MsXLabs
Sayfa 4 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

Misafir 12 Mayıs 2006 09:14

MiYOMLAR

Nedir..?
Tıbbi olarak uterin (rahim içi) leiomyoma olarak adlandırılan myomlar, uterus (rahim) duvarının kas ve konnektif (bağ) dokusundan kaynaklanan benign (iyi huylu-kanser olmayan ) tümörlerdir. Bir bezelye tanesi büyüklüğünden basketbol topu büyüklüğüne kadar değişebilen boyutlarda olabilir. Genellikle yuvarlak ve pembemtrak renktedirler ve uterus(rahim) içinde hemen her yerde bulunabilirler. Bazıları uterusun(rahimin) iç tabakasına yakın yerleşimli olabilirken bazıları dış tabakaya yakındır.Yine, bazıları servikse (rahim ağzı) yakın olabilirken, bazıları uterusun gövdesinde ya da tüplere yakın yerleşimli olabilirler.
30 yaşından büyük kadınların yaklaşık % 30 unda tesbit edilmekle birlikte, en sık 35-45 yaşları arasında görülür.
Belirtiler...
Bazı kadınlar, hiç bir belirti bulmadıklarından dolayı myomun farkına bile varmazlar. Diğer bazılarında ise rutin jinekolojik ya da obstetrik (gebeliğe ilişkin) muayeneler sırasında tesadüfen tesbit edilirler. Ancak çoğu zaman büyümekle orantılı olarak aşağıdaki belirtileri vermeye başlarlar :
  • Fazla miktarda adet kanamaları
  • Cinsel ilişki sonrası kanama
  • Adet arası dönemlerde ara - kanamaları veya lekelenme şeklinde kanamalar
  • Genel olmamakla birlikte sık sık idrara çıkma
  • Karında büyüme veya şişlik
  • Adet dönemlerinde ya da cinsel ilişki sırasında alt - bel ağrısı (kuyruk sokumuna doğru)
  • Fazla miktarda kanamalara bağlı olarak gelişen kansızlık
  • Kısırlık (tüplerin ya da rahimin ağzını tıkayan myomlar)
  • Kabızlık (büyük myomlar barsaklara bası yaparak barsak içinde dışkının ilerlemesine engel olmak suretiyle kabızlığa neden olabilirler)
  • Tekrarlayan düşükler (döllenmiş yumurtanın rahim içinde gömülüp kalmasını engeleyici şekilde yerleşmiş olan myomlar)
Teşhis...
Doktorunuz tıbbi hikayenizi alırken yaşınızı ve ırk ve aile öykünüzü (genetik yatkınlık açısından) göz önüne alacaktır. Bunun nedeni myom oluşma riskinin orta yaşlı kadınlarda, siyah ırkta, çocuk doğurmuş olanlarda ve yakın kadın akrabalarında (anne ,kızkardeş...) myom bulunanlarda daha fazla görülmesidir.
Genellikle,farkında olunmazken sadece jinekolojik muayene sırasında doktorunuzun eliyle hissetmesiyle ya da direk ultrasonografik inceleme sırasında tesbit edilecektir. Bu durumda doktorunuz tanıyı desteklemek için daha ayrıntılı bir kısım incelemelere başvurabilir :
  • Ultrasonografi ; Ağrısız ve acısız olan bu inceleme yönteminde ya karın üstünde gezdirilen ya da vajina içine sokulan bir aparat(cihaz) yardımıyla,eko denilen ses dalgalarının yarattığı görüntülerle iç genital organlarınız değerlendirilir.
  • Histeroskopi ; Bu işlem sırasında teleskop prensibiyle çalışan, ince ancak uzunca bir optik aparat(cihaz)vajina ve serviksi(rahim ağzı) aşarak rahim içine doğru sokulur. Bu sayede doktor rahim içini gözlemleyerek anormal bir oluşum olup olmadığını değerlendirir.
  • Laparoskopi ; Bu inceleme yöntemi, laparoskop denen, optik özelliklere sahip ince bir tüp şeklindeki aparatın, karından yapılan çok küçük bir kesiden karın içine sokularak doktorun karın içini görebilmesi esasına dayanır.
  • Histerosalpingografi ( HSG ) ; Bu ilaçlı film tekniğinde ise yine vajinal yoldan rahim ağzının hemen iç kısmına kadar giren ince bir tüple içeri verilen ilacın,rahim içinden tüpler aracılığı ile karın boşluğuna kadar yayılması görüntülenerek, bu organlardaki anomaliler hakkında bilgi edinme amaçlanmıştır.
Ne kadar beklenmeli..?
Myomların sayısı, büyüklükleri ve büyüme hızları kadından kadına farklılıklar gösterir. Genel olarak, myomların büyümesi östrojen başta olmak üzere kadınlık hormonlarıyla ilgili olduğundan, küçük myomlar menopoza girince yok olabilir veya küçülebilirler. Bununla birlikte büyük boyutlardaki myomlar daha uzun vadeli problemler teşkil edebilirler. Henüz üreme çağındaki myomlu bir kadının myomu ameliyat ile çıkarılırsa menopoza kadar tekrar myom çıkma olasılığı her zaman vardır. Bu nedenle eğer herhangi bir şikayet vermiyorsa ve başka hastalıklar için potansiyel teşkil etmiyorsa, özellikle üreme çağındaki kadınlarda beklemek ya da ilaç tedavisi ile idame edebilmek daha akıllıca görünmekle birlikte doktorunuzun insiyatifi her zaman için daha önemlidir.
Korunma...
Bu gün hala myomların niçin geliştiği tam olarak aydınlatılmış değildir.Bununla birlikte yapılan çalışmalarda sedanter(durağan) yaşayan ve şişman kadınlarda daha çok görülmesine karşın atletik kadınlarda daha seyrek görülmesi, korunmada kas aktivitesinin önemi olup olmadığını düşündürmektedir.
Tedavi...
Myomlar genellikle, küçük olduklarında ve şikayete neden olmadıklarında tedavi gerektirmezler. Buna rağmen, belirgin semptom verenler, fertiliteyi(doğurganlığı) etkileyecek kadar büyük olanlar veya kanser ya da benzeri habis(kötü huylu) tümörlerle karışabilecek özellikte olanlar tedavi gerektirebilirler.
Eğer myomunuz küçük ve semptom vermiyorsa muhtemelen doktorunuz '' bekle ve gör '' şeklinde bir yaklaşımda bulunacaktır. Myomun büyüme hızını belirlemek için 6 ay arayla jinekolojik muayeneye çağıracaktır. Bazı durumlarda, myom nedeniyle olan anormal kanamaları kesmek ve myomu biraz olsun küçültebilmek için ilaç tedavisi uygulanabilir.
Eğer bir myom cerrahi yolla tedavi edilmesi gerekiyorsa, bir kaç değişik seçenek vardır. Bunlardan biri myomun uterus duvarından basitçe sıyrılarak çıkarılmasıdır ki buna myomektomi denir. Bu işlem sıklıkla laparoskopi yolu ile uygulanır. Myomektomi ameliyatı çocuk isteyen kadınlarda uterusun korunmasını sağlayan konservatif(muhafazakar) bir yaklaşımdır. Bununla birlikte bu ameliyat uterus duvarında incelmeye neden olabildiği için daha sonraki gebeliklerde vajinal (normal) doğum yerine, sezeryan tercih edilmek zorunda kalınabilir. Eğer myom laparoskopik olarak alınamayacak kadar büyük ise, o zaman karını açarak uygulanan klasik ameliyat yolu ile myomektomi gerçekleştirilir.
Yakın zamana kadar büyüme gösteren myomu olan bir kadında ilk tercih edilen ameliyat histerektomi (cerrahi olarak rahimin alınması) iken, artık terk edilmeye yüz tutmuştur. Her ne kadar histerektomi ameliyatı Amerika'da ikinci sıklıkla yapılan ameliyat olsa bile, 1987'lerden itibaren giderek azalmıştır. Histerektomi kararı hem cerrahlar hem de hastalar tarafından artık çok daha dikkatli bir şekilde alınmaktadır. Uterusu alınmadan önce kadının fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları mutlak suretle göz önünde tutulmalıdır. Bununla birlikte, özellikle çocuk sahibi olma arzusu bulunmayan kadınlarda fazla sayıda myom olması durumunda hepsine tek tek myomektomi uygulamaktansa, histerektomi ile rahimin tümden alınması daha mantıklı bir yaklaşım olabilir.
Ne zaman doktora başvurmalıdır..?
Aşağıdaki belirtilerin olması halinde her kadın doktoruna başvurmalıdır: fazla miktarda ya da uzamış adet kanamaları, cinsel ilişki sonrasında vajinal kanama, adet arası vajinal kanama ya da lekelenme tarzı kanamalar, olağan dışı sık idrara çıkma veya cinsel ilişki ya da adet sırasında bel ağrısı...
Eğer şiddetli pelvik ağrı yada şiddetli vajinal kanamanız varsa, acil olarak doktorunuza başvurunuz.
Takip...
Myomların büyümesi kadınlık hormonlarına (özellikle östrojen) bağlı olduğundan, menopoz sonrasında sıklıkla küçülür ya da tamamen kaybolurlar. Bir çok kadının doğurganlık döneminde küçük ya da orta büyüklükte myomları vardır ve bununla birlikte gebelik sırasında ya da sonrasında çok az şikayete neden olabilecekleri gibi, hiç bir belirti de vermeyebilirler.

__________________


ahmetseydi 12 Mayıs 2006 09:54

Kalbe mucize kokteyl
 
Kalbe mucize kokteyl

Bilim adamları tansiyon düşürücü ve kolesterolü azaltan ilaçların birlikte kullanılmasının, kalp krizi ile felç riskini yarı yarıya düşürdüğünü saptadılar

http://www.milliyet.com.tr/content/saglik/sag014/resim/sag05.jpg

19 bin kalp hastası üzerinde 5 yıl süren araştırmalar, 'mucize kokteyl'in formülünü verdi. İngiliz The Guardian gazetesinin haberine göre, yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan 'beta - bloker' ilaçlarla kolesterol düşüren 'diüretik' ilaçların birlikte kullanılması, kalp ve felç riskini yüzde 50 azaltıyor.


Avrupa Kardiyoloji Topluluğu'na sunulan rapora göre, bu ilaç kokteyli felç riskini yüzde 25, koroner hastalık riskini yüzde 15, şeker hastalığına yakalanma riskini yüzde 30 oranında düşürüyor. Ancak doktor kontrolünde kullanılması şart.


GusinapsE 13 Mayıs 2006 00:18

Kalp Hastalığı
 
Kalp hastalığının % 90'ı insan yapımı

Cleveland Clinic'in ünlü Türk profesörü Murat Tuzcu'ya göre, koroner kalp hastalığının yüzde 90'ı insan yapımı... Tuzcu, kalbi korumak için şunları öneriyor: "Bol sebze meyve yiyin, lifli, kepekli ve tahıllardan zengin beslenin, porsiyonlarınızı yarıya düşürün, tuzlu yemeyin, etten fakir bir beslenme tarzı benimseyin..."


http://www.milliyet.com.tr/2006/05/12/guncel/resim/axgun02.jpg

Kalp tedavisinde son gelişmeler - 2
Ayşegül Aydoğan

Cleveland Clinic'in ünlü Türk profesörü Murat Tuzcu, bir yandan kalbi onarmaya ve düzeltmeye yönelik yeni tedaviler geliştirirken, öte yandan onu korumak için de herkesin bireysel çaba sarf etmesi gerektiğine inanıyor.
"Koroner kalp hastalığının yüzde 90'ı insan yapımı" diyen Prof. Dr. Tuzcu'ya göre bunun önemli bir kısmı, ne yediğimiz, ne içtiğimiz, hayatımızı nasıl yaşadığımızla ilgili. En başta beslenmenin geldiğini önemle vurgulayan Prof. Tuzcu, dünyanın beslenme ve yaşama tarzının tıkayıcı damar hastası olmaya çok uygun olduğunu belirtiyor.

En tehlikeli şişmanlık: Elma tipi
Doymuş yağdan, beyaz undan, kaloriden zengin beslenme sonucu ve daha çok göbek çevresinde yağ birikmesiyle ortaya çıkan elma tipi şişmanlığı "en tehlikeli şişmanlık" olarak niteleyen Prof. Tuzcu, "Bol sebze meyve yiyin, lifli, kepekli ve tahıllardan zengin beslenin, porsiyonlarınızı yarıya düşürün, tuzlu yemeyin, etten fakir bir beslenme tarzı benimseyin" diyor.
Prof. Dr. Murat Tuzcu'yla kalbi korumanın yollarını ve alınması gereken önlemleri konuştuk...

Kalp hastalıklarından kendimizi korumamız ne derece mümkün?
- Kalbi besleyen damarların daralmasıyla seyreden ve kalp krizi ve kalp yetmezliğiyle sonlanan koroner kalp hastalığının yüzde 90'ı insan yapımı. Bunun önemli bir kısmı ne yediğimiz ne içtiğimiz, hayatımızı nasıl yaşadığımızla çok yakından ilgili. Bunun başında nasıl beslendiğimiz geliyor. Bugün Batı dünyası ve giderek dünyanın geri kalan kısmında da beslenme ve yaşama tarzı koroner kalp hastası olmaya, tıkayıcı damar hastası olmaya çok eğilimli.

En önemli neden yaşam tarzı ve beslenme tarzı değişiklikleri mi?
- Doymuş yağdan zengin rafine karbonhidratlar yani beyaz undan zengin, kaloriden zengin, kilo almamıza ve daha çok göbek çevresinde yağ biriktirici kilo almamıza yol açan elma tipi şişmanlığın oluşmasında gerek kişisel yaşam alışkanlıklarımız gerekse kurduğumuz şehirler ve yaşam düzeni açısından çok eğilimliyiz. Bunun üzerine hareketli olmak üzere yaratılmış bir canlıyı fevkalede hareketsiz bir hayata sürüklediğiniz zaman damar sertliğine müthiş yatkın hale getirmiş oluyorsunuz.

Şişmanlığın tek başına rolü nedir?
- Bunun tartışması uzun zamandır sürüyor. Şişmanlık olduğu zaman sizin kan yağlarınız bozuluyor kötü kolesterolünüz yükselmiş oluyor iyi kolesterolünüz düşüyor. Trigliseritleriniz, tansiyonunuz yükseliyor.

Hangi tansiyon değerlerine sahip olduğumuzda tehlikenin başladığını anlayacağız?
- Yüksek tansiyon artık kolesterol gibi devamlılık arz eden bir şey oldu. Artık siyahla beyazı ayırt eder gibi bir sınırı yok. 140 tansiyonun üstü kötü, altı iyi diye bir şey yok. ABD'deki son sınıflamada 130 - 140 arası, tansiyon başlangıcı olarak kabul ediliyor. İdeal tansiyon 120 - 80 olarak görülür.
Geçen yıl JAMA'da önemli bir çalışma yayımladık. Kalp hastası olanların tansiyonunu daha fazla düşürdüğünüz zaman bunların damar sertliğini yavaşlatabiliyoruz, durdurabiliyoruz ya da çok az bir şekilde ilerlemesini sağlıyoruz.

Vitaminlerin bir faydası yok

Dışarıdan hap olarak alınan vitaminlerin kalbi koruyucu etkisi var mı?
- Hiçbir vitaminin, antioksidanın veya başka destekleyici maddelerin kalp hastalıklarının hiçbirini önleyici olduğunu gösteren bir tek delil bile yok. Sadece omega tabletlerinin yeteri dozda alındığı zaman yararlı olduğunu gösteren çalışmalar var. Ama bunun dışında A vitamini, betakaroten, D vitamini, E vitamininin kalp krizini önleyici hiçbir etkisi olmadığı kesin şekilde gösterildi. En son olarak B vitamini ve folik asidin yararlı olduğu düşüncesi vardı. Ama şimdi önümüzdeki bazı çalışmalar bunun aksini gösteriyor. Hatta bazı hastalarda B vitamini, folik asit ve E vitaminin belki zararlı olabileceği bile düşünülüyor.


http://www.milliyet.com.tr/2006/05/12/guncel/resim/axgun021.jpg

20'li yaşlardaki kilonuzu koruyun

Prof. Tuzcu, "20 yıl içinde 5 kilo almışsanız uzun vadede yaşamınıza olumsuz bir etki yapıyor. Beslenme alışkanlıkları keyif alacak şekilde değiştirilmeli" diyor

Beslenmenin üzerinde çok duruluyor? Burada asıl formül nedir?
- Beslenme konusunu çok yönlü ele almak lazım. Burada dikkat edeceğimiz şey, sebzeden meyveden, kepekli besinlerden, tahıllardan baklagillerden zengin, doymuş yani yürüyen hayvan yağından ve etten fakir bir beslenme tarzı adapte etmemiz lazım. Kalorimizi ne kadar harcıyorsak o kadar almalıyız. İdeal kilomuza inip korumamız lazım.
40 - 50 yaşına gelip 20 yaşındaki kilomuzdan 10 - 15 kilo fazla olmak gibi bir hakkımız yok. 20 yıl içinde 5 kilo almışsanız uzun vadede yaşamınıza olumsuz bir etki yapıyor. Riskimiz artıyor. Oysa 22 yaşındaki adamın kilosu oluşmuş kilodur.

Peki 20'li yaşlardaki kiloyu korumanın yolu sürekli diyetten mi geçiyor?
- Diyet hiçbir zaman yürümeyen bir iş. Bugün dünyanın her tarafında ABD'de ve Türkiye'de de milyar dolarlık diyet ve egzersiz endüstrisi, onun 10 katı kadar da besin endüstrisi var. Ama insanlar yine tüm dünyada şişmanlamaya devam ediyor çünkü diyetlerle işin çözülmesine imkân yok. Beslenme alışkanlıkları keyif alacak şekilde değiştirilmeli.

Kilo giderse, şeker riski azalıyor

Beslenme alışkanlıkları keyif alarak ve sağlıklı bir şekilde nasıl değiştirilebilir?
- Yasakladığımız hemen hemen hiç bir şey yok. Az yenmesi, porsiyonların yarıya düşürülmesi, her gün et yiyorsa bunu haftada bire ya da ikiye indirmesi, etin yağlı tarafını değil yağsız tarafını yemesi taraftarıyız. Çünkü biliyoruz ki sağlıklı beslenmeyi, tuzdan az beslenmeyi öğrendiği zaman tansiyonu düşürebiliyoruz. Kilo almadığımız ve kilomuzu gerilettiğimiz zaman şeker hastalığının ortaya çıkmasını önleyebiliyoruz.

Sağlıklı beslenmeyle kolesterol ne oranda düşürülebilir?
- Beslenmeyle yüzde 20'nin üstünde kolesterolü indiremiyoruz çünkü kötü kolesterolün düzeyinin belirlenmesi çoğu zaman kalıtımsal birtakım faktörlerle oluyor. Ama bu demek değil ki beslenmenin olumlu etkisi yok. Kiloyu verdiğimiz zaman iyi kolesterolümüzün de yükseldiğini biliyoruz çoğu insanda.
Kilo, özellikle elma tipi şişmanlık, iyi kolesterol düşüklüğü ve trigliserit dediğimiz yağların yükselmesiyle ve tansiyonla el ele yürüyor. Buna metabolik sendrom diyoruz. Türkiye'de 50 yaş üstü kadınların yüzde 70'e yakınında metabolik sendrom var. Erkeklerin dörtte biri şişman. Bunlar çok ciddi oranlar. Bu nedenle beslenme tarzı çok önemli.

Bir verdirip bir aldıran yo - yo diyetlerin kalp kasına zarar verdiği doğru mu?
- Bu tarz diyetlerin damar sertliğini artırdığı kesin. O konuda yayımlanmış çalışmalar var. Bir inişli bir çıkışlı 3 kilo alırsınız 5 kilo verirsiniz, 5 kilo alırsınız 8 kilo verirsiniz temeline dayanan yo - yo diyetlerinin yarardan çok zararı var. Onun için kimsenin 6 ayda 10 kilo vermesine kesinlikle taraftar değilim. Bunun yerine 1 yılda 5 kilo verin.

Akdeniz diyetinin yararı nedir?
- Fransa'da yapılan Lyon Çalışması'na göre Akdeniz diyetiyle risk neredeyse yüzde 50 indirilmiş.

Spor için bir çift lastik ayakkabı yeter

Egzersizle kalp sağlığını korumak adına neler yapmalı, nelerden kaçınmalı?
- Egzersizden kasıt, hareketli bir yaşam sürmemiz. Çoğu zaman günde 20 - 30 dakika yürümek. Yürüyüşün hatırı için yürümek yeterli olacaktır. Spor yapmakla günde 30 dakika yürüyüş, asansör ve yürüyen merdiven yerine merdiven kullanmak, araba kullanıyorsak en yakın yere park etmemek ve otobüsten bir durak önce inmeyi kastediyoruz. Bu gibi basit görünen yöntemler bile bizim hareketliliğimizi sağlayarak uzun vadede sağlığımıza olumlu katkıda bulunacaktır.

Ama insanlar spor yapmak deyince salonlara kapanıp haftanın birkaç günü spor yapmayı algılıyor. Bu da onları korkutuyor?
- Spor yapacağım diye spor salonlarına paralar akıtmanıza, özel aletler almanıza gerek yok. Bir lastik ayakkabıyla yürüyüş yapmanın yararı daha fazla.

Koşmayı önermiyorsunuz değil mi? Birçok kişi bu nedenle ani kalp krizinden kaybedilmişti.
- Çok önemli bir nokta bu. Daha önce spor yapmayan bir kişi 30 yaşından sonra spora başlayacaksa mutlaka doktor kontrolünden geçmesinde fayda var. Ani ölümler tabiatıyla spor yaparken artıyor, bu da altta yatan bazı kalp hastalıklarının keşfedilmemesinden kaynaklanıyor. İkincisi hafta sonu savaşçıları dediğimiz 5 - 10 gün hiçbir şey yapmayalım sonra hafta sonu gidelim top oynayalım veya koşalım diyenler için risk oluyor. Ancak koşma alışkanlığı olan, düzgün şekilde forma girmiş insanların koşmasında bir sakınca yok. Yeter ki başlangıçta kontrolden geçmiş olsun.

Halı saha maçlarında gençlerdeki ani ölümlerin önüne bu şekilde geçilebilir mi?
- Bunların çoğu belki kalp krizi değil. Gençlerde spor sahasında ölümlerin çoğunun sebebi, kalp kasındaki kalınlaşmayla seyreden bir anormalliktir. Belli olmayan birtakım doğumsal kalp hastalıkları var. Onun için bir kez bile doktor muayenesinde geçilmesi şart.

Egzersizi ne sıklıkta önerirsiniz?
- Yüzme, koşma ya da yürüme hangisi olursa olsun önemli olan çok yapmak değil, istikrarlı ve düzenli yapmak. Haftada beş gün öneriyorum.

Evcil hayvan edinin

Batı'da yapılmış bazı çalışmalarda, kalp krizi geçirmiş ve yalnız yaşayan insanların eğer köpekleri varsa, köpeği olmayanlara göre daha uzun yaşadıkları saptanmış. Gerilim ve strese karşı duygusal desteğin gerek hasta olmamamızda gerek hasta olduktan sonra daha kolay iyileşmemizde çok büyük katkısı var.

Koroner kalp hastalığı risk faktörleri

Değiştirilemez
Yaş
Cinsiyet
Kalıtım

Değiştirilebilen
Kan yağları
Yüksek tansiyon
Şeker hastalığı
Sigara
Fazla kilo
Hareketsiz bir hayat tarzı

Sigara Türkiye'de nükleer silah kadar tehlikeli...

Sigara, Türkiye'de kalp krizi ve kalpten ölümlerin en önemli nedeni
Sigara içenlerde kan kolay pıhtılaşır, damarlar büzüşür, damar duvarında yağ birikimi kolaylaşır
Sigara damar sertliği riskini 3 kat artırır
Sigara kalpten ölüm riskini yüzde 70 artırır
Yanınızda içilen sigara da riskinizi artırır
Sigara yerine puro içmek daha az zararlı değildir


GusinapsE 13 Mayıs 2006 22:20

Göz Kaşıayla Kör Olabilirsiniz
 
Göz kaşımayla kör olabilirsiniz
Özellikle bahar aylarında polenlerin etkisiyle oluşan bahar nezlesi (Vernal konjontivit) nedeniyle gözlerin kaşınması, körlüğe kadar uzanan rahatsızlıklara neden olabiliyor.
İstanbul Yeşilyurt Hasan Çalık Devlet Hastanesi Göz Hastalıkları ve Cerrahisi Uzmanı Opr.Dr. Abuzer Gündüz, alerji ayları olan bahar ve yaz başlangıcında göz sağlığına dikkat edilmesi gerektiğini kaydetti.

Bu dönemlerin çiçek ve ağaç polenlerinin çıktığı zamanlar olduğunu, gözde ise bahar nezlesi rahatsızlığının oluşabildiğini belirten Gündüz şunları söyledi:

"Bahar nezlesi, alerjinin tam hastalıklı şeklidir. Bu rahatsızlık hafife alınıyor. Oysa çok önemli ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Genellikle 4-5 yaşlarında başlıyor ve 20 yaşına hatta daha sonraki yaşlara kadar sürüyor...

"Hastalığın, ilaç, damla ve pomat ve merhemlerle tedavisi var. Bu hastalığa yakalananların mutlaka doktor kontrolünde tedavi olması büyük önem taşıyor."

Körlüğe kadar gidebilir

Opr.Dr. Gündüz, bahar nezlesinin gözde tatlı bir kaşıntıya neden olduğunu, hastalar için asıl büyük tehlikenin bu noktada odaklandığını da ifade etti.

Başta çocuklar olmak üzere, büyüklerin dahi tatlı bir kaşıntı olduğu için gözlerini sürekli kaşıyarak büyük riske girdiklerini dile getiren Gündüz şöyle devam etti:

"Hastalar, hastalığa bağlı olarak elleri ile gözlerini ovuyor veya kaşıyor. Oysa ellerle gözleri ovmak, körlüğe kadar gidebilecek ciddi bir durum. Gözlerin kaşınması (ben kendimi kör ediyorum) anlamı taşıyor...

"Gözlerin ovulmasına bağlı olarak, göz üzerindeki kornea tabakası şekil değişikliğine uğruyor. Bunun sonucunda (Keratokonus) hastalığı oluşuyor. Bu hastalığın şu anda dünyada tek tedavisi kornea naklidir."


arwen 14 Mayıs 2006 01:00

Dudaklarda görülen çatlamalar estetik açıdan da problem yaratıyor. Bunun en büyük nedeni ise vücudun daha çok neme ihtiyaç duyması. Uzmanlara göre, cildi kuru olanların dudaklarında egzamaya benzer yara ve çatlamalar daha sık görülüyor. Sabun kalıntılarının tene yapışması sonucu dudaklarda egzamaya benzer yaralar meydana gelebiliyor. Bu yüzden dudakları hassas olan insanların su ve sabun kullandıktan sonra mutlaka nemlendirici kullanmaları gerekiyor


KafKasKarTaLi 14 Mayıs 2006 18:51

1-7 NİSAN KANSER HAFTASI
Dünyada en önemli halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen ‘kanser hastalığı’, ülkemizde gerçekleşen ölümlerde, kalp-damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer alıyor.


Ülkemizde de özellikle sağlıksız beslenme ve yoğun sigara tüketiminin yol açtığı kanser vakaları, önemli sağlık sorunu olarak varlığını sürdürüyor. Tüm dünyada her yıl, 1-7 Nisan tarihleri arasında, kanser hastalığının önemine ve kanserden korunma konusunda alınacak önlemlere vurgu yapmak amacıyla çeşitli aktiviteler düzenleniyor.
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Necdet Ünüvar, ‘Kanser Haftası’ nedeniyle 81 İl Sağlık Müdürlüğü’ne gönderdiği genelgede; kanser hastalığı ile mücadelede; sağlıklı beslenme, sigara ve güneş ışınlarından korunma, güvenli su kullanımı, erken teşhis ve tedavinin önemli bir yer tuttuğunu bildirdi.
“Halkımızın Kanser Hastalığı Konusunda Bilgilendirilmesi, Hastalıkla Mücadelede Çok Önemli Rol Oynamaktadır”…
Genelgede;kanser hastalığı konusunda yapılacak olan tüm faaliyetlerde, başta birinci basamak sağlık kuruluşları olmak üzere tüm sağlık, eğitim, ilgili kurumlar ve gönüllü kuruluşlar ile işbirliği yapılması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Ünüvar,İl Sağlık Müdürlükleri’ne ‘1-7 Nisan Kanser Haftası’ süresince tüm illerde en etkin,verimli ve vatandaşların bilgilendirilmelerine yönelik faaliyetlerde bulunmaları talimatını verdi.
Kanser hastalığı ile ilgili, sağlık personeli ve halka yönelik; eğitim programları, panel, seminer, konferans, yarışma, sempozyum ve toplantılar düzenlenmesi gerektiğini bildiren Prof. Dr. Ünüvar, halkın kanser hastalığının nedenleri ve belirtileri ile hastalıktan korunma ve erken tanı konularında bilgilendirilmesinin,hastalıkla mücadelede çok önemli rol oynadığını ifade etti.
Prof.Dr. Necdet Ünüvar,genelgede şu görüşleri kaydetti:
“Hafta ve yıl boyunca vatandaşlarımıza;sağlıklı beslenme,hayvansal yağ tüketiminin azaltılması,taze meyve–sebze,süt ve süt ürünleri tüketiminin yararları,sigara kullanımının öldürücü zararları,güneş ışınlarından korunma,cilt ve meme kanserinde erken tanı ve taramanın önemi konularında bilgilerin aktarılması çok önemlidir.
Sağlık ocağı hekimlerimizce,kalabalık işyerlerine,sanayi iş kollarına ve fabrika işçilerine yönelik kanser konulu konferanslar düzenlenmesi, vatandaşlarımızın yoğun olarak bulunduğu durak,cadde,otogar,sinema,kafe ve büyük alışveriş merkezlerine bilgilendirici afişlerin asılması gerekmektedir.
Milli Eğitim Müdürlükleri ile işbirliği yapılarak,kanser hastalığı konusunda ilk ve ortaöğretim öğrencilerine yönelik eğitim çalışmaları yapılmalıdır.
Hafta boyunca, sağlık evi ve ocağı ebelerinin sorumluluklarındaki evlere ziyaretler düzenlenmeli,bayanlara kendi kendine meme muayenesi yapma konusunda bilgiler verilmelidir.”
“Kanserde Erken Teşhis Hayat Kurtarır…”
Kadınlarda kansere bağlı ölümlerin ilk sırasında yer alan ‘meme kanseri’nde erken teşhisin çok önemli olduğuna dikkat çeken Prof .Dr. Necdet Ünüvar, kadınların ‘kendi kendine meme muayenesi yapma alışkanlığını kazanmalarının’ hayatlarını kurtaracak önemli bir adım olduğunu bildirdi.
Genelgede, kansersiz bir yaşamın ve kanserden korunmanın mümkün olduğunu dile getiren Prof .Dr.Ünüvar
“Bunun için; sigara, alkol ve yoğun güneş ışınından uzak durulması,az yağlı, bol lifli beslenme alışkanlığının benimsenmesi, kepek, yulaf gibi lifden zengin besinlerin tercih edilmesi, bol miktarda sebze-meyve tüketilmesi, taze,balık veya kuru baklagillerin yenilmesi oldukça önemlidir.
Yağsız beslenmeye özen gösterilmeli,yemekler kızartma yöntemi yerine haşlanmalı veya buharda pişirilmeli,kimyasal koruyuculu hazır yiyecekler yerine doğal besinler tercih edilmelidir.
Düzenli olarak süt veya süt ürünlerinin tüketilmesi,mangal gibi ateşte pişirme yönteminin tercih edilmemesi,düzenli egzersiz yapılması kanser hastalığından korunmak için alınabilecek kolay önlemlerdir.”

“Medyaya Önemli Görevler Düşüyor”…
Kanser hastalığı açısından, çevre sağlığının da hayati önem taşıdığına dikkat çeken Prof .Dr. Ünüvar,hava ve deniz kirliliği ile fabrika atıklarının kanser hastalığı riskini artırdığını belirti.
Ülkemizde kanser hastalığından korunmanın, toplumsal bilinçle mümkün olacağını vurgulayan Prof. Dr. Ünüvar,ilgili tüm kesimlere özellikle de basın-yayın kuruluşlarına çok önemli görevler düştüğünü kaydetti.


Misafir 15 Mayıs 2006 07:41

Kemik erimesi yaşlılığın doğal sonucu değil
 
Kemik erimesi (osteoporoz) dünyada kalp-damar hastalıkları ve kanserden sonra bilinen üçüncü ölüm nedeni.
Menopoz döneminde kemiklerin kalsiyum tutmasına yardımcı olan östrojen hormonunun hızlı azalması sonucunda oluşan hastalık, genellikle yaşlılığın doğal bir sonucu olarak kabul ediliyor. Uzmanlar ise 50 yaşından sonra her 100 kadından 40'ında görülen kemik erimesinin bir kader olmadığını belirtiyor. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Refik Tanakol, doğru beslenme ve hareketli yaşam sürerek kemik erimesinin önüne geçilebileceğini belirtiyor. 40 yaşından sonra kadınların kendilerine çok iyi bakması gerektiğini vurgulayan Tanakol, kadınların her yaşta kalsiyum tüketmeleri gerektiğini ifade ediyor.
Osteoporozun en tehlikeli yanı, vücutta uzun süre hiçbir belirti vermeden ilerlemesi. İnsanlar kalça kırığı veya bir omurda çökme oluşacak kadar kemikleri zayıflayana kadar osteoporoz olduğunu öğrenemeyebiliyor. Omur çökmesi başlangıçta, şiddetli sırt ağrısı, boy kısalması, omurga bozulması veya aşırı kamburluk şeklinde görülüyor. Bu nedenle osteoporozlu kişilerin zamanla boyları kısalıyor. Prof. Dr. Refik Tanakol, osteoporozdan korunmak için şu önerilerde bulunuyor: “Yaşam süresince yetersiz kalsiyum alımı osteoporozun gelişiminde önemli bir rol oynuyor. Bu nedenle özellikle kadınlar bol miktarda kalsiyum içeren gıdalarla beslenmeye dikkat etmeli. En zengin kalsiyum kaynakları ise süt, yoğurt, peynir ve dondurma gibi düşük yağ oranına sahip süt ürünleri; brokoli, pazı ve ıspanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler; sardalya ve somon balığı; badem ve portakal suyu, tahıllar ve ekmekler gibi kalsiyum açısından zengin yiyecekler. Kalsiyum takviyesi kadar egzersizin de osteoporozdan korunmada büyük bir etken olduğu unutulmamalı, mutlaka hareketli bir yaşam tarzı seçilmelidir.”


Pollyanna 15 Mayıs 2006 18:58

KISIRLIK (iNFERTiLiTE)

kısırlık yani tıp dilinde infertilite; çiftlerin bir yıl boyunca korunmaksızın düzenli ilişkide bulunmalarına rağmen bebek sahibi olamamaları olarak tanımlanan bir üreme sistemi hastalığıdır. Her 7-10 çiftten 1 inin problemi olarak karşılaşılan kısırlık, tedavi edilebilen bir sağlık sorunudur. Günümüzde bu problem, her geçen gün yeni bir teknolojik gelişme ile, uygulanan yeni yöntem veya teknikler sayesinde tedavi edilerek, çiftlerin ve ailelerinin kabusu olmaktan çıkmıştır.

NORMAL KOşULLARDA GEBELiK NASIL GERçEKLEşiR? ::


üreme olayı son derece karmaşık bir olaydır. Gebeliğin elde edilebilmesi için bir seri hormonal, kimyasal ve fiziksel olayın belirli bir sıraya göre gerçekleşmesi gerekmektedir. Gebeliğin olmazsa olmaz tek koşulu, erkeğin sağlıklı sperm hücrelerini, kadınınsa sağlıklı bir yumurta hücresini üretebilmesi ise de bazen bu tek başına kadının gebe kalması için yeterli olmayabilir. üretilen spermlerin öncelikle epididimis adı verilen bir organda olgunlaşması, olgunlaşan spermlerin sperm kanalcıklarıyla taşınması, kadının vajinasına aktarılabilmesi, rahim ağzından geçmesi ve rahmi kat ederek döllenmenin gerçekleştiği yer olan yumurtalık tüplerine ulaşabilmesi gerekmektedir. Döllenmenin başarılı bir şekilde gerçekleşebilmesi için yumurtalık tüplerinde yumurta hücresine ulaşmayı başarabilen binlerce sperm hücresinden yalnızca birinin yumurtayı çevreleyen çeşitli koruyucu katmanları aşarak yumurta içerisine girmesi şarttır. Bu şekilde döllenen yumurta hücresi (zigot) embriyoyu oluşturacaktır. Oluşan embriyonun tüplerde iki gün kadar kaldıktan sonra anne rahmine doğru ilerlemesi ve burada birkaç gün daha bölünmesi gerekmektedir. Embriyo açısından değerlendirildiğinde son derece uzun olan ve yaklaşık olarak yedi gün süren bu yolculuk, bu süre içerisinde pek çok değişiklik geçirmiş olan embriyonun rahim duvarına tutunmasıyla son bulur. Embriyonun tutunması ya da implantasyon adını verdiğimiz bu olayın, embriyonun gelişimini devam ettirebilmesi ve gebeliğin başlayabilmesi için mutlaka gerçekleşmesi gerekmektedir.

KISIRLIğA NEDEN OLAN FAKTöRLER ::


kısırlık pek çok nedene bağlı olarak gelişebilir. Bu faktörleri erkeğe ve kadına bağlı faktörler olmak üzere iki ana başlık altında toplanabilir. kısır çiftlerin yaklaşık 3 te 1 inin sadece kadındaki bir tıbbi problemden, diğer 3 te 1 inin de sadece erkeğe bağlı faktörlerden bebek sahibi olamadıkları saptanmıştır. Kalan yüzde 30 luk çift ise hem kadına hem erkeğe ait problemler nedeniyle kısırlık problemiyle karşı karşıyadır. Bazı durumlarda (her 10 €“ 20 infertil çiftten 1 inde) ise kısırlığın nedeni tam olarak bilinememektedir.

Erkeğe bağlı kısırlık nedenleri:
- Hiç sperm hücresi üretilmemesi (azospermi)en sık rastlanan sorunlardan birisidir.
- üretilen spermlerin cansız olması, yapısal ya da sayısal genetik bozukluklara sahip olması, sayı ve hareketlerinin düşük olması,
- Bazı durumlarda ise erkek ejakulasyon(geri boşalma) sorunuyla karşılaşır ya da sperm penisten atılmak yerine idrar kesesine geri dönebilir.
- Varikosel, iktidarsızlık, inmemiş testis, seksüel geçişli hastalıklar da çok kolay ekarte edilebilecek nedenlerdendir.
- çevresel kirlilik, sigara, alkol, uyuşturucu ve bazı ilaçlar da neden olabilir.

Kadına bağlı nedenler:
- Yumurtlamada görülen düzensizlikler, hatta bazı kadınlar hiç yumurtlamazlar ki buna tıp dilinde anovulasyon denir.
- infertil kadınlar arasında çok sık rastlanan bir diğer durum da rahim duvarının yangısı olarak tanımlayabileceğimiz endometriozistir. Endometriozis kendisini normalde rahim duvarını çevreleyen hücrelerin küme veya kistler halinde kadının tüm üreme sistemine dağılması şeklinde kendisini göstermektedir.
- Hormon bozukluğu, yumurtalık kisti, jinekolojik enfeksiyonlar, tümör de tedavi edilebilir nedenlerdir.
- Serviksten tüplere kadar transport bozukluğu da kısırlık nedeni olabilir.

iNFERTiLiTE NASIL TEşHiS EDiLiR? ::


Doğurganlığın en yüksek olduğu bir dönemde bile ilk cinsel birleşme gebelikle sonuçlanmayabilir ki bu son derece normaldir. Gerçekten de sağlıklı bir kadının erkeğe bağlı bir infertilite nedeninin olmadığını varsayarsak belirli bir ayda gebe kalma oranı ancak yüzde 20 kadardır. Bu nedenle, gereksiz test ve tedaviyi önlemek için bir yıla kadar korunmadan cinsel ilişkide bulunulmasına rağmen gebelik elde edemeyen çiftlere infertilite tanısı konmaz. Ancak bu koşullar yerine getirildiği halde bir yıl sonrasında gebe kalamayan çiftlere konunun uzmanı olan bir doktora danışmaları önerilmektedir.
Kadınlarda kısırlığa neden olan faktör ya da faktörleri ortaya çıkarabilmek amacıyla, öncelikle fiziksel ve jinekolojik muayenelere, gerekli görüldüğünde ise çeşitli laboratuvar testleri ve görüntüleme sistemlerine başvurulmaktadır. Erkeklerde ise öncelikle semenin makroskobik ve mikroskobik değerlendirilmesi yapılmalıdır. Burada amaç; spermin var olup olmadığı, varsa spermlerin sayı, hareketlilik ve yapısal olarak normal olup olmadıklarının saptanmasıdır.

kısırlık tanısı için gerekli olan testler nelerdir?

€Â¢ Pelvik (jinekolojik )muayene
€Â¢ Semen analizi (sperm tahlili): 2-3 günlük perhiz sonrası verilen semende hacim, yoğunluk, hareketlilik ve şekil gibi parametrelere bakılır.
€Â¢ Progesteron hormon düzeyinin değerlendirilmesi; normal değerinin altındaysa yumurtlamanın olmadığını gösterir.
€Â¢ Testiküler biyopsi (Azospermi hastalarına); menisinde hiç spermi olmayan erkeklere yapılır. Testislerde sperm olup olmadığını anlamak için doku parçası alınır ve mikroskop altında sperm aranır.
€Â¢ Hormon düzeylerinin değerlendirilmesi
€Â¢ HSG (Histerosalpingografi) Rahim ağzından tüplere kadar olan geçişi gözlemlemek için yapılır. Tüplerin açık olup olmadığına bakılır.
€Â¢ Laparoskopi, kadın üreme organlarının direk gözlenmesi için yapılır.

iNFERTiLiTE NASIL TEDAVi EDiLiR? ::


incelemeler tamamlandıktan sonra, gebe kalma şansını artırmak için her bir çifte özel olan uygun tedavi yöntemi belirlenmelidir. Tedavide amaç; mümkün olan en az müdahale ile gebeliğin doğal olarak elde edilebilmesini sağlamaktır. Bazen, cinsel ilişki sıklığı ve zamanlama da uygulanan küçük ayarlamalar gebelikle sonuçlanabilmektedir. Geçici olarak sperm sayısının ya da kalitesinin olumsuz etkilendiği durumlarda bazı ilaçlara başvurulabileceği gibi, erkeğin sigara, alkol, uyuşturucu kullanmaması tavsiye edilir. Ancak kadında yumurta, erkekte ise testis kanallarının tıkanması, yumurta tüplerinin olmaması spermin hareketlilik ve sayısal açıdan çok düşük değerlere sahip olması gibi durumlarda bütün bu çabalar gebeliğe yol açmayabilir. Böyle bir durumda başvurulabilecek üç yol bulunmaktadır. Bunlardan birisi spermin çeşitli laboratuvar yöntemlerinden geçirilerek anne adayının rahmine bir katater aracılığıyla aktarılmasıdır ki buna aşılama ya da inseminasyon denir. Bu yöntemin başarısız olması durumunda başvurulabilecek ikinci bir yöntem tüpbebek yöntemidir. Tüp bebek yöntemi; sperm ile yumurta hücreleri vücut dışında ve laboratuvar koşullarında bir araya getirilmesidir. Döllenme gerçekleştikten sonra döllenmiş olan yumurta hücresi (zigot), ya doğrudan kadının yumurtalık tüplerine transfer edilir ya da belirli çevre koşullarında özel bir takım solüsyonlar içerisinde tutularak normal gelişimlerini göstermelerine olanak sağlanarak oluşan embriyolar döllenmeyi takiben iki ile beş gün içerisinde anne rahmine transfer edilir.


Mystic@L 15 Mayıs 2006 22:43

Erkeklere doğum kontrol aşısı

http://www.hekimonline.com/haberimaji/yazhastaligi.jpg

Erkeklerde uygulanmak üzere piyasaya sürülmesi planlanan doğum kontrol aşının etkisi sona erdikten bir süre sonra sperm sayısı normale dönüyor.

Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, önümüzdeki beş yıl içinde piyasaya sürülmesi planlanan aşısının, spermleri bir daha geri dönülmeyecek şekilde azaltmasının söz konusu olmadığını açıkladı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, doğum kontrol yöntemi olarak erkeklerde uygulanacak aşıyla ilgili çalışmaların uzun yıllardır sürdüğünü belirtti.

Testosteron takviyesi

Aşının aylık, üç aylık, altı aylık ve yıllık periyodlarda uygulanabileceğini anlatan Tıraş, ''aşıyla doğum kontrol yöntemine başvurmak isteyen erkeklere, erkeklik hormonu testosteron verilecek. Böylece erkeklerin sperm üretimi azaltılarak korunma sağlanmış olacak'' dedi.

Erkeklerin aşıyla azaltılan sperm üretiminin, etkinin geçmesinin ardından normale dönüp dönmeyeceği endişesine de değinen Tıraş, "aşıyı olan erkeklerde spermlerin geri gelmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü aşının etkisi sona erdikten sonra 3-6 ay içinde sperm sayısı normale döner'' açıklamsında bulundu.

Tıraş, erkeklerin aşıyla doğum kontrol yöntemine başvurması halinde, kadınların korunmasına gerek kalmayacağını da vurguladı.


arwen 15 Mayıs 2006 23:42

Anti-Aging beslenmede dikkat edilmesi gerekenler:
  1. Hücrelerin, serbest radikallerin zararlı etkilerinden korunması için hergün 5 - 9 porsiyonsebze ve meyve tüketmek gerekiyor.
  2. Konserve besinler değil, taze veya donmuş olanlar tercih edilmeli.
  3. Sebzeleri mümkün olduğunca çiğ veya az pişmiş olarak tüketmek gerekiyor. Çiğ ve taze sebzelerin sahip olduğu antioksidant özellik pişirmeyle yok oluyor. Az pişirme beta karoten emilimini de artırıyor.
  4. Hayvani yağlar yerine, zeytinyağı, ayçiçekyağı, kanola yağı, soya yağı gibi sıvı yağları tercih etmek gerekiyor.
  5. Kurufasulye, nohut, bakla, bezelye, mercimek, yeşil fasulye, soya ve yulafta bol miktarda bulunan saponinler, antioksidant etki göstererek hücrelerdeki DNA mutasyonlarını önleyerek antikanserojen etki gösteriyorlar. Bu yüzden kurubaklagilleri sıklıkla tüketmek gerekiyor.
  6. Zeytinyağı en iyi antioksidant yağ. Bol E vitamini içeriyor, gençlik sağlıyor ve hastalıklardan uzak tutuyor. Ayrıca, kötü kolesterolün (LDL) okside olmasını ve damar duvarına girmesini önleyerek, iyi kolesterolü (HDL) artırıyor. Böylece, damar sertliği, kalp-damar sistemi hastalıkları, kalp krizi ve inmeden uzak durmanızı sağlıyor.
  7. Avokado, kötü kolesterolü düşürerek, kalp hastalığı riskini azaltıyor.
  8. Yağsız süt ürünleri (light süt, light yoğurt, light peynir), protein ve kalsiyumdan zengin, doymuş yağdan fakir besinler. Kemik, diş ve kasların yapısını sağlamlaştırıyor, yüksek kan basıncının kontrolünde yardımcı olan potasyum içeriyor.
  9. Demir, kırmızı kan hücrelerimizde oksijen taşıyan hemoglobin ve kaslarımızdaki myoglobin proteinlerinin yapısında yer alıyor. En çok bulunduğu besinler, ciğer, yumurta sarısı, kırmızı etler, nohut, mercimek, balık, istiridye, yeşil yapraklı sebzeler. Eksikliğinde, kansızlık ve bağışıklık sisteminde bozukluklar oluşuyor. Ancak, demir fazlalığı vücutta aynen paslanma benzeri oksitlenme yaparak, damar sertliğine ve tüm vücut hücrelerinin erken yaşlanmasına, yağlanmasına neden oluyor. Bu yüzden demir preperatları doktor kontrolünde almak gerekiyor..
  10. Yüksek ısıda pişirilen, kızartılan etlerin içinde kanserojen etki yapan heterosiklik aminler oluşuyor. Önlemek için fırınlama, buharda veya mikrodalgada pişirmek gerekiyor.
  11. Beyza unlu gıdalar, beyaz ekmek, pirinç, patates ve tüm şeker katkılı gıdaların glisemik indeksi yüksek. Bu da erken yaşlanmaya sebep oluyor. Beyaz pirinç yerine, posa bakımından zengin esmer pirinç veya bulgur pilavı tercih etmek iyi bir çözüm.
  12. Lif, bitkisel gıdaların iskeletini oluşturduğundan, ne kadar fazla sebze, meyve ve işlenmemiş tahıl yenirse o kadar fazla lif alınmış oluyor. Günde 30 - 35 gram kadar lif almak vücut için yararlı.


KafKasKarTaLi 15 Mayıs 2006 23:47

EVDE İÇİLEN SİGARANIN ÇOCUK SAĞLIĞINA ETKİSİ
Nedir?
Kullanılmış sigara dumanı, yanan bir sigaradan çıkan ve sigara içenin dışarı verdiği dumanın bir karışımıdır. Çevresel Sigara Dumanı (ÇSD) olarak da bilinir ve kendisine has kokusuyla kolaylıkla tanınır. ÇSD havayı kirletir ve elbiseler, perdeler ve mobilya üzerine siner. Çoğu kişi ÇSD yi nahoş, rahatsız edici ve gözlerle burnu tahriş edici bulur. Daha önemlisi tehlikeli bir sağlık tehdididir. ÇSD içinde 4000 in üzerinde farklı kimyasal madde tespit edilmiştir ve bunların en az 43 tanesi kansere sebep olur.
Çevresel Sigara Dumanına Maruz Kalma Sık mıdır?
Amerika Birleşik Devletlerinde yetişkinlerin yaklaşık & ‘sı sigara içicisidir ve beş yaş altındaki çocukların %50 si ila %67 si en az bir yetişkin sigara içicisinin oturduğu evlerde yaşamaktadırlar. Bu rakam ülkemizde daha fazladır.
Kim Risk Altında?
ÇSD herkes için tehlikeli olmasına rağmen, fetuslar, bebekler ve çocuklar üzerinde daha büyük bir etkisi vardır. Bu olay ÇSD'nin; akciğer, beyin gibi gelişmekte olan organlara zarar vermesiyle gerçekleşir.
Etkileri
Cenin ve yeni doğanda
Anne, cenin ve plasentada kan akımı, hamile her sigara içtiğinde değişir. Ne var ki uzun dönemde bu değişikliklerin sağlık üzerine olan etkileri bilinmemektir. Bazı çalışmalar hamilelik sırasında sigara içiminin yarık damak-dudak gibi doğumsal bozukluklara sebep olduğunu göstermiştir.
Sigara içen anneler daha az süt üretir ve bebeklerin doğum ağırlığı daha düşüktür. Annelerin sigara içmesi 1 ay- 1 yaş arasındaki ölümlerin ana sebebi olan ani bebek ölümü sendromuyla ilişkilidir.
Çocuk akciğer ve solunum yolları
ÇSD ye maruz kalma tüm yaşlarda çocuk akciğer verimi ve fonksiyonunu bozar. Çocukluk astımının hem sıklığını hem de şiddetini arttırır. Kullanılmış sigara dumanı sinüzit, rinit (nezle), kistik fibroz, öksürük ve geniz akıntısı problemlerini alevlendirir. Çocuklarda soğuk algınlığı ve boğaz ağrısı sıklığını da arttırır.
İki yaş altındaki çocuklarda ÇSD bronşit ve zatürree olasılığını arttırır. Gerçekten, ABD’de Çevre Koruma Ajansının 1992 deki bir çalışması, ÇSD’nin 18 ay altındaki çocuk ve bebeklerde her yıl 150. 000 ila 300. 000 alt solunum yolu enfeksiyonuna sebep olduğunu söylemektedir. Bu hastalıklar 15. 000 hastane yatışı ile sonuçlanıyor. Yarım paket ve daha fazla sigara içen ebeveynlerin çocuklarının solunum yolu hastalığı nedeniyle hastaneye yatma riski neredeyse iki katına çıkar.
Kulaklar
ÇSD ye maruz kalma çocuklarda hem kulak enfeksiyonu sayısını hem de hastalık süresini arttırır. Solunan duman burun arkasını orta kulağa bağlıyan östaki borusunu tahriş eder. Bu orta kulaktaki basıncın eşitlenmesini bozan şişme ve tıkanıklığa ve sonuçta ağrı, sıvı birikimi ve enfeksiyona yol açar. Kulak enfeksiyonları çocuk işitme kayıplarının en sık sebebidir. İlaç tedavisine yanıt vermediğinde kulağa tüp takılması gerekir.
Beyin
Hamilelik sırasında ve sonrasında sigara içmiş annelerin çocuklarının sigara içmeyenlerin çocuklarına göre hiperaktivite gibi davranış bozuklukları olması daha olasıdır. Okul performansında ve entelektüel başarıda orta dereceli bir bozulma gösterilmiştir.
Kullanılmış sigara dumanı kansere sebep olur.
Çocuğunuzun gelişmesinde ÇSD’nin nasıl zarar verdiğini okudunuz ama ÇSD nedeniyle gelişme riskinin ev dışı kanser sebebi kirlilik nedenlerine göre yaklaşık 100. 000 kat daha fazla olduğunu biliyor muydunuz? ÇSD’nin her yıl 3. 000 den fazla sigara içmeyenin akciğer kanserinden ölmesine neden olduğunu biliyor muydunuz? Bu gerçekler herkes için oldukça alarm vericiyken çocuğunuzun kullanılmış sigara dumanına maruz kalmasını şimdi durdurabilirsiniz.

Ne Yapabilirsiniz?
  • Sigara içiyorsanız, bırakın. Gerekirse doktorunuza danışın . Bırakmanıza yardımcı olacak bir çok farmakolojik ürün mevcuttur.
  • Ev sakinlerinden içen varsa bırakmasına yardım edin. Eğer bırakamıyorlarsa onlar ve ziyaretçilerden evin dışında içmelerini rica edin.
  • Arabanızda sigara içilmesine izin vermeyin.
  • Çocuğunuzun okul ve kreş ortamlarının dumansız olduğundan emin olun.


KafKasKarTaLi 16 Mayıs 2006 21:39

saglıklı yaşam ve kefir
Kafkasya'da "gençlik iksiri" olarak bilinen kefirin;

Beslenme Değeri ve Sağlık İçin Yararları
Sütteki tüm besin maddelerini içerdiği için kefirin besleme değeri çok yüksektir. Oluşumu sırasında mikroorganizmalar sütteki proteinleri pepton, peptik hatta amino asitleri; süt sekerini de süt asidi ve alkole kadar parçaladıklarından sindirimi kolaydır, Ayrıca ortaya çakan bu yeni maddeler serinletici, iştah açıcı sevilen bir tat ve aromaya sahip olan bu süt mamulünün karakteristik özelliklerini oluştururlar.

Hazmının kolay, proteince zengin olusu nedeniyle kefir hastalar ve çocuklar için uygun bir besindir. Hatta 20-30 günlük çocuklara bile günde 1-2 kaşık içirilmesi önerilmektedir. Tüm eksi süt mamulleri gibi sürekli kefir içilmesinin bağırsak florasını düzelttiği ve buna bağlı olarak bazı bağırsak rahatsızlıklarını iyileştirdiği açıklanmıştır. Ayrıca kefir sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık ve uykusuzluk içinde yararlı olmaktadır. Bunların dışında halk arasında bu süt mamulünün ülser, yüksek,tansiyon,bronşit, astım, safra bozuklukları ve diğer bazı hastalıkların tedavi edici özelliğe sahip olduğu ileri sürülmektedir Hatta son günlerde doktorların bir kısmi bazı hastalıklar için kefir içilmesini önermektedirler. Fakat bu konularda henüz bilimsel araştırma sonuçları mevcut değildir. Bunların incelenmesi gerekir. Çeşitli i hastalıkların iyileştirilmesinde hastalık sürecinde günde 1 lire kadar kefir alınması gerektiği, hatta bunun altı aydan 1 seneye kadar devam edilebileceği bildirilmektedir. Bu miktarı bir defada değil 2-3 içimde alınabilir. Ülser gibi mide rahatsızlıkları için içilecek kefir eksi değil taze olmalıdır.


Kurdal, şu bilgiyi verdi:
"Kefir, şifa verici özelliğiyle sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık ve uykusuzluk başta olmak üzere birçok hastalığa iyi geliyor. Kefirin gençlik içkisi olarak tanındığı ve su yerine içildiği Kafkasya'da verem, kanser ve hazım bozukluğu gibi hastalıklara rastlanmadığı ve ortalama insan ömrünün 110-130 yıla ulaştığına ilişkin bilgi birçok literatürde yer alıyor. Bu ürünün yüksek tansiyon, bronşit, sarılık, ishal, kabızlık, egzama ve safra rahatsızlıklarına iyi geldiği de biliniyor."

Kurdal, kefirin düzenli olarak 6 ay süreyle günde en az 500 mililitre tüketilmesi halinde gençleştirici etkiye sahip olduğunu, yaşlıların sağlığı üzerinde yararlı etkileri bulunduğunu sözlerine ekledi

.......Kefir, sütün içindeki tüm besin maddelerini içerdiği için beslenme değeri yüksek bir maddedir.1 günlük kefirin bileşimi Tablo1 den görülmektedir.

Tablo 1 Kefirin bileşimi (Karagözlü ,1990)

Kurumadde : 11.63
Yağ : 2.80
Protein : 3.57
Laktoz : 3.35
Kül : 0.69
Asitlik (SH) : 39.26
Alkol (ppm) : 1365
Asetaldehit (ppm) : 29.5

Mikroorganizmaların etkisi ile laktoz ve proteinlerdeki değişmeler, kefirin hazmını kolaylaştırır. Diğer yandan oluşan bu yeni maddeler iştah açıcı, serinletici, sevilen tat ve aroma oluştururlar. Kefirdeki laktoz oranı süte oranla azaldığı için bağırsakları laktoza duyarlı kişiler kefirir rahatlıkla içebilir. Kefirde bulunan CO2 sindirimi kolaylaştırır.Diğer yandan başta B12 olmak üzere bazı B grubu vitaminler sentezlenmiş olarak kefirde bulunur.Kefirde oluşan süt asidinin %90 dan fazlasının L(+) süt asidi olduğu bildirilmiştir. L(+) süt asidi vücut tarafından kolayca sindirilmekte ve fizyolojik olarak da önemi bulunmaktadır.

Kefirin bazı rahatsızlıkları ve hastalıkları iyileştirdiği bir çok literatürde bildirilmiştir. Kefirde oluşan asetik asit, H2O2 gibi antbakteriyel maddeler ve ayrıca antibiyotikler E.coli, Salmonella gibi patojen bakterilere antibakteriyel etki yapmaktadır. Ayrıca kefir mide ve pankreas gibi bazı organların salgılarını arttırmaktadır. Asetik asit bakterileri bağırsaktaki bakterilere karşı antibakteriyel etki göstermektedir. Yapılan çalışmalarda kefirin sinirsel rahatsızlıklara, iştahsızlık ve uykusuzluk için iyi bir ilaç olduğunu göstermiştir. Ayrıca halk arasında kefirin yüksek tansiyon, bronşit, safra rahatsızlıklarını iyileştirdiği bilinmektedir.

Kefir düzenli olarak günde yarım litre içildiğinde organizmayı stabilize edici etkisinin olduğu, sağlık üzerine olumlu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ayrıca kefirin; karaciğer, safra, böbrek fonksiyonları ve kan dolaşımı, üzerine olumlu etkileri olduğu ayrıca antikarsinojenik özellik taşıdığı bir çok yayında belirtilmektedir.

Saglıklı yaşamak isteyenlere,ilgilenlere bilgi ve başlangıç kültürü sadece ambalaj ve kargo masrafı karşılıgı gönderebilirim.(Kefir benim için bir hobi hiç bir ticari gayem yok)


arwen 17 Mayıs 2006 00:34

Boyun ağrılarınızdan kurtulmanız için merkezimize danıştıktan sonra bu hareketlerin her birini 20' şer kez yapmalı ve günde iki kez tekrarlamalısınız


1. Başınızı öne doğru iyice eğin ve göğsünüze değdirmek ister gibi tutun. Bu şekilde birkaç saniye bekleyin. Daha sonra başınızı arkaya doğru iyice eğin. Hareketi öne ve arkaya doğru birkaç defa tekrarlayın.


2. Başınızı sağ omzunuza doğru eğin ve sağ elinizin yardımıyla omzunuza değdirmek ister gibi tutun. Böylece boyun kaslarınız gerilecektir. Birkaç saniye bekleyin. Hareketi sol elinizle tekrarlayın.



3. Ellerinizi birleştirerek alnınıza koyun. Başınızı öne doğru iterken ellerinizle direnç oluşturun. Daha sonra elinizi başınızın arkasına koyun ve başınızı ensenize doğru iterken ellerinizle direnç oluşturun.

4. Sağ elinizi başınızın sağ tarafına koyun. Başınızı sağa doğru iterken elinizle direnç oluşturun. Birkaç saniye bu şekilde kalın. Aynı hareketi sol taraf için tekrarlayın.
5. Her iki omzunuzu yukarıya doğru kaldırın ve arkada birleştirmeye çalışın. Bu şekilde birkaç saniye bekleyin. Daha sonra omzunuzu indirin ve rahatlatın. Hareketi birkaç kere tekrarlayın.


Mystic@L 17 Mayıs 2006 22:34

7 bin 500 kişiden 'acil' böbrek beklentisi

Yılda yaklaşık 600 böbrek nakli gerçekleştiriliyor
Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, Türkiye'de yaklaşık 34 bin böbrek hastasından 7 bin 500'ünün acil organ beklediğini söyledi.

Bahçelievler'deki vakıf merkezinde düzenlenen basın toplantısında Erk, yılda yaklaşık 600 böbrek nakli gerçekleştirildiğini ve bunların sadece 200'ünün kadavradan alındığını söyledi.

Türkiye'de yaklaşık 34 bin böbrek hastasından 7 bin 500'ünün acil organ beklediğini dile getiren Erk, organ bağışı konusunda çeşitli çalışmalar yaptıklarını anlattı.

Rıfat Özbek, Salih Memecan, İsmail Acar, Erol Albayrak, Piyale Apça, Birsen Apça, Erkan Çimenciler ve İzzet Keribar'ın tasarımlarından oluşan tişörtlerin Türk Böbrek Vakfı hastaları için 20 YTL'den satışa çıkarıldığını hatırlatan Erk, 'Bir Işık da Sen Tut' başlıklı bu kampanyada bir de defile düzenlendiğini anımsattı.

Bilinçlendirme çalışmaları kapsamında başka kampanyalar da gerçekleştireceklerini belirten Erk, organ nakli konusunda İspanya ve İran'ın başarılı örnek sergilediğini söyledi.

Toplantıya katılan eski mankenlerden Merve İldeniz, eşi Serdar Önal'ın da kronik böbrek yetmezliğiyle boğuştuğunu ve eşine böbrek nakli yapılacağını söyledi.

İldeniz, böbrek hastası çocuklara yardım için çalıştığını da dile getirdi.

Tiyatro ve sinema sanatçısı Arzu Yanardağ Serter de organlarını bağışladığını söyledi. Eski futbolcu Tanju Çolak ise herkesi organ bağışı konusunda duyarlı olmaya davet etti.

Toplantıya, 20 YTL'den satışta olan tasarım tişörtleriyle katılanlar arasında mankenler Aysun Kayacı ve Asuman Krause, tasarımcılar İsmail Acar, Birsen Apça ve Erol Albayrak da yer aldı.

Tişörtlerin satışından elde edilen gelir böbrek hastası çocukların tedavisinde kullanılacak.







asla_asla_deme 19 Mayıs 2006 04:12

BOĞMACA
 
Boğmaca

Bordetella pertussis isimli bakterinin neden olduğu, haftalarca, hatta aylarca süren çok şiddetli öksürük nöbetleriyle karakterize akut bir solunum yolları enfeksiyonudur. Diğer bakteri ve virüslerin yaptıkları bronşitlerle ve astımla karıştırılabilmektedir.

Boğmaca bulaşıcı bir hastalıktır. Zaman zaman salgınlara da yol açar. Hasta kişinin öksürmesi, aksırması konuşması sırasında havaya saçılan tanecikler içindeki mikropların solunmasıyla bulaşır. En çok 2-6 yaş arasındaki çocuklarda görülür. Erkeklere göre kız çocuklarda daha sıktır. Çocuk ne kadar küçükse etkilenmesi de o kadar fazladır ve özellikle süt çocukları için çok tehlikelidir. Erişkinlerde ender olarak rastlanır. Boğmaca, ömür boyu bağışıklık bırakan bir hastalıktır.

Belirtileri: Boğmacanın 7-10 günlük kuluçka döneminden sonra ortaya çıkan üç dönemi vardır:

Nezle Dönemi: 1-2 hafta süren nezle, hafif öksürük, halsizlik, hafif ateş gibi belirtiler vardır. Olağan bir soğuk algınlığından farklı bir durum görülmez.

Öksürük nöbetleri dönemi: En tipik dönemidir. Haftalarca sürdüğünden Çinliler tarafından 100 gün öksürüğü olarak isimlendirilmiştir. Günde 10-30 kez, birdenbire başlayan çok şiddetli öksürük nöbetleri vardır. Öksürük hastayı nefessiz bırakır ve bu nöbetlerin sonunda derin bir nefes alarak ötme tarzında bir ses çıkar. Bu ötme sesi boğmaca için çok tipiktir ve tanı koydurucu bir bulgudur. Öksürükler sırasında çok yapışkan bir balgam da çıkabilir. Hastalar öksürürlerken yüzleri kızarır, boyum damarları genişler, dilleri dışarı çıkar, gözlerinden yaşlar akar ve terlerler. Öksürük nöbetleri çoğu kez hastanın kusması ile sonlanır. Çocukların nöbetler arası dönemde tamamen normal bir görünümleri vardır. Öksürüğün şiddeti ve gece uykusuzluğu nedeni ile çocuklar sinirli ve huysuz olurlar.

İyileşme döneme: Öksürük yavaş yavaş azalmaya başlar, ama tamamen geçmesi için aylar gerekir. Bazen, araya giren viral veya bakteriyel enfeksiyonlar öksürüğün yeniden alevlenmesine neden olabilirler.

Tedavi: Tedavi genellikle evde yapılabilirse de bebeklerin ve yaşlıların hastaneye yatırılmaları gerekebilir. Öksürük nöbetlerinin kesilmesinden iki hafta sonra çocuk okuluna devam edebilir. Boğmacalı çocuk sorunlu bir çocuktur. Öksürük nöbetlerinin yarattığı gerginlik, okul ve arkadaşlardan ayrılmak, kusmalara bağlı beslenme bozukluğu ve iştahsızlık, uykusuzluk gibi nedenlerle bir çok çocuk sinirli, huysuz ve aksidir. Tüm bunlara karşı açık ve güneşli havada yürüyüşün çok yararlı olduğu bilinir. Hatta, uçak yolculuğunun bir tür şok etkisi yaparak öksürüğe çok iyi geldiği de gözlemlenmiştir.

Kusmalar nedeniyle ciddi beslenme bozuklukları olabilir. Çocuk sık sık, az miktarda, hazmı kolay sulu yiyecek ve içeceklerle beslenmelidir. Hastanın odası iyi havalandırılmalıdır. Toz, keskin koku, sigara dumanı, kuru hava ve ani ısı değişikliklerinin öksürük nöbetlerini uyarabileceği bilinmelidir. Kortizon ve nefes açıcı ilaçların bazı hastalıklarda yararı olabilir, ama öksürük kesici ilaçlar genelde hiçbir işe yaramaz.

Antibiyotik tedavisi: Eritromisin isimli antibiyotik 2 hafta süreyle kullanılmalıdır. Daha nezle döneminde verilmeye başlanabilirse, öksürük nöbetleri döneminin hafif geçmesini sağlayabilir. Boğmaca aşısı: Boğmacaya karşı en etkili korunma boğmaca aşısı ile sağlanır. Her çocuğa yapılmalıdır.


arwen 19 Mayıs 2006 13:52

FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ


1. Yerler ve Yüzeyler

·Temizlik sırasında olabildiğince çok yüzeye ulaşmak için, hareket edebilen eşyalar yerlerinden oynatılır.
·Vakumlu süpürge ile toz kaldırmadan süpürülür.
·Süpürme sonrası arap sabunlu su ile ıslatılmış paspasla silinir.
·Uzun süre temizlenmemiş, kalıcı kirler bulunan ortamların temizliği özen ister. Yerlerin önce ıslatılarak, spatula gibi kazıyıcılar yardımıyla, mekanik olarak temizlenmesi gerekebilir.

·Mobilyaların tozları, nemli bezle silinir. Lekeler varsa, yüzeyi bozmayacak özel temizleyiciler ya da deterjan kullanılarak temizlenmeli, kuru bez ya da nemli bezle son bakım yapılmalıdır.
·Fayans yüzeyler her gün arap sabunlu nemli bezle silinir. Sabunsuz bezle durulanır.
·Camlar, çerçeveler ve kapılar, en geç ayda bir, arap sabunlu su ile ıslatılmış bezle temizlenir ve sabunsuz bezle durulanır.
·Kapı kolları, banko ya da merdiven kenarı gibi çok kişinin ellerinin değdiği yüzeyler, önce sıcak su ve arap sabunuyla, daha sonra dezenfektan eklenmiş suyla silinir.
·Perdeler ve diğer kumaş materyal en geç iki ayda bir çamaşır makinesinde uygun programla yıkanır ya da gerekirse kuru temizleme yapılır.
·Pano, tablo, ayna, abajur ve radyatör petekleri de temizlenecek yüzeyler

arasındadır ve mobilyalar gibi temizlenir.

·Akıtmayan naylon torbalar ile birlikte kullanılan çöp kovaları, en geç haftada bir, mekanik temizlik yapıldıktan sonra deterjanlı su ile fırçalanarak temizlenir, kurulanır.

YİYECEK VE İÇECEKLERİN TEMİZLİĞİYiyecek ve içecekler hastalık yapıcı mikroplarla bulaşmamış olmalıdır. Denetlenmiş, kapalı kaynak suları en emin temiz içme suyudur. Açık su kullanmak güvenli değildir. Böyle sular, kaynama başladıktan sonra en az üç dakika daha kaynatılıp soğutulur ve bu sayede temiz olarak içilebilir.
Anne sütü mikropsuz olduğundan ilk altı ay yalnızca emzirilerek beslenen bebekler bu açıdan en güvenli durumda olanlardır. Emzirdikçe süt oluştuğundan, anneler sık emzirerek süt miktarını artırabilirler. Biberon kullanma hem emzirme üzerine olumsuz etkisi olduğundan hem de temizlenme zorluğu nedeniyle mikroplar için uygun ortam oluşturur. Gerektiğinde, bebek beslenmesinde biberon yerine kaşık ya da küçük bardak kullanılmalıdır.
Besin maddelerinde bulunan çok sayıda mikroorganizma, mutfak temizliğinin önemini artırır. Bu nedenle ayrıca özen ister. Gerekli malzemelerin satın alınması ile yemeklerin sunulması arasında, depolama, hazırlama, pişirme, bekletmeden, servis sonrası temizlik ve bakıma kadar tüm iş akışı mutfakta sağlıklı ortam oluşturmada ayrı ayrı önem taşır. Mutfaktaki sıcak ve nemli ortamda bulunan bakterilerin sayısı her 20 dakikada iki katına çıkabilir ve bir tek bakteri 10 saatte 1 milyar olacak şekilde üreyebilir.
Mutfakta alınması gereken sağlık önlemleri içinde, yiyecek maddelerinin gördüğü işlemler özel bir önem taşırsa da, mutfaktaki tüm malzemelerle yüzeyler ve zeminin temizliği en az diğer önlemler kadar önemlidir.
Mutfakta çalışanların elleri, diğer vücut yüzeyleri, ağızları, burunları, dışkı ve giysileri aracılığıyla yiyeceklere mikroplar bulaşabilir.
Mutfakta iş yapanlar ellerini önceden etkili şekilde yıkamalı, ellerinde kesik ve yara bandı olanlar yiyecek hazırlamamalı, yemek hazırlama sırasında sigara içmemeli, saçlar ve buruna temas etmemeli, yemeklerin tadına bakılması gerektiğinde temiz bir kaşık kullanıp sonra hemen yıkamalıdır.


Pollyanna 26 Mayıs 2006 00:52

Ciltteki benlere dikkat!

Her ırkta ve her cinste görülebilen benlerin bir kısmı, renk değiştirerek habis bir süreç izliyor ve tehlikeli hale gelebiliyor. Prki ama ciltteki benlerin kansere dönüşmesini önlemek için neler yapılmalı?


Ciltteki benlerin kansere dönüşmesini önlemek için güneş ışığının yoğun olduğu saatlerde güneş altında kalınmaması ve koruyucu kremlerin kullanılması gerekiyor.

Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Cildiye Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlham Sabuncu, her ırkta ve her cinste görülebilen benlerin bir kısmının, renk değiştirerek habis bir süreç izlediğini, iyi huylu olanlarınsa sorun yaratmadığını ifade etti.

Genellikle melanosit denilen deriye renk verici hücrelerin bir araya toplanmasıyla meydana gelen benleri kansere çeviren en önemli nedenlerden birinin, uzun süre güneş ışığına maruz kalmak olduğunu vurgulayan Sabuncu, Güneş ışığının yoğun olduğu saatlerde güneş altında kalınmamalı ve koruyucu kremler kullanılmalıdır. İkinci bir neden travmadır. Yani bir benle uğraşmak, üzerinde kıl varsa onu koparmak veya vücudun travmatik bölgelerinde yer alan benlerin tahriş olmasıdır diye konuştu.

Vücudun direnci azaldığında benlerin agresifliğinin arttığını belirten Sabuncu, bazı gebeliklerle vücudun direncinin azaldığını söyledi.

AIDS hastalığında ben sayısında artış görülebildiğini kaydeden Sabuncu, şöyle devam etti:

Günümüzde dermoskopi adlı aletle benler değerlendirilmektedir. Eskiden benleri gözle değerlendiren dermatologun değerlendirme oranı yüzde 60-70 düzeyindeyken, bugün dermoskopi ile bu oran yüzde 90-95 e çıktı. Benin kötü huylu olup olmadığı kolayca anlaşılmaktadır. Beninden şüphelenen ve ailesinde benden kaynaklanan kanser tipi bulunan kişiler mutlaka bir hekime başvurmalıdır. Erken teşhis hayat kurtarır


Mystic@L 26 Mayıs 2006 17:26

Beslenmede dikkat edilecek noktalar:
  • Doymuş yağ oranının azaltmak
  • Tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri içeren yağların oranını artırmak
  • Besin yoluyla alınan kolesterole dikkat etmek
  • Posa içeren yiyeceklerle meyve-sebze tüketimini artırmak
  • Şeker ve tuzun en az seviyede tüketmek
  • Vücut ağırlığını kontrol altında tutmak, stresten uzak durmak, insan sağlığı açısından zararlı ortamlarda bulunmamak, spor ve haftada üç-dört kez yarım saat yürüyüş de öneriler arasında yer alıyor.



arwen 28 Mayıs 2006 00:57

GENÇ GÖRÜNMENİN SIRLARI

Estetik operasyonlar yaşlanma belirtilerini ortadan kaldırıyor ama genç görünmenin tek yolu bu mu? Yaşınız ne olursa olsun astronomik bedeller ödemeden de alışkanlıklarınızı değiştirerek veya gözden geçirerek genç görünmenin mümkün olduğunu biliyor musunuz?

Giyiminiz, makyajınız ve tavrınızla her yaşta gençliğinizi koruyabilirsiniz,
yeter ki siz bunu isteyin... Temel cilt bakım malzemesi ve maske önerileriyle işte size genç görünmenin püf noktaları...

1. Silüet: Önce uzaktan bakıldığında kimlerin genç göründüğünü bir düşünelim... Boyu uzun veya kısa hiç önemli değil; eğer ince bir silüeti varsa, biraz da hareketliyse ve sırtını dik tutabiliyorsa, o kişinin yaşını tahmin etmek zorlaşır. Dolayısıyla, kadın veya erkek olsun, fazla olan her kilosuyla yaşına yaş katar. Genç görünmenin ilk koşulu, ince bir silüete sahip olmaktır. Kilosundan şikayetçi olanlara notumuz: 'Zayıflama Dosyası'nda neden kilo aldığımız ve nasıl kilo verebileceğimiz konusunda genel bilgi veriyoruz. İlle de çok zayıf olmak da şart değil, ama çok kilolu olmak insanı hem yaşlandırıyor, hem de yavaşlatıyor...

2. Canlılık: Canlılık, yani sağlıklı olmak insanı en azından genç tutar. Kendini oyalamak, hareket halinde olmak sizi olumsuz düşüncelerden uzaklaştıracağından, yüzünüze de mutlu bir ifade verecektir. Yüzünüzde çok mu kırışık var... Gülümseyin! Genç insanlar bile gülerken yüzleri kırışır. Mutlu bir ifade ve gülümsemeyle yüzünüz kırışsa bile mutsuz bir yüzden daha genç gösterecektir sizi...Bunu da unutmayın: Gülerken yüz adalelerine jimnastik yaptırarak kırışmasını ertelemiş oluyorsunuz. Sanılanın aksine gülmek yüzü kırıştırmaz, kırışmasını önler; somurtmak ise, yüzün sarkmasına yol açar..

3. Giyim kuşam: Bilindiği gibi, sportif giysiler erkek veya kadın olsun insanı genç gösteriyor... Üstelik fazla kiloları da gizliyor. Ayrıca jeanler bile günümüzde her yerde, zaman kullanılabilir bir giysi olarak kabul ediliyor ve şık modelleri ile insana zengin seçenekler sunuyor. Elbise giymeyi seviyorsanız, sade ve vücuda yakın, eteği fazla uzun olmayan modelleri tercih edebilirsiniz. Kısa etekler, kısa tişörtler de gençlik veriyor insana. Dar pantolon, şık bir tişört ve spor ayakkabılar; kısa etek ve ceket altına az topuklu bir ayakkabı, vücuda yakın bir elbise ve kısa bir ceket ile şirin bir sırt çantası... Örnekler sayılamayacak kadar çok; gençlere bakın yeter!

4. Renkler: İşte en önemli konumuza geldik! Giysilerden makyaja ve saçlarınıza kadar seçeceğiniz renkler sizin gençliğinizi ve güzelliğinizi vurgulamalı, sizi soldurup yaşlandırmamalıdır. Koyu renkler yayşlı gösteriyor insanı. Nedense bizim ülkemizde kadın, erkek renk konusunda biraz cesaretsiziz. Siyah, kahverengi ve gri tonlarıyla oynamayı yeğliyoruz. Kış sezonu geldiğinde vitrinlere hakim olan renkler de bunlar; aynı şekilde makyajımıza da...Bir toplantıya gittiğinizde çevrenizde siyahlara bürünmüş insanlar görüyorsunuz! Oysa RENK seçeneğimiz o kadar çok ki, üstelik günümüzde rengin her türlüsünü kullanabileceğimiz bir moda anlıyışı hakim... Açık tonlarla ve pastel renklere asılın. Makyajınızı abartmayın, hafif bir makyaj yapın ama RENK kullanın! Bu konuda bir renk uzmanına danışabilirsiniz.

4. Saçlar: Hep kısa saçın insanı genç gösterdiğine inanılır. Kadınlar nedense biraz yaş aldı mı, saçlarını kestirir, hareketli saç modelleri seçer ve alnını da açar. Kahkül çocukluğumuzda kalır. Davetlerde, sahne sanatçılarının saç modelleri uygulanır. Oysa bu ağır modeller genç bir kızı bile yaşından fazla göstermekte... Uzun ve dalgalı ya da dümdüz omuzlara inen saçlar görünümünüze gençlik katar. Kısa saçı seviyorsanız, o zaman kısacık kestirin ve mümkün olduğu kadar da düz bırakın. Kahkül hem alnınızdaki ve iki kaş arasındaki kırışıkları gizler, hem de en azından on yaş gençleştirir insanı. Elbette teninizin rengine uyan, yüzünüzü aydınlatacak ya da bakışlarınızı vurgulayacak bir saç rengi de harika olacaktır.

5. Tavır: Eğer hala denemediğiniz bir şeyler kaldıysa yeryüzünde, siz gençsiniz. Ama konuşmaya '... bizim zamanımızda... ' diye başlayanlardansanız, genç görünümünüz konuşmaya başladığınız an biter. Günümüz dünyasına ayak uydurmak için gençleri dinleyin, onların diliyle konuşun ve onlar gibi bakın dünyaya; en azından her an nasihat veren bir yaşlı konumuna getirmeyin kendinizi. Sağlığınızla ilgili konuların üzerine gidin, asla ihmal etmeyin ama bu sorunlar sohbet konusu olmasın. Yaşlılık işaretidir, sağlık sorunlarından söz açmak...

6. Biraz da bakım: Cilt ve vücut bakımınız çok önemli. Beslenmenizde vitaminleri eksik etmeden cildi dışardan da desteklemelisiniz. Doğal giysiniz olan derinin sağlıklı yaşaması için en önemli ihtiyaçları temizlenmek ve nemlendirilmektir. Sabah akşam cildinizi iyi seçilmiş bir temizleyici ile temizleyip tonikle canlandırın. Doğru seçim çok önemli: Cildinizin seveceği temizleyici ürünleri seçme konusunda parfümerideki satış uzmanından yardım alabilirsiniz. Cildiniz temizlendikten sonra en önemli bakım malzemeniz bir nemlendirici olacaktır. İşte bunlar temel bakım malzemeleriniz. Zaman zaman da bir maske ile cildinizi uyandırıp canlandırabilirsiniz. Cilt mevsim dönümlerinde özel bakımlara gereksinim duyar.


kambis 28 Mayıs 2006 22:09

Kendine bak sağlık mısın anla …
1- Tırnaklar

Tırnaklarınıza dikkatle bakın... Eğer hafif mavilik yada morluk görüyorsanız bu bir kalp hastalığıyla karşı karşıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karşı karşıya olduğunuzu gösterebilir.

2- Nefeslerinizi sayın

Eğer dakikada 15 kez daha az nefes alıp veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz.

3- Gözler

Aynada gözlerinizden birine bakın. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor.Bu aynı şekilde yaklaşan kalp sorunlarında en büyük habercisi...

4- Avuç içinize bakın

Avuç içlerinize dikkatle bakın... Eğer kırmızı ve lekelilerse karaciğeriniz de sorun var demek...

5- Hafıza kontrolü

Bir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakın. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le karşılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.

6- Tuvalet sıklığı

Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacımı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık sık tuvalete gitmektir.

7- Doğum kilonuz

Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun... 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.

8- Nabız kontrolü

Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yaşayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor...

9- Dişlerinizi fırçalayın

Dişleriniz kanıyor mu? Kalbiniz tehlikede...

10- Parmak uzunluğu

İşaret ve yüzük parmakları aynı uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla...

11- Ayak bilekleri

Baş parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktadaçok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz...

12- Kas kontrolü

Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor.

13- Görünüş

Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün. Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyiolduğu anlamına geliyor.

14- Beliniz kalın mı?

Eğer vücut şekliniz elmaya benziyorsa... Yani vücut yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa o zaman kalp sorunu yaşama riskiniz daha fazla...

15- Tiroit misiniz?

Kollarınızı yere paralel olarak tam karşınızda birşeye uzanıyormuş gibi uzatın... Ellerinize dikkat edin... Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok yüksek...

16- Düz yürümek

Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin... Üzerinde rahat rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi işliyor. Yani merkez sinir sisteminiz...



Mystic@L 28 Mayıs 2006 22:44

AB diyabet veri bankası kuruyor

Avrupa Birliği şeker hastaları için merkezî veri bankası kurulmasını kararlaştırdı.
Üye ülkelerden alınacak bilgiler AB veri bankasında toplanacak
Karar AB dönem başkanı Avusturya'nın ev sahipliğinde Viyana'da yapılan AB Sağlık Bakanları gayri resmî toplantısında alındı.

Dün sona eren ve Amerika ile Çin sağlık bakanlarının da katıldığı toplantı ardından basına açıklama yapan Avusturya Sağlık Bakanı, şeker hastalığının AB üyesi ülkeler için büyük tehdit oluşturduğunu belirterek, merkezî veri bankası kurulması projesi kararının 2 Haziran'da Lüksemburg'ta yapılacak bakanlar toplantısında kesinleşmesini umduğunu, söyledi.

Tip 2 diyabetin son yıllarda Avrupa'da büyük tehlike oluşturduğunu ve resmî verilere göre AB üyesi ülkelerde toplam 22,5 milyon kişinin şeker hastası olduğunu anımsatan Avusturya Sağlık Bakanı Maria Rauch-Kallat, Birlik üyesi ülkelerin şeker hastalarına ilişkin ulusal veri merkezleri kuracağını kaydetti.

Bakan Rauch-Kallat'a göre, bu merkezlerde toplanan veriler, hastanın kimlik bilgilerini içermeden AB genelinde kurulacak merkezî veri bankasına ulaştırılacak.

Maria Rauch-Kallat bu yöntemle AB genelindeki hasta sayısı ve hastalığın türünü yakından izleyerek tedavi yöntemlerini belirlemenin ve hastalıkla mücadele için gerekli tıbbi araştırmaları yapmamın daha kolay olacağını ileri sürüyor.

Avrupa Komisyonu'nun sağlık işlerinden sorumlu üyesi Markos Kipriyanu da, şeker hastalığının tedavi yöntemlerini belirlemek üzere yapılacak tıbbî araştırmalar için 14 milyon Euro'luk kaynak ayrıldığını bildirdi.

AB üyesi ülkelerde şeker hastaları sayısının her geçen gün arttığını ifade eden Kipriyanu, çocuklar arasında da yağlı ve sağlıksız gıda maddelerinin aşırı tüketimi sonucu şeker hastalığının sık görüldüğünü söyledi.

Komisyon olarak bilgilendirme çalışmalarına da öncelik tanıdıklarını ve bu amaçla çeşitli yayınlar hazırlanacağını belirten Kipriyanu, şeker hastalığıyla mücadele konusunda Mayıs ayında Stockholm'de Dünya Sağlık Örgütü ile ortaklaşa bir toplantı yapacaklarını da kaydetti.






arwen 29 Mayıs 2006 23:49

Sıcaklar yavaş yavaş yüzünü göstermeye başladığında tüm kadınlar tek bir hedefe odaklanıyor; vücutlarına...Kış uykusundan uyanan sadece doğa değil, giysilerin içine saklanan vücutlar da yaza hazırlanıyor. Her zaman söylediğimiz gibi, yaza girmeye bir ay kala tüm fazlalıklarınızdan kurtulmak için kremlerden ve teknolojiden mucizeler beklemeyin. Kısa sürede, etkili yöntemler plaj mevsiminden en az iki ay önce uygulandığı takdirde yüzünüzü güldürebilir. Öncelikle belirtelim; dünyanın her yerinde, her 10 kadından yaklaşık 8'i selülitlerle baş etmeye çalışıyor. Bugün vücudun özellikle kalça, basen ve bacak bölgelerinde oluşan portakal kabuğu görünümünün nedenlerinden biri dolaşım bozukluğu. Bu sorunu ortadan kaldırmak ve selülitlere veda etmek için yeni kozmetik formüllerden ve gelişmiş teknolojiye sahip yeni cihazlardan faydalanabilmek mümkün. Hangi yöntemin daha etkili olduğu konusuna gelince... Buna elbette önce uzmanlar karar vermeli. Biz de onların önerdiği programlar doğrultusunda hareket etmeliyiz. Estetik cerrahiden uzak duruyor, liposuction ve türevlerini "türevlerini" tercih etmiyorsanız, o halde bizi izleyin...
Kremlerin gücü
Akıllı molekülleri sayesinde bugün en derin yağ dokularına bile ulaşıyor, düzenli kullanıldığında bir ay gibi kısa sürede selülitli dokuyu ortadan kaldırıyorlar. Ürünlerin içeriğindeki etkin maddeler, yağ yakımını harekete geçiriyor, fazla yağın vücuttan atılmasını sağlıyor. Bugün hemen hemen her markada bir selülit ürünü var. Jel veya krem dokusundaki bu ürünler, günde bir veya iki kez, hafif bir masaj yardımıyla cilde uygulanıyor.
Rahatlarken incelin!
Spa, thalassoterapi gibi farklı masaj ve bakım programlarının uygulandığı merkezlerde, çamur ve yosun bakımlarıyla vücudunuz hem toksinlerden arınıyor, hem de selülitlerden. Bu programlar her mevsim, özellikle de yaz öncesinde atılacak en doğru adımlardan biri olabilir. Lenf sistemini harekete geçiren, dolaşımı hızlandıran bu bakımlar, kullanılan ürünlerin de etkisini artırıyor.
Teknoloji işbaşında!
Teknoloji her zaman olduğu gibi, bu yaz da güzelliğin hizmetinde. Yaz öncesi, selülit kabusuna son verecek cihazlarla, kısa sürede pürüzsüz bir tene kavuşabilir, portakal kabuğu görünümünden kurtulabilirsiniz. İşte son yıllarda en çok kullanılan yöntemlerden bazıları:
LPG : Estetik kusurları gidermenin tek yolu elbette sadece cerrahi müdahaleler değil. Teknolojinin söz sahibi olduğu yeni cihazlar sayesinde selülitsiz bir yaşam sizleri bekliyor. Bunun için haftada iki gün, bir saati kendinize ayırmanız yeterli. Uzun yıllardır en çok tanınan yöntemlerden LPG' hedefi sadece selülitler değil. İnceltici ve toparlayıcı etkiside olan bu yöntem, lenfatik sistemi harekete geçirerek yağ dokusunu uyarıyor, cildi sıkılaştırıyor, vücuttaki ödemi kovuyor. Uzman kişiler tarafından uygulanan LPG seansları öncesinde vücuda özel bir giysi giyiliyor, vakumla yapılan masaj esnasında hiçbir rahatsızlık hissedilmiyor. Vücudun esnekliğini kaybetmediği durumlarda, liposuction sonrası vücuttan ödemin atılmasında, selülitlerin en çok yerleştiği kalça, basen bölgelerinde LPG' den etkili sonuçlar alabilmek mümkün. Haftada iki kez, yaklaşık 15 seanslık bir uygulama sonucunda ise sıkı bir vücuda sahip olmak hayal değil. Vela Smooth : ELOS teknolojisine sahip Vela Smooth' un özelliği, radyo frekansı ve kızılötesi ışığı gibi iki önemli enerji kaynağı kullanarak yağ dokusunu harekete geçirmesi. Haftada iki kez, toplam sekiz seans sonucunda, selülitli dokuyu azaltan, hatta ortadan kaldıran cihaz, tenin daha pürüzsüz görünmesini sağlıyor. Yöntemin en sık uygulandığı yerler, kadınların kalça, bacak ve basen bölgeleri.
Vacustyler : Hedefi, selülit, ödem ve bölgesel fazlalıkların giderilmesi. Vacustyler, vücuttan toksinleri atmak, yağları çözmek ve cildi sıkılaştırmak için de kullanılıyor. Özellikle masa başında çalışan ve az hareket eden kişilere tavsiye ediliyor.
Starvac : Lenf düğümlerini uyararak toksit maddeleri vücuttan dışarı atılmasını sağlayan Starvac, vakum ve masaj etkisiyle kan dolaşımını hızlandırıyor. Selülitlerin azaltılmasında etkili olan yöntem, her biri yaklaşık yarım saat süren 15 seanslık bir paket program olarak öneriliyor.
Kar***siterapi : Son yıllarda ülkemizde en çok merak edilen kar***siterapide ince bir iğne ile cilt altına karbondiyoksit gazı vererek o bölgedeki yağların parçalanması hedefleniyor. Bu yöntemde çok fazla olmasa da hafif bir acı hissediliyor. Özellikle cerrahi müdahallerden uzak duranların en çok başvurduğu bu yöntem ile cilt eski gerginliğine kavuşabiliyor. Her seans öncesinde, dolaşımı düzenlemek için LPG ve ardından tüm vücuda kar***siterapi uygulanıyor. Toplam 15 seansla uygulama yapılan bölgede farklılık hissedebilmek mümkün.
Mezoterapi : Selülit ve bölgesel zayıflamada kullanılan mezoterapide, iki ya da dört mm.'lik özel iğnelerle cildin mezoterm tabakasına çeşitli ilaç karışımları veriliyor. 5-10 dakika gibi bir süre içinde tamamlanan bu yöntemin avantajlarından biri de küçük dozlarda ve bölgesel olarak uygulanması, yan etkilerinin önemsiz sayılabilecek kadar az olması. Selülitle savaşta en çok kullanılan yöntemlerden biri olan mezoterapide amaç, kan ve lenf dolaşımını düzenlemek, fazla yağların parçalanmasını sağlamak olarak sayılabilir. Uygulama diyet, egzersiz, ve LPG ile destekleniyor. Hedeflenen bölgedeki birikmiş yağları parçalayan mezoterapinin seans tekrarı, selülitin tipiyle doğru orantılı. 8-12 seans sonunda bir-iki beden incelme öngören uzmanlar, cildin daha esnek ve pürüzsüz görüneceği konusuna garanti veriyorlar.
Selülitin suçluları
  • Ergenlik, hamilelik, menapoz öncesi, kürtaj, doğum ve düşüklerdeki hormon etkileri
  • Doğum kontrol ilaçları kullanımı
  • Aşırı şekerli ve yağlı beslenme
  • Genetik faktörler
Önleyici ipuçları
  • Bol su için.
  • Kahve vegazlı içecek tüketimine son verin
  • Bitkisel çaylarla bir an önce tanışın
  • Kızarma, hamur işleri ve tatlılardan uzak durun.
  • Düzenli olarak egzersiz yapın. En azından her gün bir saat tempolu bir şekilde yürüyün.
  • Yemekleri tuzsuz veya az tuzlu hazırlamaya özen gösterin


kambis 31 Mayıs 2006 00:39

SAĞLIKLI GİYİNME
Sağlığın korunabilmesi için dış ortam koşullarına göre giyinilmesi gerekir. Giyecekler hava, mevsim ve sıcaklık şartlarına uygun olmalıdır. Giyeceklerin cildi tahriş etmeyecek, allerji yapmayacak, teri emebilecek özellikteki maddelerden yapılması gerekmektedir. Vücudun kirlenmesine yol açabilecek işlerde önlük, ellerin kirlenmesine yol açabilecek işlerde eldiven giyilmelidir. Ayrıca yapılacak iş sırasında ellerin, vücudun, gözlerin, kulakların, baş ya da ayakların korunmasını gerektiren bir durum ya da tehlike varsa özel koruyucu kıyafetler giyilmelidir. Bu giyecekler tüm iş uygulaması süresince çıkartılmamalıdır.
Sağlığa uygun giysiler vücudu dış ortamın tüm etkilerinden koruyan, mümkün olduğunca teri emebilen, allerji ve kokuya neden olmayan doğal maddelerden yapılan giysilerdir. Ayrıca serbest harekete olanak vermeyen giysiler rahatsızlık vericidir. Tüm giyecekler seçilirken, önce rahatlığın amaçlanması en doğru yaklaşımdır. Bu konu ayakkabılar için özellikle önemlidir.


Pollyanna 31 Mayıs 2006 00:44

Güneş Yanığı
Her yıl tedbirsiz güneşlenme sebebiyle birçok ölüm vakaları ile karşılaşılıyor. Güneş yanığı belirtileri kısa vadede kendini göstermese de uzun vadede güneş lekelerine, katarakta, ciltte yaşlanmaya, cilt kanserlerine ve kırışıklıklara sebep olabiliyor.

Uzmanların belirttiğine göre, güneş yanığı, çok fazla güneşe maruz kalındığında veya ultraviole ışık kaynağından etkilenildiğinde, vücuda rengini veren ve ışığa karşı cildi koruyucu özellikte olan 'melalin' maddesinin bu koruyucu özelliğini zamanla kaybetmesiyle ortaya çıkıyor.

Güneş yanıkları, hassas ciltliler için korkutucu boyutlara ulaşabiliyor. Güneşten çok daha kolay etkilenebiliyorlar ve oluşan yanıkların iyileşme süreci esmer tenlilere göre daha uzun süre alıyor. Çok hassas bir cilde sahip kişiler öğlen güneşinde 15 dakika kalabilirlerken esmer tenliler ise dakikalarca güneşlenebilirler. Ancak korunmak her iki cilt tipi için da şart.

Uzmanlar, güneş yanığı belirtileri kısa vadede kendini göstermese de uzun vadede güneş lekeleri, katarakt, ciltte yaşlanma, cilt kanserleri ve kırışıklıklar meydana gelebildiğine dikkat çekiyor. Güneş yanığının belirtilerinin kızarıklık ile başladığını, daha sonra su toplamalar ve deride soyulmalar oluştuğunu ifade eden uzmanlar, "Ancak, uzun süreli kontrolsüz güneşlenme, kan damarlarına bile zarar verebiliyor" diye uyarıyorlar.

Uzmanlar, işi gereği güneşe çok maruz kalanlara ise şu önerilerde bulunuyor:

"Düzenli olarak cilt bakımı yaptırın. Doğum lekelerinizi sık sık kontrol ettirin. Doğum izlerinizde renk ve boyut değişiklikleri tehlikeli bir durumun sinyalleri olabilir. Güneşe çıkarken koruyuculuk özelliği en az 15'in üzerinde olan kremler sürün. Bol bol sıvı alın. Güneşten koruyucu giysiler, ultraviole filtreli gözlükler kullanın."

Güneş yanığına karşı soğuk duş almanın ve soğuk kompres uygulamanın yararlı olabileceğini kaydeden uzmanlar, "Eğer cildiniz su topladı ise vücudunuzda açık yara bırakmayın, üzerini steril bandaj yardımı ile kapatın. Hekim önermedikçe Benzokain içeren ilaçlar kullanmayın. Eğer baş dönmesi, yanık bölgesinde çok fazla acı ve yüksek ateş varsa, su dolu kabarcıklar oluşmuşsa mutlaka bir hekime başvurun" diyorlar


Hi-LaL 31 Mayıs 2006 07:38

BEYAZ LAHANA İLE FAZLA KİLOLARA SON...

Kadınların en büyük kabusu olan selülitler, lahana ile üç haftada sona eriyor. Ayrıca beyaz lahana yaz aylarında fit olmak isteyenlere kalıcı kilo kaybı yaşatıyor. Vücudu toksinlerden arındırıyor, kolon kanserini önlüyor ve kan şekerini kontrol altında tutmanıza yardımcı oluyor

Bitkilerin kimyasal yapısını inceleyen fitobiyokimya alanında çalışmalar yaparak bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkisini araştıran Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, şimdi de beyaz lahanayla ilgili yayınlarıyla uluslararası arenada ses getirdi. Hiçbir sebze ve meyvede bulunmayan 'U vitamini' ve 'biyoformasyon etkisi' nedeniyle beyaz lahanayı 'her derde deva' olarak niteleyen Prof. Dr. Saraçoğlu, uygulamayla ilgili sorularımızı yanıtladı:

Beyaz lahana kürünün özellikleri nelerdir?
Zayıflama ve selülitleri yok etme özelliği bulunan beyaz lahana, aynı zamanda antioksidan olduğundan bağırsak kanserini önleyici gücü var. Kan şekerini düşürme ve dengeleme özelliği var. Kan dolaşımını düzenler, hormonları dengeler. Enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır. Toksin arttırır. Kanser hastalarında kemoterapi ve radyoterapi sonrası takviye oluşturur. Bağırsak mukozasını temizler. Cilde tazelik ve güzellik verir. Toksin atıcı ve kolon kanserini önleyicidir. Beyaz lahana içeriğindeki U vitaminiyle güçlü bir antioksidandır.

Lahana nasıl zayıflatıyor?
Beyaz lahana aynı zamanda 'aquaretik'tir. Yani; bitkiler genelde diüretik olduklarından hem su hem tuz atarken, beyaz lahana tuz dengesini bozmadan sadece su atar. Bu da verilen kiloların kalıcı olmasına yardımcı olur. Menopoz ve regl dönemlerinde değişen hormon dengesizliğine karşı beyaz lahana kürü mükemmel bir takviyedir.

Biyotransformasyon kilo vermeyi hızlandırıyor mu? Dünyada biyotransformasyonu ilk kez açıklayan benim. Bu bir tek beyaz lahana da bulunuyor. Yoğurttan içtiğimiz suya kadar hiçbir yiyeceğimiz saf değil. Bu zehirli maddeler karaciğer, akciğer, böbrekler ve yağ dokusunda depolanır. Bunların suda çözülme özelliği yoktur sadece yağda çözünür (Sadece yağda çözüldüklerinden vücutta depolanırlar). Biriken bu toksinlerin suda çözülme özelliği göstermesine 'biyotransformasyon' diyoruz. Yağda çözülen zararlı toksinlere suda çözülme özelliği kazandıran beyaz lahana; biyotransformanyon özelliğiyle terleme, solunum, idrar ve dışkı yolları ile bu zararlı toksinleri dışarı atar.

Meme kanserini önler mi?
Amerika'daki 'Harvard Health Letters' dergisinde 1994 yılında yayınlanan bir makalede; Asyalı kadınlarda Amerika'da yaşayanlara göre 8 kat daha az meme kanseri görülmesinin nedeni soya fasulyesi olarak açıklandı. Soyada bulunan maddelerin büyük bir kısmı, beyaz lahanada da bulunuyor. Bu da östrojen hormonunu zararsız olan zayıf östrojene dönüştürür. Yapılan klinik çalışmalarda beyaz lahana tüketenlerde kanser oluşumunun gerilediği tespit edildi.

Peki lahana kemoterapi ağrılarını hafifletir mi?
Birçok kanser hastası; ameliyatsız veya ameliyat sonrası radyoterapi, kemoterapi veya hormon tedavisi görmektedir. Özellikle radyoterapi veya kemoterapiden sonra hastalar kendilerini yorgun ve halsiz hisseder. Birçoğunda dolaşım bozukluğu şikâyetleri de olur. Radyoterapi veya kemoterapi sonrasında uygulanacak beyaz lahana kürü, vücudu arındırır, oluşan toksinlerin vücuttan atılmasında mükemmel bir yardımcı olur.

TOKSİN ATARAK YENİLENİN
Kaynamakta olan yarım litre suda 5-6 adet beyaz lahana yaprağını parçalamadan, 10 dakika ağzı kapalı olarak hafif ateşte haşlayın. Sabah ve akşam şeklinde günde 2 kez aç veya tok karnına birer su bardağı için. Bu işlemi 5 gün boyunca ve her seferinde yeniden hazırlayarak devam edin. 3 gün ara verip, yeniden 5 günlük bir kür daha uygulayın. 10 günlük kürün bir yıl boyunca 4 kez yapılmasını tavsiye ediyorum. Kürün yapılmaya başlandığı 2. veya 3. gününde vücudunuzun terlediğini ve özellikle yüz kısmında yağlı olduğunu fark edeceksiniz. Endişelenmeyin, bu yağla birlikte toksinleri de attığınızı gösterir. Bu kürü uygularken daha sık banyo veya duş yapmalısınız. Ne kadar çok toksin atarsanız vücudunuz o kadar fazla kendini yeniler.

NOT: Yazı dizisinde yer alan bilgilerin herhangi bir hastalığa teşhis amacı yoktur. Eğer bir sağlık şikâyetiniz varsa önce hekime başvurun


Pollyanna 31 Mayıs 2006 11:44

Çiğ balıktan yapılan SUSHI ne kadar güzel gözüküyor değil mi?



Gelin yaşanmış şu olaya bir göz atalım :

Olay Japonya’da Gifu‘nun bir kasabasinda cereyan ediyor..
Shota Fujiwara isimli sahis Sushiyi cok seviyordu. Cig balik yemeye bayilirdi. Günün birinde korkunc bas agrilari basladi. 3 yil boyunca basi agridi, hemde korkunc bir agri. Her defasinda migrendir diyerek gecistirdi. Fakat hic bir is yapamaz duruma geldiginde artik doktora gitmeye karar verdi. Basinin üzerinde olusan siskinliginin röntgenini cektirdiginde korkunc gercekle karsilastilar.

Analiz sonuclarinda kafa derisi altinda birseylerin hareket ettigi görüldü !
Dehsete kapilan doktor nester ile siskinligi acti görüntü korkunctu. Ayni korku filmlerinde ki gibiydi !

Aşağı doğru inin, bakalım gördükleriniz hoşunuza gidecek mi?!



Hatirlatma :

Bu tip kilcal kurtcuklar balik pistigi zaman veya buzdolabinda
4°C ila 0°C arasinda 1 hafta saklandigi zaman ölürler. Cig balik yemenin sakincalirini simdi oturup düsünün !

Çiğ köfte severlere de duyurulur, çünkü bu tip parazitler her tür çiğ ette bulunabilmekte. ÇUKUROVA TIP FAKÜLTESİNDE NÖROŞURJİ ( BEYİN CERRAHİSİ ) NDE İHTİSAS YAPMAKTA OLAN BİR ARKADAŞ YUKARIDAKİ BEYİN RESMİNİ GÖRÜNCE.BU RESİM GERÇEKTİR VE ÇİĞ KÖFTE YİYEN BİR ÇOK KİŞİYİ BU HALE GELMESİNDEN DOLAYI AMELİYAT ETTİKLERİNİ BİZZAT SÖYLEDİ. Lütfen pişmemiş etle yapılan hiç bir yiyeceği tüketmeyelim.


Misafir 31 Mayıs 2006 13:46

CİNSEL BOZUKLUKLAR

Cinsel kimlik ; kişinin kendini belli bir cinsiyet içinde algılamasıdır.
Cinsel yönelim ; ise kişinin duygu ,düşünce ve hareketlerinde belirli bir cinsiyete doğru yönelmesidir.
Cinsel kimlik çocukluğun ilk birkaç yılında belirlenir ve yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerin etkisi büyüktür. Ailenin cinselliğe karşı tutumu cinsel kimlik gelişimini belirleyebilir. Aile de çocukla uygun özdeşleşen bireylerin bulunması çok önemlidir. Mesela kız çocuğun anne ya da anne yerinde olan bir kadınla özdeşleşmesi sonucu çocuğun cinsel kimliğinin benimsenmesini sağlar.
Cinsel İşlev Bozukluklarının Oluşmasını Hazırlayan Faktörler:
  1. Aşırı tutucu ve dindar yetiştirilme
  2. Büyüklerinin cinsellik hakkında yanlış bilgiler vermesi
  3. Cinsellik hakkında bilgilerinin kısıtlı olması
  4. Eşini evlenmeden önce fazla tanımaması
Cinsel İşlev Bozukluklarının Ortaya Çıkaran Faktörler:
  1. Eşler arasında sevgi ve şefkatin ifade edilememesi
  2. Cinsel iletişimin olmaması ya da yeterli olmaması
  3. Cinsel ilişkiye ayrılan zamanın çok az olması

Cinsel İşlev Bozukluğu Görülme Sıklığı :
Geçen yıllarda yapılan araştırmalar daha çok erkekler üzerinde yapılmıştır. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalarda kadınlar üzerinde durulmaya başlanmıştır.
Erkekler üzerine yapılan bir araştırma da tüm dünyada görülme sıklığı 40-70 yaş arası erkeklerin yaklaşık %55’inde hafif, orta, ağır derecelerde ereksiyon bozuklukları bulunmaktadır. Erişkin erkeklerin %15’inde, 50 yaş üzeri erkeklerin %30’unda cinsel istek kaybı görülmektedir. Erkeklerin %30’unda erken boşalma görülmektedir Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre kadınlarda % 43 oranında cinsel işlev bozukluğu görülürken ; erkeklerin ise % 32 sinde bulunmuştur.
Kadınlar da ise en sık orgazm olamama ve cinsel isteksizlik yer alıyor. Kadınların % 40-50 si orgazm güçlüğü yaşadıklarını bildirmişler. Daha sonra ise vajinismus sıklıkla görülüyor.


TEDAVİ

Son yıllarda cinsel işlev bozukluklarının tedavisinde daha çok bilişsel-davranışçı yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler şartlama ve pekiştirme ilkelerine dayanır. Buna göre cinsel işlev bozuklukların temelinde yanlış koşullanmalar ve yanlış inançlar olduğu ve tedavisinin ancak bunların silinip yerine uyumsal olanı öğreterek gerçekleştirilir. Tedaviye başlamadan önce çok yönlü ve detaylı bir biçimde değerlendirme yapılması çok önemlidir. Çünkü bu bozukluklar birçok şeyden etkilenir : ailesiyle ilişkileri , eşiyle ilikisi , cinsellik hakkındaki bilgileri , geçmiş cinsel deneyimleri , travmaları. Tedaviye genellikle ciftler Tedavi sırasında eşlerin birbirleriyle olan iletişimleri zenginleştirilir. Çeşitli ev ödevleri verilir. Çeşitli teknikler uygulanarak kişilere yardımcı olunur. Eğer başka psikiyatrik hastalıklarla beraber görülürse ilk başta psikiyatrik hastalık tedavi edilir ; daha sonra cinsel işlev bozukluklarının tedavisine geçilir.



Hi-LaL 1 Haziran 2006 07:42

Sorularla Nükleoplasti...
 
Sorularla Nükleoplasti



Nükleoplasti nedir?

Nükleoplasti disk (bel-boyun) fıtığı tedavisi için geliştirilmiş ameliyat dışı girişimsel bir yöntemdir. Nükleoplasti, anlam olarak diskin merkezinde yer alan jel kıvamındaki madde olan nükleus pulpozus'un çıkarılmasıdır. Diskin dış yüzünü anulus adı verilen bir kemer sarar. Bel fıtığı bu kemerin açılması ve nükleusun dışarıya fırlayarak sinirlere baskı yapmasıyla oluşur. Nükleoplasti uygulaması disk olan bölgede kesik oluşturmayı gerektirmez. Bu işlem için özel geliştirilmiş bir iğne görüntüleme yöntemi eşliğinde diske yerleştirilir. Bu iğnenin içinden geçirilen bir elektrot disk içine ulaştırılır. Bu elektrot yardımıyla ısı oluşturularak diskin içindeki jel kıvamındaki madde çıkarılır.


Nükleoplasti nasıl uygulanır?

Nükleopasti merkezimizde, ameliyathane koşullarında fluoroskopi adı verilen görüntüleme yöntemi eşliğinde uygulanmaktadır. İşlem sırasında hasta yüz üstü yatar. Hastanın işlem sırasında rahatsızlık hissetmemesi ve gevşemesini sağlamak için sedasyon uygulanır (yüzeysel uyutma). Bu şekilde hasta işlem sırasında ağrı duymaz ve herhangi bir rahatsızlık hissetmez. Ayrıca işlemin yapılacağı bölgeye lokal anestezik ilaç (mevzi uyuşturucu) da yapılır. İşlem tamamen steril koşullarda ve tek kullanımlık malzeme ile gerçekleştirilir.

İşlem ne kadar sürer?

Nükleoplasti yaklaşık 30-45 dakika süren bir işlemdir.

İşlem sonrası ne yapılmalıdır?

İşlemin yapıldığı hastalar operasyon günü ve sonrasındaki 48 saat içinde dinlenmelidir. İlk hafta araba kullanmak, ağırlık kaldırmak ve eğilmek gibi beli zorlayıcı aktivitelerden kaçınılmalıdır. İşlemden 2 hafta sonra fizik tedaviye başlanabilir.

Nükleoplastinin riskleri ve yan etkileri nelerdir?

Nükleoplasti genel olarak güvenli bir işlemdir. Ancak, tüm işlemler gibi nükleopastinin de bir takım yan etkileri olabilir. En sık görülen yan etki, geçici ağrıdır. Enfeksiyondan korunmak için işlem steril koşullarda ve tek kullanımlık malzeme ile yapılır. İşlem görüntüleme eşliğinde yapıldığından daha ciddi komplikasyon görülmez.


NihLe 1 Haziran 2006 11:52

1 ek
Ekmek Yerken Bir Kez Daha Düşünün..

Alıntıdaki Ek 6940

Biz Türkler, genellikle ekmeksiz yapamayız... Ekmeği yemeğe değil yemeği ekmeğe katık edenlerimizin sayısı epey fazladır (Pilavla, makarnayla ekmek yemek gibi)... Fakat, yapılan araştırmalar, ekmeğin, kilo yapma özelliğinin dışında çok daha tehlikeli etkilerinin olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, suç işleyenlerin büyük çoğunluğunun (yüzde 98'i) ekmek bağımlısı olduğu belirlenmiş durumda. İşte, sırf suçtan arınmaya ve de daha sağlıklı düşünmeye katkıda bulunmak amacıyla madde madde ekmekteki tehlike:
1) Tehlikeli suçluların yüzde 98'i, aşırı ekmek tüketenlerden oluşuyor.

2) Şiddet içeren suçları işleyenlerin yüzde 90'ının, suçu işlemeden önceki 24 saat içinde aşırı ekmek tükettikleri belirlenmiş bulunuyor.
3) Ekmeğin aşırı tüketildiği evlerde yaşayan çocukların hemen hemen tamamına yakını, ortalama zeka düzeyine yönelik testlerde bile başarısız oluyor.
4) Ekmeğin bilinmediği ilkel kabilelerde, kanser, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklara daha az rastlanıyor.
5) Ekmek alışkanlık yapıyor.
6) Ekmeğe aşırı bağımlı bireyler, çok basit bilimsel bir gerçeklikle, kurmaca bir olay arasındaki ayrımı anlayamıyor.


GusinapsE 3 Haziran 2006 21:55

Sınav stresine havuç suyu


Sınav stresini yenmek için havuç suyu

Üniversite seçme sınavları için geri sayım başlarken, öğrencilerin sınav stresini yenmeleri için beslenmelerine dikkat etmeleri gerektiği ve özellikle sınav sabahı öncesi yapılan kahvaltıda sakinleştirici özelliğinden dolayı havuç suyu içmeleri önerildi.

Palandöken Hastanesi Diyetisyeni İlknur Buzkan, dengeli beslenmenin başarıyı artırıcı özelliği olduğunu ifade ederek, sınav stresinden uzaklaşmak isteyen öğrencilerin sakinleştirici ilaçlardan uzak durmalarını istedi.

Öğrencilerin üniversite sınavlarına kadar dengeli beslenmeleri gerektiğini, özellikle antioksidan içeren sebze ve meyveleri tüketmelerini öneren Buzkan, "Antioksidan içeren sebze ve meyveler hafızayı güçlendiriyor, konsantrasyonu artıyor, düşünce gücünü yükseltiyor" diye konuştu.

Sınav gününe kadar öğrencilerin çay, kahve ve kolalı içecekler yerine süt ve taze sıkılmış meyve sularını içmelerinin daha sağlıklı olacağını anlatan Buzkan, sabah kahvaltılarında da 5-6 fındık ile 3-4 tane ceviz yemelerinin faydalı olduğunu anlattı.

Sınav stresinden uzaklaşmak için alınacak sakinleştirici ilaçların birçok olumsuzluğa neden olabileceğine dikkat çeken Buzkan, "Bu ilaçlar daha çok strese yol açabilir. Ayrıca huzursuzluk ve konsantrasyon bozukluğuna da neden olabilir" dedi.

SINAV SABAHI

Sınav sabahı yapılacak iyi bir kahvaltının önemine işaret eden Uskan, sakinleştirici özelliği olduğu bilinen havucun sıkılarak bir bardak suyunun içilmesinin faydalı olacağını sözlerine ekleyen Buzkan, şunları söyledi:

"Sınav öncesi bir bardak havuç suyu içilmesini önerebiliriz. Eğer havuç suyunu sevmiyorlarsa dilimlenmiş ve üzerine hafif bitkisel yağ dökülmüş bir havuç da yenebilir. Sıkılmış bir bardak taze meyve suyu da öğrenciler için faydalı olur. Sınava girecek öğrenciler özellikle sabah kahvaltısında daha önce yemedikleri yiyeceklerden de uzak dursunlar


Karpuz kansere karşı koruyor

Havaların ısınmasıyla birlikte alışveriş merkezleri ve manavların reyonlarını süslemeye başlayan karpuzun, içeriğinde bol miktarda bulunan laykopen maddesi nedeniyle, kansere karşı koruyucu özelliği olduğu bildirildi.
Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Betül Çiçek, kansere karşı koruma özelliği olduğu bilinen laykopen maddesinin, karpuzda bol miktarda bulunduğunu belirtti.
Yaz mevsiminde bolca bulunan ve ucuz olmasının yanı sıra her yaştan insan tarafından sevilen bir meyve olan karpuzun, insan sağlığına faydasına dikkati çeken Çiçek, yaz mevsiminde insanlara bol miktarda karpuz tüketmelerini tavsiye ettiklerini kaydetti.
Laykopen maddesinin antioksidan özelliği nedeniyle kansere karşı koruma sağladığını ifade eden Çiçek, şu bilgileri verdi:
"Karpuz, kansere karşı koruma özelliği olan laykopen maddesi bakımından oldukça zengin bir meyvedir. Kansere yol açan en büyük sebeplerden biri, doku ve organların zararlı maddeler nedeniyle hasar görmesidir. Laykopen maddesi ise antioksidan özelliği sayesinde, serbest radikaller denilen zararlı toksinlerin sağlıklı doku ve organlara bağlanmasını engeller. Laykopen, doku ve organlara bağlanarak zararlı maddelere karşı koruma sağlar. Bu nedenle karpuz, kansere karşı koruma sağlayan en önemli besinlerden biridir."
Vücudu kansere karşı en fazla koruduğu bilinen maddelerin başında A ve E vitaminlerinin geldiğini hatırlatan Çiçek, karpuzda bulunan laykopenin kansere karşı koruyuculuğunun A vitamininden 2 kat, E vitamininden 10 kat daha fazla olduğunu vurguladı."
Karpuzun besin değeri açısından da oldukça zengin bir meyve olduğunu söyleyen Çiçek, orta boy bir karpuzdan kesilen ince bir dilimin 6.4 gram kanbonhidrat, bir miktar protein ve yağ ile 26 kalori içerdiğini bildirdi.


KafKasKarTaLi 4 Haziran 2006 00:49

Güne Başlarken Kahvaltının Önemi

Her fırsatta, günün en önemli öğünü ve sağlıklı bir yaşama giden sağlıklı beslenme yolunda ilk adım olduğu dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan uzman araştırmalarıyla da kanıtlanan kahvaltının önemi kaynağını nereden alıyor?

Kan Şekeri Miktarını Dengeler
Uyurken de gün içinde depolanan enerjiyi kullanarak yaşamsal faaliyetlerini devam ettiren vücut, ortalama 10-12 saat kadar enerji sağlayacak yakıt alamadığından büyük bir enerji kaybıyla yeni güne başlar. Bu şartlar altında kahvaltı, gün boyunca sürecek yoğun fiziksel ve zihinsel aktiviteler için vücudun gereksinim duyduğu enerjiyi sağlayacak ilk yakıt olma özelliğini taşır. Vücudun azalan enerji stoğunu yenileyen kahvaltı ile kan şeker düzeyi tekrar normal seviyelere yükselir. Beynin enerji ihtiyacını glikozdan sağladığı ve enerji depolama kapasitesinin az olduğu düşünülürse, eğer güne başlarken kahvaltı edilmezse kanın şeker konsantrasyonu düşük seviyelerde seyredeceğinden beynin enerji kaynağı sınırlanmış olur. Başlangıçta açlık sinyalleriyle kendini gösteren kan şekeri düşüklüğü, kritik değerlerde huzursuzluk, gerginlik, algılama ve ifade güçlüğü, konsantrasyon bozukluğu, uyku hali hatta çarpıntı ve bilinç bozukluklarına varabilecek ciddi sorunlara neden olmaktadır. Bilişsel aktivitelerin yanısıra fiziksel aktivitelerin yeterli enerji ihtiyacının sağlanamaması durumunda bitkinlik, halsizlik ve yorgunluk halleri de ortaya çıkmaktadır.

Metabolizma Hızını Düzenler
Kahvaltının kandaki şeker miktarının düşmesinin sonucu olarak ortaya çıkan açlık hissini bastırma fonksiyonuna ek olarak, metabolizmanın daha verimli çalışmasına yardımcı olma görevi de vardır. Araştırmalar, kahvaltının, gece boyunca düşük seviyelerde faaliyet gösteren metabolizmanın hızını %20-30 oranında artırdığını göstermektedir. Kahvaltı ihmal edildiğinde ise metabolizma geliştirdiği savunma mekanizması yoluyla bir sonraki öğünde yenilenleri yağa dönüştürerek depolamaktadır. Aşırı tatlı tüketmek, hızlı yemek, az su içmek, az posalı yiyecekler yemek gibi beslenme davranışı bozukluklarının en önemlisi öğün atlamanın, obeziteye varan şişmanlık problemleri durumlarında çok sık görülmesi de verileri destekler niteliktedir. Bu şartlar altında, kahvaltı ile güne başlayanların kilo alma eğilimlerinin daha az, aldıklarında ise kilo vermelerinin daha kolay olduğu, bu kişilerin bulundukları kiloyu daha kolay koruyabildikleri sonucu doğmaktadır. Bu yüzdendir ki diyet süreci içinde bile kahvaltının ihmal edilmemesi gereğinin altı diyetisyenlerce defalarca çizilmektedir.


Düzenli kahvaltı alışkanlığı sahibi olmayan kişilerde obeziteye varan kilo problemleri ile kolesterol ve kalp-damar hastalıklarına eğilimin daha yüksek olduğu belirtilmektedir.

İş ve Okul Hayatında Başarıyı Artırır
Kahvaltı, iş hayatında vücut üzerinde gözlenen zihinsel ve fizyolojik etkilerinden dolayı çok önemli bir yere sahiptir. Günlük hayatın yoğun temposu içinde koşuşturan bireylerden kahvaltı alışkanlığına sahip olanlarda odaklanma problemlerine, yorgunluk, bitkinlik gibi problemlere daha az rastlanmaktadır. Ayrıca, ilk öğünümüzün yaşlanmayı geciktirdiği ve yaşlılık döneminde ortaya çıkması muhtemel bellek ve algı kusurları ile kas zayıflıklıklarına engel olduğu da ileri sürülmektedir. Bütün bu faydalar bir araya getirildiğinde ise kahvaltının işte verimliliğin derecesi ve ömrüyle doğrudan ilişkisi gözler önüne serilmektedir.
Okul hayatında kahvaltının önemi daha da artmaktadır. Gelişim sürecini henüz tamamlamamış bireylerin hızlı değişimleri yeterli ve dengeli beslenmeyle desteklenmelidir. Gerekli olan karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve minerallerden oluşan besin öğelerinin doğru öğünlerde yeterli miktarlarda alınmaması sonucu bağışıklık sistemleri zayıf yeni bireylerin sayısı giderek artmaktadır. İncelemeler sonucu, çocuklarda öğrenme kapasitesi beslenme alışkanlıkları ile doğrudan ilişkilendirilmiştir. Düzenli kahvaltı eden çocukların derslerdeki fiziksel ve zihinsel performans, motivasyon ve katılımlarında daha yüksek başarı tespit edilmiştir. Ayrıca bu bireylerde davranış bozukluklarına, uyum problemlerine daha az rastlanması, uzmanlarca, kahvaltının sigara tiryakiliği, alkol ve uyuşturucu kullanımı gibi alışkanlıklarla da ilişkilendirilebileceği görüşünün ortaya atılmasına bile sebep olmuştur.

Kahvaltı Nasıl Olmalı?
  • İyi bir kahvaltı temelde, hücrelerin yapılandırılması ve onarılması için gerekli protein, enerji yıkımı için karbonhidrat, sağlıklı sindirim işleyişi için lif, kemiklerin sağlamlaştırılması için kalsiyum, kırmızı kan hücreleri ve vücuttaki oksijen döngüsü için demir ile bağışıklık sistemi için vitamin ve mineral ihtiyaçlarını karşılar nitelikte olmalıdır.
  • Protein ihtiyacı yumurtadan, sütten ve peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinden karşılanabilmektedir. İhtiyaçları yaşa göre değişse de ortalama 1 ya da 2 kibrit kutusu peynir, sağlıklı bir insanın günlük protein ihtiyacını karşılar niteliktedir.
  • Ekmek tüketiminin oldukça fazla olduğu toplumumuzda tercih edilen beyaz ekmeğin yerine lif oranı yüksek esmer kepek, çavdar, yulaf ekmeklerinin tüketilmesi önerilmektedir. Çünkü lifli gıdaların sindirim sisteminin daha etkin çalışmasını sağladığı ve bağırsakta kanser yapıcı maddeleri yapılarına bağlayıp vücuttan uzaklaştırarak kanser riskini azalttığı ileri sürülmektedir.
  • Toksik maddeleri nötralize ettiği bilinen kalsiyumun deposu süt ve süt ürünleri yaşa ve özel durumlara bağlı olarak belli miktarlarda tüketilmelidir.
  • B vitamini yönünden zengin kahvaltılıklar ise peynir ve buğdaydır. Ancak buğdayın soframıza beyaz ekmek olarak ulaşması aşamalarında büyük oranda B1 vitamini kaybı olur. Son dönemlerde giderek yaygınlaşan B vitamini yönünden zenginleştirilmiş gevrek çeşitleri geleneksel kahvaltımızı destekler şekilde farklı bir alternatif olarak sunulmaktadır.
  • Günlük vitamin ve mineral ihtiyacının en önemli adresi meyve, doğal meyve suları ve sebzelerdir. Her ne kadar alışılagelmiş Türk kahvaltısı tarzına uymasa da uzmanlar kahvaltıda meyve-sebze tüketiminin üzerinde ısrarla durmaktadırlar.
  • Mide, tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına neden olduğu bilinen "tanen" içerdiği bilinen çay ve kahveden özellikle çay geleneksel kahvaltı anlayışımızla bütünleşmiştir. Demir emilimini güçleştirerek kansızlığa yol açan çay içindeki "tanen" miktarının açık ve limonlu çay tüketimiyle azaltılacağını belirten araştırmalar, yeşil çayın kalp dostu olması yönüyle kahvaltıya daha uygun olduğunu ortaya koymuştur.
Kahvaltı üzerine yapılmış tüm araştırma sonuçları, bireyin her koşulda alacağı toplam kalorinin yaklaşık olarak %40'nın güne başlangıç öğünü kahvaltıda alınmasının sağlık açısından önemini vurgulamaktadır.


Mystic@L 4 Haziran 2006 04:56

Tırnak yeme alışkanlığı


Tırnak yeme alışkanlığına çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde görülebilir). Çocukların %33 de tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların sayısı %40-45'e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terk etmektedir.

Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.

Tırnak yeme alışkanlığının sebepleri
Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emmede olduğu gibi çoğunlukla psikolojik rahatsızlıklardır.
Alışkanlık daha çok baskı altına alınmış heyecanların ilgilendiği durumlarla olup, çocuk bunun arzu edilmeyen bir davranış ve alışkanlık olduğunu anlayınca kökleşmekte olduğu görülmektedir.
Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve gerginlik başlıca nedenlerdir.
Anne babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak yeme olarak gösterir.
Tırnak yeme daha önce belirttiğimiz gibi taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Ailede herhangi bir bireyin tırnak yeme davranışı göstermesi doğal olarak çocuğun ilgisini çekecektir. Ayrıca tırnak yeme davranışı olaylara bağlı olarak gelişebilmektedir. Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.


kambis 8 Haziran 2006 00:48

REFLÜ NEDİR?
Halk arasında Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü hastalığı mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Reflü, asitli mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliğinin yok olmasından kaynaklanır. Erişkinlerin yaklaşık %20'sinde reflü görülmektedir.

Mide içeriği midenin salgıladığı hidrojen iyonu nedeniyle belirgin derecede asittir. Eğer onikiparmak barsağından mideye doğru safra geri akımı varsa mideden yukarı çıkan içerik hem asit hem de safra içerir. Alkali özellikli olan safra da mide asidi gibi yemek borusunun tahrişine neden olur. Reflü hastalığı, asitli ve/veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten ve/veya safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur.

Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen bir kapak mekanizması vardır. Reflü hastalarında en sık görülen özellik bu mekanizmanın gevşekliğidir. Bu durum sıklıkla mide fıtığıyla birlikte yaşanır. Mide boşalım bozukluğu ya da bozulmuş yemek borusu hareketi bu hastalığı tetikleyen diğer nedenlerdir.

Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını engelleyen iki mekanizma vardır.

KELEPÇE MEKANİZMASI
Kelepçe mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kelepçe gibi sıkılmasıyla engeller. Sağlıklı bir kelepçe mekanizması şu şekilde işler;
Normal durum Mide içeriği yukarı doğru hareket eder Kelepçe mekanizması çalışır

KAPAK MEKANİZMASI
Kapak mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kapak gibi kapanmasıyla engeller. Sağlıklı bir kapak mekanizması şu şekilde işler;

Normal durum Mide içeriği yukarı doğru hareket eder Kapak mekanizması çalışırREFLÜ ŞİKAYETLERİ NELERDİR?
Hastalarımızın en sıklıkla başvurduğu şikayet mide yanmasıdır.
Bunun yanında göğüste yanma ve ekşime,
Ağıza gelen acı bir tat,
Ağız kokusu,
Özellikle yemeklerden sonra ve tok karna yatıldığında geceleri rahatsız eden şişkinlik, geğirme ve boğulma hissi
Göğüste takılma ve sıkışma hissiyle birlikte kalbe baskı ve çarpıntı hissedilebiliyor.
Derin nefes almada güçlük çekilebiliyor.
İleri aşamalarda da;
kronik farenjit,
kronik sinüzit,
alerjik astım
ve diş çürüklerine gidilen bir süreç yaşanabiliyor.

REFLÜ ŞİKAYETLERİ BAŞKA HANGİ HASTALIKLARI CAĞRIŞTIRIR?

HAZIMSIZLIKLA İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
  • Şişkinlik, geğirme, midede yanma ve hazımsızlık hissi
  • safra kesesi taşı olan insanlarda
  • Ülseri olan insanlarda
  • Gastriti olan insanlarda
  • görülebilir.
KULAK BURUN BOĞAZ HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
  • Kronik farenjit
  • Kronik sinüzit
  • Ses kısıklığı
  • Kronik tahriş öksürüğü
GÖGÜS HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
  • Alerjik astım
  • Kronik öksürük
KALP HASTALIKLARI İLE İLGİLİ OLAN ŞİKAYETLER
  • Çarpıntı
  • Kalpte sıkıntı hissi

REFLÜ TEDAVİSİ
Reflü tedavisinde 4 yöntem bulunmaktadır. Bu yöntemler Reflü'nün şiddetine ve ilerlemesine göre doktorunuz tarafından belirlenmelidir. Yaşam tarzı değişiklikleri, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi ve endoskopik tedavi tip ve evrelerine göre hastalığın iyileştirilmesini sağlayan yöntemlerdir.


YAŞAM ŞARTLARINDA YAPILACAK DÜZENLEMELER
Kişinin yaşamında yapacağı bazı düzenlemeler Reflü hastalığının ilerlemesini engelleyebilir ve kişiyi rahat ettirebilir. Bunlar;

YÜKSEK YASTIKTA YATIN
Yatarken vücudun üst kısmı ile başın yüksekte olmasını sağlayın. Bunun için yastık sayısını artırabilir veya yatağın baş kısmını yükseltebilirsiniz. 25-30 derece diklikte bir açıyla yatıldığında mide içeriğinin yemek borusu ve yutağa doğru yukarı kaçışı azalır.

YATMADANÖNCE BESİN ALMAYIN
Yatmadan 2 saat önce besin almamaya özen gösterin. Midenin içeriğini boşaltma süresi takribi olarak 2-3 saattir. Boş bir mideyle yatmak reflü olasılığını en aza indirir. Bu nedenle yemeklerden sonra bir süre yatmayın ve uzanmayın.

SİGARA ve ALKOL KULLANMAYIN
Sigara asit salgısını uyarıp mide kapakçık basıncını düşürerek reflünün artışına yol açar. Sigara ve alkol kullanmayın.

ASİTLİ İÇECEKLER İÇMEYİN
Kolalı içecekler, kahve, çikolata, yağlı, acılı, baharatlı yiyeceklerden kaçının. Asitli içecekler ve bu tür besinler, mide şikayetlerinin artmasında önemli rol oynarlar ve asit salgısını uyarıp mide kapakçık basıncını düşürerek reflünün artışına yol açarlar.

SAĞLIKLI BESLENİN
Sık ögünlerle az miktarda besin alın. Bir defada çok fazla yemek yerine, sık sık ve az miktarda yemeyi tercih edin. Fazla yemek, mide içi basıncı artırdığından geri kaçışı şiddetlendirir.

DAR KIYAFETLER GİYMEYİN
Karın bölgesini sıkan kıyafetlerden kaçınmalısınız. Kemerinizi çok sıkmamaya hatta mümkünse kemer kullanmamaya çalışın.

FAZLA KİLOLARINIZDAN KURTULUN
Düzenli spor yaparak ve dengeli beslenerek fazla kilolarınızı vermeye çalışın. Kilolu insanlarda karın iç basıncı daha yüksek olduğundan reflü yakınmaları artabilir.


İLAÇ TEDAVİSİ
Asit baskılayıcı ilaç tedavisi, mide içindeki asit salgılama miktarını kontrol altına alır ve yukarı doğru çıkan mide asit miktarının düşmesini sağlar. Buna karşın ilaç tedavisi, safra reflüsü (alkali reflüsü) üzerinde etkili değildir. İlaç tedavisine rağmen safra yukarı çıkmaya devam eder ve yemek borusunu tahriş eder. Bu nedenle ilaç tedavisi sırasında bile yemek borusu tahrişi devam edebilir.

Reflü yakınması olan insanlarda başlangıçta mutlaka uygulanan ilaç tedavisi, reflü şikayeti olan insanların %80'ini rahatlatmakla birlikte reflünün kökeni olan mekanik bozukluğu ortadan kaldırmamakta ve tamamen tedavi etmemektedir. Bu nedenle ilaç tedavisini bırakan reflü hastalarının %90'ında aynı yakınmalar kısa süre içinde tekrar başlamaktadır.

İlaç tedavisinde 3 farklı yöntem bulunmaktadır;

PROTON POMPA BASKILAYICI İLAÇ TEDAVİSİ
Bu tür ilaçlar Proton pompa inhibitörleri olarak adlandırılır. Proton pompa baskılayıcı tedavi, midenin asit salgılama miktarını kontrol altına alır ve yukarı doğru çıkan mide asit miktarını duşürür.

ALJENİK ASİT İÇEREN İLAÇ TEDAVİSİ
Aljenik ilaç tedavisiyle yemek borusunun yüzeyi kaplanarak mide asidinin etkisi azaltılır. Bu tedavi yönteminde yemek borusu ilaç tarafından yüzeysel olarak sıvanır. Böylece yukarı çıkan asidin yemek borusu hücreleriyle karşılaşması en aza indirgenir ve tahriş azaltılır.

PROKİNETİK İLAÇ TEDAVİSİ
Prokinetik ajandalar yan etkilerinden dolayı en az tercih edilen ilaç tedavi yöntemidir. Bu tedavi, yemek borusu hareketini düzenleyerek yukarı doğru reflü olan sıvının tekrar aşağı doğru itilmesini kolaylaştırır.


CERRAHİ TEDAVİ
Reflü, özellikle de mide fıtığıyla birlikte olduğu zaman insanın yaşam kalitesini çok etkiler. Cerrahi tedavi, gastroöfasigal reflü hastalığının mekanik kökenini ortadan kaldıran tek tedavi yöntemidir. Gerçek anlamda tedavi sadece cerrahi yöntemle sağlanabilmektedir. 10 yıllık dönemde yapılan prospektif randomize kontrollü çalışmalar, cerrahi tedavilerin %93'ün üzerinde kesin başarılı olduğunu göstermektedir. Cerrahi tedaviyi tercih eden hastaların %93'ünde hiç bir şikayet belirtilmemiş ve ilaç kullanımına gerek olmamıştır. Cerrahi tedavide başarı oranı cerrahi ekibin bu konudaki deneyim ve uzmanlığıyla doğrudan ilintilidir.
  • * Tıbbi tedavinin başarılı olmadığı, agır özafajitli, 4 santimden büyük mide fıtığı olanlarda
  • * Uzun dönem ya da yaşam boyu ilaç kullanmak istemeyen genç hastalarda
  • * İlaç tedavisinden sonra da hastanın yakınmaları devam ediyorsa
  • * Tedavilere rağmen, kronik öksürük, ses kısıklığı, astım ve kronik boğaz ağrısı şikayetleri geçmeyen hastalarda
  • * Yemek borusunda hücresel değişime varan tahrişler görülmekte ise (Barrett Ösofagus)
  • * Yaşam tarzı değişikliklerinin yaratacağı endişeler, ilaç tedavisinin süresi ve maliyeti göz önüne alınarak
  • cerrahi tedavi düşünülmelidir.
Cerrahi tedavide 2 temel amaç bulunmaktadır;
1. Reflünün oluşma nedeni mide fıtığı ise mide fıtığını onarmak.
2. Mide fıtığı onarıldıktan sonra yemek borusunun karın içinde kalan kısmının etrafında mideyi çevrelemek ve çalışır bir mide kapağı yaratmak (kelepce mekanızması).
Kelepçe mekanizmasıyla bu bölgede bir yüksek basınç oluşturulur ve yukardan gelen gıdalar yemek borusunun itme hareketiyle aşağı doğru inerken mide içeriğinin yukarı dogru kacması engellenir. Böylece reflü tedavi edilmiş olur.

LAPAROSKOPİK CERRAHİ TEDAVİ
Uzun dönemde son derece etkili ve güvenilir bir yöntem olan laparoskopik yöntem, cerrahi tedavinin gelişmesinde ve hastaların kısa sürede normal yaşama dönmelerinde çok etkili olmuştur.

Gerekli tıbbi tetkikleri yapılan hasta, son kontrolleri de gerçekleştirildikten sonra ameliyataneye alınır. Gastroösafagial Reflü'nün laparoskopik cerrahisi konusunda 350'yi aşkın deneyime sahip olan Dr. Eminoğlu ve ekibi için ortalama 30-40 dakika sürecek müdahaleye başlanır.

Anestezi uzmanı doktor tarafından yaş ve alışkanlıkları da içeren hasta öyküsü gözönünde bulundurularak narkoz verilen hasta rahat bir uykuya dalar. Operasyonun uygulanacağı satıh sterilize edildikten sonra sorunlu bölgeye yarımşar santimlik 4 ya da 5 kesiyle ulaşılıyor. Uzman doktorlar ve deneyimli ekip, laporoskopik cerrahi cihazlarını ekranlar aracılığıyla tıpkı klasik cerrahi tekniklerini uygularmışcasına rahatlıkla kullanarak milimetrik alanlarda operasyonu sürdürürler. Mide fıtığı onarılır ve yeni bir mide kapakçığı oluşturulur.

Kansız sayılabilecek müdahale başarıyla sona erdiğinde küçük kesiler dikişlerle kapatılır. Dikişler tamamlanana kadar hiç bir şey hissetmemiş olan hasta deneyimli anestezi uzmanı doktor tarafından uyandırılır.

Kadıköy Şifa ekibinin cerrahi müdahale süresi ortalama 30-40 dakikadır. Cerrahi müdahale tamamlandıktan sonra yaklaşık 10 dakika içinde hasta uyanır ve sonrasında özel bir bakım gerektirmeden yatağına çıkar. Operasyonun tamamlanmasını takip eden 6. saatte hasta odasında yürütülür. Ertesi sabah hafif gıdalar alan hasta, doktoru tarafından son bir muayaneden geçirilen hasta evine gönderilerek normal yaşamına dönüyor. İlk hafta sulu yumuşak gıdayla beslenen hasta ikinci haftanın sonunda normal beslenme düzenine kavuşur.

ENDOSKOPİK REFLÜ TEDAVİSİ
Endoskopik reflü tedavisi en yeni tedavi yöntemidir. Endoskopik tedavi, ağızdan girilerek uygulanan ameliyatsız bir tedavi yontemidir. Özellikle cerrahi tedaviye sıcak bakmayan reflü hastlarında uygulanan endoskopik tedavi yonteminin bazı sınırlamaları vardır;
* 18 yaşından küçük hastalara
* Gebe hastalara
* 2 cm. üzerınde mide fıtığı olan hastalara
* Yemek borusu ileri derecede tahriş olan hastalara (Grade 3-4)
* Yemek borusunda hücresel değişime varan tahriş bulunan hastalara
* Akalazyası olan hastalara
Endoskopik reflü tedavisi önerilmez.

Endoskopik Reflü tedavisinde 3 yöntem uygulanır;
1. Radyo Frekans Dalga Yöntemi (Stretta)
Ekibimiz tarafından da uygulanan bu yöntemde radyo frekans dalgaları kullanılmaktadır. Radyo frekans dalgaları, yemek borusu ve midenin birleştiği ve mide kapağı denilen bölgede yemek borusu hücrelerinin dış duvarından içeri doğru ilerletilir. Bu bölgede kas dokusu ısıtılarak ısı hasarı oluşturulur. Isı hasarı oluşmuş kas dokusu daralarak iyileşir.

2. Hacim Etkisi Yaratan Yöntemler (Entreyx Gatekeeper)
Bu yöntemde yemek borusunun mide ile birleştiği bölgede kas dokusu içine emilemeyen bir bio polimer enjekte edilerek bu bölgenin daralması sağlanabilir (Entreyx)
ya da
yemek borusunun mide ile birleştiği bölgede yüzeysel hücrelerin hemen altına sıvı ile karşılaştığında hacim olarak artan küçük tüpler yerleştirilebilir. Bu tüpler sıvı ile karşılaşıp şiştiklerinde bu bölgede hacim etkisi yaratırlar.

3. Endoskopik Dikiş Yöntemleri (Endocinch Plicator)
Bu yöntemde de endoskopik olarak yemek borusu mide bileşkesine mukozal (yüzeysel) dikişler konulabilir (Endocinch)
ya da
yine endoskopik yöntemle bu kez mide içinden yaklaşılarak tek bir adet tam kat dikiş konulabilir.(Plicator)


Mystic@L 8 Haziran 2006 01:46

YİRMİLİK DİŞLER


Hepimizin bildiği gibi ağzımızda en son süren dişler üçüncü azı dişleridir. Genelde 17 ila 25 yaşları arasında sürmeye başlarlar. Bu dişlerin ağızda bırakılıp bırakılmaması konusu tartışmalıdır. Eğer doğru pozisyonda sürerlerse ve çevre dokulara zarar vermiyorsa bu dişin yerinde kalmasında bir sakınca yoktur. Çene kemiğine kaynaşmış ve anormal pozisyonlu bir dişin (röntgenle tespit edilmiş) ileride yol açacağı zararlar göz önüne alınarak çekimine karar verilebilir. Diş arkındaki yer darlığı durumlarında dişin sürmesi dişeti- kemik ve diğer komşu diş engeline takılabilir.

Yirmilik dişin çekilmesini gerektiren haller nelerdir?
  • ÇÜRÜK: Tükürük, bakteri ve yiyecek parçacıkları yeni çıkmakta olan dişin açtığı yuvada birikerek hem yirmilik dişi hem de yanındaki azı dişini tehdit eder. Bu tip çürükleri fark etmek ve tedavi etmek oldukça zordur. Ağrı ve enfeksiyona yol açan ve apseyle sonuçlanan ağır tablolar meydana gelebiliyor.
  • DİŞETİ HASTALIĞI (perikoronit): Kısmen çıkmış bir yirmilik dişin dişetinde bakteri ve yiyecek artıklarının depolandığı bir enfeksiyon odağı oluşur. Bu durum ağız kokusu, ağrı, ödem ve trismusa (ağzın tam açılamaması hali) sebep olur. Enfeksiyon lenfler aracılığı ile yanak ve boyuna yayılabilir. Yirmilik dişin etrafındaki bu enfeksiyona yatkın zemin her seferinde kolayca enfekte olmaya adaydır. (Bakınız, Dişeti hastalıkları)
  • BASINÇ AĞRISI: Sürme sırasında komşu dişlere de basınç uygulanıyorsa sıkışmadan dolayı da bir ağrı hissedilebilir. Bazı durumlarda bu basınç aşınmaya yol açar.
  • ORTODONTİK SEBEPLER: Pek çok genç birey dişlerindeki çapraşıklıkları düzeltmek için ortodontik tedavi görmektedir. Yirmi yaş dişlerinin sürme basınçları diğer dişlere de yansıyacağından diğer dişlerde de bir hareketlilik olur, çapraşıklıklar artabilir.
  • PROTEZLE İLGİLİ SEBEPLER: Protez planlaması yapılan bir ağızda yirmilik dişleri hesaba katmak gerekir. Çünkü, yirmilik diş çekildikten sonra değişen ağız yapısına göre yeni bir protez yapmak gerekecektir.
  • KİST OLUŞUMU: Gömük bir dişin sebep olduğu kistik vakalar gözlenmiştir. Kist kemik yıkımına, çene genişlemesine ve çevredeki dişlerin yer değiştirmesine ya da zarar görmesine sebep olur. Kemik yıkımını önlemek için diş çekilmeli ve kist temizlenmelidir. Nadiren bu kist çok geniş alanlara yayılırsa tümörlere dönüşebilir veya çene kemiğinde kendiliğinden kırılmalara yol açabilir.


KafKasKarTaLi 8 Haziran 2006 21:43

KENDİNİZE VE SAĞLIĞINIZA VAKİT AYIRIN!!!

Sporun vücudumuza faydaları ;

1. Spor, doğru ve yeterli solunum sağlar. Bu sayede kan tarafından beyne ve tüm organlara yeterli oksijen taşınır.
2. Spor, terleme vasıtasıyla vücuttaki toksinlerin atılmasına yardımcı olur.
3. Spor, el-ayakların orantılı, doğru kullanılmasını sağlar.İnsana dik bir duruş temin ederek, hareketlerine esneklik ve zarafet kazandırır.
4. Spor deriye ve saça kan pompalayarak sağlıklı ve genç görünmenize yardımcı olur.
5. Güç geliştirme sporu, vücut için çok önemli olan Büyüme Hormonunun (GH) düzenli üretilmesine ve bu hormonun tetiklenmesiyle devreye giren pek çok hormonun da üretilerek vücudun sağlıklı işlemesine yardımcı olur.
6. Spor, kas ve kemik yapısının zaman içinde zayıflamasını engellemesi özelliği ve hormon üretimine katkısıyla en etkin yaşlanmayı önleyici etkendir.
7. Sporcular zor hastalanır, çabuk iyileşirler ve doğa şartlarına dayanıklıdırlar.
8. Spor, stresi kovar, psikolojik rahatlama sağlar. Sporcuların mutlu hissetmeleri yalnızca psikolojik değil aynı zamanda biyolojik etkiler sonucudur.
9. Spor, dikkat ve konsantrasyon gelişimine katkıda bulunur.
10 . Spor, yaktığı enerji ve kaslanma nedeniyle daha fazla besin tüketimini gerektirir. Bu nedenle sporcu ne eksik ne fazla yiyerek sağlıklı bir diet geliştirebilir. Şişmansa zayıflar, zayıfsa kilo alır.


Mystic@L 8 Haziran 2006 22:05

Böbreklerin Yapısı ve İşlevi
Böbrekler bel omurunun her iki yanında yer alırlar. Erkeklerde ki ağırlığı 125-170 gr, kadınlarda 115-155 gr arasında değişir. Boyu 11-12 cm, kalınlığı 2,5-3 cm, eni 5-7,5cm'dir.
Böbrekler iki büyük görev yaparlar:
1- Vücutta metabolüzma soncu oluşan zararlı ürünlerin atılmasını sağlar.
2- Vücut sıvılarının içerdiği maddelerin pek çoğunun yoğunluğunu kontral ederler. Bu sayede vücudun su, tuz, asit, ürela kan yapımı, kemik gelişmesi ve kan basıncının düzenlenmesini sağlarlar. Vücudun tüm organ sistemleri arasında düzenli çalışmasını ayarlarlar.

Her iki böbrek birlikte yaklaşık olarak 2.400.000 nefron ihtiva ederler. Nefron kanın süzüldüğü glomerül ve devamı olan tüplerden oluşur. Nefronun asıl görevi kanın böbrekerden geçişi esnasında içindeki istenmeyen maddeleri temizlemektir.
Temizlenmesi gereken maddeler özellikle üre, kreatinin, ürik asit gibi metabolizmanın son ürünleridir. Ayrıca Na, K, CI gibi iyonların gerektiğinden fazlası uzaklaştırılır.
Kan gromerül içinden geçerken önemli bir kısmı nefron tüpleri içine süzülür. Bu süzüntü içinde vücut için gerekli olanlar emilirle (suyun büyük bir kısmı, aminoasitler, glukoz, vitaminler) istenmeyen maddelerin bir kısmıda tüp içine salgılanır. Bu sızıntı, kırmızı karı hücresi ve protein ihtiva etmez. Süzülme, geri emilim ve salgılınım işlemleri sonunda nefronda oluşan idrar toplayıcı kanallara, böbrek papillalarına ve üreterlere boşalır,
Sağıklı tek böbrek vücudun tüm gereksinimini karşılayabilir. Kreatinin klerinsi böbrek çalışmasının iyi bir göstergesidir. Günlük idrar miktarı, kreatinin kan ve idrardaki yoğunluğu ölçülerek hesaplanır.


Hipertansiyon ve Böbrek Hastalığı
Hazırlayan: Dr. Şekip Altunkan
İç Hastalıkları Uzmanı
Yüksek kan basıncı toplumda önemli bir sağlık sorunudur. Vücutta oluşturduğu tahribat nedeniyle kişi ve toplum için önemli sorunlar oluşturmaktadır. Günümüzde kalp hastalıklarının en önemli risk faktörlerinden birisidir. Ayrıca kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği ve beyin kanamalarının nedenlerinin başında gelir. Bu duruma rağmen hastalar yüksek tansiyona pek önem vermezler. Hipertansiyon sinsi bir hastalıktır ve çoğu zaman vücuttaki tahribatını belirti vermeden gerçekleştirir. Tedavisi tüm hayat boyunca devam eder ve yakın takibi gerektirir.
Kan basıncı, damar içinde dolaşan kanın dağılıp toplanmasını sağlayan bir mekanizmadır ve oluşmasında birçok faktör rol oynar. Kan basıncını, esas itibariyle kanı iten güç (kalp) ve bu gücün karşılaştı~ı direnç oluşturur. Kalbin oluşturduğu atım hacmi sistolik (büyük) tansiyon, direnç ise diyastolik (küçük) tansiyonu meydana getirir.
Hipertansiyonun tanımlanmasında ve tahribatını derecelendirilmesinde bazı testler yapmak gerekir. Bu testler hemen her laboratuar ve klinikte yapılabilir. Kısaca belirtilirse her hipertarısiyonlu hastaya, kan sayımı sedimarıtasyon, idrar, EKG, akciğer grafisi, açlık kan şekeri, üre, kreatinin, kollesterol, trigliserit, HDL, LDL, ürik asit, potasyum, kalsiyum, ultrasonografi gibi testleri uygulayıp, takibini bu duruma göre planlamak gereklidir.
BÖBREK VE KAN BASINCI
Yüksek tansiyonun nedenlerinin en başında böbrek hastalıkları gelir. Bu hastalıklar, ya böbreği ilgilendiren nefrit, kist, tümör, taş vb. olabildiği gibi, damarlardaki bir daralma veya böbrek üstü bezinin hastalıkları ile ilgili olabilir. Her yüksek tansiyonlu hastada yapılabilecek bir idrar tahlili, üre ve kreatinin tayini veya böbrek ultrasonografisi ile bu hastalıkların önemli bir kısmına teşhis konulabilir.
Hipertansiyonun en önemli hedef organlarından birisi böbreklerdir. Esansiyel olarak adlandırdığımız nedeni belli olmayan yüksek tansiyonlu hastaların, eğer tedavi edilmezlerse, %15'i böbrek yetmezliğinden vefat eder. Ayrıca henüz dializ uygulanmayan kronik böbrek hastalarının tansiyonu kontrol altına alınmazsa; hastalıkları daha hızlı ilerler.
Bilindiği gibi, böbrek hastalarında koroner kalp hastalığı ihtimali normale göre yüksektir. Kontrolsüz hipertansiyon bu ihtimali daha da arttırır. Yapılan çalışmalar, yüksek kan basıncının kontrolü ile böbrek hastalarında kalp komplikasyonlarının azaldığını göstermiştir.
TEDAVİ
Böbrek hastalarında kan basıncındaki hedef 140/90 mmHg'nın altına düşürmektir. Böbrek hastalığı ile birlikte hipertansiyon varsa bunun en önemli nedeni sıvı fazlalığıdır ve hastaların önemli bir kısmında tuz kısıtlaması ve idrar çoğaltıcı ilaçlar verilerek tedavi sağlanabilir. Bazı hastalarda ise kanlarında renin olarak adlandırılan bir hormon hipertansiyonun rıeden olabilir. Bu hastalar tedaviye dirençlidir ve renin seviyesini azaltacak ilaçlar kullanılabilir.
Tüm tıbbi tedavi ve tuz kısıtlamasına karşın eğer yüksek tansiyon kontrol edilemezse ve böbrek bozukluğu hızla ilerlerse, tedaviye yardımcı olmak amacıyla seyrek olarak hemodialize alınarak hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir.
Kronik böbrek hastalığında hipertansiyon ve kan yağ oranlarındaki anormallikler damar sertliğine bağlı kalp hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Eğer sigara içiliyorsa bu risk daha da artar. Bu hastalar sigarayı bırakmalı ve kan yağ oranları da normale getirilmelidir.
Dializ uygulanan böbrek hastalarında su alımındaki fazlalık yüksek tansiyonun en önemli nedenidir. Bu hastalar sıvı alımına çok dikkat etmelidirler. Eğer düzgün dializ uygulanıyor ve hastada su kısıtlamasına dikkat ediyorsa, hipertansiyon önemli bir problem oluşturmaz.


NihLe 13 Haziran 2006 13:46

SAĞLIKLI YAŞAM


Bahar yorgunluğuna karşı Mevsim değişikliğinden kaynaklanan sorunları gidermek için neler yapabiliriz?Uzmanların öğütlerine kulak verin:

Sabahları mutlaka kahvaltı edin ve proteinli besinlere ağırlık verin. Taze sıkılmış portakal suyu, yoğurt, yumurta ve bir elma enerjinizi artırır.
Masaj yapmayı ihmal etmeyin. Masaj yaparken bergamot ve nane masaj yağı kullanın.
Öğle saatlerinde kendinizi çok yorgun hissederseniz, aklınızı bir konuya veremezseniz, eliniz hemen kafeinli içeceklere gitmesin. Kafeinsiz kahveyi tercih edin.
Bitkinlikten kurtulmak için büyük bir tasta su kaynatın ve suya üç dört damla çay ağacı yağı damlatın. Sonra başınızı bir havluyla kapatıp, buğu yapın.
Burnunuz tıkanırsa rahat soluk alamazsınız ve üzerinize bir bitkinlik çöker. Büyük bir tasta su kaynatıp içine iki çay kaşığı hardal tozu atın ve ayaklarınızı hardallı suya sokun. Başınızı bir havluyla örterseniz, biraz sonra rahat nefes almaya başlarsınız.
Vücudunuzun yorgunluğunu gidermek için vücut yıkama ürünlerini kullanın. Banyonun küvetini doldurup, beğendiğiniz vücut yıkama losyonunu kullanın.
Gözlerinizin altlarındaki torbacıkları gizlemek için bir sürü makyaj malzemesi kullanmayın. Bunlar gözleri ağırlaştırır. Göz kapaklarına doğal renkte far sürmek torbacıkları gizler.
Gün ortasında kış uykusuna yatmayı isteyecek kadar yorgun olursanız,vücudunuzdaki negatif enerjiden kurtulmaya çalışın. Pozitif enerjiyle, güzel düşüncelere dalın. İyimser ve hevesli olmayı deneyin. Uykunuz açılır.
Sabahleyin kıpırdayamayacak derecede yorgun olursanız, buna aldırmayın. Kısa bir süre de olsa gerinme egzersizleri yapın. Eğer akşamları vücut egzersizi yapıyorsanız, sakın akşam yemeği yemeden yatağa yatmayın. Vücudunuzdaki karbonhidrat dengesini bozmamalısınız.
Karın sancısını hafifletmek için karnınıza biraz gül yağı sürün ve elinizi karnınıza bastırarak daireler çizecek şekilde ovuşturun. Muz yemeyi ihmal etmeyin.


venüsün_kızı 13 Haziran 2006 19:14

HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?
Sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü hijyen olarak tanımlanır.

Her insan kendi temizliğinden sorumludur. Çocuk yaşlarda anne, baba veya öğretmenler tarafından çoğu zaman bizzat yapılarak öğretilen temizlik uygulamalarının, çocukluktan sonra bireyin kendisi tarafından yapılması gerekmektedir. Örneğin; tuvaletten sonra ve yiyeceklere dokunmadan önce ellerin yıkanması bir alışkanlık olmalıdır. Her gün yapılan işler arasında banyo yapma bir başka temizlik uygulamasıdır.
Temizliğin sadece görünür kirlenme olduğunda yapılması yeterli değildir. Örneğin; uykudan uyanınca yüzün yıkanması, çamaşırların değiştirilmesi, gündelik temizlik uygulamalarıdır.

Su ve sabun olmadan temizlikten bahsetmek olası değildir. Gelişmiş toplumlarda kişisel temizlikte en fazla kullanılan malzemelerin başında su ve sabun gelmektedir. Bunun yanı sıra banyo süngerleri, lifleri, diş fırçaları, el ve ayak temizliği ile vücut temizliğinde kullanılan fırçalar, tırnak makası ilk akla gelen temizlik araçlarıdır. Bunların tümü başkalarıyla paylaşılmaması gereken, kişisel temizlik araçlarıdır.
Başta kişinin kendi sağlığı olmak üzere, başkalarının da sağlığını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizliği değil, kullanılan her şeyi ve her ortamı temiz tutmak da temiz olmanın gereğidir.


Mystic@L 13 Haziran 2006 22:28

MESİR MACUNU HAKKINDA

Halk, Mesir Macunu'nun ortaya çıkışı ve saçılışı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmektedir. Halkın kendi kanaatine uygun bulup, izah ettiği bu rivayetlerden hiçbiri bir vesikaya bağlanmamaktadır. Bu rivayetlerden birine göre. Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni'nin Annesi Hafza Sultan, Manisa'da iken hastalanır ve derdine çare bulunamaz. Enson çare Merkez Efendi'ye başvurulur. Merkez Efendi'nin kırkbir çeşit baharat ve şifalı bitkilerden hazırladığı macunla hastalıktan kurtulan Hafza Sultan da, bu baharat'lar ve bitkilerden çokça karılıp halka dağıtılmasını emreder. Vakıftan ayrılan para ile alınıp yoğurulan 41 çeşit baharat ve şifalı bitkilerden oluşan macun'da böylece o tarihten itibaren her yıl külliyenin kubbelerinden halka saçılır. Bir başka rivayete göre İstanbul'a giderken Manisa'dan geçen Merkez Efendi, Hafza Sultan'ın yaptırdığı külliyeyi gördükten sonra kendisini ziyaret eder ve yaptırdığı eserin isminin ebediyen kalıcı kılınacağını ancak bunlara bir de Darüşşifa eklemesini ister. O da teklifi güzel bulur, inşaata başlanır ve iki ayda bitirilip faaliyete geçilir. Merkez Efendi burada 41 çeşit baharat ve şifalı bitkilerden hazırladığı ve akıl hastalarına dövdürdüğü macunu nekehat dönemindeki hastalara yedirir. Macunun etkisiyle hastaların kısa zamanda şifa bulması üzerine halka da dağıtılmasına karar verilir.



Misafir 17 Haziran 2006 07:36

Kök hücre nakli uyarısı

ABD'deki ünlü Türk bilim adamı Prof. Dr. Kutluk Oktay, bütün kanserlerin kök hücrelerden oluştuğuna inanıldığını belirterek, ''O nedenle kök hücreler nükleer silah gibidir. Her önüne gelene muska takar gibi kök hücre nakli yapamazsınız'' dedi.

Amerikan Cornell Üniversitesi Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay, her organın kök hücre rezervi bulunduğunu, yaşlanmayla birlikte bunların fonksiyonlarının azaldığını ve bozulduğunu, sonuçta da organlarının kendilerini yenileyemediğini söyledi.


Oktay, örnek olarak cildi vererek, çocuk yaşta deride bir kesik meydana geldiği zaman, vücudun çok kısa sürede kendini yenileyebildiğini, ileri yaşlarda durumun farklı olduğuna işaret etti.
Son zamanlarda yapılan çalışmaların, ''kök hücrelerin verimliliğini kaybedip, bozulmaya başladığı için kanserli hale geldiğini gösterdiğine'' dikkati çeken Prof. Dr. Oktay, şunları kaydetti:


''Nasıl kadınlarda yumurtalık azalmaya başlayınca kalanlarda genetik hatalar artar, kök hücrelerde onun gibi genetik hatalar yapmaya başlayınca kanserleşiyor. Şu anda aşağı yukarı bütün kanserlerin kök hücrelerden oluştuğuna inanılıyor. Sonuçta kanser bir kök hücre hastalığı. O nedenle kök hücreler nükleer silah gibidir. Bunların vücut tarafından çok iyi kontrol edilmesi lazım. Her önünüze gelene alıp kök hücreyi damardan veremezsiniz. Gidip beyne yerleşir ve orada tümör haline gelebilir. Bu konuda çok araştırma yapılması lazım. Her gelene muska takar gibi kök hücre nakli yapamazsınız.''


Pollyanna 17 Haziran 2006 11:25

DAHA ZEKI OLMAK ICIN SAKIZ CIGNEYIN ?!!!


Sakız çiğnemek pek de yararlı bir uğraş olarak görülmez. Hatta kimilerine göre ciddiyeti

bozar. Ancak İngiltere de yapılan bir araştırma sakız çiğnemenin yararlarını ortaya

çıkarttı. İlginç deney ve sonuçları.

İngiltere de yapılan bir araştırmada, sakız çiğnemenin zekayı geliştirebileceği sonucu

alındı.

Northumbria Üniversitesi ve Bilme-Kavrama Araştırma Birimi nin ortak araştırmasına göre,

sakız çiğnemenin düşünme ve anımsama gibi idrakla ilgili işlevlerde olumlu etkileri

belirlendi.

Üniversitenin Sinirbilimi bölümünden araştırmacı Andrew Scholey, araştırma sonuçlarını

çok açık olarak değerlendirirken, sakız çiğnemenin hafızayı olumlu etkilediğini belirtti.

Scholey, Sakız çiğneyen kişilerin hafıza testlerinde daha başarılı olduklarını ve daha çok kelime hatırladıklarını gördük dedi.

Sakızın naneli ya da mentollü olmasının bir fark yaratmadığını belirten Scholey, en önemli

unsurun sürekli sakız çiğnemek olduğunu ifade etti. Andrew Scholey, araştırmaya katılan 75

kişinin, sakız çiğnemeyenler , gerçekten sakız çiğneyenler ve yalandan sakız çiğneyenler

şeklinde gruplara ayrıldığını belirtti.

Araştırma sırasında deneklere resim, kelime ve telefon numarası hatırlatmaya yönelik

sorular sorulduğunu kaydeden Scholey, Testlerden sonra gerçekten sakız çiğneyenlerin, sakız

çiğnemeyenlere göre kalp atışları dakikada 3 kez, yalancı çiğneyenlere göre ise 1.5 kez

hızlı attı. Kalp atışındaki artışın, idrakı artıracak derecede beyne oksijen ve glikoz dağıtımını yükseltmiş olabileceğini düşünüyoruz dedi.

Sakız çiğnemenin, ağzın sulanmasına bağlı olarak insülinin yükselmesine neden olduğu

olasılığı üzerinde de durulduğunu belirten Scholey, Beyinde, öğrenme ve hatırlama için

önemli olan insülin alıcı sinirlerin bulunduğu biliniyor dedi.



Mystic@L 18 Haziran 2006 21:13

romatızmaya 'esrar 'engiz ilaç
  • Kendir gibi esrar cinsinden bitkilerin romatizmal eklem ağrılarını giderdiği tıbbi denemelerle kanıtlandı.

    Araştırmacılar, uyuşturucunun ağız spreyi olarak alınması sonucu hareket etme ve istirahatın daha az ağrılı hale geldiğini bunun yanı sıra uyku kalitesinin arttığını kaydetti.

  • Tedavide en önemli rolü uyuşturucunun neden olduğu ‘bulut’ ruh halinin oynadığını söyleyen bilim adamları şimdi bulgularını daha büyük çaplı denemelerle destekleyip bu sayede İngiltere’deki 600 bin romatizma hastasına yardımcı olmak istiyor.

  • Ağrıları kesti

  • Bath Üniversitesi’nden kemik profesörü David Blake başkanlığınıda bir grup bilim adamının yaptığı araştırmanın sonuçlarını yayımlayan tıp dergisi, sonuçları ‘istatistiki olarak önemli’ diye niteledi.

  • Sıfırın hiç ağrı yok anlamına geldiği 0-10 arası ağrı derecelendirmesinde, ağızdan sprey yoluyla esrar alanların ağrılarının yediden 4.8′e düştüğü belirlendi.



Misafir 27 Haziran 2006 09:50

Az uyku kadınları şişmanlatıyor

ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, az uykunun orta yaşlı kadınlarda (40 ila 65 yaşları) açık bir şekilde kilo almaya neden olabileceği belirlendi.


Uyku ile kilo alma arasındaki bağlantı konusunda şimdiye dek yapılan en kapsamlı araştırmada, geceleri 5 saat veya daha az uyuyan kadınlarda, 7 saat uyuyanlara oranla en az 15 kilo alma riskinin yüzde 35 olduğu belirlendi.

San Diego kentinde yapılan American Göğüs Hastalıkları Vakfı yıllık konferansında sunulan araştırmaya göre, geceleri 5 saat veya daha az uyuyan kadınların, 7 saat uyuyanlara oranla yüzde 15 daha fazla obez olma riski bulunduğu ortaya çıktı.

Bulgular, ABD'de hemşirelerin sağlığı konusunda 68 bin 183 orta yaşlı kadın üzerinde yapılan ve 16 yıl izlenen araştırma çerçevesinde elde edildi. Araştırmaya katılan hemşireler, 1986'dan itibaren uyku alışkanlıkları ve kiloları konusunda iki yılda bir araştırmacıları bilgilendirdiler.

Araştırmaya göre, geceleri 5 saat veya daha az uyuyan kadınlar, 10 yıl sonunda ortalama 2,5 kilo alırken, 7 saat uyuyanlar 0,7 kilo aldılar.

Araştırmayı yürüten Cleveland'daki Case Western Reserve Üniversitesi'nden Profesör Dr Sanjay Patel, bu miktarın önemsiz gibi görünebileceğini ancak, bunun ortalama bir rakam olduğunu, çünkü pek çok kadının çok daha fazla kilo aldığını söyleyerek, "Az miktarda alınan kilo bile kalp ve diyabet hastalığı riskleri doğurabilir" dedi.




kambis 30 Haziran 2006 00:57

Sosyal Fobi Nedir?

SF (Sosyal Fobi): Utanç verici bir duruma düşmekten, onaylanmayacak bir davranışta bulunmaktan, alay edilmekten, rezil olmaktan, eleştirilmekten, reddedilmekten, beğenilmemekten, olumsuz olarak değerlendirilmekten duyulan korku.
SF anksiyete bozukluklarından biridir ve sosyal anksiyete bozukluğu olarak da isimlendirilir. Yunanca kökenli bir kelime olan fobinin bire bir çevirisi korkudur. Fobi kavramı psikolojide irrasyonel (gerçekçi olmayan, akıl dışı) ve aşırı korkular için kullanılır.
SFyi basitçe utangaçlık veya aşırı utangaçlık olarak tanımlamak bence doğru olmaz. SF utangaçlığın ötesinde utanma korkusudur ve bundan fazlasını da kapsar. Başkalarının beklentilerine fazla önem verme, kendi isteklerini açıkça ortaya koyamama, hayır diyememe, aşırı düzeyde kendinin farkında olma, kendini fazla eleştirme, hataları gözünde büyütme, incelendiği düşüncesiyle kalabalık ortamlarda göz önünde bulunmaktan rahatsızlık duyma gibi eğilimler SFlilerin belirgin nitelikleri olarak sayılabilir. SFnin temelinde onaylanmama korkusu vardır ve "Başkaları ne der?" sorusu arttıkça SFye yatkınlık da artar.
SFyle aynı kategoride değerlendirebileceğimiz çekingen kişilik bozukluğu da kendine güven eksikliği ve düşük özsaygı, sosyal becerilerde yetersizlik inancı, kabul göreceğinden emin olmadıkça sosyal ilişkiye girmekten kaçınma gibi belirtileri içerir.
SFnin Yaygın Olarak Ortaya Çıktığı Durumlar
SFliyi korkutan çok farklı ortamlar bulunabilir. Bunların ortak özelliği diğer insanlarla -en azından aynı ortamın paylaşılmasıyla- bir ilişki içinde olunmasıdır. SFliler genellikle yalnızken rahattırlar. Bu rahatlığın bozulması -genelleşmiş bir SFnin göstergesi olarak- insanın bulunduğu her ortamda gerçekleşebileceği gibi, SF belli durumlara ya da konulara özgü de olabilir.
İşte birkaç örnek:
  • Cinsellik
  • Sınava girme
  • Tartışmaya girişme
  • Genel tuvaletlere gitme
  • Alışverişte pazarlık etme
  • Karşı cinsle iletişim kurma
  • Topluluk önünde konuşma
  • Genel yerlerde yemek yeme
  • Statüsü yüksek biriyle konuşma
  • Başkalarının önünde giyinme
SFnin Belirtileri

Fizyolojik Belirtiler
(Bedeninizde ortaya çıkan değişiklikler)
  • Yüz kızarması
  • Terleme
  • Ağız kuruması
  • Kalp çarpıntısı
  • Nefes kesilmesi
  • Nefes darlığı
  • Titreme

Zihinsel Belirtiler

(Sosyal ortamlarda nasıl olmanız gerektiği ve kendiniz ile ilgili düşünceleriniz)
  • Güçsüzüm.
  • Yetersizim.
  • Çirkinim.
  • Beğenilmiyorum.
  • Sevilmeye layık değilim.
  • Mükemmel olmalıyım.
  • Asla hata yapmamalıyım.
  • Kaygılı olduğumu belli etmemeliyim.
  • Çok rahat davranmalıyım.
  • Kusursuz görünmeliyim.
  • Kimseyi gücendirmemeliyim.
  • Herkesin beğenisini kazanmalıyım.
Davranışsal Belirtiler
  • (Kaçınma yöntemleriniz)
  • Korkulan ortama girmeme
  • Korkulan ortamı terk etme
  • Göz temasından kaçınma
  • İlgisiz şeyler düşünme
  • Hayallere dalma
  • Konuyu değiştirme
  • Alkol kullanma


Nasıl Oluyor da Oluyor?

"İnsan inandığıdır."
Anton Çehov
Anladığım şu ki herşey zihnimizde olup bitiyor. Gerçekte bizi olaylar değil, olaylara yüklediğimiz anlam etkiliyor. Bakış açımız algılamamızı değiştiriyor ve biz gerçeği büyük ölçüde olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görüyoruz.
Kendimiz hakkındaki inanç ve düşüncelerimiz sonucun belirlenmesine katkıda bulunuyor. Hatta sırf inançtan kaynaklanan fizyolojik sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Örneğin domatese alerjisi olan birine -gerçekte olmadığı halde- yediği yemekte domates olduğu söylendiğinde sanki gerçekten de domates yemiş gibi tepki gösterebiliyor; sadece domatesi yediği inancı onda alerjik reaksiyona -mesela kaşıntıya- neden olabiliyor. Ve benzer şekilde SFli de örneğin -belki de gerçekte öyle olmadığı halde- insanların onu olumsuz değerlendirmelerde bulunarak incelediği zannına kapılabiliyor ve bedeninin bu duruma tepki göstereceğini zannettiği için de belirtiler gerçekten de ortaya çıkabiliyor.
SFlilerin değiştirmeleri gereken hatalı inançları var. Bunlar olumsuz beklentileri doğuruyor. Olumsuz beklentiler de istenmeyen sonuçları... SFli muhtemelen mükemmeliyetçidir; hiç hata yapmaması gerektiğine inanır. Hata yaparsa başkalarının onu onaylamayacağını sanır. Tehlikeyi de çoğu kez yanlış algılar. İstenmeyen sonucun gerçekleşme olasılığını ve gerçekleştiği takdirde ortaya çıkabilecek durumun şiddetini zihninde çarpıtıp abartır. Olumsuz varsayımlarda bulunur. Sonu kötü biten senaryolar yazar. Bu desteklerle hatalı inançlarını güçlendirip istenmeyen sonuçlara davetiye çıkarır.
Örnek üzerinde düşünecek olursak; SFli konuşurken hiç hata yapmaması gerektiğine, eğer hata yaparsa rezil olacağına ve muhatabının gözünde değerinin düşeceğine inanır. Bu inançları onu olumsuz beklentilere sürükler: "Büyük ihtimalle yine aptalca birşey söyleyeceğim ve kaygılanacağım. Belirtiler de gün gibi ortaya çıkacak. Kaygılanırsam ve bunu fark ederlerse rezil olurum; bir daha asla orada bulunamam." Ve kehanet kendini gerçekleştirir. (Çünkü beyin odaklanılan sonuç için çalışır -olumsuz bile olsa!) Konuşurken hata yaptığı, yani ona göre olmaması gereken birşey olduğu için de kendisini eleştirir, hata yapmayı doğal karşılamak yerine bir dahaki sefere asla öyle hatalar yapmaması gerektiğini tekrar telkin eder kendisine.
SF bir kez ortaya çıktıktan sonra kısır döngü süreci şöyle işleyebilir: SFli korktuğu ortamlarda bulunmaktan kaçınır. Kaçındıkça özgüveni azalır, korkusu artar. Korkusu arttıkça da daha çok kaçınmaya çalışır. Bu arada kendisiyle meşgul olmayı da ihmal etmez. Başkalarının hakkında ne düşündüğünü hesaplar. Ne derece iyi yaptığını, ne kadar doğru, ne kadar yanlış davrandığını düşünür. İnsanların tepkileri üzerine tahminler yürütür. Hiç gerçekleşmeyecek olan kusursuzluk idealini hayallerle besler. Böylece SF iyice kök salar.
Biyolojik Faktörler?
Beynimizde, nöronlar arasında veri taşıyıcılığı yapan 60 kadar sinirsel aktarıcı (neurotransmitter) olduğu söyleniyor. Bunlardan birkaçı SF ile ilişkilendiriliyor. Örneğin üzerinde çok durulan sinirsel aktarıcılardan biri serotonin. SF ile birlikte depresyon ve diğer anksiyete bozukluklarıyla da bağlantısı olduğu düşünülen bu kimyasal maddenin SFlilerin beynindeki oranının normalden az olduğu veya iletimde aksaklıklar bulunduğu varsayılıyor.
Bu gibi sonuçlardan yola çıkılarak böyle biyolojik faktörler SFnin nedeni olarak kabul edilebiliyor. Oysa beyindeki elektro-kimyasal değişiklikleri doğuran da yine bizim düşüncelerimiz olabilir. Ama 'gözlemlenebilir' olan yalnızca maddesel değişiklik olduğu için neden olarak da bu değişikliğin kendisi gösterilebiliyor. Bu nedenin de bir nedeni olsa gerek. Ya da başka bir ifadeyle, bu işleyiş süreci SFnin nedenini değil, nasılını açıklar. Eldeki verilere dayanarak serotonin azlığının SFye yol açtığı iddia edilebilir belki ama serotonin maddesini arttıran ya da azaltan temel etken düşünce olamaz mı? Burada bu varsayımı destekleyebilecek çarpıcı bir örneği özetleyerek aktarmak istiyorum. Demiryolu işçisi Nick'in öyküsü: *
Bir yaz günü... Tren işçileri ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat erken bırakılırlar. Nick tamir için manevra alanındadır. Soğutucu vagonun içine girer. İçerden kapıyı yanlışlıkla kapatır ve vagonda kilitli kalır. Kötümser biri Nick. İçeride donarak öleceğinden korkar. Bir kağıda düşündüğü son şeyleri yazar ailesine hitaben: "Çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı. Bir uyuyabilsem! Bunlar benim son sözlerim olabilir." Nick ertesi gün soğutucu vagonun içinde ölü bulunur. Otopsi onun donarak öldüğünü göstermektedir. Ne var ki soğutucu vagonun soğutma motoru bozuktu, çalışmıyordu. Vagonun içindeki ısı 16 santigrat dereceydi ve vagonda bol hava vardı.


Misafir 1 Temmuz 2006 09:54

Tırnak Sağlığı Tırnak Bakımı , El egzersizleri

Parmak uçları sıkıca kavrayın ve uçlardan geriye doğru kuvvetli bi şekilde itin. Elleri parmak uçlarında birleştirin ve sıkıca bastırın.Gevşetin, ardından birkaç kez bu hareketi tekrar edin. Parmakları mümkün olduğunca gerin ve yanlara açın.Bir süre bu pozisyonda kalın, ardından yapabileceğiniz kadar sıkı bir şekilde yumruğunuzu sıkın.Birkaç kez daha tekrar edin. Kasları gecşetmek için,elleri önünüzde yukarıda tutun ve bileklerden gevşek bir şekilde sarkıtın.Nazik bir şekilde yanlara sallayın.Elleri düz bir yüzeyde dinlendirin.Parmakları birer birer yukarı kaldırıp indirin.
Elleri birleştirin ve parmakları çift olarak ayırın. Her bir parmak ucunu, baş parmağa sıkıca bastırın. Sağ el ile sol kolu sıkıca kavrayın ve sol el ile dairesel hareketler yapın.Diğer elde de tekrar edin. Parmakları iç içe geçirin, bir eli diğerine bastırarak, mümkün olduğunca sağa, ardından da mümkün olduğunca sola bükün.Bu hareket, bileği gevşetecektir


Mystic@L 1 Temmuz 2006 21:44

Diyet Hataları

Şişmanlık; vücut ağırlığının istenilenden fazla olmasıdır.Vücut ağırlığını, gıdalarla alınan enerji ile harcanan enerjinin birbirine eşit olmasıyla dengede tutabiliriz. Eğer alınan enerji harcanan enerjiden fazla ise vücutta fazla miktarda yağ depolanır ve bu da şişmanlığa neden olur.

Şişmanlığa; çok yemek yeme, fiziksel aktivitenin az olması, psikolojik bozukluklar, metabolik ve hormonel bozukluklar sebep olabilir. Bunlar arasındaki en büyük etmen de çok fazla yemek yemektir. Zayıflamak için kişinin harcadığı enerjinin, aldığı enerjiden daha çok olmasına dikkat etmeli ve fiziksel aktivitesini artırmalıdır.

Bireyin zayıflamaya karar verdikten sonra bazı kurallara dikkat etmesi gerekmektedir;

· İlk etapta birey, diyette başarılı olmak istiyorsa beyin olarak diyete hazır olup olmadığını düşünmesi gerekir. Eğer kişi buna hazır değilse diyeti tam olarak uygulayamayacak, kaçamaklar yapacak ve başarısızlığa uğrayacaktır. Başarısız oldukça da umutsuzluğa düşecektir.

· Bireyin hedeflerini, yani kaç kilo vereceğini ve bu kiloyu ne kadar sürede verebileceğinin belirlenmesi gerekir. Kişi hiçbir zaman kısa sürede kilo kaybetmeyi planlamamalı, bu şekilde uygulanan diyetlerle belki hedeflere ulaşabilir. Fakat daha sonra koruma safhasına geçildiğinde başarılı olunamaz. Hatta birey diyet yapmaya başladığı kilonun da üzerine çıkabilir.

· Standart diyet yoktur, her diyet kişiye özel olmalıdır. Bir diyet uzmanı tarafından, o kişinin beslenme alışkanlıklarına, yaşına,cinsiyetine, iş koşullarına, bazal metabolizma hızına ve sağlık problemlerine (yüksek kolesterol, tansiyon, diyabet ) uygun diyet programı belirlenmelidir. Herkesin aynı diyeti yapması söz konusu olamaz. Her bireyin kişisel özellikleri farklı olacağından diyete vereceği cevap da farklı olacaktır. Kimi sağlıklı bir şekilde kilo verirken diğer bir kişi hiç kilo veremediği gibi metabolizmasına uygun olmadığı için birçok, geri dönüşü zor sağlık problemleri ile karşılaşabilir.

· Diyette öğünler, azar azar ve sık tüketilecek şekilde düzenlenmeli, öğün atlanılmamalıdır. Genelde diyet yapan bireyler tüm gün boyunca aç kalıp, metabolizmalarını zayıflatırlar ve metabolizmanın en zor çalıştığı akşam saatlerinde çok daha fazla yemek tüketirler, buna paralel olarak hızlı bir şekilde kilo alırlar. Akşam yemekleri en geç 19.00-19.30 saatleri arasında yenilmelidir.

· Diyetler genelde 3 ana ve 3 ara öğün olacak şekilde düzenlenir. Fakat ana öğünler kadar önemli olan ara öğünler her zaman ihmal edilir ve atlanılır. Kan şekeri, kişi öğününü tükettikten 2-2,5 saat sonra yavaş yavaş düşmeye başlar ve böylece açlık hissi doğar. Buradaki ara öğünlerin amacı da kan şekerinin düşmesini ve açlık duyulmasını engellemektir. Bu nedenle de ara öğünlere gereken önem verilmeli.

· Diyet içersinde, her besin grubunda bulunan besinler dengeli bir şekilde dağıtılmak koşulu ile bulunmalıdır. Tek tip besinlerle yapılan diyetlerin çoğu en başta kilo kaybetmeyi sağlamakta fakat başlangıçtaki hızlı kilo kaybından sonra eskisinden daha çok kilo alınmasına neden olmaktadır.

· Diyet sırasında en az 2 ' 2,5 litre su içilmelidir. Herhangi bir sağlık problemi yok ise, bu miktarın üzerinde içilen su böbrekleri gereksiz yere çalıştıracaktır. Sular yemeklerden önce içilmeli yemek arası veya yemekten hemen sonra içilmemelidir.

· Diyet sırasında koşullar el verdiği sürece spor yapmalıyız. Ne yazık ki günümüz şartlarında spora pek vaktimiz kalmıyor. Bu nedenle günlük hayatta mümkün olduğunca hareketli olalım. Mesela yürüyen merdivenler ve asansörler yerine merdivenleri, çok yakın mesafelerde yürümeyi tercih edelim. Genelde beyaz ekmek tüketenler diyet sırasında kalorisi azalacağı düşüncesi ile ekmeği kızartırlar. Fakat bu şekilde sadece ekmekte su kaybı olurken, kalorisinde hiç bir değişiklik olmamaktadır. Aynı zamanda bu uygulamayla protein kaybı da söz konusudur.

· Yine aynı şekilde sabahları aç karnına içilen sıcak su veya limonlu su gibi içeceklerinde vücuttaki yağları erittiği düşülür. Bunların vücuttaki yağları eritmek gibi fonksiyonları yoktur ama aç karnına içilen bu içecekler bağırsakları harekete geçirir ve kabızlığı ortadan kaldırır.

· Meyve ve sebzelere diyette çok daha fazla önem verilmelidir. Bu besinler vitamin ve mineral açısından oldukça zenginlerdir. Aynı zamanda posa içeriği yüksektir. Posa içeriğinin yüksek oluşu kişide kabızlık problemi varsa onun tedavisine yardımcı olurken bir çok sağlık probleminin de tedavisine yardımcı olacaktır.

· Kepekli ekmek, meyve ve sebzeler gibi posa oranı yüksek bir besindir. Beyaz ekmek yerine tercih edilmesi birçok avantaj doğurur. Bağırsak hareketlerinin düzenlenmesinde, kan şekerinin ve kan yağlarının dengelenmesinde, midede şişerek tokluk hissinin artmasında etkilidir. Aynı zamanda kalori değeri daha düşüktür.

· Kalorisi düşük olduğu için içeriğinde tatlandırıcı bulunan ürünler diyet süresince fazlasıyla tercih edilir. Fakat bunlar zayıflama diyetlerine yönelik ürünler değillerdir. Bu ürünler (reçeller, çikolatalar, baklavalar... vb. ) diyabet (şeker) hastalığı olan insanlara yönelik geliştirilmiş ürünlerdir.

· Yapılan en büyük hatalardan biri de zayıflama dönemi bittikten sonraki dönemdir. Genelde kilonun korunması gereken bu dönemde, diyete başlamadan önceki, şişmanlamaya neden olan kötü beslenme alışkanlıklarına geri dönüş yapılır. Burada yapılması gereken, sağlıklı beslenme alışkanlığının bir yaşam tarzı haline getirilmesi ve diyet süresince belirlenen ilkelerin bu dönemde de benimsenmesidir. Bu beslenme alışkanlıklarını benimsenmesinin yanında bazı davranış değişiklikleri de yapmak gerekir.

Örneğin;

· Alışverişe giderken liste yapıp onun dışına çıkmamak, her zaman tok karnına alış veriş yapmak,

· Tabağı çok doldurmamak,

· Yemek yerken yiyecekleri çok çiğnemek ve gereksiz yere masa başında vakit geçirmemek,

· Fast-food türü besinlere, hamur işlerine ve tatlılara ağırlık verilmemek, gibi örnekleri geniş tutmak mümkündür.



GusinapsE 3 Temmuz 2006 01:50

Solaryuma dikkat!
 
Solaryuma dikkat!




Ankara Deri Hastalıkları Derneği Başkanı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilsen İlter, solaryumun, başta Melonoma (vücuttaki benler üzerinden yayılan bir cilt kanseri tipi) olmak üzere cilt kanseri türlerine ve çeşitli cilt hastalıklarına neden olduğunu belirtti.

Prof. Dr. İlter, AA muhabirine yaptığı açıklamada, solaryumdaki ışık kaynaklarına maruz kalmanın, cilt kanserini hızlandıran temel etkenlerden biri olduğunu ifade ederek, Sağlık Bakanlığından, suni bronzlaşma makinelerinin kullanımını sınırlandıracak yasal düzenlemeler yapmasını istedi.

Solaryumlarda, güneşin en zararlı ışınlarından biri olan Ultraviyole B ışınının kullanıldığını vurgulayan Prof. Dr. İlter, "Ultraviyole B ışını, cilde doğrudan ve sürekli uygulandığında ciltteki renk hücrelerini aktif hale getirerek, cildi bronzlaştırıyor.

Ancak bu ışın, diğer etkenlerle birlikte cilt kanserine neden oluyor" dedi.

Özellikle yaz tatiline bronzlaşarak girmek isteyen kadınların solaryumu tercih ettiğini kaydeden Prof. Dr. İlter, solaryum merkezlerinin kontrolsüz bir şekilde çoğaldığını ve halk sağlığını tehdit eden boyuta ulaştığını belirtti.

Solaryum merkezlerinde "sadece kar amacı güdüldüğünü, tıbbi kaygılardan uzak hareket edildiğini" dile getiren Prof. Dr. İlter, Sağlık Bakanlığından, solaryum cihazlarının kullanımını sınırlandıracak yasal önlemler almasını istedi.

Özellikle genç kadınların solaryuma ilgi gösterdiğini anlatan Prof. Dr. İlter, "18 yaşından küçüklerin solaryuma girmesi kesinlikle yasaklanmalı. Hayatın erken dönemlerinde ciltte yapılan müdahaleler ileride onarılmaz sonuçlara neden olabilir. Türkiye’de son yıllarda cilt kanseri vakalarında önemli oranda artış var. Özellikle genç kadınlar daha fazla risk altında" diye konuştu.


Mystic@L 3 Temmuz 2006 02:22

SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ


Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genellikle kendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Doğal olarak bu aşamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düşmektedir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken önlemlerin pek çoğu günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardan oluşur. Nerede olursa olsun günlük yaşamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, sağlığın korunmasını ve diğer bireylerle paylaştığımız yaşamı kolaylaştırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, sağlıklı beslenme, bedensel ve zihinsel çalışma, düzenli yaşam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanmadır.
Çoğunlukla günlük çabalarda hedefin mutluluk olduğu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. Çünkü hayatta kalmayı sağlayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıştırılmasıyla ortaya çıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk koşulu ise bilmektir. Ancak bildiğimiz şeyi, bildiğimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranışımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim için huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye geçemez. Bir sonraki aşama ise paylaşarak çoğaltma, yandaş oluşturmadır. Bunun için bilgimize dayanan doğru bulduğumuz davranışı kurallaştırmaya çalışırız. Toplum içindeki pek çok kural bu yolla oluşmuştur. Zaman içinde altta yatan bilgi evrimleştikçe kurallar da değişecektir.


kamyon 7 Temmuz 2006 13:29

Cilt Yaşlanmasını Geciktirmek

Cildimizin yenilenmesi ve yaşlanmasının geciktirmesi düzgün ve bilinçli beslenmeyle mümkün.

Vücudun bağışıklık sistemi sağlıklı besinlerin seçimine, güzellik ve bakımını ise bağışıklık sisteminin dengesine bağlı olduğu artık bilinen bir gerçektir. Bağışıklık sisteminin korunarak cildin yaşlanmasını ertelemek için yapılması gereken en önemli doğal besinlerle ve doğru besinlerle cildin korunmasını sağlamak olacaktır.

Vücutta oluşan hücre hasarını (yaşlanmayı) geciktiren vitaminler proteinlerin alımına yönelik beslenme programını bize yarar sağlayacaktır.

Özellikle Vitamin E, Vitamin C, Vitamin A, Omega 3 (n-3), B Vitaminlerinden (Riboflavine -B2 Vitamini), Vitamin B6 cildimizin yaşlanmasını geciktiren, cildimizi dış etkenlerden koruyan önemli kaynaklarımızdır. Beslenme programımızda bu vitamin ve proteinleri içeren yiyeceklere yer verirsek hem bağışıklık sistemimiz korur, hem de yaşlanma etkilerimizi minimuma indirebiliriz.

VİTAMİN A: Cildimizi ve deriyi korur. En zengin A vitamini kaynaklarımız havuç, kayısı, kırmız biber.
VİTAMİN E: Kan dolaşımını düzenleyici etkisi ve cildin yaşlanmasını önleyen vitamindir. Bu açıdan kozmetik sanayide de kullanılmaktadır.
VİTAMİN C: Vücudumuzun direncini arttırır. Cildi güzelleştirir. Zengin C Vitamini kaynaklarımız; Limon, portakal, mandalina, kivi, greyfurt, biber, maydanoz, kuşburnu, salatalık, şalgam.
VİTAMİN B2 (Riboplavin): Bağışıklık sistemimiz güçlendirmenin yanı sıra cildi dış etkenlerden koruyarak yenilenmesine yardımcı olur. En yoğun Riboplavin kaynağı yiyeceklerimiz süt, yoğurt, yumurta ve kuru baklagillerdir.
VİTAMİN B6: Yaşlanma etkilerine karşı cildi korur ve yenilenmesine yardımcı olur. En zengin kaynakları et, balık ve kuru meyvelerdir.
OMEGA 3 (n-3): Lenf Dolaşımını çok iyi düzene sokarak cildin kendini yenilemesine yardımcı olur. En zengin kaynağı balıktır. Cildin yaşlanmasını geciktiren diğer önemli yiyecekler; yulaf, sarımsak, soğan, Hindistan cevizi ve zeytinyağını sayabiliriz.

ÖRNEK MENÜ:

SABAH: 50 gr peynir
2 dilim tam buğday ekmeği
Domates/biber/salatalık/ 5 ceviz
veya
1 bardak süt
6 kaşık yulaf+ 5 ceviz
5 kayısı

ARA: 1 portakal veya 3 mandalina
Veya 2 kivi

ÖĞLE: 1 porsiyon etli sebze yemeği veya etli baklagil yemeği
1 dilim tam buğday ekmeği
1 kase yoğurt
Salata bol limonlu
ARA: 1 portakal+ 5 kuru kayısı

AKŞAM: 350 gr balık ( haftada 3 defa balık yenilmeli)
1 dilim tam buğday ekmeği
1 kase yoğurt
Salata

ARA: 1 greyfurt veya 2 portakal


Mystic@L 7 Temmuz 2006 23:57

ZATÜRRE NASIL BULAŞIR?
Zatürreye neden olan Streptokokus pnömoni (pnömokoklar), üst solunum yollarında koloniler (bakteri grupları) oluşturan ve normal florayla (zararsız bakteriler) birlikte bulunan bir bakteridir.
Pnömokoklar kişiden kişiye, bir iki metrelik mesafelerden yakın temas sonucu bulaşırlar. Bakteriler, tek başına ya da solunum damlacıklarıyla birlikte solunum yolundan vücuda girerler ve nazofarinkste (burun ve ağız boşluklarının birleştiği yer) bakteri kolonileri oluştururlar.
Bakteri genellikle aile içinde, özellikle küçük çocuklar ve okul çoçukları arasında yayılma eğilimindedir. Hastalığın yayılması çoğu zaman viral üst solunum yolları enfeksiyonları ile birlikte olur.
Pnömokok enfeksiyonu grip kadar bulaşıcı olmamakla birlikte insanların kalabalık şekilde bir arada yaşadığı yerlerde, askeri kamplarda, cezaevlerinde ve yatılı okullarda zatürre salgınları görülebilir.

NE SIKLIKTA GÖRÜLÜR ?
Dünya sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada her yıl her bin kişiden 10-15’i zatürreye yakalanıyor. ABD’de her yıl Pnömokoklara bağlı zatürreden 100 bin - 175 bin kişi, bakteriyemiden 50 bin kişi ve menenjitten 3 bin kişi hastaneye yatıyor. Yaklaşık 20 bin ile 40 bin kişinin de hayatını kaybettiği biliniyor.
Türkiye’de her yıl Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre yaklaşık 90 bin zatürre vakası görülüyor ve 2 bin 500 civarında kişi hayatını kaybediyor. Ancak uzmanlar Türkiye için gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu, yaklaşık 500 bin kişinin her yıl zatürreye yakalandığını belirtiyor.



Zatürreden korunmak neden önemli?
Zatürre (pnömoni), en gelişmiş ülkelerde bile, tanı ve tedavi yöntemlerinin, hastane ve yoğun bakım olanaklarının çok artmasına rağmen sık görülen ve ölümlere neden olan dünyanın bilinen en eski hastalıklarından biridir.
Türkiye' de her yıl ortalama 500 bin kişinin bu hastalığa yakalandığı tahmin edililmektedir. Özellikle;
  • küçük çocuklar,
  • yaşlılar,
  • kalp,
  • şeker,
  • böbrek ve
  • bronşit hastalarında
ölümlere yol açabilmektedir.
Sağlık Bakanlığı'nın istatiklerine göre, ülkemizde 5 yaş altındaki çocuklarda en çok görülen ölüm nedeni %22 ile zatürredir.
Tüm zatürre vakalarının yarısından pnömokok bakterisi sorumludur. Ayrıca, pnömokokların giderek penisilin ve başka birçok antibiotiğe karşı direnç kazanmakta oldukları saptanmıştır. Üstelik de, tıptaki tüm gelişmelere rağmen en gelişmiş ülkelerde bile kana mikrop karışan zatürrelerde ölüm oranı çok yüksektir.
Bu nedenlerden dolayı zatürre hastalığından korunmak önemlidir.
Pnömokokların yol açtıkları zatürre vakalarını önleyici bir aşı, bir çok kişinin yaşamını kurtaracak bir yöntemdir.
Zatürre aşısı, pnömokok bakterilerine karşı antikorların yapımını sağlayarak organizmayı bunlara karşı kuvvetli hale getirir. Pnömokokların 80'den fazla türü vardır. Aşı içinde bunların en çok hastalık yapabilme özelliği olan 23 tanesi bulunur. Bunlar da zatürreye neden olan pnömokokların % 90'nı oluşturur.
Tek bir doz aşı ile yıllar süren bir bağışıklık elde edilmektedir. Bazı durumlarda aşının 5 yıl sonra tekrarlanması gerekir.
Dünya Sağlık Örgütü, ölümcül sonuç doğurabilecek bu hastalık için özellikle risk gruplarının, özetle kalp, akciğer, böbrek hastaları, diyabet gibi kronik hastalıkları olan kişilerle, 65 yaşını aşmış insanlar, huzurevi gibi toplu yerlerde yaşayanların aşılanarak zatürre'den korunması gerektiğini vurgulamaktadır.

Zatürre nasıl bulaşır ?

Zatürreye neden olan Streptokokus pnömoni (pnömokoklar), üst solunum yollarında koloniler (bakteri grupları) oluşturan ve normal florayla (zararsız bakteriler) birlikte bulunan bir bakteridir.
Pnömokoklar kişiden kişiye, bir iki metrelik mesafelerden yakın temas sonucu bulaşırlar. Bakteriler, tek başına ya da solunum damlacıklarıyla birlikte solunum yolundan vücuda girerler ve nazofarinkste (burun ve ağız boşluklarının birleştiği yer) bakteri kolonileri oluştururlar.
Bakteri genellikle aile içinde, özellikle küçük çocuklar ve okul çoçukları arasında yayılma eğilimindedir. Hastalığın yayılması çoğu zaman viral üst solunum yolları enfeksiyonları ile birlikte olur.
Pnömokok enfeksiyonu grip kadar bulaşıcı olmamakla birlikte insanların kalabalık şekilde bir arada yaşadığı yerlerde, askeri kamplarda, tutukevlerinde ve yatılı okullarda zatürre salgınları görülebilir.

Ne sıklıkta görülür ?

Dünya sağlık Örgütü'nün verilerine göre dünyada her yıl her 1000 kişden 10-15’i zatürreye yakalanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl Pnömokoklara bağlı zatürreden 100 000 - 175 000 kişi, bakteriyemiden 50 000 kişi ve menenjitten 3000 kişi hastaneye yatmaktadır. Yaklaşık 20 000 ila 40 000 kişinin de hayatını kaybettiği bildirilmektedir.

Türkiye’de her yıl Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre yaklaşık 90 000 zatürre vakası görülmekte ve 2500 civarında kişi hayatını kaybetmektedir. Ancak uzmanlar Türkiye için gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu ifade etmekte ve yaklaşık 500 000 kişinin her yıl zatürreye yakalandığını belirtmektedirler.





Saat: 23:13
Sayfa 4 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık