![]() |
Adamın biri, bi cumartesi gecesi evine dönüyormuş. Birden 15-16 yaşlarında sevimli bi kızın yolun kenarında otostop yaptığını görmüş. Adamın da aynı yaşlarda iki kızı varmış. Hemen arabayı kızın yanına yanaştırmış, "Gece yarısı böyle ıssız bir yerde n’apıyosunuz Allah aşkına? Bu saatte otostop mu yapılır?" demiş. Kız, "Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakın. Bu iyiliğinizi ömür boyu unutmam" diyerek arka koltuğa oturmuş. Kızın üzerinde cicili bicili, hoş bi elbise varmış. Evinin adresini vermiş. Gerçekten de yakınmış ev. Adam eve vardığında önünde durmuş, "İşte geldik küçük hanım" diyerek arka koltuğa dönmüş ama arkada hiç kimse yokmuş. Gözlerine inanamamış tabii. Hemen arabasından inip evin kapısını çalmış. Beyaz saçlı, çok yorgun görünen yaşlı bi kadın açmış kapıyı. Adam heyecanla, "Bana inanmayacaksınız ama yoldan küçük bi kız aldım. Bana buranın adresini verdi ama tam geldiğimizde..." Yaşlı kadın adamı susturmuş, "Biliyorum, biliyorum" demiş, "Sonra da ortadan kayboldu di’mi? Bu başımıza ilk defa gelmiyor. Her cumartesi akşamı aynı şey olur..." Meğer kız bir cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazası geçirmiş ve oracıkta ölmüş. Şimdi her cumartesi gecesi kazada öldüğü yerden otostop yapıp evine gelmek istiyormuş ama bunu bugüne kadar başaramamış. Kadın bunları anlatırken adamın gözü piyanonun üzerindeki kızın fotoğrafına ilişmiş. Evet, kız aynı kızmış ve üzerinde de aynı elbise varmış. |
Aşk, İçimizde Gizli Bir Geçit İçimizde sarhoş kalabalıklar dolaşırken, biz de bölünürdük Hiç duyulmamış masallarla büyüdük, en çok geceleri sevdik Kimi yitti, kimi bitti, düşe kalka, ağlaya güle bu güne geldik Aşk, içimizde gizli bir geçitti, suskunluklardan kentler inşa ettik Dinlediğin bütün hüzün şarkılarında buzul yalnızlığımızın erimelerini izleriz ayrı odalarda. Nar şırası güzelliğinin bin bir taneli açılımlarıyla gülüşlerin yuvarlanır içime, göktaşı gibi. Dağlarımdaki karlar ovaya iner, hüznümün en deli dalları yıldızlara değer. Denizlerime uğramaz, dalgaları atlatamayan gemiler. Aşk, her mevsimde çiçekli bir düş tarlasına dönüşür ansız, yeşil ormanlarımda. Az sonra yokluğuna vuracağım kendimi. Dönüşü uzun diyarlardan sesini isteyeceğim. Az sonra bir başka kentin sokağında, bir başka evin odasında üşüyecek ellerin. Saçların Ekimin sarı yaprakları gibi rüzgârla savrulacak. Az sonra ben yine aynı kentte, yine yitik bir aşkla şiirler yazıp, aynı sevdanın şiirleriyle ısınacağım. Az sonra, senden gizlendiğim labirentlerden çıkıp, beni aradığın o uzak şehirlerde, seni kutsal bir aşkla sobeleyeceğim. Yüreğimin duvarlarına çakılan her çivi sensiz taşıdığım gönül harcını döker durur, hasretinin yüreğimi yıprattığı takvim döngülerinde. Sol göğsümde taşıdığım nikotin tabakamın kirli yüzünde yıldız alacalı yüzünü düşler, imgelere sığmayan güzelliğinin söyleşilerinde bir köşeden yüreğini dinlerim. Aynı sığınaklarda daha aydınlık sevdalar beklerken, divane sarsılışlarda nabzımı sıkar gülüşlerin, suretini büyütür usul usul öpüşlerin ve birlikte sallandığımız şiirlerden örülü salıncaklarda, korkularımızı da sorgularız. Sınırların zorlandığı, gümüş yüzlü aydınlıkların içimizdeki sahralarda kaybolduğu bu ıssız denizlerde, gürül gürül akan ırmaklarda acısı içinde yitik bir tarihin alyuvarlarını içeriz hüzün kadehimizden. Danslarımız tutkulu başlar, saatlere ilişince yüreğimiz ansızın kanar. Biliriz ki, aşkın kırağı iklimlerinde hep kırılmışlıkları onarmakla geçer ömrümüz. Pişmanlıklarımızın ve hoşçakallarımızın ezeli yalnızlığıyla, imgelerin esmer düşünüşlerine kapılırız. Tılsımımızı saklayan ören yerlerinde çiçekli düşlerle, aşkın tarlalarında kaybolmuş gençliğimizi ararız. Tuhaf bir göz aldanmasının renkli bilyeleriyle en asi çılgınlığımızı deneriz hiç bıkmadan. Cehennemde elma bahçeleri kurarak, arkasında içimizi ısıtan özlemli resimlerin bulunduğu aynalarda saçlarımızı tararız. Fantezilerimiz, bir köşeye bıraktığımız ayrılıklarımız, sevişmesiz geçen günlerimizdir soyunup soyunup firari düşünüşlerle kaybettiklerimiz. Kasıklarımızda doyumsuz şıralar biriktikçe çıplak ayaklarımız üşür, kuştüyü bir yağmur düşüyle, peçesi ihanetlere açılan kefilsiz aşkların iklimlerinde kendimizle hüznü bölüşürüz. Darmadağınık da olsak bu hüzün sağanaklarında, yine de sessizliğe dökülür şiirlerimiz. Kulağıma yabancı tüm masallarda bilirim ki, bütün aşkların serüveni kahramanlarını ayrılığa taşır. Her sevgilinin ateş dansı kendi tenini yakar, her sevgili bir gün madımak bir türkünün nakaratını diline dolar. Sevgi krallığının sınıflarında sözcükler arar hikayesini anlatacak, hiç bıkmadan yeni sevdalar tarar gönlünü avutacak. Delice akmış bir zamanın memesindedir, ancak doyumu asla hissetmez. İçimizdeki bu gizli geçitlerde hüzün kıran bir yağmurun sesini dinleriz küflü sığınaklarda. Kıyılarımızı sevda dalgaları vurdukça, yaşadığımız şehrin arka sokaklarında yüreğimizin vuruşlarına sözümüz geçmez olur artık. Her şafakta talan olmuş bedenimize yeni urbalar biçeriz. Vapurlar geçer denizlerimizden, biz susarız. Kana doğrarız imgeleri, başsız, gövdesiz bir yılkı atı gibi yeni bozkırlar ararız. Bir tutam yaşam şarkısı sürerek dudaklarına duyarlı bakışlar durağından masallara harekettir oysa ki, en onulmaz sevinç. Kıyısında çiçekler açan bu bataklıklardan kurutulmuş fosil deryasında mayamız sevgiyse, gülümsemeliyiz hayata. Her sabah yeni bir yüzle sevinç sağmalıyız hayatın memesinden. Umuda aşk mayalamak için buna mecburuz. Biz helal bir sevdanın rotasında denizler aşarak okyanuslarımıza ulaştık. Kimselerin başaramadığı, hele ki sevgisizlerin asla barınmadığı bu sevgi sularına kurduk mabedimizi. Özlem dilimizdeki duaydı, karanlığımız aydınlığa ulaştıkça. Aşk gönlümüzdeki en kutsal vefaydı, yaşam çarkı çevrildikçe. Sabrımızın mezesiyle, aşkımızın içkisiyle kadeh kaldırıyoruz şimdi, yaşam denilen bu anlaşılmaz çelişkiye |
Aşk, İçimizde Gizli Bir Geçit İçimizde sarhoş kalabalıklar dolaşırken, biz de bölünürdük Hiç duyulmamış masallarla büyüdük, en çok geceleri sevdik Kimi yitti, kimi bitti, düşe kalka, ağlaya güle bu güne geldik Aşk, içimizde gizli bir geçitti, suskunluklardan kentler inşa ettik Dinlediğin bütün hüzün şarkılarında buzul yalnızlığımızın erimelerini izleriz ayrı odalarda. Nar şırası güzelliğinin bin bir taneli açılımlarıyla gülüşlerin yuvarlanır içime, göktaşı gibi. Dağlarımdaki karlar ovaya iner, hüznümün en deli dalları yıldızlara değer. Denizlerime uğramaz, dalgaları atlatamayan gemiler. Aşk, her mevsimde çiçekli bir düş tarlasına dönüşür ansız, yeşil ormanlarımda. Az sonra yokluğuna vuracağım kendimi. Dönüşü uzun diyarlardan sesini isteyeceğim. Az sonra bir başka kentin sokağında, bir başka evin odasında üşüyecek ellerin. Saçların Ekimin sarı yaprakları gibi rüzgârla savrulacak. Az sonra ben yine aynı kentte, yine yitik bir aşkla şiirler yazıp, aynı sevdanın şiirleriyle ısınacağım. Az sonra, senden gizlendiğim labirentlerden çıkıp, beni aradığın o uzak şehirlerde, seni kutsal bir aşkla sobeleyeceğim. Yüreğimin duvarlarına çakılan her çivi sensiz taşıdığım gönül harcını döker durur, hasretinin yüreğimi yıprattığı takvim döngülerinde. Sol göğsümde taşıdığım nikotin tabakamın kirli yüzünde yıldız alacalı yüzünü düşler, imgelere sığmayan güzelliğinin söyleşilerinde bir köşeden yüreğini dinlerim. Aynı sığınaklarda daha aydınlık sevdalar beklerken, divane sarsılışlarda nabzımı sıkar gülüşlerin, suretini büyütür usul usul öpüşlerin ve birlikte sallandığımız şiirlerden örülü salıncaklarda, korkularımızı da sorgularız. Sınırların zorlandığı, gümüş yüzlü aydınlıkların içimizdeki sahralarda kaybolduğu bu ıssız denizlerde, gürül gürül akan ırmaklarda acısı içinde yitik bir tarihin alyuvarlarını içeriz hüzün kadehimizden. Danslarımız tutkulu başlar, saatlere ilişince yüreğimiz ansızın kanar. Biliriz ki, aşkın kırağı iklimlerinde hep kırılmışlıkları onarmakla geçer ömrümüz. Pişmanlıklarımızın ve hoşçakallarımızın ezeli yalnızlığıyla, imgelerin esmer düşünüşlerine kapılırız. Tılsımımızı saklayan ören yerlerinde çiçekli düşlerle, aşkın tarlalarında kaybolmuş gençliğimizi ararız. Tuhaf bir göz aldanmasının renkli bilyeleriyle en asi çılgınlığımızı deneriz hiç bıkmadan. Cehennemde elma bahçeleri kurarak, arkasında içimizi ısıtan özlemli resimlerin bulunduğu aynalarda saçlarımızı tararız. Fantezilerimiz, bir köşeye bıraktığımız ayrılıklarımız, sevişmesiz geçen günlerimizdir soyunup soyunup firari düşünüşlerle kaybettiklerimiz. Kasıklarımızda doyumsuz şıralar biriktikçe çıplak ayaklarımız üşür, kuştüyü bir yağmur düşüyle, peçesi ihanetlere açılan kefilsiz aşkların iklimlerinde kendimizle hüznü bölüşürüz. Darmadağınık da olsak bu hüzün sağanaklarında, yine de sessizliğe dökülür şiirlerimiz. Kulağıma yabancı tüm masallarda bilirim ki, bütün aşkların serüveni kahramanlarını ayrılığa taşır. Her sevgilinin ateş dansı kendi tenini yakar, her sevgili bir gün madımak bir türkünün nakaratını diline dolar. Sevgi krallığının sınıflarında sözcükler arar hikayesini anlatacak, hiç bıkmadan yeni sevdalar tarar gönlünü avutacak. Delice akmış bir zamanın memesindedir, ancak doyumu asla hissetmez. İçimizdeki bu gizli geçitlerde hüzün kıran bir yağmurun sesini dinleriz küflü sığınaklarda. Kıyılarımızı sevda dalgaları vurdukça, yaşadığımız şehrin arka sokaklarında yüreğimizin vuruşlarına sözümüz geçmez olur artık. Her şafakta talan olmuş bedenimize yeni urbalar biçeriz. Vapurlar geçer denizlerimizden, biz susarız. Kana doğrarız imgeleri, başsız, gövdesiz bir yılkı atı gibi yeni bozkırlar ararız. Bir tutam yaşam şarkısı sürerek dudaklarına duyarlı bakışlar durağından masallara harekettir oysa ki, en onulmaz sevinç. Kıyısında çiçekler açan bu bataklıklardan kurutulmuş fosil deryasında mayamız sevgiyse, gülümsemeliyiz hayata. Her sabah yeni bir yüzle sevinç sağmalıyız hayatın memesinden. Umuda aşk mayalamak için buna mecburuz. Biz helal bir sevdanın rotasında denizler aşarak okyanuslarımıza ulaştık. Kimselerin başaramadığı, hele ki sevgisizlerin asla barınmadığı bu sevgi sularına kurduk mabedimizi. Özlem dilimizdeki duaydı, karanlığımız aydınlığa ulaştıkça. Aşk gönlümüzdeki en kutsal vefaydı, yaşam çarkı çevrildikçe. Sabrımızın mezesiyle, aşkımızın içkisiyle kadeh kaldırıyoruz şimdi, yaşam denilen bu anlaşılmaz çelişkiye |
Aşk, İçimizde Gizli Bir Geçit İçimizde sarhoş kalabalıklar dolaşırken, biz de bölünürdük Hiç duyulmamış masallarla büyüdük, en çok geceleri sevdik Kimi yitti, kimi bitti, düşe kalka, ağlaya güle bu güne geldik Aşk, içimizde gizli bir geçitti, suskunluklardan kentler inşa ettik Dinlediğin bütün hüzün şarkılarında buzul yalnızlığımızın erimelerini izleriz ayrı odalarda. Nar şırası güzelliğinin bin bir taneli açılımlarıyla gülüşlerin yuvarlanır içime, göktaşı gibi. Dağlarımdaki karlar ovaya iner, hüznümün en deli dalları yıldızlara değer. Denizlerime uğramaz, dalgaları atlatamayan gemiler. Aşk, her mevsimde çiçekli bir düş tarlasına dönüşür ansız, yeşil ormanlarımda. Az sonra yokluğuna vuracağım kendimi. Dönüşü uzun diyarlardan sesini isteyeceğim. Az sonra bir başka kentin sokağında, bir başka evin odasında üşüyecek ellerin. Saçların Ekimin sarı yaprakları gibi rüzgârla savrulacak. Az sonra ben yine aynı kentte, yine yitik bir aşkla şiirler yazıp, aynı sevdanın şiirleriyle ısınacağım. Az sonra, senden gizlendiğim labirentlerden çıkıp, beni aradığın o uzak şehirlerde, seni kutsal bir aşkla sobeleyeceğim. Yüreğimin duvarlarına çakılan her çivi sensiz taşıdığım gönül harcını döker durur, hasretinin yüreğimi yıprattığı takvim döngülerinde. Sol göğsümde taşıdığım nikotin tabakamın kirli yüzünde yıldız alacalı yüzünü düşler, imgelere sığmayan güzelliğinin söyleşilerinde bir köşeden yüreğini dinlerim. Aynı sığınaklarda daha aydınlık sevdalar beklerken, divane sarsılışlarda nabzımı sıkar gülüşlerin, suretini büyütür usul usul öpüşlerin ve birlikte sallandığımız şiirlerden örülü salıncaklarda, korkularımızı da sorgularız. Sınırların zorlandığı, gümüş yüzlü aydınlıkların içimizdeki sahralarda kaybolduğu bu ıssız denizlerde, gürül gürül akan ırmaklarda acısı içinde yitik bir tarihin alyuvarlarını içeriz hüzün kadehimizden. Danslarımız tutkulu başlar, saatlere ilişince yüreğimiz ansızın kanar. Biliriz ki, aşkın kırağı iklimlerinde hep kırılmışlıkları onarmakla geçer ömrümüz. Pişmanlıklarımızın ve hoşçakallarımızın ezeli yalnızlığıyla, imgelerin esmer düşünüşlerine kapılırız. Tılsımımızı saklayan ören yerlerinde çiçekli düşlerle, aşkın tarlalarında kaybolmuş gençliğimizi ararız. Tuhaf bir göz aldanmasının renkli bilyeleriyle en asi çılgınlığımızı deneriz hiç bıkmadan. Cehennemde elma bahçeleri kurarak, arkasında içimizi ısıtan özlemli resimlerin bulunduğu aynalarda saçlarımızı tararız. Fantezilerimiz, bir köşeye bıraktığımız ayrılıklarımız, sevişmesiz geçen günlerimizdir soyunup soyunup firari düşünüşlerle kaybettiklerimiz. Kasıklarımızda doyumsuz şıralar biriktikçe çıplak ayaklarımız üşür, kuştüyü bir yağmur düşüyle, peçesi ihanetlere açılan kefilsiz aşkların iklimlerinde kendimizle hüznü bölüşürüz. Darmadağınık da olsak bu hüzün sağanaklarında, yine de sessizliğe dökülür şiirlerimiz. Kulağıma yabancı tüm masallarda bilirim ki, bütün aşkların serüveni kahramanlarını ayrılığa taşır. Her sevgilinin ateş dansı kendi tenini yakar, her sevgili bir gün madımak bir türkünün nakaratını diline dolar. Sevgi krallığının sınıflarında sözcükler arar hikayesini anlatacak, hiç bıkmadan yeni sevdalar tarar gönlünü avutacak. Delice akmış bir zamanın memesindedir, ancak doyumu asla hissetmez. İçimizdeki bu gizli geçitlerde hüzün kıran bir yağmurun sesini dinleriz küflü sığınaklarda. Kıyılarımızı sevda dalgaları vurdukça, yaşadığımız şehrin arka sokaklarında yüreğimizin vuruşlarına sözümüz geçmez olur artık. Her şafakta talan olmuş bedenimize yeni urbalar biçeriz. Vapurlar geçer denizlerimizden, biz susarız. Kana doğrarız imgeleri, başsız, gövdesiz bir yılkı atı gibi yeni bozkırlar ararız. Bir tutam yaşam şarkısı sürerek dudaklarına duyarlı bakışlar durağından masallara harekettir oysa ki, en onulmaz sevinç. Kıyısında çiçekler açan bu bataklıklardan kurutulmuş fosil deryasında mayamız sevgiyse, gülümsemeliyiz hayata. Her sabah yeni bir yüzle sevinç sağmalıyız hayatın memesinden. Umuda aşk mayalamak için buna mecburuz. Biz helal bir sevdanın rotasında denizler aşarak okyanuslarımıza ulaştık. Kimselerin başaramadığı, hele ki sevgisizlerin asla barınmadığı bu sevgi sularına kurduk mabedimizi. Özlem dilimizdeki duaydı, karanlığımız aydınlığa ulaştıkça. Aşk gönlümüzdeki en kutsal vefaydı, yaşam çarkı çevrildikçe. Sabrımızın mezesiyle, aşkımızın içkisiyle kadeh kaldırıyoruz şimdi, yaşam denilen bu anlaşılmaz çelişkiye |
BİR MAKAS VE BİR KUTU İLAÇ Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm. Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi. Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım. Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için. Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı. Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu. Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki. Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için. Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu. O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi. Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu. Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim. Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar. Yorgun Ve Savaşçı Bir Anneden |
EY YAR Sen bir çevir yüzünü bak neler yazacak güncemin önsözünde… Kıyılarıma vurdun kimsesiz kimsesizliğimin. Yakama yapışan afilli yalnızlıkların en parlak ışıklarını bu gece senin için yaktırdım,sensiz diyarımın uşaklarına.elpençe durdular hiç bir yana eğmeden başlarını. Hep aynı oyunda yer almayı hazmedemeden akla ziyan yanlarla,yine benim boş günceme başıboş bakışlar savurdular. En sevdiğim renk siyaha döndü ben daha kabul beyanlarımı sunamadan. Baktığımla gördüğüm ayrı olabilirmi(ş) bu sonucu bulmalıyım eğik yaşam felsefelerinden. Tam üzerindeymişim elvedaların,hoşçakalların,kendine iyi bakların… Bakabilsem.Serin serin esen ekim rüzgarları bu sefer daha mı çok canımı acıtıyor ?. Yoksa,artık alıştığım değişmez rollerime kendi kendime yorumlar katarak acı derecesinin katmanlarınımı yokluyorum?.hangi basamakta üstüne basıp geçmişim,hangi duraktan vakitsizce ayrılmışım,hangi telefona yetişememişim. Evet acıya kanıyorum.heybemi çevirsem gözler önüne onun adını çıkartınca bomboş bana kalan buz gibi sessizliklere ecel makamında göz kırpıyorum. yeniden hoşgeldiniz hoş karşılanmayan ağır yanlarım… Kulaklarıma soğuk hücrelerin volta sesleri doluyor.küçücük pencerelerden dışarıya bakmayı bilmem ki ben.büyüyemeyen azımsanacak kadar azkalmışlıklarımla,zaten kumdan olan kaleleri yıkmayı bilirim. Onar(a)mamayı,boya(ya)mayı,kapat(a)mamayı bilirim. Soğuk duvarlara yapışır bir el,geç kalmış mavi yolculukları umuda katar,arkasını yasladığı korkulu uykuları geçmiş bir hikayenin önsözü sayar.kanayan yaralarının kabuk bağlamış geçmiş beyanlarını saklamazken,her neşter izinin manası anlamlı değildir hikayesinde. Bana yine ne mi kalır ? … Aramamak neden ommuşlukların sebeplerini.En çok da bu manasını bilmediğim yaşamda sebep sonuç bağlantısının arasında kal(ma)mak,sor(ma)mak,kanat(ma)mak geçmişi. Adıma ne karalar çalındı haberim olmadan,köhne mezarlıklarda kurumuş ürkütücü yeşili unutulmuş dallar gibi suretim adına boyandı,savunması gereksiz görülerek gördüklerimin,en acı millerle dağlandı göreceklerine umutla bakan gözlerim. Ama olmadı işte. Bir ufak kıpırtı var sadece adını yazgıma ekleyeceğin günü bekleyen.Farkedilmeyen ve susturulmaya güç yetirilemeyen.Savruluşlarında beni de gelecek olanın varlığına inandırıp solmasına izin vermeyen duvar çiçeklerimin. Kaygım yok zamana karşı,sadece durdurak bilmez bir telaşım var.Aynı denkleme eşdeğer değilmi ki anlamı.Her yeni telaşta kaybediyorum bilmediğim adını.Haykıracak gücüm var, bir eklesen adımın yanına resmini.Korkak değildim aslında oyunlarda kandırılmadan önce.yenilmeden diyecek gücüm bile yok çünkü hiç mağlup edilmeden hep kandırıldım adım oyunun en tenhalarında.Şimdi senin oyununda başı çekmek var listemde.Senden vurmak,seni kazanmak,sana yazılmak. Kimsen çık gel soğuk yataklarından.Gözlerimin akı gölgelerle hemhal,aynı yola bakıp aynı türkülerle uyanmaktan yorgun.Yeni yeni notaları yazdır dilime,yeni yeni şiirleri koy kapımın önüne. ama gel artık… Düş bu bitmeyeni de olur, kabuslara vurmayanı sonu, ecel terlerini gecelerime salmayanı. Olur de yalnızca kulağıma.Fısıltıların dünyamı inletir inan.Güncem baharlarla filizlenir. Takvimler neye çalarsa çalsın,yollara salmam beşinci mevsime adını yazmadan seni.Yeter ki yollarıma gölgen düşsün… Ey yar !… Sen bir çevir yüzünü… |
DOKTOR VE HASTASI Kanser hastanesinde bashekimken Serap adinda genc bir hanim hastam vardi. Bu hastam gögüs kanserine yakalanmis ve tedavi icin yurt disina gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkani bulamamisti. Serap'i özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altina aldim. Ve kisa bir süre sonra da Allah'in izniyle iyilestigini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diger kanserliler gibi ilk 5 yillik süreyi cok dikkatli gecirmesi gerekiyordu. Bir is kadini olan Serap, 4 yil kadar sonra 1 ihale icin izmir'e gitmek istedi. Kis aylarinda oldugumuz icin uçakla gitmesi sartiya kabul ettim. Maalesef bilet bulamamis ve benden habersiz bindigi otobüsun kaza gecirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmis. Dönüsünden kisa bir süre sonra kanser, kemik ve akcigerine yayildi. Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastaligin akcigerdeki tezahuru sebebiyle de devamli olarak oksijen cihazi kullaniyor ve söyledigi her kelimeden sonra agzini o cihaza yapistirarak nefes almak zorunda kaliyordu. Evine gittigim gün, yine güclükle konusarak: - Doktor bey, dedi. Ben size...darginim. - "Niçin?"diye sordum. - "Siz...dindar...bir...insanmissiniz...nicin...bana...da, Allah'i...ölümü... ahireti... anlatmiyorsunuz?" Dini inançlarinin çok zayif oldugunu bildigim için bu teklifi karsisinda oldukça sasirdim. O'nu üzmemeye çalisarak: - "Doktora ulasmak kolaydir dedim. Parayi bastirdin mi istedigine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi icin gönülden istek duymalisin..." Konusmaya mecali olmadigindan "ben o istegi duyuyorum" manasinda basini salladi. Artik ümitsiz bir tibbi tedavinin yanisira, ebedi hayatin ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz baslamis ve son günlerini yasayan Serap icin bu dersler "hizlandirilmali ögretime" dönmüstü. Anlattigim iman hakikatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatina bir hafta kala: - "Doktor bey, dedi. Ben...ölürken...ne...söyleme-liyim?" - "Senin durumun cok özel" dedim. Kelime-i Sehadet sana uzun gelir. O ani farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter." O, haliyle tebessüm ederek yine basini salladi. Cok istirabi oldugu için Serap'a sürekli morfin yapiyor ve O'nu uyutmaya calisiyorduk. Ben, bir is seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüsümde annesi telefon ederek: - "Serap, bir haftadir morfin yaptirmiyor." Dedi."Sabahlara kadar inliyor ve cok istirap çekiyor." Hemen eve gittim ve igne yaptirmamasinin sebebini sordum. Aldigim cevabi hala unutamiyor ve hatirladikça ürperiyorum.-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?. Iste Serap, böyle bir hanimdi. Bu arada benden istihareye yatmami ve eger bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanik kalacak sekilde morfin yaptirilmasini rica etti. Ben hiç adetim olmadigi halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattim ve Serap'in acizligi hürmetine olacak ki Sali gününe kadar yasiyacagina dair isaret sezdim. Ertesi gun O'na: - "Hiç korkma!" dedim. "Igneyi vurdurabilirsin."Ve Serap bir veda niteligi tasiyan bu görüsmemizde son sorusunu da sordu: - "Doktor bey...Azrail...bana...nasil...görü...ne-cek?" - "Kizim," dedim. "O bir melek degil mi? Hic merak etme, sana yakisikli bir prens gibi gelecektir."Sali günü Serap'in agirlastigi haberini alinca hemen eve gittim. Ancak vefatina yetisememistim. Ailesi tam manasiyla perisandi. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanim akrabasi ayaktaydi ve beni görünce yanima gelerek: - "Doktor bey, biliyor musunuz , bu evde biraz önce bir mucize yasandi!" dedi ve devam etti: - Serap, bir saat kadar once oksijen cihazini atti ve "yataktan kalkmasi imkansiz" denmesine ragmen kalkarak abdest aldi, iki rekat namaz kildi. Bütün ev halki hayretten donup kaldik. Ve kelime-i Sehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: - "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediginden de güzelmis!!!" |
Siyahmartı http://www.beyazkarga.com/yok.jpg denizin üstünde dalgalı saçları simsiyah martılar geçiyor aşkların muğlak girdaplarında |
Iki Arkadas Iki tane çok iyi arkadas varmis. Bunlar üniversite yillarinda tanismislar. Okul bitince biri memleketine yani mardine gitmis, digeri isi Istanbul'da kalmis. Istanbullu bir gün mardine gitmis arkadasini ziyaret etmek için. Arkadasinin evinde kalirken binada bir kiz görmüs. Arkadasina sormus ve o da onun komsunun kizi oldugunu söylemis. Istanbullu geri dönmek zorunda kalmis. Mardinli isi ayarlamis ve Istanbullu gelip o begendigi kizla evlenmis. Bir zaman sonra Mardinlinin isleri bozulmus. Tek çare, otobüse atlamis ve durumu çok iyi olan arkadasinin yanina gitmis. Sirketin kapisindan girmis ve dogruca sekretere çikmis. Adini vermis ve odaya girmek için hazirlanmis. Sekreter onu engellemis ve patronun böyle birini tanimadigini söylemis. Mardinli çikmis disari. Battigina mi yansin, arkadasindan yedigi kaziga mi yansin, dolanip durmus. Yolda bir ihtiyar bunu durdurmus. Ne derdinin oldugunu sormus. Önce birsey söylememis ama sonra bütün olayi anlatmis. Yasli adam, "Ben yasliyim ve miras birakacak hiç kimsem yok. Senin istedigin parayi ben vereyim sana. Ama borç olarak degil. Sanki benim oglummussun gibi. Zaten hiç oglum olmadi" demis .Önce kabul etmemis mardinli, sonra israra dayanamamis. Memleketine dönmüs. Islerini düzeltmis ve ülkenin sayili zenginleri arasina katilmis. Bir gün bir davete katilmak için Istanbula geçmis. Orada eski arkadasina rastlamis. Ne kadar kaçinsalar da bir araya gelmek zorunda kalmislar. Ve aralarinda söyle bir konusma geçmis: -O gün zor durumdaydim. Yanina geldim. Ama beni taninamazliktan geldin. Niye? -O gün benden çiktiktan sonra yasli bir adama rastladin degil mi? -Evet. Sen nereden biliyorsun bunu? -O benim babamdi. Senin geldigini duyunca durdum düsündüm. Eger sana borç verseydim. Ömür boyu karsimda boynu bükük kalacaktin. Bunun olmasini istemedim. Bu yüzden hemen pesinden babami gönderdim. Babamin sana verdigi para benim paramdi. -Himmm. Senin karin var ya -Evet -Benim nisanlimdi... |
http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_1.jpg 1) Çok, ama çok eskiden , güzel bir yaz günü kadı efendinin kapısı vuruldu. Gelenler iki kişiydiler. Hallerinde telaş ve heyecan vardı. Yaşlıca olanı söze başladı... http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_2.jpg2)"- Ey kadı efendi, ey adalet dağıtmakla görevlendirilmiş hâkim! Lütfen beni dinleyiniz. Bir yıl kadar önce Hacca gitmeye niyetlendim. Yol hazırlıklarına başladım. Değeri yüksek, kıymetli bir yüzüğüm vardı. Yolda kaybolmasın diye getirip bu arkadaşa verdim...http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_3.jpg 3) Çünkü hem kapı komşumuzdu, hem de ona çok güveniyordum. "Al dedim, bu yüzük sende emanet olarak kalsın. Dönersem alırım." Sözü fazla uzatmaya gerek görmüyorum efendim.. http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_4.jpg 4) Üç gün önce memleketime döndüm. Yüzüğümü istediğimde "Ne yüzüğü, ben senden hiçbir şey almadım" diye inkar etti. "Şahidin yok, senedin yok..." diyor. Böyle müslümanlık olur mu kadı efendi..http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_5.jpg5) Yalan yere yemin etmek, emanete hıyanetlikte bulunmak münafıklık değilse nedir?.." Kadı efendi yaşlı adamın sözlerini dikkatle dinledikten sonra genç olana döndü: "- Peki dedi, sen ne diyorsun bu iddiaya? Yüzüğü aldın mı gerçekten?" Genç adam şaşırmış gibi gözükerek:http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_6.jpg 6)- Ne diyeyim kadı efendi dedi. Yalan söylüyor. Maksadı sizi aldatmak. Ben yüzük filan almadım. İftiranın böylesi de görülmüş değil. Tek delili yok. Tek şahidi yok!" Kadı efendi bir süre düşündükten sonra yaşlı adama döndü. Zavallı neredeyse ağlayacak gibiydi.. http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_7.jpg 7) - Beni dinle dedi. Senin yüzük havaya gitti galiba. Şahidin ve delilin yok. Söyle bakalım yüzüğü nerede verdin?" Yaşlı adam: - Güneşli bir gündü diye şöze başladı. Yolun kenarında bir ağaç vardı. Çevremizde de kimseler yoktu. Orada vermiştim. Ne bileyim böyle inkar edeceğini." - Yaa, diye mırıldandı kadı. Öyleyse git ve o ağaçtan bana bir dal getir. Kim bilir, belki Allah o dalları konuşturur da kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkar. Sen gidip gelene kadar bu adam da yanımda beklesin..." 8) Yaşlı adam emri yerine getirmek için hemen çıktı. Ne var ki aradan çok uzun bir zaman geçtiği halde dönmedi. Kadı efendi de, genç adam da beklemekten sıkıldılar. Sonunda kadı: http://www.hikayearsivi.net/Resimli/konusanagac/coc_hik_kon_agac_8.jpg -Nerede bu adam diye mırıldandı..Gideli iki saat oldu ama hâlâ dönmedi?" Genç adam tedbirsiz davranıp söze karıştı: "- Kanât taksa bile hemen dönemez efendim dedi. Çünkü o ağaç epeyce uzakta..." Kadı bunları duyunca öfkeyle ayağa fırlayıp bağırdı: - İşte dedi, yalan söylediğin ve yüzüğü al- dığın ortaya çıktı. Kurduğun tuzaklar boşa gitti. Eğer yüzüğü almamış olsaydın, o ağacın ne kadar uzakta olduğunu da bilmezdin. Gördün değil mi, ağaçlar nasıl konuşuyormuş... Hiç duymadın mı sen, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hemen yüzüğü getirip teslim et..." |
BENCİLİN HİKÂYESİ "Bencil "yalnız " olarak doğmuştu. Çok büyük sıkıntıları vardı yaşama gözlerini açarken. Aç ,güçsüz ve çaresizdi. Lakin bunu anlatacak çok güçlü bir silahı vardı Elinde " Gözyaşları" Sadece kendini düşünmeliydi çünkü sadece o vardı ve tek başına idi. Derken önce "Şefkat " daha sonra da " Sevgi" ile tanıştı. Onu hemen kollarına almışlar, giydirip ısıtmışlar, karnını doyurmuşlar, şarkılar söyleyip uyutmuşlardı. Onun bütün kaprislerine içten bir sıcaklıkla göğüs geriyordu onlar. Birde kalplerindeki en güzel duygularla sarıp sarmalıyorlardı onu büyürken "Bencil " şımarıktı. Onu dizginleyip uslandırmak oldukça güçtü. Bu yüzden bir süre sonra "Eğitim" devreye girdi. "Bencil" oldukça asi idi. bir süre dirense de "Eğitimin " tatlı dili ve nezaketi onu gitgide eğitime doğru çekti. Ama gene de bencil arasıra ortadan kaybolup "Oyun " denen eğlenceye kendini atıyordu artık ona benzeyen diğer " Benciller " de tanışıp arkadaşlık etmeye başlamıştı. küçük "Bencil "Diğer bencillerle zaman geçirdikçe birlikte "neşe " yi ve "Paylaşma " yı tanımaları fazla zaman almadı böylece. Aradan yıllar geçtikçe eğitimle daha sıkı fıkı oldular." Bencil sevgi şefkat eğitim ve paylaşımın arasında büyümeye devam ediyordu. Onlarsa aralarında hep "mutluluk " denen birinden bahsediyorlardı. Dayanamadı bir gün sordu eğitime : "Ne idi mutluluk" "Mutluluk senin içinde" dedi. "Yeterki onu hisset. Öyle bir hisset ki çevrendekilere de yayılsın." Yalnız unutma onu korumak biraz da senin elinde. Mutluluk birazda çaba ve özveri ister. Ama inan "Bencil" bu hepsine değer. Bencil o anda içinde "mutluluğu " hissetti. Sımsıcaktı ve hiç de sandığı kadar uzakta da değildi. Mutluluk kendi içinde ve yanı başında idi. Başından beri hep tek başına olduğunu sanıyordu ama aslında hiç yalnız değildi. Özellikle Sevgi ve şefkat onu hiç bir zaman. Yalnız bırakmamış herzaman destek olmuşlardı. Gözleri yaşardı "Bencilin" Nasıl olup da bunları şimdiye kadar bunları düşünememişti. Şimdi sevgi ve şefkati içinde ta derinden hissediyordu. Öyle güzel bir duygu idi ki bu… Daha sonra diğer bencilleri ve paylaştıklarını düşündü. Neşelenmişti işte o an eğitimle göz göze geldiler. Eğitim ona gülümseyerek dedi ki "Artık senin benimle bu en son günün " Bencil ağlamaklı oldu birden ne kadar da alışmıştı ki ona… " Bencil herşey için teşekkür ederim eğitimini başarıyla tamamladın Sen tanıdığım en başarılı öğrencimdin. Keşke herkes senin gibi olsa idi Bundan sonra seni YAŞAMIN kollarına atıyorum artık sana "İNSAN" diyeceğiz. İNSAN hiç bir zaman eğitimi ve onun ona verdiklerini unutmadı. Yaşama koştu ve ona kucak açtı artık aldıklarını tek tek Yaşama verme zamanı gelmişti Artık paylaşma zamanı idi Sevgi ve şefkat ise onunla birlikte mutlulukla yaşamdaki diğer İNSANLARA gülümsüyordu. |
NEDEN “Neden!” diye bağırdı genç kız, koltukta oturan delikanlıya. “Ne neden.” diye karşılık verdi delikanlı. “Sen daha iyi bilirsin.” dedi genç kız, kızgın bir şekilde. “Neler yaptığını ben bilecek değilim ya. Dün geceyi sorsam örneğini.” diye devam etti. Delikanlı neyden söz ettiğini anlamıştı. Kendi kendine düşündü bir, iki saniye ve ‘en iyisi hiç bozuntuya vermemek’ dedi içinden. ‘Böylece onu biraz daha iyi tanımış olurum.’ “Ondan mı öğrendin? Hani bizim alt dairede oturan arkadaşından.” “Kimden öğrendiysem öğrendim. Çok mu önemli? Ama eğer seni mutlu edecekse ve suçunu hafifletecek ise söyleyeyim. Evet, ondan.” “Yok, hayır. Sadece merak ettim.” “Lafı uzatma da cevap ver artık. Neden? Neden yaptın böyle bir şeyi?” Delikanlı yanıt vermiyor suskun bir şekilde oturuyordu. ‘Çünkü’ sözcüğünün verdiği çaresizlik sarar ya insanın ruhunu ve o çaresizlik mimik ve renk olarak belirir ya insanın yüzünde, işte delikanlı da biraz rol yapıp, o halde görünmeye çalışıyordu. Adeta nefessiz oturuyordu ve adeta koltuğa gömülmüştü diri, diri. Genç kız ise delikanlının bu sessizliğinden dolayı daha da kızmış bir durumda ayakta duruyor ve tabiri caiz ise, adeta burnundan soluyordu. Genç kızın nefesinden arda kalan sessizliği yine o bozdu ve içinden gelen tüm nefreti püskürterek, bağırdı bir defa daha. “Susma! Neden yaptın böyle bir şeyi? Susma, konuş!” Delikanlı, yine suskunluğunu koruyordu. Genç kızın suskun ve soru soran bakışları delikanlıya kilitlenmişti. Delikanlı başını yerden kaldırdı ve yalandan, zorlama bir şekilde yutkundu. Sonra yeni giydiği elbisesini kirleten bir çocuğun annesine açıklama yaptığı bir ses tonu ve o çocuğa ait ürkek bakışlar ile “Çünkü …” dedi, ama devamı getirmedi. Her ‘neden’in bir ‘çünkü’sü var mıydı? Yoksa biz miydik ‘neden’lere ‘çünkü’ler yaratan, kendimizi kurtarmak için? ‘Çünkü’nün ardından kaç farklı tümce gelebilirdi ki? Ya da kaç tümce haklı çıkarabilirdi delikanlıyı? Tabii kızın sandıkları doğru olsaydı. Her tümceye bir ‘neden’ bulamaz mıydı genç kız? Yeni bir ‘neden’ gerektirmeyecek bir ‘çünkü’ye sahip olabilir miydi delikanlı? ‘Neden’ kutusunun ne kadarı doldurulabilirdi ‘çünkü’ler ile? ‘Çünkü’den sonra yine bir sessizlik oldu bir süre ve yine genç kız bozdu sessizliği. “Her zaman bir ‘çünkü’nüz vardır zaten. Ama bu sefer birden fazla galiba. Düşünüyorsun, hangini söyleyeyim diye.” Delikanlı aynı bakışlar ile baktı ve ‘çünkü’ dedi. “Evet!” diye atıldı genç kız. “Çünkü böyle olması gerekiyordu.” “ ‘Böyle olması gerekiyor’ deyince her şey bitiyor, öyle mi? Ne kadar da güzel açıkladın durumu. Her şey olması gerektiği için olur zaten, ama ben sana ‘Neden?’ diye sordum. Daha iyi bir açıklaman yok galiba.” “Hayır! Başka bir soru da sorma.” dedi delikanlı ve yavaş adımlar ile genç kızın yanından geçerek, kapıya yöneldi ve kendisi de başka bir şey söylemeden çıkıp gitti. Delikanlıdan kalan boşluğu genç kızın sinirden alevler saçan bedeni dolduruyordu ve az önce delikanlıya sorduğu soruyu, bu kez kendine soruyordu. “Neden?” Kendi sorusuna cevaplar veriyor, ama hiçbir cevap sinirini yatıştıramıyordu. Bir cevap vardı onu sakinleştirecek olan, ama o cevap, aklının ucundan bile geçmiyordu. Zaten her zaman öyle olmuyor mu? Çıkış kapısı önümüzde iken, soruların oluşturduğu duvarlar arasında gezinip durmuyor muyuz, sırtımız yüklediğimiz hırsımız ile? Birkaç saat sonra genç kız, delikanlıyı cep teflonundan aradı. Telefon bir kaç kere çaldıktan sonra meşgul sesi duyulmaya başladı. Sinir ile fırlattı telefonu koltuğun üstüne ve ‘Neden açmıyorsun?’ diye bağırdı. ‘Bir duş alayım.’ dedi kendi kendine. ‘Hiç değil ise, biraz kafamı toplar, sonra yine ararım.’ Olduğu yerde çıkardı üstündekileri. Kimini koltuğun üzerine fırlattı, kimini de yere bıraktı öylece ve banyoya gitti. Her zamankinden daha fazla kaldı suyun altında. Kimi zaman boş, boş suyun altında dikilerek, gözleri kapalı bir şekilde kendini dinledi. Girdiği bir saate yaklaşıyordu ki, bornozunu giyip çıktı banyodan. Salona geldiğinde, yine telefonu eline aldı ve televizyonun önünde duran koltuğun kolçaklarına oturarak delikanlıyı aradı. Telefon birkaç kez çalmasına rağmen karşı taraftan bir cevap veren yoktu. O da açılmasından umudunu kesti ve kapattı telefonu. Saat de gece yarısını geçmişti. En iyisi yatmak diye düşündü. ‘sabah olsun bir defa daha ararım. Açar ise açar. Açmaz ise, kendisi bilir.’ Ertesi sabah uyandığında saat on bire geliyordu. Uyanır uyanmaz yatağın yanında duran komedinin üzerinden telefonu aldı ve hemen delikanlıyı aradı. Üçüncü çalışında açıldı telefon ve ‘alo’ diyen ince bir ses işitildi diğer taraftan. Bir kız sesi idi bu. Genç kızın morali bozuldu bir anda. Demek arkadaşının söylediği doğru idi. Delikanlının evinde bir kız vardı. Sert bir ifade ile ‘Mete ile görüşebilir miyim?’ dedi. Birkaç tümce sonunda iki taraf da kapattılar telefonu. Genç kızın suratına kendine ve arkadaşına olan kızgınlık ile birlikte pişmanlık ifadesi oturdu. Bu ifadeyi yaratan karşı taraftaki kızın şu sözleri idi: “Dayım ekmek almaya gitti. On dakika sonra döner.” |
Oyuncakçıydın sen,ben ise oyuncağın.Nitelendirilebilecek en sağlam oyuncakları sen yapıyordun bu şehirde.Ben de bu oyuncaklardan biriydim,hem de en sağlamı,en çok emek verdiğin,karakterini en çok yansıttığın ve hatta en çok ter döktüğündüm senin için. Pinokyo’nun organik versiyonu,iradesiz olanıydım aynı zamanda. En büyük zevk bendim senin için.Beni öyle güzel biçimlendirmiştin,öyle güzel yontmuştun ki,zımparamı,cilamı bile kendi ellerinle özene bezene atarken hiç zorlanmamış, aksine yeni yaratılan bir olgudan,düşünceden alınan haz kadar,belki de daha fazlasını almıştın. Kalbinin ritmi ivme kazanırken,sabrının frenleri boşalırken ve özlem duyulan ben... Yakınlar uzakları özlerken,uzaklar yakınlara gurbetken,yaram derinleşiyorken,özlem duyulan ben... Bana kattığın ruh öyle derin bir ırmağın debisi,yoğunluğuydu ki,sen nereye istersen oraya bakıyor ve buyurulanı görüyordum aşkın kör gözleriyle.Aklıma aşkımın ve acısının bana yakın olduğu ve dostluğumu,vahşi kurtların leşi paylaşıp,parçaladığı gibi,yokluğa katmaları geldi ve sustum!Artık söyleyecek sözüm kalmamıştı.Ruhunu arama çabası içindeki bu şehir de,İstanbul ruhsuzlar cenneti de efkarlandı ve sustu!İçindeki,mekansız,kirli kalabalık da şehrin sessizliğini bedensizce dinledi ve..! O an Beyoğlu’nun çıkmaz sokaklarına sıkışmış geleceği kör,talihi dilsiz kadınlar kadar çirkin ,varlıklarının alabildiğine koşulsuz ve tozlu aşklara dair bir koku sardı bu kenti.Oyuncakçının yol görmeyen tezgahından haykıran kan ve ölüm kokan...Bir ben tasviri can verdi,o sıkışmış ruhların seviştiği arka sokakta. Odamda yalnızlığımla sohbet ederken,boşluğun nefesi hırıldamaya başladı. Tütsü kokusunun rahatlatıcı okşayışı yerini o bilinmedik ama tanıdık kokuya verdi ve beni terketti.Ama en iyi dostum yalnızlık bir nimetdi benim için,kendine yeter oluştu beni güçlendiren. Oyuncakçıya karşı koyuştu beni yüreklendiren. Paylaşmaktı... Hayatın anlamını bulmuştum belki de,paylaşmak.Ama insan açgözlü ve doymayan bir yaratıktı.Paylaşımın sonu oyuncakçı tezgahıydı belki de.Yoksa hayatının anlamının bir parçası.Bir bölümü müydü paylaşım!Hayatın anlamı bir yap-bozsa,paylaşım bu oyundaki en büyük parçaydı. Böylece düştüm yollara,umudum tam,gücüm yerinde,başladım aramaya.Hep en uzaktakiler taranır,soruşturulur ama ben en yakınımdan başladım,umudun gerçeğe yakınsaması ve teğet geçmemesi için gittim en yakın uzaklığa Kendime değer veren yargılar keşfettim karlı yollarda.Dehlizler aştım, yıkıldım,yoruldum,yaralandım.Mahsenler gördüm,hayata küsmüş,ruhları tozlanmış,yaralı duvarları yamalı...Bu tarih kokan ama talihin hiç yolunun düşmediği mahsenlerde hep gizli kalmış,saklı yaşanmış,ürpermiş bir korku buldum.Yaratılanları yineledim,zamana nüksettim.Hiç açılmamış,bozulmamış,yapıldığı an unutulmuş,keşfedilmemiş,saklı kapılar buldum gizli bahçelere.Belki de arka kapılar,bilinmediklere... Hanlar,yolların bitmezliğinde küçük esler oldu bana ve söylediğim doyumsuz şarkılara,bir nota sonsuzluğa... Sen,oyuncakçı,beni sadece yaratmadın,bir kişilik,bir beden vermedin. Benimle oynadın bir Tanrı gibi.Bir kuklayı oynatmanın zevkini çekti içindeki.Ve sen de ona itaat ettin,sahibin misali.İçindeki de seninle oynadı,kuklaların efendisiydi.Artık kimseye güvenemezsin bana ve kendine bile.Sen,sana ihanet ettin bu karla kaplı sis içinde.Kirli,kör bir köstebeksin sen bu çamurlu toprakta.Paylaşmayı küstüren,paylaşımlarımı öldürensin aynı zamanda.Bir ben tasviri can verdi,o sıkışmış ruhların seviştiği arka sokakta |
ZAMANSIZ GEÇİŞ Her başlangıç, içinde çoğul anlamda sonlar barındırır. 'Bu işin sonu nereye varacak? ' İrileşmiş göz bebeklerine yansıyan ürküntüyü dağıtamıyordu. Beyninde merak kamçısı şakıyor, onlarca soru, biribirinden zıplayarak çoğalıyor, aynı anda sürekli üşüşüyordu. Gevşemeye çalışırken utancından, yeniden irkildi. İzleniyordu. Nasılsa tüm düşüncelerini okuyabiliyorlardı. Bu yüzden gelmemişler miydi? 'Peki ama neden ben? Sizin için öylesine sıradan biriyim ki! 'Onu değerlendirmeyi bize bırakın' 'Sesimi nasıl duydunuz? Boğaz boğumunda topak olur, sıkışırdı. Yanlış zamana ışınlanmış, kökü havada salınan biri gibiyim. 'Gelecekten soluduğu zamana bakabilen kaçınızı bulduk sanıyorsunuz? Artık sakinleşin biraz, hem, hep böylesi bir anı beklemediniz mi? Sonuçta biliyoruz.' Gömüldüğü hareketli, döner koldukta önce oturuşunu düzeltti, biraz doğruldu. Koltuğu, sağa sola çevirdi. 'Bana biraz izin verin' diyerek, yerinden kalktı. Mutfağa geçti. Nestcafesini hazırlamaya koyuldu. Zaman kazanarak toparlanmak istiyordu. Başına gelenleri kare kare canlandırarak anımsamaya çalıştı... ... Olağan bir güne uyanmıştı. Genelde her zaman yaptıklarını, sırası ile gerçekleştiriyordu. Ortalığı düzenlemiş, çayını demlemişti.Günün gelişmelerini takip etmek üzere televizyonda, haber kanalını açmıştı. Aklında, 'akşam yemeğini dışarıda geçiririz, sıcak temmuz akşamının serinliğinde, deniz kenarı yürüyüşümüzü de yaparız' kurgusunu canlandırıyordu. Huzurlu bir gündü. Bilgisayarın düğmesine bastı. 'Harika' dedi içinden. 'Severdi bu sözcüğü kullanmayı.' Önceki günden programına aldığı, okuyarak araştıracağı birbirine bağlı, yığınla konular vardı. Yine önceki günden çeşitli sitelere eklediği yeni şiiri içine sinmişti.'temasındaki mesajın anlaşılıp anlaşılmadığı yazılan yorumlarda ortaya çıkacaktır' düşüncesinde, içini coşkulu bir sabırsızlık taşırıyordu. En çok da öne sürdüğü görüşleri, savlarını pekiştiren habere ulaşmış olması, doğru yolda ilerlediğini görmesi açısından, kendini mutlu hissetmesine neden oluyordu. Tezlerini ispat ve geliştirme arayışlarına ivme kazandırıyordu. 'Bilgisayar ve internet, ne büyük nimetti. İnsanlık için, çağ dönüştürecek bir faktör olarak değerlendiriyordu. Endüstriyel gelişimin bir koluydu teknoloji, o'na göre.' Çocuk saflığında çekincesiz; 'Haydi yeni gün geleceği sun bana, seni arıyorum' diyerek seslendi. Kulaklarına dokunan bu cümle, hoşuna gitti. Tebessüm ederek bilgisayarın açılışını yaptı. Önceden belirlediği düzenlemeyle siteleri tek tek açmaya başladı.Tıkladığı linklerin pencereleri alt çubukta diziliyordu. Bir an durakladı. 'Hay aksi, yine fazla pencere açarak çok yüklendim galiba' diyerek, sorunu kavramaya çalıştı. Saate baktı. Tam 10.00'u gösteriyordu. 'sabah sabah internetteki yoğunluk nedendi acaba? Bazılarını eksilteyim' diye düşündü. Monitör kitlenmişti. Olmuyor, yapamıyordu. Bilgisayarında kontrolü kaybettiğini farketti. Bir anda ekranı karardı. Ardından yoğun parazitli anlaşılmaz sesler, kulağında çınlamaya başladı. Ne yapacağını bilmez halde kasılmış, öylece kalakalmıştı. Alnını elleriyle sıkıca sıvazlayarak' neler oluyor Tanrım' diyerek çaresizce mırıldanıyordu ki, mekanik tok bir erkek sesi ile sarsıldı. 'Merhaba' Aynı anda ekranda, pastel renklerin akışkanlığında silüet halinde, erkek yüzü belirmişti. Değişken, çeşitli renklerin karmaşasında, giden gelen titrek bir görüntüydü. Kesin yüz hatlarını seçmek olanaksızdı. 'Siz de kimsiniz? Nereden çıktınız? ' diye seslenebildi ancak. 'Korkmayın, sakin olun, size bir zararımız olmayacak. Sizinle görüşmeye geldik. Kısa bir aralık, konuğunuz olacağız sadece.' 'Benden ne istiyorsunuz? Kimsiniz? Böyle bir şeyi nasıl yapabilirsiniz? Bu ne cesaret? Panik halinde sıralanıyordu sözcükler. ' Bakın, çok uzun ışık yıllarından, farklı Galaksiden geliyoruz. Sizin anlayabileceğiniz tarzda açıklamaya çalışacağız. Dilinizi sizin gibi kullanmaya gayret ediyoruz. Sizlerden yani bildiğiniz insan varlıklarından değiliz.' Aman Tanrım, başına neler geliyordu ve kimbilir daha neler gelecekti. Ekrandaki silüet, aklındakileri okurcasına; ' Hayır kesinlikle bizden yana başınıza kötü hiç bir şey gelmeyecek. Emin olabilirsiniz. Bizden çok tedirgin olabileceğinizi biliyorduk. Size ulaşmanın en makul yolunu seçtik. Yoksa herhangi bir insan bedeni görüntüsünde de karşınıza çıkabilirdik, zor kullanarak teslim alabilirdik. Sadece sizinle tanışmak ve konuşmak istiyoruz. Sessizce geri döneceğiz, istemediğiniz sürece kesinlikle yine karşınıza çıkmayacağız.' 'Ama hala anlıyamıyorum, benden ne istediğinizi. Sonuçta zorla sizin ile muhatap oluyorum. Şu an başka seçenek bırakmıyorsunuz. Ne demek, insan kimliğinde bana görünmeniz? Sizi anlamamı nasıl bekliyebilirsiniz? ' 'Aslında bilgisayarınızı kapayabilirsiniz. Ama yine bir biçimde biliyorsunuz ki, sizinle görüşürüz. Bize gereklisiniz, üzgünüz, seçildiniz. Sizi dinlemek üzere geldik. Size görünmek, tanışmak istedik. Sadece bir insan türü olarak durumunuz bize ilginç geliyordu. Sizi bir süredir izlemekteyiz. Bizimle görüşmek, sizin için de imtiyaz olacaktır, böyle düşünmeye çalışın lütfen.' 'Benden neler dinlemek istiyorsunuz? Kim olduğunuzu nereden bilebilirim? Nasıl kanıtlayabilirsiniz? Artık günümüzde nasılsa bilgisayarlara, niyetlendikten sonra sıradan insanlar da girebiliyor.' 'Haklısınız, bize inanmıyacağınızı tahmin etmiştik. Gerekli çalışmaları yaptık. Galaksimize, sizinle kısa bir geziye çıkalım istiyoruz. Çok zamanınızı almayacak. Size de çok değişik ve yararlı gelecektir. O zaman bize inanacaksınız. Ardından sohbete devam ederiz.' 'Nasıl yani, bu nasıl olacak? ' ' Korkmayın, bunu bizim usulümüzce gerçekleştireceğiz. Sadece süzüldüğünüzü hissedeceksiniz. Biz sizlerden çok farklıyız. Sizin de bizim gibi olmanızı sağlayacağız. Henüz bilemiyeceğiniz yöntemlerle...' ' Yalnız, şimdi değil, düşünmem, onaylamak için kendime gelmem gerekiyor. Daha zamana ihtiyacım var.' Bilinçsiz, eleriyle gözlerini kapadı. Onları görmediğinde, görünmezmiş gibi... ... İçtiği kahvenin buruk tadı ve sevdiği şekerli, vanilyalı krema karışımı onu her zaman rahatlatır, kafasını berraklaştırırdı. Mutfakta geçirdiği süre, ürkek ataletli halinden sıyrılmasını sağlamıştı. Kendini onlarla konuşmaya hazır hissediyordu. İçeride sabırla beklendiğini biliyordu. Gerçi, onların da, en az kendi gibi gizemli tereddütler taşıdıklarını ayrımsıyabiliyordu. Mutlaka kendisinin tepkilerinden çekiniyorlardı aslında. Girişimlerinin sonuçları nasıl karşılanır, bilinemezdi. Masasına yerleşirken; 'Herşey tamam ama size nasıl hitap edeceğim, bizim gibi 'insan' değilsiniz. Aslında insan'ın da gelecekte farklı boyutlara geçiş yapabileceğini düşünüyorum ya... 'Önemli değil, bize kısaca 'siz' demeye devam edebilirsiniz. Ayrıca, zaten öngörülerinizi birlikte değerlendireceğiz.' 'Hangi Galaksi sisteminden geliyorsunuz? 'Kısmen billiyorsunuzdur da, Dünya'dan 2 milyon ışıkyılı uzakta, 300 milyon yıldız kümesi bulunan Andromeda'dan geliyoruz. Monitörle, mekanik sesli görüşme yaparak enteresan bir durum yaşanıyordu. 'Artık kendinizi nasıl hissediyorsunuz. Sorun değil ise, yola çıkabiliriz.' Öneri karşısında, durulduğunu düşündüğü heyecan dalgasının yeniden göğüs çeperlerine çarpmaya başladığını farketti. Derin soluk alarak gücünü toplamaya çalıştı. Omuzlarını geriye esneterek ayağa kalktı. 'Yaşamım boyunca ekstrem olaylar neden hep beni bulur ki? Bir bu eksik kalmıştı' diye düşündü. İnanılmaz bir deneyim olacaktı. 'Evet, gidebiliriz' diye seslendi. 'Sakın kaygılanmayın, tamamen gevşeyin lütfen. Bilincinizi kaybetmeyeceksiniz. Çok rahat gideceksiniz. kesinlikle hoşunuza gidecek.' Ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Refleks hareketi ile gözlerini kapamıştı. İçi boşalıyor, hafifliyor, sanki yükseliyordu. Evet uçuyordu. Vakum çekişi ile sanki bir tünelin içine girmişti, süzülüyordu... Gözlerini kırpıştırdı. Önce araladı, sonra yavaş yavaş açtı. Tek başına ışınlanmıştı. Ağrısı sızı yoktu. Mavi-gri karışımı bir karanlığın içerisindeydi. Ara ara toz kümesi bulamacasının çevrelediği ışın noktacıkları parıldıyordu. Genleşiyor, genişliyor, yayılıyordu. Buna rağmen yine de yol aldığı dehlize nasıl sığdığına anlam veremiyordu. Yoksa her şey bir kandırmaca mıydı? İpnotize olmuş, uykuya dalmış, rüya mı görüyordu. Her şey bilinenin dışında gelişiyordu. Uyanık olmasına rağmen irade kontrolüne sahip değildi. Artık çok geçti. Engel olabilecek durumda değildi. Çaresiz, anlık tereddüt handikapını geçiştirmeliydi. Çelişkiler girdabından, hızla yaklaştığı, huni ucu benzeri çıkış deliğini farketmesiyle sıyrıldı. Derinlerden yansıyan ışık gittikçe büyüyordu... Ve işte beyaz, sarı olarak ışıldayan aydınlığın içine girmişti. Açık gözleri kamaşıyor hiç bir şeyi seçemiyordu. Işınlar giderek kırılırcasına renk armosine ulaştı. Yoğun renkler hareler oluşturuyor bulutlar halinde biribirine geçişler yapıyorlardı. Olağan dışı zevkli hazların eşliğinde büyülü süzülmek, beynin sanki pelteleşmesine neden oluyordu. Sinir saplarında tüm artı ve eksi kutuplar eşitlenmiş, bir birini yok etmiş nötr'leşmişti. Sıfır noktadaydı. Zaman çizelgesi hem sonsuz uzunlukta hem bir anlık kısalıkta gibiydi. Bedeninin kütlesi ve hacmi yok olmuştu. 'Evet genelde düşüncelerimde tasarladığım gerçekleşiyor' diye düşündü. Her şey gerçeklikten çok ötedeydi... Sersemlemiş halinden bilgisayarından çıkan mekanik ses benzeri ile sıyrıldı. 'Geldik, gezegenimize hoşgeldiniz.' Bakınmaya, nasıl bir yerde olduğunu kavramaya koyuldu. Hayal kentti. Tarif edilmesi çok zordu. 'Aklımın alması zorlaştıkça deliliğe mi terfi ediliyorum' düşüncesi saplandı. Her şey zıtlıklarla örüntülüydü. Net seçilebilen belirginlikler; kızıla yakın kahverengi kayalıklarla, girintili çıkıntılı labirent görüntüydü. Uçsuz sayıda irili ufaklı tepelikler, biçimsiz tümsekler, düzensiz sıralanmıştı. Kuru, yavan, kasvetli çölü andıran garip bir yerdi. Öte yandan yerle gök arası, uçuşan sis perdesi ile kaplıydı. Öbek öbek şeffaf bulutsular, titrek oynaşılar içerisinde kayıyordu. Beynini zorladıkça şakaklarında kıskaçlar yoğun bir basınç uyguluyor, vurgun yemiş halde, tüm biyolojik oluşumları fışkıracakmış gibi oluyordu. Karşısındaki görünür karelerin fotoğraf çekimine yetmiyordu beyni. Ortalık, tarifsiz yoğunlukta keskin metal kokuyordu. Gökyüzü, puslu krem ve gri tonlarının örtüsü ile kaplıydı. Biz insanların geliştirdiği şehircilik tarzında yerleşim birimleri seçilmiyordu. Su belirtisi farkedilmiyordu. Ağaçlar, bitki çeşitleri, hayvanlar yok gibiydi.Yaşanacak bir yer değildi. Dünyamızın doğa örüntüsü yoktu. 'Neydi buranın yaşam özellikleri, nasıl yaşanabilirdi buralarda Tanrım' diye geçirdi aklından. 'Hayır, bize göre değil gezegeniniz. Sizler gibi yaşayamayız.' 'Aynı şey bizim için de geçerli. Yalnız aradaki anatomik, biyo fizyolojik yapılarımızın farkını hesaba katmalısınız.' Tüm ilgisini geldiği çevreye verdiğinden ancak bir an kendi durumunun ayrımına varabilmişti. Bedeni kaybolmuştu, yoktu. Üstelik kendisine seslenenler de öyleydi. 'Neler oluyor, neden bu haldeyim? Kahretsin ne yaptınız bana? ' |
Okul sıralarında başlıyor savaş. Leyla ile mecnun aşkı örnek gösteriliyor. Kavuşamayıp acı çeken sevgililer yaşamımızda bir yer ediniyor. Yada büyük bir komutanın zaferlerinden bahsediliyor. Öldür emri verdikçe ve öldürdükçe rütbe alıyor.yeni ölümlerin önü açılıyor...Bir film seyrediyoruz mesela.Başlarken,İlk aklımıza gelen " acaba katil kim ?" .Katil insan öldürdüğü için katil,Onu yakalayan ise katili öldürdüğü için kahraman! Ne tuhaf bir hayat bu Asırlar önce krallık dönemleri vardı.Halk kral için çalışır,onu mutlu etmek için uğraşırdı.Yüzlerce,binlerce insan sadece bir kişinin mutluluğu için yaşardı...Biz kendi başımıza mutlu olamaz mıydık?yada mutluluk çok mu zor bir şeydi de,sadece birini seçip,yüzlerce insan, seçilen kişinin mutluluğu için yaşardık?!.mutlu olmak için kaç kişi gerek?kaç ölüm,kaç zulüm?...Şimdilerde etrafımıza baktığımızda mutlu olan birisi varsa,Onun mutluluğu yüzünden acı çeken birileri daha var...İnsanlar çok akıllıca bir sistem geliştirmişler.Buna " silahsız soygun "da diyebiliriz.Ortada kesici,delici aletler yok ama bir o kadar etkili beyinler var.Zeki olan ayakta kalıyor.Buna da beyin ölümü diyebiliriz...Kazandığımızda birileri kaybediyorsa,Bu mutluluğun gerçek adı ne?Bundan neden mutlu oluyoruz?Hani bizler hayvanlardan farklıydık! Hani bizim beyinlerimiz vardı!...Isırarak değilde,aç bırakarak zulüm ederek öldürdüğümüzde bunun adına insanlık mı diyoruz?.Öyleyse ben insan olmak istemiyorum...Bana geçici mutluluk nedir diye soran olursa,Güneşin batışı derim.Gün boyu savaşmaktan yorgun düşen beyinler,en azından dinlenmek için akşam vaktini beklediklerinde ve o an geldiğinde mutlu oluyorum...Keşke herkes uykuya daldığı an kadar gerçek ve zararsız olsa.Doğduğumuz an kadar akıllı olmayacakmıyız bizler?...Keşke herşeye yeniden başlasak.Mesela bir öğretmenimiz olsa ama bize hiçbir şey öğretmese.!Hep saf kalpli yaşasak.Ne olduğunu bilmediğimiz halde ısrarla " ben büyüyünce doktor olacağım " desek ve büyüyünce o doktorun ne iş yaptığını yine bilmesek...Kıymanın,etin,elmanın,armudun kilosunun kaç para olduğu bizi ilgilendirmese.Önümüze yüzlerce şeker almaya yetecek kadar para ve de sadece bir şeker koyup " seç " deseler,bizde o tek şekeri seçsek...Ana haber bültenleri yerine çizgi film seyretsek.Açık oturumlarda ilk okul aşklarımızdan bahsetseler...Kısacası yaşımız ilerlese de hep çocuk kalabilsek...Ne garip bir çelişki! Ben mutluluğun nerede gizli olduğunu öğrendim.(Mutluluk öğrenmemektir) Fakat bunun içinde yaşayıp öğrenmemiz gerekiyorsa, demekki bizler hiçbir zaman mutlu olamayacağız. |
YARENİME... Azimle inadina yasayacaksin bu dunyada, gunesin dogusunda arayacaksin umudu, gecenin karanliginda tadacaksin yalnizligi, oyle yasayacaksin ki yalnizligi yanindaki tek bir kisiye sukurler yagdiracaksin. Var mi guzun bitimindeki mutlulugu, yazin bitimindeki huznu yasamadan YAŞAMAK... inadina yasayacaksin hem de oyle bir inatki herkesin yanlisi senin dogrunsa bile sasmayacaksin kendi bildigin dogrudan, yasayacaksin sonunda bin pisman bile olsan. Oyle baglanacaksin ki hayata, bombos kalbin oyle bir dolacak ki, birgun olecegini dusunursen kendine degil kalbindekilere gozyasi dokeceksin. Belki seni pespembe bir hayat beklemiyor, ama acilarla olgunlasilan bu dunyada tek bir sevgi icin bile soluk alip vermeye deger hayat. Yalniz degilsin unutma basarisizligina basari, hastaligina saglik, mutsuzluguna mutluluk katacak guzel bir "melek" olacak daima yaninda. http://www.gdusa.com/issue_2005/04_apr/feature/p-Angel.gif |
AKLIMDASIN Başımdan geçen ilginç bir aşk öyküsünü anlatmak istiyorum. Üniversite 2.sınıfa gidiyordum. Gençlik bu ya, başımda kavak yelleri esiyor. Zaman ise benim geleceğin en büyük gazetecilerinden biri olmam için geçiyor gibime geliyordu. Geliyordu ama ben derslerden çok, arkadaşlarla üniversite binamızın içerisindeki sahalarda ve ağaçların arasında top oynamayı, gezmeyi ve arkadaşlarla sohbet etmeyi tercih ediyordum. Ama itiraf edeyim, özellikle bahar aylarında etraftaki değişimleri, yeşillikleri geleceğin büyük gazetecisi gözüyle de izliyordum. Eh, gözleme yeteneğin olacak ve tabiattaki güzellikleri –bayanları- göreceksin de şairlik taslamayacaksın, aşık olmayacaksın olur mu? “Öğrenci dediğin fotokopisinden belli olur”, “Fotokopisiz öğrenci meyvasız ağaca benzer” öğrenci atasözleri uyarınca vize dönemlerinden bir ay önce gördüğümüz derslerin notlarının fotokopilerini bulup almak için Azim Fotokopi’ye gittim. Azim Fotokopi hemen hemen bizde ki bütün derslerin dönem içindeki notlarının fotokopilerini çoğaltır ve satardı. Orada fotokopileri alırken yanımda bizim birinci sınıfta gördüğümüz bir dersin fotokopisinin olup olmadığını soran bir kız vardı. Fotokopiciden o dersin notlarının olmadığını öğrenince oldukça üzüldüğünü gördüm. İçimdeki yardımseverlik duyguları kabardı. Belirtmeliyim ki genellikle güzel bayanlara karşı her zaman yardımseverimdir. Kıza dönerek: - “Her halde İletişim Fakültesinde okuyorsunuz” dedim. - “Evet” dedi. - “Bizim geçen yıl gördüğümüz Gazete Yazı Türleri dersinin fotokopileri bende hala duruyor. İsterseniz onları size ben temin ederim”dedim. - “Ah, size zahmet olmasın?” dedi. - “Yok canım ne zahmeti” dedim. Sonra oradan beraberce konuşarak çıktık. Yolda adını söyledi: Figen’miş. Neyse biz böylece tanışmış olduk. Ertesi gün ders notlarını ona verdim. Kız beni çok etkilemişti. Bir içim su derler ya öyleydi. Tabii, beni çok etkilediği içinde bana öyle gelmiş olabilir. Neyse... Bu yardım severliğimin karşılığında kız beni ne zaman görse hemen yanıma gelmeye başladı. Diğer arkadaşlarımla da tanıştırdım onu. Artık çok samimi olmuştuk. Olmuştuk olmasına ama kıza da tutulmuştum. Ne yapmalıydım... Düşünüyordum ama bir türlü de karar veremiyordum. Şimdi kıza arkadaşlık teklif etsem, yardım etmemin karşılığında ondan faydalanmak istediğimi düşünebilirdi. Ayrıca arkadaşlık teklif etmemin diğer arkadaşlarımın hele hele Osman’ın kulağına gitmesi... Aman aman ölsem daha iyi. Çünkü bizim arkadaş gurubumuzun arasında şöyle bir beddua vardı: “Allah seni Osman’ın medyatik diline düşürsün de, manşetlerden inme emi !” Çok düşündüm bir karar veremedim. En sonunda ona aşkımı mektupla ilan etmeye karar verdim. Bu amaçla oturdum ve usturuplu bir aşk mektubu yazdım. “Bu mektubu kaldığım yerin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışan yüreğimin her atışında ismini hatırlatan sıcaklığında yazıyorum. Bir melankoni içerisinde yazmaya çalıştığım bu satırlar daha çok seven yüreğimin sevilme mutluluğunu yakalaması için çabalaması ve belki de karşılıksız bir sevda bataklığına nasıl gömüldüğünün ifadesi. Acaba Figen; senin o melekler kadar güzel olarak tasavvur ettiğim hayalini gönlümden silip atsam mı diyorum. Yazık olmaz mı sorusu aklıma geliyor. Yazık olmaz mı aşkıma? Acaba unutsam sana karşı hissettiklerimi, hiçbir şey yaşanmamış gibi acaba bir anda geçen onca zamanın ötesine gidebilir miyim? Yakalanan bir kuşun esaretten kurtulmak için çırpınması gibi seni görünce çırpınan kalbimin atışlarını, yüzümün her kızarışını, benim sana olan tutkumu tavır ve yüz ifademden, heyecanımdan, titrememden anlamandan duyduğum korkuları... unutsam mı? Böyle bir şey mümkün olsa bile herhalde yaşadığım onca duyguyu bir anda jiletle kazıyıp, söker gibi atamam, atmam. Çevremde çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görülmeme rağmen aslında sevdiğine karşı aşkını ve duygularını ifadeden bile çekinen utangaç yapıda biri olarak sevgimi yazı ile belirtme ihtiyacı duydum. Sana olan sevgimi hoş karşılaman dileğiyle...” “Yakın çevrenden biri” Mektubu daktilo ile yazdıktan sonra bir zarfa yerleştirdim. Figen’in de aralarında bulunduğu arkadaşlarla okulun önünde sohbet ederken lavaboya gitme bahanesiyle gidip sınıfta Figen’in ders notlarını tuttuğu ajandanın içine koydum ve sonucu beklemeye başladım. Ertesi gün üniversitenin ana binasında bulunan yemekhaneye giderken Figen bir ara yanıma yaklaştı ve: - “Yükselciğim san bir şey söyleyeceğim ama aramızda kalsın. Aramızdaki samimiyetten bir tek sana söylüyorum” dedi ve devam etti “Yahu dangalağın bir bana bir mektup göndermiş” dedi. - “Şaka mı yapmış mektupta?” diye sordum. - “Şaka mı bilmiyorum ama mektupta bana tutulduğunu, aşık olduğunu... falan filan yazmış işte. Yani oldukça duygulu bir dille bana ilan-ı aşk ediyor herif” dedi. Ben de: - “Peki kim bu herif”dedim. - “Ne bileyim, ismini yazmamış ki! Ama yazdıklarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Bir iki tahminim de var” deyince heyecanlanarak; - “Peki kim olabilir” diye sordum. - “Tahminime göre bizim gruptakilerden biri ve... Neyse ismini de sonra öğrenirsin Yüksel” dediği sırada diğer arkadaşların da yanımıza gelmesiyle sözünü keserek onlarla konuşmaya başladı. Beni bir merak sarmaya başlamıştı. Acaba tahmini ben miydim de tavırlarımdan öğrenmek için konuyu bana açmıştı. Anlamış mıydı acaba... İçim içimi kemiriyordu; mektup yazmasa mıydım. Eğer gerçekten benim yazdığımı anlamışsa ve benimle bir daha konuşmazsa ne yapardım. Belki hem bir arkadaşı yitirecektim, hem de sevdiğim kızı. Bu arada şeytan da dürtüyordu beni bir mektup daha yaz diye. Bu sefer duygularımı daha açık belirtecektim. Bu düşüncelerle tekrar daktilonun başına geçerek yazmaya başladım: “Figen; şu an sana söylemek istediğim ama söyleyemediğim duygular var ya, o duyguları sana bir sahilde hafif bir yağmur çisiltisi altında ıslanırken ve deniz dalgalarının, martı sesleriyle birleşerek oluşturduğu o nefis fon müziği eşliğinde dans ederken söylemek isterdim. Bilmem sen hiç birşeyi, pek çok şeyi kaybetme pahasına daha doğrusu yüreğin pahasına satın almak ister misin? Bil ki ben yüreğimi sana, senin için satmaya hazırım. Keşke sana olan aşkımı, seni görünce hissettiğim duyguları gözlerinin derinliklerinde köşe kapmaca oynarken anlatsaydım. Acaba anlatabilir miydim? İnsanlar madde ve mana arasında, denizde salınan tekneler misali gelip giderken; ben kendimi sevdama kucak açmış, senin gönül limanında demirlemiş olarak bulmak isterdim. Sana bağlanmak sarılmak ve ... Hayali bile yaşadığım hayatın sahte yaşantısından daha gerçek ve daha güzel. Mektubuma çok sevdiğim, güzel bir söz ile son vermek istiyorum: “Sevsen, sevilsen ve sevilebilir olsan” Beni sevilebilir biri olarak görmen dileğimle... “Yakın Çevrenden Biri” Mektubuma ek olarak da “Figen’e” diye ithaf ederek yazdığım: AKLIMDASIN Papatya açmış kırlardan Peygamber çiçeklerinin sarısından Kekik otlarının kokusundan Doyasıya içime çektiğim sen! Belki değilsin, belki farkındasın Sen benim hep aklımdasın Turnalarla gönderdim sana Gönlümde yetiştirdiğim gülleri Yalancı gönüllerde Karanlık tünellerde Aşkı aramaya çalışırken sen Senin aşkını hayat gibi yaşardım ben Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın Sen bilmesende hep benim aklımdasın ! Şiirimi de zarfa koyarak bu sefer postaladım. Ertesi günde dedemin vefat ettiği haberi geldi. Alel acele Gümüşhane’ye gitmek zorunda kaldım. Bir hafta sonra döndüm ve okula gittim. Figen beni görünce hemen gülerek yanıma geldi ve: - “Yüksel hani bana biri aşk mektubu yazıyor demiştim ya işte ondan ikinci bir mektup daha geldi. Bir de bana ithaf ederek yazdığı şiirini koymuş. Çok etkilendim.” - “Peki kim olduğunu bulabildin mi?” diye sordum. O da: - “Sana bir iki tahminim var diyordum ya... Artık emin oldum.” - “Emin mi oldun, peki kim?” diye heyecanla sordum - “Hiç tahmin edemezsin... Osman!” dedi. - “Osman mı?” dedim şaşırarak - “Tabii... Yakın çevremden biri, çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görünen başka kim olabilir?” deyince şaşkın, yıkılmış bir ifade ile: - “Çok şaşırdım” dedim. - “Şaşır, şaşır ... Dahası var. Emin olunca ben gittim ona ondan hoşlandığımı belirttim. Yazdıkları beni çok etkilemişti. Ayrıca çok utangaç, ona kalırsa bana hiç açılamayacak ve beni sevdiğini söyleyemeyecek... Bu sebeple ona ben açıldım. O da benden hoşlandığını fakat benim seninle olan diyalogumuzdan ve samimiyetimizden dolayı ikimizin arasında bir şey olduğunu sandığından bana açılamadığını söyledi. Düşünebiliyor musun ayrıca ikimizin arasında bir şey var sanıyormuş” dedi. Çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sonunda; - “Senin adına sevindim. Nihayetinde sana mektupları yazanı da bulmuş oldun böylece” dedim ve yanından ayrıldım. Bir yanda sevdiğim kız Figen diğer yanda en yakın arkadaşlarımdan Osman vardı. Ve ikisi de benim aşk mektuplarım sonucu... Tam bir çöküntü içerisindeydim, ne yapacağımı bilemiyordum. Bu hal içinde iki hafta okula gitmedim, hatta gidemedim. İki hafta kadar sonra okula gidince bu sefer Figen ve Osman bir ara yanıma geldiler. Osman bana: - “Yüksel seni yemeğe götürüyoruz. Orada sana bir de süprizimiz var” dedi. Ben de: - “Osmancığım bugün olmasa” deyince, Figen: - “İtiraz etme hakkın yok. Çünkü seni son zamanlarda hiç göremiyoruz. Okula uğramıyorsun bile” dedi ve kolumdan çekerek dışarı doğru sürükledi. Benim isteğim üzerine Karadeniz Pidecisine gittik. Yemek siparişini verdik. Bu arada ben sohbet esnasında elimden geldiğince espiri yapmaya, güleç olmaya çalışıyordum. Konuşma esnasında Figen bir ara bana dönerek: - “Sana bir süprizimiz var demişti ya Osman; şimdi onu söyleyeceğim sana. Biz Osman’la nişanlandık. Osman’ın romantik, duygusal mektuplarına dayanamadım. Ben de ona duygusal olarak karşılık verdim ve...” derken Osman söze girerek: - “Ne saçmalıyorsun, ne romantik, duygusal mektupları...” diye Figen’in sözünü kesince ben de Osman’ın sözünün devamını getirmesine fırsat vermeden hemen sözünü kesmek ihtiyacını hissettim: - “Demek ki Figen sendeki romantik, duygusal yönleri keşfetmiş ve sana tutulmuş. Çok şanslısın Osman; Figen’in kıymetini bil” dedim. Yemekten sonra Osman’ın ellerini yıkamak için lavaboya gittiği sırada masadaki peçeteyi aldım ve Figen’e dönerek sessizce: - “Bu günün anısına bu peçeteye duygularımı yazıyorum. Çıktıktan sonra yazdıklarımı oku ve sonra da yırt tamam mı?” dedim. Figen meraklı bakışlarla başını evet manasına salladı. Bende peçeteye O’na ithaf ederek yazdığım şiirin nakarat bölümü olan: Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın Bilmesen de, sen benim hep aklımdasın Ve altına da: “Allah’tan Osman’a ve sana mutlu bir yuva ve mutlu yarınlar diliyorum.” “Yakın Çevrenden” “Yüksel” notunu yazdım. Notu yazdığım peçeteyi katlayarak Figen’in eline tutuşturdum. Osman da yanımıza gelince; - “Sizin bu mutlu haberinize çok sevindim İnşallah Allah tamamına erdirir” dedim ve devamla “Bu gün de aslında çok işim vardı. Sizinle buraya gelince unuttum hepsini. Şimdi gitmem lazım; anlayışla karşılayacağınızı umuyorum” dedim. Birlikte dışarı çıktık ve tokalaşarak yanlarından ayrıldım. Bir süre sonra dönerek arkama baktım Figen peçeteyi yırtıyordu ve gözleri yaş doluydu. Benim onlara baktığımı görünce gözlerini silerek bana el sallamaya başladı. Bir daha arkama bakmaya cesaret edemeden gözlerimde beliren yaşlarla oradan uzaklaştım. |
DILEK Günün birinde üc adam ormanda yürürlerken karsilarina büyük ve vahsi bir nehir cikti. Ama nehrin karsi kiyisina mutlaka gecmeleri gerekiyordü. Peki bunu nasil basaracaklardi? Birinci adam, dizlerinin üstüne coktü ve Tanriya dua etti: "Tanrim, lütfen nehrin karsi kiyisina gecebilmem icin bana güc ver!" Tanri ona uzun kollar ve güclü bacaklar verdi. Böylece nehrin karsi kiyisina geçebildi. Ancak bunun icin 2 saat boyunca dalgalarla bogustu ve neredeyse 3-4 kez bogulma tehlikesi gecirdi. Ama, basarmisti!!!! Bunu gören ikinci adam da Tanriya dua etti: "Tanrim lütfen nehrin karsi kiyisina gecebilmem icin bana güc ve gerekli araci ver!" Tanri ona bir tekne verdi ve o da nehrin karsi kiyisina gecmeyi basardi, ancak birkac kez teknenin alabora olma tehlikesiyle karsilasti... Tüm bü olan bitenleri izleyen ücüncü adam, dizlerinin üstüne coktü ve Tanriya yalvardi: "Tanrim, lütfen nehrin karsi kiyisina geçebilmem icin bana güç, arac ve zekayi ver!" Tanri adami bir kadina dönüstürdü... Kadin haritaya bakti.... Nehrin biraz yukarisina dogru yürüdü ve köprüden karsiya gecti.... |
İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, Sadakatin adı ise bir serçeye.Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber Küçük sinekleri,kurtları yemişler,Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış,derelerden su içmişler.Masmavi gökyüzünde dans etmişler,Çiçek açan ağaçlara konup,papatya tarlalarında gezmişler...Birbirlerine söz vermiş kuşlar,Ayrılmayacağız diye.Ama kış gelmiş, Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,Serçe ise her zamanki gibi sadık ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.Ayrılık acı,ihanet kötüymüş serçe için Yaşamaksa önemli imiş göçmen için..O,baharların tatlı eğlencesiymiş sadece Gel demiş serçeye benle beraber...Başka bir bahara uçalım.Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı Ama kış acımasızdır.demiş göçmen,Yaşayamayız burda,aç kalır üşürüz Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş Uçacakmış yeni bir bahara...Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,Ama serçe zayıfmış,onun kanatları uzun uçuşlar için değil.Dayanamayacakmış bu yola Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş,Çünkü o hep kaçarmış kışlardan,Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara..Bir fırtına yaklaşıyormuş.Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan,yakalanmayacakmış..Ama serçe iyice zayıf kalmış,yavaşlamaya başlamış Göçmene duralım demiş artık.Biraz dinlenelim Göçmen itiraz etmiş,fırtına demiş,ölürüz.Serçe çok fırtına görmüş,kurtuluruz demiş.Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız..Serçe sevgisine uymuş ve peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin..Birazdan varmışlar okyanusa..Kurtuluşuymuş bu büyük deniz Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları.Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi,Serçe artık dayanamıyormuş,Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene;Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış, bakmış ve devam etmiş........ Okyanus çok büyükmüş,serçe ise çok küçük Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük... Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ... Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET... |
Gecenin derinliğinde Gecenin karanlığında sessizliği oynarken üzüntü ruhunu, fikirlerini, hayallerini, benliğini kemirirken herşey manasını yitirdiği anda aklına o gelir. |
Öğrendim ki...Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika. *Öğrendim ki...Hayatında nelere sahip olduğun değil kiminle olduğun önemli. *Öğrendim ki...Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün, ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek. * Öğrendim ki...Kendini en iyilerle kıyaslamak değil, kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir. * Öğrendim ki...İnsanların basına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli. * Öğrendim ki...Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var. * Öğrendim ki...Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor. * Öğrendim ki...Karşılık vermek, düşünmekten çok daha basit. * Öğrendim ki...Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun. * Öğrendim ki..."Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var. * Öğrendim ki...Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder. * Öğrendim ki...Kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlar. * Öğrendim ki...Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor. * Öğrendim ki...Bazı insanlar sizi çok seviyor ama, bunu nasıl göstereceğini bilemiyor. * Öğrendim ki...Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, bazıları hiç karşılık vermiyor. * Öğrendim ki...Para ucuz bir başarı. * Öğrendim ki...Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır. * Öğrendim ki...İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir. * Öğrendim ki... Aşık olmanın ve aşkı yasamanın çok çeşidi vardır. * Öğrendim ki... Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor. * Öğrendim ki... Hiç tanımadığın insanlar, iki saat içinde, senin hayatını değiştirebilir. * Öğrendim ki.....Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez. * Öğrendim ki... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor. * Öğrendim ki... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da! * Öğrendim ki...Tecrübenin kaç yaş günü partisi yasadığınızla ilgisi yok, Ne tur deneyimler yaşadığınızla var. * Öğrendim ki... Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil. * Öğrendim ki...Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir. * Öğrendim ki... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. * Öğrendim ki... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor. * Öğrendim ki... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz. * Öğrendim ki... İki kişi münakasa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez. * Öğrendim ki... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. * Öğrendim ki... Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor. * Öğrendim ki... Bir insanı kazanmak çok zor, ama kaybetmek çok kolay. |
Yıl 1940 http://www.beyazkarga.com/yok.jpg Yıl 1940’dı, sevimli, sakin bir kasabada yaşıyordum. Küçük tahtadan yapılmış bir evimiz ve etrafını saran yemyeşil bir bahçemiz vardı, cennet böyle bir yer olabilirdi beklide. Sahibim çok şeker bir ihtiyarcıktı, kasaba onu çok sever ve sayardı. |
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı.. |
Mektup - Farkındalıklarında Merhaba sevgilim, |
Geç Kalmış Bir Anneler Günü Hediyesi İşten yeni çıkmıştım ve topu topu iki saatim vardı. Dün biletimi almış ve bayan yanı istemiştim. Akşamına da eşyalarımı topladım, koltukların üzerlerini örttüm. Ofisten çıkmadan önce annem aramış istediklerimi evime bıraktığını ve kolaylık olsun diye bavullarımı kapının yanına taşıdığını ve evi kapı pencere kontrol ettiğini söylemişti. Bana kalan sadece bavullarımı almak ve kapıyı kilitlemekti. Canım annem... Trafikteydim ve yolun açılmasını bekliyordum tam çıkış saati bir sigara arandım sıkıntıdan yetişemeyeceğimi düşünerek telaş yapmak istemiyordum... Eve vardığımda annemin de tam dediği gibi bavulları kapının yanında istediklerimi de bavullarımın yanında bulmuştum. İçimin rahatlığı için ayakkabılarımı çıkarmadan şöyle bir evi turladım. Ve her şey tamamdı. Bu gibi zamanlarda hep unuttuklarım olduğu için bu sefer bir liste yapmıştım. Kapı ve pencerelerin yanına bir tik koydum ve asansörü çağırdım. Eşyalarımı yerleştirdim ve son sürat bir taksiye binip otogara doğru yol aldım. Otobüse bindiğimde yanımda oturacak bayan daha gelmemişti. Yerleştim. Yanımda her zaman gerekli ve kıymetli eşyalarımın bulunduğu çantam vardı. Cüzdanım, telefonum, ajandam, makyaj çantam ve uzun bir yolculuk için bir kitap... Kalkışa beş dakika kala başı örtülü yüzü sakız kadar beyaz bir çarşafı andıran ve yüzünde tek bir makyaj izinin bile görünmediği hatta tek bir kremin bile sürülmediği doğal bir çehreye ve yanımdaki koltuğa sahip bayan geldi. Elleri dikkatimi çekti. Kurak bir arazi gibiydi yer yer çatlakların bulunduğu... Kolay koşularda yaşamadığı aşikârdı. Altında basmadan bir etek üzerinde elde dikilmiş bir buluz vardı ve uyumsuz bir eşarp takmıştı. Elinde de bir poşet tutuyordu. Yanıma oturdu acele ettiği belliydi. Göğsü bir inip bir şişiyordu. Bana baktı. “Yetişmek için koşturdum.” dedi. Anlıyorum dermişçesine kafamı salladım ve hafifçe gülümsedim. Başımı pencereye çevirdim. Bir iki dakika sonra kalktık ve garajdan çıkmamıza kalmadı yanımdaki bayan sualleri ile beni rahatsız etmeye başlamıştı bile. Aslında kabahat onda değil bende de değil yani yaptığı rahatsızlık vermek değildi. Suç gündeydi. Gün içerisinde o kadar çok yoruldum o kadar çok konuşmak zorunda kalmıştım ki bana ihanet ediyorlardı çene kaslarım. Sözümü dinlemiyorlardı. Adımı sordu. Bir çırpıda “Figen” dedim. Onunkini sormadan “Kadriye” dedi. Memnun oldum bile dedim. Kısa sürmesini temenni ettiğim söyleşimizin burada bitmesini yeğlerken; nereli olduğumu (ben insanların nereli olduğuna hiç önem vermem ve başka zamanlarda tanımak istediğim insanlara da sormam), işimi, annemi, babamı, kardeşlerimi sordu. Ve ben hepsine “ Ankaralı, diş hekimi, annemin ve babanın yaşadığını ve iki erkek kardeşimin olduğunu” ismimi söylediğim gibi bir çırpıda cevap verdim ve bitirdim. Müzik dinlemeye başladığım o sırlarda neler yaptığını umursamadım seyrime devam ettim. Ankara’dan çıkalı çok olmamıştı. Bu gün başka bir şehirde batacaktı güneş. Güneş rengini usulca sarıdan turuncuya, gökyüzü maviden lacivertte bırakırken kendini bende engelleyemediğim bir uykunun kucağına bıraktığımı kalkıştan iki saat sonra başımı Kadriye’nin omzunda bulduğumda anlamıştım. Hava kararmış. Otobüsün ışıkları çoktan yanmıştı. Nasıl uyuduğumun farkında değildim. Hemen toparlandım. Özür diledim. Hiç önemli olmadığı yüzünden belliydi. Mahcup olmuştum. O an için ne yapacağımı bilemedim. Birde istersem uykuma devam edebileceğini söylediğinde sormayın kendime ne kızdım. Ağırlaşan vicdanımı hafifletmeliydim. Baştan kestirip attığım sohbetimize devamını getirmek için kısa, cevabı belli birkaç soru sordum çoğu yolculukla ilgili zaten geriside geldi. Hiç de sohbet edilmeyecek birine benzemiyordu. Bir fabrikanın mutfak bölümünde bulaşıkçıymış. İki oğlu varmış: Volkan ve Baran. Bir tanesi hala okumaktaymış. Baran büyük olan ona göre kurtarmış kendisini. Okumuş eli iş tutuyormuş. Şimdi hem kendisine hem de annesine bakıyormuş. Kocasından hiç bahsetmedi. Bende sormadım. Ama çocukluğundan söz etti babasını hatırlayacak yaşlara gelmeden, annesini ise tam on ikisinde kaybetmiş. Evli abisinin yanında kalmış yengesi misafirlikte görüldüğü gibi hiç de cana yakın değilmiş. Kendi çocuklarına daha imtiyazlı davranmış “ Ne yedilerse benden habersiz yediler.” dedi. Ne kadar içlendiği yüzünden okunuyordu. Sonraları ananesinin yanında kalmaya başlamış. Orada mutlu olduğu ses tonundan, engelleyemediği gülümsemesinden apaçık ortadaydı. Nasıl büyüdüğünü, nasıl evlendiğini, nasıl çocuk sahibi olduğunu anlatmadan çok övündüğü çocuklarını geçti. Küçüğünün de kendisini kurtarmasını istiyordu. “ Volkanda farkında ağabeyini örnek alıyor yavrum.” dedi. Ne kadar anaç dedim kendi kendime. İçim daha da buruldu. Bizler ve bizim gibiler daha rahat ortamlarda büyümüşlüğü, anne baba sevgisine tokluğu, şımartılmanın vermiş olduğu küstahlığı Kadriye gibi kadınları, anneleri görünce anlarız. Onlar için üzülmek bir nevi şükür sayılır bizler için. Vicdanım taşınmayacak kadar ağırdı şimdi. Küçük oğlunun eğitim giderlerini üstlenmek istedim. Hani bir yardımım dokunur diye. İzin vermedi. “Yok, Figen kızım sağ ol da ben hayatta oldukça olmaz.” dedi. Israr ettim daha sert reddetti. Gururunu anlamaya çalıştım. Neden bilinmez boğazımda bir şeyler düğümlendi. Yollar yitti boğazımda ki yumru gitmedi. Vardığımızda iner inmez annemi aradım. Telefonda ağlıyorum sicim sicim gözyaşlarım ıslatıyor yanağımı. Yüreğim fena halde sıkışmış. Tıpkı üniversiteyi kazandığım başka şehirde evimden ayrı ilk gecem gibi. Tabii telefonda annem şaşkın ağlaya ağlaya özet geçtim anneme. Koca kız olmama rağmen hala onun varlığına ihtiyacım olduğunu ve hep olacağını anladım. Ve anneme bir kez daha onu çok sevdiğimi söyledim. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru. İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!! |
Hastaneye Yatmadan önceki SON günlerim 3 Gün SONRA Dört duvar arasına alınacağım Çünkü doktorların verdikleri teşhise göre ben deliyim Delirmeden önceki ben Toplumsal çoğunluk sorgulamalarını bütün ahlaksal handikapları karakterimin bir köşesine sanki bana aitmiş gibi yer verdim Günün birinde birden içimden bir yerlerden bir isyan dalgası patlak verdi İlk önce inancımı kaybettim kendiliğinden gitti ne acımasız bir ateistin tuzağında bıraktım inancımı ne de zikir çemberlerinde Sonra hayatım birden bire değişti Ahlaksız oldum çıktım dememi isterdiniz çoğunuz ama maalesef bilemediniz ahlak da kasıtlı olarak tasarlanmış bir tanımlamaydı benim için Sık sık tekrarlanan ve sanki tekrarlanmazsa kaybedilmeye çok yakın bir tanımlama Niye insanlar devamlı birbirlerine telkin verir bu konuda bilir misiniz aykırı tiz seslerin çoğunluğun tok sesi ile bastırılabilmesi için Kararsızlıklar içinde çırpınan insanoğlunun içgüdülerinin kurbanı olmadan sürünün hizasında çitlere yaklaşmadan sulanmış beyinleri ile hayata veda edebilmesi için Yine ortak karar vermişlerdir çitlere takılanları tanımlamak için ölmüş bedenlerinin üstüne kendi uydurdukları ruhları sıvamışlardır http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Sigara Gibi SİGARAMDA BİLE SEN VARSIN BİRTANEM Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir "merhaba" ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; "Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?" sorusuna, kızın "Olur" cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: - Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrıldık biz" sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum. Genç kız; adama bakarak, - "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder: - Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım. Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, "Ne? Nasıl yani?" der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra: - Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları silkiyorum kül tablasına. "Sen zehiri" hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın olduğu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla "Ne olur yapma!! " diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. "Ve işte bitirdim seni" diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabırla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyorsun. Anılar acılar derken yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun. Genç kız anlatılanları dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, "Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız." diye bir mesaj atarken; kız arkadaşına, "Ilgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım." demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını,bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardı!" dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı: - Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama; yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, herşey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. - Bu kadar mı yani? - Evet... Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmışti iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak "Hoşçakal" dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla oradan uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar. Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu: - "Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizeceğime..." Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi: - "... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklığına uğrattı ve ben kararımı verdim:" "SİGARAYI BIRAKTIM..." Hazırlayan:KuTuL KuLuB |
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikisi de sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki Kabristan'a doğru yürümeye başladı.. |
AYAZDA İKİ YÜREK Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim. Günlerdir doğru dürüst bir şey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor... Kalktığımda mutfakta notunu gördüm:Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu... Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek?ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu... Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye... - Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu. - Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı. - Evet, Claude Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?.. - Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte... - Şu an ne iş yapıyorsunuz? - Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl? - Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada... -Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak? - İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz... - Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım. -Şu an neredesiniz? -Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz? - Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor. -Yalnız mısınız? - Evet, yalnızım. - Birlikte olduğunuz kimse yok mu? -Neden sordunuz? - Hiç işte, öylesine sordum. - Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. -Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı - Evet, var... - Ne iş yapıyor? - Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz. - Nerede yazıyor? - Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz? - Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız... -Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor. -Hayatında başka biri olabilir mi? -Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar. -Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz? - Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum. - Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu? - Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum... - Ama bana rahatça anlatıyorsunuz... -Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi konuşabiliyor musunuz?.. - Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi... -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim. - Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler... - Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür. -Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var. - O bunları biliyor mu? -Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi... -Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı.Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş...Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz... - Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım bir şey var... - Nasıl bir şey? - Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz. - Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim.. -En çok nereye mesela?.. - Trabzon?daki Uzungöl?e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir.... Tıpkı aşk gibi... - İnanmayacaksanız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki... - Farkında mısınız, sabah oluyor?.. - Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz? - İstemiyorum, desem yalan olur... Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöle yola çıkmak istiyorum.. -Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz? - Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o... - Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha... - Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz... - İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle... - Peki sevgiliniz?.. -Nasıldı o dizeler:Can çekişen aşkları vurmalı / Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş?un dizeleri yanılmıyorsam.. -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Nerede ve kaçta buluşuyoruz? - Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00?de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz? - Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın... Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla. Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama birtürlü çıkamadığımız o uzun yola... http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gifCezmi ERSÖZ |
AYAZDA İKİ YÜREK Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim. Günlerdir doğru dürüst bir şey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor... Kalktığımda mutfakta notunu gördüm:Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu... Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek?ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu... Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye... - Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu. - Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı. - Evet, Claude Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?.. - Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte... - Şu an ne iş yapıyorsunuz? - Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl? - Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada... -Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak? - İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz... - Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım. -Şu an neredesiniz? -Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz? - Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor. -Yalnız mısınız? - Evet, yalnızım. - Birlikte olduğunuz kimse yok mu? -Neden sordunuz? - Hiç işte, öylesine sordum. - Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. -Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı - Evet, var... - Ne iş yapıyor? - Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz. - Nerede yazıyor? - Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz? - Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız... -Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor. -Hayatında başka biri olabilir mi? -Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar. -Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz? - Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum. - Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu? - Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum... - Ama bana rahatça anlatıyorsunuz... -Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi konuşabiliyor musunuz?.. - Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi... -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim. - Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler... - Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür. -Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var. - O bunları biliyor mu? -Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi... -Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı.Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş...Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz... - Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım bir şey var... - Nasıl bir şey? - Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz. - Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim.. -En çok nereye mesela?.. - Trabzon?daki Uzungöl?e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir.... Tıpkı aşk gibi... - İnanmayacaksanız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki... - Farkında mısınız, sabah oluyor?.. - Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz? - İstemiyorum, desem yalan olur... Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöle yola çıkmak istiyorum.. -Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz? - Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o... - Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha... - Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz... - İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle... - Peki sevgiliniz?.. -Nasıldı o dizeler:Can çekişen aşkları vurmalı / Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş?un dizeleri yanılmıyorsam.. -Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim... -Nerede ve kaçta buluşuyoruz? - Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00?de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz? - Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın... Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla. Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama birtürlü çıkamadığımız o uzun yola... http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gifCezmi ERSÖZ |
GERDANLIK Apartmanları karşı karşıyaydı. İşleri bitti mi, ya da canları sıkıldı mı, balkona çıkıp birbirlerine:"Nazife hanım uhuuu!.. Duydun mu?.." “Ne olmuş Vesile abla?..” "Halide hanımın gelini gerdanlığını kaybetmiş." “Vayşşşş!.. Gözleri kör olsun haaa!.. Nasıl kaybeder. Tabi ki kaybeder Vesile abla... Evinde misafirleri bırakıp gezmeye gidiyor. Hem misafirleri kimlermiş biliyor musun?.. Kimisi köyden, kimisi de alttaki komşuları, sen evi onların üstüne bırak, götür patik sat. Sanki patik yok anam. Kime lazımsa aha pazar, gider alır. Hem kim neydecekmiş, herkes onun eski patiklerine mi kalmış...”Diyerek, kollarını "Offff!..”anlamına gelecek şekilde yana açtı. "Bizim gelin de kudurdu anam,”dedi Vesile hanım. Sonra da iki elini böğrüne dayayıp sürdürdü konuşmasını. “O kudurur da ben durur muyum?.. Baktım olmuyor, saldım haberi babasına. Hemen çıkıp geldi. Verdi veriştirdi kızına." “Seni öldürürüm, keserim,”dedi. “Ben de beş tane gelin getireceğim eve. Benim eve gelirken kocanla değil, kaynananla geleceksin,”dedi dünürüm. “Yaaaa!.. Kızım Nazife hanım. Öyle olmasaydı, başa mı çıkabilirdim ******le. Kaynana isterim ki gelin yetiştirsin. Balkonlarda birbirlerine baka baka öğrenmişler hanım kızım. Kır atın yanında duran ya tüyünü alır, ya da huyunu. Bizimki ikisini de birden almış. Bizim gelin, Halide'lerin gelinine diye siymiş ki!.." “Odana kimseyi koma, kaynana da kim oluyor... O bir söyledi mi sen iki söyle. Olmadı mı kocana birkaç yalan uydur, çek al kocanı, başka yerde otur. Ne halleri varsa görsün moruklar,”diyesiymiş. Birisi görür de ayıplar düşüncesiyle; Vesile hanım pazar yerindeki kalabalığa çevirdi gözlerini. Nazife de, iki koluyla balkona yaslanıp baktı pazar yerine. Pazar ana baba günüydü. Yan yana kurulmuş küçük çadırlar, bir sahil kıyısını andırıyordu. Ufacık çadırların arasında dolaşanların uğultusu, bir arının oğul verirken çıkardığı vınlamanın aynısıydı... Vınlama arasında Turnetlerle, küfelerle öte beri taşıyan çocukların tiz sesleri yükseliyordu. Simitçiler, su satanlar... Vesile hanım heyecan dolu bakışlarla, Nazife'ye işaret ederek, alt katı gösterdi. Sonra da iki elini yumruk edip vurdu birbirine... Vesile hanımdan habersiz, yandaki dairenin balkonuna çıkan komşuları Müzeyyen: “Hemi kız Nazife hanım, Süreyya gerdanlığını mı kaybetmiş?.." “He Yaaa!.. Gözleri kör ola onun, kaybetmiş ya ne!.." “Ohhh!.. Canıma değsin ohhh!.. Canıma deysin işte, iyi olmuş. Kapısını açık bırakıp gezmeye gitmesin ******,”dedi Müzeyyen. Vesile hanım, Müzeyyen'den yana dönüp kin dolu gözlerle baktı bir süre. “Halide teyze anlattıydı... Vesile hanım bili yon mu? “Hııı!.. Nazife hanım kızım ne anlattıydı?.." “Dedi ki bana, ben onları ne hevesle gelinime taktım. Oğlum bir tane diye; gelinim herkesten üstün giyinsin, her şeyi olsun diye." “Şimdiki gelinler gelin değil ki, Nazife hanım kızım. Bizler böyle miydik?.. Kaynananın sesi duyulunca çarşambayı, perşembeyi şaşırırdık. Ya şimdikiler, Amaaaan Allah düşmana vermesin. Tüh tüh tüh onlar kaynana, biz de gelin..." “Süreyya’da Halide teyzeye demiş ki, sen altınları bana taktın ya, gerisi önemli değil. Halide teyze de sinirlenerek": "Ohhh!.. Senin gibi ****** takana dek eller taksın. Aykut'a dedim ki, döv şunu dedim. İt dölü,”ben kadın dövmem,”diyor da başka bir şey demiyor. Yaaa!.. Kızım, Nazife’m yirmi bin liraya almıştım gerdanlığı. gitti gitti... Alan der mi ki ben aldım." Vesile hanım yaşının geçkinliğine bakmadan uzun uzun boyanmış, ince bir elbise giymişti. Giysinin altında buruşuk teni görünüyordu. Kendisini soylu bir aileden sananlardandı. Nazife'ye imreniyordu. Şimdi Nazife'nin yaşında olmak istiyordu. Özlemle, içtenlikle... Nazife'ye, göz kırparak sürdürdü söylenmesini. “Pek kıymetli değilmiş canım ne olacak." “Amaaaan! Vesile abla zenginler ne olacak, bir gerdanlığı da olmasın. Birden sinirlendi ama belli etmedi Vesile hanım. “Hay diline sağlık Nazife kızım,”dedi. “Tıpkı bizim İstanbul'daki akrabalar gibi ama, bizimkiler de bunların ayarında tıpa tıp.”diyerek göz kırptı. “Onlar da kızlarının düğününe çağırdılardı beni. Ant verdiler de zorla götürdüler. Aman Vesile hanım fendi, sen maldan anlarsın, şu kızın cehizlerini birlikte alalım, sen şöylesin, sen böylesin. Gittik... Gitmez olaydım da ayaklarım kırılaydı. Mağazaya giriyorsun, alacakları on kuruşluk mal, çaldıkları çene bir sürü. Ama İstanbul orası..." Birden bir çocuk çığlığıyla aşağıya baktılar. Nazife oğlunu sesinden tanıdı. Merdivenleri koşarak indi. Müzeyyen, Vesile'yle dargın olduğu için ayrıldı balkondan. Vesile hanım yalnız kalınca, Nazife’nin üzerindeki elbiseyi yeniden düşündü. Birden kendi gençliğini anımsadı. “Tıpkı benim kızlığım gibi güzel.”Diye söylendi. Çevresine telaşla bakındı, duyan ya da gören var mı diye. Müzeyyen’i yan gözle bir süre, balkonda olmadığını anlayınca rahatladı. Kendi kendine kızıyordu. Nedense bugünlerde, iki de bir köyü anımsıyordu. Köydeki akranları bir zincirin halkaları gibi döndü usunda. Köydeki çalışmasını, sırtıyla odun taşımasını, tezek yapmasının yanında, tırpancıların ardında kan ter içinde tırmık çekme, yığın vurma... "Hay gözün kör ola Zeynel, Zeynel gözün!.. Ulan töremiyesice, kan kusasıca, sana kaç kez dedim lan!..”diyerek başını kaldırıp Vesile'ye baktı Nazife. Vesile balkondaydı. İçeriye gireceği sıra Nazife'nin sesiyle geri döndü. “Yedi beni Vesile abla, yedi beni bu oğlan. Allah böylelerini düşmana vermeye. Bunlar ne ki anam. Bir rahatımız yok bunların yüzünden,”diyerek, ağlayan oğlunu tokatlamaya başladı. Nazife'nin bağırmasıyla sıyrıldı düşlerinden Vesile. Ne zaman bu gibi düşlere dalsa, Nazife onu kurtarıyordu. Balkondan ayrılıp içeri girdi Vesile. Tarağı alıp aynanın karşısına yeniden geçti. Saçlarını hızlı hızlı taradı. Sinirinden elleri titriyordu. Elleri tokalara takılı kaldı bir süre. Ruju hiç yakışmamıştı. Bütün uğraşlarına karşın ne saçları, ne de ruj , Vesile’yi gençleştiremiyordu. Aynayı eline alıp iyice yaklaştırdı yüzüne. Aman Yarabbi!.. Yüzündeki çizgiler, yamaçlarda suların yara yara meydana getirdiği kıvrımlı dereciklere benziyordu. Bütün uğraşına karşın, boyalar kırışıklıkları kapatamamıştı. Elleri titreyince ayna elinden düştü. Divana bıraktı kendisini, hıçkırmaya başladı. |
SAKAL ÜZERİNE Atatürk Amasya ziyaretinde.. Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; - Kimdir bu? Vali cevap verir; - Efendim kendisi şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır. Atatürk şıh’ı yanına çağırır ve; - Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir. şıh - Emrin olur Paşam diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki şıh ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra yaverini çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya doğru yola çıkmıştır diye ... şıh gelir, Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar; - Aman Paşam, o şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp; - Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve şıh’ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da şıh'a vermesini söyler. Yazıda böyle yazmaktadır; - İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla.... - Nebahat Akgül |
Balkonlara Asılmış Biberler Yolunuz küçük bir kasabaya düştüğünde ve ayaklarınız sizi kasabanın dar sokaklarına taşıdığında; sevimli, sıcak görünümlü , ahşap veya yarı ahşap evler takılır gözlerinize. Çatıları kiremitli, balkonları ahşap oymalarla , pencereleri örme perdelerle, kanaviçe işlemelerle süslenmiş evler... Bu evler, konukları karşılamaya hazır güler yüzlü, konuk sever ev sahibi gibi gülümser size. Yaşayan tarih olan bu evler sizi yıllar öncesine götürür. Bu mekânlarda şimdiye kadar kimlerin yaşadığını; bu evlerin kimbilir hangi acılara, üzüntülere, sevinç ve mutluluklara tanıklık yaptığını düşündürür size. “Ah! Dile gelseler de bir konuşsalar,” dedirtir. Ahşap oymaların süslediği balkonlara gider sonra gözleriniz. Rengârenk çiçeklerin, ev sahibesinin ilgisinden ve sevgisinden adeta şımararak saksılarından taştığını; sağlıklı, diri dallarının ahşap oymaların boşluklarını kapattığını görürsünüz. Petunyalar, sardunyalar, ıtırlar kolkola girmiştir. Aynı saksıda kardeşçe paylaşmaktadırlar suyu ve toprağı. Ve sonra bir kısmını çiçeklerin örttüğü ipe dizilmiş biberler balkonlardan gülümser size... Bazıları henüz yeşil, bazıları kırmızı....Anadolu’ nun hangi toprağında yetişmiş, hangi eller tarafından emek verilmiş olduğunu bilmediğiniz biberler. İpe dizilerek balkona asılmış ve yazın sıcağıyla kızarmış bu sivri biberler, dolma biberleri ayrı bir güzellik verir evlere. Bir gerdanlık gibi balkonları süsleyen kurumaya hazır veya kurumuş biberler; bir ailenin zevkini, hatta umudunu ve acılarını fısıldar size. Biberleri ipe dizen hamarat, özverili, bereketli bir kadın elidir. Anadolu’ ya ismini veren ananın eli... Ve onun sevgi dolu yüreğini, nasıl sürmekte olduğunu bilmediğiniz yaşamını; çok bilinmeyenli bir denklem gibi yazgısını aklınıza getirir. Kimbilir belki suya düşen umutları, belki gelecekten beklentisi, özlemleri, belki de uğradığı hayal kırıklıkları. İşte bunların hepsi, balkonları süsleyen o biberlerde gizlidir. Kimi el, tatlı bir hayale dalıp giderek, gülümseyerek dizmiştir o biberleri ipe. Kışın, kendisini ziyarete gelmesini beklediği gurbetteki çocukları için.Yıllardır birlikte aşmaya çalıştıkları hayatın zorluklarında, kendisine omuz veren Anadolu erkeği için. Çocuklarının babası ve yıllardır aynı yastığa baş koyduğu eşi için. Dudaklarında belki neşeli bir türkü, belki bir ağıt, belki bir uzun hava, belki bir bozlakla ipe dizilen biberler... “ İki keklik bir kayada ötüyor Ötme de keklik, derdim bana yetiyor.”..... Anadolu’ nun havasını, suyunu, güneşini özümsemiş ve hamarat bir kadın eliyle balkonlarda yerini almış kırmızı biberler. ........................................................................... ......................... Yaz çoktan bitti. Önce sonbahar sonra kış mevsimi aldı sırasını. Şimdi ise karlı, soğuk bir kış günü...Balkonları süsleyen kuru biberler yok artık. Aylar önce indirildiler balkonlardan, yerlerine çoktan konuldular.....Küçük kasabalarda o güzel, sevimli ahşap evlerin balkonlarını süsleyen kuru biberler n’oldu dersiniz?.......Biberleri ipe dizip balkona asan o kadın eli, şimdi hangi uğraşlarda veya hangi yorgunluklarda? O eller, akan gözyaşlarını mı silmekte, yoksa ağlayan bir çocuğun başını mı okşamakta? Yüreği hangi yangınlarda ve özlemlerde?..........Kimbilir! Kurutulmuş biberlerin bir kısmı belki çoktan tüketildi veya tüketilmek üzere. Bazıları ise, bir evin çatı katından zemin katına uzanan ahşap merdivenin tırabzanında asılı duruyor. Şıkır şıkır kurumuş. Renkleri altın sarısı , bazısı ise bayrak kırmızısına kesmiş. Hüzünle salınıyorlar merdiven boşluğunda. Biberleri ipe dizen bir kadın, merdivenden her iniş çıkışında; biberlerde donduruyor bakışlarını. Kuru biberi çok seven ama şimdi hayatta olmayan eşine sunamayacağı bu biberlere hiç elini bile sürmüyor. Onlar, kurtlanıp ipten düşünceye kadar asılı kalacak orada. İşte o güne kadar, merdiven boşluğunda hüzünle salınmaya devam edecekler. Yaşamın aydınlık ve karanlık yüzü, Anadolu kadınının iç dünyası, bazen kurutulmuş biberlerde yansımakta. Yüreklerin sessiz çığlığı da. |
Dayanılmaz”ın endişesi üzerimde gezerken ve sadece “uykusuzluk”un bana arkadaş dediği bu dipsiz gecede intihar ettim. Notumu bıraktım o lanetledikleri bünyemin üzerine. Sadece bir değildik, çoktuk. Ama sonra yok olduk. Sessiz ve hissettirmeden indik karanlık kuyuya. O, kırmıştı kafasında taşıdığı altın yüklü vazoyu. Dışarısı soğuktu, ölümün bize uzattığı el kadar. O, yinede güzeldi, her ne kadar ölümün çirkinliği sürtüyorduysa da üzerinde. Acaba yapabilir miydim? Onsuz burada nefes alabilir miydim? Deliklerde kendimi gördüm, yağmurun içinden aktığı. Bebek gibi pürüzsüzdü yanıbaşımda. Sade ve el değilmemiş. Ölüm bile ellememiş. Soğuk metalin acımasızca nefesi yakıyor ağzımı. Kapkara bu havaifişekler. Ya gözleri niye bu kadar acımasız? Kendi kendime yapardım bu karanlığı. Şafaklarında süzülürken göğün. Karanlıktı evim ama neden bu kadar soğuk bana? Yaşamadım hiç bunu. Yoksa gerçekten yaşamıyor muyumdum bu gerçekler çölünde? |
Bir VEDA mektubu Öğretmenim! Size 16 Ağustos'un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova'daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. İçimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum. Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, "Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin." demiştiniz. Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, "Allah'ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?" diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim. Ah öğretmenim! "Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?" diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen "eğer" türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan "çünkü" türü sevgiyle karşılaşmıştım: "Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.", "Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki..." Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Tâ ki, sizin bizimle paylaştığınız, "her şeye rağmen sevmek" duygusuyla karşılaşıncaya kadar... Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz? Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! İnanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz? "Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? İyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? Öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!" Canım öğretmenim! Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00'e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına... Hoşça kalın! Sizin "her şeye rağmen" sevginize lâyık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz. ----------------- Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih Çelik'in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent Üniversitesi, İşletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih'in annesi, enkazın altından bulup Fatih'in öğretmenine getirmiştir. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir "merhaba" ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; "Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?" sorusuna, kızın "Olur" cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: - Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrıldık biz" sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum. Genç kız; adama bakarak, - "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder: - Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım. Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, "Ne? Nasıl yani?" der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra: - Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları silkiyorum kül tablasına. "Sen zehiri" hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın olduğu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla "Ne olur yapma!! " diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. "Ve işte bitirdim seni" diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabırla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyorsun. Anılar acılar derken yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun. Genç kız anlatılanları dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, "Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız." diye bir mesaj atarken; kız arkadaşına, "Ilgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım." demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını,bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardı!" dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı: - Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama; yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, herşey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. - Bu kadar mı yani? - Evet... Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmışti iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak "Hoşçakal" dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla oradan uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar. Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu: - "Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizeceğime..." Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi: - "... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklığına uğrattı ve ben kararımı verdim:" "SİGARAYI BIRAKTIM..." |
Yaşam Sadece Sevgidir...Sevgi [adını yazdım sevgi, baştacım sın sevgili....) Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken... Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte... Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce... Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için... Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle... Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim... Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür... Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı ögrenebilmek için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için... Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla... Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda... Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm... Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim... Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi... Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte... Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler... Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini... O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR... SADECE SEVGİ. Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken... Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte... Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce... Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için... Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle... Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim... Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür... Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı ögrenebilmek için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için... Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla... Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda... Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm... Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim... Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi... Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte... Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler... Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini... O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR... SADECE SEVGİ. |
SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE. SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE.(Okuyun Ama Ağlamayın!!!) Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.’ Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; ’Bulutlar bizim yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...’ BULUSMA VAKTI... Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını... Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafe de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini. ’Bana bir şey mi söylemek istiyorsun’ diye sordu. Genç ad*** gözlerini kaçırarak ’Evet’ dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek ’Söylesene, ne diye bekliyorsun’ dedi. Genç adam içini çektikten sonra ’Sence biz nereye kadar gideceğiz?’ diye sordu. Genç kız, ’Bunu sorma gereğini niye duydun?’ diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı... ’’Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana ’Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?’ demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin ’Sen şanslısın, sevgilin sana bakar’ sözüne ’İşim yok da sana mi bakacağım, annen baksın’ demiştin. Hatırladın mı?’’ DUYGUSALLIGI SEVMEM... Genç kız, ’Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez’ diye yanıtladı. Genç adam güldü, ’Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire falan olamazsın. ’ Genç adam devam etti... ’Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aks*** her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz. ’ Genç kız anlamıştı, ’Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı? ’ Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. ’Hayır’ dedi, ’Sair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... BIZ AYRILMALIYIZ. Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.’ Genç kız şaşırmıştı, ’Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.’ Genç adam iç çekerek ’Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk’ dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek ’Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...’ dedi. Genç adam ’Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum’ yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki yabancıydılar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, ’Kalkalım istersen’ dedi. Genç adam ’Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin’ diye yanıtladı. Genç kız ’Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim’ diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç ad*** ’İstersen arkadaş kalabiliriz’ dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar. ’BEN DOGRU YAPTIM..." Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7’de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu: SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM, HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA, BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM, BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM, SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM, VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM... Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın besinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı. Genç adam ’’Nalan’ la görüşebilir miyim?’’Dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... ’Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı....’ YIGILIP KALDI... Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı... Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...’Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş... "ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..." |
Sadece sen kalsan Bir gün huzursuz bir şekilde yatağıma girdim. O anda ne düşündüğümü pek hatırlamıyorum. Belki geleceğe dair planlar yapıyordum, belki de günü değerlendiriyordum ya da kendimle veya çevremdeki insanlarla ilgili bir takım sentezler... (Bilirsiniz, çoğumuzun yaptığı şeyler...) Sabah uyandığımda geceden tek hatırladığım biraz üşüdüğümdü. Tanıdık bir mekanda uyanmanın verdiüi güvenle yatağımda bir süre oyalandım. Gün başlamıştı... Yüzümü yıkamak için banyoya yöneldim. Mutfağa giden bir gölge gördüm... Biraz şaşkın, o tarafa yöneldim... "Kim var orda?" "...." Sessizlik beni biraz tedirgin etti. Biraz tedirgin mutfağa girdiğimde, karşımda duran kendimdi. Bu bir rüya olmalı, diye düşündüm... Karşımda duran ben gülümserken banyoya yöneldim. Evet evet, yüzümü yıkarsam sanırım geçer... Banyoya girdiğimde birileri benden önce davranıp banyoyu işgal etmişti. Hırsla kapıyı açtım. Başka bir ben... Bu bir kabus olmali, dedim. Karşımdaki gülümseyerek "Hayır" dedi. Anlamakda güçlük çekiyordum. Çaresizdim ve maalesef ki uyanıktım. Karşımdaki "Neden diye düşünme" dedi. Dışarı çıkmalıyım, diye düşündüm. Karşımdaki gülümseyerek "Her yerde sen varsın. Başka insanlar yok. Herkes sen" dedi. "Düşüncelerimi nasıl okuyorsun" diye sordum. Bir kahkaha attı: "Unutma, ben sen'im" dedi. Yine de dışarı çıktım. Doğruydu; baktığım, konuştuğum herkes ben. Kendime dışardan biri olarak bakmak çok sarsıcı olmuştu. Bütün duyguları kendime yöneltmiştim birden. Öfke duyuyor, kızıyor, seviyor, şasırıyor, acıyordum... Aslında ne mükemmeldim, ne de çok kötü, sadece insandım. Birden renklerin ne kadar donuklastığını, seslerin matlaştığını farkettim. Kızdığım, nefret ettiğim insanları bile özlemeye başladım. Yaşam bütün renkleriyle güzeldi. Sevmediğiniz şeyler bile beraberken harika bir armoni oluşturuyordu. Ve mükemmel yoktu. Sadece insan, hayvan, çicek, vs vardı. Bir takım önyargılarla ve nefretle yaklaştığınız herşey (kendiniz bile) değerini kaybediyordu ve o anda kör olup hiçbir değeri, güzelligi farketmiyordunuz? Hemen eve koştum. Yatağıma girip, aslında her gelen günün bana yeni değerler tanımam ve kendi renk armonimi güzelleştirmem için bir şans olduğunu düşündüm. Keyifle gözlerimi kapattım. |
.: ANAM KEŞKE SEN OLSAYDIN :. Bahri Öğretmenin,Öğretmenliğe başladığının ilk yıllarıydı..Anadolunun küçük ve köyhe bir köyünde ilkokul öğrencilerine hayatın ne olduğunu anlattığnı zannediyordu..Mesleğe ilk atılmış olmanın şevki ve heycanı içerisinde minik yavrularının her şeyi ile ilgilendiğini ve kendisinin başarılı olduğunu düşünüyordu. Belki de tecrübesizliğinin verdiği casaretle ben bilirim havasının yanına öğrencilerinin yavrularının her şeyine hakim olduğunu düşünürken bilmeden kibir ve gurur yumaklarını içinde büyütüyordu. Bir sabah, arka sıralarda oturan kız öğrencilerinden birisinin gelmediğini fark etti. Halbu ki, o güne kadar pek devamsızlık yapmadığını gözlemlediği öğrencisi acaba niye okula gelmemişti. Zaman ilerledikçe öğretmenin içinde bir sızı oluştu ve giderek alevlebmeye başladı. Dha fazla dayanamayarak sınıfdaki öğrencilere A.... nin niçin gelmediğini sordu. Aldığı bilmiyoruz cevabı merakını bir kat dahaartırdı. Sınıfa; A.... evini bilen var mı dedi.Oysa ki, köyde oturan bütün öğrenciler elbette bir birlerinin evlerini bilirdi. Öğretmenin bir kaç öğrencili de alarak okula gelmeyen A..... nın evine gittiler. Ev demeye bin şahit isteyecek barakada kimsecikler yoktu. biraneye dönmüş evin naylondan el yordamı ile tutuşturulmuş sözde kapıyı öğrtmen aralayınca karşılaştığı perişan manzaradan çok oldu. Evet anadoluda bir mahrumiyet köyü evet bu köyde ondan da mahrum bir ev... Öğetmen arkadaş olayları yavaş yavaş anladığını düşündüğü bir sırada, yanındaki öğrencilerinden birisinin - Öğretmenim;ben A.... nerede olduğunu biliyorum dedi. Çocuklar önde Öğretmen arkada yürüdüler.. evet geldikleri yer köyün alt girişinde bulunan mezarlığıydı. Köy kadar perişan, adı gibi garip, taşlar kadar soğuk... ama ortada bir sıcaklık var ki, tunçtan yürekleri bile eritecek derecede... Öğrenci A.....bir mezarın taşına sarılmış hıçkırarak ağlıyor ve o meleksi, sabi dudaklarından döküln çümle: - Anam.. anam.. canım anam. gurban olduğum anam; ne olurdusn yaşasaydın da saçlarımı yıkayp beni temizleseydin. O zaman Öğretmenim bana Bitli A... diye kızmazdı. anam... anam... |
tatlıcadı 11-14-2005, 06:40 PM - seni seviyorum, dedi tüm klasik anlamlarından öteydi o dudaktan çıkınca bu kelime, içimi doldurdu kocaman bir nefes. -sevdiğine seviniyorum, ben de seviyorum demedim, sevdiğimi anlarsa gidecekmiş gibiydi. Sanki nefeslenmeye gelmiş gibi ayaküstüydü, bekleyeni varmış gibi telaşlı. Elime uzandı eli, avucunun içine aldığında - dokunduğum yüreğin sanki dedi, hep kalacakmış gibiydi o avuçta ellerim, parmak uçlarım titredi, nefesime tutundum yine içimde. Ter oldu aktı yüreğim avunun içine... -gidecekmiş gibisin? dedim... Alnıma uzanan elinin sıcaklığıyla irkildim, yine içimde kaldı nefesim, çıkaramadım. Yüzüme dokundu ılık ılık, saçlarımı yana doğru çekiştirerek...Keşke saçlarım daha uzun olabilseydi diye geçirdim içimden, o zaman daha uzun süre dokunurdu bana... -gideceğim, dedi belli belirsiz... Bütün saatler uzadı birden, tüm zamanlar kısaldı, herşey birbirine karıştı. -dönecek misin? -diyemedim gözlerimdeki yaş engel oldu kelimelerime nefesimle birlikte içimde asılı kaldılar. Parmak uçlarıyla dokundu gözyaşlarıma, o sustu, ben ağladım... Avuçlarının arasında aldı aklımı, içinden ayrılığı ayıklamak istercesine. Dudaklarından küçük bir ıslaklık dokundu alnıma, -sende kalan bana emanetsin, dedi usulca, belliydi o da zor konuşuyordu, ağladı ağlayacak, nemliydi gözleri... Birazdan gidecekti ve ben bir çorap teki gibi anlamsız kalacaktım gidişiyle, halbuki iç içe saklanmayı isterdim bir çekmeceye... Boynuna sarılıp -gitme- diyecek oldum, milyonlarca düşünce dolandı kollarıma izin vermediler... Sözcükler nafileydi anlamıştım, durmazdı, duramazdı... Yavaşça doğruldu oturduğu yerden, ayağa kalktı -bu bir ayrılık değil, uzaklık , dedi usulca. Üzgündü en az benim kadar, o konuşuyordu, ben susuyordum, bütün kelimeleri boğazıma dizip yutuyordum... Tüm renkler birbirinin içindeydi, bütün sözler kifayetsiz, ne desem de anlatamazdım ki içime çöreklenen sızıyı... Hızlı adımlarla ilerledi, bir an önce bitirmeli bu kabusu dercesine aceleyle, -hoşça kal dedi, bana dönen yüzünde ilk kez hüznün gölgesini gördüm, dizlerimin dermanını da giderken götürüyor gibiydi, ardından el sallayacak takatim bile yoktu, bütün enerjim sırtına yüklenmiş onunla birlikte gidiyordu sanki. Üzerinde oturduğum koltuk kadar hareketsiz, duygusuzdum, sadece gözyaşlarım sicim gibi iniyordu yanaklarımdan. Zamansızdı diye geçirdim içimden. İsyan, öfke, üzüntü, yalnızlık, ürkeklik, kaygı hepsi bir anda hücum etmişti beynime. Çaresiz hissediyordum kendimi, bir o kadar da perişan ve bitkin... Sokak kapısının kapanışının sesi milyonlarca kez yankılandı beynimde... İçimde sürüklenen düşünceleri ifade edecek kelime bulamıyordum, bıraktığı yerde ne kadar oturduğumu, ne kadar ağladığımı hatırlayamayacak kadar bitkindi aklım... Son sözcüğü tekrarlıyordum sürekli -hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal -... Hoş kalmak mı? Nasıl? İçimdeki derin sızıyla, yalnızlık duygusuyla, sessizlikle, bütün hislerim buz gibiyken nasıl hoş kalabilirdim ? Bütün hoşluğumun kendisi olduğunu bilmiyor muydu? Bir kez olsun seni seviyorum dememiştim ona ama, bütün cümleleri dilimde çözmem şart mıydı anlaması için ? Bütün vücudum uyuşmuş gibiydi, bu kadar ağır olduğumu hiç farketmemiştim, gücümü toplayıp yerimden kalktım usulca, ne kadar boştu herşey, ne kadar anlamsızlaşmıştı birden bire... Bundan sonra nasıl olacaktı hayat? Gittiği yer nasıldı? Dönebilecek miydi? Yoksa son kez mi bakmıştım gözlerine? Bir anda bu düşünce beynime bıçak gibi saplandı... Son kez? Son ? Sesini tekrar duyabilmek umuduyla telefona sarıldım, ona - seni seviyorum - diyebilmek için telaşla aradım... Karşımda duygusuz soğuk bir ses - aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz... geç kalmıştım... Enkaz gibi hissediyordum kendimi, cama vuran yağmur damlalarıyla yarış eder gibiydi gözyaşlarım. Söylediklerini, anlattıklarını tekrar tekrar dinliyor gibiydim, sürekli aklımda konuştuklarını tekrarlıyordum, acaba söylemeyip içinde sakladıkları var mıydı? Baktığım yerde takılı kalıyordu gözlerim, bakışlarımı bir başka yöne çevirmek bile zul geliyordu bana. - insan herşeye alışır - diye naralar atan ben, daha ilk dakikadan koy vermiştim kendimi, bu mesafeye alışmam ne kadar sürecekti kimbilir? 2 yıl, 24 ay, 730 koca gün, hesaplayarak çoğaltıyor, kendimi iyice acılara boğmak istiyordum sanki. Tekrarlıyordum sürekli 2 koca yıl nasıl geçerdi...? Günler süratle birbirini kovalıyordu, yavaş yavaş kabul etmiştim bu istemsiz uzaklığı, ama yokluğuna alışamamıştım, hala şiddetli ağlama krizlerine tutuluyordum zaman zaman. Hayatımızın içindeki eksikliği, özlem duygusunu telefon görüşmeleri ve mesajlarla gidermeye çalışıyorduk, -hiç yoktan iyidir, en azından sesin var yanımda, diyordu. Hep kısa konuşur, kesin ve net cümleler kurardı, her konuşmanın sonunu -seni seviyorum-diyerek bitirirdi. Bense ne zaman niyetlensem, bu sefer tamam kesinlikle söyleyeceğim desem, görünmez bir el sanki ağzımı kapatıyor, engel oluyordu bana, bir türlü içimden çıkaramıyordum bu kısa cümleyi. O da önemsemiyor gibiydi, hiç sormuyordu bana -sen de seviyor musun?- diye... Düşünüyordum bazen, ben olsam belki bin kez sorardım, bin kez şüpheye düşerdim söylenmeyen sevgiden... Onunla konuşabilmek adına her gece saatlerce uykusuz kalıyor, beni aramasını bekliyordum, hiç aksatmadan her gece arıyordu değişik saatlerde. Ben bu kadar süre içinde onu hiç aramamıştım, ne zaman müsait olacağını, bulunduğu ortamı, durumunu kestiremiyordum, sadece küçük mesajlar atıyordum ona gün içinde. Arada bir sitem eder gibi -sen de arasan bazen- diyordu, gülüşüyorduk. Özlemle dolu konuşmalarla biraz olsun hasreti dindirmeye çalışarak gün sayıyorduk birlikte. Gideli tam 8 ay olmuştu. Artık gittiğinin hesabını yapmaktan vazgeçmiş, içimde büyüttüğüm sevgiyle, birlikte geçirdiğimiz saatlerin anısıyla, sesini duyabiliyor olmanın verdiği güçle dönüşünü düşünmeye başlamıştım, uzaklığa alışmıştım. Bazen gidebileceğim bir yerde olsaydı keşke diye düşünüyordum, konuşurken o da bazen bana - keşke uygun bir yer olsaydı, sen de yanımda olsaydın, evlenir birlikte gelirdik, diyordu. Bunu duyduğum zaman geniş bir gülümseme yayılıyordu yüzüme, sanki yanındaymışım gibi hayale dalıyordum, derince içimi çekiyordum, hoşuma gidiyordu bu düşünce. Yüzümdeki tebessümle, konuşulanların hayalleri eşliğinde uykuya dalıyordum. Sabah aynı neşe ve enerji ile başlıyordum güne, sanki uzak kalmamız iyi gelmişti sevda masalımıza, daha bir mutlu, daha bir umutlu olmuştuk ikimiz de. Aylar bir birini kovalamış, koca yaz geride kalmış, sonbahar bile neredeyse bitmek üzereydi, kış aylarının soğukluğu kendini hissettirmeye başlamıştı. Ben işim ve evim arasında mekik dokuyordum. Tek eğlencem Pazar günleri yaptığım küçük alış-verişler, arada bir aldığım cdler, izlediğim filmler olmuştu. O gittiğinden beri kendimi şöyle bir İstanbul sokaklarına salıp orası senin, burası benim gezmemiştim, sanki o yokken İstanbul'a küsmüş gibiydim. Akşamları onun aramasını beklediğim saatlerde birlikte dinlediğimiz müzikleri açıyordum, aradığında o da duysun istiyordum, sanki yan yanaymışız gibi olsun, o da buradaymış gibi hissetsin diye. Yine bir cumartesi akşamı idi, yiyecek bir şeyler hazırlamıştım kendime, bir yandan çayım ocakta kaynıyordu, yine birlikte dinlediğimiz bir şarkı çalıyordu, tekrar tekrar aynı şarkıyı dinliyor, bir yandan fotoğraflarımıza bakıyordum. Cumartesi akşamları her zamankinden daha erken saatlerde arardı, 21.00 gibi konuşmaya başlardık, bazen sabaha kadar bitmek bilmezdi sohbetimiz. Saate baktım, 20.37 olmuştu, ilk kez konuşacakmışız gibi heyecanla beklerdim arayacağı zamanı, saat ilerledikçe elim ayağım titremeye başlar, engel olamadığım bir heyecan sarardı tüm vücudumu, sigara üstüne sigara yakar, okuyacak bir şeyler bulup kendimi avutmaya çalışırdım ama, başarılı olmak ne mümkün, okuduğumdan da bir şey anlamazdım. Bir yandan yediklerimi topluyor, bir yandan düşünüyordum geçen zamanı, 1 yılı geçmişti, günler çabuk mu geçiyordu, ben mi beklemeye alışmıştım bilmiyorum, ama geriye saymaya başlamıştım kendimce. Çayımı her zamanki büyük kupama doldurup solana geçmiştim, en büyük ve en rahat koltuğa kıvrılmış, müziğin sesini biraz daha yükseltmiştim o da duyabilsin diye. Telefon elimde beklemeye başlamıştım, saat geçtiği halde bir türlü aramak bilmiyordu, bir kez daha olmuştu böyle, beklemiştim bütün gece sabaha karşı aradığında çok yorgun olduğunu görevden yeni döndüğünü belirtip özür dilemişti benden, hiç itiraz etmeden onunla güzel güzel konuşup telefonu kapattıktan sonra, beni artık sevmiyor diye düşünüp saatlerce ağlamıştım, galiba ben ağlamayı seviyordum, sorun yoktu ben yaratıyordum kendi aklımca ütopik yalanlar üretiyordum. Yine böyle bir şey olmalıydı, kendimi oyalayacak bir şey bulamıyordum, saat ilerledikçe sabırsızlanıyor bir o kadar da heyecanlanıyordum. Telefonu sürekli elime alıp ekranına bakmak ihtiyacı hissediyordum, sanki çalınca duymayacakmış gibi, bir ara telefonumun bozuk olduğundan şüpheye düşüp, ev telefonumdan kendi cep telefonumu arayıp çaldırdım, sorun yoktu çalışıyordu, yavaş yavaş deliriyor muyum acaba diye içimden geçirip bir kahkaha attım. Birlikte çektirdiğimiz son fotoğraf her zaman yanıbaşımdaki fiskos masasının üzerinde dururdu, elime aldım, parmaklarımı yüzünde gezdirip kocaman bir öpücük kondurdum. Bacaklarımın sızladığını, belimin ağrıdığını hissederek yerimden doğrulmaya çalıştığımda koltuğun üzerinde uyumuş olduğumu farkettim, neredeyse sabah olmuş, gün aydınlanmaya başlamıştı, telaşla telefonumu aradım, ne kadar çaldırmıştı kimbilir, nasıl da duymamıştım, koltuğun altına düşmüş olan telefonu bulduğumda ekranında hiçbir arama ya da mesaj görmemiştim, aramış olsaydı da duymasaydım ne kadar üzülürdüm ya da aramamış olduğunu görmek mi beni daha fazla üzmüştü? İki soru arasında gidip geldim bir an için, mutlaka görevi bu kez daha uzun sürmüştür diye düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım, aramak istiyordum ama bir türlü cesaret edemiyordum, duyulabilecek bir çok şey sırayla geçiyordu aklımdan, beklemeye karar verdim. Saatler geçtiği halde bir türlü aramıyordu, ters giden bir şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu sefer ona -seni seviyorum- demeye karar verdim, bu kez söylemeliydim. Hatta bu kez bekleyip saatleri kendime zehir etmek yerine aramalıydım. Bir süre bunun ne kadar iyi bir fikir olduğunu düşündüm, nereye kadar bekleyeceğim ya 1 hafta arayamazsa diye geçirdim içimden. Müsait değilse açmaz telefonunu ya da bunu söyler, buna kırılmamalıyım, neden bu kadar hassasım Allah'ım diye düşünerek kendime kızdım. Akşam olmak üzereydi, bütün günü telefon yanıbaşımda bekleyerek geçirmiştim, bir an önce sesini duyup kendimi rahatlatmalıydım, aksi halde bu geceyi de uykusuz geçirecek yarın işlerimi yapmakta zorlanacaktım. Telefonun rehberinden numarasını seçip aradım, çalıyordu, ama karşıdan yanıtlayan kimse yoktu. Demek ki müsait değil diye geçirdim içimden, kötü şeyler düşünmek istemiyordum, ne olabilirdi ki? Göreve kaç kişi gidiyorlardı? Gerçekten ekranda izlediğim, gazetelerden okuduğum kadar kötü müydü oralar? Aceleyle televizyonu açıp, haber yayını yapan kanallara göz attım, bir şeyler olmuştu da acaba, yoksa....? Yok canım diye geçirdim içimden, olsa haber verirler miydi acaba? İyi de ben kimim? Niye bana haber versinler ki? Aklımda binlerce düşünce dolaşmaya başlamıştı yine. Mesaj göndermeye karar verdim ve -seni seviyorum aşkım, lütfen beni sensiz bırakma - diye yazıp yolladım. Birkaç dakika sonra telefonum çalmaya başladı, işte o arıyordu, - seni seviyorum canım, çok merak ettim seni, diyerek açtım telefonu, karşımda yabancı bir ses - İyi akşamlar yenge dedi. Olduğum yere yığılır gibi çöktüğümü hatırlıyorum. Ne olduğuna dair en küçük bir fikrim olmadığı gibi, binlerce düşünce birden hücum etmişti beynime, ağlamaya başladım hıçkırarak, - ne oldu? diye sorabildim sadece. Yine aynı ses , - yenge, 3 şehidimiz var, başımız sağolsun, komutanım da onlarla birlikteydi, pusuya düşmüşler, acımız büyük diyordu, artık duymamaya başlamıştım, başımın döndüğünü, dünyanın kapkara olduğunu, nefes almak istemediğimi, oraya yanına gitmek ne halde olursa olsun son kez yüzünü görmek istediğimi düşünüyor, sadece çığlık çığlığa bağırıp ağlıyordum. Karşı taraftan konuşan sesin değiştiğini farkettim -hanımefendi iyi akşamlar lütfen sakin olun dedi titreyen ve bir o kadar sert bir ses, - Allahım bize bunu neden yaptınız, neden? diyerek bağırıyor karşıdaki adamın konuşmasına fırsat vermiyordum, ağzıma gelen bütün hakaretleri birbiri ardına yağdırıyor, sanki bütün suç ondaymış gibi bütün hırsımı, üzüntümü ondan çıkarmaya çalışıyordum, kendimi kaybetmiştim, beni sakinleştirmeye çalışan ses bir anda daha çok bağırmaya başladı, -ben mi istedim, ben mi yaptım, benim ondan ve diğerlerinden farkım ne, diye. -görebilir miyim, dedim, son kez yüzüne bakmak, yüzünü iyice hafızama kazımak istiyordum. -görmeyin, lütfen görmeyin, dedi adam. Telefonu kapatıp duvara tüm gücümle fırlattığımı hatırlıyorum, saatlerce ağlamış, bağırmış, isyan etmiştim. İçimden sürekli -o artık yok, yok, yok, hiçbir zaman da olmayacak- diye sayıklıyor, elime ne geçerse sağa sola fırlatıp kırıyordum. Öyle büyük bir acı çökmüştü ki yüreğime, çıkmasına imkan yoktu. Günlerce evden dışarı çıkmadan fotoğrafı elimde ağlıyordum, ne kadar zaman, kaç gün, kaç ay geçmişti üzerinden farkında bile değildim. Ölmek için her gece dua ediyor, canımın artık bana ağır geldiğini düşünüyordum. Cesaretsiz olduğum için kendime kızıyor, bir an önce yanına gitmem gerekiyorken hala bu dünyada yaşayabildiğime lanetler ediyordum, ne kadar kıymetliydi ki bu vücut bir türlü vazgeçemiyordum? İşi bırakmıştım, bütün gün bizim şarkılarımızı dinleyip, resimlerimize bakıp içiyordum. İyiden iyiye alkolik olmuştum, yaşamak istemiyordum. Nefes alabiliyor olmaktan nefret ediyordum. Uykusuz geçiyordu çoğu gecem, nadir uyuduğum gecelerde ise rüyamda hep beni çağıran hayalini görüyor, tam elimi uzatıp onu tutmak üzereyken, büyük bir patlama sesi duyuyordum vücudunun parçalarının üzerime yüzüme yapışıyordu, bağırarak hıçkırıklarla uyanıyordum. Ölümünün üzerinden 10 ay geçmişti, gittikçe kötüleşiyordum, iyice zayıflamış, gözlerimin altında derin çukurluklar ve morluklar oluşmuş, yemeyen, insan içine çıkmayan, yabani kendine bile hayrı dokunmayan bir ayyaş olmuştum. İçkinin iyisini kötüsünü ayırt etmiyor, neye param yetiyorsa onu alıp içiyordum, bankalardaki hesaplarım tükenmek üzereydi, kendime zaman biçmeye çalışıyordum, bu hayatı sonlandırmalıydım, yaşamanın her türlüsü ağır geliyordu omuzlarıma, taşıyamayacağım kadar büyük bir yük bırakmıştı bana giderken... Sevgiyle dolu koskoca bir yalnızlık... Oldukça yağmurlu bir sonbahar günüydü o gün, yine her yanı alkol kokan salonumda oturmuş şişelerin dibinde yalnızlığıma çare arıyordum. Kapının ziliyle irkildim, beni arayıp soracak kimsem yoktu, dostum, arkadaşım bile kalmamıştı, yanımda hiç kimseyi istemiyor, yaklaşmaya çalışanı bir şekilde bertaraf edip anılarıma gömüyordum kendimi. Birkaç kez çalan zilin merakıyla kapıyı açmak için ayaklandım, gözetleme deliğinden baktığımda 3-4 yaşlarında bir erkek çocuğu ve yaşlıca bir kadın gördüm. Kısa bir tereddüt geçirdikten sonra, merakıma yenik düşerek kapıyı açtım. Hiç tanımadığım iki insan vardı karşımda, içeri buyur ettim. Adımı ve soyadımı söyleyen bayan doğru yere geldiğine dair şüphedeydi, belki de karşısında bu kadar perişan bir kadın müsvettesi görmeyi planlamamıştı. -benim buyrun lütfen, dedim. Birlikte salona geçtik, her tarafa yaymış olduğum fotoğraflardan birkaç tanesini eline aldığında gözlerinden inen yaşlarını farkına vardım, yine bir sürü soru cümleleri yığılmıştı dilimin ucuna, kadın sustukça ben de konuşmaya cesaret edemiyordum. Onu nereden tanıyor olabilirdi ki? Kendine gelmesini bekledim, ancak toparlanabilirse bana bir şeyler anlatabilirdi, ben zaten darmadağındım, zoru anlayabilecek durumda değildi alkolle uyuşmuş olan beynim. Bir süre sonra ağlaması kesilen kadın etraftaki dağınıklığa ve bana güvensizce ve aşağılayarak bakar gibi konuşmaya başlamıştı, -kızım, dedi, yanındaki küçük çocuğu işaret ederek -toparlanmalısın, sana emanet getirdim... yanında sessizce oturan çocuğa baktım, olabilir miydi acaba? Bana hep anlattığı minik oğlu bu çocuk muydu? Çocuğun iri yeşil gözleri korku ve şaşkınlıkla karışık duygular içinde iyice büyümüştü, o da benim yüzüme bakıyordu. Söyleyecek söz, kurulabilecek bir cümle bulamıyordum. Nasıl olmuştu da bu çocuk bana emanet edilmişti? Annesinin yeniden evlendiğini ve bu çocuğu istemediğini biliyordum, ama babası hayatta olduğu için ve babaannesi tarafından bakıldığı için bu kadar rahattı kadın, babası olmayan bir çocuğu hem de kendi karnından doğan öz çocuğunu bir annenin reddebileceğine aklım ermiyordu. -bana iyice anlatır mısınız lütfen bayan, dedim. Gökhan'nın ölümünden kısa bir süre sonra acısına dayanamayan anne de vefat etmişti, çocuğa bakabilecek kimse yoktu, Gökhan annesine benden çok bahsetmiş, iyi bir anne olabileceğimi anlatmıştı ve eğer kendisine bir şey olursa oğlunun bana verilmesini istemişti. Çocuğu buraya getiren kadın, Gökhan'ın çocukluğundan beri yanlarında olan -ciciannem- diye hitap ettiği komşu anneydi. Bu kadından bana çok bahsederdi Gökhan. -peki Serkan'ın annesi nerede? diye sorduğumda aldığım yanıt daha ilginçti, ikinci eşinden de boşanmış bir başka adamla kimsenin bilmediği bir yerlere kaçmıştı. Gökhan'la aramızdaki sevginin büyüklüğüne inanan babaanne giderayak, torununu bana emanet etmeyi o da uygun görmüş oğlunun isteğinin yerine getirmesini bu kadından rica etmişti. Bir an içinde bulunduğum durumdan utandığımı farkettim. Benim artık bir oğlum mu var? diye geçirdim içimden. -Gökhan'dan emanetse eğer, gerekirse canımı koyar ortaya yine de bakarım siz gönlünüzü ferah tutun, dedim kadına. O gece birlikte kaldık, sabaha kadar Gökhan'la ilgili bir sürü şey anlattık karşılıklı, zaman zaman ağladık, arada bir güzel anılarla uzun zaman sonra gülebildim. Eskisi gibi tıpkı yine gülümsememin sebebi olmuştu Gökhan. Hep birlikte ertesi gün Ankara'ya doğru yola çıktık, Gökhan'ın mezarını ziyaret edip, Serkan'ı babasıyla konuşturmak ve emanetini teslim aldığımı ona anlatmak istedim. Öğlene doğru mezarlığa ulaştığımızda, içimde bir mutluluk hissi vardı. Minik Serkan'ın elini sıkı sıkı tutmuş, sanki Gökhan geri gelmiş gibi içimi heyecan sarmıştı, birlikte yürüdük, kadın bizimle birlikteydi ancak önden hızlı hızlı yürüyor, bir an önce görevini yerine getirmenin rahatlığına kavuşmak istiyor gibiydi. Eliyle işaret ettiği yere doğru çocukla birlikte yürüdük, mezarın başına geldiğimde ağlamamam gerektiğini düşünerek dişlerimi sıktım, dua etmeye başladım. Serkan ne olduğunu çok fazla anlayamayacak yaştaydı, oradan oraya götürülen çocuk hem yorgun, hem de korkuyla karışık bir hüznün içindeydi, üzüntüsü babasından çok babaannesini kaybetmiş olmasıydı. Zaten arada sırada gördüğü babasının yokluğu onun için çok büyük kayıp değildi belli ki. Duamı bitirip Serkan'ın elini tekrar tuttum ve beni duyabildiğine inandığım Gökhan'a -oğlun artık, benim de oğlum rahat uyu sevgilim. Seni seviyorum diyerek veda ettim. Geri döndüğümüzde bana çocuğu getiren kadın ortalarda yoktu, mezarlığın kapısında kenarda oturmuş ağlarken buldum onu, - sağolun efendim diyerek elini öptüm - artık gitme vakti dedim. Serkanı ve beni öpen kadınla orada ayrıldı. Havaalanına geldiğimizde Serkan'a -söz, dedim -büyüdüğün zaman bir gün sana bütün bunları anlatacağım. çaresizlik içinde gözlerimin içine bakan çocuğu kucağıma alıp oturttum başını sımsıkı göğsüme yaslayıp - yapılacak çok işimiz var Serkan, dedim. Birbirimize bakıp gülümsedik. Hayatta birbirimizden başka sarılacak kimsemiz yoktu ikimizin de. Daha önce birbirini tanımayan iki yürek bir yok oluşla birleşmişti, bütün anılarımız gözlerimin önünden geçti bir bir, ne umarken ne bulmuştuk yaşamdan... Acıyla biten aşk bana dünyanın en güzel hediyesini bırakmıştı giderken. Hayat yeniden başlıyordu... |
.: SAKAYLA GELEN AŞK :. HERŞEY ARKADAŞ ORTAMIN DA BASLAMIŞ TI FAKAT ÇOCUK KIZI SEVMİYODU VE ONUNLA OYNAMA YA KARAR VERDİ FAKAT SONUNDA KAYBEDEN O OLDU AYRILADAN YARIM SAAT ÖNCEKİ TELEFON KONUŞMALARI: ÇOCUK: OYNADIM KIZIM SENLE ANLA ARTIK SEVMİYORUM SENİ KIZ: NİYE YAPTIN BUNU ACIMADN MI BANA SANA OLAN SEVGİME COCUK: İSTEMİYORUM ARTIK KONUŞMANIN Bİ ANLAMI YOK KIZ TELEFONU KAPATIRKEN SON KEZ: SENİ SEVİYORUM AŞKIM DER VE KONUSMA BİTER. COCUK:BİRDEN DÜSÜNÜR NİE BÖLE BİŞİ YAPTIINI ODA SEVMSTR KIZI HERŞEYLERİ ÇOK GÜZEL GİTMİŞTİR AMA Bİ ANLAM VEREMEZ ÖZÜR DİLEMEK İÇİN TEKRAR ARAR FAKAT TELEFONA KİMSE BAKMAZ. EVLERİNE GİTMEYE KARAR VERİR VE BİR SELA SESİYLE İRKİLİR SÖYLENEN İSİM KIZIN İSMİDİR İNANMAZ VE İÇERİ GİRER ODANIN HERTARAFI KAN İÇİNDEDİR KIZIN CESETİ İNDRİLİRKEN KIZIN ELİN DE OLAN SESYE GÖZÜ TAKILIR VE BAKAR::: KIZIN YAZDIKLARI::TÜM SEVİPTE SEVİLMEYENLERE İBRET OLSUN :broken: :cry: |
.: Karlı Dağın Gizemi :. Üç yıla yakın süredir, bir gün bile tatil yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde ettim.Dağ karlar altındaydı; kiraladığım kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim. Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın streslerinden uzak bir düş gibi kalmıştı. Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı. Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli zevk aldığımı hiç anımsamıyorum. Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor, rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu. Kar, birike birike pencere pervazına dek yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm. - “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum; dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ kalamayacağı kesindi. Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün, masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim. Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra yorularak kulübeye dönmeye karar verdim. Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi, kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek, yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim bile. Birden genç ve güzel bir yüzle burun buruna gelince irkildim. Başında, Kuzey İtalya’da kimi kadınların kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım. Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana dedi ki: - “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum. - “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım. - “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı çok iyi bilirim, hiç de korkmam.” İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim. Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi, ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu hissettim.Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala, onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız, karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi sesim yanıt verdi. Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini tutuştururken ellerim titriyordu.Feneri kemerime bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak izlerini bile göremedim.Şimdi, gökyüzünde ay çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim. Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim. Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler mırıldanıyordu.Adam, kırksekiz saate yakın uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle, - “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım” dedi. - “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye karşılık verdim. - “Alfredo’sunuz, değil mi?” Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını eğmekle yetindi.Artık ona gerçeği söylemem gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu.Neden sonra, başını duvar tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu büyük acısı karşısında elimden bir şey gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız bıraktım.Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu kez sesi sakindi. “Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç vardır” dedi. “Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya gömmüştüm.” Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun açıklanmasının olanaksız olduğunu anlamıştık.Gözlerim pencerenin dışına, dağın zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok güçsüz hissettim. |
Okumadan GeÇme "gerÇek AŞk" YAPRAK 17 10-29-2005, 08:15 AM Gerçek Bir Hikaye [#5160] Onu ilk kez orta 2 de görmüstüm. Gerçekten çok güzeldi. Dümdüz saçlari, ela gözleri vardi. Içimde acayip birsey hissetmistim. Ama o bana sadece bakmisti. Benim sanki dünyam yikilmisti. Sonraki günler gene okulda onu görüyordum. Ama o bana sadece bakiyordu. Onu düsünerek bütün yili geçirmistim. Son siniftaydim. Okulun ilk günüydü. Herkes birbiriyle selamlasiyordu. Ben biraz geç gitmistim. Zaten okulun ilk günüydü. Gene onu görmüstüm. Çok güzeldi. Daha bir güzel olmustu. Sanki bütün bir yaz, güzellik merkezinde geçirmis gibiydi. Koridorda yürürken herkes ona bakiyordu. O an “ALLAHIM!! NE KADAR GÜZEL BIR KIZ…!!!!!!” diye geçirdim içimden. Ama biliyordum, böyle bir kiz benimle beraber olmazdi. Sinifi benimkinin hemen yaniydi. Arkadaslarimi görme bahanesiyle siniflarina girerdim. Amacim onu daha çok görmekti. Ogün birçok kez onunla göz göze gelmistim. Ama o hep baska taraflara bakiyordu. Benimse sanki dünyam yikiliyordu. O aksam eve gittim. Gece hep onu düsündüm. Kendi kendime: “BEN NE YAPIYORUM!!” dedim. Muhakkak beraber oldugu biri vardir diye geçiriyordum içimden. Unutmaya çalisiyordum. Ama hep onu düsünüyordum. Hergün gözgöze bakismalarla sömestr gelmisti. Kafama koymustum. Tatilden sonra muhakkak onunla tanisacaktim. Ve bu hayalimle yariyil tatiline girmistim. Nihayet tatil bitmisti. 15 gün bana 15 asir gibi gelmisti. Ve nihayet onu görmüstüm. Koridorda yürümüyor adeta süzülüyordu. Sinifina girdi. Arkasindan bende girmistim. Sinif çok kalabalikti. Yerine oturdu. Sonra bana bakti. Ve güldü. Beni o sekilde donmus bir mumya gibi görünce yüzünde bir gülümseme oldu. Bense kipkirmizi olmustum. Hemen ordan uzaklastim. Hiç tenefüse bile çikmadim. Okul çikisinda eve yildirim hiziyla varmistim. O aksam hiç uyuyamadim. Uzun zamandir hoslandigim kiz bana gülümsemisti, ama ben kaçmistim. O kalabalik ortam benim bütün cesaretimi kirmisti. Bir hafta boyunca hiç onun yüzüne bakamamistim. Bir gün kantinde tek basima otururken yanima geldi. Ben saskinliktan hiçbirsey yapamamistim. O dünya güzeli kiz neden yanima gelmisti diye kendi kendime sorarken, bana : “Geçen gün için sizden özür dilerim. “ dedi. Ve uzun uzun gözlerimin içine bakti. Gözlerimin içine bakarken yüregimde bir sicaklik hissettim. Ama heyecanimdan hiçbirsey söyleyemedim. Ve yanimdan kalkti gitti. Hiçbirsey anlamamistim. Neden özür diledi. Ve neden gözlerimin taa içine uzun uzun bakmisti. Artik karar vermistim. Onunla ne pahasina olursa olsun tanisacaktim. Birgün okul çikisinda gözlerim onu aradi. Ve en sonunda onu gördüm. Hemde yanlizdi. Iste firsat diye geçirdim içimden ve ona dogru yürümeye basladim. Yanina vardigimda bana bakti ve gene uzun uzun gözlerimin içine bakti. O an nasil yaptim hala bilmiyorum ama ona : “ SIZINLE KONUSABILIRMIYIZ??” dedim. Bir an bir suskunluk oldu. Ve “OLABILIR!” dedi. Sanki dünyalar benim olmustu. Uzun zamandir hoslandigim kizla tanisma imkani bulmustum. Okulumuzun hemen yaninda park vardi. Oraya dogru yürümeye basladik. Ama hiçbirsey konusmuyorduk. En sonunda parka varmistik. O oturmustu ben ayaktaydim. “BENIMLE NE KONUSMAK ISTIYORSUNUZ?” dedi. Bende bütün cesaretimi toplayarak: “SINIFLARIMIZ YANYANA… SIZIN SINIFTA HEMEN HERKESI TANIYORUM. SIZ HARIÇ.. SIZINLEDE TANISMAK ISTEMISTIM DE.” demistim. Oda “BILIYORUM. HEMEN HER TENEFFÜS BIZIM SINIFTASINIZ.” dedi. Heyecanim giderek azaliyordu. Ama kalbim deli gibi atiyordu. Sonra : “BEN RIDVAN” dedim elimi uzatarak. “BENDE ARZU!!!” dedi. Tokalastik. ARZU dedim içimden. “EFENDIM” dedi. Sadece bakisiyorduk. Bir an “ELLERINIZ TITRIYOR!!” diye bir ses duydum. Özür dilerim dedim. Ellerimiz ayrilirken dualar ediyordum. Bu an hiç bitmesin diye. “YARIN DAHA ÇOK VAKTIMIZ OLUR. EVE GEÇ KALDIM!!” dedi. Ben sadece bakakalmistim. Ayrilirken gene bana bakti ve güldü. Ama bu seferki bir baska gülüstü. Kalbim deli gibi atiyordu. Sabahi iple çekiyordum. O gün zar zor uyumustum. Erkenden kalkmistim. Apar topar okula varmistim. Koridorun ucunda adeta kamp kurmustum. Içimden “ARZU, ARZU, ARZU” diyordum. Bir an “EFENDIM!” diye birses duydum. Arkami döndüm ve onu gördüm.Meger o gün erken gelmis. Ben heyecandan ne yapacagimi bilmezken o bana “MERHABA” dedi. Biraz bekledikten sonra “MERHABA” diye karsilik verdim. “ILK IKI DERSIM BOS. “ dedi. Ve lafini bitirmesine izin vermeden “BENIMKILERDE “ dedim. Beraber kantine indik. Kimseler yoktu. Masanin etrafina karsilikli olarak oturduk. Sadece bakisiyorduk. Bir an kitaplarim yere düstü. Ve o ses beni kendime getirdi. Onunla muhabbet etmeye basladim. Nereli, kaç yasinda, kaç kardes herseyini ögrenmistim. Konustukça ne kadar güzel konusuyo, ne güzel fikirleri var diyordum. Sonra zil çaldi. 2 ders bu kadarmi kisa sürerdi. Siniftayken yillar gibi gelen dakikalar, simdi sanki birkaç saniye gibiydi. “ZIL ÇALDI. GITMEM GEREKIYOR. “ dedi ve yanimdan ayrildi. Giderken gene o hasta oldugum gülümsemesini yapti. Daha sonraki günler gene onunla kantine inip muhabbet ettik. Bazen siniflarina gittigimde onunla konusan erkek gördümmü ters ters bakardim o çocuklara. Onun hiçbir erkekle beraber olmasina tahammül edemiyordum. Onu herkesten kiskaniyordum. Hemen her teneffüs beraberdik. O da bundan rahatsiz gibi görünmüyordu. Samimiyetimiz bayagi ilerlemisti. En sonunda kafama koydum. Ona soracaktim. Beraber oldugu biri varmi. Eger beraber oldugu biri yoksa, acaba beni kabul edermi??? Evet bunu yapacaktim. Bir cuma günü, okul çikisinda “HAFTASONU NE YAPACAKSIN?” diye sordum ona. Arkadaslariyla okulda bulusup taksime gidecegini söyledi. Üzülmüstüm. Oysa benimle beraber olmasini o kadar çok istiyordumki!!! Kafami önüme egdigim anda “AMA PAZAR GÜNÜ EVDEYIM!!” dedi. Kafami kaldirip yüzüne baktigimda gülümsüyordu. Hemen lafi degistirip “ISTERSEN EVINE KADAR BERABER YÜRÜYELIM” dedim. “TAMAM” dedi. Yolda yürürken hep o konusuyordu. Bense pazar günü ne yaparim diye kafamda planlar yapiyordum. Evinin önüne geldigimizde “ISTE EVIM BURASI “. “BENIMLE BERABER YÜRÜDÜGÜN IÇIN TESEKKÜRLER” dedi ve usul usul bana bakarak evine girdi. Pazar gününü iple çekiyordum. Bir bahane bulur ve evine giderim diye düsünüyordum. Pazar günü erkenden kalktim. Ama pencereden disari baktigimda bütün planlarim altüst olmustu. Disarida acayip bir yagmur vardi. Bende mecburen evde oturmak zorunda kaldim. Okullarin kapanmasina bir ay kala “LISEYI NERDE OKUYACAKSIN?” diye sordum ona. “BILMIYORUM!! AMA BÜYÜK IHTIMALLE BAKIRKÖY’DE” dedi. “NASIL YANI BÜYÜK IHTIMALLE” diye sordum. “SANA GÖSTERDIGIM EV TEYZEMIN EVI….. ANNEM BABAM VE ABIM KEMERBURGAZDA OTURUYORLAR…. ORDAKI OKULLAR PEK IYI DEGIL…. ONUN IÇIN BENI BURAYA, TEYZEMIN YANINA GÖNDERDILER.” dedi. Nasil yaptim bilmiyorum ama “IYIKI GÖNDERMISLER” dedim. Bana bakti ve güldü. “INSALLAH AYNI OKULA DÜSERIZ” dedim. O da kafasini evet der gibi salladi. Son hafta “TATILDE NE YAPACAKSIN” diye sordum Arzu’ya. “MEMLEKETE GIDECEGIZ” dedi. Ben sanki yikilmistim. “YANI IZMIR’EMI GIDIYORSUNUZ” diyebildim. Basini öne egerek “EVET!!!” dedi. Bir an durdum ve “SEN GELENE KADAR SENI BEKLEYECEGIM!!!” dedim. Bana bakti ve güldü. Gözlerine baktim sanki isil isil parliyordu. Ve aniden boynuma sarildi. Sanki “BENI BIRAKMA !!” der gibiydi. O an kalbimde bir sicaklik hissettim. Aglamamak için kendimi zor tuttum. Sonra “HADI GIT….. NE OLUR ÇABUK DÖN!!” dedim. Ve gitti. Okul bitti. Tatile girdik. Ben hep onu düsünüyordum. Geceleyin sokaklarda bos bos dolasip onu hayal ediyordum. Eve geç gidiyordum. Bu aralar evlede aram açilmaya baslamisti. Onun yanindayken birkaç saniye gibi geçen saatler, artik asirlar gibi geliyordu. Onu çok özlüyordum. Acaba oda beni özlüyormu diye içimdende geçiriyordum. Hergün dualar ediyordum. Onun yüzünü biran önce görmek için. En sonunda dualarim kabul olmustu. Okullarin açilmasina bir ay kala istanbula gelmisti. Telefon çaldiginda bakmistim. Arayan oydu. Sesini hemen tanidim. “BEN GELDIM.. BENI HALA BEKLIYORMUSUN?” diye sordu bana. “EVET. HEMDE DUALAR EDEREK BEKLIYORUM” dedim. Okulun önünde bulusalim dedi. Tamam dedigim gibi disari çiktim. Yürümüyor sevincimden kosuyordum. Okula vardigimda ter içinde kalmistim. Onu beklemeye basladim. Ve onu köseden dönerken gördügümde gözlerime inanamadim. 2 ay boyunca göremedigim, ugruna dualar ettigim kiz bana gülümseyerek geliyordu. Bende ona dogru yürümeye basladim. En sonunda beraber olmustuk. “HOSGELDIN” dedim, oda “HOSBULDUK” dedi. Gözlerim dolmustu. “SENI ÇOK ÖZLEDIM ARZU” dedim ve boynuna sarildim. Öyle bir sarildim ki 2 ayin hincini çikartiyordum adeta. Oda bana sariliyordu. Sonra gözlerimiz bulustu. “SENIN EN ÇOK NEYINI ÖZLEDIM BILIYORMUSUN!!! ELA GÖZLERINI VE EN ÇOK DA GÜLÜSÜNÜ” dedim. Bir an bakakaldi. Sana birsey söyleyecegim dedi. Ailem liseyi bakirköyde okumama izin verdi. Bu lafi duyunca sanki dünyalar benim olmustu. Sevdigim kizla ayni yerde liseyi okuyacaktim. Birbirimizin telefonlarini aldik ve onun hangi liseye kayit olacagini ögrendim. Kendimi de o liseye kayit ettirdim. Okulun ilk günüydü. Onu kapinin önünde bekleyeme basladim. En sonunda görünmüstü. Ama yaninda bir erkek vardi. O an dünyam basima yikilmisti. Sevdigim kizin yaninda bir erkek vardi. Hemde bayagi büyük biriydi. Bu bana çok koymustu. Ben bunlari düsünürken o beni gördü kosarak yanima geldi. “MERHABA” dedi. Ben sadece gözlerine bakiyordum. Cevap vermedigimi görünce “NE OLDU” dedi. “KIM O ÇOCUK” dedim. Sakayla karisik “YOKSA KISKANDINMI?” dedi. Bayagi sinirlenmistim. O da bunu anlayinca o benim abim. Okulun ilk günü beni birakmaya geldi. Nasil bir okul oldugunu annemlere söyleyecek dedi. Ben “OH BE “ dedim. “NEDEN OH BE DEDIN” diye sordu bana. “HIIIÇ” dedim. Gözlerimin içine bakti. Sanki bana birseyler anlatmak istiyordu. Sonra “ARZU” diye bir ses duydum. Ikimizde ayni yöne bakinca abisinin yanimiza geldigini gördüm. Hadi gir içeri dedi. O da tamam dedi. Abisi bana bir bakti. Sonra çekti gitti. Ben çok mutluydum. Çünkü sevdigim kizla ayni okuldaydim. Bir hafta sonra Arzu’ ya “SENINLE BIRSEY KONUSACAGIM.” dedim. “NE HAKKINDA” diye sordu. “ÖZEL BIRSEY” dedim. Gözleri parlayarak “TAMAM” dedi. “CUMARTESI OKULUN ÖNÜNE GEL ORDA BULUSUP BIRYERLERE GIDIP KONUSURUZ” dedim. O da olur dedi. Bu sefer bütün cesaretimi toplayip bu kiza onu deliler gibi sevdigimi söyleyecegim. Diye içimden geçiriyordum. Cuma günü arzu birini getirdi yaninda. Ben arkadasi sanmistim. Sizi tanisatirayim dedi. Kizin adi fulyaymis. Arzu’ nun yegeniymis. Ayni okulda olmasinin bir sebebi de oymus. Ailesi bir akrabasi yaninda olursa daha iyi olur demis. Ertesi gün erkenden kalktim güzelce giyinip okulun yolunu tuttum. Okulun önünde beklemeye basladim. Köseyi döndügünü görünce sok olmustum. Harika giyinmisti. “NE KADAR GÜZEL!!” diye geçirdim içimden. Yanima geldi “MERHABA” dedi. “BUGÜN ÇOK GÜZELSIN” dedim. Yanaklari kipkirmizi oldu. Basini önüne egip “TESEKKÜR EDERIM!!” dedi. Ileride bir café var oraya gidelim dedim. Olur dedi. Kafeye vardigimizda birseyler söyledik. Ve konusmaya basladik. “BENIMLE NE KONUSMAK ISTIYORSUN?” diye sordu Arzu. “BIR KIZDAN HOSLANIYORUM. AMA ONA BIR TÜRLÜ AÇILAMIYORUM. BANA YARDIM EDERMISIN?” dedim. Ben bunlari söyledikten sonra gözleri dolmustu. Aglamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerimin içine bakarak “O KIZI TANIYORMUYUM?” diye sordu. “EVET!!! HEMDE ÇOK YAKINDAN TANIYORSUN..” diye cevap verdim gözlerinin taa içine bakarak. Sanki daha bi yikilmisti. Ama bilmiyorduki hoslandigim kiz oydu. “SENCE NE YAPMALIYIM?” diye sordum ona. Içinden ne geliyorsa onu yap dedi. “BEN DUYGULARIMI KOLAY KOLAY ANLATAMAM..” dedim. “SEN BILIRSIN.” “ARTIK BENI EVE GÖTÜR!!!” dedi. “NEDEN! NE OLDUKI ?” diye sordum. “BASIM AGRIYOR!” diye karsilik verdi. Peki deyip onu evine kadar götürdüm. Eve gidene kadar yolda hiç konusmadik. Evinin önüne gelince gözlerimin içine bakti. Içim sizlamisti o bakislar karsisinda. Boynuma sarilip kulagimin içine birseyler söyledi. Ama anlamamistim. Tekrar söylermisin dedim. Bosver dedi yüzüme bakmadan apartmanin içine girdi. Sanirim agliyordu. Sanirim onu üzmüstüm. Hayatta tek deger verdigim insani aglatmistim. Bu bende tarif edilemez bir aciya sebep olmustu. Ondan sonraki günler benimle pek konusmamaya baslamisti. Onu her gördügümde bir yerlere dalip gidiyordu. Bir hafta sonra “ARZU NEYIN VAR!!! KAÇ GÜNDÜR BENIMLE FAZLA KONUSMUYORSUN..” diye sordum. Oda bana “O HOSLANDIGIN KIZLA SENI YANLIZ BIRAKIYORUM YA!! DAHA NE ISTIYORSUN!!” dedi. Sinirli sinirli bakarak. Beni okul çikisinda eski okulumuzun ordaki parkta bekle. Sana o kizin kim oldugunu söyleyecegim dedim. Basini öne egerek “OLUR BEKLERIM!!” dedi. Okul çikisini iple çekiyordum. Çok ama çok heyecanliydim. Ve sonunda zil çalmisti. Okulun kapisindan çikarken “ALLAHIM BANA GÜÇ VER!!” diye dualar ettim. Parkin önüne gelip beklemeye basladim. Bir kaç dakika sonra yanima geldi. “HADI SÖYLE!!” dedi. “SANA DAHA ÖNCEDE SÖYLEMISTIM…. BEN DUYGULARIMI, IÇIMDEKILERI KOLAY KOLAY DILE GETIREN BIRI DEGILIM. “ dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. “HOSLANDIGIM KIZIN EN ÇOK NEYINI BEGENIYORUM BILIYORMUSUN"”diye sordum. Gözlerimin içine bakarak “SÖYLE!!” dedi. Gözlerimi kapatip ve bütün cesaretimi toplayip “ELA GÖZLERINI!!!!! VE EN ÇOK DA GÜLÜSÜNÜ!!!!” dedim. Sonra gözlerimi açtim. Rahat bir dakika sadece bakistik. Sonra boynuma sarildi. Ve hüngür hüngür aglamaya basladi. Kulagima “BENDE!” dedi. O kiz kim anladinmi? Diye sordum. Basini salladi. Sonra yüzüme bakarak tekrar “BENDE!” dedi. Ve kosarak evine gitti. Hiç kipirdayamiyordum. Sanki donup kalmistim. “ALLAHIM SANA SÜKÜRLER OLSUN!!” diye defalarca içimden geçirdim. En sonunda benimde artik bir sevdigim var. diyordum. Heyecanimdan kalbim deli gibi atiyordu. O hoslandigim kiz, ugruna dualar ettigim kiz. O da benden hoslaniyormus. Bunu bildikçe sevincim bir kat daha artiyordu. Sonra o parktan taa eve kadar yürüyerek geldim. Aksam yattigimda ne kadar yoruldugumu anladim. Sabahleyin kalkar kalkmaz kahvalti bile yapmadan okula gittim. Siniflarina gittim daha gelmemisti. Çok iyi dedim içimden. Onu karsilarim. Dedim içimden.. 10 dakika sonra koridorun ucunda görünmüstü. Sanki bana daha bir baska gözüküyordu. Daha bir güzellesmis gibiydi. Koca okulda sadece koridorda yürüyen ARZU, birde ona bakan BEN vardim sanki. Hiçkimseyi gözüm görmüyordu. Koridorda yürürken sadece o bana bende ona bakiyordum. Yanima geldi “MERHABA” dedi. Kekeleyerek “MERHABA” diyebildim. “KANTINE GIDELIMMI “ diye sordu. “TABIKI” dedim. Kantine vardigimizda kimseler yoktu. Kantinin ortasinda durdu, bana döndü, resmen aglamak üzereydi. Boynuma sarilip “NE OLUR BENI BIRAKMA!!” dedi. O anki duyguyu anlatamam. Hani derler ya yasanmadan anlamazsin, gerçektende öyle birseydi. Aglayarak cevap verdim. “HIÇBIR ZAMAN!!” dedim. Sonra bana daha bi siki sarilmaya basladi. Rahat bir dakika boyunca birbirimize sarilmistik. Sonra gözlerimiz birbirimize bakti ikimizde agliyorduk. “BILIYORUM!! DUYGULARINI DILE GETIREMIYORSUN.. AMA INAN SENDEKI DUYGULARIN AYNISINI BENDE SANA HISSEDIYORUM… SÖYLEMESENDE BILIYORUM… BENI DELI GIBI SEVIYORSUN… BUNU HISSEDEBILIYORUM..” dedi. Ben sadece kafami öne egip “EVET!!” diyebildim. Neden bilmiyorum ama söyleyemiyordum. Onu deliler gibi sevdigimi ugruna canimi verebilecegimi bagira bagira söylemek istiyordum, ama yapamiyordum. Bütün bir yil boyunca hep beraber dolastik. Hafta sonlarini ve teneffüsleri iple çekiyordum. Onu daha fazla görebilmek amaciyla. Yil sonu yaklasiyordu. Okulun kapanmasina yaklastikça daha bir hüzünleniyordu. Bir gün “NEDEN SON GÜNLERDE HÜZÜNLENIYORSUN?” diye sordum. “BILIYORSUN!! TATILLERDE HEP MEMLEKETE GIDIYORUZ. SENDEN AYRILMAK BENI MAHVEDIYOR. ONUN IÇIN ÜZÜLÜYORUM.” dedi. Biliyordum. Her yaz memlekete giderlerdi. Ve bu beni daha bir üzerdi. “NE OLUR GITME!! HIÇ OLMAZSA BU YAZ ISTANBUL DA KAL” dedim aglayarak. “AGLAMA!!! SEN AGLADIKÇA BEN DAYANAMIYORUM. ÇOK ÜZÜLÜYORUM.” diyordu. “BENIM IÇINDE ÇOK ZOR GEÇECEK. SENSIZ 2 KOCA AY” dedi. Ve sonunda okullar kapandi. Giderken onu son bir kez daha görmek için evlerine gittim. Kapida babasinin arabasi vardi. Evet gidiyorlardi. Az sonra hepsi birden kapidan çiktilar. Annesi, babasi, abisi ve en sonunda ARZU.. herkes arabaya bindi. Arzu tam binerken kendimi gösterdim. Aglayarak ona baktim sanki o da agliyordu. “NE OLUR BENI BIRAKMA!! GITMEME IZIN VERME” der gibiydi. Araba çalisti. Sanki, deliler gibi sevdigim kizi elimden zorla aliyorlar, götürüyorlar gibiydi. Gitmisti. 2 ay boyunca onu göremeyecek, onunla olamayacaktim. Her gece dualar ediyordum. sokaklarda bos bos dolasiyordum. Onu düsünüyordum. “KESKE YANIMDA OLSA” diyordum. Birgün telefon çaldi. Arayan ARZU’ ydu. Hatrimi sormak için aramis. “YAKINDA GELECEGIM.!!! SENI ÇOK ÖZLEDIM.” dedi. “BENDE!!” diye cevap verdim. “BENI DÜSÜNÜYORMUSUN?” diye sordu. “HER GÜN HER SAAT “ dedim. “DINLE O ZAMAN” dedi. “BENI YANINDA ISTIYORSAN, GECELERI AY’ A BAK BENI DÜSÜN.... EGER KALBINDE BIR SICAKLIK HISSEDERSEN, ANLAKI BENDE SENI,,, AY’ A BAKIP DÜSÜNÜYORUMDUR…” dedi. Ben aglamaya basladim. Beni, benden fazla seven biri vardi diye geçirdim içimden. “TAMAM!! CANIM” dedim. Sonra telefonu kapatti. O aksam onun dedigini yaptim. Aya baktim onu düsündüm 10-15 dakika sonra bir kalbimde sicaklik hissettim. “ALLAHIM!! SEN NE BÜYÜKSÜN!” dedim içimden. Gerçektende kalbimde onu hissettim. Ne olur çabuk gel dedim aya bakarak. Aradan bir ay geçti. Tekrar telefon çaldi. Arayan gene ARZU’ydu. “ISTANBULA GELDIM. TEYZEMLERDEYIM. BIR SAAT SONRA OKULUN ÖNÜNDE BULUSALIM CANIM “ dedi. “TAMAM” dedim. En güzel kiyafetlerimi giydim. Eee kolaymi? Sevdigim kiz uzaktan geliyor. O kadar çok heyecanliydim ki. Hemen okulun önüne gittim. Daha 20 dakika vardi. Onu beklerken her dakika bir ömür gibi geliyordu bana. En sonunda görmüstüm onu. 2 aydir göremedigim sadece kalbimde hissettigim kiz, bana dogru geliyordu. Bende ona dogru kosmaya basladim. Yan yana geldigimizde “HOSGELDIN “ dedim. Aglamaya basladim. Ve sonra öyle bir sarildim ki, bütün özlemimi sanki ondan çikariyordum. “SENI ÇOK ÖZLEDIM CANIM!!” diyordum. “BENDE!!!” dedi. Hep o bana BENDE! derdi. Sonra “GEL!!! SENI TEYZEMLE TANISTIRACAGIM” dedi. Teyzesinin evine dogru yola koyulduk. Eve vardigimizda teyzesini gördüm. Koltuga oturdum. Arzu’ da yanima oturdu. Teyzesi “BU O ÇOCUK MU?” diye sordu. Arzu’ da utanarak “EVET!!” dedi. Teyzesi “BAHSETTIGIN KADAR VARMIS KIZ “ dedi. Bir ara gülüstüler. Ben hiçbirsey anlamamistim bu konusmadan Ama onlarin gülmesi benimde hosuma gitmisti. Bütün gün teyzesinde oturduk. Muhabbet ettik. Teyzesi beni sevmisti. Ayrilirken kapinin önünde ben ayakkabilarimi giyerken teyzesi ve ARZU beni izliyordu. Ben hosçakalin diyecekken teyzesi “BEN SIZI YANLIZ BIRAKAYIM ?” dedi gülerekten. Sanki aklimi okumustu. “TEYZEN ÇOK IYI BIRI…. NE OLUR KENDINE DIKKAT ET.!!!!!!!” dedim ve ona doya doya sarildim. O da “GÜLE GÜLE” dedi. Onu çok seviyordum. Oda bunu biliyordu. Ama bunu bir türlü söyleyemiyordum. Okullar açilana kadar hergün onunla beraberdim. O yanimdayken zaman hiç geçmesin, o anlar hiç bitmesin istiyordum. Okullar açildiginda gene beraberdik. Siniflarimiz gene yanyanaydi. Her teneffüs onu görmek için yanina giderdim. Her yanina gidisimde, ayri bir heyecan vardi yüregimde. Kalbim onun yanindayken deli gibi atardi. Eger ben onu üzmüssem, yanliz kaldigimiz bir anda bana masum masum bakar, ben ne oldugunu anlar nedenini bile sormadan “ÖZÜR DILERIM! “ derdim.. Bütün yil boyunca hep böyle geçti. Derslerim zayifmis artik hiç umrumda bile degildi. Onunla beraberken dünyayi tanimiyordum. Yil sonunda onun dogum günü vardi. Ona söz vermistim. Okullarin kapandigi hafta onu bir yere götürecektim ve dogum gününü orda beraber kutlayacaktik. Hafta sonu Arzu’yla beraber yola koyulduk. Aksam saat 10’da teyzesinden zor izin almistim. Doya doya 2 saatim vardi. Onunla sahile gittik. Bir demet kirmizi gül almistim. O gün hava biraz bozuktu. Çiçegi Arzu ‘ya verdim. Biraz yürüdükten sonra bir bankta yanyana oturduk. Bana “KIRMIZI GÜLÜN NE ANLAMA GELDIGINI BILIYORMUSUN?” diye sordu. Basimi evet anlaminda salladim. “SÖYLE O ZAMAN“ dedi. Gözlerine baktim, sanki o iki kelimeyi ona söylemem için bana yalvariyordu. “AYAGA KALK” dedim. Onu karsima aldim ve bütün cesaretimi toplamaya çalisiyordum. Gözlerimi kapadim. “HADI SÖYLE” diyordu. Söylemiyor adeta yalvariyordu. “ARZU” dedim. “EVET !!! DEVAM ET !” dedi. “BEN SE………” dedim ve burnuma bir yagmur damlasi geldi. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Ve yagmur baslamisti. O an onun gözlerine baktigimda sanki “NE OLUR DURMA!!!! SÖYLE !” diyordu. Ama benim bütün cesaretim kirilmisti. O yagmur beni mahvetmisti. Yagmur o anki bütün büyüyü bozmustu. Sonra o bana ben ona bakarak gülmeye basladik. Yagmur deli gibi yagiyordu. Birden onun gözlerine baktim. Gülmeyi birakmis sadece bakisiyorduk. “NEREYE GIDERSEN GIT YANINDA OLACAGIM!!!!!!!!! O IKI KELIMEYI SÖYLEYEMESENDE!!!!” dedi. Gözlerimin taa içine bakarak. Ondan sonra bir sarildi ki……. O an hiç bitmesin istedim. Islanmaya baslamistik. Seni evine götüreyim dedim. Eve kadar yürüdük. Hiç durmadan çiçeklere bakiyordu. “BENIM GÜZELLERIM!!” diyordu. Eve geldik. Iyi geceler dedim. Ve ona sarildim. Onu eve biraktiktan sonra sokaklarda, o yagmurlu caddelerde dolasmaya basladim. O kadar mutluydum ki. Her ne kadar söyleyemesemde, bir sevdigim vardi. Hemde benim onu sevdigim kadar. Ve o kötü an gene gelmisti. Her yaz oldugu gibi gene memlekete gidiyorlardi. Onu ugurlamaya gidecektim. Ama o izin vermedi. “SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM.. SENI ÜZMEK ISTEMIYORUM.” dedi. Onun yaninda aglamami hiç istemezdi. Ve gitti. Ben gene o bos sokaklarda deli gibi onu düsünüyordum. Her gün aya bakiyordum. Onu düsünüyordum. Ama bu sefer tatil sanki daha bi erken bitmisti. Gene okul açilmisti. Onu gene görmüstüm. Okulun koridorunda yürürken bana öyle bir bakiyordu ki…… anlatamam. Yanima geldiginde “HOSGELDIN…. CANIM!!” dedim. “HOSBULDUK!!” dedi. Bütün bir yili onunla beraber geçirdim. Okulun kapanmasina 2-3 ay kala “ÜNIVERSITE SINAVINA GIRECEKMISIN?” diye sordum. Evet dedi. “PEKI ISTANBUL IÇINI KAZANABILIRMISIN?” dedim. “BILMIYORUM….. AMA SANMAM… ISTANBUL IÇI ÇOK PUAN….. O KADAR PUANI ALAMAM” dedi. Bende “ O ZAMAN SENDE, AÇIKÖGRETIMI YAZ” dedim. olur dedi. “AMA SENDE BIR YERE GITME OLURMU. SENSIZ BEN BURALARDA NE YAPARIM” dedi. “SENI HIÇBIR ZAMAN BIRAKMAYACAGIM..” dedim. Okul kapanmisti. Sinav günü gelmisti. onu aradim. “INSALLAH KALBINDEKI YERI KAZANIRSIN” dedim . “KAZANDIM BILE……. ÇÜNKÜ KALBIMDE SEN VARSIN!!! “ dedi.. Ben o an müthis derecede sevinmistim. Sonra sinava girdim. Sinavda dualar ediyordum. Arzu yanimda olsun diye. Ama onun benim yanimda olmasi için benimde istanbul içinde bir yere puan tutturmam lazimdi. Ve bunlari düsünerek sinavdan çikmistim. Sinavdan sonra hemen arzuyu aradim. Nasil geçti diye sordum. “ÇOK IYI…. SENINKI NASILDI” diye sordu. Benimkide iyiydi dedi. O sene tatile gitmemisti. Bütün yaz beraberdik Sinav sonuçlari açiklaninca kendi kazandigim yere baktigimda sok olmustum. Bogaziçi gibi bir yeri tutturmustum. Bu mutlu haberi hemen arzuya ilettim. O da çok sevindi. Sen nereyi kazandin diye sordum. “ILK TERCIHIM AÇIKÖGRETIMDI…. ORAYI KAZANDIM..” deyince dünyalar benim olmustu. Bir ara ailesinin yanina gitti. Bir hafta kadar sonra geri geldi. Onlarida çok özledim. Onun için gittim dedi. En sonunda ben üniversiteye yazildim. Ilk gün beraber gittik. Kantindeki manzara çok güzeldi. Köprünün bir kismi gözüküyordu. Deniz ayaklarinin altindaydi. Kantinde çevreme baktim. Her kesimden insan vardi. “NE KADAR ÖZGÜR BIR YER DEGIL MI?” diye sordum. Gözlerimin içine öyle bir baktiki “NE OLDU? NIYE ÖYLE BAKIYORSUN” dedim. “BEN SANA BIR ISIM TAKMISTIM… DEMIN ONU SÖYLEDIN?” dedi. “NEYMIS O ISIM” diye sordum. “BASBASA KALDIGIMIZ BIR ZAMAN SÖYLERIM.” dedi. “PEKI “ dedim. Yariyil tatili yaklasirken arkadaslarimla kantinde konusurken biri “YAA… HARÇLARADA BAYA ZAM YAPTILAR BEE” dedi. Ben sasirmistim. Daha bir açiklayici olmasini istedim. Çok para istiyorlarmis. Zaten benim babam harcin bir kismini zar zor vermisti. Bu kadar parayi kesinlikle bulamazdi. Hemen rehber ögretmenin yanina gittim. Herseyi anlattim hocaya. Hoca “DERSLERIN NASIL DIYE SORDU…” diye sordu. “PEK IYI DEGIL” dedim. Biraz daha konustuktan sonra benim babamin bu parayi bulamayacagini söyleyerek birazda kizarak kaydimi sildirdim. Üniversite hayatim tamamen bitmisti. Canim çok sikiliyordu. Ama ARZU hep yanimda oldu. Bu durumu hemen atlattim. Bir ay sonra arzu telefon etti. Aglayarak “NE OLUR YANIMA GEL!!” dedi. Ben sok olmustum. Telefonu kapattigim gibi teyzesinin evine gittim. Kapiyi çalar çalmaz açti. Beni karsisinda görünce daha çok aglamaya basladi. Onu salona kadar götürdüm. “NE OLDU KIZIM.. ANLATSANA” dedim. “BILIYORSUN.. BABAMI ISTEN KOVMUSLARDI.... KAÇ AYDIR IS ARIYOR.. EN SONUNDA BURDA YAPAMIYACAGIMIZI, IZMIRDEKI AKRABALARDAN BIRININ IS TEKLIFI YAPTIGINI SÖYLEDI… BABA GITMEYELIM DEDIM AMA O BENI DINLEMEDI. 2 GÜN SONRA IZMIRE TASINIYORUZ..” dedikten sonra hüngür hüngür aglayarak boynuma sarildi. Ben bu sözleri duyunca sok oldum. Dayanamayip bende agladim. “SEN AGLAMA.. BEN SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. Salonun ortasinda konusmadan öylece duvarlara bakiyordum. “PEKI NE YAPACAGIZ” dedim. “BILMIYORUM. “ dedi. Ben felaket derecede üzülmüstüm. Sevdigim kiz bu sefer gerçekten gidiyordu. Hemde dönmemecesine. Bir ara o bana bakti ve gülmeye basladi. “NEDEN GÜLÜYORSUN” dedim. “SEN BENIM EN ÇOK NEYIMI SEVIYORDUN” diye cevap verdi. Sonra bende gülmeye basladim. “SENI AGLARKEN GÖRMEK BENI KAHREDIYOR.. LÜTFEN AGLAMA” dedi. Sonra bende ne demek istedigini anladim. Gözlerine baktim aglamamak için kendini zor tutuyordu. O bana ben ona bakiyorduk. Ikimizde biliyorduk 2 gün sonra ayrilacagiz. Sonra birden “HANI SEN ÜNIVERTEDEKI ILK GÜNÜMDE BANA BIRSEY SÖYLEMISTIN HATIRLADINMI” diye sordum. “HIÇ UNUTMADIM KI “ dedi. “NEYDI BANA TAKTIGIN O ISIM “ dedim. Elini kalbime koydu ve gözlerimin içine bakarak “ÖZGÜR ADAM” dedi. Ben donmustum. Ama kalbimde öyle bir sicaklik hissettim ki anlatamam. “NEDEN…….. “ diyecektimki elini agzima götürüp susmami söyledi. “SEN SOKAKLARDA BENI DÜSÜNÜRKEN BEN SENI RÜYALARIMDA GÖRÜYORDUM. SOKAKLARDA DOLASIP BENI DÜSÜNÜYORDUN. BUNU SADECE ÖZGÜR BIR ADAM YAPAR.” dedi. O an içimden “ISTE GERÇEK SEVGI BU OLMALI “ dedim. O gün onlarda kaldim sabahleyin kalktigimizda telefon çaldi. Arayan babasiydi. Hemen eve gelmesini istedi. Onu istemiyerek de olsa evine götürdüm. Ona sordum “NEREDEN SAAT KAÇTA GIDIYORSUNUZ.” Cevap vermedi. “SENIN AGLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. “AKSAMA SON KEZ BULUSALIM”dedim. Kafasini evet anlaminda salladi. Onu biraktiktan 1-2 saat sonra yagmur yagmaya basladi. Aksam olunca evinin önünde onu beklemeye basladim. Onu çagirdim. Asagiya geldi. “BIRAZ YÜRÜYELIM” dedim. “AMA BU YAGMURDA…. YA HASTA OLURSAN BEN NE YAPARIM” dedi. “SANA BIRSEY SÖYLEYECEGIM.” dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. Gözlerinin içi parlamisti bir anda “HADI YÜRÜYELIM !!! “ dedi. Yagmur altinda koca sokakta yürümeye basladik. Bir kaç adimdan sonra bana döndü. “NE OLUR SÖYLE!! ARTIK O IKI KELIMEYI DUYMAK ISTIYORUM!!!” dedi. Anlamisti sanirim. Bu sefer söyleyecektim. Gözlerimi kapattim. “SÖYLE!! NE OLUR SÖYLE!!” diyordu. “SENI S……” dedim ve ARZU diye kalin birsesle irkildim. Camdan babasi çagiriyordu. Arzuda bana usul usul bakarak evine gitti. O koca caddede sadece o ve ben vardik. O bana bakarak eve giderken, ben ona elimi uzatmis “NE OLUR GITME…. BENI BIRAKMA!!!!!” diyordum. Apartmana girerken bana son bir kez bakti ve güldü. Ben kaderime isyan ediyordum. Sevdigim kiza bir kez olsun onu deliler gibi sevdigimi söyleyemedim diye. Sevdigim kizi elimden aliyorlar diye. Kalbim çok aciyordu. Onsuz ne yapacagimi düsünüyordum. Ertesi gün erkenden kalktim. Evlerinin önüne gittim. Ama camlarinda perde yoktu. Apartmana kosarak girdim. Kapi açikti eve girdim hiçbir esya yoktu. Bütün odalar bombostu. “SIZ KIMSINIZ” diye bir sesle irkildim. “BEN ARZUNUN BIR ARKADASIYIM. ONU ZIYARETE GELDIM “ dedim. “ONLAR TASINDILAR.. BIR DAHA ISTANBULA BELKIDE HIÇ GELMEYECEKLER. BEN ONLARIN KOMSUSUYUM. SEN GALIBA O ÇOCUKSUN.” dedi yasli teyze. “HANGI ÇOCUK” diye sordum. “BAZEN ARZU’ YU EVDE GÖRÜRDÜM. ÇOK NADIREN… ONU HER GÖRDÜGÜMDE KENDI DUVARINA BAKIP DALARDI.. GÖZLERI DOLARDI.. SANIRIM BIRINI DÜSÜNÜYORDU… DELIKANLI,,,,, BIZDE GENÇ OLDUK.. BIZDE BU DUYGULARI YASADIK…. ALLAH SANA YARDIM ETSIN!!!” dedi ve gitti. Ben hemen onun odasina gittim. Ve duvarina baktim. Baktigim gibi gözlerim doldu. Bir kalp resmi vardi. Çok ufakti. Ama benim için çok büyüktü. Kalbin içinde birseyler yaziyordu. Yaklasip baktigimda kalbimde bir sicaklik hissettim. Kalbin içinde “ÖZGÜR ADAM” yaziyordu. Gözlerim dolmustu. O bana böyle bir isim takmisti. Demek duvara bakip beni düsünüyordu. Diye geçirdim içimden. Ne yapacagimi bilmiyordum. Gene sokaklarda bos bos dolasiyordum. Ama bu seferki bir baskaydi. Içimde kötü bir his vardi. Sanki bir sey olacakmis gibi bir his vardi içimde. Aradan 4 gün geçti. O GÜN 2 MARTTI. Aksam uyuyamamistim. Geceleyin hava biraz bozuktu. Gökyüzüne bakip ayi aradim. Ama bulamadim. Uykuya dalar gibi oldum. Kalbimde çok büyük bir aciyla uyandim. Kalbim çok aciyordu. O an aklima arzu geldi. Acaba ne oldu diye düsünürken, aklima gökyüzü geldi. Orda ayi aradim. Bir kaç dakika sonra görmüstüm. Hemde bütün ihtisamiyla duruyordu. Bembeyazdi. Onu düsünürken gene kalbimde bir aci hissettim. Tam o anda ayin yanindan bir yildiz kaydi. 10 saniye boyunca o yildizin kayisini izledim. Izlerkende kalbim aciyordu. Yildiz kaydi. Kalbimin acisida durdu. “ACABA NE OLDU” dedim içimden. Ertesi günler içimde bir huzursuzluk vardi. Asagi yukari 2 hafta olmustu. ama arzu hala aramamisti. 9 mart günü telefon çaldi. Arayan fulyaydi. Sesi aglamakliydi. “RIDVAN” dedi. “BEN SU AN IZMIRDEYIM. ARZU VE BABASI TRAFIK KAZASINDA ÖLDÜ…. MURAT ABIMDE KOMADAN YENI ÇIKTI… NE OLUR METIN OL” dedi. Ben yikilmistim. Telefonu kapattim. Yere diz çöktüm. “ALLAHIM!!!! NEDEN BEN ?” dedim. Kendi kendime bir söz söyledim; “KAYBETMEYE MAHKUM BIR ADAMSIN!!” kisaca KMBA derdim. Disari çiktim. Sahil kenarina gittim. Aglamamak için acayip çaba sarfediyordum. Çünkü o benim aglamami istemezdi. Sahile vardim. Kimse yoktu. Deniz acayip dalgaliydi. “HAYIR YA !!! NEDEN BEN YA NEDEN!!!” bagirmaya basladim. En sonunda dayamayip agladim. Gözümden bir yas damladi. Kalbimde bir sicaklik hissettim. Sanki bana aglama diyordu. Ama ben kendimi tutamiyordum. Deliler gibi agliyordum. Simdi ne yapacagim diyordum kendi kendime. O aksam deli gibi yagmur yagiyordu. O yagmurlu sokaklarda, o soguk caddelerde ben tek basima aglayarak dolasiyordum. Aglamam hiç durmuyordu. Hep onu düsünüyordum. Birkaç gün sonra gene fulya aradi. “NE OLUR AGLAMA.. BILIYORSUN!! O SENIN AGLAMANI HIÇ ISTEMEZDI.” dedi. “PEKI “ dedim. Bana telefonda herseyi anlatti. Kazanin nasil oldugunu. Kimin hatali oldugunu. Ondan mezarligin adresini aldim. Sonra hemen bir ise basladim. Amacim para bulup bir an önce mezarliga gitmekti. Kafama koymustum, mezarligin yanina gittigimde birsey yapacaktim. HALA DÜSÜNÜYORUM..... YAPSAMMI........ YAPMASAMMI....... NOT: bu hikayenin yazarini görmek isterseniz, pazar günleri aksam saatlerinde BAKIRKÖY sahiline gidin..... orda bir uçtan bir uca dolasan birini göreceksiniz.. İŞTE O KİŞİ BU HIKAYEYİ YAŞAYAN KİŞİDİR.... |
Romantic Prince 08-13-2005, 07:16 PM Sevginin Gözyaşları Delikanlı yiyecek bir şeyler almak içinBurger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu. Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı. Kağıda ne almak istediğini yazmıştı: "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum,lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden "-Hemen efendim" dedi. Ardından da "150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu. Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi. Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza. Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı. Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı. Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy-Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı. Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı; "Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı. Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu. Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden "Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti. O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü: "Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa,biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum." Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı. Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu. Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu. Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu. Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar. Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu. Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı. İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi. O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu: "Sevgilim, Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şakınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun,benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırfa sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama ina ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı,ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de,senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak." Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza: " Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler. |
Hİkaye -1- EL_SaLVaDoR 03-14-2006, 09:46 PM Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..Hemen aldım.Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı.Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu..Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeye-ceğini" anlatarak devam ediyor.."Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza..Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı.Eve gider gitmez hemen telefon id****ini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdi-ğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi.Fakat ısrarım karşısında:"Belki, size yardımcı olabilirim" dedi."Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi.İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.."Bağlıyorum efendim. " Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi."Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı.Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi..Hemen aradım..Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..Ama kızına ait eski bir telefon numarası var.Belki ordan bilirlermiş.."Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime..İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki..Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah' nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi.Hemen orayı çevirdim..Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi..Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah' yı görmek için..Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda..Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın..Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..Anlattım olanları..Cüzdanı ve mektubu gösterip..Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı..Onu öyle seviyorum ki..Sean Connery gibi yakışıklıydı..Hani şu meşhur aktör..Ama ben 16 yaşındaydım..Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.."Derin bir nefes daha.."Michael Goldstein harika bir insandı.Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen..Onu hep düşündüm..Hep.."Bir ufak sessizlik..Bir derin nefes daha.."Ve onu hep sevdim.."İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.."Ve hiç evlenmedim..Michael gibi birisini bulamadım ki.."Hannah' ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.."Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..Cüzdanı elimde sallayarak..O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.."Hey baksana..Bu Bay Michael' ın cüzdanı..Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım..Cüzdanını hep kaybederdi zaten..Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.Ok gibi fırladım tekrar asansöre.Michael yatmamıştı.Okuma odasında kitap okuyordu.Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla..Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi."Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.Size teşekkür borçlu-yum" "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim."Ama özür dilerim.İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.Hannah' yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi.Söyle, lütfen söyle..""Çok iyi..Hem de harika" dedim, yavaşça.."Bana onun telefon numarasını ver.Yarın onu hemen arayacağım."Elime sımsıkı sarıldı.."O benim tek aşkımdı..Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim..Çünkü bu mektup geldiğin-de hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.."Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik..Odanın kapısı açıktı.Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.."Hannah" dedi.."Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.."Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.."Hannah..Ben Michael..Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..Bu sensin.Benim Michael'ım." Michael Hannah' ya doğru yürüdü yavaşça.Sarıldılar.Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.."Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er yada geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.Pazar günü bir nikah vardı..Gelebilir miydim?Harika bir nikah töreni idi.Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik.Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi..Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı..Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız…Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız. KANKALAR DAHA ÖNCE VERİLDİYSE SORRY AMA BENİM ÇOK HOŞUMA GİTTİ SİZLERLEDE PAYLAŞMAK İSTEDİM... |
Kulaklarım çınlıyor, sanki bir boşlukta yalnızım, ve zifiri karanlıktan gelen ses ve beynim buna dayanamaz hale geliyor. Başlıyorum ağlamaya, gözyaşlarım bir hançer gibi süzülüyor yanaklarımdan. Yere düşen damlaları sayıyorum düşüncelere dalarak. Ardından, bağırmak, haykırmak ve ölmek istiyorum. Her şeyden uzaklaşmak, insanlardan uzklaşmak ve kendimden uzaklaşmak bir bir özgürlük gibi geliyor bana. Ve tekrar ağlıyorum düşündüklerime. Sanki, biri itiyor beni boşluğa. Yavaş yavaş süzülüyorum, kör boşluğun içinde. Belki boşluktan çıkarım ümidi ile çırpınıyorum uçmak için. Kanatlarımı kırıyorlar acımasızca. Birileri yapıyor bunu ama kim! Bulamıyorum, bulamadıkça isyanım başlıyor. Belki de bendim diye düşünüyorum kendimi boşluğa iten. Ve eski paslı bir hançeri, zaten çırpınan kalbime saplıyorum. Sanki isyanım, çaresizliğim akıyor hançerin ucundan ve gözlerim kapanıyor. Ulaşıyorum sessizliğe ve bir ferahlık sarıyor içimi, sonsuzluğa kadar. |
SUSUŞLAR Yangın yeri gözlerinden düşen kıvılcımlarla tutuştu yüreğim Önce ağlayan,sonra çığlık çığlık susan bir ben çıktı karşına Ellerimde titrek harfler dolanıyor Parmak uçlarım buz kesmiş Nefesim öyle yetersiz ki;ısıtamıyorum ellerimi Yüzümde geceden kalma gözyaşlarımın izleri geziniyor Her biri derin bir boşluk oluşturmuş Ellerimi üzerinde gezindirirken parmaklarım kanamaya başlıyor Her yanı kan kokusu sarıyor sevgili Aşkım kan ağlıyor Ben kan susuyorum Sen kan sunuyorsun Ceplerimde dilime yakışmayan biz kadar susuşlar Kimse bilmez ama paylaşılacak kadar bütünleşmemiş bir aşkın susuşlarıydı bunlar Anlattığım kadar,hatta daha fazlaydı seni susuşum Her an senleşerek geçti bu günler Dilime dolanmış tek bir cümle gibiydin Gerisini getiremediğim,azıma tıkanıp kalan bir cümle Duymak isteyen çoktu seni ve bilmek isteyen çoktu içimi Fakat,ben sustum kimse duyamadı seni ve sen yoktun kimse bilemedi beni Birbirimizi tutsak ettik yokluğumuza Ben sensizlikle paylaştım seni,sen bensizliğin tadına bile varamadan sustun beni Bu nasıl bir zıtlık sevgili Ve ben böylesi nasıl sevebildim seni Bir ses uyanıyor semadan Çığırından çıkmış yokluğuna isyan edercesine haykırıyor Bomboş bir hayatın ucunda Sıyrık düşüncelerle sana sesleniyorum Ellerimde karanlık,faili meçhul seni sevmelerin ipuçları geziniyor Ben demeye kalmadan her yanımı sensizlik sarıyor Geceyi büyüten o suskun bakışından sabahın son demine sığınıyorum Üşüyorum Bir yorgan deyip üzerime örttüğün demli gözlerin ısıtmıyor;daha çok titretiyor bedenimi Kan revanım bu diyarda sevgili Her dem hüzün Her dem sensizlik Alışılmış bir ben değil çevremde dolanan Leyla diyorlar,garip diyorlar,suskun diyorlar artık bana Ah bal tadındaki bu sevda!.. Bir bilinmezin gözlerinden sızan ışık, yollarımı aydınlatır şimdilerde Aşkın varlığımı perişan edip yokluklara gömerken O elleriyle gülücükler çizmeye çalışıyor yorgun suretime Ceset ceset üzerimizden ne kadar aşk geçse de Yılmadan,susuşların suskunluğa boyandığı an için Birlikte savaşıyoruz sensizlikle Ne göründüğüm kadar kelimelere sahibim bu satırlarda Ne de kelimelerim benden kalan tek şey sana Yaşam belirtilerim azalıyor her geçen gün Simam daha çok ölü soğukluğunu andırıyor Anlaşılası güç durumlarda kendime yetemiyorum An geliyor hep susuyorum An gelmiyor an´sız kalıp yok oluyorum Hamallığını yaptığım acıların ardı arkası kesilmiyor Ayaklarım kelepçesine takılıp düşerken Yüklendiğim o ardı arkası olmayan acılar üzerime kapanıyor Kapı gıcırtılarıyla uyanıyor her susuşum Sevgilinin unut beni demesinden yıkılıyor duvarlarım Bencilce bir seviş Çıkıntılarla dolu bir hayat Ne çok geç kalmışlığımı düşünüyorum sonra Çağımın en geride kalmış kimliğini ben taşıyorum Yine aşkımı yağmalıyorlar sevgili Gel! Kurtar seni yaban ellerden içimdesin nasılsa diyemiyorum bak!.. Kopartıyorlar seni;dikenli ellerinin yüreğimi kanattığını umursamadan Kurşuni renklere boyuyor zaman senliğimi' Mermiler yağıyor üzerime yalnızlıktan yapılma' Ah yar! Böylesi kırıcı olmak zorunda mı gözlerin? Devleşen sancılarımı çoğaltma ne olur! suretimde garip ifadeler geziniyor… içimde çoğaan yaraLara derman bulamıyorum… yomgunum… Ruhumu sumturuyorum… Zayıflığımın son belirtileri;göz çukurlarıma dolan gözyaşlarım boğuyor çirkin suretimi Sakat ayaklarım yüzüme gölgeler çiziyor Yüzü koyu gizlenmiş yalnızlığımla baş başa kalmak istiyorum olmuyor Annemin nefes alamayışının korkusu sarıyor gecelerimi Bir anda zindan oluyor tüm geçmişim Parmak aralarından sızan ışıkla yüzsüzlüğümü nurlandırıyorum Duvarlar hep kan öksürüyor üzerime Siması bozuk ve ölmekten yorgun düşmüş cesetler geçiyor üstümden Sağımda,solumda hesap soracak münker ve nekir duruyor Ne yana dönsem suretime bir ah çarpıyor Bu susuşların içsiz ve duygusuz söylemleri çenemi yoruyor Yanı üzere yatan bir beynin içinden dökülebilecek tüm suçlar dökülüyor Suçları herkes görmezden gelirken yastığım beynimi suçüstü yakalıyor Gözyaşlarımı alnıma akıtan bir acının yarasına gözlerini bastırıyorum Gözlerin içime değdikçe yaramın kabuğu kalkıyor ve en sus biçimde kanamaya başlıyor Nerde soluk bir bez parçası bulsam etrafına engel diye sarıyorum Ama gözlerin Durmadan yaramı depreştirme derdinde Beklenmedik zaman-sız anlarda çıkıyorlar karşıma Bakmakla görmek arasındaki farkı tek senin gözlerinden anlıyorum Böylesi iç yakışların kıvılcımıydı gözlerin Aşk katili,içimin canına okuyan suskunluğumun adıydı gözlerin Kelimeler düğümleşti yine sevgili Garip şekiller dönüp dolaşıyor sularımda Gökyüzü ağıdıma ortak olma derdine düşüyor Maviliğini kirleten duman yüklü kentime lanet edercesine ağlıyor Misafirperver topraklarım da gözyaşlarını kabul gününde Soluksuz,hiç durmadan çatlamış dudaklarıyla içiyor gelen geçeni Feryat figan ağlıyoruz birlikte Sonra ruhuma şu anlık cemreler düşüreni arıyor ellerim Kulaklarımda bir bayram havası ama içim sus Ve ne sussam bilinmezim bana lanet ediyor sanki Sensizlikteki iç çekişlerimi yalnız o dinliyor İstemiyorum bu kadar içimin acılığını hissetmesini Sessiz sessiz yüzümden dökülen damlaları elimin tersiyle siliyorum ki;düştüklerinde seslerini duyup “bu can çekişen de neydi” demesin' Dinliyorum her dediğini ama,yine susuyorum An geliyor kendi acısını tekbirler getirerek kurban veriyor Ne sorulsa aşktan yana bilmezliğini öne sürerek kalbini örtbas ediyor Israrcı hareketlerime göz yumup bana benden de çok katlanıyor Ah bal tadındaki sevda! İçimi dışımı tuttun! Kendimde geçtim seni sevdikçe Anlayamadım ben senin acılığını Öyle doyumsuz,öyle tatlıydın ki! Meğer tutan bir balmışsın' Düştükçe içime yok oldum kendimde Bırakmadın beni bana' Halsiz,mecalsiz kaldım bir başıma Damarlarıma düşüşünle öyle bağlanmışım ki sana vazgeçemedim Acıttın Kanattın Susturdun Ama öyle tuttun ki beni kopamadım bir daha Şimdi keskin bir mevsim dönüşümü yaşıyor bedenim Bir yanım sonbaharda kalmış,bir yanımsa hep kış Bal içimde yeni yangınlar büyütse de duygularım hep soğuk,hep karakış Yok sevgili yok Bu aciz beden dayanmaz daha Kafama yerleşen bu dayanılmaz sancılar sonumu hazırlamakta Belki bu sözleri bir yazının uydurulmuş satırları gibi okuyorsun Ama öyle değil sevgili' Ne yazdıysam bunların hepsi aşkının bedeli Değer mi dediklerine bir cevap bu da belki Benim sana olan sevdam; Senin için basit, Herkes için değerli, Benim içinse;seni en az bu kadar sevdiğimin çaresizliğiydi |
Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu..Üsüyordum..Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde..Ama gökyüzü kapalı..Şehre yağmur yağıyordu .Yagmurlar ise acımasiz..Bereket dagıtan yagmur, yüregime yalnızlıgın acımasızligini bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten..Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık..Saatler geçmek bilmiyor..Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu..Yapamıyordum sensiz..Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa..Sensiz duygularım bölük pörçük..Ölümü ensemde hisseder gibiyim..Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım..Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasindan..Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki...Üşüyorum sensizlikte..Yağan yağmurda sığanacak sıcak yüreğini arıyordum..Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabilecegim sakin bir liman..Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim.sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları..Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki... Rüyadan uyandığımda ter içindeydim..Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere.. |
| Saat: 09:00 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık