![]() |
Dün gece sabaha karşı, odamın duvarı olduğunu bildiğim bir beyazlığa bakarken birdenbire onu gördüm. Bir yerden geliyordu. Henüz gün ağarmamıştı. Geceden boyadığım sözler kurumamıştı. Astığım çamaşırlar nemliydi ve gözlerim nemliydi. O yoktu. Gitmişti. Dağlar, denizler ağlıyordu. Sesimi duymayan kalmadı. O duyamazdı. O çok uzaklara gitti. Birdenbire o boş beyazlıkta, gündüzleri duvarım geceleri yalnızlığım olduğunu söyleyen beyazlığa bakarken onu gördüm. İnce bir boynu vardı. Çok yaşamış genç bir boyun. Kemikli zarif bir burun. İnsanı andıran, kanatsız bir meleği, yeryüzüne düşmüş bir kadını andıran ince gövdesiyle çok yaşamış genç bir kadın. En çok kaybolduğumuzda susarız. Suskunluğunu buna veriyordum. Kesik kesik soluk alıyordu ve incinmişe kırılmışa benziyordu. Bütün algılarımla onun bir melek olduğunu, ama asla içimizden herhangi birisi için gelmiş gönderilmiş bir melek olmadığını biliyordum. Ve o meleğe ben ilk başta korkularımı verdim. İçi acıyordu belli, bir melek gibi durmuyordu, ama hepsini kabul etti. Kaygılarımı verdim. Nefretlerimi, hüzünlerimi, geçmişimdeki bütün kötü olayları… Hepsini kabul etti. İtiraz etmedi. Ve ben o meleğe her şeyi anlattım. Ben anlatırken gözlerinde anlatmadığım şeylerin geçtiğini gördüm. Söylemediğim şeyleri görüyordu ben konuşurken. İçinde çırpındığı dikenli telleri görmezden gelerek anlatıyordum. Her yeri kanıyordu; ama o bir başkasının yarası için şifalı ot arayan bir merhemci gibi davranıyordu. Kanlar içindeydi ve başkalarının yaralarını sarıyordu. Ve ben o meleğe sordum: “Olmayan şeyleri neden ararız?” - Olmadıklarını kabul edemeyiz. Ve ben o meleğe sordum: “Benim yanıma neden geldin?” - Sen beni arıyordun. Ve ben o meleğe dedim: “Seni aramadım, çağırdım; çünkü O, çok uzaklara gitti. Ne yapacağım?” - Aradığın benim. Hiç kimse uzaklara gitmedi. Duraksadım bu sözler üzerine. Kendime bile tanıklık yapamam ben. Kaldı ki bir melekten ne yapacağımı öğreneceğim. Herkese yardım taşıyordu. Bir ruhun içinden bütün bedenlere; bir bedensizliğin içinden bütün ruhlara, aynı anda, eşit ve adil. Herkesin yarasını sarıyordu ve ben ona sitem ediyordum; neden ben değil amacın? Neden benimle, sadece benim yaralarımla ilgilenmiyorsun? Sen benim meleğimsin. Herkesin yardımına koşuyordu. Özellikle istemeyenlerin ve görmeyenlerin. Körlere su veriyordu, yaşlılara umut ve yeni doğanlara nefes. Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bir kelebeğin aksak uçuşu, suyun kaçak akışı, rüzgârın zoraki fısıldaması, gönüllülerin gönülsüz çalışması, okun ters topuğa saplanışı… Hepsini “olmadan” önce görüyor ve düzeltiyordu. Ve bunları yaparken ellerinde sadece bir taş parçası ve bir iki dal vardı. Ve biraz da defne yaprağı… Onun bensiz yolculuğuna tanık oldukça cevap bulamadığım sorularımı unutuyor ve yeni sorular buluyordum: “Hayatı kim başlattı? Sonsuzluğu kim buldu? Dünyanın inşasını kim bitirdi? Savaşları kim kaybetti? İnsan neden öldü?” Bu soruları sormak cevap bulamamaktan daha da yakıcıydı. Beni görmediğini düşünmek bile istemiyordum. Belli ki benim zamanım gelmemişti. Beklemeliydim. Muhtaçken bile bir bilge mi olmam gerekiyordu? Ve sonra O’nun o olduğunu anladım. Susarak. Uzaktan bakarak. Anlayarak. Ona bakmak yeryüzünün bütün dağlarına götürüp getiriyordu beni. Çöllerine. Susuz vadilere, sel havzalarına, kasırgalara, toprağın bilinmediği ağır şehirlere. Ona bir türlü bakmaktan başka bir türlü bakmaya geçerek arındım. Hiçbir şey yapmadı bana. Çağırmadım. Çağırmadan gelmedi. Devamlı onu gözleyerek iyileşen ve umut vaat eden bir hasta gibiydim. Tedavisi yarıda kalmış insanlığın gıpta ettiği. Açlık içindeki kıtalara günün birinde gideceğini bilerek, düşünmeyi unutmuş ve ahlakını kaybetmiş ülkelerde günün birinde olacağını görmezden gelerek baktım baktım ona. Ve bütün hayatı ve geçmişi bir mektuba çeviren sözleri o sırada söyledim: -Seni görmeyi öğrendim, senin gözlerinle toprağa ve yüzlere bakmayı… Ve seni istemeyi. Sen olmayan bir bedende bile seni bulmayı… |
Yağmur Damlaları Yağmur çocuk ruhlu, sevimli ve sempatik genç bir kızdı. Gençliğinin en güzel yıllarıydı yaşadığı yıllar. Yirmi beş yaşında gerçekçi, mantıklı ve sevgi dolu yaşam tarzıyla çevresinde sevilen, haşarı bir çocuk gibiydi. Kızmak mümkün olmazdı, alınırdı bazen… Yağmur yüklü bir buluttu adeta ismi gibi. Dokunsalar boşalacak, yağacak, akıtacaktı içini. Duygusaldı. Aslında yaşadığı, acı veren hüzünleri vardı omzundaki küfesinde. Okumayı ve yazmayı seviyordu. Her yazı ile yeni bir pencere açılıyordu içinde. Uykusuzluğunun başlangıç noktasında imdata yetişiyordu tertemiz beyaz sayfalar. Hayatı her karesiyle yazmak ve paylaşmak istiyordu. Duygularına derman bulamayan düşünceleri kendini bulmak istiyordu dize ve satırlarda. Bir soğuk savaş misali direniyordu gece olunca. Bu direniş uyuyamamasına mı, uyutmayan düşüncelerine mi yoksa yüreğinin çırpındığı duygu selinden mi tartışmalı bir konuydu gece ile arasında. Bir çok soruya cevap ararken, her soruda yeni cevaplarla karşılaşıyordu. Sonra yeni cevaplar farklı sorular sorduruyordu Yağmur’a. Saatlerce yazacak güç buluyor ve azimle devam ediyordu yazmaya. Uyumak yerine aslında uyuyamadığı her gece, okuduğu her yazı ve şiirde kendini buluyordu. Dehlizin içinden hızla geçerek yükselmek gerçeğe ve orada boğulmaktan kurtulmak istiyordu. Anlam yüklemek gibi bir çabası yoktu yaşadığı anlamsız dakikalara. Zaten yazmasının sebebi de anlam aramak değildi. Yazmak ve yazdıkça yaşadığını hissetmek istiyordu. Halen düşünebilen beynini ve yazabilen parmaklarını boşta bırakmak istemiyordu. Bulunduğu saat diliminde, dünya üzerinde savaş nedeniyle aç susuz kalan insanları düşündü. Hatta savaş olmadığı halde sefalet içinde sokakta yatan aç, korku içinde ölümün pençesinde mücadele veren sayısını bilmediği yüreklerin acısını hissetti kalbinde. Bunun yanında çocuk, genç, yaşlı demeden öldürmek için bomba yapanlar aklına geldi. Birkaç kişi biraraya gelmiş, yüzbinlerce hayatı sona erdirecek kararlar alıyor diyerek içini çekti. Neden bu hüzünlü karmaşa anlam veremiyordu. Mantığı, duyguları ve düşünceleri düşünmekten yorgun düşmüştü. Mantıklı bir cevap arıyordu ama bulamıyordu. Yağmur düşüncelerine engel olamıyordu. ‘Minicik bebekler, ölümün pençesinde çaresiz hastalıklarla mücadele ediyor ve ben yazmakla yetiniyorum’ diye suçluluk hissetti. ‘Hastalıklarda bebek, genç ve yaşlı ayrımı da yok ya neyse…’ diyerek birçok hastalığı getirdi aklına. ‘Şeker, kalp, tansiyon, romatizma, böbrek, ciğer, obezite, felç, tiroid, kanser, tümör ve benzeri nice hastalıkla direniş içinde yaşamaya çalışıyoruz. İlle de yaşamak diyoruz ve yaşamak için herşeyi yapacağım diyerek başlıyor direnişimiz. İsmimi Yağmur koymuşlar... Keşke yağabilsem ve temizlesem içimdeki hüznü’ diye düşündü. Yaşamak ya da en güzel haliyle insanca yaşamak. Hayatını seviyordu. Ailesini ve dostlarını da seviyordu. Yine de içinde buruk ve ağır sancılı hüzünlü bir ölüm senfonisi minik minik sesini yükseltiyordu. ‘Bir yanım ölüme gebe’ dedi yüksek sesle. Sonra irkildi. En yakın arkadaşı aklına geldi. Dert ortağı. ‘Şu an yanımda olsa Murat, döksem içimi ona, yağsam ve şu satırlar yerine birlikte ağlasak...’ demekle yetindi. Sevilmek istiyordu ve yeniden doğmak. Bu sefer mutluluğa gebe kalmak ve insanca yaşamaktı düşlediği. Acı veriyordu yaşanmış bitmiş, yarım kalmış tüm mutlulukları. Tanımı yapılmamış, anlatmak isteyip anlatılması güç olan, her kelimenin yetersiz kaldığı o anı yaşıyordu. ‘Saat kaç oldu?..’ diye düşündü. Aklında ertesi gün yapması gereken işler vardı. Aynasının önünde duran saatine bakmak için masasının başından kalktı. O saat onun için başka anlamlar içeriyordu. Özel ve anlamlı doğum günü hediyesiydi. İki yıl önceki doğum gününde sevdiği dört arkadaşının birlikte hediye ettikleri saatini eline aldı ve ‘saat iki’ dedi. Bir saattir kalemi elinde sayfalarla sevişiyordu. Daha yazmak istediklerinin binde birine varamadığını düşündü. ‘Hep, zaman benim önümde’ diye hayıflandı. Ne yaşadıklarında ne yazdıklarında derman bulamamıştı zaman dilimlerine. Yarışmak gibi bir iddiası olmamasına rağmen neden zaman bu kadar gaddardı kendisine?.. ‘Biliyorum. Gülüyorsun şu an...’ dedi karşısında Murat var gibi. ‘Sana değil ki herkese aynı diyorsun bana. Haklısın yaşayan tüm canlılar için doğum anından itibaren geriye sayım başlıyor. Hadi diye kovalıyor bizi zaman. “Ölüme çeyrek kaldı, yap yapmak isteyip de yapamadıklarını.” Kulağa hoş bir şans gibi görünüyor. Şikayet edecek değilim’ yazdı önünde duran boş sayfaya Murat’a cevap yazar gibi. ‘Şükürler olsun ki sunmuş bu şansı’ diye cevapladı yine, tasdikledi iddiasını. Yağmur’un tarzıydı bu şekilde davranmak. Ne yaparsa yapsın hatasıyla günahını da iyi bilirdi. Gözardı etmezdi kendisini eleştirmeyi. Kendisini tanıyordu. ‘İyi ki de vermişsin bu şansı. Hastalık niye, savaş niye, sevgisizlik niye?..’ diye isyan etti bir an boşta bulunarak. ‘Verdiğin zaman diliminde bazı şeyler benim elimde olsaydı...’ diyerek yaşadığı acı hatıraları düşündü. ‘Her şey güzel de niye bu şans dönüyor işkenceye?..’ diyerek içini hüznün derin sularına bıraktı. Merak ediyordu mutluluk neredeydi. ‘Biliyorum mutlu olmak için başka birisine ihtiyacın yok diyorsun, sen kendi kendine yetersin’ diyerek yine Murat ile dertleşmeye başladı. Murat ile tartışsa bile onun yeri bambaşkaydı hayatında. An gelir kardeşinden yakın olurdu Yağmur’a. Murat Yağmur’un mutluluğunda ve en acı günlerinde yanında olmuştu. Yağmur yine Murat’ın söyleyeceğini tahmin ettiği cümlelere cevaplar üretiyordu kendince. ‘Hadi yettim ve mutluluğu yaşıyorum diyelim kumdan kalemde, yeryüzünde ben tek değilim ki, ille de birisi çıkar mutluluğuma mutsuzluk tohumu ekmeye’ diyerek yine iddiasının haklılığını kanıtlamaya uğraşıyordu. Sınırı yok ki yaşanılanların. Ne kadar sevgi dolu olursan ol, ne kadar iyi niyetli olursan ol yine de elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışsan da bir an gelir ki engel olamadığın acı ve hüzün kalbindeki diğer duyguların yerine çöreklenir minicik yüreğine. Yılanlar için kullanılır çöreklenmek kelimesi. Kıvrım kıvrım tüm soğukluğuyla yusyuvarlak çörekleniverir gizliden gizliye. Yağmur o an içinde yaşam sevincinin yerine koskocaman bir boşlukta çöreklenmiş bir yılanla direnişte olduğunu düşündü. ‘Biliyorum...’ dedi kararlı bir ses tonuyla. ‘Yazacağım ve atacağım onu içimden. O gitmeğe mecbur kaldığında, ben de yazıhanemin başından kalkıp yatağıma yöneleceğim. Uzanıp başımı yastığa koyduğumda şükredeceğim Tanrı’ya. Huzur ve mutluluk içinde sabaha karşı yeni doğan güneşle yeni umutlarım olacak. Yenik düşmeyeceğim zamana!’ diyerek yeni bir perde araladı Yağmur, tertemiz sayfalarda. Hayal dünyasının sınırlarını zorlamıyordu. Geceyarısı iki buçukta uyuyamayıp düşünceleriye dans eden genç bir kızın o saatlerde ne yaptığının canlı örneğiydi. Saçma ya da anlamsız ama Yağmur’u yansıtıyordu. Deli ya da akıllı olduğunun tartışma konusu olabileceği bir saat diliminde olmadığını düşündü. Açıkçası mantığı ile de çelişiyordu yaptıklarını düşününce. ‘Aklı başında, mantıklı bir insan bu saatte neden yazar ki?..’ diye düşünmeden edemedi. Neyse ki bunlar düşünmek istediği konular arasında öncelikli değildi. ‘Boşuna zihin bulandırmayayım’ diyerek yazmaya devam etti. ‘İçimde anlatamadığım, düşüncelerimden parmaklarımın ucuna doğru süzülen ve yazmanın dahi acı verdiği anılarım var.’ Yağmur iyice duygusallaşmıştı ve kendi dışında başka insanların da neler yaşamış olabileceklerini düşündü. ‘En basit şekliyle, hayal kırıklığı ile son bulan, sevip değer verdiğimiz insanlardan ayrıldığımız anlar’ diyerek içini çekti gözlerini tavana dikerek. Ne zaman düşünmek istemese ve aklı karmakarışık olsa gözlerini odasının tavanına diker ve birkaç dakika öylece bakardı. ‘Şimdi bunca kelimeden sonra sen buna mı takıldın diye düşünme!’ diyerek çıkıştı yine Murat’a. ‘Durup niye ayrıldım, neden olmadı polemiğine girmeyeceğim. Gücüm de yok zaten!’ cevabını da verdi o arada. ‘...Olmadı bitti. Hani en basit şekliyle üç cümle ile kapatabilirim bu konuyu. Mantığıma göre değmeyen insanlardan bahsetmenin ne yeri ne de zamanı!’ diyerek hayıflandı. Yağmur yine de ‘bu yürek nedense incinmiş’ demekten de kendisini alamadı. Nedenlerini biliyordu aslında da tekrar duymaya ve yazmaya tahammülü yoktu. O nedenle alelacele geçiştireceği bu konuya: ‘uzatmaya niyetim yok, sabrım hiç yok!’ diyerek noktayı koyuverdi. Aradan daha birkaç dakika geçmeden ‘sen kendi kendini kandıramazsın Yağmur!..’ diyerek içinden geçen asıl hissi ‘Acı çekiyorum!..’ diye haykırdı. Yağmur kendi kendisiyle konuşmayı, çözümler üretmeyi seven bir kişilik. ‘Direnişim yine başladı’ diyerek... Yağmur az sonra yağmaya başlayacaktı. Bu düşünceler dakikalar sonra gerçekleşecek duygu patlamasının çığlıklarıydı. Tüm gün boyunca benliğine hükmediyor yaşamak mutlu, huzurlu olmak için yoluna en iyi düşüncelerle devam ediyordu ve “gece” olunca işte o geceler var ya çok soğuk geçiyordu. Üzüntüsü de aslında ayrıldı diye değildi. Kimden ayrıldığımın da önemi kalmamıştı yaşamında. Tüm bu yaşanılanlar umutlarını ve hayallerini söndürüyor bu nedenle üzülüyordu. İçindeki tertemiz duyguların körelmesinden korkuyor ve endişe ediyordu. Yaşadığı hayal kırıklıklarının kalbinde derin kapatılmaz yaralar açmasından endişe ediyordu. İnandığı ve savunduğu değerler yara almıştı birer birer. Sevgiye olan inancı, insanlara olan güveni sarsılmıştı. Yüzüne baktığında çizgiler belli oluyordu. Gözleri bile bir başka bakıyordu. Ya gönül gözü nasıl bakıyordu hayata?.. Gerçi bu sorunun cevabı da açıktı. Saat üçe geliyordu ve Yağmur tüm güzel ve iyi duygular adına insanca yaşamak ve kalbindekileri görebilmek umuduyla mücadele ediyordu zamanla. Aslında o kalp hiç de eskisi gibi değildi. Gerçek, Yağmur’un kalbinin paramparça oluşuydu. Bu nedenle yazmıyor muydu zaten gecenin üçünde? Çünkü o doğarken verilen ufak şans vardı ya “hadi ne yapacaksan yap öleceksin” çağrısı... İşte geri kalmak istemediğinden ‘acı çekmeyi bırak, umutlu ol içindeki acıyı atacağız’ diyordu kendi kendisine. Bu nedenle de ne var ne yok yazıyordu. Adeta kendi kendisiyle yüzleşiyordu. ‘Sanırım gerçekten aklım başımda değil’ diyerek ‘saçmalamaya başladım’ yazdı. ‘Hangi noktada başladım ve hangi noktadayım?.. Yorgunum ben!..’ diye yüksek sesle bağırdı. Birkaç saniye içerisinde kendini topladı ve yüksek ses nedeniyle ailesinin uyanmamış olması için dua etti. Kendisini yenik düşmüş hissediyordu. Son üç yıldır sevmek ve sevilmek adına yorgun düşmüştü. Seçimini yapıp sevdiği insanla umutla yürümeye başladığı bir yolda ya yolun başında ya ortasında ya da ne farkeder ki yarıyolda kalmıştı hep. Oysa Yağmur ona verilen o kısacık zaman vardı ya... O zaman diliminde; annesinin babasını, babasının da annesini sevdiği gibi sevilmek, huzurlu ve mutlu bir yuva kurmak, kendi canından hayata can vermek istiyordu. Kimse ona sormadı aldatırken! Kimse ona sormadı terk ederken! Kimse ona sormadı değer vermezken! Her hayatına giren kendi bildiğini yaptı... Sevdiler kendilerine göre ama kimsesi dönüp bakmadı Yağmur’un yüzüne. Seçim hakkı hiç olmadı. Yapıp ettikten sonra günah çıkarır gibi “seni seviyorum” asılı kaldı havada. Son kararı bekledi hepsi. Oysa onlar seçimlerini yaptıktan sonra zaten Yağmur’un seçim hakkı yoktu ayrılıktan başka. Yağmur onurlu, namuslu ve gururlu genç bir kızdı. Söz tutulacaksa verilebilirdi onun kitabında. Doğarken ‘bir ismim var benimle olan, ölürken de sadece o gidecek yanımda!..’ diyebildi. ‘Ne var ki ondan başka?’ diye de düşündü. Onurlu yaşayamadıktan sonra ne anlamı vardı sevmesinin ya da sevilmesinin. Boyun mu eğmeliydi tüm yaşadıklarına? Aldatılıp, yalvarmalı yürümeli miydi o yolu? İnadına, terk edenin peşine mi düşmeliydi yoksa ona değer vermeyen bir adamın kucağına mı atmalıydı kendisini?.. Hayır, hayır!.. ‘Bu, huzur ve mutluluk yolu değil ki?!.’ diyerek isyan etti. ‘Mutluluğun yolu bu mu yoksa?..’ düşüncesiyle dehşete kapıldı. ‘Olamaz, olmamalı!..’ dedi. ‘Seven insan aldatır mı, dokunur mu başka ellere?.. Terk eder mi durduk yere anlamsız nedenlerle?.. Seviyorum derken üzer mi bile bile.? Sevmek de göreceli oldu ya ben ne diyeyim artık?!.’ diyerek sakinleşmeye çalıştı. Yağmur’un geleceğe dair umutları ve hayalleri vardı. Yağmur, huzurlu ve mutlu günlerinin kalıcı olmasını istiyordu. Yüreği bir yüreğe değer verip sevmişken, sevilmek ve değer görmek hissini yaşayabilmek onun da hakkıydı. Yağmur bir insanın güvenini sarsmak kadar adi bir davranışın aklına gelmediğini düşündü. Neden niçin sorularını sormak ve tekrar başa dönmek arzusunda değildi. Sadece insanca yaşamak ve insanın kendi kendini kandırmaması neden zor, anlayamıyordu... Dürüst olmak, sevmek, değer vermek, içten; tüm benliğiyle sevdiğini kendinden görmek bu kadar zor muydu? ‘Ben neden yapabiliyorum o zaman ve karşımdaki yapamıyor?’ diye düşünüp durdu yağmur yürekli Yağmur kızımız. Bilemiyorum. Yağmur’un o kadar çok sorusu ve asılı kalmış cevapları var ki?!. Kendinin bulduğu cevaplar dahi bir noktadan sonra anlam ifade etmiyor nedense. Son üç yılda her giden “seni seviyorum”, “Senin gibi birisini tanımadım” gibi cümleler söylüyordu kıza. Ama davranışlara baktığında, bu cümleler bir anlam ifade etmiyordu Yağmur için ve havada asılı kalıyordu. “Neden herkes her şeyi basit yaşamak istiyor?..” sorusuna cevap bulmak istedi. Huyuydu... Zaten hem sorar, hem yanıt arar hem de bulduğu cevaplara Murat’ın gerçekçiliğini katardı. ‘Seviyorum demek bu kadar kolay mı?’ diye düşündü. ‘Birkaç kelime ile mi sevgi oluyor sanıyor bu insanlar?’ dedi hırçın bir çocuk edasıyla. ‘Neden ben o sevgiyi davranışlarında hissedemiyorum ve bana kendimi değersiz hissettiriyorlar yaptıklarıyla, neden ben bir an geliyor ve sevilmediğimi düpedüz görüyorum?..’ sorularıyla buruk bir hüzün sardı odasını. ‘Ne yazmalıyım satırlara?’ diye düşündü. Hayata dair anlam veremediği, cevap bulamadığı binlerce sorusu vardı. Neden insanoğlu kendi kendisini kandırıyordu? Oysa onun küçücük bir dünyası vardı ama koskocaman yüreğiyle sevgidoluydu her davranışı, sözü ve tüm benliği... Kalpten gelen sevgisine denk sevenini bulmak istemişti de bulamamıştı. Güvenip elini kime uzatsa sadece kolu değil tüm benliği ateş gibi yanmıştı. “Öyle biri var mı?” sorusunun cevabını da bilmiyordu. ‘Mutlaka vardır…’ diye düşündü, sorusuyla peşi sıra... Takdir edilecek insanca güzel huyları olmasına rağmen, kendisini övmeyi sevmezdi. ‘Sanki ben mükemmelim, herşey tam da bana layıkı yok!!!’ diyerek kendini eleştirmeyi seçti. Olay bu değildi aslında. Kendisi de mükemmel olmadığını biliyordu. Sadece istediği, davranışları ve sözleri tutarlı birisiydi. Sevgisine sahip çıkıp mertçe, adam gibi karşısında durabilecek hayat arkadaşını istiyordu yanında. Neden yolun bir noktasında tutarsız, dengesiz, sevdiği insana yakışmayan davranış ve sözlerle yüzyüze geliyordu ki?.. Nedense Yağmur son üç yıldır her seferinde “pes” demişti, hatta arkadaşı Murat, ‘çıkar birisi karşına bu fikrin değişir...’ demişti de ‘sanmam...’ diyerek çıkışmıştı tüm bilmişliğiyle Yağmur kızımız. ‘Bana göre değil sevmek...’ demişti Murat’a ve inatla mutlu olabilmek adına şu anki noktada. Saat dört. ‘Değer miydi?..’ tartışmasına girmeyeceğini yazıyor Yağmur bembeyaz sayfalara. ‘Pişman değilim. Yaşanması gerekiyordu, yaşandı ve bitti. Tanrı’ya şükürler olsun ki daha çok yıllar geçmeden bu zaman dilimi içinde gerçeklerle yüzleştim. Acı verse de hayal kırıklığı; mutsuz olacağımı bile bile yolu yürümemek, Tanrı’nın verdiği bir işaret sanki bana: Şükürler olsun...” diyerek savunmasını da yapmadan cümleyi sonlandırmıyor Yağmur’ umuz. Yağmur yürekli kızım benim. Uslanmaz sevda kurşunum. Bunca kelime kalabalığından sonra Yağmur’un mantık ve ruhu aynı dengeye geldi sayılır. İçinde yayılan huzuru hissedebiliyor. Benliğindeki sessiz fırtınaların yerini hafif bir esintinin almış olduğu andaki dinginliği yaşıyor. Yüzünde hafif bir tebessüm var. ‘Sabaha az kaldı. Yeni bir gün seni bekliyor’ diyor. ‘Yaşıyorum. Nefes alıyorum. Sırtımdaki ağrı da geceden kalma bana. Yazmaya başladığımdan bu yana ilk kez esnedim. Acaba bu, uykum geldi mi demek?.. İnşallah öyledir. Gözümü kapayıp saniyeler içinde uyumak istiyorum.’diyor Yağmur. Her zaman, uykum yok dediğinde Murat’ın cümlesi aklına geliyor. “Sen asla uykun gelse de kabul etmedin ki !!!” Yüzünde hafif bir tebessüm Yağmur’ un. ‘Ben de robot değilim. Uykumun geldiği anlar da vardır ama o an şu an değil Murat...’ diye yine cevabını anında veriyor. Yağmur uyandığında herşey farklı olacak... Yazsa da aslında herşeyin yine aynı olacağını biliyor ve kendi kendisini kandırmıyor. Herşey aynı olacak ama Yağmur’un bakış açısı farklı olacak. Aynaya gülümseyerek bakacak. Aynanın karşısında durduğunda ve gözbebeklerine baktığında canlı bir ruh görecek. Kırık dökük ya da ezik iki tane siyah zeytin görmek istemiyor ki çakıstes gibi, paramparça olmamalı. Kendini tanıyabilmeli. ‘Bu kim?’ demeden bakabilmek kendine. Ruhunun en derininden, parmaklarının ucunda gidip gelen kelimeler durmak istemiyor. Düşüncelerinin her zerresini yazabilmek, Yağmur’u rahatlatıyor. Bir gün gelecek, acı veren tüm hatıralar mazi olacak hayatında. Şu an olduğu gibi gülümseyecek yaşama. Herşeye rağmen nefes alıp verdiğine, yaşadığına ve daha zamanının olduğuna şükredecek. Henüz o şans bitmedi. ‘Bir gün değil O gün bugündür! Öyle değil mi? Hadi gülümse...’ diyor Yağmur bize. ‘Daha zamanımız var. Kötümser olmaya gerek yok. Bu dünya sabrımızı deniyor. Biz insan kalmaya ve “iyi” olmaya devam edeceğiz. Herşeye rağmen acı verse de yaşanılanlar, ben insanlığımı kaybetmeyeceğim. Herşey bizim için değil mi? Mutluluk ve hüzün de. Pes etmeye niyetim yok!..’ diyerek umutla geleceğine yön vermeye devam ediyor. Sabah yeni doğacak olan güneş yeni umutlar için bir şans. Yağmur, güneşi göremeyecek olsa da orada olduğunu ve doğacağını biliyor. Başlangıçta neredeydi bilemiyor olmasına rağmen tüm benliği ile minicik yüreğindeki çığılıkları tertemiz sayfalara nakış gibi işledikten sonra nerede olduğunu ve ne yapması gerektiğini biliyor duruma geldi. Yağmur yazdıkça, içini akıttıkça sayfalara yorgun düştü. Lambasını söndürdü, yatağına uzandı ve gözlerini kapadı. Tüm insanlık adına barış, sağlık, huzur, mutluluk ve sevgi için dua etti. Sonrası Allah’ın takdiri diyerek de veda etti. iyi geceler ve tatlı rüyalar, Allah rahatlık versin hepinize... Saat 05:20 ve uyku saati... Yağmur Damlaları... |
PAPATYA Koskoca bir bahçede Demetler içinde bir papatya. Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana... Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla Saatlerce ilgilenmesini. Buz gibi suyunu Sadece ona döksün istiyormuş... Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları. Kıskanıyormuş bahçıvanı Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden. Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını... Bir gün, Aşkı öyle büyümüş ki, Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş. Eğilivermiş boynu. Toprağa bakıyormuş artık. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş. Bunada sükür diyormus. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek. Zaman akıp gidiyormuş. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş. Yanıp tutuşuyormuş... Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış. İncecik bedenini ellerinin arasına almış. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı. Hâlâ göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye. Gelen giden yokmuş... Kahrından ölecekmiş papatya. Ama işte bir sabah, Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış. Derin bir oh çekmiş. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş. Başka birisiymiş. Adamın elinde bir de makas varmış. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru Ne güzel açmışsın sen öyle demiş. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış... Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini, O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış. Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş, Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, Ama onu asluında hep sevmiş. Papatya anlamış artık. Sevgi; emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini, Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, Biliyormuş artık... Gerçek sevginin, söylemeden, Yaşamadan ve asla kavuşmadan Varolabileceğini... |
yoksa daha bir sitemlimi başlasaydım mektubuma bilemiyorum.ama sana sana sitem etmeyede kıyamamki.sana u kadar ihtiyacım olduğu anda nerdesin kiminlesin bilmiyorum.yoruldum artık inan bazı şeyler okadar ağırıma gidiyorki çekip gitmek istiyorum buralardan.ama bir türlü o cesareti kendimde bulamıyorum.gerçi gitsem bile nereye gideceğimki.bazen düşünüyorum yatılı bir işyeri bulup orada kalıp ayda bir kere eve uğrayayım ama bunun kaçmaktan başka birşey olmadığının farkındayım.ve bütün yükü kardeşimin üzerine yıkamam.ben alıştım hergün kan kusmaya her an parçalanmaya bu duyguları kardeşime yaşatamam.bunca sorunları bunca dertleri kardeşimin üzerine yıkamam ve yıkmayacağımda. okadar yalnız hissediyorumki kendimi köşeye sıkışıp kalmışımhani bir ışık bir uzanan el bir yol bulabilsem hemen çıkacağım bu karanlıktan.ama bir türlü o ışığı o yardım elini göremiyorum.her şeyimi paylaştığım kardeşimle bile artık konuşamıyorum. bir türlü derdimi dökemiyorum.şu an sana okadar ihtiyacım varki ama sende yoksun.ve kendimi hayatımda ilkkez bu kadar çaresiz ve yorgun hissediyorum.bedenim hep üşüyor her yanım titriyor.artık gülüşlerim yok yüzümde.sen bilirsin kapalı alanlarda ve başkasının evinde kalamam.artık kendi evimdede kalamıyorum ve kendimi hemen sokağa atıyorum.okadar kasvetliokadar ağırlık hakimki evde bilemezsin.babamla annemin boşanma eşiğine gelmesi,birbirleriyle artık hiç konuşmaması,annemin geçirdiği sinir krizleri,intihar etmesi,acaba bir daha edermi endişesi her yanımı kemiriyor. sence hangisi daha kötü?annemle yalnızken annemin babamı kötülemesimi yoksa babamla yalnızken babamın annemi kötülemesimi.sence hangisi daha zor ha unutmadan bir seçenek daha var bu kötülemelerin yalnızca bana konuşulmasıisana diyorum ya çok yalnızım vede çok çaresiz.ve nereye kadar böyle sürecek bilmiyorum.ve daha ne kadar dayana bileceğimi bilemiyorum.artık herşey kırılma ve patlama noktasındayım.ama kime patlayacağım bilemiyorum.babamamı annememi yoksa kardeşimemi ama yok kardeşime dayanamam o olamaz belkide kendime patlayacağım. sıcak bir dokunuşunna ne kadar hasretim bilemezsingerçi br dokunsan yine zararlı çıkacaksın.bir dokunsan bir neyin var diye sorsan herhalde sabaha kadar susmam çocukluğumdan başlar geleceğime kadarher şeyimi anlatırım.kimini en sade haliyle kimini biraz abartarak kafanı şişirirdimve ozaman sen beni yine terkederdin.çünkü o tanıdığın o eski ben değilim.ben değiştim ve her yanım hüzünle yoğuruldu.benim bir geleceğim yok zaten... şu an annem yok zaten yine izmire gitti.gerçi bir kaç güne kadar gelecek ama yinede bu gidip gelmelerinden sıkıldım.artık kimseye birşey anlatamıyorum ve ben mutlu bir aile tablosu çizmekten yoruldum.annmin izmire gitmesini sağlayan benim ama bundanda en çok rahatsızlık duyanda benim her ne kadar babamla kardeşime çaktırmasamda.şu an evde pek surat asan yok ama annem gelince yine aynı durumlar başlayacak ve ben yine ikili saldırılara maruz kalacağım.ben alıştım zaten yıllardır mutsuz olmaya senin gidişinden bu yana hiç bir işim rastgitmedi.hep bir şeyler çıktı önüme hep bir mutsuzluk hep bir uğursuzluk ve hep bir sensizlik çıktı önüme.sen görebileceğim kadar yakınken dokunasmadığım kadar uzak olmanın beni nasıl yiyip bitirdiğini bilemezsin.çünkü sen odanın camına yansıyan gölgemi hiç bir zaman seyretmedin ve benim senin gölgeni bile görmemin beni ne kadar heyacanlandırdığını bilmedin. görüyorsun işte hayalin bile beni nasıl konuşturuyor birde bunun gerçek olduğunu düşünsene her halde kendim kaybederdim.neyse bir tanem seni daha fazla dertlerimle sıkmayayım.zaten birazdan kardeşim gelecek kendimi toparlamam lazım ben sana sonra yine yazarım seni seviyorum kendine iyi bak |
BAZEN... Bazen, habersiz ve duyurulamadan yapılır kutlamalar… Araya görüşememenin ayak izleri düşer… Son dem ile ilk dem-in bir tesadüf sonucu başlayan arkadaşlığı sona erer… İlk dem-in yaşama ilk merhaba deyişinin kutlama günü yaklaşmıştır güz mevsiminde… Güz mevsiminin sarı renkli Ekim – inde… - Son dem - arkadaşını özler… O’nu kutlamak ister… Ne yapmalıdır… Nasıl yapmalıdır… Okunmayacak bir şiir yazar… Geçen yıl kutlamasında; göz kırpması için eğittiği yıldıza gönderir şiirini, dönüşü olmadığını bile bile yola çıkarttığı bir kuş ile… - Kendine iyi bak - temennisinde bulunur… İyi bakıldığını bilmektedir zaten… İyi bak… - Düşüncelerimdesin her zaman - demenin en saf ifadesidir… Bu senede eğittiği ( eğittiğini sandığı ) yıldızdadır tüm umudu… Gün gelir, gönderilir şiir ve bir ilk yaşanır gökyüzünde… Yıldız tutulması… Tüm yıldızlar karanlığa tutsak olurlar o gece… Işıldayamazlar… Göz kırpamazlar… Şiir okunmamıştır.. Okunamamıştır… Sağlık olsun der gönderen… Okuma, olsun, hiç önemli değil… Okusan da, okuyamasan da; benim arkadaşımsın ve arkadaşım olarak da kalacaksın der… Gün gelir güneş doğar… Bir bakarsın, karanlığa tutsak olan yıldız; gün ortasında da parıldar... Unutma her günün, bir öncekinden daha güzel olacak… İyi misin küçük dost, Sen kendine iyi bak… En anlamlı kutlamalar, bir gün öncesinden yapılanlardır… KENDİNE İYİ BAK… Bir daha Kaç yaşında görebileceğim seni Ömrüm yeter mi?... Hani dost, arkadaş idik Ben karanlığa yenik düşen gün Sen can yoldaşım, güneşim olacaktın Beraber büyüyecektik Yedi tepeli şehirde zorluklarına inat Ayrı düştük değil mi? Yine de hala arkadaşız değil mi?... Seninle tanıdığımda balık olmak istemiştim Ya da kuş Çelebi-nin Seyahatnamesi-ni yaşamak Ölesiye Sol kanadım kırık Koptu solungaç Küçük dostum sana Ulaşamamak üzüyor beni Senden uzakta Akvaryumda verirken son nefesimi… Hayallerimin kurgusu hazırdı beynimde Oyunlar oynayacaktık Parklarda, bahçede, kapı önünde Çelik çomağı Misket oynamayı öğretecektim sana Sen de bana –beybleyt-i Merak etme hep sen yenecektin Hani, güreş tuttuğumuzda hep yendiğin gibi… Oysa Ağlamayı öğrendin benden hep Soran bakışlarınla bakarken de güldün Ben, senden gülmeyi öğrenemedim… Yine gülüyor gözlerin biliyorum Siyah-ın gülüşü ne güzel olur Erkekçe, mertçe Hissediyorum… Saçlarımı aklar kaplar Senin bıyıkların terler Gün olur devran döner Eski dostlar bir araya gelirler Sahi Seninle görüşemeden ölürsem Gelir misin mezarıma kimse bilmeden?... Olmaz değil mi? biliyorum Sen üzmek istemezsin sevdiklerini O zaman haber verirsin Arkadaşıma gidiyorum dersin Akşam erken dönersin İsmimi verme Haber ver Yoksa merak ederler… Okul nasıl, okul? Derslerin mutlaka iyi olmalı Eğitim şart bu memlekette İşsizlikle kavganın başlaması Okul sonrası… Sıkışırsan ve istersen bana gel Matematik çalışırız, aram iyidir Desem de gelemezsin değil mi? Biliyorum Gelemezsin Fakat sen mutlaka başarırsın Sen benim En sevdiğim üçlü-den cansın Kusura bakma küçük arkadaşım Tüm gevezeliğim kutlama için O mutlu günün için dileğim Gün batımına kadar ve sonraki gün Daha sonraki gün Sonsuza değin Yaprakların hep yeşil kalsın Hiç mi hiç solmasın, dökülmesin… Ertesi ve sonraki her sabah Erken doğsun güneş Sadece sana, bahtına gülümsesin Okur musun yazımı sanmam Olsun, ben yine de yazarım Kızmam… Perçemi alnına düşen simsiyah saç Bir çift siyah inci Soran bakışlarla bakan gözlerin Kuytu, sakin bir köşesi yüreğimin Seni orada saklarım Kuşaklar farklı olsun En gel değil ki arkadaşlığa Anılarımdasın küçük dost Doğum günün kutlu olsun… Bu ara Geçen sene eğittiğim Seni tarif ettiğim Gökyüzündeki o yıldızdan Selam alıyor musun hala Anı-ların Yanışlarıma serinlik Üşümelerime sıcak Ben buralardayım arkadaşım Sen kendine iyi bak Üşütmesinler seni… |
HAYIR VARDIR Bir zamanlar Afrika da ki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? " |
1930' larda bir Polonya kasabası olan Prochnik'in saygın baş hahamı Samuel Shapira, kırlık bölgede insanı dinç tutan yürüyüşlere çıkmayı adet edinmişti. Sıcak, sevgi dolu ve merhametli kişiliğiyle tanınan haham yürürken karşılaştığı Yahudi olsun, olmasın herkese selam vermeye dikkat ederdi. Günlük yürüyüşlerinde sürekli karşılaştığı insanlardan biri de, çiftliği kasabanın dışında olan Bay Mueller adında bir köylüydü. Haham Shapira, tarlasında harıl harıl çalışan çiftçinin yanından her sabah geçerdi. Haham başıyla selam verir ve güçlü bir sesle " Günaydın Bay Mueller, " derdi. Haham sabah yürüyüşlerine başlama kararı alıp da Bay Mueller'i ilk kez bu şekilde selamladığında, çiftçi soğuk bir bakışla arkasını dönmüştü. Bu köyde, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki ilişkiler iyi değildi; dostluklarsa çok nadirdi. Fakat haham yılmadı. Günlerce Bay Mueller'i içten bir merhabayla selamladı. En sonunda çiftçi hahamın içtenliğine inanmış, onun selamlarına şapkasını eğip gülümseyerek cevap vermeye başlamıştı. Bu olay yıllarca sürüp gitti. Her sabah haham Shapira, "Günaydın Bay Mueller!" diye sesleniyor ve Bay Mueller şapkasını eğip , "Günaydin Bay Haham!" diyerek karşılık veriyordu, ta ki Naziler gelene kadar. Haham Shapira ve ailesi, köydeki diğer tüm Yahudilerle birlikte toplama kampına götürüldüler. Shapira sürekli, bir toplama kampından diğerine sürülüyordu. En sonunda, onun son durağı olacak olan Auschwitz'e getirildi. Trende inip yere ayak bastığında, seçmelerin yapıldığı sıraya girmesi emredildi. Sıranın arkasında beklerken, uzakta kamp komutanının sopasıyla sağı solu işaret ettiğini gördü. Sola işaret ölüm anlamına geliyordu; sağ ise vakit kazandırıyor, hatta kurtuluş anlamına geliyordu. Kalbi hızla çarpıyordu. Sıra ilerledikçe komutana daha da yaklaşıyordu. Sıra ona gelmekteydi. Karar ne olacaktı; sağ mı, sol mu? Keyfi kararıyla onu alevlere atacak olan seçmeden sorumlu adamın yanına varmasına bir kişi kalmıştı. Bu nasıl bir adamdı? Binlerce insanı bir günde kolayca ölüme gönderebilen bu adam nasıl biriydi? Korkmasına rağmen sıra ona geldiğinde cesur bir şekilde komutanın yüzüne baktı. O anda ikisinin de bakışları birbirine kenetlendi. Haham Shapira komutana doğru yaklaştı ve yavaşça "Günaydın Bay Mueller!" dedi. Bay Muellerin soğuk ve hiçbir hissin okunmadığı gözleri bir an için seğirdi. O da alçak sesle , "Günaydın bay Haham! " diye cevap verdi. Daha sonra sopasıyla işaret edip, güç bela fark edilen bir bas selamıyla bağırdı: "Sağa " Yaşama... ! Basit bir " merhaba " nın hayat kurtarabileceğini kim düşünür? Bazı küçük - ya da bize göre basit ve küçük olan davranışlar büyük sonuçlar doğurabilir. Haham, kurtuluşunun tohumlarını, başkalarının önemsiz bir köylü dediği adama yıllarca neşeyle selam vererek atmış oldu. Bir gün kaderini bu çiftçinin belirleyeceğini düşünebilir miydi? |
YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru. İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!! |
Milyonda birdi seninle karşılaşma olasılığımız sevgilim. Böyle söylemiştin. Ama hayat milyonda bir değil midir zaten? Bizi bulan, çoğunlukla memnun olmadığımız bazen bin bir zorlukla geçen günün sonunda o gün yaşama ihtimalimizin aslında milyonda bir olduğunu düşünmez miyiz? Ya sevdiğimiz kadına ya da erkeğe rastlama ve ona âşık olma olasılığımız ... İşte dediğin gibi, milyonda bir yaşıyoruz sevgilim.Hayatımız birer tesadüfler toplamı. Ve hayatımıza şöyle bir kuşbakışı göz atarsak, hayatımızın dönüm noktaları dediğimiz yerlerinde hep tesadüflerin büyük roller oynadığını görebiliriz. Ve eğer bu tesadüflere gereken değeri verebilir ve onları değerlendirebilirsek önümüze sonsuz yolların açıldığını da görebiliriz. Öyleyse, tesadüfler bitmeyen birer hazinedir bizim için sevgilim."Hayat nedir" diye sormuştun bana bir gün. Hayat pek çok şeydi, her şeydi, ama ben sana şöyle bir yanıt vermiştim: Hayat bir denge sanatıdır. Her şey bu denge üzerine kuruludur. Peki bu denge nedir demiştin? Bu denge yapmayı istediklerimiz ile yapmayı istemediklerimiz arasındaki ilişkidir. Bunu şöyle düşünebiliriz: İçimizdeki uçurumun üzerine gerili ince bir ipte elimizde denge kurmamızı sağlayan bir sopa ile yürüyoruz. Sopayı milim milim hareket ettirerek dengemizi sağlamaya, korumaya çabalıyoruz. Yapacağımız en küçük bir yanlış uçurumun dibini boylamamıza neden olacak. Uçurumun dibine düşersek eğer, yeniden zorlukla yukarı çıkabiliriz. Ama çoğu insan dipte hayatını sürdürüyor ve hayatla mücadele etmek yerine, nefes alarak yaşamayı sürdürüyor.Çoğunlukla yapmayı istediğimiz şeyleri bastırır, yapmayı istemediğimiz şeyleri çeşitli nedenlerle yaparız. Bazen yüreğimizdeki deniz kabarır, sular içimizden yerlere taşar, içimizdeki kırlara koşarız büyük bir yaşama sevinciyle. Papatyalar toplarız sonsuz çiçek bahçelerimizden. Ama bir anda yine mantığımız devreye girer ve yeryüzüne çıkarız. Işte hayat özünde budur sevgilim; denge, mantık ile yürek, yani duygusal dünyamız arasında bir ilişki kurabilmektir. Ama bu ilişkide, duygusal dünyamıza belki mantıktan daha çok yer vermemiz gerektiğini düşünüyorum.Çılgınlık olarak nitelenen, yapmak için çıldırmakla birlikte yine mantığımızın sınırlayıcılığıyla bastırdığımız bir çok isteğimiz vardır. Bu istekleri gerçekleştirdiğimizde korkunç bir keyif alacağımızı biliriz, bunun bizim duygusal ve düşünsel dünyamızı geliştireceğini de. Fakat bir süre sonra daha doğmadan tasarılarımızı hemen öldürürüz. Yine küçük dünyamıza sığınır, uçurumun dibinde yaşamaya razı oluruz. Öyleyse bir mantık hapishanesinde yaşamaktan başka ne yapıyoruz söyler misin sevgilim?Bizim en büyük düşmanımız mantığımız. Daha doğrusu mantığı idare etmek yerine iplerimizi onun eline vermişiz ve kendi kendimizi bir hapishane hücresine tıkmışız.Mantığımıza o derece teslim etmişiz ki kendimizi, sevgimizi gözü dönmüş bir cani gibi durmaksızın vahşice öldürüyor, bin parçaya bölüyoruz. Adeta kendi kendisini öldürmüş ve mantık hapishanesinde ömür boyu yaşamaya mahkûm etmiş gözü dönmüş canileriz.Ve işte bu nedenle diyorum ki, mantığını yenemeyen, onu tıpkı bir vahşi atı evcilleştirir gibi uysal bir hale getiremeyen insanın hayatı birer pişmanlıklar manzumesinden başka bir şey olmayacaktır. Hayatın bana öğrettiği değerli şeylerden birisi de, yüreğimi mantığımın önüne koyup hep onu dinlemem. İnsan yüreğinin doğrusuna gittiğinde insan olduğunu anlıyor ve kendi ruhunun derinliklerindeki soylu damara ulaşabiliyor. Çünkü yürek, hayata karşılıksız, beklentisiz ve sevgiyle yaklaşmayı öğretiyor insana. Oysa mantık, kılı kırk yararak bizi küçük hesaplara, beklentilere ve egomuzu tatmine yöneltiyor. Artık mantığa zerre kadar değer vermiyorum, onu elimden geldiği kadar küçümsüyorum. O benim elimde, değersiz ve ancak gerektiğinde kullanılacak basit bir kavram artık. Onu ne kadar az kullanırsam o kadar huzurlu ve mutlu olacağıma inanıyorum.Oysa hayat o kadar kısa süren bir serüven ki, hayata gözlerimizi yumduktan sonra hayatımızı bir film gibi izleme olanağımız olsaydı, kendimize bu derece anlamsız bir hayat sürdüğümüz için kızar ve boş hayatımızın bize verdiği büyük acılarla kahrolurduk.Ama en kötüsü nedir sevgilim biliyor musun: Hayatın bize sunduğu sonsuz güzelliklerin milyonda birini yaşamaktır. Hayatımızı bir tesadüf gibi yaşıyoruz. Bir tesadüfün bizi bulma şansı milyonda birse, biz de hayatımızı aynı bir tesadüf gibi milyonda bir yaşıyoruz. Hayat bize her gün yeniden o derece sonsuz güzellikler sunuyor ki biz bunları görmemek için her gün yeniden kendi gözlerimize mil çekerek kör oluyoruz.Dostoyevski'nin "Beyaz Geceler" adlı kitabın kahramanı kitabın bir yerinde, kendi hayatını bir cinayet olarak niteliyor ve böyle bir hayat sürmenin bir cinayet ve suç olduğunu belirtiyor. Ve kendi kendisine yılların geçtiğin söyleyerek peki sen o yılları yaşadın mı, diye soruyor...Öyleyse hepimiz kendi hayatlarımızı öldüren katillerden başka bir şey değiliz. Hem de en ucuz biçimde işliyoruz bu cinayeti. Ve taammüden işlediğimiz bu cinayet, bir ömür boyu sürüyor.Seni içimizdeki o sonsuz güzellikteki çiçek bahçelerinden beyaz papatyalar toplamaya davet ediyorum.Seni milyonda bir yaşadığımız zavallı hayatımızın içini doldurmaya ve anlamlandırmaya davet ediyorum. |
Sevda Uğruna Ölüm Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini. Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi. Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle. Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar. Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden.. Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz. Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek... Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan ; -N’olacak şimdi... Kadın, adam kadar cevapsız... “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum” Artık sorgulamalar başlar duyguları ... ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?” Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak.. Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir. Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese sevda denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır. Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.” Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu.Verilen son nefestir sanki.. “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal” Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir... Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının “Hoşçakal” Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR... |
Siyaha hiç bu kadar küsmedim... Rengini de değiştiremedim gölgemin. Nereye varsam bir yanımdan salınıverdi. Nereye baksam; hep kendim, ne yana çevirsem beni, orda gördüm... Bu yalnızlık, eflatun gecelere meyil kurşun saçması, bu yalnızlık, gölgemin duvara kazınan en hazin yanı olmalı... Gölgem ve ben... Sen giderken ardında kalmıştık ve ağlıyorduk... Yeni peyda oldu bu gölge bu anıta... Önceleri böyle miydi; sana bakarken, gözlerine dalarken, sevgimi haykırıyorken neredeydi? Hangi yalnızın koynunda sevişir ve gecelerdi... Hangi evin salonunda gece kondu diker gibi bir anda peydahlanıverirdi. Evet gülüyorum ve bu gece bir gölgeyle yatıyorum... Ah! Tarla kuşuydu, Juliet! Ve bunu hiç düşünmemişti Romeo... Gün battıktan sonra sabahı beklemek, nereye konacağımı hiç bilmeden... Sabah çekip gitmek... Lanet ve lanet üstüne yine lanet... Tarla kuşuydu, Juliet! Romeo sevimli bir kelebek... Mecnun ve Leyla’ya da bir hayat sunmalıyız, kara mizah o öyküye, büyülü aşk eklentileri ve semersiz bir eşek! Yine tarla kuşuydu o... Konduğu yeri bilmiyordu. Çığlığı duyuluyor şimdi sadece... Kendisi nerde? Yerden göğe özgür olurlar... Ovanın ortasında yavrularını bekliyor, göğe o kadar yükseliyor ki, göz kırpması kadar kısa bir zaman dilimine sığdırıyor kaçışları... Böyle bir son olamaz mı? Bu hazin sınırları şenlik havasında yeniden yaşayamaz mıyız ki? Lütfen bir tane daha alabilir miyim; Tarla kuşu? Son bir tane daha; bu öykünün ve o tarla kuşunun hatrına... Siyaha hiç bu kadar küsmedim... Rengini de değiştiremedim gölgemin. Nereye varsam bir yanımdan salıneverdi. Nereye baksam; hep kendim, ne yana çevirsem beni, orda gördüm... Sen giderken biz ağlıyorduk... Oturup şiir okuyorduk, yazılar yazıp, çizgiler çekiyorduk duvara! Bana benziyordu ve hiç gülmüyordu gölgem! Sadom ve Gomore! Buldum işte! Bu taş yağmurundan kalma topraklarda boğazlandı her şeyimiz. Kadın Sadom, erkek Gomore; ve hep birlikte katlattik sevdayı... Taşlara bana bana yürek, yağmur yerine vurulduk evvabinde! Gelsen olur mu ki? Tuğyan çağa bir taş daha düşmeden, gözlerinde sabah şişliği ve ellerinde “annem kokan” çapa nasırı, gözlerinde umut şiiriyle ellerimi tutarsan... Olmayacak biliyorum, bu tutkunun en bıçkın yerinde kaldım. Alacakaranlıkta, ense köküme giren, anıtı dikilesi bir isyanı kuşanıyorum şimdi. Azığım, biraz Eylül kokuyor, kuşamım sonbahar... Hiçliğe savurduğum onca merminin gelip de beni şakaklarımdan vuracağını nereden bilebilirdim ki? Ah! Tarla kuşuydu, Juliet! Ve bunu hiç düşünmemişti Romeo... Gün battıktan sonra sabahı beklemek, nereye konacağını hiç bilmeden... Mutlu bir hayat oyununu oynamak varken, bir çiftçinin kırmasına kurban olmak da nereden çıktı? Böyle bir son olamaz mı? Bu hazin sınırları şenlik havasında yeniden yaşayamaz mıyız ki? Lütfen bir tane daha alabilir miyim; Tarla kuşu? Bütün replikleri ezberlenmiş ve epik bir müstesna gibi, her gün daha bir derinsel perspektif kazanıyorum. Öyle ya pişmek bu olsa gerek! Tanımlarken hayatı, sıfatlardan geçiyorum; her birinin suratından ince bir bakış ve narin dokunuşlarla ayrılıyorum. Sarrafiyet coşkunluğu doluyor gölgeme; O ne yapsa ben onu, ben ne yapsam o beni taklit ediyor. Engüzel soruya geliyor sıra; Peki ama hangisi gerçek! Gidişine inandıramayışım mı kendimi, ya da gelişini hatırlamam mı her defasında? Bu ayrılığın özeti, dişlisi kopmuş fermuara gider... Sonra bir çekişte topyekün dağılmaktır sonu... Gecenin zarı yırtılıyor, vakit geç! Demir işçisi Mehmet horlamaktayken mesaisi yeni başlıyor ******lerin ve her köşe başını üniformalı adamlar tutuyor. Ah! Tarla kuşuydu, Juliet! Ve bunu hiç düşünmemişti Romeo... Gün battıktan sonra sabahı beklemek, nereye konacağımı hiç bilmeden... Sabah çekip gitmek... Lanet ve lanet üstüne yine lanet... |
Hemen hemen bütün bilimsel gelişmelerin temelinde insanın keskin zekası ve engellenemez merak yetisi vardır. Pek az sayıdaki adımın kökeninde ise, sakar bilim adamları ve deliler yatmaktadır. Ama onlar olmasaydı; sanırım bazı şeyler, günümüzdekinden biraz daha farklı olurdu. Fakat neticede bugün, buradayız. Her şey bildiğimiz gibi. Peki ya bilmediklerimiz? Ve daha zor bir soru, bilemediklerimiz? İnsan zekası, her geçen gün, bulanık bir okyanusun derinliklerinden büyüleyici güzellikte inci taneleri çıkarıyor ve bizler, onları her defasında büyüyen bir hayranlıkla izliyor; daha coşkun alkışlarla kutluyoruz. Ancak, orada çekip almaya gücümüzün yetmediği dev bir inci var ki; sadece onun siluetini izlemekle yetiniyor, onu güneşle buluşturacak sihirli ellerin derinliklere dalacağı günü sabırla bekliyoruz. Atomları, hücreleri, yıldızları ve daha pek çok varlığın doğasını çözdük. Peki ya çözemediklerimiz ? Binlerce yıldır zihinleri kurcalayan ama hala net bir cevabın verilemediği, hoş ama kesinlikle garip bir kavramdan bahsediyoruz: Aşk! Hemen herkesin hayatı boyunca en az bir defa maruz kaldığı bu ilginç fenomenin gizemlerini keşfedebilecek miyiz? Asırlar boyunca bir çok düşünür, bilim adamı ve aslına bakarsanız tüm insanlık, bu kavramı, belirsizlikler ülkesindeki mistik kafesinin içinden seyretmek durumunda kalmıştır. Elimizdeki kayıtlara göre bu konuya ilk eğilen kişi, Sokrates olmuştur. Ancak bu onun yaşamı boyunca kendini kambur hissetmesine de neden olmuştur. Zira, iyilik, sevgi, dostluk gibi nice kavramları, o görkemli zekasıyla kısa zamanda çözümleyip insanlık önüne her ayrıntısıyla dökebilen bu ünlü düşünür, aşkı incelemeyi de ihmal etmemiş, aylar süren bir savaştan sonra, Atina Devlet Tımarhanesi’ne kapatılmış psikoterapistinin ödediği kefalet ücretiyle şartlı tahliyesine karar verilmiştir. Nihayet, Sokrates, bu çalışmasını “Aşkus Diyaloğu” adıyla kaleme almış ama kaleme mürekkep koymadığını fark edememişti. Bir rivayete göre bu diyalog Sokrates ile Eros arasında gerçekleşmiştir. Eros’un başı derttedir. Helen, Paris’e; Paris ise, güzel Afrodit’e aşıktır. Afrodit de Louis Alberto’yu deliler gibi sevmektedir. Tanrılar Tanrısı Zeus, aşk işlerinden sorumlu Tanrı Eros’u makamına çağırıp bir güzel azarlar ve bu karmaşayı çözmesi için ona sadece 72 saat süre verir. Eros, bu işi ancak Sokrates’le birlikte çözebileceğini düşünür ve özel güverciniyle ona bir mesaj yollar. İki gün sonra güvercin “Aradığınız kişinin adının önüne 2 rakamı getirildi. Daha sonra tekrar deneyiniz” şeklinde bir mesajla geri döner. Eros, kalan sınırlı süresinde ne yapacağını kara kara düşündüğü bir sırada tesadüfen Sokrates’le karşılaşır. Gerçi Sokrates’in önce onu görmezlikten gelmesine biraz içerlemiştir ama arkasından koşarak yakalamaya da mecburdur. Eros: Sokrat! Sokrat! Düşünürlerin efendisi! Sokrates: Hey Eros! Nereden böyle Tanrıların en yakışıklısı ? Eros: Sevgili Sokrates, seni görmeyi nasıl arzu ediyordum bilemezsin. Mesajıma bir yanıt geldi ama bir şey anlamadım. Neyse ki buradasın. Sokrates: Olimpos’dan geliyorsun herhalde. Eros: Olimpos’dan mı? Sokrates: Evet. Eros: Bunu da nereden çıkardın, Sokrates? Sokrates: Maça gitmedin mi? Eros: Maç mı? Ah evet nasıl da unutmuşum. Final bugündü değil mi? Sokrates: Lanet olsun Eros! Nasıl kaçırırsın? Eros: Sorma Sokrat, başımda öyle büyük bir bela var ki, uyku uyutmuyor bana. Sokrates: (Umursamaz ve heyecanlı bir şekilde) Ne maçtı ama! Tanrılar arası ağır sıklet boks şampiyonu, Büyük Apollon! İki direkt yetti. Hem de üçüncü rauntta . Ulu Zeus bile şaştı bu işe. Eros: Sevgili Sokrat, sana danışmak istediğim bir konu var. Sokrates: (Aldırmaz) Hades’in suratını görmeliydin, Eros. Eros: Sokrat, beni dinle lütfen. Helen, Paris, Afrodit ve ne idüğü belirsiz bir herif arasındaki aşk karesi başımda büyük bela. Zeus diyor ki... Sokrates: (Eros’un sözünü keser) Şu güneşin parlayışına bir bak, aziz Eros. Bugün bambaşka bir gün. Ne kadar güçlü ve aydınlık. Eros: Ne ilgisi var? Sokrates: Güneş Tanrısı Apollon’un günü bugün! Eros: (Sıkılır) Kahretsin Sokrat! İşitmiyor musun beni? Şu aşk meselesini çözmeliyim. Bunun için de aşkın nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilmeliyim. Lütfen yardım et! Sokrates: Sen de bir Tanrısın ama... Eros: (Lafa girer) İyi de durum bildiğin gibi değil. İşin başında ben ekonomiyi istemiştim. Zeus karşı çıktı. “Sen Afrodit’le çalışacaksın. İtiraz istemem!” dedi. Afrodit’in şimdiki hali malum. Sokrates: Onu söylemiyorum, Eros. Sen de bir Tanrısın ama... Şampiyonaya neden katılmadığını merak ediyorum. Eros: (Sinirlenir) Ulu Zeus aşkına! Sana ne söylüyorum Sokrat! Yoksa yanlışlıkla bir yumruk da sen mi yedin? Sokrates: O yumruğu görmeliydin. Müthişti. Müthiş. Eros: Anlaşılan seninle bu meseleyi konuşamayacağız, Sokrat. Sokrates: Dinle Eros. Önce sendeledi, sonra ikincisi geldi. Artık şansı kalmamıştı. Sağ ayağı yerden... Eros: (Sokrates’ten uzaklaşarak) Seni bilge bir kişi sanırdım. Duyduğum o süslü sözler, senin gibi birkaç delinin zırvalarıymış meğer. Sokrates: (Yüksek sesle) Bir dahaki maça birlikte gidelim. Biletler benden. Eros: (Kendi kendine) Son şansım da oydu. Kala kala 9 saatim kalmış. İşim bitti. Tanrılığımı feshedip, kabine dışı bırakırlar. Bari uyduruk bir Tanrılık falan verseler. Lanet olsun. (Eros iyice uzaklaşır) Sokrates: Gitti nihayet. Ah, zavallı Eros. İşi zor. Ulu Zeus adına hala belim ağrıyor. Aptal Herakles! Mesajın geri gelmesi en az dört günü bulur demişti. Neyse, eve gitmeliyim. Aşkmış! Yemezler. Zavallı Eros, günlük ve alışılmış türden kelimelerin basit ve kolay anlaşılır olması gerektiği şeklinde hatalı bir sanıya sahipti. Oysa, daha yüzlerce yıl en yetkin filozoflar bile bu gizemli sözcüğe rağbet etme cesareti gösteremeyeceklerdi. Hristiyanlığın ortaya çıkışı, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, kilisenin katı tutumu ve daha pek çok neden, felsefe ve bilimin ilerleyişine önemli ölçüde ket vurmuştu. Ta ki 17.yüzyıl’a kadar. Ünlü Alman bilimcisi Johannes Kepler, Kopernik’in kuramından yola çıkarak “Aşkus” kavramı üzerindeki sis perdelerinden birini kaldırıyor ve dahice bir formülasyonla Klasik Aşkus Kuramı’nın kurucusu haline geliyordu. Kepler, temel olarak Aşkus’un gelişigüzel bir karmaşadan daha ziyade, geometrik düzenin sıradan bir parçası olması gerektiğine inanıyordu. Kepler’in Klasik Aşkus Kuramına göre “Merkezde çekim gücü yüksek bir kadın ve etrafında belirli eliptik yörüngelerde dönen irili ufaklı pek çok erkek vardır. Çekim etkisi daha fazla olan bir kadın bölgeye yaklaşmadıkça, bu irili ufaklı erkekler, yörüngelerinde düzenli olarak dönmeye devam ederler.” Bu, Klasik Aşkus Kuramı’nın 1.yasası olarak bilinir. Kepler’in buluşu, bir anda tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. Kısa zamanda hükümetler, buğday alım fiyatlarını düşürürken, Kilise’nin çevirdiği entrikalar sonucu Berlin ve Londra borsalarında da olumsuz gelişmeler yaşanmıştı. Zira kilise merkezde bir kadın değil, erkek olmasını istiyordu. Johannes Kepler, atının altına yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu hayata veda etti. Bu büyük insanı alçakça şehit eden kişi yada kişiler yakalanamadı ama saldırıyı Dünya Balıkadamlar Örgütü’nün üstlendiği hemen herkesçe biliniyordu. O yıllarda, İtalya’da yaşayan bir başka aşkolog, Kepler’in öldürülmesinden çok etkilenmiş ve bu kuramın gelişmesi yolunda çaba harcamaya yemin etmişti. Bu adamın adı, Galileo Galilei idi. Sarkaçlarla oynamaktan sıkılmış olan Galilei, kendi geliştirdiği bir teleskopla aşkus fenomeninin karanlıkta ve uzakta kalan sırları üzerinde durdu. Tabi zaman zaman da yıldız ve gezegenleri gözlemlemeyi ihmal etmedi. Ancak bütün bunlar uzun sürmeyecekti. Zira, Kilisenin gözleri hayli zamandır Galilei’nin üzerindeydi ve uygun bir fırsatın çıkması için sabırsızlanıyorlardı. Roma savcılığı, Galilei’ye röntgencilik ve edebe aykırı hareket etmekten dava açmıştı. Üstelik, evinde yapılan aramada cezerye yapımında kullanılan bol miktarda hammadde ve altı adet rus yapımı kaleşnikaşk marka preservatif bulunması, onun için durumu daha da güç hale getiriyordu. Neyse ki, kilise Galilei’ye bir anlaşma önermişti: Savcı, delilleri görmezden gelecek, Galilei de hiç sırıtmadan Dünya’nın yuvarlak değil, düz olduğunu söyleyecekti. Galilei, anlaşmaya sadık kaldı ve dava düştü. Mahkemeden sonra pek çok bilimci, onu döneklikle suçladı. Bazı Galilei hayranları buna çok içerlemişlerdi. Tepki olarak, Roma meydanında posterlerini yaktılar. Yakanlar arasında Papa’nın da tebdil-i kıyafet halinde bulunduğu rivayet edilir. Galilei’nin aşkus üzerine yaptığı çalışmalar günümüze kadar ulaşamamıştır. Ancak, Galilei’nin “Aşkus’un deney, matematiksel uslamlama ve radyolojik yöntemlerle izah edilebileceği” kuramı Isaac Newton’u çok heyecanlandırmıştı. Newton, bu kuramdan yola çıkarak, Klasik Aşkus Kuramının ikinci yasasını ortaya koyacaktı. Aslına bakarsanız, Isaac Newton’un dürüst bir insan olmadığı yolunda pek çok görüş vardı. Kolay öfkelenen, itiraz tanımayan ve kinci bir kişilik yapısına sahipti. Onun hakkında ününe gölge düşürebilecek kadar ilginç bilgilere sahibiz. Acaba ikinci yasayı ilk bulan Newton muydu, yoksa Leibniz mi ? Bu sorunun kesin yanıtını hala bilmiyoruz. İngiliz Kraliyet Akademisi’nin kayıtlarına göre Leibniz, eser hırsızlığı ile suçlanmış; ilk olma onuru, Isaac Newton’a verilmişti. Fakat bir başka hakikat vardı; bu karar alındığında Newton, İngiliz Kraliyet Akademisi’nin Başkanı, Leibniz’i yargılayan komitenin üyeleri ise tesadüfen Newton’un yakın arkadaşlarıydı. Bazı söylentilere göre önceki yıllarda komite üyesi Richard Woods, sık sık Düsseldorf’a Leibniz’i ziyarete gidiyor, kuru üzüm karşılığı aldığı bilgileri Newton’a iletiyordu. Leibniz’i kuru üzüme alıştıranların da Newton’un Düsseldorf’daki adamları olduğu düşünülüyordu. Tabi bizler, bunların ne ölçüde doğru olduğunu bilemiyoruz. Şimdi ikinci yasanın keşfedildiği geceye gidelim. (27.Haziran.1671, Sir Isaac Newton’un evi) Newton: Kahretsin! Şu lanet denklemin bir şeyleri eksik. Edward: Leibniz’den yeni bir haber var mı? Newton: O keş, artık eskisi kadar iyi değil. Dozu ayarlayamadık galiba. Edward: Senden korkulur dostum. Newton: Biz sadece yardımlaşıyoruz. O kuru üzüm istiyor, ben de veriyorum. Ben başka şeyler istiyorum, o da veriyor. Olay bu. Edward: Bir fark var, onu buna muhtaç eden sensin. O sırada Richard içeri girer. Richard: İyi akşamlar baylar. Newton: Yüzün güldüğüne göre iyi haberler getirdin Dusseldorf’tan. Richard: Sanırım iyi. Sen karar ver. Edward: Kahve? Richard: Lütfen, şekersiz. Newton: Ne kahvesi şimdi? Leibniz neler söyledi? Richard: Garip şeyler. Newton: Ne? Richard: (Derin bir nefes alır) Aşkus’un çekimden başka bir bileşeni daha olması gerektiğini söyledi. Şey gibi bir şey. Yani....Bir örnek vermişti...Bir Osmanlı mı ne. Neydi ki? Newton: Kes saçmalamayı Richard! Richard: Dur bakalım, acele etme. Newton: Nasıl acele etmem. Dilimin ucunda bir şey var, ama bir türlü harfleri doğru yerlere oturtamıyorum. Sabrım kalmadı. Herifi uyandırırsak işimiz biter. Edward: Kabahat sende. Newton: Nedenmiş o? Edward: Sen de diğer fizikçiler gibi ticaretle uğraşsana. O cüce Japon fizikçi Takayasu, cep değirmeni yaptı, köşe oldu. Newton: Kapa çeneni Edward. Aşkus kuramını tamamlamak zorundayım. O zaman Elizabeth benim olur. Anladın mı şapşal! Edward: Susan daha hoş bence. Newton: Susan mı? Belki. Ama onun adetleri düzenli değil. Nasıl hesap yapacağım? Sonra bir düzine çocuğu nasıl besleyeyim ben. Edward: Düzensiz ha? Bunu bilmiyordum. Newton: Gazete okumazsan karının ne haltlar yediğini de bilmezsin. Edward: Karımın mı? Newton: Şey...Ben aslında... Edward: (Öfkeli halde) Söylesene kaçık! Newton: Bırak yakamı. Söyleyeceğim. Richard: Beyler, sakin olun. Newton: Dünkü Paris Times’da bir haber vardı da...Şu köşe yazarı Montaigne yazmış. İşte burada. Edward: Ver onu bana. (Sesli olarak okumaya başlar) ...Hayatta garip şeyler olması yadırganmalı. Çünkü ben hayatın genelde tuhaf olamayacağını düşünmüşümdür hep. Bayan Ann Crawford, yani İngiliz Kraliyet Akademisi üyesi Sir Edward Crawford’un eşi. Paris Hilton’da rezervasyon görevlisiyle basılınca ortalık karıştı. Tanrım aşk, insana neler yaptırıyor. Birbirine ait bedenler, biraz uzak kaldı mı... Richard: (Heyecanla) Tamam hatırladım! Edward: Adi ******! Newton: Ne hatırladın? Richard: Bir Osmanlı düşünürü şöyle demiş. Edward: Boşanacağım ondan! Richard: Şöyleydi; “Her kim ki yarinden ayrı düşer, gider başka yar bulur. Her kim ki yarinden ayrı düşmez; böyle bir şansı da olmaz” Newton: (Bağırarak) Buldum! Edward: (Bağırarak) ******! Newton: (Bağırarak) Bu iş bitti! Richard: Bağırmayın lan! Edward: (Bağırarak) Ederim işinize! Richard: (Bağırarak) Kapa çeneni Edward. Newton: İkiniz de kapayın çenenizi. Çalışmam lazım. Beni yalnız bırakın. Toz olun. Isaac Newton, o gece sabaha kadar bir ağacın dibinde oturup düşündü. Adli tıp raporuna göre, sabah 07:30 sıralarında Newton’un başına elma süsü verilmiş bir kiremit düşmüştü. Bu sayede bir kiremitle iki kuş vurulmuştu. Zira yapılan balistik incelemede, bu kiremitin daha önce de muhtelif suikastlarda kullanılmış olan kiremitlerle aynı elden atıldığı ortaya çıktı. Daha önemlisi ise, Isaac Newton, yediği bu darbe ile Klasik Aşkus Kuramının ikinci yasasına son şeklini vermişti. Hastanede yaptığı basın toplantısında keşfini şöyle açıklıyordu: “Baylar, Hanımlar... Şunu gördüm ki; iki karşıt cins birbirlerini kütlelerinin çarpımı ile doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak çekerler. Bu sebeple..Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.” Newton, insanlık adına büyük bir buluş gerçekleştirmişti. Ama eksik bir buluş. Bu eksiği tamamlayacak kişi, 19.yüzyıl sonlarında İsviçre’nin Ulm kentinde doğacak olan bir adamdı: Albert Einstein. Einstein’ın buluşu, modern çağın başlamasına da ön ayak olacak ve bu dahi adam, zeka ile eş anlamlı bir sembol haline gelecekti. O bundan habersizce, kafasını meşgul eden tuhaf sorularla eğleniyor, fakat ne yazık ki yakın çevresince “Geri zekalı çocuk” diye anılıyordu. Ancak Albert, bunlara aldırmıyor, zihnindeki karmaşayı “Işık mı benden daha hızlı, yoksa ben mi Pizza Kulesi’nden daha eğriyim?” sorusuyla sık sık dile getiriyordu. Bir yandan da Klasik Aşkus Kuramı’nda bir terslik olduğunu düşünüyordu. Yıllardır aradığı sihirli ışığın, kafasındaki çatlaklardan süzülüp beynini harekete geçirmesini sağlayan kişi, bunun farkında bile olmayan Bayan Müller idi. Sıcak bir temmuz akşamı, Albert, yufka ve rom almak üzere dışarı çıkacaktı ki kapıyı araladığında Bayan Müller ve uzatmalı sevgilisi Bay Schubert’in merdiven boşluğunda bağıra çağıra kavga ettiklerine şahit oldu. Bay Schubert: Aptal kadın! Bıktım senden! Bayan Müller: Bana mı aptal diyorsun sen! Neden hep bağsız ayakkabı giyiyorsun peki? Bay Schubert: Nefret ediyorum senden! Başından beri Lulu’ya aşığım ben! Bayan Müller: Defol evimden alçak! Git o kız kurusu ile ne halt edersen et! Bana olan 1300 Mark borcunu da hemen getir, yoksa silindir gibi ezerim seni! Bay Schubert: (Merdivenlerden inerek) Filler unutmaz diyenler haklıymış! Bayan Müller: (Ağlamaklı) Geber! Einstein: (Kısık sesle) Aman Tanrım, Bay Schubert, Bayan Müller’i terk etti. Bayan Lulu’ya aşıkmış, ama bu çok tuhaf. Annemin dediğine göre Bayan Schubert 110 kg civarında oysa, bayan Lulu olsa olsa 55-60 kg falan. Yoksa, Aman Tanrım! Einstein’ın Annesi: (Bağırarak) Kör olası aptal çocuk! Sen hala burada mısın! Git bana içki al hemen! Albert Einstein, güneş doğana kadar olağanüstü bir buluş yapacağından habersiz, içtenlikle, merakla, heyecanla çalıştı. Nihayet, günümüzde bile anlamakta güçlük çekilen Modern Aşkus Kuramı’nı, diğer adıyla Göreceli Aşkus Kuramı’nı ortaya attı. Birkaç ay sonra verdiği bir konferansta şöyle açıklıyordu kuramını: “Eğer Newton tamamen haklı olsaydı, yüksek m kütleli kadınların, düşük m kütleli kadınlara göre daha çekici olması gerekirdi. Üstelik yüksek m kütleli kadınların mesafeyi artırdığı da bir gerçek! Daha öte bir sonuç ise, Özel Göreceli Aşkus Kuramından çıkıyor; ışık hızına yakın hızla hareket eden aşıklarda zamansal ve mekansal değişimler de dikkat çekici. Onlara göre zaman akışı değişime uğruyor; mekansa, rengarenk ve alışılmışın dışında bir görünüm kazanıyor” Göreceli Aşkus Kuramı, bir yandan Einstein’a Nobel Romantizm Ödülünü kazandırmıştı bir yandan da şişman kadınların nefret ve teessüflerini. Yazık ki Einstein’dan bu yana Aşkus Kuramı’nda önemli bir gelişme kaydedilmedi. Teknolojinin süratli ve toplumların dejeneratif gelişimi, Aşkus kavramı üzerinde de bozucu etki yapmış olabilir. Milenyuma geldiğimizde, hemen hemen tüm kavramlar üzerindeki “Cüzdansal Oluşumlar” hakimiyeti, Aşkus’u da bünyesinde biraz eritmiş gibi görünüyor. Acaba Aşkus üzerine çağlar boyunca yapılan çalışmalar, çağların insanlığı değişime uğratmasıyla işe yaramaz hale gelmiş olabilir mi ? Eğer, güçlülerin kazanıp, zayıfların elendiği bir evrende yaşıyorsak, kimin güçlü, kimin zayıf olduğunu insanın değer yargıları mı, yoksa önyargıları mı belirliyor. Ya yargıların kökeninde ne yatıyor? Sokrates’e bir e-mail attım, cevap bekliyorum. |
Gittin...Ben arkandan sadece baktim.Oysa soyleyecek o kadar cok seyim vardi ki...``Gidersen, iyiye dair ne varsa içimde yitirecegim hepsini.Gidersen, sönecek içimdeki ates ve bir daha hiç kimse yakamayacak.Gidersen karanliga mahkum edeceksin günlerimi.O karanlikta yolumu kaybedecegim``diyecektim sana.Konusamadim... Gittin...Gidisini görmemek için gözlerimi kapattim.Öylesine acidi ki içim, tutup koparsalardi kolumu, bacagimi bu kadar aci duymazdim.Acim yas olup akmaliydi gözlerimden.Aglayamadim... Gittin...Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa.Tutkum seninle olmakti, tutkum teninde erimek, tutkum hayati seninle, sadece seninle paylasmakti.Anlatamadim... Gittin...Gidisini önlemek için tutmak vardi ellerinden.Ellerim degil miydi her dokunusumda seni ürperten? Ürperirdin yine biliyorum.Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini, gitmek için biriktirdigin bütün cesaretin kaybolurdu.Tutamadim... Gittin...Bir yikim gibiydi gidisin.Sen adim adim uzaklasirken benden, çöküp kaldi bedenim oldugu yere.Nice terkedilislere dayanan bu yürek bu kez yenilmisti.Bu kadar zayif degildim ben, kalkmaliydim.Kalkamadim... Gittin...Oysa geldigin gün gidecegini biliyordum.Hazirdim gidisine.Kaçak zamanlari yasiyorduk.Zaman bitecek ve sen gidecektin.Bense gidisinin ertesi günü hayatima kaldigim yerden yeniden baslayacaktim.Baslayamadim... Gittin...Bir sey söyledin mi giderken? `Kal`dememi istedin mi? Son bir kez`seni seviyorum`dedin mi? `Bekle beni döneceğim`diye umut verdin mi? Beynim öylesine ugulduyordu ki...Duyamadim... Gittin...Nereye gittigin önemli degildi.Binlerce kilometre uzakta da olsan, iki metre ötemde de farketmiyordu.Artik yoktun ve asil bu düsünce beni felç ediyordu.Kurtulmaliydim.Kurtulamadim... Gittin...Unutulanlarin arasina katilmaliydin.Anilari bir sandiga koyup hayati bir yerinden yakalamaliydim.Bu ask noktalanmaliydi, bu sevdadan vazgeçmeliydim.Yapamadim... Gittin...Bir okyanusun ortasinda tek küregi kaybolmus sandalda dev dalgalarla bogusan bir denizciyim simdi.Bil ki sevmekten vazgeçmedim seni, bil ki seninle birlikte sevdani da tasiyacagim yüregimde.Bil ki seni...Unutamadim... _--Sen Gittin Ben Bittim--_ |
Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George'nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum ." Eczacı Sally'e bakarak: "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım? " Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim. " "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve on bir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne: "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent! |
Bir Umut Öyküsü... (Anı) Nedense böyle olacağı belliydi. Alıştırmıştı kendisini. Her zaman en kötüsüne inanır, Murphy kanunlarına da saygı duyardı. Ama hiç de tahmin ettiği gibi olmamıştı. Kendisini ne kadar hazırlarsa hazırlasın, alışmak zaman alacaktı. Yapacağı konuşmayı çok önceden hazırlamış, onun da arada konuşabileceği yerleri tahmin etmiş ve herşeyi kafasında tasarlamıştı. Kendisi dışında herkes de olumlu bir tepki alacağını söylemişti ama en kötüsüne hazır olmak en iyisiydi. Çok iyi anlaştıkları kesindi, çok ortak yönleri olduğu da öyle. Kız, artık okul çıkışında otobüse binmesi gereken yerden otobüse binmiyordu. Beraber çıkıyorlardı okuldan ve hep bir durak, iki durak öncesine kadar beraber yürüyorlardı. İkisi de iyi anlaştıklarını düşünüyorlardı hatta en yakın arkadaşları da birbirleri arasında öyle konuşuyorlardı. ... Önce bir yemek yediler, ikisinin de keyiflerine diyecek yoktu. Sonra dolaştılar biraz, ardından da bir cafede oturdular. Delikanlı, "tam zamanı işte" diye düşündü ve - Sana söylemek istediğim birşeyler var dedi. Kızın başı, anında önüne indi. Böyle bir tepkiyle karşılaşacağını hiç ummuyordu delikanlı. Ne hissettiklerini, ne kadar mutlu olduğunu anlatmaya başladı. Ama yolunda gitmeyen birşeyler var gibiydi, sadece kendisi konuşuyordu. Hemen sustu ve iki çay söyleyip konuyu değiştirmek istedi, havada bir sıkıntı kokusu alıyordu. Çayları geldi, eski neşeleri de öyle. Yeniden konuşmaya başladılar, zamandan habersiz... Ve kız nihayet kalkması gerektiğini söyledi. "Elbette" dedi delikanlı, herşey eskisi gibi devam ediyordu. En azından buna sevinebilirim dedi delikanlı. Hem olumsuz birşey dememişti, bu daha da iyiydi. Başlarkenki o yürek pıtırtılarına kapılmış, zıplayıp gezegenlere kafa çakacakmışçasına heyecanı şimdi geçmişti. Hesabı ödeyip kalktılar. Durağa doğru yine konuşarak ilerlemeye başladılar, her zamanki gibi. Durağa geldiklerinde kız: - Ne düşündüğümü bilmek ister misin? deyince delikanlı birden şok oldu. Böyle bir şey de beklemiyordu. Aslında ne beklediğini artık kendisi de bilmiyordu. - Tabi ki diyebildi her ne kadar bundan o kadar emin olmasa da ve o an öyle derin bir nefes tuttu ki hani mümkün olsa atmosfer, hidrosferle birlikte ciğerinde kalacaktı. - Bence olmaz dedi kız bu sefer. Delikanlı bu sözden ne anlam çıkaracağını bilemedi ama zaten bu sözü duymak istiyormuş ve bekliyormuş gibi kıza elini uzattı: - Ama hala dostumsun değil mi? döküldü ağzından. Gülümseyerek el sıkıştılar ve kız otobüsüne binip gitti. Delikanlı bir müddet çivili kaldı orada, sonra da hep yaparmış gibi büfeye yönelip bir sigara bir de kibrit istedi. Şimdiye dek ilk kez bir paket sigara alacaktı ve aldı da. Sigaradan acemice çekerken asıl söylemek istediklerini düşündü. Aklına hiçbir şey gelmedi, dünyaya yeni gelmiş bir bebek olmuştu sanki herşeyden habersiz ama merakı eksikti. Sağa sola bakmadan yürüyor, kendisine çalan kornaları da duymuyordu. - Mutlu aşk var mıdır? Çocuklar bile biliyor ki yoktur. E tamam o zaman, sorusu olan yoksa dağılalım dedi kendi kendine. - Bitince bitmiş olur elbette. İlk başta en derin kesik sanarsın, sonra en azından görünüşte kapanır. Ama bir yandan da buna inanamıyordu. Kafasındaki ezberinde olan ev yolunu bu kez görmeyen gözlerle yürüyordu. Eve yaklaştığında kendine gelir gibi oldu ama elinden şimdi bıraktığı sigaranın paketteki son sigara olduğunu görünce şaşkınlığı daha da arttı. Başı zonklamaya başlamıştı, içeri girip hemen kendini kanepeye attı. Tek istediği uyuyabilmekti ama bu baş ağrısıyla pek de mümkün görünmüyordu. Arkadaşı içeri girip, başka bir evdeki arkadaşlara gideceğini ve kendisinin de gelmesini istediklerini söyledi. Delikanlı, yürüyebilecek halde olsa da gidebileceğinden emin değildi. - Sen git diyebildi, - Ben biraz uzanayım, gelebilirsem gelirim ve arkadaşı gitti kendisi de ağrı kesici aramaya başladı ama pek umutlu değildi ve bulamadı da. Nasıl olup da birisine bu denli sarmaşık olabildiğini düşündü ve bu aklı başında olarak düşündüğü son şeydi. Uyuyakaldı... |
Üzerinde yapraklar olan zarif işlemeli yüzük, ahşap masanın üzerinde boynu bükük yatmaktaydı.Yanında bulunan kül tablasında onlarca sigara, küllüğü alabilitesinden fazla doldurmuştu. Yarım kalmış bir fincan kahve, bir kaç ıslak selpak. Yanmakta olan mum, kalan son ışıklarını geceye inat yansıtmaktaydı. Kapalı perdelerin arkasında, gecenin dolunayla sağladığı şehvete inat, sessizlik hakimdi. Kol saati, koldan yoksun 02.00’yi göstermekteydi; yanında ayak bileğini süslemesi gereken bir hal hal durmaktaydı. Hepsi ait oldukları bedenden uzaktılar. Bir çift göz masanın başında durmuş, bu garip manzarayı izlemekteydi. Elinde olmadan gözleri doldu. Büyük bir sevdadan geriye neden hep küçük şeyler kalırdı?! Etrafa bakındı, en azından bir resimleri olması lazımdı, bu manzarada tek eksik onlardı, aşklarından geriye en azından bu aşkın var olduğuna dair bir resim kalmalıydı. Malesef yıkılıp dökülen evde tek bir resim kalmamıştı; muhtemelen bir cinnet anında hepsi çöpü boylamıştı. Bilgisayar! Evet, en büyük sırlarının ortağı bilgisayamayanı...onda mutlaka saklı bir şeyler vardır. Üzerinde onun aldığı lambanın bulunduğu sevgili dostunu açtı özenle...Odada ortamın romantizmine ters düşen ve intikam çığlıkları atan şarkılar çalıyordu. Nedense duygularını hep tersten anlatırdı...Direkt söylemek ona göre değildi. Zayıflığından,zayıflıklardan, hüzünlerden nefret eden bünyesi, en aşık olduğunda bile hırçınlıkla ortaya çıkardı. Tarzı buydu, öyle derlerdi, sertti...Ağlamayı unutalı uzun zaman olmuştu. Bir gece gökyüzüne bakıp yemin etmişti, bir daha asla ağlamayacağına dair...Elinden geldiğince tuttu sözünü demek yalan olacak; bir daha canı ağlamak hiç istemedi ki...Bu kelimenin anlamını ,ortaya çıkış nedenini bile o çok maskeli yüreği unuttu,unutturdu. Bilgisayarı büyük bir çabayla açıldı. Ne de olsa bunca hayatı saklamaktaydı. Bakındı, aradı, hayır, sadık dostu saklamak istememişti geçmişine dair tek bir resim. Aslında onun suçu da değildi, cinnet anının bir aşamasında mutlaka resimleri de yok etmişti, çamur atmaya gerek yoktu. Sonuçta o dostta olsa bir makineydi ve onun isteği dışında bir şey yapmazdı. Ama keşke biraz duygu çipi olsaydı, o zaman belki...Belki “Yapma!” derdi...”Yapma, bir gün bakmak için, dönmek için gülümsediğin günlere lazım olacak sana onlar...” Ama teknoloji henüz o aşamaya gelmemişti. Saate baktı, onun yılbaşı hediyesiydi bu...Aslında en çok ilk kez İstanbul dışına çıktıklarında ona aldığı bebeği sevmişti. Sapsarı saçlı bir prensesti. Üzerinde çok güzel bir tuvalet vardı, özenle seçmişlerdi bebeği. Bir gün doğacak kızlarına hediye edeceklerdi . Kızları hiç doğmadı, hiç doğmayacak belki de...Aslında o hep bir erkek çocuk istemişti. Bu ülkenin ananeleri dışında yetiştireceği, saygılı, insancıl bir erkek çocuk. Ama sevgilisi bir kız istiyordu, ona benzeyen bir kız. Cıvıl cıvıl, neşeli, gülümseyen,başarılı ve sevecen...O sarı saçlı bebeği, tanıştıkları ve ona aşık olduğu sahilde denize atmıştı, ilk terk edilişinde...İlk terk edilişi...Ne çok terk etmişti onu. Her birinin tarihlerini ezberlemek gibi bir takıntısı olmuştu. Her kavgalarında tarihleriyle yüzüne vururdu onu bırakıp gidişlerini... Her seferinde bin bir yeminle geri dönerdi ama adam...Bu sefer ki başkaydı ama... Dönmesini isteyecek hali bile kalmamıştı. En zor zamanlarını yaşıyordu ömrünün ve o bunu bildiği halde yine de gitmişti. Bir kaç güne kadar döneceğini öyle iyi biliyordu ki...Ama bu sefer içi istemiyordu..Yeniden O’na sarılmayı, kollarında uyumayı, evde birlikte vakit geçirmeyi, tatile gitmeyi, yeniden geçmişi sorgulamayı, mazeretlerini dinlemeyi ve yeniden evlilik planları yapmayı istemiyordu. Herkese yeniden birlikte olduklarını açıklamayı, yeniden acıma dolu bakışlarla karşılaşmayı istemiyordu. Her seferinde onu haklı çıkarmak için kendini ezmekten sıkılmıştı. Adının sadece aşk olduğunu, mantık tanımadığını anlatamadığı için, ona dair güzel şeyler söylemek zorundaydı. Çevresinde tutarlı bir cümle duymadan hayatlarını sürdüremeyen insanlar vardı. Ve onların aşkı tutarsızdı. Her gün insanlar acaba ne zaman ayrılacaklarını konuşurlardı; Oysa onun gözlerindeki tek bir yıldız için dünyayı yakacak kadar sevmişti. Sorgusuzdu aşkı, tüm çektiği acılara rağmen...En rağmen aşk onunkiydi. Yaşadığı herşeye rağmen severdi onu... Ama kalbi soğumuştu bu sefer. Elinde değildi, ne kadar severse sevsin, yeniden aynı şeyleri yaşamaya gücü yoktu. Kendine ilk kez dürüst davranıyordu, hali, gücü kalmamıştı. İtiraf etmeliydi artık, sevgi herşeye yetmiyordu, onu sevmekse hiçbirşeye yetmiyordu. Günler zor geçecekti ilk zamanlar, dost sohbetlerinin tek konusu aşkları olacaktı, teselliler,sana layık değildiler...O bu sözleri duymayı pek istemiyordu, bu yüzden uzak kalmaya çabalamıştı dost bildiklerinden. Onların da suçu yoktu ki, tutarsız olan, bir türlü rayına sokulamayan bir ilişki yaşayan onlardı, dostlarının tek isteği hem onun hem de sevdiği adamın mutlu olmalarıydı. Yeniden dene diyenler bile çıktı, kapısına dayan ve konuş diyenler bile...Ama içi ölmüştü aşka dair.” Rağmen” bir sevgi kalmamıştı. Sevdiği adamı her düşündüğünde eskiden içi sıcacık olurdu, hatalarını bile psikolojik nedenlerle açıklar, onu kendi içinde hemen affederdi. Şimdiyse Freud’un öğretileri yetersiz kalıyordu. Çektikleri bildiklerinden fazlaydı. Artık çekmek,sıkılmak,sorgulamak,konuşmak hatta yazmak bile istemiyordu. Bir gün, bir kavga sonrası gülümsemişti sevdiği adam ona; --“ Seni biraz daha terk etsem kesin kitap çıkarırsın” demişti alaylı bir şekilde... Canı çok yanmıştı aslında, derdini anlayıp çözmek yerine kendisini verdiği, dertlerini paylaştığı yolla alay etmişti. Ve kendini yine her seferinde olduğu gibi kutsamıştı. Belki o gün çekip gitmeliydi ama kalbine anlatamamıştı karşısındakinin ben-ci yüreğini... Belki de ona en çok koyan, uğruna savaş verdiği adamın güçsüzlüğüydü; zayıflıklardan nefret ederdi demiştim ya...Herkese karşı bir amazon edasıyla savunduğu adamın kendisini mahçup etmesini hazmedemiyordu. Oysa ona çok güçlü, çok inançlı, tutarlı, olgun gelmişti ilk günlerde. Erkeklerin aslında 5 yaşında savunmasız ve çıkarcı çocuklar olduklarını unutmuştu. Zora geldiklerinde ne kolay kaçtıklarını yeniden, bu sefer büyük acılar çekerek öğrenmişti. Oysa tek istediği kadınlığını hissetmekti. Korunmak, sevilmek, küçük bir kız yerine konmak istemişti. Hayatın zorluklarını onun omuzunda ağlayarak veya gözlerindeki desteği görerek atlatmak istemişti. Ama her aşkta olduğu gibi, her erkekte yaşandığı gibi gelinen son nokta yine acıydı. Acıyı sevmediği için artık adamını da sevemiyordu. Acıya yatkın bir bünyesi olmasa belki hem kendisinin hem de adamının çektiği acıyı hoş görebilirdi. Ama hayır; zaten zor olan yaşantısına bir de annelik, ablalık gibi misyonlar ekleyemezdi.O, çocuk olmak istiyordu artık, ve bir çocuk acımasızlığı ile kapatıyordu gelen her telefonu, küçük bir oyundu bu; adam arardı ,o telefonu kapatırdı. Adam mektup yazardı o dalga geçerdi. Zamanla alıştı sessiz eve. Tek başına yemek yemeğe.Anahtarla eve girmeye... Şimdi bu büyük aşk dediği şeyden geriye sadece masada gördükleri kalmıştı, herşeye rağmen gözü gibi sakladığı anılar...Onlara her baktığında aynı soruyu soruyordu; --“ Büyük bir aşktan geriye neden hep küçük şeyler kalırdı?!” |
John Blanchard banktan ayağa kalktı, askeri üniformasını düzeltti ve ana terminale giden insan kalabalığını inceledi. Yüzünü değil, ama kalbini tanıdığı ve üzerinde gül olan kızı aradı. Ona olan ilgisi 13 ay önce, Florida kütüphanesinde başlamıştı. Raftan aldığı bir kitabin içindeki yazılar değil ama kenarında gördüğü, kursun kalemle yazılmış bir not onu etkilemişti. Yumuşak el yazısı düşünceli bir ruhu ve akilli bir zekayı yansıtıyordu. Kitabin ön yüzünde, ilk sahibinin adini fark etmisti: Miss. Hollis Maynell. Uzun zaman çaba harcayarak adresini bulmuştu. New York'ta yasıyordu. Ona kendini tanıtan bir mektup yazdı ve yazışmayı teklif etti. Bir sonraki gün II. Dünya Savaşına katılmak için denize açılmıştı. Sonraki bir yıl ve bir ay boyunca her ikisi de posta yoluyla birbirlerini daha iyi tanidilar. Her bir mektup, verimli bir tarlaya atilan tohum gibi, kalplerinde bir ask dogurdu. Blanchard bir resim göndermesini rica etti, fakat o göndermeyi reddetti. Eger gerçekten kendisi ile ilgileniyorsa, neye benzediginin önemli olmayacagini düsünmüstü. Avrupa'dan dönme vakti geldiginde, ilk bulusmalarini kararlastirdilar: New York Ana terminali saat: 19:00. "Beni üzerimdeki gülden taniyacaksin." diye yazmisti kiz. Böylece saat 19:00'da kalbini sevdigi fakat yüzünü görmedigi kizi ariyordu. Size Mr. Blanchard 'in agzindan neler oldugunu yaziyorum: Genç bir bayan bana dogru geliyordu. Ince ve uzun boyluydu. Sari saçlari mükemmel kulaklarinin arkasindan dalgalar halinde sirtina uzaniyordu. Gözleri çiçekler gibi maviydi. Dudaklarinin ve çenesinin narin bir sertligi vardi ve soluk yesil elbisesi içersinde canlanan ilkbahar gibiydi. Gül tasimasi gerektigini unutarak ona dogru hamle yaptim. Hareket ettigimde, dudaklarinda küçük kiskirtici bir gülümse belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?" diye mirildandi. Tamamen iradem disinda ona dogru bir adim daha attim ve o zaman Hollis Maynell'i gördüm. Tam olarak kizin arkasinda duruyordu. Kirk yasini geçmis, gri saçlarini yipranmis bir sapka altina saklamis bir kadindi. Sismandi ve kalin bilekli ayaklari alçak topuklu ayakkabilarin içine zor girmisti. Yesil elbiseli kiz hizli bir sekilde uzaklasiyordu. Kendimi ikiye bölünmüs gibi hissettim. Onu takip etme arzum çok güçlüydü ve ayni zamanda ruhu benimle arkadaslik etmis ve destek vermis kadina karsi duydugum özlem de çok derindi. Ve orada duruyordu. Onun soluk, sisman surati kibar ve duyguluydu. Gri gözleri sicak ve pariltiliydi. Tereddüt etmedim. Parmaklarim onu bana tanitan küçük, mavi eski kitabi sikiyordu. Bu ask olamazdi, ama özel bir sey olabilirdi. Belki asktan daha güzel bir sey, mükemmel bir arkadaslik olmaliydi bu. Duydugum hayal kirikliginin sesimi bogmasina ragmen, omuzlarimi kaldirip, onu selamladim ve kitabi uzattim. "Ben Lieutenant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalisiniz. Benimle bulusabildiginize çok sevindim. Sizi yemege davet edebilir miyim?" Kadinin surati toleransli bir gülümse ile genisledi. " Bunun ne oldugunu bilmiyorum, oglum." Diye cevap verdi. "fakat demin yanindan geçen yesil giysili kadin, bu gülü yakama takmam için israr etti. Ve eger beni yemege davet edecek olursan, caddenin karsisindaki büyük restaurantta seni bekliyor olacagini söyledi. Bunun bir çesit test oldugunu da söyledi" Anlamak zor degil ve Miss. Maynell'in zekasina hayranim. Kalbin gerçek degeri çekici olmayana verdigi cevap ile anlasilir. "Bana kimi sevdigini söyle, sana kim oldugunu söyleyecegim." Diyor Houssaye |
SONUMU SONBAHAR’A ULAYAN Seyirsiz yolların seyyahlığına adadım koca bir hiçliği. Bakışlarım bir ölüm harfsizliğine paralel. Yan yana dizilmiş kitap aralarına sıkıştırılmış düşlerim. Sevdayı acıya bulayıp enjekte etmişler hayallerime. Doz aşımı hüzün çalmış hayat kapımın musallaya bakan yüzünü. Sonumu bahar kılan ve sonbaharların ardına beni sebepsizce atan sen, hangi dikiş tutmaz vaatlerin sığınağındasın? Günaşırı gitmeleri mi dolarsın boynuna? Ben hep kalmış saysam da seni… Elimde dolu dolu yaşanamamış bir ömrün kırıntıları, yarım kalmış hikâyelerin tozlu satırları… Çileyle büyüttüğüm siluetlerime vur emri çıkaranlara ne demeli? Dilim sağır, kulağım âmâ mı olmalı ters bir sevdayı düz bir surette anlamak için? Ey diline lisansızlığımı gömdüğüm aşkın vurgun yanları! Telâffuzu meçhul bir söylemdir suskum. Çengelli iğnelerde biriktirdim sayfalar dolusu yazıyı. Geceme aydınlık hükmünde yangınlarımı uladım. Sonumu bahar, sonumu sonbahar eyleyen can! Sonumu sonbahara ulayan!.. Dilsizliğim, elini eteğini çekti vuslat teranelerinden. Saatleri ömrümden götürmüşlüğünü ispat eden sese inat, daha yazmalı diyorum. Gitmeyi becerdiğini zannedip kalana yazmalı… Dudağımda düşlerimden biriken bir şarkı… Hüznüme yeni adlar ekliyorum. Sınırsız bir mevsimden sınırlara yürüyorum. Yaslı masallar devşiriyorum kendi yaslarımı sineye çekmek için. Tüm kötülüklerden sakındığım gözbebeklerimi koyuyorum ortaya. Yüreğimi avuçlarına bırakıyorum. Şimdi gitsen ne fark eder ki? Zaman ilerliyor… Kapımı açtığım o bildik mevsim; güz… Güzden payıma düşen eksik bir yüz… Biz adına kurulabilecek cümleleri tek başıma üstleniyorum. Sen gittiğini mi zannediyorsun? Ben seni yanı başımda hissediyorum. Gitmenin halüsülasyonudur belki benim için. Ya da içime hapsettiğim sayfalar dolusu ümitten oluşan tozpembe bir sanrı… Ne çok düş biriktirmişim ellerimde. Şimdi neye el uzatsam düş bulaştırıyorum. Bir yanı sana vuruyor gölgelerimin. Her yanı sana çarpıyor kalemimin. Dilsiz kalemimle paradokslarımı asıyorum. Acılardan acı beğeniyorum kendime. En beğendiğim acının kısa adı; aşk… Oysa sevda dolu cümlelerden acı ayıklamaktı önüme sunulan. Ahh hayat! Alnıma düştün yine olumsuz mesaileri. Kalbimin ölüme susamışlığı diyorum, adımı yalnızlığa kazıyan sezgiye. Kalbimin ölüme doymayışı… Kaç defa oldu son nefesini vereli ve kaç defa ‘yeniden ölüm’ dedi. Sana, bu yollara yarım düşmek yok yüreğim. Öl öl bitmezsin. Ölmekle tükenmezsin. İlk ölmek kabullenmektir sevdaya adanan son nefesleri… Ölümlerimi senin için biriktirdim. Al! Hisseme bir ölüm bırak sadece. Ölünce geri dönülmezinden… ‘Bir daha’ denilmezinden… Sevdaya susmamdır ölüm yâr. Susup susup, tekrar kanarcasına suskunluğu denememdir. Yâr bu bir komplodur kendime. Kendimi kendimden, kendimi kentimden, kendimi senden ayırt etmek adına… |
Genç suçlu kaçılamaması ile ünlü cezaevine getirilir ve hücreye atılır. Hücre arkadaşı çok yaşlı ve hemen hemen hiç konuşmayan bir mahkumdur. " buradan mutlaka kaçacağım dede " der genç suçlu ancak yaşlıdan hiç yanıt alamaz. Bir zaman sonra da gerçekten bir fırsatını bulup kaçar. 3 gün sonra yakalanır ve perişan halde hücresine geri atılır ; " kaçmak olanaksız dede " der genç ; " meğer burası ada imiş , vahşi dobermanları , 12 aşama dikenli teli ve mayın tarlalarını saymıyorum bile .." " biliyorum .." der yaşlı mahkum. " nereden biliyorsun ??" . " 32 sene evvel bende kaçmaya çalışmış ve senin gibi 3 günde yakalanmıştım " " beni uyarsaydın da boşuna cezamı 2 katına çıkartmasaydım keşke dede " diyerek sitem eder genç mahkum.. "başarısız sonuçlar yayınlanmaz oğlum " der yaşlı adam... |
MAVİ GÖZLER İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, ‘ne güzel gözleri var’ derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, ‘mavi gözlüm’ diye severdi. Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu. Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî. Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, ‘tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi. Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya emin olmak için sordu: - Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur? - Evet, hem de sonsuza kadar. Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, ‘mavi gözlerinin kahverengi olacağı’ hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, ‘ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi. Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu. Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu. Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu. Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca ‘bu derdin sadece bir çaresi var’ dedi. ‘Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak’ dedi. Herkes sevindi. ‘Bundan kolay ne var’ dediler. ‘Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı’ dediler. Ermiş, ‘kolay gibi görünüyor ama o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak’ dedi. Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu. Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu. Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden batan güneşi görebiliyordu. Bir ‘ah’ çekti. ‘Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim’ dedi. Kız annesinin bu sözlerinden o kadar duygulandı ki gözleri dolmuştu. Her an ağlayıp, annesini kurtarabilirdi. Biraz daha zorladı kendisini ve gözlerinden bir damla yaş süzülerek yanaklarından akmaya başladı. Yanaklarından süzülen damlalar annesinin dudaklarına düştüğünde dizinde soğuk bir bedenin varlığını hissetti sonra. Mavi gök yüzünü siyah bir örtü kaplamış, artık gün batmıştı. |
GERÇEKTEN DOĞRUYA, DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU... Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, “acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış...... Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi? VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın. |
Bir liman gibi sana sığınmama yardımcı ol ama yanaştıktan sonra beni limandan atma önceki aşklarımdan anlatmayacağım ama bir şey var uçakta giderken aşağı atlatmak nasıldır bilirsin dimi sevdiğim zaman bulutların üzerine çıkarım ayrılık yaşadığım zamanda bulutların aşağısına dalıveririm bir çırpıda bana buna yaşatmayacağından eminim güzel günlere yelken açalım buradan gidelim cennet köşelere ne kuşlar olsun ne ağaçlar bir sen bir de ben güneş annelik ay bize babalık yapsın dağlar ovalar kucak açsın bu bize yeter... |
EVE DÖNÜŞ Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden birsey rica ediyorum. Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum. -Memnuniyetle, onunla tanismak isteriz,diye cevapladilar.. Ogullari, -Bilmeniz gereken birsey var diye devam etti. -Arkadasim savasta agir yaralandi. Bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasini istiyorum. -Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz. -Hayir. Anne, baba, onun bizimle yasamasini istiyorum. -Oglum, dedi babasi, -Bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onungibi özürlü biri bize korkunç bir yükolur. Bizim kendi hayatimiz var, ve bunun gibi birseyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz. Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir. Oglu o anda telefonu kapatti.Vietnam'da savastiktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.San Francisco'dan ailesini aradi Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ysa uçtular ve Ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler. Onu tanidilar, ve bilmedikleri birsey daha ögrenince dehsete düstüler: Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi. Bu hikayedeki aile de bir çogumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan zevk aldigimiz insanlari sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsizlik veren yada yanlarinda kendimizi rahatsiz hissettigimiz insanlari sevmiyoruz. Bizim kadar saglikli, Güzel yada akilli olmayan insanlarin yanindan uzak durmayi tercih ediyoruz. Neyseki, bize bu sekilde davranmayan biri var. Biz nekadar bozulmus olursak olalim, bizi sonsuz ailesinin yanina çagiran sartsiz sevgiyle seven biri. Bu gece, uyumadan önce, insanlari oldugu gibi kabul edebilmemiz ve bizden farkli olanlara karsi daha anlayisli olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah'a kisa bir dua edelim. Kalbimizde Arkadaslik adinda bir mucize var. Nasil oldugunu veya Nasil basladigini anlamazsiniz. Ama bu özel armagani bilirsiniz ve Arkadasligin Tanri nin en büyük armagani oldugunu anlarsiniz. Gerçekten de arkadaslar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip basarmaniz için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaslariniza onlarla ne kadar ilgilendiginizi gösterin. |
Yaralı Kalp Genç kız feci bir hastalığın pencçesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise hergün hastahane odasında biraz daha solmaktaydı. Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi..Hergün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu..."Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdiki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi...Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bi hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belkide sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki birşeyler eksikti... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlamış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Hergün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yılar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden dahada hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Hergün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün herşeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim... Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye.. Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece... Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü gözyaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülüde unutma olur mu??... Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim... Sevgilin...." |
Kahve Buğusu Gözler Yaban Gülleri . Bezgin kaldırımlarda ilerliyor, bir sevda dervişi yavaş adımlarla. Yakınından geçen, kimi düşük belli göbek firarda, kimi yaka, bağır açık, göğsün yarısı ortada güzeller. Ancak onun gözü sadece gözlerde. Aradığı “kahve buğusu” gözler. Birkaç kez yakalayınca, tekrar tekrar bakıyor eğilerek, o mu, sevdiği mi umuduyla. O da ne? Hiç anlamadan araca kapalı, küskün bir caddeye götürmüş kaldırımlar onu. Genç kızların her biri, yine ayrı güzellikte. Kiminin yanında bekçisi olgun hanımlar. Sevda dervişi yalnız olgunlara bakıyor, o mu, sevdiği mi umuduyla. . Şimdiyse dolaşmakta derviş kör sokakları! Kiminde gelinlik kızlar, kadınlar oturmuşlar kapı önlerinde, nakışlar, danteller ellerinde. Çoğu dalmış mümkünsüz düşlere. Dervişin gözü yine gözlerde. Dua eder var edene; “kaldırsın biri başını, baksın yüzüme” Yine umudu, bulmak kahve buğusunu. . Günyüzü küserken akşama hüzünler sarar yaralı yüreği. Yolu bu kez bir parka düşmüştür anlamadan, bilmeden. Güne “hoşça kal” diyen pembe akşam sefalarına benzetir kendini. O da ne? Az ötede kök kök yaban gülleri! Şaşkınca yanaşır yanlarına. Elleriyle okşar dallarını, yapraklarını, içine çeker doymaya, doyamaya kokusunu. Tıpkı “o” kokuyordur hepsi de. O an Dudaklarından düşer bir sevda şarkısı . ``Sen hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile sever, kıskanırsın...`` . Özlemi dağlarca çöker içine, kahve buğulu çingenenin. Sevgisi yangına dönüşmüş, hayalleri takılı kalmıştır. Hüzünleriyle içine atar, aradığı kahve buğusu gözleri. Sararır içinde saklı düşler. Anlamıştır, kalan ömrü boyunca, yaban güllerini sarıp, okşamaktan başka yoktur çaresi. Günlerce, yıllarca görmez, duymaz, yanından geçen, kendisine acıyan bakışları. Aldırmaz, yağmurun karları üşütmesini, Güneş’in alayla maviye gülümsemesini. . “Kahve buğusu” gözler hayalinde, yaban gülleri kokusu içinde, kendi kurduğu aleminde mutludur şimdi kendi, kendisiyle. . 17.10.2006 ****** Mecnun`la yarışan sevda dervişi Kahve gözlüsünü bulmaktır işi Dalsa da içine onlarca kişi Yüreğini tarar yaban gülleri . Bakışı dağların üstünden aşar Sessizlik sesinde geceyle coşar Gerçeklerde yiter, düşlerde koşar Gizemiyle sarar yaban gülleri . Sanki bir çingene özgürlük saçan Kendi gökyüzünde sevgiyle açan Güneşin göğsünde sarıya kaçan Renklerini sorar yaban gülleri . 'Hoşça kal' diyorken akşamsefası Dervişe güç verir onun vefası Özlemi büyütür bitmez cefası Toprağını arar yaban gülleri |
Nazım Hikmet’in Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir. Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır. Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz. Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesíni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur. Mutluluk. Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz... Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez... Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz. Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir. Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı? Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce. Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz. Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz... Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 – 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur. İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz... Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir. Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar. “Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir” derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler. Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir. Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. “Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur’’ diyor bir düşünür. Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister. Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar. Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola... |
http://www.antoloji.com/siir/media/69/www_antoloji_com_494169_409.JPG MAVİ VE KIRMIZI O dünyaya geldiğinde maviydi.. berrak duru mavi...annesi mavi mavi gülümserdi..o kırmızı kırmızı ağlarken.. annesi mavi mavi öper, okşar, üzülür, susturmaya çalışırdı...beş altı yaşlarında siyah kıvırcık saçlı.. elma yanaklı..zeytin gözlü.. muzur bakışlı..yaramaz bir maviydi o...hatırladığı yaramazlıkları ile annesini hep çok sinirlendirmesiydi...hatırladığı karlı dağlar..buz gibi akan berrak dereler..elma ağaçları...akşam üstü ineklerin dağlardan inişini seyretmek..heyecanla aşşağıya zeynep ninesinin yanına koşup ineği sağmasına yardım etmek.. bunu eline yüzüne bulaştırıp azar işitmek...hatırladığı..mavi ve kırmızı kuşunun bir sabah uyandığında ölmüş olduğunu görmek.. feryat figan ağlayıp ona cenaze merasimi düzenlemek..hatırladığı dut ağaçlarının en tepesinde gezmek ve aşşağı düşer korkusuyla annesinden bir temiz dayak yemek ve ceza olarak köyün ana okuluna götürülmesi...her defasında ana okulundan kaçış ve yılmadan tekrar,tekrar ana okuluna götüren babası... tüm sevecen tavırları ile okulda tutmaya çalışan öğretmenlerini atlatıp yine o dut ağacının tepesinde bulması kendini....tekrarlanan bu inatçılığı yüzünden her defasında annesinden yediği terlikler....hatırladığı akşam karlı dağların ay ışığında oluşturduğu tablo.. gök yüzündeki yıldız kümesi,saman yolu ve her defasında en iri en parlak yıldızın kendisi olduğunu sevinçle söylemesi... yüzünü okşayan buz gibi hava eşliğinde kulağındaki büyüleyici puhu kuşunun sesi...hatırladığı iki ay tatilini geçirdiği yayladan ağlıyarak ayrılması her defasında...hatırladığı artık onbeş yaşında siyah beline kadar uzanan kıvırcık saçları.. zeytin gözleri.. beyaz teninde o çocuksu duran kırmızı yanakları...pembe ve maviyi sevişi..okulda ders dinlemeyip yırttığı defter sayfalarına sürekli resim yapması..ana okulundan gelen ve hastalık boyutunda olan resim yapma tutkusu zaman zaman hocalarıyla takışmasına...annesinin okula çağrılmasına ve azar işitmesine neden olması...ama yılmadan bu tutkusunu devam ettirmesi...hatırladığı folklör, tiyatro, şiir gibi bilimum bütün aktivitelerin içinde olması...genç bir kızdı o,ama çocukluktan kalan yaramazlığı hiç bitmedi...annesi bir taraftan onu hayata hazırlamaya çalışıyordu..'ev işlerini öğrenmelisin.. yemek pişirmeyi öğrenmelisin.. yarın evleneceksin.. anne olacaksın'....sın sınlar hiç bitmedi...mecburen bunları birazda olsun öğrendi... annesi pek hoşnut olmasada....hatırladığı annesinin sabah kahvaltısında kızarttığı ekmeğin kokusunun, onu uykudan uyandıran en cazip koku olduğuydu...en zevk aldığı ailecek yapılan sabah kahvaltıları ve kız kardeşiyle kahvaltı sofrasında süren sohbetleri ve gülmeleriydi...hatırladığı evlenmeyi düşünmemesiydi...,çok sinir olurdu kendi için gelen davetsiz misafirlere..anne,baba ve oğlundan oluşan veya aile efradıyla gelen ve kendini izleyen küçük topluluklara...,annesinin tüm ısrarları sonucu kahveyi zora ki götürürdü...hatırladığı ' evlenmiyeceğim 'diye diretmesiydi...okudu işe girdi ve çalışma hayatına başladı... halen direniyordu 'evlenmiyeceğim' diye.....hatırladığı direneyim derken iş yerinde,köşe bucak kaçtığı ve uzak durduğu birine aşık olduğuydu...bunun adı aşk mıydı..sevgi miydi ondan bile emin değildi...rengi maviydi, yüreği maviydi genç kızın...o insanın ise rengi gökkuşağıydı...yağmurdan sonra açan ve kaybolan...mavi görünüyordu biraz... aslında farkındaydı genç kız ama' yaşanmışlıklar insanı bıktırır' diye düşünüyordu... oysa bilmiyordu ki bazı insanlar neyse o dur ve asla değişmezler...hatırladığı aynada beyaz gelinlikler içinde kendine uzun uzun bakmasıydı..fotoğraflar çekilmesiydi..salona heyecanlı giriş..insanların' aaaa peri kızı gibi olmuşsun' iltifatları.....ve.. ve.....şimdi hatırladığı, o insanın renginin aslında kendi rengi ile hiç örtüşmediği...mavi ve kırmızı dan çok uzak bir renk olduğu...hatırladığı incinmişliği,kırılmışlığı,acılarının rengini bir müddet soldurduğuydu...ve bir gün kendine geldiğinde.. oturup uzun uzun hayatını yeniden gözden geçirmesiydi...yeniden havayı solumaktı derin derin...gece gökyüzüne bakıp parlayan yıldızlardan birinin kendisi olduğunu farketmesiydi.. yaşamının değerli olduğunu anlamasıydı..tekrar dönüp bir sabah yüzünü güneşe..yüreğin de taşıdığı maviyi ve kırmızıyı canlandırmasıydı...ve içinde ki o şirin yaramaz çocuğun hayata cıvıl cıvıl bakmasını sağlamaktı...mavi ve kırmızı...ölene kadar rengini bozmadan mavi ve kırmızı yaşamaktı düşüncesi...mavi ve kırmızı... |
“gittin... gelmiş miydin aslında bilmiyorum. ve bu soru ateş bedenim kuru bir dal parçası olsa yakıp kül etse de beni cevapsız kalacak belli ki... gelmeyenler gidemez deseler de gidiyorsun işte... en çok söylenmemiş sözler yorar insanı ve yorulduğum bir anda yazıyorum bütün bunları...” hayat yorgunu meczup suskunluklarını kustu boş bir kâğıda... boş bir hayata… “söylenmemişlerin yazılmamış olarak da anılmasını istemediğimdendir suskunluklarımı konuşmamın sebebi... bilmeni istememden kaynaklanan söz bütünüdür bu mektubun şekli... hiç benim olmayan adını adımla kapladım boş duvarlarımda. boş kâğıtlara gelmeyişlerini ağladım. gelmeden gittiğini varsayıp her gece dualardaydım. terk edemesem de, ayrılığı tattım seni içimden her terk edişimde. gelmelere yasak istasyonumda gönlümde ağırladım seni ve sen gelmeden bırakıp gidiyorum şimdi her şeyi. yolculuğumda ebedi bir ayrılık gözükse de gidişim ebedi bir vuslata. ama hala bekliyorum sonsuzluk kapısının eşiğinde gidişimi. aslında daha gelmemişti gitme vakti ama...”bir anda kalemi kırıldı sanki... sözler kırıldı... vazgeçişlerinin toplamında gördü sonra kendini kendinden alıkoyduğunu... umudun son hamlesi pişmanlık vurdu gözlerini ama her şey için geç diye geçirdi sözlerini düşüncelerin çıkmazından... söz biter bazen, söylenecek hiçbir söz “söz” olmaz olur. ve son çare susulur. bu yüzden olmalı susmakta buldu içindeki çığlığın dinginliğini. sustuğu yerden kanadı ve kanadığı yerden tekrar yazmaya başladı meczup… “intiharlarımda seni astım yağlı urganı birçok kez boynuma takıp çıkardığım gecelerimde… ama olmadı her sabah sen yüreğimden sağ çıkmıştın ve ben ölmüştüm her seherde…” binlerce gecenin tüm sancılarını, pişmanlıklarını ve yalnızlığını zamansızlıkla sarmalayıp ömrünün bir deminde yaşadı. sonbaharın hüznü gözlerinde, burukluğuysa yüreğinde yer edindi kendine şuan… hayallerini sırtlanmış olan gözyaşları öptü yanaklarını ve yüreğindeki hicran gölüne döküldü her biri. hiç gidemediği masal mavisi adasının çaresizce karaya vurmuş olduğunu göğsüne saplanan hüzün fark ettirdi. evet, hicran gölünde yok oluşunu an be an yaşadı… “bitti” diyebildi… en azından öyle sandı. susulacak sözler yine geldiler ve sustular peşi sıra… konuşacak hiçbir kelime kalmadığından sesiz kaldı gönlündeki cinayet. düşlerindeki çok renkli orkestra şefini kaybetti, sessiz kaldı düşler… son anın habercisiydi son sözler: “gelirsin diye beklediğim bir seher gelmedin yine. o halde sen gelmeden gidiyorum. beklemeye takatim kalmadı daha fazla…” suskunlukları isyan ipinden bozma ceplerinden dökülmeye başladı. son kelime çığlık gibi düştü son mısraya… “elveda” gelmeler ayrılıklarda son buluyor, ses verenler seslendiklerini yitiriyor ve bir oyun bir gerçekle bozuluyor diye düşündü… pişmanlık sardı bedenini. başka bir düşünce beyin kemiren böcekten farksızdı. “bu acıyla yaşamak mı zor yoksa bir anlık ıstırapla ölmek mi?” cevabını veremedi bile. ölümcül bir ayrılık kokan “son mektubum” dediği kâğıda son kez baktı ve düşünmeden yırttı… gözleri alabildiğince uzaklara takıldı ve baktığı yerlerde bıraktı ferini. beklenmedik bir kıvılcım peyda oldu gözlerinde neden sonra. şişenin dibinde kalan birkaç hapı da düşünmeden yuttu. usanmışlık ellerine de hakimdi anlaşılan. bardaktaki suya gitmediler bile… yuttu… hapları, kendine verdiği sözleri, düşleri… biraz duraksadıktan sonra bembeyaz bir kâğıda tekrar ağlayan kalem bu sessiz duruşun içinde cılız bir ses oldu. göz kapakları hayata yorgun düşerken kalemin bıraktığı iki satırdan ibaretti sadece: “gelmeden gittin… bende gidiyorum öyleyse… elveda” |
Bembeyaz katman katman bulutlar ortak olup üfürdüler nefreti. Salıncaktaki çocuk duydu tüm sessizliğe karışan uğultuyu. Saçları rüzgarında savruldu salıncağın. Minicik ayaklarını yere değdirmeye çalıştı ve başardı. Durdu ve tüm beyazlığıyla havada duran bulutlara baktı. Hareketsiz ona bakıyorlardı. Elini havaya kaldırdı. Parmaklarının uzandığı her bulut irkilerek kaçtı geriye. Çocuk parmaklarını nereye uzatsa kaçışıyordu pamukçuklar. Güldü. Tebessümü tüm suratını aydınlattı çocuğun. Salıncaktan atladı aşağıya. Toprak zemine iki ayağını da sağlam basıyordu artık. Başı yukarıya dönük iki eliyle uzanıyordu göğe. Ardında salıncak ağlıyordu içten içe, terk edilişine. Çocuk kollarını iki yanına açtı ve kucaklarcasına uzandı göğe. Bulutlar toparlandı iki kol arasında kalan alana. Sonra birden çocuğa uzanıp; -“Yapma!” dediler. Çocuk irkilerek durdu. Kollarını indirdi. Bulutlar yine gevşediler gökte. Ve devam ettiler konuşmaya; -“Eğer sıkıştırırsan bizi yok oluruz. Eğlence istersen seni eğlendiririz her zaman ama yok etme bizi.” Çocuk başını önüne eğdi. Toprağa bir damla yaş düştü. Bulut onun ağladığını fark etti. Ve gizliden gizliye toprağa seslendi. Yardımını istemek için. Bu ufacık kalbi kırmanın üzüntüsüyle. Birden toprak hareketlenip dile geldi, çocuğun ayakları altında. -“Neden ağlıyor bakalım bu ufaklık?” Çocuk yine ürktü. Ama bu babacan tavır dostane biri olduğu izlenimini yarattı onda. Toparlak parmakları göğü işaret etti. Bulut yine ürkerek yarık açtı, parmağın işaret ettiği noktada. Toprak söylendi buluta; -“Ağlatmışsın bu ufaklığı sorgusuzca. Ama bilirim ki bu ufaklık pek bir yaramaz gözükür gözüme. De bakalım ne etin bulut kardeşime?” Çocuk ses çıkarmaz ama başı hala toprağa dönüktür. Bakışlarıysa boşluğa. -“Pekala ufaklık bana dikkatlice kulak ver bakalım. Biz sizin için buradayız. Sizin zevk-u sefanız, besininiz, yatırımlarınız, sağlığınız vb. gibi daha niceleri için varız biz. Sen toprak anadan kendine ne türlü oyunlar çıkarabilirsin bilir misin? Mesela sadece benden kaleler inşa edebilir, askerlerini komuta edersin buradan” Bulut söze girdi hemen; -“Mesela ben senin için ne şekli istersen o olurum. Bazen bir koyun, bir at, bir araba olurken kimi zaman araba bile olurum içinde diyar diyar dolaşacağın.” Çocuk şimdi göğe bakıyordu. Biraz sonra kafasını önüne eğip yumuk yumuk elleriyle gözyaşlarını siliyordu. Toprak yine dillendi; -“hadi bakalım çök yere bir kale inşa edelim beraber.” Çocuk gülümsedi. Minicik poposu yere konuşlanırken toprak ona malzemeleri temin ediyordu sonra uyardı; -“Hey şu yukarıdaki bir otomobil değil mi?” Gözlerine inanamıyordu ufaklık bu pamuktan yapılmış bir arabaydı adeta gök yüzünde uçuyordu. Ayaklandı ve uzandı arabaya. Yere yaklaştı araba ve kapısını açtı çocuğa. Ürkek buluta yerleşen çocuk hevesle gitmeyi bekledi. Bulut toprağa teşekkür edip havalandı göğe. Uzaklara. Tahtını altından yapan adamın ülkesine. Çocukların mutlu olduğu bir krallığa. Cennete… |
ESKİ MODEL HATIRALAR Eskiden köylere yolcu taşıyan 63 model minibüsler vardı. Kimi kırmızı, sarı ya da beyaz renkli soluk boyalı, eski püskü arabalardı. Onları yarı belden itibaren rengârenk bir kuşak gibi saran damalı oluşları beni en çok cezbeden taraflarıydı. Onları; beni köyüme ulaştıran bir rüzgâr gibi görüyordum. 6–7 yaşlarımdaydım. Okula yeni başladığım yıllardı. Hafta sonları köye gider, Pazartesi sabahı erkenden dönerdik. Hafta sonu dediysem öyle Cuma gününden değil, babam esnaf olduğundan memurlar gibi tatili cumadan başlamazdı. Cumartesi günü o da benim gibi iple çekerdi yolculuk akşamını. Dükkânı kapattığı gibi bir solukta durağa varıp ön camındaki tabelaya “Derecik” yazan minübüste alırdık yerimizi. Eğer yol boyunca inen olmazsa, ben hep ayakta ya da babamın dizine oturarak giderdim. Ayakta gittiğim zamanlar yol boyunca yanan ışıkları, ya da sabahları dönerken alçalıp yükselen telleri bile göremezdim. Kadınlar genellikle arka koltuklarda otururdu. Araba tutmasına karşı ellerinde naylon torbalar bulunurdu Daha asfalt yoldan köye ayrılan sapağa varmadan arabanın içinde bir hışırtı duymaya başlardım. Naylon torbaların ağzı açılır hazır vaziyette ellerde tutulurdu. Arabamız taşlı toprak yolda ağır aksak ilerleyip birkaç viraj döndüğümüzde arka koltuktakilerin midesi bulanır başı dönerdi. Sonra da naylon poşetlerden arabanın içine bir koku yayılırdı. Torbalar usulca ve sıkıca bağlanıp minibüsün penceresinden fırlatılırdı. Bazan virajları dönerken bazanda bir rampayı çıkarken araba yavaşlar duracak gibi olur ve birden motordan gelen bir bağırtıyla ağır aksak devam etmeye çalışırdık. Köye çalışan minibüsler yeni olmadığından böyle durumlarda arabamızın bozulduğunu sanıp yolda kalacağız diye ödüm kopardı. Bir keresinde yolda kalmıştık bile . Köye giden yolun ikinci rampasında yine duraksayıp hareket etmeye çalışırken minibüsümüzün önünden dumanlar çıkmaya başlamıştı. Şoförümüz yolculardan bir kaçını indirip tekrar hareket etmeye başladı. Rampanın bitimindeki düzlükte muavin, arabanın altına taş koyup bagajdan kaptığı boş bidonu yamaçtaki evden su doldurup getirdi. Şoför arabanın ön kapağını açıp suyu, dar yassı ve köyde arı kovanımızın peteklerine benzettiğim siyah demir kutunun içine boşalttı. Yolcuların meraklı soruları arasında arabaya tekrar doluşup hareket ederken muavin motorun hararet yaptığını söylemişti. Şöför söylene söylene yolların bozuk olduğundan, yolcuların yolda kalmamak için arabayı tıka basa doldurduğundan kızgın kızgın sitem ederken, benim gözüm elindeki direksiyonu nasıl çevirdiğini pedallara hangi durumda nezaman basacağını gözlüyordu. Arabanın içinde ayakta olduğumdan bunları rahatca gözetleyebiliyordum. Onun için koltukta oturmaktan çok, ayakta ya da babamın dizine yaslanarak gitmek daha gizemli gelirdi bana. Arabanın tavanında boynum iki büklüm, sigara dumanı arasında şoförün her hareketini pür dikkat izlerken, bazen kasketli bazen aksakallı adamların kaçak tütünden sardığı sigarayı kaç fırtta bitirdiğini bile sayardım. Sigara bitince izmariti, önündeki koltuğun yırtık muşambasının arkasındaki küllükte söndürmeye çalışır sonrada kapağını kapatırken aralı küllüğün arasından süzülen sigara dumanı 1–2 viraj alarak yükselir, burnumun dibinden nazlı bir şekilde kavis yaparak şoförün yanındaki camdan esen rüzgarın ahenkine kapılarak arabanın içinden yok olup giderdi. Sigara dumanı meraklı bakışlarımın arasında beni rahatsız ederek camdan uçup giderken, koltuk altlarına hıncahınç sıkıştırılan örme seleler, gümüş renginde kalaylı bakraçlar ayaklarıma basacak yer bırakmazdı. Böyle durumlarda kendimce sinirlenir kızardım. Bazen de rengârenk desenli yamalı bohçaların içinde ne olduğunu yoklar sonrada ayak uclarımla üzerine basar ezerdim. Böylece koltukta oturmamanın intikamını almış olduğumu sanırdım. Bir keresinde minibüs viraja süratle girdiğinden, sebze bohçasıyla yanyana duran yoğurt bakracı ve yumurta sepeti devrilip arabanın içine yayılmıştı. Nar gibi kızarmış olan yüzümden terler boncuk boncuk akmıştı. Kendimi suçlu hissetmiştim. Sonraları damalı minübüslerde babamın dizlerine yaslanarak köye giderken, bohçaların arasında ayaklarıma itinayla yer aradığımı hatırlıyorum. Bu olay hala her minibüse binişimde aklıma gelir ve yüzümde tatlı bir tebessüm belirip ayaklarımın kanatlandığını hissederim. İyi bir insanın yaşamının en iyi bölümü göstermiş olduğu nezaket davranışlarıdır. Duygularımızla olmasa bile davranışlarımızla saygı göstermemiz her zaman mümkündür. |
Bir zamanlar bir tepenin üzerinde villada bir oğlan çocuğu yaşarmış. İyi de yaşamış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş. Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış. Bir gün Tanrıya: “Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum, uzun uzun düşünüp.” Demiş. “Neler”demiş Tanrı... “Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapıda iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde....Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen.” “Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim.. büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü milli santrfor olsun.” “Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım. Dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım yollarda...” “Ne güzel bir hayal bu”demiş Tanrı... “Mutlu olmanı dilerim.” Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtın bir şirket kurmuş. Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söylemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. İşi dolayısıyla, kent dışında bir villada değil, kentte bir apartman teras katında oturmak zorunda kalmış ama evinin deniz manzarası gene harika imiş. İki St. Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama evinde harika bir Ankara kedisi varmış. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama öyle kırmızı bir Ferrari’si olmamış. Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş... “Ben” demiş. “Hiç mutlu değilim.” “Neden”demiş arkadaşı. “Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar çalamıyor.” “Karın çok güzel”demiş arkadaşı...”Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik.” “Adam dinlememiş bile onu.... Bir gün karısına “Hiç mutlu değilim” diye dökmüş içini. “Neden” demiş karısı. “Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47.katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard’in yaşayacağım bir bahçem olsun isterdim, hani nerede...” “Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz” demiş karısı....”Oturduğumuz yerden okyanusu görüyor, gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kendimizi okşuyor, güzel kuşların resimleri yapıyoruz. Üç de harika çocuğumuz var...” Adam dinlemiyormuş bile.... Ruh doktoruna koşmuş bir gün.... “Ben mutlu” değilim diye... “Niye “demiş doktor... “Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi..” “Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor..” demiş doktor. Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 Dolar vizite yazıp yollamış. Bir gün muhasebecisine “Ben çok mutsuzum”demiş.. “Neden demiş muhasebecisi. “Ben kırmızı Ferrari’m olsun isterdim hep. Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığında sorunum var.” “İyi giyiniyor, iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa’yı Amerika’yı gezdin.”demiş muhasebeci. Ama adam onu dinlemiyormuş bile. Muhasebeci adama 100 Dolar danışman ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü... Adam, rahibe “çok mutsuzum” demiş. “Neden” demiş rahip. “Üç oğlum olsun isterdim. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.” “Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var”demiş rahip. “Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası..” Ama adam dinlemiyormuş bile. Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücudunda teller, hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibini yatağının başına toplanmışlar. Onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ile muhasebecisi imiş. Bir gece adam odasında Tanrı ile yalnız kaldığında “Tanrım”demiş. “Hatırlar mısın çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım.” “Hatırladım”demiş Tanrı.. “Güzel bir hayaldi” “Peki niye onların hiçbirini vermedin bana” demiş adam.. “Verebilirdim” demiş Tanrı...”Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim.” “Bak neler verdim sana. Bir güzel sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu” “Evet”demiş adam...”Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım..” “Bende senin, benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım.” Demiş Tanrı. “Sen ne istedin ki?” demiş adam hayretle. Tanrı’nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemiş hayatında. “Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim.”demiş Tanrı. Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş .sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine “Keşke bunu hayal etseydim.” Dediği bir hayal.. Bu sefer ki hayalinde zaten sahip olduğu şeyler varmış hep. Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47. Kattaki dairesinde mutlu yaşamış. Kızlarının şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün... geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar gülümsermiş... sınır tanımadan büyük düşünmek... hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilmek... Tanrı’nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı.... Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı. |
Ağır adımlarla yaklaştı, başını kaldırıp gözlerine bakamadı. Kadının gözleri de yerdeydi... “Her şey daha güzel olabilirdi belki, hoşça kal...” diyebildi. Ve salonu terk edip dışarıya fırladı. Gözleri dolmuştu. Nasıl da bitivermişti bir anda her şey. Aşk biter miydi? Bitmeli miydi? Masaya vurulan bir tokmağın sesiyle bitivermişti işte... Oysa, birbirlerini severek evlenmişlerdi. Okul yıllarına dayanıyordu sevgileri. Çılgınca bir sevgiydi bu. Her an birlikteydiler. Ders aralarında, yemek saatlerinde, hafta sonlarında... Ah! Bir de aynı sınıfta olabilselerdi ve geceler olmasaydı... Tek korkuları ayrılıktı. Bunu hiç konuşmak istememişler, hiç konuşmamışlardı. Bu sevgiyi aileleri de olumlu karşılamış, birbirlerini delicesine seven bu iki yüreği birleştirivermişlerdi... Gönüllerinden ne geçerse kolayca sahip oluyorlardı. Sanki sihirli bir değnek onlara yardım ediyor, işlerini kolaylaştırıveriyordu. Evliliklerinin ikinci yılında bir oğulları olmuştu. Sonra kendi işini kurdu. Bu ilk ayrılıklarıydı aslında. Eşini vergi dairesinde bırakmıştı ama olsun, bunlar tatlı ayrılıklardı. Böyle daha iyi para kazanacaklardı. Çok fazla olmasa da iyi para kazanıyordu. Bir ev ve bir arabaları olmuştu, bu on yedi yıl içinde. Evlerinde hiç bir eksikleri yoktu. Yaz tatillerinde kaldıkları otellerin yıldızları da oldukça boldu. Geçen yıllarla birlikte oğlan büyümüş, sorunlar da artmaya başlamıştı. İşini eve taşımıyordu ama dosyalar artık onu boğmaya başlamıştı. Oğlanın okulu, arkadaşları... O bambaşka bir sorundu. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden bilemiyordu. Oğlu iyi bir insan, hayırlı bir evlat olsun istiyordu ama çevrede onu yoldan çıkaracak o kadar çok şey vardı ki... Yıllar ilerledikçe çatışmalar da başlamıştı. Bir şeylerin gerisinde mi kalmıştı? Çağ yavaş yavaş değişiyor muydu yoksa; içindeki sevgi mi onu bu duruma getirmişti, bilemiyordu. Kuşak çatışması dedikleri bu muydu?.. Artık gece uykusu da kaçmaya başlamıştı. Oğluna yaklaşımları konusunda eşiyle anlaşamıyorlardı. Oğlan bir yandan, eşi diğer yandan onu suçluyordu. Ne yapmalıydı? Aldığı psikoloji kitaplarını da okuyamamıştı. Okuyamıyordu... Uykusu iyice kaçmıştı artık. Psikolog olacak o zat ta “rahat bırak” demişti. Nasıl rahat bırakabilirdi ki... Biricik oğlunu... Gül kokulu kelimeler unutulmuş, yüzlerdeki gülümseme, gözlerdeki parıltı yavaş yavaş yok olup gitmişti. Ev daraldıkça daralmış, on altı yılın sonunda, geceleri yalnız dışarıya çıkmaya başlamıştı. Bir akşam arkadaşları ile şehrin ana caddelerinde geziniyorlardı. Karşılarına son yıllarda mantar gibi biten internet kafelerden biri çıkmıştı. “Haydi gelin chat yapalım” dedi bir arkadaşı. Yabancı değildi buna ama ilgisini çekmemişti hiç. Bilgisayarı ilk aldıklarında birkaç defa denemiş, katılanların yersiz ve densiz konuşmalarından sıkılıp bir daha ilgilenmemişti. İstemeyerek de olsa girdiler kafeye. Bir yandan çaylarını yudumlarken diğer yandan arkadaşını izlemeye başladı. Arkadaşı bu işten büyük zevk alıyordu. Ne vardı bunda bu kadar zevk alacak, bir türlü anlam veremedi. Yirmi yaşında bir genç kız olarak tanıtmıştı kendini. Karşısındaki her kes de ona aşk ilan ediyordu işte. Neler yoktu ki içlerinde... Delikanlılar, genç kızlar, eşcinseller... Ama kültürlü kişilere(!) de rastlanıyordu hani. Özellikle de şiirler yazılıyordu. Evliliği şiiri de alıp götürmüştü ondan. Oysa güzel şiirleri vardı. Şiirden anlardı. Gece boyu, ezberinde kalan şiirleri anımsadı, sessizce okudu karanlığa. Önce aşk şiirlerini okudu, sonra ayrılık. Bilinçaltından sökülüp gelen şiirler anılarını depreştirdi. Yatak odasına girdi sessizce, uyuyan eşini izledi. İçi ısınıverdi birden. Yanına sokulup sarılmak istedi. Kulağına en sevdiği aşk şiirlerini fısıldayıp sabaha kadar sevişmek... “Ne işin var burada?” diye kulaklarını tırmalayan bir sesle kendine geldi. Ne şiir kaldı, ne sevda. Hepsi bir anda uçup gitti. Bir paket sigara alıp çıktı odadan. Şiiri, aşkı, sevgiyi ve eşini geceye bıraktı, kendisine bir duman kaldı. Ertesi akşam yalnız başına gitti internet kafeye. Kendisine bir nick buldu. Yedi yaş gençleştirdi kendini. Cinsiyetini değiştirmedi. Şiirler yazdı, konuşmalar yaptı. Sevenleri de oldu, adam sen de diyenler de... Bazılarını da o gönderdi. Artık yeni bir pencere açılmıştı hayatında. Evden daha erken çıkıyor, hemen bilgisayarın karşında yerini alıyordu. Yeni dostlar bulmuştu. Her akşam doyumsuz sohbetler yapıyordu. Oğlan uzaktaydı. Evdeki her şeyini eşine bırakmıştı. O da oyalanacak bir şeyler bulurdu herhalde. Umurunda değildi. Bir gece yeni bir kişi daha katıldı. “Merhaba Yalnız İnsan”, şiirlerini benimle paylaşmak ister misin” sorusunu “elbette” diyerek yanıtladı. Bir de şiir ekledi: “Gül soldu, Papatyalar açmıyor, Toprak kurudu.” Gelen yanıt ilginçti... “Toprağı sularım, Papatyalar açar, Gül tomurcuk verir. Yeniden başlamak, Hiç de korkulacak şey değil...” Bir tek şiir nasıl da etkilemişti onu. Romantizmi severdi. Eşinin alıp götüremediği tek şey bu olmalı diye düşündü. Nerden gelmişti şimdi aklına..? Yeni şiirler yazdı, yeni şiirler aldı. Yeni bir odaya geçtiler, burada sadece ikisi vardı. İlerleyen geceyle birlikte ertesi gün tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Gece boyunca yeni arkadaşını düşündü. Nick: Özlem, yaş: 29 Şiiri seviyordu. Sevecendi. Dosttu... Aynı şehirde yaşıyorlardı. Hakkındaki tüm bilgiler bunlardı. Akşamlara bir yenisi eklendi, şiirlere yeni şiirler. Artık her akşam birliktelerdi. Gecenin geç saatlerine kadar doyumsuz sohbetler yapıyorlardı. Eve dönmek ölüm olsa da “yarın”ın heyecanı yetiyordu. Bir gece şarkı söylemeye karar verdiler. Ve bu sanal ortamdan, gerçek boyuta geçmeye. İkisi de evliydi ama mutlu olmamışlardı. Yanlış evlilikler yapmışlardı. İlk ayrılan onlar olmayacaktı ki... Belki de birbirleri için yaratılmışlardı. Mutluluk neden onların olmasındı? Onlarca kişi internet aracılığıyla tanışıp evlenmişti. Zincire bir halka daha eklemenin kime, ne zararı vardı? Neler giyeceklerini tasarladılar, nerede, nasıl, ne zaman buluşacaklarını... Birbirlerini nasıl tanıyacaklarını konuştular gece boyu. İkisi de heyecanlı, ikisi de sabırsızdı. Yarım saat önce geldi buluşma yerine. Girişe yakın bir masaya oturdu. Sigarasını yaktı, birkaç nefes çekip kül tablasına koydu. Sigara paketini masaya koydu, yanında tomurcuk bir gül vardı. Garsonun getirdiği çayın şekerlerinden bir tanesini kullandı. Çay kaşığı bardağın içinde döndürüp duruyor, bacakları farkında olmadan tir tir titriyordu. Saatine baktı, saat tam üçü gösteriyordu. Bir an kalbi duracak zannetti. İşte günlerdir konuştuğu, şiirler yazdığı, hatta sevdiği sanal arkadaşı on, on beş metre ilerde geliyordu. Evet, evet oydu. Tüm işaretler tamamdı. Yavaşça ayağa kalktı. Gülümsedi. Kadın olduğu yerde kalakaldı. Gözlüklerini çıkarıp baktı. Gelen eşinden başkası değildi. Saç şeklini değiştirmiş, üstelik boyatmıştı. Hiçbir şey konuşamadılar. Kadının gözleri doldu. Ağlayarak, hızla uzaklaştı. On yedi yıllık evlilikten geriye kalan, sadece aşk sayfalarında hüzünlerdi... Belki o da değildi. Hakimin masaya vurduğu tokmak sesleri duyuluyordu. Tokmak sesleri... |
Merhaba.. :) Bir yazı yazmıştım çook önceden.. Sizlerle paylaşmak adına o yazı burda şimdi.. Yazımı okur musunuz?:) HERŞEYİN SORUMLUSU BİZ DEĞİL MİYİZ..?? Herşey ,tüm problemler kaderde mi yazılıdır yoksa kader yaşarken mi yazılır..? Sevgi..En çok problemi yaşatan duygu değil midir..? Peki sevgi üzerine acı çekerken neden kadere ah çekeriz..? Belkide problemler kader dediğimiz şey nedeni ile çoğalır...Her seferinde yeni bir problemle karşılaşır,kader der erteler sonrada üzülürüz..Kaderi bahane eder acı çekeriz.. İşte o acıyı çekende çektirende insanoğludur..Tüm problemler kader denilip,geçilerek ertelenmiştir..Doğru olan gerçek sevgiyi yaşayabilmek ve bunun içinde mücadele etmektir..Peki böyleyse neden gerçek sevgiyi arayan insanoğlu acı çekmektedir?Belkide tüm sorun bizdedir..Hayatı doğru yönlendirememizdedir.. Herşeye rağmen bildiğim tek birşey var..Hayat bizim elimizde..Her sorunun sorumlusu yine insanoğlu.. Kader değil..Belkide hep elimizde olan şeydir kader..Hiç çözemediğimiz ama aslında yolunu bilmeyerekte olsa çizdiğimiz o suçsuz ama insana göre çook suçlu olan şeydir.. Hiç unutmayın şunu..Gözünüzden yaş geliyorsa bunun sorumlusu sadece sizsiniz..İstediğiniz kadar suçlayın diğerlerini..Hayatı siz böyle şekillendirdiniz..Tüm bunları yazarken yanlış anlaşılmak istemem..Tabii ki birşeyler biz dünyaya gelmeden önce belirlenir..Ama hayat kavramının içinde herşeyi yönlendiren insandır.. Eğer gerçekten istiyorsanız mücadele edin..Kolay değildir mutluluk..Çabalayın,yılmayın..En uçurumdaki anda bile özünüze sığının..Allah inancı ile yaşayın..Ama unutmayın hayat avuçlarınızda..!!! Kalın sağlıcakla efendim..Umarım mutlu olursunuz..ve .. hayatı yönlendirmeyi onu avuçlarınıza alıp şekil vermeyi öğrenirsiniz.. Unutmayın;YaŞaYaN sİzSiNiz Ve ÖyLe KaLaCaKSıNıZ.. Bu arada!Teşekkür ederim..Yazımı okudunuz..Bıkmadan,sonuna dek..Sabırla.:) |
Çıkma Teklifi Merhaba Hatçe Hanım, Bendeniz bugün davarı yaylaya götürürken çeşmeye indiğinizi gördüm; elinizde güğüm pek dalgındınız... Suyun dolmasını beklerken bir ara türkü tutturdunuz; çok efkarlı söylediniz... Sonra oyalı yazmanızın kenarı ile nemlenen badem gözlerinizi sildiniz; bu sefer de pek mahsundunuz... Efendim siz beni tanır mısınız? Kimse tanımaz aslında; sizin de tanımamanızı yadırgamam... Benim için köyün delisi dense de aslında aklım pek yerindedir; deli denmesinin tek sebebi davarla yayla da konuştuğuma denk gelmiş bir kaç velet, sonra da köye yayılmış. Gelsin koca bir günü afedersiniz inekle geçirsinlerde göreyim ben onları.. Köy de ufak olunca hemen yayılmış işte. Yok şikayeti etmiyorum; hatta bu sayede pek kimse de ilişmiyor bana. Tek sıkıntım bazen iki laf edecek insan bulamayışım etrafımda, ben de yine büyükbaşlarla konuşuyorum... Belki hatırladınız? Sizinle bir kez karşılaşmıştık da; aslında yerçekimin beni altetmesine şahit olmuştunuz desem daha doğru olur. Siz evinizin bahçesine inmiştiniz. Elinizde leğen, leğenin içinde çamaşırlar, çamaşırların üzerinde mandallar... Mandallar soluk kırmızı, leğen açık mavi... Görüyorsunuz ya size dair her detayı hatırlıyorum, hatırlıyorum da bir göz renginizi bilemiyorum: o kadar uzun bakamadım size hiç... İşte o gün siz çamaşırları asarken, bir cuma günü idi; öğle vakti idi, ezan okundu okunacaktı... İşte siz sırtınız bahçenin çitine dönük çamaşırlarınızı asarken - önce beybabanızın göyneğini (%100 pamuk) sonra biraderinizin pantolunu, en son da akşamları kameriyede üzerinize attığınız siyah şalınızı - ben de bahçenizin hemen dibindeki ağaca çıkmış mahsur kalmış sahra'yı - o inatçı kedinizi - aşağı indirmekle meşguldüm; biraderiniz emretmişti bana bunu... Her ne kadar köylü beni deli çoban diye çağırıp en olmadık işlere salsa da ben kendime "idari işler müdürü" diyorum. Şehirden gelen biraderinize beybanız "idari işler müdürü olmuşmuş..." demişti dalga geçerek... eklemişti hemen ardından "boş işler kahyası..." işte ben o gün anladım ki ben bu köyün idari işler müdürüyüm... Ah benim şu tutulası dilim, sizin karşınızda ne kadar tutuk ve mahcup oluyorsam - yüzünüzdeki nura can mı dayanır (powerade hak getire), anında başım öne eğiliyor ve bir parazite dönüşüyorum - bu nameyi size yazarken bir o kadar çenem düşüyor. Sanırım bunun elime geçen tek fırsat olduğunu düşünüyorum. Bundandır sizi ikna etmek, ya da en azından bu teklifim üzerine bir an için düşünmenizi sağlamak için tüm imkanlarımı zorlmam. Hay aksi, konu yine dağıldı; İşte o anda, ben sizin sahra’ya tam uzandığımda (artık elimdesin gel pisi pisi) o ****** elimi tırmalayınca dengemi kaybettim ve işbu paragrafın girizgahında belirttiğim üzere sert bir iniş yaptım arza. İleri üçbuçuk salto atıp kaba etim üzerine çakılmama yanmıyorum da sizin karşınızda bu kadar aciz ve şapşal duruma düştüğüme çok kızıyorum. Kedinize ****** demem o anı tekrar hatırlayıp yine ter basmasındandır; kişisel algılamayınız lütfen… Siz bana bakıp gülümsemiştiniz; ben topukları yağlamıştım. Hatırladınız mı, hah işte o şapşal benim… Şimdi diyeceksiniz ki bu ne cüret? Aslında bu soruyu ben de kendime çokça sordum. Ne deseniz haklısınız; benim gibi birinin yanında görünmekten utanmazsınız biliyorum bunu, daha doğrusu hissediyorum içinizdeki o hümanizmi ama davul bile dengi dengine diye aklınızdan geçirdiğinizi duyabiliyorum. Hayır hayır, garibi yok yere ümitlendiririm gerek yok demeyin; söz olsun bir vaadle çıkmıyorum karşınızla. Hayvanat ile iç içe olunca insan haddini biliyor; bilemezsiniz hayvanlar alemi ne kadar girifttir. Allah (C.C) bana akıl fikir versin, neredeyse şimdi de kalkıp size hayvanlardan bahsedeceğim. Yok yok, o gece de sürekli konuşup sizi rahatsız etmeyeceğim. Bakın yemin veriyorum size. Hatta gerekirse ayrı yerlerde oturalım; tek istediğim sizinle bu ambiansı paylaşmak. Ambians mı? Bazen anlamını bilmediğiniz kelimeleri cümle içinde kullandığınız olur mu? Geçen Pala’nın Kahvesi’nde oturuyordum, her zamanki gibi kapıya en yakın sandalyede. Kaz Musa, Kız Cengiz, Süslü Tarkan da orada, her zaman ki gibi köşeye kurulmuşlardı. Süslü şehre panayır geliyormuş, dedi. Panayır mı, diye dikkat kesildim. Çalgıcılar da gelecekmiş, dedi Cengiz… Çalgıcılar mı, diye lafa atladım birden. Kaz Musa bana öyle bir bakış attı ki, neredeyse haşa huzurdan bırakıverecektim küçük suyumu oraya; olacaktım panayırın bizatihi kendisi. Koşarak çıktım. Kendi eksenimde dört dönüyordum; atlıyorum, zıplıyorum, bağırıyordum gökyüzüne doğru… Evet, evet “butcher boy” filmindeki İrlanda’lı çocuk Francie gibi… O gün sanırım deliliğimi tüm köy oybirliği ile tescillemiştir… İşte ben o gün çocuklar gibi şendik, o gün bin atlı bir oruduyu yendik kıvamında, cozuta cozuta köy meydanını aşıp tek odalı evime geldim. Yolda köyü dörde bölen çaydan geçtim, geçerken kuşlar beni izmir marşı ile uğurladı, balıklar selama durdu. Eh hazır selam durmuşlar deyip iki tane alabalığı kapıp evde ızgara yaptım. Biraz ayıp oldu kendilerine karşı ama… Sanırım arkadaşları onlar için şehit oldular demişlerdir. Balıklar kızarırken, rakım kadehin dibine çökerken ben aldım kalemi elime size bu deli saçmasını yazdım. Biliyor musun ne zaman seni düşünsem o gün seni görüyorum. Lakaytlığımı affedin; anasonun varoluş sebebi işte… Az biraz çakır keyifim de… İşte böyle kıymetli hanımefendi, diyorum ki bu temaşayı beraber izlesek, dinlesek ve hatta siz eşlik etseniz ben sağ elimin tersini sol elimin ayasına vurarak size ritm tutsam. Tamam, tamam… Kızmayın! Siz vip’te oturun ben çadırdaki delikten (her çadırda mutlaka bir delik vardır) bakarım. Ne mi çalıyorlarmış? Caz mı ne? Heralde bizim hicaz gibi bir şey olsa gerek… Tüm mahcubiyetimle, Köyün delisi… |
Öylece balkonda oyurup gökyüzünü izliyordu. Yukardaki bulutlara bakıp kendince onların oluşturduğu şekilleri yorumluyordu.. Önce bir bulut dikkatini çekti, oldukca büyükdü ve ilginç bir şekli vardı. Bir kuşa benzetti önce. Yırtıcı bir göründüsü vardı ancak sonradan yavaş yavaş esen rüzgarla beraber dağılmaya başlamıştı. Önce üzüldü ama daha sonra dağılan parçaların az ilerde tekrar birleştiğini farketti. Yavaş yavaş başka bir yerde aynı şekli alıyordu bulut parçacaları. Bir an kendi küllerinden tekrar doğan Ankaa yı anımsadı ve hafifce gülümsedi. kafasını diğer tarafa çevirirken irkildi bir anda... Tanıdık bir yüze benziyordu bulut, gözleri doldu bir anda, uzuncaa seyret seyretmeyi düşlerken bir anda süratlenen rüzgarın onu da dağıttığını farketti. Sinirlendi... Gözlerindeki şaşkınlık yerini garip bir öfkeye bırakmıştı... Toparlandı ve ayağa kalktı, telaşla aşağıya indi ve arabasına bindi, hızla sürmeye başladı... Çok fazla sürmeyen bir yolculuktan sonra yolun sonu gelmişti. Burası onun seneler boyunca her fırsatta gittiği ama son 10 senedir tek bir kere bile gitmediği bir yerdi. Aslında değişen çok bişey olmadığnı düşündü. On sene evelki haliyle şimdiki hali arasında pek bi fark yokdu. Issız kimsesiz biyerdi hala, hala rüzgarın sesinin en güzel duyulduğu, denizin köpürüşünün en güzel görüldüğü yerdi hala dünya üzerindeki... Arabasından indi, yolda durup aldığı biralardan birini açtı. Müziğin de sesini iyice açmıştı sanki rüzgara dinletmek ister gibi... Denize doğru yürüdü. Yüzünde hiç ifade yoktu, Uzunca seyretti, uzuuuuun uzun baktı...Rüzgar iyice hızlanmış. dalgalar da iyice kabarmıştı... Uzun sürem bakışmadan sonra Bağırdı avazı çıktığı kadar... TEKRAR MERHABAAA Beni hatırladınmı dedi... Hani yıllar evel, hep sana gelirdim hatırladınmı? Konuşur dertleşirdik senle. Bak gene burdayım, Herşeye rağmen, bana onca yaptıklarına rağmen gene burdayım. Rüzgarın sesi çok güçlüydü, dalgaların da çırpınışı ama o bunu biliyordu, onun için müziğin sesini sonuna kadar açmıştı zaten. Bir anda öyle bir dalga vurdu ki sahile, Sanki hoşgeldin der gibiydi rüzgarla deniz... Noldu dedi yoksa özledinmi beni? Seninle nasıl severdik birbirimizxi hatırladınmı? Öyle ki tüm dostlarımı bir bir hep sana getirirdim buraya, hepsiyle tanıştırırdım dedi. Hatırladınmı? Ama sen diye başladı yeni cümlesine, birasından bir yudum aldıktan sonra... Kimi getirdiysem, kimi sevdiysem, kimi tanıştırdıysam senle hepsini aldın ve götürdün... Hepsini kıskandın... Kimi sevdiysem, kime inandıysam hepsi uçtu gitti hepsini aldın yanımdan. Oysa biz seninle dost değilmiydik? Beraber oturmadıkmı günler, gecelerce? Beraber içip sarhoş olmadıkmı? Rüzgar hala şideetle esiyordu ama onun sesi rüzgardan ve müzikten bile daha güçlü haykırıyordu... KONUŞSANA diye haykırdı... Önce diye başladı tekrar. Hani dedi kısa boylu çirkin bişeydi, hatırladınmı? Hafifce gülümsedi Hani dedi sen bile sarhoş olmuştun, o kadar içmiştik ama... o sarhoş olmamıştı sinir olmuştuk senle... Hani diye devam etti Hani çok güzel biri vardı? Hani yüzüklerimizi takarken sen şahitlik etmiştin yeminlerimize hatırladınmı? .... Rüzgar yavaş yavaş hızını kaybediyordu... Yaaa dedi adam, "Hepsini aldın yanımdan, bende son kez geldim sana beni de al bari diye, BAKALIM HANGİMİZ SAĞ ÇIKACAK... SEN Mİ BENMİ BEN GELDİM SANA, YA BEN SENİ ÖLDÜRECEĞİM BUGÜN YA DA SEN BENİ ALACAKSIN ONLARI ALDIĞIN GİBİ Yaaa , bak zayıf düşüyorsun işte, Rüzgar hızını iyice yitirmişti, deniz de köpürmüyordu eskisi gibi, Bir yudum daha aldı birasından... Bak, dedi Nolldu? Çok mu güçlü geldim ana? Hani en sevdiklerimi öldürerek mi yıkacaktın beni? BECEREMEDİN İŞTE Bak, hissetmiyorum bile seni artık, HADI BAĞIRSANA DEMİNKİ GİBİ, HADİ! İşte bak tamamen yokoldun... YIKAMADIN BENİ AMA BEN SENİ YIKTIM! Az sonra Ürkütücü bir ses duyuldu, Çok derinlerden gelen tok bir ses, "BEN DEĞİLDİM" Deniz bir anda kabardı, rüzgar dağları bile yerinden sökecek kadar kuvvetli esti Aynı ses tekrar haykırdı... "BEN DEĞİLDİM" Ve yağmurun ilk damlaları arabanın farlarının zor aydınlattığı, yerde yatan cansız bedenin üzerine düştü... "BEN DEĞİLDİM" Müzik hala çalıyordu... |
Nerden geliyordu,belli değildi.Yorgun kentin,karanlık ve ıssız sokaklarından yağmur eşliğinde geçip de gelip durmuştu penceremin önünde.Belli ki uzun bir yoldan gelmişti,belli ki yabancıydı.Biraz ürkekti ama her şeye rağmen ayakta kalmasını da biliyordu.Terkedilmiş gözlerle baktı gözlerimin içine,toprak kokuyordu bakışları,gözünün beyazında kara o karalıkta da ölüm vardı.Matem havasındaki sözleri ve sessizliği bir veda busesi gibiydi. Birden irkildim bu görüntü karşısında,korkuyla titredi her yanım.Kanımım tekrar damarlarımda dolaşması kaç saniye aldı bilmiyorum ama pencereyi araladığımda rüzgar bir tokat gibi patlamıştı eskitmeye çalıştığım anılarla dolu odamın içerisinde.Bir tokat gibi patladı yüzümün tam ortasında kışın o dondurucu ve acı soğuğu. Cam açıldığında gece tüm serinliği ile odama girmişti sanki,o an soğuk içimi sızlattı.Bir anlık durgunluktan sonra hemen onu içeri aldım.Benden korkmuyordu,belli ki son durağa gelmişti ve belli ki içeride girmek istemiyordu.Oracıkta kalıp hayatına son vermekte kararlıydı.Onu içeri aldıktan sonra apar topar kapattım pencereyi, hemen üzerimde ki hırkayı çıkartıp,sardım ve kaloriferin yanına bıraktım. Konuşmuyordu,Konuşmıyacak mısın dedim.Sesim duvardan duvara çarpıp bana tekrar geri geldi.Cevap alamayacağımı anladıktan sonra yemesi için biraz yiyecek birazda su getirdim.Ne getirdiklerime baktı nede bana.O yüzdende yemesi içinde ısrar etmedim.Öylece karşısındaki koltuğa oturup hiç sesimi çıkarmadan sadece onu izledim.Konuşmaya çalışsam da karşılık alamayacağımı biliyordum,o yüzdende yeniden konuşmayı denemedim bile.Bir süre sonra uyuya kalmışım.Ta ki sabah saatin sesiyle uyanan kadar. Sabah olmuştu, yine işe geç kalacağım diye düşündüm.sonra günlerden Pazar oluğunu anımsadım.Kendime bir fincan kahve yaptıktan sonra birde sigara yaktım.O ara gazeteler gelmiş olmalı diye düşündüm ve doğru kapının önündeki gazeteleri aldım.Dalgın gözlerle okumaya çalışırken gazeteleri minik puntolarla yazılmış bir haber takıldı gözüme.Haberde şöyle diyordu ;’’Eski sevgilisinin evlendiğini duyan genç hayatına son verdi .’’O an dün gece ki misafirim geldi aklıma,hemen yanına koştum.Oracıkta cansız bedeni duruyordu.Uzun süre pişmanlık ve şaşkınlıkla baka kaldım sonra yüreğimin neden diye sitem dolu seslenişi dışarı vurdu.NEDEN ? Esasında ona değil kendime kızgındım,çünkü belki de kurtara bilirdim onu.Sonra dün geceki gözleri geldi aklıma o kararını vermişti.Şimdi biliyordum kendimi kandırmak değildi bu o çoktan ölümü seçmişti.Biliyordum.Çünkü gözleri öyle söylüyordu,çoktan ölümü seçmişti .Bu düşünceler beynimin içinde dolaşırken,bir gün önceki aynaya yansıyan gözlerim geldi aklıma.sonra direnişim geldi sana ve hayata.Artık biliyordum o seçmişti yolunu ne yapsam kurtuluşu yoktu. Üzerime bir şeyler giydikten ve komşudan da küreği aldıktan sonra bahçeye indim.Her yer ıslaktı ,belli ki dün gece onu içeri aldıktan sonra da epey yağmur yağmıştı.Şimdi hava soğukta olsa Aralık ayına yakışır cılız bir kış güneşi vardı.Hemen Akasya ağacının oraya yöneldim.Arası odamın penceresinden rahatlıkla görebildiğim bahçedeki tek yerdi.Sonra ağacın dibine doğru derince bir çukur kazdım ve bahçede bulduğum birkaç tahta parçasını çukurun içine yerleştirdim, burada işim bitmişti.eve gidip onu dün gece üzerine sardığım hırkayla alıp gelmem iki dakikamı bile almamıştı,ve o hırkayla birlikte kazdığım çukura bırakıp üzerini toprakla örtüm , ardından da ince , sivri yüzlü bir taş parçasını baş ucuna bıraktım.Baş ucunda birkaç dakika kaldıktan sonra eve gitmek için geriye döndüğümde camdan bana bakan komşunun haylaz çocuğunun bakışlarıyla kendime geldim.Hırka ? onun hırkası,onun hırkasını da kuşla birlikte gömmüştüm.O hırka ondan bana kalan tek somut hatıraydı ve şimdi kuşla birlikte toprağın altındaydı.Çocuğun gözleriyle tekrar karşılaştığımızda şimdi bana gülüyordu.Belli ki oda anlamıştı şaşkınlığımı.Bir an hırkayı oradan çıkarmalıyım diye düşündüm fakat nedense vazgeçip,çocuğa gülüp doğruca eve gelip, dün gece uyuya kaldığım koltuğa oturdum,her tarafım çamur içindeydi. Kaç saat orda kaldım bilmiyorum.Şimdi telefon çalıyordu zorda olsa yerimden kalktım.Telefonu açtığımda telefon yüzüme kapandı.Ne kadar uzun zamandır, meçhul ziyaretçilerim vardı telefonun hatları üzerinde.Meçhul ve korkak ziyaretçiler.Dııt...dııt..dııt... diye kulaklarımı çınlatan telefonun avizesini yerine koyduktan sonra,kalktığım koltuğa yeniden yöneldim,o an aynadan yansıyan görüntüm.Aman Allah’ım her tarafım çamur içindeydi,yinede hiç gücüm yoktu üzerimi değiştirmeye.Tekrar koltuğa oturdum,saatler geçmişti belliydi ,akşam kışa haz tüm erkenciliği ile örtmüştü penceremi.Bir sigara yaktım,daha bir nefes bile almamıştım ki zihnim bir anda yeniden boyandı sana,zaten kaç zamandır her boş anımda yanımda bitiyordun.Neden bilmiyorum ağlamam gerekiyor diye düşündüm ama nedense uzun zamandır bir türlü ağlayamıyordum.Sigaramın yanan izmaritinin kokusu ile yeniden kendime geldim.Usul usul ayağa kalktıktan sonra üzerimdekileri çıkartıp bir duş aldım ve bilmediğim bir sebepten yatağıma yöneldim..Yatağa uzanır uzanmaz uyuya kalmışım.Oysa uzun zamandır,seni düşünmekten,bizimle ilgili hayaller kurmaktan bir türlü uyuyamıyordum. Pazartesi günleri sabah erken inerdi şehre,o günde öyle oldu.Saatlerce uyumama rağmen yataktan zor doğruldum.Tuhaf bir his vardı içimde Elimi yüzümü yıkar yıkamaz,bahçede Akasya ağacının dibinde buldum kendimi,hava oldukça soğuktu,asıl kış şimdi gelmişti.Sivri yüzlü taşı yerinden kaldırdıktan sonra dün kapattığım mezarcığı ellerimle kazdım.İlk önce hırkanın ucu gözüktü sonra tamamı,hırkayı aldım,içini açtığım da içinde kuş yoktu.Çukuru iyice kazdım,tahtaları buldum içinde kuş yoktu.İlk önce komşunun haylaz çocuğunun kuşu aldığı düşündüm ama sonra anladım ki zihnim bana oyunlar oynamıştı.Kuş yoktu ve belki de dilim varmıyor ama hırkayla birlikte senden de kurtulmak istemiştim.Çukuru öylece bırakıp,hırkayı alıp hemen eve gitmek için geri dönmüştüm ki,yine komşunun camdaki haylaz çocuğu ile karşılaştım.Güldü,güldüm.El salladı,bende ona el salladıktan sonra yürüyüp devam ettim.İşe geç kalmıştım,alelacele temizlenip,giyinip,hırkayı da bir poşete koyarak arabaya geldim. Lanet olsun yine trafiğin keşmekeşliği içinde kaybolup,birde üstüne üslük geç kalacaktım.Trafik yine kitlendi,bir sigara yaktım,sonra radyoyu açtım.Çalan müzik beni başka yerlere götürdü.Trafik bir türlü açılmak bilmiyordu ve işe gitmeden önce halletmem gereken bir iş daha vardı.Hırkayı kuru temizlemeciye verecektim.Araçlar yavaş yavaş ilerlerken geçirdiğim tuhaf hafta sonu,geldi durdu yeşil ve sarının üstüne.Beynim bir türlü geçit vermiyordu yaşadıklarımı anlamlandırmaya,kırmızıya ışık takılmış ve bende orda çakılı kalmıştım.Zorda olsa ite kalka trafik açıldı.Arabayı kuru temizlemecinin biraz gerisine park ettim.bu saatte park yeri bulmak oldukça zordu.Hırkanın içinde bulunduğu poşeti alıp,kuru temizlemeciye yöneldim.Dükkan açılmamıştı ve belli ki açılmayacaktı.Kapının üzerinde cenaze dolayısıyla iki gün kapalıyız yazıyordu.Bir elimdeki hırkaya baktım,birde kapıdaki yazıya,sonra hafta sonu olanlar şimşekler eşliğinde kafamdan geçti.Kuşun ölüm kokan gözleri,benim ayna da yansıyan gözlerim,gazetedeki minik puntolarla yazılmış haber hepsi bir anda şimşekler halinde gelip geçti.Hırkaya bir daha baktım ve sonra ilerdeki çöpe atıp hızla arabama atlayıp oradan uzaklaştım. İşe geldiğimde her kez yüzüme tuhaf tuhaf bakıyordu,her kez hafta sonu sana ne oldu diyordu.yüzüne renk gelmiş ,nedense bu gün çok iyi gözüküyorsun gibilerinden laflar ediyorlardı.Çok şaşırmıştım,Patron daha gelmemiş herhalde siz kendinize eğlence arıyorsunuz dedim.Sonra aynaya yöneldim.Gerçekten de yüzümde tuhaf bir ışık vardı.Anladım şimdi artık özgürdüm.Evet özgürdüm ama kendime bir an önce bir hırka almalıydım.Malum kış şimdi yeni başlıyordu.Gün nasıl geçti bilmiyorum.Uzun zaman dır sabahki trafiği saymazsak böyle eğlenceli bir pazartesi günü geçirmemiştim.İş çıkışında hemen yılbaşına hazırlanan ışıl ışıl vitrinlerin olduğu alışveriş merkezinin yolunu tuttum.Kendime bir hırka almalıydım.Hemen hemen tüm vitrinleri dolaştım,ama nasıl bir hırka alacağımı bilmiyordum.Oysa sadece basit bir hırka alacaktım ama bir türlü karar veremiyordum.Uzun zamandır tek başıma alışveriş yapmamıştım ve bir türlü alacağım hırkayı beğenemememin tek sebebi galiba buydu.Tam hırkadan vazgeçecektim ki birkaç keredir önünden geçtiğim yüncü dükkanı ilgimi çekti.Kendime kucak dolusu hırkalık yün alıp doğruca annemim evinin yolunu tuttum.Çünkü biliyordum bu saatten sonra o hırkayı sevgisiyle bıkmadan ilmek ilmek örecek tek kişi oydu.Hiç bir hazır hırka onun öreceği hırka kadar değerli olamazdı ve ondan hiçbir zaman kurtulmak istemeyecektim. Annemin kapısını bir sürü tün yumağı ile çaldığımda,Annem her zamanki sevecenliği ile kapıyı açtı.yünleri görünce ,bu ne evlat dedi.Bende gülerek bana hırka öreceksin dimi Annecim dedim.Bunu duyunca oda güldü.Niye gülüyorsun dedim.O da tama öreriz ama önce sen şunu bir dene bakalım dedi, ve içeriden çok şık bir el örgüsü hırka getirdi.Gecen kışın sonlarında başlamıştım anca bitirdi bende bunu sana yılbaşında verecektim dedi. Beraberce yemek yedik,çay içtik ve o esnada da ben de hafta sonu olanları anlattım.Annem kendine has yorumlar yaparken tam kısmetlerimden bahsedeceği sıra anne ben kalkayım biliyorsun yarın işe gideceğim ,bunları sonra konuşuruz dedim ve hemen kalktım.Giderken de bak hırkamı güzel ör demeyi de ihmal etmedim. Yolda arabanın radyosunda çalan müziğe eşlik ederek eve geldim.Kapıdan içeri girer girmez kağıt ve kaleme koştum ve beyaz sayfalara şu satırlar döküldü; Her kez kendi yolunu kendi çizer. Yazık bu hayatta yollarımız bir daha hiç kesişmeyecek. Çünkü ben artık biliyorum, Senle yaşayamadığım gibi sensiz de yaşanmıyor. Senin için yaşayan bir ölü olmaya değmezmiş. Yazık ki bunu çok geç anladım..... Ve o gece geçmiş gecelere inat hiçbir şey hayal etmek zorunda kalmadan bebekler gibi mışıl mışıl uyudum. |
Onu ilk gördüğüm günü asla unutamam, bir rüya gibiydi. Pırıl pırıl parlayan gözleri, sıcacık gülümsemesi ile kendisini tanıyan insanları (özellikle erkekleri) müthiş etkiliyordu.Fiziksel güzelliği de büyüleyici olmasına rağmen ben onu her zaman gözle görülmeyen erdemleri nedeni ile hatırlayacağım. İnsanların dertlerini dert edinir ve onları hiç şikayet etmeden dinlerdi. Mizah anlayışı sayesinde gününüzü şenlendirir ve güç anlarınızda her zaman doğru sözcükleri bulup kendinizi iyi hissetmenizi sağlardı. Hem kızlar, hem de erkekler ona bir yandan hayranlık, bir yandan da saygı duyarlardı. O ise inanılmayacak kadar mütevazı idi. Söylemeye gerek yok, pesinde bir çok erkek vardı. Ben de bunlara dahildim. Bir gün onunla sınıfa kadar yürüdüm. Hatta bir keresinde, sadece o ve ben yemek yedik. Mutluluktan uçuyordum. Sürekli, "Ah, ne olur onun gibi bir kız arkadaşım olsa" diye düşünüyordum. O zaman başka hiçbir kıza bakmazdım. Ama bu kadar müthiş bir kız elbette ki benden çok daha ustun biri ile beraber olabilirdi, kendime hiç şans tanımıyordum.Mezun olurken ona elveda dedim. Bir yıl sonra, onun en iyi arkadaşı ile karsılaştım. Boğazımda bir yumru ile onun nasıl olduğunu sordum."Nihayet seni unutmayı başardı" dedi. "Sen neden söz ediyorsun" diye sordum."Sen ona çok zalim davrandın. Hep onunla sınıfa yürüyor ve onunla ilgilenmiş görünüyordun. Birlikte yemek yediğiniz günü hatırlıyor musun? Ertesi hafta belki ararsın diye telefonun başından ayrılmamıştı. Senin onu arayacağından ve bir randevu isteyeceğinden o kadar emindi ki!" Reddedilmekten deli gibi korktuğum için hiçbir zaman ona duygularımdan söz etmemiştim. Ya onu arasa idim ve o da bana hayır dese idi? Olabilecek en kotu şey ne idi? Bana hayır demesi ve onunla olamamam. Peki simdi ne oldu? Zaten onunla birlikte olamadım! En kötüsü de ne biliyor musunuz?Büyük bir olasılıkla bana hayır demeyecekti... J.Schlatter "SEVEREK ASLA BİR ŞEY KAYBETMEZSİNİZ. AMA HİÇ BİR ŞEY YAPMADAN DURURSANIZ, HER ZAMAN KAYBEDERSİNİZ." |
KELEBEKLE PAPATYA Mevsimlerden İlkbahar Mayıs ayının sekizinci günü Uzak, çok uzak kırlarda yalnız başına bir papatya Duruşu sanki sarı saçlı bir gelin gibi heybetli Birden bir kelebek kondu üzerine, Papatya korkak.ürkek ve çekingen Ama kalbinde tuhaf bir duygu, belkide hiç yaşamadığı Bu duyguyu anlayamıyordu,ama çok güzeldi Hafif hafif esen rüzgarla sallanarak kovalamaya çalışıyordu Kelebeği Ama buna da razı olmuyurdu yüregi sarılıyordu Kelebeğine Kelebek Polenlerini emmeye başladığında bir garip oluyordu Kendisinden geçiyor kalbindeki tuhaf bu duygu acaba aşk mıydı Ama çok güzeldi Titretiyordu onu, korkuyor ama istiyordu kelebeğini Uçmasını istemiyordu, Kelebeğinin bir başka çiçeğe Sarmıştı Kelebekde kanatlarıyla Papatyasını sımsıkı O da yaşıyordu papatyanın yaşadığı o güzel garip duyguları Aşık olmuştu birbirlerine,herhalde, aşk dedikleri bumuydu, Kalmamıştı papatyanın korklağı, ama yine de çekingen ve ürkek Sımsıkı sarıldılar birbilerine, öpüştüler, seviştiler,seviştiler Kelebek bırakmak istemiyordu Papatyasını kırlarda Koparttı Papatyasını Canından can vemek için Kanatlarıyla sardı Papatyasını ve uçmaya başladılar Uçarken öpüşüyorlardı, dudak dudağa sonsuza doğru Kanat salladılar bir başka kırlara mutluluğa doğru Ama bilmiyorlardı ki bu dünyanın üç günlük olduğunu |
Nasıl mutlu olunur diye mi soruyordunuz ? Buyrun işte cevabı : Lütfen pozitif olun . Tabi ki pek kolay değil , çünkü etrafımızı saran negatif enerji çok bulaşıcı bir hastalık gibi ama inanın yine de mümkün . Hani bazı şeyler gözümüzün önünde şekil değiştirir ya , işte öyle birşey anlatacağım . Ama bu şekil değişikliğinin ille de fiziksel olması gerekmiyor . Ruh halindeki hızlı değişimler de bizi aynı fiziki değişimlerde olduğu kadar şaşırtabiliyor . Bunu gözlemlemek kolay ama burkuyor insanın içini . Bir arkadaşım iki haftadır yoğun bir motivasyon içindeydi . Her sabah işe geliyor ve üşenmeyip yakın çevresine günaydın demek için odalarımızı dolaşıyor , bizi mutlu etmek amacıyle minik armağanlar getiriyordu . Davranış biçimi ruhumuzu okşarken , fiziksel olarak da her zamankinden daha hoş göründüğü için göz zevkimizi de tatmin ediyordu . Her zaman alıştığımız spor giyim tarzının daha dışında ve oldukça hoş giyiniyordu . Gözlerinin içi gülüyor ve hepimizi etkisi altına alan negatif enerjiden bizi sıyırmak için uğraşıyordu . Sanki ufak çaplı bir misyon üstlenmiş gibiydi. Bizler ise ona gülümsemeye çalışırken bile "Ama.." diye başlayan olumsuz cümleleri sarfediyorduk . Nasıl böyle pozitif olabildiğine için için sinirlenmiyor da değildik . O ise bize "Ne derseniz deyin beni aşağıya çekemezsiniz" diyerek gülümsüyordu . Olan biten yaşanan tüm tatsızlıkları , ülkemizin ekonomik sıkıntılarını , bunun birey olarak hepimize yansımasını , terördu , savaştı mavaştı , hepsini o da biliyordu . Yani kavanoz içinde yaşamadığı gibi aldırış etmeyen biri de değildi . Baktık onu ikna edemiyoruz , başladık dedikoduya ; "Seni böyle motive eden kesinlikle aşk olmalı , insan ancak aşık olunca böyle çiçeğe böceğe kafasını takar" dedik . Güldü ve "Evet !" dedi , " Evet aşık oldum !." "Kime ?" diye sorduk . Ağzını doldura doldura ve gayet kendinden emin bir sesle "Kendime!" dedi . Ne kadar haklıydı . Yaşadığımız kişisel ve toplumsal tüm problemler kendimizi görmeyi ve hissetmeyi unutturuyor . Bir çarka kaptırıp idiyoruz . Kendimizden tat almayı unutuyoruz . Oysa bunun için ne çok sebebimiz var. Mutlaka her şeyin dört dörtlük olması gerekmiyor. Sağlıklı mıyız ? Elimiz iş tutuyor mu ? Fikir üretebiliyor ve uygulayabiliyor muyuz ? Dostlarımız var mı doya doya sohbet edecek ? Can dostlarımız ve ailemiz var mı hayatı paylaşacağımız ? Kaybettiğimiz yakınlarıızın yerine oturtmaya çalıştığımız doğuştan değil , sonradan kendi seçtiğimiz akrabalarımız var mı ? Renklerimiz yok mu üzerimizde taşıyarak güzelleşebileceğimiz , hayallerimizi renklendirebileceğimiz ? Çiçekler yok mu bize ait olmasa da doğa da olan ve kopartmadan koklayabileceğimiz ? Varsın zorluklar olagelsin . Sınavdır belki de , gelir ve geçer . Geçmese de alıştırır , bizim zorluklarımız olur . Yeter ki kendimizle barışık olalım . Yeter ki aynalara her ne olursa olsun gülümseyebilelim . Varsın derinlere inemeyen sığ insanlar bize deli desin . Çok akıllı olup bunalmaktan , deli olup hayatı şakayla karışık yaşayarak yol alalım . İyilikler kadar sıkıntılar , zorluklar , kayıplar da insanlar için . Tünelin en karanlık noktası aydınlığa en yakın olan anıdır . Yeter ki zor zamanları kendimize ve çevremize küsmeden geçirelim . Olabildiğince mutlu ve pozitif olalım . Negatif olmak çevreye çok çabuk bulaşıyor . Söz konusu arkadaşım etraftan gelen negatif enerjiye iki hafta dayanabildi . Dün odama gelip "Bana enerji ver , kendimi düşük hissediyorum" dedi . Buyrun bakalım . Kendine aşkı mı bitti ? Hayır , sadece pozitif enerjisini bize o kadar çok verdi ki , kendi enerjisini düşürdu . Oysa bizler almayı bilseydik , ondan yayılan bizden yayılanla birleşecek ve daha büyüyecekti . Yani paylaştıkça çoğalacaktı . Öyleyse etrafımıza hemen gülümseyelim . Belki de ilk başta sahte gibi gelecek ama sonra içten geldiğini göreceğiz . Kendimize aşkımızı hiç kaybetmeyelim ve bu aşk oldukça herşeyin üstesinden geleceğimizi unutmayalım . Kendimizi şımartmayı ihmal etmeyelim . Küçücük şeyler bile olsa . Bir kahve , bir kadeh şarap , bir kurabiye , bir film , bir kıyafet , bir kitap , bir dost paylaşımı , bir kucaklaşma , ne şekilde olursa olsun kendimizi ödüllendirmektir ... |
PYGMALION Bir zamanlar Kıbrıs Adası'nda Pygmalion adında bir heykel traş yaşardı. Bu adam mesleğine aşıktı. Hayattaki tek zevki yaptığı bu cansız dilsiz heykelleri ile ilgilenmekti. İnsanlardan uzakta tek başına yaşamayı seçmişti, insanların arasına karışmaz onlarla konuşmaz, dertleşmezdi. Heykellerinden başka kimseye önem vermez; sabahtan akşama kadar onlarla vakit geçirir, yeni heykeller yapar dertlerini tasalarını onlara anlatırdı. Bir gün bu heykeltraş fildişinden bir kadın heykeli yaptı. Bu heykel o kadar güzel, o kadar etkileyici oldu ki, Pygmallion kendi yaptığı heykele aşık oldu. Onu bütün kalbiyle sevdi, ancak heykel cansız olduğu için bu garip heykeltraşın sevgisine karşılık veremiyordu. Bir gün Pygmalion, bu güzel heykeli sevip okşarken, Aphrodite bu zavallı adama acıdı ve cansız fildişinden yapılmış heykele can verdi. Pygmalion heykelin canlanıp kendisine karşılık verdiğini görünce hayrete düştü. Bir mucize olmuş aşık olduğu heykel canlanmıştı. O günden sonra Pygmalion sevdiği kadınla çok mutlu bir hayat sürdü. Üstelik artık insanlardan da kaçmıyor, onların arasına katılıyordu. |
Günlerden Pazartesi,genç,yakışıklı ve gizli işlerle uğraşan adam peşindekilerden kaçarken bi sokakta genç,güzel ve ağırbaşlı bir kıza çarpar kız yere düşer adam kızın canının yandığını düşünerek,kızı yerden kaldırır.Kız ile Adam göz göze gelirler ve Adam koşmaya başlar.Ve o günden itibaren güzel kız hep o Adamı düşünür Adamın aklı ise kızda kalır ve 4yıl sonra o gizli işlerle uğraşan genç artık evlenmek isteyen ağırbaşlı bir kişi olur. Babası oğluna hemen gelin bulp evlendirir.Erkek çok mutludur,Karısı ise kocasını çok seviyodu. Genç Adam artık büyümüş ve tam 27 yaşına gelmiştir ama halen o gün çarptığı kız aklına gelir ve derin derin dalar karısı ise olanlardan habersiz hayatını sürdürmektedir.Ve artık karısı bi çoçuklarının olmasını ister ve bi kız çoçukları olur.Genç Adam artık 30 yaşına gelmiştir. Kızı 2 yaşına gelir kızın adını Elif koyarlar.Babası Mustafa ise artık onların çok sıkıntılı günler beklediğinden kuşkulanır.Nedeni ise Mustafanın işten çıkmasıdır .Mustafa artık eve geceleri gelmektedir.Karısı Yasemin buna çok üzülmektedir.Elif ise hiç birşeyden habersiz büyümektedir.Ve aradan yıllar geçer elif 4 yaşına gelir. Mustafa ise karısına söyleyemediği bi şey vardır. Mustafa eve geç geldiği günlerde karısını aldatmıştır.Mustafa karısına o gece çok içmiştim arkadaşlarla bi otele gittik ve dayanamayıp bu olayı yaptım der. Karısı Yasemin Elifi alıp gider ve bi daha geri dönmez ve genç Adam 2 yıl bekler ve kendisini asar bunu duyan Yasemin hemen eve gelirki Kocasının tabutu kaldırılıyor.İşte bu hikayede anlatılan hiç bir zaman nefsinize yenik düşmeyin |
Acı Ama Gerçek Yazacaklarımdan sonra haklılığımı tespit edeceğinizden eminim. Bir taksi şoförü ile sohbetten çıktı konu. Ödemiş’in yakın bir kasabasında yaşanır olanlar. Eşini bir müddet önce kaybetmiş, yetmişine merdiven dayamış bir amca vardır kasabada, birde kırk yaşlarında oğlu. Oğlan böbrek hastası, haftada üç kez diyalize bağlanması için İzmir’e gidip gelmesi gerekirmiş. Bu gidip gelmeleri ticari taksi ile yaparmış. Bir gün hayata yeniden dönmesi için bir ışık doğar, babasının doku örnekleri uyumludur. Eğer baba, böbreklerinden birini vermeyi göze alırsa genç adam kurtulacaktır. Fakat zordur yaşlı adamı ikna etmek. Yaşamak çok tatlıdır onun için, bir türlü böbreğinin birini oğluna feda edemez. İzmir’den diyaliz dönüşlerinden birinde böbrek hastası adamın ağzından çıkanlar zehir zemberek olup neticeyi değiştirmeyecek bile olsa! Taksi şoförünün içinin acıdığı yıllar sonra olayı anlatırken gözlerinin dolmasından anlaşılıyordu. “Yahu şu babamı anlamıyorum, bazen onun benim gerçek babam olup olmadığı konusunda şüpheye düşüyorum, nasıl bir adam bu? Elimden gelse bir kurşun sıkacağım kafasına, bak sana söylüyorum! Bu adam ben öleyim diye bekliyor, öldüğümün arkasından evlenecek, görürsün.” Bir insanın öz babası hakkında böyle düşünmesi çok acı olmalı, gerçek de öyle. Aradan geçen zaman ve diyalize bağlanmalar adamı iyileştirmeye yetmemiştir. 2000 yılında kırk yaşının içinde hayata gözlerini yummuştu böbrek hastası, en çok babasının canını yaktığını düşünerek. Asıl hikaye şimdi başlıyor. Böbrek hastası oğlunun ölümünden kısa bir süre sonra kendisine kendinden oldukça genç bir kadın bulunur ve evlenir yaşlı adam. Ama hayat kendi beklediği gibi değildir, hiç kıyamadığı böbreklerinin faydası olmaksızın iki yıl sonra Hakkın rahmetine kavuşma sırası kendine gelmiştir. İnanmadım araştırdım. O anılan teyzeyi buldum. Bir iki sohbetten sonra şoför arkadaşın anlattıklarının hepsinin doğruluğu çıktı ortaya. Teyzem düşündüklerimin doğrultusunda haklı çıkıyordu. Yoksuldu, kendi çocukları pek ilgilenmiyordu. Yalnızdı ve hiç bir sosyal güvencesi yoktu, bu evlilik fikrini getiren arkadaşına önce soğuk bakmış, sonra da zaruretini anlamıştı. Yani kendisince bakıcılık adı altında bu evliliği kabul etmişti. Merakım belli bile olsa soracaktım. “Teyze! Sen o adamla evlenmezden önce diğer çocukları bakmıyorlar mıydı adama?” “Hayır oğlum. Ben gidene kadar ölen oğlunun hanımı varmış hep o bakarmış bizim kine.” “Peki, beyi öldükten sonra bakmamış mı, amcaya?” “Bakmış, ama kocasının şikayetlerinden olsa gerek, biraz kırgınmış bizim beye!” “Ya diğer çocukları?” “Onlarda ezelden, annelerinin ölümünden bu yana çok kızarlarmış babalarına, hatta sebebini bizim beyden bulurlarmış.” “Neden?” “Bizim ki eskiden beri karı-kız kısmına biraz düşkünmüş de!” *** Allah rahmet eylesin demek bile zor geliyor içimden ama gerçek bu. *** Bu merhumun yerinde bir anne olsaydı aynı şekilde davranır mıydı? Kesinlikle hayır. Annelik duygusunun ne demek olduğunu bize hep gösteren anneler asla ve asla böyle davranamazlar. Oğlu (ya da fark etmez kızı) için değil bir böbreğini, her zaman canlarını vermeye hazırdırlar. |
NedenKalplerimizi birleştirseydik belki istediklerimizi elde edebilirdik.Daha çok sevebilirdik sevilebilirdik. İçimizdekiler, içimizde kaldi.Disariya vurabilseydik belki anlaşılabilirdik, anlaşabilirdik. Birbirimize hissettiklerimiz insanların bize hissettiklerinden o kadar fazlaydı ki...Ah, bir düşünebilseydik.Eminim o zaman birbirimize bağırmak zorunda kalmazdık. Bir insani sevebilmek o kadar kolay ki..Onu anlayabilmek.Yalnızca iyi taraflarını görür ve diğer taraflarını boş verirsin.Ama bir o kadar da kolay bir insandan nefret etmek.Sevebildiğin kadar çok seversin sonra sevecek bir yönü kalmadığını görürsün. Biz de birbirimizi ilk önce sevebileceğimiz kadar çok sevdik.Birbirimize kucak dolusu sevgi sunduk.Ama yalın bir sevgi.Anlayıştan, düşünceden, mantıktan uzak bir sevgi. Düşünmeden sevdik biz birbirimiz.Ne dün önemliydi bizim için ne de yarin.Sadece bugünü yaşadık.Neler yapmadık ki ? Bazen ben bir çocuk oldum bazen de sen.Bazen ben çocuklar gibi ağladım bazen de sen.Ama ağlarken bile sessizdik.Aramızdaki sukuneti hiç bir şeyin bozmasına izin vermedik.Neden ? Neden konuşmadın benimle ? Neden ben seninle...? Birbirimize söyleyeceğimiz o kadar çok şey varmış ki, simdi anlıyorum. Son karşılaşmamızda bile sessizdik.Birbirimize istediğimiz kadar bağıramadık bile.Tıpkı istediğimiz kadar yaşayamayacağımız gibi.Aslında ne kadar da masumdun ölümü kucaklamaya hazırlanırken.”Severek ölüyorum, seni severek..” demiştin.Ama ben bir şey söylememiştim.Simdi söylüyorum : “Sen severek ve sevilerek öldün.” Elimde olsaydı seni kurtarırdım ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.Seni unutmayacağım... |
Aşk Kapıyı Çaldığında Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim. Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği... O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti. Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım. Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek. |
Bilir misiniz sönmüş yıldızların bilinmeyen hikâyesini? Sönmeye yakın can havliyle avazı çıktığı kadar parlamak isterler. Aydınlattıkları yer önemli değildir. Kendi çevreleri ya da ulaşabildikleri en ırak nokta neresi olursa olsun. Yeter ki son bir kez tüm güçleriyle parlayıp bizler buradayız ve sönsek bile hep burada var olacağız duygusunu yaşarlar, yaşamak isterler. Biz insanların ise bundan ne farkı var ki? Bakın izah edeyim. Teori de düşünüp pratikte uygulamadığımız birçok hareketi doğamızda var olan malum tembellik huyumuzdan dolayı bir türlü gerçekleştiremeyiz. Hayatımızdaki rampalarda zorlanır ancak ilk düzlükte radara girecek sürate ulaşmak için çabalamaz mıyız? Yaşantımızdaki mücadelede başarıyla sürekli karşı karşıya kalırız ama kader diyerek inandığımız olgunun ofsayt’ına yakalanır bir türlü gol yapamayız. Buna ne sebep oluyor sizce? Nefes alıp verdiğimiz her an içinde müdahale edemediğimiz değil aslında, müdahale etmediğimiz o kadar yanlışlar var ki... Yaşantımızı çalıntı tik taklar üzerine kurmuş, birbirimizin fotokopisini çekip kaderimize kopya yapıp yapıştırıyoruz. Hayatı zoraki bir mecburiyet olarak mı görüyoruz da kendi yaşantımızın kolayına kaçıyoruz, yoksa kalitemize mi inanmıyoruz? |
ARKADAŞLIK http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/12.gif Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştügünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve: - Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?.. Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... - Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük ihtimalle ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.. Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.." İnanılması güç bir hadise.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü: - Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş.. - Değdi teğmenim. dedi asker.. - Nasıl değdi? dedi teğmen.. Bu adam ölmüş görmüyor musun?.. - Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı: - Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum.. .... Kalbimizde arkadaşlık adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve arkadaşlığın Allah' ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız. Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin. |
Hayvanlardan ayrıcalıklı yapan beyin unsuruna sahip olan insanoğlu , hala nefes alırken, yaşamın içinde bende varım derken,ağlayan,gülen,yürüyen,yorulduğunda oturan,kaçan otobüsün arkasından koşan,kovalayan,yakalayınca binen,binince de “fazla bileti olan var mı?” diye soran,minibüsü kendi malımız gibi kullanıp istediğimiz yerde durduran, inen, yani bizler; elimizdeki,gönlümüzdeki ve hayatımızdaki güzelliklerin,sevgilerin ve paha biçilmez sevenlerin değerini NEDEN(?)kaybettiğimiz zaman anlama becerisinde bulunuruz.Kaybedinceye kadar kan kusturup, kaybedince hiçbir günahı olmayan dizlerimizi NEDEN(?) döverek “onu seviyordum,canımdan bile çok seviyordum hem de, ayrılığa neden olacak ben ne yaptım ki?” diyerek kulakları tırmalayan bir sesle, giden balık büyük olur mantığıyla ağıt yakarız. Geri kazanmak uğruna daha önce yapmamız gerekenleri NEDEN (?)iş işten geçince, o başkasını sevince yaparız.Kırılan kalbi tamir etmek bu kadar kolay mı ki, NEDEN(?) kalp kırarız.Doğru olma! k yerine NEDEN(?) yalancı, dürüst olmak yerine NEDEN(?) daldan dala konarız.Her şeyde aleni olmak yerine NEDEN(?) riyakarız. Seversek sevileceğimizi,bir adım yaklaşırsak sevdiğimize onun da iki adım yaklaşacağını NEDEN(?) bilmeyiz.Sevdiğimizin bize ihtiyacı olduğunda “çok işim var,gelemem” diyerek NEDEN(?) kaçmaya çalışırız.İlgiliye ilgisiz,ilgisize ilgili NEDEN (?)oluruz.Yasaklara uymayıp doğrulardan NEDEN(?) kaçarız. Sevgi ile okşanmaktan, sevilmekten haz almak yerine, NEDEN(?) kaçarız ve de korkarız. At gözlüğü takıp etrafımızdan NEDEN (?) bihaberiz. Bizler hiç olumlu düşünmeyip,hep kuşkulu,hep tedirgin ve hep kıskanç ve NEDEN(?) hep olumsuzuz.Bunları çoğaltmak,çoğaltmak mümkün. Sonuç olarak; NEDEN hayatımızda bir çok (?) soru işareti var.Ve NEDEN bu soru İşaretlerini bizler var ederiz.Ve bu NEDEN ‘lere, NEDEN(?) NİÇİN(?) böyle oluyor diyemeyiz. Ve bu NEDEN(?) ve NİÇİN’ lere NASIL oluyor da çözüm bulamıyoruz. İşte hayatımız NEDEN,NİÇİN ve NASIL ’larla geçiyor. Uyuyoruz NEDEN? Uyanmıyoruz NİÇİN? Değişir miyiz ? değişiriz ama NASIL? |
SU OL Bir an için sen su oldugunu düsün. Su denli özel, su denli yararli ve su denli çok, tükenmez... Inaniyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül, ister göklerden yag, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayi dolduramazsin. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsin. Unutma daha çok bagirdiginda daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçasi olursun yalnizca!... Suyun yaninda olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü"Su nasilsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düsünürler..http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/14.gif Tipki, sesini sürekli duyanlarin seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiçbir hayvan, irmagin gürültüler koparan yerinden su içmeye çalismadi simdiye dek. Hepsi, hep sabahin en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamandi. Sen hep bir su oldugunu düsün. Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yasam kaynagi oldugunu düsün. Ama su gibi yasatici ol. Su gibi yikici, sürükleyici ve öldürücü degil!.. Suysan tarlalarini basma insanlarin, yuvalarini yikma, ocaklarini söndürme; sana "felaket" denmesin! Suysan bir bardaga sigabil ki damarlara girebilesin!.. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararli, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez oldugunu da unutma. Ayrica su gibi sakin olabilecegin gibi, su gibi de "kiyametler" koparici olabilecegini unutma... Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayilabilecegin küçük irmaklara ayirabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçilan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayi ögreneceksin dilini ya da hiç durmadan konustugun için, yalnizca bombos ve anlamsiz sesler çikartan birisi oldugunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su degil mi? Düsüneceksin ne zaman ne söyleyecegini. Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemedigini, kimin anlayip anlamadigini. Düsüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarini anlatabildigini... Hatta anlayanlarin anladiklarinin da senin anlattiklarinin ne kadari oldugunu düsüneceksin... Konusmak için en uygun zamani bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalisacaksin... Yolcularin, önceden aldiklari biletleri ceplerinde oldugu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklastiginda, vapurun kalkacagi iskelede hazir olmalari gibi, sen de fikrini bildirecegin kisinin " kiyiya yanasmasini" bekleyeceksin!.. Demeyeceksin " Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin " Ben aklima geleni geldigi biçimde söylerim. Karsimdaki de degil duymak degil dinlemek, anlattigimdan bile fazlasini anlamak zorunda.." Keske öyle olsaydi. Keske hakli olsaydin, ama maalesef degil... Agzini açip "Selaleden dökülen suyu" içmeye çalisan bir tavsan gördün mü hiç?... Ya da önüne çikan agaçlari bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye ugrasan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasini bekler; beyni olan her canli gibi! Hadi... Sen simdi " su oldugunu" düsün ve kendini " su gibi " hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararli... Su gibi yasam kaynagi ve su gibi bitmez tükenmez oldugunu animsa... Ama yine su gibi " küçük bir bardagin içine" sigdir ki kendini girebilmeyi ögren insanlarin damarlarina. Yasam ver... Vazgeçilmez ol!... |
Törensiz Gömülmüş Bir Aşk Uzun gölgelerin ucundan düşüyorum terk edilmiş caddelerin karanlıklarına.Ateşin çevresinde toplanmış dilencilerin yanından geçiyorum.Benden daha zenginler diye düşünüp örtüsünü açıyorum yalnızlığımın. Ağlamaklı bir yüz görüyorum da inanmıyorum ben olduğuma. Acı bu kadar belli eder miymiş kendini her suratta? Merak ediyorum, hangi yazar tasvir edebilmiş acaba hüznü olanca yoğunluğuyla? Ben sadece bir çırağım: kelimeler dilimde tat bırakıyor, çevremde dans eden bir dünya yaratıyor yine de beni benden zeki yapamıyor işte. Sis, toplanıyor çevremde bu akşam bir şeyleri benden saklamak istermiş gibi. Oysa gözle görülecek kadar açık şeylerde olsa ben farkına varamayacak kadar dalgınım bu gece. Yakınlarda bir yerde yanan kömür kokusu boğazımı sıkıyor sanki. Adımlarımı hızlandırıp dar sokaktan aceleyle ayrılıyorum. Birden kendimi geniş ve insanların rasgele serpiştirildiği yarı-boş bir meydanda nefes alabilirken buluyorum. Açıklığın tam ortasındaki heykelin altına toplanmış çalgıcılar caddeyi balo salonuna dönüştürmeye gayret ederek şevkle çalıyor. Etrafına toplanmış kadınlardan bazıları müziğin dansa değer olduğunu yine de dans etmeye cesaret edemediklerini gösterir gibi kalçalarını bir sağa bir sola sallıyor, geniş etekleri bir çan gibi görünüyor. Etrafta demir daireler ve çubuklarla koşuşturan çocuklar sokağa bir karnaval havası veriyor. Bu manzaranın karşısında tedirgin olup bir adım geri atıyorum. Biraz önce ayrıldığım kömür kokulu o dar karanlık sokağa geri dönmek şimdi daha çekici görünüyor gözüme. Kim anlar ki benim acımdan şu şen palyaçoların, geveze kadınların arasında? Daha önce yürüdüğümde incelemiştim bu caddeyi bu yüzden kafamı kaldırıp yıldızlara bakmak istemiyorum tekrar. Biliyorum ki tepemde göğü bana göstermeyecek kadar acımasız bina var. Hava iliklerime kadar titretiyor beni, ayaz yanaklarımı tokatlayarak uyuşturuyor suratımı. Köşede ateşin çevresinde dikilmiş, elden ele bir şişe içkiyi paylaşan fakirlerden gidip ısınmak için bir yudum borç istesem benden karşılığında kesin paltomu isterler diye düşünüp karanlığın içine saklanarak hızlandırıyorum adımlarımı. Sonunda bu cadde de bitecek. Nereye kadar dolandıracağım bu yorgun bedeni, bilemiyorum. Nereye kadar beni taşıyabilirse mi? Akılsızın tekiyim işte! Hâlâ kabul edemiyorum. Şu dev gibi önüme dikilmiş gururum kör ediyor beni. Oysa gerçek, bir çocuğun bile anlayabileceği kadar açık. Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım yine onun paspasında durmuş bir saat kapıyı çalıp çalmamak arasında gidip gelirken bulacağım kendimi. Sonunda aşkım, gururumu büyük bir cesaretle parçalayacak ve o kapı heyecandan deli gibi atan kalbimin sesiyle yumruklanacak. Sonra beni uçuşan geceliğiyle bir melek karşılayacak, yanağına kıvrılan kibar bir tebessümle gülümseyecek ve her tartıştığımızda olduğu gibi her şeyi unutup beni öpecek. Bu akşam olacakları bilmeme rağmen neden bu kadar tedirginim acaba? Sanırım bu tartışmamız diğerlerinden daha uzun sürdü. Evet, en uzun ayrılığımızdı bu. Beni unutmuş olabilir mi? Hiç aramadığı için böyle düşünüyorum bence. Ama kalbini kıran benim, bu yüzden aramamak için haklı sebepleri var. Bu aptalca fikirlerin beynimi kurcalamasına izin verirsem sonunda bu akşam planladığım gibi paspasın üstünde değil, denizin dibinde olacağım! Pekala, sadece iki blok öteye gideceğim. Kan kokusu almış bir köpek balığı gibi durmadan onun evinin etrafında dolaştığımın farkındayım. Belki yolda karşılaşsaydık bu daha kolay olurdu benim için. Her neyse madem buradayım o zaman rotamı belirleyip, sevgilimi kollarımın arasına alacağım ve bu sefer kapıyı çalmakta tereddüt etmeyeceğim. Adımlarımı hızlandırıyorum. İçimde anlatılması güç bir heyecan var. Okuldaki ilk gün annelerinden ayrılan çekingen çocukların korkusu ve hayatında ilk defa yüklü bir maaş almış bir işçinin sevinci gibi karışık ama tam anlamıyla midemi sıkıştıran bir his. Evin önündeki caddeyi aydınlatan sokak lambasından kaçmak için yolu uzatıyorum. Bu garip davranışlarımın hepsini içinde bulunduğum duruma borçluyum. Paspasa ayaklarımı basıyorum. Evin ön kapısı karanlık, beni saklıyor etraftakilerden.Önceden kararlaştırdığım gibi fazla savaşmadan kapıyı çalıyorum. Tok bir ses yankılanıyor içerde. Yaklaşıyor bana doğru ve gözlerimi kamaştıran bir ışık aydınlanmaya başlıyor tam tepemde. Kapı açılıyor, gülümsüyorum karşımdakine. Bir adam atletiyle dikilmiş bana bakıyor. Şaşırıyorum, içimi panik duygusu kaplıyor. Nereye taşınmış olabilir ki? Gece gece adamı rahatsız ettim, sorsam tanır mı acaba? Sapık olduğuma karar verip beni tartaklamadan önce kız arkadaşımın adını verip nereye taşındığını sormaya karar veriyorum. Ağzımı tam açacakken, karanlık koridordan uçuşan bir gecelik geliyor, adamın vücuduna dolanıyor. Bana bakıp öylece kalakalıyor, tanıdık gözler büyük bir utançla beni izlerken, ben aynı anda paspasın binlerce kat altında nefes almaya çalışıyorum. O ise bir açıklama düşünüyor. Ayaklarım geri geri gidiyor. Bana doğru birkaç kararsız adım atıyor. Ben yüzümde aptal bir ifadeyle ona bakarken, ruhum çoktan arkasını dönmüş dar sokaklara koşuyor. Sonunda daha fazla dayanamayıp bedenimde takip ediyor. Soluk soluğa karanlığa gömüyorum kendimi. Yosun tutmuş duvarlara yaslanıyorum. Sidik kokan pis sokaklarda çaresizce sürünüyorum. Bir titreme alıyor bedenimi. İster istemez ateşe yöneliyorum. Fakirler bana bakıyor sonra omzuma bir battaniye atıyorlar. Elden ele geçen şişe bana geliyor. Bir yudum alıyorum, acı boğazımdan aşağıya kayıyor. Gözlerim görmez gibi kıvılcımlara bakıyor. Burada kimse akan yaşlara ‘dur’ demiyor. Düşünüyorum, benim onlardan ne farkım var? Bu gece sevgilimin yanında benim yerime başka bir adam yatıyorken, evime gidip uyumaktansa şurada kutulardan birinin üstüne kıvrılıp sızmamın, leş gibi içki kokmamın, sokaklarda barınan bir dilenci olup olmamamın ne önemi var? Her gece rüyalarımda o yüzü göreceksem uyumanın, uyanık olup da onu hatırlayacaksam yaşamanın ne anlamı var? En değerli şeyi, kalbimi kaybettikten sonra… şimdi gerisinin ne önemi var? |
KYKNOS Kan dökmekten bıkmayan zalim Ares'in çocukları da tıpkı kendisi gibiydiler. Bunlardan en yamanı Kyknos idi. Bu genç haydut dağ başlarında gezer, yolları keser, önüne çıkan yolcuları soyup soğana çevirir, sonra kim olursa olsun hiç acımadan vahşice öldürürdü. Vahşiliğini daha da öteye götürüp öldürdüğü insanların kafatasından babası Ares için bir mağbet yapmıştı. Ama bir gün Kyknos, büyük kahraman Hercules (Herakles, Herkül) ile karşılaştı. Her zaman ki gibi orman da dolaşıp kendisine soyacak bir yolcu ararken karşısına Hercules çıktı. Hercules hırsızlara ve katillere derslerini vermeyi kendine görev edinmişti, dünyayı dolaşarak, bir bir insanlara zarar veren bu katilleri yakalıyordu ve Kyknos ta bunlardan biriydi. Kyknos, Hercules'in parlak kalkanını görünce bir an evvel ona sahip olma arzusu ile kim olduğunu bilmeden ona saldırdı. İki cesur adam şiddetli bir kavgaya tutuştular, güçleri birbirine yakın olduğundan kavga uzun sürdü. İkisi de yorulmak nedir bilmiyordu. Derken Hercules, uzun mızrağını savurdu ve Kyknos'u tam boğazından vurdu. Oğlunun öldüğünü öğrenen Ares, çılgına dönmüştü. Hemen yer yüzüne inip çılgın gibi Hercules'e saldırdı. Vahşi çığlıklar atarak mızrağını Hercules'e fırlattı aynı anda Athena'da oraya gelmiş ve mızrağın yönünü değiştirerek Hercules'e yardımcı olmuştu. Bunu üzerine Ares kılıcına sarıldı, ama o daha kılıcını çıkaramadan Hercules üzerine saldırdı ve onu bacağından yaraladı. Ama o bir tanrıydı onu öldüremezdi. Bu yüzden onu yaralı haliyle bıraktı. Periler Ares'i tedavi için tanrıların dağına götürdüler. Ama ondan önce Ares ölen oğlunu beyaz bir kuğuya çevirdi. |
| Saat: 10:08 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık