![]() |
KENT ŞİİRLERİ – 5 AŞK GEÇİKMİŞ BİR MUTLULUKTUR Gün devrildi Koca bir yürek kaldı altında Oysa gölgeli bir parantezdi günler Yüzünün deltasında Pazartesiden cumartesiye Aşk aynı gün ölmekti belki Son tren çığlığında İstanbul çeker giderdi içimden Kırık zarlar kalırdı geriye Ve ben Saçlarımdan başlardım yaşlanmaya Bazen öyle güzel susardın ki Ağzımdan koparılan bir çığlıkla Eklenirdim sessizliğine Yaralı sandallar geceye açılırdı Yüzün habersiz kopuk bir kirpik taşırdı Düşürmenden korkardım Solcu bir kız gibi bakardın En mavi yanlarıma Tutulur kalırdım Aşk gecikmiş bir mutluluk oluyor Aşk engelli yüreklere Ve meleklerin aşık olduğu çocuklar Hala erken ölüyor buralarda Biliyor musun Bazen acıyorum bu şehre işte bu yüzden Vatan caddesinde Her gece bir, sarhoş ölüyor Sen giderek yaklaşıyorsun Şiir gecelerime Yasak denizlerde yüzüyoruz oysa biz -kulaç atmayı bilmeden- Sense bana eski bir şarkıyı dinletiyorsun “bir hadise var kimse bilmiyor” Yalnızlık düğümlenip sen çözülmek Ne garip şey Ben ölürüm şehirler geçer içimden Zaman gözlerinde durur Karanlığı yarınca bıçkın bir otomobil farı Şehrin camlarından yansız ışıklar Şubat gözlerinde iki yıldız olur Dokunamam Yeni yetme ürkülerin var şimdilerde Hüznünden yapıla şen Kahkahandan tanırım seni Bir de içindeki kırık aşklardan Ki içinden kusamadıkların Beni zehirler en çok Çünkü yanlış insanlara ağladığın Geceler saklı bu kentin koynunda Sonra Sana uzak bir radyoda anlam bulur sesim Sesim ki Şehla bir üveylik yavrusuyla kazınmıştır Bu kentin duvarlarına, kaldırımlarına Bir martı ölür İstanbul kadar Bir İstanbul kadar ölürüm Ve şehir çürür içimde Sancılı bir sokak kalır sana Sanırım uykun geldi Çünkü gözlerim kapanıyor Bu intiharlar daha ne kadar saklanır bilmem Ey benim yangınlar ortasındaki fesleğenim İşte böyle geçiyor günler Sonra bir gün daha devriliyor Koca bir yürek kalıyor altında Bir susuşta sen oluyorum Seni gözlerinden seviyorum kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
KENT ŞİİRLERİ – 6 Daha az kanarım Geldiğin kadar gidersen Ki bir gün gideceksin Bende kaldığını bilmeden kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından... |
KENT ŞİİRLERİ – 7 … Ve hep uçurum kenarlarında Gülümsüyordun bana Nicedir kendimi biriktiriyorum Her şey aşka varır diyerek Ve utanmadan Ağlayabiliyorum artık gidişlerine Bir tek sen çıkıyorsun şehirden Tüm kalabalıklar yalnızlaşıyor İçi boşalmış bir kente İçtiğim antları kusuyorum “yanındayım” diyorsun en yanım Bayramlanıyor Geceleri molasız geçiyorum şehirleri Bir aşka bir ölüm yetmiyor bu çağda Gecemin en zifiri yanını kemiriyor Bir sırtlan Ve leşim bir aşkı kusmaya ant içiyor Sönmüş olsa da Gölgeme bile sözüm geçmiyor artık Oysa ben şehir çocuğuyum Yani yorgun Her karanlık bir kent kursa da bana İçinde ellerin olmayan her şey Sadece kalabalık Bilir misin yanımdaki Düşler kırılarak çoğalır Ve yoklaşarak azalmak Bir varoluş şeklidir çaresizliğin Elleri tütün kokulu gece yalnızları Nikotin biriktirir gece nöbetlerine Bu yüzden bütün çay bardaklarına Dudak izim bulaşıyor Buralarda ölmek ve gülmek arasında Fark kalmamış Sürüyorum kendimi Büyük sevdalarını Küçük korkulara yedirtenlerin şehrinden Ömrüm! Kendine saklı bir kent bul Yarin gözlerinden yapılmış kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
KENTLER ŞİİRLERİ – 8 KENTLER ŞAİRLER İÇİN VARDIR Düşünce suçum olduğun günlerdi Ölmeden gömdüğün sevdalarınla gelirdin Gece çöktüğü her şehri öperdi sonra Saçlarıma kara yağardı Zamanında doğmadı mı güneş? Tomurcuklanan her çiçek ölüme açardı Ve ben Bildiğim bütün sokaklarda kaybolurdum Sense bir ihtilali kuşanırdın Düşerken tutunduğum Uçurum gözlerine Ucu deniz bir ölüm olurdu yaşamak Şehir çürürdü dalgınlığımdan Şehir üşürdü Eminönü’nde sen üşürdün Bense dalıp dalıp kendime giderdim Çocukluğum tırnaklarımın arasında Kaybolurdu Titreyerek ve Kusarak yürürdüm kalabalıklarda Her kavşakta Eski bir cehennemliğin defterinden Giderek korkunçlaşan Bir sayfa koparırdım Cinayete kurgulu Çıkmaz sokaklarında bu kentin Soysuzlaşırdı bütün patronlar Sen ölürsen bu düşte Bil ki önce beni gömecekler Oysa biz hep birbirimizi kaçırırız Bu kentte ikimize sığınacak tek zindan var Ve bilmeden sorar şarkılar “zindanlar neye yarar?” Arabesk bir hüzün yerleşir yüzüme Unutkanlığıma pazarlar kurulur Kavgamı satar birileri Yazdan kalma bir kış ölüsüyüz ikimiz Zaman alnımızda bilenen kör bıçak şimdi Ve bilir misin ayrılmak vazgeçmek gibidir Çünkü hayat olduğu gibidir Olması gerektiği gibi değil Sonra seni terk eder Beni unutmalara yattığın sinemalar Kıvrık bir solucan gibi dururken Adının ilk harfi beynimde Git gide yalnızlaşan bir Kudüs olurum İçini boşaltsam ölür kent İçinde insanları öldürüyorken Şimdi herkeste sana aşık oluyorum Küs bakışlı bir intihardan sakınırken seni Mavi bir vurgun yiyorum Öfkeme İstanbul musun nesin Bir asansörden “gitme” bakıyorsun Bu kentin Bütün asansör boşluklarına düşüyorum Zaman rüzgarı Üstünden geçtiği her şeyi unutturuyorken Ben seni kendim emrediyorum kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
KENT ŞİİRLERİ – 9 MAYIN Mayınlı bir sevda tarlasındayız İkimiz de yasaklıyız El ele ve korkarak yürüyoruz Korkumuz basacağımız Her adımda yeniden başlıyor Oysa mayınlar Ayağımızı kaldırınca patlıyor kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
KENT ŞİİRLERİ – 10 GECE GEÇİLEN ŞEHİRLER IŞIK SELİ GİBİDİR Acılar, büyütülerek unutulur sevdiğim Yüzünden kopunca bir buzul çığlık Ellerin buz tutmuş iki yarım şarkı olur Ve ben Yoksulluk kokulu bir gidiş bırakırım sana Beni adresime sorsun esmer bakışların Dönsen de bulamazsın nasılsa, gitsen de Kentlerden sakındığım Bekçi duruşlarımı ara Emaresi boldur sokakların Sol omuz başımdaki Kokundan yakalanırım Sokul ki geceme avuçların ıslanmasın Saat başlarını beş geçer yelkovanın Senle zamansızım, amansızım Senle büyük susarım Kendime yenilirim her kavgada Sonra koca ağız bir çocuk olurum Bütün trabzanlardan kayarım Bütün köprülerden sarkarım Yüzüm kente sürülür İçime sesin kaçar Ben seni ağlarım Aşılmak ölümdür Sanki hiç ölmedik Tanrının Göğsümüze taktığı bir nişandır ölüm Teneşirlere yatırılıyor şimdi ellerim Sana uzanmaktan yargılıyım Hırçın bir iklimin sır girdabısın Seni anlamak kendine çelmeler takmaktır Ve kendini affetmesi her seferinde (bazen beni affedebiliyorum İstanbul ) Zehir yüklü bir mektup var Dalgakıranlarımda parçalı bulutlu durur Sana kent şiirleri biriktirdiğim bir gecede Çok eşli bir yağmur başlar Kentin en dövüşçü çocukları ağlar Bilirim dışarıda yağmur varsa Sen uzaklarda ağlıyorsundur Ağlama ki gülmesinler bize Bak sen seviyorsun diye var sonbahar Her mevsim gelişine söz veriyor Saçlarına fısıldıyor Saçlarına Bana bir pencere açmadığın saçlarına Sensizliğe alışmak Bir bozgun ağırlamaktır içinde biliyorum Örtülerine unutma beni çiçekleri takıyorum Şimdi yaşama hakkım sana Gel de yağmurumdan iç Seni seviyorum… kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
Uyandığımda ağır ağır ilerleyen bir otobüsün içinde buldum kendimi. Ölü bir kentte, yıkıntılar arasında yol alıyorduk. Başım cama yaslıydı. Uyuyakalmıştım. Bir an o cama başka alınların da yapıştığını düşünüp tiksindim. Neden bu otobüsün içindeydim? Hafızamı zorluyorum ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Arka koltukların birinde uyuyakalmışım işte. Nereye gittiğimi bilmiyorum (ya da nereden geldiğimi). Birden otobüsün içinde benden başka hiç kimsenin olmadığını fark ettim. Şoför mahalline doğru baktığımda ise dehşete kapıldım. Aracı kullanan kimse yoktu. Otobüs kendi kendine ilerliyordu... Tanrım bu bir rüya olsa gerek dedim ve oturduğum yerden kalkmaya çalıştım fakat başaramadım. Çünkü vücudumun hiçbir uzvunu oynatamıyordum. Sadece gözlerimle etrafa bakabiliyordum. Otobüs kirli gri bir kentte ilerlemeye devam ediyordu. Dışarıda kimseler yoktu. Peki şimdi hiçbir sokağını tanımadığım bu şehirde ve bu otobüste ne işim vardı? Bedenim hiçbir sarsıntıyı hissetmiyordu. Uyuşukluk hali geçiriyor olsam bunu da hissederdim ama hiçbir yanım karıncalanmıyordu. Zihnim bomboştu. Sanki hiç yaşamamıştım ve bu dünyaya ait biri değildim. Yok yok bu bir düştü ve ben birazdan uyanacaktım. Yine de düşün sonunu merak ediyordum. Eğer düşün sonunda değilsem göreceğim bir şeyler var demekti. Nasıl olsa bir yerde uyanırdım düştü bu... Dışarı baktım. Geçtiğimiz duraklar bomboştu. Hiçbir tabela yoktu şehirde. Ortalık pusluydu. Işık ne vardı, ne yoktu. Güneş hiç yüzünü göstermemiş gibiydi şehre... Otobüsün daha da yavaşladığını hissettim ve görebildiğim en uzak noktaya bakmaya çalıştım. Bir durağa yaklaşıyorduk ve durakta bir karaltı vardı. Daha iyi görebilmem için otobüsün biraz daha yaklaşması gerekiyordu. Tam o sırada dizlerimin üstünde duran dosya kağıtlarına takıldı gözüm. Üzerine bir şeyler yazdığım kağıtlardı bunlar ve bir tanesi dizlerimden kayıp düşmek üzereydi (Sanırım bir şeyler yazarken uyuyakalmıştım). Kağıtta ne yazdığını okumaya başladım. ... ve koridor içime batarak uzamaya başladı. Beni çocukluğuma götüren her şey, eski ve yıkık bir duvarın dibinde, kırık dökük anılara sargın duruyordu. Okul duvarları gibi soğuk ve nemli, bir arka bahçe hüznü kadar iticiydi her şey. Teras, rüzgarları besliyor ve içimi ılıyordu. Seni ilk gördüğümde dünlerinden bozma uçurumlarını gizliyordun yüzünde. Bir şeyleri saklarcasına gülüyordun. Yalnızlığına kalkan yapmıştın geçici kalabalıkları. O çok konuşmaların içinin susuşlarındandı. Ağlamak özneli gülmelerini biriktiriyordun yüzünün deltasında. Ve hüzün örtülü bakışların geçtiğin her koridoru imzalıyordu... Benimse sırtımdaki kambur biraz daha büyüyor ve bir sırtlan kemiriyordu beni ince ince. Terastaki o hoş esintiyi istiyordu yüzüm ama sırtlanım buna izin vermiyordu. Her hamlede bir parçam daha eksiliyordu. Beni yiyip bitirdi bu lanet hayvan! Şehrin bütün otobüs duraklarına numaralı şiirler asıyorum. kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından |
Bak Annem yine beni dövmekten dönüyor. Bağrından kaşar peyniri çıkarıyor çocuklarına sakladığı. Annem temizliğe gidiyor, sonra gelip beni dövüyor. Suçlarımı hiç hatırlamıyorum. Kafamda 6 tane dikiş dans ediyor. Oysa babamın beni ayaklarımdan tavana astığı gün ne çok istemiştim annemin gelip kurtarmasını. Babam bana dünyayı tersten göstermişti. Sizin hiç göz yaşlarınız alnınıza aktı mı? Off! Sırtlan kamburumdan bir parça daha kopardı. Hep kendi düşlerimden vuruluyorum. Kaşlarım dağılıyor sensizlikten. Uzak bir coğrafyadasın biliyorum. Bu konuştuğum, yabancılaştığım hangi yanın acaba? Bu olsa gerek diyorum hayatın en düş yanı. Seni düşlerimde çoğaltıyorum. O kadar çoksun ki bende, senlerde kayboluyorum çoğu kez. Seni benimle, beni seninle karıştırıyorum. Bir keresinde terlerimiz de karışmıştı böyle. Sonra gözlerine bakıp “aslında ne kadar bensin bir bilsen” demek istemiştim fakat koridor karanlıktı ve ben ışığı yakmadan tuvalete gidemiyordum. Korkuyordum hayaletlerden. Geceye çiş biriktirip damarlarımı çatlatıyordum. Uzun, karanlık bir koridor beni yutmak için bekliyordu ve ben annemin yatak odasına korkularımı asıyordum. Bir keresinde hayaletlerimden biri sırtıma dokunmuş ve “mevsimsiz, pek mevsimsiz korkuyorsun” demişti. O geceden beri sırtımdaki kambur durmadan büyüdü, o kadar kocaman oldu ki sırtlan bile beni kemire kemire bitiremiyor. Hayaletlerden korunmak için en iyi kalkan yorgandır. Kafanı yorganın içine iyice gömeceksin ki sana dokunamasınlar. Korkma! Sabah Kafka’nın hamam böceğine dönüşmezsin. Terasta seni öptüğüm gün bir ömrün küllerini taşıyordum ceplerimde. Duvarın dibindeydik. Yaşamın dibine geçmiştik ama sırtlan uyuyordu düşümde. Korkularım uçurumlarındandı. Hem geceye, terasa ve mutsuz yıldızlara aldırmıyorduk, hem de onlardan yapılma bir oyunu oynuyorduk. -Üşüdün mü? -Yanımdasın, nasıl üşürüm? kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından |
Köhne bir evde 25 mumluk cılız ampuller yanardı... Kıştı... 7 kardeş küçük bir elektrik sobasından nasiplenirdik. Sırtımıza karlar yağardı önümüzde baharlar açarken... O zamanlarda kanımı içen bitlerim vardı. Saçlarımın arasından çeker çeker iki tırnağımın arasında çıtlatırdım. Kan izleri dururdu ellerimde. Cinayete uygun, yeni sirkelere sığınak olurdu sıcak şakaklarım. Sonra annem kafamıza gaz döker, bizi okula yollardı. O zamanlar adının ilk harfi beynimin içine bir solucan gibi kıvrılmamıştı daha. Ne zaman gözlerimi uzaklara yatırsam, aklıma sinema salonlarında uyumak gelirdi. Benim kimsesiz sahillerim vardı. Sonra ölü bir balıkçı uğradı oraya. Mor cesedini yeşil bir brandaya sardılar. Gördüğüm ilk cesetti o, sonraları hep rüyalarıma girecek olan. Onu televizyondaki beyin nakli yapılan adama benzetirdim. O zamanlar aşkı hiç bilmiyordum Aşk olsundu Aşk ölsündü Biliyorum düş’tü Sonra düştü... Çirkin ve hüzünlüydüm hep. Utanıyordum çirkinliğimden. Saçlarım alnıma düşsün istiyordum. Zenginler gibi giyinemiyordum ama varoş çocuğu da değildim. Delikanlı kentler büyümüyordu içimde. Bir sonbahardı. Ölü bir kenti ikindi uykusuna yatırırken dalgın fesleğenler içinde unuttular beni. Balkonumda uyuttuğum ölü sardunyam faili meçhul bir yangına kurban gitti... İntikamını hiç alamadığım... Bu kentte herkes yalancı. İki kişi, bir üçüncüyü ezince mutlu oluyor hep. Ve rüzgarlar utangaç bir kız gibi kaçışırken yollarımdan, aşk bol virgüllü bir cümle oluyor usumda. Senin kirli duvarlarına şiir yazmamaya yeminler ediyorum. Durgun ve yorgunum. Kimliğime ekleyin! Öykünülesi bir duruş bulamadım kendime... Satılık kelimelerden yola çıktıkça içime batıyor, içime battıkça kendime yabancılaşıyorum... Alnımda parçalanıyor künyem... Şehrin en dalgın düş satıcıları sarhoş şarkıları söylüyorlar bana. Ama bakın size yemin ediyorum ki annemin ninnilerini hiç unutmadım ben. Kulağıma çakılı duruyor en anne sesiyle... kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından |
Zaten her şeyi içimden söyleyebiliyorum, sesim yok. Beynimdeki uyuşukluk giderek artıyorken kız bana doğru yaklaşıyor. Aman Allahım tam karşımda duran ters koltuklardan birine oturdu ve gözlerimin içine bakıyor. Nereden tanıyorum bu kızı diye düşünürken birden beynimde sesini duyuyorum. -Ne çabuk unuttun beni! Dudakları kıpırdamıyor. Sesi beynimden geliyor. Bu ses kimindi? -Demek sesimi bile unuttun ha! Olamaz bu kız düşüncelerimi okuyor. Şimdi ben ne düşünsem bilecek. Kafamda hiçbir düşünce geliştiremeyeceğim. Her şeyden haberi olacak. -Her şeyden haberi olmayan tek kişi var o da sensin burada... -Seni hatırlamıyorum -Niye hatırlamıyorsun? Beni sen bu hale getirdin. Şimdi hatırlamaman tuhaf değil mi sence? -Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum! -Oysa ben şimdi çok şey biliyorum ve senin beni dinlemekten başka hiçbir şansın yok. Bunca zaman hep sen konuştun çünkü, hem de yazarak konuştun. ÖLÜ BİR KIZA MEKTUPLAR YAZDIN. Beni sen öldürdün! İçinde işledin bu cinayeti. Senden kalktı cenazem. Beni ölü yıkayıcıların eline bıraktın. Hortumlarla yıkadılar beni sen uyurken. Saçlarım ıslak kaldı “nasıl olsa artık hastalanmayacak” dediler. Tabuta koydular ve gittiler. Sırtım tahtalara battı da şöyle güneşe doğru çeviremedim kendimi. Bilirsin ben güneşi çok severdim. Sonra beni sokaklarda dolaştırdılar “Onun kenti burası. Bak, senin gibi nice tabutlular var burada” dediler. Evet içinde öldürdüğün ben, hiç dışarı çıkamayacak. Senin kentinde çürümeye mahkum oldum. Bunu da yaptın işte bana. Ölü bir kıza mektuplar yazdın şimdi onlar dizlerinde duruyor ama sen dokunamıyorsun bile. Ve bir kağıt daha düştü dizlerimden. Uçurumlardan yukarı doğru düşüyorum nicedir. Şizofren bir bakış yerleşince yüzüme, delirebilmeyi deniyorum çoğu kez. DELİREMİYORUM... Alçakların dansına alkış tutmak bana göre değil ama ********ce yaşamaktan geri kalmadığım yıllarımdan utanmak intihar sınırlarına taşıdı beni çokça... Cesetten bozma kadınları ve kiralık aşkları taşıdım kamburumda. Bir vagon daha eklerken ağrılarıma kentin çocukluğuma giden çıkışlarında kayboldum. Kırık pencere pervazları oynaşıyorken gözlerimde, çocukluğumun kimsesiz kıyılarında senden arta kalan kelimeleri topladım. “Şehir gözlü kadınım” dedim sana... ÇIĞLIKLARIMDAYDIN... Sana üşüdüğüm sonlar sonu bir iklimin ayazında, bütün kuytularımı bu şehre gömdüm... Seninle ezberimin en yitik yerlerini sınadım kaç kez... Ve gidişlerine susarak, en kalabalık yanlarımda ağrıyan yalnızlığı kundakladım. Gülüşünü katarak sessizliğime, sarhoş adımları gibi yalpa vurdum kent yağmurlarına. -Off, alın şu sırtlanı sırtımdan- Sensizlik ve sessizlik yüklü sesim, batık bir Eylül gemisi hüznüne bulanıyor. Her yerim kanıyor ama bir tek yüreğim acıyor. Hırçınlığım vurgunluğumdan mı bilmiyorum ama hayat hep olduğu gibi, olması gerektiği gibi değil... bir ihtilali kuşanmak yorgunluktan mı gelir yoksa yorgunluğa mı gider kim bilebilir? Eylül gülüşümdü Gülüşüm Eylül’dü Düştü İçinden şiirler geçiyor gözlerinin. Bana sormadan beni kendine armağan edişin geliyor aklıma. Sonra beni tüketişin, benim seni keşfedişim. O günlerden bir rüzgarın kaldı saçlarımın arasında kaybolan... İşte sen de gidiyorsun sonunda Seni götürmeden benden... Aşkın tadının acı olduğunu sende öğrendim. Tomurcuktum sana, saklatmadın içinde... Oysa benim içimin yarısı senden yapılmaydı... Okul dönüşlerini ezberlediğim yılların arkasına saklamıştım terk edişlerini... Hatırlıyorum. Ilık bir yaz gecesinde, yeşil bir kente asmıştın beni. Bense canımın öbür yarısını öldürdüm o gece. Kendimle ve kentimle birlikte seni intihar ettik. Çünkü yüreğimden sağ çıksaydın, ölen ben olacaktım... İşte seni kaybettikçe kendimi keşfedişimin hikayesi böyle başladı. Şimdi sadece Ümit Yaşar’ın dizelerinde geçiyor adın. Senden hatıradır bana bu kambur. Çok geceler uyku tutmuyor beni. Hayaletlerim de gelmiyor hiç. Gidişin bir sokak bana, kirini karların bile kapatamadığı... Giderken deniz tuttu beni. Kirpiğime tuz bıraktı. Kopamadım. Bu yüzden geceye Akdeniz boşaltıyorum; yani içtiğim antları kusuyorum sana... Limanları terk etmiş gemileri söylüyor şarkılar. Gözlerini anlatan şarkılar çalar radyolar. Terasa çıkarım, göğsüme senli esintiler oturur. Sırtlan uyur, gizlice ağlarım. Seni terk etmek; ölüme meydan okumak olur. Ölüm gözlerimden beni okur. Ölü bir kıza mektuplar yazdığımın farkında bile değildim. Onu içimde niye öldürdüğümü de bilmiyorum. Bu kadar güzel bir kız nasıl öldürülürdü? -Demek hala güzel olduğumu düşünüyorsun? Derilerim buruşup morardığında görmeliydin sen beni. Dişlerim döküldüğünde görmeliydin. Dilim kurtlanıp o kurtlar mideme indiğinde görmeliydin. Tüküremedim hiç birini. Ölüler tüküremez. Hepsi içime indi, kulaklarımda dolaştı, saçlarımın arasında gezindiler. Kurtlandım anlıyor musun kurtlandım! -Özür dilerim ben, ben niye böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum. Adını söyle lütfen bana. “Adımı da kurtlar yedi” dedi ve güldü. Bu gülüş bana bir şeyler anımsatır gibi oldu. Zihnim o kadar bulanık ki... Dizlerimden bir kağıt daha yere düştü. Bu sabah Şubat’ın 14’üne uyandım. Kırmızı gül ve yaslanacak omuzlara nefretle bakanların ülkesinden giriş yaptım şehre. Bilirim şubat yangınlarını. Ardında binlerce ölü bırakır. Bak yine sırtıma çöktü vahşi sırtlan. Beni uzun bir koridora sürüklüyor. Kadavra dolu sokaklarda uyuyordum oysa ki! Ne ben onları ısıtabiliyorum ne onlar beni soğutabiliyor. Her sabah binlerce kadavranın arasında sabaha göz açmanın ne demen olduğunu bilemezsin sen. Sürekli çürüyen ve kokan bir ölümdür o. Neyse ki tutunduğum şubat nöbetlerim var benim, siz bilmezsiniz. Yarin gözlerinden yapılmış bir kentin arka sokakları var orada. Gizli-Mavi rüzgarlarım var... “Dünlerden birkaçı, yarına borcum olsun” der gibi gidişlerin vardı ve ben o gidişleri hep “saçları yağmurlu kız”a benzetirdim. Taksim’de bir otobüs durağında rastlamıştım ona. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir gündü. Beline kadar uzanan kıvırcık sazları vardı. Üzerindeki her şey simsiyahtı. Gökyüzünden inen yağmurlar onun saçlarına tutunarak mola veriyor ve daha sonra tekrar şehre yağıyordu sanki. Sağanağa aldırmadan avucunda sakladığı sigaradan hızlı hızlı nefesler çekti. Etrafına isyan eden gözlerle baktı. Ben bir otobüsün buğulu camının ardından izliyordum onu. Bir an göz göze geldik. İçimden bir şeyler koptu. O ise sıradan biri olduğumu biliyordu, bakışından anladım. Yakınından geçen üç-beş serseri laf attı. O da ağza alınmayacak küfürlerle yanıt verdi. Her Rock’çı kız gibi o da içindeki bilinmeyenin peşindeydi. Otobüsüm yavaş yavaş hareket ederken, o içine, ben yoluma gittim. Yüreğime dip-not koydum onu. Ve ona bir daha hiçbir durakta rastlamadım. Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Biraz dalmıştım. Gözlerimi açtığımda adını kurtların yediği kız hala bana bakıyordu. Ne saçları yağmurlu kıza, ne de şehir gözlü kadınıma benziyordu. Bu kadar ağır sevdalarla yaralanmış biriyken bile Ahmet’in kalp çeperlerinin geniş olduğunu söylemesine aldırmamıştım ben. Şimdi ise bir yüreğe iki sevda sıkıştırdığımı düşünmeye başlıyordum. Suretler birbirini yiyerek çoğalıyordu benim kentimde. Yastığımın altında biriktirdiğim yalnızlıklarımı ve yorganımın altındaki kuş sürülerini bana geri getirecek bir durak yok muydu bu kentte? “Sen, ya aşka ya da sana ihanet etmem gerektiğini düşündüğüm bir zamandan geliyorsun değil mi?” diye sordum beynimle. -Hayır! Ben yıkık bir kente ancak yarin gözleri ile girilebileceğini düşündüğün günlerden geliyorum. -Peki şimdi nerde o kent? -Tam ortasındasın o kentin. -Buralarda bir çam ağacı olması gerekir, şöyle gövdesi yarılmış ve içinden bir incir ağacı çıkmış. -Orası çocukluğunda kaldı. Burayı sen yarin gözlerinden yaptın. -Peki yarin gözleri nerede şimdi? -Koridorda! Aniden kendime geldim ve dizlerimden bir kağıt daha düştü... Kefareti ödenmiş mutluluklarım vardı benim. Ölü bir kent’e, bir cesedin yakasına gül koymak kadar anlamsız olan. Oysa beledi olmayan tek bir anı bile bırakılmamıştı şehre... Şimdi seninle çıktığımız yokuşla konuşuyorum da, “siz mutluydunuz beni çiğnerken” diyor. Bilirsin yar, biz birbirimizi el yordamıyla bulmadık. Nasıl görebilir bunu kör bakanlar? Sırtlan yine üzerime tırmanıyor. Bana çok acıkmış besbelli. Hayat bana, peşinden koştuğum sadakati hep köpeklerle veriyor. (Ayhan olsaydı buna çok gülerdi). Ama ben size sistemin köpeklerinden bahsetmiyorum. Ben onlardan nefret ediyorum. Onlar bizi çok seviyor. Kafalarımızın içinden korktukları için dışıyla uğraşıyorlar. Sizi hiç sevmiyorum eğitilmiş köpekler. Dün yüzündeki denizde ölü kuşlar vardı. Koridor en daralan yerlerinden yontulmuş hüzünleri sana taşıyordu. Ben terasta rüzgar dolduruyordum ceplerime. Birden düşün birine düştüm. Melez bir coğrafyada konaklıyordum. Dostların seni incitmişti ki ben kanıyordum. Onlar aslında sadece kendi yalnızlıklarını çoğaltıyorlar, Seni yalnızlaştırmaktan duyulan hazzı sürerek hayatlarına... Bak ben kentli bir duruşa gömdüm bedenimi. Uykularında çekmeceleri yağmalanan çocukların acılarına bulayarak kendimi, kendimden (vaz)geçiyorum... kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından |
| Saat: 06:14 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık