MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Pollyanna 25 Ekim 2006 21:51

''SON YAPRAK''

Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...
Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.
Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.
Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmış...


kambis 25 Ekim 2006 22:05

BIRAKIP DA GİDENE...
Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder, sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi... En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi.
Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız,
diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda;
onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı,
varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu ölesiye bağlanış, içten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış? Kim bilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir şey istememiştim.
Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa
kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce.
Bu onun "ölüm yıldönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz... Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe.
Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına;
"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin. Dileğince nefret et, alay et duygularımla. Kızmam sana Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun. Her şeyini özledim... Allahım son defa göreyim yeter bana"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait bir şeyler bulmak için aradım her köşeyi... Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına... Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak, acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle... Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ!!!..."


Pollyanna 25 Ekim 2006 22:15

''BİTMEYEN AŞK''

Genç adam ellerinde bir buket çicek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiceklerden vardı.
Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz'' bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç birşey kaybetmemişti...
Onları hiç birşey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık,nede ölüm... Genc adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine gec kalmıştı, 1 dakika gec kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdigi kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki ? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardi...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Tekrar saatine baktı genç adam.Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak icin sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine bişey olamazdı. Onsuz hayat yasanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya basladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 2,5 sene oldu dedi. 2,5 senedir hergün sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı.
Sevdigiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...


arwen 25 Ekim 2006 23:22

Mutluluk, yaz yağmuruna benzemez, umulmadık anda birden bire boşanmaz insanın tepesinden. Azar azar gelir. İnsanın hayata ve çevresine karşı davranışları getirir mutluluğu, azar azar, birike birike. Gerçek mutluluk böyle doğar.”
(Toprak Ana / Cengiz Aytmatov)

......"Hayatının sürekli tekrar ettiğini düşün. Şu an yaptığın şey seni mutlu etmiyorsa bir dahaki sefere tekrarladığında yine mutlu olamayacaksın. Bunun için eğer mutlu bir hayat geçirmek istiyorsan seni mutlu eden, iyi hissetmeni sağlayan şeyleri yapmalısın."
(Nietsche Ağladığında / Irwin Yalom)


Yalnızdı, yalnızlığın yorgunluğundaydı. Dudaklarındaki gülümsemenin sahteliğini anlmak için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü bakmak anlamak için yeterliydi.

Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli", ama sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi. Bir türlü diğer sahneye geçemiyor, gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.

Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor, "tamam bu işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değildi ki, "geçer gider, çalışır çözerim" desin.

Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğince olmasa da, dilediğince yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti. Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle beraber, bu karmaşanın bundan daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.

"Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti işte bu.

Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu soru, hiç kaybolmuyordu. Bazen, sevgiliyle paylaşımlarında veya güzel bir filmde ya da kayalıklardan denizin kokusunu ciğerlerine çektiğinde, "hayat bu işte" diye sevindiği oluyordu, ama kısa bir zaman sonra soru yeniden başlıyordu.

Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi ve sevdiklerinin olmasının, zar zor elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının. Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak istemiyordu.

"Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kardır" da uygun değildi zihin yapısına. Sanki sorun yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?

Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, o herkesin her zaman dilinde olan bir şiir ile buluştu yeniden.

“Yaşamak şakaya gelmez
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.”

Düşündü, cevap buydu.

Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek, laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek yaşadığına. Bencillikten uzaklaşıp, bireyselliğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak. Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler koyabilmek.

Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyonun her an çarpabileceğini düşünmek örneğin. Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da ama ne çıkarsa çıksın, ansızın geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyiye dönüşeceğini kavramak, yeterince çabalandığında.

Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak olabildiğince..


Pollyanna 26 Ekim 2006 00:31

Ya gerçek sandığınız şey koca bir yalansa ...

Aşk bazen şaşırtır...

Yatakta uzanmış boş gözlerle tavanı seyrediyordu Nuray.Saçı başı darmadağın, ağlamaktan gözkapaklarışişmiş bir halde saatlerdir yatıyordu.Neredeyse öğlen olmuştu,ama yataktan çıkacak gücü bir türlü bulamıyordu kendisinde.Şu son birkaç gündür hayatının en kötü dönemini yaşıyordu.Tüm bu yaşadıklarının bir kâbustan ibaret olmasını diliyordu.Bir sabah uyansa ve’’Yaşasın!Sadece bir rüyaymış diyebilseydi keşke.Her şey eskisi gibi olabilseydi.Neler vermezdi ki!Ama ne yazık ki, yaşadıkları gerçekti.İçini acıtan, onu darmadağın eden bir gerçek!

Yemeden içmeden kesiliyor
Kaç gündür ağzına doğru dürüst bir lokma bir şey koymamıştı.Lokmalar boğazından geçmiyor, canı hiçbir şey istemiyordu. Sadece kahve ve sigarayla besleniyordu.Yataktan doğruldu, midesinin kazınmasına aldırmadan bir sigara daha yaktı.Elleri öyle titriyordu ki, çakmağı zar zor çakabilmişti.İçinden’’Güçlü olmam gerek, böyle bırakmamalıyım kendimi’’diye söyleniyor ama bir türlü toparlanamıyordu.Aklını yitiren insanları anlayabiliyordu şimdi.Ne kadar güçlü ve dirençli olursa olsun, insan hayatta beklenmedik bir şokla karşılaşınca ve üstesinden gelemeyince, akıl sağlığını yitirebiliyordu demek ki.

On yıl önce büyük bir aşkla bağlanıp evlendiği ve hala deliler gibi sevdiği adam; kocası onu aldatıyordu işte.Oysa ne kadar da mutlu bir evliliği olduğunu düşünürdü hep.Serdar gibi bir adamla evlendiği için şanslı bulurdu kendini. Sadece kendisi değil, çevresindeki herkes böyle düşünüyordu üstelik. Bir çok arkadaşı çoktan boşanmışlardı. Diğerleri de sırf çocukları için ya da güvence adına evliliklerini sürdürüyorlardı.Ama onların evliliği çok farklıydı. Sadece karı koca değil iki iyi arkadaştılar. Birlikte hep dışarı çıkarlar ya da evde arkadaşlarını ağırlarlardı. Çok sayıda ortak zevkleri, ortak dünyaları vardı kocasıyla. Sevişmeleri de tıpkı ilk günkü gibiydi. İstekli, aşk dolu, tutkulu... Her şey çok güzeldi o güne kadar.

Çocuksuz da mutluydular
Tek eksikleri çocuktu belki. Çocukları olmamıştı. Ama bu durumdan ikisininde şikâyeti yoktu.Hatta bu durum sanki onları birbirlerine bağlamış, evliliklerini pekiştirmiş gibiydi.

Evet ilk zamanlar Nuray bunu dert ediyordu kendisine. Anne olamadığı için kendini biraz suçlu, biraz eksik hissettiği oluyordu.Ama zamanla alışmıştı her şeye. Hatta çocuksuzluğun avantajlı yanlarını öne çıkarıp mutlu olmanın yolunu bile bulmuştu.

Kendisine ve kocasına daha fazla vakit ayırabiliyordu böylece. Serdar’a gelince, o hiç önemsemiyordu bu durumu.Hatta çocukları pek sevdiği de söylenemezdi.Çocuklu arkadaşlarının evlerine geldiğinde, bu durumdan pek hoşlanmadığını hemen belli ediyordu.Şimdiye kadar çocuk özlemi duyduğunu hiç hissetmemişti kocasının. Ama şimdi... Acaba aldatmasının ardında bir çocuk özlemi mi yatıyordu?

Aşkın gözü kör mü?
Öyle büyük bir aşkla bağlıydı ki kocasına Nuray, onun da kendisine aşık olduğunu, asla başka bir kadına bakmayacağını sanıyordu.Hani şu ünlü televizyon yıldızı, karısını aldatıp, başka bir kadınla basıldığında nasıl da tepki göstermişti Serdar.Olayı televizyonda seyrederken öfkelenmiş, söylenerek başka bir kanala geçmişti.Onun bu davranışı pek hoşuna gitmiş, bir kez daha gurur duymuştu kocasıyla.Ama şimdi ‘’Ah ne kadar safmışım, ne kadar aptalmışım!’’diye dövünüyordu.Demek bunların hepsi göz boyamaymış. Ama nasıl bilebilirdi ki!..

İnsan içine çıkamıyordu
Çalan telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı Nuray.Arayan en yakın arkadaşı Serap’tı:’’Kaç gündür nerelerdesin canım?Sürekli arıyorum, cevap veren yok.Biz hemen her gün konuşurduk, görüşürdük seninle. Ne oldu, bir yerlere mi gittin?’’

‘’Hayır Serap, evdeydim. Birkaç gündür kendimi iyi hissetmiyorum. Önemli bir şey değil, geçer.’’
Serap ısrar ediyordu:
‘’Sesin çok kötü geliyor senin. Kötü bir şey mi oldu yoksa?Haydi hemen atla gel, çay içer, konuşuruz.Bak çok sevdiğin kurabiyelerden de yaptım.Ya da istersen ben sana geleyim.’’Teşekkürler Serap’çığım. Ama gerçekten biraz dinlenmek istiyorum. Seni sonra ararım, söz!’’Zar zor ikna edebilmişti Serap’ı.’’Ah, canım arkadaşım’’diye düşündü,’’nasılda sever beni!’’Ama şu anda dışarıya çıkacak, insanlarla konuşacak durumda değildi.Bu perişan halini kimselerin görmesini istemiyordu, en yakın arkadaşının bile.Sadece yalnız kalmak ve düşünmek istiyordu.Ne yapacağına nasıl davranacağına karar vermesi gerekiyordu bir an önce.O kadar çok acı çekiyordu ki!..

Sanki evlendiği adam değildi
Akşam eşi işten geldiğinde mutsuzluğunu, üzüntüsünü ona belli etmemeye çalıştı.Ama anlamaması imkânsızdı Serdar’ın, karısını öyle iyi tanıyordu ki. Ondaki ufacık bir duygu değişimini bile her zaman şıp diye anlardı.Öyle duyarsız bir adam değildi kocası.Ama şu an hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu.Hiçbir şey sormuyor, Nuray’ın halini görmezden geliyordu. Daha bu sabah işe giderken nasıl da neşeyle ıslık çalarak tıraş olmuştu öyle. Hayır, bu duyarsız adam kocası olamazdı!

Gerçeklerden korkuyordu
Gerçekleri bir an önce öğrenmek için sabırsızlanıyor, ama bir türlü kendini toparlayıp bu konu hakkında konuşacak gücü bulamıyordu kendinde. Söze nasıl başlayacaktı, ne diyecekti? ‘’Kim o kadın?’’diye mi soracaktı. Yada ’’Kaç yaşında? Benden güzel mi?’’ diye mi? Aslında biraz da alacağı cevaptan korkuyordu galiba. Serdar her şeyi reddederse aptal yerine konulduğunu düşünür ve çok üzülürdü. İçini bit kurt gibi kemirmeye devam ederdi duyduğu şüphe. Ama ya itiraf ederse... İşte o zaman kocasını tamamen kaybettiği anlamına gelirdi bu.Aşkı ve gururu arasında bir tercih yapmak zorunda kalırdı. Serdar’ı hala deliler gibi sevsede gururuna çok düşkündü Nuray.

Bir ipucu arıyor
Dayanılmaz bir şüphe, tüm benliğini yiyip bitiriyordu. Tuhaf şeyler yapmaya başlamıştı son günlerde.Çamaşır sepetindeki kocasına ait çamaşırları tek tek kontrol ediyor, bir ruj izi, bir saç teli, parfüm kokusu arıyordu dedektif gibi. Hiçbir iz yoktu görünürde. Eğer elle tutulur bir kanıtı olursa daha rahat konuşacağını düşünüyordu kocasıyla. Ama peki o gizli telefon konuşmaları; hemen okunup silinen mesajlar... Tüm bunlar yetmezmiş gibi dün gayet soğukkanlı bir şekilde ‘’Küçük bir valiz hazırlar mısın bana hayatım, Hafta sonu iş için Ankara’ya gitmem gerekiyor da. Akşam eve uğrayıp yemek yer, sonra da otobüsle yola çıkarım’’demişti. Ne diyeceğini şaşırmış gözyaşlarını gizleye gizleye hazırlamıştı valizi.

Kâbusun başladığı gün
Kocasının değişimini ilk fark ettiği o anı düşündü. Sabah işe gitmek için hazırlanıyordu Serdar yatak odasında. Aniden bir şey sormak için odaya girdiğinde kocasının kısık sesle telefonla konuştuğunu, o içeriye girince de’’Tamam ben seni ararım sonra’’ deyip hemen telefonu kapattığını fark etmişti. Dayanamayıp kahvaltı sofrasında o telefon konuşamsını sormuştu Serdar’a: ’’Kiminle konuşuyordun az önce?’’ Serdar gözlerini kaçırarak cevap vermişti: ’’Hiç... İşten bir arkadaşımla.’’ ’’Madem iş arkadaşındı, ben odaya girince neden hemen kapattın telefonu?’’ Serdar bu kez sesini yükselterek cevaplamıştı sorusunu: ’’Çünkü konuşmamız bitmişti Nuray. Niye beni sorguya çekiyorsun sabah sabah!’’ İşte ilk kez o zaman hissetmişti kocasının hayatında başka bir kadın olduğunu. Ondan sonra da bu gizemli, fısır fısır konuşmalar sürmüştü.Üstelik evlilik yıldönümlerine sadece bir gün kalmıştı.

Bir plan hazırlıyor
Bütün gece bir sağa bir sola döndü, bir türlü uyuyamadı. Hep kocasının yüzü geliyordu gözünün önüne; ‘’Bu hafta sonu iş için Ankara’ya gidiyorum’’ diyen yüzü. Nereye götürüyordu acaba o kadını? Baş başa bir hafta sonu geçireceklerdi demek. Sonunda karar verdi; nereye gittiklerinin öğrenmenin bir yolunu bulmuştu. Sabah Serdar’ın iş yerini arayıp küçük bir oyun oynayacaktı. Hayatında ilk kez, istemeye istemeye de olsa yalan söyleyecekti. Gerçekleri öğrenmek için buna mecburdu.

Şüpheleri netleşiyor
Kocası evden çıkar çıkmaz eşinin iş yerini aradı. Sekreterle sesini değiştirerek konuşmaya başladı.’’İyi günler! Ben Serdar Bey’in en çok alışveriş yaptığı mağazadan arıyorum. Serdar Bey sabah bize uğramıştı da, galiba otobüs biletini unutmuş burada. Bu akşam Ankarayagidiyor sanırım.’’ ’’Biraz bekler misiniz lütfen bir bakayım.’’ Bir çekmecenin açılıp kjapandığını duydu Nuray telefonda beklerken. O birkaç dakikalık bekleyiş, saatler gibi gelmişti ona. Sonunda sekreterin sesini duydu:’’Bir yanlışlık var galiba hanımefendi. Serdar Bey’in otobüs biletleri elimde şu an. Ankara değil, iki kişilik Antalya’ya gidiş dönüş bileti. Bu akşam yedi otobüsüne.Benden bileti iyi saklamamı istemişti.’’ ’’Çok özür dilerim. Sanırım bu başka Serdar Bey, afedersiniz.’’İşte o anda kulaklerı uğuldamaya, başı dönmeye başladı Nuray’ın. Koltuğa yığıldı.

Her şeyi göze almıştı
Demak Antalya’ya gidiyorlardı. Balayına gittikleri yerdi Antalya.Demek o kadını da oraya götürüyordu kocası. Allah bilir birlikte kaldıkları otele gidiyorlardı. Bu kadarı da fazlaydı artık. Nuray kararını verdi, akşam eşi eve geldiğinde onunla açık açık konuşacaktı.

Kocası çok öfkelenebilir, bağırıp çağırarak ona hakaret edebilirdi. Gerçeği inkar edebilirdi. Ya da her şeyi itiraf ederdi, ki en kötüsü de buydu galiba. O zaman onu tamamen kaybetmiş olacaktı.Hatta bavulunu bile hazırlamıştı Nuray. Eğer çok kötü kavga ederlerse bavulunu alıp annesinin evine gidecekti. On yıldır ilk defa evlilik yıldönümlerini kutlamayacaklardı. Bu günü hayatı boyunca unutmayacaktı. Bundan daha kötü bir evlilik yıldönümü hediyesi olamazdı herhalde...

Şaşırtan hediye
Ağlamamak için söz verdi kendine. Eğer ağlarsa, kocasının karşısında zavallı duruma düşer ve her şey mahvolurdu. Kocasının kendine acımasını asla istemiyordu çünkü. Dimdik duracak ve gözlerinin içine bakarak konuşacaktı onunla. Öyle bir konuşma yapacaktı ki vicdan azabından kahrolacaktı Serdar.

Kapı çalınca Nuray beklemekten ve stresten perişan durumdaydı. Kapıyı açtı, ama hiç kimse yoktu. Sadece, yerde kır çiçeklerinden yapılmış harika bir sepet duruyordu. Sepeti alıp koltuğa oturdu. Bir kart iliştirilmişti çiçeğe. Elleri titreyerek, heyecanla okudu: ‘’Evlilik yıl dönümümüz kutlu olsun hayatım. Unutacağımı mı sandın yoksa? Seni otobüs garajının oradaki kafede bekliyorum. Konuşmak istediğim önemli bir konu var.Saat 6’da orada olursan sevinirim.’’

Önemli buluşma
Ne demek oluyordu şimdi bu? Neden kocası her şeyi itiraf etmek için böyle dolambaçlı bir yol seçmişti ki; neden eve gelip her şeyi anlatmıyordu da, onu dışarı çağırıyordu. Bütün şüpheleri haklıydı işte. Her şey bitmişti artık! Gözyaşlarını sildi, kendine hızla çekidüzen verdi. Onun karşısına bakımsız ve perişan halde çıkmak istemiyordu. Yolda giderken karar verdi, onu sakin sakin dinleyecek sonra da suratına bir tokat atarak çekip gidecekti.

Kafeye vardığında Serdar cam kenarına oturmuş, kahvesini yudumluyordu. Öyle üzüntülü bir hali yoltu, tam aksi neşeliydi. ‘’Geldim işte’’ dedi Nuray ’’hadi ne konuşacaksan konuş.’’
’’Tamam hayatım ama sen biraz geç kaldın. Çok az vaktimiz kaldı, birazdan otobüs kalkacak. İstersen yolda konuşuruz.’’
’’Yolda mı?’’
’’Evet, birlikte Antalya’ya gidiyoruz bu akşam. Sana sürpriz yaptım! Nasıl ama, hiç tahmin etmedin değil mi?’’
’’Hayır!’’ dedi Nuray ağlayarak, ’’Gerçekten tahmin etmedim. Bu akşam böyle bir mutluluk yaşayacağımı hiç sanmıyordum!’’


Misafir 26 Ekim 2006 01:16

YAŞAMAK GÜZELDiR

Çok tatlı bir sese sahip olan bir kız tarafından, “Buyurun!” denilerek eve alındım. Eve alınmamın üzerinden yirmi dakika geçmesine rağmen hayretim bir türlü geçmedi. Evin içerisinde, şu anda çok zarif, güzel ve fidan boylu, yaşı henüz yirmiye basmış, uzun saçlarını omuzlarından aşağıya dalga dalga sarkıtmış kız ile benden başka kimsecikler yoktu.

Beni hayretler içine düşüren durumlardan birisi de; evin içerisinin de derli toplu olarak bu kız kadar güzel olmasıydı... Her şey yerli yerindeydi. Koltuklar, koltukların üzerinde ince iğne işleriyle işlenmiş süslü ve sıcak beyaz renkli kumaşlar, televizyonun üzerindeki örtü, dolaplardaki biblolar, tabaklar, fincanlar, aralarındaki fotoğraflar, üçgen bir vaziyette sarkan danteller, kısacası hepsi güzeldi, muazzamdı ve ince bir zevkin ürünü olduğu her hallerinden belliydi.

Böyle zevkli bir evin bu tarzda süslenmesini çok iyi bilenler; elbette bu evin genç kızınada mükemmel bir terbiye vermişlerdir diye aklımdan geçirdim. Fakat, bu genç kız, bu kadar zaman zarfında; karşımda inci dişlerini göstererek tebessüm ediyordu. Sanki ayın ondördü yüzüne inmiş olan bu güzel kızın, gülümseyen gözlerle devamlı bana bakması yüzünden, bir nevi rahatsız oluyordum. Başka tarafa hiç bakmıyordu. Bundan dolayı vücudumu ağır ağır ter basmaktaydı.

“Beni buraya niçin yolladın?” diye okul arkadaşım Sinan’a içten sitem ediyordum. Dortmund ile Düsseldorf arası pek fazla uzak değildi. Istese bir akşam trene biner, ailesini ziyaret edip işini gördükten sonra, aynı gece Dortmund’a dönebilirdi.

“Benim yarın çok önemli bir sınavım var. Ne olursun şu paketi Köln’e giderken bir zahmet Düsseldorf’ta bizim eve uğrayıp annemlere veriver. Bunu yaparsan çok memnun olurum!” dedi. Bizde de arkadaş sevgisi var: Hatırını kıramadık.

Aynı fakültede üç senedir beraber okuyoruz. Gerçi o bizden bir yıl sonra geldi. Aynı öğrenci yurdunda kaldığımız için samimi bir arkadaşlığımız oluştu. Yemeklerimizi beraber yapıp, beş kişilik arkadaş topluluğu ile güle oynaya birlikte yiyoruz. Sinan’ı üç senedir tanımama rağmen; annesi ve babasından başka ailesinin diğer fertlerinden hiç bahsetmemişti. Halbuki ben, ona bütün aile üyelerimin bazısını bizzat, bazısının da fotoğraflarını göstererek tanıtmıştım.

İnce uzun ve bakımlı parmaklarını koltuğun kenarına tempo tutarak vuran genç kız;

“Size çay veya kahve, ne ikram edebilirim?” diye tatlı bir lisan ile sordu.

Hava çok sıcaktı. Sıcak bir şeyler içmek arzu etmedim. Bir müddet sessiz kaldım.

“Soğuk bir şeyler veya bir bardak su yeterli” diye cevap verdim. Hemen yerinden sıçrar gibi doğruldu.

“Olur mu öyle şey? Sinan ayranı çok sever. Size de ayran ikram edebilir miyim?” dedi.

O hâlâ benim yüzüme bakıyordu. Inci dişleriyle pembe dudakları insanın içine sıcaklık veriyordu.

“Sevinirim” dedim.

Bu duruma çok sevinen, adını dahi bilmediğim genç kız, koltuklara dokuna dokuna mutfağa doğru gitti.

Odada hakim olan sessizlik, eşyalar ve tablolar ile beni kuşattı. Şöminenin yanındaki duvarda asılı duran ve bir dere kenarında balık tutmakta olan mutlu bir çifti tasvir eden bu tablo beni gerçekten etkiledi. Adeta ufuk çizgisinde yer ile gök birleşmiş bir vaziyette yapılmıştı. Tam ufuktaki yerle göğün birbiri içinde eridiği yere bakarken birden aklıma “Acaba annemler beni yine Köln’e niçin çağırdılar?” diye bir soru takıldı. Babamla annem yine akıllarında, “Mutlaka bir evlilik senaryosu” hazırlamışlardır diye bir fikre ulaştım. Onlar ne derse desin şu anda evlenmeyi düşünmediğimi ve böyle bir teklifi geri çevireceğime dair kendimi yönlendirdim. Henüz ortada bir işim dahi yoktu: Tahsilimin bitmesine daha üç sömestre vardı...

O güzel kız, birden elindeki ayran tepsisi ile tekrar odaya girdi. Çok dikkatli olarak tepsiyi tutuyordu. Ayran bardaklarını da yarısına kadar doldurmuştu. Kızın her adımında yarısına kadar dolu ayran bardaklarındaki ayranlar adeta dalga dalga dans ediyordu. İlk defa “Bu kız ayranı dökecek her halde!” diye korkmaya başladım... Kesik kesik adımlarla yürüyen bir robot gibi gelerek ayran tepsisini masaya koydu. Zarif parmaklarıyla bir gül demetini tutar gibi ayran bardağını tuttu. Adeta olduğum yere yaklaşıp, nefesinin gül kokusunu hissettirerek;
“Buyurun efendim!” dedi.

Gözlerinin içine bakarak ayran bardağını onun elinden aldım. O güzel bahar renkli gözleri beni etkilemişti. O da kendi ayran bardağını alıp, tekrar yerine oturdu. Ayranı çok hoş yaptığını ifade edip, içten teşekkür ettim. Çok sevindi. Bardağımdaki ayranı bitirince haber verirsem; tekrar ikram edebileceğini söyledi. Şaşırdım. Benim şaşkınlığım sürerken o, Sinan’ı sordu. Sinan’dan bahsettim.

“Yarın çok zor bir sınavı var” diye söyleyince;

“Inşaallah başarır. Allah zihin açıklığı versin!” diye dua etti.

Sözü döndürüp dolaştırıp şiire, musikiye getirdi. Şiir benim en büyük tutkumdu. Bu dalda bir kaç ödülüm bile vardı. Hayret, bu güzel kız, benim Sinan’a verdiğim şiirlerimden birini ezberlemiş. O kadar latif ve duygu yüklü olarak okudu ki, şaşırıp kaldım. Ne yalan söyleyeyim gül renkli dudaklar arasından enfes bir şekilde vurgulanarak okunan ve her kelimenin manası tam verilen bu okuma tarzı; beni öyle etkiledi ki, bu durumu kelimeler ile anlatamam. O güzel dudaklar arasında inci dişlerini göstererek, al yanaklarına, gamzelerine bahar mevsimi kondurarak, okuduğu şiirin şairi benim diye hem duygulandım, hem de gururlandım.

“Nasıl? Beğendiniz mi efendim?” dedi.

Sanki hayal dünyasından birisine dalmış, uçan atım ile perilerin bulunduğu çoban çeşmesine doğru yol alıyordum.

“Ne yalan söyleyeyim: O kadar şirin, o kadar güzel ve enfes okudunuz ki, çok etkilendim” diye cevap verdim. Birden yerinden fırladı. Bu sefer başka bir tarafa gitti. Bir müddet sonra elinde bir müzik aleti çantası ile içeriye girdi. Tekrar yerine oturdu. Müzik aleti çantasını narin parmaklarıyla açtı. Bir keman çıkardı.

“Izin verirseniz, sizin bu şiirinizi şöyle bestelemiştim. Onu size dinletmek istiyorum. Dinlemek ister misiniz?” dedi.

Aman Allah’ım bu kız o kadar güzeldi... Ve devamlı daha da güzelleşiyordu. Ellediği, dokunduğu her şey güzelleşiyor, hassaslaşıp duygu yüklü oluyordu. Fakat, o ayran getirişi de aklımdan çıkmıyordu.

Kemanın narin yayını gerilmiş tellere sürmeye başladı. O alımlı çenesi kemanın üzerindeydi. Dalgalı saçlarından bir buket kemanın üzerine bir kaç tel bırakmıştı. Sol elinin zarif parmaklarıyla kemanın tellerine dokundu. Bir taksim yaptı. Sonra da tatlı ve içten bir melodiye girerek; benim şiirin ilk dörtlüğünü çok duygulu bir tarzda seslendirdi. Artık mekân boyutlarından çıkıp, perilerle buluştuğumuz pınar başındaydık. Zaman da sadece bizim için çalışıyordu. Bütün periler bu güzel kıza benziyordu. Köşede keman çalan kızda, benimle dans eden, biz dans ederken ellerindeki gül ve karanfilleri bizim başımıza saçanlarda bu kızın benzeriydi. Bir ara kendimi cennette zannettim.

Birden “Çaaat!” diye kapı açıldı. O çoban çeşmesindeki periler bir bir uçup gittiler. O güzelim dünya, kendisini yine odanın loşluğuna bıraktı. Kapıyı gürültüyle açıp gelen Sinan’ın annesiydi. Beni görünce;

“Maşaallah maşaallah! Benim oğlum gelmiş!” diye göre basa aldı.

Ona böyle keman çalarken yakalandığımız için utandım. Sinan’ın verdiği paketi uzattım. Selamlarını ve mesajını söyledim. Çok sevinen Sinan’ın annesi, paketi açtı. Üstünde bir yazı vardı. Okuma yazması pek iyi olmadığı için paketi bana uzattı. Ben de kızı göstererek: “Niçin ona okutmuyorsun?” der gibi bir işaret yaptım. Sinan’ın annesi;

“Gamze’nin gözleri görmüyor. Lütfen sen okur musun?” der demez hem utandım, hem de çok şaşırdım.

Paketi çaresizce alıp, üstündeki Sinan’ın yazmış olduğu; “Benim periler kadar güzel, melekler kadar iyi kalpli kardeşim Gamze’nin doğum gününü candan kutlar, hayat boyu mutluluk ve sağlık dolu günler dilerim.” yazısını okudum.

Gamze çok duygulanmıştı. Paketi açılmış olan elleri arasına koydum. Onu sıcacık alıp, göğsüne bastırdı. Çok sevindi... böyle duygu dolu, hayata sevecen bakan, kültürlü, sevimli bir güzel kızla karşılaştığım için ben de çok mutluydum. Fakat, onun göremeyişi ve onun en mutlu gününden habersiz oluşum da beni kahretmişti. Onun doğum gününü toka ederek tebrik ettim. Elinden, o duygu dolu parmaklarından bana, tam yüreğime sevgi seli akıyordu.

Hemen müsaade alıp, oradan ayrıldım. Düsseldorf’u pek iyi tanımıyordum. Sokaklarda hızlı adımlarla yol aldım. Sadece bir çiçekçi arıyordum. Iki sokak ileride bir çiçekçiye rastladım. Kırmızı beyaz güllerden çok güzel bir demet yaptırdım. Aynı aceleci adımlarla Sinangilin evine döndüm. Kalbim çok hızlı çarpıyordu; bir ara adeta duracak gibi oldu. Kapının zilini çaldım. Kapıyı yine Gamze açtı. Elimdeki gül demetini ona sundum. Çok sevindi.

“Teşekkür ederim” dedi. Ardındanda “Tekrar geleceğinizi biliyordum” diye ilave etti.

“Nereden biliyordunuz?” diye gayri ihtiyari sordum.

Gülümseyerek;
“Gönlümün sesi bana öyle söyledi...” dedi.

Sevindim. Sinan’ın annesi de yanımıza gelip, kalmamı söyledi. Fakat, gitmem gerekiyordu.

“Bir başaka zaman” deyip oradan ayrıldım. Çok güzel bir tren yolculuğu yaptım. Trende kimi görsem; onda, Gamze’den bir parça benzerlik görüyordum. Artık benim için hayat bir mana kazanmıştı... her şeye rağmen yaşamak güzeldi.
Ressam Halil GÜLEL
Düsseldorf / 06.05.2000


http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


arwen 26 Ekim 2006 01:36

Anlık yaşıyoruz anlık. Kısa mutluluklarla yelken açıyoruz geleceğimize. Aslında karamsarız biraz. İyi giden herşeyin arkasında ya kötülük ararız ya da mutlu olmaktan korkarız aptalca. Karşımızdakine kendimizden daha çok değer veririz. Eksilerimizi hiçe sayar artılarımızla savaşırız zaman zaman. Sevgimi yüce bir idol gibi görmekten asla vazgeçemeyiz. Yamuk yumuk çizgileri düz görmekten ya da ıslatan yağmuru sevmekten zevk alırız. Ama neden?
Sevgimi göstermek için karşımızdakine kul köle olmak, onun için dünyaları yıkmak, atmak, kırmak, dökmek, ölmek...Aklımızla kalbimizi aynı çizgide tutmak ne kadar zor. Kendi gölgenle savaşmak gibi birşey. Bir yanda hayat ve mutluluğu veren yüreğin diğer yanda hayatı ve mutluluğun anlamını öğreten aklın,mantığın! Zor hayat, zor insan...
Nedir ki mutluluk?
Bir geceliğine ihtirassız zevk almak mı? Karanlığını saklayıp aydın olmaya calışmak mı? Sınırsız paranı anlamsız ve amaçsız harcamak mı? Ya da yarını endişe etmeden bugününü atlatmak mı? Daldan dala konup neyin ne olduğunu anlamdan toprak olup uçmak mı?
Sevdiğini söyleyemeden ya da severken kaybolup gitmekten ne kadar zevk alıyoruz değil mi? İstemediğimiz ortamlarda sevimli durmaya çalışmak, kulaktan dolma insanlara itibar ve saygı bağlamak, hayatının yüzde doksanını ailenden cok, calışarak geçirmek? "Herşeye rağmen hayat güzel" diyerek kabullenme politikasında ilerlemek.
Yoksa herşey doyumsuzluk mu? Olanı saymadan yaratmaya çalışmak, yaratılanı unutup yeni bir sayfa açmak. Belki binlerce kere yapmısızdır bunu. Aynaya bakmadan insanları yargılamak. Önyargımıza hakim olamamak. Kapatmışız kendimizi yenilikçi olmaya. Her ne kadar hepimiz herşeyin güzel gittiğini düşünsekte aslında hepimizde bir eksiklik var. Mutlaka olacak diyenleri duyar gibiyim. Amacım hayatın kötü olduğunu kanıtlamak değil, insanlarımızı mutsuzluk için kimi zaman kendisine, çoğu zaman karşısındakine elinden geleni yapmasıdır. Bunları engellemek için ne yapmamız geretiğini bulmaktır. Bulamayacağımıza ne kadar emin olsakta..
Peki nedir ki mutluluk?
Yalnızlığını sıradanlaştırmamak mı? Her gecenin ardında mutlaka seni yaşlandıracak ve sana yeni bir umut katacak olan günün geleceğini bilmek mi? Duygularını saklamaktan vazgeçip özgür ve hür olmak mı? Suskun fikirlerini açıkca konuşturmak mı? Gerektiği zaman arsız ve zamansız çekip gitmek mi? Kendinden üstün olanın yine kendin olduğunu nihayet anlamak mı? Kim bilebilir ki "ZaMaN" amcanın yarın bizi hangi maceralarda oynatacağını?

Hayat güzel. Onu tadınla yaşamak çok daha güzel. Bilirim ki hayat insana çok şey kazandırıyor. Tabi bir o kadar almak karşılığında...


FLaMiNGo 26 Ekim 2006 13:07

GERÇEK DOSTLUK

Savaşın en kanlı günlerinden biri.Asker,en iyi arkadaşının az ileride kanlar

içerisinde yere yığıldığını gördü.İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde

tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.Asker teğmene koştu ve:

-Teğmenim.Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilirmiyim?..

Delirdinmi? der gibi baktı teğmen...

-Gitmeye değermi?..Arkadaşın delik deşik olmuş.Büyük olasılıkla ölmüştür

bile...Kendi hayatınıda tehlikeye atma sakın..

Asker ısrar etti ve teğmen ''Peki'' dedi.''Git o zaman..''.İnanılması güç bir

mucize.Asker o korkunç ateş yağmuru altında,arkadaşına ulaştı.Onu sırtına

aldı ve koşa koşa döndü.Birlikte siperin içine yuvarlandılar.Teğmen,kanlar

içerisindeki askeri muayene etti.Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

-Sana değmez,hayatını tehlikeye atmana değmez,demiştim.Bu zaten ölmüş...

-Değdi teğmenim,dedi asker..

-Nasıl değdi?dedi teğmen.Bu adam zaten ölmüş görmüyormusun?...

-Gene de değdi komutanım.Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı...

Onun son sözlerini duymak,dünyaya bedeldi benim için...Ve arkadaşının son

sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

-Geleceğini biliyordum..demişti arkadaşı..

''GELECEĞİNİ BİLİYORDUM''


FLaMiNGo 26 Ekim 2006 15:06

KALBİME İYİ BAK...

Genç kiz feci bir hastaligin penceçsinde kivraniyordu.
Yarali kalbi artik bu dünyaya daha fazla dayanamamaya baslamisti.
Çok zengin olan ailesim tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermislerdi...
Canini feda edecek birini ariyorlardi...
Genç kiz ise hergün hastahane odasinda biraz daha solmaktaydi.
Yine yalnizdi odasinda, gözü yasli, boynu bükük ölümü bekliyordu...
Gözlerini kapadi, bu küçük odada gözyasi dökmekten bikmisti...
Yinede engel olamadi pinar gibi çaglayan gözyaslarina.
Sevdigi geldi aklina, fakir ama onu seven sevgilisi...
Hergün ayni seyleri düsünüyor, anilari bir film seridi gibi gözünün önünden geçiyordu... "
Param yok ama sana verebilecegim sevgi dolu bir kalbim var" demisti delikanli...
Genç kizda zaten baska birsey istemiyordu...
Sevgiye muhtaçbiri, sevdiginin sevgisinden baska ne isteyebilirdi ki...
Ama olmamisti iste, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasina,
o lanet olasica para girmeyi bilmis, onlari ayirmisti...
Iste paranin geçmedigi zamanlara gelmislerdi..
Ne önemi vardi artik ? Su son günlerinde, sevdigi yaninda olsa yeterdi...
Ayriliklarindan bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yil geçmisti...
Her günü zehir, her günü hüsran...
Ama genç kiz hep sevgisini yüreginde tasimis, kalbini kimseyle paylasmamisti.
Sevdigini düsündü iste o an.. Acaba o neler yapmisti bu kadar sene boyunca..
Kimbilir kiminle evlenmis, çoluk çocuga karismisti...
Gözlerinden bir damla yas daha damladi kurumus, bitmis ellerine.
Ellerine bakti, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttugunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi...
En çokta saçlarinin dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdigi öpmüs, koklamisti onlari.
Her bir tanesi koptugunda, kalbine bir ok daha saplaniyordu.
Kalbi yine sizlamaya baslamisti..
Belki sevdigi yaninda olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yasama...
Zaten artik ölüm umrunda degildi genç kizin. Sevdiginden ayri yasamanin ölümden ne farki vardi ki..
Tekrar o geldi aklina... Keske keske yanimda olsa dedi.
Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artik...
Gözleri pinar gibi çaglamaya basladi. Sevdigini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu..
Ufakta olsa ondan bi hatirasini almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu...
Oysa sevdigi, kimbilir kiminle beraberdi...
Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylasmayi düsünmemisti bile, ama acaba o paylasmis miydi ?
Onun sevgisini silmis atmis miydi acaba kalbinden ?
Içi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir agirlik çöktü. Onu düsündükçe her dakikasinin
zehir olmasi artik çok daha agir geliyordu genç kiza...
Ölmek istedi, artik yasamak istemiyordu bu dünyada..
Ama sevdiginden bi hatira almadan ölmeyecegine and içmisti.
Tekrar gözlerini açti. Kimbilir belkide sevdigi onu unutmustu..
Bu düsünceler içinde derinlige daldi... Birden babasi girdi odaya,
kizina kalp nakli için bir gönüllü bulduklarini müjdeleyecekti.
Fakat genç kiz çoktan uykuya dalmisti..
Bir melegi andiran masum yüzü, sevdiginin özleminden sirilsiklamdi...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadi, genç kiz ameliyata alindi.
Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi degistirilmisti.
1 hafta sonra tekrar gözlerini açti dünyaya genç kiz.
Ama dünya daha farkli geldi ona. Sanki birseyler eksikti...
Aradan aylar geçmis genç kiz artik iyice iyilesmisti.
Ama içindeki buruklugu bir türlü atamiyordu.
Sevdigi aklina gelince kalbi eskisinden daha çok sizliyordu..
Bir kere, bir kere görebilsem diye mirildandi...
Kalbi yine sizlamaya baslamisti.
Yeni kalbi onu iyilestirmisti ama nedense her gece aniden hizlaniyor,
onu uykusundan uyandiriyor ve sanki yerinden çikacakmis gibi atmaya basliyordu...
Genç kiz bir anlam veremedigi bu durumu doktora anlamis, ama ameliyat kolay degil,
bir aydan geçer demisti doktor. Aylar geçmisti ama hala ayniydi durum.
Çiçeklerinin yanina gitti. Hergün onlarla saatlerce dertlesiyor, zaman zaman agliyordu onlarla..
En çokta kan kirmizisi gülünü seviyordu. Çünkü kirmizi gülün onun için yeri apayri idi.
Oda genç kizla beraber gülüyor, onunla beraber agliyordu.
Onu sevdigi gibi görüyordu genç kiz. Ve gülünü sevdigini ilk gördügünde ona hediye edecegine
dair yemin etmisti. Baska türlü paylasamazdi gülünü kimseyle...
Kapi çaldi aniden. Kapiyi açti ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilisti.
Yavasça egilip zarfi yerden aldi. Birden kalbi deli gibi atmaya basladi.
Ne oldugunu anlayamiyordu. Zarfin üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardi. Zarfi açti,
içinden beyaz bir kagida yazilmis bir mektup çikti.
Kalbi daha hizli atmaya basladi. Onun kokusu vardi kagitta. Evet, onun kokusu vardi.
Yilar yili özlemini çektigi, yaninda olabilmek için canini bile verebilecegi sevdiginin kokusu vardi mektupta..
Basi dönmeye basladi. Koltuguna geçip oturdu yavasça.. .Kagidi açti.
Ve elleri titreyerek okumaya basladi.

" Sevgilim, senden ayrildiktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sigmayacagini bildigimden dolayi,
ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim...
Her günüm digerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artiyordu..
Sana kitaplari dolduracak kadar siirler yazdim. Her biri digerinden dahada hüzünlüydü.
Yazdim, okudum, agladim... Hergün yazdim, her gün okudum, senelerce agladim...
Her gece seni düsündüm sabahlara kadar, her gece senin yaninda olmayi istedim.
Ve her gece sensizlige lanet ettim, uykulari haram ettim kendime,
sensiz olmanin acisini gözlerimden çikardim...
Ve bir gün herseyi degistirecek bir firsat çikti önüme.
Bunu firsati degerlendirmeyip, kendime haksizlik edemezdim... Ve degerlendirdim...
Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye.. Ama tam tersi oldu.
Seni daha çok özlüyorum artik... Senden çok uzaklardayim belki,
ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece...
Seni seviyor, seyrediyor ve egilip sen uyurken yanagina bir öpücük konduruyorum..
Bazen gözlerini açip bakiyorsun, geldigimi bildigimi saniyorum ama yine o tatli uykuna geri dönüyorsun.
Yarin birbirimizi sevmemizin 6. senesi...
Hep ben geldim simdiye kadar senin yanina, yarinda sen gel olur mu sevgilim..
Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettigim, kalbime iyi bak olur mu ?
Çünkü gözyaslarimla, adini yazdim ona...
Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde...
Unutma, kirmizi gülüde unutma olur mu ??...
Seni Seviyorum, Yanima Gelinceye Kadarda Sevecegim...

Sevgilin....


cHiLeK 26 Ekim 2006 15:37

SensisLiğe Son Hikaye
 
Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini. Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.

Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!

Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.

Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...”




recruit87 26 Ekim 2006 22:48

KAYBOLAN CÜMLELER
Gün yüzüne çıkarken evlerin çatıları doğan güneşin ilk ışımasıyla, yataklarından doğrulan kadınlar, köy meydanında dolaşan köpeklerin ne aradığını merak etmek bir yana, bu köpeklerin farkında bile değillerdi.
Derenin kenarında şırıl şırıl çağlayan bir kaynak suyundan, eğilmiş susuzluğunu gidermeye çalışıyordu Nûbe. Annesini yitirdiğinde henüz dokuz yaşındaydı ve babası onu önemsemeyecek kadar az seviyordu. Birbaşına dağın yamacının başlangıcında sur gibi yükselen çınarın gölgesinde toprağı eşeleyerek çıkan taşların desenlerine dalar, kendince masallar mırıldanırdı. “Bu kız deli” dediler babasına. “Bu kız köyün delisi.”
Nûbe, taş toplaya toplaya yürümeye, yürüdükçe köyünden uzaklaşmaya başladığında ilkbaharın ilk günleriydi. Babası dahil hiçkimse kayboluşunu farketmedi. Bir insan hem var hem bu kadar silik yaşayabiliyordu demek bu dünyada. Nûbe bunu ancak yıllar sonra yaşlı Verka’nın verdiği kitabı okuduğunda cümle cümle, yaşadığında o cümleleri bir bir; içi sızlayarak anladı.
Taşların sevdasına düşmüş bu kız hiçbir şeysiz, yapayalnız taşların izini süre süre ilerlerken, yolların varacağı yerlerin gizemine takıldı birgün. Her yolu takip edemeyeceğini anladığında, yaptığı seçimlerin kendi kaderi olduğuna inanarak hislerine güvenmeyi öğrendi yavaş yavaş. Çünkü her yol mutlaka bir yere varıyordu, vardığı her yerde kendisine sunulanlar vardı. Bunları usulca kabul ederken karşılığında bir masal hediye ediyor, sanki kendince seçilmiş bir yer varmış gibi yoluna devam ediyordu.
Nûbe taşların masallarına gebe olduğunu bilmeden, sevgiden uzak yaşanmışlığın acısıyla sızlayan yanının olduğunun bilincinde; zamanı kovaladı, kovaladı, kovaladı; yorulup Verka’nın sıcaklığına sığınana dek. “Güller çok yaşamıyor” dedi. “Yükü olmayanın sancısı olmuyor” dedi. “Güneş her vakit ısıtmıyor” dedi. “Gidenin yerine bir yenisi mutlaka geliyor” dedi. “Tekrarın yaşanmadığı yer yok” dedi. “Taşlar konuşmuyor” dedi ve aylar süren bir ağlama nöbetine tutuldu, Verka’nın kulübesinin kapısında.
Yaşlı Verka, yalnızlığına bir yalnız olarak gelen bu gençkızı evine konuk olarak kabul ettiğinde, onun başından neler geçmiş olabileceğini, nereden geldiğini ve yıllar süren yolculuğunun tam da kendi evinde son bulacağını bilemezdi elbet. Nûbe’yi sakinleştirmeye çalışmadı. Bekledi, bekledi, bekledi... Günler geceye döndü, mevsimler bilinen kovalamacalarını sürdürdü, solan çiçeklerin yerine pek çok kez yenileri açtı, toprak beyazlarla örtüldü... Nûbe sessiz sessiz ağladı. Tüm biriktirdiklerini boşaltır gibi, tüm acılarını dindirir gibi... Bir köşeye pusup yandı yandı söndü, yandı yandı söndü. Sonunda fırtına dindi, dalgalar duruldu, seller çekildi ve Nûbe doğruldu köşesinde. “Keşke okuyabilseydim yazılmış olanları” dedi.
Verka, onun bu isteğini geri çeviremeyecek kadar hoşgörülüydü belki, ama onun da yıllarca beklediği konuğun Nûbe olduğunu anlamasına yetecek bu ilk cümleyle irkildi ilkin. “İstemeden elde edemezsin” dedi. “Madem istedin, elde etmek de hakkın.”
Sığındığı küçük kulübenin bir dağın yamacında, çam ormanının tam da göbeğinde sessizce bakındığını, o kulübeye girdiği akşamın yıllar sonrasında gördü Nûbe. Yalnızları yalnız olanlar, yalnızlığın tadına varanlar, bir de yalnızlığın acımsılığını duyanlar taşıyabilirdi ancak. Verka ile başlanan okuma yolculuğunda hızla kitapların dünyasına girerken hep ne kadar yalnız olduğunu düşündü. Neydi onu böyle yalnız yapan? İstenmemek. Özlenmemek. Aranmamak. Sevilmemek. Okudukça cümleler kurdu. Okudukça soruları çoğaldı. Okudukça cevaplar aradı. Verka hiç dışa vurulmamış bu cümleleri gözlerinden okudu Nûbe’nin. İnsan ne kadar da beklese, birgün içinden geçenleri birilerine anlatmayı mutlaka isterdi. Bu gücü ona, kitaplar hiç yüksünmeden verebilirdi.
Nûbe, günlerini kitap okumakla geçirirken, Verka kulübeden çıkıp gözden yitiyor, ancak hava kararmak üzereyken geri dönüyordu. Her yeni kitap sanki bilinmeyen bir yerlerden geliyor, görevini tamamladığında geldiği yer her neresiyse geri gidiyordu. Kulübede hiç kitap olmadığını farkettiğinde, şaşırmayacak kadar alışmıştı Verka’ya. “Masallarım gibi geliyorlar bana, masallarım gibi gidiyorlar benden” dedi. “İnsanlar bu dünyada hep ‘sahip’ olduklarını düşünmekle yanılıyorlar” dedi. Cümleler çözülmeye başladı. Eğer konuşan varsa, bir dinleyeni de olmalıydı. Yoksa konuşmak gereksiz bir yorgunluktan başka ne olabilirdi? Nûbe anlattı. Verka dinledi. Masallar ardarda bağlanmışcasına aktı, aktı, aktı.
Durulduğunda ne kadar anlatırsa anlatsın, anlatacaklarının hiç bitmeyeceğini gördü. Anlatılanlar yaşanmışlardan, yaşanabilecek olanlardan, hayallerden, hayalgücünün getirdiklerinden beslendikçe besleniyor; nokta koymadan durulmuyordu. Bir dereye benzetti kendisini Nûbe. Aktıkça bitmiyordu. Aktıkça geriden hep gelen damlalar oluyordu. Birisi gelip bu derenin önüne set çekince birikiyordu hiç durmadan. Birikiyor, birikiyor, birikiyordu. Nasılsa birgün o set yıkılacak birikenler akmaya devam edecekti.
Duruldu Nûbe. Verka bu duruluşa şahit oluşuna ne sevinebildi, ne de üzülebildi. İçinden geçenler sevinçten, üzüntüden çok uzaktı. Üzerine çöreklenen zamanın yükünü daha fazla taşıyamayacağını bildiğinden, artık vermesi gerekeni vermesi ve bu hayatın zaman diliminden uzaklaşması gerekiyordu. Küçük kitabı Nûbe’nin boynuna kolye gibi asarken ona söyleyebileceği tek şey kısa bir cümleden ibaretti: “Ne zaman kaybolmazsa cümleler, onu emanet edebilecek birisini bekle; gelecektir.”
Verka kulübeden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Nûbe onun gidişini farkettiğinde yine yapayalnız kalmışlığını, bunun kaderden başka bir şekilde açıklanamayacağını düşündü. Öncesinden farklı oluşu, hiç kazanmamışlığının yanında kaybedecek bir şeye de sahip olmadığının bilincine varışıydı. Geliştiğini, öğrendiğini, öğrendikçe açıldığını, açıldıkça güvendiğini, güvendikçe çözüldüğünü, çözüldükçe çoğaldığını, çoğaldıkça büyüdüğünü, büyüdükçe doyduğunu, doydukça dolduğunu, doldukça verdiğini, verdikçe bereketlendiğini, bereketlendikçe anlamlandığını gördü.
Nûbe küçük ve ince kitapla başbaşa kaldığında, kitabın kapağı kendiliğinden açıldı.
İlk cümle: “Artık yola çıkma zamanı hiç yer değiştirmeden; yeşilin çıkmazlarında yol bulmaya başla kendine.”
Nûbe cümleyi okur okumaz, bir taraftan da cümlenin silinip kaybolduğunu gördü. Henüz yeni bitirmişti ki cümleyi, kendini yemyeşil bir ormanda koşarken buldu. Birilerinden kaçar gibiydi. Sesler geliyordu kulağına. Köpek ulumaları gibi. İnsanlar koşuyordu sanki ardından. Bir arkasına bakıyordu, bir önüne... Bir arkasına bakıyordu, bir önüne... korkuyla. Nefes nefese kalmıştı. Dayanamayacaktı bu koşturmaya. Yuvarlandı. Kalktı. Koşmaya devam etti. Elleriyle önüne çıkan çalıları çekmeye çalıştı. Ağaçlar gökyüzünü gizlemişti. Gündüzün karanlığı, bir de kasveti çökmüştü ormana. Nem kokusu vardı. Toprak ıslaktı. Otlar bazı yerlerde dizlerine ulaşıyordu. Bilmediği, hiç bilmediği bir yerde ne yaptığını da bilmeden, bilmeye bilmeye koşuyordu. Nûbe, bakışlarından sarkan korkuyla bir ağacın ardına gizlendiğinde, sağa sola bakınıp nerede olabileceğini çıkarmaya çalıştı ise de, hiç tanıdık bir yer değildi burası. Sanki dünyadan bir yer bile değildi. Hayret... kokusunda bir farklılık, renginde bir farklılık, görüntüsünde bir farklılık var gibiydi bu mekanın. Ağaçların arasından birşeyler görmeye çalışırken ileride parlayan kırmızı ışığı farketti. Bir ışık, bir işaret olabilirdi tabiî. Neden olmasındı. O yöne doğru koşmaya başladığında bir boşlukta buldu kendini. Yine takılmıştı ve düşmüştü görmediği bir çukurun içine. Düşüşü sırasında tutunabilecek bir şey arandı elleri. Sert bir tutunuşa ulaştığında ne aşağıyı, ne de yukarıyı görebiliyordu. Havada asılı kalmaktan başka bir şey değildi başına gelen. Bıraktı kendini boşluğa. Kayarken boşlukta kitabı aralamaya çalıştı. Güçlükle okudu cümleyi: “Uyan uykudan, bu bir gerçektir.”
Nûbe gözlerini açtığında bir rüyada boşluğa düştüğünü sandı; bir samanlıkta uzandığını anlayana dek. “Yazılanlar benim yazgım” diye düşündü. Boynuna uzatıp elini, kitabın orada durup durmadığını yokladı. Tüm somutluğuyla vardı. O sırada bir kapı gıcırtısıyla irkildi. “Kimsin?” diye seslendi. “Umudun bir şekilde yaşadığına inanan biri” dedi biri gerilerden. “Herkes inanmaz mı buna?” diye sordu Nûbe.
“Kimse inanmaz aslında, inanıyormuş gibi yapar.”
“Umutla tanışmadım sanırım hiç.”
“Çağırdın mı onu gelsin diye sana?”
“Nasıl bilmediğimi çağırabilirim?”
“İnsanlar bilmediklerine çokça bulaşırlar.”
“Kim olduğunu söyle bana.”
“Şimdi seninle konuşanım.”
“Adın?”
“Yok böyle bir şey.”
“Var olan...”
“Bir yolculukta oluşumuz.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Bilmediğimiz ama tahmin ettiğimiz bir yere.”
“Göster kendini, göreyim kimsin” derken doğruldu yerinde Nûbe, yavaş yavaş yürüdü nereye gittiğini bilmeden. Bir kapı aradı gözleri. Kapılar, hep bir yerlere açılmalıydı. Kapılar hep birilerine açılmalıydı. Kapılar hem gizleyen, hem sunandı.
İçerisi hoş bir loşluğa sahipti. Elleriyle ahşap duvarları yokladı. Bir yazı belirdi dokunduğu yerde: “Tıklat hayatın kapısını. Açan biri olacaktır. Yine de her açık kapıdan geçmek zorunda değilsin. Dönüp geri, başka kapılar arayabilirsin.”
“Anlamakta ne çok zorlanıyorum her şeyi” dedi Nûbe kendi kendine. Sesin sahibi görünmediği gibi sesini de alıp gitmişti. Birileri gelip gidiyor, hep birileri gelip hep birileri gidiyor. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve yine gitmek. Bütün insanlar bunu yapıyor. Durmak yok. Durduğun an geride kalıyorsun. Geride kaldığın zaman tözkezlemek... Kurtlar kapar. Ham yapar. İçi ürperdi. Kitabın kapağını açarken hangi zaman diliminde yaşadığını dahi bilmiyordu: “Uzaktan yüzüne vuran ışıkla içine dolan aydınlık bir değil.” Cümle ağır ağır silinirken mekan değişikliğini de beraberinde getiriyordu.
Bir kadın çamaşır leğeninin önüne çömelmiş çitiliyordu çamaşırları kapı önünde. Arkada koşturan çocukların sayısını kestirmek mümkün değildi. Küçük bir kız kuyudan çektiği suyu çamaşır yıkayan kadının yanına bir kovayla ıhlana ıhlana taşıyordu. Başka bir küçük kız çamaşır yıkayan kadının kenara koyduğu çamaşırları boyu yetişmeyen ipe asmaya çalışıyordu. Bir oğlan çocuğu bağıra çağıra geldi kadının yanına. Kadın korkuyla fırlarken ellerinden damlayan suları şalvarına sildi. Nûbe, bu kadar kalabalık bir aileyi şimdiye kadar görmediğini düşünürken kendi yalnızlığından hayrete düştü. Kadın geri geldiğinde kucağında iki yaşlarında bir çocuğu kucağında taşıyordu. Çocukta herhangi bir hareket olmadığını görünce ölmüş olma ihtimalinden endişe etti Nûbe. Uzaktan baktığı küçük eve doğru tedirgin adımlarla ilerledi. Kapıda durup içeri göz attığında dışarının aydınlığından olsa gerek karanlıkta bir şey seçemedi. Sessizlik ağlayan kadının sesiyle bozuldu birden. Nûbe koşup sedirin başında durdu. “Ne oldu? Neyi var?”
Kadın başını çevirmeden “ağaçtan düştü” dedi.
“Bir de ben bakayım.”
Kadın kenara çekilirken elleriyle dizlerine vurmaya başladı. Nûbe, kitabın bir faydası olabileceğini düşünerek kapağı çevirdi ve ilk cümleyi fısıldadı çocuğun kulağına: “Aç gözlerini, gitmek için sence de çok erken değil mi?”
Çocuk sedirde doğrulup, “ekmek pişirmek için ağacın dalını kıracaktım” dedi Nûbe’ye. Ama çocuğun gözlerinde garip bir ışıltı vardı. Birden ışık dışarı doğru taştı taştı, Nûbe gerileyerek ışığın kendisini içine çekmesine engel olmaya çalıştı. Sonunda odada her kim varsa hepsi bir bir ışığın çekimiyle çocuğun gözlerinde kayboldu. “Artık ben buradayım” dedi çocuk. Nûbe, arkasını dönüp koşmaya başladı. Ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla, derelerin içinde suya bata çıka, bayırları nefes nefese tırmana tırmana, o çok sevdiği taşların farkına bile varmadan yollar yollara eklene eklene koştu. İçinde bir sıkıntı, sanki bir karanlık... anlayamadığı, anlamlandıramadığı bir şey. Ne? Çocuk onu ışığına çekmeyi başaramamıştı ama sanki içindeki aydınlığa bir kara leke koymayı başarmıştı.
Zamanın geceye yüzünü dönmeye başladığı an kararan gök içindeki karanlığın yayılmasına neden oluyormuş gibi, Nûbe bir sıkıntının dalga dalga bedenini sardığını hissettiğinde kitaba sarılması gerektiğini anımsayıverdi, bir ses kulağına fısıldamıştı sanki yapması gerekeni. Fakat onu durduran aniden aklına takılan bir cümle oldu: “Ben neden bu şekilde kaçmak zorundayım?”... devami yarin:D


arwen 27 Ekim 2006 01:54

Yaşıyor muydum ta ki 29 şubat 2004 tarihine kadar belki de yaşamı o gün hissettim.

Aşk neydi nasıl merak ediyordum ama bir türlü cevabı bilinmezlerdeydi.Ama şimdi tam anlamıyla biliyorum,dünyada sevgiyi beklemek bunun yanında ,sevmek ama ölümüne sevmek ve aynı şekilde karşılığını almak kadar güzeli yok güzel az kalır muhteşem bir şey ifadesi yok.

Şimdi nerdeyse tam 1,5 yıl o kadar güzel geçti ki,her şeye rağmen bu kadar güzel olucağını hiç ama düşünmemiştim.

ŞİMDİ TÜM DÜNYA DUYSUN SENİ ÇOK SEVİYORUM AŞKIM.....

(Bebek yüzlüm, ama sadece benim)


Misafir 27 Ekim 2006 03:22

Uyku dolu bir uyanış...


Gözlerimi açtığımda boş bir odanın kuytulu yalnızlığında öylece oturuyordum. Loş duvarların bana hayranlık dolu bakışlarını sezdim bir anda. Sanki her bir duvardan gözler sızıyordu yalnızlıktan yorgun düşmüş biçare yüreğime. Görünürde odanın bir kapısı veya bir penceresi yoktu ama her yer aydınlıktı

-peki nerden geliyordu bu ışık?

Gözlerimi odanın tavanına çevirdiğim de gördüğüm manzara karşısında şaşkına dönmüştüm. Her gece izlemeye çıktığım mehtabın beni izlediğini gördüm. Ay ve yüz binlerce yıldızın tüm güzellikleriyle beni izlediklerini gördüm.

-peki nerdeydim ben ve burası neresiydi? bende bilmiyordum.

Bir an kalkmaya çalıştım duvara yaslanınca yere düşmekten kendimi zor kurtardım . Ben yaklaştıkça duvarlar benden kaçıyordu. Ama nedense içinde bulunduğum odanın boyutları hep aynıydı yani bir duvar kaçarken benden öbür duvar bana yaklaşıyordu. Bir kısır döngü yani.

Şaşkınlığımı gizleyemedim bir an

Mat duvarların gölgesinde derin mi derin düşüncelere dalmaya başladım. Başımı iki avucumun içine sığdırıp bağırdım, bağırdım, bağırdım…
Yankı bile yapmadı sesim ve bir yandan kovalayan ben, öbür yandan kaçan yine ben yani bu oyunda sadece ben vardım. Avda bendim, avcıda bendim.

Yıldızlara bakarken bir şeyler fark eder gibi oldum. Ruhumu bir an yaşadıklarımdan farklı bir his sardı ve yanı başımda beni izlemekle meşgul olan belki de benim varlığımdan haberi bile olmayan Ay’ı izlemeye başladım.Hayatı kovalarken aynı zamanda kovalanan bir avcının nefret dolu bakışlarıyla değil de sevgi dolu bakışlarıyla soğuk namluların uçlarına güller takan çocukların masum gülümsemeleriyle bakmaya başladım mehtaba ve mat görünümlü sessiz duvarlara. Yıldızların yavaş yavaş bana yöneldiklerini gördüm. Duvarlar renklendiler birden bire,sanki gökkuşağı tüm renkleriyle odamın içine daldı. Ben sevgiyle baktıkça onlar da sevgiyle yaklaştılar bana. Ve ellerimi uzattığımda yıldızlar avucumun içindeydiler sanki, duvarlar renk kuşağı her şeyim bir anda değişmişti. Sanki sihirli bir el dokunmuştu her şeye

.Bir bakış neleri değiştirirmiş meğer.

Tamam dedim kendi kendime , tamam…
Anladım artık , anladım. Duvarları mat kılan gözlerimmiş, kendini avcı sanıp avlanan ruhum, duvarlar hayat çizgim, yıldızlar her gün aralarında nefes alıp nefes verdiğim insanlarmış.
Anladım dedim ve ansızın uyandım bu kendini kaybetmişlik uykusundan. Anladım ama anlamak yetmiyormuş meğer birde anladıklarını anlatmak varmış, duvarları hala mat gören yıldız düşmanlarına.

Döndüm ama ne yıldızlardan ne de duvarlardan eser vardı.
Bana ise bu garip anımı sizlerle paylaşmak kaldı…
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


arwen 27 Ekim 2006 03:50

Kırık bir kadehsin sen elimi kanatsan da.Eski bir şarkısın sen yüreğimde yankılanan.Defalarca dinleyip ,dinlemekten bıkmadığım , her dinlediğimde gözyaşlarımla eslik ettiğim bir eski ask şarkısın sen.Puslu sabahlarda yarınlarımda kurduğum hayallerimsin sen.Sen, beni terk etsen de hayallerimin en güzel düşüsün.Çekip gitsen de gönlümden kopartmaya kıyamadığım nazenin çiçeğimsin .Sönmüş bir yıldızsın sen gözlerimde ; sen uzaklarda olsan da seni gözlerimden silemiyorum ve de gözlerimi sana bakmadan alamadığım parlak yıldızım sen sen..,

O parlak gözlerinde mutlu ömrümü yasadım .Bir bahar yasadımsa kalbimin karakışlarda bil ki ;senin gözlerindeki yasama sevinçlerindeki bahar tomurcukları sayesindedir.Bin defa ölümdümse yasarken ; bil ki senin gözlerinden süzülen gözyaşlarına kıyamadığımdandır.

Ardına bakmadan, kollarımı kollarından mahrum bıraktığın için gecenin sessizliği ruhumu tırmalıyor. Hasretimin çığlıkları karanlık geceyi hıçkırıklara boğuyor. Bir mum ışığı gibi yavaşça sönüyor yasam ışığım. Ne uzanan bir el ne de ışıklar var karanlık var odamda. Karanlıklar içinde üşüyormuş gibiyim.

Kaybettim tüm yaşama sevinçlerimi, yüzümdeki seninle açan gülüşlerimi özledim.Senden kalan yalnızlıklarımda hüzün denizlerinde fırtınalarla savaşıyormuşum gibiyim.Sensiz yasarken seninle her gün ölüyormuş gibiyim...Asırlar geçse de solmaz derken askımız ,ilkbaharları bırakıp karakışlara yenildik.Bir ömür boyu bitmez derken sevdamız hüzün denizindeki ayrılık fırtınalarına yenildik.Hayallerimizde Cennetteki Leyla ile Mecnunu yasarken sevdanın gururu altında ezildik ve sevdamıza ask-ı memnu derken şimdilerde birbirimizi gördüğümüzde ayrı iki yabancı gibiydik.


Misafir 28 Ekim 2006 00:06

GELDİM İŞTE, AŞK OLDUĞU YERDE Mİ HALA?

GELDİM İŞTE, AŞK OLDUĞU YERDE Mİ HALA?



( Kaybettiğim pusulama yükledim bütün suçu... Yaşam dergâhından kaç kez kaçmak istedim kim bilir... Kaçmak istedim mi? Derimin altında gizlediğim dizelere bel bağlamak ahmaklığını gösterdim bir defa. Yapacak bir şey yok. Firak tortusunu ekmiştim dilime... Bahçe duvarından atlarken dizlerini toprağa gizlenmiş cam parçasına değdiren çocuk kadar içimin acıdığını hissediyordum. Yapacak bir şey yok. Kanlanmıştım kendime. )



Ben geldim.

Hoş geldin aydınlığım…

Nasılsın

Nasıl görünüyorum

Yorgun, sorumsuz ve kimsesiz

Eksik ama belli ölçüde doğru…



Nasıl girilir ki söze... Nerden başlanır ki... Ah sevgilim uyuşmuş bir kalpten su çekmeye mi geldin...

...

Neden kayboldun ortadan. Neden aramadın beni. Neden bu kadar bencil olabiliyorsun. Dünya sadece senin istediğin ölçülerden mi ibaret? Bu kadar mı tekil yaşamayı seviyorsun?

Bilmiyorum

Kaçarcasına yaşıyorsun hayatı. Neden ve kimden kaçtığını bilmeden. Yarım yamalak, sorumsuzca yaşıyorsun. Mesela ben aramasam sen aramayacaktın, bunu biliyorum. Mesela ben gelmesem sen gelmeyecektin bana.

Sonra “ben geldim” deyince “ hoş geldin aydınlığım” diye süslü bir laf ediyorsun. Peki, bu seni affettirir mi? Madem aydınlığınım senin neden kaçıyorsun benden. Neden aciz ışığımın ikimizi de aydınlatmasına izin vermiyorsun.

…..

Seni bekledim. Seni aradım, dokunduğumuz her duvara sensiz bir daha dokundum. Benimle konuşur belki diye. Bak şimdi “o şurada şunu yapıyor” diye.

“O bir daha gelmeyecek” saçmalıklarına kulak tıkayarak, seni bekledim. Gelecektin biliyorum. Gelecektin, çünkü ilk defa yarım yaşamayacaktın ve tamamının doyumuna varacaktın bu ilişkinin. Gelmeliydin, çünkü yazgımız böyleydi.

Anlat yalvarırım, nereye gittiğin beni ilgilendirmiyor. Sadece nedenini anlat.



Bir sonbahar yaprağından farkım yoktu. O kadar çok yoruluyordum ki dalımda durmaya...

Düşmeliydim, bunu hissedebiliyordum. Sana ve kendime zarar verdiğimi hissedebildiğim gibi. Hayır, bıkmak değil bu, hele senden bıkmak asla, kimse bana senin tahammül ettiğin kadar tahammül edemezdi. Ya da sesimdeki hüznün uyuyacağı başka bir göğüs de bulamazdım, yani bıktığım için veya bitmesi gerektiğini düşünüp gitmedim. Gitmem gerekiyordu hepsi bu.



Susmam ondandı belki. Ne konuşacağımı bilmeden, denizin en dibine bakarak, gözden ve yaştan nefret ederek susmam ondandı. Konuşsam yangın çıkacaktı. Hayatta tek yeteneğim olan susmayı denemekten başka çarem kalmadığını bilmenin verdiği kederle gitmek...



Bir yerlerde gizlenmiş yalnızlık tanrıları beni çağırıyordu. Gitmekten başka ne yapabilirdim ki. Ellerim mahkûmdu, kalbim… Ben artık bedenini tanrısına sunmuş bir meczuptum.



Peki, beni de götüremez miydin o tanrıların yanına. Saklasaydın iç cebinde. Ses çıkarmadan, nefes almadan beklerdim. Sabırla, inatla beklerdim. Beni içine attığın ateşin ısısı hiç mi yakmadı kalbini. Hiç mi acımadı kolların, ellerin, gözlerin… Bu kadar mı sensizliğe mahkûm olmalıydım.



Ama sevgilim götüremezdim seni yanımda. Tanrılara kurban gerekliyken seni bile bile o cenderenin içine atamazdım. Ki biliyorum senin tükenişini bana izleteceklerdi. Bu acıya nasıl dayanabilirdim ki. Belki yaptığım en mantıklı şeydi sessizce gitmek. Bir savaştı bu sevgilim. Varlıkla yokluğun savaşı. Tanrılar seni istediler benden. Eğer seni verirsem beni azat edeceklerini söylediler. Ve bir daha bana yaklaşmayacaklarını. Bana verdikleri süre zarfında bir kez olsun sana dönmek aklıma gelmedi. Çünkü biliyorum sana gelirsem onlar da gelecek ve seni gözlerimin içine baka baka alacaklar benden. Gelmedim işte, seni unutmalarını sağlamak için. Gelmedim çünkü sen hala çok güzeldin.



Koskoca bir yıl… Peki, neden şimdi geldin. Madem o yalnızlık tanrıları sen eğer bana gelirsen gelip beni alacaklarsa neden geldin. Ne değişti, ne oldu…



Kendi hurilerinden sundular bana. Her renkten, her boydan, her dilden… Aklına gelebilecek her çeşit, güzel, çok güzel kadın… Yatağıma soktukları her kadın yarım kalan yanlarımı gördü, acıyarak baktılar bana. Kiminin göğsünde ağladım, kimiyle aşk üzerine derin sohbetler yaptım, kimi ise tiksinerek çıktı günah mabedinden. Beni şikâyet ettiler yalnızlık tanrılarına. Benim yüzümden tanrılar hemen hemen her gün toplanmak zorunda kalıyorlardı. Benimle ilgili garip kararlar veriyorlardı. Bazen Yusuf’un kuyusuna bırakıyorlardı bir haftalık cezalarla, bazen kalbimin tam ortasına ustura acısı gibi bir acı bırakıyorlardı. Bazen de seninle tehdit ediyorlardı.

Ama yine de her kadınla biraz “sen” sohbeti yaptık. Seni tanıyorlardı. Seni sevmeye de başlamışlardı. Artık ben kapatsam konuyu onlar açıyorlardı. Onlar benim günah annelerimdiler. Hepsinden bir yara taşıyorum. Hepsinden bir hatıra.

Sonra onları tanıdıkça onların öykülerine kaptırdığımı fark ettim kendimi. Öyle özel öyküleri vardı ki. Hepsinden ayrı bir roman çıkardı.



Bir gün çıplak bedenlerimizin verdiği cesaretle ihanetten bahsettik onlardan birisiyle. O da yalnızlık tanrılarının kurbanlarındandı. Aslında hepsi yalnızlık tanrılarının kurbanlarıydılar.

İhanet, dedi aşkın ikiz kardeşidir.

Peki, dedim ya ayrılık?

O da aşkın annesidir…

Her beden biraz ihanete meyillidir. Her kalp. Bak mesela çırılçıplak yatıyoruz burada. Tanrılardan bahsediyoruz bizi buraya savuran tanrılardan. Peki, biz sevgililerimize ihanet etmiyor muyuz şimdi… Neden tanrılara karşı gelemiyoruz. Canınız cehenneme ben sevgilime gidiyorum, diyemiyoruz. Bu kadar mı aciziz. Bu kadar mı kaderin en salak kurbanlarıyız.



Artık, sus tanrılar duyacak demenin bir anlamı yoktu. Bağıra çağıra konuşuyordu.

Biz ihanetlerimize kılıf uydurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Çünkü biz olmak istediğimiz yerdeyiz. Ama dokunmaktan korkuyoruz birbirimize. Çünkü hala yarım bıraktığımız bir şiire bakar gibi bakıyoruz geriye. Biz olmak istediğimiz ama olamadığımız yerdeyiz.

Ve sevgilim inan ilk defa iliklerime kadar “sen” üşüdüm.



Evet, koskoca bir yıl. Neler değişmez ki. Mesela evlensek çocuk sahibi bile olabilirdik. Bir yılda bir anda üç kişi olabilmek…

Nedensiz değildi gidişim. Umarım anlıyorsun beni…



Anlamıyorum seni sevgilim. Ama seviyorum seni… Her şeye rağmen, olan bitene rağmen seviyorum. Anlamak istemiyorum.



Sabah beni aramasaydın, ben yine seni bekler olurdum hala. Arayıp “ ben geldim” demesen seni düşünerek uyanırdım yine yeni bir güne. Belki umudum kırılmaya başlamıştı. Ama sabırla ve inatla yaşatmaya çalışıyordum seni içimde. Geleceğini biliyordum belki de, ama zamanını kestiremiyordum.



Bu sürede hayatıma konuk olan insanlara fazla tahammül edemedim. Midem bulanarak çıkardım hayatımın misafir odasından onları. Çünkü kalıcı konuğumu bekledim hep. Hep sen koktuğumu söylediler. Başka koktuğumu. Ben o’yum dedim. Ve o, kokmam çok normal…

Şimdi geldin ya gerisine ne uydursak boş…



Kalbim med cezirlere tutulmuştu. Ne yaptığımı bilmeden savruluyordum oradan oraya… Tanrısıyla konuşan Muhammed kadar kargaşa halindeydim. Telaş, içinden çıkılmaz bir hayat ve zamansız konukluklar…

Kalbime söz geçiremiyordum artık. Kalbimle aklımın savaşına taraf olmamayı yeğlemiştim… Kötü mü yaptım bilmiyorum.



Şimdi geldim evet… Bugün gelmem gerektiği söylenmiş gibi bana, geldim. Beni kollarımdan çarmıhlayan tanrılardan kaçamadığımı bile bile geldim işte… Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı bilmeden… Nasıl bir “sen”le karşılaşacağımı bilemeden.

Vücudumun yatakta bıraktığı çukura yerleşmek için geldim… Saç tellerinin gezindiği yastığımı soluksuz kalana dek içime çekmek için geldim. Dudağının kenarındaki hüzünden bir parça almak için geldim. Aşk odunda kül olana dek yanmak için. “şem de yanan pervane”ye öykündüğüm için geldim.

Bütün yalanlardan arınarak geldim. Ama “bir daha gitmeyeceğim sözü vermeyerek” geldim.

Yüzünün sazlıklarında hayat bulmak için,

Uzay boşluğundan sarkıp, kusana kadar âşık olduğumu söylemek için geldim.

Kalbim med cezire tutulmuştu. Med oldu geldim…



Yeniden başlayabilir miyiz hiçbir şey olmamış gibi? Eski benliklerimize dönebilir miyiz? Yabancılaşmadığımızı iddia edebilir miyiz? Sabah uyandığımızda yanımızda yatan boşluğu doldurabilir miyiz? Bir ağacın kovuğuna gizlenmiş şiir dizelerinden bir beden çıkarabilir miyiz?

Amacım bu olayı yokuşa sürmek değil. Evet geldin… Çok mutluyum… Gerisine ne uydurursak uyduralım. Ama ya yalnızlık tanrıları bir daha çağırırsa seni ya da beni… Buna dayanabilir miyiz? Ya da ben dayanabilir miyim, bilmiyorum.

Yani her seferinde gidişimiz ardından “ben geldim”li cümleler bizi nereye kadar götürebilir ki… Nereye kadar tutunabiliriz ki bu aşk otobüsünün arkasında… Seni sevmek, çok sevmek yeterli mi sence...

Sevgilim her seferinde dirseklerimi kanatırcasına masaya dayayıp parmaklarımı saçlarımın arasında gezdirip “doğru”yu sorgulamaktan bıktım. Kime göre kim için doğru… Hangi gidiş, hangi yalnızlık, hangi dönmeler doğru… Yani senin için en doğrusu gitmek sonra apansız geri dönmek… Peki, benim için en doğrusu her ne pahasına olursa olsun seni beklemek mi?



Kokunu özledim. Başka ten kokmayan “ben” kokan kokunu. Dokunmama izin ver. İliklerime kadar sen olmama izin ver sevgilim.

Sayısız şehir gezdiğim zaman diliminde aşktan kaçtığım bu demde sana tekrar dönebilmek umuduyla yaşadım. Az az nefes aldım, yarım yarım yaşadım ki sana yetebileyim, sana yetişebileyim. Son nefesimi kulağının dibinde verebileyim diye.

Sevgilim seni terk ettiğimi düşünme. Sen içimi zapt etmişken, ruhumun tüm kalelerini işgal etmişken nasıl senden gidebilirdim ki.



Ayaklarının dibinde uyumama izin ver. Yorgunum. Gönüllü esarete boyun eğdiğimdir sana bakışım… İzin ver sevgilim… Ben geldim işte…



Kimim ben, kim değilim... Ne anlamı var ki bu soruların...




arwen 28 Ekim 2006 00:13

Kızım defalarca telefon edip , "Anne , zamanları geçmeden gelip nergisleri görmelisin" demişti . Aslında gitmek istiyordum , ama Laguna'dan Arrowhead Gölü neredeyse iki saatlik araba mesafesindeydi . Biraz gönülsüzce , "Haftaya Salı geleceğim" diye söz verdim . Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi . Ertesi Salı yağmur ve soğukla birlikte geldi . Ama ne çare , söz vermiştim bir kere ve bu yüzden arabaya atlayıp gittim .

Carolyn'in evine girip kızımı kucakladıktan ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki : "Nergisleri boş ver Carolyn ! Yol sisten görünmüyor . Zaten şu anda seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki bir metre daha araba kullanmayı düşünmüyorum ! " Kızım sakince gülümsedi ve "Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz , anneciğim" dedi . Bense : "Hava açılmadan dünyada tekrar yola çıkmam. O zaman da doğru evime döneceğim !" diye kararlı bir şekilde konuştum . Carolyn , "Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini düşünmüştüm" deyince "Ne kadar mesafede ?" diye sordum . "Sadece birkaç yüz metre ötede" dedi Carolyn . "Tamam o zaman, götürürüm . Nasılsa bu kadar yola alışığım" dedim .

Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Nereye gidiyoruz biz ? Bu yol garaj yolu değil !" diye sordum . Carolyn gülerek, "Garaja uzun yoldan gidiyoruz" dedi, "Nergislerin yolundan." "Carolyn!" dedim sert bir sesle, "lütfen geri dön ." "Tamam anne" , dedi Carolyn , "inan bana ; bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın . " Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık ve ileride bir kilise gördüm . Kilisenin diğer ucunda elle yazılmış "Nergis Bahçesi" yazısı vardı .

Arabadan çıkarak her birimiz bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı doğru yürüyen Carolyn'i takip etmeye başladım . Patika yolun dönemeç yaptığı yeri döner dönmez gördüklerim karşısında nefesim kesildi . Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu . Sanki birisi koca bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya , yamaçlarına doğru boca etmişti . Çiçekler görkemli bir şekilde , helezonlar halinde , koyu turuncu , beyaz , limon sarısı , somon pembesi , hardal ve krem , rengarenk , adeta kurdeleler gibi ardarda dizilmişlerdi . Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan , her biri kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu . Beş dönüm çiçek vardı .

"Fakat, bütün bunları kim yaptı ?" diye sordum Carolyn'e . "Sadece bir tek kadın" diye cevapladı , "Kendisi de burada yaşıyor ; burası onun evi ." Tüm o ihtişamın ortasındaki küçük ve mütevazı , iyi bakılmış , A şeklindeki bir evi gösterdi . Eve doğru yürüdük . Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük .

"Cevaplayabildiğim Kadarıyla Soracaklarınızın Yanıtları" yazıyordu tabelada .

İlk yanıt basitti , "50.000 çiçek soğanı" diyordu .

İkinci yanıt, "Hepsi birer birer , bir kadın tarafından . İki el , iki ayak ve birazcık akıl ile ."

Üçüncüsü , "1958'de başlandı" idi .

İşte bu , Nergis İlkesi buydu . O an benim için hayatımı değiştirecek bir deneyim oldu . Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı düşündüm , aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan , her seferinde bir çiçek soğanı ekerek , görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve neşesini getirmiş olan o kadını . Ama , her seferinde tek bir çiçek soğanı ekerek , yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti . Bu bilinmeyen kadın , içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti . Tarifi zor bir büyülü ortam , güzellik ve ilham yaratmıştı . Onun nergis bahçesinin öğrettiği ilke , en çok bilinen prensiplerden biriydi . Yani , amaçlarımıza ve arzularımıza doğru her seferinde bir adım atarak -daha çok küçük birer adım atarak- ulaşmayı öğrenmek , bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl kullanılacağını öğrenmek . Zamanın küçük parçacıklarını ufak günlük çabalarımızla çarptığımız zaman , kendimizin de muhteşem şeyler yapabileceğimizi görürüz . Biz de dünyayı değiştirebiliriz .

"Yine de bu beni biraz üzüyor" dedim Carolyn'e . "Düşünüyorum da , otuz beş-kırk yıl önce böyle güzel bir amaçla ben yola çıkmış olsaydım , şu anda ne kadarına ulaşmış olabilirdim acaba ? "Kızım , günün anlamını , kendine has tavrıyla kısaca , "Bunu öğrenmeye hemen yarın başla !" diyerek özetledi .

Dün kaybettiğimiz saatleri düşünmenin hiçbir yararı yok. Pişmanlığımızın nedenlerinden bahsedeceğimize kutlanacak bir ders almak istiyorsak , "Bunu bugün nasıl işe yarar hale getirebilirim ?" sorusunu sormamız yeterlidir .


Misafir 28 Ekim 2006 10:24

İşte Aşk

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez. Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere daha karşılaşabilmek için hep aynı otobüse bindiler. Ama birbirlerine bir türlü açılamıyorlardı. Bu konuşmanın gerçekleşmesi ise fazla uzammadı ve tanıştılar.

Okul bittikten sonra ise evlendiler. Sevgileri de gün geçtikçe büyüyordu. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın. "Burayı alalım mı? Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım". "Sen istersin de ben hiç yapmaz mıyım? Amerika'daki tıp kongresinden dönünce ararım emlakçıyı" dedi adam. Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu anladı kadın. Ona sahildeki evi hatırlattığında ise, "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen o evi unut" dedi adam.

Kadın bir süre sonra kocasının kendisini aldattığını öğrendi. Bir akşam eşi eve geldiğinde ona her şeyi bildiğini söyledi. Adam ise hiç inkar etmedi. Kapıdan çıkarken, "Son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama, kadın, "Defol" dedi sadece. İlk celsede boşandılar. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bir sabah, çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. Onu kovmak istedi ama yapamadı. Kadın ise, "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o 1 saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında 1 yıllık ömrü kaldığını öğrendi. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi" dedi ve elindeki kutuyu diğer kadına uzattı.

Kadın da elindeki kutuyu açtı. Kutuda itinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu. Kağıtların hepsinde eşini ne kadar çok sevdiği yazıyordu. Kadın son kağıdı açtığında ise şu yazıyla karşılaştı; "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Terasta martılarla kahvaltı ederken, ben her zaman seni izliyor olacağım sevgilim."


Misafir 28 Ekim 2006 12:35

ÖĞRENDİĞİM İLK ŞEY
Sıradışı bir yaz sabahında gözlere ve göklere keskin bir bakış atmıştım. Sanki perdeler bana engel oluyordu.Onlara bakış atmama mahal vermiyordu.Denileni yaptım ve ardına kadar açık olan dünyanın çehresine beyaz bir sayfa örttüm.
İçeri giren ışık sızıntılarına hakim olamıyor , ''burası karanlık olmalı'' diyordum.
Görüntüler içinde yer almamalı ve bu karanlık odanın içinde zifiri kalan yönü
mü ona armağan etmeliydim . Ona kötü yönlerimi emanet etmeliydim çünkü ba
na fedakar hayallerini karşılık beklemeden vermeli. Bir gün dışarıya çıkmaya ve
hayallerin arkasından odama selam vermeye çalıştım. Adım adım ilerliyor ve
perdenin dış görüntüsünü oldukça merak ediyordum. Karşıdan elinde siyah bastonu ve sıcak yaz gecesinde sıkı sıkıya bağlandığı bir atkısı olan, yaşlı bir
amca adımlarıma doğru yaklaşmaya başlamıştı. Bir isteği olacakmış ya da yal
varmaya müsait mizacıyla suratıma bakmaya başlamıştı ve gözlerimden istediği
o kadar yoğundu ki şaşırmıştım. Yolun yarısını iki kere atlatmış ve kaderini bir
yastığın tozlu kısmında arayan bu adam için yaşam nedir ki; ya bir sayfa hüzün
ya da kaybedilen bir sayfa hüzün... Böylesine daha önce hiç rastlamamıştım.
Hala gözlerimin içine bakıyor ve , '' sayfayı bulmama yardımcı ol'' diyordu. Tah
minler gözlerimi kamaştırıyor . Yanılabilirdim... Ama ona , ''sen hala eski hafalı
bir aşıksın'' dedim. Benim perdeme bakmasını söyleyerek yirmi yaşın kan ile
dolu boşluğunu ona göstermeye uğraştım. Kanlı olan belki temiz ,beyaz çarşaf
değildi.Kırmızı olan yaşlı amcanın aritmetik veya asırlık, boşa harcanan sene
leriydi.Çatışma vardı;kuraklığını bildiğim hüsran gecelerde... Geçmiş yarım asır
artık yoktu;yaşlı amca bunu sonradan anlasa da... Elime bir mektup tutuşturdu,
kısık sesinin altındaki acındırma duygusunu bana aksederek, okumamı söyledi. Tam olarak şunlar yazıyordu Sene belli değil ,savaş yıpratıyor ve her namlununucunda söylenen aşk şiirleri seni hatırlatıyor. Tam üç yıl geçti,attığım merminin
şaşkınlığı hayallerime üç kurşun yarası daha eklemişti.Meğer senden ayrı geçen
her sene bana yeni bir delik hediye edecekmiş. Uyumayı unutsam da senden cevap alamadığım son savaş senesinde bir kere daha mektup yazmak istedim.
Bu sene mermi yemek daha nasip olmadıysa da sende gizli olan özlemlerimi
en son görüşmemizde bana verdiğin o eski püskü entari parçasının yemininde
arıyorum.Yemin etmiştik... ''ne olursa olsun sende benim hayallerim yer alacak ''
demiştin.Son savaş senesine giriyorum ve acının geleceği ana göz yumuyorum.
Senin hayallerini tadamadığım dördüncü mermiyi bekliyorum yine yoksun...''Bu
entari parçasını al ''demiştin.Aldım...Ama bil ki! yaralara basmaktan sevilecek
bir bez parçası kalmamıştı.Savaşın son senesini yaşıyorum ve seni hala çok özlü yorum. Silinmeye yüz tutmuş mektubun ön yüzünde tam olarak bunlar yazıyordu. Arka yüzünde ise ne yazdığını anlayamadığım için yaşlı amca'ya sormak için merakla
döndüğümde kendisi gibi eski , siyah bastonun ucunda bağlı duran eski bir beze
benzer birşey görmüştüm.Sanırım savaşın son senesinde yaralanmamıştı. Ve son
bez parçasını da bastonuna bağlamıştı. Ya da ben bu şekilde olduğunu sanıyor
dum.Yaşlı amca görkemli sopasını bana doğru uzattı. Ve birden sekmeye başla
mıştı.Ayakta zor durmasına rağmen kolumdan tutarak güç alıyordu. Elinin sol bacağına doğru gittiğini farkettim. Acıyla inleyen kısık sesi''bekle aşkım yarım asırımız daha var ''diyerek paçasını kaldırmıştı. Yaralardan oluşan diz kısmının
altında bez bağlayacak bir yer kalmamıştı. Mektubun arka yüzünde bunların
yazması benim perdelerimi tamamen açmaya yetmişti. Kanla örtülü olan beyaz
çarşaflarım artık berraklığa kavuşmuştu. Yaşlı amca bana gülümseyerek bakı
yor, ben ise yaşanan gülünç aşklar önünde nur yüzlü insana karşı saygı ile eğiliyordum.Adımlarına bahar gündüzlerinde devam edeceğine ve bir asır daha geçsede, hayallerde kaybettiği aşkını bulacağına inandığım yaşlı amca'dan
öğrendiğim ve öğreteceğim ilk şey ; geçen şeyin sadece zaman olduğu ve unutmamalı ki sonsuzlukta bir zamandır. Artık perdelerimi ardına kadar açıyo
rum ve ruhuna hayran olduğum eşsiz sokak manzaralarını ,ilk doğduğum gün
kü kadar yaşlı ve sevdiğimi bildiğim sürece huzurlu yaşıyorum ...

http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Misafir 28 Ekim 2006 13:07

YOLDA YÜRÜMEK
Yolda yürürken ayaklarımı sevdiğimi fark ettim birden. Onların bir kunduranın kavrayışına tahammüllerini, beni taşımak yeteneklerini, yere basmaktaki meziyetlerini.
Yolda yürürkenhttp://www.kalbiminsehri.com/images/hd/15.jpg gözlerimi sevdiğimi fark ettim. Onların hiç umurunda değildi ayaklarımın becerisi. Onlar tüm becerilerini sergiliyorlardı önüne çıkanı görmek için. Yalnız görmekte değil üstelik bu görüntüyü beynime aktarmak için.
Yolda yürürken tenimi sevdim birden, onların üşümek, ısınmak, yanmak, okşamak yeteneklerini sevdim. Hayata, hayatın onlara sunduklarına verdikleri o muhteşem kendiliğindenlikteki tepkilerini sevdim.
Yolda yürürken kulaklarımı sevdim birden. Yüzüme bir çok kez kepçe gibi asıldıklarını düşündüğüm kulaklarımı üstelik. Onların her müziği dinleyememekteki hünerlerini sevmiştim zaten. Hiç sevememişlerdi acı soslu arabesk inletileri. Yürek parçalayıcı halk ezgilerine ise nasılda açmışlardı kendi kepçelerini, tıpkı bir anten gibi. Ama şimdi yolda yürürken bir başka seviyordum onları. Simitçinin "simit" diyen sesini duyuşlarini, pazarcinin iş arkadaşina "fasulyeleri şuraya koy" diyen sesini duyuşlarini, giden trenin timbirtilarini uzaktan alişlarini, yolda yürürken sevdim kulaklarimi.
Yolda yürürken bedenimin tüm fonksiyonlarini yerine getiriş becerisini sevdim bu dogru. Her şeye ragmen dişlerimde bir sakizin uzamasi olabilirdi pekala hala, damagimda bir yiyecegin tadi. Yüregim ben yönetmesem de devam ediyordu hayata. Bunu anlamak için gerek yoktu ki grafik göstergelere.
Hayattayim işte, hayatta... ve yolda yürüyorum. Hayati güzel buluyorum. Yolu çok çok güzel. Iyi ki çikmişim arabanin kafesinden. Iyi ki düşmüşüm yollara. Daha fazla hayat var yollarda. Daha fazla insan. "Ne güzel ne güzel, çok şükür çük şükür yaşiyorum" diyecek daha çok gerekçe.
Yolda yürürken düşünüyorum


arwen 29 Ekim 2006 00:26

Kızım defalarca telefon edip, "Anne, zamanları geçmeden gelip nergisleri görmelisin" demişti. Aslında gitmek istiyordum, ama Laguna'dan Arrowhead Gölü neredeyse iki saatlik araba mesafesindeydi. Biraz gönülsüzce, "Haftaya salı geleceğim" diye söz verdim. Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi. Ertesi Salı yağmur ve soğukta birlikte geldi. Ama ne çare, söz vermiştim bir kere ve bu yüzden arabaya atlayıp gittim. Carolyn'in evine girip kızımı kucakladıktan ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki; "Nergisleri boşver Carolyn! Yol sisten görünmüyor. Zaten şu anda seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki bir metre daha araba kullanmayı düşünmüyorum!" Kızım sakince gülümsedi ve "Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz" dedi. Bense "Hava açılmadan dünyada tekrar yola çımkmam. O zaman da doğru evime döneceğim" diye karalılığımı bildirdim. Carolyn, "Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini düşünmüştüm" deyince "Ne kadar mesafede?" diye sordum. "Sadece birkaç yüz metre ötede" dedi Carolyn. "Tamam o zaman, götürürüm. Nasılsa bu kadar yola alıştım" dedim. Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Nereye gidiyoruz biz? Bu yol garaj yolu değil!" diye sordum. Carolyn gülerek, "Garaja uzun yoldan gidiyoruz" dedi, "Nergislerin yolundan." "Carolyn!" dedim sert bir sesle, "Lütfen geri dön." " Tamam anne" dedi Carolyn, "İnan bana; bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın."

Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık ve ileride bir kilise gördüm. Kilisenin diğer ucunda elle yazılmış "Nergis Bahçesi" yazısı vardı. Arabadan çıkarak her birimiz bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı doğru yürüyen Carolyn'i takip etmeye başladım. Patika yolun dönemeç yaptığı yeri döner dönmez gördüklerim karşısında nefesim kesildi. Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu. Sanki birisi koca bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya, yamaçlarına doğru boca etmişti. Çiçekler görkemli bir şekilde helezonlar halinde, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembesi, harda ve krem, rengarenk, adeta kurdelalar gibi ardarda dizilmişlerdi. Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu. Beş dönüm çiçek vardı. "Fakat bütün bunları kim yaptı?" diye sordum Carolyn'e. "Sadece bir tek kadın" diye cevapladı. "Kendisi de burada yaşıyor, burası onun evi." Tüm o ihtişamın ortasındaki küçük ve mütevazi , iyi bakılmış, A şeklindeki bir evi gösterdi. Eve doğru yurüdük. Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük "Cevaplayabildiğim kadarıyla soracaklarınızın yanıtları" yazıyordu tabelada. İlk yanıt basitti, "50.000 çiçek soğanı" diyordu. İkinci yanıt, "hepsi birer birer, bir kadın tarafından iki el, iki ayak ve birazcık akıl ile." Üçüncüsü, "1958'de başladı" idi. İste bu, "Nergis İlkesi" buydu. O an benim için hayatımı değiştirecek bir deneyim oldu. Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her seferinde bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve neşesini getirmiş olan o kadını. Ama, her seferinde tek bir çiçek soğanı ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti. Bu bilinmeyen kadın, içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti. Tarifi zor bir büyülü ortam, güzellik ve ilham yaratmıştı.

Onun nergis bahçesinin öğrettiği ilke, en çok bilinen prensiplerden biriydi. Yani, amaçlarımıza ve arzularımıza doğru her seferinde bir adım atarak-daha çok küçük birer adım atarak-ulaşmayı öğrenmek. Bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl kullanılacağını öğrenmek. Zamanın küçük parçalarını ufak günlük çabalarımızla çarpıttığımız zaman, kendimizin de muhteşem şeyler yapabileceğimizi görürüz. Biz de dünyayı değiştirebiliriz. Eşimizin işlerinin iyi olması halinde, daha güzel bir araba aldığımız zaman, güzel bir tatile çıkabilirsek, ya da emekli olursak, yaşantımızın eksiği kalmayacağını kendimize anlatır dururuz. Gerçek şudur ki, daha fazla mutlu olabilmemiz için içinde bulunduğumuz andan daha iyi bir zaman yoktur. Eğer şimdi mutlu olmayacaksak, ne zaman olacağız? Yaşadığınız her anı bir hazine gibi yaşayın, sizin için "zamanı birlikte yaşayacak kadar özel olan" kimselerle geçirdiğinizi düşünerek hazinenize daha sıkı sarılın... Ve unutmayın, zaman hiç kimseyi beklemez.

İşte bunun için beklemekten vazgeçin.
Evinizin ya da arabanızın ödemelerinin bitmesini...
Yeni bir ev veya araba alacağızı günü...
Çocuklarınızın evden ayrılacakları günü...
Tekrar okula dönmeyi, okuldan mezun olmayı...
On kilo vermeyi, ya da on kilo almayı...
Evlenmeyi, boşanmayı, çocuklarınızın doğmasını...
Emekli olmayı, yazın gelmesini...
Baharı, kışı, güzü, ölümünüzü beklemekten vazgeçin !
Mutlu olmak için şu andan daha uygun bir zaman yoktur.


arwen 29 Ekim 2006 00:58

Kızım defalarca telefon edip, "Anne, zamanları geçmeden gelip nergisleri görmelisin" demişti. Aslında gitmek istiyordum, ama Laguna'dan Arrowhead Gölü neredeyse iki saatlik araba mesafesindeydi. Biraz gönülsüzce, "Haftaya salı geleceğim" diye söz verdim. Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi. Ertesi Salı yağmur ve soğukta birlikte geldi. Ama ne çare, söz vermiştim bir kere ve bu yüzden arabaya atlayıp gittim. Carolyn'in evine girip kızımı kucakladıktan ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki; "Nergisleri boşver Carolyn! Yol sisten görünmüyor. Zaten şu anda seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki bir metre daha araba kullanmayı düşünmüyorum!" Kızım sakince gülümsedi ve "Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz" dedi. Bense "Hava açılmadan dünyada tekrar yola çımkmam. O zaman da doğru evime döneceğim" diye karalılığımı bildirdim. Carolyn, "Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini düşünmüştüm" deyince "Ne kadar mesafede?" diye sordum. "Sadece birkaç yüz metre ötede" dedi Carolyn. "Tamam o zaman, götürürüm. Nasılsa bu kadar yola alıştım" dedim. Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Nereye gidiyoruz biz? Bu yol garaj yolu değil!" diye sordum. Carolyn gülerek, "Garaja uzun yoldan gidiyoruz" dedi, "Nergislerin yolundan." "Carolyn!" dedim sert bir sesle, "Lütfen geri dön." " Tamam anne" dedi Carolyn, "İnan bana; bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın."

Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık ve ileride bir kilise gördüm. Kilisenin diğer ucunda elle yazılmış "Nergis Bahçesi" yazısı vardı. Arabadan çıkarak her birimiz bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı doğru yürüyen Carolyn'i takip etmeye başladım. Patika yolun dönemeç yaptığı yeri döner dönmez gördüklerim karşısında nefesim kesildi. Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu. Sanki birisi koca bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya, yamaçlarına doğru boca etmişti. Çiçekler görkemli bir şekilde helezonlar halinde, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembesi, harda ve krem, rengarenk, adeta kurdelalar gibi ardarda dizilmişlerdi. Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu. Beş dönüm çiçek vardı. "Fakat bütün bunları kim yaptı?" diye sordum Carolyn'e. "Sadece bir tek kadın" diye cevapladı. "Kendisi de burada yaşıyor, burası onun evi." Tüm o ihtişamın ortasındaki küçük ve mütevazi , iyi bakılmış, A şeklindeki bir evi gösterdi. Eve doğru yurüdük. Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük "Cevaplayabildiğim kadarıyla soracaklarınızın yanıtları" yazıyordu tabelada. İlk yanıt basitti, "50.000 çiçek soğanı" diyordu. İkinci yanıt, "hepsi birer birer, bir kadın tarafından iki el, iki ayak ve birazcık akıl ile." Üçüncüsü, "1958'de başladı" idi. İste bu, "Nergis İlkesi" buydu. O an benim için hayatımı değiştirecek bir deneyim oldu. Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her seferinde bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve neşesini getirmiş olan o kadını. Ama, her seferinde tek bir çiçek soğanı ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti. Bu bilinmeyen kadın, içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti. Tarifi zor bir büyülü ortam, güzellik ve ilham yaratmıştı.

Onun nergis bahçesinin öğrettiği ilke, en çok bilinen prensiplerden biriydi. Yani, amaçlarımıza ve arzularımıza doğru her seferinde bir adım atarak-daha çok küçük birer adım atarak-ulaşmayı öğrenmek. Bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl kullanılacağını öğrenmek. Zamanın küçük parçalarını ufak günlük çabalarımızla çarpıttığımız zaman, kendimizin de muhteşem şeyler yapabileceğimizi görürüz. Biz de dünyayı değiştirebiliriz. Eşimizin işlerinin iyi olması halinde, daha güzel bir araba aldığımız zaman, güzel bir tatile çıkabilirsek, ya da emekli olursak, yaşantımızın eksiği kalmayacağını kendimize anlatır dururuz. Gerçek şudur ki, daha fazla mutlu olabilmemiz için içinde bulunduğumuz andan daha iyi bir zaman yoktur. Eğer şimdi mutlu olmayacaksak, ne zaman olacağız? Yaşadığınız her anı bir hazine gibi yaşayın, sizin için "zamanı birlikte yaşayacak kadar özel olan" kimselerle geçirdiğinizi düşünerek hazinenize daha sıkı sarılın... Ve unutmayın, zaman hiç kimseyi beklemez.

İşte bunun için beklemekten vazgeçin.
Evinizin ya da arabanızın ödemelerinin bitmesini...
Yeni bir ev veya araba alacağızı günü...
Çocuklarınızın evden ayrılacakları günü...
Tekrar okula dönmeyi, okuldan mezun olmayı...
On kilo vermeyi, ya da on kilo almayı...
Evlenmeyi, boşanmayı, çocuklarınızın doğmasını...
Emekli olmayı, yazın gelmesini...
Baharı, kışı, güzü, ölümünüzü beklemekten vazgeçin !
Mutlu olmak için şu andan daha uygun bir zaman yoktur.


Misafir 29 Ekim 2006 01:37

KÜÇÜK ÇOCUK
Bir dondurma küpün çok daha ucuz olduğu günlerde, 10 yaşında bir erkek çocuğu bir otelin kafeteryasına girdi.
Boş masaya oturdu. Kadın garson, çocuğun önünde bir bardak su koydu.
Çocuk sordu: Bir dondurma küp ne kadar?
Garson Elli sent dedi.
Çocuk elini cebinden çıkarıp parasını saydı. Peki ya bir porsiyon sadece dondurma ne kadar? diye sordu.
Kafeteryada masa bekleyen insanlar vardı ve garson sabırsızlanıyordu. Ters bir biçimde Otuz beş sent dedi.
Çocuk parasını tekrar saydı ve Ben bir porsiyon sade dondurma alayım dedi.
Garson dondurmayı getirdi, adisyonu masaya bıraktı ve gitti. Çocuk dondurmasını yedi, kasaya parasını ödedi ve kafeteryadan ayrıldı.
Garson geri gelip masayı silerken gördüklerine inanamadı.
Boş dondurma kasesinin yanında düzenli bir biçimde on beş sent vardı; bu, onun bahşişiydi


recruit87 29 Ekim 2006 21:47

UZAK
Bugün Farklı Bir Havadayım.Rüyamda Hayatımın Aşkını Gördüm...Kendisine Bir Türlü Açılamama Rağmen Kendisinden Cevap alamamama Rağmen Onu Çook seviyorum. Senin o Gözlerin Var ya Herşeyi Bitirdi Hani O Verdiğin Sözler... Bu Şarkı Beni 7 Bitirdi...Grup Koridor Sağolsun dinledikçe Kendimden Geçiyorum.... Hain bir gün kalkıp da onu özledim demiştim ya... işte o gün bugündür.Hayat Anlam taşıyor onu Rüyamda Görünce.Peki onu Gerçekten Görecek Olsam Ne Olur Acaba bana... Ayaklarım Birbirine dolanıyor Heryerde Onu Arıyor Gözlerim...İşte Gene Öyle Bir Gün.Kimi görsem o sanıyorum.Özlüyorum Sesini Duymasam da Kendisini...Artık Onsuz Yapamıyorum. Kendime de kızmıyor değilim hani...bana Bir Söz mü Verdi? ya da Umut mu? Verdiği Sadece Arkadaşça Sevigsiydi Ve bunu Kötüyew kullandım... Senin de Kalbin Kırdığım için özür dilerim. Sensiz Geçmiyor işte günler. Herşeyi birşeye bağlamak birşeyleri feda etmeye bağlıdır. Ben Hayatımı Sana Bağladım Hayatımı Feda Ediyorum Senin Uğruna... Birgün seni ne kadar Sevdiğimi anlayacaksın ama geç olacak. Hayat ne demektir diye sor bi kendine. Hayat Kendini Sevmektir.. Hayat Karşındakini Sevmektir... Ve Hayat Sevdiğinden kopmadan yaşamaktır... senin O Gözlerin Beni Kendimden Aldı... Seni Çooooooooooooooooooooook Seviyorum ve Özlüyorum...İstesem de Ulaşamıyorum... Sana Ulaşsam bile Seninle Yüzleşmek Korkutuyor beni..
Senin Gözlerinin içine Bakıp Seni seviyorum demek...xxxxnda bu Daha Çok Korkutuyor beni.Çükü Seninle Yüzleşince Sana Olan sevgimimn Biteceğini Düşünüyorum...
En iyisi Seninle Konuşmamak ve gözlerinle konuşmamak...Seni Herzaman Uzaktan İzleyeceğim ve Kesinlikle senin olmayacağım...

Şarkılar Yalan Söylüyor.Sana Olan Duygularımı Ne Güzel Sözler Ne Hikayeler Ne de Şiirler İfade Edebilir....
Sen Gönlümde Yaşadıkça Varsın Ve Sen Ulaşılmadıkça Güzelsin...
Ulaşılamaman Dileğiyle...


arwen 29 Ekim 2006 23:44

İğnelerin kapsüle dokunup mermiyi ateşlemesi gibi ateşliyordun günahların fişeğini..ama hep kendini yaraladığının farkında bile değildin..yaralı bir gemiye benziyordun..bulabileceğin tek ve küçücük bir rıhtıma yanaşmaya dahi razıydın..fakat her tarafın kokuşmuş sularla çevriliydi.. nereye gitsen etrafında kokuşmuş sular..!için
mikroplarla kaynıyordu..yaranı iyileştirmeyi düşünemez bir haldeydin..eğer ALLAH rıhtımı gösterip şifa vermezse yarın batmış olacaksın..
Altın kaplı bir yelpaze ruhumu serinletmeye başladı..lakin yetersiz..!cüretkar bir yangın bütün aleviyle bütün vücudumu sardı..kalbimin bilmediğim bir noktasında atomlar patlıyor..yakıp yıkan bir enerji açığa çıkıyor ve bir yangın halinde yayılıyor tüm
bedenime..atomları patlatan tetik ise;Sen.. ben artık bu aşkın yalnızlığa mahkum ettiği zavallı bir ırgatım..görebildiğim en son noktada sadece ayrılık var.. gözleriyle, acımasızlığıyla hayatımı süzen bir ayrılık..geriye değersiz bir tortu kalacak sonunda..derbeder bir tortu..! Bana şevkatli bir el lazım..zayıflığımdan dolayı şikayette
bulunmayacak,öğüt vermekte üretken bir el..!çünkü bu aşk anlaşılmadık bir içeriğe sahip.ve ben acemiyim.. sana böylesine hayran olmak,seni delicesine sevmek ve böylesine hissetmek..!
Bütün hayallerim seninle damgalandı.ama bir arzunun illete dönüşebilecek bir dürtüsü değil bu..! madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları.. ruhunu görebilseydim eğer ve dokunabilseydi ona..vuslatın en güzeli olurdu benim için..berrak bir ruhtan ibaretsin ve ben sana mahkumum..! halbuki anlatamadım..senden dünyevi hiç bir beklentim olmadığını ve sadece sana duyduğum sevginin büyüklüğünü ve saflığını öğrenmeni istedim..sence kötü mü yaptım..?

neydin sen?

bir rüzgar mıydın da şöyle bir esip geçtin..?yapraklarını döküp dallarını kırdın içimdeki sevgi çınarının..yüreğime ebediyet arzusunun çekirdeğini bıraktın..bedenim alev alev tutuştu
böylece..sonsuz hayat az ötede duran canlı varlık kadar yaklaştı ruhuma..

neydin sen?

bir ışık demeti miydin de RABBİM bu demeti çok güzel yarattığı nadide bir kalıp içinde sundu bana..? bir ayna mıydın? Gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de
kendimi görebiliyorum..!neden bir an pencerelerine varana kadar açtın bana gönlünü?sonra bir başka diliminde zamanın esrarlı bir havaya bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme..! yoksa mevcut değil miydin? kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni? Ebediyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim,aslında mevcut olmayan seni bu kuru ısırgan dalında hissedip de aşka mı geldi..? şimdiye değin yaşadıklarım,körebe oynayan bir romantizmin köpüklerimiydi..?

neydin sen?

gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu?kalbimin yangını bütün hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun..sonu gelmeyen bir heyecan mıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu..?yoksa bu zavallı gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni ve sen bir
kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde..? bir şiirmiydin? içimi doldurdun gizemli mısralarınla,intizarınla..şimdi her mısra boşluğa asılıp kaldı,yapayalnız..
bir masal mıydın? Kuşların geceleyin ruhuma anlattığı bir efsane miydin,çağların
ötesinden kopup gelen..?yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir nağme miydin? seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin..karanlıklar içinde bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle..kıskacına sıkıştığım bir döngüyü,yüzeysel endişeler çemberini kırdım sayende.. sayende adımlarımı yeniledim..ince bir alev gibiydin ama o alev bir yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi..

neredesin şimdi?

hangi tomurcukta?hangi iklim ve mekanda?bu günde mi,dünde misin? Hayalde mi düşte misin? her yere bakıp seni hatırlıyorum,yollara bakıp seni özlüyorum.. dünyamı saçlarının rengine bürüyüp kayıplara karışmasaydın,her şey bana acıyarak bakmayacak,yollar gözyaşıma şahit olmayacaktı..sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmeyecek yüreğimde ağırlayacaktım seni.. bazen bir yağmur damlasısın,bir çiçek yaprağının,bir rüzgar perisinin bakışlarında buldum o mağrur,dimdik ve tavizsiz tavrını..sesin bazen ıssız bir köşede yankılandı.defalarca yılmadan dikkatle dinledim
seni..

fevkaladeydin..
biliyorum ki ne her sevgili Leyla'dır,ne de her yürek Mecnun'a aittir.. ah bir yeterince anlayabilseydin beni!!ne bir öyküden arta kalan duygu kırıntısı,ne de bir boşluktan sızan aldatıcı bir ışıktır sevgim..
Lakin anlayabilse de anlayamasan da sevgim böyle ve sürecek..


Misafir 30 Ekim 2006 02:52

Nisan’dı. Üniversite’nin avlusunda, incir ağacının dibindeki banka oturmuş, zaman geçiriyordum.

Dalgındım.

İmkansız şey
Şiir yazmak
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan Nisansa.

Nisan rüzgarıyla kulağıma dolan mısraları duyduğum ilk anda en sevdiğim şairin bahar gününe yakışan Nisan şiiriydi yalnızca beni etkileyen...

Ardından dalgın dalgın uzaklara bakan gözlerim bu ruhumu etkileyen sesin geldiği yönde, yakasından eteğinin ucuna değin düğme dizili elbiseli kızı gördü.
Çok mutluydum. Onun gülümsemesinin ardından gittim. O an yeryüzündeki en güzel gülümsemeye ve eteğinin ucuna değin düğme dizili bir elbiseye sahip olan yüzün peşinden sürükleniyordum, sanki.

Ona çok güzel olduğunu ve elbisenin çok yakıştığını söyleyemedim.
Adının “Nisan” olduğunu düşlediğimi, bugün doğum günüm olduğunu, pastaların en çikolatalısını sevdiğimi ve onunla birlikte, bu günü daha özel bir hale getirmek istediğimi de bilmiyordu.

Tüm bu bu düşüncelerimin, kelimeler halinde boğazıma dizilip kalmasına sebep; avuçlarımın arasına almak istediğim, o güzel ellerinde gördüğüm bir yüzüktü yalnızca.

Onu bir daha hiç görmedim. 20 yıl sonra yine bir bahar günü okulun bahçesine gidinceye değin.

Seneler sonra okulun bahçesindeki mezunlar gününe gittiğimde onu ilk gördüğüm günü hatırladım. Sonra bir koku hissettim. Salt burnumda değil tüm damarlarımda. Özlediğim ve çok gerilerde bıraktığım, incir ağaçlarının kokusuna karışan bir kadın kokusu…

İncir ağacının altındaki bank artık yoktu. Yakasından eteğinin ucuna kadar düğmeli elbiseli küçük kız dikkatimi çekti, hemen ağacın altında koşuşturan. Küçük kızın yanındaki ise oydu. Yanıma geldi eskiden olduğu gibi güzel gülümsemesiyle bana baktı yada ben öyle hayal ettim.

Elimi sıktı. Kızı elinden kurtulup bana doğru bir kaç adım attı. O küçük kızı bana tanıştırmak için söze başladığı anda, ben içimden seneler öncesinden bir isim tutmuştum.
O ise ilk kez duyduğum ve hep güzel olduğunu hayal ettiğim sesiyle, tanıştırayım;

- Kızım “Nisan” dedi.
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Misafir 30 Ekim 2006 14:21

AZ KALDI

Çoğalırken ceplerimde hüzün adına birikmiş kelimeler, kendimi şehrin hangi yükseltisinden atabilirim diye aranırken bir sahil dinginliğinde buluyorum küçük bedenimi. Yazdan kalma tozlu bir şezlong, sanki denize girecekmiş gibi soyunmuş bir iskele ve üstünde nasıl düşülürü test eden ben… düşemedim gecelerden gündüze, uzandığım her ışığın gözkapakları devriliverdi üstüme… cambazlığımla ters yüz etsem de zamanı sıyırıp atamadım omzumdaki bekleyişlerin ağırlığını.ceplerimi boşaltıyorum. Sol omzumdaki melek fısıldıyor kulağıma “az kaldı”… evet diyorum meleğe az (k)aldı…
Sabrımın son nefesini çekip, gözlerimin feriyle söndürmüşken, son gücümü umut kapım kapanmasın diye katlayıp katlayıp menteşelere sıkıştırmışken ve artık cehennemden bozma bir zaman dilimine sürgün edildiğime tamamen ikna olmuşken bir melek fısıldıyor kulağıma “az kaldı”…. Evet diyorum meleğe az kaldı(m) ….
Azları topluyorum şimdilerde çok olabilmek için…..
Biliyorum “az kaldı”…..


Misafir 30 Ekim 2006 14:58

Birer birer gittiler yaşamımdan. Herbiri ayrı bir yaraydı , her biri ayrı bir yaşanmışlık, güzel ve çirkindiler, umutları, umutsuzlukları vardı, sevdaları vardı, en önemlisi insandılar , insan olmayı ve insanları seviyorlardı. Ben onları öylece seviyordum. Yanımdalarken kırıyordum onları, bazen küçük düşürüyordum , kendimi yükseltiyordum. Oysa paylaşılmışlıkların en güzelini yaşıyordum onlarla . Kurgu değildi bu, sıralı hayaller silsilesi değildi, kandı, etti , duyguydu tümüyle. Önceleri bebim için tutunacak birer daldılar, hiçliğimi eriten çokluğumdular , sonraları sevdamdılar .

Sabah...

Güneş penceremi tırmalıyordu artık. Ben geceden kalma mutluluklarınmı süzerek güne umutlu başlama kavgasındaydım . Yaşam sürecinin bir basamağını daha yılgın ve durağan atlamaya hazırlanıyordum. Geçmiş belleğimde dingin bir tutarlılıkla mıhlanıp kalmıştı. Bu yaşadığımız günlerin ne denli kepaze olduğunu mırıldanıyordum. İçimde acı tadı vardı ayrılıkların, yalnızlıkların .Boşluğu kucaklayan kollarımda yorgunluk ve yitikliği aynı anda yaşıyordum .Geleceği bilmiyordum ve bu beni yaralamıyor aksine kamçılıyordu . Dört elle olmasa da yaşama bağlanmamı sağlıyordu . İleriye dönük planlar yapmıyordum , dilidmde hep aynı dizeyi gezdiriyordum ; "Que sera sera" . Hoşuma gidiyordu bu. Ama kadercilik değildi benimkisi , sadece hoşuma gidiyordu. Çünkü bir bakıma doğruydu , olacak olan olurdu ve bu yabancı dildeki karşılığı içimi ısıtıyordu.

Dünü artık unutup beynimin ücra bir köşesine itmenin zamanı gelmişti. Bana yararı yoktu hatırlamanın . Unutmak ; o ne büyük bahtiyarlıktı. Ve çoğu insan kendini irdelemek yerine bu büyük zenaati kullanarak mutluluğa erişiyordu. Ama benim için yine de eşidi yaşamamaktı.

Evden çıktığımda kör bir vaktiydi sabahın ve körlük sanki tüm şehri sarmışcasına insanlar da yitik bir şeylercesine ararcasına , kör topal ilerilyorlardı caddelerde, birtaz sonra her biri işyerlerine, okullarına varacak ve akşama kadar yaşama ara vereceklerdi. Çünkü yazarın dediği gibi yaşam gecenin konusuydu, tek kalmanın ve içkinliğin konusuydu , gündüzün ve hengameli bir kalabalığın değil . Bu bir anlamda rahatlatıyordu insanları, işteyken sayılar ya da dosyalarla uğraşıyor , kimisi yük taşıyor, kimisi araba sürüyor ve akşama evlerine döndüklerinde rahat bir yorgunlukla uykuya dalıyorlardı ve bu ebedi istirahat provalarını habersizce yaptıktan sonra kendilerini ertesi güne aktarıyorlardı. Ben de bu yığınsal kalabalığa katılarak hızla yolumu eritmeye başladım. Kafamı hiçbir şey üstünde yoğunlaştıramıyor , sadece yürümekle yetiniyordum . Belki de bu benim mola verişimdi . Anlamsız bir rahatlıkla öylece ilerliyordum her sabah ve hergün yaptığım gibi işle ilgili ve birbiriyle ilintisiz bir sürü şeyi kafamdan hızla geçirirp sonuçta hiçbir yere varamamanın huzurunu yaşıyordum.

Mola...

İşe geldim artık. Rutin selamlaşmalardan sonra masama oturdum. Birkaç kişi gelip bir şeyler analttılar . Boş bir anlayışlılıkla suratlarına baktım . Ne anlattıklarını biliyordum , dinlemem de gerekmiyordu aslında ama büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi yapıyordum . Hepsi dinlenilmiş olmanın ve onaylanmanın sevinciyle ayrıldılar yanımdan , ne büyük huzurdu onaylanmak. Dosyanı çıkardım , birşeyler yazdım , rutin , sıradan hep yazılagelen şeyler .Ezberlenmiş roller gibi rahatça akıyorlardı kağıda . Değişik olaylar olmasını bekliyordum . Ufak bir renkti aradığım. Ama yaşantımız ömylesine tek renk hale gelmişti ki o renk dışındaki rtenklere şüpheyle bakmaya da alışmıştık . Siyahın bile tek tonu vardı bizim için , versiyonları değil sadece kendisi ilgilendiriyordu bizi.

Bu karmaşa içerisinde daha fazla renge tahammülümüz kalmamaıştı sanki. Zaten varolan o tek renk bile yeterince korkutuyordu bizi . Daha büyük korkulara katlanamazdık , yaşantımızı diğer renklerle kirletemezdik . oysa yıllar sonra kirlenmenin güzel olduğuna dair reklamlar yapılacaktı .

Etrafımı boş gözlerle süzdüm . Bir arkadaşla göz göze geldik . Yine aynı sevimil bakşlar ve baş eğmeler . Ne kadar tanıdık bir yaşamdı bu , bana aitmiş gibi . Cidden benim miydi bu yaşam ? Telefon çaldı . Bir ses evecenlikle "Doktora gidiyorum , eve geç kalacağım" dedi. Tamam bile demedim , gereksizdi çünkü . Yemek vaktine kadar öylece oturdum , birkaç imza attım , birkaç demlik çay içtim , sigaramı hiç ettim onunla birlikte . Ne iyi ....

Yemekten dönünce gazete okudum . Kuponaları seyrettim . Kesmek külfet ama seyretmesi zor değil . Keşke "Kuzate" diye bir gazete çıksa ve ben kuponları öylece seyretsem . Ne haber , ne köşe yazısı , ne salya sümük duygu pazarlayıcıları, hiçbiri, bu tek renk hayatımızı kirletmese. Ama ben bunlarla avunabilecek miyim? Mutlu olmam şart mı? Gazeteleri karıştırdım. Kışırtısı beynimi zonklatıyor. Devam ettim , bir ara telefon çaldı. Sonra "Sizi arıyorlar" dediler. Büyük bir üşengeçlikle yarimdemn kalktım . Ses tanıdık ve sadece bir cümle "Gidiyorum"...

Öğle vakti...

Telaşla kapattım telefonu. Rengim değişmişti. Hızla çıktım işyerinden . Koşasım geldi ama yapamadım , çok istedim ama adımlarım ihanet etti bana . ( Kış , rüzgar her şeyi itekliyor. Yolda iki kişi öylece yürüyordu rüzgara aldırmadan. Üşüyorlardı ama elleri ceplerinde değil . Dar bir yola sapıp dik bir yokuşa çıktılar. Sonra bir koruluk . Şaraplarını çıkarıp sessiz çığlıklarla yudumladılar. Yanlarından birkaç kişi geçti , bakıp gülümseyerek. Sonra şişeleri bitiyor ve birisi yuvarlana yuvarlana , diğeri onu kaldırmaya uğraşarak ilerliyorlar. Sonra keskin bir soğuk , uzun bir yürüyüş ve sahne sona eriyor.)

Aklımdan hep paylaşımlarımız geçti. İnatla itekliyorum onları ama gitmediler. Gitmelerini istemiyordum aslında . Bağırıyorum , duymuyorlar , yıtıyorum kaldırımları karşıma dikiliyorlar , ağlıyordum. İskeleye geldim şimdi , etrafı kolaçan ederek. Gideceğim yolu bulunca hizla ilerledim. Orada , ileirde duruyordu . Sırtı bana dönük . Adınlarımı ağırlaştırdı. , bu süreyi uzatır diye. Yavaşça yaklaşıp sırtına dokundum . Donuk gözlerle baktı. Susutuk. Yırtıcı ve korkunç bir sessizlikti bu. Sokak boyunca ilerledik , durdu.

"Sana söylenecek çok şey yok dostum. Gidiyorum , çünkü bu aklayacak beni. Gidiyorum , çünkü kalırsam yoklaşacağım . Ağlamayacağım , göz yaşlarımı harcamayacağım. Son anımız salyalı sümüklü olsun istemiyorum . Biliyorsun gönlümüzde acılara daha çok yer var. İleride ellerimiz yine kavuşacak , kuvvetle sarılacağız birbirimize . O güne değin ağlamak yok , sevinçten ağlayana kadar ağlamak yok , dostum , gidiyorum." dedi .

Birşey söyleyemedim , boğazımdaki çığlık taşamadı dışarı. "Öyledir , dost , öyledir." dedim. Kucaklaştık ve yönlerimiz ayrıldı , belki sonsuza dek . Ama bu incitmedi bizi . Kırgınlığımızı ve haykırışlarımızı kalbimize gömdük . Ağlamadık , çünkü ağlamak yaralayacaktı bizi. Güldük ve isyanla boyun eğdik , güpegündüz.

İlk değil , son da ....

Artık kayboldu gözden ve ben yıllar sonra ilk kez gözlerimden akan yaşaş şaşarak ve aydınlığımızı elimde güneşe eş tutuarak işimin yolunu tuttum . O gitti ve güçlüler hep terk edenlerdir sözü geldi aklıma , güldüm.

Akşam...

Körpe mutlulukları daha başta yitirmenin ve umutlarımızı kararsız sabahlara ötelemeninne denli zor olduğunu ikimiz de biliyorduk artık . Devinen bir korkaklık içinde uykulu bir sanal yaşamın kıpırdanışlarını içimize akıttık. Dün günlerin en güzeli gibi görünse de henüz yaşamadıklarımızın da mutluluklara gebe olduğunu umuyorduk. Ama kendi dünyalarımızda bunu ne denli gerçekleyebileceğimizden habersisizdik. Ve bilmek işime gelmiyordu.

İkimizin de içimize sığmayan dünyalarımızı ortada bir yerelerde buluşturmayı umuyorduk . Bir bağlamda başarmıştık da bunu . Ama yine de olamamıştı . İki ayrı insandık , iki ayrı dünya . Düşlerimiz ve sevdalarımız vardı birbirine teğet , o özgürlüğü seçti ben sadece ipimi uzattım , fark buradaydı. Hayat bir sonraki ayrılığa kadar yeni bir yara açmıştı kalbimde ve zaman buna çare olacaktı , umut ediyordum.


arwen 30 Ekim 2006 15:25

İğnelerin kapsüle dokunup mermiyi ateşlemesi gibi ateşliyordun
günahların fişeğini..ama hep kendini yaraladığının farkında bile
değildin..yaralı bir gemiye benziyordun..bulabileceğin tek ve küçücük
bir rıhtıma yanaşmaya dahi razıydın..fakat her tarafın kokuşmuş
sularla çevriliydi..nereya gitsen etrafında kokuşmuş sular..!için
mikroplarla kaynıyordu..yaranı iyileştirmeyi düşünemez bir
haldeydin..eğer ALLAH rıhtımı gösterip şifa vermezse yarın batmış
olacaksın..
Altın kaplı bir yelpaze ruhumu serinletmeye başladı..lakin
yetersiz..!cüretkar bir yangın bütün aleviyle bütün vücudumu
sardı..kalbimin bilmediğim bir noktasında atomlar patlıyor..yakıp
yıkan bir enerji açığa çıkıyor ve bir yangın halinde yayılıyor tüm
bedenime..atomları patlatan tetik ise;Sen..
ben artık bu aşkın yanlızlığa mahküm ettiği zavallı bir
ırgatım..görebildiğim en son noktada sadece ayrılık
var..gözleriyle,acımasızlığıyla hayatımı süzen bir ayrılık..geriye
değersiz bir tortu kalacak sonunda..derbeder bir tortu..!
bana şevkatli bir el lazım..zayıflığımdan dolayı şikayette
bulunmayacak,öğüt vermekte üretken bir el..!çünkü bu aşk anlaşılmadık
bir içeriğe sahip.ve ben acemiyim..
sana böylesine hayran olmak,seni delicesine sevmek ve böylesine
hissetmek..!
bütün hayallerim seninle damgalandı.ama bir arzunun illete
dönüşebilecek bir dürtüsü değil bu..!
madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları..
ruhunu görebilseydim eğer ve dokunabilseydi ona..vuslatın en güzeli
olurdu benim için..berrak bir ruhtan ibaretsin ve ben sana mahkumum!
halbuki anlatamadım..senden dünyevi hiç bir beklentim olmadığını ve
sadece sana duyduğum sevginin büyüklüğünü ve saflığını öğrenmeni
istedim..sence kötü mü yaptım..?

neydin sen?

bir rüzgarmıydın da şöyle bir esip geçtin..?yapraklarını döküp
dallarını kırdın içimdeki sevgi çınarının..yüreğime ebediyyet
arzusunun çekirdeğini bıraktın..bedenim alev alev tutuştu
böylece..sonsuz hayat az ötede duran canlı varlık kadar yaklaştı
ruhuma..

neydin sen?

bir ışık demetimiydin de RABBİM bu demeti çok güzel yarattığı nadide
bir kalıp içinde sundu bana..?
bir aynamıydın?gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de
kendimi görebiliyorum..!neden bir an pencerelerine varana kadar açtın
bana gönlünü?sonra bir başka diliminde zamanın esrarlı bir havaya
bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme..!
yoksa mevcut değilmiydin?kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni?
ebediyyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim,aslında mevcut
olmayan seni bu kuru ısırgan dalında hissedip de aşka mı geldi..?
şimdiye değin yaşadıklarım,körebe oynayan bir romantizmin
köpüklerimiydi..?

neydin sen?

gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu?kalbimin yangını bütün
hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun..sonu gelmeyen bir
heyecanmıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu..?yoksa bu zavallı
gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni ve sen bir
kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde..?
bir şiirmiydin?
içimi doldurdun gizemli mısralarınla,intizarınla..şimdi her mısra
boşluğa asılıp kaldı,yapayanlız..
bir masalmıydın?
kuşların geceleyin ruhuma anlattığı bir efsanemiydin,çağların
ötesinden kopup gelen..?yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir
nağme miydin?
seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin..karanlıklar içinde
bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle..kıskacına
sıkıştığım bir döngüyü,yüzeysel endişeler çemberini kırdım sayende..
sayende adımlarımı yeniledim..ince bir alev gibiydin ama o alev bir
yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi..

neredesin şimdi?

hangi tomurcukta?hangi iklim ve mekanda?bu günde
mi,dündemisin?hayalde mi düştemisin?her yere bakıp seni
hatırlıyorum,yollara bakıp seni özlüyorum..
dünyamı saçlarının rengine bürüyüp kayıplara karışmasaydın,her şey
bana acıyarak bakmayacak,yollar gözyaşıma şahit olmayacaktı..sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmeyecek yüreğimde ağırlayacaktım seni..
bazen bir yağmur damlasısın,bir çiçek yaprağının,bir rüzgar perisinin
bakışlarında buldum o mağrur,dimdik ve tavizsiz tavrını..sesin bazen
ıssız bir köşede yankılandı.defalarca yılmadan dikkatle dinledim
seni..
fevkaladeydin..
biliyorumki ne her sevgili Leyla'dır,ne de her yürek Mecnun'a aittir..
ah bir yeterince anlayabilseydin beni!!ne bir öyküden arta kalan
duygu kırıntısı,ne de bir boşluktan sızan aldatıcı bir ışıktır
sevgim..
lakin anlayabilse de anlayamasan da sevgim böyle ve sürecek..


nazlisu 30 Ekim 2006 15:46


YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!


arwen 30 Ekim 2006 15:52

Sana hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bütün sözcükler yetersiz.. Hiçbir şey yazmak istemiyorum. Engin denizlerde kulaç attığım, üstüme gökkuşağını kuşandığım bu aşk yalanmış. Şimdi karanlık sularda boğuluyorum. Gökyüzü kurşun gibi ağır. Ne yana dönsem yalan. Gülüşler yalan, vaatler yalan..İnsanlar yalan. Ben seni mi sevdim..Senin gözlerinle mi baktım dünyaya.. senin ellerinle mi çiçek derledim.. sevinçti, aşktı göğsüme bastım. Kocaman bir yalanı seninle mi yaşadım?

Gözlerine baktığım zaman cennet bahçesine geçerdim.. Bir aldatmacaymış, kötü bir rüya.. Kötülüğün bile bir yüzü vardır, bir görünüşü.. ama en beteri buymuş.. bu aldatmaca. Bir masal olsaydın razıydım, bir şiir olsaydın, alır saklardım.Güzel bir yüz kalırdı senden geriye, hoş bir anı.. kimsenin dokunamıyacağı bir tarih. Ama hiçbir şey kalmadı.. Bir yokluğu varsaymışım. Bir HİÇ e sarılmışım. Çölde serap bile değilsin. Serabın gizli ışığı vardır. Sen ışığı yutan karanlık.. bir kör kuyu.. Ben kör kuyularda kaynak suyu aramışım.

Nasıl olsa biterdi bu aşk. Ama unutulmaz bir hatıra, gençliğin en güzel anısı olarak kalsaydı.. Sen hiçbir şeyin değerini bilmedin. Kökün çürük, yaprağın kül, meyvan zehirmiş. Ben seni aşkın yerine koymuş aldanmışım. Kabahat sende değil, ben insan tanımamışım.

Sana karşı öfke duymuyorum, kırgın değilim, kızgın değilim.. Çünkü sen zaten yokmuşsun. Asıl kızılacak kişi benim.. Küçücük bir toz tanesini bir mücevher sanmışım. Senin ihanetin bana koymadı..Beni kahreden, beni yokeden, beni bin pişman eden tek şey.. bir aşk yaratmış tek başına yaşamışım. Sen zaten yokmuşsun ki.. senin neyine yanayım?


Misafir 30 Ekim 2006 17:22

PAPATYA WE KELEBEK

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu...


MARLON 30 Ekim 2006 17:43

Dursun üç yıl hasretten sonra ilk defa izine gidecekti. Gurbetin kendisine yansıyan yönlerine hazır ve alışık olmaması onu oldukça sıkıntıya sokmuştu. Dostluğa, sevgiye ve ilgiye hasret kalmıştı. Uzun süre işsiz kalması, hemşehri veya arkadaş diye sarıldığı insanlardan zarar görmesi ise onu bu yönde iyice hassaslaştırmıştı.
İzin için hazırlık yaparken aklından geçenler onu rahatlatmış gibiydi. O :
" - İçinde yaşadığımız bu ülkede kendi insanları arasında bir uyum olmadığı halde yabancıların kendilerine uyum sağlayamadıklarından bahsedebiliyorlar. Kendileri acaba ülkelerinde yaşayan yabancılara uyum sağlayabiliyorlar mı ? Üç yıldır Fransa’da yım. Allah’ın bir kulu çıkıp da aç mısın, susuz musun ? diye sormadı… İş yerinde ben nasılım, evimde nasıl yaşıyorum ? Bunları merak edip de araştıran yok… İşte bunlar benim vatana olan özlemimi katmerleştirdi. "
Charles de Gaulle Havalimanı’ndan uçağa bindi. Oldukça heyecanlıydı. Adeta bütün sıkıntıları dağılmıştı. Uçakta iken dahi kendi dilini konuşan insanlarla kendisini Türkiye’de hissetti.

Ankara Esenboğa Havalimanı’na iner inmez derin derin nefes aldı. Şehir içerisine yolcu taşıyan servis aracını beklerken yaklaşık 22 yaşlarında güzel bir bayan dikkatini çekmişti. Bir anda göz göze gelmişlerdi. Aynı bayanla servis aracına binmişler, yan yana da oturmuşlardı.
Genç bayan :
" - Yurtdışında çalışıyorsunuz herhalde ? "
Dursun :
" - Evet…Üç yıldır Fransa’da çalışıyorum… Annemi babamı ve bacılarımı çok özledim… Konya’ya gidiyorum yani. "
Servis aracı, eski garajların bulunduğu yerde yolcu indirmek için durmuştu. Genç bayan Dursun’a
" - Eğer yeni garajlara gidecekseniz bir yakınım taksiyle beni bekleyecek. Seni istersen oraya bırakırız ! "
Dursun :
" - Şu inceliğe bak… Hem beni garajlara götürmeyi teklif edecek kadar nazik.. Hem de beni yalnız bırakmayacak kadar düşünceli bir bayan… Bu ne sans…» diyordu kendi kendine…
" - Tamam, dedi. seninle inebilirim... "
Küçük valizini alarak indi. Servis otobüsünün arkasına yaklaşan bir taksi içinden inen, zayıf, uzun boylu 45 yaşlarında bir hanım genç bayana doğru yaklaştı, önce birbirlerine sarılarak kucaklaştılar. Sonra fisıltılarla kendi aralarında birşeyler konuştular.
Bu hanım bir müddet sonra karanlıkta yürüyerek oradan uzaklaştı.
Taksinin arka kısmına önce Dursun bindi… Yanına da genç bayan oturdu. Ellerinin
biriyle birbirlerinin bellerine sarıldılar. Diğeriyle de birbirlerini okşuyorlardı.
Genç bayan yeni garajlara yaklaşırken Dursun’a :
" - Sevgili Dursun, bak garajlara yaklaşıyoruz. İstersen burada indirelim seni. İstersen benimle gel. Uzaktan geliyorsun, karnın da aç... Beraber yemek yeriz. Bu gece bizim evde kalırsın. Sabahleyin erkenden de kalkıp ben seni garajlara götürüm . Sonra bu geç vakitte Konya’ya otobüs bulman da güç olabilir. "
Dursun :
“– Aman Allah’ım... Şu inceliğe bak… Beni bu kadar düşünen bir bayanla karşılaşmak bir mucize... Beni aynı zamanda evine götürmeyi düşündüğü gibi karnımın açlığına kadar ilgileniyor…” diye söylendi kendi kendine. Ve genç bayanın bu teklifine de :
" - Evet… Seninle gelebilirim …" dedi.
Ankara’nın iç kısımlarından geçerek gece yarısı ıssız ve ışıksız çıkmaz bir sokağa girdiler. Genç bayan taksi şoförüne
" -Burada ineceğiz..." dedi.
Dursun bagajdan valizini alırken genç bayan cüzdanını çıkararak şoföre para vermek istedi.
Dursun :
" - Taksi parasını ben vereceğim " diye engel olmak isterken genç bayan :
" - Böylesi olur mu hiç! Sen benim misafirimsin… Bizim geleneklerimizde misafire para verdirtmek yoktur..." dedi. Ve taksi parasını verdi.
Kapıyı anahtarıyla açan genç bayan içeriye girdiklerin de " hoş geldin " diyerek Dursun’a sarıldı. Ve onun dudaklarından öptü.
Dursun bir evde bir bayanla Ankara gibi büyük bir şehirde yaşadıklarına ve karşılaştıklarına bir türlü inanamıyordu. Bir çok kez hayallerinde canlandırdığı tutkular adeta birer birer gerçekleşiyordu.
" – Sevgili Dursun... Sen çeketini çıkar… Elini yüzünü yıka biraz rahatla! Ben de bir şeyler hazırlayayım… başbaşa bir şeyler yiyelim… Tamam mı canım? "
Dursun :
"- Bu olacak şey değil… Şu konuşmaya bak… Zerafet… nezaket hepsi bunda toplanmış… Bana şimdiye kadar hiç canım, diyen olmamıştı. Şu işe bak dünyada ne iyi insanlar varmış da benim haberim yok… Vay oğlum Dursun işin iş… Durdun durdun da sonunda turnayı gözünden vurdun..."
Onun hazırladığı masada bir "kuşun sütü" eksikti. İçkiden tatlıya kadar her şey vardı... Genç bayan masayı hazırlarken :
" – Sevgilim yarın giderken birbirimize adreslerimizi vermeyi unutmayalım tamam mı?
Böylece birlikte geleceğimiz için planlar yaparak uzun süreli mutluluklar için adımlar atabiliriz. Haydi başlayalım yemek yemeğe. Afiyet olsun... "
Dursun :
"- Bak şu güzelliğe... Hem hamarat... Hem de güzel konuşuyor. Sevgilim de dedi bana... Hele hele şu afiyet osun sözü içimi titretti. "
Bunlar genç bayanla birlikteyken en son içinden geçen duygulardı.
Uyandığın da bir yatak üzerinde sadece bir kilotla çıplak bir durumda olması onu oldukça şaşırtmıştı. " En son beni sevdiğini söyleyen bir bayanla yemek yiyorduk… Ne zaman sabah oldu… Beni neden böyle soydu ? O nerede şimdi? " diye kendi kendine mırıldandığı sırada yanıbaşında bir sandalye üzerinde yüzünün sağ tarafında bıçak yarası bulunan bir adamla karşılaştı.
Adam :
" - Beyefendi siz kimsiniz buraya nasıl geldiniz, kim getirdi ? Bilemiyorum ama, tek bildiğim şey hırsızın evimizi soyması ve sizin burada baygın halde bırakılmanız…
Bak televizyonumuza kadar götürmüşler… Allah bunların ellerinden canımızı korudu. Ya evde olsaydık? Önce sizinle konuşmak için polise haber veremedim. Sonra sizi burada yalnız bırakarak gidemezdim! Çünkü evimi terketmeniz halinde polise olanları anlatmak ve inandırmak güç olabilirdi. Anladığım kadarıyla sizi içtiğiniz kolaya uyuşturucu atarak bayıltmışlar... On gün önce hanım havaalanında evimizin anahtarlarını kaybetmişti. Demek adım adım bizi takip etmişler... İzmir’deki kızımızı ziyaret için bir haftalık evimizden ayrılışımızı gidiş geliş saatlerimize kadar öğrenmişler... Sabaha doğru geldik biz... "

Dursun üstüne oradaki yorganı çekti önce. Sonra bir sandalye üzerine atılmış olan pantolonunun arka cebindeki cüzdanının ucunu gördü.
" –Olamaz... dedi, ben pantolonumun cebine cüzdanımı bir kez dahi koymadım ? "
Hemen ayağa kalktı. Pantolununu eline aldı. Oturararak alel acele cüzdanının içine baktı. Çeketinin ceplerini de tek tek kontrol etti. Pasaportu, Fransa’ya ait çalışma ve oturma kartıyla çil çil euro’ları hepsi birden çalınmıştı.
Elbiselerini giyindikten sonra karşısında duran elli yaşlarındaki bayana ve kendisine bir şeyler anlatan adama hitaben :
" - Anlattıklarınızın doğruluğunu yalnışlığını bilmiyorum ama, bildiğim iki şey var… Bu da aldığım bir ders ve babamın yanlarından ayrılırken bana üç yıl önce söylediği ; (oğlum dibi görünmeyen kaptan su içilmez…) sôzünü unutmam… "
Konuşurken genç bayanla eve girdikleri sırada masanın altına bıraktığı valizi aklına geldi Dursun’un … Valizi yerinde duruyordu ve kapağını pantolonunun para cebinden aldığı anahtarıyla açtı.Valizindeki yeleğinin iç cebini kontrol etti…Paralarının büyük kısmı olduğu gibi yerinde duruyordu. Sevincini belli etmeden :
" - Bana şimdi bir taksi çağırın… Yeni garajlara nasıl gidebileceğimi söyleyin… Beni bekleyen hasret kaldığım anama, babama ve bacılarıma kavuşmak istiyorum! Sakın benimle geleceğinizi söylemeyin!


arwen 30 Ekim 2006 18:43

İnsanın en büyük açmazı, ne ise onu olmasını becerememesidir. İnsan olmak başlı başına bir ayrıcalıktır. Çoğu zaman da görevle sorumluluk birbirlerine karıştırılır. Görevde katılık vardır, özgürlük yoktur. Sorumlulukta katılık yoktur ama, özgürlük sınırsızdır. Sorumluluk; kişinin kendi özünü, insanlığını hissetmesi durumudur.
İnsanın oluşturduğu karakteri, yaşamı boyunca karşılaştıklarına gösterdiği tepkilerin ruhundaki izdüşümüdür. Bir yerde çevresiyle karşılaşması ve buna tavır koymasıdır.
Yaşamını kolaylaştırdığı anda benimsediği durum tembelliği, kendini koruma içgüdüsüyle çevresine tavır koyması saldırganlığı yapısının temel taşı durumuna getirir. Bunlar ailelerin, toplumların kalıt bıraktıkları özellikler değil, bir arada yaşamanın, birbirlerinin oluşumlarına bakarak kendilerini geliştirme ve benzetme gereksinimidir. Kişinin kendini bilmesi, zihinsel acılarının noktalanmasıdır.
Gösteriş yapmak, büyüklük taslamak, hava atmak bugün en yaygın ve kangrenleşmiş bir durumdur. Kişinin olduğundan fazla, olduğundan başka görünme isteği, yalancı ve cilalı bir görüntü sergileme tutkusu, toplumun değer ölçülerinin kendisinde yarattığı en acımasız örneklerdir. “En büyük güçlülük insanın gerçek kimliğine razı olmasıdır.”
Paraya, üne, şana, güçlüye gösterile gelen olağanüstü itibar ve iltifat, insanı ister istemez böyle olmanın üstünlüğüne ve faziletine inandırır. Zayıf kişi hep beğenilmenin, güçlenmenin, iltifat görmenin peşindedir. “İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkun


Misafir 31 Ekim 2006 00:50

ÖZNEM NEREYE

-Ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?-* Cezare Pavese

Öznenin hep kendi'siyle aynı kalan, değişmeyen, değişimlerden etkilenmeyen bir öz, bir cevher olmadığı kesin.

Özne'yi dış dünyadan, hadi "öteki" diyelim, ayırmak olası mı? Ben kimim? Çocuk Perihan mı, onsekiz yaşındaki "ben" mi, şimdiki mi? Bir hafta öncekinden bile farklıyım belki. On yıl, yirmi yıl sonra yine aynı ben olabilecek miyim? Kelebek hep kelebek miydi?

Niçin değiştim, niçin değişiyoruz?

İlkçağ'ın mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşayan ilkel insanından mı sözediyoruz, Ortaçağın serf ya da derebeyinden mi? Rönesans İtalya'sındaki insandan mı, 18. yüzyıl Fransa'sındakinden mi? 20. yüzyılın toplumcu fikirlerle coşmuş insanından mı, günümüzün elektronik devrimini yaşayan kafası karışmış insanından mı? Tundralarda yaşayandan mı, bir Tibet tapınağındaki rahipten mi, Avustralya'daki aborijin'den mi? (Kaldılar mı sahi? Eminim televizyon seyredip, kola'yla karışık asimilasyon zehiri içiyorlardır artık.) Hepsinin dünyayı ve kendilerini algılayışları farklı değil mi? Kendini içinde yaşadığı toplumla, totemle bir ve aynı gören klan tipi insana ne diyeceğiz? Semâ âyininde uçup Tanrı'yla ve evrenle bütünleşen sûfiye? Nerden bakarsak o kadar görmüyor muyuz dünyayı?

"Özne" kavramı ilkin ne zaman ortaya çıktı? Sanırım 18. yüzyıl aydınlanması'yla birliktedir bu kavramın literatüre girmesi. (Daha doğrusu varlık kazanması.) İnsan'ın sınırlarını sorgulamaya başlamasıyla, aklın ve vicdanın özgürleşmesiyle, "birey"in tarih sahnesine çıkmasıyla. Birey tarih sahnesinde. Birey'e gereksinim var. Bu öyle bir oyun ki, hiç kimse rolü gelmeden sahneye çıkamaz... ve suflörler hep olmuştur. Doğaçlama yapıp yönetmeni çıldırtanlar da.

İnsan da değişir, toplumlar da. Tarihsel bir bakış açımız olmadan güdük kalır yorumlar, körleştirir, tökezletir, âtıl eder, esir eder. Yineliyorum, birey'i dış koşullardan soyutlamak olanaksız. Nasıl toplumları tarihsel gelişimin dinamiklerinden soyutlamak mümkün değilse; özne'yi, ben'i, "birey"i de dış koşullardan soyutlamak olanaksız. Özne'yi ne kabuklara, kozalara saralım, ne de onun düşünce ve edimlerindeki özgürlüğü kısıtlayalım. İçinde yaşanan çağın dayattıklarını, duyumsattıklarını değişmeyecek, hep aynı kalacak insanlık durumları olarak almayalım.

Yabancılaşma'yla birlikte boşluğa düştü insanoğlu ve kendine sarıldı düşünen "us". Günümüzde giderek birkaç, hatta tek kişilik, çevresindeki "okyanus"tan korkup, her çıtırtıyı düşmanca niyetler olarak algılayan (çoğu kez ne yazık ki haklı olarak) adalara dönüşüyoruz. Elektronik devrimle birlikte zaman ve yer kavramını giderek yitiriyor (McLuhan'ın bu saptamasına katılıyorum) ve amipler gibi bölünüyoruz. Bizlere sadece "tüketici" muamelesi yapan bir dünyada, bunun dışında bir "değer"imizin olmadığı bir dünyada, özsaygımızı yitiriyoruz. Ya dünyadaki yegâne amacı tüketmek olan zombi'lere dönüşüyoruz ya da acılı, ölüme dönüşmeyi bekleyen kozalara.

Ben soruyorum, başka bir yolu yok mu? Bizi kuşatan sisi yok edip önümüze cam gibi bir ç/evren sunacak taze bir rüzgâr?



arwen 31 Ekim 2006 00:59

Abi ben çakıldım...". Herşey, bir akşamüstü en yakın dostlarımdan birinden duyduğum bu cümle ile başladı. Sonrasında olaylar belki de birçoğumuzun hayatında bazı dönemlerde karşılaştığı, fakat herhangi bir mantık düzlemine oturtamadığı için boşverip geçtiğimiz abuk bir yığına dönüştü.

Durumun tam olarak ne olduğunun anlaşılması için bir "flashback" yapmak gerekli sanırım. Ben, Muhsin ve Özkan bundan 2 sene önce tanışan ve kısa zamanda sıkı ve farklı bir arkadaşlık ilişkisini oluşturmayı başaran 3 erkektik. Maalesef demek geliyor içimden ama üçümüzde sağlıklı ve gürbüz erkeklerdik :)

Aynı işyerinde çalışmanın verdiği beraberlikle tatmin olmuyor, hafta sonları beraber geziyor, sağda solda takılıyor kısacası her anı birlikte geçirmeye çalışıyorduk. Tüm bunlar böyle güllük gülistanlık giderken birgün sabahleyin ofise girdiğimizde farklı bişeyler olduğunu sezinlememiz fazla uzun sürmedi. Biraz dikkatlice etrafımıza baktığımızda tam karşımızdaki boş masanın yanında elindeki koliden bazı büro malzemelerini alıp düzenli şekilde masaya yerleştiren bir bayanın varlığını keşfettik. Oldukça ince yapılı, uzun sarıya çalan kahverengi saçlı biriydi. Oldukça etkileyici bir fiziğe sahip olduğu da su götürmez bir gerçekti.

Fazla aldırış etmeden işe koyulduk zira patronumuz en ufak bir falsoda adam harcamaya hazır bir Hizbullah kasabı edasıyla etrafta gezinip durmaktaydı. İlk başlarda pek ilgilenmediğimiz bu bayan zamanla hoş sohbetliği ve hayat dolu olması özelliği ile ofiste son derece sevilen ve ilgi odağı haline gelen bir şahsiyet oldu çıktı. Öğle yemeklerinde herkes (özellikle erkekler) onun yanında oturabilmek ve hatta bir iki cümle konuşmak için birbirlerini öldürmeye bile niyetlenebiliyorlardı.

Biz ise kendi grubumuzu oluşturmuş olmanın ve aramızda eğlenebiliyor olmanın verdiği güçle o bayana çok da aldırmıyorduk. Fakat her geçen gün bir gölge gibi üzerimize çöken birşeylerin verdiği ürpertiyi de hissetmiyor değildik.

Korktuğumuz başımıza geldi sonunda. En fazla ve en "cool" eğlenen gruba girmek, o bayan için bir hedef olmuş olacak ki, son zamanlarda bize oldukça samimi ve davetkar davranmaya başlamıştı. Aramyzdaki konuşmalara kulak misafiri oluyor hatta ara sıra müdahale ederek fikrini söylüyor böylece muhabbete dahil olmayı başarıyordu. Her geçen gün bu çabası sonuç vermeyi sürdürüyor ve gitgide "muhteşem üçlü" yerini bir "dörtlüye" bırakıyordu. "Neriman"... Evet adı buydu. Fakat biz herzamanki gırgır şamata mantığımızla kendisine kısaca "Neri" diyorduk. Bu onun da hoşuna gidiyordu. Sanırım son derece modern görüntüsünü ve havalı kişiliğini bu isimle bağdaştıramıyordu kendisi de.

Neri'nin grup içindeki ağırlığı her geçen gün biraz daha artıyordu. Artık "erkek erkeğe" sohbetler yerini son derece centilmence kelimelerle süslenmiş iltifat cümlelerine byrakıyordu. Daha da kötüsü artık üçlü bir araya geldiğinde Neri'den başka konu konuşamamaktaydı. Hepimiz bu akışa kendimizi kaptırmış bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniyorduk.

Önemli birkaç detayı atlamışım özür dileyerek şimdi veriyorum. Ben, sevgilimden yeni ayrılmış ve artık varlığından büyük şüpheler duyduğum "aşk" kavramını sorgulamakla meşguldüm. Özkan ise 4 yıllık bir beraberliği evlilikle noktalamak yolunda olan biriydi. Muhsin ise uzun süredir kafasını dinliyordu ve içinde biriktirdiği potansiyel enerji en ufak bir etkiyle kinetiğe dönebilecek durumdaydı.

Nitekim öyle de oldu. Muhsin, işyerinden kendisine gerçekten ilgi duyan ve son derece aklı başında bir bayana tam alışmak ve birşeyler hissettiğini açıklamak üzereydi ki yeni gelen bu misafir tüm planlarını alt üst etti.

Samimiyetin oldukça ilerlediği günlerdi. Neri'nin davranışlarynda sanki bana karşı daha bir sıcak olduğu, daha bir yakın olduğu konusunda bazı şüphelerim oluşmaya başlamıştı. En sonunda bir gün arızalanan otomobili konusunda yardımımı talep ettiğinde düşünmeden kabul ettim. 1 Saat sonra kendimi onun evinde buldum. Düşündüğünüz şey olmadı. Son derece sıcak bir havada geçen birkaç saat sonunda eve döndüm ve düşünmeye koyuldum.

Bu olay artık beni rahatsız edici boyutlara varmıştı. Hemen Özkan'ı aradım ve aklımdaki herşeyi ona da anlattım... "Biliyor musun, aynı şeyler bana da oldu. Sana nasıl davrandıysa bana da aynen davrandı." İşte herşeyin sona yaklaştığının en kuvvettli işareti olan bu cümle Özkan'ın dudaklarından dökülüverdi. Özkan, bu ikilem yüzünden uzun süren ilişkisine ara verdiğini, fakat oturup etraflıca düşündüğünde aklının başına geldiğini söylüyor ve benden dikkatli olmamı istiyordu. Ortada birşeyler döndüğü kesindi.

Ve sonunda olan olmuştu. Bir gün Muhsin Neri'ye telefon açıp tüm içini dökmüş ve karşılyğında red cevabı almıştı. Üstelik gerekçe olarak da bu ilginin dostça ve arkadaşça bir ilgi olduğunu ve "hepinizi arkadaşça ve eşit seviyorum" gibisinden bir cümle ile karşılaşmıştı. Geceler boyu süren içki muhabbetleri ve teselli çalışmaları sonunda tekrar dünyaya döndürmeyi başardık Muhsin'i ama artık bakışları eskisi gibi değildi. Gerçeği anlamamız uzun sürmedi. Bizi ve işyerindeki diğer bayanı suçluyordu!!! Bizi etrafda gölge ederek işini bozmakla, o bayanı da arkadaş olduğu Neri'yi olumsuz etkilemekle suçluyordu. Uğradığı bu kazanın kendi pilotaj hatasından olduğunu kabullenmek istemiyor yolu ve arabayı kabahatli bulmaya soyunuyordu.

Bu arada ben ve Özkan, Neri'ye karşı, kendi cinsimizi korumanın verdiği içgüdüsel hırçınlıkla, son derece tavırlı ve sert davranıyorduk. Aslında kızcağız hiçbir şey yapmış değildi ve argumanında haksız da sayılmazdı ama şehit düşenin yanında yeralma zihniyeti ile ona karşı cephe almıştık. Bu yanlıştan ilk dönen Özkan oldu. Artık Neri ile konuşuyor onunla ilgileniyordu. Bu özellikle Muhsin'i çileden çıkarıyor ve bana biraz daha yaklaşmasına neden oluyordu. Durum açıktı: yeni gruplaşmada Neri ile Özkan bir kutupta, Muhsin ile ben diğer kutuptaydık.. 1 Mayıs tarihinde yine bunalım takılırken Muhsin'e hediye ettiğim Ataol Behramoğlu kitabının üzerine şu cümleyi yazmıştım: "Acılar ve aşklar geçici, dostluklar kalıcıdır...":))). Zaman geçtikçe ben de Neri'ye haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Yavaş yavaş ben de onunla aramı düzeltme çalışmalarına girdim. Bir yandan da Muhsin'e ilgi duyan o bayana karşı içinde birşeylerin oluştuğunu hissediyordum fakat o kadar yoğun düşüncelerin arasında bunun ne olduğunu net olarak çözümleyemiyordum.

İşler iyice karışmaya başlamıştı. Bu arada Özkan, Neri'nin dengesiz biri olduğundan bahsediyor ve onu her fırsatta kötülemeye başlıyordu. Dengeler bir kez daha tersine dönmeye başlamıştı. Bir ay sonra ben Neri ile yakınlaşmıştım.. Karşı cephede ise bu kez Muhsin-Özkan ikilisi vardı ve acıdır ki artık herkes birbirini iğneler hale gelmişti. Hatta Özkan, benim, bahsettiğim bayana ilgim olduğunu bile bile onunla ilgileniyor ve beni kıskandırmak için elinden geleni yapıyordu. Allahtan bu kounlarda son derece geniş biri olduğum için bunu hiç takmıyordum.Özkan beni Neri'ye aşırı taviz vermekle suçluyor, Muhsin ise benimle Neri arasyndaki yakınlaşmadan illet oluyordu. Ben, Özkan'ı kırıcı ve kararsız buluyor Muhsin'i ise yaptığı hatanın yükünü taşıyamakla suçluyordum.

Şu anda durum hala böyle karışık. Muhsin iyice bizden koptu ve şirkete yeni gelen iki genç çocukla "kanka" oldu. Ben ise Özkan ile hala arkadaşlığı sürdürmekteyim. Özkan ise hala benim ilgilendiğimi sandığım (Şu anda kararsızlık içinde ilgilenip ilgilenmediğime emin olamadığım) bayanla birlikte Dil Kurslar'na gidiyor ve ona son derece yakın olmaya özen gösteriyordu. Anlayacağınız kılıçlar çekilmişti. Şimdi önemli olan, kan akıtmadan o kılıçları yerine koyabilmekti. Neri'yi soracak olursanız... Şu anda benimle arası son derece iyi. Diğerleri ile açık. Önümüzdeki günler ve aylar neler getirecek bilemiyorum ama bir bayanın, bir grubu böylesine birbiriyle çatıştyrabilmesine ve son derece masum olduğuna bizler de dahil herkesi inandırmasına şaşırmıyor da değilim. Kılıçlar bir nebze inse de, hala çekik.. Hala, her an, herşey olabilir.....


Misafir 31 Ekim 2006 14:54

"Tutkularla bekledim özleneni, ne gelen var ne de giden... Yalvardım, yakardım ölüm gece gibi yıkılmadan üstüme. Bir çocuğum olsun istedim. Öyle bir çocuk ki yılgınlığı bilmesin. Akarken çağıldayan dereler gibi, yere karışıp gitmesin. Yağmur gibi yağsın, rüzgar gibi essin. Öyle bir çocuk istedim... Yarabbi!.. Yüreği insanca, beyni insanca!.."

Yaşım ilerlemişti. Artık evlenmeyi unutuyordum ki, bir gün kısmetim açıldı. İmam nikahı ile evlendim. O an sevincimi göreydiniz. Bundan böyle kimse bana yan gözle bakamayacak, kalık diye hor görmeyecekti. Öyle mutluydum ki anlatmam olanaksız. Bu yaşıma dek, böyle bir duygu bedenimi yalayıp geçmemişti. Kendimi tüy kadar hafif hissediyordum. Bir zamanlar kızdığım, düşman bildiğim insanları bile kucaklayıp öpebilirdim; kollarımın arasında var gücümle bağrıma basabilirdim. Herkesi, her şeyi seviyordum. Yaşamı ise ölesiye... Bu duygularla evlilik olayının ne denli kutsal olduğunu anladım. Sevindim... Sevinç içinde günlerce sonsuz boşlukta bir kuş gibi kanat çırparak uçtum adeta... Mutlu insanların ne denli hoş yaşadıklarını öğrendim. Tüm insanların mutlu olmaları için yalvardım, yakardım, dualar ettim; adak adadım. Acaba ben mutlu muydum?..

Neyime sevgi. Neyime bahar, ötmeyen bir kuşum ben!.. Kirlettik her şeyimizi, aşındırıp eskittik olanca bedenimizi. Bindiğim kör gemi, beni bu can çekişen denizde, kuytu karanlıklara doğru sürüklüyor giderek... Kıyasıya dalgalarla bir savaş, uzamın döl evinde... Kısa zamanda ne mutluluk kaldı, ne de sevgi. Kapımın önünde geçermiş, o zaman açarım kollarımı, çaresiz koşarım, kaşarım da ulaşamam; giderek uzaklaşır benden... Kan, irin dünyasına, her gelene vereniz; alan değiliz her geçende... eğer yaşamak suçsa!.. Alın size olsun ateşim, başınıza çalın, artık neyimiz kaldı solumamızdan gayrı!..

Keşke kalık kalsaydım. Keşke hiç evlenmez olaydım. Kinim nefretim düğümlenen boğazımda, kat kat kördüğüm olaydı... Öyle bir düğüm ki, iki kumanın kavgasını izlesen de , adını ansan da açılamaya!.. Kimsenin açmayı başaramadığı, gizini çözemediği, yüz yıllarca gizli saklı kalabilecek, bir kördüğüm olsun isterim. Ne zaman ki bütün insanlar mutluluğa erişti; işte o zaman kördüğüm de açılaydı. Aman Yarabbi, aklıma gelince çıldıracağım nerdeyse!..
Kısa bir süre kocamla mutlu yaşadık. Eski karısında bir de kızı vardı. Tatlı güzel bir kızdı. Tıpkı masallardaki gibi gülünce yanaklarından güller açar, ağlayınca da yanaklarından inciler dökülürdü... Dediklerimden hiç dışarı çıkmazdı... Benim mutluluğuma davranışlarıyla mutluluk katardı.

Tutkularla özledim bekleneni, ne gelen var ne de giden... Yalvardım, yakardım, ölüm gece gibi yıkılmadan üstüme. Bir çocuğum olsun istedim. Öyle bir çocuk ki yılgınlığı bilmesin. Akarken çağıldayan dereler gibi, yere karışıp gitmesin. Yağmur gibi yağsın, rüzgar gibi essin. Öyle bir çocuk istedim... Yarabbi!.. Yüreği insanca, beyni insanca!.. Umudum, kavgam, her şeyim o olsun istedim... Gel gör ki benim elimde ne var... Bunca çilem yetmedi mi?.. Ben içten içe acıyı azaltayım derken, sen tonlarcasını indirdin yüreğime... Ve bir gün, bin bir çiçekler içinde kırdaki bayırdaki papatyaların da değeri bilinir.
Şehir mi?.. Yutuverir insanı anında. Ne içtenlik kalır ne de dostluk... Duygusuzlaşır kalır insan... Oysa köylük yerdeki yaşantımız ne denli iyiydi. Açken bile huzurluyduk. Köyde birbirimizle hırlaşsak da, hatta küs olsak bile huzurluyduk; çünkü birbirimizin haklarına saygı gösterir, birbirimizi korurduk; ama kent öyle mi batağın batağı!.. Kentte düşmeyi gör, acıyanın edenin olmaz. Elinden tutanın olmadığı gibi, faydalanmaya kalkarlar acımasızca. Hepsi de birbirinden huy kapmışlar sanki. Çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Yüzüne gülüyorlarsa, selamları, sabahları varsa, ardından bir çıkarları söz konusudur. Pençelerine düştün mü kurtul kurtulabilirsen. Engerek yılanı gibi fırsat kollar pek çoğu; ama zehirlerini akıttıktan sonra kimi pişman, kimi de üzgünce ayrılır... Sanki kendilerini zorlamış, askıntı biz olmuşuz, gömlek değiştirircesine maskelerini değiştirirler. İşyerinde, kahvede, sinemada, tiyatroda, hatta kendi evlerinde bile kadınları tefe kor çalarlar. ******yuz, Çarşamba kadınıyız, ahlak bozan şeytanlarız, ******yiz , velhasıl her şey oluruz. Şirin maskeliler ne yanımıza gelmişler, ne de elleri ellerimize değmiş; çünkü ar namus tertemiz, salt suçları komşularının pencerelerini gözetlemek...
Haaa!.. Ne diyordum kurban olduğum!.. Tamam , tamam kocamın yaptıklarını anlatıyorum. Ne oluğunu ben de anlamadım. Dedim ya gözü kapalı bir kuştum. Kocam birden işi azıttı. İşe güce bakmaz oldu. Eskiden inşaatlarda çalışırdı. İyi kötü geçinip gidiyorduk; Ama buna karşın içimdeki kuşku giderek büyüyordu. Neden. Niçin ben de bilmiyordum. Sevgi mi, üzüntü mü ayrımına varmadım, olan olmuştu. İşe güce gitmediği gibi, kendisini içkiye kaptırdı. Birkaç kez arkadaşları eve kadar gelip, işe neye gitmediğini sordular. Söylediğimde düşünüp durdu. Ağzını açıp da iki söz etmedi.O halini görünce korkular sardı bedenimi. Hastadır diye üzüldüm günlerce. Ama o giderek işi azıttı kurban olduğum... Hem de ne azıtma, insanlığını bile unuttu.
Ben mi?.. Yalnız tek başıma, derdimi dökecek, acımı paylaşacak kimsem yoktu yanımda. Tek avuntum üvey kızımdı. Zaman, zaman onunla dertleşir, dertleşir de sonunda da doyunca ağlardık; ama ağlamak kurtuluş değil ki!.. Kötü bir hastalığa yakalanmıştı. Kumar, içki batağına giderek saplanıyordu. Parayı nereden buluyordu, kimlerle birlikteydi bilmiyorduk. Köyden kente gelişimiz birkaç yıl olmuştu. Nereye gideceğimi, kime baş vuracağımı bilmiyordum.
Gün yoktu ki, kurban olduğum, eve zil zurna sarhoş gelmesin. Gelir elbet kurban olduğum evi değil mi?.. Gelme diyemem ki, bir ara iki söz ettim, anamdan emdiğimi burnumdan getirdi. Ne kalıklığım kaldı, ne de galata kadınlığım. Ondan sonra mı tövbelerin tövbesi kurban olduğum. Onca olandan sonra mı, ağzımı açar da bir şey der miyim hiç. Bıraktım yakasını , canı nasıl isterse öyle davransın dedim. Doğru dersin kurban olduğum, kadın olmakla insanlığım alınmadı ya!. Kendime değil de, en çok üvey kızıma yandım.
Yok, yok kurban olduğum, yok!.. Kumar borcuna karşılık beni satmaya başladı. Öyle zamanlar oldu ki, gecede birkaç erkek değiştiriyordum. Bir mal gibi kucaktan kucağa atılıyordum. Bir ara intihara yeltendim. Kendimi bir kamyonun önüne, trenin tekerlekleri altına atmayı düşündüm. Sonundan vazgeçtim, kendimi öldürmekle neyi değiştirecektim. Yok kurban olduğum yok, söylemedim. Birkaç kez söyledim; ama değişen bir şey olmadı ki!.. Derken onunla da kalmadı. Bu kez de para diye sıkıştırmaya başladı. Eksik etek başımla nerede bulacaktım, kimi kimseyi tanımıyordum. Hem tanısaydım da ne değişirdi. Bir gün önce verilen para, bir gün sonra istenmeyecek miydi?.. Dövüldüm, sövüldüm. Etlerim kerpetenlerle sıkıldı.
Çok yalvardım, yakardım kurban olduğum; ama söz dinletemedim ki!.. olan bana olmuştu. Nerde bir erkek görsem, çekip vurmayı düşünüyordum. Yanlarındayken onları bir insan olarak değil de, kan emici birer vampir, insan eti yiyen yamyamlar olarak düşünüyordum. Ölülerden farkım yoktu.Duygusuzlaşmış, acıma hisleri körelmiş bir yaratık olmuştum. İçimde erkeklere karşı bir nefret ve iğrençlik giderek artıyordu. Bir araya köyüme dönmeyi düşündüm; ama hangi yüzle dönecektim kurban olduğum. İhtiyar annem ile babam duyduklarına fazla dayanamamışlardı. Acım büyüktü... Herkesin gözünde lekeli, kötü bir kadındım. Öyle bir durumdaydım ki, nerdeyse sokak ortasında başıma çökeceklerdi. Küçük, küçük çocuklar bile askıntı oluyorlardı. Öyle bir çıkmazın içerisindeydim ki!..
Tanrı düşmanıma vermesin. Günün birinde öyle bir sarsıldım, öyle bir sarsıldım ki kurban olduğum... İki gözüm iki çeşme, yağmurdan, rüzgardan, sevgiden uzak... Çıplak dağlar gibiydim çaresiz!.. Acılarla çözdüm yüreğimin ilmeklerini... Sevgi, mutluluk yerine, kin nefret boy attı içimde renk, renk!..Kimi zaman geceleri dışarıya çıkar, gözlerime akan yıldızlarla hasret gideriyordum. Denizlere akan ırmaklar gibi, bilincim yıldızlara akardı acıyla... Uzaklara, kimsenin olmayacağı uzaklara gitme düşü yüreğimi sızlatırdı burgaç, burgaç... Zaman su gibi akarken, saatler yetmiyordu çaresizliğime... Sabahlar aydınlığı çağırırken, bir tren düdüğünü öttürür, arabalar vızır vızır, kuşlar aydınlığa gözlerini açarken, gecenin bilmeceli hüznü ağararak uzaklaşır başımdan, birden devingenleşir bilincim, kanım damarlarımdan kaçar doludizgin yeni günle... Karanlığın son izlerini yalarken aydınlık, ezilmişliğimle içeriye dönerim... İşte o zaman yüzüme yeniden katran gibi bir hüzün çöker... Gözlerim maviyi ararken, yanaklarım morlaşır. Kızartıyla sokaklarda ayak sesleri çoğalır... Bir erkek tok sesiyle “ kahvaltım” derken ... Bir çocuğun “ simit” diyen hüzünlü sesi, kuşların korosuna karışır... Başımı, çatırdayan ağaçlara çevirdiğimde, örümceğin özenerek yarım kalan ağını tamamlamaya çalıştığını görmek, direnç verir insana. Kanıyor yüreğimin her bir yeri!... Bilimcimle yabansı düşler, hoyratça kahkahalar...

Bu hoyratça yaşamı çekecek kadar sağlam değil çatı; beni şaşırtan bir yanı vardır odaların her zaman... Karanlık boğazıma düğüm çalarken, sevi ağaçlarının tozlanarak büyümeleri, viranelerdeki baykuş ötüşleri, ölüm duyurusu mu desem, hazanları kemirmekte olan kurtçuklar gibi mi ; nedense bedenim giderek çürümeye dönüştü. Bir gün kesilecek bardakların tokuşması; ses çıkartmayacak kahvede tavla oynayanların zarları ve pulları... Ben son nefesimi verirken parmaklar arasındaki bardakların da sonu olacak!.. Gönüllü haberciler horozların ötüşleriyle yok olurken, keçilerini otlatmaya götürecek olan bir deli mavi çoban, beni düşlesin isterim.; ve ben toprağın altında filiz sürerken, kuzular mezar taşlarımın üzerinde sıçrayarak, bir an önce boyunları, soğuk bıçaklara uzanmaya hazırlanacak. Değişen çok şey olacak zamanla. Ben görmüşüm, görmemişim değişen ne ki!.. Köklerime akıtılan kurban kanlarından her bir şeyin haberini alırım. Nem kaldı şu yalan-dolan dünyada bunca hoyratlıktan sonra. Lağımlar patladığı zaman işi başından aşkın olur kasapların... eğer deprem olmuş, bir sürü ev viraneye dönmüşse, birkaç sineğin ağırlığındandır. Derdine derman olsun diye hekime gidersin, ıslık çalarak tapışlar sırtını, dilinin pasına bakar, birkaç gıdıklamayla sivilceler patlatır, aspirin, gripin, tek devan tahtalı köy.

Amaaaan!.. aman kurban olduğum işte o zaman yıkıldım. İşte meymenetsizi o zaman geberttim.Üvey kızımı bu işlerden uzak tutmak için elimden geleni esirgemedim. Etim ne ki budun ne ola kurban olduğum. Adı astarı bir eksik etek değil miyim?.. Kendisini kurtarmayan başkasını nasıl kurtarabilir. Kendisi boyun eğen, başkalarının boyun eğmemesine nasıl engel olabilir...
Bir gece kocam birkaç erkekle çıkıp geldi, gece yarıyı çoktan geçmişti. Çıkıp bir komşuya haber veremezdim. Zaten kimse bizimle konuşmuyordu, dedikodulara da biz aldırmıyorduk. Mahallelinin bizlere iyi gözle bakmadıklarını biliyordum. Üvey kızımı sürekli arka odada saklıyordum. Kem gözlerden ırak olsun istiyordum. Öyle bir zaman oldu ki, biz dışarıdayken,mahallede kimse dışarıda gözükmezlerdi... Başımıza gelen düşmanlarımızın başına gelmesin; ama komşularımızın da suçu çoktu. Bizlere yardımcı olur, kocama kızar, yaptıklarının kötü olduğunu söyleyebilirlerdi. Ya da ne bileyim, bizi mahalleden kovabilirlerdi. Nedense hiç kimse böyle bir şeye gerek duymadı.

Çok ölü gördüm çamurlu sokaklarda; çöplükte ilerleyen, mezarlıkta sevişen, kümeslerde hızlı, hızlı soluklanışlar... ahırda, komlarda buluşmaların bir onuru vardı. Olağan şeyler sayılır belki; ama koca, koca apartmanların rezaletine hiç benzemezler... eğer dilin döner de sorarsan, yemek yediklerini, içki içtiklerini anlatırlar... Çakırkeyif olduklarında soyun sözcüğü dudakları arasında eksik olmaz. Yeni paraların çoğaldığı günümüzde... Neyim var benim... Kim var bilmiyorum. Neyi, kimi, kiminle paylaşabilirim... Olmayan bir şeyin paylaşıldığı görülmüş mü?.. Benim günüm hep karanlık, gecem ile gündüzüm birbirine karışık...

Kocam oturduğu yerden ağır ağır kalkarak arka odaya yönelince, yüreğim fizana durdu. Adam öz kızının kolundan tutup getirdi. Kızı köteler gibi odanın ortasına sav urdu. Hiçbir şey olmamışçasına aşağı yukarı gezindi, adamlara kimi zaman bakarak sırıttı. Sonra da bir kuş gibi titreyen kızına kaşlarını çatarak:
“ Artık zamanı geldi. Bir işe yaramalısın. Bunca zamadır siz benim günümü gördünüz; şimdi de gün görme sırası bende,” dedi.
Hoş ne gününü görmüşsek.
O sıra üzerime kaynar sular akıtıldı sanki. Yüreğimin yağı eridi kalmadı anında. Figanım göklere çıktı. Ah kurban olduğum ah!.. Serçeler gibi titreyen sabim, yetimim, üvey kızım, yüreğimin parçası, beti benzi kirece durdu... Bana ve oturanlara yalvararak bakıyordu. İşte o zaman kurban olduğum; işte o zaman yüreğim hem enginleşti, hemi de katılaşıp taşlaştı. Kocam olacak musibet hiçbir şey olmamış gibi, sanki bir hayvan satıyormuşçasına:
“ Kadını beğenmezseniz işte size taze bir ferik,” demez mi!..Öldüm, öldüm dirildim kurban olduğum. Yerimden sıçrayarak üvey kızımın üzerine kapandım.
Kollarımla sıkıca sarmaladım onu, kem gözlerden uzak tutmaya çalıştım... Yalvardım , yakardım bakışlarımla oturanlara; çünkü boğazımı tıkayan düğüm konuşmamı engelliyordu.

Aynanın körlüğüyle kapatacaksın gözlerini... Ne kendini ne de başkasını göreceksin... İsli gaz lambasının turuncu ışığında şavkıyan birkaç leke belirmiş, ağları kara, kara... Öyle ya, karanlığa alıştı mı bir insan, onu ışığa çekmek, aydınlığı göstermek oldukça zor... Ya öleceksin, ya da her kirli işe boyun eğeceksin!.. Olmadı mı ikisine de boş vereceksin... Bilmem başka nasıl dayanır insan olan. Eriyen bir güvercin, bu durumda güneş ışığıyla girmek istemez odanıza. Ancak mezarın üzerindeki dikenli ot alev olur bedenine. Bir gün yeniden dirilmeyi bekler sabırsızlıkla.

Dokunmayın sabime, bunu kendi kızınız sayın; ama bana ne yaparsanız yapın. Nara yakmayın sabimin başını, “ dedim. Amaaaan, toprak başıma, sen misin bunu diyen!.. Kocam ikimizi de yerden kaldırdı. Adamların kucağına atarak, mal satarcasına pazarlığa başladı.
“ Beğenmediniz mi ulan?.. Beğenmeniz gerek, yoksa açlıktan öleceğiz. İş yok güç yok!.. ölmemek için canımızı ciğerimizi satmak zorundayız. Utanmıyorum, utanmam da gerekmez; çünkü açlık ne unutmayı, ne de şan ve şerefi bırakır. Bu çaresiz olduğum anlamına gelmez. Bir gün ben de sizinkileri satın alacağım. Anladınız mı şimdi?..” demesin mi kurban olduğum. İşte o zaman yıkıldım. Ciğeri varmış gibi ciğerden söz eder oldu bizim adam. Elimden gelseydi o an kıl ip ile boğardım... Yok kurban olduğum yok!.. Koskoca ülke dersin, doğrusun, doğru olmaya; ama salt biz değiliz ki, bizim gibi binlercesi, yüz binlercesi var!.. Evet, evet yaşamları da bizlerin yaşamı gibi... Musibet kocama hak verip vermeme arasında bocaladım durdum. Hep kötü olanlar bizim gibiler midir diye düşündüm?..
Başımı masada oturanlara çevirdim. Hepsi de boğa gibiydi. Getirdiklerini ha bire tıkıştırıyorlardı. Bunca parayı nereden bulur, nasıl yakıştırırlar, akıl işi değil doğrusu. Belki siz bilirsiniz; ama söylemek işinize gelmez. Adamın biri cebinden çıkardığı bir tomar parayı, çaput kilimlerin üzerine serpti. Ardından da kahkahalarla gülmeye başladılar.

Yedi başlı devin ağzından kor alevler uzanıyordu. Kargalar uçuşuyordu alevlerin içinde. Parıldayan tüyleri, gagalarının bilmem nereden kurtulmasına engel değildi. Tek gözlü canavar hoyratça sesler çıkarırken, kurtulmak boşa. Bir kapı var, kapalı, ne olabilir kapalı kapılar ardında?.. Ölüm neye bu denli uzak; yaşamak neye bu denli hoş... Dünyayı kokla tepeden tırnağa, kentin hengamesine bak... Gülen kim, acılarla kıvranan kim?.. Kim olursa olsun ölüm vız gelir..

Öyle bir oldum ki, öyle bir oldum ki kurban olduğum; adam gözümden bir büyüdü, bir büyüdü... Yedi başlı canavar gibi üzerime geliyor sandım... Kendimi iyi kötü yeniden toparlayarak, üvey kızımı odasına götürmeye yeltendim. Kocam bırakmadı. Kolumdan tutarak beni yeniden adamların yanına itekledi. Üvey kızım yanımda serçeler gibi titriyordu.
Birbirimize sarılarak doyasıya ağladık. Ağladıkça az da olsa rahatlıyorduk. Üvey kızım son kez beni bağrına basarak kalktı, en güzel elbiselerini giyindi. Aynanın karşısına geçip tarandı. Döndü boynuma yeniden sarıldı. Daha fazla beklemeyerek kapıyı açarak çıktı. Tuvalete gidiyor sandım. Gecikince kuşkulandım... ardından ben de çıktım; ama yoktu. Gece yarıyı çoktan geçmişti. Bir de yağmur yağıyordu ki kurban olduğum, sanırsın bardaktan boşanıyordu... Salona geri döndüm... Yatak odasına geçtim. Kocam olacak herif uyuyordu. Etinden et kessen uyanacak halde değildi. Odasından çıktım; üvey kızımın yokluğu yüreğime kurşun gibi oturdu. Bir esriklik sarmaladı olanca bedenimi. Neye uğradığımı şaşırdım. Yüreğimi bir acı aralıksız mengeneyle sıkıyordu. Salona geçtim yeniden, masanın üzerindeki dolu bardağı bir kaldırışta bitirdim.
Yok kurban olduğum yok, yere bıraktım kendimi. Ne kadar öyle kalmışım bilmiyorum. Ne düşündüm biliyor musun kurban olduğum?.. Yapılanları tümden düşündüm. Başıma gelenleri, kocamın yaptıklarını, üvey kızımın bir kerecik dayanamayıp ortadan yok oluşunu düşündüm. Ya ben nasıl dayanmışım bunca zulme, işkenceye!.. işte böyle kurban olduğum, aklımın erdiği kadarıyla düşündüm. Düşündüm ya!.. Pek de öyle çıkar bir yol bulamadım; ancak başımıza gelenleri sezinler gibi olunca kalktım. O an, anlayamadığım bir duygu içime çöreklendi. Kin , nefret birikimi bir duygu yükselip boğazıma düğüm çaldı sanki. Göğüs kafesim körük gibi inip kalkmaya başladı. Benle ilişki kuran bütün erkekler gözümün önünde, hoyratça sırıtarak geçtiler. Eğildim, yerdeki kanla yoğrulmuş paraları alıp, fırlattım namussuz yüzlere... Sonra nice yaşama son veren, ocakları söndüren kadını erkeğe peşkeş çektiren kağıt parçalarını, bir bir aldım. Avucumda buruşturdum, şekilden şekle girdiler. Hoyratça yüzler gözlerimin önüne gelip yeniden dikeldiler. Bir kibritle birini tutuşturdum. O denli güçlü olan kan içici, bir çöpün alevine dayanamadı, anında yok oluverdi bir yaşam gibi. Yüreğimi saran yalım harlanıyordu durmadan. Kendimi acılar içinde dışarı attım... Gök gürlüyor, yer yerinden oynuyordu sanki. Yağmur giderek hızını arttırıyordu. Bir ara odunluğu açıp. Nacağı aldığımı anımsıyorum...
Elimdeki nacakla kurban olduğum, uzun süre caddelerde üvey kızımı aradım durmadan. Bir var ki karşıma kimse çıkmadı. O sıra karşıma kim çıksaydı, tike tike doğrardım. Üvey kızımı bulamayınca o hırsla eve döndüm. Doğruca yatak odasına geçtim. Başka ne yapabilirdim kurban olduğum. Kocam her şeyden habersiz, alkol uyuşukluğuyla uyuyordu.
Sırılsıklam ıslanmıştım. Aynaya döndüm, kendi kendimi tanımadım. Üzerimde insanlık hali kalmamıştı. İnsan birkaç saat içinde bu denli değişir mi dersiniz?.. Değişmiştim... Yılları geride bırakmıştım. Üvey kızıma acıdığım kadar kendime acısaydım, belki de saçlarım alacalanmazdı. Aynadaki görüntüme iyice bakayım dedim. Bakmaz olaydım. Bakmamla nacağın parıldaması bir oludu.
O anda ölümün böylesi yaşamdan daha iyi olacağını düşündüm. Hızlıca geriye dönüp, elimdeki nacakla uyuyan kocamın, başına, gözüne, göğsüne her neresi rast geldiyse vurmaya başladım. Kendime geldiğimde güneş doğmuştu. Yatak kandan görünmüyordu... Görevlilerin beni arabaya almaları, mahallelinin beni taşa tutmasını anımsıyorum... Şimdi de karşınızdayım kurban olduğum... Üvey kızım mı?.. Bir türlü bulamadım; ama istasyonda bir genç kızın , trenin altında kalarak parçalandığını içeride duydum...
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Misafir 31 Ekim 2006 15:27

HOŞÇA BAK KENDİNE

Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun. Yıkıksın, kırık döküksün ama tılsımlı bir definesin sen.
Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın, bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun daha ilerisin sen.
Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin, Tanrı’nın sırrısın, Meryem’in oğlu İsa gibisin sen.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Mertebeni adlarla sanma; adların sahibindedir. Dönüp varacağın yer her şeyi yaratandır, eşyaya gideceğini zannetme.
Gördüğün gerçekleri rüya sanma, sen başka bir varlıksın; kendini her sûreti kabul eden Heyulanın büründüğü sûret zannetme.
Keşifle gerçekliği meydana çıkan manayı dava sanma, hakkında söylenen vasıfları gözüne girmek için söylenmiş sözler zannetme.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen; varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sırrını inleyip de sakın ağyara açma; bilmezlikle inkâr çukuruna düşmekten sakın.
Ahların, sakın, sevgilinin kâkülüne değmesin, sonra Mansur gibi dâra çıkarsın.
Sakın yaradan incinip de sevgiliye aczini bildirmeye kalkışma; a çaresiz kişi bulduğun kadri yüce incileri sakın.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sevgi sırlarının mahzeni, o sırlar hazinelerinin konduğu yer sendedir, sende. Erlik, yiğitlik nurlarının madeni sendedir, sende.
Gizli gizli daha nice ruh halleri var sende. Tanıyıp anlayış sende, hüner sende hakikât sende.
Baksan görürsün ki yer de, gök de, cehennem de, cennet de sende, kürsî de sende, melek de elbet sendedir sende.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Yazıktır, padişahken alemde yoksul olmayasın, ümit ve yalvarışla bozbulanık bir hale gelmeyesin.
Yeis vadisine düşüp bir hiç olarak yok olmayasın, yolunu yitirip bela sahrasının yolunu tutmasayasın.
Âdeme yapış ki gerçekten ayrılmayasın, secdeler etki Tanrı reddetmesin seni.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Tanrı’dan gayri bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bütün şimşekler gibi geç git. Üstüne takılan, konan çerçöpe aşk ateşini siper et ( onları yak yandır).
Gönül bağlanacak şeylerin eserleri, sakın, eteğini tutmasın. Şems gibi, Mevlana’yı isteyerek yola koyul, yol almaya bak.
Aynanı( gönlünü) arıt, bütün sûretler ona vursun, görünsün. Galip, hele bir duygularını derle, topla da bak.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.

Şeyh Galip



nazlisu 31 Ekim 2006 18:41

Sakın Elimi Bırakma

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI
NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI
BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN
YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN
SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN
ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına


MARLON 31 Ekim 2006 19:50





Sevda Uğruna Ölüm

Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.
Omuzları bir küçük kız çocuğun
şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,
esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
barışık ve yaşadığına memnun.
Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.
Oynadıkları oyunun
tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
gelmesini.
Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.
Uyku tutmaz bekleyişlerde
ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.


Birbirlerini gerçekten merak ederler.
Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden

bile sorumlu tutmaya başlar kendini.
Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
üstünde tutarlar anlayacağınız.

Günler, aylar geçer...

Hayaller ekranlara sığmaz olur.
Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak

sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.
Bulut adam sorar durmadan ;
-N’olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız...
“Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
Artık sorgulamalar başlar duyguları ...
”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
sevda denen şey olmaz zaten.
İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
“Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
“Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
nefes almak için.
Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
Bunu ikisi de bilirler.
Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
“Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
gezinir kadının
“Hoşçakal”
Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
Ve
KADIN ÖLÜR...



arwen 31 Ekim 2006 20:34

Bahar, Arap atı gibi tahakküm kurmuştu doğanın üzerine. Çimenler kükremiş; güller tomurcuklanmış... Serçeler yuvalarından dışarı uçup, yemyeşil ağaçların başında şakıyarak gülüşmekte. Bir badem ağacı, kahverengiliğini bozmuş, gelin başı gibi açmış. Baharı kucaklamış. Sessizlik senfonisi. Zihnimde uzun yürüyüşlere çıkmıştım, başımı alıp da. Uzun emprime bahar çiçeği bol eteğim rüzgarda savrula savrula yola koyulmuştum. Yemyeşil çimenlerin üzerinde açan papatya, gelincik, sarı mineli çiçekleri eğilip toplamaya başlamıştım. Beyaz, üzeri işli bluzumla. Alıçtan, firuze kolye boynumda. Saçlarım örgü örgü. Oyalı bir yazma başımda. Seke seke geziniyordum Olympos’un eteklerinde. Bu bahar kimseler yoktu buralarda. Herkes savaşta. Birbirini öldürmekte. Olympos yalnız. Ben de yalnızdım. Duygularımı bahara açtırmıştım. Cömertlik ve yalınlıktan öte bir şey yoktu bu dağda. Savaştan kaçıp buraya sığınmıştım. Hayret kimseler yoktu. Olympos boşalalı asırlar olmuştu. Koşuşmuştu insanlar kokuşmuş teknolojinin kucağına. Bir ben, bir Olympos kalmıştı savaştan arta kalan. Bir de göveren doğa. Yemyeşil, bonkör, çiçekli bir yol.

Seke seke bir ceylan belirdi yamaçtan. Cansız bir hayale dalar gibi uyanmıştım. Yanıma sokuldu ceylan. Dostluk aramaktaydı, belli. Yağız bir Filistinliydi o. Gözlerinde ateş, karşımda bir hayal. Cansız bir hayale bakar gibi dalmışım. Filistinli bir gençle İsrailli bir kızın buluşması gibiydi tablo. Ceylan, ürkekti. Yağızdı. Saç sakal birbirine karışmış... Gözlerinde bir ateş yangını; dudaklarında çöl kuruluğu vardı. Titrekti. Belliydi, sevgi dolu yağız bir ceylandı. Duygu zengini. Gönlü varsıl. Ağlamaklı, ama yürekli. Karşımda oturmuş, titriyordu. Bir ayağı sürekli hareket halinde. Tek ayak üstünde bekleyen suçlu öğrenciler gibi. Helezon yaya oturtulmuş oyuncak bebekler olur ya, aynen öyle işte. Vurulmuştu. Özgürlüğe susuzdu. Sevgi dolu. Utanarak kaçmıştı savaştan, ezikti. Yanı başında, İsrail’den kaçmış bir kadın. Esmer. Köylü güzeli. Yanakları al al. Simsiyah gözlü. Tenine cımbız değmemiş bir Ortadoğulu kadın. Bir sufat. Doğal. Makyajsız. Sade. Süzme bir kadın.. Nasıl olursa öyle işte. Emprime eteği efil efil rüzgarda. Olympos’a sığınmış bir öğrenci belli. İyi öğrenmiş yaşamı. Öğretmişler enine boyuna. Nasıl olursa öyle... Yaşamı öğrenmeye gelmiş. Onurlu. Şeref listelerinde bir öğrenci. Kırılgan. Ezilmiş. Horlanmış, ama başı dik.. Değerlerinden ödün vermeden yaşamış. Acılardan kaçıp, buraya sığınmış. Yorulmuş. Sıkılmış da sığınmış Olympos’a.

İkisi de yan yana. Dopdolu canlılar. Her ikisi de yaşının baharında. Bu kadar kalabalığın içinde gözlerime inanamadım Şaşırdım. Hoşuma da gitmedi değil... Ne mi oldu? Filistin’den kaçıp buraya sığınan ceylan, doğanın ortasında İsrailli kadına yanaştı. Hem de usulca. Dağ çiçeği gibiydi kadın. Utandı. Kavgadan kaçmıştı. Kızardı, rengi attı. Korktu. Hayret hem de Olympos’ta. Böylesine ıssız, terkedilmiş bir sığınakta. Çirkinliklerden kaçıp gelmişti kadın, taa buralara. Temiz bir kadındı. Ceylan, özgürlüğü için koşmuştu bu diyara. Bir dostluk imzasıydı belki de aralarındaki bu bakış, kim bilir... Bir barış. Bir özgürlük arayışıydı. Sembolik bir buluşma! Kız yağmur gözlüydü. Etkilendim. Utandım Olympos’tan. Başımı çevirdim. İkisi de acemiydi bu mekanda. Ürkek, yalnız ancak. Özgürlük heveslisi iki acemiydiler. Ceylan seke seke dolaşıyordu Olympos kırlarında. Kadın küçük bir çocuk gibi. Onca güzelliğin ortasında. Başka bir gören olmuş muydu? İzliyordum. Düştüm ardına ikisinin de. Belliydi. Aralarında bir çekim vardı.. Anlamak zor değildi. Aralarında bir kıvılcım vardı. Bundan habersizdi her ikisi de. Ancak olmuştu işte. Yoksa bir veda buluşması mıydı onların ki? Bir kutlama mıydı? Savaşın bitişine, barışın gelişine. Kadının ayaklarının arasında dolaşmaya başlamıştı ceylan. Kadın korkmuştu. Tedirgindi. Utangaçtı. Ürkekti. Az bulunur bir çiftti bu ikili. Sitemli bakışlarını gördüm sisli gözlerimle. Hadi, dedim içimden, helal olsun ikinize de. Nasıl istiyorsanız, dostça, arkadaşça... Ya da bilmem ki? Nasıl istiyorsanız... Bir insan bir ceylan. Dostluk... sevgi... paylaşım... Ne istiyorsanız... Bütün güzellikler... Elimi başına götürdüm ceylanın. Gözleri umutla ışıldıyordu. Yanı başımızda ılgıt ılgıt bir nehir akmakta. Elimdeki birkaç papatyayı suya bıraktım. Su kabul etti, alıp götürdü hediyemi. Dalmıştım nehrin suyuna. Bu tanrısal suda zihnimin yıkandığını hissediyordum. Düşüncelerim iyice arınmaya başlamıştı. Ceylan susamış... Ben de, benliğim de susamışız böylesine bir sessizliğe. Diliyle içiyordu suyu ceylan. Kana kana. Sıcak çöllerden, kızgın savaşlardan, çorak kan meydanlarından kopup gelmişti. Eteklerimi toplayıp suya indim. Ceylan yalnızdı. Kulaklarını oynatıp gülen gözlerle bana bakıyordu. Heyecanla. O da nehire girdi, peşim sıra. Bir elim eteğimde, bir elim ceylanın başında.. Ceylan İsrail’den, ben Filistin’den. İkimiz de fani oyunlardan kaçıp sığınmıştık Olympos’a. Biz iki mülteci. İlahi bir çağrıyla, aykırı bir buluşmaydı bu, bu eski yücelikte...
Ateşten ve barut dumanından görmeyen gözlerim açılmıştı. İki sığıntıydık bir zamanlar. Garip... Ceylan suya kavuşmuş, mutlu. Ben ceylandan daha umutlu. Temiz bir nefes bulmuştuk nihayet. Kulakları hep dimdik ceylanımın. Gelecek kötülüklere karşı yanı başımda. Gelin başlı badem ağacı da katıldı bu kutsal törenimize. Bütün tomurcuklarını açtı. Baharda kar yağdırdı, başımızdan aşağı.

Öteki dünya. İğrenç kokusu halen burnumda. Bizden uzakta o ölüm şehirleri. Madde savaşına yenik düşmüş, ruhları yutan, kalabalık canavarlar. Ceylanım da yorulmuş Robin Hood’culuktan. İşte şimdi üç kişi olduk. Bir serçe. Minik serçe. Zıp zıp... mutlu... Nefesi daralmış savaş kokusundan. Nasıl dayanmış onca uzun yola, hayret... Avcumun içinde. Bana kendi barışının özlem dolu müziğini dinletmeye gelmiş. İşte dolmaya başladı ÖZGÜRLÜK ülkesi! Karanlık ülkelerden vizesiz geldik buralara. Uçarak. Ardımıza bakmadan gelmiştik. Sonra da, bulutsuz gökyüzünde, sürü sürü güvercinler. Ayaklarında mavi boncuklar. Serçe daha çok ötmeye, ceylan ise dans edip sekmeye başladı. Olympos’da şenlik var! Fes rengi bir gül açmış, beyaz mineli çiçeklerin içinde. Mülteciler artmaya başladı. Ağıt yok... Ceylan gülüyordu ve ben de bir elimle eteğimi tutmuş dans ediyordum. Gökyüzü zifiri aydınlık. Gözlerim kamaşmış bahardan. Nehir, yatağını aşmış engin bir deniz; ben ise kayadan oyulmuş bir kayık gibiydim suyun orta yerinde... Serçe avcumun içinde. Ceylan ayaklarıma sarınmış. Güvercinler, yere inmiş saçlarımla oynuyorlar, ayaklarımın dibinde oradan oraya zıp zıp... Mavi boncuklarını sökmemi istiyorlar. Biz bizeyiz. Uykulu, bahar kokulu. Bütün mülteciler gönül rahatlığı ile uykuya dalacağız. Hepimiz olduğumuz yere kıvrılıyoruz. İyi ki bu postu yanıma almışım sınırdan kaçarken, diyorum. Koyun postu. Yumuşacık. Ceylanım çekip getiriyor yanıma postu. İlerideki tel örgülerin yanında bırakmıştım. Postu, ağzıyla bana getirdi, sürükleyerek. Üzerime örttü. Ay dede bizi bekliyordu artık.

Hepimiz el ele tutuşmuştuk. Gökyüzüne doğru kanatlanıp uçuyorduk. Güvercinler rehberimiz... Gökyüzünün maviliklerine kavuşmuştuk işte. Cennete doğru, tabelasız yol almıştık. Kim bilir, belki bu dünyada bulamadıklarımızı birbirimizde bulduğumuz için sarıldık birbirimize, bir daha, daha sıkı... Utanmadan... doğallıkla... safça...

Sonra gün ağardı, yeniden. Serçeler coşmuştu. Cıvıl cıvıl şakımaya başlamıştı gün onlarla birlikte. Yaşadıklarımın hayalini söndürdüm, kendimle derin bir gündüz düşüne daldım....


MARLON 31 Ekim 2006 21:02

Sevginin Gözyaşları


Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.

Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:

- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"

- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.

Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.

Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.

Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.

Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.

Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.

Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.

Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.

Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;

"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.

O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:

"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."

Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.

Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.

Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.

Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.

Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.

Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.

Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.

İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.

O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:

"Sevgilim,

Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun,benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırfa sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı,ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de,senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."


Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:

"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.


Misafir 31 Ekim 2006 21:52

Sevdiğimiz eşyayı, dostları yada sevgiliyi.
Sonunda yürekte kalan hep ayni duygu, hüzün...
Çünkü yitirilene alışmışızdır, sevmişizdir, bizimle olan beraberliği keyiflendirmiştir. Çünkü o beraberliğe değer vermişizdir.

Ya o güzelliği yasarken; paylaşımı, keyfi, sevmeyi ve sevilmeyi birlikte hissederken...

Hep korkmaz miyiz? İçimizi en güzel anlarda bile hep sarmaz mı?
Ya biterse? Ya yok olursa bu güzellik?; endişesi..

Tabii ki bitecek. Yaşadığımız mutluluklar, hüzünler hep bitmedi mi?
Hep yerine başka başka hüzünlere, mutluluklara bırakmadı mi?

Gene ayni korkular, ayni endişeler...

Peki sahip olduğumuz güzellik için yitirme korkusuyla ağlamak niye? Kime? Ne için ? Biliyor musunuz?

Dökülen göz yaşları sadece kendimiz için..
O değere sahipken de, yitirdiğimizde de..
Çünkü bizi asil korkutan YALNIZLIK..

İçimizde hissettiğimiz o güzel duyguları uzunca bir süre tekrar yaşayamamak..

Özlemek, özlenmek, sevmek, sevilmek, sım-sıkıca sarılmak,
o bedenin canini, kanını hissetmek, sevişmek.. Hangisi kolay vazgeçilir hazlar ki?

Biten aşklarda da, biten ömürde de yanaklarımıza dökülen gözyaşları hep kendimiz için.

Çünkü merkez hep biziz, doymak bilmeyen egomuz..
Ve o egoyu doyurabilmek, hoşnut kılabilmek için ne kadar çok çırpınır dururuz.

Bizim sevdiklerimiz bizi muhakkak sevmeli, özlediklerimiz özlemeli,
doğrularımız her zaman tek doğrudur.

Ya yanımızda ki insan ? Onun egosu ? Arzuları, özlemleri veya usandıkları...

Ne kadar o sevdiğimiz insana karşı fedakarız?
Vermeden neyi ne kadar alabiliriz ki?

Bizler; hep ilişkilerimizde hesap kitap içinde değil miyiz ?
Her zaman denge.. Verdiğimiz kadar alalım, aldığımız kadar verelim hesapları yapar dururuz.

Sonuç YALNIZLIK .

Peki bu kadar yalnızlıktan korkuyor, yaşanılan güzellikleri,
paylaşımı bir daha yasayamamak endişesiyle kaybedeceğimiz
değere ağlıyorsak niye bu kadar ince hesaplar.

O değer bize mutluluk yerine hüzün, kargaşa yaşatıyorsa zaten vazgeçmeliyiz.

Yok eğer yaşamın sıkıntılarından biraz da olsa bizi alıp mutluluk veriyorsa o zaman gözyaşı yerine biraz daha akilci olmak daha doğru değil mi?
Sıkıca, hiç bitmeyecekmiş gibi o güzelliği, huzuru sonuna kadar yasamak varken neden korku??

Bilirsiniz.. Anılarımızda öylesine anlamlı, mutlu anlar vardır ki, kimi zaman onca geçen yıllara değerdir. Tabii ki bu değerler karşılık bulduğunda daha da değer kazanacaktır.

Eh iste o zaman bize biraz daha is düşüyor demektir. Daha çok özen...
Çünkü yasam içinde, ayni frekansı yakalamak o kadar zor ki...

Sevgiyi, özlemi birlikte yasamak doyumsuz bir hazdır.
Artık o sevdiğin insan kendin olmuşsundur.
Korursun, tıpkı kendini koruduğun gibi. Üzmekten, incitmekten korkarsın.
Artık hesap, kitap yapılamaz. ; Daha çok vermek vermek istersin.
Çünkü ego vererek de doyumu öğrenmiştir. Çünkü gönlünü ayna tutmuşsundur o sevgiliye. Çünkü yitirme korkusu askı ölümsüz kılar.

Çünkü ayrılmanın da bir vahşi tadı var
Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil Çünkü

AYRILANLAR HALA SEVGILI..


Pollyanna 31 Ekim 2006 22:43

SICACIK BİR ÖYKÜ

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar çok sayılmazdı ama küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle... Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

- "Küçüüük!" diye seslendi. "Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!"

Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti. "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik".

- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı." Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- "Anlayamadım!" dedi. "Neden öyle olsun ki?"

- "Çok basit!" dedi adam. "Eğer vicdanımız yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar hafiflemiş gibiydi.


Adam, vitrine işaret ederek:

- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"


Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi. "Almam mümkün değil ki!"


"İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam. "Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."


Çocuk biraz düşünüp:

- "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi. "Onu kim alacak ki?"
- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."


Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı.


Adam, devam ederek:

- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.


- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk. "Üçe geçtim sayılır."


- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"


Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi.
İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek:


-"Benim satış işlemim bitti!" dedi. "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."


- "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk. "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"


- "Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam.


"Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."


Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.


Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt
paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:


- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!"


Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir
öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün
mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.


Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme
hiç gerek yok! demişti."



arwen 1 Kasım 2006 03:08

Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.


tulse 1 Kasım 2006 10:21

<<< Aşk Ayakkabıdır >>>
Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler..
Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran
ayaklarınız icin rahatlığı ve şıklığı bir arada
barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
İçinizin acılarını,sıkıntılarını, kırgınlıklarını
ve hayallerini yüklenen, yüreğiniz için de huzur
verici ve "güzel" bir aşk ararsınız. Zaten aşklar da
ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur,toz
toprak, kar buz gibi her türlü "kötü hava"
koşullarına dayanıklıdır. Bazıları ise ummadığınız
kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu
havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile
"iki günde bozulup" gider. Aşkları da ayakkabılar kadar
"itinayla" seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi
yüreğinizde de nasır oluşabilir.

Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz
için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız,
zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel
beğeniye kapılıp" zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız,
yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların
"çarpıldığını" görebilirsiniz. Aşık olabileceğiniz
insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde,
farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"....

Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yasayanlar,
aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat
kişileri bulurlar. Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı
olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi
muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence
zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır. "Bez" ayakkabılar
gibi kısa ömürlu "tatil aşkları" ise hemen herkesin
kişisel tarihinde mevcuttur. "Marka" ayakkabı alır gibi,
sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan"
aşıklar görürsünüz. Kötü plastikten "yağmur çizmesi"
edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar"
biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz. Ayrıca
ne tuhaf ki,psikolojik testlerde "zaafı" olup evine
sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların, aynı zamanda
"değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.

Evet, aşk "ayakkabıdır" Aynen ayakkabınıza bakım
yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi,
aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz
zaman kısa surede "eskitirsiniz". Ve nasıl ki
"delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca
"bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı
onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!


Misafir 1 Kasım 2006 14:52

Kutsal Mühür

'
...suret-i aşk’tı zamanının tersine çalıştığı an'dan
kuşlar havalanmaya görsün
düş'tüler tek tek..
...yıldız oldular her saça bir kez kondular
bir daha kimse görmedi onları..
...o gün bugün geceleri yanılgılarda
suretleri aşk sözcükleri fısıldarlar..
...öldüler sanmayın onları; ölüm/süzdüler...'


insanlar üç yerde eşit değildir.. doğarken/evlenirken ve ölürken.. şimdi aşk’ı da ekliyorum seçtiklerime.. aşk bir masal misali, iki ayrı nehrin aynı yatakta buluşması gibidir..

aşkın dinamiği, yani sürdürülebilir olması, tarafların koşulsuzluk ilkesiyle doğru orantılıdır.. seven sayısı, ikiden biri indiğinde.. ki, o zaman çanlar birileri için çoktan çalmaya başlamıştır.. her şey buraya kadar normalken, hayat birden durur..

mevsimler yüz değiştirir, zaman ölür.. acı çekmek o zamana özgü bir işkencedir.. eşit mesafeler ya tam açılır ya tam kapanır.. siz deyin; taraflar taraftar bulur.. iki kişilik birliktelik zaman içinde çoğalır.. zamansa hiç durmaz, çalınan zamanlarsa, asla var olmaz hayatlarında.. sevmekse, 'altı harfli bir sözcük' kalmıştır şimdilerde ve cüce zamanlar ön plândadır artık..

dönüşler ertelenmekte, kandırılmaktadır içimizdeki çocuk..
'CAM KIRIKLARI TAM BU ZAMANDA ACITIR..' unutulur dün.. bugünse, hayat durur.. hep bir umut vardır onu da başka birileri öldürür..
'a ş k a s l ı n d a k u t s a l b i r m ü h ü r d ü r..'
İnkâr edemeyiz.. kimse de edemez..


'...ölüm süzülürken kanatlarının altında, ayrılık kokuyordu gece
ceza meleği oluyordu her başkaldırış ve sonrası dokunuyordu hep kaybedişlere..”


Misafir 1 Kasım 2006 15:46

Evimizin tam karşısında kadın ve erkeklerin dayanışma içinde yere serdikleri sakız gibi beyaz bir çarşafın üstünde öğüttükleri buğday parçacıklarını anımsıyorum özlemle...
Üst üste konmuş iki yuvarlak taş, (yaklaşık elli cm çapında) üzerinde bir delik ve o deliğe sokulan, tutamaç görevi gören bir sopa... O sopanın yardımıyla arasındaki buğdayı öğüten değirmen taşının her dönüşünde, buğday parçacıklarının dökülüşünü hayret ve zevkle izlerdim çocukken. Ben de çevirmek isterdim. Minik ellerimle o sopaya yapışır, elimin altındaki o büyük ellerin yardımıyla değirmen taşını çevirdiğimi düşünerek inanılmaz bir keyif alırdım. İşe yarıyordum, çok mutluydum...
Kafamı okşayan eller... Nasırlaşmış avuçlarına takılan, bir iki tel saçımı rüzgârın gözlerimin önüne getirişini, gülümseyerek anımsıyorum...
Yana serilmiş o temiz çarşafın üstünde yarı kurumuş tarhanayı bekler, kedi ve kuşlardan korurdum. Sıcak bir kafa okşayıştı ödülüm. Bu ödülü almak, sevildiğimi hissetmekti çabam.
Hiç doymadım sevgiye bu yaşıma geldiğimde bile...
Az ilerde ki çeşmede ellerimi yıkarken kurduğum hayal, ilerde benim de olacak değirmen taşımı tek başıma çevirmekti…
Güçlü olacaktım, çok güçlü...
Sonra anladım ki güç tek başına pekte anlamlı değil. Bilek gücüydü o zamanlar düşlediğim. Kişiliğimin güçlü olması gerektiğini büyüyünce anladım. O gücü sevgiden alıyormuşuz, sevgi güçlü kılıyormuş bizi...
Değirmen taşım olsa da tek başıma çevirip duracaktım taşımı. Buğdaylarımı tek başıma yiyecek, etrafımda insanlar olmadan mutlu mu olacaktım?
Hala o değirmen taşını düşlüyorum, bu kez farklı şey öğütüyorum o taşta…
Umutlarımı, hayallerimi, tek başıma çeviriyorum.
Değirmen taşımın etrafa uçuşturduğu hayal ve umutlarımı içim sızlayarak izliyorum... “Ufacık parçalar halinde uçuşun bakalım, sizi tekrar birleştiremem... Geri istiyorum sizi! Pişirip yiyemem de, ne yapacaktım? Nasıl faydalanabilirdim sizden? Kırıntıydınız, işe yarar mısınız?”
Yapabilirdim, ama nasıl? Temel Reis’in konserve kutusundaki ıspanağı gibi sizleri bir kutuya koysam, gerektiğinde çıkarsam mı? Yok, yok anlamsız… Bana o kırıntılar güç veremezdi. Biraz daha büyümeliydiniz. Tarlaya da ekemezdim ki sizi yeşerin diye...
Hava güneşli, pırıl, pırıl deniz… Balkonda rüzgârgüllerim dönüyor… Portakal ağacım bile var balkonumda. Saksısına ********uz rüzgârgülü hızla dönüyor. Erguvan ağaçları Rumeli Hisarında renk değiştirmiş, kısa süre sonra açacaklar...
Ben hala ”o kırıntıları nasıl büyütebilirim?” diye düşünüyorum...
Sevgi yetmez mi büyütmeye? Hani yeter diyordum, sevgi her şeydi?
Radyoda MFÖ çalıyor ...” Sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından…” diyordu… Laleler rüzgârgülüm gibi sarı mıydı?
Öğütülmüş umutlarımı avuçlarımda tutuyorum…
Elimdeki kitabı masaya koyup, çıplak ayakla sahilde yürüyorum... Kumların arasında ışıldayan deniz kabuklarını izlerken, ani bir kararla koşmama neden olan hayalim hanginizdi? O küçük tepeye tırmanırken soluklandığım taşı kim aldı oradan? Ya sahilde güneşin batışını izlediğim bank nerede? Kimin ne işine yarar ki çaldınız onları…
Avucumda tuttuğum kırıntılar terimle oyun hamuru gibi olmuşlar. Rengârenk görünüyorlar… Onları daha da sıkıyorum avucumda… İçlerinde her renk var. Bütün renkleri görüyorum... Ayrı olan sarı ve mavi karışmış yeşil olmuş... İyice sıksam, hatta yoğursam onları yeni renkler elde edebilir miydim? Bunun için çaba gerekliydi. İyice sıkıyorum avucumda...
Nasırlı avuçları görüyorum o anda, başımı okşayarak bana:
“Aferin kızım! Daha sık, daha da… Başaracaksın! Sen çocukken de böyleydin. O minik ellerinle buğdayı un yapmıştın, şimdi o unları buğday yapamasan da yeni şekiller verebilirsin, istediğin her şeyi yapabilirsin. Hadi! Daha sık, sımsıkı kapat avucunu! Terlesin avuçların, yumruğunun arasından damlasın terlerin… Çaba harcamazsan, terlerin kurursa, tekrar toz haline gelir avucunda tuttukların. Rüzgârda sağa sola savrulur. Yakalayamazsın peşinde koşsan da... Her biri bir köşede işe yaramaz halde öylece durur…”
Sıkıyorum avucumu... Bütün organlarımı kullanarak... Yüreğimi, beynimi, gözlerimi, kulaklarımı da dâhil etmiştim bu işe…
Kulaklarımda o sıcak sesler vardı… ”Haydi!” diyorlardı;” Başaracaksın!”
Gözlerimi sımsıkı kapattım, içimden geçirdim tüm anımsadığım güzellikleri... Gözlerimi açtım yavaşça, avucumu araladım…
Harika bir hamur olmuştu o tozlar. Rengârenkti… Bir parça kopardım hamurdan, sapsarı bir kelebek yaptım... Üzerine saflık ve temizliği simgeleyen benekler koydum, bembeyaz o çarşaflar gibi... Avucumdan yavaşça bıraktım… Önce bir iki kez kanatlarını açtı kapattı ve portakal ağacına doğru uçtu. Harika bir duyguydu bu. Kelebeğe ben hayat vermiştim, tabi o da bana.
Bir parça hamur daha aldım avucumdan sevgiyle… Bunu rüzgârgülü yapacaktım. Yeşil olsun rüzgârda hızla dönsün!
Tek başına olursa o, rüzgâr savurur bir yerlere... Birinin onu tutması ya da onun bir yerlere tutunması gerekir… Tek başına yapamaz...
Karşıda beni soluksuz izleyen biri var, sanki bana “Ben yardım ederim! “ der gibi bakıyor.
Rica etsem benim rüzgârgülüme sahip çıkarmı? Elinde sevgiyle tutar mı?
Benim avucumda hala hamur var. Açamam avucumu, hamurum kurur!
Daha o kadar çok şey yapacağım ki...
Sırada: Güneş, Yıldızlar, Masmavi bir Deniz ve Kelebeğime yalnız kalmasınlar diye yığınla "Sevgi Kelebekleri…"
Çoook çalışmam gerek! Çooook...
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


arwen 1 Kasım 2006 15:53

Rahip, mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi. O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam:

“Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı.

Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu. Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuşlardı, utanç içindeydiler. Yetişkin çocukları al al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar:

“Tamam, baba. Seni anlıyoruz”

Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu. Rahip törene devam etti. Törenin sonunda, aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı. Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attırlar.

Yaşlı adam hala:

“Onu ne kadar çok sevdim” diye sesli sesli konuşuyordu.

Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler, ama o devam etti,

“Onu sevmiştim!”

Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken, yaşlı adam gitmemekte direniyordu. Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu. Rahip yaklaştı:

“Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum, ama gitme zamanı geldi. Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız.” Dedi.

Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha “Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek söylendi.

“Beni anlamıyorsunuz,” dedi Rahip’e “Ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim.”

HANOCH McCRTY,ED.D.


* Zil çalmadığı sürece zil değildir.
* Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir.
* Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır,
* Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir.


nazlisu 1 Kasım 2006 18:48


Küçük Itfaiyeci

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki o&eth;luna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına ra&eth;men, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da o&eth;lunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün de&eth;ildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası de&eth;ildi. Oysa o o&eth;lunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

- "Bob! Büyüyünce ne olmak istedi&eth;ini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını diledi&eth;in ve hayal etti&eth;in oldu mu?" diye
sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;
- "Anneci&eth;im, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;

- ''Dile&eth;ini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlü&eth;üne gitti ve orada yüre&eth;i en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara o&eth;lunun son iste&eth;inden söz etti ve o&eth;lunun itfaiye arabasına bınip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadı&eth;ını sordu.

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "e&eth;er o&eth;lunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konu&eth;u yapar, itfaiyeci kimli&eth;ine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlü&eth;üne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin oldu&eth;u gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yata&eth;ından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlü&eth;e do&eth;ru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. De&eth;işik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti.Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söyledi&eth;inden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerekti&eth;ine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye ça&eth;ırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdi&eth;i günü hatırladı ve itfaiye müdürlü&eth;üne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayaca&eth;ını sordu. Itfaiye Müdürü;

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldı&eth;ını duydu&eth;unuzda, yangın olmadı&eth;ı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.
Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına do&eth;ru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;
- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.
- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." E&eth;er bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok e&eth;er doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.


Misafir 2 Kasım 2006 00:05

Aşk Yaralar Öldürmez!

................."...kimi kez korkulan olur
.....................korkular bırakır bi mektup
.....................korkularda üşümek düşer gözlere
.....................rengi alaca bi gün düşer zamana
.....................şaşırıp kalırız..”


Canımsın, şimdi daha bi yüksek sesle söylemek istiyorum. uzakta olman beni susturmamalı yüreğimi susturamam ki.. seni özlemlerime katıp bi gün uyanamazsak eğer; kan ter içinde..nazarlarımıza yüklerim suçlarımızı..

Soran olursa bi gün;
elbet derim ki; göğsümü kabartıp
...........................suçumuz sevmekti “en çokta koyan önce gözlerde ölmekti..”
bi gün ölmeyecek miydik nasıl olsa...

Nasıl hasretim sana hem de nasıl.. gözlerim hep sen çıkacakmışsın ki gibi karşıma öyle panik öyle sevinçli ki anlatamam.. susarım.. seni ilk gördüğüm gündeyim şimdi.. yanaklarımdan yastığıma düşün damlada diyemediklerim.. ne kadar yalnızım, ne kadar sensiz, yastığım nemli, yanaklarım gibi, şimdi beklerim seni bi pencere kenarından..

Bilmesem sıcaklığını, hissedemezdim bunca yoğun yaşamazdım, seninle tüm yaşadıklarımızı..
iyi ki varsın dediğim, en önemlisi kalbimi ve bakışlarımı sende bıraktığım, olmazsa olmazlarımın en önemlisi, sevdiğim en büyük aşkım, sen.. bak! bi gün daha sensiz ve yalnız geçmiş..

Ne zaman düşlesem bizi.. ki her sabah uyandığımda yokluğunda, ıslanmış gözlerle uyanıyorum.. içimde bi ses, bize yaptığım haksızlıklar için hesap sormakta bana/durmaksızın.. nasıl bi pişmanlıksa demir almış üzerimde sancısı.. kaç zamandır, içimdeki çocuk can çekişmekte.. bu sabah ve kaç sabah olduğu gibi.. anladım ki, küçük kıyamet hatalarımsa, büyük kıyamet yokluğun, demek ki, yaşı olmazmış aşkın sevdanın..

Canım, nasıl isterdim beraber yemek yememizi.. burada yanımda olmanı.. yalnız açtım orucumu.. seninle yemek yemeyeli, ağzımın tadı hep acı.. hep buruğum nedense.. yolda el ele bi çift görsem.. parça tesirli bi bomba düşer göğsüme, vurulurum.. serilirim yolun ortasına.. hiç bi güç seni sevmemi engelleyemez ki.. ömrüm yettiğince bu kalp sana deli..

Bilirim, ne zaman yağsa yağmurlar, içinde sen ve bizden damlalar olacak.. kaç gündür göğüs kafesimin dışında çarpıyordu kalbim.. şimdi bilirim ki, ait olduğu yerde.. bi damla koptu sol yanımdan az evvel yanağımda nemi.. asla utanmıyorum!..

Gün gelecek, tüm yorgunluklarımız, sevince bi köprü olacak.. adım gibi adam gibi hissediyorum.. ada’msı bi aşk ve bembeyaz bi gelecek.. bak alabora oldum! kanat çırpıyorum..

Ben bi deli çocuk, bi çocuk ki deli-divane.. biliyorum ki.. aşkıma ulaşamadığım, konuşamadığım anda öleceğim.. çok şey var anlatacak.. beni bu saatte yazdıran gerçek...”an gelir bi aşk vurur insanı/bi çift güzel sözcük..”

Gecenin bilmem kaçı ve yüreğimde ki alevin yalnızlığımla coşmakta daha bi yakmakta şimdilerde.. birinci dereceden vurgunum ve bi o kadar yanık, dört duvar arasında kendimleyim, say ki yaşamak bu.. şafak kaç.. kavuşacağımız gün yakın mı.. yoksa ben, biz hayâl miyiz.. sen son baharım ol.. bu son durağım.. seni sevmek sevmek istiyorum, tüm dünya kıskanmalı ya da;
şimdi bi mermi, şah damarımdan vurmalı.. bi yanım ezik, beklerim elimde senin sevdiğin kır çiçekleri, o kısacık saçlarına vurulduğum..

Tut ki ninni söylüyorum bebeğime, tut ki yanındayım saçlarını okşuyorum. tut ki bi kadehten dökülen şarabız ikimiz.. seni seviyorum bebeğim.. kar yağıyor Ankara’ya üşümüyorum.. seni düşünmekten, alev alıyor gözbebeklerim özlüyorum.. korkum; sevincime yenik düşer diye kalbim.. ellerimde kokun kalmış, bayram sevincim buruk.. sanadır seslenmelerim, sanadır bu dizeler.. yorgunum korkularımla beraber.. yüce dağları özlüyorum..

Şimdi yatağa yapışmış yatıyorum, yorgunluktan ve soğuk yemiş bedenimle daha bi ağırım şimdi.. bu gece, bi ömür kadar uzun olsa ve hiç uyanmasam.. kısaca yorgunum işte.. gögsünde dinlenmek istiyorum, yaralı bi aşk gibi sarılmak istiyorum sana; say ki deliyiz b/iz gibi..
........................biliyorum ki; bizi düşlerken kapanacak kirpiklerim, tut ki seni sevdiğim yaştayım şimdi..

..” iyi geceler aşkım..iyi geceler ömrüm.”


BUGÜN;
Acıtmasaydı bu kadar ve acısı yırtmasaydı soluğumu konuşmazdım kendimle, bu kadar dert etmezdim belki de, çekip giderdim geldiğim yerlere.. bilirdin, neredeyim, kim bilir gelir miydin ya da ben bekler miydim seni gülümseyebilir miydim bi daha; sevebilir miydim senden sonra.. hadi git; ben anılarla yaşarım koş dağlarına bak yalnız kaldım işte, bıraktığın mor mirasın, temmuz sancılarımla..


Not:bu şiir bi kalbin gözyaşlarıyla yazılmıştır.. son gözyaşlarını ekledim sahile/birazdan hırçın bi dalgayla tuz buz olacak..ya da çekip alacak bi çift göz; ölüm ertelenecek..

kum/salda ayak izleri hep olacak...

.”iyi geceler” sevdiğim, iyi geceler ölümüm..

bıraktığın yerdeyim bekliyorum.. Seni çok seviyorum..




Saat: 09:00

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık