![]() |
Allah Nasıl Misafir Edilir... ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR…- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, ALLAH (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, ALLAH tarafından şöyle nida olundu: - «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?» Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi. ALLAH (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu. Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa: - Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra ALLAH (c.c.) gelecek, dedi. Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi. İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip: - Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya ALLAH sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu: - Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah: - Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, ALLAH değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı ALLAH: - «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu. Demek ki, ALLAH için yapılan her şey, bizzat ALLAH'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, ALLAH o kimseden razı olmaktadır. |
İnsan Kimden İyilik Görürse Onu Sevmeye Başlar Herkes kimden iyilik görürse onu sevmeğe başlar...Mübarek bir zâtın evine hırsız girmiş. Aramış-taramış, fakat çalacak birşey bulamamış. Hırsız, birşey bulamadığı için üzüntülü birşekilde kendikendine söylenirken, mübarek zât, hırsızın arkasından seslenmiş; "acele etme" demiş. Hırsız şaşırmış... Mübarek zât, "Sabah komşular bana tereyağ, bal, gibi yiyecek şeyler getirirler. Onları beraber yeriz. Sonra da para getirirler, onların da hepsini sana veririm,… ama bir şartım var, sabaha kadar benim dediklerimi yapacaksın" demiş. Hırsız, ne yapacağım, demiş. Mübarek zât; "Abdest al, sabaha kadar beraber namaz kılacağız" demiş. Hırsız, ben namaz kılmasını bilmem, hiç kılmadım, demiş. Mübarek zât; "Olsun, sen benim yaptıklarımı yaparsın" demiş. Böylece, sabah olmuş. Sabahleyin komşular kahvaltılık getirmişler. Mübarek zât; "söz verdim, gel bunları yiyelim" demiş ve beraber yemişler. Hırsızın karnı doymuş. Sonra yavaş yavaş bir atlı gelmiş, (atından inmeden, uzaktan) "babaaa" diye seslenmiş, bir kese altını fırlatmış ve "bu senin" demiş gitmiş. İçinden tam 250 tane altın çıkmış. Mübarek zât hırsıza; "al bunlar senin, sana söz verdim, senin olsun" demiş. Hırsız, şaşkınlıkla bakıp bakıp demişki; "Baba ben hırsızım ama sen benden dahabüyük hırsızsın. Hatta dünyada senden daha büyük hırsız yok. Sen benim kalbimi çaldın. Artık ben buradan gitmem. Sana burada hizmet edeceğim" demiş |
BEŞİKBir delikanlı annesinin sözünü dinlememiş,onun dertli yüreğini ateşe yakmıştı. Kadıncağız çaresiz kalınca oğlunun beşiğini aldı,önüne koydu. '' A muhabbetsiz,a küçüklüğünü unutan çocuk,'' dedi,'' Sen bir zamanlar durmayasıya ağlalayan aciz bir minimini değil miydin? Hani senin yüzünden geceleri uykum tutmazdı? Şu beşikte güçsüz kuvvetsiz olduğun zamanlar,üzerinden sineği kovmaya mecalin varmıydı? Halbuki şimdi kuvvetçe başta geliyorsun,ama işte vaktiyle sinekten bile incinen sendin. Bir gün mezarın dibinde de tekrar o hale geleceksin.Üstündeki karıncayı kovamayacaksın. Mezar kurtları beynini yerlerken acaba göz kandillerin parlayacak mı? Yürürken kuyuyu yoldan fark edemeyen bir kör gördüğün zaman Allah'a şükredersen gözün var demektir. Değilse senin gözlerin de kapalı sayılır. Bilgiyi,düşünceyi sana muallim öğretmedi. Allah senin vücudunu bu vasıflarla yoğurdu. Eğer O senin kalbini doğruyu dinlemekten men etseydi,kulağına gelen hak sözünü batılın ta kendisi sanırdın. (Şeyh Sadi'nin Bostan'ından) |
Hz. Ebubekir'in duvarı dile geldi !...Duvarların dili olsa da konuşsa derler ama onlara kulak veren çok azdır. Ben kerpic ve mütevazı bir evin kuzey duvarıyım. Uzun süren seferlerden her döndüğünde benimle sırt sırta verip yumuşak bakışlarıyla dağlara bakan bir ev sahibim var. Dosdoğru bir adam. Öyle ki doğruluk ona adını vermiş. Adı Ebubekir. Lakabı Sıddık. Peygamberin en yakın dostu. Peygamberim efendim bu eve sık sık gelir. Bazen yemeğe de kalır arkadaşlarıyla. Bu yemeklerden biri var ki hiç unutamam: Medine'nin en sıcak günlerinden biriydi ve O, yakın arkadaşlarıyla birlikte bize misafirliğe geldi. Evin kızı Esma hemen sofrayı kurdu. Sofrada büyükçe bir kapta taze hurma, mısır ekmeği ve süt vardı. Her zamanki gibi Allah'ın adıyla ve sağ elle başladı. Diğerleri de hemen aynısını yaptı. Zaten sürekli onu takipte ve taklitte yarışıyorlar. Yemek yerken diğer yandan da arkadaşlarıyla tatlı tatlı sohbet ediyor. Dünyanın en güzel insanını izlemek öyle güzel, öyle doyulmaz ki... Her hareketi bir şarkı gibi uyumlu. Ne çok hızlı ne de çok yavaş yiyor ve sadece kendi önünden... Yine çok yemeyecek biliyorum. Sofradan tam doymadan kalkacak. Ama o da ne? Neden bütün hurmaları o yemiş gibi önünde hurma çekirdeklerinden bir yığın oluşmuş? Neredeyse yediği çekirdekleri sayacak kadar dikkatle izlemiştim oysa onu. Belki de iki çekirdekliydi hurmalar. Üstümde asılı olan gün görmüş eleğe: - Hiç iki çekirdekli hurma gördün mü?, diye sordum. Gözleri iyice seçemeyen yaşlı elek: - Garip sorular soracağına Peygamber napıyor bana onu anlat, diye payladı hemen beni. Ona gece anlatma sözü vererek bu işten sıyrılmıştım ama çekirdeklerin sırrını hâlâ anlayamamıştım. Nihayet ev sahibim imdadıma yetişti ve şaşkınlıkla dostunun önündeki çekirdek yığınını göstererek: - Ya Resul, ne kadar çok yemişsiniz. Önünüzde bir sürü çekirdek birikmiş, dedi muzip bir ifadeyle. Peygamber hariç herkes buna şaşırmıştı. Dostuna gülerek baktı ve: - Sen benden daha çok acıkmışsın anlaşılan, baksana bütün hurmaları çekirdekleriyle yemişsin, dedi. O gün hem şaşırdığımız hem de çok güldüğümüz bu şakayı gece olunca yaşlı eleğe de anlattım. Meğerse ev sahibim kendi yaptığı espriye daha akıllıcasıyla karşılık veren dostuna küçük bir oyun oynamış. Odadaki diğerleri gibi gözü kulağı peygamberde olan ben, onun yediği hurmaların çekirdeklerini çaktırmadan peygamberimin önüne koyduğunu nasıl da fark etmemiştim |
Risale-i Nur'da Çocuk Eğitimi... Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir filozofla konuşmaktan aşağı değildir” der Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri. (İşaratü’l-İ’caz, s. 209.) Filozofla konuşabilmek üstün bir zekâ, kıvrak düşünebilme yeteneği, iyi bir genel kültüre sahip olma becerisi gerektirir. Çocuklarla konuşurken çocukça tabirler kullanılarak onların seviyesine inilmesi gerektiğini, onların özel davranılması gereken varlıklar olduğunu risalelerinde her fırsatta tekrarlar. Çocuk psikolojisinin temelinde de çocukların seviyesine inebilmek, onlarla aynı dili konuşabilmek yatar. Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini incelediğimizde çocuklardan bahsederken her fırsatta onların nazik, nazenin, nazlı yavrular olarak nitelendirildiğine şahit oluruz. Risalelerde çocukları özellikle ele almış, onların şefkat beklediklerini, dünyanın ürkütücü hâllerinde nazik ruhlarına iman çekirdeği yerleştirmekle, huzur bulup yeteneklerini geliştireceklerinden bahsetmiştir. Eğer insan sadece fizikî görünüşünden oluşsaydı ona bilgi, görgü ve hayatın çeşitli eğlenceleri yetecekti. İnsan olmanın gereği olarak bu masum çocuklar ilerde hayatın türlü zorluklarına katlanacaklar, küçük kalplerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında büyük amaçlar taşıyacaklar. Bu durumda dayanma noktalarının ve yardım isteyecekleri bir yerin olması gerekir. Bunu çocuğuna veremeyen bir anne-baba onu manevî olarak öldürmüş gibidir. Bu manalar, günümüzde çocuğunu en güzel şeylerle yedirip, içirip giydirip bununla çocuğunu tatminsizliğe itmiş ailelere güzel bir mirastır. Risalelerde çocuk kıymetini bulmuş özel bir yere konmuş, ihtiyaçlarından bahsedilmiş, sevgi ve şefkat konusuna lâyık olduğu değer verilmiştir. Eserlerinde, insanların çocukla ilgili olarak akıllara gelebilecek önemli bazı soruların cevapları da verilmiştir. Çocukların başına gelebilecek bazı hastalıkların onlar için zulüm olmadığı aksine dünyanın zorluklarına karşı antrenman yerine geçeceğini, anne-babasının sevap kazanacağını söyleyerek onları rahatlatmıştır. Çocuğun günahsız olması sebebiyle ilerde işleyebileceği büyük günahlara kefaret olacağı, manevî ilerlemesine de yararları bulunacağı belirtilmiş, annesinin o anki şefkat ve üzüntülerinin annenin lehine işleyeceğine yer verilmiştir (Hastalar Risalesi). Mantıken düşünecek olursak şöyle bir çevremize baktığımızda olgun ruhların birçok üzüntülerden geçerek bu hâle ulaştığını görürüz. Zorluk görmeden büyüyen çocuklar yetişkinliğe eriştiklerinde çocuksu tabiatları vardır, en ufak bir olay yıkılmalarına sebep olur. İnsana düşen başına gelenlere şikâyet etmek değildir, çözüm yolları aramak, gerektiği anda sabır göstermektir. Bu tür durumlarda manevî dayanak olmasa insan zorluklara dayanmakta çok güçsüz kalabilir. Psikolog olarak bazen çocuklarımıza ölümü nasıl anlatmalıyız tarzında sorulara muhatap oluyoruz. Ailelerin yanlış yaklaşımları çocukların ruhlarında derin yaralar açabiliyor. Sürekli ölen arkadaşından, büyüklerinden bahseden, bu üzüntüsünü dile getiren çocuklar oluyor. Oysa ki, bu konuda risalelerin bakış açısı çocuğun ruhunu incitmeyen bir anlatıma sahip. Çocukların nazik akılları ve dayanıksız ruhlarında yara açmamak için ahiret inancını yerleştirmemiz gerekir. Yoksa sürekli oyunla, haylazlıkla kendini meşgul edecek, üzüntülerini bastırıp bilinçaltına itecek, bilince çıktığında ise sıkıntı ve huzursuzluk çekecektir. Ahirete iman, endişe ve huzursuzluk yerine sevinç ve ferahlık verir. Ölen arkadaşının Cennette ondan daha rahat olduğunu düşünür rahatlar, ölen annesinin cennette onu kucağına alacağını, ona kavuşacağını düşünerek mutlu olur. (9. Şua) Küçücük bir çocuğun, ölümün yükünü minik ruhunda taşımasını beklemek insafsızlık olur ve onu derinden yaralar. Böyle çocuklar ileride hayata ve insanlara nefret besleyebilirler. Bediüzzaman bu konuya gereken önemi vermekle kalmamış aylarca karnında bebeğini taşıyıp onu büluğa ermeden kaybeden annelere teselli olarak risalelerinde özel bir bölüm ayırmıştır. Olaylara sadece maddî boyutundan bakmak sığ bir bakış açısıdır ve risalelerde bu dar alandan çıkıp soyut düşünebilme becerisi vardır. (Çocuk Taziyenamesi, Hanımlar Rehberi) Said Nursî Hazretleri, cinsiyet ayrımı konusunda gelenekçi değil, mantıkçı ve sağduyuludur. Peygamberimizin "Oğlan çocuğunu seviniz" ifadesinin bir hikmetini “Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar doğuştan sevimlidirler" diye açıklamıştır. Bediüzzaman, kız çocuğunun şefkat ve cemalin mazharı olduğundan erkek çocuğundan daha fazla sevileceğini, bu zamanda anne-baba hakkında kız çocuğunun daha hayırlı olduğunu çünkü dinî tehlikelere daha az maruz kaldığını belirtmiştir. (Kastamonu Lâhikası) O, çocuklara karşı çok merhametli idi; sokakta gördüğü çocukları sever, okşar, güzel sözler söylerdi. Hizmet etmek için evlenememişti, kendini topluma adamış olduğundan çocuk sahibi olmaktan mahrum kalmıştı. Fakat bu masumlardan binlercesinin ileride Risale-i Nur’un iman gerçeklerinden haberdar olacağı onu bir nebze rahatlatıyordu. Onları manevî evlâdı kabul ederek kendine dayanma noktası yapmıştı. Emirdağ’da olsun kaldığı başka yerlerde olsun çocuklar arkasından “Bediüzzaman Dede!” diye çağırır yakınlık gösterirlerdi. Üstat Bediüzzaman çocukları pek sever, böyle etrafında toplandıklarında, "Masum olduğunuz için dualarınız makbuldür, bana dua ediniz" diye onlara iltifat ederdi. Bir beldede çocukları kendisine karşı kışkırtmışlar ve onu çocuklara taşlatmışlardı. O çocuklara asla kızmamış, öfkelenmemiş hatta "Bunlar, Sure-i Yâsin’den mühim bir ayetin nüktesini keşfime sebep oldular" diye onlara dua ederlerdi. (Tarihçe-i Hayat Sayfa 287.) Sonra bu çocuklar onun duaları bereketiyle öyle bir hâle döndüler ki, onu uzak-yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı. “Onlara evlâtlarım, siz masumsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana dua ediniz, sizin duanız makbuldür” derdi. Günümüzde anne babalara bakıyorum çoğu, çocuklarıyla aynı yaştaymışçasına onların hareketine daha büyük şiddette karşılık veriyorlar. Çocuklara yaklaşım tarzını irdelemek açısından bu olay çok anlamlı geldi bana doğrusu… “Kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer; şu ise, doğrulur, şebabe (gençlik) yükselir” der. (Beyanat ve Tenvirler, s. 75.) Risalelerde Üstat Hazretleri çocuklara geleceğin tomurcukları hükmünde bakmayı bilmiştir ve değer vermiştir. Ona göre bir evde yüz cani bir masum olsa o masuma kıyılmaz. (22 Mektup) Düşmanlığa da son derece karşıdır. Anne ve babasına, ceddine düşmanlık yüzünden çocuğuna karşı taraflı davranmayı şiddetle kınar. Bu konular basit gibi görünse de doğunun bağrından çıkagelmiş bir kişi olarak kendi kültürümüzü hesaba alıp düşünürsek Bediüzzaman’ın bakış açısını daha gerçekçi bir şekilde değerlendirmiş oluruz sanırım. Bediüzzaman Hazretlerinin çocuklara yaklaşım tarzını görenler, onun öncelikle hâliyle çok güzel bir örnek teşkil ettiğini, çocukların sorularını lâtife ile cevapladığından bahsederler. Ayrıca onlara hediyeler verdiğinden, iltifat ve ikramda bulunduğundan, her zaman üzerine basarak risalelerinde anlattığı gibi onların seviyelerine uygun anlatımlar yaptığını söylerler. Çocuklara dinî terbiye yerine sadece medenî terbiye verilirse, anne babanın göstermiş olduğu şefkat ve merhametine karşılık hak ettikleri sevgi ve hürmeti görememe ihtimali daha yüksektir. Küçüklüğünde iman dersi almayan bir çocuk, daha sonra pek zor bir şekilde iman ve İslâmın esaslarını ruhuna sindirebilir. Bu, bir gayr-i Müslimin İslâmiyeti kabul etmesi kadar zor olur. (Hanımlar Rehberi) Risale-i Nur'da çocuk, yaratıcının, anne ve babalara emanet verdiği sevimli ve nazlı bir varlık olarak tanımlanmıştır. Tertemiz kalbiyle, verilecek her şeyi almaya yeteneği vardır. |
ADALET VE TEVAZUYakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi: - Ona de ki, elma yerini bulmuştur. Fakat görevli itiraz edecek oldu: - Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır. Halife cevap verdi: - Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur. Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı: - Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler. Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki: - Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin. - Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem. - Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım. - Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz. Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi: - Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im. İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti. |
hz. İsa kıssası Hz. İsa (a.s.) bir gün seyahat ederken, dağda bir ihtiyara tesadüf eder ki, ihtiyar güneşin sıcağında ibadet ve taat ediyor. Hz. İsa ( a.s.): Ey ihtiyar, güneşten, kardan ve yağmurdan korunacak derecede bir şey yapıp da içinde ibadet etsen olmaz mı? Ya Nebiyallah, peygamberlerden duydum ki, dünyada 700 yıldan fazla ömür sürülmezmiş. O sebeple o kadar ömrü dünya tamirine sarf etmeyi uygun görmediğim için bu hali seçtim. Ey ihtiyar, sana bundan daha acib bir şey haber vereyim. Ahir zamanda bir kavim gelecek ve ekserisinin ömürleri 100 yıla varmayacak. Böyle olduğu halde 1000 yıllık ömür tedariki ederek, çok yüksek binalar, köşkler, bağ ve bahçeler ve nice mülkler bina edecekler. "Ya İsa, eğer o zamana ulaşsaydım, Allahu Teala hakkı için o kadar ömrü bir secdede geçirirdim" der ve yanında bulunan bir mağaradaki acaib şeyleri göstermek üzere Hz. İsa ( a.s.) 'ı oraya davet eder. Beraberce mağaraya girerler ki, yüksek bir taht üzerinde bir meyyit ve başı ucunda bir mermer direk vardır. Direğin üzerinde ise şunlar yazılıdır: Ben filan padişahım.(bir rivayette Şeddad imiş) 1000 yıl ömür sürdüm. 1000 şehir bina ettim ve 1000 tane bakire kız aldım. 1000 tane padişahla muharebe edip, askerlerini helak ederek memleketlerini ellerinden aldım. Fakat neticede bu hale geldim. Ey akıllı ve alim olanlar benden ibret alın. Hz. İsa(a.s.), bunu görünce hayrette kalır ve yoluna devam eder. |
Kıymetli Nasihatler“Gizli işlenen günahın tevbesi gizli, aşikare işlenen günahın tevbesi aşikare olur.” “Ey Kur’an okuyanlar! Kur’an-ı Kerim'i dünyalık kazancınıza alet etmeyiniz!” “İnsan, iki ortağın birbirini hesaba çekmesinden daha şiddetli olarak kendisini hesâba çekmedikce, tam müttakilerden (takva sahibi) olamaz.” “Eğer bir kimse sana haset ediyorsa, sen onun şerrinden korunmak istiyorsan, işlerini ondan gizli yap.” “Din kardeşlerine iyilik etmeden, onların rızasını talep etmek şaşkınlıktır.” “Gelen misafirine yemek verip de imkanı varken tatlı ikram etmeyen kimse, yatsı namazını kıldığı halde vitri kılmayan kimse gibidir.” “Dostların sofrasında yenilen yemeğin hazmı kolay olur. Düşmanın yemeği ise, insana ağırlık verir.” ''Eğer bir gönülde yer edinmek istiyorsan, sözünü hoş gelecek şekilde söyle.'' ''Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz! Böylece bu hayrın meyvelerinden istifade edersiniz.'' |
BAL ŞERBETİsunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem." |
iyiyilik bir laf vardır bilirmisiniz ben söyliyim Giden gitmiştir an bitmiştir ben gidene değil giden beni kaybetmiştir |
İlim Perdedir!İlmin perde olmasının sebebi şudur ki, bir kimse Ehl-i sünnet itikadını öğrenir, münâkaşa ve münazaradaki delillerini de öğrenir, kendini tamamen buna verir ve bundan başka hiçbir ilim yoktur diye kabul eder, eğer kalbine başka bir şey gelse, «Bu duyduğumun aksinedir, ona uymayan her şey bozuktur, yanlıştır» derse, böyle bir kimsede, işlerin hakikatinin bilinmesi mümkün olmaz. Çünkü avama öğretilen itikad, hakikatin suretidir, kendisi değildir! Tam marifet olmalı ki, özün kabuktan ayrılması gibi, hakikatler suretten ayrılsın! İmam-ı Gazali (Kimya-yı Saadet) |
Emanet ve İhanet!İnsanın yeryüzündeki varlığı bir imtihana dayanır. Buna emanet veya emniyet imtihanı diyebiliriz. Bu bağlamda bir varlığın kendisinden beklenilene uygun hareket etmesine emanet ya da emniyet, aksine hareket etmesine ise ihanet denir! |
Güneş'in Işığını Kimse Söndüremez!Övmek tarif etmek perdeyi yırtmaktır. Halbuki güneşin anlatılmaya da ihtiyacı yok, tarife de. Güneşi öven kendini över, iki gözüm de aydındır, çapaklı değil, ağrımıyor demek ister. Alemdeki güneşi yermek, iki gözüm de kör, karanlık ve çipil diye kendini yermektir. Alemde muradına ermiş güneşe haset eden kişiyi bağışla sen. Bir adam güneşi örtebilir, gözlerden gizleyebilir mi? Onun tazeliğini pörsütür onu soldurabilir mi? Yahut haddi sonu olmayan nurunu eksiltebilir mi? Yahut da onu mertebesinden indirebilir mi? Ululara haset edene o haset ebedi bir ölümdür. Senin kadrin, rütbense akılların anlayacağı dereceyi çoktan geçti. Akıl, seni anlatmada şaşırdı, aciz kaldı. Gerçi bu akıl, anlatmada aciz oldu ama yine de acizcesine anlatması gerek. Çünkü hepsi anlaşılmayan bir şey bilinki atılıvermez. Bulutunun tufanını içemezsen su içmeyi nasıl terk edersin? Sırrı atıp ortaya koyamazsan kabuklarını anlat, onunla anlayışları tazele! Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesnevi-i Şerif 5. Cilt) |
Boş Teneke Çok Ses Çıkarır!Gereksiz yere laf kalabalığı etme, 2 dinle 1 söyle. Şunu bil ki kişi söz ve davranışlarıyla karakterini aksettirir. Özü sözü bir ol! Şunu da sakın unutma; meyveli ağaç dallarını eğer, herşeye, her hadiseye olur olmaz atılma! Velev ki boş çuval dik durmaz! Dik durmaya bak, bilgini kullan, mütevazi ol... |
Kör Göremezse Güneşin Ne Suçu Var?Ahmet Mekki Efendi, buyurdu ki: Allah’ın, yarattığı her şeyde, bir ahenk vardır bakın. Sayılmayacak kadar çoktur bu ahenk, nizam. Sonra, yine sayısız varlıklar var muazzam. Bunların, tesadüfen olduğunu söylemek, cahilce bir söz olup, mantıktan uzaktır pek. Bu hususta, bir misal vermemiz gerekirse, O zaman şu misali verelim şimdi size. (On taş) alıp, hepsine, bir numara yazalım. sonra da bu taşları, bir torbaya atalım numaralı on taşı, o torbadan, bu sefer, çekmeye çalışalım, sırayla birer birer. Önce bir, sonra iki, sonra üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on numaralı taşları, çekmeye çalışalım böyle peşi peşine bozulursa, atalım yine torba içine. Bu on taşı, sırayla çıkarmak ihtimali, (On milyarda bir) dir ki, bir düşünün bu hali. On taşın, peş peşe ve sıra ile hülasa, dizilme ihtimali bu kadar az olursa, kâinatta bulunan bunca ahenk ve düzen, ihtimal var mıdır ki, olsunlar tesadüfen? Bir başka misal daha vereyim ki ben size, mesela, daktiloda hiç yazmamış bir kimse, daktilo tuşlarına, tesadüfi beş sefer, yani gelişi güzel, rastgele bassa eğer, beş harfli (bir kelime) yazılır ki o anda, işte bunun, Türkçe'de, yahut başka lisanda, bir manaya gelmesi ihtimali var mıdır? Var ise, bu ihtimal, acaba binde kaçtır? Yine gelişi güzel tuşlara basmak ile, yazılmak istenseydi, yine kısa (bir cümle), manası olur muydu yazılan bu cümlenin? Biraz aklı var mıdır, buna (olur) diyenin? Rastgele (bir sahife) manalı yazı yazmak, istense, ne derece mümkündür bunu yapmak? Ve yine, bu tuşlara basmak ile, rastgele, küçük (bir kitap) yazmak istense idi hele, bu kitabın, belli bir konusu olma hali, olur muydu hiç bunun imkan ve ihtimali? Buna dahi bir kimse, eğer ki (olur) derse, akıllı denilir mi, böyle diyen kimseye? Demek ki bu kâinat, bir ahenk ve bir nizam, içinde yaratılmış eserlerdir muazzam. Hepsi, ince hesapla ayakta durmaktadır. Elbette bu şeylerin bir Yaratanı vardır. Bu, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten, (Allahü Teâlâ) dır, olur mu tesadüfen? Allah’ın varlığına, sadece bunlar değil, her şey, Onu gösteren bir burhandır ve delil. Her şey, Ona işaret etmektedir aşikâr. Lakin kör göremezse, güneşin ne suçu var? |
Karakter!
|
İlim, Edep ve Takva!"Ey oğlum! Sana vasiyet ediyorum ki: Her halde ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Her zaman geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılmamayı vazîfe edin. Fıkıh (İslâm hukuku) ve hadîs-i şerîf öğren, câhil sofulardan olma. Namazı her zaman cemâatle kıl, fakat imâm ve müezzin olma. Şöhret isteme, zîrâ şöhret âfettir. Makâma bağlı olma. Yazdığın şeylerde adını yazma. Mahkemede hâkim huzûruna çıkma. Kimseye kefil olma. Halkın işlediği işlere karışma. Devlet büyüklerinin çocuklarıyla arkadaşlık etme. Uzlete çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme. Çok söz işitmek kalbe nifak verir. Sözü inkâr etme. Onun söyleyenleri ve sâhipleri çoktur. Az söyle, halkın kötülük ve eğrilerinden arslandan kaçar gibi kaç, bir kenarda dur. Kadınlardan ve dinde eğri yollara girenlerden sakın. Herkesle ve zenginlerle sohbet etme (oturup kalkma). Helal ye ve şüphelilerden kaçın. Dünya malına kapılma. Dünya arzusu dînin zâyi olmasına sebep olur. Çok gülme ve kahkaha atma. Zîrâ fazla gülmek kalbin ölümüdür! Herkese şefkatle bak. Hâinlikle bakma. Dışını süsleme. Zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet buyurma. Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et. Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme. Zîrâ inkâr edenler rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler." Mevlana Celaleddin-i Rumi |
Öfkenin Hakikati!Öfkenin şiddetli anında kalp kanının kaynamasından kapkaranlık bir duman dimağa yükseliyor, fikir kaynaklarının hepsini kapsıyor. Çoğu zaman fikir kaynaklarını kapsadığı gibi, his kaynaklarına da tesir ediyor. Düşüncenin kaynağı dimağdır. Dimağ, içinde ateş yakılan bir mağara misaline benzer. Onun havası kapkaranlık kesilmiş, merkezi kızmış, her tarafı dumanla dolmuştur. Orada zayıf bir çıra vardır. O da sönmüş veya ışığı görünmez olmuştur. Bu bakımdan orada ayak durmaz, söz dinlenilmez. Herhangi bir suret görülmez. Ne içten, ne dıştan onu söndürmeye de artık güç yetmez. Yanmaya elverişli olan herşey yanıp kül oluncaya kadar sabretmek uygundur. İşte gazap da kalbe ve dimağa aynı şeyi yapar. O zaman gazabın ateşi kuvvetlenir. Kalp, hayatının kıvamı olan rutubeti yok eder. Sahibi öfkesinden ölür. Nitekim mağarada ateş kuvvetlenir, mağarayı çatlatır, altını üstüne getirir. Bu durum, mağaranın etrafındaki tutucu kuvvetin ateşle iptal olunmasından meydana gelir. O kuvvet ki parçaları bir araya getirmiştir, işte öfke anında kalbin durumu da böyledir. İmam-ı Gazali |
Cennet Kolay (Ucuz) Değil, Cehennem Dahi Lüzumsuz Değil!Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz...' Şems-i Tebrizi |
Fani Dünya!Dünyanın vefasızlıkta eşi yoktur, dünyayı isteyenler de alçaklıkta ve cimrilikte meşhurdur. Aziz ömrünü, bu vefasızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun! İmam-ı Rabbani |
Sabır!Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki Ay'ın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir. Şems-i Tebrizi |
Maneviyat!Allah kendisini sevenleri dünya ile bir arada bırakmaz! Abdülkadir-i Geylani (k.s.) |
Kıskançlık!Gece gibi sırları gizle.Kimsenin sahip olduğu nimete (dünyalığa) haset etme.Senden yaşlı ve mevkice yüksek olanın önünde yürüme.Yalan söyleme. Kimseye iftira etme. Kişiye edep ve terbiye yakışır. Cömert ve kerem sahibi olmak gerekir. Gıybet etme ve zamanın kıymetini bil. Kimsenin arkasından çekiştirip, iyi olmayan taraflarını açığa çıkarma. Gücün yeterse haset kapısını iyice kapat! Akşemseddin |
Kibir!Kibirlenen birini gördüğünde ona karşı tevazu göster, alçak gönüllü ol. Çünkü onun gerçeği kulluktur. Böyle yapmakla ona kulluğunu hatırlatırsın. Böylece nefis hesap etmediğin bir taraftan aslına döner ve seni sever. Seni sevdiğinde sana yakın olur. Sana yakın olduğunda sana hizmet etme arzusu duyar. Ona hakikati siyasetle dinlet; bir hikaye anlat, tartışma ve diyalog anında bir örnek ver. Nefis mutlaka bundan etkilenir ve gerçeği kabul eder. Bu takdirde onun öğretmeni olursun, reislik ondan sana geçer. Sen Allah ile hakikate ve doğruluğa ermişsin, onu da Allah’a döndürmüş olursun. Allah ancak kendisini bilenlerden alır. Çünkü bilen vermenin adabıyla edeplenmiş olur. Muhyiddin İbnü'l-Arabî |
Ölüm!Ne diye böbürlenip, büyükleniyorsun! Dünyaya gelişin bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi? Şems-i Tebrizi |
Hak ve Adalet!Biçare hakikatler kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur. Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, Hakk'a bir nevi haksızlıktır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi |
İmtihan Sırrı!Kalp gözü açık veliler ne yapar bilir misin? Kızmaz, küsmez, kırmaz ve kırılmazlar. Her şeyde bir güzellik görürler, hiçbir şeyi insanoğlundan bilmezler, Allah'tan bilirler. Her şeyi O'ndan umup, O'ndan beklerler ve susarlar, susarak konuşurlar... Mevlana Celaleddin-i Rumi |
Cahille girme münakaşaya, ya sinirlerini zıplatır tavana ya da yazık olur adabına. Edepli, edebinden susar, edepsiz de ben susturdum zanneder! Mevlana Celaleddin-i Rumi |
Dünya Süsü ve Ahiret Tarlası!Gereksiz yere süslü kelimelerle, gösteriş amaçlı çok lakırdı eden boş kişilerden olma. Gereken yerde gerektiği kadar konuş. Akıl melikesi zayıf kimseler bu dünyaya aldanmış, onun esiri olmuş zavallı kimselerdir. Onlarla asla münakaşada bulunma. Gerçek akıllı kimse, ölümü düşünen ve beri tarafta (ahirette) nasıl hesap vereceğini tasarlayan kimsedir! |
Nefis (Nefs) ve Dostluk!Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Biz ki hakiki Müslümanız aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz! Bediüzzaman Said Nursi |
Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir!'Anladım ki insanlar; susanı korkak, görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysaki biz istediğimiz kadar hayatımızdalar, göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar...!' Şems-i Tebrizi |
| Saat: 20:15 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık