MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 7 Kasım 2006 01:25

TERKİNE TERKİMİ GÖMMEYECEK KADARIM

Vuslata dair imkânı olmayan sözcüklerin lehçesiyim. Mümkünatı yok eden şehirler geçiyor virgüllerimden. Noktaya varınca susmuyorum. Daha bir yazasım geliyor, nokta arasına sıkışan cümlelerimle hayattan kopmak için. Naçar kalıyorum içbükey bir harf karmaşasında. Benliğime kazıdığım üç harfin üç bininci gözyaşını döküyorum. Üç harfi bol sıfırdı rakamlarla çarpıyorum. Aşka verilecek eldelerim yok. Sınırları bana ait olmayan bir yüreğe hükümranlığım fayda etmez teselli bulmama.
Bir yaşamın musallaya bakan yüzündeyim. Tüm düşlerimi beraberimde getirdim. Hiç gitmeyecekmiş gibi bir geliş ve ardından hiç gelmeyecek gidiş yapıştı yakama. İki yakamı bir araya getiremeyecek kadar mecalsizim. Gelişlerle gidişleri kör düğümleyemeyecek kadar çaresiz… Tüm yazılmışlığımı silip yüreğimden, gitmelere teşebbüs ediyorum. Ama ölümden başka yol yok. Ölüm kapımı çalıncaya dek bekleyerek tüketmeliyim ömrümü.
Mecburum…
Kalıyorum…

Düşlerimin bataklığında hiç gelmemiş birine terki yakıştırıyorum. Korkma! Düşlerimde bile terkine terkimi gömmeyecek kadarım…
Saat geceyi vuruyor beynimi kemiren sesiyle. Yeni bir saate yine hoş geldin diyorum. Yar olduğunu bilmeyen yar’dan dem vuruyorum. Oysa bilinmezliğiyle ne çok kurulmuştu düşlerime. Ne çok terk etmişti kendinden bile habersiz. Ne çok elveda sözcüğü paralamıştı yersiz…
Düşlerim nerden düştüyse adı intihar olmuştu yaşamamın. Özneliğini yüklendiğim tüm yalnızlıklarımdan istifa dilekçemi sundum kendime. Ölüm fermanım sıkıştırıldı ellerime. Adına düşen katliam, adsızlığımı parçaladı en anlamlı yerinden. Bu kentten öğrendiğin bütün ihanetlerin, deneme yanılma yöntemlerinin ilk durağıydım ben. Denedin ve yanıldın sen de. Çünkü içim, satır arası ihanetinle bile gölgelemedi seni bende.
Haklıydın… Bitmeyecekti… Olmayacaktı bu düşe konulmuş bir noktam. Virgüllerle dolu bir düştün, beni çok büyüttün… Ama varlığınla hayat bulan ılgımlarımı anlamadın. Bilmedin, düşler yumağımın tek öznesi olduğunu. Ne çok bilmediğin vardı. Ne çok bilinmezdin… Dilimden dökülmeyen sözcükleri suskunluk modunda dinledin ve suskunluğumu infaz edip gitmeyi tercih ettin.
Sesin, gittiğinin resmi oluyordu. Gözlerime çarptığım kelimler kaldığını simgeliyordu. Gitmiş miydin? Ya da giderek kalmayı mı seçmiştin? Öyle ya gidenler daha bir kalıyordu. Gitmeyi beceremeyenler adam gibi kalıyordu, kaldığından habersiz. Sesin kelamına yabancıydı. Hangiydi yalan söyleyen?
Kendimi bile anlamazken seni anlamak ağır gelirdi cüsseme. Sen en anlamdan yoksun yanıydın hilkatimin. Şimdi, sana suskun sessizliğim. Gitmekle kalmak arasında attığın adımların sonu; terkin… Ama dedim ya terkine terkimi gömmeyecek kadarım… Kılıfına bürüdüğüm cümlelerin altında eziliyor yaralarım… Mutluluğu yansıtmak için ayırdığım tuvalime hüzünler sıçrıyor. İstinassız nefesler barındırıyorum yaşam sığınağında. Yaşadıklarım dünya sahnemde sergilediğim MeLoDrAm…
Sen düşlerimdeki büyük… Bense düşlerle büyüyen bir küçük…
Ağzı bozuk bir ibare değil kendimde bilediğim. Sığ bir umudun, umutsuzluğun elinden kurtulan kalıntıları…
Arkamda bıraktığım ömrümün duraklarını başa saramayacak kadar mecalsizim. Hadi bırak yakasız hayallerimin yakasında dolaşmayı. Daha iki yakamı bir araya getirebilecek kabiliyet yok bende. Suskunum. Konuşsam, ağıt dizilir yollarıma. Konuşsam, çığlığım yangına verir en acı yanımı. Asılsız bir ihbardan kanat çırparım güne. Günsüzlüğüm günümü silip süpürdü takvimlerden. Saatler hangi hazanı gösterir şimdi? Şimdi, hangi güz beni ele verir? Hangi şarkı melodileri ile susar beni?
Elleri ceplerinde olan hayatım, yaşama elverişlilikten çıktı artık. Akran değilim yaşadıklarımla. Hayatıma el koyuyorum. Ellerim kana boyuyor dünyamı. Gök kuşağının tüm renklerini çalıyorum. Yaslı bir denizin dalgın sularında kendi yüzümü asıyorum. Ölüm temizleyemeyecek harf kalabalığımı. Harflerim sana büyük gelecek. İlk kez göreceksin alfabemin hırçınlığını. Sana saklı bir ömürde yaşattığım her ölümün yüzüne karalar çalacaksın.
Derin sessizliğim ilk kez asi konuştu işte. Varsa gücün temizle alfabemi. Payına gitmek kalmak arası yolları yürümekten başka bir şey düşüyorsa gel de anla asiliğimin içine eklediğim nidayı. Terkine terkimi gömmeyecek kadarım ya hani. Sen de terkine bir tümce bağışla hadi.
HADİ VARSA GÜCÜN TEMİZLE ALFABEMİ…
——————————————————————————–



Misafir 7 Kasım 2006 02:07

Bir rüyadır yaşamak.Dikenli bir kirpiyle sevişmek gibi sıra dışı ,heyecanlı ama tehlikeli.Bu bir kuraydı ve bize çıktı.Yaşamak bizim görevimiz artık.Duvarlar önümüze dikilir.Yokuşlar inişte de buluşmak üzere aşılmayı bekler.Bilmeden nice kurtuluş yolunu görmemezlikten gelirsiniz.Bazen ölürsünüz de.Ama haberiniz olmaz.
Gün gelir savaş ortasında çapraz ateş altında kalmış bir çocuk gibi hissedersiniz kendiniziAnneniz gelecektir.Ve sizi bu keşmekeşten çekip çıkaracaktır.Ama yok bir bakarsınız ki hiç bir yanınızda hiç kimse yok.Kimse dost değildir aslında.Aslında belki de bir anneniz bile olmamıştır hiç.Boşa beklediğinizi kendinize bile çaktırmamaya çalışırsınız.
En çok delirmekten korkarsınız.Kendi kendinize konuşmaktan,sebepsiz kahkahalar atmaktan korkarsınız.Ama bir bakarsınız ki Allaha aklınızı alması için bütün geçmişinizi silmesi için dua ediyorsunuz.O zaman anlıyorsunuz ki bu hayatta akıl hiç gerekli olmayan bir şeymiş.
İNsanların aldatmaya programlı olduğunu düşünür kendi kendinize paranoyalar yaratır en sonunda kendinizden dahi şüphe duyar olursunuz.Sizi bu hale koyanı kimse sormaz.Sadece kendiniz dahil herkes acır size.
Yatağına yattığınız insan size dünyanın öbür ucundan yeni göç etmiş bir yabancı gibi görünmeye başladığı an paranoyanızın ilk meyvessini aldınız demektir.Fikrinizce hep aldatılmış olduğunuz için sevişirken dahi nefret duyarsınız.Öperken öldürme planı kurarsınızda o gecenin sonunda ölen sadece siz olursunuz.
Bir gün bir de bakarsınız ki her şey yalan.Bu dünyada sizin adınızda kimse yaşamamıştır aslında.Siz bir başkasının gördüğü rüyanın en ücra figüranısınız.Siz yoksunuz yok.Hiç olmadınız.Olmayacaksınız....
Belki de bir merdivensiniz basıp yükselmeye , ya da inip ulaşmaya yarayan.Üstünüzü silerler ama altınız örümcek ağlarıyla böceklerle doludur.İnsanlar sadece kullandıkları tarafınızı temizlemişlerdir.Yani mecburiyetten ,yani sizin için değil.
Siz artık pimi çekilmiş bir bombasınız.Hiç olmazsa kendinizi kimsenin olmadığı bir araziye atın.İyisi mi kimse zarar görmeden kendi kendinize patlayın...
Ya da gözlerinizi kapayıp dışarıda kopan fırtınaya inat bembeyaz bir kumsalda tek başınıza güneşlendiğinizi hayal edin.Hayat parmaklarınızın arasında dostlar.Lütfen sıkı tutun....

http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


arwen 7 Kasım 2006 02:15

Buruktu yüreğim bir akşamın alca karanlığında. Göz yaşlarımla beraber sessizce bir kelime çıktı dudaklarımdan. Ürperti her hücresini himayesine almış, tüylerim yaşama isyan edergibi ayaklanmıştı. İrileşen gözbebeklerimin önünde kendimi biçare gördüm. Sessizce söylediğim kelimenin ne kadar doğru olduğunu anladım. Oturduğum yerden yavaş hareketlerle kalkıp kalp atışlarımın eşliğinde uzun bir yola çıktım. Huzur ve özgürlüğe giden bir yoldu bu yol. ÖLÜM YOLU!


Misafir 7 Kasım 2006 02:23

BEN OL DA BİL!

Hüzün
Gönlün derûni ve bir o kadar da ulvî misafiri'
Sinsi sinsi girer kalplere de divâne eder insanı'
Ah, hüzün!.. Deli dostum!..
İnsan, hüzünlü olduğu sürece olgunlaşır. Hüzün yoksa, insanı içten içe yakan, yaktığı gibi bir o kadar da olgunlaştıran dert yoksa eğer, o zaman, evet işte o zaman gaflet dehlizinde yok olma riski belirir.
Hüzün ve aşk. İki samimi dost. Bakıldıkda birbirinden ayırt edilemeyen iki yüce dost.
Âh, insan!.. İnsan ne kadar gariptir ki kendisini mecnun eden bu müptelânın kendisinden ayrılmasını istemez. Yanmak ister hüznün kucağında.
İmdi, rahat durmak varken niye başını derde sokasın, niye hüzün ummanında yok olasın, diye bir sual aklını meşgul edebilir ?.

Hüznü taşıyan/yaşayan insan bilir ki ne kadar hüzünlü olursa bir o kadar aşktan tat alacaktır. Sevgiliyi anarak ve onun hüznüyle yaşayarak geçirilen vakitler en güzel vakitlerdir muhakkak. Yukarıdaki soruyu cevapla(ya)mayacağım. Çünkü aynı dili konuşanlar değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. Hüzün nedir, neden insan hüzün ister, gibi soruların cevabını ancak ve ancak yaşayanlar bilir.
Bu noktada Dücane Cündioğlu´nun şu söyledikleri ne kadar doğru değil mi: “Duygularınızı açıkladığınızda, muhatabınız aynı duyguların tecrübesine sahip değilse, o duyguları hiç tanımıyorsa, ifadelerinizden hareketle duygularınızı kesinlikle anlamayacaktır. Fakat duygularınızın tecrübesine sahipse, siz sussanız, açıklama yapmasanız bile muhatabınız sizi anlamakta hiç zorluk çekmeyecektir.”
Ah dostum! Şimdi tek söyleyeceğim, eğer, hüzün nedir, diye aklına bir sual gelecek olursa, onu dışarıda değil de bilakis kendinde ara. İşte o zaman hüznü anlamakla kalmayacak, onun yakıcılığında olgunlaşacaksın.
Eğer, rahat durmak varken niye başımı hüzünle meşgul edeyim, diyorsan, unut gitsin bu dediklerimi.



arwen 7 Kasım 2006 02:40

Geliyorum bu gece sana...Ölümü erteleyip seni yaşamaya geliyorum..Umutlarımı ve hayallerimi yüreğime doldurup yağmurlu bir gecede sana koşuyorum..Gece karanlık şehirlerden geçtiğimde senin gözlerindeki ışığı arayacağım canımcım..

Bir yıldız gibi parlayan gözbebeklerinin güzelliğinden her bir şehre koysak ne güzel olurdu değil mi? Ne karanlık bir sokak kalır ne de umutsuz bir gece kalır ....Hayata dair tüm mutluluklarını en güzel çiçeklerin tomurcuklarına aşıla.Her umut la kalbine ve ruhuna bir bahar esintisi hediye edilsin.. Gözlerini uğruna geçtiğim tüm şehirlerin yıldızları fethettim ve sana getiriyorum... Gecenin koynundan güneşi bırakacaklar avuçlarına ve kulaklarına ise " sevgilin geliyor " diye fısıldayacaklar...

Hadi ölümü yarınlarıma erteledim..Ve acıların prangalarını avuçlarımda erittim...Umutlarımı senin gözlerine ektim..Sana geliyorum bu gece....İdamlık düşlerimden kaçıp yarınlarıma koşuyorum...Orkidelerle leylaklar' la ve içimdeki çocuksu heyecanlarımla geliyorum..Uyku yok bu gece..Uykuları erteledim...Sana gelirken geçtiğimiz tüm şehirlere senin gözbebeklerini anlatacağım..Her gecen saat heyecan denizinde boğulup senin yüreğinin sahillerinde dinleneceğim..Ve bu sabah senin gözlerinde uyanacağım....Umutlarıma peşkeş çekmiş acılarıma son verip her şeyimi sana getiriyorum...

.Sen; yarınlarıma umutla baktığım mutluluklarımsın.Sen benim nefessimsin..Ekmeğim, suyum kısacası hayatımsın..29 harfli kelimeler armonisinde gözlerini anlatacak bir şey yok..Gözlerini anlatmam ki..Çünkü ; gözlerin anlatılmaz, YAŞANIR....Ben gözlerindeki umutla yaşıyorum

Güllerimi avuçlarıma alıp gecenin karanlığını yırtarak sana geliyorum..O gözlerini yaşamaya geliyorum..Gözlerinin rengindeki mürekkebimi İstanbul ' un Boğazında mutluluklarla buluşturmaya koşuyorum...Kuruyan hücrelerimi sende yeniden yeşertmek için içimdeki tüm umutlarımı sırtıma yükleyerek kırlangıçların kanatlarında geliyorum..Bereketli yağmurları, rüzgarı ve yarınlarındaki güneşi koynumda saklayıp sana yüreğimi getiriyorum...Seni yaşamaya koşuyorum..Her adımda gözlerindeki gülüşlerine dua ederek geliyorum..


Ölüm gelmeden ben sana geliyorum hayatım...Bekle beni bu gece her şeyi erteleyip sana geliyorum...Unutma ; bu beden senin gözlerinde yaşıyor...Bu sabah güneş sana beni getirecek..Ve ölümsüz sevdamı yüreğine bırakacağım.


Misafir 7 Kasım 2006 23:35


SUSUŞLAR

Yangın yeri gözlerinden düşen kıvılcımlarla tutuştu yüreğim
Önce ağlayan,sonra çığlık çığlık susan bir ben çıktı karşına
Ellerimde titrek harfler dolanıyor
Parmak uçlarım buz kesmiş
Nefesim öyle yetersiz ki;ısıtamıyorum ellerimi
Yüzümde geceden kalma gözyaşlarımın izleri geziniyor
Her biri derin bir boşluk oluşturmuş
Ellerimi üzerinde gezindirirken parmaklarım kanamaya başlıyor
Her yanı kan kokusu sarıyor sevgili
Aşkım kan ağlıyor
Ben kan susuyorum
Sen kan sunuyorsun

Ceplerimde dilime yakışmayan biz kadar susuşlar
Kimse bilmez ama paylaşılacak kadar bütünleşmemiş bir aşkın susuşlarıydı bunlar
Anlattığım kadar,hatta daha fazlaydı seni susuşum
Her an senleşerek geçti bu günler
Dilime dolanmış tek bir cümle gibiydin
Gerisini getiremediğim,azıma tıkanıp kalan bir cümle
Duymak isteyen çoktu seni ve bilmek isteyen çoktu içimi
Fakat,ben sustum kimse duyamadı seni ve sen yoktun kimse bilemedi beni
Birbirimizi tutsak ettik yokluğumuza
Ben sensizlikle paylaştım seni,sen bensizliğin tadına bile varamadan sustun beni
Bu nasıl bir zıtlık sevgili
Ve ben böylesi nasıl sevebildim seni
Bir ses uyanıyor semadan
Çığırından çıkmış yokluğuna isyan edercesine haykırıyor
Bomboş bir hayatın ucunda
Sıyrık düşüncelerle sana sesleniyorum
Ellerimde karanlık,faili meçhul seni sevmelerin ipuçları geziniyor
Ben demeye kalmadan her yanımı sensizlik sarıyor
Geceyi büyüten o suskun bakışından sabahın son demine sığınıyorum
Üşüyorum
Bir yorgan deyip üzerime örttüğün demli gözlerin ısıtmıyor;daha çok titretiyor bedenimi
Kan revanım bu diyarda sevgili
Her dem hüzün
Her dem sensizlik
Alışılmış bir ben değil çevremde dolanan
Leyla diyorlar,garip diyorlar,suskun diyorlar artık bana
Ah bal tadındaki bu sevda!..

Bir bilinmezin gözlerinden sızan ışık, yollarımı aydınlatır şimdilerde
Aşkın varlığımı perişan edip yokluklara gömerken
O elleriyle gülücükler çizmeye çalışıyor yorgun suretime
Ceset ceset üzerimizden ne kadar aşk geçse de
Yılmadan,susuşların suskunluğa boyandığı an için
Birlikte savaşıyoruz sensizlikle

Ne göründüğüm kadar kelimelere sahibim bu satırlarda
Ne de kelimelerim benden kalan tek şey sana
Yaşam belirtilerim azalıyor her geçen gün
Simam daha çok ölü soğukluğunu andırıyor
Anlaşılası güç durumlarda kendime yetemiyorum
An geliyor hep susuyorum
An gelmiyor an´sız kalıp yok oluyorum
Hamallığını yaptığım acıların ardı arkası kesilmiyor
Ayaklarım kelepçesine takılıp düşerken
Yüklendiğim o ardı arkası olmayan acılar üzerime kapanıyor
Kapı gıcırtılarıyla uyanıyor her susuşum
Sevgilinin unut beni demesinden yıkılıyor duvarlarım
Bencilce bir seviş
Çıkıntılarla dolu bir hayat
Ne çok geç kalmışlığımı düşünüyorum sonra
Çağımın en geride kalmış kimliğini ben taşıyorum

Yine aşkımı yağmalıyorlar sevgili
Gel!
Kurtar seni yaban ellerden
içimdesin nasılsa diyemiyorum bak!..
Kopartıyorlar seni;dikenli ellerinin yüreğimi kanattığını umursamadan
Kurşuni renklere boyuyor zaman senliğimi'
Mermiler yağıyor üzerime yalnızlıktan yapılma'
Ah yar!
Böylesi kırıcı olmak zorunda mı gözlerin?
Devleşen sancılarımı çoğaltma ne olur!

suretimde garip ifadeler geziniyor…
içimde çoğaan yaraLara derman bulamıyorum…
yomgunum…
Ruhumu sumturuyorum…
Zayıflığımın son belirtileri;göz çukurlarıma dolan gözyaşlarım boğuyor çirkin suretimi
Sakat ayaklarım yüzüme gölgeler çiziyor
Yüzü koyu gizlenmiş yalnızlığımla baş başa kalmak istiyorum olmuyor
Annemin nefes alamayışının korkusu sarıyor gecelerimi
Bir anda zindan oluyor tüm geçmişim
Parmak aralarından sızan ışıkla yüzsüzlüğümü nurlandırıyorum
Duvarlar hep kan öksürüyor üzerime
Siması bozuk ve ölmekten yorgun düşmüş cesetler geçiyor üstümden
Sağımda,solumda hesap soracak münker ve nekir duruyor
Ne yana dönsem suretime bir ah çarpıyor

Bu susuşların içsiz ve duygusuz söylemleri çenemi yoruyor
Yanı üzere yatan bir beynin içinden dökülebilecek tüm suçlar dökülüyor
Suçları herkes görmezden gelirken yastığım beynimi suçüstü yakalıyor
Gözyaşlarımı alnıma akıtan bir acının yarasına gözlerini bastırıyorum
Gözlerin içime değdikçe yaramın kabuğu kalkıyor ve en sus biçimde kanamaya başlıyor
Nerde soluk bir bez parçası bulsam etrafına engel diye sarıyorum
Ama gözlerin
Durmadan yaramı depreştirme derdinde
Beklenmedik zaman-sız anlarda çıkıyorlar karşıma
Bakmakla görmek arasındaki farkı tek senin gözlerinden anlıyorum
Böylesi iç yakışların kıvılcımıydı gözlerin
Aşk katili,içimin canına okuyan suskunluğumun adıydı gözlerin

Kelimeler düğümleşti yine sevgili
Garip şekiller dönüp dolaşıyor sularımda
Gökyüzü ağıdıma ortak olma derdine düşüyor
Maviliğini kirleten duman yüklü kentime lanet edercesine ağlıyor
Misafirperver topraklarım da gözyaşlarını kabul gününde
Soluksuz,hiç durmadan çatlamış dudaklarıyla içiyor gelen geçeni
Feryat figan ağlıyoruz birlikte
Sonra ruhuma şu anlık cemreler düşüreni arıyor ellerim
Kulaklarımda bir bayram havası ama içim sus
Ve ne sussam bilinmezim bana lanet ediyor sanki
Sensizlikteki iç çekişlerimi yalnız o dinliyor
İstemiyorum bu kadar içimin acılığını hissetmesini
Sessiz sessiz yüzümden dökülen damlaları elimin tersiyle siliyorum ki;düştüklerinde seslerini duyup “bu can çekişen de neydi” demesin'
Dinliyorum her dediğini ama,yine susuyorum
An geliyor kendi acısını tekbirler getirerek kurban veriyor
Ne sorulsa aşktan yana bilmezliğini öne sürerek kalbini örtbas ediyor
Israrcı hareketlerime göz yumup bana benden de çok katlanıyor

Ah bal tadındaki sevda!
İçimi dışımı tuttun!
Kendimde geçtim seni sevdikçe
Anlayamadım ben senin acılığını
Öyle doyumsuz,öyle tatlıydın ki!
Meğer tutan bir balmışsın'
Düştükçe içime yok oldum kendimde
Bırakmadın beni bana'
Halsiz,mecalsiz kaldım bir başıma
Damarlarıma düşüşünle öyle bağlanmışım ki sana vazgeçemedim
Acıttın
Kanattın
Susturdun
Ama öyle tuttun ki beni kopamadım bir daha

Şimdi keskin bir mevsim dönüşümü yaşıyor bedenim
Bir yanım sonbaharda kalmış,bir yanımsa hep kış
Bal içimde yeni yangınlar büyütse de duygularım hep soğuk,hep karakış
Yok sevgili yok
Bu aciz beden dayanmaz daha
Kafama yerleşen bu dayanılmaz sancılar sonumu hazırlamakta
Belki bu sözleri bir yazının uydurulmuş satırları gibi okuyorsun
Ama öyle değil sevgili'
Ne yazdıysam bunların hepsi aşkının bedeli
Değer mi dediklerine bir cevap bu da belki
Benim sana olan sevdam;
Senin için basit,
Herkes için değerli,
Benim içinse;seni en az bu kadar sevdiğimin çaresizliğiydi


recruit87 8 Kasım 2006 20:57

Bugün Farklı Bir Havadayım.Rüyamda Hayatımın Aşkını Gördüm...Kendisine Bir Türlü Açılamama Rağmen Kendisinden Cevap alamamama Rağmen Onu Çook seviyorum. Senin o Gözlerin Var ya Herşeyi Bitirdi Hani O Verdiğin Sözler... Bu Şarkı Beni 7 Bitirdi...Grup Koridor Sağolsun dinledikçe Kendimden Geçiyorum.... Hain bir gün kalkıp da onu özledim demiştim ya... işte o gün bugündür.Hayat Anlam taşıyor onu Rüyamda Görünce.Peki onu Gerçekten Görecek Olsam Ne Olur Acaba bana... Ayaklarım Birbirine dolanıyor Heryerde Onu Arıyor Gözlerim...İşte Gene Öyle Bir Gün.Kimi görsem o sanıyorum.Özlüyorum Sesini Duymasam da Kendisini...Artık Onsuz Yapamıyorum. Kendime de kızmıyor değilim hani...bana Bir Söz mü Verdi? ya da Umut mu? Verdiği Sadece Arkadaşça Sevigsiydi Ve bunu Kötüyew kullandım... Senin de Kalbin Kırdığım için özür dilerim. Sensiz Geçmiyor işte günler. Herşeyi birşeye bağlamak birşeyleri feda etmeye bağlıdır. Ben Hayatımı Sana Bağladım Hayatımı Feda Ediyorum Senin Uğruna... Birgün seni ne kadar Sevdiğimi anlayacaksın ama geç olacak. Hayat ne demektir diye sor bi kendine. Hayat Kendini Sevmektir.. Hayat Karşındakini Sevmektir... Ve Hayat Sevdiğinden kopmadan yaşamaktır... senin O Gözlerin Beni Kendimden Aldı... Seni Çooooooooooooooooooooook Seviyorum ve Özlüyorum...İstesem de Ulaşamıyorum... Sana Ulaşsam bile Seninle Yüzleşmek Korkutuyor beni..
Senin Gözlerinin içine Bakıp Seni seviyorum demek...xxxxnda bu Daha Çok Korkutuyor beni.Çükü Seninle Yüzleşince Sana Olan sevgimimn Biteceğini Düşünüyorum...
En iyisi Seninle Konuşmamak ve gözlerinle konuşmamak...Seni Herzaman Uzaktan İzleyeceğim ve Kesinlikle senin olmayacağım...

Şarkılar Yalan Söylüyor.Sana Olan Duygularımı Ne Güzel Sözler Ne Hikayeler Ne de Şiirler İfade Edebilir....
Sen Gönlümde Yaşadıkça Varsın Ve Sen Ulaşılmadıkça Güzelsin...
Ulaşılamaman Dileğiyle...


Misafir 9 Kasım 2006 00:12

Naz-lı hayat...


Uzun bir gecenin ardından dönüyorum kendime...Yol uzun, şeritleri saymaktan uyumayı unuttum. Sürekli akıyor evler ve yollar bulutlarla yarışıyor. Zamanı sağ şeritte bırakarak akıp gidiyorum. Durup durup " Efkârlıyım " diyor içimde ki tanıdık ses. Biliyor mudur acaba kendisini dinlediğimi? Kimbilir nerededir şimdi ? Eminim çoktan geçmiştir efkârı, eskiyen keder yüzüme düşüyor böyle hüzün günlerinde. Başım, kendini dayadığı camla inatlaşıyor. Ama sarsılmıyorum. İçimden geçenleri yıkamıyor yağmur taneleri. Sadece susuyorum.Yollara susuyorum. Camlara susuyorum. Karanlığa susuyorum. Kendime susamak pahasına…Sonra dayıyorum ağzımı yol çeşmelerine…Yollar çeşme oluyor, çeşmelerden yollar damlıyor. Kanı-yorum kendime…Inanıyorum, ceşmeler olmasada bu ulkede…

Uzat dudaklarının kulaklarını. Duyuyor musun, dün geceden kalan sensizliğimi ? Görüyor musun yüzümde ki özenle süslenmiş gülümsemeleri ve ellerimde ki kırmızı gülleri…Mumlu masanın üzerinde dokunulmadan duran sarhoş yunan mezeleri. Çıtkırıldım tabaklar sirtakiye hazır şimdi. İçkiler elbette bizden olmalı, tam şimdi Leman SAM kemanın bam telinden ”Kim İnanır Ayrıldığımıza”yı vurmalı…

Gelinin tebessümünü yudumluyor damat, kadehten taşarak dökülüyor ortaya karışık sevişmeler, eller elleri yıkarken, avuç içinde terliyor hevesler, utanmıyorum çırılçıplak kaldı bakışlarım, arzular erojen bir fondip, ayakaltında yerin dibini kırıyor tabular… Hepsinin kıblesine tek kaldırımlık bir şerefe…Kulak memelerinin çukuruna uzandı bakire sesler, ezgiler hep mi arsız olur ki sus denilince...Gözlerimin optik merceğinde tek kare mutluluk, edepsiz duruşu bu yüzden parlak kağıt parçası üzerinde..Özgürlük sığar mı dört köşe bir objektif içine..

Sızanlar usulca ayırken, gece söylene söylene gitti gülenleri ağlatıp…İhanetimin ilk durağından kalkıyorum, sis değil kasabanın bulvarlarında ayaklanan. Susuşuma kandı vicdanım, yanıldı sesim, sadece hüznümün çevirisidir kelimelere dökülen sessizliğim...Kimden biriktim, bilmiyorum… Gözlerime açılan deliğin karasında, isterse hiç aklanmasın kadınlığım, ben ağladıkça kadın olmayı öğreniyorum başka baharlara…Lüks bir hayatın tam ortasından geçiyor üzerimde yollar, tuttu yine yalnızlık beden yakamdan, utanmadan ah bir çıkarsam bu bedenden elbiseyi, sefil bir huzur akıp gidecek içimin kıyılarından…

"Böylesi hepsinden güzel" boynu bükük dursun bırak! kenar tabelaları. Üzerlerinden kızarsın ve bozarsın utangaç güneş, sarsılarak geçtiğim bağırları açık tren raylarından bir daha asla bilet kesilmesin geleceğe, Yolculuğa çıkmak için niyet edemesin uzaklar…Madem ki herşey aynı, güneş yeniden damlasın yapraklara, kininden sararsın ormanlar, hep yakışır dudağıma güz şarkıları, güllerinden vazgeçerken sonbaharlar …Vaktim varken yaslandım, gençliğimin ukala omuzuna. Şimdi, döne dolana dökülüyorum satır başlarına…Nokta…Nokta..Nokta...

Gözlerimin arka tarafında bir kör noktada sürgündeyim, hadi peşimden gelsin metropol yalnızlık kentleri…Sus/ma..Yol uzun, küçücük ellerimle en mavi bulutlara haber göndereyim, âniden bastırsın hüzzam yağmur, hüznüm ıslansın ve aksın...






arwen 9 Kasım 2006 00:28

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte.. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..." Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?.. Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden...
Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı... Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ? "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz.. Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti.. Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..." Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı..
" Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen.. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim....
Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
"SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..."


Misafir 9 Kasım 2006 00:45

Yüklemini Kaybetmiş Aşkın Gizli Öznesiyim

" Uğruna dağları sırtıma yükleyip canımı “ canına “ adadığım kadın…

Yüzümü jilet gibi kesen ayazın beşiğine uzanmış gecenin en dar vaktinde yazıyorum yine. Gözbebeklerimde biriktirdiğim isyanların körpe kelimeleri dilimde öğütüp yine sana geldim elimde yüreğim, yüreğimde hasretin ile..Unuttuğun sevdamı hüviyetimde saklayıp yalnızlığının orucunu senin gözlerinde açmaya geldim. Kapında kelimelerim diz çöküp yine senin gülüşlerinde solmaya geldim. Ölümü dudaklarına kuşanıp saçlarınla sevişen arsız rüzgar ile kör topal savaşmaya geldim. Elimde sevgi silahıyla, huzurunda gözyaşlarını yüreğimle silmeye geldim ey yar..

Unuttun mu sevgili, lacivert okyanuslara uzanan umuttu gözlerin. Yaralı yüreğimi güvenle dayadığım sevda uçurumuydu yüreğin. Sen, kelebeklerin gözyaşlarını kurulayıp gökyüzüne senin omuzlarından kanatlandığı sevda meleğiydin. Sen yüreğimde; yanık türkülerle büyütülmüş çocuğun sevdaya adanmış son kelimeleriydin .. Ömrümü ayak uçlarına eğip uğruna canımı adadığım taze baharların umut kokan tomurcuğuydun sen. Adınla başlayıp gözlerinde biten bir sevdaydın bende..Ben sende di’li geçmiş zaman cümlelerine gömülmüş bir hatıra olsam da; ben hala sende “ yüklemini kaybetmiş aşkın gizli öznesiyim”

Aynalar bile inkâr eder oldu yüreğindeki var oluşuma. Karanlıklar şahit oldu yüreğinde yavaş yavaş yok oluşuma..Gözlerinde tozlandım, yüreğinde hasrete yakalandım. Ama sen bilmedin…Yüreğimi sensizliğin kirpiklerine asıp koynunda bir cocuk gibi ağladım, kınalı dağları yüklenip bağrıma yokluğun sancılarını dindirmek için bağrıma taş üstüne taşlar bastım..Ama yüreğimin ıslaklığın silmedin..Bırak silme gözyaşlarımı, aksın toprağa. Toprağın dudaklarından öpen her gözyaşım senin günahlarına kefen olsun. Bırak bilme hasretin kanayan yaralarını. Kangren olup bedenimi alacak olsa da bırak kanasın. Her damlası, yollarında susuz kalmış fidelerin canına can olsun.

Gitmelere alışığım sevgili. İlk önce canımdan canı kaybettim bir Ekim günü. Kır saçlarına kurban olduğum babamı kaybettim bir sonbahar günü, sonra bir gün masmavi düşlerimi. Birisinin acısını yüreğime saklamışken ansızın bir Eylül günü düşlerimi kaybettim. Canım babamı koca bir çınar ağacının gölgesine, masmavi düşlerimi geleceğin ıssız suretine gömdüm. Unutmadım acıları, unutmadım yüreğime sakladıklarımı. Her gece dualarıma ekleyip sancıları, taş kundaklara sardım kırık dökük hatıraları.. Ve sonra bir gün seni kaybettim. Yüreğimi bedenimden söküp kendini tozlu hatıralara gömdün..Gelişine adaklar adayamadan gidişine gözyaşlarımı bıraktım. Babamla, düşlerimle başlayan kaybedişlerime kendini ekledin. Bendeki seni öldürmeye çalıştın ama izin vermedim. Suskunluğu giyinip kelimelerinle vedaları hazırlasan da ben seni yüreğimin toprağına gömmedim. Sende unutulmayı göze alıp seni bir yudum nefesle büyüttüm. Kanayan geçmişine gülüşlerimi merhem diye sürüp gözlerimde uyuttum seni.

Bıkmadan utanmadan seni yaşatan oldum. Önüme dizdiğin kör uçurumlara inat ben sana yürüdüm ayaklarımda acılarına ezerek. Gövdesinden koparılmış kökleri koynuma alıp göğsümde kanattım kırık dökük çığlıklarımı. Gittiğin her günü geceyle kefenleyip sesi dudaklarımdan koparılmış çığlıklarımla harf harf seni çağırdım yüreğime..Duymadın…Adını kaç kez satırlara kazıyıp olur olmadık sevdana susadım. Ama sessizliğime “ sesinle “ akmadın… Güneşin bile kıskandığı taze gülüşlerini kanayan yaralarıma merhem diye sürmeni diledim. Sarmadın. Ama sen sarmasan da ben gülüşlerini yaralarıma sarıp adını dudaklarıma mühürledim sevgili.

İçimdeki cocuğu dinlememeyi öğreneli çok oldu ey yar. Gittin, devasa sensizliği çığlıklara bölüp yalnızlığını demledim gecenin esir düştüğü ayazlarda. Susmalarının kiracısı olsam da sensizlikte ateşi saklayan dağ gibi sustum. Karanlığı besleyen bir çığ gibi yutkundum kanayan çığlıkları. Ama hicbir zaman sen benden gittin diye seni unutmadım sevgili. Acılarını, dünüme; adını, bugünüme ve sevdamı ölümsüzlüğe mühürleyip senin yüreğinde nefes aldım hep..

Gelmeyeceksen sevgili; üfle karanlığa yakılmış kandilleri. Saçının tellerinden ör darağacımın urganlarını. Son kez tutmayacaksan üşüyen ellerimi, dudaklarıma sür ayrılığın sen kokan zehrini. Kanayan dudaklarınla öp soğuk kurşunları. Öp ki; gözlerinde ateşlenmiş kurşunları yetim gönlüm onur bilsin sevgili…..

Adını dudaklarıma mühürlediğim sevgili; sen beni hep baharı kıskandıran güzelliklere meyleden ipi kopuk bir serseri bil ama ben senin koynunda ölmeyi diliyorum zamanın tanıklığında, ellerimi semaya açıp kör kütük ağlamalarımda senin gülüşlerinde kefenlenmeyi istiyorum sevgili...Ben senin gülüşlerine yanmadım ki , gidişinle seni ayak uçlarıma gömeyim. Ben senin acılarını sevdim sevgili. Bırak ellerini uzatma bana, bırak üşüyen dudaklarımı yüreğinle bir kez bile dokunma. Sana vasiyetimdir bir gün çınar ağacına gömülecek bedenimi ıslak gözyaşlarınla yıkayıp sıcak gülüşlerinle kefenlesinler ne olur. Gülüşlerinle kefenlesinler ki; toprağın altında kemiklerim üşüdüğünde sıcak yüzüne sarılayım.."



arwen 9 Kasım 2006 00:58

Bir yazıydı içimi aydınlatan, bütün olumsuzluklara rağmen hayata pozitif bakan bir genç kalemin yazısını okuduktan sonra "evet bende ölümün soğuk nefesini hissetmiştim" dedikten sonra kaleme aldım, çünkü almam gerekiyordu;

.......Yoksunluk içinde geçen bir çocukluktan sonra büyümüş delikanlı olmuştum, çok çabuk kırılıyor, çokta çabuk dost ediniyordum, kendimi beğenmezdim, hiç bir fiziki kusurum yokken bile ayakkabılarımın 43 numara olmasını kafama takar, pantolonun altında şık durmadığını dert edinirdim, gözümde her ay düzenli çıkan arpacığı kanser kadar büyük dert bellemiştim, oysa güzergahımdaki sokaklarda yolumu bekleyen genç kızlarında haddi hesabı yoktu. Elim ekmek tutuyordu ve düzenli maaş aldığım bir kurumda genç yaşımda idareci olmuştum bile.. 1981 eylülde aşık olmuştum tam askerlik çağımdı, ilk şiirimi ona yazmıştım oda bana hala severek taşıdığım "Duygu İmparatoru" sıfatını yakıştırmıştı, ne de zor olmuştu yavukluyu memlekette bırakıp askere gitmek, döndüğümde ilk göz ağrım bir başkasıyla evlenmişti bile, ölenle ölünmüyordu ve bende evlendim çoluk çocuğa karıştım, Rabbim nur topu gibi iki tane erkek evlat nasip etti.

......işte ne olduysa 1993 yılında Diyarbakır’da görev yaptığım yıllarda oldu, kendimi dinleme fırsatı buldum, kendimi dinledikçe kendi içime hapis oldum. Bir serseri kurşun sol göğsümden girdi kol küreğimden çıktı. 1993 yılının kurban bayramından üç gün öncesi saat 13.00 sıralarıydı, bir uğultuyla birlikte sol göğsümde bir sıcaklık hissettim ve uzun uzadıya düştüm sırt üstü...Şuur kaybından siren sesleri ile uyanış, kan oluk oluk... Hastanene bir saatlik mesafe de, yol uzun, yara ağır ve telsizden kan gurubumu soruyorlar, ölüm an meselesi... Azrail’in soğuk nefesini hissediyorum yüreğimde, o anda 35 yıllık hayat saniye saniye geçiyor gözlerimin önünden... Meğer ne kadar güzel bir ömür sürmüşsüm diye geçiriyorum içimden... Hep güzel şeyleri hatırlıyorum. İçimi burkan üç şey vardı; Tokattan eski bir arkadaşıma dargın olduğum gerçeği ile yüzleşiyordum,o an bir pişmanlık çöküyor yüreğime... "Keşke yanımda olsa, özür dilesem, affet beni desem" diyorum suçsuz olduğum halde, sonra 12 yıldır hiç görmediğim ilk göz ağrım düşmüştü aklıma, bu halde bile içim yanmıştı, sonra Acem güzeli karım ve benim fotokopim olan iki oğlum düştü aklıma... Önümüz bayramdı, işte bir sarı perde iniyordu gözlerimin önünde yukarıdan aşağıya,ölüm gelip gelip gidiyor sanki... Son sözümün Hakka şükür olması gerektiği zonkluyor beynimde, bildiğim sureleri sıralıyorum aklımdan, bana refakat eden arkadaşlara annemin, kardeşlerimin tel numaralarını veriyorum, vasiyetimi ulaştırıyorum gayri ihtiyarı, arkadaşlarımın gözlerinden akanlar yüzüme damlıyor tane tane... Ağlamayı beceremiyorum bir türü, derken ulaşıyoruz Dicle Üniversitesi acil servisine... Olağanüstü Bölge Valisi Ünal Erkan'ın talimatı ile hazırlanmıştı bile ameliyathane, 14 saat süren bir operasyon, doktorumu hatırlıyorum hayal meyal ve ben ölüme hazırlamışım zaten kendimi, hazırlamışım ama dünyaya da doymadığım gerçeği ile yüzleşmişim ve yaşamayı her zamankinden daha çok ister haldeydim. Fersiz bakışlarımla yalvarıyordum Dr.Nesimi Eren'e ve gidiş o gidiş!!!

.......Önce sesler geliyor kulağıma, gözlerim aralanmadan son yaşadıklarım geliyor aklıma, yaramın ağırlığı hatırlayıp kendimi ahrette olduğuma inanmış buluyorum, gözlerimi açıyorum yattığım odada ayağı, başı, kolu sarılı onlarca hasta ve hepsi beyaz çarşaflara uzanmış, kendimi ölmüş hissettiğimden burası “CENNET Mİ CEHENNEM Mİ?” suali yankılanıyor ruhumda... İçimden şöyle dediğim hatırlıyorum "eğer CEHENNEMDE isem anlatıldığı kadar korkulacak gibi değilmiş! yok CENNETTE isek kandırmışlar bizi..." Bunları düşündüğüm gibi yine kopuyor hayat, 12 saatte daha şuursuz bir baygınlık ve 12 saat sonra yine uyanış, yine aynı oda yine başı, kolu, bacağı sarılı zat-ı muhteremler... "Burası cenneti mi ,cehennem mi?" sorusunu kendime soruyordum ki; beraber çalıştığım arkadaşı görüyorum odanın kapısındaki camdan bakan...İçimden sevinç naraları yankılanıyor ve onun göreceği şekilde parmaklarımı oynatarak selamlıyorum sevinç göz yaşları döküyor Muş'un yiğit çocuğu... Göz göze geliyoruz, akıyoruz bir birbirimize, ölmemişim yaşıyorum, hayattayım diye şükürler gönderiyorum RABBİME ...

Üç gün geçmiş aradan ben hayattan kopalı, Dr. Nesimi yüzündeki tebessümle giriyor kapıdan... Arkasında Tokat'taki Annem ve beş kardeşim peşpeşe... Annemin ağabeyime dönüp söylediği ilk söz "oğlum hemen dayına telefon et tosunu kurban kessin çok şükür bu günümüze"

.......Üç aylık yoğun bakımdan sonra iki sene süren ayakta tedavi ve 10 sene sonra işte karşınızda Ahmet Erdem, çalakalem doğaçlamalar yazan, o karanlık günlerini şiirlerle aşan, yaşanan süreç zarfında şunu öğreniyorum ki; küçük dertlerle bedbaht etmişiz kendimizi ve bunu işliyorum şiirlerimde...Her satırın özü yaşam güzel, yarın umut var ve Hakka teslimiyet içermekte...

.......Bu gün ise sevgiden başka bir istediğim yok kimseden, en büyük zenginliğin ruh zenginliği, dost zenginliği olduğun öğrenmiş bulunuyorum. İşte bunun huzurunu yaşıyorum artık...

Son olarak söylemek istediğim şu ki; o ötelerin ötesindeki istemezse sinek kanadını oynatamaz, o istemezse bir yaprak kıpırdamaz, ama o isterse sular yokuş yukarı akar, O isterse kurşun sol göğsünden girer, kol küreğinden çıkar, sen yine yaşarsın doyasıya, O isterse alır emanetini hiç ummadığın zamanda....

(*)Annem ve 6 kardeşim hayatta İstanbul Eyüp Sultan'da aynı sokaktayız, mutluyuz, çünkü yaşıyoruz.

(*) Hayat çok güzel, sağlıklı iken kıymetini bilelim, küçük şeylerle bedbaht etmeyelim kendimizi... Yaşadığımız her anın çok kıymetli olduğunu bilmek lazım... Yaşam başlı başına bir yaşama sebebi bilene...


Sensual 9 Kasım 2006 13:09

Asker Hikayeleri


Emret Komutanım, Halkalı Ziraat ve Tarım Lisesi'nde çekiliyor. Adresi alıp yola çıktığımızda 'kime sorsanız gösterirler demişlerdi'. Sorduk, gösterdiler de ama ben gördüğümün bir lise olduğunu anlamakta zorluk çekince aynı cadde üzerinde defalarca tur atmak zorunda kaldık. Gerçi kim olsa buranın 56. Piyade Alayı değil de lise olduğuna inanamaz.

Okul mu, alay mı?

Girişte, nöbetçi kulübesinden nizamiye talimatnamesine kadar her şey gerçek gibi. Kapıdan içeriye girince askeriye atmosferi daha da yoğun hissediliyor. Diziyi, Altıoklar Film çekiyor. Yönetmen Kartal Tibet. Prodüksiyon ekibi ve Sanat Yönetmeni Fatoş Suda çok sağlam bir iş çıkarmışlar. Binaları, kaldırım taşlarını, bahçe çitlerini baştan aşağıya gerçek askeri bölge nasıl görünüyorsa öyle boyamışlar. Gerçi, bu lise binası daha önce de birçok filmde plato olarak kullanılmış. Birkaç taş bloktan oluşan okul, çok geniş bir alan üzerine kurulu. Bu sayede, rahat ve gerçeğe yakın çekimler yapılabiliyor.

Asker olunmaz, doğulur

Ben, sora sora 56. Piyade Alayı'na ulaştığımda ekip yemek molasındaydı. Oyuncuların pek çoğu yemeklerini yemiş dinleniyor. Biraz etrafı dolaşıp resim çekiyorum. Depo ve dinlenme odalarının bulunduğu bölgeden, dizinin Ahmet Başçavuş'u, oyuncu Naci Taşdöğen geliyor. Daha O'nun sahnelerinin çekimlerine çok var ama tam tekmil giyinmiş. Kamuflaj pantolonu ve yeşil tişörtüyle gerçek bir askerden hiç farkı yok. 'Asker olunmaz doğulur'un kanıtı gibi. Zaten yedek subay olarak askerliğini yaparken, askeriyede kalması teklif edilmiş ama oyunculuk isteği ağır bastığı için, kalamamış. Birkaç resmini çekmek istedim, hemen gidip G-3'ünü aldı (maket tabi), Rambo pozları verdi. Ah bir de boyu uzun olsaymış Arnold Schwarzenegger gibi dünya çapında bir oyuncu olurmuş (Kendisinin yalancısıyım). Bir insan hem zeki hem yetenekli bir oyuncu hem iyi bir dublaj sanatçısı, hem boylu poslu olabilir mi? Bence boy da eksik kalsın.

Perşembenin galibi

Emret Komutanım'ın 24 Mayıs'ta ilk bölümünün yayınlanmasından bu yana yedi hafta geçti. Her hafta mutlaka, hem AB grubunda hem de genelde 7,5 - 9 arasında reyting alıyorlar. Share denilen izlenme payları da % 40-45 civarı. Bu ne demek? Açıklayayım, yani dizinin yayınlandığı perşembe geceleri Türkiye genelinde açık olan her 100 televizyondan 45 tanesi onları izlemiş. 'İzleyen herkesi çok eğlendiren bu dizinin set arkası kim bilir ne kadar komiktir?' diye düşünüp benim yerimde olmayı istediğinizi biliyorum (ama bendeki şans... ). 'Set hazır herkes ziyaretçi parkına' dediklerinde sevine sevine gittim ve inanın öyle hüzünlü bir sahne çekiyorlardı ki neredeyse ağlıyordum. Efendim, Muzaffer Albay (Mehmet Ulay), Üsteğmen Levent'e (Ali Sarp Leventoğlu) hayata ve aşka dair nutuk çekiyor. Üsteğmen Levent ile Üsteğmen Çiğdem (Demet Evgar) arasında adı konmamış bir aşk yaşanıyor. Muzaffer Albay'da kendisini, ikisinin de babası saydığı için nasihat veriyor. Sahnenin hem felsefi bir yanı var hem de üst rütbeliler oynuyor ya, sanırım ondan acayip bir ciddiyet var.

Tavla şampiyonları

Bu kadar ciddiyet bünyeye zarar o yüzden ufak ufak kaçayım. Prodüksiyon ekibinden aldığım tüyoya göre, çekim sırasını bekleyen oyuncuların dinlendiği bölümde sağlam bir muhabbet yakalama şansım var. Şöyle bir sahne düşünün bir sürü asker çayır çimen yayılmış, kepler fora, elde sigara tavla oynuyor. Evet normal bir alayda olmaz ama burası 56. Piyade Alayı. Set arası başka türlü vakit geçmeyeceği için tavlalar açılmış ciddi kapışmalar yaşanıyor. Ahmet Başçavuş, Posta Ferit'i fena yenmiş. Arda Kural'ın morali bozuk. Çekimden önce Üsteğmen Levent'in ifadesini almış olan Arıza Hamza (Sermiyan Midyat), karşısına Jumbo Gökhan'ı (Ferdi Kurtuldu) oturtmuş çekişmeli bir maç yapılıyor. Kazanan Ahmet Başçavuş'la oynayacak. Oyunu ve bir paket sigarayı kazanan yine Arıza oldu. Bu kez iddia yok, çünkü Naci Taşdöğen buna karşı. Setin tavla şampiyonu var mı diye merak ettim ama herkesin katıldığı bir turnuva organize edememişler. Gerçi turnuva için para toplanmış ama İsrafil Köse (Laz Çavuş Cemal) parayı alıp kaçmış. Hemen inanmayın canım, bu Sermiyan Midyat'ın şakası. Bir türlü turnuva yapamayınca sete üç tavla almışlar. (Arıza Hamza, bu konuda da arıza çıkarıyor ve pulları beğenmiyor) Sermiyan Midyat ve Naci Taşdöğer'in çekişmeli tavla maçı devam ediyor ama ekip yer değiştirmiş, alayın köpeği Tertip'in oynayacağı sahne çekiliyor. Kaçırmamam lazım, bu yetenekli Golden Retriewer cinsi harika köpeğin çekimlerini izlemek için sete gitmeliyim. Maç sonucu mu? Bilmiyorum. Ardından kim bilir kaç maç daha yapıldı, o yüzden kimsenin hatırladığını da sanmıyorum.

Kayıp telefonun peşinde

Eğimli ve sık çam ağaçlarının bulunduğu alanda seti kurmak biraz zahmetli. Ekip şaryoyu yerleştirmeye çalışırken, oyuncular yerlere oturmuş bekliyor. Tosun Paşa'yı oynayan Mehmet Kurt, Show TV'nin Türkiye'nin Yıldızları yarışmasının ortaya çıkardığı bir yetenek. Mehmet Kurt, rahmetli Kemal Sunal'ın oynadığı İnek Şaban tiplemesine benzerliğiyle dikkati çekiyor. Arda Kural'a göre, Kemal Sunal bu filmlerde Mehmet'i oynamış. Çok doğal, gözlerinin içi gülen biri, ama Gaziantep'i özlüyor ve İstanbul'daki insan ilişkilerinden şikayetçi (Kim değil ki?). Şimdi çekilen sahnede, Üsteğmen Levent, Posta Ferit ve Tosun Paşa, alayın köpeği Tertip ile kaybolan cep telefonunu arayacak. Çekim sırasında Mehmet Kurt, biraz hata yapsa da, Yönetmen Kartal Tibet ve diğer oyuncu arkadaşlarının yardımlarıyla birkaç tekrarın ardından işi kotarıyor. Asıl iş, Dost'un yani dizideki adıyla Tertip'in toprağı kazıp telefonu çıkartmasında. Ama bu da Kartal Tibet'in ve diğer oyuncuların sabrı sonucu defalarca tekrar edilerek hallediliyor.

Komedi dizisinde belgesel tadı aramayın

Dizideki askeri atmosferi, yok efendim çarşaflar neden beyazmış, yok efendim acemi asker çarşı iznine sivil çıkar mıymış diye eleştirdiklerine bakmayın. Hem bazı elde olmayan sebeplerden hem de bazı kuralların eleştiriyi yapan kişilerin askerliklerini çoktan yapmış olduklarından değişmiş olan kuralları bilmedikleri için olan şeyler. Böyle ufak tefek ayrıntılara takmazsanız dizideki atmosfer bire bir askeriyedeki gibi. Bu ortamı sağlayan dizinin askeri danışmanı müstafi Üsteğmen Yüksel Güçlü. Dizi çekimi başlamadan oyuncuları sıkı bir eğitimden geçiren Yüksel Güçlü çekim sırasında da askeri eğitimleri sürdürüyor. Diyalogları eleştiren ve askeriyede bu kadar laubali olunmaz diyenlere de Güçlü'nün yanıtı net 'askeriye formu aynen uygulansa bu bir komedi dizisi değil belgesel olur' Oyuncuların yarısı askerliğini yapmamış. Bu yüzden eğitimler oldukça sıkı geçmiş. Oyuncular o kadar gerçekçi eğitim almışlar ve almaya devam ediyorlar ki Genelkurmay'dan bir ricaları var. 'Bizi askere aldıklarında en azından acemilik döneminden muaf tutulalım' diyorlar. Elçiye zeval olmazmış, benden söylemesi.

Karekök 4 = hav hav

Dost çok özel bir köpek, biraz bahsetmede geçemeyeceğim. Eğitmeni Bora Erbek tarafından üç aylıkken alınmış. Şimdi 1,5 yaşında. Arama, kurtarma eğitimi almış. Bu eğitimi alan köpeklere yapılan testte Türkiye'de tam puan alan tek köpekmiş. Otur, kalk, getir gibi temel ve kaldırıma çık kenardan yürü gibi karmaşık komutları çok sorunsuz algılıyor ama asıl marifeti matematik biliyor. Vallaha şaka değil. Gözümle gördüm. Dördün kare kökü kaç oğlum? Hav hav. Sekizden üç çıktı kaç kaldı? Hav hav hav hav hav. Eğitmeni soruyor o da havlayarak cevap veriyor. 'E, madem bu kadar akıllı, cep telefonunu topraktan kazıp çıkarması gereken sahne neden bu kadar uzadı?' Diye sorabilirsiniz, haklısınız. O da çok ilginç. Eğitmeni cep telefonuyla oynamasını daha önce yasaklamış ve Dost rol icabı da olsa cep telefonunu ağzına almayı istemedi. Uzun uğraşların sonunda rolünü başaran Dost'un ödülü ise 'good boy' diyerek başının sevilmesi. Dost'u pozitif eğitim sistemiyle eğiten Bora Erbek serbest olarak köpek eğitmenliği yapıyor. Cep telefonu 0 536 413 46 13. Benim de köpeğim sözümü dinlesin diyorsanız arayabilirsiniz.

Yemek molasında sohbet

Çekime ara verilmiş. Oyuncular sohbette. Aylardır sabah sekiz akşam altı çekim yapan ekip artık kardeş gibi olmuş. Resmin sağ alt köşesinde iştahla şeftalisini yiyen Erdinç Dinçer'in sette ilk günü. 7. Bölüm itibariyle konuk oyuncu olarak katılan Erdinç Dinçer, Astek Kerim'in (Orçun Kaptan) babasını oynuyor.


Misafir 9 Kasım 2006 13:56

Yarı uyur yarı uyanık geçirdiği gecenin sabahında, iki kişilik yatakta açtı gözlerini yeni güne. Tek başına.......Göz alabildiğine uzanan ovada yalnız yaşayan bir ağaç gibiydi. Büzülmüştü koca karyolanın kenarına. Öyle bir büzülmüştü ki, bomboş bir çekmecenin köşesine sıkışmış ince bir gömlek düğmesine benziyordu.Ya da, içi çoktan boşaltılmış kavanozun dibinde kalmış kırık bir pirinç tanesine... Yattığı pozisyonda kalkmıştı, demek ki gece boyunca hiç kıpırdamamıştı. Sağ tarafına yatmıştı. Sol yanının boş olduğunu bildiği için hiç o tarafa bakmıyor, sağ tarafından kalkıyordu yataktan. Yine öyle yaptı. Bakmadı ama, aylardır hiç baş konmayan ikinci yastığın öylece duruyor olduğunu bilmek, içini burkmuştu.

Salona çıktı. Salon çok büyük göründü gözüne. Üzerine bol gelen bir giysi gibiydi, dönüp duruyordu üzerinde.Banyoya gitti, lavaboya yöneldi. Solgun, avurtları çökmüş bir yüzle gözgöze geldi aynada. Günler önce çıkarıp lavaboya koyduğu sabun hâlâ yarı bile olmamıştı. ” Hıııııım! ” dedi.....” Demek ki küçücük sabun, bir kişiye bir ay dayanıyor.......Hiç birşeyi bitiremiyorum tek başıma."... Soğuk suyu yüzüne çarpıp ferahlamak istedi ama nafile!

Muftağa girip buzdolabını açtı. Yalnız kaldığından bu yana, her zaman yiyecekleri sığdıramadığı dolabın yarısı boştu. Yarım kilogramlık sebzeler, küçük bağ halindeki yeşillikler; dolabın bir köşesine adeta büzülmüşlerdi.Yarım kilogram taze fasulye, bir o kadar domates, yine yarım kilo ıspanak. “ Benim içim yaşam, artık yarım kilogramlık,” diye düşündü.

Düz ve küçük bir tabağa üç zeytin, küçük bir dilim peynir , ince bir dilim ekmek koydu. Portakal suyu hazırlamalıydı kendine. Şu çay içmeme alışkanlığı, sıkıntı veriyordu kahvaltı saatlerinde. ” Boş ver portakal suyunu,” dedi. Büyükçe bir bardağa su doldurdu. Kahvaltı tabağını, bardağı mutfaktaki masaya usulca bıraktı. Boğazı düğüm düğüm, bir sandalyeyi çekip oturdu. Lokmaları isteksiz isteksiz geveledi. Dili; fazla pişmiş, hatta kurumuş, üzeri yarılmış ve bayatlaşmış bir kurabiye gibiydi. Ağzının içinde döndükçe avurtlarına, dudaklarının iç kısmına batıyordu.Tabağı, içindekileri bitiremeden mutfak setinin üzerine bıraktı.

Salonun bir kenarında , ütülenecek birkaç parça çamaşır duruyordu sepette. Şöyle bir baktı, hep kendisine ait çamaşırlardı. Bir haftada biriken çamaşır, sadece birkaç parçaydı. Bir zamanlar yıkamaya, ütülemeye yetişemediği, ama artık çamaşır sepetinde hiç görmediği çamaşırları ve onları giyeni düşündü....” Lânet olsun! ” diye söylendi.

Derken, akşam boşaltmayı unuttuğu koca poşeti gördü. Eline alıp, mutfağa yöneldi. Bir gün önce almıştı marketten. Poşetten; margarin paketinden biraz büyükçe üç tane saklama kabı, iki porsiyonluk yemeğin doldurabileceği büyüklükte iki çelik tencere, bir tane de oyuncak gibi küçük bir tava çıktı. ..” Şim’den sonra, böyle küçük kaplar gerekecek bana, “ diye iç geçirdi...” Tek kişilik.”

O gideli beri, bir sessizlik vardı evde. Büyük bir coşkuyla çalan davullar , dönen değirmenler susmuştu sanki. İşte bu sessizlik ve yalnızlık, taşımakta zorlandığı bir yüktü omuzlarında. O yükü indirecek bir durak yoktu.Yalnızlığı, gidenin yokluğu; gelip yüreğine oturdu. Kara bir yılan gibi çöreklendi. Yüreğinin, bir değirmen taşının altında kalmışçasına ezildiğini hissetti.....İçi öyle dardı ki ! Küçülmüş küçülmüş, incir çekirdeği kadar kalmıştı.

O’nun yokluğuna, yalnızlığa alışması gerekiyordu. Ama nasıl? Düşündü düşündü, aklı sıra bir çözüm buldu. Dudaklarına acı bir gülümseme kondurarak, şöyle dedi kendi kendine:

* Sabahları yalnız uyandığında; O’nun, erkenden kalkıp işe gittiğini ya da bir iş gezisine çıktığını farzedebilirsin.

* Tek başına kahvaltı ederken, O’nun sabah uykusundan henüz kalkmadığını farzedebilirsin.

* Ütülenecek çamaşırların sadece kendine ait olduğunu gördüğünde ise; yine en sona kendi çamaşırlarım kalmış ütülenecek, diye farzedebilirsin.

* Akşam yemeğini yalnız yerken; O, akşam yemeğini dışarıda yiyecek, geç gelecek diye farzedebilirsin.

* Buzdolabını neredeyse boş gördüğünde ise; yine hafta sonu gelmiş diye farzedebilirsin.

* Bir yolculuktan veya alışverişten döndüğünde ve evde seni bekleyen hiç kimse olmadığını gördüğünde; O’nun eve gelmesi için, vaktin henüz çok erken olduğunu farzedebilirsin.

Daha farzedecek şeyler bulmaya çalışırken, çalan telefonun sesiyle irkildi.Telefonda, henüz ikibuçuk yaşındaki torunu kuş gibi şakıyordu:

-“ Ananejiim! Efde miçin? Ben gelebiliy miyim?”.........Torununun sesiyle, yüzü aydınlanır gibi oldu. Farzetmek de neydi ! İşte gerçek buydu......Sevimli, dünya tatlısı bir torun......Sırtını dayayacağı bir duvar......Giden gitmişti. Nasılsa bir daha dönmeyecekti.....Olmayan şeyleri varmış gibi farzederek yaşayamazdı.

Telefonu kapattı. Kendi kendine acı gerçekleri bağıra bağıra hatırlattı:

Evet, yalnızsın!
Yalnız yaşayacaksın!
O’nu; yok işe gitti, yok iş gezisine gitti diye farzedemezsin.
O artık yok, bunu kabul et.
Gitti ve hiç gelmeyecek.
Hayat, farzetmek değil; gerçektir gerçek!

Farkında olmadan O’nun en sevdiği şarkının sözleri döküldü dudaklarından:

“ Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç ! "
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


MARLON 9 Kasım 2006 14:09

Seviyorum Rabbim


İnanç Tarihi dersimin öğrencilerinden biriydi Tommy. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oydu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana imalı, imalı;

- "Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun hocam? " dedi.

- "Hayır" dedim, yavaşça.

- "Yaaa" dedi. "Oysa senin, bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum hocam..."

Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:

- "Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak bir gün, eminim." Tommy, omuzunu silkip yürüdü...

Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana...Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde; zayıflamış, çökmüştü... Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü... Ama gözleri halâ pırıl pırıldı...

- "Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi.

- "Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.

- "Tabii" dedi, "Ne öğrenmek istiyorsun?"

- "Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?"

- "Daha kötüsü olabilirdi... 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınlarla beraber olmak ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak, sanmak gibi..."

Sonra niye geldiğini anlattı... "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup bulamayacağımı sormuş; "hayır" yanıtını alınca şaşırmıştım. Sonra, "ama o seni bulur" dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söylediklerinde; Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım birden...

Habis ur, diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca, sabahlara kadar dualar etmeye başladım... Hiç birşey olmadı. Bir sabah uyandığımda; ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim aniden.

Ömrümün geri kalan vaktini; Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm...

- "En büyük mutsuzluk, sevgisiz bir hayat sürmektir, bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine "Seni seviyorum" diyemeden gitmektir" demiştin...


Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte... En zorundan başladım... Babamdan...

- " Oğlu yanına geldiğinde; babası, gazete okuyormuş.

- "Baba, seninle konuşmam lazım" demiş Tommy.

- "Peki, konuş oğlum"

- "Yani, çok önemli bir şey..."

Babası, gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı;

- "Neymiş o bakalım?"

- "Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim." Tommy, gülümsedi, arkasını anlatırken... Babasının elinden yere düşmüş gazete... Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış. Tommy'ye sarılmış ve ağlamış...

Sabaha kadar konuşmuşlar. Babası, ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde...

- "Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy...

- "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece...

Ölümün gölgesi üzerime düşünce; kalbimi açıyordum, bana, aslında çok daha yakın olması gereken insanlara..." Nefes aldı Tommy..." Bir gün baktım, Tanrı, orada... Hemen yanıbaşımda duruyor... Ona yalvardığım zaman, bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı, kendi bildiği gibi yapıyordu. Gerçek olan şu ki, haklıydın... Ben, onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelip, beni bulmuştu."

- "Tommy" dedim. "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa... Sen, Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu, sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz... Ama hayatını sevgiye açarsan o, gelir seni bulur. Bunu anlatıyorsun farkında mısın?"

Devam ettim; "Tommy, bana bir iyilik yapar mısın, bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?"

Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün... Ölümle hayatı sona ermemişti tabii... Şekil değiştirmiş, büyük bir adım atmıştı sadece... İnanmaktan, görmeye geçmişti...

Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk.

- "Söz verdiğim derse gelemeyeceğim, halsiz ve bitkinim hocam" demişti...

- "Anlıyorum Tommy !"

- "Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam, sen anlatır mısın?

- Herkese, bütün dünyaya, benim için anlatır mısın?"

- "Anlatırım Tommy" dedim. "Anlatırım, merak etme!"


İnsanlara; "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok, şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz... Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin..

Hemen, şimdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir...



nazlisu 9 Kasım 2006 20:17

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
çağırdı ve merakla sordu:
" Adın ne senin evladım?" dedi.
" Ali, komutanım" dedi.
" Nerelisin?"
" Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
" Peki evladım,bu kafanın hali ne?
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
" Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden
yaktığını da bilmiyorum."
" Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı
da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve
dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım
istedi.
" Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
" Sen söyle biz yazalım" dediler.
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin
doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
" Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada
çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin
kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz
ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
" Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar
ellerinden öperim anacığım."
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç
almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz
önceleri birer, birer, sonraları beşer,beşer,
Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
onlarında sayıları giderek azalıyordu.
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme
gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
bile,bile ölüme gidiyorlardı.
O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı
mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu.
" Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim.
Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında
cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı
ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten
sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından
yazılmıştı şöyle diyordu anası:
" Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime
de yakma demişsin.
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
geçmesinler.


Bizde üç işe kına yakarlar;


1 - GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE
2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DİYE
3 - ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN OLSUN DİYE...


Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun

" Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken,
hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu... "
(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)


recruit87 9 Kasım 2006 22:44

İNSAN SEVDİGİ YERE VURURMUŞ
Burnu bir karış havada, gözü
yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
Hele hele benim aşkımı
yerden yere vurup,
nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
Dudaklarından dökülen acı sözleri;
öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o, zehirden beter.
Her olayda içim paramparça,
gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.
Yorgun düşerdim onsuz geçen,
onunla dolu, koyu siyah gecelerden.
Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
kaleme sarılıp yazardım ona nefretin
aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
Derdim ki; alın yazımdı,
onbeşimin çocuksu aşkıydı.
Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,
ardından bir uçurumun kenarına
yapayalnız bırakır giderdi.
Ben çaresiz, ben yorgun,
ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız,
diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda;
onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
Ama o günlerde hayatımın amacı,
varolma gibi gelirdi bana.
Çocukluk mu, yoksa gençliğimin
safça tutkusu muydu bu
kölesiye bağlanış,
içten içe kopan fırtınalar,
bu delice yakarış?
Kimbilir, belki de
sevilmeye muhtaç bir kalbin
bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim.
Sadece sevgi...
Evet, şimdi yıllar sonra ben,
onu düşünüyorum ilk defa
kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli
gözleri gözlerimde yine
sevgi, derin yüreğimde.
Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım,
ağladım saatlerce.
Bu onun \"ölüm yıldönümü\"dür.
17\'sinde toprakla kucaklaşan,
o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz...
Doldururken sensizlik o an odayı
gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.
Bir feryat yankılanmıştı acı dolu
tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
Benim kadar çaresizdi her köşe.
Kendi kendime konuşarak
yaklaştım sırasına;
\"Sen ölemezsin;
canımsın, sevgimsin, emelimsin
Dileğince nefret et, alay et duygularımla
Kızmam sana
Ama ne olur bir yalan olsun,
acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana\"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü
ta ki, ölümün o sinsi kokusunu
içimde duyana kadar.
Hıçkıra hıçkıra ağladım,
sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait birşeyler bulmak için
aradım her köşeyi...
Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa,
rengi solmuş.
Yazı, onun yazısı.
Bir mektuptu, özenilerek yazılmış,
belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak,
acıyla okudum her cümleyi
kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı...
Öyle ki, bugün bile unutamam,
okudukça ağlarım.

"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş
bir tanem, AFFET BENİ !!!..."


nazlisu 9 Kasım 2006 23:30

Dinle oglum, bunlari sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanaginin altina sokmussun, nemli alnindaki sari lülelerin yapis yapis islak. Odana bir hirsiz gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmus gazetemi okurken vicdan azabim nefes kesen bi dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yataginin basucuna geldim. Neler mi düsündüm oglum? Sabah sabah kizmistim. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladim, çünkü yüzünü islak havluyla öylesine silivermistin. Ayakkabilarinin kirli oldugunu görünce sana onlari temizlettim. Bazi esyalarini yere atisinda sana öfkeyle bagirdim. Kahvalti ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafina saçiyordun, lokmalarini çignemeden yutuyordun, ekmegine çok fazla tereyagi sürmüstün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetismek zorundaydim. Bana baktin elini salladin ve “Güle güle babacigim” dedin. Ben ise kaslarimi çattim ve “Dik dur!” dedim sana. Aksam üzeri de durum farksizdi. Eve gelirken seni yere çömelmis arkadaslarinla bilye oynarken buldum. Çoraplarin yirtilmisti. Arkadaslarinin önünde seni küçük düsürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahaliydi ve giymek istiyorsan dikkatli olmaliydin. Düsün oglum bunlari sana baban söylüyordu. Hatirliyor musun? Sonra çalisma odama girdin. Gözlerinde incinmis bir ifade vardi. Kagitlarimin üzerinden sana baktigimda bir an için çikmaya yeltendin. “Ne istiyorsun?” diye bagirdim sana. Hiçbirsey söylemeden kosup boynuma sarildin ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra kosarak disari çiktin. Kagidim elimden düstü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarini buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmedigim için degil bu; senden çok sey bekledigim için. Seni kendi çagimin deger yarglarina göre degerlendiriyorum çünkü. Oysa ki senin pek çok güzel özelligin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüsün de bunu kanitliyor. Bu gece baska hiçbir seyin önemi yok oglum. Karanlikta, yataginin yaninda diz çöktüm ve çok utaniyorum. Bunlari sana uyanikken anlatsam da anlamazsin biliyorum. Ama yarin gerçek bir baba olacagim. Seninle oynayacagim. Sen aci çektiginde aci çekecek, sen güldügünde gülecegim. Dilimin ucuna kötü seyler geldiginde dilimi isiracagim. Kendi kendime sürekli, “O bir çocuk!” diyecegim. Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kollari arasindaydin, basini onun omzuna dayamistin. Ah, senden çok sey bekledim oglum, çok sey bekledim.

Insanlari elestirmek yerine onlari anlamaya çalisalim. Ne yapmak istediklerini anlayalim. Sempati, hosgörü ve nezaket elestiriden çok daha yararlidir. “Bilmek affetmektir."

Dr. Johnson’yn da söyledigi gibi, “Tanry bile insani son gününe kadar yargilamaz.” O halde neden biz yargilayalim? Elestirmeyin, kinamayin ve sikayet etmeyin!


Misafir 10 Kasım 2006 00:35

"GÖNÜL YARASI"
Bir bakış bir gülüştür insanı insana bağlayan ve güzel bir söz, güzel bir davranıştır insanı insan yapan.
Aşktır! Sevgidir insanı hayata bağlayan. Tüm bunların harmanlamasıydı seni sevmemi sağlayan.

Bir bakışındı ayaklarımı yerden kesen, kaş çatışındı yüreğimi yerle yeksan edip hüzün diyarlarında gezdiren. Ve gülüşün... İçimde çocuk fırtınaları estiren.

Yanımda olduğun her an, bir kuşun kanadına takılıp, diyar diyar gezer, bir atlıkarıncanın sırtında dağlar, ovalar geçer, bir kadının eteklerinde delice başım döner sonra bir pamuk şekerinin rengine kapılıp pembe düşler görürdüm.

Ben gülleri sever gibi sevdim, kırmızının ateşiyle, beyazın saflığıyla, pembenin masumiyeti, sarının utangaçlığıyla, rengârenk, desen desen aldım gönül sarayıma resmettim seni.
Ferhat gibi dağları delemedim, Mecnun gibi yollara düşemedim ama bu aşk tek mevsimlik olmasın ömür boyu sürsün istedim.

Öyle mutlu oldum öyle mutlu oldum ki! En sonunda seni kaybetmekten korktum. Her korktuğumda dört başı mağrur, aşılmaz, yıkılmaz bir dağ gibi seni yanımda buldum.

Ve sonra...
Yine başımın üzerinde esmeye başladı o hoyrat, o acımasız, o kalbi olmayan uğursuz ayrılık illeti.

Aynı dünyada ayrı şehirlere kaldırıp attı, bir bakışa, bir gülüşe, bir dokunuşa sürgün etti, yarınları düşlerken dünlere hasret bıraktı bizi.

Neden, Allah’ım neden! Her seferinde yaşıyorum bu kara yazgıyı ben. Tomurcuk açmış dallarıma ayaz vurdu yeniden.

Mektuplar yazdım sana yollar kadar uzun, yiten yıllar kadar ümitsiz. Her bir satırında gözlerimden yaş, kalemimden kan damladı çaresiz.

Gündüzler bitmek bilmiyor bu şehirde, bir bataklık gibi her çırpınışta biraz daha çekiyor yok etmeye çalışıyor benliğimi. Geceler sevimsiz bir filmin tekrarı gibi... Katran karası gökyüzünde yıldızlar bile karaborsa, terk edip gitmişler beni.

Acıyor içim, yanıyor yüreğim, lal olmuş dilimde sessiz çığlıklar ardında sensizliğimle eriyor, tükeniyorum....
Bir aşkın gözyaşları süzülüyor sessizce dağlıyor içimdeki yarayı... Dindiremiyorum.

Ölüm çare olsa, sonunu düşünmeden
Atacağım bir uçurumun kenarından kendimi.
Ama biliyorum ki,
Kara toprak bile paklamaz beni.
Neden! Neden, sevgili
Hep ayrılıklar büktü belimizi...

İçimde dinmek bilmeyen bir acı.
Acının adı gönül yarası
Yok, ölüm değil bunun adı
Aşkın ardından dökülen gözyaşları


arwen 10 Kasım 2006 00:47

İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..." Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde beş yüz bin, diğer elinde beş milyonluk bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"
Çocuk dalgın dalgın bir beş yüz bine bir de beş milyona bakar ve sonunda beş yüz binlik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden beş milyonluk değil de, beş yüz binlik banknotu aldığını sorar.Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir :
- Eğer beş milyonluğu alırsam oyun biter!"

Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!


Misafir 10 Kasım 2006 02:00

Aşk sanayii

Aşk diye tanımlanan cemre insanın yüreğine düşmeye görsün bir kere. Hemen
her gün içinden biraz daha çıkılmaz hale gelen hayat karmaşasının
merkezinden soyutlayıverir düşüncelerimizi. Heyecan ile yare doğru savrulup
giden düşüncelerimiz her bünyenin kuvvetine göre etkisi değişen efsunlarla
peşinde emellerimizide sürükleyip gider. Zaten aşk haddi zatında düşünceleri
ve istekleri şekillendiren bir şeydir. Böyle olmayan şeylere aşk yaftasını
vurmak hatasını yapanların çektiği acı ne beter bir acıdır. Bir bataklık
gibi içine çekip durur insanı, ne kadar çok çırpınırsa o kadar çok batırır.
Bu gün itibariyle dünya coğrafyasında bulunan devletlerin varlığının
garantisi nasıl ordularıysa insanların varlığının garantisi ise aşktır. Bir
devlet düşünün ki kıtalar arası balistik füzelerinin ucuna bağlı düştüğü
yeri tar-u mar edecek güçte atom bombalarına sahip. Varlığını tehdit eden
bir kuvvetin yer yüzünde hışmından saklanabileceği bir mevki-i yok. Bu
devlete saldırmaya kafa tutmaya kimin kuvveti yetebilir? Aynı silahlara
sahip olan ve bu silahlardan korunma mekanizması bulunan bir gücün elbette.
Bu boyuttan bakınca saklanamaz bir gerçek sergilenir önümüzde. İster inanın
ister inanmayın aşk insanların silahıdır. Varlığının devamını sürdürmek
isteyen her insan aşk ile silahlanır. Bireylerin aşk için bütçelerinden
çıkardıkları ödenek nisbetinde devamlarının garantisi kuvvetlenir. Aşka en
büyük yatırımı yapan insanlar en güçlü insanlardır. Nasıl elden düşme eski
silahlar ile vatanı müdafa yada vatanı inşa etmek zor ise aşkı müdafa veya
inşa etmekte böyledir. Başkalarının şiirlerinin vecizelerinin barutu
cephaneliği boş olanlar için sadece bir atımlıktır. Yan sanayinin yaptığı
taklit malların aslının kalitesini tutmadığını hepimiz biliriz. Bunun
içindir ki varlığının aşktan geldiğini devamının da aşktan geçtiğini
kavrayan kişiler üretim sektörüne atılırlar.
Bu zatların her birinin gönül coğrafyasında üretim işiyle meşgul
organize sanayi bölgesi bulunur. Organize sanayilerinin her yerine
serpiştirilmiş şantiyelerinde en özgün ve en kaliteli mamülleri üretirler.
Bu mamülleri gerektiği yerde gerektiği kadar kullanırlar. Sevgiliye ihraç
edilmiş hiç bir mamül iade olunmaz zira bunların hepsi aslına uygun olarak
bünyeye göre özel dizayn edilmiş ve kaliteli malzemenin kaliteli işçilikle
işlenmesiyle üretilmiş ürünlerdir. Bu organize sanayilerin üretim
faaliyetlerinde bulunan şantiyelerinin içinde en büyüğü sevgi şantiyesidir.
Burada ahenk ile yürütülen yirmi dört saat kesintisiz bir çalışma vardır.
Şantiyenin tüm giderleri başkanlık tarafından karşılanır. Üretilen mamüller
her türlü vergiden muaf olduğu gibi giriş çıkışlarda gümrüklenmezler.
Şantiyenin ihtiyacı olan su ve enerji hiç kesilmez bedelsizce verilir.
Ürettikleri taze ve kaliteli sevgi ile aşklarını en sağlam zemine oturtur bu
akıllı insanlar. Aşklara kesintisiz sevgi takviyesi yapmak hasta olmadan
evvel aşı olmaya benzer. Hasta olduktan sonra aşı olmak neye fayda eder?
Saygı şantiyesi bu organize sanayilerin ikinci büyük temel taşıdır.
Burada da sevgilinin şartlarına özel olarak bir çok değişik kalemde saygı
üretilir. Üretilen saygının hammaddesi bizzat hoşgörü ve saygının
kendisidir. Hammadde olarak kendisine verilen hoşgörü ve saygıyı şartlara
uygun olarak işleyip sevgiliye özel hale getirir ve ulaştırırlar. En iyi
şartlarda üretilmiş aygıyla aşklarını besleyip her zaman canlı tutar bu zeki
insanlar. Şantiyenin üretimi o denli yoğundur ki imalat fazlası ürünleri
sırasıyla anna, baba, kardeş, akraba ve çevrelerindeki insanlar ile
paylaşırlar. Aynen sevgi gibi saygıda paylaşıldıkça azalacağına çoğalır.
Aşkı beslemek için durmaksızın çalışan bu organize sanayinin diğer
önemli şantiyesi ise sadakat şantiyesidir. Aşkı bir binaya benzetecek
olursak o binanın temeli sevgi binayı ayakta tutan kolon ve sütunları
saygıysa temeli ve sütunları sarıp kapatarak içeriyi her türlü yıpratıcı dış
etkenden koruyan duvarları sadakattir. Buna çarpıcı düzinelerce misal
verebilirim. Mesela aşkın kendisini hissettirdiği yeri beynimiz sevgiyi
algıladığı yeri gözlerimiz saygıyı yakaladığı yeri bakışlarımız olarak
düşünürsek sadakatin olduğu yer olsa olsa göz kapaklarımızdır. Aşkı
çevreleyen ve koruyan sadakati üretmek için sistemli bir devamlılıkla
çalıştırırlar şantiyelerini bu mantıklı insanlar.
Bilinçli insanların gönül coğrafyasındaki bu organize sanayilerin üç
ana işletmesi olan sevgi, saygı ve sadakat şantiyelerine her türlü ikmal ve
yedek parça üretiminde bulunan küçük çapta bağımsız atölyelerde bulunur. Bu
atölyelerin tezgahlarında mahir ustalar tarafından titizlikle samimiyet,
güven, dürüstlük ve fedakarlık üretilir. Ürünlerinden hangi şantiye ne kadar
sipariş verirse o kadar imal edip hemen sevkeder bu atölyeler. Tüm şantiye
ve onların ihtiyaçlarını gideren atölyeleriyle nizami çalışan bu organize
sanayilerin sahipleri ürtettikleri mamülleriyle aşklarına sahip olur, mamur
eder, geliştirir ve güzelleştiriler. Bu şekilde varlıklarını teminat altına
alıp sağlamlaştırırlar.
Madalyonun diğer yüzünde ise varlığının aşktan geldiğini ve devamının
yine aşktan geçtiğini kavrayamamış bedbaht zatlar vardır. Bu zatlar
zamanında aşka sahip olsalar bile kaybetmiştir tıpkı tarih sahnesinde
binlerce yıldan beri kurulupta yokolmuş imparatorluklar ve devletler gibi.
Çünkü onların gönül coğrafyalarında teşkil ettikleri sanayi organize
değildir. Buradaki şantiyelerin hiçbirine teşvik vermemişlerdir. Bunun
sonucunda aşk yerine yegane kazanımları yalnızlık olur. Onalrın şantiye ve
atölyeleri yalnızlıklarına hizmet ederler. Hiç durtmadan dert, gam, keder,
tasa, üzüntü ve acı üreterek yalnızlığı beslerler. Onlar aşk silahıyla
silahlanmayıp her türlü saldırıya karşı savunmasız kalmışlardır. Vadeleri
dolupta ecelleriyle ölseler bile kıymet ifade edecek bir şeyleri hiç olmaz.
Çoğu zaten çok uzun süre ayakta kalamaz. Maneviyatı çökmüş, ekonomisi
bitmiş, ordusu zayıf devletler gibi sonları pisi pisine bir ölüm olur.
Yapayalnız tarihin sahnesinden silinir giderler.
Hepimizin bildiği gibi hiçbir olgunlaşmış meyve insanın ağzına düşmez.
Eğer meyve yemek istiyorsak biraz dahi olsa zahmet edip çaba göstererek
uzanmalı ve dalından koparmalıyız. Dünyada imkansız olan şey emek vermeden
sahip olmaktır. Hiç bir saadet emek vermeden bulunmaz. Fedakarlık yapmadıkça
aşık olmuş olunmaz. Hepinize tüm samimiyet ve ciddiyetimle aşık olmayı ve
aşka sahip çıkmayı öneriyorum. Çünkü gerçek manada aşık olmak geçmişine ve
geleceğine sahip çıkmaktır.



Misafir 10 Kasım 2006 12:29

Günlük rutin işlerini yapmış ve bitirmişti beş dakika önce. Kalabalık kaldırımlarda yol alıyordu şimdi. Gözlerini çocuksu bir tavırla dikmişti yere ve öylece yürüyordu. Beyninin derinliklerinde Bob Marley konserini usulca devam ettiriyordu. Uzaktan, traji-komik biçimde sıradan bir çizgi roman karakterini andırıyordu tavırları. Ve tek bildiği canının sıkkın oluşuydu. Sıkıntısını taşların çizgilerine basmayarak gidermeye çalışıyordu belki.

Ayakları parka doğru sürüklüyordu onu. Parka geldiğinde serin ve hafifçe esen rüzgara rağmen ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı usulca. Çimlerin üzerinde yürüyordu şimdi. Babasından öğrenmişti bu yöntemi altı yaşındayken. Babası ona ?Yeşili sevmeyenin kalbi yoktur? derdi hep. Hem rahatlardı bu şekilde canı sıkkın olduğunda hem de hatırlardı babasını. Yürürken ayağına çarptı bir şey. Eğildi ve baktı ne olduğuna. Bir zarftı bu. Bembeyazdı belki bir zamanlar. Şimdiyse çimenlerin yeşili ve tozlu ayak izleri bulaşmıştı üzerine. Üzerinde yoktu gönderenin adı. Sadece bir pul yapıştırılmıştı üzerine eğrice. Kısa bir adres vardı birde. ?Issızlık Parkı, her gün oturduğum yer? yazıyordu adres yerine. Tiz bir kahkaha attı ve meraklanmaya başladı. Eğildi ve oturdu nemli çimenlerin üzerine.

Usulca açtı zarfı, onu incitmek yada uyandırmak istemiyormuş gibi. Gözetleniyormuş hissine kapıldı ve utançla bakındı etrafına. Ama bulamadı onu gözetleyeni. Hemen kovdu böylece bu fikri kafasından. Bir sayfa saman kağıt çıktı zarftan. İğreti bir yazı vardı üzerinde. Sağ üst köşeye tarih atılmıştı yine bu iğreti yazıyla. Birden şaşırdı ve bir şeyler arıyormuş gibi etrafına bakındı. Yaklaşık bir sene önce yazılmıştı mektup. İmkansız geldi bu ona, sağlam kalmasına şaşırdı mektubun. Merakı iyice artmıştı şimdi. Bir isim aradı çabucak gözleriyle. Kağıdın sağ altında ?Sevgili Dostun,? yazılıydı sadece. Kağıdı arkasını çevirdi umutlanarak ama bomboştu. Okumaya başladı mektubu:

?Geçenlerde ne yaptım biliyor musun, tek sevdiğim, tek dostum? Bekledim seni yine aynı yerde. Seni böyle ölesiye seviyorken anlayamadım neden beni bu kalabalık dünyada tek başıma bıraktığını. Oysa her gün buluşurduk seninle hep bu yerde, bütün dünyaya ?bakın biz de yalnız değiliz? der gibi. İnsanlar geçerken bizim yanımızdan ilgiyle bakarlardı bu samimiyetimize. Bazıları ilgilenmeye çalışırdı seninle ama sen yüz vermezdin onlara, çevirirdin başını bütün asaletinle. Bir gün seni elimden alacaklarından korkardım...
Sensizken neler yaptım biliyor musun, tek dostum, tek sırdaşım? Her gün bekledim seni yine burada. Gelip o güzel şarkılarını söylemeni bekledim kulağıma. Oysa sen yoktun, belki de umurunda değildim artık. Belki göreceğim cesedindi belki de görecektim seni bir başkasının kolunda. Ama yüzleşmeliydim her ne olursa olsun seninle.
Bir sonbahar günü tanışmıştık seninle. Belki bunları da unuttun şimdi. Üşümüş ve açtın. Usulca sokulmuştu yanıma tam burada ve paylaştın bir sokak satıcısından aldığım simidin son kırıntılarını benimle. Sen şarkılarını söylüyordun hep kulağıma, ben sana yalnızlığımı anlatıyordum. Sen çok umursamazdın ilk zamanlar yalnızlığıma ama sonra sen de anlamış olacaksın ki randevulaşmadan, hava bültenlerinin yalanlarına aldırmadan her gün buluşuyorduk burada. Soğukmuş hava, kimin umurunda?
Ve o şarkıların sevgili dostum. Hiçbir zaman çözemedim manasını belki ama hep dinledim ilgiyle. Beni başka dünyalara götürüyor, bana yalnızlığımı unutturuyordu anlamsız notaları. Hiçbir radyo istasyonunda rastlayamıyorum o şarkılarına ama inan bana hep içimde notaları. Hatta söyleyip duruyorum bazen kendi kendime. Beceremiyorum ya...
Sen beni vedalaşmadan, tek kelime etmeden terk ettikten sonra hep başkalarını benzettim sana. Koştum yanlarına hep ama kaçtılar benden anlamsızca. Belki de yalnızlıktan uzaklaşmak korkutmuştu sendi. Karar vermiştin en sonunda sürekli yalnız kalmaya. Senin türündekilerin anlamsız sürülerine uymamandan belliydi zaten en sonunda böyle olacağı. Kendi yalnızlığına giderken beni de yalnız bırakmıştın, koparmıştın bir parçamı, kalbimi pençelerinle kavrayıp sıkmıştın günlerce.
Yalnızken neler yaptım biliyor musun, tek katilim, tek dostum? Düşündüm günler boyu seni burada beklerken. Sorguladım kendimi günlerce, yalnızlığımı sorguladım sen olmadığın zaman. Oysa sen bir anda gelsen değişecekti her şey, yine mutlu olacaktım, unutacaktım umutsuzluğumu. Belki de benim hatamdı yalnızlığım. Bir serçeye ?sana- verdiğim sevgiyi, verdiğim değeri verememiştim hiçbir insana hayatım boyunca. Belki bu yüzden soğudu insanlar benden. Bazen denedim insanların arasına karışmayı. Ama bildiklerinden daha fazla konuşmaktan başka bir şey yapmıyorlardı günler boyu. Bulamamıştım o sevgiyi onların içinde, bulamamıştım o şarkıları onların konuşmalarında, bulamamıştım o sessizliği ben konuştuğumda...
Bir gün bana döner misin tek dostum??

Yazılanları tekrar tekrar okudu. Her okuduğunda daha da şiddetlendi göz yaşları. Kucağına bıraktı mektubu. Öncekinden daha güçsüzdü şimdi bütün bedeni ve titriyordu omuzları. Avuçlarıyla kavradı ve sıktı çimenleri. Yağmur yağıyordu şimdi. Islak başını kaldırdı gökyüzüne. Daha fazla suya gereksinimi vardı şimdi. Babasının son sözleri çakıyordu başında: ?Hayata dair yazılan mektupların hepsi adreslerine ulaşır...?
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Cigdemcan 10 Kasım 2006 13:05

Bulut ve Yıldız


Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut ,gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki aklına, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?...

Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı...

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi...

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi...

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...


recruit87 10 Kasım 2006 20:54

HÜKMEDEN
Sessizlik taş duvarlar gibi çevrelemiş etrafımı, bulutların üzerindeki sarayımda yalnızlığa mahkumum ben. Hiçliğin, umutsuzluğun olduğu yerdeyim. Güneşin usulca süzüldüğü geniş pencerelerimden dışarısını izlerim.
Salonlarım sonsuzluğa uzanır benim, kara tahtıma oturur Dünya’yı yönetirim.
Efendiyim ben;
Kölelerin efendilerinin bile efendisiyim. Varoluşu ve yok oluşu tayin edenim. İstediğimi ödüllendiren, istediğimi cezalandıran kişiyim. Hiçliğin çölünde terk edilenlerin yoluna ışık olanım ben, aynı zamanda en güçlülerin bile üzerine gölge gibi çökenim. Benim gücümden öte bir güç yoktur krallığımın topraklarında, sadece ben hükmederim. Ben…ben…ben!
Azrail’im ben;
Ruhum cehennem ateşlerinde kavrulmuştur benim. Bedeninin derinliklerindeki ruhunu çekip çıkarabilen tek kişiyim. Ateşlere hükmedebilecek, yıldırımlara sözümü geçirebilecek kadar güçlüyüm ben. Başlangıcı tayin eder, son sözü de ben dile getiririm. Hayatın avucumun içindedir, sen bunun farkında olmasan bile.
Kaos Lorduyum ben;
Savaşları ben başlatır, ben bitiririm. Tek bir sözümle bilinen düzeni yok eder, bambaşka bir Dünya yaratırım. Ateş olup, imparatorluklar yıkanım ben. Zalimin gazabını, masumun üzerine salanım. Yerleri sarsanım ben, rüzgarlara hükmeden kişiyim. Fırtınayı istediğim yöne yönlendirir, kimin canını acıtmak istiyorsam onu hedef alırım. Düzenimi kılıçla, kalkanla, ve hükmettiklerimin kanıyla kurarım ben. Tüm zalimlerin efendisiyim…
Umudum ben;
Umutsuzların yoluna ışık olan kişiyim. Mucizeler yaratarak, karanlık bir gecede Güneş’in parlak ışıklarını yeryüzüne indirenim. Sonsuz mutlulukları insanlara tattıran kişiyim. Bazen duvarlarla çevrili bir odada tek “Çıkış” kapısıyımdır ben, bazen de “Çıkış” kapısını kilitleyenimdir. Zorlukların var olduğu yerlere, ışık tutanım ben. Yalnızların arkadaşı, önünü göremeyenlerin ise yoldaşıyım.
Karanlığım ben;
Yarattıklarımın hepsi korkar benden. Işığı yutar, insanları derin bir sonsuzluğun içine hapsederim, yollarındaki tüm ışıkların önüne geçer, onları bir hiçliğe sürüklerim. Yitip giden umutların efendisiyim. Kurbanımı ister affeder, ister katlederim. Ama izin vermedikçe pençelerimden kurtuluş yoktur benim. Güneş doğmaz benim bulunduğum yerde, her zaman geceyi taşırım kanatlarımda. Güzelliklerin yeşerdiği yerlerdeki felaketim ben, benim geçtiğim yere huzur asla uğramaz.
Başlangıcım ben;
Karanlık ve soğuk sarayımda yoktan varolanım ben, her şeyden önce varolan, ve sonsuza kadar hükmedecek olanım. Zamanı ben durdurur, istediğimde ise ben ilerletirim. Benimle varoldu her şey, hayat verenim ben, aynı zamanda hayat alan. Yeşillikleri solduran fakat yeri geldiğinde geceleri aydınlatan kişiyim. Herkesin saygı göstermesi, aynı zamanda da korkması gerekenim. Her şeyin başlangıcı olduğum gibi, her şeyin sonu da benim. “Son benim istediğim zaman gelir…”
Geçmişinim ben;
Aynı zamanda geleceğinim. Yaşamış olduğun ve yaşayacak olduğun her şeyi ben belirlerim. Dilediğimi alevlerin kucağına atar, dilediğimi göklerde ağırlarım. Kader benim parmaklarımın arasındadır. Hayat adını verdiğiniz bu yolculukta gideceğiniz yönü sadece ben tayin ederim. Kimisine cesaret bahşederim, kimisine zarafet…
“Hiç”im ben;
xxxxnda her şeyim. Kimisine göre tahtıma kurulmuş sonu bekleyen, kimisine göre her yerde her şeye hükmedebilen kişiyim. Sonsuzluğa açılır benim kapılarım. Uçsuz bucaksız çöllere, denizlere. Her şeyi gören ve her şeyi duyanım. Bilmecelerin arasındaki anahtarım, bazen de cevapların orasındaki tek problemim. Görebildiğin her şeyi yaratma iradesine sahip olan kişiyim ben. Ve bunları tek bir çırpıda yok edebilecek kişiyim…
Hükmedenim ben… “İtaat et”


nazlisu 10 Kasım 2006 22:31

Camin kenarindaki kirintilari serçecik büyük bir hizla yemeye çalisiyordu, her lokmadan sonra da basini kaldirip ufacik kismetine ortak çikmasin diye ve ava giderken avci olmamak için sagina ve soluna bakiyordu.Sabahin ilk isiklarina küçük serçecikle merhaba diyordum. Az önce kesilen yagmudan dolayi sirilsiklam olmustu yemegini yerken sanki diger taraftan titrer gibiydi.Acimizasiz hayata karsi tek basina siper etmisti gövdesini, karaliydi yenilmeyecekti kolay kolay,azmin ve karaliligin simgesi gibiydi yaptiklari ilk basta farketmemistim ama tek ayaginin üzerine duruyordu, biraz yedikten sonra bir kaç ekmegi agzina aldi ve havalandi çok geçmeden tekrar geldi bir parça daha aldi tekrar havalandi ne yaptigini merak etmistim, balkona çiktim karsi evin çatisi ile bizim evin balkonu ayni hizadaydi çatinin kösesinde ufak bir delik vardi almis oldugu yiyecekleri oraya tasiyordu. Belliki bu hayatin zorluklarina yanliz kendisi için degil karsi koyusu, onu tek ayaklada olsa dik durmasini saglayan , yüregindeki tasimis oldugu sevgisiydi. Büyük ihtimalle evlat sevgisiydi bu onun güçlü olmasini saglayan. Biraz daha dikkatli baktigimda ufacik gagalari görür gibi olmustum.Nasil da annlerine ulasmaya çalisiyorlardi , onlari hayata baglayan bir kaç lokma için.Bu olayi bir kaç gün takip ettim her gün bir önceki günün fotokopisi gibiydi , o kara güne kadar. Minik serçe yuvasindan uzaklasmisti küçük serçeciklerin civiltilari disariya yansiyordu nasil oldugunu anlayamadan büyük bir karga yuvayi farketti ve bir anda yuvaya daldi ve küçük yavurlardan birini kaptigi gibi havalandi, ne oldugunu anlayamadan tekrar daldi ve diger yavruyu da kapti. Artik topal serçenin beslemek için ve büyütmek için hayatini ortaya koydugu yavrulari yoktu artik.Insanin hayaytina anlam katan degerle olmadigi zaman bosluklar baslar yasaminda, koca bir toplulugun içersinde yanlizligi yasar benliginin en ince noktasina kadar. Sanki günes on an batmistir bir daha dogmamak üzere ve sanki yildizsiz geceler yasayacaktir var oldugu sürece. Ve sanki tüm melodiler ve sarkilar agitlar üzerine kurulmus gibi hissesder insan kendini. Ben tüm bunlari düsünürken küçük serçe bir yuvanin önünde belirdi agzinda yine bir seyler vardi . Hizla yuvasina daldi ve ayni anda da disari çikti agzindakini çatiya biraktiktan sonra tekrar içeriye daldi, sanki çilgina dönmüstü küçük topal serçecik, civiltilarini duyuyordum, çilginlar gibiydi yerinde duramiyordu, bir alt katin balkonuna konuyorudu, ordan havalaniyor zemine iniyordu çilginlar gibiydi yaklasik iki saat ayni sekilde inisler ve çikislar yapmisti, son olarak çatiya ulastiginda artik kanatlarini çirpmaya hali kalmamisti, evet artik yavrulari yoktu artik. Kara karga kendi gibi minik serçeninde yüregini de karartmisti bir çirpida, kimbilir belkide minik serçenin yavrularinin küçük bedeni kara karganin yavrularinin hayata baglanmasi için gerekli olan yem olmustu. Peki böylemi olmaliydi ?

Insanlarda hayatlarini sürdürmek için de baskalarinin hayatlarini, sevgilerini ve onlarin ayakta durmasini saglayan degerlere zarar vermekmi zorunda ? Yada her insan bir yerlere gelmek için birilerini basamak yapmakmi zorunda? Kara Karga pekala da minik serçenin hayata baglanmasini saglayan ve onu ayakta tutan yavrularina dokunmadanda kendi yavrularina bakabilirdi. Ve pekala ki insanlar hayatta kalmak için ve bir yerlere gelmek için kendi becerilerini kullanabilirlerdi hayatin akisinda.

Yüregim sizlamisti küçük serçeye yarasina merhem olamazdim ama en azinda aç birakmayabilirdim. Balkondan karsi çatiya dogru ekmek kirintilari, bugday tanecikleri ne varsa atmaya çalisiyordum. Minik serçe tüm attiklarimi alip yuvaya tasiyordu ama yemiyordu, belliki bir umut besliyordu içinde belki evlatlari dönerdi kimbilir belki vicdansiz kara karga evlatlarini geri getirirdi, umutturki insani en zor anlarda bile hayata baglayan. Degilmidirki umut insanlara her zaman bir baslangiç oldugunu animsatan. Fakat küçük serçe tüm bunlardan uzakti , günler geçiyordu küçük serçe nin umutlari azaliyordu fakat benim attigim yemleri yemiyor yuvasina tasimaya devam ediyorudu. Aradan tam dört gün geçmisti sabah uyandigimda küçük serçe nin artik gücü bitmisti sirt üstü yatiyoru agzinda attigim son ekmek kirintilari vardi, belliki onlari yememisti ve yuvasina tasimaya çalismisti , hayatin zorluklarina karsi yüregine sevgi duymadan ve sevildigini bilmeden karsi gelmek zordu. Ve dayanamamisti küçük serçe, kara karganin yavrularinin hayati ve kara karganin mutlulugu minik serçenin hüznü üzerine kurulmustu. Bilinmelidirki su içinde bir inisli çikisli yollar olan, bir çok aci zorluklari barindiran hayatta her insan için yeni bir sans olmayabilir, bu nedenlede yakalanan tüm mutluluklarin baskalarinin hüznünün üzerine kurulmamasi dilegiyle


MARLON 10 Kasım 2006 22:35

Yüreğimde Saklasam


Sıcağımsın… Bitmezim, solmazımsın.. Sevgiye seninle başladık.. Bir koşudu benim için, sevgiyi tanıma koşusu.. Seninle çıktık bu koşuya, seninle tamamlamak isterim..

Sıcaklık deyince sen gelirsin yüreğime.. Sen gelirsin gecelerin arasından, soğukların arasından, yüreğim sıcacık olur.. Sen beni ısıtanımsın, yüreğimi sıpsıcacık eden..

Ellerimin arayıp da bulduğu bırakmak istemediğisin… Bedenimin yarısı, kolumun öteki kolusun.. Beni saran seven, sevgiyi öğretensin..

Sen olunca varsın karlar yağsın sokaklara her yan buz tutsun.. Sen olunca, uzaklar uzak olsun sen yakınsın ya… Zorluklar hep beni bulsun. Sen kolayımsın..

Sen gözüm kulağım aklım yüreğimsin… Tıp tıp eden kalbim.. Kalbimi her gün gençleştiren kanımsın.. Sen benim ilk ve tek sevdiğimsin..

Beni sevginle zenginleştiren, gözlerinle mutlu edensin..
Gözlerinde hüzün görsem hüzünlenirim, sözlerinde acı duysam kırılır, unufak olurum.. Yapışmaz yüreğimin parçaları kırılır da kırılır.. Kötü eser bir sonbahar yeli, yüreğimi üşütür..
Uzanan sıcacık elin beni umutlara götürür. Kırılan her bir parça yenilenir, kıranlar unutulur. Yeniden bir yolculuğa çıkılır senin her bir sözünle …

Bilmem sana “Umut” desem, “Can” desem, “Canım” desem, “Sevgi” desem, “Sevgilim” desem.. Ne desem az sana… Senin sevgine.. “Sıcağımsın” desem.. Isıt beni hep sevginle.
Yanımda ol… Koru kolla beni.. Sar beni tüm üzüntülere destek ol…
Yanı başımda ol… Her zamanki gibi sen ol..
Sevgim açık kollarım gibi… Seni bekliyor.. En güzel sözcükleri söylesem… “Gülücük” desem, “Güven” desem, “Huzur” desem “Güzellik” desem..Daha ne diyeyim Bi tanem “EŞİM” desem…

Hepsini desem seni tanımlasam.. Yüreğime katsam…… SAKLASAM…


recruit87 10 Kasım 2006 22:46

Köstekli saatin zincirini yakalayıp ani bir hareketle çekti. Saat dokuza yaklaşıyordu. “Şu sıralar gelir,” diye düşünürken bembeyaz saçlarını, sağ elinin parmaklarıyla geriye doğru taradı. Gür sakalları, bu seyrek saçlarla tam bir tezat oluşturuyordu.

İri burnu, çıkık elmacık kemikleriyle keskin yüz hatları vardı. Hafif çekik, mavi gözleri artık pek görmüyordu. Bu küçücük gözler, kahverengi, kalın çerçeveli gözlüğünü taktığında irileşiyordu.

Hafifçe kamburdu. Titreyen elleriyle bastonunu tutar, başını öne uzatarak ayaklarını yerde sürüye sürüye, yavaş adımlarla yürürdü.

Ömrünün kırk yılını paylaştığı hayat arkadaşını kaybettiği gün, iki davetsiz misafir kapısına dayanmıştı.

Biri özlem...

Diğeri yalnızlık...

İki sıkı dost olup, Afgan Dede’ nin yıllarını doldurdular.

Yetmiş yıllık hayatından yanına kalan; çileli ömrünün iziymişçesine duran alnındaki derin çizgiler; bir de bu ikisi: düşman bir yalnızlık, dinmeyen bir özlem...

Ruhunda yılların attığı derin çiziklerle;

Bir garip...

bir yalnız adamdı Afgan Dede.

O gün alışık olduğundan erken kalkmıştı. İçinde tarifsiz bir heyecan, balkona çıktı. Korkuluğa sıkıca tutunup, sokağa bakarken karşıdaki dört katlı binadan, telaşlı adımlarla çıkmakta olan Nesrin Hanım’ ın gülücüğüne içten olmayan bir karşılık verdi. Gözleri sokağın caddeye açıldığı çizgiye kilitlendi. “Birazdan gelir,” diye düşünüyordu ki mavi şapkasıyla, büyük çantasından tanıdı onu.

Mavi şapkalı adam, inadına yapar gibi, yavaş adımlarla kaldırımdan yürüyordu. Afgan Dede’ ye kalsa koşarak gelmeliydi...

“Koşarak, bir çırpıda gel... Kapımı çal artık...”

Yaşlı adam, ondan gözlerini ayırmadı. Yavaş adımlarla, kapısını çalmadan geçtiğinde “belki döner” diyerek bir süre ardından baktı.

Sonra hayal kırıklığıyla içeriye girdi.

Beş katlı apartmanların arasındaki, küçük bir ev ancak bu kadar aydınlık olabilirdi. Evin iç karartıcı, boğucu havası yetmezmiş gibi, bir de daha koltuğa oturur oturmaz onunla yüzyüze geldi. Odanın her yanında, acımasızca, "duvarlara bak, bomboşlar hala," diye çığlıklar atıyordu. En sonunda dayanamadı yaşlı adam, tehditkar bir edayla karşısındaki duvarı işaret ederek, "hepsini buraya asacağım. O zaman önce bu çığlıklarını kesecek sonra evimi terk edeceksin," dedi.

Baktığı her yerde onu görüyordu. Onun yüzündendi bu çökmüş hali, bu boş vermişliği... Dile kolay on yılı aşkın süredir hayatındaydı. Evinin her bir köşesindeydi, yaşamının her bir anında... Üstelik kendi varlığının verdiği acı yetmezmiş gibi, bir de bu küçücük evde “özlemi” büyütüyordu... Bir yandan kendisi çoğalıyor bir yandan da özlemi besliyordu.

Küçücük bir evde yaşadılar... hiç dost olamadılar. Yıllarca düşmanca gözlerle süzdüler birbirlerini.

Bir tek geceleri ayrıydılar. Afgan Dede, hava kararınca karanlığın koynuna sığınıyordu, uyuyordu; uyumaya çalışıyordu. Uykusunda ona dokunmuyordu, ne özlem ve ne de o...

Oysa gündüzleri evde vakit geçmiyordu. Hele de beklerken...

Hele de bugün.

Bastonunu alıp dışarıya çıktı, onu önüne katarak. Evin biraz ilerisindeki, parka kadar yanyana yürüdüler. Bir banka oturdular. Afgan Dede, etrafına bakındı ama görmedi kimseyi; ne sarmaş dolaş bir kızla erkeği ne kahkahalar atarak önünden geçen gençleri ne de bastonuyla zar zor yürüyen yaşlı kadını...

Yalnız o küçüğü fark etti. İki üç yaşlarındaki şirin kız çocuğu, bebeğinin saçlarını tarayarak yürüyordu. Arada bir dönüp, annesine bakıyor, onu görünce, gülümseyerek yoluna devam ediyordu. En son kucağına aldığında daha gülümsemeyi bile bilmeyen Goncası da böyle olmalıydı. Nasıl büyümüştü, nasıl tatlıydı kim bilir...

Yakında gülümseyecek evimin boş duvarlarında, diye düşündü. Çevresine bu defa görerek baktı; genciyle yaşlısıyla insanlar, banklar, ağaçlar ve bir de o. "Sen hiç bırakmayacak mısın peşimi?" dedi. Yanıt alamadı. "Belki bu akşam gelir," diyerek kalktı, "eğer gelirse, hiç görmeyecek seni gözlerim. Oniki yıl önce hayatıma girdiğin hızla çekip gideceksin... "

Eve döner dönmez telefona sarılıp Bahar' ı aradı. Halini hatırını bile sormadan, "kızım ne zaman yolladın? Gelmedi hala," dedi. Bahar, "Offf babacığım, bu sıralar çok yoğunum, unutmuşum. Ama bak söz yarın göndereceğim, iki gün sonra orada olur. Kusura bakma olur mu?" diye yanıt verdi.

"Önemli değil," diyerek telefonu kapattı Afgan Dede.

Bütün gece sessiz, hareketsiz oturdu.

Postacı, Goncasının iki yaşındaki fotoğraflarıyla dolu zarfı fırlatıp gözden kaybolurken de hareketsizdi.

Afgan Dede, bir daha uyanmamak üzere gözlerini kapattığında, on yılı aşkın zamandır yaşamına ortak ettiği, küçücük bir evde yıllarca dost olamadığı yalnızlığını ve onun büyüttüğü özlemi de yanında götürdü.



nazlisu 10 Kasım 2006 23:09

Bu sabah beni uyandirmadan ise gitti. Giyindigini duydum, ama kalkmadim. Kalkmak istemedim. Bir ara yataga egilip bir süre yüzümü seyretti. Solugunu hissettim. Uyumadigimi farketti saniyorum. Ama birsey demedi. Gözlerim kapaliydi, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktigini hissettim.

Günlerdir dogru dürüst birsey konusamiyoruz. Birbirimizden saklanarak yasiyoruz sanki. Oysa bir yil önce ne büyük bir hevesle baslamistik birbirimizi sevmeye... 5 aydir bende kaliyor. Günlük hayatin o basit, o bayagi ayrintilari sevgimizi acimasizca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan israrla kaçiyor. Ne zaman iliskimizin nereye gittigini konusmak istesem, ya konuyu degistiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor...

Kalktigimda mutfakta notunu gördüm:
Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandirmaya kiyamadim. Bu gece isyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yaziyordu...

Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir biçagin ucu kalbimde hafifce gezindi sanki... Ona karsi hoyrat davrandigimi hissettim bir an. Iliskimizin sürmesi için asil çirpinan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyaci vardi. Baska bir eve tasinacak gücü yoktu.

Aslinda ben de onu hayatimdan kolay kolay çikaramazdim. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli kosullarindan biridir, bilirsiniz. Ama baska bir sevgiliyi, baska bir aski özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamiyordum, hem de çok yalnizdim. Ben ondan uzaklastikça, o da benden uzaklasiyordu. Uzaklastikça ruhumuz üsüyor, üsüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnizlasiyorduk...

Bütün gün onu düsünüp içtim. Baska hiçbir sey yapmadim. Aksam oldu. Sehrin isiklari yandi. Kalktim internetimin basina geçtim. Aslinda yaptigim büyük bir hataydi. Bu iliskiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karsi koyamadim. Ve internette onun sayfasina girdim... Sayfasinin ismi Ayazdaki Bir Yürek’ti. Fransiz yönetmen Claude Saute’nin bu filmini birlikte gözyaslari içinde seyretmistik... Filmin ismini günlerce sayiklayip durmustu. Benim de yüregim hep ayazdadir, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para buldugunda çekmeyi düsündügü birsürü senaryosu vardi... Ama parasi hiç olmuyordu. Zamaninin daraldigini düsünüyor, yaptigi islerin onu asil yapmak istediklerinden uzaklastirdigini farkettikçe hirçinlasiyor, bu yüzden çalistigi yerlerde fazla barinamiyordu...

Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanittim ona... Dedim ya, yaptigim büyük bir hataydi diye...

"Sizi tanimak istiyorum.. Ben tiyatroyla ugrasiyorum. Adim Ümit. Arada sirada dublaj yaparim."

Adini söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne oldugunu sordu.

"Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanilmiyorsam bu bir filmin adi..."

"Evet, Claude Saute’nin filmi. Çok etkilenmistim. Siz seyrettiniz mi?.."

"Seyrettim. Ben de çok etkilenmistim. Sinemayla ilgilisiniz galiba."

Ilgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yaziyorum. En büyük idealim yazdigim senaryolari çekebilmek... Ama para meselesi iste...

"Su an ne is yapiyorsunuz?"

"Reklamcilikla ilgili bir dergide editörlük yapiyorum.Çok sikiliyorum ve atilmam an meselesi... Sizin isler nasil?"

"Pek iyi sayilmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavus iliskileri geçerlidir. Yoz, çürümüs bir dünya. Idealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada..."

"Desenize sinema dünyasindan pek bir farki yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman sans taninacak?"

"Isimiz çok zor. Ya kurallara uyacagiz, ya da kösemizde bekleyip hüzün biriktirecegiz..."

"Hayir, ben kösemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birseyler yapmaliyim."

"Su an neredesiniz?"

"Lanet olasi isyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarin dergi baskiya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?"

"Ben evimdeyim. Ve canim hiçbir sey yapmak istemiyor."

"Yalniz misiniz?"

"Evet, yalnizim"

"Birlikte oldugunuz kimse yok mu?"

"Neden sordunuz?"

"Hiç iste, öylesine sordum."

"Hayatimda biri var. Ama su an evde degil. Peki siz, sizin hayatinizda biri var mi?"

"Evet, var..."

"Ne is yapiyor?"

"Yazar. Oldukça da taninmis bir yazar. Bir yili askindir beraberiz."

"Nerede yaziyor?"

"Nerede yazdigini söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitaplari da var. Peki, siz ne zamandir birliktesiniz?"

"Ne tesadüf bizim de iliskimiz bir yili asti. Ama yolunda gitmeyen seyler var. Tikandik. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yasiyoruz ne zamandir. Ayni evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayiz..."

"Bizim iliskimiz de pek farkli sayilmaz. Biz de tikandik. Ne zamandir yogunlasamiyor bana. Varsa yoksa yazilari ve okurlari. Bazen beni görmedigini bile düsünüyorum. Iliskimiz tikandikça kendini yaptigi ise daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklasiyor."

"Hayatinda baska biri olabilir mi?"

"Biri degil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama iliskiler biraz derinlesmeye, ciddilesmeye baslamaya görsün, hemen bitirir. Baglanmaktan çok korkar."

"Peki, nasil katlaniyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdim. Ayrilmayi düsünmüyor musunuz?"

"Çok düsündüm. Ama bu konuda biraz korkagim galiba. Bir de ona çok alistim. Yalnizca onunla uyuyabiliyorum."

"Sizin de hayatiniza baskalari giriyor mu?"

"Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konusuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakin arkadaslarimla bile bunlari rahat konusamiyorum..."

"Ama bana rahatça anlatiyorsunuz..."

"Bilmiyorum, belki sizi hiç tanimadigim için, bana bir yabanci oldugunuz için bu kadar rahatim sizinle... Hiç tanimadigi insanlara daha kolay anlatiyor insan kendisini... Peki, siz birlikte oldugunuz insanla herseyinizi konusabiliyor musunuz?.."

"Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanimadiklarima daha rahat anlatiyorum kendimi..."

"Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..."

"Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim."

"Hayatimiz ne kadar yorucu degil mi? Belirsizlikler beni çok yipratiyor. Hersey net olsun isterdim. Hiç tanimadigim birine en gizli seylerimi anlatmak bana aci veriyor. Kendimden utaniyorum. Ama yine de yapiyorum. Ne kadar yalnizim demek ki, ne kadar susamisim birine kendimi anlatmaya... Sabah ise gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç basladigi gibi sürmez iliskiler..."

"Ask çok güzel birseydir, ama kisa ömürlüdür."

"Kisa ömürlü olduguna inanmiyorum. Askta hata aramayalim. Aslinda bizler benciliz. Sahip olduklarimizin degerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. Ilk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdim bazen. Kis günü bütün pencereleri açardim. Yanimdayken bile özlerdim. Soluksuz kalip ölecegim sanirdim hep. Nereye dokunsam ona dokunmus gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördügünü hissederdim. Tanrim gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokundugum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokundugumda ona dokunmus gibi olurdum. Kanardi dokundugum heryerim, tipki onunla sevisirken kanadigi gibi... Ama son zamanlarda onu öptügümde bir boslugu öper gibiyim... Artik birbirimize tahammül etmek zorundayiz. Para biriktiriyorum, ayri bir eve çikmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacim var."

"O bunlari biliyor mu?"

"Biliyor, ama bunlari hiç konusmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanirim. Yalnizligi ve yazilariyla basbasa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüregiz biz simdi..."

"Soluksuz kalirdim, dediniz ya, aklima birsey geldi. Gazetelerden birinde yazmisti. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçirmis. Aradan günler geçmis. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlaniyormus. Tikanmalari artinca doktora götürmüsler. Röntgen çekilmis ve soluk borusunda karpuz çekirdeginin kök yaptigi görülmüs... Solugunu tikayan buymus. Hemen ameliyata sokmuslar ve bu kökü söküp almislar. Çocuk rahat soluk almaya baslamis. Ama birkaç gün sonra ölmüs!.. Asktan sözedilince hep bu olay gelir aklima.(1) Asikken soluk almakta zorlaniriz, ama ask olmayinca, onu bizden aldiklarinda ölürüz. Ve kimse niye öldügümüzü anlamaz..."

"Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptiniz böyle. Herseyi unutmaya çalisiyordum oysa. Bütün duygularim ayaklandi birden... Sizde anlayamadigim birsey var..."

"Nasil birsey?"

"Sanki sizi çok eskiden beri taniyormusum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çikmak duygusu uyandiriyorsunuz."

"Asik oldugumu hissettigim anlarda uzun bir yola çikmayi çok isterim.."

"En çok nereye mesela?.."

"Trabzon’daki Uzungöl’e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de aci veren, ama sefkatli bir korunaklilik içindesinizdir... Tipki ask gibi..."

"Inanmayacaksiniz belki ama, ben de orasini düsünmüstüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakinliklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama su an sizi görmeyi ve yüzyüze tanismayi öyle çok istiyorum ki..."

"Farkinda misiniz, sabah oluyor?.."

"Evet, vaktin nasil geçtigini farketmemisim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüsmek istiyor musunuz?"

"Istemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl’e yola çikmak istiyorum.."

"Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mi geçiyorsunuz?"

"Hayir, hiç olmadigi kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuga hazir misiniz, sorun o..."

"Hazirim... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanimi bilmiyorsunuz daha..."

"Peki isiniz, asil önemlisi sevgiliniz..."

"Isimin cani cehenneme. Zaten bugün yarin çikartacaklardi. Onlar atmadan ben ayrilirim serefimle..."

"Peki sevgiliniz?.."

"Nasildi o dizeler: Can çekisen asklari vurmali / Vurmali ve siradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtulus’un dizeleri yanilmiyorsam.."

"Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..."

"Nerede ve kaçta bulusuyoruz?"

"Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde, saat 12.00’de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?"

"Onu arar, herseyi söylerim, o isi bana birakin. Hadi, simdilik hosçakalin..."

Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldi. Açmadim tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtim. Konusmasi tedirgindi. Beni incitmekten korktugu belliydi: Canim, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandir sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnizdik. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çikiyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararim. Hiç beklemedigin bir anda... Seni incittiysem bagisla.

Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazirlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çikacaktik. Birlikte ne zamandir çikmayi düsledigimiz, ama birtürlü çikamadigimiz o uzun yola...


recruit87 10 Kasım 2006 23:12

HÜKMEDEN
Sessizlik taş duvarlar gibi çevrelemiş etrafımı, bulutların üzerindeki sarayımda yalnızlığa mahkumum ben. Hiçliğin, umutsuzluğun olduğu yerdeyim. Güneşin usulca süzüldüğü geniş pencerelerimden dışarısını izlerim.
Salonlarım sonsuzluğa uzanır benim, kara tahtıma oturur Dünya’yı yönetirim.
Efendiyim ben;
Kölelerin efendilerinin bile efendisiyim. Varoluşu ve yok oluşu tayin edenim. İstediğimi ödüllendiren, istediğimi cezalandıran kişiyim. Hiçliğin çölünde terk edilenlerin yoluna ışık olanım ben, aynı zamanda en güçlülerin bile üzerine gölge gibi çökenim. Benim gücümden öte bir güç yoktur krallığımın topraklarında, sadece ben hükmederim. Ben…ben…ben!
Azrail’im ben;
Ruhum cehennem ateşlerinde kavrulmuştur benim. Bedeninin derinliklerindeki ruhunu çekip çıkarabilen tek kişiyim. Ateşlere hükmedebilecek, yıldırımlara sözümü geçirebilecek kadar güçlüyüm ben. Başlangıcı tayin eder, son sözü de ben dile getiririm. Hayatın avucumun içindedir, sen bunun farkında olmasan bile.
Kaos Lorduyum ben;
Savaşları ben başlatır, ben bitiririm. Tek bir sözümle bilinen düzeni yok eder, bambaşka bir Dünya yaratırım. Ateş olup, imparatorluklar yıkanım ben. Zalimin gazabını, masumun üzerine salanım. Yerleri sarsanım ben, rüzgarlara hükmeden kişiyim. Fırtınayı istediğim yöne yönlendirir, kimin canını acıtmak istiyorsam onu hedef alırım. Düzenimi kılıçla, kalkanla, ve hükmettiklerimin kanıyla kurarım ben. Tüm zalimlerin efendisiyim…
Umudum ben;
Umutsuzların yoluna ışık olan kişiyim. Mucizeler yaratarak, karanlık bir gecede Güneş’in parlak ışıklarını yeryüzüne indirenim. Sonsuz mutlulukları insanlara tattıran kişiyim. Bazen duvarlarla çevrili bir odada tek “Çıkış” kapısıyımdır ben, bazen de “Çıkış” kapısını kilitleyenimdir. Zorlukların var olduğu yerlere, ışık tutanım ben. Yalnızların arkadaşı, önünü göremeyenlerin ise yoldaşıyım.
Karanlığım ben;
Yarattıklarımın hepsi korkar benden. Işığı yutar, insanları derin bir sonsuzluğun içine hapsederim, yollarındaki tüm ışıkların önüne geçer, onları bir hiçliğe sürüklerim. Yitip giden umutların efendisiyim. Kurbanımı ister affeder, ister katlederim. Ama izin vermedikçe pençelerimden kurtuluş yoktur benim. Güneş doğmaz benim bulunduğum yerde, her zaman geceyi taşırım kanatlarımda. Güzelliklerin yeşerdiği yerlerdeki felaketim ben, benim geçtiğim yere huzur asla uğramaz.
Başlangıcım ben;
Karanlık ve soğuk sarayımda yoktan varolanım ben, her şeyden önce varolan, ve sonsuza kadar hükmedecek olanım. Zamanı ben durdurur, istediğimde ise ben ilerletirim. Benimle varoldu her şey, hayat verenim ben, aynı zamanda hayat alan. Yeşillikleri solduran fakat yeri geldiğinde geceleri aydınlatan kişiyim. Herkesin saygı göstermesi, aynı zamanda da korkması gerekenim. Her şeyin başlangıcı olduğum gibi, her şeyin sonu da benim. “Son benim istediğim zaman gelir…”
Geçmişinim ben;
Aynı zamanda geleceğinim. Yaşamış olduğun ve yaşayacak olduğun her şeyi ben belirlerim. Dilediğimi alevlerin kucağına atar, dilediğimi göklerde ağırlarım. Kader benim parmaklarımın arasındadır. Hayat adını verdiğiniz bu yolculukta gideceğiniz yönü sadece ben tayin ederim. Kimisine cesaret bahşederim, kimisine zarafet…
“Hiç”im ben;
xxxxnda her şeyim. Kimisine göre tahtıma kurulmuş sonu bekleyen, kimisine göre her yerde her şeye hükmedebilen kişiyim. Sonsuzluğa açılır benim kapılarım. Uçsuz bucaksız çöllere, denizlere. Her şeyi gören ve her şeyi duyanım. Bilmecelerin arasındaki anahtarım, bazen de cevapların orasındaki tek problemim. Görebildiğin her şeyi yaratma iradesine sahip olan kişiyim ben. Ve bunları tek bir çırpıda yok edebilecek kişiyim…
Hükmedenim ben… “İtaat et”


Misafir 10 Kasım 2006 23:22

Köstekli Saat
http://www.beyazkarga.com/yok.jpg Kapısı gıcırtıyla açılan kırık dökük ahşab bir evin, Rıza efendiden sonra kalan tek sakiniydi, Zerafet Hanım. İri siyah gözleri, çatık kaşları, çatlak dudakları ve buruşuk elleriyle seksenin bayırlarında belki de son hastalığını yaşıyordu. Kimsesizdi. Komşularından gelen sıcak bir tas çorbayla karnını doyuruyordu. Dul aylığıysa ancak ilaç paralarına yetiyordu. Oysa gençliğinde ne doktorlar ne mühendisler istemişti onu. Babası, çok güzel olduğu için zerafet ismini vermişti. Şimdi geriye ne zerafeti kaldı, ne de ona yardım edecek bir babası… Büyük oğlu, işçi olarak gittiği Almanya da, büyük bir şirketin yöneticileri arasında yer alıyordu. Vefasız ve acımasızdı. O koltuğa da bir çok insanın hakkını yiyerek geçmişti. Küçük oğlu ise Rıza efendi sağ iken , ikisini beraber huzurevine yerleştirmek istiyordu. Ama Zerafet Hanım bir çok yaşlı insan gibi yaşayamazdı orada. Onun derme çatma yapılmış, pencereleri naylonlu köşeleri örümcek ağı tutmuş baba yadigarı ahşap evi, gerçek huzuru ona fazlasıyla veriyordu. Donuk ve sabit bakışları, yılların yorgunluğuyla beraber günden güne artıyordu. Yalnızlığa alışmıştı Zerafet Hanım. Beyi Rıza Efendi onun yol arkadaşıydı. O da ölünce karamsarlık çökmüştü içine, oğullarının vefasızlığı, dağlıyordu kanayan yarasını. Önceleri bir umudu vardı yaşamdan. Kolay kolay pes etmez; savaşırdı karşısına çıkan tüm engellerle… Düşünüyordu Zerafet Hanım, hep düşünüyordu. Kimsesizliği düşünüyordu. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, çizgiler dolu yüzünden sıyrılıp Rıza efendiyle beraber baş koyduğu yastıkta son bulmuştu. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Baş ucundaki siyah beyaz tozlu bir resim ve resmin yanındaki beyinin köstekli saati onun tek yaşama umuduydu.

İçi sıkılıyor, ruhu daralıyordu. Azrail’in soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Hava bozulmuş rüzgar ve hemen arkasından yağmur yağmaya başlamıştı. Penceredeki naylonun bir anda şişmesiyle çıkan gürültü onu korkutmuştu. Kapı, pencere ve çatıdan sızan yağmur damlaları evin içinde küçük bir göl oluşturmuştu. Soğuk rüzgarlar dolaşıyordu evin içinde… Üşüyordu. Battaniyesini çekmek istedi üzerine ama kımıldayacak dermanı yoktu. Ayakları çoktan buz tutmuş ölümün soğukluğu bir adım daha yaklaşmıştı Zerafet Hanıma. Donarak öleceği hiç aklına gelmezdi. Son bir hareketle baş ucundaki resme uzanmak istedi. Sadece başını çevirebilmişti. Ve öylece donakalmıştı. Kapı gıcırtısını duyamazdı artık, oğullarının vefasızlığına üzülemezdi. O şimdi mutluydu. Çünkü gözleri basık tavana değil de son kez köstekli saate ve onun yanındaki gelin damat resmine takılmıştı. Kapıdan içeri giren elinde bir tas çorbasıyla komşusuydu. O bilemezdi kimsesizliği… Bilemezdi o siyah beyaz resmin üzerindeki gülen yüzleri ve köstekli saatin taşıdığı değeri…



nazlisu 10 Kasım 2006 23:35

"Bebegimi görebilir miyim" dedi yeni anne.
Kucagina yumusak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeginin minik yüzünü görmek için kundagi açti ve saskinliktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebegini seyreden doktor hizla arkasini dondu ve camdan bakmaya basladi. Bebegin kulaklari yoktu...
Muayenelerde, bebegin duyma yetisinin etkilenmedigi, sadece görünüsü bozan bir kulak yoksunlugu oldugu anlasildi.
Aradan yillar geçti, çocuk büyüdü ve okula basladi. Bir gün okul dönüsü eve kosarak geldi ve kendisini annesinin kollarina atti.
Hiçkiriyordu... Bu onun yasadigi ilk büyük hayal kirikligiydi; aglayarak
"Büyük bir çocuk bana ucube dedi..."
Küçük çocuk bu kadersizligiyle büyüdü. Arkadaslari tarafindan seviliyordu ve oldukça da basarili bir ögrenciydi. Sinif baskani bile olabilirdi; eger insanlarin arasina karismis olsaydi. Annesi, her zaman ona
"Genç insanlarin arasina karsimalisin"
diyordu, ancak ayni zamanda yüreginde derin bir acima ve sefkat hissediyordu.

Delikanlinin babasi, aile doktoru ile oglunun sorunu ile ilgili görüstü;
"Hiçbir sey yapilamaz mi?" diye sordu.
Doktor
"Eger bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapilabilir" dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarini feda edecek birisi aranmaya baslandi. Iki yil geçti bir gün babasi
"Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben, sana kulaklarini verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sir" dedi.

Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratildi. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatinda büyük basarilar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yillar geçti, bir gün babasina gidip sordu:
"Bilmek zorundayim, bana bu kadar iyilik yapan kisi kim? Ben o insan için hiçbir sey yapamadim..."
"Bir sey yapabilecegini sanmiyorum" dedi babasi.
"Fakat anlasma kesin, su anda ögrenemezsin, henüz degil..."

Bu derin sir yillar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açiga çikma zamani geldi... Hayatinin en karanlik günlerinden birinde, annesinin cenazesi basinda babasiyla birlikte bekliyordu. Babasi yavasça annesinin basina elini uzatti; kizil kahverengi saçlarini eliyle geriye dogru itti; annesinin kulaklari yoktu.
"Annen hiçbir zaman saçini kestirmek zorunda kalmadigi için çok mutlu oldu" diye fisildadi babasi.
"..ve hiç kimse, annenin daha az güzel oldugunu düsünmedi degil mi?"

Gerçek güzellik fiziksel görünüse bagli degildir, ancak kalptedir!



recruit87 10 Kasım 2006 23:38

Yağmur saçlı Kız unutma
Yağmur saçlı Kız unutma! bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim ... Sen benim ilham kaynağımdın, sevinç tomurcuğum, sevgi çağlayanım, hayat pınarımdın bir zamanlar... Bir zamanlar saçların bahçemin nazlı çiçeğiydi her dokundukça yeşeren, okşadıkça kokulu güller açan; doyamazdım bakmaya, dokunmaya kıyamazdım... Ellerimi tuttuğunda tanımsız bir sevinç kaplardı içimin denizlerini; gökyüzü benim olurdu, yeryüzü benim...

Yaşamak bir rüyaydı seninle Yağmur saçlı kız, en güzel rüya sendin. İlkbaharda gökkuşağım olurdun, yazmevsiminde yağmurum, sonbaharda rüzgarım, kışmevsiminde fırtınam olurdun, her halini severdim senin...

Seni görmediğim gün bir şeyler eksik gelirdi bana, yabancı kalırdım hayata. Hüzünlü ırmak kuşları gibi bekler dururdum bir kıyıda, sen gelir geçersin diye...

Ne güzeldi özlemin çiçeklerinde yağmur yağmur gülüşün, geçişin her sabah gülümseyerek kapımızın önünde; rüzgarın saçlarına vuruşu, fistanının savruluşu rüzgarda ne güzeldi...

Yazyağmurum olur ıslatırdın beni, güzgüneşim olur ısıtırdın. Düştüğüm her kuyuda gözlerindeki sevdalı imgeye tutunup çıkardım yeniden yeryüzüne, kirpiklerinde dinlenirdi ruhum...

Beyazlar içinde gelirdin her gelişinde, nazlı utangaç bir gülüş olurdu dudağında, yanağında dağ gülleri; nefesinde serin serin sevgi olurdu. Yasemin kokulu bir sevinçle süslenirdi gönlümüz, ay kokardı bakışların, oturup saatlerce yıldızları seyrederdik...

Şimdi geride kalan zaman dilimlerinde kare kare mutluluklar geçiyor gözlerimin önünde, korkular, tehtitler geçiyor... Ne zaman seninle buluşsak çabuk geçerdi zaman, kırmak isterdim dünyadaki bütün saatleri, zincire vurmak isterdim...

Korka korka buluşurduk kuytu yerlerde, sarılıp dururduk biribirimize, sadece gözlerimiz konuşurdu. Sonra ayrılırdık istemeye istemeye. Sorguya çekerlerdi seni, döverdi kardeşlerin, elimden bir şey gelmezdi. Gözyaşların gücüme giderdi, oturup ağlardım senin yerine...

Unutma! Bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim bahar gülüşlüm...
Şimdi buluştuğumuz yerden ne zaman geçsem içim burkulur, gözlerim durup durup dolar. Her esen yelde, yağan yağmurda, çağlayan ırmakta, uğuldayan ormanda senin kokunu duyarım çünkü...

Anladım ki, bütün iççekişler sevgililerine kavuşmayan sevdalıların hüzünlü gözlerinden gelirmiş, yaşamın kıyısında kırılmış tomurcuklardan...

Şimdi acılar simsiyah bir sarmaşık esrarıyla büyüyor bedenimde her gece, inciterek sarıyor yüreğimin yalnızlığını... Yokluğun bir rüzgardır şimdi eser gönlümün soğuk duvarlarına her gece. Gözyaşlarım yağmurlara karışır, yağmurlar gözyaşlarıma, düşer damla damla yitirilmiş sevda közlerine...

Özlem tek yönlü uzun bir yol işte Yağmur saçlı kız, gidipte dönüşü olmayan... Aklıma düştükçe bakışların, bir hüzün şarkısı kırılır kalbimde, ki, canıma batıyor kırıkları her defasında..
Hiç çiçeklenmiyor dallarım artık, meyve de vermiyor. Kalbimin batısında battı güneş, doğusunda ise güneş yok...
Ah yıllar ah! Şarkılardaki gibi her şeyi yıpratır, yorar, yaşlandırır ve alıp götürür bilinmeyen bir meçhule doğru...


MARLON 10 Kasım 2006 23:39

Sevgiliye Mektup
Esslamün aleyküm


Her mevsim içimden gelip geçersin sen vefasız sevgili kalbimi viran edersin..merhaba demeden elveda dersin sen vefasız sevgili kalbimi delip gidersin..Şansızlığa katlanabilirim çünkü elimde olmayan nedenlerden oluşur..ama insanı asil yaralayan yaptığı hatalara hayıflanmaktır..

Bilirsin ben selam vermeyi severim sen selam almayı..hanı sadece selam gönderdiğimiz mektuplar halen gönderdiğin hediye kutusunda duruyor...çoktandır selamlaşmadık özlemisindir diye düşündüm...mazur gör..

Nasılsın ne yapıyorsun demeyeceğim bu sefer biliyorum ki bu sorularımı samimi bulmayacaksın.. Artık beni de samimi bulmuyorsun ya neyse zaten kısa yazacağım amacım yazmış olmak yaşadığımı sana hissettirmektir.

Atık bu dünyada her şey bana eziyet ediyor, hatta olmayan şeyler bile..


Duydum evleniyorsun ne diim hayırlı olsun..gönlüne göre bulduğunu sanmıyorum amacın boşluğu doldurmak bilirim gidenin yeri dolması zordur..benden gidenlerde çok oldu halen yerleri dolmuş değil....gelmeyeceklerini bile bile başkasına yer veremiyorum..yaptığım aptallık biliyorum..her şey göründüğü gibi olmadığı gibi, olduğu gibide görünmüyor..hayatımda çok az doğrulara yer verdim ve bu doğrularımdan en çok seni kaybettiğime üzüldüm..insan doğru insanı bulunca kesiliyor elden ayaktan.. kaybedince ise kemikle etin ayrılması gibi acı çekiyor...sen benim için öyleydin..çok incitecek beni seni hatırlamak tabii unutmak için zaman kafi gelirse.. bazen duygularını anlatmak için ihtiyaç olan sadece kelimeler değildir..bir kuru yaprak,solan bir gül ve bazen iki damla gözyaşı..

Ben sonu olmayan yangınlara bıraktım kendimi ne ince uzun bir yol var önümde nede çıkmaz sokak..bazen duvarlara çarpıyorum ansızın bazen de düz bir ova çıkıyor karşıma nere gideceğimi şaşırıyorum..benimde bir yere gittiğim yok ya oturmuş Azraillin verdiği randevuyu bekliyorum..hayatımda hep geç kaldım kararlıyım ölmeyi tam zamanında başaracağım..öyle bir zamanda öleceğim ki öldüğüme tek sen üzüleceksin...

şu sıralar sigara içmesem kafam çalışmıyor çok sigara içemiyorum yine günde yarım paket ama bu sefer başka bir tatlı oluyor içerken..ciğerimin sigara nikotinini özlediğini hissediyorum..belki de ciğerim seni nikotin olarak algılıyor yada ben ona öyle tanıtmışım anlamıyorum..bazen bütün organlarım isyan çıkartıyor yamuk yapmaya başladılar hani sinüzitten kurtardım derken şimdide kalp yarı yolda bırakacak beni galiba..gerçi yolun sonu başı belli değil yaa yine de sonunu merak ediyor insan....
hiçbir zaman sen bana inanmadın gerçi seni suçlamıyorum bazen ben de kendime inanmıyorum sen nasıl inanacaksın ki..tuhaf bir adamım işte yanlış yapmayı severim..düşünüyorum da yaptığım en doğru şey bile en büyük yanlışla sonuçlandı..
offf offf bir insan ne yaparsa suç olur mu ben ne yaparsam suç oluyor..gerçi gönlümdeki yargıçlardan başka beni suçlu gören yok ya acaba yanlı karar mı veriyor taraf mı tutuyorlar anlamıyorum..bak gönlümü fethetmişsin gönül mahkemem bile senden yana karar alıyor..olsun be seni sevmeyen sakat kalsın..
Herneyse kısa dedik yine sınırları aştık şimdi diyeceksin ki içinden bi kere de sözünde dur be bak şu an hissediyorum gülümsemeni..olsun bee bende öyle bir adamım işte sözünde durmayan, yanlış yapan tuhaf bir adam.. Sana anlatamadıklarımın yanın da bir de anlaya bilemediklerimi yazmaya kalksam, benim ömrüm yazmaya, seninki de okumaya yetmez. o yüzden burada kesiyorum…
tamam bu son satırdı seni Allaha havale ediyorum kendimi ise yine satılmış yargıçlara..

ve unutma ki..Gerçeği öğrenmek istiyorsan onunla uyuşan yada zıtlaşan hiçbir fikre sahip olma..

Bir gül soldu tam baharında
Gözlerinden yaş akmaz
Yapraklarına çiy vurmuş
Ölse de yüzüme bakmaz

Bir gül soldu tam baharında
Bülbül eziyet etmekten bıkmaz
Bütün goncalar gül olsa da
Bu gönül ondan başkasını takmaz..

Filozofun dediği gibi tüm bu anlamsız işler senin kendinle oynadığın bir oyundur..önce kendini saklıyorsun sonra dönüp arıyorsun..saklananda arayanda sensin..bunu iyi bil ve sakın bu söylediğime gülme..bu gülünç bir şey değil onu anla..bu senin kendi oyunun kendin saklanıyorsun ve dönüp kendinden kendini arayıp bulmasını bekliyorsun..

Sana söylediğim her şeyi unut..bu doğru bu yanlış..hayat o kadar kesin değil..bugün doğru olan şey yarin yanlış olabilir..hayat bir gizemdir..bir an bir şey uygundur ve o yüzden doğrudur..bir sonraki an artık köprünün altından o kadar su akmıştır ki artık uymaz olur ve yanlıştır..Tıpkı şu an yaşadıklarım gibi..

hoşça kal..hakkını helal et..Esslamün aleyküm…

yasak.tutku

__________________
ölümün yasak olduğu bir günde..
beni öyle bir yükseğe asın ki...
beni asanlar ayaklarımın altında kalsın.

Anlayışlı olan beni anlayışlı
Aptal olan ise aptal bulur
Bence her ikisi de haklıdır..




recruit87 11 Kasım 2006 00:02

Genç delikanlı uzun koridoru acele ile geçtikten sonra, yaklaşık bir yıldır kaldığı küçük bölmenin kapısını açtı ve içeri girdi. Oda çok karanlıktı. El yordamıyla masanın üzerindeki mumu yaktı ve sandalyeye oturduktan sonra birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapadı ve eskiden, mutluluk içinde geçirdiği anılarını anımsadı. Yanaklarından süzülen göz yaşları omuzlarına damlıyor, giydiği kırmızı kazağı ıslatıyordu. Sonra birdenbire hareketlendi ve masanın çekmecesini açarak, bir kağıt birde kalem çıkardı. Mumu, kağıdı aydınlatacak kadar yakınına çekti ve kelemini mürekkebinin içine daldırdıktan sonra yazmaya başladı.

Sevgili C...,
Seni son gördüğüm günden bu yana tam yüz elli takvim yaprağı kopardım. Hayatım boyunca hiç bu kadar yalnız kaldığımı anımsamıyorum. Burada, ne derdimi anlatabileceğim bir arkadaşım, ne de yemeğimi paylaşabileceğim bir tek dostum bile yok. Günlerdir de sıcak bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Soğuk odamın loş karanlığında senin hayalinle ısınıyor, hayat buluyorum. Bu mektubu sana yazmaktaki amacım; ömrümün en mutsuz, şu son saniyelerinde dahi seni ne kadar sevdiğimi anlamanı sağlamaktır. Sen hayatımı anlamlandıran tek şeydin. Hiç kimsede bulamadığım ve yaşayamadığım derin duygular yaşadım senin varlığın sayesinde. Karşıma çıktığın o soğuk kış gecesinde, karanlık hayatımı aydınlattın ve bana sevgi denen o yüce duyguyu tattırdın, dokunulamayan, anlatılamayan, görülemeyen, sadece yaşanabilen o duyguyu. O günden bu yana hiç mutsuz olmadım, sen olmasan bile hayalin vardı yanımda, bu illet yerde kafayı yemememi sağlayan tek şey. Ne zamanki üşümeye başlasam, ellerimin titrediğini hissetsem, ellerini hayal edip onları sıkıca tutuyordum. Tıpkı bir kış gecesinde, sabahlara kadar yağan kar tanelerinin üstünde yürüdükten sonra, bir sokak lambasının loş ışığında otururken tuttuğum gibi.
Her neyse göz yaşlarımla ıslattığım bu mektubu aldığın vakit ben zaten derin bir uykuya, hiç uyanmamak üzere dalmış olacağım. Ama seni hiç unutmayacağım, çünkü bir gün mutlaka yeniden karşılaşacağımızı çok iyi biliyorum ve seninde buna inanmanı istiyorum.
İnan vaktim olsa satırlarıma bu kadar çabuk son vermezdim. Ama artık vaktim geldi, senin anlamlandırdığın şu kısacık ömrüm, Azrailin canımı alması ile son bulacak ve tüm anlamını yitirecek. Evet, şimdi vaktimin geldiğini belirten çanlarda vurulmaya başladı, elveda…
Seni sonsuza dek sevecek olan H....

Delikanlı satırları bitirdiği zaman dışarıda vurulan çanların sesi kulakları sağır edecek kadar yüksek işitilmeye başlamıştı. Gözlerinden akan yaşları temizledi ve mektubu küçük bir zarfın içerisine yerleştirdikten sonra üzerine gideceği adresi yazdı ve masaya bıraktı. Bölmenin kapısı açıldı ve içeriye siyah elbiselere bürünmüş yaşlı bir adam girdi. İhtiyar yavaş adımlarla delikanlıya yaklaştı ve koluna girerek hadi oğlum dedi üzgünüm...

Bu sözler H...nin işittiği son kelimelerdi...


kambis 11 Kasım 2006 02:43


KURTULUSUN HIKAYESI- 9

Baharın Anadolu`nun bağrına nasıl geldiğini mi hiç gördün mu kardas
Birden bire iner çiçek kokuları toprağa
Bir yandan yağmurla bereket akar
Bir yandan yeşil bilcümle yaratığa el verir
Bir renk cümbüşüdür kardas
İnsanı gibidir anadolunun toprağı
Sevgiyi verir gibi.. aşkı sunar gibi sunar baharı
Ve katar katar gelir kuşlar
Birden bire canlanır hersey
Birden bire can akar bedenine yurdumun

Mayıs bindokuzyuzyirmibirdir kardas
İnönü`nün avuçlarından Ankara`ya kadardır sevinç çığlıkları
Ki her nara bir kan damlasından almış ruhunu
Ki her zafer çığlığı bir cana malolmustur
Toprak kana doymuştur kardas
Şehit kanidir bu
Ölüme öleceğini bilerek atılanların serüveni
Vatan toprağı namusumdur diyenlerin hikayesidir bu

Yıl bindokuzyuzyirmibirdir kardas
Ve bahar inmiştir memleketimin toprağına
Çiçekler açmış gururlu
Çiçekler açmış hüznü saklayan sevinçlerinde
Bir gelincik ve bir papatya
Bir gül ve bir karanfil
Koklasan kardas
Duyacaksın her bir çiçeğe sinen şehit yüreğinin kalp çarpıntısını
Duyacaksın olumu özlenen bağımsızlık gibi kucaklayanların sesini
Bu vatan kardas; canini vermekle ölüme yenilenlerin değil
Olumu yenenlerin yurdudur

Türk insanini iyice bildin mi kardas
Bak olumun üstüne sevinç türküleri yakabilenlerin yurdudur bu
Bak her evde bir şehit
Bak her evde onurla dimdik bakan ruh ordusudur
Bak her evde yetim bir çocuk
Her evde dul bir kadın
Ve evlat acısı yasayan bir ana
Ki evlat acısı bin kere ölmektir kardas
İste bin kere olumu yenen anaların yurdudur bu kardaş
Bu zafer nasıl kazanıldı diye sorarlarsa
Ak başörtülere bürünmüş bu anaları göster
Baba sevgisini şehidin bir papatyaya sinmiş kokusunda dindiren çocukları
Ve ` Ne mutlu Türk`um diyene` diyen o sarisin kurdun ışıklı gözlerini
Ben Türk evladıyım diyenlerin
Neden sevinç ve gururla dünyaya meydan okuduğunu da anlat

Al çocuğunu karşına kardaş
İhanetleri anlat
Alman komutanlarına yurdu savunmayı isteyenleri
İngiliz muhipleri taraftarlarını
Ve amerikan mandacılarını anlat
Ki onlar bin kere ihanet edenlerdir kendine can verenlere
Ki onlar düşmandan daha keskin
Ve düşmandan daha haindiler
Ve sonra btinin kulu olmuşların unuttuğu halkı da anlat kardaş
Ve cehaleti ve geri kalmışlığı
Ve üstelik çaresizlik ve yılgınlık içinde kalmışlığı

Ve sonra O`nu anlat ; Mustafa Kemal`i
Mustafa Kemal`in kimliğinde yeniden doğabilen bir milleti anlat
İhanetin yenilebileceğini
İnanç ve sevgi ile çaresizliğin nasıl yıkılacağını anlat
Ve nasıl diye sorduğunda
Bir kahramanlık hikayesi anlat kardaş
Cumali Onbaşı`yi
Ya da Ahmet`i
Mermisinin üstüne çocuğunun battaniyesini örten anaları anlat
Demiryollarını onaran isimsiz binlerce kadını
Elindeki tek parasını veren Çocuk Hasan`i ya da
Ve cehaletten düşmandan korkar gibi
Cehennemden kaçar gibi kaçması gerektiğini anlat
Anlat ki ihanetler cehaletin içinde yeşermesin bir kez daha
Anlat ki nisan yuzyirmibirde canini armağan gibi verenler
Inönüde her bahar bir çiçeğin özünde daha sevinçli açsın
Ve her baharda vatanimin bağrına ask yağsın
Anlat ki O sarisin kurt gökyüzünde bir bulut misali akarken üstümüzden
` iste benim çocuğum böyle olur` desin gülümserken..........Gassan SATAR


Misafir 11 Kasım 2006 06:19

Gecenin içinden gelen sesler, kimbilir, belki de bahanesi oldular uykusuz gecenin...
Ölümsüz olduğumu düşündüm; aniden gelen bir düşünceydi, sebepsiz. Boşlukta asılıymışım gibi yaşamanın hissi gibi, öyle bir şey. Kıyısındayken, ucundayken ve içerisindeyken-herşeyin- ölümsüz olmak, hiçbir şeye dokunmamak ve dokundurmamak gibi bir durumdan ibaret halim. Ölümsüz olduğumu hissettim ve yatağımın yumuşaklığından kurtulmak istedim. Kaçmak istedim,
hedefsiz, düşüncesiz...
Sadece'lerin peşinden gitmeliydim. İstediğim buydu. Basitliğin sıkıntısından değil, küçük insanlığımdan da değil, kaçmak istediğim o bilmediğim, adlandıramadığım ama bir şekilde gördüğüm, duyduğum, anladığım ve rahatsız olduğum bir şey. Bana ne olduğumu anlatamadığım ancak ısrarla anladığıma inandığım... İçimden geçen bakışlara aldırmamak, gözlerimi
yummak öylesine yorucu ki, kaçmak isteğim inanılmaz alevleniyor. Bir timsahın görüntüsü gelir, hatta o pullu, kalın ve kaygan derinin içinde bulurum kendimi, bir an için de olsa. Gözlerim yumulu, ince bir çizgidir aslında bakışım. Sonra kurbanın kalp atışını duyarım nabzımda ve kanımın akışını, sımsıcak... Ağaç dallarının arasından tüylerini dökerek sıyrılan kuş kanadında ve incecik
bir arı vızıltısında. Parmaklarımın ucuna yapışan boyanın rengi ile hayallerimin resim galerisindeyim. Ölümsüzüm, içimde.
Ölümsüzüm anlarımda, nefesimde... Gecenin o inanılmaz gürültülü sessizliğinde büyümekte yüreğim ve kafesinin parmaklıkları bir bir parçalanırken bitip başlayan her an içime yazılıyor. Yatağıma dönüp hiçbir şey olmanın sabırsızlığı var bedenimde... Saklanmanın bir şekli.
Usandım. Öfkeden ve sebeplerinden. Kandırılmış sevinçlerden. İsimsiz hüzünlerden. Öğretilmiş "doğrulardan"... Beklentisi saklı gülümsemelerden. Acıtan iyiliklerden usandım... Yaşanmak zorunda olanlardan usandım...
Vazgeçtim. Anlatmaktan. Anlamaktan ve anlaşılmaktan vazgeçtim. Beklemekten döndüm ve vazgeçtim herşeyden...
Dokunmadan, dokunulmadan, sıyrılarak arasından herşeyin ödüyorum ölümsüzlüğümü... Herkesin "korkunç" hikayesini yazmak için buradayım, yazamıyorum... Bitiyor kelimeler, tükeniyorlar, yazamıyorum. Atlamak istiyorum, dipsiz bir uçuruma bırakmak
istiyorum zavallı bedenimi ve bunu yapamamanın sıkıntısına Hayat diyorum... Derimi değiştirmek, kabuğumdan çıkmak, uyanmak gibi bu halim, anlatamam...
Geçmiş zaman kilitli bir odanın karanlığında erimiş, var ile yok arasında kaybolmuş...
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Misafir 11 Kasım 2006 11:42

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken...
Kendimi sokağa atıp yağmur damlalarına gözyaşımı gizlediğimi Kimse bilmesin diye İçimdeki özlem yangınını, hasret sancısıyla çarpışıp çıkardığı sesleri... Kimse duymasın diye Gök gürültüsüne kaçtığımı. Yağmura karışan gözyaşlarımın, Toprağa süzülüp gülümün yanağına bir öpücük gibi konduğunu... Hasretimin gürültüsü gökyüzünde umarsızca dolaşırken, TESADÜF' ya gülümün gözlerine değmesini. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye Gökten damla damla yağan kar tanelerinin, "YİTİRDİĞİMİZ MELEKLER'MİŞ" rivayetine inanıp... Ben beni sokağa atıp üzerine basarken kanadığım Saçlarıma, paltoma, atkıma toplansın diye kar tanecikleri Dona dona saatlerce üzerimde taşıdığım kar taneleriyle yandım. Üzerime toplanan kartaneciklerinin içlerinde belki sende varsın diye umutlanıp... Seni eve erimeden yetiştirebilmek için, bir hırsızmış gibi sokağımdan eve kaçtığımı Ama her defasında,kar tanelerinin gözlerimin önünde su damlası olup erittiği hayallerimi, Kimse bilmesin diye, kimse duymasın diye İÇİME KANADIM Ve son umudum olan güneşi bekledim. Bütün perdeleri, bütün pencereleri
Belki güneşle geleceksin diye sonuna kadar açtım.
NE GÜNEŞ, NE SEN Hiçbiriniz...
Damlamadı güneş ışığı penceremden içeri, ve karanlık olunca herşey Umut güneşi hayallerimi eriterek indi gökyüzünden. Ellerimde bana kalan, kiminin küçük bir mum ışığında aydınlattığı, Benimse onca ışık demetine rağmen bir türlü aydınlatamadığım Hep siyah kalan ACI YÜKLÜ geceler. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye, Belki aydınlatabilir umuduyla ateş-böcekleri aradım geceme O kadar karanlıktı ki, okadar görünmezdiki herşey, Göremedim ateş-böceklerinin ışıklarını... Kimse bilmesin, kimse duymasın diye TÜKENEN HAYALLERİMİ... Rüyalarıma taşıdım seni Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
Bu hayatta olmayışını, rüyalarıma sakladım seni.
Yitirdiğim sesini duyacağım diye, kaybettiğim gözlerini bulacağım diye, Toprağa saklamadığım günkü gibi kalacaksın diye. İçimde sen olan rüyalarımda nefes alıp, uyandığımda nefesimi tutarak yaşadığım hayata meydan okudum. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
Tekrar rüyalarımda, BABAM olduğunu
Uyuduğumu kimselere anlatmadım.
Sana benzettiğim insanlara sarılıp öpmek için kendimi zor tuttuğumu Adının harflerini kalbime gözyaşlarımla ince ince kazıdığımı Kimse bilmesin diye, Kalbi kapalı gezdim. Kimse duymasın diye duygusallığımı Hiçbir gözyaşımı, boşuna harcamadım. Dahası BİRTANEM Senin yaşamaktan korkup kaçtığın "ÖLÜM ACISINI" Sen bilmeyesin diye, sen duymayasın diye Ben hep içime kanayarak yaşadım. ÖLÜMÜ ŞİMDİKİ GİBİ TANISAYDIM, SENİ TOPRAĞA GÖMMELERİNE ASLA İZİN VERMEZDİM.


Misafir 11 Kasım 2006 16:30

KIRLANGIÇ..............Aylardan yaz ayı, günlerden pazartesi. Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Adeamın penceresine konup şöyle demiş. Ben seni çok seviyorum lütfen beni içeri alda birlikte yaşayalım. Adam cevap vermiş: Olmaz öyle şey. Sen bir kuşsun. Bir kuş, bir adama aşık olurmu?

Kırlangıç bir süre sonra tekrar gelmiş: Lütfen beni içeri al. Birlikte yaşarız. Hem ben sana dost olurum. Hiç canın sıkılmaz. Birlikte yaşar gideriz. Adam yine "olmaz, git başımdan" diye cevap vermiş.

Zaman geçmiş. Sonbahar yaklaşmış. Kırlangıç üçüncü ve son defa penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: Lütfen beni içeri al. Artık soğuklarda başladı Dışarıda kalamam. Biliyorsun ben sadece sıcak yerlerde yaşayabilirim. Beni içeri almazsan başka yerlere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Hem sende benim gibi yalnızsın. adamsa "derhal git başımdan. Ben yalnız kalabilirim" demiş ve kuşu kovmuş. Adam kırlangıç çok uzaklara gittikten sonra düşünmüş. Ben ne aptal, ne kafasız insanım. Niye kırlangıçla yaşamayı kabul etmedim? Ne güzel olurdu yalnızlığıma ortak olurdu.

Adam pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine "Nasılsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir. Bende onu içeri alırım. Birlikte mutlu bir hayat süreriz" demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yaz gelince kırlangıçlarda dönmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş.Yazın sonuna kadar penceresini hiç kapatmadan beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş.

Diğer kırlangıçlara sormuş ama hiç biri cevap vermemiş. Sonra bir bilge kişiye danışmak ve ondan bilgi almak için yanına gitmiş. Olayı anlatmış ve bilge kişi cevap vermiş: Kırlangıçların ömrü altı aydır.

Şimdi düşünün: Bugüne kadar kaç kırlangıç kovdunuz pencerenizden?


MARLON 11 Kasım 2006 17:32

Sevgileri Yarınlara Bıraktınız

"Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı." Yaşamak ve sevmek için hep bilinmeyen bir zamanı bekleriz. Önce diploma almalıyızdır. Sonra iş, güç sahibi olmalıyızdır. Sonra ev, araba ve tüm eşyaları almalıyızdır. Sonra çocukları evlendirmek ve günlük hırslara boğulan hayatlarımızı papatyalar gibi koparıp vazoda yaşatmaya çalışırız. Yaprakları solmuş ve suyu pis kokan o vazo, yaşamın gizli saklı hainliklerine yataklık eder. Artık birbirimize dokunmadan, ellemeden yemekle yatak odası arasında geçer gider en değerli zaman, hayatımız.

Biz hiç ölmeyecekmiş gibi sonsuzluk duygusu içinde gaflet uykularında kana bulanırız. Kan çiçekleri derleriz düşlerimizde, ölümlü hayatlarla örülü hayatlarımızın ölmüş sevdalarına ağıtlar yakarız düşlerimizde sessizce. Onları hep daha iyi bir zaman ve başka günlere bırakırız, yaşanacak ne varsa.

Gizli bahçemizde açan çiçekleri tek tek yolup dökülen saçlarımızın yanına koyarız.Telaşla koşarken eve yetişip yemek yapmak için ya da iş toplantılarının tekdüze vurgusuna ayak uydururken verilecek taksitlerden daha önemli olmaz hiç sevgiyle dokunmak birine. Dokunmak, yaşamın en kutsal büyüsü kızıl akşam üstlerden koşarak gelen ve avucumuza yanar bir top gibi düşen.Dokunmak birine içten ve sevinerek bir çoçuk gibi varolduğuna şükrederek.Dokunmak, insanın insanla zenginleşen biricik yaratık olduğunun en güzel kanıtı. Oysa dokunmadan geçip gideriz en yakınlarımızda salınan yalın kıyısından, lağım akan kanallarda boğuluruz küçücük hırslarla birgün bize hiç lazım olmayacak. Vakit olmaz yaşamak için.

Vakit kalmaz yaşamak için beni unutma çiçeklerinden taçlar yapmaya aşkın başına.Öpüp koklamadan bir tenin yumuşaklığını, incir çekirdeğini doldurmaz kavgalarda tükenir nefesler. Kutsal nefeslerimizi en çirkin sözcüklere harcarız da düşünmeden, sevda sözcüklerine yer kalmaz koskoca mekanlarda.Dünyayı dar ederiz de herkeslere nedense yalnız gecelerde gözyaşlarımız bizi affetmez. Kavgalarda ve ağız dalaşlarında tüketiriz sevgilerimizi de aşklara hiç ümit vaad edilmez çorak topraklarda. Devedikenleri bile kururken bahçelerimizde baharın gelip geçtiğini görmeden kapanır gönül gözü. Gönül gözü kapalı olanın yiyeceği taş duvarlardır ev niyetine ve altın bilezikleridir sarılacak sevdalar yerine. Denizler uzak düşlerin maviliklerine saklanır da bir çocuk gibi, hiç selam etmez bize bilinmeyenin gizli sırlarından. Geniş zamanlar umarız bir gün sevgimizi söylemek için. Hiçbir gün gelmeyecek o günün hatırına harcarız hovardaca bir ömrü.Kanat çırpan aşklar bir kuş misali salınırken etrafımızda ya elimizde sıkıp öldürürüz onları ya da kaçırırız uzak ülkelere geri dönülmeyen.

Aşk dokunmak ve sözden üretilen bir misk-u amberdir ki kokusu cihanı tutan. Sözlerden kolyeler takıp ak gerdanlara dokunuşun sarı güllerini dermek yaşamın hecelerini yanyana dizer.Yüreğinin surları yalçın kayalarla desteklenmiş insan nasıl ulaşsın sözcüklere? Bir kelebek misali yorulur kanatcıkları düşer yarı yolda boz toprak üstüne söz.Gecelere düğümlenmiş tutkuların yaşama ipek bir yorgan gibi serildiği günlerin özlemi fırtınalara yataklık eder ancak. Bırak! Ruhun öldüğü anlaışlsın.Bırak! Zaman sana hizmet etsin bıkıp usanmadan. Savaşın acımasız rüzgarına emanet yaşamlar, emanet yaşamlar kadar hain, sevgisiz ilişkilerin saldırısına uğrayan insan, karanlık yandaşlarına çevirirken yüzünü, unutur gider yaşamın kutsallığına türkü yakan dilleri. Kader değildir sevgisiz yaşamak. Ölüler yüzerken etrafımızda nehirden su içmek zor gelebilir insana ama yine de kutsaldır Ganj. Zeytin yaprağının gümüş bakışında açılır kapılar aşka. İçimize ılık zeytinyağı gibi akar sevdalar ve Akdeniz’in ruhu çırpınır beyaz köpükleriyle yüreğimizde.

Eğer zaman varsa yaşanacak.
Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum ellerimin değdiği yere.

Aşk dokunmaktır gül yaprağı tene, söz ise yarin attığı bir güldür taş niyetine.


nazlisu 11 Kasım 2006 20:48

Genç kadın bebegin güzelligi karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bi burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördügü en cana yakın kız çocuguydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için egildiginde;
Dokunma bana...'' diye bir ses duydu.
''Beni okşamaya hakkın yok senin...''
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka kimse yoktu içeride.
Aynı sesi tekrar duydugunda bebege döndü. Aman allahım!.. Yeni dogmuş görünmesine ragmen konuşan oydu.
''Bana yaklaşmanı istemiyorum'' diye devam etti.
''Hemen uzaklaş benden...''
Kadın, biraz olsun kendini toparlayarak:
''Çocuklarımız hep erkek oluyor'' dedi.
''Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.''
''Beni öpemezsin'' diye aglamaya başladı bebek.
''Benim de seni öpemeyecegim gibi...''
''Neden?'' diye sordu kadın. ''Neden öpemezsin ki?''
Bebek, hıçkırıklara bogulurken:
''Bunun sebebini bilmen gerekir'' dedi.
''Düşünürsen mutlaka bulacaksın...''
Kadın, neler olup bittigini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkarıp kadına uzatırken:
''Geçmiş olsun hanımefendi'' dedi.
''Başarılı bir kürtajdı dogrusu.
Ha..! Sahi, ''kız''mış aldırdıgınız bebek.''


MARLON 11 Kasım 2006 20:53

Ölümsüz Aşk

Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henuz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde:
"Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaadedemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."
Yazar : Ahmet NigdeTarih : 06.03.2005


nazlisu 11 Kasım 2006 21:01

Anka KuşuRivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...


MARLON 11 Kasım 2006 21:03

Hasret

Hasret Hanım’la, hemşire olarak çalıştığım hastaneye yattığı gün tanıştım. Hasret Hanım sedyeden alınıp yatağına yatırılırken, eşi de yanındaydı. Yakalandığı ince hastalık olarak adlandırılan vereme karşı amansız bir savaş veriyordu. Hastalığı son safhasında olmasına rağmen; teni bembeyaz, solgun yüzü, biçimli kırmızı dudakları olan, neşeli ve canlı bir hanımdı. Yatağına yerleştirdik. Kullanacağı tüm eşyalarını yerleştirdikten sonra:
“Başka bir ihtiyacınız var mı?” diye sordum.
“Evet” dedi. Çantamdaki kitaplarımı alabileceğim kadar yakınıma koyar mısın? Duygulu, hassas ve romantik bir hanımdı. İlerleyen günlerde ki konuşmalarımızdan pembe dizilere, aşk konulu filmlere ve romantik kitaplara düşkünlüğünü gördüm. Aramızdaki dostluk; her geçen gün ilerliyordu.
Bir ara baş başayken: “Evleneli nerdeyse tam yirmi beş yıl oldu. Yani tam bir çeyrek asır. Kadınları sürekli ‘aptal kadın’ gözüyle gören bir erkekle evlilikte ne kadar mutlu ve mesut olabilirsiniz? Bunun ne kadar can sıkıcı bir hayat olduğunu bilir misin? Onun beni sevdiğini biliyorum ama bu güne kadar bir defa dahi olsa ‘seni seviyorum’ demedi. Hakkını inkar edemem. Ne aç koydu, ne açıkta bıraktı. Her insanın karnını doyurabilir, sırtını giydirebilirsiniz. Ama onalrdan daha önemlisi oların kalbini, yüreğini, düşünce ve duygularını da düşünmek, doyurmak gerekmez mi?” Hastanenin bahçesindeki yaprakları dökülmekte olan ağaçlara bakarken; son günlerini yaşamaktaydı. İçini çekerek söyleniyor, gözlerinden sıcak bir damla yanaklarına doğru kayarak düşüyordu. “Bana ‘seni seviyorum’ demesi için neler vermezdim. Ama bu onun sanki tabiatına aykırı gibi bir insan o...”
Kocası ise her gün Hasret Hanım’ı ziyarete geliyordu. Önceleri, Hasret Hanım yatağında kitabını okurken veya televizyon seyrederken, o da yatağının ayak ucunda oturuyordu. Hasret Hanım, daha sonraki günlerde, uzun saatler uyurken; odanın dışındaki koridorda aşağı yukarı veya hastanenin bahçesinde yürüyerek geçiriyordu. Çok geçmeden, Hasret Hanım hiç kitap okuyamaz oldu. Uyanık olarak geçirdiği süreler, dakikalarla ölçülür olmuştu. Ben ise vaktimin çoğunu onun yanında kocasıyla ile geçiriyordum.
Bana müteahhitlik yaptığını ve sık sık avlanmaktan zevk aldığını anlatmış. İki kız çocukları olmuş, birini yıllar önce yuvadan uçurmuşlar diğeri ise başka bir şehirde üniversitede okuyormuş. Hasret Hanım, bu amansız hastalığa yakalanana kadar, birlikte baş başa geçen, hayatın tadını çıkarmak adına bir çok seyahat ve gezi yapmışlar. Mesut Bey, eşinin yavaş yavaş ölüme yaklaştığı gerçeği karşısında, duygularını bir türlü dile getiremiyordu. Bir gün kafeteryada birlikte kahve içtikten, konuyu kadınlara ve biz kadınların yaşamlarında romantizme ne denli gereksinim duyduğumuza, eşimizden romantik sözler, mesajlar, kartlar ve aşk mektupları almaktan ne kadar hoşlandığımıza getirdim.
“Hasret Hanım’a kendisini hiç sevdiğini söylediniz mi?” diye sorduğumda, bana tuaf bir şey söylemişim gibi garip garip bakmıştı.
“Söylememe gerek var mı?” dedi.
“Kendisini sevdiğimi zaten o biliyor!”
“Elbette biliyor.” Dedim ve uzanıp elini tuttum.
Elleri sıradan bir erkeğin ellerinden daha sertti. Bir kazma kürekle çalışan birinin ellerinin olması gerektiği gibiydi... O anda tutunabileceği tek şeyin elindeki fincanmış gibi sıkı sıkıya ona yapışmıştı.
“Mesut Bey, Her kadın sevildiğini, seven için ‘ne anlama geldiğini bilmek’ ister. Bunları hiç düşündüğünüz oldu mu?”
Birlikte Hasret Hanım’ın odasına doğru yürüdük. Mesut Bey, odaya girdi. Ben ise diğer hastaları ziyarete gittim. Daha sonra, Mesut Bey’i Hasret Hanım’ın yatağının kenarında oturduğunu, onun elini tuttuğunu gördüm.
İki gün sonraydı. Sabah hastaneye gitmiştim. Mesut Bey, koridorun duvarına yaslanmış, gözlerini yere dikmişti. Hasret Hanım’ın güneşin yeni bir gün için doğmakta olduğu; sabah 05:45’de öldüğünü; baş hemşireden öğrendim. Mesut Bey beni görünce yanıma geldi. Gayri ihtiyari bana sarıldığında; bütün bedeni titriyordu. Gözleri kızarmıştı ve yanakları gözyaşlarının izleri vardı. Sonra, sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes aldı.
“Sana bir şey söylemeliyim” dedi.
“Ona sevdiğimi söyledikten sonra kendimi çok iyi hissettim.” Sustu ve başını kaldırdı. “Söylediklerinizi uzun uzun düşündüm. Bu sabaha karşı ona: 'kendisini ne kadar çok sevdiğimi, onunla evli olmaktan ne kadar mutlu olduğumu' söyledim. Onun ne kadar güzel gülümsediğini görmeliydiniz!”
Hastaneden götürülmek üzere; hazırlıkları yapılan Hasret Hanım’a veda etmek için odasına girdim. Hasret hanım’ın yüzü asudelik içindeydi. Bir ömür boyu beklediği sözü, yeni bir hayata başlamak üzere giderken; alabilmiş olmanın rahatlığı ve huzuru içinde gibiydi. Başucundaki komodinin üzerinde Mesut Bey’in yazmış olduğu bir Sevgililer Günü kartı duruyordu. Üzerinde:
“Sevgili Karıma... Seni Seviyorum” diye yazıyordu.
Daha sonraki günlerdeydi. Mesut Bey'le yolda karşılaşmıştım. “Onun değerini, onu kaybettikten sonra çok daha iyi anladım. Geçen gün bir yazı okudum. Keşke onu yıllar önce okusaymışım. İnsanlığın yüce rehberinin bir hadisi şerifinde:
“Erkek hanımının yüzüne güler yüzle bakarsa ‘bir köle azat etmiş sevabı’, tebessüm ederse ‘haç ve umre etmiş sevabı’ kucaklar ve severse ‘sıddıklar’ sevabı yazılır” diyordu. “Bu hadisi şerifi okuduktan sonra daha da iyi anladım ki’ Söyleyenin kendisinden hiç bir şey eksilmediği halde; ‘Seni seviyorum’ dememekle; biz erkekler ne kadar da cimriymişiz meğer!..." diyordu.


Yazar : Hasan Kocamanoğlu Tarih : 18.09.2004


nazlisu 11 Kasım 2006 21:09

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Dış dünya onlara kapalıymış. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan'ın denizaşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Böylece bilinmezi bilmek, görülmeyeni görmek, tadılmayanı tatmak mümkünmüş çünkü. Ama Beyaz Kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. O seferlere çıkabilmek için gözüpek olmak, geride bırakabilmek, denizden başka bir şeye aşık olmamak gerekirmiş. Gemi sefere çıktı mı, beş altı aydan önce dönmezmiş köye. Her gelişinde genç kızların dört gözle beklediği kumaşları, süs eşyalarını, köyde bulunmayan faydalı otları ve alışveriş karşılığında aldıkları değerli şeyleri boşaltır, insanların satmak istediği malları yükledikten sonra yeni bir sefere çıkarmış. Geminin mürettebatı sadece bu değiş tokuş için karaya iner, yükleme işi bittikten sonra onları gören olmazmış. Beyaz Kaptan'sa sadece miço ile çımacı geminin törensel yanaşmasını gerçekleştirirken kaptan köprüsünde belli belirsiz görülürmüş. Geminin miçosu limana her yanaşmalarında, çımacı dostunu görünce büyük bir keyifle halatı fırlatır, çımacı da büyük bir maharetle halatı havada yakalayıp tek bir harekette babaya dolarmış. Bu ikisinin ustalık dolu hareketlerini izlemek köy halkının en sevdiği şeylerden biriymiş. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında dostluğu gören miço ile çımacı, köy halkı kendilerini alkışladıkça daha da büyük bir şevkle sarılırlarmış işlerine. Kaptan belki deniz aşkıyla yıllar önce terkettiği köyü daha fazla görmenin rahatsızlığı, belki de geride bıraktığı karısı, oğulları ve kızı tarafından görülmenin korkusuyla, uzaktan izlermiş olanları. Sonrası yine açık deniz, sonrası yine uzun bir sefer… Kaptan herkesin gerçeğinin ayrı olduğuna ve herkesin bir gün kendi gerçeğini bulacağına inanırmış. Hatta miçosuyla çımacının bir kayanın üstüne oturup sohbet ettiklerini gördüğü gün, "Ah deli çocuk, bilmez misin ki denizcinin dostu, denizdedir" demiş kendi kendine ama hiç karışmamış bu imkansız dostluğa. Limana bir sonraki yanaşmalarında miço gelip de "Ah Kaptan ah, denizcinin dostu denizdeymiş." deyince içinin cız edeceğini bile bile karışmamış. Bir gün köye çeşit çeşit malı getirirken, yerle göğü bir eden korkunç bir fırtınaya yakalanmışlar. Usta denizci köye yanaştıklarını biliyormuş ama deniz fenerini göremediği için bir türlü gerekli manevraları yapamıyormuş. Neden sonra denzi fenerinden cılız bir ışığın yükseldiğini görünce rahatlamış. Tam dümeni köye kıracakken, yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan gelip konmuş omzuna ve dile gelmiş: "Babası terkettiğinden , ağabeyleri de denize sırtlarını döndüklerinden beri lanetli damgasıyla yaşayan mavi gözlü ceylan, sırf gemin karaya oturmasın diye canını ortaya koyup yaktı bu gece feneri. Ama köyün utanç içindeki halkı lanetlidir deyip güvenmedi ona, delidir deyip dışladı, her zaman olduğu gibi suçladı. Şimdi incecik bedeni buz gibi gecenin ortasında geminin limana yanaşmasını bekliyor. Kimbilir belki de gizli bir sevdanın cesaretiyle tek başına fırtınayla savaşıyor." Beyaz Kaptan bu sözleri duyar duymaz önce kendisiyle sonra da miçosuyla yüzyüze gelmiş. Ve bir anda fırtınayı korkutan bir sesle gürlemiş: "İstikamet açık deniz!.." O günden sonra köy halkı Beyaz Kaptan'ın gemisini bir daha asla görememiş. Bir daha asla dış dünyadan bir şeye dokunamamış. Ama deniz kızları, kimi hüzünlü gecelerde Beyaz Kaptan'ın bilinmez denizlerde suda yüzen bir mavi gözlü ceylan gördüğünü ve hüzünlü bir türkü söylemeye başladığını anlatıp durmuşlar:

Bilirim ki sevgimiz
Aslında veremediğimiz
Bir bilinmez denizde
Yitip gitti bedenimiz.



recruit87 11 Kasım 2006 21:38

Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...

ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83...

AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" .

Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :

"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "

ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !"

O günden beri AŞK'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun
yanındadır ...


arwen 12 Kasım 2006 00:28

Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.

Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.

Kızına bağırdı:
"Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:
"Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."

Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz


recruit87 12 Kasım 2006 09:06

Allah, Âdem için bir çocuk yaratmak istedi ve onu Akl-ı kül’de şekillendirdi. Oradan da düşünceyi arşa doğru üfledi ve “ol” dedi. Arşı ve Kürsi’yi geçen düşünce ilk gökte kendilerden sonra, on iki burcun arasında gezindi. Daha sonra düşünce toprak ile karıştı, su katılıp yoğruldu, rüzgâr ile kurutuldu ve ateş ile pişirildi. Bu hamurdan bir zerre dünya göğüne düşürüldü. O kadar hızlı indi ki; bir buluta tutunmasaydı, yere düşüp parçalanacaktı. Bulut sımsıkı tuttu ellerinden çünkü o, Allah’ın nefesi idi. Sonra Allah göğe buyurdu:

“Suyunu dök!”

Emrin ağırlığı ile gök, döktü incilerini. Allah’ın mucizesi olan yağmur ile yavaşça indi nefes toprağın üzerine. Toprak çok sevdi onu. Ne de olsa, o Allah’tandı. Yaratılanı sevmişti o, yaratandan ötürü. İncitmeden çekti içine ve anladı ki; bu Âdem’in çocuğuydu. Bir bitkiye seslendi: “Gel, al yükümü benden” diye ve hatırlattı.

“Bu Âdem’in çocuğudur.”

Bitki usulca uzattı köklerini, yavaşça aldı gövdesine, Allah’ın emanetini. Daha sonra otlamaya çıkan bir hayvan geldi yanına ve Allah’ın izni ile onu yedi.

Âdem’in canı et istedi ve mızrağını alıp ava çıktı. Az ötede emaneti taşıyan semiz hayvanı gördü. Mızrağı kaldırdı ve “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek fırlattı hayvana. Hayvan adeta taş kesilmiş, mızrağın vücuduna girmesini bekliyordu. Ve mızrak saplandı, hayvan yere yığıldı. Âdem sevinç ile yaklaştı hayvana. O bilmiyordu ama sadece bir yemek sandığı hayvanın içinde bir nesil yatıyordu. Bir hayvanın ölüsünden insanlık doğuyordu.

Adem ile Havva, hayvanı yediler. Emanet artık Âdem’in kanındaydı. Oradan saklanacağı yere geldi. İki su birbirine aktı ve karıştı. Emanet Havva’nın rahmine düştü. Milyonlarca küçük hayvancığın yarışında Allah’ın seçti göğüsledi ipi. Emanet kırk gün birbirine karışmış iki su, iki hücre olarak derlenip toplandı, sonra kan pıhtısı olup Havva’ya bağlandı. Sonra bir et parçası kadar oldu ve Allah bir melek gönderdi. Ona, “yaz!” dedi. Melek yazdı. Genleri belirleyen atomlar tek, tek dizildi. Doğumdan ölüme kadar olan her şey kaydedildi. Ve Allah emretti, o et paçasına ruh üflendi. O et, kemikleşti ve üzerine et giydirildi. Sonra şekil verenlerin en güzeli olan Allah, onu bambaşka bambaşka bir yaratılış ile tamamladı ve Allah “ol” dedi.
O da bir insan olarak dünyaya geldi. Ve sonra kardeşlerinin, çocuklarının ve tüm insanların doğumu böyle gerçekleşti.


Misafir 12 Kasım 2006 14:20

Elinde avucunda ne varsa toplayıp gitti. Arkasına bir an olsun bakmak için durakladı sanki. Bir ses “dur gitme” dese, dönecek gibiydi. Başını salladı, belini doğrulttu ve arkasına bakmadan gitti. Yaşadığı ve artık yaşamak istemediği bütün güzellikler adına gitmek ve karışabilmek geceye cesaret işiydi. Parmaklarında saatlerdir yanmayı bekleyen sigarasını, kendine has itinasıyla yaktı. Derin bir nefes çekti ve çok kısa bir an karanlığı deldi beyaz dumanı. Sigarasını bir sevgilinin dudaklarını ıslatır gibi ıslattı. Bir sevdiği vardı elbet. Düşünmemeye çalıştı, dudaklarını ısırdı, dudakları kanadı...
Yorgunluğunu sudan sebeplerle süslemeye çalıştı, beceremedi. Yorgun olan kendisi miydi yoksa yüreği mi? Hoş, bunu da bilmiyordu ya..Beyninde hiç durmadan üreyen soruların cevap hanesi boş bırakılmıştı. Eskiden olsa bir çıkış yolu bulabilirdi belki. Ama yaşananlar ama yaşadıkları ve gördükleri izin vermiyordu hiçbir soruyu cevaplamaya. Yüreğini yokladı. Terk edilmiş bir ev gibiydi sanki. Soğuk ve kimsesiz, tozlu ve dağınık...
Gözlerine gitti elleri, ıslaktı. Sonra ellerine gitti gözleri, titriyorlardı. Kendine hakim olup, durdurmaya çalıştı; olmadı, beceremedi. Elleri, ellerini düşündü. Bu eller ki ne eller tutmuştu bir zaman önce. Sevgiyle, ısıtırcasına tutardı. Bazen de kaçırmamak için, eğer bir itirafsa. İtiraflar..Başlarsa susamazdı ki..Hem başlasa bile şu dakika kim dinleyebilirdi? Yalnızdı, hiç olmak istemediği kadar. Yalnızdı, hiç alışkın olmadığı kadar. Yorgundu, bunu kabul edemeyecek kadar.
Yürüdü..Yol uzun, adımları kısaydı. Her an dönebilir korkusuyla yürüyordu. Sokaklar boştu, sessizdi, ürküyordu. Bir cinayete şahit olmuş gibi donuktu yüzü, yüzü sarıydı. Karanlıkta duyduğu, duyabildiği tek ses, ayağının altında ezilen, bile bile ölüme giden sonbahar yapraklarıydı. Sonbahar gelmişti, tam da zamanında. Yüreğine sığınan hüznü unutmaya çalıştıkça, hatırlatıyordu sonbahar. Hüzün onun bir parçasıydı. Hüzün onun kanayan, bastıkça çıtırdayan yarasıydı. Hüzün onun kaçmak istedikçe ayaklarına dolanan vazgeçilmeziydi, azaltmaya çalıştıkça çoğalan yalnızlığıydı. Hüzün onun gözleriydi, ta kendisiydi yani, aynaya baktıkça gördüğü..Birlikte olduğu bütün kadınlar bile hüzünle kardeşti sanki. Hem sevdi hem nefret etti. Çünkü hüzün ayrılıktı biraz da. Ayrılık hüzündü, öpüştüğü ve seviştiği bütün kadınlarda.
Yürüdü..Hayatında ilk defa bir yere yetişmek zorunda değildi. İlk defa beklemeyecek, ilk defa beklenilmeyecekti. Yolunu gözleyen de yoktu, meraktan çıldıran da. Hazin hazin çalan telefonun sesini bile artık duymayacaktı. Kaygılar, endişeler, yalanlar yoktu. Yalan söyleyecek kimsesi de..Sorguların acısını hissetmeyecekti artık içinde. Suskunluğuyla vuracağı, kafana göre diyebileceği biri olmayacaktı hayatında. Merak ettiği, edildiği, hatta düşündüğü hiç kimse.. “Neresin? ” diyen sesler yankılanmayacaktı kulağında. İstediği kadar içebilir, her sokak başında sızabilir, istediği kadar kaçabilirdi. “ Kimsen yok ulan! Kimsesizsin işte!” diye haykırdı. Onca itirafın içinde en acısı buydu belki, kimsesi yoktu gerçekten. Her şeye dayanabilirdi ama buna..?
Yürüdü..Cebinde biriktirdiği bütün bozukluk sevişmeleri, önüne çıkan ilk dilenciye verdi. Dilenci şaşkın, o şaşkın, gece şaşkındı olancası. Şaşkınlığını, karanlığa bağışladı. Karanlık bütün vücudunu sardı; iliklerine kadar gece, iliklerine kadar yalnızlık aktı...
Yürüdü ve yalnızlığını hatırladı. Neden kaçmıştı, neden gidiyordu, neden yalnızdı..? Elindeki sigarayı aynı itinasıyla yaktı. Derin bir nefes, bir nefes daha..Islatırcasına, kanatırcasına, savaşır gibi çekti dumanı içine. Üşüyordu, üşüdü..Geride bıraktığı sarılmaları hatırladı. Kavuşmaların içine sıkıştırılan “merhaba” ları, sorgulamadan seviştiği bedenleri, sorgusuzca kendini verdiği bedeni..Bir erkek de verebilirdi kendini, bu sessiz itirafa şaşırdı. Sevmekten mi, sevilmekten mi korkuyordu? Yoksa aynı acıları tekrar yaşamaktan mı? Taşıdığı ümitsizliği ve korkuları bir başkasına yüklemek yanlıştı belki. Beraberinde getirdiği geçmişini, dokunduğu her şeye, her kadına bulaştırıyor; yüreğinde, hiç istemeden belki de, sürekli ayrılık biriktiriyordu. Çok şey değil, sadece kendi olmak istemişti. Paylaşmak, güvenmek, bir sevdaya ait olmak istemişti. İnadına yaşamak, inadına gülmek, inadına mutlu olmak istemişti. Çok şey istemişti...Sevmek, kanadı kırık bir martı olmamalıydı. Sevmek, başkasının kanatlarıyla uçmamaktı. Sevmek, her şeye rağmen “varım!” diyebilmekti, vazgeçmemekti, korkmamaktı..Sevmek, sonuna kadar mücadele etmekti. Durdu..Geride bıraktığı adımları saymak istedi. Durdu, yürüyemedi. Yorgunluğu kendinden değil, geçmişten geliyordu. Yorgunluğunu ve güvensizliğini bir başkasının omuzlarına yükleyemezdi. Korkuları yüzünden güzel bir sevdayı uzaklaştıramazdı kendinden. Durdu..Geçmişi onu yakaladı, ona yetişti.. Durdu..Acılarını yok etmek için hep farklı mevsimlere kaçıyor, üşüyeceğini bile bile bu mevsimlerle sevişiyordu. Ve her seviştiği mevsime acılarını bulaştırıyor, onları kendine bağlıyor ama sonra sinsice kaçıyordu. Bu defa kaçmak istemiyordu..Bu defa durmak ve tek bir mevsime ait olmak istiyordu ve böyle biri vardı. Onunla sevişirken üşümüyordu..Onunla konuşurken rahattı...Onca sorun ve acıyı ona bulaştırdığı halde; sıkılmayan, kaçmayan ve inatla sevmeye devam eden kadındı o... Çok fazla kalbini kırdığı halde yüzünden gülümsemeyi yok etmeyen, onu bağışlayan kadındı o...Hayatı boyunca sığınabileceği, mutlu olabileceği bir liman, bir mevsim, bir yürekti o..Her şeye rağmen onu bekleyen bir kadını oynamıştı..Ama o korkuları ama o geçmişi ama o üzerinden bir türlü atamadığı güvensizliği yüzünden; onu bırakmış, sevgisinden uzak durmuş ve uzaklaştırmıştı...Sevgiden kaçmamalıydı çünkü seviyordu..Cebinde sakladığı ama veremediği bütün veda mektuplarının arkasına; dolmuşçasına, ard arda, doğum yapar gibi yazdı. Ve düşündü..Kaçıyorum ama nereye kadar? Bütün güzellikler ona aitti sanki, bütün yollar onunla uzuyordu. Neden bu kadar geç fark etmişti...? Kahrolası yaşamın dakikaları sınırlıydı. Sevda yüreğinde beslediği en yumuşak duyguydu. Korkuyordu ama yine de, her şeye rağmen sevmek istiyordu. Sevişmek istiyordu gün ışığını görene kadar. Neden kaçıyordu..? Neden korkuyordu itiraf etmekten..? Neden acı çekiyordu, çektiriyordu..?
Issız bir sokağın başında, nasıl geldiğini hiçbir zaman anlayamadığı bir halde, karanlık ve yalnızlık kokan bir telefon kulübesinde buldu kendisini. Hızla, hayatında hiç yapmadığı kadar hızlı çevirdi numaraları. Saat sabahın 3’üydü. Karanlık bastırmıştı iyice. Ay yalnızdı güneşten uzak. Saatler sabırsızdı gün ışığına. Elleri titriyordu, kalbi çıkacak gibiydi.
Yorgun ve uykulu bir ses açtı telefonu:
“ Efendim..!”
Ah! Ne zamandır beklemişti bu anı. Bütün sorunların ve acıların üstünde duruyordu vereceği cevap. Ahizeyi kavradı, gözleri güldü, başını dik tutmaya çalıştı ama yorgun ama kararlı bir sesle haykırdı:
“ Seni seviyorum!!!”
“ Evet, seni seviyorummmm..!!!”
http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif


Misafir 12 Kasım 2006 16:52

Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

- "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."

Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:

- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.

Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30'da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :

- "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :

- "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

- "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...


selenes 12 Kasım 2006 17:33

Duygular yaratıldığında daha yerleşecek insan yüreği bulamadıklarında dünyada avare avare dolaşıyorlardı.
Koca dünya onlara aitti ve canları çok sıkılıyordu.Tüm duygular toplandılar ve ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. umut ortaya bir fikir attı "saklanbaç oynayalım" kötü bir fikir değildi aslında tüm duygular umutlandı."eee peki ebe kim olacak" dedi karamsarlık, çılgınlık ebe olmak istediğini belirtti kimse onun kadar çılgın olmadığından ebe olmak istemedi. kıskançlık bir ağacın altında oturmuş "ne güzel anlaşıyorlar bende katılmalıyım onlara " die düşündü ve aniden "bende oynamak istiyorum "die haykırdı mutluluk "tabi neden olmasın dedi.kimse bu mutluluğu bozacak kadar mutsuz olmadı.çılgınlık bir ağaca yaslandı ve saymöaya başladı.duygular dört bir yana dağıldı.kıskançlık buşlutların arasına,mutluluk gölün dibine, umut bir ağacın altına saklandı belkide beni bulamaz die ümitlendi. karamsarlık dağların arkasına doğru gitt daha pek çok duygu saklandılar.
en sona kalan tembellik çılgınlık 100 dediğinde güllerin arasına sıçradı ama çılgınlık onu gördü. çılgınlık göklere çıktı ve kıskançlığı buluverdi. kıskançlık çok sinirlendi çok çabuk bulunmuştu ( kıskançlık eğer oynamak istiyorsa çok çabuk bulunur)bu yüzden herkesin yerini bulması için çılgınlığa kopya werdi ( tüm duyguları ortaya çıkarır)tüm duygular sobelendi sadece aşk kalmıştı( aşkı bulması zordur) ve o güllerin arasındaydı.kıskançlık çılgınlığa fısıldadı"bir sapayla güllerin arasını karıştır bak ne bulacaksın"çılgınlık bunun çok çılgın bir fikir olduğunu düşündü( kıskançlıkta çılgınlıktır) çatal biçimli bir sopa alan çılgınlık güllerin arasını karıştırdı taki yürek burkan bir acı duyana kadar ...
aşk gözlerinden kanlar akarak çıktı gözleri görmüyordu onları kaybetmişti artık. kıskançlık yüzünden aşkın gözü kör olmuştu. ( aşk zorlamaya gelmez) buna çok üzülen kıskançlık aşkın yanından ayrılmamaya ve içinde mutluluğu barınmauya söz verdi
kıskançlık ve aşk iyi arkadaş oldular. kıskançlık aşkın gözü oldu ve aşk kıskançlığın içindeki mutluluğu ortaya çıkardığında hep güzel şeyler gösterdi ona ama çolgınlık onlar bırakmadı ikisinin ortasında bi yerlerde kaldı ayrılık çılgınlıktan yer bulamadı araya giremedi taki çılgınlık gidene kadar...


nazlisu 12 Kasım 2006 18:52

Bu hikayeyi bize Avustralya'dan Mary Nol gönderdi.
Kendisine bu hikaye
için tesekkür ediyoruz.
Bir kiz ve bir delikanli, bir motosikletin üzerinde
180 Km hizla
gidiyorlar ve aralarinda söyle bir konusma geçiyor;
Kiz : Lütfen yavasla, ben korkuyorum
Delikanli : Hayir, bak ne kadar eglenceli
Kiz : Lütfen, lütfen, çok korkuyorum
Delikanli : Peki, beni sevdigini söyle
Kiz : Seni çok seviyorum, lütfen yavasla
Delikanli : Simdi de bana sikica saril
* Kiz delikanliya sikica sarilir
Delikanli : Sapkami alip, kendine takar misin? Basimi çok *****..
Ertesi gün gazetelerde söyle bir haber çikti:
Motorsiklet Kazasi;
Motorsiklet, fren arizasi nedeniyle, bir binaya çarpti. Üzerindeki 2
kisiden sadece biri kurtuldu.
Gerçek ise söyleydi; Yolun yarisinda, delikanli frenlerin bozuldugunu
anlamis ama bunu kiza belli etmek istememisti. Bunun yerine, kizdan kendisini sevdigini söylemesini istemis ve
kendisine son defa sarilmasini istemisti. Sonra da kendi ölümü pahasina, kizin basligi takmasini ve hayatta kalmasini saglamisti.



Saat: 07:32

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık