![]() |
.....zaman okadar hızlı ki,akşam düşündügünüzü yarın düşünemiyorsunuz.belkide böyle yaşanmalı.... bugece havada tek bir bulut yok.yıldızlar olabilecekleri kadar yalın vede sade görünüyor.evimde herzamanki gibi sessis...benim bir şey söylememi bekler gibi.. sokatta kendi halinde...terkedilmiş gibi duruyor,birkaç kediden başka ev sahibligi yapan yok gibi..karşımda bir tekstil fabrisının gürütüsü olmasa, yeryüzü nefes bile almıyor.fabrikanın camlarında perde olmaması büyük şans,içindeki kızların hepsi en dogal haliyle duruyor;ama onlar seni fark etmiyor bile..gözümün gördügü her yerde kızlar,sanki kızların yönetiminde bir ülke gibi...orada köle olmaya razıyım... evet.. benim,rüyalarımın kadını en üst katta,kırmızılar içinde gezip duruyor.benim ise bir boga gibi başımı döndürüyor..okadar alımlı ki,pencernın parmaklıklarını ellerimle un ufak edecegim ve ışıgın hızıyla yanına koşaçagım. nedesense en sagdaki odaya süretli girip çıkıyor,sanki beni fark ettide kendini sergiler gibi..bir oraya bir buraya ceylan gibi sekiyor. .....ahhhh, yıldızlar,kimbilir kaç aşka şahit oldunuz,kimbilir kaç aşık sırlarını paylaştı sizlerle,kimbilır kaç sevgilinin aşklarını seyretiniz bütün açıklıgıyla...hüzünleri,neşeleri oldunuz hiç bir karşılık beklemeden.aşklar degiştı belki ama sis sadakatinizden,heycanınızdan,sabrınızdan hiç birşey kaybetmediniz.şairlere ilhamizi cömertçe verdiniz,bizler ise bunlarla büyüdük... aşk kavramı sizlerle özdeşleşti kafamızda. havadaki düman kokusu bile gecenin esrarını dagıtamıyor.yinede derin bir nefes almaktan vazgeçmiyoruz,parçalansada cigerlerimiz...biz aşıgız,vede herşey güzüldir gözümüzde,sevgilimizin görüntüsünde,kokusunda.... her yer bir örtüyle kaplı gibi..ö kadar mühteşem,bir kızın utangaçlıgı gibi korkak, kaçamak bakışlarla seyretmesi,sizi çeken ise güzelli degil bu halidir.gözlerini bile kırkmazsın,içindeki en inanılmaz vede önüne geçilmez arzunun sardıgını hisedersin o an....kendini zorlama,artık esirisin, en zalim sahibin, o ne derse yapacaksın artık....taki....... zaman ne kadarda çabuk geçmiş..saatte gece yarısına gelmiş..fabrikanın bitiş düdügü sardı heryanı ama bir ninni gibi gelir uyuyan çocukara...emek vardır bunda,insanlar zaman kavramını unutarak yaşlandıkları yerdir burası vede hayatları boyunca en güzel şarkıdır bu,kulaklarını cınlatan..bir dilim ekmek dışında hiç birşey almaz bunun yerini....işte bizler çalışmanın yorgunlugu ile dünyaya geldik,haklarımız ise bu yoklukta degerini yitirdi..bizlerin beşigini sallayan sessiz gecelerdi,anne sevgisi tatmadık,anne özlemi kadar..yinede saklayamayız bunları çünkü yüzümüzden okununur en akıcı şiir gibi,hiç kimsenin gözlerine bakmasak bile,bir ölünün çıglıgıyla dagılır kulaklara ama insanlar neden duymazlar hala bu feryadı.....İŞÇİLERE SAHİP ÇİKIN... fabrikada boşalmız olmalı..gözlerim kırmızı badili kızı arıyor....oda ne...o hale en üst katta..onu hala burda tütan ne olabilir.şimdi en sagdaki odaya girdi.ellerindeki dosyayı bir kösşye bıraktı.sanki karşısındaki hayalet görmüş gibi titriyor.gitmek istiyor gibi ama ayakları,onlar ihanet ediyor ona...o ise bir melek saflıgıyla masum duyuyor,baştan ayaga edep var duruşunda ama bir tiksindi yüzündeki... bir anda bir el omuzundaki....bütün tüyleri dimdik;ama çaresiz...daha sonra bir nefes dolaşan boynunda,zehrini bırakan yılan gibi...iki kolu yanda,gözler,beyni,duyguları ise kapalı,bir ceset kadar duyarsız etrafa..ardından etrafını saran bir çift kol ve de bütün vucudunu gezen eller..bu eller ki,en acımasız hayvanın pençeleri kadar korku salan ama yayrusunu okşayan bir anne kadar duyarlı.. elbiselerini çıkarışı var,ürkek bir köpek yavrusu,çıkardıktan sonra ise bir dişiden daha dişi...bembeyaz teni,insanı çeken bir kor ama insan girmek için can atıyor böyle bir mezara.. dudaklarında bir dudak insanı kıskandıran,yerinde olmak istedigin olüm mahkümü ama ne çare o artık anlamını yitıren herşey..bütün vucudunu titreten bir hareket belinden aşyagıda..ve yavaşca koyboluş gözlerden....ne çareki sanki gözlerin onün teninde,kopmayan bir parca..şimdi kulaklarımda önce bir derin nefes,daha sonra inilti yüregin en derinlerinden gelen,anlaşılmayan kelimeler onları takip eden vede nefeslerin şarkısı karanlıgı yaran mum ışıgı gibi... ben dünyadan soyuklsanmış bir ruhum artık...gözlerim bir an yıldızlarda,nekadarda parlak, bakılmayacak kadarda utangaç:....yok yok bu bir kırgınlık,yada bir ihanet sevgilere... .....yeniden onu gördüm,yine üzerinde kırmızı badisi vardı ama artık kan gibiydi bir şehitin üstünde,gözleri ise hala yerde,yer bile bakmaya dayanamayaçak bir halde...eller yine boynunda,arasinda ise bir parlaklık göz alıcı...evet aşkın bedeli,elmaslarla kaplı bır kolye...ama yüregi bunu taşıyabilir mi ki...alnındakı yazıyı sile bilirmi ki,artık bütün güzellikler savruldu gitti rüzgarda ,artık genzimi yakmaya başladi duman kokusu,gözlerim ise sadece beton yıgınları görmeye başladı,birde kana bulanmış bir kolye....uykudan uyandım mı ne.. pencere mi kapattım.uykuya dalmakta zorlandım ama gözlerimi açtıgımda güneşi gördüm..yeniden dogmama yeti..hemen dişarı attım kendi mi..bekleyen biri var beni..bana her şeyı sevdiren güzel bir kız...parkta olmalı... evet tam karşımda,ona yaklaşıyorum.bu ılk buluşmamız,artık yeni bir sayfa açaçagım..gülüşü,ama kırgın gibi..geç kalmama kızmış olabilir.artık tam karşisındayım.gözlerinde,burnunda,dudaklarında,boy nunda....boynunda...boynunda... tanıdık bir parlaklık....ben ölüyorüm.canım gidiyor...o ise bana bakarak,tek kelime söylüyor.. KOLYEM GÜZEL Mİ?ne acı,başlamadan biten bir aşk...allahtan yıldızlar şahit degil..... |
Otogar yalnızlıkları... Bekleyişler...Otogar yalnızlıkları..bekleyenler ve beklenenler.. dünyanın en sırlı insanlarıdır otogar insanları.. öyküleri oldukça zengindir onların.. Bir nesli ötekiyle buluşturan görünmez köprüler vardır orda ve bir neslin ötekinin izini kaybettiği derin bir uçurum; orda.. İnsanlar sigaralarını en derin oorda çekerler içlerine.. orada yalnızlıklar,orada saf tutmuş özlemler elele halay çekerler.. duruşlarında efsunlu bir dünyanın bakışlarını barındıran gizem dolu kadınlar ve öyküsü arabesk kayıp insanlar.... Ne zaman uzun yolculukların çağrısına kulak versem,bir kaç saat evvelden giderim otogara..ve her otogara gidende yeniden aşık olurum ben..uzun yol arefelerinde..tarifsiz bir heyecan çarptırır kalbimi..o gizemli,o efsunlu,hiç konuşmayan ama sürekli içlerinde sözcükten vagonlar taşıyan otogar kadınlarına aşık olurum ben..gözleri uzaklara ayarlıdır,onların.. bişeyler fısıldarlar hep,kendilerinden başka hiçkimsenin duymayacağı kısık bir sesle.. işte bakın bu o.. Biletini çıkarıyor cebinden aradabir.. baktığı;otobüsteki koltuk numarası mı yoksa gideceği şehrin adımı,bilinmez ama benim bildiğim şey o kadın birazdan kendini kuşatıp durmakta olan sınırların ötesinde,bu sıkışıp kaldığı havasız ve umutsuz şehrin ötesinde bir dünyanın adıdır o bilette baktığı ad,kurduğu düş,gördüğü hülya..o bilet sanki onu birazdan umutların yeni heyecanların kıyılarına taşıyacaktır..işte çalıştırıyor kaptan büyük bir homurtuyla bu koca mekanik balinayı..birbir sarılıyorlar birbirine eşler dostlar hısım akraba..ve işte kervancının sesi..-haydi! kalmasın noktanokta yolcusu..nasıl davetkar bir isim bu şehrin ismi..oysa kim gitmek istemez ki o adı ...... olan düşşehre..içimden dur demek geçiyor..dur kervancı senin gideceğin o ülkeye gidecek binlerce insan biliyorum ben.hatta gönüllü olarak senin firmanın elçisi olabilirim..yeryüzündeki tüm şehirleri dolaşıp sana hiç tanımadığım binlerce yolcu ,yüzlerce elçi bulabilirim..ama buna yetmezki sabahları şehirlere homurdayarak giren mekanik balinalarındaki koltuklar, düzenlenecek yüzlerce sefer...yetmez be kervancı.. sonra adını bilmediğim o efsunlu kadın;sigarasından son bir yudum daha çekiyor içine ve üflüyor..üflerken gözgöze geliyoruz..utanıp önüme bakyorum..gülümsesem sapık sanacak,gidip ona merhaba desem ya da el sallasam..yo olmaz..otobüs hareket ediyorken koşup ardından :-durun bende geliyorum- diyerek koşup bağırsam..binsem otobüse ve otursam karşı koltuğuna o efsunlu kadının.. --hey bayan desem biliyor musunuz az evvel siz sigara içip uzaklara dalarken size gizlice bakıp aşık oldum ben..ve bırakıp tüm tasarlanmış yolculuklarımı,yolumu bekleyen dostlukları,ugruna hayatımı verdiğim ideaları..size geldim sizinle olmaya..sizinle yaşamaya,ağlamaya sizinle gülmeye ve ölmeye..beraberce..--- yüzüme bakacak o efsunlu kadın.ya ümraniye sapığı sanacak yada çıldırmışın biri.. adımın hiçbir önemi yok bu mevzubahiste..yalnızca bir yolcuydum bir şehirden ötekine..bir düşün ötesine.. ne geldiğim şehirde elsalayan biri ne de gideceğim şehirde kollarını açmış beni özlemle kucaklayacak hiçkimse..birazdan bende gidecektim bu şehirden..ve bir daha rastlamayacaktım peronda önümden geçen kimi küpeli kimi pearcing li kimi cüppeli,.kimi marksist,kimi budist,kimi müslüman,kimi hiçe tapan bu otogar insanlarına..bu bekleyişten bana kalan;o efsunlu kadının sigara içerken uzaklara bakan gözleri ve bir peron duvarına yapıştırılmış yaşlı başı bağlı bir kadının resmi..va altında yazılı şu satır.. ---Fatma DURAN -72 yaşında hafızsını yitirmiş bu kadın annemdir..Onu bir gören veye rastlıyan olursa şu aşağıda yazılı telefona bildirmesini minnetle istirham ederim--- |
ÖYLE SEVİYORUM KİKarşımdasın. Elimi uzatıp dokunabiliyorum sana. Ne büyük mutluluk bu... Gördüğüm en güzel şeysin. Senden öte tanımladığım başka hiçbir şey yok. Her şey senin adınla anılıyor benim dünyamda. Bütün çiçekler sen, bütün yıldızlar sen... Bir sanat eserisin, bakmaya doyamadığım. Tanrının bana armağanısın, ve artıyor her geçen gün sana hayranlığım. Yüzünde kuşlar, gözlerinde hayatın ta kendisi var. Öyle gerçeksin ki... Gözümü açıyorum sen, kapıyorum sen... Hiç bitmeyen serüven... Günümün en keyifli anı, uykumun en tatlı rüyası... Seni soluyorum, havadasın. Seni kokluyorum, doğadasın. Hele şimdi sonbaharsın. Ya da sonsuz bahar. Seni yaşıyorum, canımdasın. Canımsın... Sarılsam sana, bin yıl geçse, bir an bile ayrılmasak... Ten tene, yürek yüreğe sonsuz baharın en aşk dolu iki yaprağı olsak... Ağaç ağaç gezip, yeşersek, açsak. Yere düşsek, kalksak... Seni bilsem, bir tek seni. Seni görsem, bir tek seni... Sesin sarhoş etse beni... Öyle içimdesin ki... Bir saniye iste benden sensiz geçirdiğim, veremem. Sensiz geçecekse geçmesin zaman, istemem. Seninle yeniden doğdum, yeniden doğuşun kanıtıyım ben. Senden önce geçen zamanı, sana ulaşmak için yürüyerek geçirmişim, kimmişim bilememişim. Şimdi başımı çevirip geriye bakmıyorum bile. O yol yüründü ve bitti, artık seninle yürünecek bambaşka bir yol var önümde. Yorgunluk nedir bilmeyeceğim, hiç şikayet etmeyeceğim ve bir tek adımda bile tökezlemeyeceğim uzun, aşk dolu bir yol... Öyle aklımdasın ki... Ah, sensiz kalmıyor muyum bazen yıkasım geliyor gördüğüm bütün duvarları. Ardında seni bulurum sanıyorum. Ne ayrı koyduysa bizi, zaman ya da yollar, bir kalemde silesim geliyor. Sana dokunmamı engelleyen ne varsa, bir kadehi yere çarpıp tuzla buz eder gibi parçalamak istiyorum. İsyanım taşıyor, kendi öfkemden korkuyorum. Ve kavuşmak... Bunu düşünmek içimde kırılmış bütün aynaları tamir ediyor. Mavi bir yağmur başlıyor, ıslanıyorum. Maviye boyanıyorum. Öyle özlüyorum ki... Sen ol, hep ol, benimle ol, bende ol... Sendeyim ben, yüreğimi koydum yüreğinin üzerine. Aşk bu, başka isim arama. Hem de en koyu, en deli, en tutkulu... Öğreneceğim çok şey var sana dair. Bilmediğim çok şey var. Ama bir şeyi öyle iyi biliyorum ki... Seni öyle çok seviyorum ki... |
02:50 Tam karşıda koca bir ağaç var. Ne ağacı olduğunu bilmiyorum, merak da etmiyorum doğrusu. Muhtemelen dedemden bile yaşlı ama heyecanını yitirmemiş bir çocuk gibi bıkmadan yapraklarını değiştirip duruyor yıllardır. Ne zaman kesilip kapladığı alana beş katlı bir apartman dikilecek sorusunun cevabını ise çok merak ediyorum gerçekten. Ağacın, ağaçlığının beni ilgilendiren kısmı bu sadece. Çünkü oturduğum yerden baktığımda, boktan bir insan suratı görmeye tercih ederim onu. Halının üzerinde bağdaş kurup oturarak plastik arabalarıyla oynayan tatlı çocuk benim oğlum. Adı Viktor. Oldukça fazla oyuncağı var. Aslında oyuncak dememeli bunlara çünkü hepsi araç, polis arabası, yarış arabası, ambulans, kamyon gibi. Araçlarının hepsi pilli ve ışıklı. Onları birbiriyle çarpıştırıyor hızla ve paramparça ediyor. Çok seviniyor oyuncaklarını kırdığında. Ben de pek üzülüyor değilim doğrusu. Plastik araçlar ucuz. Karşısına iç çamaşırlarıyla uzanmış, onu seyreden yaşlı adam da babam. Benden daha esmer teni. Birçok insandan daha esmer üstelik. Sebebini bilmiyorum ama zenci olmadığını biliyorum. Bu bilgi yeterli benim için. Torununu çok sever, çiçekleri de. Evde hep iç çamaşırlarıyla dolaşır. Çiçekleri ben de severim, henüz torunum yok. Üstelik iç çamaşırlarımla dolaşmam evde. Televizyonun yanındaki tekli koltukta, dedemin kucağında oturuyorum. Kızılderili oyuncaklarım yerde duruyor ama canım oynamak istemiyor. Bir tanesinin mızrağı kırıldı, yapıştırdım ama olmadı. Kovboy ona vurduğu zaman kırılıyor hemen yine. Oturduğumuz koltuğun hemen yanı başındaki sehpanın üzerinde sigaram ve dedemin kollarından kurtulabildiğim anlarda yudumladığım biram var. Babamın kayınpederi oluyor dedem. Çok sert, ciddi bir adam. Çatık kaşları, kalın bıyıkları var. Sigara ve içki kullanmaz. Kullananlardan nefret eder. İyi ki görmüyor benim içtiğimi. Görse ne yapardı bilmiyorum, çünkü onu hiç görmedim, tanımıyorum. Dedemin güçlü kollarının arasından sıyrılıp mutfağa doğru gidiyorum. Viktor onunla oyun oynadığımı sanıp peşimden koşuyor kahkaha atarak. Aynı boylardayız oğlumla. Annemle babaannem mutfaktalar. Annem akşam yemeği hazırlıklarını yapıyor, babaannem de yardım ediyor ona. Viktor paçalarıma yapışmış, beni yakaladığını sanıyor. Ter içinde kalmış, yüzü kıpkırmızı. Buzdolabının kapağını açıp bir kutu bira daha kapmaya çalışıyorum ben. Viktor’u paçalarımdan itip kutuyu kapıyorum ama anneme yakalanıyorum. Kucağına alıp öpüyor etli yanaklarımı ve yüzünü buruşturuyor, hemen sonra “Yine ıslatmışsın altını” diyerek yatak odasına götürüyor beni. Yatağın üzerine yatırıp bezimi değiştiriyor. Altım kuru, odaya dönüyorum tekrar. Bira kutusunu sehpanın üzerine koyup dedemin kucağına yerleşiyorum. Viktor yere oturup oyununa dalıyor yine. Bir ara babam elini usulca götürüp yanağını okşuyor oğlumun, Viktor irkiliyor, korkuyla bana bakıyor: - Ne oldu oğlum? - Hiç. Babamla gülümsüyoruz birbirimize. “Harçlığın var mı bakalım?” diye fısıldıyor dedem kulağıma. Ona hiç param olmadığını, çok kötü durumda olduğumu ve bana yardım edecek kimsem olmadığını söylüyorum. Gülümsüyor dedem. Bir eliyle saçlarımı okşarken diğerini cebine sokuyor ve çıkarttığı bozuklukları avucuma sıkıştırıyor. Çok seviniyorum, hemen kucağından kalkıp Viktor’un kumbarasına atıyorum paraları ve babamın karşısına dikiliyorum ardından: - Baba! Hatırlıyor musun okulda arkadaşlarımın yanında utanmayayım diye bana verdiğin son kuruşlarını? Yaşlanınca sana ben bakacaktım. Neden söylemedin yaşlanmadan ölüp beni kandıracağını? Babam gülümsüyor, yattığı yerden elini uzatıyor yanağıma doğru, saatini görüyorum, yüzüğünü görüyorum. Ona yardımcı olmak istiyorum; kokusunu duymak, sıcaklığını hissetmek istiyorum. Yüzümü ona doğru yaklaştırmaya çalışıyorum ama yapamıyorum. Tam bu sırada kapı çalınıyor. Saat yedi. Gelen dayım olmalı. Diğer odada bir hareket başlıyor, teyzem makyaj malzemelerini ve okuduğu aşk romanını saklıyor olmalı, annem de üstünü başını düzeltiyor ve açıyorlar kapıyı. Dayımın sesini duyan evin kedisi de fırlıyor yattığı sobanın yanından koridora doğru. Anneannem kalkıyor uyukladığı koltuktan ve kucaklıyor dayımı yarı uykulu bir halde ama mutlu. İş kıyafetini çıkartıp temiz iç çamaşırları giydiriyor. Ben babamın yanına uzanırken, dayım da dedemin kucağına oturuyor. Duvarlara bakıyorum, resimlere bakıyorum, saate bakıyorum. Atsız’ın ota-boka şiiri geliyor aklıma, Pelin bir sahil kenarında şarkı söylüyor. Kedi kıvrılıyor yine sobanın kenarına. Annem masayı hazırlıyor, bir sürü tabak koyuyor. Beyaz, porselen tabaklar. Dışarısı da beyaz, karlar içinde. Fotoğraf makinesini alıyorum elime. Yengem dayımın yanına oturuyor, yüzü gülüyor her zamanki gibi. Babamla annem de tamam. - Biraz yaklaşın lütfen! Topraklar kımıldıyor, herkes koşturuyor kareye girmek için. Kapı açık Gelen gelene Bir curcuna, bir kıyamet. Çekiyorum resmi. Saat 02.50 Evdeyim. Kalabalığım yine... |
Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz. Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti. Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı. Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?" Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi: "Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım." Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı. Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu. Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz |
Güneşi görmek istiyordum.Güneşli havalar bende hep umut yaratmıştır. Oysa bugün bulutların arasına girip çıkıyordu.Loşluk ve aydınlık.. Tıpkı ruh halim gibi.. Arabanın penceresinden gökyüzünde arıyorum onu.. Hadi diyorum: aydınlat şu düşüncelerimi. “Bırak peşimizi” diye sesleniyorum, yağmur yüklü bulutlara.. Eşim gülümsüyor “Yine gerçeğin dışındasın, galiba” diyor. Elleri öyle güçlü kavramış ki direksiyonu. Oysa O’ da, o kadar güçlü değil bu gün , gözlerinden belli.. Yumuşacık bakıyor; davranışlarıyla tezat bir şekilde.. Yol öyle uzun ki, müziğin notaları ve düşlerime yenik düşüyorum. Ani bir fren sesi , sarsıntıyla gözlerimi açıyorum. Yeni bir şehre giriyoruz. Trafik yoğun, insanlar gergin, gökyüzü yine asmış suratını.. Yağmur damlaları sileceklerin kollarında .. Bir sağa , bir sola savruluyorlar. Şemsiyelerin altında insanlar: gülümseyen, şaşkın bakan, tartışan, koşuşan… “Lanet sürücüler” diyen eşimin sesiyle irkiliyorum. Asfaltın üzerinde bir köpek boylu boyunca uzanmış , kanıyla karışık yağmur suyu başının yanından kaldırımın kenarına süzülüyor. Akan kan ve ölüm tüm canlılar için aynı.. Ansızın geliyor, seni en güzel anlarında yakalıyor. Hiç beklemediğin bir anda karşılaştığın sürpriz bir misafir gibi kapıyı açmak istemesende karşında beliriyor. Seni çılgınca seven bir sevgilinmişcesine kollarına alıp sarıveriyor. Ne kadar çırpınsanda O kollardan kurtulamıyorsun. Öldüresiye sıkıyor ve nefes alamaz hale geliyorsun. Ankara’nın oldum olası soğuk bulduğum caddelerinden geçip , eski bir dostumuzun kapısını çalıyoruz. “İşte başlıyoruz” diyorum. Kapıda bizi gülümseyen iki yüz karşılıyor. Kucaklaşmalar, öpüşmeler, sıcaklık ve DOSTLUK… Geçmişe gidiş, yaşananlar, paylaşılanlar, yitirilen arkadaşlar ve gelecek? Sorular gelmeye başladığında kalbimin sıkışmaya başladığını hissediyorum. Birden kapının aralığından merakla bakan bir çift göz beni kurtarıyor. “Gel, bakalım” “Sen kimsin?” Diye konudan kaçıyorum. Kucaklıyorum. Minik bir kedi bu.. Başını göğsüme koyup, mırıldanmaya başlıyor. Başını okşadıkça , rahatlıyor, uykuya dalıyor. Kendimi evimde hissediyorum o anda.. Bu rahatlamaya ihtiyacım vardı; teşekkür ederim diyorum; kucağımdaki minicik canlıya, iyi ki buradasın…. O ise kalp sesimi dinleyerek, belki de kendi cinsinin kokusunu bulduğu beni hiç anlamadan yalnızca sevgimi hissediyor…. Yabancı bir yatakta sabaha karşı uyanıyorum.Sevdiğimin yüzüne gölgeler düşmüş, alnının kırışıklıklarına sanırım bir tane daha ekleniyor. Sayıyorum üçtü,dört tane olmuş. İşte kaşlarının arasında da bir tane var.Bu son günlerde eklendi… Perdeyi aralayıp İzmir'in yaşlı binalarının üzerinde yine yağmur, yine bulutlar… Bu gün de GÜNEŞ yok diyorum. “UMUT” diyorum. Çık artık bulutların arasından… http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Uzaklardan bir yerlerden büyüdüğü kente gelen yaşlı adam, bastonuna dayanıp yanındakilere” hani bir bahçe vardı. İçinden ince bir ırmak akardı. Ben o bahçede bülbül seslerini dinlerdim. Çınar-kavak ağaçlarının kokusunu unutamam. O bahçede renk renk güller, çiçekler açardı. Aşk türküleri mırıldanıp o bahçede gezerdim. Beni o bahçeye götürün” dedi. Yanındakiler bakıştılar. Boyunlarını büküp, yaşlı adama yanıt verdiler: “O bahçenin içindeyiz. Tam burası.” Yaşlı adam çevresine baktı. Altı-yedi katlı apartmanların arasındaydı. Balkonlara ipler çekip, çamaşırlar asmışlardı. Çocuklar apartmanların arasındaki tozlu yerde bağırışarak top oynuyorlardı. Dar kaldırımlar araba dolu, kapıların önünde naylon leğenler, eski ayakkabılar. Hava da pis bir koku var. O bahçe burasıydı. Yaşlı adam çevresine hüzünle baktı, yanaklarındaki yaşları eli ile silerek “Beni götürün” dedi. Çevre günlerini salonlarda kutlayanlar niçin kaldırıp başınızı bakmıyorsunuz. Ormanları yaktılar. Ne ırmaklar artık yeşil, ne deniz mavi. Sulak alanları kuruttular, çulluklar gelmiyor. Yeşil tarlalara fabrikalar kurdular .Birer cennet köşesini andıran koylardaki ağaçları kesip kooperatif evleri ile doldurdular. Son vaşağı da avcılar vurdu. Beton salonlarda konuşa konuşa neyi çözeceksiniz?... Başınızı kaldırıp bakın. Ne Marmaris in tablo tablo ormanları var, ne Toros Dağları nın yaban keçileri, ne Ege nin zeytinlikleri, ne Marmara nın mavisi kaldı, ne ırmakların yeşili, ne Bursa nın şeftali bahçesi… Köylüler önümüzdeki günlerde anızları yine yakmaya başlayacaklar. Trol gemileri balık yuvalarını yok ettiler-edecekler. Göçmen kuşlar gelemdi. Ve mevsimler değişiverdi. Yamaçlardan çamurlu sesler geliyor. Çocuklar astım hastası. Baharlar, yazlar, kışlar yok oldu. İstanbul’un boğaza nazır tepelerini tıraşlayıp milyarlık villalarla süsleyen seçkin müteahhitlerimiz ne yaptıklarının farkında değillerdir umarım. Çünkü, tüm bunları farkında olmadan yapıyorlarsa hepimize çok yazık. Devamı ne olacak düşünmek bile istemiyorum. Bir gün çevrenize bakıp ”Beni götürün “dediğinizde, gidecek yeriniz olmayacak. Başınızı kaldırıp bakın. Neyi kutluyorsunuz. Doğa kendisiyle dalga geçilemeyeceğini zamanı geldiğinde tüm bu yapılanlara ağır bir karşılık vererek tekrar öğretecektir…. |
Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı. Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:Bir aya kalmaz geçer, demişti.Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı.. " Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..." |
Mavi Sular Havada artık öğlenin yakıcı güneşi kalmamıştı.Havadaki büyük alev topu artık yavaş yavaş dünyanın diğer ucuna doğru yol alırken Mert'in bulunduğu kocaman su kütlesini yavaş yavaş karanlığa gömüyordu.Akşam vakti değildi ama saat öğle vaktini geçmişti. Sabahlar ve öğlenler Mert'e o kadar uzun gelmezdi.Sabah yatağından kalkar, kahvltısını yapar ve işine giderdi.Bir gazeteciydi Mert.Çok popüler olmayan bir gazetedeki ufak bir köşede yazardı.Hergün Bu köşeye hayatını sığdıracak kadar güzel yazılar yazar ancak gazete çok satmadığı için bu güzel yazıları çok az kişi okuyabiliyordu.Her yazısında hayattan, hayatın içinden ve okuyucuyu zayıf noktasından vuracak yazılar yazıyordu. Mert ''sanki herşey bitti'' diye düşündü.Etrafına bakındı.Her taraf ufuk çizgisi.Başka hiçbirşey yok.Elinde olan şeyler bir mayo, küreksiz küçük bir kayık ve yaklaşık 3 saat önce yaşadığı kötü bir anıdan kalma şarjöründe 3 mermi eksik olan bir silahtan ibaretti.Bir okyanusun açıklarındaydı Mert.Kaybolmuştu.Şimdilik tek istediği şey bir kara parçasıydı.Ama ileride daha büyük sorunlarıda olacaktı.Yemeksizlik ve susuzluk gibiydi.Altında tonlarca su kütlesi bulunmasına rağmen Mert onları içemezdi.Bir damlası bile işe yaramazdı.Çünkü tuzluydu. Mert küçük kayığında düşünmeye başladı.Karaya dönmek istiyordu.Dönse bile kim onu isteyecekti ki? kimse onu sevmiyordu.Geri dönebilse bile polis onu cinayetten hapse atacaktı.Birden İpek aklına geldi.Ona havada ateş ederken güzel yüzünde anlık bir sönme olmuştu.Keşke bunu yapmasaydı, keşke ona değilde arkadaki demir duvara ateş etseydi.Şimdi kim bilir ne haldeydiler.Peki bulunduğu duruma nasıl gelmişti Mert? Mükemmel bir oyuna kanmıştı ama ne yapabilirdi ki.En iyisi tüm olayı baştan düşünmekti.Belki hikayedeki bir ayrıntı onu bulunduğu durumdan kurtarabilirdi.Mert kollarıyla kayığı hareket ettirmeye çalışırken bir yandanda düşünmeye çalıştı.Gitmeye çalıştığı yerin karaya yakın olmasını diliyordu. Herşey kendini yalnız hissetmeye başlamasıyla olmuştu.''Ne yani sana bir kızmı ayarlamamı istiyorsun?'' dedi Ahmet.''Tamam ayarlarım tabiiki sen benim en iyi dostumsun''. Ahmet Mert'in dünyadaki en iyi arkadaşıydı.Daha doğrusu tek arkadaşı.Diğerleri öylesine konuştuğu sıradan kişilerdi.Ahmetle ilkokulda tanışmışlardı.Tesadüf aynı ortaokula, liseye ve üniversiteye gitmişlerdi.Bir tek askerliklerini farklı yapmışlardı.Şimdide aynı gazetede çalışıyırlardı. Mert o gün sadece bir arkadaşla yetinmenin iyi olmayacağını anlamış ve kendine bir eş bulma ihtiyacı duymuştu.Bunuda tek bir kişi yapabilirdi; Ahmet.Mert'in aksine Ahmet'in çok girişken bir yapısı bir sürü arkadaşı ve kızları tavlamak için milyonlarca taktiği vardı ancak Mert'in neden çok pasif ve arkadaşsız olduğunu anlayamıyordu.O gün Mert kendisinden ona bir kız ayarlamasını istediğinde bunu seve seve yapacağını ve ona en kralını getireceğini söyledi.Bunu yaptıda.Aynı günün akşamı lüks bir resturantta bir yemek ayarlamıştı.Yemeğe Mert Ahmet ve ayarlayacağı kız gelecekti.Ahmet Mert'e tüm gününü kızın yanında takınacağı tavırları, söyleyeceği lafları öğretmekle geçirmişti.Ve sonunda Mert'de güzel, kibar bir beyfendi olmuştu.Hep beraber resturanta gittiklerinde kız onları masada bekliyordu.Ahmet hemen Mert'in kulağına geç kaldığı için özür dilemesini ve selam vererek yavaşça yerine oturmasını fısıldamıştı. Yemek çok güzel geçti ve sonunda Mert'in istediği olmuştu.Bir kız arkadaşı olmuştu.Yemekten sonra Ahmet'i evine yollayıp resturantın ön bahçesinde birkaç güzel dakika bile geçirmişlerdi.Gece olup Mert kızı evinin önüne getirdiğinde ise birşeyin eksikliğini farketmişti.Kızın ismini sormamıştı.Hemen bu eksiğini telafi etti ve bu güzel varlığın ismini öğrendi.İsmi İpek'ti. İpek onu yarında bir buluşma yapmak için ikna etmişti.Ertesi gün kahvaltıyı beraber yaptılar, sonraki günün gecesi diskoya gittiler.Mert artık İpek'e iyice bağlanmıştı.İpek'te onu pek bırakacak gibi gözükmüyordu. Mert uzaktaki ufuk çizgisinden geçen küçücük bir karaltı gördü.Bir gemiydi bu.Ama çok uzaktaydı.Ne kadar çırpınsada o gemiye erişmek bir insanın yapabileceği iş değildi.Keşke ulaşabilsem diye düşündü.Yeniden kayığına sırtüstü yatıp kollarını çalıştırmaya devam etti.Tabi kafasını çalıştırmayada. Mert o günlerde hayatının en güzel ve mutlu anlarını yaşıyordu.İpek'i her an görebilmek ve ona dokunabilmek istiyordu.Tam altı ay boyunca hergün ama hergün beraber vakit geçirdiler.Hatta bazı günler Mert İpek'i evine çağırıp yattıkları zaman bile olmuştu.Mert'in gazetedeki yazıları artık bin kat daha güzel ve insana umut vericiydi.Sonunda Mert İpek'e evlenme teklifi etmişti.Ancak herşey burada şüphe uyandırıyordu işte.İpek ona neşeyle evet diyeceği yerde bunu biraz daha düşünmek istediğini ve daha erken olduğunu söylemişti.Aslında bu normal birşeydi.Çiftlerden biri diğerini iyice tanımadan evlenmek istememesi anormal değildi ama İpek hiçte öyle bir kadına benzemiyordu.Tam tersi Mert'e kendisi bile evlenme teklifi edecek biriydi.Hatta ona hayatında gördüğü en saf, dürüst, iyi, ve yakışıklı olduğunu onlarca kez söylemişti. İpek Mert'in evlenme teklifini biraz daha düşünmeye bağlamakla kalmayıp o günden sonra ona daha soğuk davranmaya başlamıştı.Daha az buluşuyorlar ve Mert'i hiç aramıyordu.Hep Mert İpek'i arıyordu.Mert'in aradıkları çoğu zaman kısa sürüyor hatta Mert İpek'i aradığında sık sık telefonun meşgul olduğunu görüyordu.Bu işte bir iş vardı.Ya Mert İpek'i eskisi kadar mutlu edemiyordu, ya da İpek'i Mert'ten daha çok etkileyen biri çıkmıştı.Yani Mert aldatılıyor olabilirdi. Bunun üzerine Mert İpek'le konuşmayı düşündü.Ancak bunu yaptığında İpek sert bir tepki gösterip kavgacı bir hava oluşturmuştu.Herşey bir anda neden böyle olmuştu? Neden mutluluk sürekli olmuyordu. Mert kafasını etrafta birşeyler varmı diye bir bakmak için yeniden kaldırdı.Kolları çok yorulmuştu.Biraz dinlenmek için doğruldu ve kayığın üstünde oturmaya başladı.Deniz alışılmadık bir şekilde sakindi.Ama Mert üşümeye başlamıştı.Artık yavaş yavaş hava kararıyordu.''Keşke İpek'le hiç tanışmasaydım'' diye düşündü.Ama bu düşünce sanki ona meydan okuyormuş gibi bir anda önünde gördüğü bir yüzgeçle irkildi.Köpek balığı.Nadirde olsa Mert'in bulunduğu sularda köpekbalığı bulunuyordu.Buraya kadardı.İşte Mert'in sonu gelmişti.Köpekbalığı Mert'i görmüştü ve yüzgeci suyun üzerinde ona doğru geliyordu.''Lanet olası şey gelde beni ye hadi! '' diye bağırdı.Sakin olmaya çalışıyordu.Bu en fazla bir dakika sürebilirdi.Dakikanın sonunda Mert çoktan ölmüş olacaktı.Sadece birkaç saniye canı yanacaktı o kadar.Küçükken ikinci kattan düştüğündede çok canı yanmıştı.Bir anlık dikkatsizlik sonucu ayağı kaymış ve kafa üstü toprağa düşmüştü.Sonraki üç ayını hastanede geçirmişti.Bu da böyle birşeydi herhalde hatta daha iyisiydi.Hastanede iğne olmayacak kolu, bacağı sarılmayacaktı.Sakince köpek balığının gelmesini bekliyordu. Mert bir anda kayığın ön tarafında duran silahı gördü.Üç saat önce yaşadığı kötü anının bir parçası olan silahı başka bir anıda da kullanabilirdi.Tek hareketle kayığın tabanından silahı aldı ama köpekbalığı çoktan oraya gelmişti bile.Mert bir anda kocaman dişler gördü ve üzernde bulunduğu kayık bir anda ortadan ikiye ayrıldı.Mert soğuk suların içine düşmüştü.Üşümesini dikkate bile almadan elindeki tabancayla köpekbalığına ateş etti.Hayvan tek mermiyle ölmemişti.Mert ateş etmeye devam etti.İkinci, üçüncü ve dördüncü mermilerle ancan etkisiz kalan balık okyanusun derinliklerine doğru batmaya başlamıştı.Mert şimdide kayıksız kalmıştı.Silahı mavi suların derinliklerine atarken çaresiz yoluna yüzerek devam edeceğini düşünmeden edemiyordu.İşte bu noktadaki şansı yüzmeyi çok iyi bilmesiydi.Rekoru yirmi sekiz saat boyunca hiç durmadan hızlı bir şekilde yüzmesiydi.Suyun üzerinde dinlenmeyide çok iyi biliyordu Mert.Ama bunlarla kayıktan daha az idare edebileceğinide biliyordu.Bilmediği şey ise ölümünün başka bir köpekbalığındanmı yoksa boğularakmı olacağıydı. Artık İpek'in bu soğuk tavırlarından iyice bıkmış olan Mert'in aklında bir tek plan vardı.İpek'i takip etmek. Not: Hikaye 3 bölümden oluşuyor.Bu 1. bölümüydü Mert'in daha yaşayacak olduğu ve yaşadığı çok şeyi var ayrıca yorumlarınızı bekliyorum diğer bölümlerin daha güzel olması için sizin eleştirilerinize ihtiyacım var. Bir Kızın Hayatı Bir zamanlar ülkenin birinde ailesiyle birlikte mutlu bir şekilde yaşayan bir kız varmış. Bu kız başka bir şehire taşınacakları için çok mutsuzmuş. Kızın adı Burçak'mış. Neyse gel zaman git zaman bu kız yeni okuluna başlamış. Okulunda büyük bir başarı göstermiş. Arkadaşları bu kızı çok kıskanıyor ve sürekli onu dışlıyorlarmış. Oturdukları evden ve mahalleden annesi ve babası memnun değilmiş. Bu yüzden bir ev bulup taşınmışlar. Burada kızda anneside babasıda çok mutluymuş. Zaman geçmiş, okullar açılmış, kız yeni okuluna başlamış. İlk dönem bir tane arkadaşı varmış. Diğer kızlar onun yanına gelmiyorlarmış. Tabi buradaki başarısıda arkadaşlarını kıskandırmış. Derken yarı yıl bitmiş. İkinci dönem buraçağa pas vermeyen kızlar burçakla çok iyi anlaşmaya başlamış. Burçak sınıfa geldiği günden beri beğendiği bir çocuk varmış. Adı murat'mış. Fakat o burçağa hiç pas vermiyormuş.Okuldaki erkeklerin çoğu burçağın peşinde koşarken murat ona hiç pas vermiyormuş ve burçağın gözüde murattan başkasını görmüyormuş. Gruplara ayrıldıklarında onun kendi grubunda olması için dua edermiş burçak. Neyse ikinci dönemin başlarında murat bu kıza aşık olmuş. Burçakta onu seviyor, fakat onun kendisine yaptıkları aklına gelince geri ondan soğuyormuş.Burçak muratı kendi peşinde koşturuyormuş.Bir gün murat burçakla fazla ilgilenmemeye başlamış daha sonra olaylar düzelmiş ve mutluluklarına devam etmişler..... |
Askerlik Yıl 1984...16 aralık;günlerden pazar.ilk gün ışıklarıyla birlikte Tuzla Piyade Okulu’nun nizamiyesinden içeri girerken yen,yepyeni bir yaşam kesitinin kokusunu duyar gibiyiz.herkesin üzerinde bir suskunluk,bir ürkeklik;herkesin kafasında bir soru : yarın neler olacak? Hepimizi bir alanda topluyorlar sonra.sıra sıra diziliyoruz.kimisi saçlarını bir numara kestirmiş,kimi de olduğu gibi:saçlı,sakallı ve bıyıklı.oldukça ilginç bir görüntü. Sonra seçmeler başlıyor.1.bölük,2.bölük.....sekize kadar sürüyor.sayılıyor ve ayrılıyoruz.sayılıyoruz ve kopuyoruz. Giyinmeye götürülüyoruz ardından bir telaş,bir acemilik sürüp gidiyor.giyinmenin bu kadar zor olabileceğini ilk defa düşünüyor ve görüyoruz belki de.ne kadar çok düğme var bu elbiselerde Allah’ım,bu botlarda ne uzun ipler var.yaşamın bu bilmem kaçıncı değişiminde giyinme değişimini de mi görecektik. Ve Tuzla’daki ilk gecemiz bir çok “ilk”lerden çok daha farklı geçiyor.en çok sevgi,en çok hasret,en çok düş o geceye özgü sanki. Geceler o kadar hızlı geçiyor ki hayret.sabah uyanıp yatağını bozuk para zıplayacak şekilde toplayıp,düzeltip dolabına giyinmeye koşan herkesin dilinde aynı esprili söz : akşam olsa da yatsak. Günler uzun..upuzun.rüzgar,yağmur,soğuk ve kar.soba ,oda,ev offf.ve sıcacık bir çay...ooofff....of. İstirahatlar bir sigara içimi.bir derin nefes ve Fatoş...bir derin nefes daha..Neriman.ve hüzün ve duman;yükselen...yükseldikçe kaybolan... Neriman gibi. Ne olurdu ha..ne olurdu iki satır yazsan. Bir düdük sesi.izmariti parçalamak gerekiyor.temiz olmalı her yer.elimde parça parça bölüyorum filtresini sigaranın.sonra ayağımın altında eziyorum,düşlerimle birlikte. İlk yirmi gün içinde,bol bol selam veriyoruz.ismimizi tekrarlayıp duruyoruz.marş söylüyor ve yürümeyi öğreniyoruz ikinci kez.sürünüyoruz ha babam,alçak sürünme ,yüksek sürünme.savaş filan çıkmasa da yaşantımızda gerekebilir. “bir ilkbahar sabahı”şarkısı yok daha o günlerde.bir ilkbahar sabahı da yok zaten.bir kış sabahı var.105 kış sabahı var.kar,yağmur ve soğuk var.ve hepsine inat biz bağırıyoruz : “şimdi bir büyük kışla içinde askerim en güzel gönül tahtında kurulu yerim burada mertçe si öğretilir ölmenin erkekçe si dövüşmenin silahıyla gerdek olup sevişmenin adına askerlik denir vatan borcudur ödenir “ ve ödüyoruz.yaşamanın mertçe sini ne zaman öğreneceğimizi bilmeden ödüyoruz.karıyla,yağmuruyla,soğuğuyla...hüznü ve coşkusuyla.en güzel dostlukları,paylaşımları,yardımlaşmaları yaratıp bin üç yüz kişi..üç yüz bin üç yüz kişi...üç milyon üç yüz kişi “askerlik” yapıyoruz. aradan üç uzun hafta geçiyor.bir cuma günü törenle ant içiyoruz.o gün aynı zamanda hep imrendiğimiz; subay kıyafetlerine benzeyen harici elbiselerimizi giydiğimiz ilk gün oluyor.sanki daha çocuğuz ve babamızın almış olduğu bayramlıklarımızı giymişiz. Evlerimize dağılıyoruz öğleden sonra.herkeste büyük bir sevinç ve büyük bir hava.sanki sokakta herkes bize bakıyor.adım atışımız bile değişmiş sanki.daha güçlü ve daha sert basıyoruz yere.adımlarımızı hep önümüzdekinin adımlarına uydurmaya çalışıyoruz. Gözlerimiz fıldır...fıldır.biz mi değiştik yoksa dışarısı mı?Dışarıda insanlar var mıydı üç hafta önce. Yollar,trenler,otobüsler,taksiler.işten dönenler,koşuşturanlar. İşte iki sevgili el ele yürüyor.başörtülü bir kadın,iki adım önünde yürüyen adam da herhalde kocası.ama adımları ritmik ve uyumlu değil. Vay be!Bu ne kalabalık böyle.nereye gidiyor?Nereden dönüyor bu insanlar.sonra güzel kızlar... Üç haftadır nerelerdeydiniz?Biz neredeydik? Ve ben neredeydim? 6338 yaka numaralı tuzla piyade okulu 2.yedek subay taburu,6.Yedek Subay Bölüğü’nde yedek subay öğrencisi olan ben Dursun Yüksek. Yaşadığımız şu dünyada ayda yılda bir tanıştığımız mutlu günler gibi,nadiren gelen mektupların içinden kağıt yarine bir dost çıkacağını sanan zavallı ben. Ne kadar acıdır ki,dostların birer.. Birer yitişi askerliğin başlangıcıyla aynı günlere rastlıyor.önce mektuplar yerini kartlara bırakıyor;sonra onlar da kesiliyor.eskiden olduğu gibi ben de üstünde durmuyorum çok.insan her şeye alışıyor.yani askerlik yaparken sadece askerlik öğrenmemiş oluyoruz.bunlar da askerliğin parantez ve tırnak içleri olsun ne yapalım. Pembe düşler,pembe hayaller,öğrencilikte kalıp,bitiyor besbelli.yüreğimize ve usumuza vurup duran dost elleri ve gökyüzünden lapa.. Lapa düşen beyaz gerçek var şimdi. Sayılı günler çabuk geçiyor.kura çekimi ve İstanbul Çekme köy kışlasına geliş,ve geçen aylar.bu güne geldik işte. 6 şubat 1986 Ömerli Kışlası. Geçen günler benden çok şey aldığı gibi çok şey de verdi.19 gün sonra askerlik bitecek ve yeniden sivil yaşantıma döneceğim. Her zaman olduğu gibi geçmiş kısa bir rüya,gelecek kocaman bir gerçek olacak. |
Özledim seni... Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir... Beynimi uyuşturuyor özlemin... Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca ay içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum. Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp sürekli bir boşluğa dönüşüyor. Sabahlara seni okşayarak başlamaları, akşamları her işi bir kenara koyup seninle başbaşa karş ılamaları özlüyorum; oynaşmalarymızı, hırlaş malarımızı, yürüyüşlerimizi, kaçamak tatillerimizi, sevimli haşarılğıını, çocuksu küskünlüğünü... Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak, bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken... Bilsen, ne zor gitmen gerektişini bile bile "Kal" demek sana... Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtişini bilmek... Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur oldu?umuzu görmek ve sana bunları söyleyemeden "Git artık" demek... "Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa" demek sana ne zor... ..Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden; sesin, kokun hala beynimdeyken... ..Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşıylaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden... ..Yeni bir sevdayı kesinlikle yasakladığım kalbime söz geçirmek... ..Ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı, yanyana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı, onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına, arkandan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor... ..Yokluğunu beklemek, ne zor... Bunlary düşündükçe, şu anda uzakta bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engelleri aşıp, terk edilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları, yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak ve yavaşça üzerini örtmek geçiyor içimden... Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum. Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde, terketmişlere özgü bir terk edilme korkusunu da yüreğimin derinliklerinde duyarak sana koşmak, yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek ve "Dön birtanem" demek istiyorum: "Geri dön... canın seni bekliyor..." |
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu. Dahası..Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı..Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken.. "Ne hasta beklerdi sabahı Ne taze ölüyü mezar Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar!.." Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece..Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Yaaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken.. "Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni. Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar!.." Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı bendim!.. Hıncal Uluç |
Acı Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen... |
Gölcük Depremindeki Esrarengiz Fareler Saat 02.45 olmustu.O aksam simdiye kadar görmedigim derecede gökyüzü berrak ve yildizlar çok yakindi.Tam Gölcük de donanmanin biraz açiginda aglarimiz denizdeydi.Küpeste altinda 3 kisi yatiyordu,birazdan aglari toplar tekrar atariz sabahda limana gireriz diye düsünüyordum.Aglara dogru baktim.samandiralar yerlerinde yoktu.Çok sasirdim ilk defa böyle oluyordu,çok balik olmaliydi,aglari çekmeye basladik.Inanilmaz derecede balik vardi,çok büyük boyda istavritler,mezgit aglarimizi doldurmustu.Bazilari ise sanki cansiz gibiydiler.Bu sirada teknenin bütün tahtalarinin büyük bir titresimle sallandigini hissettim.Ne kadar sürdügünü tam olarak hatirlamiyorum.Digerlerine bagirmak istedim ama dilim tutuldu.O sirada gökyüzü ve deniz birden bire tarif edemiyecegim dercede degisik bir kirmizi renk aldi.Tam karsimizda deniz adeta ikiye yarilmis bize dogru geliyordu ki sol tarafimiza donanmaya dogru döndü ,bütün gemiler hallaç pamugu gibi atildi ve bir patlama oldu toz bulutu yükseldi.Sonra bize dogru döndü,üzerimize geliyordu Bu sirada tüpras da bir patlama oldu.Alevler bütün etrafi yaladi adeta,korkunç bir seyler oluyordu.Açilarak gelen deniz bizi tam ortasina aldi,teknemin(1oMt.)yükseldigini gördük,denizin dibindeki kumlar göründü ve hizla yere çarptik.ne oldugunu tam olarak anliyamamistik ki,teknenin içinde yüzlerce fare olustu,hepsi büyüktü ve yavas çekimdeki hareketleri yapiyorlardi.Fareler adeta etrafimizda uçusuyorlardi,ben simdiye kadar bukadar büyük ve fazla fare görmedim.Tam o sirada yukari çekin gibi seler duyuldu,bir taneside dikkat edin fareler var diye bagiriyordu,gerisini hatirlamiyorum. Bu olayi balikçi Yasar beyin agzindan dinledikden sonra teknesine gittik.teknenin omurgasi gerçektende kirilmisti.Aradan 10 gün geçmesine ragmen aglardaki baliklar kurtlanmis olarak duruyordu,gerçektende çok büyüktüler,ama hiç fare ölüsüne raslamadik.Kendisi teknesinin yeni oldugunu ve evi gibi oldugunu bu sebeple içinde fare olmasinin mümkün olmadigini söyledi.Tatanoz ve kuduz asisi yapilmis.Bir daha denize çikmayacagini söyledi. balikçinin anlattiklarini buraya aktarirken bir miktar düzenledim ama özüne sagdik kalarak.Ben burada farelerin slow-motion hareketlerini ve ortaya çikmalarini paranormal bulduk.Neden böyle hareket ediyorlardi acaba bir zaman karmasasi olabilirmiydi.Tabiki bilmiyoruz ama fareleri bir çok tanik dogruladi,kiyi arastirmalarinda ise bir tek fare ölüsüne bile raslanmadi.Denizin ortasinda yarilan yariga çarpan tekneye fareler nereden dolmustu.? |
Kasıtların o kadar uzağındaydım ki, teklifsiz biri gelip tutsaydı kolumdan ve çekip götürseydi, nereye demez, sormazdım… “Ben de iyi değilim uzun zamandır. Gerginim oldukça. Hayata karşı tepkiliyim ve yaşadığım her gün git gide daha fazla geriyor beni ve gerilmekten de yoruldum. Yaşamak da istemiyorum artık.” Attığım her adımımda, baktığım her yerde seni aramak… Nefes aldığım her yerde nefes aldığın yerleri düşünmek. Gündüz vakitlerinde bile heyulalarla boğuşmak. Yaşamak denmezdi bunlara da beni koyup gittiğinden beri. Aşkımıza tanıklık eden ve dokunan yerlerde anıları tekrar canlandırmak yaşamaksa da, son perdesinde o sahnenin hançerlenmek; bu da ölüm demekti işte. Sahnenin son perdesi de, acılar içindeyken ben, öylece üzerime düşüyordu ve karanlıkla kaplanıyordu yeryüzü her defasında. Sen ise şikâyet ediyordun; “Doğum günümü bile kutlamadın!” Evet kutlamamıştım çünkü, seni her gün doğuran bendim bu ölü bedenden. Doğuran da bendim, öldüren de. Affı yasak kılınan bir katildim artık. Sayısız kere doğurmuş ve sayısız kere öldürmüştüm seni. Hala ölmek mi istiyordun? “Öldür beni! Keşke bir araba çarpsa, biri bıçaklasa, yolda giderken kurşunlara gelsem. Kendimi öldürecek kadar bile gücüm yok. Güçlü görünüyorum ama kimse bilmiyor öyle olmadığımı.” Bunu yeni öğrenmiyordum. Elinde bir hançer, durmadan hançerliyordun beni oysa aşkımın gücüyle dimdik ayakta dikilirken. Gücün o kadardı senin; sana sarılanı hançerlemeye yetiyordu gücün; ya da bununla besleniyordun. Sen dememiş miydin; “Bir gün ben de çok sevecek ve ben de terk edileceğim.” Sana anlatmaya çalıştığım o bir zamanlar duyamadığın çığlıkların, şimdi boğuyordu seni. Ayağa kalkacak gücün bile yoktu şimdi düştüğün yerden. “Evet. Şimdi de ben hançerleniyorum.” Hançerleniyordun aşşağılık bir hançerle ve izzetsizce yerlere düşürüyordun ihtiras dolu bedeninle, o zavallı yüreğini, hakkı olmadığı halde. Nefretimi güçlendirmekten başka etkisi yoktu sözlerinin. Bir zamanlar dünyanın kalbinden kutsal kâselerle sana sevgisini sunan ben, ne yazık ki senden nefret ediyordum artık. Ve yaptığın zulmü, evet zulmü hak etmeyen yüreğini de, beden kafesinden çıkarmak istiyordum artık. “Nefret etmek de sevgi kadar doğal ve güçlüdür.” Hayır, bu başka bir şeydi. Doğallığı ve gücü batsın. Bana neydi bunlardan. Neden söylüyordun bunları bana. Ben hançerlememiştim seni. Nefretimdin; sevgiliydin; sevgili nefretimdin. Ben…Seni seviyordum ne yazık ki. Ve seni sevdiğimden beri yeryüzünde yalnızca bana ait bir dehlizi keşfetmiştim ve oradaydım öylece yıllardır ve karanlıktı her yer. Saldırganlıkla suçluyordun beni, hala anlamadan sevgimi, nefretimi ve bu iki sarmalda boğulan ruhumun cinnetini. Ve sen de seni sevmeyeni seviyor ve hançerleniyordun şimdi. Üstelik, “ Bir dehlizim bile yok”’tu senin. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Arayış İnsan hayatı çoğunlukla arayışlarla geçer iyi bir iş iyi bir arkadaş çevresi iyi bir gelecek iyi bir eş gibi Arayışlar böylece sürüp gider birini yakalayınca birini kaybeder ötekine ulaşınca birini çoktan yitirir tam buldum işte bu dediğinde sonrasında istemediği bir sonuçla karşılaşınca yitirilen zamana acır insan Ve arayışlarla elde edilenler hiçbir zaman eşitlenmez sürekli bir arayış içerisinde sürüklenmeye mecbur kalırsın Umut tükenmeyen bir sermaye arayışlarda kullanılan yegane servettir. Umut bitmez bittiği yerde arayış bitmiş ölmüş yada yaşarken ölenlerden olmuşuzdur. Her nedense arayışlar her zaman bir sevgide toplanmış hak edilen hatta hak edildiği halde alınamayan bir sevgi arayışıyla süre gider hayat, ama ufuk geniş ve ülkü ulaşılamayacak kadar uzak değildir. Sevgi kutsal gizemli bir şekle girer sevgideki ilahiyatı bulabilmek ümidiyle birçok güçlük def edilir ve arayışlar devam eder. Arzulananlar alınıp arayışlar sonuçlandığında çekilen acılardan kurtulmak en azından acıları dindirmek üzere yalnızlık seçilir. İşte o an , gönül dağıma kurduğum bağ evine çekilir kendi yaralarıma kendim merhem olmaya çalışır türküler eşliğinde tan yerindeki ela gözlerle beni gözlediğini hisseder her daldığımda beni düşündüğünü hayal eder yaralarımı iyileştirmeye çalışırım. İşte o an tüm acılardan kurtulur yeniden doğar ve koynumda biriktirdiğim tüm ışıltıları serper gök yüzüne saçlarıma yağan yıldızlarla bütünleşir kuşlar kadar özgür olur kırardım esaret zincirlerini Dinen sızılar iyileşen yaralarla ama yara izleri bedenimdeyken dönerim hayata çarklar arasındaki yerimi alır büyük ve acımasız çarklar arasında yıpranmadan ve yok olmadan yaşamaya devam eder mutluluk oyunu oynarım. sahte göz yaşlarının tuzlu sudan başka bir şey olmadığını anladığım anda rüyamın pembeliği bozulur ve uyanırım. Tatlı ama acı veren uykumdan. Elde kalan sermayemle ilahi sevgiyi bulma ümidiyle devam ederim hayata ve arayışlarıma. |
Ölümsüz Aşk Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henuz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde: "Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaadedemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti. Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı. Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan... Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu. Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı. Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı : " Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..." |
Hani bekleyişlerimiz,özlemlerimiz vardır.Hani sabahlamalarımız vardır.uykusuz kalmalarımız,kan çanağı olmuş gözlerimiz,sigara üstüne sigara,fincan fincan kahveler… Bazen de gelmeyeceğini bile bile gözlerimizi onun yollarını bekleme kölesi yapmalarımız vardır.hani bir umut ışığı yaksa gönlümüzde,her şeyimizi vermeye uğruna feda etmeye hazırdırız.hani hiç olmadık,hiç duymadık heyecanlarla beklemelerimiz vardır baharı.geceyi gündüze,kışı yaza,rüzgarı dala kavuşturan rabbimiz özlemimizi ve sevdalımızı bize kavuşturacak bize geri verecek diye bekleriz her baharın gelişini.baharda gonca gonca açan gülleri bir başka bekleriz.zannederiz ki o goncadan onun yüzü çıkacak onun kokusu yayılacaktır. Özlemimizi beklerken geceye sevdalı deliler gibiyizdir.ayla yıldızlarla konuşmalarımız karanlığa haykırışımız vardır.sanki o karanlığın ardında beliren aydınlıkta bekler bizi özlemini çektiğimiz.onun içindir ki boş boş sözler savurup dalıp gideriz o yokluğa,o karanlığa,o aydınlığa…. Günler ayları aylar yılları koparır takvim yapraklarından.ama sevdalımız,özlemimiz bir kez olsun çalmamıştır kapımız ve bir kez olsun ortak olmamıştır sabahlamalarımıza. Halbuki kapının bir tık sesine neler vermeyizdir ki.ne yapsak ne etsek boştur artık gidenler geri gelmez derler. Ama inadına bekleriz,inadına ayaktayızdır güneşle birlikte ve inadına umutlarımızın suyunu verip umudumuzu yeşertiriz her baharın sabahında. Bu gün olmazsa yarın,yarın olmazsa mahşerde deyip bekleriz günlerce,aylarca…özlemle beklediğimiz özlemimizi. |
Gitme… Ne olur, son kez söylüyorum… Gitme… - …………… - Sus, bir şey söyleme… Sessizliğinle konuşmak istiyorum. Beni bir başıma bıraktığın sensizliğinle... Sevgisizliğinle konuşmak… - …………… - Peki, son 5 dakika… Bir sigaranın ömrüne adanan bu zamanda çok konuşmayacağım. Sen olacağım. Tıpkı sen. Sen, sen, sen… - …………… - Bundan yıllar önce, yine bir haziran ayında, bir yıldız kaydı bilir misin? Gökyüzünden kalbime, ve oradan bir daha hiç bulamadığım bir yere. Rivayet, deniz diyorum kimi zaman, kimi zamansa bir çocuğun gülüşünde arıyorum o yitirilişi. Arıyorum, sadece arıyorum. Ve kendime soruyorum cevabını bulamadığım yüzlerce soru gibi. Biliyor musun? Nerden bileceksin ki? Benimki de soru. Geç yatma, sonra uykun ağır oluyor, üstünü örten bir müddet olmayacaktır yanında. Sonra beni özlersen sana aldığım yastığa sarılıp uyuman yeterli, o gece görüşürüz nerde olduğumuzu bilmeden. Belki bir külkedisi olursun kollarımda, ya da yine gidersin umulmadık bir anda. Ama uyandığında istesen de olmayacağım düşündüğün yerde. Belki bıraktığın yerde olacağım, bir an bile kıpırdamadan, konuşmadan, unutmadan, usanmadan. Bıkmadan… Ama ya bıkarsam, unutursam seni… Düşünmek, düşünmek bile çıldırtıyor beni. - …………… - Sen kelebekleri sever miydin? Ömürleri saatlere sınırlı kelebekleri… Ve kardeleni..? - …………… - Ne yazık… Peki hiç düşünmedin mi? - …………… - Hayatımın geri kalanına bir kelebek kadar acıyla baktığımı, ve yokluğunun soğuğunu delecek gücü kendimde bulamadığımı… Dedin ya, düşünmemişsin… Sen, ne düşünürsün ki zaten..? - …………… - Bu ev! Bu halı, bu, bu her şey. Dahası, hiçbir şey. - - Yakında sabah olacak. Fırınlar güne tozlu ellerle merhaba diyecek. Gazeteler kilometreleri aşmış raflara konulmuş olacak. Ben uyuyor olacağım, bir ihtimal. Ve, ve sen gitmiş olacaksın… - …………… - Git, git, git… Defol Git! Anlıyor musun? Bir daha olma hayatımda, yolda, yolda bile karşıma çıkma. Tükürdüğüm kaldırımda yüzüne bakacağım… Ha, bu arada, bende kalan kitaplarını kütüphaneye bağışlıyorum. Arta kalanları ise yok edeceğim. Senden bana sadece adın kalacak. - …………… - Ne dedin? Anlamadım? Emin ol, emin ol her zamankinden daha iyi olacağım. - …………… - Tamam. Kendime gelmeliyim. Abarttık galiba. Haydi, yolun açık olsun güzellik… Yolun, açık olsun… - …………… - Kapıyı kapatmayı unutma. Ben burada kıvrılıp güneşin doğuşunu seyredeceğim. Karanlığını görebildiğim güneşi… Selametle… - …………… - Ben de seni… Unutmayacağım… (Uykuya dalar. Uyandığında sevdiğinin resmine bakar… Yıllardır olmayan sevdiğine…) |
Günlerden bir gün, yıllardan bir yıl, bir padişahın ganimet malından eline çok güzel ve tarif edilmez bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın alır: - Sultanım, üstatlar, "bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç kes (kimse) demişler", der. - Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir, çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun. Padişah çaresiz: - Biraz dursun, der ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar bir yoldaş bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder: - Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler. Usta terzi de :" Bismillah" deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir tahmin edip sındısını eline alır, Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider. Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip: - Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun? Terzi: - Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır. Padişah: - Ya bizim terzi başı "Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz" derdi. Sen hem tam çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der. Terzi: - Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der. |
Öyle Sev ki, Bu hasretlikler Düşsün Yakamdan Sormadın halimin esrarı nedir Çekerim aşkını kaç senedir Bak yemin ediyorum: Bir sevsen beni, düşecek bütün hasretlikler yakamdan. Gecelerin kelimelerimi hırpalayan ve parmak uçlarımı kanatan sessizliğinin canına okuyacağım. Bir sevsen beni yıldızlara el ense çekip bir Kırkpınar pehlivanı gibi, galaksilerle birlikte çalacağım ayın haylaz gülümsemeli yüzüne hepsini. Bir sevsen bir bakışımla nice kırmızı ışıkları aşıp düşeceğim yanı başına... Şunu bil; yüzüme her konuşuşunda uğultular çoğaltıyor harflerin içimde. Çoğaldıkça çoğalıp kaplıyorlar evrenimi. Yalnızlıklar arasına karışıyorum sana yakınlaşmak için, yakınlaştıkça karışıklığımı artırıyorsun. Arttıkça ayrığım ahd ediyorum nice bülbül katili güllere. Şuna inan ki, Romalı bir asilzadenin namını yürütmek için aslanlara kur yapan bir gladyatör gibi; şanın ve itibarın için savaşabilirim tüm yel değirmenleri ve ellerinde zehirli elmalar taşıyan cadılarla. Söyle bana; bilir misin hiçbir çiçeği koparamadım sana sunmak için; senin gözlerini anımsatırlardı bana. Hiçbir kuşa kapan kurmadım, soğuk kış günlerinde aç kaldıklarında; senin ellerine benzetirdim kanatlarını. Bir tek ekmek kırıntısı attıysam çöpe, kırılsın ellerim; sırf ekmek yiyişinin güzelliğine... Bir elmayı dilimlediysem Allah belamı versin; senin ısırırkenki neşeni kaybederim hayallerimden korkusuyla. Bil ki; hiçbir ağaca ismini kazıyamadım, gözyaşlanırlar da billur bir inci olan gözyaşlarına akıtırlar diye. Şimdi sen bana, beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek yalan fark etmez, gözlerimde nasıl kaybolduğunu, ellerimin seni İstanbul gibi sardığını, kalbimde ne çok yer bulduğunu, beni aşksızlara inat nasılda inadına sevdiğini anlat. Yalandan da olsa bir de gülümsemen, ne çok hoşuma gider bir bilsen. Şimdi sen bana ne olur beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Bilirsin belki, o yürüdüğün yol bana çıkar. Benim göğsümde filizlenir senin hayata bıraktığın tohumlar. Vardır ya resimlerde, ilginçtir diye basarlar dergilere; bir kayanın yada taşların içinden bir çiçek boy salar, bırakır kendini hayatın bağrına, Küçük Prensin macerası gibi. İşte ben senin kayadan sert göğsüne Martı Jonathen gibi inerim. Tüylerim dağılır dört bir yana. Sen her şeyin ikimize vardığını sakın unutma. Ey güzel, şimdi ben kucağını siper yapıp saçlarını doladım boynuma. İster idam ilanımı sal her yana rüzgâra bırakacağın gözyaşlarınla. İster tut ellerimden kışkırt beni seni saran kalelerin kapılarına. Sür beni mağrur kumandaların yüz binler askerinin arasına. Teke tek savaşmak değildir benim kahramanlığım ve elime almam bir kılıç bile. Benki zaten senin hasretinle suda bile yanarım, sana kavuşmaya dair azmimle ne zaferler kazanırım, ne yenilgilere bilenirim. Ey güzel bir sevgi fermanını asmak için boynuma, söyle ne kadar daha güllerden kan süzeyim? Mademki; ömrüme bir aşk basan eşkıyası gibi çöktün, şimdi beni bir dokunuşla uyandırman lazım değil midir bu vuslat provalarından. Şimdi içime dudağından dualar üfleyip baharlar ekmen lazım değil midir? Hele söyle beni sevmen şart değil midir? Ve artık; ben intihar meraklısı bir adam değilken, bir yitip gitmek kalmışken bana, bil senin sevmene kuduran muhtaçlığımı. Bil ve anla menekşelerin ve rüzgarın ve aşkımın kızı. Öyle sevki beni, sadece öleyim. Şerefim üzerine... |
Yolda yürürken tekmeleyecek bir şeyler arıyorum başım öne eğik. Gazoz kapakları, çakıl taşları etrafa kaçışıyorlar. Peşlerinden koşturuyorum. Deparlar atıyorum. Sağımdan solumdan geçen insanlar gülüyorlar halime. Benimse umurumda değil. Tek derdim gazoz kapaklarını, hayalimde kurduğum direklerin arasından geçirmek. Baktım olmuyor, bir bakkala giriyorum. Bir kola alıp, kolasını boşaltıyorum yere. İşte şimdi tekmeleyecek bir şeyim var. Hayatın bana attığı gollerin rövanşını alabilirim kendimce. Uzun bir süre geçmiyor aradan. Topum ya da kola kutum, bir belediye çukuruna düşüyor. Ertelendi hayatla olan mücadelem. Almaya çalışıyorum onu düştüğü çukurdan. Ne mümkün… Üstüm başım pislik içinde evimin yolunu tutmak düştü bana. Başım yine öne eğik ayrılıyorum er meydanından. Fakat bu sefer yenilgiden başımın eğikliği. Eve varınca ilk işim duşa girmek oluyor. Yüzümdeki kirlere kaynar sular döküyorum. Yok, böyle olmayacak. Silinmiyor yüzümden insanların gülüşleri. Kezzapla mı silsem yüzümde bıraktığınız bu pislikleri? Fayda etmiyor hiçbir çabam. Vazgeçiyorum ve aynalardan korunarak, mağarama yani yatağıma doğru seyrediyorum. Aklım bir aldırmazlık içinde. Son günlerde kurduğum tek cümle: bana ne! Silkinmeliyim bu umursamazlıktan. Çünkü yazacak çok şeyim var, bana gülecek daha çok insan… Kendimi tüm gündem başlıklarından soyutlamam gerek. Saf kelimelerle cümleler kurmalıyım, el değmemiş. Evet belki kirliyim, hatta belki de işe yaramaz birisiyim. Ama hala düşünebiliyorum ve elim kalem tutuyor. Öyleyse gazoz kapaklarını aramaya devam etmeliyim. Böyle böyle düşünce hezeyanlarıyla uykuya dalıyorum. Uyumak da denemez buna. Olsa olsa birkaç dakikalık bilinç kaybı, ölüm provası. Uykudayken, yatağımın ülke sınırı içinde ayak basmadığım tek nokta kalmıyor. Orada Anadolu’nun buğdayıyla, Karadeniz’in hamsisiyle karşılaşıyorum. Beni tanımıyorlar ve gülüyorlar bana, yabancıyım kendi toprağıma. İrkilerek uyanıyorum uykumdan, başım öne eğik. Bu seferki eğikliğin nedenini ben de bilmiyorum. Baş ucu paketime uzanıp bir sigara çekiyorum. Hayata bir barış çubuğu gibi… Dumanından yuvarlaklar yapıyorum, o yuvarlaklardan dünyaya bakıyorum. Dağılıp gittiklerinde benim dünyam da onlarla birlikte dağılıp gidiyor. Koşun koşun! Bir dünya inecek tepenize, kaçın kurtarın kendinizi. Sulak bölgelerde büyüttüğüm yalnızlığımla başbaşayım yine.. Sessizlik denizinde boğuldum. İnsan ne için yaşar bilmem ama, hepimiz yaşamak olsun diye yaşıyoruz. Maksat, dostlar yaşamakta görsün. Sarı vıcık suratlar fondöten tutar mı? İşte size feminizm ötesi hümanist bir soru. Ya da Tanrı kaçımızı yarattığına memnundur şimdi. Bakın bakalım aynalara, Tanrı’yı görebiliyor musunuz? Tanrı ıssız çöllerde uçuşan kum tanesidir. Koca şehrin ortasında açmış bir kuru ottur. Ve elbette yolda ansızın karşınıza çıkıveren gazoz kapaklarıdır Tanrı. Yani en umursamadığınız, fakat yeri gelince de peşinden koştuğunuz, güzelliğine hayran kaldığınızdır. O kum tanelerini tek tek toplamak için çöllere düştüm, o kuru otları suluyorum her gün otoyolların ortasında. Peşinden koşuyorum gazoz kapaklarının, oynaşmak için onunla… Sonra uyandım… Gazoz kapaklarıyla başlayıp, kendine varan bir rüya gönderdiği için teşekkür ettim Tanrı’ya… Dışarı çıktığımda saat sabahın beşiydi. Çöpçüler yoldaki tüm gazoz kapaklarını süpürmüşler. Ne önemi var artık, ben o gazoz kapaklarını içimde topladım. İstanbul bu sabah bir başka güzel… http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Dalgalar _______'...yitip giden iki isimsiz gencin kayıp ruhlarına ithaf olunur..' önce azgın dalgalarla boğuştular, sonra derin sulara gömüldü cansız bedenleri.. sevgiye aç'tılar onlar, su ise karın doyurmuyordu.. soğuk kol geziyordu çıplak ayaklarında.. günlerdir midelerine tek bir lokma girmemişti.. ekmeğin kokusunu, etin tadını unutmuşlardı çoktan.. sıcak bir yuva ise sadece hayallerde kalmıştı.. kader onaltı yaşındaydı hasret oniki.. birkaç yıl olmuştu ailelerini kaybedeli.. ninesini *******, babasını her şeylerini evleri yanmıştı tek odalı bir virane.. onlar kurtulmuştu geriye.. ocakları sönmüştü yakınları yoktu.. ya da vardılar sonra onlarda gittiler kader onaltı yaşındaydı hasret oniki.. aç kaldılar, susuz kaldılar sevgisiz kaldılar.. yuvaları oldu köprü altları kötü giden bir şeyler vardı.. gitmeyen ise çok şey.. minik yürekleri taşıyamadı bu yükü.. ağır gelmişti bu yük.. her geçen gün her geçen saat.. biraz daha eziliyordu omuzları.. aç kaldılar susuz kaldılar, ama sevgisiz kalamazlardı.. bir gün annesini rüyasında gördü, kader.. kardeşine; 'annem bizi yanına çağırıyor' dedi.. o gün hiç düşünmediler bile.. belki içleri ürperdi o kadar.. karar verdi iki kardeş, kavuşacaklardı artık.. bitecekti bu hasret hayatı tanımadan görmeden, okula bile gidemeyeceklerdi.. belki hiç sevemeyecek, hiç âşık olamayacaklardı.. sevmeden sevilmeden ama tek bir vücut.. yürekli ve mert.. son bir defa ağladılar.. dalgalar onları çağırıyordu.. bir dalga annesi oluyordu bir dalga babası.. el ele tutuştular.. önce azgın dalgalarla boğuştular.. sonra derin sulara gömüldü cansız bedenleri.. kader onaltı yaşındaydı hasret oniki... |
Yine ağaçlar çiçek açıp kuşlar yuvalarına döndüler parklar bahçeler çocuklarla dolup tastı acık mekanlarda sarkıcılar sahneye çıkmaya başladı geceleri odamın camı açılmaya başladı evet yaz mevsimi yine misafir olmuştu güzel yurdumuza Tatile gidiyorum yeni bir macera yeni bir aşk için tüm yılın yorgunluğunu sıkıntısını atmak için en önemlisi uzun sure etkisinden kurtulamadığım yaz askımı bulmak için bahçede iskambil kağıtlarından yaz askıma fal baktım yeşil gözlü kumral biriymiş heyecanla bekliyorum gelmesini ah diyorum simdi yanımda köpeğim olsa da beraber gitsek tatile eğer şans öldüysen çok üzülürüm ama eğer başka bir sahip bulduysan onun sözünü dinle sahibinin sözünden dışarı çıkma bana ait olduğunu göster.sahilde baktığım her köpek bana seni anımsatıyor kalbimin yarısı beni bırakan kız arkadaşımda yarısı ise sende beni andığın her an hissedebiliyorum.seni yaz askım bile unutturamaz kumsalların üzerinde güneşlenip aşk yaralarımı kapatmaya çalışıyorum plajda oynayanlara bakıp hayal kuruyorum hakemi olmayan basket macı yapıyorum kırık potalara basket atmaya çalışıyorum maç bitiminde soğuk sulara atıyorum ayağı merdivene sıkışmış kıza yadım ediyorum gözlerine bakıyorum yeşil aradığımı buldum galiba diyorum baktığım falda yeşil gözlüydü kurtardıktan sonra kendimizi suya bırakıyoruz ikimiz de durmaksızın yüzüyor ve konuşuyoruz adı papatya kumraldı uzun bir boyu vardı tesadüf ki evi bizimkine çok yakındı o günün aksamı ona adı kadar güzel papatyalar aldım ve karşılığında öpücükle ödüllendirildim onların tatili bitiyordu onlar evine gidecekti bende tam aradığımı bulmuşken kaybetmiştim benim sansım yok zaten giderken yetişememiştim telefonu da alamamıştım büyük sessizlik içinde yürürken ne yapacağıma bilmiyordum ondan başka kimse yoktu tanıdığım öylece kalmıştım yerimde kumsala doğru iniyordum tam denize girecektim ki buluştuğumuz kayanın üzerine baktım üzerinde yaz mevsimi gelip papatyalar yeniden açana kadar beni bekle seni seviyorum yazıyordu moralim düzelmişti demek oda beni unutmamış şimdi gelecek yaz onu bekli cem burada bir daha ayrılmamak ve bırakmamak üzere o zamana kadar fotoğrafının arasına sıkıştırdığım papatyalara bakacağım. |
bırakıp gitmeler üzerine konuşmak mümkün değil.oysa hatırlıyorum,baş başa verip ne çok bırakıp gidenler üzerine konuşmuşluğumuz vardı.içimizden acıma sözcükleri çıkarken,yüzümüzde hafif bir tebessüm olurdu. başkalarının terkedildiğine sevinmezdik.ancak acımız yüzümüze vuran tebessümle gölgelenirdi.biz başkaları için üzülmelerimizi acı duymak sanırdık.değilmiş!sen bütün bunları anladın mı bilemem ama benim artık yüzüm buz kesiyor.yüzümden tebessümden eser bulamıyorum!başkalarının yalnızlıkları inceden hüzün kokan sohbet konuları olabilirmiş sadece.insanın,yalnızlığı anlaması için,yalnız bırakılmasından başka yol yok. O YOLU BANA SEN AÇTINN!!! durup dururken değil ama en gitmemen gereken zamanda,beni yalnızlığın kollarına bırakıp kaçtın.şimdi ben,yaşama bu kadar yabancı kalmışken,sensizliği nasıl anlarım? SENİNLE BAŞLADIĞINA İNANDIĞIM BİR HAYATI SEN OLMADAN NASIL YAŞARIM? "aşk,herşeyden önce sorumluluk demektir"diyen,sen değil miydin?seni sözünde durmaya çağırıyorum. YALNIZLIK SEN KADAR ŞEFKATLİ DEĞİL!!! ben ,aşkın bir alışkanlıktan ibaret olduğunu söyleyeceğinden korkmasam,sensizliğe alışamam diye bağırmak isterdim.belki de bütün bunlar kuruntu,şimdi sen de benden uzakta,aynı acı dehlizlerinde beni arıyorsundur.az sonra geleceksindir de,nasıl karşılanacağının kaygısıyla doluyorsundur.bunları bilmiyorum.emin olabildiğim tekşey,bırakıp gitmenin,geride kalanı sonsuz kederlendirdiği.insan, ne kadar olsa zayıf bir yaradılışa sahip!yüreğinde sonsuz kederlerin sığabileceği kadar yer yok.bütün bunları kendimden biliyorum!yüreğim sonsuz kederleri gözlerimden taşırıyor.gözyaşlarım,sensizliğin yüreğimde yer bulamayan kederlerinden başka bişey değil.ve gözyaşlarım dinecek gibi görünmüyor,sen ince parmaklarınla onları teselli etmedikten sonra. içimde bir uğultu sürekli yükseliyor.senin ayak izlerin sanıyorum. geleceksin sanıyorum. ve yine birlikte gitmeler üzerine konuşabileceğimizi sanıyorumm...http://www.oyku.org/images/smilies/frown.gif AMA YALNIZLIK SEN KADAR ŞEFKATLİ DEĞİL!!! AŞKIMMMM... |
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.. Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını.. Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya dopru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru.. Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısyımış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş.. Papatya anlamış artık.. Sevgi, emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık.. Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini... |
http://www.kedimveben.com/200401/ask11.gif Onunla olan aşkımızın ifadesi kokulu silgiyi birlikte koklamaktı. Bu ikimize özeldi. O benim için, ben onun için özeldim. Kokulu silgi de bu özel olanın leitmotivi idi. Ama "aşk" sözcüğünü kullandığımda artık ergenlik dönemi başlamıştı ve ayna karşısında sivilce sorununa nasıl çareler bulacağım kaygısı da. Annemden gizli hafif makyaj denemeleri ve dore renkli çanta hevesi de ardından geldi. Limonatalı mezuniyet çayında topu topu dans etmiş idik, öyle yakın duruş değil ve her ikimizde kötü dans ediyorduk, ama yaptığımız dansa öylesine bağlıydık, o an dünyanın en iyi dans eden çifti biz gibiydik. Üniversitede artık "kadın" olmadıysam bile "kadın" lafını kendime yakıştırmaya başlamıştım. Ama o da sınırlı okul çevremdeki grupta. Bu fanusun dışında söylemeye ise yürek isterdi. "Galiba ben aşığım" dediğimde okul bitmiş ve ilk işimin ilk maaşını almıştım. Hemen ona gidip bir kaşkol almıştım. Ama onunla evlenmedim. Çünkü gerçek aşk, şu yağmur altında oturduğum burnu kemerli beyfendiydi. İkinci çocuğumuz doğduğunda ben otuzunda o ise otuzikisindeydi. Ama aşık olduğumuzu çocuklar gibi söyleyemez bir utangaçlık üzerimize evlilikle peydah olmuştu. Sadece bize özel anlarda söyleyebiliyorduk. Ama hala aşıktık. Torun doğduğunda kızım sormuştu "anne aşık mısın hala" diye. Utangaçlık evliliğin vazgeçilmezidir. Utanıp "kızım bu yaşta benim aşkla ne işim olacak" demiştim. Ama dediğimden dolayı da öylesine bir suçluluk duygusu duymuştum ki. Hastanenin kafesinde sigara içen, artık saçları aklaşmış ve bir by-pass geçirmiş o kemer burunlu beyfendiye hala aşıktım. Bir bahane uydurup kızımın yanından ayrılıp aşağıya indim. Kafenin en dibindeki masada oturmuş, yakın gözlükleri ile gazete okuyordu. Gittim yanına oturdum. "Kız nasıl? Bir şey mi oldu?" diye kaygıyla sordu. "Hayır" dedim tebessüm ederek. "Bana da bir kahve ısmarlarsın diye geldim." Sonra her zamanki gibi omuzlarına düşen bir kaç ak saçı alarak ceketini düzelttim. Ama atamadım saç tellerini yere. Aldım ve avucuma sakladım. http://www.kedimveben.com/200401/ask10.gif Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkları"ndandı. Birbirlerinin ilk kadını ve ilk erkeğiydiler. Kadın bir yaşında babasını, erkek ise bir yaşında annesini kaybetmişti. Kadın bir baba arıyordu, erkek ise bir anne. Küçük bir kasaba düğünüyle evlendiler ve birlikte bir başka küçük kasabaya gittiler. Erkek memurdu. İki tencere, dört tabaktan oluşan mutfaklarında o tahta masaya ne oturup ne konuşmuşlardı. Onları ne kadar o halleri ile hayal etsem de başaramıyorum. Fotoğraf çektirmek önemli bir işti o zamanlar. Onlar da çektirmişti. Ama her fotoğrafta görürdünüz, özel hazırlandıklarını ve aslında bayramlıklarını giyerek fotoğrafçıya gittiklerini. Mürekkeple yazılmış notlar vardı her fotoğrafın arkasında. Bu önemli anlarının unutulmamasına adanmıştı yazılar ve üçüncü okuyucuya hitap ediyordu cümleler, ölçülü ve olanı daha iyi gösteren. Sonra bizler geldik. Aile fotoğraflarında boy göstermeye başladık. Altı bez bağlı orlondan zıbınlarımız içinde, Cumhuriyet Bayramı'nda, bingo oynarken, bir aile yemeğinde... Bizsiz fotoğrafları o kadar azalmıştı ki. Her yerden çıkmıştık. Hafif hafif kilo almaya başlamışlardı. Erkeğin alnı açılmış, kadının saçları artık belinde değildi. Hepimiz evden ayrılana dek, ikisinin başbaşa kalacaklarını ve kardan ulaşamadığımız o günde telefonla onlarla konuşurken onları terk edip gitmenin garip bir sızısını içimizde hissedeceğimizi bilemezdik. Onlar bizim annemiz ve babamızdı. "Biz aşığız" dememişlerdi hiç bir zaman, belki de utangaçlıklarından belki de aşık olmadıklarından. Ama çocuklar anne ve babalarının aşık olduklarına inanmak ister. Aşk, anne ve babaya en yakışan duygudur. Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkı", ama benim şu ana kadar gördüğüm en güzel aşktı. |
Ayrılıkların mevsimi diye tanınır sonbahar hep. Sevmez çoğu kimse onu, korkar gelmesinden sevenler. Dökülmeye başladığında o sarı yapraklar bir hüzün kaplar sevenlerin içini, kuşku duyar sevenler sevdiğinden 'acaba bu sonbaharda ayrılanlardan biride bizmi olucaz' diye... Oysa ne kadar gereksiz bu duyguya kapılmak. sevmenin yazı, kışı, baharımı olur hiç.sevdiğinden ayrılmanında tabi. Güzelim sonbahar sarı yapraklı sonbahar bir çıkış yolu bulamadığımzda veya bahane bılamadığımızda herşeyin faturasını sana patlatıyoruz dimi... Söylesene sonbahar varmı senden güzel bi mevsim daha, varmı insanı derin düşüncelere ,güzel hayallere götüren ve 2 değişik adı olan bir mevsim daha. Hem hazansın ,hem güzsün ,hem sonbaharsın. Biliyorum senin kıymetini ben sonbahar ve seviyorum seni. Korkmuyorum senden sonbahar korkmuyorum....... |
ALFABENİN TANIMLAYAMADIĞI ÜÇ HARF:a,ş,k Alfabenin anlamsızlığında üç harfti dilsizliğinin kilidi:A,Ş,K A…düşünde kanla yoğurur yitmişliğin harmanından elde ettiğin ununu… Ş…göğsünün kafesinde beslediğin çocuğa siyanür bir süt bırakır… K…gözlerinini hazametine ağlak bir yaşlı kadın gibi oturur… Yalancığın alamet-i farikasını yer dilimin eteklerinde pervasızca içlenen sözcüklerim…hazanın düşlerimi çalan yerinde yaldızlı yıldızlar gibi düşüyorum uykumun kirpiklerinde kırıldığı yere…gittiğinden beridir fesleğenleri suluyorum yeminle!…aç bırakmıyorum sokakta peşimize takılıpta gelen kediyi… Şeytanın sözcükleri bir gergef gibi işlediği lahzada içimde bir senliği ifşa ediyorum…kalemim muhterip bir yeniçeri oluyor yokluğunun katranına…kalemim her gidişine aklımın duvarlarına bir virgül atıyor,sözleri ebedi bir türkü gibi söyleniyor mukaddes hislerinin…hayat,yüzünü tasvip edemediğim bir kelime yığını bırakıyor ellerime,benliğime sığmıyor şeydalaşan bedenim…gözlerimin ab-ı hasretinde boğuluyorum…ya güldür…ya öldür…ağlatma sevgili!… Alfabenin tanımlayamadığı üç harfe diz çöküyor gözlerin,dilin geçmişin titrek sayfalarına soğuk bir demdeme gibi işliyor…vakitsiz bir mevsime düşüyor kuşlar,kırlangıçlar bir akbaba edasında içinde salınıyor…gelip dişlerimin arasına duruyor melankolik bir şarkı,adını tamamlayan harfleri literatürümden atıyorum…serçeler ağlayınca ölür,ben hiç gülmüyorum!… Hezimetinden kaçarsın istanbul´un ayakların karanfillere takılır..düşersin..yüzün bana kan´ar…ayrık otları çaresizliğinin en ücra köşelerini sarmıştır…yüzünü döndüğün aynaların kırık,içine konan sevinç kuşlarının dalları çürüktür…aşk,aklında bir kelebeğin ömründen daha kısadır… Şimalinde toprak yiyen bir çocuktur düşlerin,ab-ı haramı içtikçe içinde bir kaktüs gibi yeşerir…nereden baksan yalnızlık sanadır…gitmek,gidilenin içine bin adım yaklaşmak,bir asır onda oturmaktır…zaman gözlerinde pilli bir saat gibidir,ne vakit ağlasan durur…istanbul´un denizi suskunluğuna umman olur,gitmeyi tercih edersen eğer üç harf istanbul´a intihar kalır!… Alfabenin tanımsızlığında üç harfti gidişinin kilidi:A,Ş,K Gözlerime açılan kapıların kırıldı adımların içimde ucube bir çocuk edasında takırdıyor hadi aç karanlık kutularımı…! çıksın yarasa kanatlı gülüşlerim! bak gör!,ağlamak ağır geliyor işte bedenime … gelişine bir fazla veriyorum üstü kalsın gidişinin…! |
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız. |
SEVGİLİYE MİHRABIM!… Mihrabım’a uğra saba yeli,huzuruna varıp edeple,selamımı ilet,heceler yarım yamalak,heyecanlar salkım saçak… ‘’Ant olsun kuşluk vaktine…’’,kuşluk vakti onun gönlündeki vahyin ışığıdır,ve ışıklar nurunun aşığıdır. ‘’Geceye ant ederim ki…’’,O’nun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık;gece yarısı hasretle uyanıktır. ‘’Güneşe ant olsun…’’ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi ve yer ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedi. Ahmet!…gönüller gıdası,ruhlar şifası…gözlerin feri,şerefin zaferi…dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmet,eline değmiş bir ele cihanca cihan feda!IŞIĞIM!… Göz kırpasıya Burak’ınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler,nasıl aşkına dönmesin zeminler ve zamanlar,nasıl tutulmasın burçlar ve felekler. Sen var iken kıblem,gök ile yerin arasında hangi varlığa adansın ya emekler,ya hangi renk ile iltica etsin çiçekler? Cemalini gören aşık,görmeyen aşık iken nurun,gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler? GÜNAYDINIM!… Tohum versen de bize mahsul olabilseydik,kanat olsan da bize katına varabilseydik. şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca yanabilseydik,sana kanabilseydik. bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine ve bir kez olsun dalabilseydik,ya denizinde kalabilseydik. Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere salabilseydik;bağından razıye ve marziye ilhamlar alabilseydik! SEVGİLİM!… Kutlu gelişine yüz bin selam olsun,sen aydınlık içinde aydınlık,sen açıklık içinde açıklıktın.seninle sevgiler sevgili olu,seninle muhalimiz hale dururdu. mühürleri kaldırmada son idin sen,can kilitlerini açmada sonuncu,gülümsesen.seni görenlerin güneş düşerdi gözünden,seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden.birer efsaneydi iki yanağın;hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın. SULATANIM!… Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı,şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların,adını gizli anıyor aşık-ı nalanların. Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan,azad oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve sağımızdan. Ashabının kara ker***te gözsüz gördüğünü,biz cilalı aynalarda yitirdik ve yaptık düğünü. Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz,mürebbisine kin güden çocuklara hasta gibiyiz. İnsanlık güneşe nisbet zulmete döndü,balıklar suya öfkelendi,kuzgun ete döndü;bahtımız hasrete döndü. HASRETİM!… Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar ülkesine girdiler;cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler. ‘’Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!’’buyurmuştur. kıyam et,tut körlerinin elinden ve israfilleyn kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt,yine öğüt, yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına. ÖVÜNCÜM!… Ruhlarımızdan kuşluklar geçti,gün geçti…akşam oldu,düğün geçti…ve gece olmadan,Yesrib’in güneşi,kerem kıl,tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin ve artık getirdiğin kutsal emanetin kaybolacağından korkmasın ümmetin! Kalbimizi kaydırmadan,bize onu haşre dek baki kılma ruhsatı ver ve yalın unutuşların poyrazında bırakıp bizi bir başımıza,belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde kıvrandırma yeter. Gel,son kez ilk baharımız ol!.bu mevsim güller incitilmesin,gamküsarımız ol!.. ÖMRÜM!… Taha ve Yasin aşkına… Öncesinde Senin aşkın yoksa neye yarar ölüm. |
Merhaba Hatçe Hanım, Bendeniz bugün davarı yaylaya götürürken çeşmeye indiğinizi gördüm; elinizde güğüm pek dalgındınız... Suyun dolmasını beklerken bir ara türkü tutturdunuz; çok efkarlı söylediniz... Sonra oyalı yazmanızın kenarı ile nemlenen badem gözlerinizi sildiniz; bu sefer de pek mahsundunuz... Efendim siz beni tanır mısınız? Kimse tanımaz aslında; sizin de tanımamanızı yadırgamam... Benim için köyün delisi dense de aslında aklım pek yerindedir; deli denmesinin tek sebebi davarla yayla da konuştuğuma denk gelmiş bir kaç velet, sonra da köye yayılmış. Gelsin koca bir günü afedersiniz inekle geçirsinlerde göreyim ben onları.. Köy de ufak olunca hemen yayılmış işte. Yok şikayeti etmiyorum; hatta bu sayede pek kimse de ilişmiyor bana. Tek sıkıntım bazen iki laf edecek insan bulamayışım etrafımda, ben de yine büyükbaşlarla konuşuyorum... Belki hatırladınız? Sizinle bir kez karşılaşmıştık da; aslında yerçekimin beni altetmesine şahit olmuştunuz desem daha doğru olur. Siz evinizin bahçesine inmiştiniz. Elinizde leğen, leğenin içinde çamaşırlar, çamaşırların üzerinde mandallar... Mandallar soluk kırmızı, leğen açık mavi... Görüyorsunuz ya size dair her detayı hatırlıyorum, hatırlıyorum da bir göz renginizi bilemiyorum: o kadar uzun bakamadım size hiç... İşte o gün siz çamaşırları asarken, bir cuma günü idi; öğle vakti idi, ezan okundu okunacaktı... İşte siz sırtınız bahçenin çitine dönük çamaşırlarınızı asarken - önce beybabanızın göyneğini (%100 pamuk) sonra biraderinizin pantolunu, en son da akşamları kameriyede üzerinize attığınız siyah şalınızı - ben de bahçenizin hemen dibindeki ağaca çıkmış mahsur kalmış sahra'yı - o inatçı kedinizi - aşağı indirmekle meşguldüm; biraderiniz emretmişti bana bunu... Her ne kadar köylü beni deli çoban diye çağırıp en olmadık işlere salsa da ben kendime "idari işler müdürü" diyorum. Şehirden gelen biraderinize beybanız "idari işler müdürü olmuşmuş..." demişti dalga geçerek... eklemişti hemen ardından "boş işler kahyası..." işte ben o gün anladım ki ben bu köyün idari işler müdürüyüm... Ah benim şu tutulası dilim, sizin karşınızda ne kadar tutuk ve mahcup oluyorsam - yüzünüzdeki nura can mı dayanır (powerade hak getire), anında başım öne eğiliyor ve bir parazite dönüşüyorum - bu nameyi size yazarken bir o kadar çenem düşüyor. Sanırım bunun elime geçen tek fırsat olduğunu düşünüyorum. Bundandır sizi ikna etmek, ya da en azından bu teklifim üzerine bir an için düşünmenizi sağlamak için tüm imkanlarımı zorlmam. Hay aksi, konu yine dağıldı; İşte o anda, ben sizin sahra’ya tam uzandığımda (artık elimdesin gel pisi pisi) o ****** elimi tırmalayınca dengemi kaybettim ve işbu paragrafın girizgahında belirttiğim üzere sert bir iniş yaptım arza. İleri üçbuçuk salto atıp kaba etim üzerine çakılmama yanmıyorum da sizin karşınızda bu kadar aciz ve şapşal duruma düştüğüme çok kızıyorum. Kedinize ****** demem o anı tekrar hatırlayıp yine ter basmasındandır; kişisel algılamayınız lütfen… Siz bana bakıp gülümsemiştiniz; ben topukları yağlamıştım. Hatırladınız mı, hah işte o şapşal benim… Şimdi diyeceksiniz ki bu ne cüret? Aslında bu soruyu ben de kendime çokça sordum. Ne deseniz haklısınız; benim gibi birinin yanında görünmekten utanmazsınız biliyorum bunu, daha doğrusu hissediyorum içinizdeki o hümanizmi ama davul bile dengi dengine diye aklınızdan geçirdiğinizi duyabiliyorum. Hayır hayır, garibi yok yere ümitlendiririm gerek yok demeyin; söz olsun bir vaadle çıkmıyorum karşınızla. Hayvanat ile iç içe olunca insan haddini biliyor; bilemezsiniz hayvanlar alemi ne kadar girifttir. Allah (C.C) bana akıl fikir versin, neredeyse şimdi de kalkıp size hayvanlardan bahsedeceğim. Yok yok, o gece de sürekli konuşup sizi rahatsız etmeyeceğim. Bakın yemin veriyorum size. Hatta gerekirse ayrı yerlerde oturalım; tek istediğim sizinle bu ambiansı paylaşmak. Ambians mı? Bazen anlamını bilmediğiniz kelimeleri cümle içinde kullandığınız olur mu? Geçen Pala’nın Kahvesi’nde oturuyordum, her zamanki gibi kapıya en yakın sandalyede. Kaz Musa, Kız Cengiz, Süslü Tarkan da orada, her zaman ki gibi köşeye kurulmuşlardı. Süslü şehre panayır geliyormuş, dedi. Panayır mı, diye dikkat kesildim. Çalgıcılar da gelecekmiş, dedi Cengiz… Çalgıcılar mı, diye lafa atladım birden. Kaz Musa bana öyle bir bakış attı ki, neredeyse haşa huzurdan bırakıverecektim küçük suyumu oraya; olacaktım panayırın bizatihi kendisi. Koşarak çıktım. Kendi eksenimde dört dönüyordum; atlıyorum, zıplıyorum, bağırıyordum gökyüzüne doğru… Evet, evet “butcher boy” filmindeki İrlanda’lı çocuk Francie gibi… O gün sanırım deliliğimi tüm köy oybirliği ile tescillemiştir… İşte ben o gün çocuklar gibi şendik, o gün bin atlı bir oruduyu yendik kıvamında, cozuta cozuta köy meydanını aşıp tek odalı evime geldim. Yolda köyü dörde bölen çaydan geçtim, geçerken kuşlar beni izmir marşı ile uğurladı, balıklar selama durdu. Eh hazır selam durmuşlar deyip iki tane alabalığı kapıp evde ızgara yaptım. Biraz ayıp oldu kendilerine karşı ama… Sanırım arkadaşları onlar için şehit oldular demişlerdir. Balıklar kızarırken, rakım kadehin dibine çökerken ben aldım kalemi elime size bu deli saçmasını yazdım. Biliyor musun ne zaman seni düşünsem o gün seni görüyorum. Lakaytlığımı affedin; anasonun varoluş sebebi işte… Az biraz çakır keyifim de… İşte böyle kıymetli hanımefendi, diyorum ki bu temaşayı beraber izlesek, dinlesek ve hatta siz eşlik etseniz ben sağ elimin tersini sol elimin ayasına vurarak size ritm tutsam. Tamam, tamam… Kızmayın! Siz vip’te oturun ben çadırdaki delikten (her çadırda mutlaka bir delik vardır) bakarım. Ne mi çalıyorlarmış? Caz mı ne? Heralde bizim hicaz gibi bir şey olsa gerek… Tüm mahcubiyetimle, Köyün delisi… http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur . Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak güldüklerini fark eder . Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki rozetine gülmektedirler . Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek , "Bu mu?" diye bakışlarıyla sorar . Bunun üzerine yan masadakiler yüksek sesle gülerek , "Küçük güzel pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek te yakışmış !"diyerek sırıtmaya devam ederler . Orta yaşlı adam yan masadan bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek , "Lütfen masama buyurun bunu tartışalım" der . Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlayamadığı bir utanma ve sıkıntı hissine kapılsa da gelip masaya oturur . Orta yaşlı anlayışlı ve yumuşak bir sesle , "Bu rozet tüm dünyada , içinde olduğumuz Ekim ayında , kadınların göğüs kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor . Ben bu rozeti annemin adına takıyorum ." der . Bu açıklama karşısında şaşkınlaşan delikanlı , "Çok üzüldüm , anneniz göğüs kanserinden mi öldü ? diye sorar . "Hayır" diye cevaplar orta yaşlı adam , "Annem sağ , ama beni bebekliğimde göğüsüyle besledi . Bu yüzden annemin göğüsü için ve sağlığı için Tanrı' ya şükür ediyorum" diye devam eder . " hımm" diye kekeler delikanlı . "Peki" "Bu rozeti karım için takıyorum" diye devam eder orta yaşlı adam . "Karınız da herhalde iyi ?" diye sorar delikanlı . "Evet , evet" diye cevaplar orta yaşlı adam. "Karımın göğüsü her ikimiz için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman , ayrıca 23 yıl önce sevgili kızımızı beslemiştir göğüsüyle . Karımın göğüsü ve sağlığı için de Tanrı' ya şükür ediyorum" diye devam eder . " Sanırım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz ?" diye sorar delikanlı . "Hayır" diye cevaplar orta yaşlı adam üzüntüyle . "Kızımı bir ay önce göğüs kanseri nedeniyle kaybettik . Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş göğüsünde fark ettiği kitleyi , bu nedenle geç kaldık" . Genç delikanlı , yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle "Çok üzgünüm beyim özür dilerim" der . "Kızımın anısına öğünerek takıyorum bu küçük pembe kurdeleyi . Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum . Şimdi evine git ve karınla , kızınla , annenle konuş" diye devam eder orta yaşlı adam , yavaşça elini cebine uzanarak çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken . Delikanlı yavaşça öne uzanarak "Yardım edebilir misiniz ?" diye mahcup mahcup sorar ... Ekim ayı , göğüs sağlığı bilincini geliştirme ayı . 40 yaşına gelen her kadın her yıl bir defa muayene olmalı ve mamografi denilen göğüs filmini çektirmeli , bunu çevresindeki kadınlara da anlatarak onları bu konuda teşvik etmeli . Saygılarımızla , size ve tüm kadınlara sağlıklı günler dileğiyle , |
Gitmek geliyor içimden… Belli bir mekâna değil, belli bir zamana. Teknoloji bu kadar gelişirken, uzayın derinliklerine gidilip, kim var kim yok diye araştırılırken, neden zamanı geriye alma girişiminde bulunmaz ki bilim adamları. Bu mucizenin gerçekleşebileceğini düşününce heyecanlanıyorum. Bir an ne kadar geriye gitmek istediğimden emin olamıyorum. Acaba anne karnına mı geri dönsem? Yoksa cinsiyetimi belirleyen babamın hayalarına mı? Galiba hiç doğmamış olmak istemek biraz fazla kaçar, kaderi değiştirmek olurdu. Eyvah! Kader, yazgı! Ben bunları geriye dönüş heyecanı içinde atlamışım. Onlar devreye girince yaşanmışlık aynı olacak. Fotokopisi gibi. Ama bu geri dönüşlüğün, aynı şekilde bir yaşanmışlığı olacaksa; acısı, hüznü, hayal kırıklığı çok, sevinci, mutluluğu az… Ya bir de kaybettiklerim ve kazandıklarım. Geçmişe intikal eden akrabalarım, arkadaşlarım, eşim, dostum. Kaybettiğim değerlerim, gururum, umutlarım. Ya kazandıklarım? Nerdeyse yarım asra ulaşacak yaşım her şeye rağmen beklemeyi ve umut etmeyi öğrenmek ve çocuklarım. Hayır hayır! Artık emin değilim, başımı alıp gitmekten. O yorgunluğu bir daha yaşamaktan. Yaşanmışlığın terazisini ayarlamak zor. Ne yaparsak yapalım kaybettiklerimizin kefesi ağır geliyor. Galiba en güzeli kahvemi elime alıp, bir de sigara yakıp Hüsnü Şenlendirici’den ‘Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime’ klarnet taksimini dinleyerek geçmişe yolculuk yapmak. Hüznü, sevinci, heyecanı, ayrılıkları anımsarken o günlere geri dönmek ve özeleştiri yapıp geleceğe yön vermek. Yolculuk uzun sürse de eminim buna değecek. Çünkü işin içinde gelecek için beklentiler, umutlar, geçmişteki keşkeler var. Umarım keşkelerin olmadığı bir yön bulurum geleceğime. Kahveler, sigaralar ve klarnetten yayılan ses bir çok kez tekrarlansa da… |
Polyadis.... Gittiniz mi hiç bilmem.... Mutlaka gitmişsinizdir hayatınızda en az bir kez... Yeşilin en koyusunu, en parlak güneşi, yağmurun duruluğunu, toprağın kokusunu bağrında barındıran o yer. Her soluk alışında, yaşamın bin bir tadını, bir nefeste ciğerlerine çekersin. İnsan olmanın doğasına has bencilliğin kayıp gider üstünden ipek kumaş misali. Hoşgörün pupa yelken açılır sancılı fırtınalara. Bozkırlardan verimli ovalara dönüşür ruhun. Rasata yatar gözlerin gecenin koynunda yanıp sönen saman yoluna; bilmek istersin hangisi çoban yıldızı, hangisi kutup... Orada yaşanır heyecanlar en derin. Bazen aylar sürer, bazen de birkaç gün orada misafirliğin. İnci gibi parlar, ağaran gün; yaşanmışlıklara gölgeli perdeler çekilir, nadasa yatırılır bellekler, orada misafirliğin ömür kadar uzun sürsün istersin. Bu kez kısa sürdü misafirliğim. Dingin bir hali vardı; ağır ağır uzun cümlelerle dökülüyordu anlatmak istedikleri dilinden kulaklarıma. Usul usul çağlayan, yönünü arayan koca bir ırmağın suları gibi. Elleri.... Sigaramı yakarken ilişti gözüme; ince uzun parmakları, bir piyanistin parmakları gibi...Dingin bir hali vardı; acelesi, telaşı geldiği yerde bir kenara bırakmıştı.... Yaşanmışlıkları koyu bir gölge misali oturmuştu yüzüne, gizemli.... Bakışlarını gizlediğinden, bir anlam yükleyemedim önceleri dingin ama gölgeli yüz ifadesine. Çok fazla gülümsemiyordu, aşağı kıvrık alt dudağı her an ağlayacak bir çocuğun hüznünün altını çizerek, güldüğü zamanlarda tebessümünü belirginleştirmek için orda duruyordu sanki. Sakin, bas-bariton sesi yankılanıyordu hafızamın geniş alanlarına; bir yerlere çarpmadan, huzursuz etmeden uzun cümlelerle ağır ağır anlatırken. Polyadis'deydim. Zamanın işlevsel çarkları bilinmeyen bir aralıkta durmuştu sanki. Orada doğmuş ve orada ölecek gibiydim; gözümün önünden akıp gidiveren günbatımı karşısında, başım onun omzunda. Polyadis'dedir; görülebilinecek en güzel manzara. Rüzgar tenimi yalayıp geçiyor, martılar dönerek taçlar örüyordu başımıza. Fark edemedim, ne zaman ellerim kenetlenivermişti ince uzun parmaklarına. Rüzgar, tenimi yalayıp geçtiği her saniye yüreğimdeki aleve yeniliyordu. Önce bakışları yüzme düşüverdi ardından avuçlarıma busesi. Bu sefer ilerleyen zaman değildi. Zamanı durdurmuş, bilmeden biz ilerliyorduk bilinmeyene... Polyadis’de olmanın en güzel zamanıdır; bilmeden, kurgulamadan gittiğinde. Yaşanan en güzel anlardır; ne kadar kalacağını bilmediğinde. İki ayrı, apayrı ömrü paylaştık kelimelerde, belki de daha önce duyumsamadığımız heyecanın üstüne gecenin rengini örtüp; birbirimizin çehresine karşı gözlerimizi rasata yatırmıştık. Bir başka uyur gece, ışımasını istemediğin günün koynunda. Son gün Polyadis’de... Yorgun nefesimle, soluk soluğa vardım yanına. İki fincan koyu kahvede demlendi sohbetimiz, çırpınan denize karşı. Suyla havayı birleştiren ufkun sonsuzluğunu dolayıp boynumuza, akşamın rehavetine sakladık sorunlarımızı, sorgularımızı. Kimi an şen gülüşlerle, kimi an kaçamak cevaplarla, kimi an sıradan laflarla, kimi an derinleştik bakışlarda...Ama hiç susmadan gönüllerimizi doyurduk yanan mumların ışığında. Ve bir sabah ışımasını istemediğimiz gün ışığının altında; kendi çizdiğimiz yollara sürüdük bildik yaşamlarımızı. Son bir veda ve sona erdi ruhlarımızın saltanatı. Hep böyledir, hep buruk süzülür güneş tepelerin arkasına Polyadis’den ayrılık akşamlarında. Alıp yanına ince uzun ellerini, alıp yanına derin gözlerini, alıp yanına güzel sözlerini, alıp yanı başına özlediği özgürlüğünü uzaklaşıverdii.... Zaman; işlevsel çarklarını, durdurduğumuz o bilinmeyen aralıktan kurtarıp, yine yeniden döndürmeye başlamıştı akrep ile yelkovanı. Omzuna yasladığım huzuru, gölgeli yüz ifadesinin arkasına sakladığı gerçeklerini, endamını, en güzel gün batımını yüklenip sırtına uzaklaşıverdi; kulaklarımda dingin sedasını ve yazabilmem için kara bir kalem bıraktığını bilmeden.... Gidenlere ve kalanlara rağmen Polyadis’de olmak başkadır. Yeşilin en koyusunu, en parlak güneşi, yağmurun duruluğunu, toprağın kokusunu bağrında barındıran o yerde olmak güzeldir. Hayatınızda bir kez olsun mutlaka gitmişsinizdir; en azından yakınından geçmişsinizdir, çünkü aşkı tattığınız her yer Polyadis'dir. |
Kızgınım Sabah dediğim gibi biraz kızgınım. Biraz da mutsuz. Renkleri solmuş bir yol bu sabah, en erken sabah, benim erken sabahımda yolum. Kayıp var. Kızgınlığım, içtenliğini yitirmiş dostluklara, bilemediğim çözemediğim ilişkilere. Herkes haklı. Açıklamalar istenmediği kadar çok. Eski zamanlarda yorganımı usulca örterdim üstüme, koynuma alırdım yalnızlığımı. İyiydim. Uykularım acıyor bu günlerde. Bazen an kadar düşündüğümüz yaşam şu sıralar pek uzun gibi geliyor bana. Özlemler ihanetleri hatırlatıyor, bıraktıkları izleri. Ne değişiyor ? Ne zaman değişecek ? değişecek mi ? Hep bir başkasında avunurum diye sürüklendim durdum. Çok mu kaldı ? az mı ? var mı cevapları bilen ? Ve herkes haklıydı ben hariç bu yaşamda. Herkes hep doğru yaşadılar hayatlarını. Bir ben beceremedim öylemi? Acaba Kalabalıklar içindeyim, yalnızım. Yüreğim gitti benden. Nerelerde ? Ansızın bastıran yağmur bu gece, neye yakalanacağım peki bu sefer. Bir incinmişlik alıp gözlerimi benden ta uzaklara götürüyor, görmüyorum. İsimler kaldı yaşamımdan, soğuk duvarlarında odamın. Yüreğim yok, gelecek mi ? gelirmisin ? Kırgınlıklar iyileşmeyen yaralardır, her anışta kanar insan içinde, bir de yakınımızda duranlar ihanet edenlerse eğer zor. Hala sigara paketlerimin üzerine şiirler yazıyorum. Vazgeçmek yok. Giden yürek olsun, elbet gelecektir bir gün. Et tırnaktan ayrılmaz misali. Resimler bu sabah. Huysuz yağmurlu gecenden sonra. Gülümsüyorlar, hepsi kendilerini doğru yerde ve doğru yaşadıklarını sanıyorlar. Mutlular. Mutlu olduklarını sanıyorlar. Gemiler bana taşıyor bu sabah bütün aşk yorgunlarını. Bugün bana gelin. Dokunabilirim yüreklerinize, sizleri de sevebilirim. Ve anlayabilirim. Çünkü bende bence doğru yaşıyorum. Yaşamımın tüm kareleri için hepinizden çok açıklamam var. Benimkilerde doğru. Sevgiler |
Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına Kopardığım o güllerden taç yaptım Buralara Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın Ne desem anlamsız be aşkım bitti işte rüya gibi Kalan bir kaç göz yaşı belki bir kaçınız zehirlendi Sigara kadar zararlısın çektikçe yaktın helal Allah razı olsun aşkım öldürecektir kar zarar En çok bu şarkıyı yazmak istemedim gökşay Şimdi elimi tutsaydın sarılsaydın çok garip Karton sokakları öpüştüğümüz caddeler hani Kaybeden aşk kazanan kim ? Kim bu aşkın şehidi ? Bunca kalabalık ortasında yalnız kaldın mı hiç sen Kalbine bir ağrı saplanıp dalıp gittin mi bilmeden İsmini andığım anda kafan karışıp gözlerin doldu mu Gülerken ağladığın,rol kestiğin roman bumu? Seni sordular ardından : O gitti gelmez dedim Sen aradıkça telefonlarda kalbimi sıktım dur dedim Sus rapci bitti herşey ,herkese yalan söyle... Kendine sakın söyleme seviyorsun yinede Sen yoktun seni düşündüm ellerim telefona gitti Numaranı bile silmişim bilsem nasıl sinirli ki , Sinir değil adı aşk Belki telefondan sildim ne aklımdan,ne kalbimden seni silemedim Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına Kopardığım o güllerden taç yaptım istanbula Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın Gülmek uzun zamandır rol yaptığım bir oyun Hiç gülemedim aylar oldu çünkü ışığım yoktu İlk günüm son günüm , İlk nurum son yorum Ben yokum sen varsın ,Buda hatıram olsun Bugün doğum günün bebek,küçük dostluluk gülsün Sakın ola hiç ağlama böle hatırlarsın bu gün Ve yarın bu ışıklar, bu eğlence bitecek Yanlızlık gerçek demek gerçek bizi çekecek İlk defa inadı bırakıp içimden geçeni yazdım Meğer bu inat uğruna ne aşkları harcamışım Seviyorum yalan yok umutlanma aşk bitti.. Bu biten bir hakayenin belkide son eseri Gözlerinde yaş olmasın tüm kalbim hep yanında Çiğnedin geçtin herşeyi o son aşkım hiç takma Umutların bittiği yeri aşkı içime ******* Ayakta durmaya hiç halim yok yinede koşabilirim Bugün doğum günün bebek öpücük koydum anlına Kilometrelerce güller olsun İstanbul'dan yayına Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına Kopardığım o güllerden taç yaptım Buralar a Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın |
Hala ayni sarki http://www.beyazkarga.com/yok.jpg Yeni ders yılı dönemi başlamış, genç kız okulun ilk günü heyecan içinde yola koyulmuştu. O’nun için okul,baskıcı ailenin özgürlüğünü |
Evet açım Bir insanlık dramıdır bu, medeniyetin göbeğinde yaşanan. Tam on gündür ağzımdan içeri doğru düzgün bir şey girmedi. Uyudum, gece gündüz uyudum açlıkla baş edebilmek için. Televizyondaki yemek tarifi programlarını izleyip kendime işkence ettim. Sonra da unutmak için sokaklarda gezindim! Bir evin içini gördüm açık pencereden, koca bir sandviçi ağzına tıkan çocuğa hasetle baktım. Hemen eve döndüm, kendimi odama kilitledim. Bir gün sokaktaki simitçinin tezgahına uzandı ellerim istemsizce. Son anda çektim kendimi ve hemen uzaklaştım oradan. Yürümek kesmedi bir süre sonra. Sahilde dolaşırken kendimi denize atıverdim, bir saat boyunca sudan çıkmadım. Gündüzlerimi yatakta geçirdiğim için geceleri uyuyamaz oldum. Tavla partileri yaptım, kendimi mars ettim her defasında. Kırdığım taşları kemirmeye başlayınca onu da bıraktım. Bahçeyle uğraşmak baştan yattı. Elma bulmayı umut ederek çam ağacına tırmanmak mantıksız gelmemişti yaparken ama dört metreden kafa üstü düşünce yararsızlığına ikna oldum! Kafamı başka yerlere verebilmek için mahallenin sorunlarına taktım bir ara. Belediyenin kapısını aşındırdım yolların bozukluğu için. Onlar da bana “Yolları yeni asfaltladık ya hanımefendi daha ne istiyorsunuz” yanıtını verdiler utanmadan. Sanki bir asfaltla beni susturabilirlermiş gibi! Bende etraftan 15-20 kişi topladım, belediyenin önünde protesto eylemi başlattım. O sırada yoldan geçen bir kokoreç arabasının peşine takılmasaydım eylemcilerimin ne sonuç aldıklarını öğrenebilir ve buraya gururla yazabilirdim, ama maalesef akıbetlerinden haberdar değilim. Yine de kendimle övünüyorum çünkü duraklardaki isim tabelalarının tozlarının alınmasındaki payım çok büyük! Yaptırana kadar belediye başkanı da dahil olmak üzere 18 memurla kavga ettim. Belediye binasına yaklaşmamam için karar çıkartılınca bana yine bir sürü boş vakit kaldı. Bu vakti mahalledeki kedi nüfusunu azaltma çalışmalarında harcamaya karar verdim. Meğer böyle bir organizasyon yokmuş! Tabi ki bu beni durdurmadı. Kendi örgütümü kurdum ve tek kişilik bir ekiple çalışmaya başladım! Çok emek sarf ettim ama kedi nüfusunu azaltmak mümkün olmadı. Çuvallara topladığım kedileri başka bir semtte salıyordum onlar da nasılsa yolu bulup geri dönüyorlardı. Hatta bir gün yolumu kaybettim de kendi topladığım kedilerden mıymıntı bir tanesini izleyerek geri döndüm. KTO (Kedi Toplama Organizasyonu) nun son faliyeti o oldu. İnanması güç ama tüm bunlar son 10 gün içerisinde gerçekleşti. Sonra bu sabah garip bir hisle kalktım yataktan. Çırpınmaktan vazgeçmiş balık gibi hissediyordum kendimi, pes etmiş ama dingin. Yine de rutinimi bozmadım ve sabah yürüyüşüne çıktım. Çıkmaz olaydım! Sahil yolunda ilerlerken oldu her şey. Oturmuş, sabah sabah koca bir dürümü midesine indiriyordu. Utanmaz bir de gözümün içine bakıyordu yerken. Bunlar tabii ki bir insana saldırmak için yeterli sebepler değiller ama bununla kalmadı ki! Elimde olmadan baktığımı görünce dönüp de bana “Ne bakıyosun şişko!” diye seslenmesin mi, kendimi kaybetmişim! Yani düşünün anlattım size 10 gündür kilo vereceğim diye çektiğim eziyeti. Yani dermansızlıktan ifade vermeye bile nefesim yetmedi de oturdum ifademi kendim yazıyorum! Bir de bana şişko diyor. Ama ben buradan çıkayım biliyorum yapacağımı. Belediye yasağım kalkar kalkmaz dilekçemi elden vereceğim ve o buraları o terbiyesize dar edeceğim. Bu arada bunca zamandır uğraşıyorum ya, değmiş. İstediğimden 1 kilo fazla vermişim. İfademi daktilo etmeden önce benim için yandaki lokantadan bir buçuk iskender söylerseniz sevinirim. Size zahmet olacak ama bir kutlamayı hakkettim sanıyorum. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Acele Karar Vermeyin ( Yazar : Lao Tzu ) Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
Affet Babacığım ... Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, yada baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala ona ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en sonda babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum dergibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can "Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim" diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba" diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu "Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet" diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... "Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.. |
Sakın Elimi Bırakma Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... "SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..." Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. "HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLU HERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINI SANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... " Iyi ki şarkılar var... |
Rotam Oldu Gözlerin Kör bir akrep zehrini zerk etti yüreğime, aşkın oldu panzehiri Dağladı sonsuz acılarımı zaman, örümcek ağında oldum talan Gecemin tarlalarına şiirler ektim, yıldızlaradır hep merhabam Bütün mutlulukların ‘keşke’ kapsülünde erir hep sevdayla insan Omuzlarındaki yüke aldırmadan hep aynı doğruya kırılı bu yaşam gemisinde ara sıra denizi izliyorsun sen. Dalgaların hırçın vuruşlarıyla sular çarpıyor yüzüne. Aynı gemideyim ve seni özlemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Gülüşlerini ısıtarak her gün ziyafet çekiyorum bu kahrolası labirentte. Sesinden uzak duruyor, ama yüreğinin gümbürtüsünü içimden atamıyorum. Güneşe simit asıyor bir çocuk, yağmurda ıslanmayı düşleyerek. Soyunup denize bakıyor bir adam, aşkını özleyerek. Son umudunu denize düşürüyor ıslak bir tebessümle. Çığlığını dinliyor martıların yüreğindeki kutsal sessizliği dinleyerek. En bilinmez duruşların ütopyasında bir adam yüreğinin gümbürtüsüyle bembeyaz karları çiğniyor, uzak kentlerde sevdanın ellerini tutacağı günü bekliyor. Yaşamın ve hayatın en büyük tadını tarayarak, yüreğinin en sağlam yapı taşını al kucağına şimdi. Bizi sürükleyen dağ rüzgârına siper et gönlünü. Bu rüzgârın kollarındayken her şey ne kadar hülyalı, ne kadar pembe olsa da nereye götürecek, nereye atacak bizi bir kere sor kendine. Günler ince bir sol ağrı gülüm işte. Bu zorlu sevdada, bu karmaşık aşk tufanında bulutlarımız asla yatak olmaz hazin sevgimize. Düşüncelerinin en koyu ışığıyla senin ruhundayım günlerdir. Aynı tabaktan yiyor, aynı bardaktan sular içiyoruz. Her anımızda birbirimizi hissediyor, aynı duygularla dans ediyoruz. Sen ve ben yorgun bir akşamın kucağında hep aynı sevdayla aşkın duasına duruyoruz. Bütün alametlerin derbeder duruşlarıyla bir sel çeker bizi birbirine. Akıntıda sürüklenen bir dal gibi, yatağını arayan bir su gibi kendi bozkırlarımızı arıyoruz. Bu gecenin düş tarlasına aydınlık gülüşlerini ektim sevdayla. En koyu renkleri sürdüm gözlerine aşkla. Bu gece yıldızlar seçtim gökyüzünden sana vefayla. Avuçlarını hissedeyim diye. Ay düştü toprağa, ısındı yatağım dilindeki gülüm şarkısıyla. Yangınım dağlarına sıçradı, yankım kulağında çınladı. Bu gece biz sustuk, bizim yerimize dinlediğimiz şarkılar ağladı. Bütün gelişlerin ruhumuzda araladığı dalgalarla yıkarız biz yüzümüzü her sabah. Güneşi alırız gönlümüzden içeri ve arada bir yağmur yağar. En güzel bakışa, en kutsal gülüşe bir sevda şiiri olurum o an. Mevsimlerin geniş yatağına serilir tutkuyla çarşaflar. Bedenimiz acıkır birbirine, dudaklarımızdan kopar fırtınalar. Tenimizin tuzuyla kaynar en harlı kazanlar ve başlar sonra sevişmenin en ölümsüz dansı. Derin bir uğultu sızıyor rehinlere bıraktığım isli lambalarımdan. En tanımsız kırılmaların rüzgâr kepeneğinde bir haller oluyor ağıtlarıma. Kaç isyan doldurdum, nice isyanları söndürdüm bu yürekte, kimi yürüdüm yalın kılıç aşka, kimi güller serptim kanla sulanan uçsuz bucaksız ovalarına. Kuşkularıma kanlar yürürken tenimi sıkan halatlarda direncimi çözdüm, umudun ve sevdanın en ölümsüz şiirlerini çiçek çiçek dizdim. Biliyor musun, uzun bir hikâyenin hatıra tepelerinde sesinde titrerken gecenin düşü, beni gözlerinin duldasında konukla yeter. Oturdum sevincinin sofrasına ey ruhumun sahibi. Bütün zamanların coşkularını çağırıyorum sana, bütün günahlardan arınıp halaylara duruyorum seninle. Sessiz ve habersiz geçmiş bütün baharlar, ıhlamurlar kaç mevsim sensiz çiçeklere durmuş ve kaç yastıkta sensiz gözyaşım kalmış bilir misin? Öyleyse, gel yelken aç ruhundaki gemilerle, hevesim ol, tutkum ol, bir destan gibi şu isimsiz şiirlerime dol. Bu çırılçıplak, insanı yiyip bitiren düş sahralarında her gece yıldızlara bakıp karanlığa gizlenen, şafağa sevinmek yerine karmaşık bir dünyanın haline ağlayan, kötürüm bir aşkla sevgisizliğe ağıtlar yakan insanlar topluluğuyuz biz. Deştikçe kanayan, kanadıkça kendini yeni afetlere salan ihanet izdüşümleriyle ne olur sevginin hırkasını çıkarma bedeninden. Yasak titreşimlerle gün yüzüne çıkardığın kalp atışlarımla sana sonsuz bir ateşle bağlanmışım işte. Gül sesinle çınlıyor kulaklarım, amber nefesinle tamlanıyor şiirlerim. Bil ki, sen ruhumun zulasındaki en vuslat gökyüzü. Alaturka bir şarkıda topraklarımda güller büyür, soluğunun neminde yüce dağlarımın karı erir. Gözlerinin ırmağında yeryüzünün bütün canlıları beslenir. Bütün harfler seni yazar, saçlarının her teliyle bağlanır en leylim sevdalar. Senin için bir düş mendili astım yaşlı gövdeme. Yaprakları rüzgâra direnirken dallarımızın, ben senin için toprağımı deştim. Ay vurmuş yüreğimi bir zaman, gecenin nuru yağmıştı bir mevsimde sızı bırakan. Sular hızlı yürüyormuş oysa, sevda denilen sanki eskiyen, tozlanmış bir hazan. Dal küsmüş gövdeye gülüm, aşk bildiğin gibi işte, eski tas, eski hamam. |
Prenses ‘ime Yüreğime umut diye ektim seni can,diye koydum seni canımın en güzel yerine biliyorum sen sonum olmalısın ve ben seninle aşkta sonsuzluğu tatmalıyım.İnanırmısın,güne başlamaktan dahi korkmuyorum artık ve yaşamak bile zor gelmiyor bana,gece olduğunda umutsuzum diye uykusuzluk da çekmiyorum.Dedim ya umut oldun bana,dedim ya canıma can kattın bu dünyada... Hani bazen; anlat diyorsun ya bana ve ben öylece susup kalıyorum karşında... Anlatamıyorum. İşte o an gözlerinin içinde kaybolup gidiyorum;damla damla, adım adım yok oluyorum gözlerinin derinliklerinde,sonra susuyorum sen hâlâ beni anlamıyorsun bense,hâlâ sana anlatamıyorum.Çünkü dünyada anlatmaya değer tek şey varsa o da sende evet sende ; 4 mevsim çimenlere inat yemyeşil açan o güzel gözlerinde...Seni Seviyorum Bi'tanem. |
GİDİŞİNE Her zaman nemli kaldı gözpınarlarım her hikaye kişisel ayrıntılara endeskliydi her çiçek sevgilimdi taviz vermedim hiçbir zaman sevgimden hayat kağıtlara dökülmüş bir öykünün yaşanmasına izin vermiyordu. Sen gecikmiş bir intaharın yarım kalan bahanesiydin kaç urgan eskittim infazına hiçbir silah vurulmama şahitlik edecek kadar cesaretli değildi kimse bilmiyordu yakamozların ayın gözyaşları olduğunu bilmiyordu kimse göklerde içinde yalan olmayan bir kelimenin dolaştığını İlmek ilmek ruhuma işlendiğindi şehrazatlarım çizik çizik yağmalanandın bedenime yüz hatlarımsa aynalar koridorunun binbir görüntüsü Şimdi nasıl silinecek bu hikaye...? Gitmemeliydin,gittiysende dönmemeliydin yolculuklarında nihayeti vardı bunu duyduğun an yakmalıydın herşeyi tek_i diyar etmeliydin bu şehirden şahit bırakmamalıydın geride. Filstin askısına astığın günden beri vicdanımı içindeki kahramanlarıyla rafa kaldırdım tarihi engerek zehirlerine yakalandım pusularının asık suratlı bir şehir bıraktım geride. İanki sevgilim sen olmasaydın gidecektim bu şehirden sen olmasaydın veto edecektim herşeyi. Gerçekliği varmıydı bu hikayenin,öykülerin yaşam olduğu nekadar doğruydu, bilinmez. Hayatmı hikaye ye dönüşüyordu yoksa hikayeler mi yaşamı oluşturuyordu? Ya hikayeler yalansa,peki ya öyküler yalansa... Gerçekleri hazine gibi kitledik dolaplarımıza,yalanlarla yaşanılan hayatı seçtik sonra o dolabı açtığımızda biriktirdiğimiz yalanlar bir dağ gibi yıkıldı üstümüze kalakaldık biteviye öylece,kalakaldık çaresizce ve sonranın sonrasında bir ses geldi yer tabakalarını çatırdatan bir ses: GELDİĞİN YERLERE DÖNDE BİR BAK. GÖRECEKSİN AYAKİZLERİNDE KAÇ İHANETE UĞRAMIŞ KAF DAĞININ ANKA YAŞANTILARINI. |
Balkona çıktım. Ay hilaldi, onu seyrettim. Sonra eğilip arka bahçeye baktım. Ağaçlar meditasyon halindeydi yine. Gece ben onu izlemesem de devam ediyordu seyrinde. Aniden ay konuşmaya başladı. Dedi; “Evet, aklından geçeni yapabilirsin. Korkma! ” . Rüzgar; “ Sadece kendini bırakacaksın. Zor değil. Sonra bir daha acı çekmek yok, özlem yok. Pişmanlık, ümitsizlik, hayal kırıklığı… Hiç biri yok! ” . Ağaçlar; “ Seni bağrımıza basmak istiyoruz artık! Korkma! ” diye bağrıştı hep bir ağızdan. Yıldızlarsa; “ Hadi, hadi! ” diyerek alkış tuttular. Derin bir nefes aldım. Çıktım balkonun korkuluklarına. O anda bulutlardan biri eğildi kulağıma; “ Son kez rüzgar okşayacak saçlarını, yanaklarını. Sonra tüm acılar son bulacak! ” dedi. Müthiş bir huzur doldu içime. Ağaçlara sarılmak, çimlere boylu boyunca uzanmak aklımdan geçtikçe… Kararlıydım. Dediklerine kandım. Annemin horultusunu duydum içerden. Televizyon izlerken uyuya kalmıştı. Elinde kumanda… Uzaklaştım balkonun kenarından. Ay baktı sitemkâr. “Bugün değil” dedim. “Bugün değil… Belki yarın. Ama henüz değil! ”. Ağaçlar gururlu; tek laf etmediler. Yıldızlarsa küskün. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Genç kadın işyerinde kotu bir haber alır.Küçük kızının bakicisi telefonda çocuğunun çok ateşlendiğini mutlaka eve gelmesi gerektiğini bildirir.Hemen isinden izin alır ve ateş düşürücü bir ilaç için en yakın eczaneye koşar.Arabasının yanına geldiğinde arabayı anahtarı içindeyken kilitlediğinin farkına varır.Eve hemen yetişmesi gerekmektedir ama nasıl..? Evini arar ancak çocuk bakicisinin verdiği haber daha kotudur, kızın ateşi biraz daha yükselmiştir.Bu arada kadın içinde bulunduğu duruma bakıcıya anlatır.Bakici arabanın kilidini açabilecek bir servis bulmasını ya da çakı, bıçak gibi bir şeyle kendisinin açmayı denemesini söyler. Yakında bulunan bir marketten küçük bir çakı alır ve arabanın yanına gider.Ama bunun nasıl kullanılacağını bilemez. Arabanın kapılarını zorlar, sallar ama bir sonuç yok... Başını gökyüzüne doğru çevirir, " Tanrım , lütfen küçük kızıma ulaşmam için bana yardim et" . Bu arada çakıyla kapıyı kurcalamaya devam eder.O sırada yoldan geçmekte olan sakalları uzamış, ustu başı bakımsız bir adam durup kadını izler ve " Hanımefendi, isterseniz yardımcı olabilirim"der. Kadın çaresiz teklifi kabul eder ve içinden düşünür, "Tanrım gönderdiğin yardim bu mu?" Kılıksız adam birkaç dakika içinde arabanın kilidini açmayı başarır.Kadın şaşkınlıkla adama teşekkür eder, kızının durumunu anlatır, hemen yetişebileceği için minnettar olduğunu belirtir ve bir miktar para uzatıp " Çok iyi bir insansınız" diye teşekkür eder. Adam, " Hayır hanımefendi, maalesef iyi bir insan değilim" der, "Hapishaneden yeni çıktım" ilave eder, "Araba hırsızlığından..." Kadın bir sure sessiz kalır, adam uzaklaştıktan sonra tekrar yüzünü gökyüzüne çevirir, kendini tutamaz, ağlayarak ;" Tanrım , bir profesyonel gönderdiğin için çok teşekkür ederim" der |
Sevdanın ne olduğunu asla anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin olmadığına inanırdı.Her aşık oluşunda şiirler yazardı sevgililerine-gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o hep platonik aşklar yaşardı. Aşkın somut bir şey olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek eğer kendisin çılgınca seven bir kadın varsa neden başkasını bulmak için uğraşsındı. Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla *** arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk İngilizce kelime ‘love’ olmuştu. ‘love is...’ diye başlayan bütün cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı. Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu geceleri,defterlerinin her tarafına aşık olduğu kişinin adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi. Sadece ona şiirler yazardı,onunla ilgili hayaller kurardı geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye. Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın,soluğun kesilmeye başlar,gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile varmadan yuvarlanırsın oradan,yeni bir dağa tırmanmak için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ... Sonra aşkı biterdi-yani o öyle hissederdi. Yazdığı şiirleri,karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı şiirler kara saçlı kara kaşlı sevgiliye? Yoklar ,yerini çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır daha sonra belki de yeşil bir göz kim bilir. Ve tekrar inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider. O hep platonik sever. Sever de söyleyemez yazdığı şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep o’nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu diye ve hep seviyor çıkar-zaten sevmiyor çıksa da inanmaz. Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve o’nu başka ellerde görünce içinden kağıtları yırtmak gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir kenara. Hep şarkılar söyler;öyle sıradan şarkılar değil aşk şarkıları sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları. Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en büyük sevdası,hangisi en güzel aşkı. Dostlarla paylaşacak acılarını, o’nu başka kollarda görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı şarkı çalacak ‘seni kimler aldı kimler öpüyor seni’ diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız aşık rolünü üstlenecek baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı sövecek kimi zaman rüzgara kimi zamanda kendi tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca yıkılacaktı. O’nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı... |
Aşkın Mecazi Külühttp://www.hikayearsivi.net/Yasanmis/bg_sag.gif Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün. Hemedanlı Ebü'l–Kasım, bir yolculuk sırasında yolunun üzerinde cahil insanların ilâh edindikleri putların toplandığı bir puthane gördü. Merak etti. İzin isteyip içeri girdi. Bir kenarda durarak, olup biteni seyretmeye başladı. Ortada bir ateş yakılmış, üzerine içi yağ dolu bir kazan konmuştu. Ateş alevlendikçe yağ fokurduyor, coşup köpüren bir deniz gibi kaynıyordu. Kenarda bir grup insan bekliyordu. İçeri bir adam geldi. Gayet saygılı bir şekilde putlardan birine yaklaştı, eğildi, önünde secde etti. Putun yanındaki görevli: – Ey secde eden! Tanrının nesisin sen?, dedi. Adam başını secdeden kaldırmaksızın: – Kuluyum, diye cevap verdi. – O hâlde armağanını ver, dedi görevli. Adam, puta bir hediye sunarak, aynı saygı içerisinde geri çekildi, savrulup gitti. Bir başkası geldi ardından. O da tazim ve aynı hürmeti gösterip, secde etti. Ona da sordular: – Sen secde ettiğin bu tanrının neyisin? O da: – Kulu ve kölesiyim, dedi. Armağanlarını sunup gitti. İki, üç, on, yirmi derken, birçok insan gelip gitti. Sonunda zayıf, çelimsiz, ayakta durmakta dahi zorlanan biri geldi. Rengi solgun, kurumuş dudaklarıyla perişan bir hâlde idi. Ona da: – Kimsin sen? Tanrının neyi oluyorsun?' diye soruldu. Adam: – Ben bir parça deriden ibaretim, dedi ve ekledi: "Tanrıma aşığım ben." – Öyleyse otur şuraya, dediler. Ateşin yanına oturttular. Kızgın yağ kabını getirdiler, başından aşağı döktüler. Adamın attığı çığlık içime gömülmüştü. Başı lime lime olmuştu, bedeni eriyivermişti. Hemen bedeninin geri kalanını yaktılar. Onlara göre; bu cesedin külleri kutsal ve mübarekti ve her derdin ilacı idi. Herkes bir parçasını alarak paylaştı. Gördükleri karşısında hayret ve dehşete düşen Ebü'l–Kasım hemen çıktı oradan. Adımlarını sıklaştırarak kaçar gibi uzaklaşıyordu oradan. Hem yürüyor hem de: – Ey gönül oyunuyla ömrünü boşa geçiren! diyordu. "Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün." Kıssadan Çıkan Hisse Evet, şimdi gelelim Ebü'l–Kasım'ın başından geçen bu hikâyenin bizlere düşündürdüğüne. Ben o yanıp kül olan adama gerçekten hayran oldum. Bir puta bu kadar âşık olan o zat yüce Allah'ı bulsaydı, bilseydi, kim bilir nasıl mübarek bir veli olurdu? Ama bilmiyordu. İşte alınacak en büyük ders budur. Biz biliyoruz; ama nasıl bir kuluz? Bilmeyene, o en güzeli (Allah'ı) anlatıyor muyuz, O'na davet ediyor muyuz? Cevap, genellikle hayırdır. Davet edenleri tenzih eder, ayaklarının altlarına yüzümüzü süreriz. Bizler bırakın yanıp kül olmayı, İslâm'ın ve imanın şartlarından kaçını yerine getiriyoruz? "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır" diye atasözü olan bizler… Demek ki, kahve tatlı ikram edilse, onun hatırı seksen seneye çıkacak… Oysa kahve Allah'ın, su Allah'ın, ateş O'nun, cezve O'nun, şeker O'nun, fincan O'nun, kaşık O'nun, evet hepsi yüce Rahman'ın… O'nun bizim yanımızda ne kadar hatırı var? Ne kadar O'ndan korkup, ne kadar O'nu seviyoruz? Ya da ne kadar korkup ne kadar sevmemiz gerekir? Şimdi bize sorsalar Müslüman mısınız? Hemen "Elhamdülillah Müslümanız." diyoruz; ama durun bakalım, öyle demekle oluyor mu? Bunun şartları yok mu? Var. Kaçını yerine getiriyoruz? Birini, ikisini. O hâlde şimdi biz nasıl Müslümanız? Bu şekilde ruhumuzu teslim edersek, yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden korunabilecek miyiz? Şimdi gençler yurt dışına gitmek için can atıyorlar. İş için, daha ferah bir yaşam için. Tabi öyle gitmek istemekle gidilmiyor, bir sürü şartları var. Pasaport çıkacak, muhtardan oturma kâğıdı alınacak, para yatırılacak, emniyetten temiz kâğıdın olacak, vesaire. Şimdi bir genç bu şartlardan üçünü yerine getirip birini yapmadan gidebilir mi yurt dışına? Alırlar mı onu oraya? Bir de azarlayıp sen bizle dalgamı geçiyorsun, derler. İşte şimdi biz şartlarını yerine getirmeden kendimize Müslüman deyip duralım. Bize, "Niye namaz kılmıyorsun?" diyenlere "Canım benim kalbimiz temiz." deyip vakit öldürelim. Allah bizleri bu hâllerden sevdikleri hürmetine kurtarsın. Aşkıyla gönülleri yananlar gibi bizi yaksın. İslâm tarihinde nice gönüller, nur Muhammed Mustafa için yanmıştır. Nicelerinin, Allah derken ciğerleri pişmiş, insanlar o kokuyu duymuşlardır. Bizim o kadar çok rehberimiz ve önderimiz var ki buna örnek olacak. Ciğerleri zikir ederken pişen Hz. Ebû Bekir, Resûlullah'ın dişi şehit oldu diye kaptığı taşla bütün dişlerini kıran Veysel Karânî ve daha niceleri. Onlar nasıl inanmış, nasıl da sevmişlerdi Allah ve Resûlü'nü. Nasıl da canlarını ve mallarını O'nun uğrunda feda edivermişlerdi. Bu ne büyük bir imandı? Oysa şimdi Peygamberin mucizesini abartı, mezhepleri uydurma, kerameti palavra sayan bir gençlik var karşımızda. Basiretleri bağlanmış, hissiz, yalan rüzgârlarında savrulmuş bir gençlik. İşte bizim gibi yazarçizer tayfasının ve çok değerli ehlisünnet âlim ve hocalarının en büyük görevi; bu gençliğe, yanan bir kalp, Allah diye atan bir gönül kazandırmaktır. Zaten yüce yaratıcıyı bulan bu gençlik, her şeyini O'nun uğruna feda edecektir. Önemli olan; kalplerdeki küllenen ateşi alevlendirmektir. Nice âdi, uğursuz, ayyaş, berduş görünen insanlar O'nu bulunca, değerli ve kıymetli insanlar olmuşlardır. Nice dansözler, şantözler, hayat kadınları Allah'ı bulunca, Hz. Muhammed'i tanıyınca, yüce Kitabımızı keşfedince, değerli ve eşsiz hanımefendiler olmuşlardır. Onun için durmayalım, bir Müslümanı namaza başlatmak için her uğraşıyı verelim. Bozuk bir fikir sahibini düzeltmek için birçok şeyden fedakârlık yapalım. Mesela, dergimiz Beyan'ı bir kişiye daha ulaştırmak bize vazife olsun. Nice yurt dışında olan kardeşlerimiz, dergimizde sohbetleri bulunan çok kıymetli hocalarımızın bu sohbetlerinden sonra düzeldiklerini söylemektedirler. Birçok insan yanlışlarını bu uzman kalemlerden çıkan yazılardan etkilenerek bırakmışlardır. Yani hiç değilse bunu yapmalıyız. Hiçbir menfaat gözetmeyerek, sırf Allah rızası için bir kardeşim daha kurtulsun adına... |
Aşk için bahar.Tehlike her yerdedir...Vuruluverirsin hiç ummadığın birine.Ama öyle çarpar ki kalbin, duracak gibi aldatır seni.Bahardan sonra yaz gelir...Hepimiz biliriz, sabun köpüğü gibidir yaz aşkları.Bence öyle basit değil.Henüz silinmedi hiçbirinin yarası benden.Aşk gitti ama acısını bıraktı, iz kaldı.Güz aşkları mevsimine dönünce dönence, pencereye sinmiş insanlar gelir gözümün önüne.Ve yavaş yavaş görünürler etrafta.Kimi yaza girerken terk ettiği aşkını, kimi yaz aşkını düşünür.Kimi ayrılık planlar ama hala yüreği yanar.Kimi terk edilmişliği sindirmeye çalışır.Çok azdır taze aşk yakalayan. Sanki bir doğum öncesi ölüm gibidir.Sonra kış gelir.Kimi yüzsüzler yazın hiç aldatmamış gibi eski sevgilisine döner;kimi sadıklar kavuşur...Kimi yalnızdır, kimi yorgun...O yorgunlar için kış uykusu başlar...Belki de taze baharlara, taze aşklara enerji depolarlar...Aşk dört mevsimdir herkesin sözlüğünde.Ama nedense bana bu anlattıklarımı çağrıştırmaz.Saçmaladım belki de bir paragraf boyu.Yalan attım.Aslında doğru olsalar bile yalanlardı çünkü, hissetmediklerimi yazdım.Ezbere konuştum.Aşk , kelimesi içimde gebe olduğum bir kelimedir.Her duyuşumda doğum sancısı çeker, doğuramam.Ama gözlerimin önüne o gelir.Sadece bir bakışına karın ağrıları, suyla yatışmalar.Bir tebessüme ömür bulmak.İtiraf.Saatler süren telefon konuşmaları.İlk duygular, çocuksu güzellikler.Ve sonra..... Nefessiz kalmacasına ağlamalar.Izdırap çığlıkları...Kış..Kış..Kış..... Azap....Ve sonunda doğan gün....Hemen her mevsim aşık olmuşumdur birilerine....Hatta sonbaharda bile...Ama onca ufaklı büyüklü sevda içinde, böylesine derinde var olan,böyle yaktı mı iz bırakan, bu kadar çaresiz bırakan,bu kadar arzu illetine hasta eden, bu kadar dizginsiz, sorgusuz,başına buyruk, acımasız, bu kadar bugünsüz sevda görmedim.Ve işte hiç biri böyle koyup, böyle yıkıp gitmedi.Ondan önce hiç biri içimden bir şey götürmemişti.Ondan sonrası zaten götüremez çünkü, götürülecek bir şey kalmadı..İşte o insan, beni aşka karşı böyle kelimesiz böyle hayretli, böyle çaresiz, isteksiz bırakıp gitti..Şimdi ben nefretten bile aciz isem bana bir şeyler borçlu.İçimden söküp aldığı bir şeyleri.Bana beni borçlu.Herkesi seven o sersem yüreğimi..Benden alıp kaçtığı o masum kızı borçlu.Bana bir dün, birde yarın borçlu.Benim ne günahım vardı da aşk için üç kelime etmekten aciz kalacaktım.Benim ne günahım vardı da her mevsim başka meyve yemek varken iştahsız kalacaktım.Yoktu elbet günahım..Onunda yoktu ya..Öfkem susmama engel...Ama ikimizin de suçu yoktu...Suçlu yoktu..Benim mevsimim sonbaharsa, yaza, kışa, bahara dönmez...Benim gibilerin nasibi pencere önüne sinip, mazide yaşamak,kendinle kanlı bıçaklı düellolar yapmak...Kendinle savaşmak , hırpalamak...Yaptığının farkına varıp ,bir de üstüne onun için cezalandırmaktır. |
| Saat: 07:32 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık