![]() |
...gündem.... 1- Bakanlar Kurulu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Başbakanlık Merkez Binada toplanacak. 2- AK Parti Merkez Yürütme Kurulu, Genel Başkan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanıyor. 3- Başbakan Erdoğan, trafik kazasında hayatını kaybeden Merzifon Belediye Başkanı Hayati İncekul için Merzifon'da ikindi namazından sonra düzenlenecek cenaze törenine katılacak. 4- Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, temaslarda bulunmak ve Oxford Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü Mütevelli Heyeti toplantısına katılmak üzere Londra'ya gidecek. 5- Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, Milano'da düzenlenen ''4. Avrupa-Akdeniz Yıllık Konferansı''na katılıyor. 6- Siirt'in Eruh ilçesinde güvenlik güçleriyle terör örgütü PKK mensupları arasında çıkan çatışmada şehit olan 7 er ve erbaş, Ankara, Mersin, İzmir, Konya ve Tekirdağ'da toprağa verilecek. 7- Rusya'nın St. Petersburg kentinde düzenlenen G-8 zirvesi sona eriyor. 8- İsrail'in Gazze Şeridi'nden sonra 12 temmuzda Lübnan'a başlattığı saldırıların Ortadoğu'da tırmandırdığı gerginlik izleniyor. - BM Güvenlik Konseyinin Lübnan'daki son durumla ilgili istişarelerine bugün devam etmesi bekleniyor. - Kapalı kapılar ardında yapılacak toplantıdan bir karar çıkması beklenmiyor. 9- AB ülkeleri dışişleri bakanlarını buluşturan Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi Brüksel'de toplanıyor. - Dışişleri bakanlarının, Ortadoğu'da gerginliğin azaltılması için çağrıda bulunmasının yanı sıra İran'ın nükleer programını ve Darfur konusunu ele alması bekleniyor. 10- AB ile müzakerelerde tarama süreci... - İstatistikle ilgili iki gün sürecek ayrıntılı tarama toplantısı Brüksel'de başlıyor. 11- Discovery uzay mekiğinin Dünya'ya inmesi bekleniyor. 12- HÜRPARTİ Genel Başkanı Yaşar Okuyan, parti genel merkezinde basın toplantısı düzenleyecek. 13- ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, birlik merkezinde ikili görüşme yapacak. 14- Uluslararası Yatırımcılar Derneğinin (YASED) hazırladığı ''Türkiye İçin Bir Yabancı Sermaye Stratejisine Doğru'' adlı rapor, İstanbul'da tanıtılacak. 15- III. Ulusal Hidrojen Enerjisi Kongresi, İstanbul'da yapılacak. 16- Karadeniz Bölgesi fındık üreticileri, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'ü ziyaret ederek, fındık fiyatı konusunda sorunlarını aktaracaklar. 17- Uluslararası çevre örgütü Greenpeace'in İstanbul'da demirleyen ''Rainbow Warrior'' gemisinde, ''Denizler Kampanyası ve Akdeniz turu'' ile ilgili basın toplantısı düzenlenecek. 18- Sempozyum... Festival... - Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Antalya Sanatçılar Derneği (ANSAN) tarafından düzenlenen ''1. Ansan Heykel Sempozyumu'', Antalya'da başlayacak. - ''19. Uluslararası Rize Çay ve Turizm Festivali'', Cumhuriyet Meydanı'nda başlayacak. - 26. Uluslararası Halk Dansları Festivali, Samsun'da başlayacak. 19- Yerli ana muharebe tankı projesi... - Tankı geliştirme projesinde önemli bir aşamaya gelindi. - Yerli tank projesi kapsamında, 1000 adet yeni nesil tank üretilmesi hedefleniyor. 20- Renault Trucks Başkan Yardımcısı Mosca: - ''Türkiye'de üretim yapma konusunda araştırmalarımızı sürdürüyoruz. Çeşitli alternatifler, hipotezler üretme aşamasındayız. Tam olarak ne zaman ve hangi ilde üretim yapacağımız konusu henüz kesinleşmedi.'' - ''Yabancı sermaye giriş eğilimi kesinlikle devam edecek.'' 21- Türk öğrencinin başarısı... - Tire Anadolu Lisesi öğrencisi Bilgecan Altıntaş, İngiltere'deki bir yayınevinin dünya çapında düzenlediği proje yarışmasında birinci oldu. 22- Akbank Private Banking TED Open 58. Uluslararası Tenis Turnuvası ana tablo maçları başlayacak. - Turnuvayla ilgili basın toplantısı, İstanbul Mövenpick Otelinde yapılacak. 23- Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu'nun (MHK) düzenlediği hazırlık kampı, MHK Başkanı Mustafa Çulcu'nun Uludağ Grand Yazıcı Otelde yapacağı açılış konuşmasıyla başlayacak. 24- 36. Avrupa Büyükler ***s Şampiyonası, Bulgaristan'ın Filibe kentindeki elemelerle sürüyor |
IQ DEGIL EQ ONEMLI Mevlana ile Hitler'in entelektuel zekâlarinin ayni oldugunu ifade eden pedagog Ali Cankirili, onemli olanin EQ yuksekligi oldugunu ifade ediyor. Cocuklarin hem okulda hem de sosyal hayatta basarili olmalari icin IQ'larinin yuksek olmasi yeterli gelmiyor. Zafer Dergisi'nin ocak sayisinda konuyu degerlendiren pedagog Ali Cankirili, cocuklarin basarisi icin yuksek IQ'ya sahip olmalarinin ve maddi ihtiyaclarinin giderilmesinin yani sira onlara yeterli sevgiyi, ilgiyi, guveni, yardimlasmayi ve paylasmayi kazandirarak EQ'larinin yukseltilmesi gerektiginin altini ciziyor. Entelektuel ve akademik zekâ (IQ)'yla beraber duygusal zekâya (EQ)da sahip olan ogrenciler, hem ogretim hayatinda, hem de sosyal hayatta ayni IQ'ya sahip yasitlarina gore daha basarili oluyor. Arastirmalar, mutlu bir aile ortaminda yetisen, seven, sevilen, paylasmasini bilen, inancli, faziletli, kendisiyle ve icinde yasadigi toplumla barisIk insanlarin yuksek duygusal zekâya sahip olduklarini, en zor sartlar altinda bile umitlerini yitirmediklerini gosteriyor. Temeller ailede atiliyor Duygusal zekânin temelleri ise ancak bebeklik ve cocukluk yillarinda atilabiliyor. Ailede adam yerine konmayan, sevilmeyen, horlanan, siddete ve baskiya maruz kalan cocuklarin duygusal zekâlari gelismiyor. Sevgi ve guven duygusunu yasayarak kazanmamis cocuklarin insanlara guveni olmadigi gibi kendisine de guveni olmuyor. "Eti sizin, kemigi benim" mantigiyla cocugun egitimini sadece ogretmenlerden bekleyen aileler, cocuklarinin duygusal zekâlarinin gelismesini engelliyor. Mevlana ve Hitler farki Ali Cankirili'ya gore bir mafya babasinin IQ'su kesinlikle bir bulusa imza atan bilim adaminin IQ'sundan asagi degil. Ayni sekilde tarihin gelmis gecmis buyuk diktatorleri, teror orgutu liderleri hep IQ'su yuksek insanlar. Mevlana'nin IQ'su ile Hitler'in IQ'su hemen hemen ayni. Mevlana'nin insanlar arasinda ayirim yapmaksizin herkese kucak acmasina, Hitler'in ise insanlari firinlarda yakmasina sebep olan fark ise Mevlana'da EQ'nun yuksek, Hitler'de dusuk olmasi. Hitler orneginde oldugu gibi yuksek bir IQ'ya; fakat dusuk EQ'ya sahip insanlar entelektuel zekâsini kendi ihtirasini ve egosunu tatmin yolunda harciyor. Cankirili'ya gore bankalari bosaltarak binlerce insanin birikimini kendi kasalarina indirenler de entelektuel zekâsi yuksek, duygusal zekâsi dusuk kimseler |
Arslan BULUT ŞEHİTTEN ŞEHİDE SELAM OLSUN! Yurdun dört bir köşesinde annelerin babaların yüreğine ateş düştü. Dile kolay, 20 yaşındaki evlatlarını toprağa veriyorlar! Eruh'taki çatışmada şehit olan Jandarma Komando Çavuş Yalçın Duman'ın Mersin'deki cenaze töreninde, oğlu geçen nisan ayında, Şırnak'ta şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Murat Tutal'ın annesi Halime Tutal'ın, tabuta sarılarak ''Oğluma selam söyle'' diye seslenmesi, yine nisan ayında Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde şehit olan Jandarma Er İbrahim Halil Akçakoca'nın annesi Leman Akçakoca'nın da ''Oğlum yanına bir arkadaş geliyor'' diye ağıt yakması, "ateş düştüğü yeri yakar" sözünü doğruluyordu. *** Eruh'ta şehit olan Mehmetçiklerimizden biri Tunceli'nin Pertek ilçesindendi. Şehit Jandarma Komanda Er Erdal Güneş'in cenazesi Tunceli Hacıbektaş Veli Cemevi'nde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmek üzere Pertek ilçesi Ulupınar köyüne gönderildi. Konyalı Jandarma Komando Er Orçun Yaldır'ın cenazesi, Musalla Mezarlığı'nda düzenlenen törenle Konya Şehitliği'nde toprağa verildi. Şehit Jandarma Komando Er Mustafa Akmansoy için İzmir'in Kemalpaşa ilçesinde düzenlenen törene ise hükümete gösterilen tepkiler damgasını vurdu. Ulucak Belediyesi önöndeki törene akın eden vatandaşlar PKK'yı ve Hükümeti kınayan sloganlar atarken, bir grup vatandaş İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun gönderdiği çelengi parçaladı. Şehit Sedat Akça, Ankara'nın Polatlı ilçesinde toprağa verildi. Bu sırada korteji takip eden topluluk hükümet aleyhinde sloganlar attı. Emrah Öztürk'ün cenazesi, memleketi Tekirdağ'ın Şarköy ilçesinde toprağa verildi. Jandarma Komando Onbaşı Kamil Alkan, İzmir'in Ödemiş ilçesine bağlı Konaklı beldesinde toprağa verildi. Şehit Alkan'a Kıbrıs harekatında şehit olan amcasının adının verildiği öğrenildi. Mehmet Akif'in dediği gibi, "Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber." *** TBMM Başkanı Bülent Arınç ise nasıl aklına geldiyse ''Ben özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın terör örgütüne karşı çıktıklarını, yüksek sesle ilan etmelerini bekliyorum'' dedi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, AK Parti'nin ''terörle mücadele konusunda siyasi iradesi olmadığını'' söyledi. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ''Biz şu ana kadar bu işin üzerine hep sabırla gittik. Hep demokratik çizgide bu işi halledelim istedik'' sözlerini "gafletin itirafı" diye nitelendiren Yeniçağ'ın bakışını dün DSP Genel Başkanı Zeki Sezer seslendirdi ve ''Başbakan'ın dünkü sözleri terörle mücadele konusunda hükümetin şaşkınlık, kararsızlık, tanı ve çözüm yolu yanlışlığı içinde olduğunun itirafıdır'' dedi. Sezer şöyle dedi: ''Başbakan'ın teröre gösterdiği sabrın bedelini halkımız çok ağır ödemiştir ve ödemeye devam etmektedir. Teröre sabır göstermek nasıl bir mantığın ürünüdür? Sıfır terörle bıraktığımız Türkiye, yeniden her gün şehitler verildiği bir süreci yaşıyorsa, bu durum sayın Başbakan'ın 'Türkiyelilik', 'alt-üst kimlik' gibi söylemlerle soruna yanlış pencereden bakılmasının bir sonucudur. Başbakanın dünkü sözleri, terörle mücadele konusunda hükümetin şaşkınlık, kararsızlık, tanı ve çözüm yolu yanlışlığı içinde olduğunun itirafıdır. Umarız ki, akılları başlarına gelmiş olsun.'' Fakat Erdoğan, Ağrı konuşmasında da, Türk kavramını yine milletin adı olarak değil, "30 etnik gruptan biri" olarak telaffuz etti. Bu kafayla terör önlenir mi? Türk kimliğinin millet kimliği olduğunu içine sindirememiş bir kişinin, terörle mücadelesine nasıl güvenirsiniz? |
BİR HAYAL GERÇEK OLDU -AB ENERJİ KOMİSERİ PİEBALGS: ''BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN BORU HATTI ARZ GÜVENLİĞİMİZİ ARTIRACAK'' BRÜKSEL (A.A) - 13.07.2006 - AB Komisyonu'nun enerjiden sorumlu Üyesi Andris Piebalgs, ''Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı arz güvenliğimizi artıracak ve arzı çeşitlendirme amacımıza hizmet edecek. Çünkü bu proje dünyanın başka bir parçasından petrol getiriyor'' dedi. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı'nın açılış töreni için Türkiye'de bulunan Piebalgs, yaptığı yazılı açıklamada, hattın hizmete girmesinden memnuniyet duyduğunu bildirdi. Kazakistan'ın da son aldığı kararla BTC'ye petrol verecek olmasının olumlu bir gelişme olduğunu kaydeden Piebalgs, ''Buna karşın Hazar kaynakları, bölgenin tam potansiyeline ulaşması için yeni taşıma (botu hattı) projelerine ihtiyaç duyuyor. Bunlardan birisi AB Komisyonu'nun da desteğiyle hazırlıkları süren Odessa-Brodi projesidir'' görüşünü dile getirdi. AB ile Karadeniz ve Hazar havzalarındaki ülkelerin işbirliğinin önemini vurgulayan Piebalgs, buradaki amaçlarının enerji pazarlarını birbirlerine yaklaştırmak, enerji altyapısının güvenliğini artırmak ve enerjide sürdürülebilir gelişmeyi teşvik etmek olduğunu ifade etti. -AÇILIŞTAN NOTLAR... CEYHAN (A.A) - 13.07.2006 - Leyla Ataman Özel- Gürbüz Z. Akkıran bildiriyor - Türkiye tarihinin en önemli bölgesel projesi olan ve ''21. Yüzyılın İpek Yolu'' olarak adlandırılan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı, Ceyhan'da düzenlenen görkemli törenle resmen açıldı. Saat 12.30'da yapılması planlanan açılış yarım saat gecikmeyle başlarken, tören öncesinde devlet başkanları, özel uçaklarıyla İncirlik Hava Üssü'ne indiler ve araçlarıyla Ceyhan'daki tören alanına geldiler. Diğer konuklar ise 737 tipi 6 uçakla, Adana Şakirpaşa Havaalanı'na indiler. Konukların tören alınına geçişleri sırasında Adana-Ceyhan yolu trafiğe kapatıldı. -MARİAH CAREY'İN KONSER VERDİĞİ ÇADIR- Tören, BP'nin getirttiği ve ABD'li ünlü şarkıcı Mariah Carey'in konser verdiği 1.280 kişilik, dışarıdan güneş geçirmeyen, klimalı özel çadırda yapıldı. Çadırın Ceyhan Deniz Terminali'ne bakan bölümü şeffaf malzemeyle kaplatıldı. Böylece, törene katılanların limandaki yükleme çalışmalarının izlenmesi sağlandı. Tören çadırı dışında basın mensupları için 840 metrekarelik bir çadır, ikram, dinlenme ve stand çadırları da kuruldu. Tören alınına giden yolda ise Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan bayrakları asıldı. Terminalin girişine de BTC Ham Petrol Boru Hattı projesinin hayata geçirilmesinde önemli katkıları olan ve 2003 yılında hayatını kaybeden eski Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in pirinç zemin üzerine mozaikten bir fotoğrafı yerleştirildi. Daha sonra terminalin adının da Haydar Aliyev terminali olarak değiştirildiği öğrenildi. Cumhurbaşkanlarının törenin yapıldığı çadıra girmelerinin ardından, sırasında Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye'nin milli marşları, 23 ülke sanatçısından kurulu Tefken Filarmoni Orkestrası tarafından çalındı. Daha sonra ''Hazar Denizi'nden Ceyhan Terminaline Yolculuk'' konulu, BTC Ham Petrol Boru Hattı'nın yapımının anlatıldığı sinevizyon gösterisi yapıldı. |
Can Dündar yazısı Milliyet'in 3. sayfasında bir haber : "12 yaşındaki kız internette tanıştığı adama kaçtı.. " Sayfayı çevirin: Edirne'de sevişirken görüntülenen liseli kızın fotoğrafları...Ve günlerdir Mardin'den Sivas'a kadar Türkiye'nin dört bir yanından 12 -13 yaşında küçük kızlara tecavüz haberleri... Madalyonun bir yüzünde ağzı salyalı sübyancılar var. Peki diğer yüzünde?... Alttan alta inanılmaz bir " ergen ihtilali "yaşadığımızın farkında mısınız? Son zamanlarda bir lise mezuniyet balosunda bulundunuz mu hiç? Gitseniz, gördüğünüz ağır makyajlı,cesur dekolteli, yüksek topuklu, cep telefonlu kızların 16 - 17 yaşında olduğuna inanabilir miydiniz acaba? Levent'te bir estetik kliniğinde görevli bir uzmanla görüştüm. Dinlediklerime inanamadım: " 14 - 15 yaşında kızlar, ana babalarından habersiz gelip kaşlarını kaldırmak, fazla yağlarını aldırmak, selülit tedavisi yaptırmak istiyor " muş. Geçenlerde bir kız elinde Angelina Jolie ' nin fotoğrafıyla gelmiş ve " Bunun ki gibi dudak istiyorum " demiş. 18' lik bir lolita da göğüslerini büyütmesi için yalvarmış. " En büyük istekleri " neymiş biliyor musunuz? Zara'nın ya da Diesel' in 34 bedenine sığmak...Bunun için yarışıyorlarmış: " Çünkü televizyonda gördükleri mankenler 34 beden giyiyor. Onu giyebilmek için 44 kilo kalmaları lazım. Bunun için resmen aç geziyorlar. Gün boyu yedikleri, bir kase yoğurt, iki tas salata, sigara, kahve ve kola... 500 kaloriyle yaşamaya çalışıyorlar. O yüzden vücutlarında demir, sodyum eksikliği var. Yanlış beslendikleri için vücutları hızla deforme oluyor, müdahale için de bize geliyorlar. " Uzman, bunun son 3 yılda gözlenen bir " patlama" olduğunu söylüyor: "Ben de anneyim, 18'lik ' lipolu ' (yağ aldırmış) kızları görünce dehşete kapılıyorum. Biriktirdiği 300 - 500 milyonla gelip; ' Dudağımızı şişir' diyenleri ' Bırakın dudağınızı da gidin kafanızı şişirin' diye geri yolluyorum. " Genelde üst gelir grubundan hastaları bulunan bir jinekoloğun gözlemleri daha da çarpıcı: "Genç nüfusta müthiş bir uyanma var " diyor. 17 - 18 yaşlarında lise öğrencilerinin kürtaj için başvurduğunu söylüyor ve bazı gözlemlerini aktarıyor : Batı'da ergenlik yaşı 16 - 17' den 11 - 12' ye geriledi. Amerika'da10 yaşa kadar düştü. Genç kızlar annelerinden çok daha erken adet görüyor artık... Bunun, iklimden beslenmeye kadar pek çok nedeni olabilir ama en önemli nedenlerinden biri " psiko - seksüel uyarımın artması "...Yani, okulda, çevrede ve özellikle de medyada cinsel teşhirin yaygınlaşması... Baştan çıkarıcı klipler, uyarıcı filmler, cinsellik yüklü diziler, çıplaklığa çağıran reklamlar, beyinde ergenliği erken uyandırıyor, cinselliğin keşfini hızlandırıyor. Özellikle varlıklı kesimden gençler, lise çağında, özentiyle büyük ve seksi görünme derdine düşüyor. Karşı cinsi de sadece bir seks nesnesi olarak görüyor. Anneleri mi? Onlar da kızlarının ponponlu çorapları ve lastik ayakkabılarıyla genç görünme çabasında... Küçükler büyük, büyükler küçük görünmek için yarışıyor adeta... Kimseyi suçlamayalım; bu tablo bizim eserimiz: İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken, kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda nasıl çocuklara " Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt " öğüdü verebiliriz ki? Yasak çare değil... Beyin faaliyetine itibar kazandırmaya ve öncelikler konusunda topyekün bir hesaplaşmaya ihtiyacımız var. Bu toplum nereye gidiyor sizce........ CAN DÜNDAR |
İstanbul'da yaşamak zorunda kalan, sabah işe gitmek, akşam eve dönmek zorunda olan, hayallerine teğet bile geçemeyecek bir işte çalışmak zorunda kalan biri misin? Ben öyleyim. Hayatımın bu devresinde yine kayboldum. Hayatımın bazı devrelerinde nereye gittiğimi bildiğimi sanıyordum ama şimdi kayboldum. Sabah işe gelip hep yaptığım ve durmadan yapacağım ve yapmaktan kendimi alamayacağım işleri yapıyorum. Yaptığım işlerin artık bir manası yok. Dosyaları var.Faturaları var. Manaları yok. İstifa etmenin bir manası var , çalışmanın bir manası yok.. İstanbul yazın da güzel bir şehir, haksızlık edilemeyecek kadar güzel.. Caz festivali var , açık havada oturup ,sahnedeki insanın sesine kendini bırakmalısın, o zaman çok güzel. Ya da akşamları bahçene masa kurup ,komşularla oturmalı rakıları tokuşturmalısın, gayet güzel.. Ya da açık havada sinemaya gitmelisin eskiden olduğu gibi sırtına hırkanı almalısın ve şıpıdık terlikler giymelisin. İstanbul'a tatile gelmelisin, o zaman ne kadar güzel.. Ama İstanbul'da tatilde değiliz. Çalışmalıyız Sabah her tarafı kazılmış yollardan toz toprak içinde ofislerimize varmalıyız. Bütün gün çalışmalıyız, belimiz ağrımalı ,yetmemeli, mesaiye kalmalıyız. Ayın elemanı olmalıyız.Madalyonları havada kapmalıyız.. Sakın benim kadar naif olmayın siz. İki kere canının istediğini yaparsan, beş kere burnundan gelecektir.. Bir kere mutlu olursan bu ofis o mutluluk noktanı bulup üzerine dinamit koyacaktır. Sen kendin ettin kendin buldun, sabah yine kahvaltı bile etmeden , her yeri kazılı yollardan hoplaya zıplaya buraya geleceksin. Sakın delirme , delirirsen işe yaramaz olursun. Delirirsen belki kaçar gidersin, alışveriş yapmaz, sabah akşam faturaları nasıl öderim diye düşünmezsin. Delirirsen sana ehliyet vermezler , komik bir bisiklete binmek zorunda kalırsın. Sana gülen çocukların ilerde büyüyüp boyunlarına geçecek kravatları gördüğünde onlara acır gülümsersin. Sakın delirme.. Akıl sağlığını koru, akıl sağlığını koru ki ona biz hükmedelim. Her sağlıklı bünye bir ofiste kurumalıdır, haftasonu biraz kendine gelir gibi olsa bile sakın korkmayın,pazartesi yine kurur.. Ben sanırım herkesin o nostaljik, budala, hayalci dediği tipte bir insanmışım. Sen kazık kadar ol kendini bileme.. O da ayrı bir hazin öykü. Hayal hatası yapmışım. Hayal hatası yapmak kadar kötüsü yoktur. Şimdi hayatımdan error (!) sinyalleri gelirken , asıl istedğimin annemim gençliğindekine yakın bir hayat olduğunu farkediyorum. İnsanların kalabalık yaşadığı, kimsenin yalnız kalmadığı, insanların yazın lakerda yapıp, bahçelerde dut yediği. Hani Çemberimde Gül Oya dizisindeki gibi.. Böyle kariyer yapmak, toz toprak içinde araba kullanmak, sabahtan akşama kadar bir sandalyede ekrana bakmak,insanlarla kavga etmek, stresten kendini unutmak, akşam eve geldiğimde yorgunluktan bayılmak istemiyorum. Ben bir hayal hatası yaptım. Düzeltmeye çalışıyorum. Ben aslında uzak bir şehirde bir fırında ekmek yapmak, bisiklete binmek ve serserilik yapmak istiyordum... can dündar |
Altemur KILIÇ YENİ ORTA DOĞU DÜZENİ Mısır eski Başkanı Cemal Abdülnasır'ın, Amerıkalılara bir sözü vardı; "Siz Amerikalılar öyle anlaşılmaz yanlış şeyler yaparsınız ki insan bunlarda acaba bizim anlayamadığımız bir sebep, bir keramet mi var diye düşünür." ABD, özellikle Bush yönetiminde, öyle şeyler yapıyor ki insan böylesine büyük hataları nasıl yapıyorlar, yoksa bunlarda bizim anlayamadığımız derin sebepler mi var diye düşünüyor. Şu son zamanlarda, Irak'a karşı yapılan hareketin -sonradan olanlar ve ortaya çıkanlar ve çıkmayanlar düşünülünce- ne mantığı ne kerameti vardı? Saldırının başlıca gerekçeleri, -Saddam'ın toplu imha silahları yaptığı ve terör örgütleriyle ilişkileri olduğu iddiaları- boş çıktı. Bütün gayretlere rağmen, ne Amerika tarafından ispat edildi, ne de uluslararası kurumlar tarafından kanıtlandı. Ama saldırı Irak'ı alt üst etti, kan gölüne çevirdi, Orta Doğu'yu karıştırdı. Condolleezza Rice Hanım,"Orta Doğu'da yeni bir düzen kurmanın zamanı geldi" demiş… Anlaşılan, ABD "yeni düzenini" kurmak için Orta'yı iyice karıştırmak istiyor. Denir ki "Yeni Dünya Düzeni" kurmak, Amerika'da iktidarda olan, "Yeni muhafazakârların" (New Con) amacıdır… Aynı amaç başka adlarla, Hitler'in de amacı idi. Irak'ta düzen, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Orta Doğu'daki Osmanlı düzeni, işgüzar İngiliz ve Fransız bürokratlar tarafından masa üstünde, yapay olarak kurulmuştu… Irak hudutlarının, iki ülkenin rekabet ve çıkarlarına göre ve etnik dinî gerçekler dikkate alınmadan. Yapay olarak çizilmesi yüzünden gerçek "devlet" olamamış, istikrara kavuşamamıştı. Saddam rejimi de bu istikrarsızlığı, hunharca örten bir idare idi. Ama ABD'nin Irak'a, güya demokrasi ve huzur getirecek hareketi aslında neye yaradı? Iraklılar bugün Saddam'ı arar hale geldiler ve "kurtarıcılarına" lanet okuyor, silahla direniyorlar! Şimdi ABD bütün bölgeye "Yeni Düzeni" bu kafayla, bu yöntemlerle mi getirecek? ŞÜPHELER Fakat insan şimdi Cemal Abdülnasır gibi, ABD'nin bu inanılmaz yöntem ve hatalarının arkasında, bizim anlayamadığımız "derin" sebepler, kerametler hatta komplolar mı var diye düşünüyor! 11 Eylül saldırılarından sonra bazıları, bunları Ortadoğu'da "YENİ DÜZEN" ve "Büyük Orta Doğu Projesi"ni başlatmak için, ABD gizli servislerinin yaptığını ileri sürmüşlerdi de, gülüp geçmiştik. Ama şimdi "Yeni Düzeni" kurmak için, müsait zemin yaratmak teşebbüsleri ortaya çıktıkça insanlar, ister istemez "acaba" diyorlar! Ama ben hâlâ "bu kadarı da fazla" derim! Bu şüpheler, komplo teorileri bir tarafa, Türkiye için hayati önemi olan, dün de belirtmeye çalıştığım gibi, bu projelere kenarından köşesinden, alet olmamaktır. Çünkü son tahlilde, Washington'da "Condi ile Abdullah" tarafından üzerinde anlaşılan "Ortak Vizyonun" hiç de ortak görüş ve amaçları yansıtmadığı ve yansıtmayacağı ortada! Ve İsrail ne yapıyor… Belli oluyor ki İsrail, bu proje ve muhtemel komploların içinde, odağında. İsrail Devleti, Arapların gafleti ve bu arada, Filistin topraklarını Yahudilere satmaları sonunda kuruldu. Araplar birleşebilselerdi, buna engel olabilirlerdi ama yapamadılar yeni devlet gene gafletleri yüzünden büyük bir güç haline geldi. İsrail'in yaşama hakkına kimse artık engel olamaz, ama "orantısız" saldırganlığı da mazur görülemez. İsrail'i başından destekleyen Türkiye'yi de sonunda karşısına alır! Son saldırıları da şirazeden çıkmış ve Türk toplumunda tepkilere, en kötüsü Yahudi düşmanlığının canlandırılmasına yol açmıştır. Oysa İsrail devletini ve harekâtlarını, genel olarak Siyonizm'i Türklüğe ve devlete sadık Yahudi kökenli vatandaşlarımızdan soyutlamak gerek! İsrail'in orantısız saldırılarını tasvip etmemek başka, milli çıkarlar konusunda "İsrail kadar olamamak" başka, Hitlervari topyekûn Yahudi düşmanlığı da başka. Böylesine anti-semitizme Türkiye'de imkan vermemek gerek! |
Alıntı:
|
Abdullah ÖZDOĞAN Kandil dağı, Kandil gecesi, Kandil simidi... Geçtiğimiz Perşembe gecesi, üç ayların başlangıcı Regaip kandiliydi... İstanbul sokaklarında kandiller yanarken, Kandil dağında 'dost' ülkelerden gelen yardım paketleri parçalanıyordu... Aynı kandil gecesi, on günde 15 şehit veren ülkenin yüzlerce evinde, yanan kandiller eşliğinde şehitlere dualar ediliyor, adresi Kandil olan yaratıkların vahşetine ağlanıyordu... İstanbul sokaklarında kandiller yanıyordu bir kandil gecesinde... Kandil'i kendine ev yapmış yaratıkların açtığı yaralar, Kandil gecesinde dua çığlıklarıyla gök yüzüne yükselirken, İstanbul'un 'nezih' semtlerinin çalgılı çengili mekanlarından yükselen zevk ve sefa nağmeleri, gökyüzündeki melekleri kaçırıyordu Perşembe gecesi... Bir semtte iki yaşlı insan, çocukları ve torunlarıyla içlerindeki kandili yakmış, gözlerinde kalan ömürlerinin hüznü, dudaklarında iyilik ve sağlık temennileriyle kendini allaha'a teslim ederken, Kandil dağının eteklerinde 'iyiliksever ve demokrasi koruyucusu' bir ülkenin uçaklarla attığı yiyecekleri parçalıyor, atılan silahlarla daha kaç evin kandilinin söndürüleceğini hesaplıyordu... Gözleindeki kandil sönmemiş evde, 'daha kaç kandil yaşayacağız' diye düşünen yaşlı insanlar Allah'a teslim olmanın huzurunu yaşıyor, Etiler'deki ultra lüks mekanlarda doyasıya 'seviqyeli beraberlik' yaşayanlar gecenin ne gecesi olduğunu hatırlamadan kandili nerede söndürürüz arayışına kafasını yoruyordu... Pastahaneden Kandil simidini yaşlı anasına babasına alanların o simidi dualar eşliğinde evinde yerken aldığı hazzı, simidi pastanenin camekanında gördüğü zaman Kandil gecesini hatırlayanın alacağı haz aynı olabilir miyidi? Türkiye'de birkaç Türkiye yaşandı bu kandil gecesinde... Sokaklarda yanan kandiller, insanlığını unutmayanlar için birer umut, dualar affedilme ve iyilik için birer vesile iken, çok dolarlı evlerde yaşanan 'borsa yarın ne olacak' endişesine sarılmış ruhların terazisinde değeri var mıydı ki? Kandil simitleri yendi evlerde... Kandiller yandı sokaklarda... Regaip kandili yaşandı bazı evlerde... Kandil'deki kandilsizlerin, umurunda mıydı acaba? Allah hepimizin Allah'ı değil miydi? Yoksa bazılarımızın sadece başına kötü bir şey gelince mi Allah'ı vardı? Kandil simitlerinin yendiği gecelerde Allah yerine Dolar- Euro anmanın bir manası olmalıydı... Yoksa biz mi yanlış yapıyorduk? Kandil gecelerinin bir anlamı olması için, okunan mevlütlerin arasında, yapılan toplu dualarda Dolar- euro paritesinin televizyonları başında bulunan ve cemaatin içinde olanların gönlüne göre şekillenmesi, maaşlara gelecek zamların enflasyon oranının beş katı olması şeklinde ibareler mi eklenmeliydi... Bir Kandil gecesinde, kandil'de yaşayan böcekler atılan yemlere sevindi. Bir kandil gecesinde, pek çok evde kandil simidi yenildi... Bir kandil gecesinde, içtiği alkolden donuna işeyecek hale gelen pek çok kişi, kandili söndürecek bir başka batakhane aradı... Bir kandil gecesinde, ciğeri yanan pek çok ana, başka anaların ciğeri yanmasın diye dua etti ve ağladı... Bir kandil gecesinde pek az evde Regaip kandilinin ne olduğu hatırlandı... Ve bu kandil gecesinde, böyle kendini unutan bir millete, ecdadının yüzü suyu hürmetine, dökülen şehit kanlarının yüzü suyu hürmetine, sayıları pek az kalan ve giderek yok olan iyi niyet ve kalp sahibi inananların yüzü suyu hürmetine, geriye kalan kendini unutmuş kütlenin hak etmediği halde, Allah'ın bağışlayıcılığına inanarak söylüyorum, nur yağdı... kandil gecesinin sabahında, kimileri dünden kalma, kimileri huzurla uyandı. Bu gün sokaklarda herkes aynı yollarda yürüyor, aynı sudan içiyor... Pastanelerin camekanlarında Kandil günü satılmayan simitler, hafta içinde bayatlamadan satılmayı bekliyor... |
Ertuğrul ÖZKÖK http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/10b.jpg Off the record konuşmalar ÖNCEKİ akşam Haris Aleksiyu’nun konserinden çıkarken telefonum çaldı. Bir arkadaşım, "Biliyor musun Başbakan şu sırada bazı gazetecilerle özel sohbet yapıyor" dedi. Bizim böyle bir davetten haberimiz yoktu. Hangi gazeteciler davet edilmiş diye baktım. Milliyet’ten Taha Akyol, Sabah’tan Mehmet Barlas, Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Yeni Şafak’tan Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ve Fehmi Koru, Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Karaca. Mehmet Barlas, Bodrum’da olduğu için katılmamış. * * * Davet edilecek gazetecilerin hangi kıstasa göre belirlendiğini öğrenemedim. Merak da etmiyorum. Başbakanlar, cumhurbaşkanları, siyasetçiler hangi gazetecilerle konuşacağını, hangilerini uçağa alacağını belirleme özgürlüğüne sahiptir. Gazetecilere davet son anda bildirilmiş. Başbakan o gece geç saatte CNN’de Larry King’in programına çıkacakmış. O arada boş bir zamanı olmuş. Tahmin ediyorum, basın bürosu da böyle bir sohbeti araya sokmuş. Sohbet "off the record" olarak, yani yazılmamak kaydıyla yapılmış. Ben orada olmadığıma göre, öğrendiklerimi yazabilirim. Başbakan, ABD Başkanı Bush’la yaptığı son telefon konuşmasını anlatmış. "İlk defa bu kadar kuvvetli bir angajmana girdiler" demiş. Bir ara, Hasan Cemal’in yazdığı son yazılar gündeme gelmiş. Hasan Cemal, iş dünyasının Başbakan’a ve AKP’ye bakışını anlatan üç yazı yazdı. Bir gazeteci, Başbakan’a bunları özetlemiş. O da, "İş dünyası ile aramızda büyük mesele yok" demiş. * * * Sonra sohbet benim asıl merak ettiğim konuya gelmiş. Yani İsrail’in Lübnan’ı vurması konusuna. Başbakan biraz sonra CNN’e çıkacağını, konunun kendisine sorulacağını belirterek şöyle ilginç bir söz söylemiş: "Merak etmeyin, dikkatli konuşacağım." Bunu orada bulunan gazetecilerin telkini üzerine mi, yoksa kendiliğinden mi söylediğini öğrenemedim. * * * "Merak etmeyin" diye başlaması, bazı gazetecilerden öyle bir telkin geldiği izlenimi veriyor. Ama bunlar benim ikinci kanallardan öğrendiğim şeylerdi. Sohbete katılan arkadaşlara açıp direkt olarak sormayı da doğru bulmadım. Çünkü kendilerine "off the record" olarak anlatılan konuşmaları bana aktarmaları, onlar açısından da benim açımdan da doğru olmazdı. Belki bu noktayı kendi yazılarında aydınlatırlar. Başbakan’ın "dikkatli konuşmakla" neyi kastettiğini, CNN’deki konuşmasını dinleyince anladım. Larry King’in bu olaylarda kimin suçlu olduğu yolundaki sorusuna Başbakan özetle şu cevabı veriyor: "Şu an suçlu arayacak durumda değiliz. Suçlu aramaya kalkarsak, hepimiz duygusallaşır ve var olan durumu daha da kötüleştiririz. Yapmamız gereken şey, bir ateşkesi sağlamaktır." Başbakan’ın üslubundaki değişikliği fark ettiniz mi? Bundan beş gün önce tatili geçirdiği yerde gazetecilere, "Medya dikkat etsin, bu işi başlatan onbaşının kaçırılması değil, 7 çocuğun şehit edilmesidir" diyerek direkt İsrail’i sorumlu tutuyordu. * * * Orada gerçekten barışı istiyorsak, doğru üslup ekranda kullandığıdır. Bırakın halk, istediği tepkiyi göstersin. Zaten dünyanın çoğu yerinde kamuoyları İsrail’i yeterince suçluyor. Ama resmi düzeyde Türkiye’nin böyle dikkatli bir üslup kullanması gerekir. Ben de üç gündür bunu yazıyorum. İnşallah yeni bir "belagat şehveti" bu dikkati dağıtmaz... |
Muhiddin NALBANTOĞLU TÜRKLÜĞÜMLE GURUR DUYDUM... Yukarıya aldığımız başlık, İkinci Dünya Savaşı başlarından beri Türkiye'nin Londra Büyükelçisi olan Rauf Orbay'ın yardımcısı Samizade Süreyya Bey'indir. Günümüzden 40 küsûr yıl önce büyük kahraman ve emsalsiz büyük devlet adamı Rauf Orbay'ın ölümü üzerine yazdığı hatıralarında zikretmiştir. Rauf Bey, ebediyete intikal edeli 42 yıl olmuştur. Bulunduğu her görevde tam bir büyük Türk devlet adamı bilinciyle bu aziz millete hizmet etmek için çırpınmıştır. Onun yakınlarından olan S.S. Berkem'in bu anılarından ayrıca bir diplomatın temsil ettiği milletin övgüsüne lâyık olmak için, nasıl davranması gerektiğini de bize göstermekte olduğunu öğrenmekteyiz. Diplomasi mesleği, büyük incelikler ve geniş bir kültürün gerektirdiği bir sahadır. Bunun yanında eğer Türk ve dünya tarihini, siyasî ve kültürel gelişmelerini iyi bilmeniz lâzımdır. Rauf Bey, bütün bu meziyetlere sahip olması yanında, mükemmel bir diplomat idi. Aşağıdaki anılarda Batı'nın yüzyıllarca İslâm âlemine ve özellikle Türkiye'ye bakışının da çok çarpıcı bir değerlendirmesine şahit oluyoruz. Bu durum, günümüzde de geçerlidir. Okuyucularımızdan özellikle rica ediyorum: Bu anıları birkaç kere okuyun ve hafızanızın bir köşesinde itina ile saklayın. Gelecek dönemlerde de çocuklarınıza ve torunlarınıza aynen aktarınız. Çünkü buna her zaman ihtiyaç duyacağız: '...Bilirsiniz, İskoçyalı Thomas Carlye dünya fikir âlemine zengin eserler kazandırmış, ortaya büyük fikirler koymuştur. Görüşlerinin isabeti, dehasının yüceliği hiç şüphe götürmeyen bu büyük adama göre tarihte pek çok kimse devlet adamı (Statesman) olmak istemiş ve fakat bunlardan pek azı bu hedefe ulaşabilmiştir. Disraeli de: 'Bu anka kuşunun pek az kimsenin başına konduğu tarihî bir hakikattir.' hükmünü verir. Başına bu nadir anka kuşunun konduğu bu zatı ben, Londra'da gördüm. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Londra Büyükelçiliğimizde vazifeli olarak geçirdiğim sırada, üç büyükelçi ile karşılaşmıştım: Rauf Orbay, Ruşen Eşref Ünaydın ve Cevat Açıkalın. 'Devlet adamı' vasfının bütün karakteristik taraflarını kendinde toplayan Sayın Rauf Orbay'ı, kelimenin tam mânasiyle, büyük bir insan, kıymetli bir şef, vatanının ve milletinin menfaatini her şeyin üstünde tutan bir vatansever olarak tanıdım. Onun yüksek karakterinin ve temiz ahlâkının her gün yeni bir tezahürünü gördükçe kendi kendime: - Ah, diyordum, n'olurdu böyle beş, on tane büyükelçimiz olsaydı da milletimiz, asalet, necabet ve heybetine yakışan bir tarzda temsil edilseydi. Hâtıralarımın bu kısmında münhasıran Sayın Rauf Orbay'dan bahsedecek, onun devlet adamı vasıflarını, görgülerime dayanarak, canlandırmaya çalışacağım. Okuyacağınız satırlarda devlet adamı olmak isteyenler için alınacak dersler ve misaller bulacaksınız, inancındayım. Sene 1943. Londra'dayız. İkinci Dünya Savaşı olanca hızıyla devam etmekte. Bizde ise harbin yarattığı iktisadî buhran alabildiğine genişleyip yayılmakta. Ordumuz hazırol vaziyette. Dışardan hiçbir malî yardım yok. Kendi yağımızla kavrulmak mecburiyetindeyiz. Fakat yağ da pek o kadar fazla değil, nerdeyse tükenmek üzere! Çare? Kimin hatırına geldiyse geldi, ortaya bir varlık vergisi çıktı. Bu, haddi zatında hoş bir vergi değildi. Bunun ne matrahı, ne de mesnedi vardı! Ama yapılacak başka bir şey de bulunamadı her halde! İstenilse de, istenilmese de o zamanki hükümet buna başvurmak yoluna gitti. Gel gelelim Londra'nın siyasî ve malî çevrelerinde ve meselâ City'de (City, bilindiği gibi, Londra'da bankaların, borsanın ve büyük ticaret evlerinin bulunduğu iş yerine öteden beri verilmiş olan addır. Eskiden buraya 'İngiltere'nin kalbi' derlerdi) bu vergi hiç de hoş karşılanmamış, aleyhimizde dedikodu mevzuu olmuştu. Bu cümleden olarak bazı şüpheler uyanmış, Nazi Almanyası'na temayül ettiğimize dair söylentiler bile alıp yürümüştü. Öyle ya, tatbikine kalkıştığımız usul, demokratik olmaktan çok uzak, Hitler sistemlerine ve ideolojilerine pek yakındı. Hiç değilse öyle görünüyordu. Gerek City'de, gerekse siyasî çevrelerde alıp yürüyen bu dedikodular, Büyükelçi Rauf Orbay'ın İngiliz dostları tarafından kendisine ulaştırıldı. Şurasını da parantez içinde arzedeyim ki, Rauf Bey İngiltere'de çok sevilmiş, takdir edilmiş, müstesna bir sima idi. Meselâ zamanın Başbakanı Mr. Winston Churchill onu sık sık yemeğe davet eder, onunla sohbetten hoşlanır, hattâ bu tecrübeli Türk devlet adamının fikirlerinden faydalanmaya çalışırdı. İşte, onun İngiliz dostlarından biri veya birkaçı City'de yapılan dedikoduları kendisine bildirerek Türkiye aleyhindeki bu cereyanlara bir nihayet vermek için Savoy Oteli'nde bir öğle yemeği tertip etmek istediler. Rauf Bey bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Bu öğle yemeğine ben de davetli idim. Savoy Oteli'ne gitmek üzere otomobile bindik. Yolda Rauf Orbay düşünceli düşünceli: - Çok zor ve karışık bir dâva, dedi, bakalım nasıl izah edeceğiz? - Allah ilham eder beyefendi, cevabında bulundum. Hakikaten Allah ilham etti, hem de ne ilham! Savoy Oteli'nin hususi yemek salonlarından birinde idik. City'nin tanınmış bütün işadamları orada idi. Yemeğin sonunda Rauf Orbay o güzel İngilizcesiyle söze başladı. Neler söylediğini şimdi harfi harfine tekrarlamama tabiî imkân yok. Fakat ne candan konuşuyor, ne ikna edici izahlarla dâvayı açıklıyordu! O kadar ki, yanımda oturan Osmanlı Bankası'nın Londra Merkez Genel Müdürü tanınmış maliyecilerden Mr. Fisher'in kulağıma eğilerek söylediği şu cümle bugünkü gibi hatırımdadır: - This man is talking with his heart, and not with his mourth! Yani: 'Bu adam ağzıyla değil, kalbiyle konuşuyor!' Evet, hem kalbiyle, hem de derin tarihî bilgisiyle konuşuyordu. İkisini o kadar güzel mezcetmesini bilmişti ki! Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Kimseye belli etmeden bunları sildim. Niçin ağlıyordum? Ağlıyordum çünkü savunma pek muhteşemdi ve dinleyenleri âdeta mest etmişti. Ve düşünüyordum ki, bu dâvayı şu salonda Rauf Orbay'dan başka bu kadar isabetle ve bu kadar belâgatle hangi diplomatımız izah edebilirdi? Kendilerine diplomatlık isnad eden veya edilen birçoklarını yakından tanıyordum. Hepsi o anda gözümün önüne gelmişti. Bildiğim bu fukaralığımız yanında şu muhteşem zenginlik, millî hislerimi, gözlerimden yaşlar akıtacak derecede, kırbaçlamıştı. Atamızın o anda hatırladığım: 'Ne mutlu Türküm diyene!' vecizesi ise koltuklarımı kabartıyor, gözlerimde yaşlar birikmesine sebep oluyordu. Bu uzun konuşmanın sonlarına doğru, hatırımda kaldığına göre, Büyükelçi şöyle devam etti: 'Bugün silâh altında 1 milyona yakın asker bulunduruyoruz. Türkiye'nin ekonomik durumunu ve malî imkânlarını sizler bizden iyi bilirsiniz. Bizim zayıf omuzlarımız bu kadar ağır bir yükü kaldırmaya hiç müsait midir? Kimseden yardım mı görüyoruz? Yolda kimseden yardım mı istedik? Kendi yağımızla kavrulup gidiyorduk. Baktık ki kavrulacak yağ da tükenmektedir. Başka ne yapabilirdik? Orduyu terhis edebilir miydik? Biz buna razı olsak bile müttefiklerimiz acaba razı olurlar mı? Kaldı ki bizim bugünkü sıkıntılı durumumuzun biricik sorumlusu da sizlersiniz!' Söz buraya gelince başlar dikkatle Rauf Orbay'a çevrildi. Ne demek istediğini anlamaya çalışıyorlardı. O ise perde perde yükselen tatlı sesiyle devam etti: - Gladston'un o meşhur 'Bag and Baggage' politikasının tahakkukuna ondan sonra gelenler de yardım etmiş değiller mi? İtalya'nın Trablus Garp saldırışını destekleyen, Balkan devletlerinin ayaklanmalarına göz yuman ve başlangıçta statükonun muhafaza edileceğine karar verdiği halde, biz yenilince yurdumuzun parçalanmasına ses çıkarmayan sizler olmadınız mı? Ve nihayet Birinci Dünya Savaşı'nı ve onu takip eden Yunan ordusunun Anadolu'ya saldırışını şöyle bir hatırlayınız! Bunların hepsinin hedefi, Türkiye'yi dünya haritasından silmek değil miydi? Fakat bütün gayretlere rağmen silinmedik efendiler! Ne Haçlı seferleri, ne İslâm düşmanlığı, ne Hıristiyanlık taassubu, ne de siyasî pazarlıklar Türk'ü yere sermeye muvaffak olamadı. Ama itiraf ederiz ki, zayıf düştük, Batı'nın ileri hamlelerine ayak uyduramadık ve geri kaldık. Nasıl ilerleyebilirdik ki, her ilerleme teşebbüsümüzde önümüze çıkıyor, İsa'ya inanmayan biz infidelleri, biz imana gelmeyenleri yok edip, mirasımıza konmak için elbirliğiyle gayret sarf ediyordunuz! İlerlemek şöyle dursun, bugün ayakta kalmış olmamız bile bir mucizedir. 'İşte, sizlerin zayıf bırakmış olduğunuz bu bünye ile bugün yine de dimdik ayakta durmaya çalışıyoruz. Öyleyken, sırf bu ayakta durma çabalarımızı desteklemek için ihdasına, hiç de istemeyerek, mecbur olduğumuz bir vergiden dolayı Türkiye'yi muahaze etmek sanırım biraz insafsızlık olur. Bu vesile ile başka mühim bir noktaya da temas etmek isterim. Bana gelip İstanbul'daki bazı Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarlardan fazla vergi istenildiğinden söz açarak bu vergilerin azaltılması hususunda tavassutumu rica edenler oldu. Bir kimse çıkıp da bir Türk'ün fazla vergiye tâbi tutulduğunu bana söylemiş değildiler! Halbuki bu vergi, ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin, servet esasına göre tarhedilmiş bulunmaktadır. Tavassut niçin Hıristiyan ve Yahudiler için yapılmış da Türkler için yapılmamıştır? Görüyorsunuz ki efendiler, kapitülâsyon illeti tekrar tepmek istidadındadır! Fakat niçin unutuluyor ki, geri kalmamızın ve zayıf düşmemizin ana sebeplerinden birini teşkil eden bu menhus zinciri boynumuzdan çıkarıp atmak için sizin Thames nehri kadar Türk kanı akıttık? Bu zincir, ümit etmek istemem ki, tekrar boynumuza geçirilmek istenilsin. Zira bize çoğa mal olmuştur!' Sayıf Rauf Orbay, yukarıda pek noksan özetlediğim bu cidden düşündürücü ve ibret verici nutkunu bitirdiği zaman başlar hep eğikti! Orbay sordu: - Benden sorulacak bir sualiniz var mı, efendiler? Kimde sual sormaya mecal kalmıştı ki! Bütün çehreleri bir mahcubiyet perdesi bürümüştü...' |
WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)in bugün açıklanan Akdeniz’de Kuraklık-WWF’nin Önerileri raporuna gore, Akdeniz’de iklim değişikliğinin de etkisiyle kuraklığın şiddetinin artması bekleniyor. Raporda kuraklığın iki ana nedeninin tarımda yanlış sulama teknikleri ve küresel ısınma olduğu vurgulanıyor WWF, hükümetleri durum daha da tehlikeli hale gelmeden tarımda su kullanımı politikalarını değiştirmeleri için uyarıyor. Her geçen gün giderek artan su talebini karşılamak için daha fazla sulama amaçlı baraj yapılması su kaynaklarını tüketiyor. Eğer su akılcı olarak yönetilmezse kuraklık tehlikeli boyutlara ulaşacak. Bu durumda hükümetlerin su temin etmeye çabalamaktan çok, su talebini doğru yönetip, sürdürülebilir ve entegre havza yönetimini benimsemeleri gerekiyor. Akdeniz’de sulanan tarım alanları 1960’lara oranla iki misli artmış durumda. Su tüketiminin %65’i tarımsal amaçlı sulama için yapılıyor. Akdeniz genelinde yılın en kurak zamanlarında bile sulama mısır, pamuk, şeker pancarı gibi fazlasıyla su tüketen ürünlere yapılıyor. Suyu fazlasıyla tüketen bu ürünlere Avrupa Birliği tarafından verilen teşvikler ise hiç de az değil. Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelerde ise bu ürünleri yetiştirmek salma sulama gibi vahşi yöntemler kullanılarak doğal kaynaklar tehdit ediliyor. Türkiye’de ise su kaynaklarına yönelik en fazla tüketim tarımsal su kullanımıyla olmaktadır. Türkiye’de tarımda %88.5 oranında yapılan vahşi sulama sonucu suyun önemli bir kısmı yolda kayboluyor. Buna karşılık yağmur sulama %8.5 oranında, damla sulama ise yalnızca %3 oranında kalıyor. Türkiye, 1960’larda 28 milyon nüfusuyla kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 4000 m3 ile su zengini olarak nitelenirken bugün 68 milyon nüfusuyla kişi başına düşen 1400 m3’le su sıkıntısı çeken ülkeler arasında yerini almış durumda. İspanya, Fransa, Türkiye Akdeniz’de en fazla baraj yapan ülkeler arasında sayılıyor. İspanya, 1300 barajıyla dünya çapında en fazla baraj yapan ülkesi olarak görülüyor. Öte yandan şu anda Türkiye’de 86 büyük ölçekli (15m den daha derin) ve 124 küçük baraj planlama ve yapım aşamasında. Kaçak kuyularla yer altı suyunun tüketilmesi ise Türkiye’nin özellikle İç Anadolu Bölgesi’nin doğal kaynaklarını, biyolojik çeşitliliğini ve ekonomisini tehdit eden önemli bir sorun olarak raporda niteleniyor. WWF-Türkiye’nin üç yıldır suyun akılcı kullanımı projesi kapsamında çalışmalarını yürüttüğü Konya Kapalı Havzası’nda 50.000 kuyunun yarısının kaçak olduğu yer altı suyu seviyesinin her yıl 2-3 metre düştüğü tesbit edildi. Türkiye’de tarımda su tasarrufu şart Raporda, özellikle tarımsal sulama amacıyla; sürdürülebilir olmayan, havzalar arası su transferi konusuna da değiniliyor. Türkiye’de de havzalar arası su transferi için 2006 yılının sonunda açılacak olan Mavi Tünel Projesi gündemde. Projeyle, 230.000 ha‘lık alanı sulamak için, 17 km’lik bir tünel ve üç barajla Göksu Nehri’nin suyunun Konya Havzası’na getirilmesi planlanıyor. Akdeniz genelinde yağış miktarında %20 bir azalma görülürken, buna karşılık su talebi son elli yılda iki katı artış gösterdi. Su talebi giderek artış gösteren ülkelerin başında Türkiye, Fransa ve Suriye geliyor. Yapılan öngörüler 2025’te özellikle Türkiye, Mısır ve Suriye’de küresel ısınmayla beraber yağış miktarının %25 düşeceğini gösteriyor. Kuraklık tüm Avrupa’ya büyük ekonomik zararlar veriyor. 2003 yılında Avrupa genelinde kuraklık 11 milyar Euro ve yarısı yalnızca İtalya’da olmak üzere 40.000 hayata maloldu. Geçen sene İspanya’da tarım sektörü kuraklık yüzünden 2 milyar Euronun üzerinde zarara uğradı. WWF Türkiye Genel Müdürü Dr. Filiz Demirayak,”Hükümetler, mevcut bakış açılarını bir an önce değiştirmek ve kuraklık krizine ilgili tüm taraflarla beraber çözümler bulmak zorundadır. Tarım politikaları yeniden değerlendirilmeli, modern ve tasarruflu sulama yöntemleri desteklenirken doğru ürün desenleri belirlenmelidir ve kaçak su kullanımına son verilmelidir. Büyük su yapıları ve barajlar planlanırken çevreye, doğal kaynaklara olan etkileri göz önüne alınmalı, entegre ve sürdürülebilir su yönetimi esas alınmalıdır.” dedi. |
Chat ve MSN aile yıkıyor ... Eşleri buna en çok, boşlukta kalmak, eşinden ilgi görememek ve iyi bir iletişim kurulamaması sürüklüyor. Yeni doğum yapmış Sena hanım, yıllık iznini alıp gününü eskisinden daha fazla bilgisayar başında geçiren eşi Hamdi Bey"in kendisine karşı olan bu ilgisizliğinden dertlidir. Sena hanım eşinin dürüstlüğüne çok güveniyor ve onun kendisini aldatacağına inanmıyor. Ama güveni gittikçe sarsılmakta ve eşine rahatsızlığını surat asarak göstermektedir. Bu durum eşinin kendisinden daha fazla uzaklaşmasından başka işe yaramaz. Nihayet eşiyle konuşmaya karar verir, eşi de yalan söylemek istemez ve doğrusunu anlatır. Bir arkadaşının link verdiği bir bayan internette chatleşerek kendisinden bazı ailevi sıkıntıları için yardım ister. Başlangıçta amacı sadece o bayana ailevi sorunlarında yardımcı olmaktır. Fakat kendisinibu yardıma o kadar kaptırmıştır ki, şu anda yardımına ihtiyacı olan eşini ihmal etmektedir. Karşılıklı yazışmalar arttıkça, kişiler özel konularla ilgili bilgi alışverişinde bulundukça; bu durum karşısında eş de tavır alıp soğuk davrandıkça bilgisayar diğer eşe bir kaçış olarak görülüyor. Mazeret de eşin ilgisizliği olup kişi kendisini haklı görmeye başlıyor. Kişi eşine doğru cevap verirse, sorunlara yol açan nedenler de görülüp bunlara çözüm yolları üretilebilir. Eğer sanal âlemdeki konuşmalar ilişkiye dönüşmeden bitirilirse evliliklerin devamı da sözkonusu olabilir. Nitekim eşi Hamdi beyden şüphelenen Sena hanım, sorunlarını eşiyle tartışmış, eşiyle birlikte çözümler üretmişti. Böylelikle sanal alemdeki diyaloglar bir yakınlaşmaya dönüşmeden son bulmuştu. Buna rağmen ilişkiye dönüşen birçok olumsuz örnek vardır. Uygun çözüm üretemeyen, kendisini koruyamayan birçok kişinin evliliği tehdit altındadır. Sanal âlemde kişi, aldatmaya yol açacak dürtülerine karşı daha savunmasız ve yenik düşmeye daha müsaittir. Başlangıçta belki kişi karşısındakini karşı cins olarak düşünmez. Özel konularda konuşulup samimiyet ilerledikçe hatalar yumağı büyümektedir. Bazen de bir taraf bırakmak istese de diğer taraf bırakmamakta, bu da problemi daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Aslında sanal ortamda kişinin karşılaştığı problemler hayatın her aşamasında vardır: İşyerinde, akraba, dost ve komşulukta, aile ortamında, diğer sosyal ortamlarda. Sanal ortamda genelde ses ve görüntü olmadığından mahremiyet dairesine girmek söz konusu değilmiş gibi göründüğünden kişiler daha az çekinip daha rahat kendilerini ifade ediyor Birçok kişi, gerçek hayatta fırsat vermeyeceği sorunlarla karşılaşıyor. Dikkat edin, evliliğiniz chat"ırdayabilir! Bilmediğiniz, tanımadığınız kişi ile (kurumsal yazışmalar haricinde) bir problem çözmeye yönelik de olsa chatleşmeyin. Karşınızdaki kişi size bir konuda soru sorduğunda sadece sorusuna cevap verin. Özel olarak sürekli görüştüğünüz kişilerle ilgili eşinize veya yakın aile üyelerine bilgi verip, konuştuğunuz kişilerin tanınmasını sağlayın. Evlilikle ilgili sorunlarınız varsa sanal âlemdeki tehlikelere karşı daha açıksınız demektir. Evliliğinizi monotonluktan kurtarmaya çalışın. Sanal âlemdeki tehlikelere karşı hazırlıklı olun ve problemi problemle çözmeye çalışmayın. Eşiniz ile problemlerinizin sürüncemede kalmasına fırsat vermeyin. Bazı duygusal ihtiyaçlarınız karşılanmıyorsa, kendinizi meşgul edecek meşguliyetler bulun. Hayat kolaylıklar ve zorluklarla dolu; hayat arkadaşınızın işini zorlaştırmayın, kolaylaştırın. Haber: Ferika Teymur Artır |
Savaş SÜZAL Lübnan neyin provası??? Bu yazıyı yazarken, Galatasaray-Beşiktaş maçını seyrediyordum. Gözüm televizyonda. Ama ne yazık, sahada koşan futbolcuları, biraz önce haberlerde seyrettiğim çocukları için dövünen, oraya buraya kaçışan Lübnanlı anne ve babalar olarak algılıyordu beynim. Seyircilerin tezahüratı ise beynimde Beyrut'ta Birleşmiş Milletler binasını taşlayan kalabalığın uğultusunu çağrıştırıyordu. Lübnan ve Lübnanlılar da bir zamanlar bizden farklı değildi. Lübnan, Arap dünyasının en uygar ülkesiydi. Ta ki yanı başlarında bir İsrail devleti kurdurulana kadar. Ama ne gariptir, Lübnan halkı ve gençleri de, ülkelerini bizim gençler gibi hiç umursadı. Onlar da aynı bizimkiler gibi Galatasaray veya Beşiktaş takım tertiplerini bilip manken kovalarken, kendi memleketlerini umursamadan, eller havada dans eden, gününü gün eden ve o günü yaşayan Arap dünyasının safahat çocuklarıydı. Parayı kapan Arap şeyhleri Beyrut'a koşardı. Aynı bugün İstanbul'a koştukları gibi. Lübnan'dan toprak alırlardı. Bizden aldıkları gibi. Beyrut, Arap bankalarının merkeziydi, İstanbul'un olduğu gibi. Önce Arap İsrail savaşı ve sonrasında, toprakları işgal edilen Filistinlilerin göçü başladı. Aynı bize Saddam'dan kaçan Iraklı Kürtler gibi. Bunlar Lübnan'da mülteci kamplarına yerleştirildiler, karınları doyuruldu. Bizim Güneydoğu Anadolu'da İşçi lojmanlarına yerleştirdiğimiz, karınlarını doyurduğumuz Kürt göçmenler gibi. Sonuçta içerde bir etnik kavga patlak verdi. Aynı bizde patlak verdiği gibi. Yüzde 60'ı Müslüman olan ülkeyi azınlıktaki yüzde 40 Maronit Hıristiyan yönetiyordu. Kavga buradan patladı. 1991'e kadar 15 yıl devam etti ve Taif anlaşması ile ülke yeniden yapılandı. Şimdi de bu olaylar. Şimdi diyeceksiniz ki "kel alaka Lübnan..." Ne alakası var da gündeme getiriyorsun. Ben sadece ülkesinin geleceği ile ilgilenmeyen bir neslin sonuna, yaşanan bir örnek vermek istiyorum. Tarih bu tür olayların benzerleri ile dolu. ABD ve İsrail, Ortadoğu'nun haritasını yeniden çizmeye karar verdiler. Ve harita kanla çiziliyor. PKK'yı bilip te Hizbullah ve Hamas gibi terör örgütlerini desteklemeye imkân yok. Hem de benim kafam ve düşünce de olan Atatürkçü bir insan için. Ama oturun şapkanızı önünüze koyun ve düşünün. Bu savaş Hizbullah ve Hamas savaşı olmaktan çoktan çıktı. İsrail, akıllı. Beyrut'ta Hıristiyan kısmı bombalamayıp, Müslümanları ülkeden çıkarma kampanyası yürütüyor. Tevrat'ta kendisine buyrulan sınırlara doğru Büyük İsrail'in de desteği ile ilerliyor, Lübnan'daki su kaynaklarını kontrol etme yönünde hareket ediyor. Bu arada İsrail herkese kafa tutup her yeri bombalamaktan da korkmuyor, çekinmiyor. Türkiye'nin terörle mücadelesini eleştiren dünya bu vahşetin karşısında ne hikmetse suskun. İnsan hakları, özgürlük insan değerleri sanki bir tek bizleri suçlamak için hazırlanmış düzenlenmiş kurallar. Dünya bu katliamı arkasını dönerek utanmadan seyrediyor. Dünyaya basın özgürlüğü ve insan hakları konusunda nutuklar atan ve bizdeki kiralık kalemlerin özendiği Amerikan basını ise basın tarihine bir yüz karası olarak geçecek. Olayları tek taraflı vermekten kaygı duymuyorlar. Avrupa, Arap ve Türk TV'lerinde yayınlanan görüntüler Amerika'da yok. Aksine İsrail'e düşen füzelerde ölen İsrailliler anlatılıyor. Aynı Irak savaşında olduğu gibi embedded (gömme) muhabirler, embedded haberler yapıyor. Bu arada Başbakan Erdoğan'ın övgüyle duyurduğu koyu tutucu bir Musevi olan CNN televizyonundaki Larry King Erdoğan'ı unuttu sonra da başka bir program içinde (Andersen Cooper) 10 dakikaya indirilerek ABD'de kimsenin seyretmediği bir saatte yayınladı Sıra kendisine gelmekte olan Türkiye'de yöneticiler ise aynı eller havada oynayan gençler gibi gamsız. Emekli olmaya hazırlanan Genel Kurmay Başkanı, Urla'daki evini her gün asker ve subayımızın öldürüldüğü Güneydoğu'dan daha fazla ziyaret ediyormuş. Ana ve babalar artık kaybettikleri evlatları için vatana feda olsun demiyorlar. Başbakan ise koptuğu tabanını yeniden kazanmak için yalnızca dinci gazetelerin yazarlarını toplayıp konuşuyor. Dışişleri kendi görevlerini bir sivile devretmiş, ülke basını IMF'den bir milyar dolar daha borç aldık diye zil takıp oynuyor. Gördüğünüz gibi görev vatanseverlere düşüyor. Bu görev çok geniş kapsamlı ve zor. Allah cümlemizin gazasını mübarek etsin….. |
Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin’de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail’in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler. İsrail muharref Tevrat-Tora’ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova’nın seçkin kavmi, Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev’ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora’nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor. Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi’nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud’a şöyle bir göz atmak bile yeter. Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail’in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir. Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi’nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet’in doktoru Yakup Paşa’dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi’den, Menderes’in MİT müsteşarı Behçet Türkmen’e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad’ı Azam’ı Ahmet Salih Korur’a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail’in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk. Cemil Meriç’in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye’de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK’yı takip etmek için bile ABD’li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin’de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi. Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu’da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti’nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin’e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed’in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam’ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk. Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal’in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz. Lütfi Özşahin/ Milli Gazete |
Emin Çölaşan'ın müthiş iddiası! Büyükanıt Paşa ile ilgili son günlerde ortaya atılan iddialar sır değil. Büyükanıt'a yakınlığ ile bilinen Ercan Çitoğlu birkaç gün önce gerçekleşen bir telefon görüşmesinde geçen sözlerinin İnternet'te aynen yayımlandığını söyleyince, her şey çorap söküğü gibi geldi. Emin Çölaşan'ı dinliyoruz: Bir telekulak skandalı daha Yazı: Emin Çölaşan Kaynak: www.hurriyet.com.tr ERCAN Çitlioğlu"nu herhalde ekranlardan ve yazılarından tanırsınız. Terör konusunda uzmandır. Terörle ilgili sivil kurumlarda görev yapar, üniversitede Stratejik Araştırmalar Merkezi başkanıdır. Terörle ilgili kitapları vardır. Çitlioğlu ayrıca, Büyükanıt Paşa"ya yakınlığıyla bilinir. Bundan birkaç ay önce İsrail Başbakanı Şaron hastalanıp komaya girmişti. Bu aşamada Çitlioğlu, Ankara"daki bir İsrailli diplomata geçmiş olsun dileklerini iletti. Sonrası ilginç. Sürekli olarak Büyükanıt aleyhine yayın yapan ve onun "Yahudi (!)" olduğunu iddia eden internet sitelerinden birinde birkaç gün önce şöyle bir haber yayınlandı: "Büyükanıt"ın yakını Çitlioğlu da İsrail ve MOSSAD"la yakın ilişki içinde. O kadar ki, Şaron"un hastalanması üzerine Ankara"da İsrail Büyükelçiliği"ne gidip geçmiş olsun dileklerini iletti ve Şaron için duacı olduğunu söyledi." Şimdi olayı Ercan Çitlioğlu"ndan dinleyelim: "Bu sitede yazılan konuşma aynen doğrudur. Gerçekten de İsrailli diplomata kelimesi kelimesine böyle dedim. Fakat ben İsrail Büyükelçiliği"ne gitmedim. Bu konuşma telefonda oldu. Siteyi kullananlar elbette ki "telefonları dinleniyordu ve bize bu bilgi, dinleyenler tarafından aktarıldı" diyemezdi. İşlenen suçu gizlemek için telefon konuşması yerine benim büyükelçiliğe gittiğimi yazıyorlar." Bu telefonları -yasaları çiğneyerek- kim dinliyor? Burada dinlenen İsrail Büyükelçiliği mi, yoksa Ercan Çitlioğlu mu? Hangi taraf dinlenirken o "geçmiş olsun" konuşmasına ulaşıldı? Diyelim ki birinden biri, ya da ikisi de dinleniyordu. O halde bu konuşma başkalarına, özellikle Yaşar Büyükanıt Paşa aleyhine yayın yapan siteye kimler, devletin hangi kuruluşu tarafından sızdırıldı? Emniyet mi, başkaları mı? Kişilerin haberleşme özgürlüğü nasıl böyle pervasızca çiğneniyor? Bireysel hak ve özgürlüklere bu utanmazca saldırı nasıl yapılıyor? Devlet görevi nasıl böyle kötüye kullanılıyor? Bu suçları işleyenlere karşı kim ne yapıyor? Unutmayın, Türkiye"de -yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi- pek çok telefon birilerinin işine gelen biçimde yasadışı dinleniyor.Bir telefonun dinlenmesi için mahkeme kararı gerekli. Hani yukarıda anlattığım olayda mahkeme kararı? Yok! İşin daha da kötüsü, dinlenen konuşmalar, dinleyen devlet kurumu tarafından belli kimseler yıpratılsın diye sorumsuz yerlere, internet sitelerine, bazen de basına sızdırılıyor. Dün bu konuyu Çitlioğlu"na sordum: "Senin konuşmalarını kim dinledi, kim sızdırdı?" Yanıtı ilginçti: "MİT ve Jandarma olmadığı kesin. Geriye herhalde Emniyet kalıyor!" Şimdi AKP hükümetine çağrıda bulunuyorum: "Emir verin, ilgili makamlar Ercan Çitlioğlu"nu derhal çağırıp ifadesine başvursunlar. Bu rezaletin üzerine gidilsin ve sorumlular bulunsun." Bir gelişme olursa buradan size iletirim ama olacağını hiç sanmıyorum. |
Hulki CEVİZOĞLU Boşa Konuşup, tartışıyoruz Rum kesimini çoktan tanıdık!.. Uzun zamandır, Türkiye`nin "Kıbrıs Rum Kesimi"ni diplomatik olarak tanıyıp tanımayacağını tartışıyoruz. Kıbrıs`taki soydaşlarımıza büyük eziyetler etmiş, katliamlar yapmış, uluslararası anlaşmaları dünyanın güzü önünde (onların göz yummasıyla) çiğnemiş, Türkiye gibi güçlü bir ülkeye çıban başı olmuş, uluslararası düzlemlerde karşısına çıkmış bir "Kıbrıs Rum Kesimi" var. TAKİYYENİN DİK ÂLASI... Yıllardır tırnak içinde "Kıbrıs Rum Kesimi" diye hitap ettiğimiz yer, aslında Kıbrıs`taki Rum Devleti. Tıpkı, KKTC yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi. Ondan da öte. KKTC tanınmıyor, o tanınıyor. Onlarca yıldır, bizim "diplomatik olarak tanımadığımız" Rumlar`a "devlet" olarak değil, "Kesim" olarak hitap ettik. Türkiye`yi yönetenler de, halka hep böyle yansıttılar. Ve bugünlerde de, artık AB üyesi olan Kıbrıs`taki Rum Devleti`ne hâlâ yöneticilerimiz -sözde- "Rum Kesimi" diyor. Oysa bizi aldatıyorlar... Neymiş efendim, Rumlar`a liman ve havaalanlarımızı kullandırmıyormuşuz!.. Fakat Türkiye bir süredir Kıbrıs`taki Rum Devleti`ni tanıyor!.. Ama Hükümet bunu itiraf etse, Türk halkının tepkisini çekecek. Bunu yapmamak için bizi oyalayıp, "Kıbrıs Rum Kesimi" demeyi sürdürüyorlar. Bildikleri ve kabul ettikleri gerçeği bizden gizliyorlar!.. Takiyyenin dik âlası yapılıyor!.. Bakınız, Rum Devleti`ni nasıl tanıdık?.. 10 Ağustos 2006`da Trabzonspor Kıbrıs`a gitti ve gûya bizim "Rum Kesimi" dediğimiz, Kıbrıs "Rum Devleti"nin Apoel FC futbol takımı ile UEFA Kupası ön eleme maçı yaptı!.. Resmen tanımadığımız(!) bir ülkenin takımı ile resmi bir maç nasıl yapıldı?.. Bu uzun süredir gerçekleşiyor ve herkes üç maymunu oynuyor!.. UEFA devletler üstü mü? AB derse, direniyoruz da(!), UEFA derse kabul mü ediyoruz?.. HAVA SAHAMIZI DEĞİL, TOP SAHAMIZI KULLANDIRIYORUZ!.. Sonuçta kim derse desin, bu oldu bittiyi kabul ediyorsunuz. Gerisi (UEFA`nın konumu, vereceği ceza, v.s., vs.) lâf. Hepimiz de ekran başına oturup, televizyonlardan bu maçı izliyor ve bunu hiç düşünmüyoruz. Bu son maç, başka açılardan da önemli. Biliyorsunuz, Rumlar`ın Trabzon bölgesinde Pontus emelleri var. Yunanistan`la birlikte bu konuda gizli ve açık pek çok faaliyet sürdürürken, Trabzonspor -tanımadığımız- Rumlar`la maç yapıyor. (Bunu Bekir Coşkun yazsa, herhalde çok daha mizâhi anlatırdı.) Şimdi, Rum Devleti`nin futbol takımı Trabzon`a gelecek ve bir maç daha yapılacak. Sonuçta, Rumlar`a liman ve havaalanlarımızı kullandırmıyoruz ama top sahalarımızı kullandırıyoruz!.. Rum Kesimi`ne(!), resmi görevli göndermiyoruz ama, resmi maç için futbolcu gönderiyoruz.. Ve, biz Rumlar`ı tanimayruk!.. KODU MU OTURTMADI, DENİZE DÖKTÜ!.. Bu arada, Genelkurmay Başkanı nasıl olmalıdır, tartışması da sürüyor. Kodu mu oturtan başkanlar kadar diplomatik ve demokratik olanlar da savunuluyor. Artık önceki Genelkurmay Başkanı diyebileceğimiz Sayın Org. Hilmi Özkök, "Herkes kendisine lâyık genelkurmay başkanı ister" demiş. İşte o yüzden, bizler de Atatürk gibi Genelkurmay başkanları istiyoruz! İçinden "Şimdi AB sürecinde Atatürk`ün yaptıklarını mı yapacağız?" ya da "O dönemler geçti" diye geçirip bunu yüksek sesle ifade edemeyenler, Atatürk`ü anlayamayanla ve Atatürk`ün "zamanlar üstü" olduğunu göremeyenlerdir... Atatürk, kodu mu oturtmakla kalmıyor, bir de süngüyle dürtüp denize döküyordu. Barış zamanında dahi, Hatay için "askeri çizmelerini giyeceğini" açıklıyor; Bulgaristan`ın Varna limanına Yavuz zırhlısını gönderiyor; Çanakkale topraklarında yabancı bayrağı çekmeye yelteneceklere kelepçe takılmasını emrediyor ve daha neler neler yapıyordu. Dün, bir köşe yazarı "Kodu mu oturtan komutanların feci olaylarını" yazmış. Biz Atatürk`ün dediğine bakarız. Büyük yol gösterici Nutuk`ta şöyle diyor: "Lafla, politika ile, düşmanın aldatıcı vaatlerine kulak vermekle, askerlik vazifesi yapılamaz. Kumandanlık vazife ve mesuliyetini yüklenecek kadar omuzlarında ve bilhassa dimağında (beyninde, bilincinde, zihninde) kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır." (Nutuk II, s.492) |
Hizbullah’ın şifreleri Hizbullah’ın şifreleri Ne enteresan bir rastlantı değil mi, olayın üzerinden tam altı yıl geçtikten sonra FBI’ın tam da bugünlerde Türkiye’yi bir zamanlar dehşete salan 'Hizbullah' örgütünün şifrelerini çözmesi... Bir yıl önce veya bir yıl sonra değil. Tam bugünlerde... Yani: Tam, Türkiye yakasından paçasından Lübnan’a doğru çekiştirilirken... Tam, Lübnan'daki Hizbullah’ın popülaritesi gözle görülmüş bir şekilde artmışken... Diyebilirsiniz ki ‘’Ne alaka?...’’ ve Türkiye’deki Hizbullah’ın Lübnan’daki ile aynı örgüt olmadığını hatırlatırsınız... Tamam, sizin bizim gibi olayları dikkatle takip edenler bunu biliyor... Ama, beyni televoleler ile uyuşturulmaya çalışılan büyük bir çoğunluğun hafızasındaki ‘esas’ Hizbullah resimleri, insanların kafasına çiviler çakan, onları betonlara gömen bir örgüte aitti... Oysa ki Irak’ın işgali ile başlayan süreçte, ‘ABD ve İsrail vahşeti’, bütün diğer kötülük resimlerini olduğu gibi o resimleri de silikleştirmişti. Artık ‘Hizbullah’ denilince, giderek daha fazla insanın aklına Lübnan’da acımasızca katledilen Müslümanları koruyan ‘halk kahramanları’ gelmeye başlamıştı... Dolayısıyla, Ortadoğu işgalinin şu aşamasında izlenecek en önemli stratejilerden biri de Hizbullah’ın her türlü yol denenerek yeniden ve güçlü bir şekilde ‘şeytan’, yani kötülüğün kaynağı olarak ilan edilmesiydi. Bunun için, manipülasyon başta olmak üzere, dezenformasyon dahil her yol denenecekti. Çünkü; İran ve Suriye’ye saldırmanın en gözle görülür ve önemli bahanelerinden biri ‘Hizbullah’... Türkiye’deki Hizbullah’ın yeni çözülen şifreleri de, gündemimize yıllar önce hepimizi dehşete düşüren ‘çivici’ Hizbullah’ı getirerek, kamuoyunun bilinçaltında Lübnan’daki Hizbullah ile ilgili negatif çağrışımların oluşmasına hizmet edecektir. Malumunuz, ‘’Savaşta her ayrıntı önemli, her yol mübahtır,’’ diyorlar... NOT: Aman sapla saman karışmasın birbirine. Bu yazı bir 'Hizbullah' kıyaslaması değil. Sadece, Lübnan'daki Hizbullah'ın çıkış nedeni ile Türkiye'deki Hizbullah'ın çıkış nedeni arasındaki fark bile böyle bir kıyaslama yapmayı imkansız kılar. Yazan: Dilek YARAŞ |
Kusursuz Doğadan Akılcı Taklitler İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ yüzyılda bilimadamları yeni bir teknolojik ürün üzerinde çalışırken çoğunlukla doğadaki modellerden faydalanıyorlar. Son yıllarda doğada bulunan sistemlerden esinlenerek yapılan pek çok alet, sistem ve mekanizma insanlığın hizmetine sunuldu. Ve doğadaki modeller örnek alınarak yapılan bu alet ve mekanizmalar özellikle tıbbî endüstri, yapay zeka, robot teknolojisi, nanoteknoloji veya askerî donanım gibi sahalarda kullanılıyor. Doğa taklit edilerek geliştirilen bu teknolojik ürünlere pek çok örnek vermek mümkün. Meselâ toksik (zehirli) olmayan ve yeniden kullanılabilir olup ışığın yansımasıyla renklenen levhalar bu yeni ürünlerden biri. Levhaları üreten bilimadamlarının ilham kaynağı ise tavuskuşları. Bilindiği gibi tavuskuşları tehlike ânında savunma amacıyla kuyruklarında bulunan renkli tüyleri açıyorlar. İlginç olan ise tavuskuşunun tüylerinin kahverengi renk pigmentlerinden oluşuyor olması. Yani, tavuskuşunun tüyleri aslında renkli değil. Ama biz bu tüyleri rengârenk algılıyoruz. Bu şaşırtıcı göz yanılmasının sırrını araştıran bilimadamları tavuskuşunun tüylerinde bulunan keratin proteinin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıttığını ve kahverengi tüylerin de böylelikle renklendiğini keşfetmişler. Ardından tavuskuşunun bu özelliğini taklit ederek bu bilgiyi trafik ve okul uyarı levhalarında ve bilgisayar ekranlarında kullanmışlar. Hayranlık uyandıran bir başka doğa modelini ise gekolar oluşturuyor. Geko herhangi bir yüzeye tırmanan ve kayıp düşmeden bu yüzeye tutunabilen bir hayvan. Ayaklarında herhangi bir yapışkan ya da vakum yok. Tırmandıkları yüzeyde düşüp kaymadan durabilmeyi yüzeye düşük bir statik elektrik uygulayarak başarıyorlar. Bu bilgiyi alıp teknolojiye uyarlayanlar ise kumaş üreticileri. Bugün birçok fabrika yüzeye statik elektrik ile tutanabilen sandalye yüzleri üretiyor. Ve bu kumaşı yalnızca sandalyenin üzerine sererek yepyeni bir yüz elde etmek mümkün. Dünyanın en dayanıklı malzemelerinden biri olan fiberglas da birçok hayvanda doğal olarak mevcut. Bu sağlam ve dayanıklı izolasyon malzemesine yaratıldığı ilk günden beri sahip olan hayvanlardan biri de timsah. Timsahın sırt derisindeki dokuda kolajen proteini lifleri bulunuyor. Bu lifler dokunun yapısını güçlendiriyorlar. Ve bıçağın, hatta bazen kurşunun dahi işlemediği bu doku fiberglasla aynı yapıda. İngiltere’deki Kristal Saray'ın mimarı Joseph Paxton bu ünlü cam yapıyı inşa ederken suda yüzen nilüfer yapraklarının yapısından etkilenmiş. Paxton, önce nilüfer çiçeğinin yapraklarının kuvvetli bir yapıyla desteklenmiş olduğunu ve yaprağın merkezinden çevreye doğru yayılan lif şeklinde uzantılar bulunduğunu fark etmiş. Bu uzantıların arasının da çaprazlamasına yerleşmiş ince bir başka doku ile desteklendiğini gözlemlemiş. Ardından da nilüfer yaprağındaki bu yapıyı demir taşıyıcılarla, yaprağın asıl dokusunu ise camla özdeşleştirmiş. İşte bu sayede cam ve demirden meydana gelen, ama buna rağmen hafif ama bir o kadar da sağlam çatılı bir bina yapmayı başarmış. Doğadaki modelleri inceleyip bu modelleri taklit ederek insanların problemlerine çözüm getirmeyi amaçlayanlardan biri olan Montanalı bilimkadını Janine Benyus, endüstriyel üretim sürecinde herhangi bir ürünün ortaya çıkarılmasını “ısıt, karıştır ve işle” süreci olarak tanımlıyor. Bu süreç için verilebilecek iyi bir örnek ise kevlar üretimi. Yelek veya miğfer yapımında kullanılan ve kurşun geçirmez bir madde olan kevların yüksek teknoloji kullanılarak üretilmesi safhasında petrolden elde edilen moleküller basınçlı sülfürik asit variline dökülüyor ve birkaç yüz derecede kaynatılıyor. Ve bu işlem sırasında çok fazla enerjinin kullanılması çevre için oldukça zararlı, zehirli yan ürünler çıkmasına neden oluyor. Oysa doğadaki üretim bundan çok farklı; çok sade olduğu gibi çok da zararsız. Örneğin bir organizma kemik, kolajen ve ipek gibi malzemeleri kendi bünyesinde üretmekte ve bu üretim esnasında "ısıt, karıştır ve işle" gibi bir süreç kullanmamakta. Öte yandan bir örümcek kevlardan çok daha sert ve elastik olan su-geçirmez bir çeşit ipek üretiyor. Ve bu ipek çelikten beş kat daha güçlü. Ne var ki örümcek bu ipeği su içerisinde ya da oda ısısında üretirken hiçbir ısı, kimyasal veya basınç kullanmıyor. Hepsinden öte, petrol çıkarmak için denizde kuyu açması gerekmiyor; bu maddeyi kendi kendine üretiyor. İşte Benyus, böyle bir sürecin lif endüstrisinde kullanılmasının sağlayacağı kolaylıklara şöyle dikkat çekiyor: “Yenilenebilen hammaddeler, kaliteli lifler ve çok az miktarda harcanan enerji ve atıklar...” Ve ardından ekliyor: “380 milyon yıldır ipek üreten bir canlıdan öğrenilecek çok fazla şey var! Gerçek şu ki, canlılar bizim üretmek istediğimiz her şeyi yakıt tüketmeden ve gezegenimizi kirletmeden üretmeyi başarıyorlar.” * Doğadan ilham alınarak yapılan üretimler elbette bunlarla sınırlı değil. Bu üretimlerden birini de abalon midye sedefi oluşturuyor. Abalon, araba, uçak gövdesi ya da rüzgar camı ile hem hafif hem de çatlama riskine karşı sağlam olması gereken bütün malzemelerde kullanılabilen, kendi kendine birleşebilen şeffaf bir kaplama. Kısacası insanoğlunun üretebileceği herhangi bir şeyden çok daha sağlam, ama asıl önemlisi, doğal bir madde olması. Mavi midye yapıştırıcısı ise bizim kullandığımız yapıştırıcıların tersine suda yapışkanlığını yitirmeyen ve bunun için de herhangi bir katalizöre ya da reaksiyon oluşturucu bir maddeye ihtiyacı olmayan bir başka mükemmel madde. Bu madde sayesinde boya ve astarlarda çok önemli yenilikler ve cerrahların dikişe ihtiyaç duymadan ameliyat yapabilmeleri mümkün. Midyeyi katı bir yüzeye bağlayan mavi midye lifi ise iki malzeme arasında birbirine uyumu sağlayan bir kolajen-ipek karışımı. Ve bu karışım robot kolları gibi hem sert hem de esneklik gerektiren alaşım malzemelerde kullanılıyor. Ayrıca bu liften plastiklere alternatif yalıtkan bir madde elde ediliyor. Bu madde kullanılıp atılan çatal-kaşık, tabak, bardak gibi malzemelerin kaplamasında kullanılıyor. Bir başka örnek olan örümcek ipeği ise yüksek ısı, yüksek basınç veya zehirli kimyasallar kullanmadan lif üretme imkanı tanıyor. Bugün herhangi bir malzemeden çok daha güçlü ve daha elastiki olan bu lif paraşüt tellerinde, süspansiyonlu köprü kablolarında, dikiş ipliklerinde, koruyucu giysilerde kullanılıyor.** Hiç kuşkusuz, burada saydıklarımızın dışında daha pek çok ürün ve projeye rahatlıkla uyarlanabilecek sayısız doğa modeli mevcut. Tüm bunlar canlılığı büyük bir uyum ve kusursuzluk içinde yaratan Rabbimizin sonsuz ilim ve sanatının eşsiz birer tecellisi aslında. Rabbimiz insanların dünyada rahat yaşayabilmeleri için bütün bu incelikleri özel olarak yaratmış ve onların hizmetine sunmuş. İnsana düşense, sadece bunları keşfetmek ve kullanıma sokmak için çaba göstermek. * Biomimicry Explained, A Conversation With Janine Benyus; www.biomimicry.net/faq_text.html ** Biomimicry |
3 memurun direnişinin arkasındaki şok iddia! 3 memurun direnişinin arkasındaki şok iddia! 31.08.2006 Bu olay çok büyüdü çok! İş, ‘Sahra Kimya’nın getirdiği madde white spirit mi, değil mi?’ sorusuna cevap bulmayı çoktan geçti. Çünkü; Sahra Kimya tarafından getirilen ve günlerdir gümrüklerde tartışma konusu olan malın, beyaz eşya sektöründe kullanılan white spirit olduğu gerek TÜBİTAK gerek ODTÜ gerekse Gümrük Müsteşarlığı’nda oluşturulan komisyon tarafından çok net bir şekilde ortaya kondu. Teknik rapor okumayı bilmeyenler için, TÜBİTAK’ın malla ilgili 2 Haziran 2006 tarihli raporundaki tespitini bir kez daha yazıyorum: ‘...gönderilen üründe gerçekleştirilen tahlillerde söz konusu örneğin white spirit olduğu tespit edilmiştir. Örnek benzin değildir, ancak örnekte az miktarda parlama noktasının düşmesine sebep olabilecek düşük kaynama noktalı hidrokarbon bileşiklerinin varlığı tespit edilmiştir’. Kısacası, bu mal iddia edildiği gibi ‘akaryakıt’’ değil. Bunu ben değil, resmi raporlar söylüyor. Artık bu konuyu tartışmaya gerek bile yok! Tartışılması gereken asıl konu, ortada hiç olmadığı halde ‘trilyonlarca liralık yolsuzluğu, Gümrük Müsteşarı ve Başmüdüre rağmen, önlemiş gibi lanse edilen’ Fethi Taylan, Akif Ertekin ve Ahmet Hamdi Demirel isimli 3 muayene memurunun bu ‘şanlı direnişlerinin!’ nedeni! Bu konuyla ilgili cevap verilmesi gereken şok iddiaların olduğunu bundan önceki yazımda vurgulamıştım. İşte o iddialar: Sahra Kimya tarafından getirilen mal serbest bölgede, şu ana kadar Türkiye’ye giriş yapılmamış, sadece malın speklerinden birinin değişik olması malın white spirit olmadığını göstermez. Buna rağmen sanki kaçakçılık yapılmış gibi mala ‘akaryakıt’ damgası vurulması doğru mu? Ortada malın white spirit olduğuna dair TÜBİTAK ve ODTÜ raporları varken, adı geçen bu 3 muayene memurunun, amirleri konumundaki Gümrük Müsteşarı ve Başmüdüre rağmen, bu direnişi göstermelerinin arkasındaki gerçek neden ne? Piyasada, tartışmalara neden olan white spirit başta olmak üzere, petrol ve petrol türevleri getiren yabancı menşeili çok büyük bir şirket mevcut. Aynı zamanda bu sektörde varolma mücadelesi veren Sahra Kimya adlı başka bir şirket daha var. Bu tespitler ışığında, 3 muayene memurunun ‘şanlı direnişi!’ sonucunda, white spirit ithali sadece bu yabancı menşeili şirkete kalmış olmadı mı? Bütün bu süreç esnasında söz konusu yabancı menşeili şirket, kaç ton white spirit ithal etti? Piyasada suni sıkıntı yaratılarak, bir anlamda manipülasyon yapılarak, ‘white spirit’in tonu 750 dolardan 900 küsur dolara çıkarıldı mı? Sahra Kimya’nın getirdiği malın, resmi raporlara rağmen, ‘white spirit’ olmadığı konusunda direnen 3 muayene memuru, piyasada tekel haline gelen bir firmanın dolaylı olarak önünü açmış olmadı mı? Sahra Kimya’nın getirdiği malın ‘white spirit’ olmadığını, kendi yorumunu katarak hazırladığı soruşturma raporuna yazan Başmüfettiş Mehmet Eryılmaz, yukarıdaki iddiaları bütün detaylarıyla inceledi mi? Bir bardak suda kopartılmaya çalışılan fırtınanın arkasında yoksa rant kavgası mı var? Başmüfettiş’ten Gümrük Müsteşarı’na: ‘O halt etmiş’ Bütün bunlar olayın bir boyutu, bir diğer boyutu ise konuyla ilgili olarak Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Başmüfettiş Mehmet Eryılmaz’la ilgili. Eryılmaz’a, olayın ortaya çıktığı ilk günden bu yana ulaşmaya çalışıyorum. Gazetecilik etiği gereği, ortaya atılan iddiaları sorup, cevap bulmak için aradığım Eryılmaz’a şu ana kadar ulaşmam mümkün olmadı. Not bıraktığım halde, Eryılmaz herhangi bir dönüş yapmadı. Eryılmaz’ın hazırladığı ve günlerdir basında da çok değişik şekilde okuduğunuz raporu, ben de okudum. Bu rapor doğrultusunda, olayın yolsuzluk ve kaçakçılık kisvesine nasıl sokulduğunu bir türlü anlayamadım. Raporu okuduğunuzda, TÜBİTAK ve ODTÜ’nün ‘bu mal white spirit’ tespitlerine rağmen, Eryılmaz’ın kendi yorumunu katarak, malın ‘white spirit olmadığını’ iddia ettiğini görürsünüz. Ancak, bu tür raporlarda ‘yoruma’ kesinlikle yer verilmeyeceğini gözardı edemeyiz. Eryılmaz, Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu raporda olayı ‘toplu kaçakçılık’ suçlamasına soktu. Peki Eryılmaz’ın, malın getirilmesi ile hiçbir ilgisi olmayan, sadece malı satın almak isteyen kuruluşlar dahi suçlanırken, malı getiren şirketin 2 yıldır tüm gümrük işlerini yapan gümrük komisyoncusunu, takibata mahal olmadığı gerekçesiyle, savcılığa vermemesi şaşırtıcı değil mi? Eryılmaz’ın bu tasarrufta bulunmasının arkasında, söz konusu komisyoncunun, eski bir gümrük mensubu olmasının etkisi var mı? Ayrıca, konunun ortaya çıkmasına neden olduğu iddia edilen Aziz Eren imzalı ihbar mektubunun sahte olduğu, yani bir anlamda olmadığı tespit edilmişken, Eryılmaz’ın, sanki böyle biri varmış gibi, Aziz Eren’in bulunamadığını ifade etmesi hazırladığı raporu tartışılır hale getirmez mi? Bir başka soru da şu; Başmüfettiş Mehmet Eryılmaz, TÜBİTAK raporlarına göre hareket ederek, malın white spirit olduğunu söyleyen Gümrük Müsteşar Vekili Mehmet Şahin için ‘o halt etmiş’ cümlesini kullandı mı? Eğer kullandıysa, daha olay hazırlık ve soruşturma aşamasındayken, Gümrük Müsteşar Vekili hakkında bu şekilde görüş beyan eden Eryılmaz’ın tarafsız olduğu söylenebilir mi? Son bir soru daha; iddialara cevap vermesi için defalarca aradığım Mehmet Eryılmaz, gerek teftiş öncesi gerekse sonrası kendine ait cep telefonundan bazı gazetecilerle görüştü mü? murat kelkitoğlu/star |
öLüm Gerçeği Ölüm Gerçeği İnsanoğlu binlerce yıldan beri ölümü yok edemedi. Onu öldüremedi. Her gün, dünyaya veda eden ortalama 300.00 kişinin şahitliği bize bu ölümsüz gerçeği hatırlatıyor. Çok azımızın özlediği, çoğumuzca istenmeyen ölümden hiçbirimiz kaçamıyor. En kudretli devlet başkanları, en yiğit savaşçılar bile onun karşısında boyun eğdiler. En bilgiç doktorlar kendilerini kurtaramadılar. Ne ilkçağın ölümsüzlük şurupları, ne de günümüzün en modern tıp teknikleri hayatın bu amansız takipçisiyle baş edemiyor. Bütün insanlara eşit davranan ölüm; mevkî, meslek, servet, şöhret, ırk, din, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden bütün kapıları çalmaya devam ediyor. Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Ölümün de bir nimet olduğunu anlıyoruz. Gerçekten öyle. Eflâtun ona "nimetlerin en büyüğü" derken, hiç de haksız olmayan bir hükmü dile getiriyor olmalı. Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk-elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Sonsuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, birgün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Herşeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama. Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın formülünü arıyoruz. Antropoloji, arkeoloji gibi disiplinlerle desteklenen insanlık tarihi, insandaki ebediyet arzusunu açıkça ortaya koyuyor. Tarihçi ve sosyal ilimci Richard Cavendish, insanların eskiden beri bazı tabiî olaylardan hareket ederek âhiretin varlığına dair bazı işaretler çıkardıklarını anlatıyor. Kışla bahar, med ve cezir, geceyle gündüz, güneşin batışı ve yeniden doğuşu, ayın büyüyüp küçülmesi, ipekböceğinin kelebeğe dönüşmesi, çağlar boyu insanlığa öldükten sonrasının da var olduğunu ihtar ederek, ebediyet arzusunu tatmin edegeldi. İlkçağda Mısırlılar güneşi, Yunanlılar da kelebeği âhiretin sembolü olarak kullanıyorlardı. Aztekler de âhiret hayatını sembolize etmek için güneşi kullandılar. Hindular ise, solan çiçekleri dirilişin sembolü olarak görüyorlar. Ölüm sonrasına dair araştırmalarıyla tanınan Elizabeth Kübler-Ross, ölmesi kesin hastaların ekseriyetle kelebeği kendileri için yeni bir hayatın müjdecisi olarak gördüklerini belirtiyorlar. İnsan ruhu sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün semavî dinler ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çeviriyorlar. Ölümden 190 yerde söz edilen Kur'ân-ı Kerim'de, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle ilgili. Bediüzzaman?ın çocukluğunda kendi nefsine dediği bir imtihanı, biz de şahsımız için uygulayalım. Bediüzzaman kendi hayaline, saltanatlı bir milyon sene dünya hayatı ile zahmet içindeki ebedî bir hayattan hangisini tercih edeceğini sorduğunda, "Zahmetler içinde de olsa, bâki bir hayat isterim" cevabını alıyor. Onun buradan hareketle çıkardığı hüküm şöyle: "Demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki (kabiliyet) insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârı ve ebedî saadetlerin envaına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş (yaratılmış) ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhânedir ve âhiretine bir intizar (bekleme) salonudur." Eski Yunan ve Roma felsefesiyle beslenerek boyutları belirmeye başlayan maddeci anlayış, ölümün yorumunu da değiştirdi. Her düşünceye, her hükme şüpheyle bakan ve gözün görmediğine inanmayan bir yaklaşımla, ebedî bir hayatın varlığı da inkâr edilir oldu. Nitekim zamanla bir din hüviyetine bürünen ve görülenden ötesini reddeden pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, "Ruhu ve ebediyeti aramak, insanlığın tekâmülü içindeki çocuksu bir merhalenin ürünüdür" diyordu. Âhiret inancı "isbat edilmediği için" inkâr edilince, yerini ölümün bir son ve hiçliğe açılan bir kapı olduğu "inancına" bıraktı. Diğer yandan, kapitalizmi besleyen Protestan ahlâkını benimseyen insanlar da, öbür dünyadaki mevkiin, bu dünyada ne yolla olursa olsun en üst seviyeye ulaşmaya bağlı olduğuna inanıyorlardı. Batıda bilhassa son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyade bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını -ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını- birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda bulan insanlar görüldü. Eski Yunandaki sofestai düşünce "nihilizm" kılığına bürünerek yeniden ortaya çıktı. İnsanın zaten yok olduğunu, yok olan birşeyin bir daha yok olamayacağını telkin ederek, âdeta ölümün verdiği ıstırabı, dehşeti hafifletmek istiyordu. 19. Asır şiirlerinde sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile gelir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme alâmetlerinde aranırken yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi "unutma" âletleriyle ne dünü, ne yarını hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur. Bediüzzaman, Batı felsefesinin temellerini ve tezahürlerini eşsiz bir vukufiyetle incelediği "Beşinci Nota"sında, Batının o günkü hâlini, yine ona seslenerek şöyle tasvir eder: "Senin karanlıklı dehan nev-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş (çevirmiş). Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceyi ısındırmak için yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sûrur ile (sevinçle) beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerinden eblehâne (ahmakçasına) gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat (canlı) senin şakirdlerin nazarında zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhâne-i umumiyedir (bir umumî matem yeridir). Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vaveylâlardır." Fakat asrımızın ilk yarısında yaşanan iki dehşetli savaş, insanlığa unuttuğu bazı şeyleri hatırlattı. Dünya hayatının gelip geçtiğini, medeniyet fantazilerinin kalıcı olmadığını gösterdi. Ebediyet arzusunu yeniden uyandırdı. Fânî mahbublara gönül bağlamayan fıtrî ?aşk-ı insanî? yi kış uykusundan kaldırdı. Artık yavaş yavaş bu uyanışın tezahürlerini görmeye başlıyoruz. İstatistikler, Batı ülkelerinde âhirete inananların günden güne arttığını gösteriyor. Life After Life gibi, ölümden sonrasıyla ilgili kitaplar ?en çok satanlar? listesinde yer alıyor. Milyonlarca insan, ruhun bedenden ayrı yaşayabileceğini telkin eden deneylere girişiyor. Bir LSD araştırması, uyuşturucu kullananların bir kısmının da, benzeri bir maksat güttüğünü açığa çıkardı. Ayrıca tıpta sağlanan ve hayatta kalma müddetini uzatmaya yönelik gelişmeler, vücut sağlığını korumayı hedefleyen çeşitli metodların gördüğü rağbet, ebedî hayat arzusunun yaşadığımız dünya dışına çıkamayan tezahürleri olarak nazara çarpıyor. Büyük mütefekkir Muhammed İkbâl'in yıllar önce söylediği gibi, yıkılan dünyanın küllerinden yeni bir âdem ve yeni bir âlem çıkmaya hazırlanıyor. Son birkaç asırda dünya imtihanında felsefesinin sözlerine kulak veren insanlık, görmediğini inkârın kendi yaratılışıyla çelişmesi sonunda yaşadığı kaosu aşmak için ilâhî vahye yöneliyor. Hayatı yeniden keşfediyor. Ölümün, yaratılışın gerek ve gerekçelerini hatırlattığı ama dehşet vermediği huzurlu bir hayatın eşiğine adım atıyor. Perspektifi dünya genelinden alıp, bir de kendimize çevirelim. İmtihan sırrı, hepimizi bir tercihle karşı karşıya bırakıyor. Âhireti kabul veya reddetmek elimizde. Ölümü bütün dostlarımızdan, sevdiklerimizden, herşeyimizden bizi ayıran bir darağacı veya gelmiş geçmiş bütün dostlarımızla yaşayacağımız bir hayata açılan kapı hükmüne getirmek bize bağlı. Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu netice vermeyecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah'ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sayede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak. Yoksa şu perişan dünyada başıboş insanlar arasında, meyvesiz bir hayatta, sahipsiz, koruyucusuz bir şekilde bütün dünyaya sultan olsak kaç para eder? Bütün dünya saltanatı bize verilse, hergün dünyaya veda eden yüz binlerce şahidin bize verdiği "yok oluş" endişesinden gelen elem ve acıyı kaldırabilir mi? Elbette kaldıramaz. İşte bundan sonraki sayfalarda yer alan yazılar bu arayışın ve seslenişin bir ifadesidir. |
AB, Türkiye'ye muhtaç, Fransa bunu dikkate almalı! Fransa Milli Meclisi, bir kez daha, bir görüşme içinde yolunu şaşırdı ve sonuçları düşünmeden bir oylama yaptı. 12 Ekim 2006'da, Fransa'yı son aylarda birkaç tartışma yaratan lois mémorielles [toplumsal hafızaya ilişkin kanunlar]'dan, özellikle aralarından sömürgeciliğin "pozitif rolü" ile ilgili olanından, hiçbir ders almayan 106 Fransız milletvekili, XX. yüzyılın başında Doğu Anadolu'da gelişen trajik olayların soykırımsal niteliğini yok sayan her türlü ifadeyi müeyyideye bağlayarak, yanlış adımlarına yeni bir adım daha ekledi.Bugün bizim konumuz, bu vahim siyasi hataya karşı mücadele etmek için ortaya konulan sayısız argümanı tekrar değerlendirmek yerine, daha çok böyle bir oyunun sonuçlarının neler olacağıdır. İlk sonuç, şüphesiz, Paris'le Ankara arasındaki ilişkilerin bozulmasıdır. Bu sonuç, yıllardır iki ülke arasında köprülerin kurulmasına çalışan; Türkiye'nin ve Türk toplumunun etkileyici gelişimini daha iyi tanıtabilmek için harekete geçen; Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde tam üye olarak yer alabilmesinin kavgasını verenler için korkunç bir durumdur, [onlara] gerçek bir çaba israfı duygusu vermektedir. Gerçek bir cumhuriyetçi olarak, iyi örgütlenmiş bir baskı grubunun parlamento kararları üzerinde bu şekilde baskı kurabildiğini saptamaktan dolayı ayrıca üzüntü duyuyorum. Hiç kimse yanılgıya düşmesin, burada söz konusu olan, hem [cumhuriyetçi] ilkelerimize hem de ulusal çıkarlarımıza tümüyle aykırı olan, Fransa'nın dış siyasetinin bir nevi cemaatçileştirilmesinin ifadesidir. Fransa Cumhuriyeti ancak uluslararası hukuka uygun hareket ederse ve -tıpkı 2003'te Irak'a karşı Amerikan-İngiliz saldırganlığı sırasında uluslararası çevrelerde gösterdiği gibi- tek taraflılığı reddeder; ya da uluslar ve devletleri uzlaştırmaya çabalarsa; ya da en hafif ifadeyle kriz içinde olduğunu söyleyebileceğimiz Avrupa projesinde yerini tam olarak alabilmek için tüm imkânlarını kullanırsa görevini yerine getirmiş olacaktır. Fransa, ancak böyle yaptığı anlarda, kendisine ait olan sorumlulukların mevkiinde davranmış olmaktadır. Durumu tüm ayrıntılarıyla açıklamayan bu üç nedenden dolayı 106 milletvekili bu yola sırtını döndüler: Kararlarıyla Türklerle Ermeniler arasında toplumsal hafızaları uzlaştırma çabası için uğraş verenlerin kavgasını güçleştirdiler; Ermeni sorununun Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme hedefini engellemeye çalışanlarca araçsallaştırılmasına katkıda bulundular; ve simetrik bir etkiyle Türkiye'de Avrupa Birliği'ne girme hedefine karşı olan çevreleri de güçlendirdiler. Bu müracaatta ve oylamada yapılan her şey, gerici milliyetçilikleri ve korkuya dayanan milli egemencilikleri cesaretlendirmeye katkıda bulunarak, hatalı olmuştur! Bu nedenle parlamenterlerin, hiçbir zaman terk etmemiş olmaları gereken, siyasal aklın alanına geri dönmeleri ve bu tartışmaları yatıştırmayı hedefleyen girişimleri başlatmaları gerekiyor. Böylece Fransa, sürecin yavaşlatılmasını denemeye dört elle sarılmayı bırakıp, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğine eşlik etmekteki yerini tekrar almalıdır. Titiz olmak, engelleri artırmak demek değildir, hatta bunun tam tersidir. Paris en kısa zamanda Yukarı Karabağ sorununu uluslararası hukuk kurallarına saygı çerçevesinde çözmeyi hedefleyen Minsk Grubu'nu yeniden harekete geçirmelidir. Son olarak Fransa, Türkiye'ye, yeniden şiddetlenen ve komşusu Irak'taki durumun kötüleşmesiyle yayılma tehlikesi gösteren, maruz kaldığı terörist saldırılara karşı etkin bir biçimde mücadele edebilmesi için yardıma koşmalıdır. Şüphesiz bu tür girişimler bir sihirli değnek dokunuşu gibi, birikmiş olan sorunları hemen çözmeyecektir, ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulmasını durdurmak için elzem olan bir tepkiye işaret edecektir. Fransa'da seçimlere yönelik ve cemaatçi girişimlere karşı mücadele etmek her zamankinden daha ivedi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle bütünleşmesinin, her iki ülke için güçlendirici bir etken olduğunun ve bunun hedef olarak kalması gereğinin anlatılması da her zamankinden daha gereklidir. Önümüzde bulunan, özellikle bazı adayların, aday oldukları makamlara layık olmadıklarını göstererek, bir kez daha Türk dosyasını hayali bir korku nesnesi olarak araçsallaştırmaktan kaçınmayacakları bu seçim döneminde ortaya çıkabilecek sıkıntıları da küçümsemeyelim. Birçok nedenden ötürü Avrupa Birliği Türkiye'ye muhtaçtır, bu nedenle Fransa, düşmanca işaretler yollayacağına, her zamankinden daha fazla, ortağımız, müttefikimiz ve özellikle dostumuz olarak kalması gereken [Türkiye] ile ilişkisini yeniden ele almalı ve bu konuda ilerlemek için çaba göstermelidir. (*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Fransızların dünyaca ünlü tarihçisi ve siyaset bilimcisi Didier Bilion, Fransa Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Enstitüsü Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. DIDIER BILLION 21/10/2006 |
Ermeni tarihçiden Ermenistan'a cevap Ermeni tarihçi yazar, Levon Panos Dabağyan, tehcirin Ermenistan'ı ilgilendirmediğini belirterek tarihte Ermenilere 'teba-ı sadıka' denilmesinin nedenini açıkladı. Ermeni Tarihçi-Yazar Levon Panos Dabağyan, ''Tehcir, Ermenistan ile Türkiye'yi ilgilendiren bir konu değil, Türk Ermenisi ile Türkiye'yi ilgilendiren bir konudur'' dedi. Dabağyan, CHP İstanbul İl Başkanlığında düzenlenen ''Gün Işığında Ermeni Meselesi'' konulu toplantıda yaptığı konuşmada, tarihte Ermenilerin, gayrimüslimler içinde Türklere en yakın olduklarını dile getirerek, Ermenilere ''teba-ı sadıka'' adının da verildiğini ifade etti. Türkler ile Ermenilerin bin yıl beraber yaşadıklarını, 1. Dünya Savaşı sırasında ise birbirlerine düşürüldüklerini kaydeden Dabağyan, Ermeniler ile Türkleri birbirine düşürenlerin kimler olduğunun da bilindiğini ifade etti. Dabağyan, ''Osmanlı'nın direklerinden biri Ermenilerdir. O direği nasıl kırdılar? Ermenilerin arasına Katolikliği soktular. Bunu Fransızlar yaptı. Protestanlığı soktular, bunu da İngilizler yaptı'' diye konuştu. Dabağyan, Ermenilerin aslının Gregoryan olduğunu da savundu. Ermenilerin, Selçuklular döneminde Malazgirt Meydan Savaşı sırasında Türklerin tarafında yer aldığını ifade eden Dabağyan, tüm bunların, tarih kitaplarında yer almasına rağmen her iki halka da anlatılmadığını, daha sonra da Türkler ile Ermenilerin çeşitli oyunlarla birbirlerine düşürüldüklerini anlattı. Dabağyan, ''Ermeniler, 1915'te tehcire tabi tutuldular. Ama Batılıların dediği gibi soykırım diye bir şey yoktur, tehcir vardır'' dedi. ''Tehcir sırasında dönemin ittihatçı çetelerinin Ermenileri öldürdüğünü'' savunan Dabağyan, hatta evlerinde Ermeni gizleyen Türklerin de kötü muamele gördüğünü söyledi. Dabağyan, tehcir konusunun Türkiye ile Ermenistan arasında bir konu olduğunun sıklıkla dile getirildiğini de kaydederek, ''Tehcir, Ermenistan ile Türkiye'yi ilgilendiren bir konu değil, Türk Ermenisi ile Türkiye'yi ilgilendiren bir konudur'' diye konuştu. -''GİDİP NEYİ ANLATACAĞIZ''- Son dönemde Fransa ile yaşanan sıkıntılara da atıfta bulunan Dabağyan, ''(Bir komisyon kurup, Fransa'ya gidip bunları anlatalım) diyorlar. Fransa, Adana'ya Fransız üniformalarıyla Ermenileri getiren ve Türkleri öldürten değil miydi? Biz gidip neyi anlatacağız. Adamlar her şeyi biliyor, çünkü kendileri hazırladı'' şeklinde konuştu. Fransızların, Türkiye ile Ermenistan arasında iyiye giden ilişkileri bozmaya çalıştığını savunan Dabağyan, yasa teklifiyle de bunun başarıldığını, artık yasaya da gerek kalmadığını, Fransızların büyük bir ihtimalle ''Türkiye ile ilişkileri bozmayalım'' diye yasayı geri çekeceklerini iddia etti. Zaman zaman ''Birbirimize tahammül etmemiz gerekiyor'' şeklinde ifadeler kullanıldığını, ancak Türkler ile Ermenilerin birbirine tahammül etmesi değil, birbirini sevmesi gerektiğini dile getiren Dabağyan, Türkiye Ermenilerine Atatürk'ün ölümünden sonra kimsenin sahip çıkmadığını da söyledi. Son dönemde Cemal Paşa'yı da Ermenilerin öldürdüğüne ilişkin iddiaların bulunduğunu anlatan Dabağyan, Cemal Paşa'yı Bolşeviklerin öldürdüğünü, katillerini kovalayan itfaiye erinin Ermeni olduğunu, onun da öldürüldüğünü kaydetti. Dabağyan, Asala cinayetlerinin de temeline inilmediğini söyledi. Zaman zaman ''Bu işi tarihçilere bırakalım'' dendiğini de kaydeden Dabağyan, ''Bunun tarihçilerle bir ilgisi yok. Türk Ermenisi ile Türk el ele verip, bu vakayı ortadan kaldırmalı'' dedi. Ermenilerin tarihine de işaret eden Dabağyan, ''Biz aynı Türk gibiyiz. Aynı kanı taşıyoruz. Bayındır boyu biziz'' diye konuştu. Dabağyan, Anadolu'da Ermenilerden dönme Aleviler bulunduğunun bilindiğini ve bunların tekrar Hristiyan yapılmak istendiğini de iddia etti. Dabağyan, ''Sen Türk değilsin'' demenin kendilerine bir hakaret olduğunu ifade ederek, ''Madem ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, o zaman Türküm. Amerika'daki Ermeniler Amerikalı oluyor da niye Türkiye'deki Ermeniler Türk olmuyor?'' dedi. Türkiye'deki Ermenileri siyasi açıdan Patrikhane'nin temsil etmesinin yanlış olacağını da kaydeden Dabağyan, ''Patrikhane bizi dini açıdan temsil eder, dünyevi açıdan ise bizi Çankaya ve TBMM temsil eder. Bizden niye milletvekili olmuyor?'' sorusunu yöneltti. Halen, Önce Vatan gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Dabağyan, Türkiye Ermenilerinin tarihine ilişkin bir kitap yazdığını belirterek, Türk Hükümetinin, bu kitabı İngilizce'ye çevirerek gerçekleri görmeleri için Avrupalılara göndermesini istedi. AA 03 Kasım 2006 00:29 |
Masonları youtube korkusu sardı Masonları youtube korkusu sardı http://www.internethaber.com/images/news/19647.jpg Yüzyıllardır gizlilik geleneğini bozmayan masonlar, son günlerde ilginç bir tartışma yaşıyor. Teknolojiden yararlanarak localar arasında canlı yayın sistemi kuran örgüt, 'gözetlenme' endişesine kapıldı. Farklı illerdeki localarla ortak tören yapılması, 'hacker' korkusunu da beraberinde getirdi. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın dergisi Tesviye, son sayısında bu konuyu işledi. Sadece masonlara dağıtılan dergi, Ankara, İstanbul ve İzmir'deki dört locanın video konferans yöntemiyle tören yapmasını 'Masonluk ve gelişen iletişim teknolojileri' başlığıyla duyurdu. Örgütün ilk kez kullandığı yöntem 'biraderler'e müjde olarak aktarıldı. Ancak, 'görüntülerin ele geçirilmesi' korkusuna da özel bir bölüm ayrıldı. Yazısında bu konuyu işleyen Üçnur Locası'ndan Hakkı Büyükçivitçioğlu, teknolojinin güvenli bir ortam olmadığını vurguladı. Gazeteci Büyükçivitçioğlu, şu uyarılarda bulundu: "Çalışmalarımız bir gün kanalların birinde ya da bir internet sitesinde yayınlanabilir. Çünkü bu sefer kapıya 'düzensiz' vuran olmayacak, hatta biri bizi gözetlerken ruhumuz bile duymayacak. Hacker'ların hedefi olmama adına bazı tedbirleri baştan düşünmek zorundayız." Kendisi de bir medya mensubu olan Üçnur Locası'ndan Hakkı Büyükçivitçioğlu, bu endişeyi giderecek önlemler üzerinde çalışılmasını istedi. Adını gizli tutan bir loca başkanı, "Bu online sistemin denemesi yapıldı. Fakat yaygınlaştırılması yönünde henüz talimat gelmedi. Sanırım önümüzdeki aylarda yaygınlaştırılacak." diyor. Canlı yayın sayesinde hizmet içi eğitim anlamında konferans, seminer ve diğer eğitim çalışmalarının farklı illerdeki localara ulaştırılacağını aktarıyor. Fakat çalışmanın sadece bunlarla sınırlı kalmayacağını, 'mahrem' bazı özel çalışmaların da online olarak diğer vadilerdeki (illerdeki) biraderlere ulaştırılacağını bildiriyor. Bu tür çalışmaların dışarıya sızmasının çok tehlikeli olabileceğini ifade ederek, "Eğer dışarı sızarsa iyi olmaz. Böyle bir kaygının olduğu muhakkak. Gerekli tedbirlerin alınacağı belirtildi." vurgusunu yapıyor. Masonlarda, 'gizlilik' en önemli unsurlardan biri. 33 dereceden oluşan masonlukta, her bir derece için farklı 'sır'lar veriliyor. Bir üst dereceye yükselme törenlerinde bu sırlar, mason biraderlere öğretiliyor. Her mason, sahip olduğu sırlara sadık kalmak için sadakat yemini ediyor. Sırların önemi her bir derecede daha da yükseldiği için sadakatsizlik durumunda verilen cezalar da giderek artıyor. Sırları ifşa eden bir çırak (birinci derece), dilinin kesilmesine razı olurken, kalfa (ikinci derece), yüreğinin göğüs kafesinden çıkarılmasını, üstad mason da bağırsaklarının çıkarılıp yakılmasını kabul etmek mecburiyetinde. Daha üst 'felsefi derece'lere (3. dereceden yukarıdakiler) mensup olanlar ise bunların yanı sıra kafatasının parçalanmasını kabul eder. Masonluk sırları daha önce de yayınlanmıştı 1997 yılında ilk defa mason mabetlerindeki gizli çekimler Kanal 7 televizyonunda yayınlanmıştı. Gizli kamera görüntülerinin birisinde, yalnızca 33. dereceden masonların katılabildiği bir 'şeytana tapma ayini' vardı. Mabette, şeytana tapanların dinlediği bir müzik çalıyor, beyaz giysili, kılıçlı masonlar altı köşeli yıldız önünde kesilen bir keçinin kanını tasa dolduruyordu. Keçinin kafası bir çubuğa geçirilerek yakılıyor ve ayini yöneten büyük üstad, keçinin kanını içiyor, İbranice dualar okuyordu. Diğer görüntülerde ise iki kişinin masonluğa kabul töreni yer alıyordu. Haber: Ahmet Dönmez |
8.5 milyon engelli var, farkında mıyız? http://www2.vatanim.com.tr/pics/yazarlar/9.jpgTempo Dergisi’nin 16 Kasım 2006 tarihli sayısını günlerdir elimden düşürmüyorum. İçini karıştırıyorum, kapağına bakıyorum. Kapaktaki o siyah beyaz, o çok çarpıcı fotoğrafa bakıyorum sürekli... Genç, güzel bir kadın mikrofonu tutmuş, şarkısına başlamak üzere... Gözleri ışıl ışıl. Dudaklarında tedirgin bir gülümseme... Derginin kapağında “Fotoğraftaki fazlayı bulun” yazıyor. Bakıyorum; genç kadının dizlerinden aşağısı yok. Fakat “fazla”yı buluyorum: Bu fotoğrafta HAYAT var. Başka hiçbir fotoğrafta görmediğim kadar... Hayat!.. *** Önce Tempo’yu kutlamak istiyorum. “Her hafta sayfalarımızda engellilerle ilgili bir haber olsun” diye işe başladılar, sonra “engelleri kaldıralım” kampanyasını başlattılar. En sonunda da Serdar Bilgili’yi ve engellileri stüdyoya sokup çok anlamlı, çok değerli fotoğrafların çekilmesine önayak oldular. Artık sıra bizde! Sıra engellilere aramızda yaşama hakkı tanımadığımız gerçeğiyle hesaplaşmamızda, silkinip toparlanmamızda! Bu ülkede 8.5 milyon engelli var, farkında mıyız acaba? *** Geçen gün Serdar Bilgili’yle bu çalışma üzerine konuşurken masamızdaki hanımlardan biri “engellileri sokağa çıktığına çıkacağına pişman eden şey yalnızca kaldırımların hali, asansörlerin uygunsuzluğu falan sanıyorsanız yanılıyorsunuz” dedi. Sorduk: Hangi anlamda? Devam etti: “Rahmetli annem engelliydi. Evden dışarı çıkmayı çok ister, o anı iple çekerdi fakat sonunda hep hayal kırıklığına düşerdi. 20 yıl boyunca hep şunu yaşadım. Annem dışarı çıktıktan kısa süre sonra karşısına çıkanların kendisine hiç yardımcı olmayan merhamet gösterisi yüzünden sıkılır, tükenir ve beni eve geri götürün, derdi. Engelliler sokağa çıkmak istemediği için engelli denilince sokaktaki birkaç marjinal tip akla geliyor ve bu, durumu daha da vahimleştiriyor.” Engellilerin bizden beklediği vıcık vıcık merhamet gösterilerimiz veya “neyiniz var, başınıza ne geldi?” türünden bıktırıcı meraklarımız değil ki! Bizler engellilerin önündeki maddi ve manevi engellerin kaldırılması için çaba gösterelim, yeter! Onlar nasılsa içlerindeki “fazla”nın gücüyle yollarını bulur. Serdar Bilgili’nin çektiği fotoğraflar bu gerçeği çırılçıplak biçimde gösteriyor. Açın o derginin sayfalarını... Çanakkale’yi sadece kollarının gücüyle iki kez geçen 17 yaşında 18 madalya toplamış yüzücü Berk Akanıl’ın fotoğrafına bakın... Doktor olmak isteyen küçük Sariye, Ali ve Miraçnur’un fotoğraflarına bakın... Ne demek istediğimi anlayacaksınız. ***** Röportaj, imaj ve bir küçük açıklama Sabah Gazetesi’nin Pazar ekinde benimle yapılmış bir röportaj çıktı. Söz konusu ekin editörü de, röportajı yapan kişi de sevdiğim ve mesleki açıdan güvendiğim arkadaşlarım. Ama nasıl olmuşsa olmuş, “bunu mutlaka yaz” dediklerim ile sadece arkadaşça röportaj dışı anlattıklarım birbirine karışmış. Anlaşamamışız demek ki! Belki benim öfkemden, belki bu patırtının yarattığı şaşkınlığın onların kafasını bulandırmasından ortaya tuhaf bir tablo ve imaj çıkmış. Olmasa iyi olurdu ama olur böyle şeyler. Röportaja kızmıyorum. Zaten kızsam kendime kızarım. Bütün bu yaşadıklarımın her halde var bir hikmeti deyip geçiyorum. Şimdilik tabii... Ama şu unutulmasın: Esas yaptıklarımın ve söylediklerimin arkasındayım. Çünkü kalp, vicdan, ahlak ve bilgi sahibi olmayı “mızmızlık” sanan duygu tembellerinden olmadım hiç! Hayatta kaybetmiş olmanın hasetlerini örtmek üzere kullanılan “barışçı medeni tavır” klişesi de beni hiçbir zaman ilgilendirmedi! Ben cesur barıştan ve sahicilikten yana oldum hep. Bunları geçelim artık. Ancak bir noktayı vurgulamak istiyorum: O röportajda gereksiz ve yanlış biçimde dostum Ali Boratav’ın adı geçiyordu. Tabii komplekslerini polemikçilik sanan “köşeci” aklı sıra beni “teşhir” ettiği yazısında hemen bu olayın üstüne atladı. Oysa Ali 22 yıllık dostumdur. Elbette duygularımı paylaşmış, destek çıkmıştır. Ama malum “köşeci”yle de bir çatışma içinde falan değildir. O yüzden “mertlik sınavı”na çağırılması kadar anlamsız bir şey olamaz. Dostum Ali Boratav’ın adının böyle bir gerekçeyle tartışmaya sokulması beni çok üzdü. Bunun bilinmesini isterim. |
Memleketin laik kesimi “şarap vurdu”ya gitti http://www2.vatanim.com.tr/pics/yazarlar/6.jpgDünyanın gündemle en alakasız bir yazısına daha hoş geldiniz.. Fakat bu benim suçum değil.. Türk şarap üreticilerinin suçu. Ayrıca Üsküdar’da kamusal alanda içki içme protestosu yapan ve fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla şarap içen Deniz Som ve arkadaşlarını da ilgilendirebilir. En azından. Ne diyorduk? Türk şarapları. Hani memlekette bir meraktır gidiyor ya şarap da şarap, şarapçılık da şarapçılık diye.. Gurmeler bir yandan, Sayın Neo Diyonizos Ertuğrul Özkök bir yandan, vinologlar, önologlar, hödologlar bir yandan.. Yok efendim şarap tadım kurslarıymış, yok efendim “centilmen çiftçiliğiymiş” (hali vakti yerinde emekli veya değil bir takım ağbilerin, amcaların şehir dışında küçük bir bağ alıp veya dikip kendi şaraplarını kendi üretmeleri hadisesi..) yok efendim Mürefte’ye, Kapadokya’ya bağbozumuna gitmelermiş, yok şarap dergileri çıkarmalar, yok ödüller almalar vermeler, yok yeni etiketler, yok yeni şişeler.. Ki bazı faaliyetlere biz de katıldık netekim.. Sanırsınız Bordo bölgesi Ortadoğu şubesiyiz.. Memlekette bir şarap kalkınma hareketi var ki aman Allah’ım! Dünyanın en iyi şarapları ha üretildi ha üretilecek.. Az kaldı.. Bu sene değil belki ama seneye kesin bir numarayız. Kalecik Karası’nı (bir üzüm çeşidi) neredeyse kızımıza isim olarak koyacağız. Öküz Gözü’nü de (bir başka üzüm çeşidi) oğlumuza diyeceğim ama “ö” ile başlayan kelime işi bozuyor ne yazık ki.. Öyle bir sevgi, öyle bir pohpoh olayı yani.. Dün, bir arkadaşımla yemeğe çıktık. Gece boyunca hepi topu dört kadeh kırmızı şarap içtim. İlk iki kadeh biraz büyüktü, son iki kadeh likör bardağı büyüklüğündeydi.. Yani ortalaması normal bir kadehe tekabül eden dört kadeh. İki değişik marka içtim. İlk iki kadeh Angora idi. Son iki kadeh Buzbağ idi.. Bırak sarhoş olmayı, çakırkeyf bile olmadan eve geldim, suyumu içtim ve yattım, uyudum.. Tekrar ediyorum suyumu içtim ve yattım.. Su önemli bir detay.. *** Sabah, yemin ediyorum dört matkap birden, kafamı çeşitli yerlerinden oyuyordu. Delmeyi geçmişler üç gidiş üç geliş tünel açıyorlardı.. Öyle korkunç bir ağrı! Uyuşturmadan beyin ameliyatına girmişim gibi. Hiçbir surette kafamı kaldıramıyorum. Kaldırdığım anda da yatıramıyorum. Ne ayakta kalabiliyorum ne uzanabiliyorum.. Ne gözlerimi açabiliyorum ne kapatabiliyorum. Su bile içemez durumdayım, o hareket bile ağrıyı arttırıyor.. Dediklerim birbirleriyle komple çelişiyor farkındayım ama durum bu kadar kötü yani. Özetle hiçbir şey yapamaz haldeyim. Ağrıdan kıvranıyorum sadece. Daha doğrusu kıvranamıyorum bile. Beton yutmuş gibi sabit duruyorum. Ve bu korkunç durum işbu yazıyı yazarken de devam ediyor.. *** Ben dün gece şarap namına ne içtim ciddi olarak merak ediyorum. Bugüne kadar defalarca kırmızı şarap içmiş biriyim. Bu miktarın çok üzerinde üstelik. Yatmadan önce bol miktarda su içmezsem ne içerse içeyim başım ağrır. Onu ihmal etmiyorum, histamin, mistamin gibi şarap içinde bulunan bir takım maddelere de alerjim yok.. Bugüne kadar yabancı şarabın baş ağrısı yaptığı da olmadı.. Fakat bazı yerli şaraplar var ki.. Hani bunlar ucuz şaraplar da olmak zorunda değil.. Şişesine 25 lira falan verdiğin şaraplar.. Onlar da yapıyor! Dün içtiklerim arasında suç hangisindeydi bilmiyorum. Bildiğim şey şu ki şarap yapımında bir sürü antin kuntin işlerin DE döndüğü. Giderek artan talep nedeniyle uydur kaydır bir sürü şarabın da yapıldığı. Çürük üzümden yapılmış şaraplarda istenmeyen mikroorganizmalar ölsün veya fermantasyon dursun diye bol miktarda “kükürt dioksit” boca etmeler, yavan bir şarap çıkınca ortaya yapay aromalar eklemeler, yapay renklendiriciler eklemeler, hızlı üretmek için bir takım başka maddeler koymalar, yeterince temiz ve hijyenik ortamda üretim yapmamalar, bu nedenle şarabın bol miktarda küf içermesi... Bütün bunların baş ağrısı, halsizlik ve yorgunluk yapması... Duyuyoruz, okuyoruz. Yerim dar, yazamıyorum ama fazlasını biliyorum.. Demem o ki, bir yandan İslamileşirken, bir yanda Avrupaileşirken bir bir taraf “şarap vurduya” gitmesin? Bir bilen, bir doktor, bir yetkili hatta bir veteriner bile olabilir durumu açıklayabilir mi acaba? Olası bir başka zehirlenmeye karşı ne yapılacağını da.. Bittim ayol! |
> Belçika-Hollanda ortaklığı Fortis tarafından satın alınan Dışbank, dünden > itibaren müşterilerini Fortis Bank adıyla kabul etmeye başladı. Fortis > Bank Yönetim Kurulu Başkanı Karel De Boeck, 2010 yılına kadar şube > sayısının 183'ten 300'e çıkarılacağını açıkladı." Bu haber dün, > Türkiye'nin mümtaz basın ve yayın organlarının hemen hemen tümünde yer > aldı. Fakat hiç kimse, Fortis Bank'ın, PKK'nın kullandığı mayınları üreten > firmaya ortaklığından bahsetmedi. İşte gözden kaçan! o detay: > > > Dünya üzerindeki bankaların hareketlerini izleyen Netwerk Vlaanderen adlı > kuruluş, aralarında Fortis Bank'ın da bulunduğu 5 bankanın, Birleşmiş > Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından üretimi yasaklanan misket > bombası, nükleer bomba, seyreltilmiş uranyum silahları ve mayın gibi > mühimmat üreten silah şirketleriyle ortak olduğunu belgeledi. > > Netwerk Vlaanderen tarafından hazırlanan 52 sayfalık raporda, Belçika'nın > önde gelen finans kuruluşlarından biri olan Fortis Bank'ın, dünyanın en > büyük mayın üreticisi Singapore Technologies Engineering-STE'de 1,376,600 > adet hissesinin bulunduğu ortaya çıkarıldı. > > Raporda Fortis Bank'ın ortak olduğu Singapurlu mayın üreticisi STE'nin > VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar ürettiği belirtildi. Singapurlu STE > firmasının ürettiği VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar, Güneydoğu'da PKK > tarafından sıklıkla kullanılıyor. > > Dünya Mayın İzleme Komitesi'nin 1999 tarihli raporunda Singapur'un tek > mayın üreticisi STE'nin Valsella Valmara 69 ve Valsella VS-50 mayınlardan > milyonlarca adet ürettiğini belgelemişti. > bu bir internet sitesinin haberiydi...adını vermiyorum doğru olmaz diye evet arkadaşlar bu gerçek bende inanamadım ama doğru hsbc ile de ilgili böle şeyler var diyolar ama bilmiyorum arastırıcam |
Eski Bir yazı, ama Paylaşmak İstedim.. Bizde sek-s, zevk değil, ezadır. Alpay, devre arasında, soyunma odasına giden tünelde Beckham'ın anasına küfretti mi? Alpay "Küfretmedim. Ne annesini tanırım, ne babasını..." diyor. Ama bu işlerde tanışıklık aranmadığı malum. İngiliz gazeteleri haberi biraz şaşkın bir üslupla verdi. Öyle ya; Beckham'ın annesi neresinden baksanız 50 yaşlarında olmalı... Alpay gibi bir delikanlı, hiç tanımadığı, 50'lik bir kadına neden tecavüz etmek ister? *** Sahi nedir anadan istenen?.. Neden, cenneti ayaklarının altına serdiğimiz, "Onun gibi yar olmaz" dediğimiz analar, toplumsal bilinçaltının ilk cinsel hedefidir? Malum, her öfke nöbetinde erkek ağzından kusmuk gibi boşalıveren o küfür zincirinin ilk halkasında "ana", en müstesna yeri alır. Onu genellikle "...avradını" izler. Ardından iş, "sülale" boyutunda genişletilir. Sonra küfredenin hayal genişliğine göre "kızını, kızanını, ******, kancığını, kısrağını" diye sürer gider. Ve nihayet "gelmişini, geçmişini, atanı, ecdadını" bölümüyle tasallut, tarihsel bir derinlik kazanır. Böyle zengin bir libido karşısında Freudyen yorumlara meyledip işin altında erkek çocuğun baba nefreti ve anne saplantısıyla büyümesini mi aramalı? *** Maç öncesi Milliyet Popüler Kültür'de Reşat Çalışlar'ın "Türklerde ve İngilizlerde küfür" kıyaslamasını yayımlamıştık. Reşat, Türk argosunun "bileşik küfür üretme" yetisinin İngilizlerde bulunmadığını yazıyordu. İngilizler olsa olsa "kaltak paçavrası" filan gibi iki kelimeyi yan yana getirip tamlamalar yaratarak küfrediyordu. Öyle tadını çıkara çıkara, ağzını doldura doldura, 7 cedde uçkur çözerek "defteri kebirden okumak" yoktu İngilizlerde... Onların yaratıcılığı, abartılı ve şiddet içerikli "kalaylama"dan ziyade, cinsellik içeren orijinal argo ifadeler üretmekteydi. Reşat o örneği vermemiş, ama konumuz açısından enteresan bir örnek, "mother****er"dır. Yani "ana becerici..." *** Görüldüğü gibi, anne orada da işin içinde... "******* bellemek" tabiri Karagöz oyunlarında da var. Yani hiç de yeni değil, anaya bulaşma adeti... Hulki Aktunç'un "Büyük Argo Sözlüğü"nde (YKY, 1998) "Anan güzel mi"den ("Kendini akıllı mı sanıyorsun"), "Anası bellenmek"e (Zorluk çekmek), "Anasının donu başında olmak"tan (******* pazarlamak), "******* satmak"a (boşvermek) kadar pek çok tabir yer alıyor. Erkeklere özgü bir jargon mu bu?.. Öyleyse bile kadınları çok etkilediği kesin. Çünkü "Belki kadınlar daha insaflıdır" diye baktığım Filiz Bingölçe'nin "Kadın Argosu Sözlüğü"nde de analar yine küfrün başköşesindeydi: "Anasının ananası", "******* eşek kovalasın", "anasının nikahı", "anasınınkini çay tabağında görmek" vs. vs... *** Beckham'ın anasına dönecek olursak... Ben Alpay'ın - küfrettiyse - kadıncağıza karşı bir art niyet beslediği kanısında değilim. Size tuhaf gelebilir ama meselenin kökeninde galiba yine anne sevgisi yatıyor. Çünkü namus mefhumunun yüceltildiği toplumlarda, kızan adam, kızdığı adamı, en çok kızdıracak yerinden vurmak istiyor ve en kutsal olanı hedefliyor: O da anne... Paradoksal olarak en kutsal olan, aynı zamanda, okka altına ilk giden oluyor. Peki neden "öldürürüm" filan değil de "beceririm"? Tecavüzcüler dünyasında "ölüm" kurban için kurtuluş sayılır da ondan... Bizde seks, zevk değil, ezadır. Can Dündar... |
MİT geleceği karanlık gördü MİT geleceği karanlık gördü... http://www.internethaber.com/images/news/24826.jpg MİT Müsteşarı Emre Taner, dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi, ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta yeniden tanımlandığı bir sürecin yaşandığını kaydetti. Taner, açıklamasında, "Yaşadığımız bu süreç aynı zamanda parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir" ifadesine yer verdi. SOVYET YIKIMINA HAZIRLIKSIZ YAKALANDIK Taner, 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceğinin önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanıldığını belirtti. Taner, şunları kaydetti: "Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur. Dünyadaki istihbarat teşkilatları da sistemin birçok aktörü ya da oyuncusu gibi bu yeni 'belirsizlikler' dünyasını öngörememiştir. Ayak sesleri özellikle teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin öncülük ettiği farklılaşan ekonomik ilişkilerle ortaya çıkan, çoğu kez küreselleşme olarak nitelendirilen ve dünyadaki insan toplulukları arasında siyasi sınırların ortaya çıkardığı iletişim limitlerini belirsizleştirerek bir 'değer devrimi' de yaratan bu radikal değişim süreci, sarsıcı bir hızla her şeyi etkisi altına almış, savunma ya da uyum mekanizmaları geliştirmeye imkan tanımamıştır. Soğuk Savaş döneminin ortaya çıkardığı katı kurallarla işleyen istihbarat teşkilatları da ortaya çıkan bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmışlardır." ULUS DEVLETLERİN BİR BÖLÜMÜ YOK OLACAK Taner, "Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişmemekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olmamakla kalmayacak, aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir" dedi. TÜRKİYE SÜREKLİ SAVUNMADA KALMAMALI Bu süreç içinde, Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da 'bekle-gör-tavır al' taktiği ile sınırlama lüksüne sahip olmadığını vurgulayan Taner, "Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlama ile (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye'ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir" diye konuştu. Alıntıdır |
İçinden ağaç geçen kafe: LİMON http://www2.vatanim.com.tr/pics/yazarlar/6.jpg Candan İstanbul’a gelmiş. Hem de LİMON’uyla beraber! Anahtar kelimeleri sayıyorum: Bodrum, Gümüşlük, manzara, gün batımı, kahvaltı, lezzet fırtınası, Balon Rıza, Candan, açık hava oturma odası, envai çeşit reçel, mezelerin şahı, kral yolu.. Bir şeyler hatırladınız mı? İki yaz evvel ben yazmıştım, geçen yaz da Selahattin Duman yazdı. Hani “Bodrum’a gitmek için tek neden” dediğim, gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel dediğim, kahvaltı konusunda Bozcaada’daki Rengigül Konukevi Özcan Hanım’la yarışabilecek tek yer dediğim harikulade yer! İşte bu LİMON artık aynı zamanda İstanbul’da. Nerede? Rumelihisarı’nda. İskele Restoran’ın karşısında, Muamma Bar’ın üst katında. (Fıstık yeşili boyalı yer) Henüz tabelası yok. Ona vakit bulamamış ama yakında olacak... Bu sefer bahçede değil. Bu sefer güzel günler için balkon ve terası olan, soğuk günler için sevimli bir salonu olan bir bina katında. Ama ne var? İçinde kocaman bir çınar var! Evet içinden ağaç geçen bir kafe bu sefer.. Ağacı kesmeyip etrafına yapmışlar binayı o nedenle yan masada kocaman bir çınar oturuyor.. Heh! Tabelası yok ama onun dışında her şeyi tamam. Bodrum’dan köylü peynirleri, yine Bodrum yaz domatesinden yapılmış domatesli biberli kekikli “daldırmaç” (bu lafı ben uydurdum. Ekmeği daldırdığın şey manasında..) Bodrum meyvelerinden yapılmış çeşit çeşit ev reçeli, Bodrum zeytinlerinden yapılmış iki çeşit yine evde yapma zeytin, ÖZ HAKİKİ ISPANAKLI KOL BÖREĞİ (evet varmış yapabilen), karmakarışık omlet, nefis İzmir tulum peyniri ve şimdi aklıma gelmeyen bir sürü şey.. Gelmiş yani hepsi Candan’ın peşinden Bodrum’lardan! Mis gibi kokuları ve lezzetleriyle... Bu seferin bombası: Mandalina reçeli! Candan’ın Gümüşlük’te kendi eleceğiziyle topladığı mandalinalardan hem de. Fakat böyle bir şey ilk defa gördüm. Mandalinalar neredeyse bütün. Kocaman bombalar şeklinde geliyorlar tabak içinde! Bir de “kiş” hadisesi var. Fransız böreği diye özetleyebileceğim nefisella şey. Onu kahvaltının sonuna doğru getiriyorlar o nedenle son bir yarım yumrukluk yer ayırın midenizde.. Durum budur! Pazartesi hariç her gün açık.. |
Benim vesikalıklarım http://www7.vatanim.com.tr/pics/yazarlar/141.jpg Vesikalık hepimizin derdi. Üstelik durup dururken “hadi gideyim de şöyle ağız tadıyla vesikalık çektireyim...” diyen kimseye rastlamadım. Genellikle yumurta kapıya gelince, panik içinde yaptığımız bir faaliyet. Bu yüzden çoğunda bir “bitse de gitsek” ifadesi oluyor vesikalık fotoğrafların. Hele bir de gülümsemeye kalkmışsak daha da acıklı hale geliyor iş; ürkek bakışlarımız, dudaklarımızdaki sahte gülüşü ele veriyor. *** Bu konuda üç parçadan oluşan bir “best of” listesine sahibim. Hepsi de birbirinden değerli çalışmalar. İlk sırada, askerlik işlemleri için Fındıklı civarındaki bir fotoğrafçıda çektirdiğim vesikalık var. Amerika’nın yerel gazetelerinden birinde “gözlüklü seri katil” haberinin yanında rahatlıkla yayınlanabilir. Hani komşuların sonradan “çok sessiz, içe kapalı bir insandı. Otuz dört kişiyi nasıl doğramış, hayret...” dedikleri türden, cana yakın bir vatandaşa benziyorum orada. *** İkinci sıradakini, nüfus kâğıdımı yenilemek amacıyla çektirmişim. Levent Çarşı’da fotoğrafçı ararken yağmur bastırmış, sucuk gibi ıslanmış bir halde geçmişim objektifin karşısına. Saçımdan damlayan sular, kafa kâğıdıma dikkatle bakınca bugün bile görülebiliyor. Üstelik o kadar zavallı, öyle masum bir gülümseyişim var ki, görseniz içiniz parçalanır. *** Galerimizdeki üç numaralı eser, benim “Hırvat damat” diye adlandırdığım çalışma. Üniversite yıllarımda, Bahariye’de “fotocu” dükkânı olan yaşlı bir amcayla ortak projemiz. Her baktığımda, evlenmek üzere olan, taşralı bir Hırvat genci geliyor nedense aklıma. İşlemleri halletmek ve kayınvalideye lokum almak için şehre gitmiş, bu arada babadan kalma ceketle uğramış fotoğrafçıya... Ön tarafı yatmayan kumral saçlar, bir çift kırmızı yanak ve çıkık elmacık kemiklerinden oluşan kompozisyonu, damadın yüzündeki şaşkın tebessüm tamamlıyor. *** Beni gerçekten hüzünlendirmeyi başaran tek vesikalığım, ortaokuldan kalma yatılı öğrenci kartımın üzerindeki siyah-beyaz fotoğraftır da... Onu sözcüklerle anlatmama maalesef imkân yok. İsterseniz bir ara web siteme uğrayıp görebilirsiniz. Ağlamak yok ama. |
Şehidinin Ardından Bir Kadının Sessiz Haykırışı ... Aşağıda okuyacağınız satırlar da eşini vatan uğruna şehit vermiş bir Türk kadınının haykırışı ... Haksızlığa, vatansızlığa,********liğe karşı bir haykırış..!!!.Ve satırlara sığdırmaya çalıştığı ise özleminin bir yansıması... -------------------------------------------------------------------------------------------------------------İnsan olan bu kapaktan, mektuptan ders çıkarır mı bilemem... Hepimiz Türküz, Hepimiz İnsanız!!! Çözülme… Sevgilim Ölüm denen o yoğun, kör karanlığın kederini, kahredici yalnızlığını ancak ben gibi ayrılıklara mahkum edilenler bilir… Sen ***** kurşunlarıyla son nefesini verdiğin gün ben de dilimi mühürledim… Baban "Vatan sağ olsun, bir evladım daha var, o da feda olsun" diye ağlarken, 7 aylık oğlunu "emanetin" diye kalan son gücümle sıkı sıkı sarmıştım da nedense ayaklarım beni taşımıyordu. İki yanımdan koluma girmişlerdi, o an kalabalık bana çok gelmişti.. Kim bilir kaç kişilerdi.. Kasaba halkının yarısı arkamızdan geliyordu.. En önde giden sen! Üstüne örtülmüş al bayrağımdan gözlerime kızıl miller çekiliyordu… Son kez telefonda duyduğum sesin beynimde yankılanıyordu. "Hepinizi çok özledim…" "Özledim…" "Özledim…" Susmuştum…. Oğlan büyüdü artık, her geçen gün biraz daha sana benziyor… Resimlerden tanıdığı sana özenerek saçlarını sen gibi tarıyor… O güldüğünde sanki sen gelip oturuyorsun karşıma… İçim ılık ılık kanıyor ama ne o gün ne ondan sonra, her sabah uyandığım ıslak yastığımı saymazsak, hiç ağlamadım.. Kavlimiz vardı unutmadım, "neden" diye hiç sormadım, bir ***** kurşunla yıkılmadım, rabbim verdi sabrını ne boyun büktüm, ne senden vazgeçtim.. Her gelen kara haberde, hangi şehrin şehidiyse oranın valisi, kaymakamı, esnafı, askerler, tanıyanlar, yakınlar…Şimdiye değin ağıtlarla, bayraklarla uğurladıklarımız kadar olmasa bile yine de kalabalıklar… Televizyon ekranından geçiyorum, ben de yürüyorum onlarla… Bir kez daha… Bir kez daha… Bir … Sevgilim, Sen de oralardan görebildin mi bilmem, bu günlerde buralarda zamansız bir kırlangıç fırtınası var… Hangi televizyonu açsam, bir kahramandan söz ediliyor… Gazeteciymiş.. Ürkek bir güvercin gibiymiş.. İnsanlar gözyaşları arasında onun ne kadar mert, ne kadar vatansever olduğunu anlatıyor… Gündüz gözü şehrin tam ortasında vuruvermiş zalimler… Gördüm adamcağızın nasıl yattığını o soğuk taştan kaldırımda… Üzerine gazete örtmüşler… Ayakkabısı da yırtıkmış… İçim acıdı… Sahi sevgilim, operasyona gittiğiniz dağda, gecenin ayazında o karların arasında vurulduğunda karnın tok muydu ? Üşümüş müydü ellerin, esen deli rüzgar yaşartmış mıydı gözlerini? Bölücü hainlerle çatışırken, sağınızda solunuzda bombalar patlarken ne geçmişti aklından en son ? Bunları bilememek koyuyor insana, yine de mayınlara verdiğimiz şehitlerimizi düşününce şükrediyorum.. Hiç değilse sen parçalanmadın, vatan toprağında bütünsün, vedalaşırken kaskatı elini tutabilmiş, uzun uzun yüzüne bakabilmiş, mühürlediğim dudaklarımla solgun, soğuk alnından öpebilmiştim … Diyorlar ki öldürülen gazetecinin adı Hrant Dink'miş, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde Türklüğe hakaretten yargılanmış.. Kibarlık olsun, Türkleri incitmesin diye Ermeni soykırımı oldu demiyormuş da, Türkiye Ermenilere karşı suç işlemiştir bu suçu kabul etsin, iki devlet aralarında anlaşsın, gereken yapılsın diye yazıyormuş, söylüyormuş… Ermenistan da Türkiye'den toprak istiyormuş… Sen gibi şehit olanların canıyla kazanılan vatanın birazını "bize verin" diyormuş… Günlerdir televizyonlarda bu gazeteci var sevgilim… Günlerdir kırlangıç fırtınası dinmiyor… Hükümetten birileri önermiş, Hrant Dink Türk bayrağına sarılsın demişler… Köşe yazarları da "Şehide ağıt" yazmışlar… Bize vatan uğruna ölenlerin şehit olduğu öğretilmişti.. Bayrak, vatan uğruna, vatana hizmet ederken can verene sarılır bilirdik… Cenaze törenini canlı yayınla verdiler… Hem de Dünyanın her köşesinde… Ben de senin ve sen gibilerin cenazesini kalabalık sanırdım… Bütün yurt bizle ağlıyor, terörü lanetliyor bilirdim… Yurdun dört bir yanından çoluk çocuk, yaşlı, genç demeden koşturup gelenleri görmeliydin…Mahşer yeri gibiydi ortalık.. Hepsinin ellerindeki pankartlarda "Hepimiz Ermeniyiz" yazıyordu… Ne çok Ermeni varmış, şaşırdım! Sadece onlar mı ? Türkiye'yi düşman belleyenler de davetle gelmiş… Geliş paralarını da devlet ödemiş… Bu defa geçemedim ekrandan.. Yürüyemedim onlarla.. Burada cenaze böyle törenle defnedilirken, Ermenistanda da "Soykırım Anıtı" önünde tören yapmışlar... Acaba orada da "Hepimiz Türküz" diyenler oldu mu ? Hani son konuşmamızda susmuştum.. İçimdeki korkuları göstermemek için boğazım düğümlenmiş, sesim çıkmamıştı… Şimdi söylüyorum… "Ben de seni ben de seni… BİLEMEZSİN NE ÇOK ÖZLEDİM SEVGİLİM" Artık dilimdeki mührü çözüyorum, içimde biriktirdiğim feryadı salıyorum, gittiği yere gitsin kırlangıç fırtınasıyla… Böldürmemek için her biriniz siper ederek bedenlerinizi feda olmuştunuz vatana. Sizler kara toprağa bizlerse diri diri boşluğa gömülürken arkanızda yurdun dört bir yanından gelen "Ermeniler" yürümemişti.. Hiçbir yabancı televizyon acılarımızı dünyaya göstermemişti.. Karalara bürünen hayatıma, babasız büyüttüğüm evladıma karşın, yurdun dört bir yanında "hepimiz Ermeniyiz" diye haykıranlara da helal ettim hakkımı … Kaynak: Kuvvai Milliye Derneği [ ÇÖZÜLME…Sevgilim ]:turkiye: |
Dünya Tarihinde Benzeri Olmayan Bir Aldatmaca: Evrim Teorisi 150 yıldır, bazı insanların evrim teorisi gibi olağanüstü mantıksız bir inanca bağlanmaları, Allah'ın şeytanı kullanarak yarattığı çok büyük bir mucizedir. Bu mucizenin farkında olan akıl ve iman sahibi insanlar, 150 yıldır büyük hayretle, evrimcilerin şeytanın hilesini ne zaman farkedeceklerini beklemekte, onları uyandırmak için bilim ve akıl yoluyla türlü telkinlerde bulunmaktadırlar. Yüzbinlerce profesörün, bilim adamının, üniversite öğrencisinin, doktorun, evrim teorisinin son derece mantıksız iddialarına gözü kapalı inanmaları, günümüzden en fazla 20 yıl sonra hayretle anılacak, karikatürlere, fıkralara konu olacak tarihi bir olaydır. Evrime inananlar, evrimci bilim adamlarının kullandıkları latince terimlerin, son derece ağdalı üslubun büyüsüne kapılarak, "ne diyorlarsa doğrudur" demekte ve anlatılanların gerçekte ne anlama geldiğini dahi düşünmemektedirler. Bu insanları düşündürmenin en etkin yollarından biri, evrim teorisinin aslında ne iddia ettiğini olabildiğince açık ve basit bir anlatımla anlatmak, üzerlerindeki büyü gibi etkinin kalkmasını sağlamaktır. Evrim teorisinin iddiaları akla ve mantığa tamamen aykırıdır Evrim teorisinin bilim ve akılla açıklanamaz iddiasına göre, sonsuz evrendeki hiçlik, zaman içinde tesadüfen gelişen olayların neticesinde insanı meydana getirmiştir. Bu inanılması imkansız teoriye göre, tozun toprağın dahi olmadığı hiçlikte, önce toz, toprak, taşlar, sular, dağlar, okyanuslar kendiliğinden oluşmuştur. Sonra bunların karışımındaki bazı atomlar nasıl olduysa rastgele bir araya gelerek kalsiyum, fosfor, karbon gibi elementleri meydana getirmiştir. Bu cansız, aklı, hafızası, bilgisi, bilinci olmayan elementler de milyonlarca yıl içinde nasıl olduysa nefes alan, konuşan, düşünen, sevinen ve üzülen bir ruha sahip olan, icatlar yapabilecek zekaya, bilgiye, bilince sahip, hafızası olan, kütüphaneler dolusu kitaplar yazan insanlara dönüşmüşlerdir. Yani toz, toprak, çamur birikintileri, milyarlarca yıl içinde tesadüflerin etkisiyle eti, canı, kanı olan, olağanüstü fabrikalar inşa ederek bu fabrikalarda en son model arabalar üreten, uzay üsleri kuran, saraylar inşa eden, sanat harikaları meydana getiren insanlara dönüşmüştür. Taşın, toprağın tesadüfler sonucunda günün birinde insana dönüştüğüne inanmak, çocuk masallarına inanmaktan daha da mantıksız ve akıl dışıdır. Çocuklar dahi böyle bir masala inanmazlar. Eğer evrimciler bu iddialarında samimiyseler, o zaman onların iddiasına göre bu sözde evrimin tekrar yaşanmaması için hiçbir sebep olmaması gerekir. Örneğin dünyanın en büyük bataklığına gidip, milyarlarca yıl sonra burada bir sarayın inşa edilmesini, birbirlerine vasiyet ederek bekleyebilirler. Bu bataklıkta oturup beklesinler, bakalım oradaki kayaların, taşların, çamurun içinde, sarayları inşa edecek bir insan oluşacak mı? Değil bir insan, çamurun içinde tek bir canlı hücresi meydana gelecek mi? Hatta, tesadüflere yardım etmek için bataklığın içini alabildiğince karbon, fosfor, azot, demir, magnezyum, oksijen gibi canlı hücresi için gereken elementlerle doldursunlar. Burada tek bir canlı hücresinin dahi kendiliğinden oluşması kesinlikle mümkün değildir. Tek bir canlı hücresi dahi olağanüstü komplekstir; içinde enerji üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine ham maddeleri ve ürünleri taşıyan kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışarıdan gelen ham maddeleri işe yarayacak parçalara ayıran gelişmiş laboratuvar ve rafineler; hücrenin içine alınacak veya hücreden çıkartılacak malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri vardır. Bu tanım, hücrenin en basit ve yüzeysel tanımıdır. Hücrenin tek bir özelliği dahi ciltler dolusu kitapla anlatılabilecek kadar kompleks ve ihtişamlıdır. Tesadüfler, bir çamurun içinden böyle organize olmuş bir sistemi çıkartabilir mi? Tesadüfler, bu en küçük organize sistemi giderek daha da kompleks hale getirip, insan gibi bir varlığı meydana getirebilir mi? Tesadüfler, bir maymuna konuşmayı, güzel bakmayı, iltifat etmeyi, düşünmeyi, saraylar inşa etmeyi, medeniyetler, ülkeler kurmayı, gemiler inşa ederek kıtalar keşfetmeyi, laboratuvarlar kurmayı veya kendini oluşturan hücreleri inceleyerek deneyler yapmayı öğretebilir mi? Hangi tesadüf bir maymuna ruh verebilir? Bu soruların herbirinin cevabı, her insan için çok açık ve kesindir; tesadüfler ne insanı ne de insanın en küçük parçası olan hücreyi meydana getiremez. Madem evrimciler bu imkansızlıklara inanıyorlar, o zaman saraylar inşa etmek, son model bir jaguar araba üretmek, köprüler kurmak için bir miktar çamur alıp başında beklesinler. Bu çamurda önce kendiliğinden tek bir hücre, sonra amipler, balıklar, kertenkeleler, atlar, maymunlar ve en sonunda insan oluşmasını beklesinler; sonra da bu insanın arabalar tasarlamasını, buluşlar yaparak medeniyetler kurmasını izlesinler. Bunun gerçekleşmeyeceğini aslında en koyu evrimci dahi çok iyi bilmekte, ancak aynı iddiayı latince terimler ve ağır bir üslupla anlatınca, bunun inanılabilir olduğunu zannetmektedir. Yeryüzünde gördüğümüz tüm bu canlıların, eşsiz güzellikteki çiçeklerin, meyvelerin, birbirinden güzel tatların, kelebeklerin, ceylanların, tavşanların, panterlerin, kuşların, milyarlarca farklı görünümdeki insanların, bu insanların kurdukları şehirlerin, inşa ettikleri binaların, köprülerin bir çamur birikintisinden tesadüfen ortaya çıktığına inanmak, akıl kaybına uğramak demektir. Bu saçmalığa inanan insanların sayısının çok olması ise, bu akılsızlığı makul hale getirmez, aksine ortada mucizevi bir durum olduğunu gösterir. 150 yıl önce bir mucize gerçekleşmiş, amatör olarak biyolojiyle ilgilenen yaşlı bir adamın, bir deniz yolculuğu sırasında, hayal gücüyle ürettiği saçma fikirler, bir anda büyük bir kitleyi etkisi altına almaya başlamıştır. Bu saçma iddiaların bu kadar çok insanı büyü gibi sarması, Allah'ın yarattığı büyük bir mucizedir. Allah Kuran'da bazı insanların olmadık şeylere inanacaklarını, kuruntulara kapılacaklarını, ama bunları fark edemeyeceklerini bildirmektedir. Evrim Teorisi Şeytanın Hilesidir; Şeytanın Hilesiyse Gerçekte Zayıftır Allah, Kuran'da şeytanın insanları doğru yoldan saptırmak, onları aldatmak, en olmadık kuruntulara ve sapkınlıklara inandırmak, onlara hileli düzenler kurmak için yemin ettiğini bildirmektedir: “Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 119-120) Geçmiş uygarlıklarda, bazı insanların ateşe, tahta putlara taptığını, Güneş veya Ay'ı ilah edindiklerini okuduğumuzda, bu insanların nasıl olup da böyle saçma şeylere inandıklarına şaşırırız. Bu insanlar, ayetlerde de bildirildiği gibi, şeytanın sevkiyle en olmadık kuruntulara kapılmakta, akıl ve mantık dışı şeyleri sanki bir büyünün etkisi altındaymış gibi doğru zannetmektedirler. Şeytan, elbette ki Allah'ın izni ve ona verdiği imkan ile, Allah'a iman etmeyen insanları kandırmayı, aldatmayı, onlara sapıkça şeyler yaptırmayı, onları Allah'ın dışında batıl güçlere inandırmayı ve hile yoluyla bu sapkınlıkları onlara makul göstermeyi kendisine görev edinmiştir. İşte evrim teorisi de, şeytanın bu görevini yerine getirmek için 150 yıldır kullandığı bir araçtır. Üstelik bu aracını, insanlığın en güven duyduğu şeylerden birinin, bilimin altına gizleyerek, kendince son derece güçlü bir silah edinmiştir. Hiç farkına varmadan şeytanın hilesine kananlar, profesör, rektör, öğretim görevlisi, doktor da olsalar, küçük çocukların dahi inanmayacağı şeylere inanır hale gelmektedirler. Ancak onun bu silahı, sadece imanı olmayan, zayıf insanlar için etkilidir. Salih, samimi olanlar bu silahtan hiçbir zaman etkilenmezler ve şeytanın hilesini tüm açıklığıyla görürler. Allah Kuran'da, "... Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır." (Nisa Suresi, 76) ayetiyle şeytanın aldatmacalarının zayıf olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, şeytanın muhlis olan kulları saptıramayacağını söylediğini bildirmektedir (Hicr Suresi, 39-40) Ayetlerde bildirildiği gibi, Allah'ın izniyle, şeytanın hilelerinin samimi kullar üzerinde bir etkisi yoktur. İman edenler şeytanın hilelerine kapılmadıkları gibi, onun hilelerini, aldatmacalarını ortaya çıkararak, deşifre eder, şeytanın oyununu bozarlar. Şeytanın hilesinden kurtulmak ise çok kolaydır. Bunun için sadece samimi olarak düşünmek yeterlidir. Samimi düşünen her insan evrim teorisinin iddialarının doğru olmadığını kolaylıkla görecektir. Evrimciler de, eğer çevrelerinin etkisinden kurtulur, "evrime inanmadığımı söylersem meslektaşlarım hakkımda ne düşünürler?" endişesini bir kenara bırakarak düşünürlerse, mutlaka çok açık olan gerçeği görecek, evrim gibi gerçekleşmesi imkansız bir senaryoya inanmaktan vazgeçeceklerdir. Allah bir ayetinde şöyle bildirmektedir: (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler, sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 201) |
Hrant Dink'in öldürülüşünün üzerinden tam 1 ay geçti bugün... Pek az olay, Dink suikastı gibi 1 ay manşette kalabilmiştir. Bunu biraz da kolluk güçleri içindeki rakip kliklerin birbiri aleyhine sızdırdığı haberlere borçluyuz. Haber kirliliğinin çerçöpünü ayıklayıp son 1 ayın kronolojik bir özetini yapmaya çalıştım. Ürkütücü sonucu baştan söyleyeyim: Devletin bir kanadı, suikastın ardındaki örgüt ortaya çıkmasın diye elinden geleni yaptı, son 1 ayda... Ogün niye Samsun'da yakalandı? Baştan başlayalım: Ogün Samast'ın yakalandığı gece Başbakan'a yakın bir isimle konuştum: "Bir yanlışlık yapıldı. Yakalanmamalı, izlenmeliydi" dedi. Gerçeği geçen hafta üst düzey bir Emniyet yetkilisine sordum. "Doğru" dedi ve ayrıntısını anlattı: "Samast, babasının ihbarıyla teşhis edilir edilmez bulunup Emniyet tarafından izlemeye alınmıştı. Otobüsle Trabzon'a gitmekte olduğu saptandı. Trabzon'da örgütüyle temas kurması beklenecek, böylece bütün bağlantıları ortaya dökülecekti. Durum Samsun teşkilatına bildirildi ve 'Sakın dokunmayın. Biz izliyoruz' denildi. Ama Samsun'da güvenlik güçleri şaşırtıcı bir operasyonla Ogün'ü yakalayıp Trabzon bağlantılarının ortaya çıkmasını engellediler." Bu basit bir rekabetin sonucu mu, yoksa usta işi bir perdeleme operasyonu mu? Sonraki gelişmelere bakınca 2. ihtimal daha ağır basıyor. Samast yem mi? Başta Samast'ın olaydan sonra yakalanmak ister gibi, çevredeki güvenlik kameralarının neredeyse tümüne poz vererek kaçması, başındaki beyaz bereyi bile çıkarmaması, silahını atmaması, "Yem olarak teslim mi edildi?" kuşkusu uyandırıyor. O yakalandıktan sonra da, bazı devlet yetkilileri arkadaki örgütü gizlemek üzere seferber oldu adeta: Daha soruşturma başlamadan İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah ve Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay "Örgüt ilişkisi yok" açıklaması yaptılar. Ardından yakalanan Yasin Hayal de "Arkamda örgüt yok" diyerek bu erken açıklamalara destek attı. Oysa Hayal'in yakalanmasıyla örgüt çözülmeye başlamıştı bile... İhbarlar ciddiye alınmadı İlk ipucunu Trabzon'a teftişe giden Mülkiye müfettişleri ortaya çıkardı: Cinayetin azmettiricisi olarak yakalanan Erhan Tuncel aslında polis ajanıydı ve Hrant'ın öldürüleceğini, cinayetten 11 ay önce, Trabzon Emniyeti'ne ihbar etmişti. Trabzon da bunu İstanbul Emniyeti'ne bildirmişti. Aynı ihbar Ankara'da İstihbarat Dairesi Başkanlığı'na da iletilmişti. Hem de son 6 ayda tam 4 kez... Hem de hedef Hrant'ın ve azmettirici Yasin Hayal'in adları verilerek... Bu ihbarlara kulak tıkanmıştı. Bitmedi. Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci de kendisinin jandarma muhbiri olduğunu açıkladı. O da Hayal'in Dink'i öldürme planları yaptığını 2006 Temmuz'unda Jandarma istihbaratına bildirmişti. Emniyet gibi Jandarma da bu ihbara itibar etmedi. Biliyorlardı, önlemediler Bu bilgiler, insanı aynı teşhise sürüklüyor: "Biliyorlardı, önlemediler." Soruşturmanın şu andaki kilit ismi KTÜ öğrencisi Erhan Tuncel... Onun ismine Yasin Hayal'in telefon kayıtlarından ulaşıldı ve azmettirici olarak tutuklandı. Hayal önce "Cinayeti kendim planladım, arkamda örgüt yok" derken, Tuncel'in ajan çıkmasından sonra, "Cinayet emrini Tuncel verdi" diye ifade değiştirdi. Tuncel susma hakkını kullandı; henüz hiç konuşmadı. Son 1 ayın özeti bu... Çorap sökülmeye devam edeceğe benziyor. Ama şu ana kadarki söküklerin bile yamanması imkânsız görünüyor. Can Dündar |
SEVERKEN TERK ETMEK Güler misin, ağlar mısın? Yeni öğrendim ki, savcılık NTV'den 301. maddeyi tartıştığımız bizim Neden programının bandını istetmiş. Programdaki konuşmalarda 301. maddeden dava açılabilecek suç unsurları olup olmadığını incelemek istemiş. Programın konuşmacılarından biri Hrant Dink'ti. Bence soruşturma sürdürülmeli ve bu ülkede ölümün bile kurtuluş olmadığı cemi cümleye iyice belletilmelidir. *** Hrant, hakkında birbiri peşi sıra açılan davalar üzerine demişti ki: "Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim." Geç kaldı. Dink'in katlini planlayan Yasin Hayal'in "Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı" tehdidinin ardından Pamuk da gitti. Yaşar Kemal'le bir cenazede buluştuk geçen hafta... Taziyelerden sonra koluma girip "Hadi çıkalım şuradan" dedi, "Bu millet ölü sever oldu. Diriden esirgediği sevgiyi ölüye veriyor." Gidip bir yerde baş başa yemek yedik. Edebiyattan çok, ölümden konuştuk. Yazıdan çok silahlanmaktan, son romanından çok yurtdışına gidip gitmeme kararından... *** Amaç da bu zaten; hayatı değil, ölümü konuşmamızı sağlamak... Karamsarlık, umutsuzluk, korku yaymak... Severken terke zorlamak... Ve ülkeyi, beyni dışarı akmış bir mevtaya dönüştürmek... Son haftalarda tribünlerden ırkçı sloganlar haykıran o öfkeli kalabalıklara, 1930'lar Almanya'sındaki Yahudi bilim adamlarının anılarını okumak isterdim.. Onlardan Ernst Hirsch ("Anılarım", TÜBİTAK, 1997), Almanya'yı hangi koşullarda terk ettiğini hicranla yazmıştır: "Ülke içi politik durum her geçen gün daha da kötüleştiği halde yasaların güvencesi altında olduğumuza inanıyorduk. Zarar görebileceğimizi tasavvur edemiyorduk." Bir yargıç olan Hirsch, gamalı haç pazıbentli genç ayaktakımının tehditlerine muhatap olmuştu. O tehditler, zamanla azınlıklara yönelik silahlı bir saldırganlığa dönüştü. Arkadaşları "Ülkeyi terk et" demeye başlamıştı. Hirsch anılarında şöyle yazdı: "Polis, Yahudilere saldırılmasına, onların aşağılanmasına seyirci kaldı. Halk da bütün bu zorbalıkları, bir film izler gibi kılını kıpırdatmadan seyretti. Sonunda yurtdışına çıkmaya karar verdim." *** Benzer durumlar, değil mi? Sonra ne olduğunu hatırlıyor musunuz peki? Göç eden aydınlarla Almanya "beynini kaybetti" ve faşizmin kucağına düştü. Kafası koparılmış bir tavuk gibi kan saçarak etrafa saldıran Nazilerden kurtulmak, hem Almanya'ya hem dünyaya çok pahalıya mal oldu. Yahudi bilim adamları mı? Belki tribündeki ırkçılar bilmezler; onların bir kısmı Almanya'dan kaçıp Atatürk'ün Türkiye'sine sığındı. Hirsch onlardan biriydi. İstanbul ve Ankara hukuk fakültelerinde, "çok iyi koşullarda" 20 yıl çalıştı. Anılarında şöyle yazdı: "Kendi vatanında aşağılanıp terke zorlanan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de saygıdeğer bir profesör olarak yaşadım." *** Peki ne oldu bu ülkeye? Ne oldu da zulümden kaçan aydınlara sığınak olan ülke, bugün kendi aydınlarının sığınak aradığı bir korku diyarı haline geldi. "Beynini, yüreğini, vicdanını yitiren" ülkelere ne olduğu, tarih kitaplarında yazıyor. Buna geçit vermemeliyiz. CAN DÜNDAR |
Yangın Yerinin Hayaletleri Yarın, Sabahattin Ali'nin 100. yaş günü... "Başın öne eğilmesin" tembihiyle iki kuşaktır yere devrik gözlerimizi ufka çeviren yazarın asrını kutlayacağız yarın... Seneye de 60. yıldönümü, yargısız infazının... * * * Düşünen beyinleri kurşunlama âdeti neredeyse demokrasiyle yaşıttır bizde... Demokrasi 1946'da geldi; ilk yargısız infaz 1948'de... O yıllarda da "gece, ümitsizlerin kalbinden karanlıktı". Tedirgindi Sabahattin Ali de sokaklarda gezinen ürkek bir güvercin gibi... Çıkardıkları "Marko Paşa" dergisi yüzünden hedef haline gelmişti. Aziz Nesin'in imzasız bir yazısını sahiplenmiş, arkadaşının adını vermemek için hapse girmişti. Daha bir sürü dava sıradaydı. Duruşmalarını sağcılar basıyor, olay çıkarıyorlardı. Gazetenin binasına saldırıyorlardı. Sabahattin Ali, üzerindeki baskının etkisiyle, kaygılar içindeydi. Bunları yatıştırmak için içki içiyor, tebdili kıyafet geziyor, arkadaşlarının evinde kalıyordu. "Şehirler ona bir tuzak/ insan sohbetleri yasak"tı Artık böyle yaşayamayacağını anlamış, kaçmayı planlamıştı. * * * "İki üç gece kuşu ötüşürken derinde/ Hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde..." Kaçtı Sabahattin Ali; bir peynir kamyonuyla aştı Edirne sınırını... Yanında kendisine yardımcı olsun diye muavin aldığı Ali Ertekin vardı. Sınırda mola verdiler. Ertekin sinsice arkasında durdu. Ve şiddetle Sabahattin Ali'nin beynine vurdu. "Görüldü bir vücudun yerinde sallandığı... Uzakta kaybolurken hızlı koşan adımlar, Kucakladı kanlı bir vücudu kaldırımlar..." * * * Sabahattin Ali, o an hissettiklerini yıllar önce şiire dökmüştü zaten: "Ölümün korkusudur şimdi beynini yakan. Bir ıstırap nehridir ağzından dökülen kan. Gözleri deli gibi fırlamış çanağından." * * * 41 yaşındaki Sabahattin Ali'nin cesedi aylar sonra tanınmaz halde bulundu. Katili Ali Ertekin ise sonradan bir kaçakçılık davasından yakalandı. Cinayeti "milli duygularla" işlediğini itiraf etti. 2 yıl sonra genel afla salıverildi. Öykü tanıdık geldi değil mi? Türk demokrasisi 60 yaşına geldi, ama Sabahattin Ali'den Hrant Dink'e kadar hiçbir şey değişmedi. "Milli duygular"la kurşun sıkanlar... Muhalif gördüğünü arkadan vuranlar... Cinayetleri devlete hizmet sayılıp affa tabi olanlar... hiç eksilmedi. * * * Sabahattin Ali'nin 100. doğum yıldönümüyle birlikte, onun öldürülmesi üzerinden, yargısız infazların 60. yıldönümünü de idrak ediyoruz. Kirli film "tekmili birden" yeniden vizyona giriyor. Kaldırımlar yeni kanlı vücutları kucaklıyor. Kaçan kaçıyor; kaçamayan belalı bir tarih kitabının kayıp sayfalarına nakşoluyor. Kulağımızda Sabahattin Ali'nin dizeleri çınlıyor: "Hey anavatandan ayrılmayanlar Bulanık dereler durulmuş mudur? Dinmiş mi olukla akan o kanlar? Büyük hedeflere varılmış mıdır?" CAN DÜNDAR |
ALKOLLU BIRININ KAZASINA KURBAN OLAN BIR KISININ HIKAYESI ISTE Jacqueline SABURIDO, 19 EYLUL 1999 BABASI VE SABRINA 1998’DE. VENEZUELLA’DA TATILDE http://www.kotuvepis.com/saburidonunoukusu_files/image003.gif 6 YASINDAKI DOGUMGUNUNDE BIR AKSAM ARKADASLARI ILE. VE ISTE SABRINA’NIN ARABASINDAN ARTA KALANLAR. EVINE DONERKEN 17 YASINDAKI BIR OGRENCI ARABASINA CARPTI. BU OGRENCI ICKILI IDI. VE BU 1999 ARALIK AYINDAYDI. KAZADAN SONRA SABRINA 40’TAN FAZLA OPERASYON GECIRMEK ZORUNDA KALDI. JACQUELINE ARABASI YANARKEN BULUNDU, VUCUDU 45 SANIYEDEN AZ BIR SUREDE YANDI.http://www.kotuvepis.com/saburidonunoukusu_files/image008.jpg 2000 YILINDA BABASI ILE BERABER. BAKIMI SIRASINDA KAZADAN 3 AY SONRA GOZLERINI ACIK TUTABILMEK ICIN GOZ DAMLASINA IHTIYACI VAR. SIMDI 20 YASINDA VE ASLA 3 YIL ONCE ALKOLLU OLDUGU ICIN KENDISINI AFFEDEMIYOR. JACQUELINE’IN HAYATINI DURDURDUGUNUN BILINCINDE. http://www.kotuvepis.com/saburidonunoukusu_files/image013.jpg HERKES ARABA KAZASINDA öLMÜYOR. BU FOTO KAZADAN 4 YIL SONRA CEKILDI VE JACQUELINE HALA BAKIM ALTINDA. VUCUDUNUN % 60’I YANMIS DURUMDA. http://www.kotuvepis.com/saburidonunoukusu_files/image014.jpg Alkollü araç kullanmayın....... Gaza basarken biraz daha dikkat |
Hafıza Müzesi Rezalete bakın: Hrant Dink cinayetini organize eden kişinin, istihbarat elemanı olduğu çıktı ortaya... Bir yandan cinayeti örgütlüyor, öte yandan bu hazırlığı Trabzon Emniyeti'ne bildiriyordu. Tam 17 rapor yazmıştı "Hayal, Hrant'ı öldürtecek" diye... Hatta "Ensesinden vurulacak" diye tarif etmişti. Bu raporlardan sadece 1'i İstanbul'a bildirilmişti. Trabzon Emniyeti elemanın cinayetten aylar önce polisle ilişiğinin kesildiğini söylemişti. Şimdi ortaya çıkıyor ki, ilişik kesmeden sonra elemanımız Trabzon polisiyle tam 25 telefon görüşmesi yapmış. Sonuncusu ne zaman? Hrant öldürüldüğü gün.... Ne konuşmuşlar? Cinayetten 4 gün önce oda arkadaşı, bizim elemana sormuş: "7.65'lik mermiler geldi mi?" Eleman, telefonların dinlendiğini hatırlatarak azarlamış onu... Bu görüşme kaydedilmiş. Hrant 7.65'lik bir mermi ile öldürülünce kayıt, önem kazanmış. Lakin Emniyet yetkilileri, görüşmeyi rapor ederken telefondaki ifadeye müdahale edip "7.65" ifadesini çıkarmışlar. Müfettişler, tutanağı inceleyince "7.65" ifadesinin silinerek, delillerin karartıldığı ortaya çıkarılmış. Peki biz bunları araştırarak mı öğrenebiliyoruz? Ne gezer? Fatih Altaylı'nın dünkü yazısına bakılırsa cinayetin sorumluluğunun Cerrah'ın sırtına yükleneceğini hisseden İstanbul Emniyeti, medyaya haber sızdırarak, karşı tarafın yani Ankara ve Trabzon Emniyeti'nin- açıklarını ortaya koymaya çalışıyor. * * * Ne çabuk unuttuk değil mi Hrant cinayetini?.. Suçlular da gücünü bu unutkanlıktan alıyor zaten... Bu cinayetler, o belgeler, tetikçiler, yetkililer unutulur sanıyorlar. Hafızası geçici olarak köreltilmiş toplumların günün birinde hatırlamaya başlayabileceğini bilmiyorlar. Onlara ibretlik bir örnek vereyim: Cumartesi günü, Arjantin'de 24 Mart 1976'da yapılan askeri darbenin yıldönümüydü. Arjantinliler nasıl andılar darbeyi biliyor musunuz? Son cunta liderini tutuklayarak... 30 bin kişinin hayatını kaybettiği 7 yıllık diktatörlük döneminde 4 bin muhalifin ortadan kaldırıldığı askeri kampın komutanı, bir internet mesajında taraftarlarına "Bizim yarım bıraktığımızı tamamlayın" dediği için tutuklandı. Ve yıllarca yönettiği askeri kampa kondu. Arjantin basını "Her suçlu, suç mahalline geri döner" diye yazdı. Cumhurbaşkanı, darbeden dolayı devlet adına özür diledi yurttaşlarından... Genelkurmay Başkanı "diktatörlük ekonomisinin" işsizleştirme, sendikasızlaştırma politikasını eleştirdi. Savunma Bakanı, kendi makamına "Devlet Terörizmi: Bir Daha Asla" yazılı bir plaket çaktı. Hükümet, askeri rejim sırasında işlenen insan hakları suçlarının araştırılması için Silahlı Kuvvetler'e ait gizli dosyaların Ulusal Hafıza arşivine nakledilip kamuya açılması talimatını verdi. Siyasal nedenlerle ülkesini terk etmek zorunda kalmış mültecilere yurtdışında geçirdikleri her gün için 25 dolar tazminat ödenmesi kararlaştırıldı. Arjantin'de darbenin yıldönümü resmi tatil şimdi... O gün Arjantinliler, "Bellek Müzesi"ne dönüştürülen eski askeri kampı gezdiriyorlar çocuklarına... Ev hapsinde tutulan cunta liderlerinin konutlarına geziler düzenleniyor. Evlerin köşe başlarındaki levhalarda "Dikkat, katil çıkabilir" yazıyor. * * * Türkiye'nin bir "hafıza müzesi" olacak mı bir gün? Bütün unuttuklarımız orada capcanlı saklanacak mı? Resmi arşivlerdeki karartılmış belgeler, koruma altına alınmış katiller, onlara kol kanat geren yetkililer gün ışığına çıkarılacak mı? Sorumlular yargılanacak mı? Evet, olacak bunlar... Bir gün hatırlayacağız. Ve o günden sonra bir daha aynı kuyulara düşmeyeceğiz. CAN DÜNDAR |
|
Erguvanlar ve Boğaziçi http://img110.imageshack.us/img110/8751/image007gk4.jpg "İnsanların hayatta olgunluk çağlarının sık sık bayramları olur. Hem de bir günlüğüne değil, eski zamanlardaki XVII. Ve XVIII. Asırlarda olduğu gibi onbeş güne kadar sınırlandırılanları da var. Tabiatın da böyle günleri az değil, hem de sayılı. İnsanlar zaman zaman bakarsınız geriliyor gibi görünür. Fakat tabiatın ölçülü ve muayyen programı vardır. O boyuna ilerler. İnsanlara da ölü olunan, fakat insan kadar diri tabiattan örnek almak yakışır. Türkiye’nin 32 milyonu barındıran bir tabiatı var. Fakat kendi şahıslarını geri bırakarak horlayanlar onu ihmal eder. (şimdi yirmimilyon) İki milyonluk insanın da oturanlarınca hor bakılan bir İstanbul’u ve onun da Dünya’da eşi olmayan bir Boğaziçi vardır. Gerek orada gerek İstanbul’da oturanlar onun güzelliklerinden habersiz yaşar. O kadar ki dönüp bakmayanlar da çok. İstanbul’u ve Boğaz’ı ihmal içi pembe gelinliklerini yer yer ve sık sık giymiştir. Nedir onlar? Erguvanlarını açmıştır. Birleşik Amerika’nın Washington şehrinde kırmızı çiçek açan ve diğer ağaçlar yerine kaim olan Japon elmaları ile doludur. Uzaktan ve yakından pembeleşen başşehri masraf, zaman ve emek harcayarak içten ve dıştan gelir görürler. Biz İstanbul’u ve Boğaz’ı ihmal edenlerin, tabiatın Boğaziçi’ni pembeleştiren erguvanlarından haberi yoktur. Dahili turizm için ne alakadar olması lâzım gelenler, ne belediye bir erguvan haftası yapsınlar ve halkı Boğaziçi’ne sürdürsün, akıllarından geçirmez. Şimdiye kadar olanlar geçti, bu sene de geçmek üzere, Gelecek seneleri de şu faydasız dedikodularla vakit öldürenler ve ikiye bölünme istidatlarını gösterenlere bunu anlatamazsınız. Bu buhranlı senelerde ancak tuzu kuru olanlar bunları düşünebilir derler. Bunları söylemek istidadında olanlara sormalı; Binbir değişiklikler arasında tabiatın ruhlarınızı doyuracak güzelliklerinden uzak yaşamak ile işler düzelir mi? İşlerin düzelmesi akl-i selimimize inanarak ve her ne pahasına olursa olsun boş vakit geçirmemeğe ahdetmekle mümkündür. Vaktiyle, geçen asırda erguvan Şeyh Galib gibi şairlere, Ahmed Vefik Paşa gibi mütefekkirlere ilham vermiş. Şeyh Galib; Gül mü güler, erguvan mı ağlar, diyor. İkisine de bakmalı. Ahmed Vefik Paşa erguvan zamanı Rumeli Hisarı’nda kütüphanesinden dışarı çıkarak bahçesinde erguvanların altında hava serin bile olsa oturmaktan zevk duyardı. Erguvanı kargalar tahrip eder. Ya bizler bakmamakla ne cefalar çektiriyoruz. Öyle diyeceğim geliyor ki biz de dönüp seyretmemekle onların pembeliklerini yok ediyoruz. Erguvan ağacını Hazret-i İsa’ya nispet ederler. O zaman ismi Yude ve Urdun idi. Mevsiminde kızarması hakkında tâ o zamandan beri gelen bir efsanesi vardır. ERGUVAN Farsça bir renk ismidir. İsmi rengidir. Gidenler hırsla ondan dallar koparır. Olmaz böyle şey. Zira suda, yerinde olduğu kadar güzel durmaz ve küser devam etmez, hem bu vefasızlık neye? http://img110.imageshack.us/img110/2232/image005ae4.jpg bu vefasızlık neye? Neden İstanbul’da Mayısa erguvan demezler. Neden Boğaz içine Erguvan Boğazı demezler, aklım ermez. Nedir bu tabiatı sevmemek ve ondan hislerimizi zenginleştirmemek? Yine İstanbullular değil de erguvan Boğaz’ın tadını çıkarıyor. Erguvan yerlerinde gidip görülse, meselâ Boğaziçi vapurlarının ters istikamete giden boş zamanlarında her iki sahili görecek bir yerine oturup temaşaya dalınsa şu ilhâmları insan oğluna verebilir mi dersiniz? Verir, hem fazlasıyla. İşte misalleri: - Erguvan sirayet eder mi? Git Boğaz’da gör, her tarafa nasıl kol atmış. - Yeşil yapraklarından önce pembe meyvelerini çıkaran bu ağaca neye erguvan ismini vermişler? Onu bana değil ona sorun. - Erguvan renginin farkında değil, bari sen ol! - Erguvanı Boğaz’da vapurdan görmeli. Karadan geçip gitmek hem Boğaz’a ve hem erguvanlara hakaret. - Erguvan yarışı var, koş Boğaz’a! - Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi. - Erguvan geçmiş asırlar Boğaz güzelliklerinin pembe elbiseleri pembe libasları kırıntıları toplamış, onu sessizce terennüm ediyor. Göz musikisi buna derler. - Erguvan seven vefalı ise yerinde görür, koparmaz. - Her şey yerinde güzel, erguvan da. - Erguvanım kim büyüttü böyle bir bi-perva seni - Her gören gözden güzel, alâ seni. - Erguvanı görmek ister misin? Gözünü terbiye et. - Erguvanım sen senin ol, güzelliğin de benim. - Yüzün ey sevgilim ne kadar da pembe. Onu sen erguvanıma sor. - Cicidir erguvanım cici. O hâlde cicim erguvanım, erguvanım cicim. - Büyüyüp erguvan olan küçük iken de öyle. - Ey erguvan sana aşık oldum. Sen de hicâbdan pembeleşmiş renginle ilân et. - Boğaz’ın nuru erguvan. Lâkin bu nur beyaz değil, pembe. - Sana candan baktım, utancımdan pembeleştin. Bu ne tesirdir ki beni teşhir ettin. - Ey yeşil ağaçlar, erguvanımın rengini kıskanmayın, sonra bedduâ etmem amma, sonbaharda yapraklarınızı dökerim. - Renksiz nur olmaz. Onu Boğaz’da erguvanlar boyamış. - Erguvana koku lâzım değil. Zira erguvanlığı kâfi. İki güzellik bir arada olmaz. http://img110.imageshack.us/img110/2232/image005ae4.jpg Erguvanım açtı gel Güzelliği saçtı gel Beni seven dostlarım Deme, rengi kaçtı, gel." http://img110.imageshack.us/img110/5169/image001xs6.jpg Prof. Dr. Süheyl Ünver Mayıs 1966 Sabah gazetesinde yayınlanmıştır. alıntı |
ARTHUR ASHE Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi. Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: "Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?" Arthur Ashe buna şu cevabı verdi: Tüm dünyada... 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyon tenis oynamayı öğrenir, 500,000 profesyonel tenisi öğrenir, 50,000 yarışmalara girer, 5,000 büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim? Mutluluk insanı tatlı yapar Zorluklar güçlü yapar, Hüzün ise insan yapar, Yenilgi mütevazi yapar, Başarı insanı ışıldatır Ama yalnız Tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar. Tanrı'ya asla "Niye ben?" diye sormayın... Ne olacaksa olacak... O'nun kendine has usulleri vardır... Herşey kendi iyiliğiniz için olur... İnancınızı koruyun. |
KARA Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un KHO konuşmasından yola çıkarak iki gündür vurguladığım gibi, 1923 cumhuriyetimizin "ulus devlet-laik devlet-üniter devlet" ilkesinde ve onun genel modernite projesinde, Orgeneral’le tamamen birleşiyorum. Fakat, söz konusu ilke ve projenin yöntem sorununa gelince, Başbuğ’la ayrışıyorum. Çünkü ben, yine dün belirttiğim gibi, aynı modernitenin "deneme-doğrulama" mantıkçılığından hareket ederek ve seksendört yıllık tecrübeyi gözlemleyerek, o cumhuriyetin "amaç"a varmak isterken "araç"ta ciddi yanılgılara düştüğü kanaatini taşıyorum. Dolayısıyla da, yukarıdaki ilke ve projenin "öz"de mutlaka aynı kalması kaydıyla, "biçim"de değişikliğe gitmenin artık yine mutlak zorunluluk haline geldiğini düşünüyorum. FARKINDAYIM farkındayım, burada bunu söyledim ya, sığlığı ve kofluğu illállah dedirten "statüko zaptiyeleri" şimdi yine her zamanki iftiracılık taktiğine başvuracaklardır. "İşte gördünüz mü, cumhuriyetin altını sinsice oymak için ağızlarındaki baklayı çıkarıyorlar" diye, o çok bildik çamur at izi kalsın çirkefliğinden medet umacaklardır. Eh, n’apim? Onlara karşı elimden fazla bir şey gelmez. Gelemez. Ben yazdıklarımdan sorumluyum ve başkalarındaki patolojik arázlara hekim olamam. "Ulus devlet-laik devlet-üniter devlet" ilkesini kesinkes benimsedikten ve postmodern hezeyánlara karşı da modern akılcılığı sahiplendikten sonra, hálá "müneccimbaşı faráziye"ler (!) üreten psikopat ve paranoyak ruhları ikná etmem mümkün değildir. O halde tekrar konuya, yani Cumhuriyet’in "yöntem yanlışları"na dönelim. FAKAT burada da en önce şunu söylemem gerekiyor: Aslını inkár eden námerttir ve bugün yanlış saptıyor olmak, 1923 cumhuriyetimizi küçümsemek anlamına gelmez. Háşá! Kimse gökten zembille inmediği gibi, çokuluslu bir imparatorluktan geç ulus devlete dönüşümü başarmış olan; üstelik bunu İslámi aidiyetten bir toplumda muzaffer kılan o Cumhuriyet ve kurucusu Kemal Atatürk, hiç şüphe yok ki, gerçekten dev bir emsáldir. Sırf millet tarihimizde değil, modern zamanların evrensel tarihinde de emsáldir. Artı, seksendört yılın tecrübesi sayesinde bazı yöntemlerin "yanlış" olduğu sonucuna varmak, onları geçmişin şartlarından soyutlayarak değerlendirmek anlamına da gelmez. Davulun sesi uzaktan hoş gelir, şimdi hatá görmek kolaydır da, otoriterliğin yükseliş sürecinde ve laik kimliğe yabancı bir dokuda cumhuriyet inşa etmek; üstelik de bunu tek bir örneğe sahip bulunmadan gerçekleştirmek tabii ki sonsuz zordur. Sonsuz da zor olmuştur. Dolayısıyla, "amaç"ta doğru, haklı ve meşrû Cumhuriyet’imizin "araç"ta biçim, usûl ve yöntem "yanlış"ları yapmış olması yine aynı ölçüde sonsuz doğal ve sonsuz ve normaldir. NORMAL ve doğal olmayan tek, ama tek bir şey var! Yanlışı kabullenmemek ve geçmişin yöntem, uslûp ve usûllerinde ısrar ve inat etmek. "Biçim"e ilişkin her eleştiriyi de "öz"etecávüzmüş gibi algılamak ve öyle sunmak. Oysa, seksen dört yılın "deneme-doğrulama" metodu işte kesin ispatını sunuyor! Kesin delilini ve ipucunu veriyor ki, ortada "araç"a ilişkin bir "yanlışlar dizisi" var! O ispatın, o delilin, o ipucunun báriz göstergesini de, dün Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ’un veya bugün Genelkurmay Başkanı Büyükyanıt’ın konuşmaları oluşturuyor. Dünyanın başka ordularında örneği görülmemiş şekilde, felsefi kavramları tanımlamak gibi sivil akademisyen bir role dahi soyunmak refleksi dahil, askeri bürokrasi seksendört yılın cumhuriyet ilkelerini "hatırlatmak", "vurgulamak", "yorumlamak" ihtiyacını hissediyor. Ve, eğer ortada ciddi bir "yanlış" bulunmasaydı asla böyle "sıradan dışı" bir reflekse ve böyle "kural harici" bir ihtiyaca da gereksinim olmayacaktı ki, konuyu yarın işleyeceğim. Hadi ULUENGİN tarafından yazılan bu makale, 04 Ekim 2007 Perşembe günü yayınlanan Hürriyet Gazetesindeki köşe yazısıdır. |
VATAN MİLLET SEVGİSİ Atatürk’ün Vatan ve Millet Anlayışı Giriş bölümünde millet kavramının genel bir tanımını yapmıştık. Söz konusu tanımlama genel olarak kabul görmekle birlikte, millet kavramı ile kastedileni tam anlamıyla açıklamakta yeterli değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, millet tanımı içinde yer alan özelliklerin hiçbiri tek başına bir milleti ortaya çıkarmaz. Diğer bir deyişle, yalnızca dil birliği veya yalnızca köken birliği ya da yalnızca inanç birliği aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların millet olması için yeterli şart değildir. Bir milleti millet yapan temel koşul, söz konusu insan topluluğunun ortak bir geçmişe ve ortak bir gelecek hedefine sahip olmasıdır. Atatürk'ün millet tanımının özünü de işte bu anlayış oluşturmaktadır. Atatürk'e göre bir topluluğun millet sayılabilmesi için, "zengin bir hatıra mirasını elinde bulundurmak, birlikte yaşama hususunda ortak istekte samimi olmak, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilme konusunda ortak iradeye haiz olmak, gelecek için aynı programı gerçekleştirmeyi istemek ve birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmak" gereklidir. Bu temel koşulun sağlanması ile birlikte, elbette dil, din, ırk birliği de önemli destekleyici unsurlardır. Özellikle ana dil, insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan önemli bir öğe olduğu için millet olmanın da önde gelen şartlarından biridir. Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir"; öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. Atatürk için bütün milletlerin tarih sahnesinde ayrı bir yeri vardır ve o bütün milletlere saygı duyar, ama Türk Milleti'nin yeri apayrıdır. Atatürk bu çıkarımı, tarihi bilgilere ve belgelere dayanarak yapmıştır. Tarihe özel bir ilgisi olduğu bilinen Atatürk, Cumhuriyet'in ilanından sonra tarih çalışmalarına önem vermiş, bu çalışmaları milletimizin tarihi bilincinin geliştirilmesi ve şanlı mirasımızın herkes tarafından öğrenilmesi için kullanılmasını istemiştir. Özellikle Atatürk döneminde, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarla Türk'ün geçmişi aydınlatılmıştır. Ayrıca Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran temel nitelikler vardır. Atatürk, Türk Milleti'nin özelliklerini çok kapsamlı olarak tespit etmiş ve millet bilinci tam olarak gelişmemiş olan kişilerin de bu özellikleri en güzel şekilde kavrayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır. Bir sözünde Atatürk, Türk Milleti'ni şöyle tanımlamıştır: Türk Milleti milli duyguyu, insani duyguyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli duygunun yanına insani duygunun şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder. Çünkü Türk Milleti bilir ki, bugün uygarlığın yüce yolunda bağımsız ve fakat kendileriyle paralel olarak yürüdüğü bütün uygar milletlerle karşılıklı insani ve medeni ilişkide bulunmak elbette gelişmemizin devamı için gereklidir ve yine malumdur ki; Türk Milleti, her uygar millet gibi mazinin bütün devirlerinde keşifleriyle, ihtiralarıyla uygar dünyaya hizmet etmiş insanların, milletlerin değerini takdir ve hatıralarını saygı ile muhafaza eder. Türk Milleti, insaniyet aleminin samimi bir ailesidir. Atamızın da vurguladığı gibi, Türk Milleti, millet olmanın öneminin ve gerekliliklerinin bilincindedir. Bununla birlikte Atatürk'e göre, her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde bir yapı ortaya koyar ve bu yapıyı diğer milletlere kabul ettirmekle, diğer milletlerle birarada, huzur ve güven çerçevesinde bir yaşam oluşturmakla sorumludur. Milletin, varlığını devam ettirmek için sahip olması gereken özelliklerin savunulması ve korunması da "milliyetçilik" olarak tanımlanır. Atatürk milliyetçiliğinde ise, gerçek bir Türk milliyetçisinin temel amacı, Türk'ün her alanda yükselmesinin sağlanmasıdır. Bunun için de Türk milliyetçisi, çağdaşlaşma yolunda hiçbir engel tanımayacak, gelişmiş devletlerin seviyesine ulaşırken kendi özünden ve değerlerinden asla uzaklaşmayacak, bununla birlikte onlarla bir uyum içinde olacak ve tüm özellikleri ile insanlığa örnek teşkil edecektir. Türk milliyetçiliğinin temeli, örfünden ve adetlerinden hiçbir şey kaybetmemesi, manevi değerlerini korumasıdır. Çünkü Atatürk'e göre gerçek millet sevgisi böyle bir milliyetçilik anlayışı gerektirir ve başarıya da ancak böyle bir anlayışla ulaşılabilir. Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının tarihi sebepleri vardır. Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Türk Milleti dünya tarihine damgasını vurmuş bir millettir. Unutulmaz zaferler kazanmış, tarihe kahramanlık destanları yazdırmış, üç kıtada köklü devletler kurmuş, asırlar boyunca dinleri, dilleri, ırkları farklı olan milletlere hükümdarlık etmiş, hepsini adalet ve hoşgörü ile yönetmiş, ayak bastığı yerlere medeniyet götürmüş, ahlakı ile dünya milletlerine örnek olmuştur. Türk'ün kahramanlıkları, kabiliyetleri ve üstün ahlakı tarihe geçmiştir. Atamızın "Türk Milleti'nin karakteri yüksektir" sözüyle de işaret ettiği gibi, Türk Milleti'nin ahlaki özellikleri ve yüksek seciyesi diğer tüm milletlerden dikkat çekici şekilde üstündür. Pek çok tarihçi ve sosyolog da bu konuda hemfikirdir. Atatürk'ün anlayışına göre, böyle üstün meziyetlere ve hasletlere sahip bir milletin vatanı da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir ve Türk milliyetçisi gerçek bir vatanseverdir. Atatürk Türk Milleti'nin vatanını şöyle tanımlamaktadır: Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür. Bir insanın milli duygu bilinci içinde kendi topraklarına sahip olması kadar güzel bir duygu yoktur. Kendi toprağına sahip olma duygusu milliyetçilik ilkesinin zorunlu bir sonucudur. Mustafa Kemal de bu duyguya tüm insanlara örnek olacak bir şekilde sahip olmuş ve bunu eylemlerinin yanında şu sözleriyle de ifade etmiştir: Milletler işgal ettikleri arazinin gerçek sahibi olmakla beraber, beşeriyetin vekilleri olarak da o arazide bulunurlar. O arazinin servetinden kendileri istifade ederler ve dolayısıyla bütün beşeriyeti de yararlandırmakla yükümlüdürler. Bu yasaya göre bundan aciz olan milletler bağımsız olarak yaşamak hakkına layık değildirler. Avrupalıların "Hasta Adam" diye nitelediği bir milleti ayağa kaldıran Büyük Kurtarıcı Atatürk, içindeki coşkun vatan sevgisi ile her zaman Türk Milleti'nin bağımsızlığını hedefleyerek ülkeyi önce askeri, sonra da sosyal ve ekonomik alanlarda zaferden zafere taşımıştır. "Yurt toprağı, sana herşey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk Milleti'ni ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın." sözleri de Atatürk'ün örnek vatan sevgisinin belki de en güzel, en anlamlı ifadesidir. Büyük Önder vatanın kendisi için ne anlama geldiğini ve hayatını vatanı uğrunda harcamaktan şeref duyduğunu ise şöyle belirtmektedir: Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım. Atatürk Milliyetçiliği Atatürk Türk Milleti'ni, "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına, Türk Milleti denir" sözleri ile tanımlamıştır. Atatürk'e göre, Türk halkı birbiriyle kaynaşmış, müşterek bir geçmişe ve kültüre sahip, milli ülküler için gelecekte birlikte yaşama arzusunda olan bir topluluk olarak, Türk Milleti'ni oluşturur. Atatürk milliyetçiliğinde kendisini Türk sayan ve Türk Milleti'ne mesup olmanın şeref ve bilincine sahip herkes Türk'tür. Bu bilinç, Türk Milleti'ni milli dava için çalışmaya iten en önemli güçtür. Türk eli büyüktür. Her yeri dolduran Türk'tür ve her yeri aydınlatan Türk'ün yüzüdür. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir milletin evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar birbirini tanısın. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve dünyaya hayret verecektir. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacaktır. Atatürk milliyetçiliği, başka milletlerin milli kültürlerine ve bağımsızlıklarına saygılıdır. Atatürk'ün, "Bize milliyetçi derler; biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle iş birliği yapan bütün milletlere saygı gösteririz" sözleri ile, milliyetçilik anlayışının nezaketini ve barışseverliğini ortaya koymuştur. Bu barışsever politika, "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözleri ile biçimlenmiştir. Bununla birlikte, Atatürk milliyetçiliğinde ana hedef, Türk Milleti'nin, kendine yakışır şekilde, onurlu ve şerefli bir millet olarak varlığını devam ettirmesidir. Bunun için öncelikli şart bağımsızlıktır; bundan sonra yapılması gereken ise, dünya milletleri arasında, onlarla eşit haklara sahip bir konuma gelmek ve hatta diğer milletlerin liderliğini üstlenebilmektir. Bu milliyetçilik bugünkü vatanımızın sınırlarıyla çizilen, yeni topraklara sahip olma hevesinden arınmış, fakat bağımsız ve özgür yaşamaya kesin azimli, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin haklarına saygılı, kendi haklarını ve haysiyetini korumakta kararlı, diğer bir deyişle "insani bir Türk milliyetçiliği"dir. Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası ilişkilerde bütün çağdaş milletlerle aynı çizgide ve onlarla uyum içinde yürümekle birlikte, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmaktır. Bu milliyetçilikte Türk Milleti'nin bağımsızlığı uğruna göze alınamayacak bir fedakarlık yoktur. Çünkü milliyet duygusu, bir toplumda bireylerin kendilerini bütüne bağlı ve onun bir unsuru olarak görmeleri ve o milletin bekası için varlıklarını ortaya koymaya hazır olmalarıdır. Büyük Önder hiçbir zaman ırkçılık temeline dayanan bir milliyetçiliği savunmamış, daima hars milliyetçiliğinin, yani kültür milliyetçiliğinin taraftarı olmuştur. Ortak tarih ve kültüre sahip olan insanımızı milli bir şuur altında birleştirmeye çalışmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin de ancak bu şekilde güçlenebileceğini belirterek, "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz; Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyla dolu olursa, o camiaya istinat eden Cumhuriyet de kuvvetli olur" demiştir. Atatürk, Türk milliyetçiliğinin temeline oturtmaya çalıştığı milli ahlakı ise şöyle tanımlamıştır: Gerçekten de, ahlakiyet özel fertlerden ayrı ve bunların üstünde, ancak toplumsal, milli olabilir. Milletin toplumsal düzen ve sükunu, hal ve gelecekte refahı, mutluluğu, selameti ve dokunulmazlığı, uygarlıkta ilerlemesi, yükselmesi için insanlardan her konuda bilgi, gayret, nefsin feragatini, gerektiği zaman seve seve nefsinin fedasını talep eden milli ahlaktır. Mükemmel bir millete milli ahlakın gerekleri o millet fertleri tarafından adeta muhakeme edilmeksizin vicdani, duygusal bir nedenle yapılır. En büyük milli duygu, milli heyecan işte budur. Millet analarının, millet babalarının, millet öğretmenlerinin ve millet büyüklerinin evde, mektepte, orduda, fabrikada, her yerde ve her işte millet çocuklarına, milletin her ferdine bıkmaksızın ve mütemadiyen verecekleri milli terbiyenin amacı, işte bu yüksek milli duyguyu sağlamlaştırmak olmalıdır. Ahlakın milli, toplumsal olduğunu söylemek ve maşeri vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsal sıfatını da tanımaktır. Milli Egemenliğin Önemi Atatürk'ün millet sevgisini gösteren önemli dellilerden birisi de milletin üzerindeki tüm baskıları ve keyfi idareleri kaldırarak, milleti kendisinin yöneticisi konumuna getirmesidir. Milli Mücadele, "milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" sözleri ile başlamıştır. "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" sözü ise, Atamızın milletine verdiği değerin göstergelerinden biridir. Egemenlik, yöneten ve düzenleyen bir güç, bölünmez bir kuvvettir. Eğer bir ülkede bu güç, o ülkede yaşayanlara ait değilse, ülkenin dışından geliyorsa, o zaman bu ülkede güçlü ve bağımsız bir devletin varlığından bahsedilemez. Bu, tam anlamı ile sömürü düzenidir. Dolayısıyla, güçlü bir devlette söz konusu iradenin muhakkak o ülkenin içinden çıkması, diğer bir deyişle milli olması şarttır. Atatürk'ün kastettiği "milli" ve "egemenlik" sözcüklerinin birleşmesinden oluşan "milli egemenlik" kavramı ise, milletin sahipliği, milletin egemenliği anlamına gelmektedir. Buna göre, bir devlet üstünde hiçbir yabancı gücün etkisi olmadığı gibi, milletin üstünde de hiçbir sınıf, zümre veya kişiye ayrıcalık tanınamaz. Milletin iradesinin üzerinde başka bir irade ve güç yoktur. I. Dünya Savaşı'nın İtilaf Devletleri'nin yenilgisi ile sonuçlanmasının ardından, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları parçalanmaya başlanmış, ülkenin dört bir yanı düşman tarafından işgal edilmişti. Bu dönemde, düşmana karşı nasıl bir strateji izleneceği, nihai hedefin ne olması gerektiği hakkında ülkenin aydınları ve önde gelenleri arasında çeşitli tartışmalar vardı. Bir grup yabancı bir gücün mandası altına girmenin gerekli olduğunu savunurken, başta Mustafa Kemal olmak üzere bağımsızlık yanlısı bir grup da mandanın bir tür esaret anlamına geldiğini ve Türk Milleti'nin asla esareti kabul edemeyeceğini, tek çözümün bağımsızlık olduğunu savunuyordu. Manda taraftarları arasında da hangi ülkenin mandası olunacağı konusunda fikir ayrılığı vardı. Bazıları İngiliz mandasını savunurken, bazıları da Amerikan mandasının kabul edilmesi gerektiğini iddia ediyorlardı. Atatürk ise, en başından beri bağımsızlığı Türk Milleti için tek çare olarak gördüğünü ve yeni bir Türk devletinin kurulması için yola çıktığını Nutuk'ta şöyle anlatıyordu: Efendiler, ben bu fikirlerin hiçbirisini (mandayı kastederek) uygun bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı temeller ve mantıklar yanlıştı, esassızdı. Gerçekte o tarihte Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş ve devri sona ermişti, Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı, ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ana yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da parçalanmasını sağlamaktı. Neyin ve kimin korunması için, kimden ne yardım isteniyordu. O halde gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte daha İstanbul'dan çıkmadan düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur. Böylece daha işin başından izlenecek strateji ve varılacak amaç belirlenmiş ve ulusal egemenliğe dayalı yeni bir Türk Devleti'nin kurulmasına adım adım yürünmüş ve sonunda amaca varılmıştır. Elbette böyle bir hedefin belirlenmesinin temelinde Mustafa Kemal'in Türk Milleti'ne duyduğu güvenin büyük payı vardır, 'milli egemenlik' ilkesinin dayanağı Türk ulusudur. Şunu da belirtmek gerekir ki, bağımsızlık ve milli egemenlik görüşü, Samsun'a çıkıldığı anda belirmiş bir fikir değil, Atatürk'ün gençlik yıllarından itibaren düşündüğü ve planladığı bir görüştür. Mustafa Kemal'in, daha 1906 yılında Selanik'te arkadaşları ile yaptığı sohbetlerde bu anlayışı gündeme getirdiği tarihi dökümanlarda yer alan bir bilgidir. 1917 yılında Suriye Cephesi'nde yazdığı notlarda ve cepheden gönderdiği mektuplarda ise, "mutlakiyetin yerini milli egemenliğin alması gerektiğinin" üzerinde durmaktadır. Yine askerlik yıllarında Selanik'te Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Pars'ın evinde yapılan bir toplantıda, "... Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihal vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir" sözleri ile izlenecek yolu belirlemiştir. Bağımsızlık olmadan, çağdaş bir devlet kurulamayacağının farkında olan Atamız, özgür olmayan bir ülkede yaşamaktansa, her türlü tehlikeye göğüs gererek, bağımsız bir millet için çalışmayı göze almıştır. Başka milletlerin boyunduruğu altına girmiş bir milletin zamanla tarih sahnesinden silineceğini bilerek, "Ben yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Milli istiklal bence bir hayat meselesidir" demiştir. Samsun'a çıktığı tarih ise, Atatürk'ün yıllardır üzerinde düşündüğü bir planın hayata geçirilmesinin ilk adımıdır. Samsun'a geçişin bir diğer anlamı da zaten, halka yönelmek, yalnızca halkın talep ettiği yönde bir yol izlemektir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ilk hedefi elbette düşmanın vatan topraklarından çıkarılması idi. Ancak bunun için öncellikle ulusal güçlerin birleştirilmesi gerekliydi. İşte bu noktada, Atamızın Türk Milleti'ne duyduğu sevgi, halkta bir kez daha Türk benliğinin canlanmasını sağlamıştır. Halkımız da içinde bulunulan işgal, yokluk ve türlü sıkıntılara rağmen bağımsızlık konusunda asla taviz verilmeyeceğini, vatanımızın korunması için topyekün savaşılacağını, bu uğurda herşeyi kaybetmeye dahi razı olduğunu bildirmiş ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına tam destek vermiştir. Mustafa Kemal'in Anadolu'ya çıkışını takiben Amasya Genelgesi'nde milli egemenliğin temel ilke olduğu şöyle vurgulanmaktadır: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti, yenen devletlerin etkisi altında bulunduğundan, yüklendiği sorumluluklarının gereğini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır. Her köy, mahalle, nahiye, kasaba ve ilde, oranın halkı tarafından seçilen üyelerden oluşan "Kuvayi Milliye" örgütlerinin özünde Atamızın bağımsızlık aşkı ve ulusal egemenliğe verdiği önem yatmaktadır. TBMM'nin açılışı ise ulusal iradeye dayanan yeni Türk Devleti'nin ortaya çıkışının somut sonucudur. 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM, Mustafa Kemal'in arzu ettiği "milli egemenliğin" kurumsallaşmış hali olmuştur. Görüldüğü gibi milli egemenlik kavramı, Atatürk'ün Türk Milleti'nin aydınlık geleceği için önemle üzerinde durduğu bir kavramdır. Milli egemenlik anlayışına dayalı bir sistemin kurulabilmesi için tarihi bir mücadele verilmiştir. Atamız, "Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir" demiştir ve bu sözleri ile de açıkça ortaya koyduğu gibi tek isteği, milletinin, kendisinin çizdiği yolda yürümesi ve asla yılgınlığa kapılmadan sürekli ilerlemesidir. Bu isteği yerine getirmek tüm vatanseverlerin ve milliyetçilerin en önde gelen sorumluluklarından biridir. Vatanın Korunması Her karış toprağı şehit kanları ile sulanmış, asırlar boyunca şanlı tarihimize ev sahipliği yapmış olan vatanımız her Türk için kutsaldır. Türlü zorluklar ve fedakarlıklar sonucu kazanılan Kurtuluş Savaşı ile Atamız bize üzerinde özgürce yaşadığımız bir vatan bırakmıştır. Bu vatanın korunması tüm Türk Milleti'nin birinci vazifesidir. Bu nedenle iç ve dış, potansiyel düşmanlara karşı gereken önlemlerin, her türlü askeri ve güvenlik tedbirinin alınmış olması vatanımızın geleceği için son derece önemlidir. Ve Türk Ordusu bu asil görevi üstün bir başarı ile yerine getirmektedir. Ancak vatanın korunmasında askeri tedbirler kadar önemli olan bir başka alan daha vardır ve bu alanda tüm Türk Milleti sorumluluk üstlenmelidir. Bu da, vatanın birlik ve bütünlüğünün korunmasında verilecek fikri mücadeledir. Atatürk yaşamı boyunca halkımızı, halkı çatışmaya teşvik eden, huzuru ve düzeni bozan, ülkeyi felakete sürükleyebilecek, menfaat grupları arasında kavgalara neden olacak ideolojilere karşı uyarmış, böyle tehlikeli ideolojilerle mutlaka fikri alanda mücadele edilmesi gerektiğini söylemiştir. "Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çatışan tüm yabancı öğelerle mücadele gereği telkin edilmelidir." diyerek, yeni neslin de bu mücadele için bilinçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Atatürk'e göre komünizm ve faşizm bu tarifin içinde yer alan, milletin geleceği için son derece tehlikeli ideolojilerdir ve Atamız özellikle komünizmin "her görülen yerde mutlaka ezilmesi gerektiğini" bildirmiştir. Büyük Önder, her iki ideolojinin de gerçek yüzünü çok iyi kavramış ve halkımızı da bu konuda bilinçlendirmek için gayret etmiştir. Bir konuşmasında Atatürk, söz konusu ideolojilerin tehlikelerine şöyle dikkat çekmektedir: Biz büyük savaşlar görmüş, büyük bir milletiz... Ama savaşçı değiliz, barışçı felsefeyi benimsemiş bir milletiz... Kendimizi dünyadan soyutlayamayız. Dünya milletlerinin emperyalist ülkeler tarafından zaman zaman pervasızca paylaşıldığını ve bu paylaşma esnasında gelişmemiş ülkelerin tarihten silindiğini hafızalardan silmek kadar gaflet olamaz. Dünyanın bugünkü durumu hiç de parlak görünmüyor. Her ülke, gençliğini bir başka ideolojiye sahip olarak yetiştirme gayreti içinde. İtalya faşizm ideolojisine dört elle sarılmış. Bu ülkenin diktatörü Mussolini ülkesinin sekiz milyon faşist gencin süngüsü üzerinde yaşadığını haykırıp duruyor... Almanya'da Hitler'in yaratarak geliştirmekte olduğu Nazilik de faşizmin bir başka, bir büyük tehlikeli benzeridir. Hitler bir ırkçıdır. Dikkat buyurunuz, milliyetçi demiyorum, ırkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir mecnundur. Tekmil Alman gençliğini peşine takmış, onlara bu ideali aşılamıştır. Moskova'da oynanan oyun ise bir başka türlüdür. Stalin yalnız kendi gençliğine değil, dünya gençliğine komünistlik ideolojisini aşılamaya çalışıyor. Komünistlik propagandasının, fukarası ve cahili çok ülkelerde ne kolay taraftar topladığı ise ortada bir gerçektir... ... Hayır, ne komünizm ne de faşizm... Bu iki ideoloji de memleketimizin, ulusumuzun gerçeklerine, karakterine asla uymaz. Şunu da ilave edeyim ki, ne faşizmin ne de Nazizm'in sonu yoktur. Bu sözler Atamızın ne kadar ileri görüşlü olduğunu bir kez daha göstermektedir. Her iki ideoloji de arkalarında milyonlarca ölü, binlerce sakat insan bırakmış, girdikleri her ülkeye acı, yıkım ve felaket götürmüştür. Bu ideolojiler, içten içe milleti kemiren ve sömüren ideolojilerdir. Gerçek vatanseverlerin bu ideolojilerle fikri alanda mücadele etmeleri, Atamızın önemli bir vasiyetidir. Türk Milleti, sağlam karakteri, yüksek seciyesi ve Atamızın bizlere kazandırdığı bilinç sayesinde bu tarz ideolojilerin etkisine hiçbir zaman girmemiştir ve Türk milliyetçilerinin fedakarane çalışmaları sayesinde de bu ideolojiler vatanımızda asla başarıya ulaşamayacaklardır. Ancak bu gerçek, tehlikenin önemini azaltmamaktadır. Üstelik ülkemiz gerek jeo-politik konumu, gerekse sahip olduğu tarihi miras nedeniyle her zaman için yıkıcı ve güçten düşürücü saldırılarla karşı karşıya kalma riski altındadır. Ayrıca unutulmamalıdır ki, faşizm ve komünizm başta olmak üzere bütün din-dışı ve materyalist ideolojiler, milli birliği, bütünlüğü, manevi değerleri hedef almaktadırlar. Materyalistler vatanlarına, bayraklarına, milletlerine değil, kendi kişisel menfaatlerine bağlıdırlar. Milliyetçi değil, enternasyonalisttirler. Milletin mutluluğu için değil, kendi mutlulukları için çalışırlar. Büyük Önderimizin bize öğrettiği ve bıraktığı vasiyet ise, milli ve manevi değerlere bağlı, vatanını, bayrağını, milletini seven, milli ahlak inancına sahip olan, mukaddesatını korumak için gerekirse canını verebilecek insanlar olmaktır. Atamız, bizim ve bizden sonra gelecek nesillerin, dindar, milliyetçi duygular taşıyan, vatanı ve bayrağı uğruna hayatını ortaya koyan, yaşamı boyunca milletinin mutluluğu için çalışan, aile kurumunun kutsiyetini savunan insanlar olmamızı istemektedir. Materyalist zihniyet ise, Atamızın bize kutsallığını öğrettiği tüm bu değerlerin karşısında yer almaktadır. Dolayısıyla milliyetçi ve vatansever insanların, yalnızca bu iki ideolojiye karşı değil, materyalist tüm sistem ve ideolojilere karşı fikri mücadele içinde olmaları, sinsi odakların kirli oyunlarına gelmemek için dikkat göstermeleri şarttır. Atatürk ilkelerinin en yakın takipçisi ve koruyucusu olan kahraman Türk Ordusu vatanımızı her türlü tehlikeye karşı gururla korumaktadır. Bizlere düşen de, vatanımızın korunmasının temel aşamalarından biri olan, söz konusu fikri mücadeleye imkanlarımız doğrultusunda katkıda bulunmaktır. Unutmamak gerekir ki, Atatürk'ün asıl isteği, bizim, Onun "fikirlerini, duygularını anlamamız ve hissetmemiz"dir. O zaman herkes bir Mustafa Kemal olacak ve Atamızın ülküsü tam anlamı ile gerçekleştirilecektir. İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur! 1. Millî Tarih Bilinci Tarih, bir milletin bütün fertlerinin bilmesi ve koruması gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Her birey milli tarihindeki üstün kişi ve olaylardan gurur duyar, ibret alınması gereken dersleri de hiçbir zaman göz ardı etmez. Milletlerin hayatında tarih, içinde bulunulan durum ve gelecekte karşılaşılabilecek olaylar birarada değerlendirildiğinde başarılı sonuçlar elde edilebilir. Millî tarihine sahip çıkmayan, bu tarihi yeni nesillere aktarmayan milletler, yaşama güçlerini kaybederler. Bu birikim, o milleti ileri taşıyacak en önemli itici güçtür. Atatürk milli tarih bilincine çok önem vermiş, pek çok konuşmasında Türk tarihinin kendisine ilham kaynağı olduğunu belirtmiştir. Atatürk, Türk tarihini Orta Asya'dan başlayan ve bugüne kadar ulaşan bir bütün olarak değerlendirir. Türk tarihine olan merakı ise, Manastır Askeri İdadisi'nde okuduğu yıllara dayanmaktadır. Okulda milliyetçi bir Türk subayı olan Tevfik Bey'den tarih dersi alan Mustafa Kemal, bu dönemde Türk tarihini bütün genişliği ve derinliği ile kavramış, bağımsızlığa yönelik pek çok düşüncesi ilk olarak bu yıllarda şekillenmeye başlamıştır. Tevfik Bey'den, "kendisine minnet borcum vardır, bana yeni bir ufuk açtı" diye bahseden Atatürk, Türk tarihinin zenginliğinden çok faydalanmıştır. Milli tarih bilinci, Atatürk'ün Türk Milleti için belirlediği 'çağdaş milletler seviyesine ulaşmak' ülküsünde benimsenecek yolun nasıl olması gerektiği noktasında da ön plana çıkmaktadır. Atatürk çağdaşlaşmayı sürekli teşvik ederken, bunun kendi değerlerimizden uzaklaşmak, tarihimizi reddetmek olmadığını önemle vurgulamıştır: Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet, aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne de kendi milleti içinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki acıdır. 2. Millî Kültürün Geliştirilmesi Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinin milli kültür olduğunu ifade etmiştir. Milli kültür bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı ortaya koyan, o millete ait maddî ve manevî değerlerin bütününe verilen isimdir. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan, milli kültürdür. Milli kültürün, o milletin benliğinin şekillenmesinde, gelişmesinde ve güçlenmesinde büyük payı vardır. Milli kültürüne sahip çıkamayan, bu değerleri gereği gibi kavrayıp benimsememiş bir toplumun güçlü olması ve hatta varlığını devam ettirebilmesi mümkün değildir. Atatürk, "Kendi kültürel değerlerine saygılı olmayan milletleri, başka milletler de saymaz. Böyleleri, diğer milletlerin avı olmaya mahkumdur" sözleri ile bu gerçeğe işaret etmiştir. Atatürk inkılaplarının temelinde de, "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür" sözlerinde de görüldüğü gibi, Türk milli kültürü vardır. Çünkü Atatürk gayet iyi bilmektedir ki, inkılaplar ancak milletin değerleri ile, ihtiyaçlarıyla, düşünce yapısıyla uyumlu olduğu müddetçe kalıcı ve başarılı olabilirler. Bu sosyolojik bir gerçektir. Bu gerçeği Atamız şöyle ifade etmektedir: Araştırmalarımıza temel olarak çok defa kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır. Lakin kendimizi bilmeyiz. Aydınlarımız "milletimizi en mesut millet yapayım" der. "Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynı öyle yapalım" der. Lakin düşünmeliyiz ki, öyle bir teori hiçbir devirde başarı kazanabilmiş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şartlar, birini mesut ettiği halde diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü biliminden, keşfinden faydalanalım, lakin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmalıyız. Bu sözler, Cumhuriyet Türkiyesi'nin millî kültüre dayalı olarak kurulduğunun ve bu kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir. Büyük Önder için milli kültür, milli birliğin ve vatanın bölünmezliğinin en önemli unsurlarındandır. Atatürk'ün anlayışında milli kültür ve milli birlik, birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki önemli değerdir. Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. 3. Türk Toplumunun Çağdaş Uygarlık Düzeyinin Üstüne Çıkarılması Atatürk hayatı boyunca yalnızca milletini düşünmüş, kendi menfaati ve kişisel geleceği için hiçbir çalışması olmamıştır. Aldığı tüm kararlarda, attığı tüm adımlarda bu açıkça görülür. Atatürk'ün hayattaki en büyük ideali, bağımsız vatan toprakları üzerinde milli birlik duygusuyla kenetlenmiş çağdaş bir toplum oluşturmaktı. Vatanı kurtaran, hür ve bağımsız Türkiye idealini gerçekleştiren Mustafa Kemal, yeni Türkiye'yi modernleştirmek amacı ile çağdaş medeniyet idealine yöneltmiştir. Atatürk Türk Milleti'nin çağdaşlaşmasını hayati dava olarak görmüş ve bunu asla vazgeçilmemesi gereken bir mücadele olarak kabul etmiştir. "Büyük davamız en medeni ve en üst refah seviyesinde bir millet olarak varlığımızı yükseltmektir" sözleri ile bunu dile getirmiştir. Bir başka sözünde ise, bu hedefi şöyle vurgulamıştır: Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır. Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar. Atatürk'ün hayatını genel olarak iki döneme ayırmak mümkündür: Milli Mücadele dönemi ve Cumhuriyet'in ilanının ardından başlayan Çağdaşlaşma dönemi. Atatürk, çağdaşlaşmanın gereği olarak bilim ve teknolojiden yararlanma ve eğitim sahasını genişletme konuları üzerinde önemle durmuştur. Bunun yanı sıra ekonomi alanında ve sosyal hayatın çeşitli alanlarında yapılan atılımlarla, milletin önüne yeni ufuklar açılmış, çok kısa süre içerisinde büyük gelişmeler yaşanmıştır. Pek çok kurum Batı ile özdeşeleşecek şekilde yeniden yapılandırılmış, böylece modernleşmenin temeli atılmıştır. Atatürk çağdaşlaşmanın ne kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu ve bunun için izlenmesi gereken yolu ise şöyle tarif etmiştir: Ülkemiz içinde uygar düşüncelerin, çağdaş ileriliklerin zaman kaybetmeden yayılması ve gelişmesi zorunludur. Öğretmenlerimiz, ozanlarımız, yazarlarımız ulusa geçmiş yıkılış günlerini, bunların gerçek nedenlerini anlatacaklardır. Bu kara günlerin geri dönmemesi için yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye'nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır. Görülüyor ki, en önemli ve en verimli ödevlerimiz, öğretim ve eğitim işleridir. Bu işlerde ne yapıp yapıp başarıya ulaşmamız gerekir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır. Bu zaferin sağlanması için hepimizin bir vücut gibi belirli bir program üzerinde çalışmamız gerek. Çağdaş uygarlığa ulaşmak için gösterilen çabanın sürekli olması gerektiğini ise, 29 Ekim 1933'de Cumhuriyet'in ilanının 10. yıl dönümü nedeniyle yaptığı konuşmasında şu şekilde anlatmıştır: Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Çağdaşlaşma ülküsünün önemini anlayacak, anlatacak, kendisinden sonraki nesillerin de bunu yaşamasını sağlayacak kişi ve kurumları meydana getirmek, Atatürk için son derece önemliydi. Çağdaşlaşmanın gerçekleştirilebilmesi için bilim ve teknolojideki gelişmelerin yakından takip edilmesi ve genç neslin çok iyi yetiştirilmesi Atatürk'e göre temel koşullardır. Atatürk, en büyük arzularından biri olan Türk toplumunun medeniyet yolunda ilerlemesi hedefinin gençler tarafından gerçekleştirileceğine inanan bir liderdi. Bu nedenle de bu önemli görevi gençlere vermiş, Cumhuriyet'i korumak ve yükseltmekten gençleri sorumlu kılmıştı. Çağdaş ve her yönü ile uygar bir toplumun ortaya çıkarılabilmesi için bilgili, kültürlü, yüksek karakterli kişilerin yetiştirilmesi şarttır. Atatürk bu düşüncesini şöyle ifade etmektedir: Gençliği kesinlikle ideal sahibi ve ülkeyle ilgili olarak yetiştirmek herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen görevidir. Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün pozitif düşüncelerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya konulduğu vakit, Türk Milleti yükselecektir. 4. Türk Milleti'ne İnanmak ve Güvenmek Atatürk, gençlik yıllarından itibaren Türk Milleti'nin büyüklüğünü kavramış ve Türk'ün ruhuna, cesaretine, karakterine çok güvenmiştir. Türk Milleti'nin ahlakını, yapısını, kültürünü, tarihi birikimini çeşitli konuşmalarında öven ve tüm başarısının asıl sahibinin Türk Milleti olduğunu bilen Atatürk, Türk Milleti'ne inanmayı ve güvenmeyi ilkelerinin de temel dayanaklarından biri olarak görmüştür. Milli Mücadele'ye Türk Milleti'ne güvenerek başlamış ve "Hazinemiz, istiklal ve vatanperverliğin kıymetini takdir etmeyi öğrenmiş olan milletimizdir" sözleri ile Türk Milleti'ne duyduğu inancı vurgulamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurarken, Türk Milleti'ne olan sonsuz inanç ve güvenini hiç yitirmemiş, ilke ve inkılâplarının en güzel şekilde uygulanacağına inanmıştır. Samsun'a ayak bastığı ilk günden itibaren kendisine umut veren asıl gücün milleti olduğunu ifade etmiştir. Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milleti'ne güvenerek işe başladım. 1919 yılında yaşanan ve Atatürk'ün Türk Milleti'ne inancını pekiştiren bir olay ise şöyledir: 3 Temmuz 1919 günü Atatürk Erzurum'a gelir. Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman, Çukurova'da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen Mevlüt Ağa'yı görür ve ona sorar: - Çukurova gibi verimli memleketten niye döndün, yoksa geçinemedin mi? - Hayır Paşam. Geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki, İstanbul'daki ırzı kırıklar bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar. Tunç çehreli, beyaz sakallı, gün görmüş Mevlüt Ağa'nın iman dolu göğsünden gelen bu ses yine onun gibi tunç çehreli askerin gözlerini yaşartır. Bu cevabın üzerine gözü yaşlı Mustafa Kemal Paşa etrafındakilere döner ve şöyle der: - Bu milletle neler yapılmaz ki... Büyük Önder'in anlayışında, Milli Mücadele'yi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir. Bu nedenle de millet sevgisi üzerinde çok durmuştur. Gerçekten milletini seven kişinin, millet tarafından da çok sevileceğini bildirmiştir. "Millet sevgisi kadar büyük bir mükafat yoktur" sözü Atatürk'ün konuya verdiği önemi göstermektedir. Atatürk, vatan için yola çıkanların ve tevazuyla, mertçe, dürüstçe çalışanların mutlaka milletimizden büyük destek göreceğine inanmıştır. "Türk Milleti, arzu ve istidatının yönelmiş olduğu istikametleri görmeye çalışan ve görebilen evladını, daima takdir ve himaye etmiştir" sözleri, bu inancın ifadesidir. Bu özellikleri ve çok daha fazlasını üzerinde taşıyan Atamıza milletimizin gösterdiği teveccüh, bu inancın doğruluğunu göstermektedir. Atatürk Türk Milleti'ne duyduğu sevgiyi, hayranlığı ve güveni defalarca vurgulamıştır. Türk Milleti'nin, diğer dünya milletlerine örnek olan yönlerini pek çok konuşmasında dile getiren Büyük Önder bir sözünde de şöyle demektedir: Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları... şahsen tanırım ve bu tanışmam da harp sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek, size temin ederim ki, bizim milletimizin manevi kuvveti bütün milletlerin manevi kuvvetinin üstündedir. Atatürk'ün millet sevgisini en güzel ifade eden örneklerden birisi de Sayın İsmet İnönü'nün Atamızın vefatının ardından Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmadır: En büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk, ömrünü yalnız Türk Milleti'nin halarını, insaniyete ezeli hizmetlerini ve tarihe hak ettiği meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir. Milletimizin büyüklüğüne, kudretine, faziletine, medeniyet istidadına ve mükellef olduğu insaniyet vazifelerine sarsılmaz itikadı vardı. "Ne mutlu Türküm diyene" dediği zaman, kendi engin ruhunun, hiç sönmeyen aşkını ve manalı bir surette hülasa etmiştir. 5. Millî Birlik ve Beraberlik Milli birlik ve beraberlik anlayışı Atatürk ilkelerinin ve Atatürk milliyetçiliğinin ana öğesidir. Milletlerin doğuşunu, yaşamasını ve ilerlemesini sağlayan en önemli unsurdur. Atatürk ilkelerine göre, millet aynı ideale bağlı insanların oluşturduğu bir birliktir, milleti millet yapan, bu milletin mensuplarının birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalarıdır. Kişisel başarılar da ancak milli ve manevi ittifak ile kuvvet bulur. Atatürk'ün de çeşitli sözlerinde görüldüğü üzere, birlik ve beraberlik içinde hareket etmeyen, karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma içinde olmayan toplumların hiçbir zaman çağdaş ve dünya ulusları içinde yer alamayacağı ve bir millet olarak var olamayacağı kesindir. Bu nedenle de milli birlik ve beraberlik, tüm Türk Milleti tarafından özenle korunması gereken bir ilkedir. Atatürk de bu hususa önemle dikkat çekmiştir. Atatürk, Milli Mücadele'yi ilk başlattığı andan itibaren, başarının ancak milli birlik ve beraberliğin tesis edilmesi ile sağlanabileceğini bilmekteydi. Zaferin kazanılmasından sonra da, bu tarihi başarının milli birlik ve dayanışma ile elde edildiğini defalarca gündeme getirmişti. Atatürk, Türk Milleti'nin milli birlik içinde hareket ettiği zaman aşamayacağı hiçbir zorluk olmadığını çok iyi biliyordu. Bu nedenledir ki Atatürk, Türk Milleti bir bütün haline gelmeden Kurtuluş Savaşı'nı başlatmamış, bölücü akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan sonra ana hedefe yönelmiştir. Sivas Kongresi ise, bağımsızlık kararının alındığı Erzurum Kongresi'nden sonra, milli birlik ve beraberliğin köklerinin güçlendiği yer olmuş ve bütün yurttan temsilcilerin katılmasıyla yapılan kongrede ulusal bütünlük ön plana çıkmıştır. Milli birlik ve beraberlik duygusundan kaynaklanan milli şuur, o zorlu dönemde olduğu gibi günümüzde de Türk vatanının bölünmez bütünlüğünün teminatıdır. Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı boyunca milli birlik ve beraberliğin, tarihteki en güzel, en şerefli örneklerinden birini sergilemiştir. Bu hareket Türk Milleti'nin esarete karşı istiklalini korumak yolunda bir tepkinin, isyanın ve milli bilinçlenmenin bir örneğidir. Gücü yeten tüm vatan evlatları cephede bağımsızlık için çarpışırken, cephe gerisinde de milletimiz tüm imkanlarını seferber etmiştir. Örneğin, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde yayınlanan kararnamenin emrine uyarak her Türk ailesi birer çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp ordusuna giydirmiş, milletçe ellerindeki yün, tiftik, bez, kumaş, deri ne varsa silahlı güçlerin emrine vermiştir. Unutmamak gerekir ki, yaşadığı hayat Atatürk'e, vatana ve millete karşı yöneltilen en büyük tehlikenin, milli birlik ve beraberliğimizi bozarak devletimizi yıkmak isteyenler olduğunu göstermiştir. Bu yüzden Atamız "Milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür" diyerek milli ülkünün önemini ifade etmiştir. Atatürk yaşamı boyunca her bakımdan birleştirici bir insan olmuştur. Çeşitli görüşlere sahip insanları ortak bir amaç uğrunda birleştirmiştir. O'nun bu yeteneği Türk Milleti'nin birlik sevgisinden kaynaklanmaktadır. "Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. Ve şunu kesin olarak söyleyeyim ki, bir millet, varlığı ve bağımsızlığı için herşeye girişir ve bu amaç uğruna her fedakarlığı yaparsa, başarılı olmaması mümkün değildir. Elbette başarır. Başaramazsa o millet ölmüş demektir" diyerek, milli birliği güçlü olan ulusların her zaman kuvvetli olacağını belirtmiştir: Bir insan kendisini milletle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli olur bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür. Eğer ben, izahata izhar-ı acz eylersem, beni mazur görünüz. Büyük Önder milli dayanışmaya verdiği önemi şu satırlarda açıkça dile getirmektedir; "Türkiye Cumhuriyeti halkını; ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat içinde iş bölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir." Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere amaç her zaman için toplumdaki bireyler arasında dayanışmayı sağlamak olmuştur. Atatürk'ün Türk Milleti ile ilgili olan şu görüşleri, Onun ne kadar birleştirici ve ırkçılıktan uzak olduğunun bir göstergesidir: ... Bugünkü Türk Milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başaka hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir tesir doğurmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de, tüm Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk Milleti'ne vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı nazarıyla bakmak, medeni Türk Milleti'nin asil ahlakından beklenebilir mi? Atamızın milli birlik ve beraberliğin önemini dile getirdiği bir diğer özdeyişi ise şöyledir: Cenab-ı Hak birleşik ve birlikte çalışan, şerefini, namusunu koruyan milletleri mutlu eder. Biz de bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da birleşik olarak ve birlikte çalışarak Allah'tan böyle bir saadeti haklı olarak bekleyebiliriz. 6. Vatanın Bölünmezliği Milli birliğin en önemli neticelerinden birisi ve Atatürk ilkelerinin ana öğesi, vatanın bölünmez bütünlüğüdür. Vatanın bütünlüğü, devletin fiziki yapısını meydana getiren ulusun birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğini ifade eder. Atatürk hiçbir zaman vatanı milletten ayrı düşünmemiştir. Milletin üzerinde yaşadığı vatan, bir bütündür, kutsaldır. Atatürk'ün vatanın bağımsızlığı ve bölünmezliği ilkesi, Amasya Genelgesi'nde "ya istiklal ya ölüm", Erzurum Kongresi'nde, "milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür" şeklinde ifade edilmiştir. Sivas Kongresi'nde de aynen kabul edilerek, Misak-ı Milli ile milletçe uygulanan bir politika halini almıştır. Misak-ı Milli ve Kuva-yi Milliye ruhu ile Atatürk'ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hem siyasi yapılanma hem de insan unsuru bakımından (üniter) devlet temel niteliğiyle oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniter bir devlettir, diğer bir deyişle, kendi bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu, farklı yönetim bölgeleri yoktur. Federatif yapılar yoktur. TBMM'nin yetkisi tüm Türkiye topraklarını kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele görür. Söz konusu üniter devlet yapısı, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun teminatıdır. Üniter devlet yapımızın temelinde ise, Atatürk'ün bizlere öğrettiği milliyetçilik anlayışı ve Misak-ı Milli ile çizilen vatan sınırları vardır. Yüzlerce yıldır birlikte yaşayarak, uğrunda birlikte ölerek vatan haline getirdiğimiz aziz yurdumuz ise, milletimizin her bireyi için canından daha değerlidir. "Türk Milleti, kendinin ve memleketinin yüksek menfaatlerinin aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, vatansız ve milliyetsiz beyinlerin saçmalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak bir millet değildir" diyen Atatürk, Türk Milleti'nin vatanının bölünmez bütünlüğünü koruma hususundaki hassasiyet ve kararlılığını vurgulamıştır. Ayrıca Atamız iç ve dış düşmanların her zaman olabileceğine, bu art niyetli kişilerin vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef alabileceklerine dikkat çekmiş ve bizlerden bu tehlikelere karşı hep uyanık olmamızı istemiştir. Türkiye, uluslararası siyaset alanında sahip olduğu jeo-politik durumu ve üstlendiği önemli rol nedeniyle, tarih boyunca şiddetli düşmanlıklara, zalim ve hain tertiplere, çeşitli saldırılara hedef olmuştur. Türk Milleti, tarih boyunca hem bölgesel hem de evrensel tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Ama milletimiz düşmanın dışarıdan gelen saldırılarına karşı koymayı daima başarmıştır. Buraya kadar ele aldığımız Atatürk ilkelerine temel oluşturan unsurlar sayesinde bugün Atatürkçülük, tarihe en önemli ulusal modernleşme hareketi olarak geçmiştir. Bu hareket, Türkiye'nin dışında daha pek çok millete bağımsızlık yolunda ışık olmuş, yol göstermiştir. Parçalanan, paylaşılan ve yıkılan bir devletten, yepyeni bir Cumhuriyet'in kurulması, hiç şüphe yok ki Atatürk'ün üstün liderlik vasfının bir sonucudur. Dağılmış ve işgale uğramış, milli benliğini kaybetmiş bir milletin yeniden oluşumunun ve öz benliğini kazanma sürecinin temelinde Atatürk ilkeleri vardır ve bu ilkelerin korunup yaşatılması hepimizin sorumluluğudur. Atamızın Türk Milleti’ne vasiyeti niteliğinde olan 10. YIL NUTKU Türk Milleti! Kurtuluş Şavaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Şu anda, büyük Türk Milleti'nin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk Milleti'nin ve Onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz, çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk Milleti'nin karakteri yüksektir; Türk Milleti çalışkandır; Türk Milleti zekidir. Çünkü Türk Milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk Milleti'nin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk Milleti'ne çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır. Büyük Türk Milleti! On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milleti'nin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk Milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. VATAN SEVER VE MİLLİYETÇİ İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ Vatansever ve gerçek Türk milliyetçilerinin önündeki en önemli örnek Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu nedenle, ideal vatansever ve milliyetçi insanın nasıl olması gerektiğini belirlerken, Atatürk'ün üstün ahlakı ve kahramanlıklarla dolu yaşamı bize yol gösterecektir. Atamızın bize vasiyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Atatürk ilke ve inkılaplarını rehber edinen; Türk Milleti'nin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan; Türk olmanın şerefini hisseden; milletinin menfaatini kendi çıkarlarından üstün tutan; aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu; Devletimize karşı sorumluluklarının bilincinde olan; hür ve bilimsel düşünceyi savunan; tarihini çok iyi bilen, ancak yüzü her zaman ileriye dönük insanlar olmamızdır. Atatürk, kendi gösterdiği yolda ilerlerken bazı engellerle karşılaşabileceğimizi, ancak vatan sevgisiyle, dürüstlükle, çalışkanlıkla tüm bu zorlukların üstesinden gelebileceğimizi söylemiştir. Gerçek vatanseverlerin ve Atatürk milliyetçilerinin üstlendiği sorumluluk büyük, izlediği yol ise çeşitli zorluklarla doludur. Ancak Atatürk ilke ve inkılaplarını rehber edinen kişilerin yolu her zaman bu ilkelerle aydınlanacak, vatan ve millet sevgisi cesaretlerini pekiştirecektir. Bizim de gelecek kuşaklara bırakacağımız en önemli miras, Atamızın izinde yücelttiğimiz Cumhuriyetimiz ve Cumhuriyet'in temel taşı olan değerler olacaktır. Gelecek nesilleri Türk Milleti'nin varlığının temeli olan Atatürkçülükte bütünleştirmek, gençlere Atatürkçülüğe bağlı milli ahlakı aşılamak ve Atatürkçülüğü bir bütün olarak, en doğru ve saf hali ile öğretmek Türk milliyetçilerinin üstlendiği büyük görevdir. Bu görevi yerine getirebilmek için, öncelikle gerçek bir vatanseverin ve Türk milliyetçisinin sahip olması gereken özellikleri kazanmak gereklidir. Manevi Değerlere Sahip Çıkmak Atatürk dine ve manevi inançlara bağlı ve saygılı bir liderdi. O, İslam ahlakını daha küçük bir çocukken öğrenmiş, tahsil yaşamı boyunca da bilgilerini pekiştirerek geliştirmiştir. Atatürk, Türk Milleti'ni dindar olmaya ve dini değerlerini muhafaza etmeye teşvik etmiştir. "Din lüzumlu bir müessesdir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur."40 sözü Atamızın, manevi değerleri milletimiz için ne kadar önemli gördüğünü göstermektedir. Mustafa Kemal Atatürk, İslam dininin özüne uygun olarak ve tam anlamıyla yaşanmasını istemiştir. Atamızın da dikkat çektiği gibi, bir milleti birarada tutan en güçlü bağ olan din, aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur. Dini değerlerin olmadığı veya göz ardı edildiği bir toplumda, aile, ahlak, devlet kavramları da değerini yitirmeye başlar ve bunun ardından hızlı bir toplumsal çöküş yaşanır. Böyle bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın, bir milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını, anarşinin başlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir. Atatürk bir sözünde şöyle demiştir: Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Görüldüğü gibi, Atatürk tüm yönleriyle olduğu gibi dindarlığıyla ve manevi değerlere verdiği önemle de milletine mükemmel bir örnek olmuştur. Nitekim Atamızın, vefatından çok kısa süre önce halkına ilettiği sözleri de vatansever insanların dinlerine bağlı olmaları gerektiğini bir kez daha vurgulamaktadır: Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed (sav)'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed (sav)'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. Devlete İtaatli Olmak Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan toplumda, bu toplumu düzenleme, bu topluma refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip olan kurumdur. Tarihin bilinen en eski devirlerinden beri var olan devlet, toplumlar için vazgeçilmez bir kurumdur. Bir toplumda asayiş ve güvenliği sağlayacak, zararlı davranışları kanunla yasaklayacak ve bu kanunların uygulanmasını sağlayacak yegane güç devlettir. Bunun yanı sıra toplumların temel ihtiyaçları olan sağlık, milli eğitim, kültür, alt yapı gibi hizmetler de çoğunlukla devlet tarafından karşılanır. Devlet tarafından sağlanan bu düzenin kalıcı olması ise, toplumun bireylerinin devlete saygısı ve itaati ile doğru orantılıdır. Türk tarihinde devlet kurumu her zaman kutsal olmuştur. Türkler tarihe, kurdukları güçlü devletlerle adını yazdırmış bir millettir. Bilge Kağan'ın "Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini, töreni kim bozabilir?" sözü ile ifade ettiği gibi, Türk devlet anlayışında süreklilik esastır. Aynı şekilde Mustafa Kemal de "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır." özdeyişi ile bunu vurgulamıştır. Atatürk devlete bağlılığın üzerinde önemle durmuştur. Çünkü bir milletin varlığı ve bekası için, güçlü bir devlete sahip olması zorunludur. Ve Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti'nin yararını gözeten, milletin refahının, güvenliğinin ve geleceğinin yegane temeli olan bir devlettir. Devletimizin korunması, her Türk vatandaşının birinci görevidir. Vatansever ve milliyetçi insanlar, devletin kurumlarına zarar verecek, bu kurumların işleyişini aksatacak ya da devletin değerlerini yıpratacak bir faaliyet içine kesinlikle girmeyecekleri gibi, buna yeltenenlerin de her zaman karşısında olacaktır. Efendiler, biz bize benzeriz. Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardı. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. İyi bir yönetici, milletinin huzur ve saadetini sağlamak için çalışır. Mustafa Kemal Atatürk, bütün hayatı boyunca bunu yapmaya çalıştı. Milleti için çalışmayı bir görev saydı. "Millete efendilik yoktur. Hadimlik vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur." sözü ile yöneticilerde bulunması gereken özelliği belirtmiştir. Mustafa Kemal, hayatı boyunca Türk Devleti'nin ve Milleti'nin çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan ender devlet adamlarından birisidir. Savaştaki kahramanlığı kadar, devlet kurup yönetmedeki ustalığı, ileri görüşlülüğü ve barışseverliği ile Atatürk, tarihte eşine az rastlanan bir yöneticidir. Not:yahu tiras ede ede nerdeyse yok olacakti ya kotayi biraz yükseltinde sizlerle daha iyi ve güzel günün kosullarina uygun konular paylasalim konu parcalaninca degeri eksiliyor ve anlasilmasida zorlasiyor, Bu Bir Alintidir Sizinle paylasmak istedim Yunus |
Komşular aşure bekler http://img.sabah.com.tr/i2/y/1085_60x60.jpg http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif AHMET ÖRS http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif İçinde 41 çeşit malzeme olması gereken, hemen her evde pişirilip din ayrımı gözetmeksizin bütün komşuların birbirine ikram ettiği aşureyi sevmeyen yoktur.. http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif Laik mahalle baskısı yüzünden evde dua okutmaktan çekinenlerle böyle bir baskının olmadığını öne sürenler arasında hararetli tartışmaların geçtiği günlerde yaşıyoruz. Bugün Hicri takvimle Muharrem ayının dördü. Haftaya cumartesi gününden, yani Muharrem'in 10'undan itibaren bu ülkede en şık semtlerden köylere kadar, yoksul-zengin ayrımı olmaksızın evlerde aşure tencereleri kaynayacak, komşulara tabak tabak dağıtılacak. Kimse "Bu aşure de nereden çıktı?" diye sormayacak, kimse bu güzel gelenekten rahatsız olmayacak ve ister laik, ister dinsiz, isterse Sünni, Alevi ya da Şii, hatta Musevi ya da Hıristiyan olalım, toplumumuz bu güzel geleneği, hep birlikte bir kez daha yaşatacak. Geleneksel yemeklerin ilk kez ne zaman ve ne amaçla yapıldıklarını saptayabilmek çok zordur. Aşure de böyle bir yiyecek. Adı bile çok eskilere dayanıyor. İslam Ansiklopedisi'nde, "Aşure kelimesinin İbranice aşur'dan geldiği ve o günde Arapların oruç tuttuğu dikkate alınırsa, kelimenin bütün Sami diller arasında ortak bir kelime olduğu anlaşılır," deniyor. Ancak aşure gününün ve aşure tatlısının daha da eskilere gittiği sanılıyor. Tarihçilere bakılırsa, aşurenin izlerini eski Mezopotamya uluslarında bile bulabilmek mümkün. Hatta aşure adının Asur'dan geldiğini öne sürenler bile var. Müslümanlar, aşure günü de denen Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem'in 10. gününde, bir dizi olayın meydana geldiği görüşünü benimserler. Her ne kadar Kuran'da belirtilmese de Adem Peygamber'in cennette yasak elmayı yedikten sonra ettiği tövbenin kabulü, Nuh Peygamber'in gemisinin tufandan kurtulması, Yunus Peygamber'in bir balığın karnından çıkması, İbrahim Peygamber'in ateşte yanması, İdris Peygamber'in diri olarak göğe çıkarılması, Yakup Peygamber'in oğlu Yusuf Peygamber'e kavuşması, Eyüp Peygamber'in hastalıklarının geçip iyileşmesi, Musa Peygamber'in Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, İsa Peygamber'in doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe çıkarılması gibi mucizelerin hep bu günde gerçekleştiğine inanılır. Bu mucizelerin bir bölümünü Musevi ve Hıristiyanlar da kabul ederler. Yani din ayrımı gözetmeksizin, birçok efsanenin buluştuğu bir gün, 'Aşure günü.' Aşurenin din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin evlerde pişirilip konu komşuya dağıtılması da çok eskilere kadar giden bir gelenek. Aşurenin malzemesi tahıl, baklagiller, meyve ve tohumlar. İçinde 41 çeşit malzeme olması gerekiyor. Kuşkusuz en önemli malzemesi buğday. Beyaz fasulye, nohut, kuru bakla ve kuru börülce de konuyor. Kimi bölgelerde kurban etinden bir parça saklanıp aşure yapılırken içine atılıyor. Bazıları buğday yerine pirinç, şeker yerine pekmez kullanıyor, içine sakız, anason katanlar bile var. BÖLGEDEN BÖLGEYE DEĞİŞİR Üzeri kavrulmuş susam, badem, fındık, ceviz, kuşüzümü, nar taneleriyle süslenen bu nefis tatlı, pek çok geleneksel yemekte olduğu gibi bölgeden bölgeye, hatta aileden aileye az çok farklılık gösteriyor. Koyu bir çorba kıvamında aşure sevenler de iyice pelteleşmiş olanını tercih edenler de var. Kimi kesinlikle portakal, mısır katmazken, kimileri üzerine kuşüzümü serpmekten titizlikle kaçınıyor. 41 çeşit malzemenin teminindeki zorluk nedeniyle aşure daha az malzemeyle de yapılıyor. Bu durumda içine katılan bir tutam tuz, biraz bal ve azıcık sütün bütün eksikleri tamamladığına, zira bu üç malzemenin tüm besinlerin özü olduğuna inanılıyor. Bazı kişiler aşurede ağızlarına fasulye, nohut gibi baklagillerin gelmesinden hoşlanmazlar. Osmanlı sarayında da damak zevki herhalde bu yönde olmalı ki, 'saray usulü süzme aşure' denen daha farklı bir tarz geliştirilmiş. Adından da anlaşılacağı üzere, bu aşurede malzemeler bir süzgeçten geçiriliyor ve ağza taneler gelmiyor. Günümüzde bazı evlerde bu iki aşure biçiminin sentezi uygulanıyor. Bazı malzemeler, örneğin baklagiller iyice ezilip süzgeçten geçirilirken, diğerleri taneli olarak bırakılıyor. Ancak içeriği nasıl olursa olsun, iyi bir aşure geleneksel Türk yemek pişirme tarzı olarak gördüğüm yöntemle hazırlanmalı; yani kısık ateşte yavaş yavaş pişirilmeli, içindeki malzemesi helmelenmeli ama bıçakla kesilecek kadar katılaşmamalı. KÂSELERDE SUNULUR Aşure günü ve onu izleyen 10 gün içinde, hızlı bir tabak trafiği yaşanır. Geleneksel yöntem, aşurenin porselen tabak ya da kâselerde komşulara gönderilmesidir. Bırakılan tabağın hemen boşaltılıp geri verilmesi istenmez; ayıptır. O tabak alınır komşuya mutlaka içi dolu olarak geri gönderilir. Son zamanlarda konu komşu arasındaki bu aşure trafiğini ortadan kaldırmak için plastik tabaklar kullanıldığını görüyorum. Bunun gelenekleri yozlaştırıldığını düşünüyor ve hoş bulmuyorum. Hele bugün hâlâ bazı ailelerin evinde bulunan, ama Topkapı Sarayı'nda en güzel örnekleri sergilenen 'aşurelik' adı verilen ağız kısmı geniş, özel şık porselen ibrikler ve onlara uygun özel aşure takımlarını görecek olsalar, bu gibilerin komşularına plastik tabaklar içinde aşure göndermeye kalkmayacaklarını düşünüyorum. Yazar Buket Uzuner, Şiirin Kızkardeşi Öykü isimli kitabında aşureyi "Dünyanın en eski erotik tatlısı," olarak niteliyor. Uzuner'e göre, "Tatlıyla tuzlunun en aykırı biçimde yan yana geldiği dünyanın en karmaşık, en karşıt, en sofistike tatlısı, aşure," aynı zamanda afrodizyak bir yiyecek. İçindeki her maddenin tek tek sinir uçlarına dokunmasını, tatlıyla tuzlunun zıtlığında yatan gerilimi kadınla erkek bedenine taşımasını, bu görüşüne gerekçe olarak gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında aşure tüketiminde bir patlama gerçekleşir mi, orasını bilemiyorum ama bana kalırsa bu olağanüstü yiyeceğin erotizmden daha da önemli bir etkisi var. Din, mezhep, ırk ve siyasal görüşleri ne olursa olsun, bu topraklarda yaşayan insanları birkaç günlüğüne de olsa, o bir tabak dolusu bereketin etrafında birleştiriyor. Hiç tanımadığı komşusundan gelen aşureyi yiyen kişi, kendisini düşünen başkalarının da olduğunu fark ediyor. Aşure bize yol gösteriyor aslında. Uzlaşmaz, bir araya gelmez gibi görünen 41 çeşit malzeme aşure tenceresinin içinde eriyip, her biri lezzetini yanındakine aktararak ortaya mükemmel bir sentez çıkardığı gibi, zıtlıkları hoşgörü tenceresinde eritip kusursuz bir toplum yaratmak da bizim boynumuzun borcu olmalı. Aşure günümüz bu bağlamda kutlu olsun!.. |
VATAN HAİNİ KİME DENİR? Hep derler; ‘vatan haini kime denir.’ diye. Bunu hep vatan hainleri sorar, nedense. Olsun biz cevap verelim yine. Bir: Vatan haini, vatanını satana denir. İki: Vatan haini, vatanının satılmasına göz yumana denir. Üç: Vatan haini, vatanı satılırken, vatanı satanların yanında olana denir. Dört: Vatan haini, ormanlarını yakanlara denir. Beş: Vatan haini, vatanın ordusuna dil uzatanlara denir. Altı: Vatan haini, Mustafa Kemal e küfredenlere denir.( küfürleri iade edilerek.) Yedi: Vatan haini, vatanı alehine yazanlara denir. Sekiz: Vatan haini, kısaca, vatan mevzuu bahis olunca, arkasını dönüp gidenlere denir…Son olarak, vatan haini, bu yazılanları üzerine alınana denir. Biz buna argoda, bu da sana kapak olsun, deriz. Çünkü biz halkız ve kazanacağız. Şayet biri üzerine alınırsa, inanın vatan hainidir… Konuşma sus dediler. Sus ki aydınlığa giden yol Uzak ara kalsın. Bilinmesin doğrular,eğrilerde hükümdardılar. Ne sabahın şafağında yürüdüler. Ne gecenin sessiz muhabbetlerini dinlediler. Es geçerlerken geçmişi geleceği Orta oyunlarında, Peşkeş çektiler memleketi. Sorsan müslümandılar. Atilla İlhan ın dediği gibi; ‘azıcık dokunsan’ Piskopos kılıklı bezirgandılar. Azdılar! Git gide çoğaldılar. Ne korkusu Allah ın, ne sevgisi Büyük şeytanın dostuydular. Haçların gölgesinde pazarlıklar ucuz Musa nın çocukları İsa nın beslemeleriydiler. Sorsan müslümandılar, Beş köşeli yıldızlarla karşılandılar. Çanlar kimin için çalıyor derken, Bağdat kan gölü, Tikrit de acı bir ağıt, Kuzeyde işbirlikci, Sorsan, özgürlük savaşçılarıydılar. Azıcık dokunsan geçmişlerine Bin yıllık haindiler Dilleriniz sizin olsun Mezopotamya da biziz, Hattusaş da Musul da bizim, Kerkük de Puşularınız sizin olsun Batman da bizim, Şırnak da Zılgıtlarınız daim olsun Türküler de bizim, marşlar da Büyük şeytanla dostluğunuz baki Kaderiniz ortak olsun. Gerilla da biziz, Che Guevera da. Sonunuz hayır olsun. Şeref de bizim, şanlı tarih de. Çadır bile kuramazken asırlardır, On altı devlet kuran da biziz, Yıkan da… İnsanı severiz, insan olduğumuz için. Kılına zarar gelse bir serçenin, İçimiz titrer, daralır yüreğimiz. Her şeyi affederiz, biri hariç İhanet! Aşk bile ihaneti affetmez. Vatan eder mi? A cahil! internetten alıntıdır |
Ellerine saglık arkadasım kardesım :D |
Irak’ta kaybolan silahların akibeti belli olmaya başladı. Irak’ın Yeniden Yapılandırılması Özel Denetim Müfettişliği Ofisi Baş Müfettişi Stuart W. Bowen’in Pentagon’a sunduğu 30 sayfalık rapor, büyük soygunu gözler önüne serdi. Kuzey Irak’ta Osman Öcalan’ın şoförlüğünü yapan ve 3 ay önce Habur Sınır Kapısı’nda güvenlik güçlerine teslim olan “Hacı” kod adlı İbrahim Polat’ın, Kürt grupların PKK’ya silah ve patlayıcı madde temin ettiğini ve ABD’li askeri yetkililerin her ay Murat Karayılan’la görüştüklerini ileri sürmesinin ardından, ABD’nin Irak’a verdiği ve kaybolan silahlar yeniden gündeme geldi. Irak’ın Yeniden Yapılandırılması Özel Denetim Müfettişliği Ofisi Baş Müfettişi Stuart W. Bowen, ABD Savunma Bakanlığı’nca Irak’a verilen 370 bin silahtan 360 bininin nerede olduğunun bilinmediğini tespit ederek, kayıp silahların envanterini de çıkarmış. “Hacı” kod adlı İbrahim Polat’ın, Irak’taki Kürt grupların terör örgütü PKK’ya silah ve patlayıcı temin ettiğine ilişkin itiraflarının ardından gözler ABD’nin kayıp silahlarına çevrildi. Bowen’in Pentagon’a sunduğu 30 sayfalık raporda kayıp silahlar gerçeğine işaret ederek, silahların nerede olduğunun bir an önce tespit edilerek Irak Savunma ve İçişleri Bakanlığı’na kaydedilmesi gerekliliğine vurgu yaptı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda gerçekleştirdiği Lübnan gezisinde, “PKK’nın elinde ABD menşeli silahlar var” açıklamasında bulunmuştu. Başbakan Erdoğan’ın bu tezini ABD Savunma Bakanlığı’na sunulan rapor da doğruladı. Rapora göre ABD’nin Irak’ın yeniden yapılandırılması amacıyla 2003 yılından bu yana gönderdiği silahların kimlerin eline geçtiği bilinmiyor. ABD’nin Irak güvenlik güçlerine verdiği silahların başta terör örgütü PKK’nın eline geçtiği iddiaları üzerine Pentagon, Irak’ta silah soruşturması başlattı. Soruşturmanın önemli bir bölümünü ise Başmüfettiş Bowen yürüttü. 28 Ekim 2006′da tamamlan rapor ABD Savunma Bakanlığı’na sunuldu. Raporda, ABD’nin Irak Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Irak Güvenlik Güçleri’ne (ISF) sağladığı 370 bin silahtan sadece 10 bininin kayıt altına alınabildiği ifade edildi. Raporda, Aralık 2006′ya kadar Irak’a yaklaşık 325 bin ekipmanın sağlanacağı, bunlardan 277 bin 600′ünün Ağustos 2006′da gönderildiği belirtildi. Raporda, “Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’nin sağlanacak silahların kalitesi, tipi ve miktarını tespit ettiği yardım Irak Yeniden Yapılandırma ve Yardım Fonu (IRRF) çerçevesinde Irak’a gönderildi” denildi. Bowen, raporda 370 bin 251 silaha yaklaşık 133 milyon dolar harcandığını ifade etti. Raporda 19 anlaşma ve 142 teslim belgesi yoluyla Irak’a ulaştırılan silahlar arasında özellikle PKK’nın kullandığı Kalaşnikof marka silah ile son yıllarda Türkiye’de birçok olayda kullanılan Glock marka tabancaların Irak’a en çok sağlanan silah olduğu bilgisine de yer verildi. Bowen, Irak Savunma Bakanlığı tarafından kayıt altına alınan silahların ABD tarafından gönderilen silahların seri numarası ile uyuşmadığına dikkat çekip, silahların bir an önce Irak’ın Savunma ve İçişleri Bakanlığı’na kaydedilmesini istedi. Rapora göre ABD’nin Irak’a yaptığı silah yardımının dağılımı şöyle: 138 bin 813 9mm Glock, 165 bin 409 Kaleşnikof AK- 47, 38 bin 53 Glock 9 mm generic, 14 bin 983 makineli tüfek RPK, 384 shotgun, 60 keskin nişancı tüfeği Siper Rifle, bin 528 Luncher RPG- 7 roketatar, 3 bin 900 el bombası |
İşte Dağlıca Tedbirleri PKK’nın 21 Ekim 2007 gecesi üç koldan başlattığı saldırı üç saat sürdü. Baskında 13 er yaşamını yitirirken, sekiz er ise PKK tarafından esir alınarak Kuzey Irak’a götürüldü. Serbest kaldıklarında önce tutuklanan erler, halen Van Jandarma Asayiş Komutanlığı Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanıyor. Taraf, 21 Ekim 2007’de 13 erin şehit düşmesi, sekiz erin de PKK tarafından kaçırılmasıyla sonuçlanan Dağlıca baskınındaki ihmaller zincirine ilişkin bugüne dek birçok haber yaptı. Son olarak 25 Haziran 2008 günkü sayımızda, Dağlıca baskınından dokuz gün önce başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere tüm ilgili askeri birimlere gönderilen bir iç yazışmayı belgesiyle yayımladık. Bu yazışmada, baskının nereden, nasıl, kim tarafından yapılacağına ilişkin ayrıntılı bilgiler vardı. Genelkurmay Başkanlığı önceki gece internet sitesinde yayımladığı açıklamada, Taraf’taki belgeye ilişkin olarak, “Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kullanılan standart bir uygulamadır” dedi. Aynı açıklamada Genelkurmay, Dağlıca baskınına ilişkin mevcut uyarının nasıl değerlendirildiğini de şöyle tarif etti: “Söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının amacına ulaşmasını engellemişlerdir.” Ancak bu baskın öncesinde ve sırasında yaşananlar, 13 erin şehit, sekizinin de esir düştüğü saldırıyı etkisiz kılmak için gerekli önlemlerin eksiksiz biçimde alındığı konusunda kuşku uyandırıyor. Taraf, Dağlıca tedbirsizliklerini okurların dikkatine sunuyor. Bölükteki asker sayısı 250’den 80’e indi Dağlıca baskınından önce taburun emniyetini sağlayan bölükteki asker sayısı 250’den 80’e düşürüldü. Bu bölükteki askerlerin bir kısmı taburun emniyetini sağlamak için Keri Tepesi’ni tutuyordu. Başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Jandarma, 2. Ordu Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na Van’dan gönderilen ve önceki gün yayımlanan Genelkurmay Başkanlığı açıklamasıyla belgesi doğrulanan istihbarat raporunda, PKK’lıların Keri Tepesi’nden saldırı yapacağı baskından dokuz gün önce bildirilmişti. Nöbetçi erlerin sayısı azaltıldı Baskının yapıldığı ve taburu korumakla görevli tepedeki nöbetçi erlerin sayısı 100’den 26’ya indirildi. Dağlıca baskınında yaralı olarak kurtulan Piyade Ufuk Çelik baskın sonrasında bölükteki asker sayısının azaltılmasıyla ilgili olarak şu bilgileri verdi; “Taburun emniyetini sağlamak için Keri Tepesi’ni bizim bölük tutuyordu. Bölüğün mevcudu yaklaşık 250 kişi idi. Ancak 20 Ekim 2007 tarihine kadar 1986/3 tertip erler terhis olup gidince, tabur komutanının emriyle her bölükten yaklaşık otuzar kişi seçilip alınarak Buğra Bölük Timi oluşturuldu. Bu tim tabur karargahının olduğu bölgede operasyon için hazır tutuluyordu. Bölük mevcudumuz 80 kişiye düştü. 26 kişi de Keri mevzilerinde 10 gün görevde kalmak durumunda oldu.” Mevziler boş bırakıldı Yeterli sayıda asker olmaması nedeniyle, hakim tepeler boş bırakıldı. Her mevzide üç asker bulunması gerektiği halde, bu sayı 1’e düşürüldü. Her iki uçtaki mevzilerin orta noktasındaki bir mevzi de, yine asker sayısının yetersizliği nedeniyle boş bırakıldı. Hakim tepeler olan Geper, Gerçek Keri ve 2522 rakımlı Oramar Tepesi, asker yetersizliğinden boş kalan mevzilerdendi. Bu mevziler PKK’lıların geliş yolu üzerindeydi ve korunmasız oldukları için PKK’lılar bu bölgeleri herhangi bir direnişle karşılaşmadan ele geçirdi, daha sonra da baskın düzenlendi. Hava soğuk olduğu için çadırda ısınan erlerin bir kısmı baskın anında panikten tabura doğru kaçtı. Tim bir mermi bile atmadı Bir görevi de nöbet tutan erleri korumak olan yeni oluşturulmuş Buğra Bölük Timi, baskın anında taburda bekletilmesine rağmen çatışmaya girmedi, taciz ateşi bile açmadı. Asker sayısının yetersizliği nedeniyle iki ağır makineli silah mevzisinin boş olduğu da ortaya çıktı. MK19 bombaatar mevzi de boş bırakılmıştı. Top atışları kısa düştü Bunun üzerine PKK’lıların görüldüğü bölgeye ateş açıldı. Ancak tüm mermiler ve toplar kısa düştü. Dağlıca’da görevli Piyade Çavuş Ufuk Çelik, bu olayı ifadesinde şöyle anlattı: “Telsizle durumu tabura ilettik. Bu bölgeye taburdan havan ve topçu ateşi açıldı, ama mermiler hep kısa düştü. Havan ve topçu menzili dışında kaldılar.” Komutan düğündeydi Dağlıca baskınından altı saat önce, PKK’lılar bölgede yine görüldü. Tabur Komutanı Yarbay Onur Dirik’in düğünde olduğu ortaya çıktı. Çelik ifadesinde “Tabur komutanı o sırada köydeki düğünde olduğundan üsteğmenimize telsizden herhangi bir emir verilmedi. Bu yüzden bölük komutanımız gece uyumamamız ve dikkatli olmamız gerektiğini söyledi” diyerek yaşananları ve komutanın düğünde olduğunu açıkladı. Tabur Komutanı Onur Dirik baskından sonra Hakkari Asliye Ceza Mahkemesi tarafından alınan ifadesinde “Baskın günü bölgenin gözetlendiği ve teröristlerin görüntüsü bana telsizle bildirildi” diyerek görüntü alındığını kabul etti. Van Cumhuriyet Başsavcılığı da önceki hafta tamamladığı iddianamesinde, PKK’lıların baskına gelirken “Düğün” kodunu kullandıkları ortaya çıktı. Projektörlerle aydınlatma yapıldı Dağlıca baskını sırasında, yüksek noktalardaki bölgeler projektörlerle aydınlatıldığı için nöbet tutan erler çok rahat görülüyordu. Çelik, ifadesinde bu olaya da yer verdi: “Herkes önemli bir olayın olabileceğinden endişe duyarak gerilmişti. Hepimiz diken üstündeydik. O gün sis vardı ve ortalık projektörlerle aydınlatılıyordu. Bu nedenle bulunduğumuz tepede personel, yakın mesafeden rahatça görülüyordu.” Erler nöbete el bombasız gönderildi Dağlıca baskını sonrası ifadeleri alınan tüm erler bölgeye el bombasız gönderildiklerini açıkladı. Erlerin tümü “Son 10 günde, göreve gelirken her askerin üzerinde bulunan taarruz el bombaları savunma bombalarıyla değiştirilmek üzere tabur komutanının emriyle toplatıldı. Biz yeni el bombalarını almadan, yani el bombasız Keri Tepesi’ne gelmiştik. Sadece mevzilerde 30 kadar el bombası vardı. Üç saat çatıştıktan sonra bu bombalar da bitti” şeklinde ifade verdi. El bombasız nöbet itirafı ve gerekçesi Tabur Komutanı Onur Dirik, Van Askeri Mahkemesi’ne verdiği ifadede erlerin nöbete el bombasız gönderildiklerini kabul etti ve şöyle dedi; “Olaydan önce bir el bombasının pimi çekilirken kaza yaşandı. El bombalarının sakıncalı olacağı düşünüldü. Bu nedenle olaydan önce, arızalı olabileceği gerekçesiyle el bombaları toplatıldı.” Üç saatlik çatışmaya yardım gelmedi Ramazan Yüce’nin baskın anında erleri teslim olmaya ikna ettiği iddia edilmesine rağmen, çatışmanın başladığı saat 00:20’den, teslim olunan 03:20’ye kadar çatışmanın sürdüğü, bombaların ve mermilerin bitmesi üzerine teslim oldukları ortaya çıktı. Yüce’nin başına saplanmış olan şarapnel parçaları ve PKK’lılarla çatıştığı da erlerin ifadelerine yansıdı. Erlerin kaçırıldığı kamuoyundan gizlendi Baskın sonrası esir alınan sekiz er, bayrak direği yanında toplu halde bir saat bekletildi. Ardından yaya olarak iki gün süren K. Irak’a intikalleri yapıldı. Bu süre boyunca baskını yapanlar helikopterlerle takip edilmedi. Erler’in kaçırıldığı gerçeği, iki gün boyunca kamuoyundan gizlendi. Silahlar tutukluk yaptı Başta Keri Tepesi olmak üzere baskının yapıldığı tepelerde askerlerin kullandıkları silah ve uzun menzilli bombaatarların tutukluk yaptığı ortaya çıktı. Tabur Komutanı Dirik mahkemeye gönderdiği tutanakta silahların tutukluk yapmasının mümkün olmadığını belirtirken, tutukluk yapmayan silahların listesini rapor olarak sundu. Ancak daha sonra yapılan incelemelerde silahların tutukluk yaptığı ortaya çıktı. DOĞRULANAN BELGE Genelkurmay Başkanlığı tarafından kabul edilen “İvedi” damgalı, 12 Ekim 2007 tarihli, Van Bölge Komutanlığı’ndan gönderilen “3590-2292-07/İDAM (63939) mesaj no’lu istihbarat raporunda, Dağlıca Taburu’na yapılacak saldırı istihbaratı, Genelkurmay Başkanlığı başta olmak üzere tüm birimlere baskından dokuz gün önce şu ifadelerle bildirildi: “Hakkari-Yüksekova İkiyaka Bölgesi’nde faaliyet gösteren Zindan sorumluluğundaki TÖ. (Terörist Örgüt) grubunun işbirlikçileri aracılığıyla, Dağlıca 3. Motorize Tabur Komutanlığı’nın faaliyetleri hakkında bilgi almaya çalıştığı, önümüzdeki günlerde Dağlıca bölgesinde bulunan Keri Tepe üs bölgesi ile Geper olarak adlandırılan bölgede icra edilecek faaliyet esnasında askeri birliklere yönelik eylem yapmayı planladıkları...” Baskın günü üç komutan izinliydi Baskın günü taburda bulunan üç komutanın da izinde olduğu ortaya çıktı. Tabur, baskın anında komutansız kalmıştı. Dirik bu durumu şu sözlerle açıkladı: “Bölgede bölük komutanı bulunmamasının sebebi, birinin izinde olması, diğerinin ertesi gün icra edilecek izin konvoyunun yol emniyet görevini sevk ve idare edecek olması ve birinin de birkaç gün sonra yapılacak operasyonun komutanı olarak görevlendirildiği için dinlendiriliyor olmasıdır. Bölgedeki iki bölük komutanı izinli olduğu için lider personelin tecrübe ve yetenek durumu dikkate alınarak gerekli düzenleme yapılmaktadır.” Helikopter isteği karşılanmadı Dağlıca baskınından iki gün önce PKK’lıların bölgede dokuz katırla görüldükleri tabura üç kez rapor edildi. PKK’lıların bölgede görülmesi üzerine taburdan helikopter talebi yapıldı. Ancak taburun helikopter isteği uygun görülmedi. Piyade Er Recep Can, helikopter isteğinin reddedilmesini ifadesinde şöyle belirtti; “Olay gecesinden iki gün önce öğlen saatlerinde dokuz on katırla üç kişilik görüntü tespit ettik. Bu görüntü Çağdaş Üsteğmen tarafından tabur komutanına bildirildi. Akabinde kobra helikopter talebinde bulunuldu, ancak talep uygun görülmedi.” ( Taraf/MEHMET BARANSU ) - 29.06.2008 |
işte dağlıca gerçeği İşte Dağlıca Tedbirleri PKK’nın 21 Ekim 2007 gecesi üç koldan başlattığı saldırı üç saat sürdü. Baskında 13 er yaşamını yitirirken, sekiz er ise PKK tarafından esir alınarak Kuzey Irak’a götürüldü. Serbest kaldıklarında önce tutuklanan erler, halen Van Jandarma Asayiş Komutanlığı Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanıyor. Taraf, 21 Ekim 2007’de 13 erin şehit düşmesi, sekiz erin de PKK tarafından kaçırılmasıyla sonuçlanan Dağlıca baskınındaki ihmaller zincirine ilişkin bugüne dek birçok haber yaptı. Son olarak 25 Haziran 2008 günkü sayımızda, Dağlıca baskınından dokuz gün önce başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere tüm ilgili askeri birimlere gönderilen bir iç yazışmayı belgesiyle yayımladık. Bu yazışmada, baskının nereden, nasıl, kim tarafından yapılacağına ilişkin ayrıntılı bilgiler vardı. Genelkurmay Başkanlığı önceki gece internet sitesinde yayımladığı açıklamada, Taraf’taki belgeye ilişkin olarak, “Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kullanılan standart bir uygulamadır” dedi. Aynı açıklamada Genelkurmay, Dağlıca baskınına ilişkin mevcut uyarının nasıl değerlendirildiğini de şöyle tarif etti: “Söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının amacına ulaşmasını engellemişlerdir.” Ancak bu baskın öncesinde ve sırasında yaşananlar, 13 erin şehit, sekizinin de esir düştüğü saldırıyı etkisiz kılmak için gerekli önlemlerin eksiksiz biçimde alındığı konusunda kuşku uyandırıyor. Taraf, Dağlıca tedbirsizliklerini okurların dikkatine sunuyor. Bölükteki asker sayısı 250’den 80’e indi Dağlıca baskınından önce taburun emniyetini sağlayan bölükteki asker sayısı 250’den 80’e düşürüldü. Bu bölükteki askerlerin bir kısmı taburun emniyetini sağlamak için Keri Tepesi’ni tutuyordu. Başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Jandarma, 2. Ordu Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na Van’dan gönderilen ve önceki gün yayımlanan Genelkurmay Başkanlığı açıklamasıyla belgesi doğrulanan istihbarat raporunda, PKK’lıların Keri Tepesi’nden saldırı yapacağı baskından dokuz gün önce bildirilmişti. Nöbetçi erlerin sayısı azaltıldı Baskının yapıldığı ve taburu korumakla görevli tepedeki nöbetçi erlerin sayısı 100’den 26’ya indirildi. Dağlıca baskınında yaralı olarak kurtulan Piyade Ufuk Çelik baskın sonrasında bölükteki asker sayısının azaltılmasıyla ilgili olarak şu bilgileri verdi; “Taburun emniyetini sağlamak için Keri Tepesi’ni bizim bölük tutuyordu. Bölüğün mevcudu yaklaşık 250 kişi idi. Ancak 20 Ekim 2007 tarihine kadar 1986/3 tertip erler terhis olup gidince, tabur komutanının emriyle her bölükten yaklaşık otuzar kişi seçilip alınarak Buğra Bölük Timi oluşturuldu. Bu tim tabur karargahının olduğu bölgede operasyon için hazır tutuluyordu. Bölük mevcudumuz 80 kişiye düştü. 26 kişi de Keri mevzilerinde 10 gün görevde kalmak durumunda oldu.” Mevziler boş bırakıldı Yeterli sayıda asker olmaması nedeniyle, hakim tepeler boş bırakıldı. Her mevzide üç asker bulunması gerektiği halde, bu sayı 1’e düşürüldü. Her iki uçtaki mevzilerin orta noktasındaki bir mevzi de, yine asker sayısının yetersizliği nedeniyle boş bırakıldı. Hakim tepeler olan Geper, Gerçek Keri ve 2522 rakımlı Oramar Tepesi, asker yetersizliğinden boş kalan mevzilerdendi. Bu mevziler PKK’lıların geliş yolu üzerindeydi ve korunmasız oldukları için PKK’lılar bu bölgeleri herhangi bir direnişle karşılaşmadan ele geçirdi, daha sonra da baskın düzenlendi. Hava soğuk olduğu için çadırda ısınan erlerin bir kısmı baskın anında panikten tabura doğru kaçtı. Tim bir mermi bile atmadı Bir görevi de nöbet tutan erleri korumak olan yeni oluşturulmuş Buğra Bölük Timi, baskın anında taburda bekletilmesine rağmen çatışmaya girmedi, taciz ateşi bile açmadı. Asker sayısının yetersizliği nedeniyle iki ağır makineli silah mevzisinin boş olduğu da ortaya çıktı. MK19 bombaatar mevzi de boş bırakılmıştı. Top atışları kısa düştü Bunun üzerine PKK’lıların görüldüğü bölgeye ateş açıldı. Ancak tüm mermiler ve toplar kısa düştü. Dağlıca’da görevli Piyade Çavuş Ufuk Çelik, bu olayı ifadesinde şöyle anlattı: “Telsizle durumu tabura ilettik. Bu bölgeye taburdan havan ve topçu ateşi açıldı, ama mermiler hep kısa düştü. Havan ve topçu menzili dışında kaldılar.” Komutan düğündeydi Dağlıca baskınından altı saat önce, PKK’lılar bölgede yine görüldü. Tabur Komutanı Yarbay Onur Dirik’in düğünde olduğu ortaya çıktı. Çelik ifadesinde “Tabur komutanı o sırada köydeki düğünde olduğundan üsteğmenimize telsizden herhangi bir emir verilmedi. Bu yüzden bölük komutanımız gece uyumamamız ve dikkatli olmamız gerektiğini söyledi” diyerek yaşananları ve komutanın düğünde olduğunu açıkladı. Tabur Komutanı Onur Dirik baskından sonra Hakkari Asliye Ceza Mahkemesi tarafından alınan ifadesinde “Baskın günü bölgenin gözetlendiği ve teröristlerin görüntüsü bana telsizle bildirildi” diyerek görüntü alındığını kabul etti. Van Cumhuriyet Başsavcılığı da önceki hafta tamamladığı iddianamesinde, PKK’lıların baskına gelirken “Düğün” kodunu kullandıkları ortaya çıktı. Projektörlerle aydınlatma yapıldı Dağlıca baskını sırasında, yüksek noktalardaki bölgeler projektörlerle aydınlatıldığı için nöbet tutan erler çok rahat görülüyordu. Çelik, ifadesinde bu olaya da yer verdi: “Herkes önemli bir olayın olabileceğinden endişe duyarak gerilmişti. Hepimiz diken üstündeydik. O gün sis vardı ve ortalık projektörlerle aydınlatılıyordu. Bu nedenle bulunduğumuz tepede personel, yakın mesafeden rahatça görülüyordu.” Erler nöbete el bombasız gönderildi Dağlıca baskını sonrası ifadeleri alınan tüm erler bölgeye el bombasız gönderildiklerini açıkladı. Erlerin tümü “Son 10 günde, göreve gelirken her askerin üzerinde bulunan taarruz el bombaları savunma bombalarıyla değiştirilmek üzere tabur komutanının emriyle toplatıldı. Biz yeni el bombalarını almadan, yani el bombasız Keri Tepesi’ne gelmiştik. Sadece mevzilerde 30 kadar el bombası vardı. Üç saat çatıştıktan sonra bu bombalar da bitti” şeklinde ifade verdi. El bombasız nöbet itirafı ve gerekçesi Tabur Komutanı Onur Dirik, Van Askeri Mahkemesi’ne verdiği ifadede erlerin nöbete el bombasız gönderildiklerini kabul etti ve şöyle dedi; “Olaydan önce bir el bombasının pimi çekilirken kaza yaşandı. El bombalarının sakıncalı olacağı düşünüldü. Bu nedenle olaydan önce, arızalı olabileceği gerekçesiyle el bombaları toplatıldı.” Üç saatlik çatışmaya yardım gelmedi Ramazan Yüce’nin baskın anında erleri teslim olmaya ikna ettiği iddia edilmesine rağmen, çatışmanın başladığı saat 00:20’den, teslim olunan 03:20’ye kadar çatışmanın sürdüğü, bombaların ve mermilerin bitmesi üzerine teslim oldukları ortaya çıktı. Yüce’nin başına saplanmış olan şarapnel parçaları ve PKK’lılarla çatıştığı da erlerin ifadelerine yansıdı. Erlerin kaçırıldığı kamuoyundan gizlendi Baskın sonrası esir alınan sekiz er, bayrak direği yanında toplu halde bir saat bekletildi. Ardından yaya olarak iki gün süren K. Irak’a intikalleri yapıldı. Bu süre boyunca baskını yapanlar helikopterlerle takip edilmedi. Erler’in kaçırıldığı gerçeği, iki gün boyunca kamuoyundan gizlendi. Silahlar tutukluk yaptı Başta Keri Tepesi olmak üzere baskının yapıldığı tepelerde askerlerin kullandıkları silah ve uzun menzilli bombaatarların tutukluk yaptığı ortaya çıktı. Tabur Komutanı Dirik mahkemeye gönderdiği tutanakta silahların tutukluk yapmasının mümkün olmadığını belirtirken, tutukluk yapmayan silahların listesini rapor olarak sundu. Ancak daha sonra yapılan incelemelerde silahların tutukluk yaptığı ortaya çıktı. DOĞRULANAN BELGE Genelkurmay Başkanlığı tarafından kabul edilen “İvedi” damgalı, 12 Ekim 2007 tarihli, Van Bölge Komutanlığı’ndan gönderilen “3590-2292-07/İDAM (63939) mesaj no’lu istihbarat raporunda, Dağlıca Taburu’na yapılacak saldırı istihbaratı, Genelkurmay Başkanlığı başta olmak üzere tüm birimlere baskından dokuz gün önce şu ifadelerle bildirildi: “Hakkari-Yüksekova İkiyaka Bölgesi’nde faaliyet gösteren Zindan sorumluluğundaki TÖ. (Terörist Örgüt) grubunun işbirlikçileri aracılığıyla, Dağlıca 3. Motorize Tabur Komutanlığı’nın faaliyetleri hakkında bilgi almaya çalıştığı, önümüzdeki günlerde Dağlıca bölgesinde bulunan Keri Tepe üs bölgesi ile Geper olarak adlandırılan bölgede icra edilecek faaliyet esnasında askeri birliklere yönelik eylem yapmayı planladıkları...” Baskın günü üç komutan izinliydi Baskın günü taburda bulunan üç komutanın da izinde olduğu ortaya çıktı. Tabur, baskın anında komutansız kalmıştı. Dirik bu durumu şu sözlerle açıkladı: “Bölgede bölük komutanı bulunmamasının sebebi, birinin izinde olması, diğerinin ertesi gün icra edilecek izin konvoyunun yol emniyet görevini sevk ve idare edecek olması ve birinin de birkaç gün sonra yapılacak operasyonun komutanı olarak görevlendirildiği için dinlendiriliyor olmasıdır. Bölgedeki iki bölük komutanı izinli olduğu için lider personelin tecrübe ve yetenek durumu dikkate alınarak gerekli düzenleme yapılmaktadır.” Helikopter isteği karşılanmadı Dağlıca baskınından iki gün önce PKK’lıların bölgede dokuz katırla görüldükleri tabura üç kez rapor edildi. PKK’lıların bölgede görülmesi üzerine taburdan helikopter talebi yapıldı. Ancak taburun helikopter isteği uygun görülmedi. Piyade Er Recep Can, helikopter isteğinin reddedilmesini ifadesinde şöyle belirtti; “Olay gecesinden iki gün önce öğlen saatlerinde dokuz on katırla üç kişilik görüntü tespit ettik. Bu görüntü Çağdaş Üsteğmen tarafından tabur komutanına bildirildi. Akabinde kobra helikopter talebinde bulunuldu, ancak talep uygun görülmedi.” ( Taraf/MEHMET BARANSU ) - 29.06.2008 |
STRAZBURG Avrupa Konsayı Assamblesi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını değil, eski bir arkadaşlarını kucaklar gibiydiler. Kolay değil, yıllarca birlikte çalıştıkları bir arkadaşlarının Cumhurbaşkanı olması, mahalleliyi besbelli ki çok sevindirmiş. Dün Avrupa Konseyi Assamblesinin toplantısına katılabilmiş olsaydınız, büyük keyif duyardınız. Hele benim gibi, 1972’den bu yana Konsey çalışmalarını izleyen ve bu toplantılarda sadece eleştiri, sadece kötü söz dinleyen, Türkiye’nin sürekli şekilde yerden yere vurulduğunu gören bir gazeteci olup, dünkü manzarayı seyretseydiniz, sizde duygulanırdınız. 30 yıl süreyle bu çatı altında sadece, askeri darbelerin sorgulandığı, sadece işkence iddialarının tartışıldığı, sadece insan hakları ihlallerinden dolayı kınanan bir Türkiye vardı. 12 Mart darbesi (1972), ardından Kıbrıs, o bitmeden 12 Eylül darbesi ve işkenceler, idamlar. Tam “azalıyor artık” derken Kürt sorunu... Türkiye, ilk defa Özal’lı yıllarda, ardından da 2000’li yıllarda rahatladı. İşte benim için adeta bir cehennem fırınına benzeyen Avrupa Konseyinde Cumhurbaşkanı’nın ayakta alkışlanması müthiş zevk veren bir olaydı. Dün Konsey’de, Türkiye coşkusu vardı. İnsana “ne mutlu Türküm diyene” dedirten bir manzara yaşandı. Kim olursa olsun, hangi iktidar yönetirse yönetsin, Türkiye için dün Strazgurg’da harika bir gün yaşandı. DÜNDE ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK Cumhurbaşkanı olarak Gül için de son derece duygusal, sembolik ve nostaljik bir gündü. Gül, 1980’lerde 10 yıl süreyle Suudi Arabistan’da İslam Kalkınma Bankasında uzman olarak çalıştı, ardından 1991 yılında parlamenter olarak 10 yıl konsey çalışmalarına katıldı. İslam alemi ile Avrupa sentezini burada benimsedi. Avrupa’daki fikir ve söylem özgürlüğünden çok etkilendi. Çok arkadaş edindi ve başka bir insan olarak 2002 seçimlerine katıldı. 2003’te aynı parlamentoya Başbakan sıfatıyla geldi. Sıra arkadaşları tarafından yine ayakta alkışlarla karşılandı. “Burası Avrupanın vicdanıdır... Burası İnsan Hakları ve Özgürlüklerin okuludur ve bende bu okuldan mezun oldum” diye başladığı konuşma müthiş bir alkış almıştı. Hırslıydı, Türkiye’yi nasıl değiştireceğini, İnsan Hakları ve Özgürlükleri konusunda ne reformlar yapacağını anlatmıştı. Ben de oradaydım. Aynı şekilde heyecanlanmıştım. Hatta ertesi günkü Posta yazımda “Dün çocuklar gibi şendik”başlığı atmıştım. Bu defa da, aynı Gül Cumhurbaşkanı olarak Strazburg’a geldi. Bu defa ise, 2003’te Başbakan olarak verdiği sözlerin ne kadarını yerine getirebildiğini, ne kadarını getiremediğini anlattı. Başka bir deyişle, kendi karne notlarını eski arkadaşlarıyla paylaştı. “Tabii ki eksiklerimiz var. Ancak Türkiye, hiç geri gitmiyor. Hep ileri gidiyor” dedi. Anlayış istedi. Belki vicdanında hala 301 acısını taşıyor idiyse dahi, bunu göstermedi. Assamble’de bütün gün Türkiye konuşuldu. Kıbrıs’a yaptığı ilk dış gezisinden sonra, ilk yabancı dış gezisini Avrupa Konseyine yapması, gerçekten hem çok anlamlı, hem de çok çarpıcıydı. “YENİ VE DENGELİ ADAYLAR GÖSTERİN” Cumhurbaşkanı Gül’ün Avrupa Konseyi Assamble’sindeki gövde gösterisi, bir ölçüde Avrupa İnsan Hakları Mahkamesine gösterilecek olan üç yargıç adayı ile ilgili tatsız gelişmeyle aynı ana rastladı. Kısa bir hatırlatma yapayım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) uzun yıllar Türkiye’nin adayı olarak seçilip görev yapmış olan Rıza Türmen’in süresi dolmuş ve (yaş haddinden dolayı) iki yıllık yeni bir dönem için tekrar aday gösterilmesi kararlaştırılmıştı. Ancak Türmen’in, AİHM’nin türban kararına olumlu oy kullanması dinci basını ayaklandırınca AKP iktidarı Türmen’in adaylığından son dakikada vazgeçti ve alel acele, yerine üç yeni aday gösterdi. Prof. Ruşen Ergeç (Brüksel Üniversitesi) Prof. Mustafa Erdoğan (Hacette Üniversitesi) Prof. Arzu Oğuz (Ankara Üniversitesi) Bu üç aday, tüm adaylara yapıldığı gibi, Komisyon tarafından sözlü söyleşiye alındı. Alt Komisyon, üçünden birini seçip Parlamenter Assamble’ye onay için tavsiye edecekti. Şok işte bu aşamada yaşandı. Alt Komisyon, Türk adayları reddetti. Buraya gelmişken durumu araştırdım. Meğer, Prof. Ruşen Ergeç ile diğer iki aday arasında, konuyu yakından bilenlerin deyimiyle “dağlar kadar fark” bulunmuş. “Bizim için önemli olan, her üye ülkenin üç aday göstermesi ve bunlardan birinin bizim tarafımızdan seçilmesine olanak sağlanmasıdır” diyen yetkili, Prof. Ergeç ile diğerleri arasındaki büyük fark nedeniyle reddedildiğine dikkat çekti. “Sanki Prof. Ergeç isteniyormuş ve diğer iki kişi yanına sembolik olarak konmuş gibiydi” diyen ilgililer, örnek olarak Prof. Oğuz’un hemen hemen hiç dil bilmediğini, Prof. Erdoğan’ın da Uluslararası hukukta ezik kaldığını söylediler. Prof. Ergeç için ise, “50’ye yakın adayın arasında en parlak olanıydı” deniyor. Anlayacağınız, acele ve beceriksizlik yüzünden gereksiz şekilde iki öğretim üyemiz küçük düşmüş oldu. Şimdi Ankara’nın yeniden bir liste yapması gerekiyor... Bu makale hakkında Mehmet Ali BİRAND tarafından yazılan bu makale, 05 Ekim 2007 Cuma günü yayınlanan Hürriyet Gazetesindeki köşe yazısıdır.
Mehmet Ali BİRAND |
| Saat: 12:44 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık