyorum bu ufak bedene ama köşesine siniyor daha da. Beline dek uzanan dalgalı saçlarını siper ediyor yüzüne. Bana kırılmış besbelli. Dayanamıyor yüreğim acıyor, kanıyor ciğerlerime. Şamdanlardan yayılan mum ışığı azalıyor gözlerimde. Etrafta ses yok. Bir tek o var… Titrek, ürkek, ağlamaklı… Ben ise suçlu, mahçup hala aklımda onun istediği gibi tek bir soru var cevap bekleyen; neredeydim? O, beni ararken ben onunla değildim. O ise bu izbe karanlıkta, şamdanlara uzanıp tek tek yakmıştı mumlarını geceye. Sonrada beni beklemişti bir şey için ama ne? Ve ben gelmemiştim. Lanet olsun peki neredeydim ?...

Tekrar buğulu gözlerini çıkarttı ortaya ve tane tane başladı konuşmaya fısıldayarak;

-“Sen uyurken ben yanındaydım, rüyalarında kötülükler yanaşmasın sana diye. Sen ne zamanki açarsın gözlerini yeni güne ben suratına değen tertemiz suyum, içine çektiğin havada varım ben. Bazen şansınım kazandığında, bazen aşığının gözünün içindeki ışığım, bazen de seni döven yağmur damlalarının parıltısı… Ben senin hayatının her dönemi varım. Senin yanında, mutluluğunda, mutsuzluğunda. Peki sen benim yaşam çizgimde nerede bulunuyorsun?”

Sesi kulağımın içinde tırmanıyordu yanardağ ağzına. Parkede teker teker parçalarım eriyordu bu alev yumağında. Ağzımı açacak oluyorum sözlerini tamamlıyor ağlayarak;

-“Biz melekler sizin için varız. Size hizmet etmek, korumak için… Siz insanların dört meleği vardır; doğumda elini tutan, hayat boyu yanında olan, ölümünde son nefesini alan ve öldüğünde sana rehber olacak. Sen daha ikincisindesin yani bende ama…”

Ufacık, yumak yumak elleri açığa çıkıp kendini gösteriyor bana.

-“Ama sen beni terk ettin…”

Gözleri yine alev saçıyor dört bir yanıma,eriyorum…

-“Ve terk edilmek bizler için hiç de iyi değil gördüğün gibi…”

Koskoca karanlık ve bir tek o…

-“Cezalandırıldım….Yalnızlığa….Neredeydin bebeğim, nerede?...Git artık!”

Sesi hiddetlenmişti bir anda. Meleğim bana kızgın ve kırgın.

-“Git ve düşün ölürken…”

Ölürken?



Omzumda buz gibi bir dokunuş parçalarımı toparlamaya yetmişti. Artık parkede değil benliğimde bunalımdaydım. Arkama döndüğümde aydınlık karşıladı beni. Ölüm hiçte karanlık değildi ama soğuktu. Bir el boğazıma yumuşacık dokundu sonra bir diğeri enseme doğru kaydı. Karşımda hayallerimin kadını duruyordu. Dudakları kırmızıdan daha kırmızı, teni beyazdan daha beyaz… Vücudu bana yanaştı ve dudakları kavuştu kurumuş dudaklarıma. Ela gözlerim son kez bıraktı damla yaşını parke zemine. Ama ölümüm için değil meleğimin yalnızlığı için. Özür dilerim bebeğim, özür dilerim meleğim…



Meleklerdir kanatlarından yaşam saçan güzellikler. Yağmur damlalarına eşlik eder tüyleri, değer bedeninin her bir noktasına. Kalbine işler öpüşlerindeki sevgi.

Melekler yol göstericilerimizdir; karanlıktaki kandillerimiz.

Ölümdeki kanatlarımız...


Misafir 18 Ekim 2006 00:51

DOLMUŞ

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.
Yanına sokularak:
— Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:
— Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
— Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.
— Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.
Saatime baktıktan sonra:
— 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.
Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.
içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:
— İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?
Ön koltukta oturanı:
— Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.
Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.
Sakinleşmeye çalışarak:
— Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:
— Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı
Şoför:
— Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
— Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.
Heyecanla:
— Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?
— Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
— Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.




nazlisu 18 Ekim 2006 00:55

Yeni Bir Dünya
Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:

'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!'

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.'

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir'

Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:

'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.'

'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.'

'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.'

'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.'

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

'Hem, belki de anne diye birşey de yok!'

'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?'

'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.'

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.


Anthony de Mello



Saat: 21:49

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık