![]() |
Köpeklerde Kansere Neden Olan Genomun Kaynağı En Eski Kanser Genomu 11 Bin Yaşında Slovakya'nın Dovovali bölgesinde bir Husky. (AFP) Bilim insanları, binlerce yıldır köpeklerde kansere neden olan bir genomun orijini keşfetti. Köpekler arasında cinsel yolla bulaşan kanserin, bilinen en uzun süre hayatta kalan kanser türü olduğu belirtildi.İnsanların aksine köpeklere özgü olan ve cinsel yolla bulaşan bir kanser türünün, ilk olarak 11 bin yıl önce ortaya çıktığı anlaşıldı. Dünyanın dört bir yanındaki köpekleri etkileyen ve hayvanların cinsel organında tümör oluşumuna neden olan kanserin, tek bir köpekte belirdiği ve cinsel yolla bulaşarak hayatta kalmaya devam ettiği ifade edildi. Science dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Elizabeth Murchison, "Binlerce yıl hayatta kalmayı başaran genom, uygun şartlar oluştuktan sonra kanserin milyonlarca mutasyona rağmen hayatta kalabileceğine işaret etti" dedi. Bulaşıcı kanserin halen ilk ortaya çıktığı köpeğin genetik çeşitliliğinde yer aldığını ifade eden bilim insanları, bu çeşitlilikleri analiz ederek söz konusu köpeğin Alaska Malamutu veya Sibirya Kurdu (Husky) olabileceğini belirtti. Tek renk, gri, siyah veya kahverengi postu olduğu düşünülen köpeğin genomu, cinsiyetini ele vermiyor. Son 500 Yılda Yayıldı Murchison, 'söz konusu spesifik türün nasıl bulaşıcı bir kanser türü geliştirdiğini bilmediklerini ancak antik köpek genomları üzerinde bugün bu sırrı çözmeye çalışmanın çok etkileyici olduğunu' söyledi. Antik genom dizilimini inceleyen araştırmacılar, dünya genelinde köpeklerde sıkça rastlanan kanser türünün nasıl yayıldığına dair de yeni bilgiler elde etti. Murchison, "Farklı kıtalardaki genetik çeşitliliğin izleri, kanserin çok uzun süre boyunca tek bir köpek populasyonunda sınırlı kaldığını gösterdi" dedi. Kanser, insanlarla beraber yeni kıta ve bölgelerin keşfinde yer alan köpeklerin aracılığıyla son 500 yılda tüm dünyaya yayıldı. Kaynak: Science / Ntvmsnbc (24 Ocak 2014, 13:02) |
Zebra Çizgilerinin Savunma Mekanizması Zebra Çizgilerinin Sırrı Bilim insanları ‘zebraların neden çizgileri var?’ sorusunun gizemini çözdü. Çizgilerin nedeninin sineklerden korunmak için olduğu açıklandı. Bir grup biyolog, zebraların vücudunu kaplayan çizgilerin gizemini çözdüğünü öne sürdü. Bilim insanları 20 farklı zebra türünün coğrafi dağılımını ve bu ayrı bölgede yaşayan zebraların vücut çizgilerinin kalınlıkları ve sıklıklarını derledi. Bir sonraki adım ise bu farklı bölgelerdeki hava durumu, diğer yırtıcı hayvanlar, çeçe ve diğer sinek türlerinin yoğunluğu ve bitki örtüsünü incelemek oldu. Araştırmacılar, tüm verileri topladıktan sonra çizgilerin bölgedeki sinek yoğunluğuyla ilişkili olduğu sonucuna ulaştı. Zebraların sinek ısırıklarından korunabilmek için çizgili bir kamuflaj geliştirdiği belirlendi. Vücutlarındaki kısa tüyler nedeniyle ısırıklara karşı hassas olan zebraların, Afrika’da diğer canlıların aksine çizgileri geliştirdiği düşünülüyor. Kaynak: Nature Communcation / Ntvmsnbc (02 Nisan 2014, 14:36) |
Kenelerin Hızı En Hızlı Kara Canlısı Bir Kene Bilim insanları en hızlı kara canlısının sanılanın aksine kaplan böceği değil bir susam tanesi büyüklüğündeki kene olduğunu belirledi. ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Pomona Collega’da yürütülen bir araştırma, 3 milimetre büyüklüğündeki bir kene türünün en hızlı hareket eden kara canlısı olduğunu ortaya çıkardı. Çalışmada, canlıların boyutlarına göre aldıkları hız esas alındı. Paratarsotomus macropalpis olarak anılan ‘hızlı kene’, saniyede kendi boyunun 322 katı hıza ulaşıyor. Bir insanla kıyaslandığında kene, bir saatte 2 bin kilometre koşabiliyor. Daha önce en hızlı hara canlısı olarak belirlenen Avustralya’da yaşayan kaplan böceği, saniyede kendi boyunun 171 katı hıza çıkıyor. Çita ise 16 katına çıkabiliyor.Güney Kaliforniya’da yaşayan bu kene türünün çıplak gözle sadece ayaklarını görebilmek mümkün. Kaynak: Ntvmsnbc (01 Mayıs 2014,14:56) |
Nanoparçacıkların Fareler Üzerindeki Etkisi Parlayan 3 Fare Kuantum noktaları enjekte edilmiş fareler, nanoparçacıkların vücutta nasıl dağıldığını anlamak için bilim adamlarına yardımcı oluyor. © Edward A. Sykes & Qin Dai Bu parlayan fareler, nanoparçacıkların vücutta nerede sonlandığını anlamak üzere bilim adamlarına yardımcı oluyor. Farelere kuantum noktaları enjekte ediliyor, böylece UV ışığı altında parlıyorlar ve bu yöntem, basit bir şekilde insanların nanoparçacıklara maruz kalma biçimini gösterebilir.Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nde Warren Chan tarafından yönetilen araştırma grubu, farelere altın nanoparçacıklar ve çinko sülfür “şapkalarına” sahip kadmiyum selenyum sülfür kuantum noktaları enjekte etti. Araştırma ekibi, nanoparçacıkların birikmesi için derinin önemli bir bölge olduğunu gösterdi ve altın nanoparçacıklar ile derinin maviye döndüğü gözlendi. İndüktif eşleşmeli plazma kullanan atomik emisyon spektroskopisi (ICP-AES) ile araştırma ekibi fare derisindeki nanoparçacık miktarının aşağı yukarı karaciğer ve dalakta bulunan miktarlar ile uyum içinde olduğunu buldu. Bu da, bir kişinin vücudunda nanoparçacık birikmesini bulmak için deri biyopsilerinin basit bir yöntem olarak değerlendirilebileceğini gösteriyor. Ancak, yazarlara göre yüzey kimyasal özelliklerinin, boyutların ve diğer faktörlerin yaşayan organizmalarda nanoparçacıkların nasıl ve nerede biriktiğini görmek için başka deneyler yapılması gerekiyor. Kaynak: RSC (16 Mayıs 2014) |
Hayvanlar Hakkında İlginç Bilgiler KARINCALARIN İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ Temnothorax rugatulus- Koloni üyelerinin ilişkisi, labaratuvarda inceleniyor. Sphecomyrma freyi-100 milyon yıllık karınca fosili, (Harvard Üniversitesi zooloji müzesi). Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır. Karıncalar, kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. 35 kg. ağırlığında ve 10 yaşındaki bir çocuğun; bir karınca kadar güçlü olabilmesi için, 700 kg. kaldırması gerekir. Dünya üzerinde, 35 bin karınca türü mevcuttur. Çoğu karınca türü, sıcak iklimlerde yaşar. Yaklaşık 9. 500 karınca türü bilinmektedir. Bilim adamları, bunun yaklaşık iki katının, henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır. Tüm böcekler arasında, en büyük beyin karıncanınkidir. Bir karıncanın ortalama ömrü, 45 ila 60 gündür. Bir karıncanın beyninde, yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bin karıncalık bir koloninin beyin hücresi toplamı, bir insanınkine denktir. Bazı karıncalar, günde yedi saat uyur. Bir karıncanın dışı, sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir. En büyük karıncanın uzunluğu, 2,54 cm dir. En küçük karınca, 0.1 mm dir. Bir karınca kolonisinin nüfusu, yüz binlerden, milyarlara varabilir. Karıncalar, sadece dokunmak değil, koku almak için de antenlerini kullanırlar. Karıncaların, akciğeri yoktur. Oksijen, vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de, aynı deliklerden çıkar. Tüm böcekler gibi, karıncaların da altı bacağı vardır. Karıncalar, gri, kırmızı, kahverengi, siyah, sarı, mavi ya da mor olabilirler. Karıncanın vücudu, üç bölümden oluşur: Kafa, göğüs(gövde), ve karın (kuyruk kısmı). Karıncalar, koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her karıncanın, kolonide belirli bir görevi vardır. İşçi karıncalar, yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler. İşçi karıncalar, dişidir. Koloninin çoğunluğunu, dişi karıncalar oluşturur. Köle-Yapıcı karıncalar, başka karıncaların yuvalarına saldırır ve yumurtalarını çalar. Bu yumurtalar kırılıp, yavru karıncalar çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar. Kraliçe karıncaların, doğduklarında kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer. Kraliçe karınca, 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez çiftleşmesi gerekir. Her karınca kolonisinin, en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe'si vardır. Ahşap karıncaları, önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde, günde binlerce böcek toplayabilirler. Ahşap karıncaları, düşmanını, ağzını açarak tehdit ederler. Normal şartlarda, Marangoz karıncalar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler. Yaprak-kesen karıncalar, yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar. Petek karıncaları, çorak mevsimlerde hayatta kalmak için, kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, bu karıncalar, işçilerini, su ve nektarla beslerler. Bu işçiler, yiyecek fazlasını, sindirim sistemlerinin, kursak denen bölümünde depolarlar. Karıncaların başlıca düşmanı, insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok edip, böcek ilaçlarıyla onları öldürüyor, hatta bazı yerlerde onları yiyor. Karıncalar, 100 milyon yıldan uzun süredir, Dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünya'nın bilinen 100 milyon yıllık, en yaşlı karıncası, bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi olan ve eşek arısına benzeyen bu karınca, Harvard Üniversitesi, Zooloji müzesinde, sergilenmektedir. Pompei de ölen Roma generali ve bilgin Plinius(MS 23-79)(Pliny'nin amcası), Doğa Tarihi adlı ansiklopedisinde, karıncaların, insanlardaki şeker hastalığını teşhis ettiğini yazıyor: "İnsanlar, idrarlarını, karınca yuvasına bırakıyorlar ve karıncaların, idrarı, yuvalarına taşıyıp taşımadıklarını gözlüyorlar. Eğer karıncalar, idrarı yuvalarına taşıyorlarsa, kandaki şeker seviyesinin yüksek olduğu anlaşılıyor." Güney Amerika'da yapılan antropoloji ve etnobiyoloji çalışmalarında, yağmur ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin, şeker hastalığını, hala karıncalarla test ettikleri, rapor ediliyor. SU SAMURU Su samurları uyurken el ele tutuşurlar. Nedeni ise uyurken akıntıya kapıldıklarında sürüklenseler bile birbirlerini asla kaybetmemeleridir. |
Farelerin Tercih Yetenekleri Fareler de Pişman Oluyor Yaptığı tercihlerden daha sonra pişman olan tek canlı insan değil. Farelerin de geriye dönüp değişiklik yapmak istediği anlaşıldı. Farelerin, daha önce insan dışında hiçbir memelide rastlanmayan biçimde, pişmanlık hissine sahip oldukları ortaya çıktı. Araştırmacıların ’restoran sırası’’ adını verdiği test, farelerin yemeklerine ulaşmak için beklediği sürenin, tercihlerini ve daha sonra bu tercihlerle ilgili davranış farklılıklarını belirledi. Minnesota Üniversitesi Profesörü David Redish’in BBC Nature News’e yaptığı açıklamaya göre, test bir restorantta sırada beklemeye benzetiliyor.Fareler bazı durumlarda güzel yemekler sunulan, fakat beklemesi zaman alan taraftan vazgeçip daha az lezzetli yiyeceklerin olduğu tarafı tercih ediyorlar. Fakat bu durumda sık sık geriye dönüp önceki restorana baktıkları gözlemleniyor. Lezzetli yiyecekler için beklemeye daha meyilli oldukları anlaşılan farelerin bu hareketi, onların bireysel tercihlerinin olduğunu gösteriyor. Profesör Redish’e göre, bu testte önemli olan nokta pişmanlık ile hayal kırıklığını birbirinden ayırmak. Bunu yapmanın yolu ise farelerin bireysel tercihlerini yapmalarına izin vermek. Tercihlerin gözlenmesi iyi ile kötü seçimler arasındaki ayrımı da ortaya çıkarıyor. Farelerin bazen iyi olanı atladıkları ve kötü tercihlerle yüzleştikleri farkediliyor. Nature Neuroscience’ta yayımlanan bu araştırma, pişmanlığın sadece insana has bir duygu olmadığını gözler önüne seriyor. İnsan beyninin orbitofrontal korteks adlı parçasının pişmanlık sırasında aktif olduğunu söyleyen Profesör Redish, bir hata yaptıklarını farkettiklerinde farelerin beyinlerindeki aynı bölgenin de uyarıldığını söylüyor. Kaynak : BBC / Nature Neuroscience (09 Haziran 2014, 13:02) |
Hayvanlar Hakkında İlginç Bilgiler MsXLabs.org -Kaptanlar gemileri hareket halindeyken bir yunus gördüklerinde yavaşlarlar. Çünkü yaygın inanışa göre çok duygusal olan bir yunus gemiyle girdiği yarışı kaybederse intihar edebilir. -Ala karga banyo yapacak su bulamadığında bir karınca yuvasının üzerine oturur. Karıncaların davetsiz misafirlerim üzerine salgıladıkları asit, ala karganın tüylerini temizler ve tüyleri arasında gezen parazitleri öldürür. -Kuşların tüyleri elektriği geçirmediği için, yıldırım çarpması riski taşımazlar. -Fillerin öldükten sonra da dört ayakları üzerinde kalabilirler. -Uzaya ilk gönderilen hayvan bir maymundur. Roket onu uzaya bıraktıktan sonra bir dakika boyunca el sallamıştır. -Genel kanının aksine zebralar siyah ve beyaz çizgilere sahip değildirler. Aslında beyaz derilerinin üzerinde siyah çizgiler yer alır. -Aslanlar ormanlarda değil açık, otlak arazilerde yaşarlar. -Bir kartal yavrusu bir geyiği öldürüp onunla beraber uçabilir. -Köpekbalıkları ömürleri boyunca yüzmek zorundadırlar, çünkü dururlarsa batarlar. -Bir akrep tarafından sokulma ihtimaliniz 2 milyonda 1’dir. -Hızından dolayı birçok çizgi filme konu olmuş Roadrunner saate 34 km hızla koşabilirken, devekuşu satte 70 km hıza ulaşabilir. -Yunuslar insanlar gibi otomatikman nefes almazlar ve uyumazlar. Eğer bilinçlerini kaybederlerse denizin dibine batar ve nefes almayı beceremeyecekleri için boğulurlar. -Filler asla unutmaz. -Penguenler bir yürümeye başlarken, bir de durmak için enerji harcarlar. Bu yüzden kilometrelerce yorulmadan yürüyebilirler. -Bir köpeğin burnu o kadar hassastır ki, bir kova dolusu su ile, içinde bir çay kaşığı tuz karıştırılmış bir kova dolusu suyun kokusunu ayırt edebilir. -Sivrisineklerin yaydıkları hastalıktan ölen insanların sayısı şimdiye kadar yapılmış tüm savaşlarda ölen insanların sayısından daha fazladır. -Yunuslar uyurken daireler çizer, dairenin dışına bakan gözleri avcıları gözlemek için açık durmaktadır. Belli bir süre sonra yan dönüp aksi yöne daireler çizmeye devam eder ve diğer gözlerini açarlar. -Kaz ve bazı diğer kuşlar sürü halindeyken "V" biçiminde uçarlar. Lider kuşun oluşturduğu pervane, arkadaki kuşa bir itme gücü verir. Böylece lider hariç her kuş, öndekinden yardım alarak uçarken daha az yorulur. -Yarım kilo bal elde etmek için 37 bin arının 37 bin kere çiçeklerden öz toplaması gerekmektedir. Arıların böyle bir uğraş için kat ettikleri toplam mesafe yaklaşık 80 bin kilometredir. -Bir mavi balinanın dilinin ağırlığı, bir filin ağırlığı kadardır. -Kırkayak türünün aslında 20 ile 6000 arasında değişen ayak sayısı vardır. Bu türe sadece Türkler "kırkayak" der. Fransızlar ise "binayak" der. -Salyangozların uykuları 12 yılı bulabilir. -Tavuk yumurtanın kabuğunu, besinlerden aldığı kalsiyum ile oluşturur. Eğer tavuk yeterince kalsiyum alamamışsa bu eksiği kendi kemiklerinden karşılar. Bir tavuk, yumurtaları için gerekli kalsiyumu sağlayabilmek için bir günde tüm kemiklerinin %10'unu kullanabilir. -Bir köpekbalığı 100 milyon damla deniz suyu içindeki, 1 damla kanı ayırt edebilir. -Bir karınca ağırlığının 50 katını taşıyabilir. -Pazar günü doğmuş olan bir yeşil sinek, Çarşamba günü dede olacaktır. -Kuşlar yuvalarında zaman zaman dinlenirler fakat başka yerlerde uyurlar. -Yarasalar bir mağaraya girdiklerinde önce sola dönerler. -Erişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir. -Fil, dünyada 4 dizi bulunan tek hayvandır. -750 bin arı arka arkaya dizilseler uzunlukları 9 kilometreyi bulur. Toplam ağırlıkları ise ancak 75 kg'ya ulaşır. |
İpek Böceklerinden Örümcek Ağı Çelik Zırhtan Kuvvetli Örümcek Ağı Araştırmalar, bilinen en sağlam doğal fiber olan örümcek ağının çelikten daha güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Amaç askeri zırh yapımı ve gündemde ipek böceklerinden örümcek ağı elde edilmesi var. Örümcek ağının askeri zırh olarak kullanılması için çalışmalar devam ediyor.Esnek ve hafif yapısı olan örümcek ağı, ağırlığına göre yüksek kaliteli çelikten daha sağlam.Çok güçlü bir yapıya ve en sağlam doğal liflere sahip olan örümcek ağının, askerleri, kurşun ve savaş ortamındaki diğer tehditlere karşı koruyabileceği düşünülüyor.Cerrahi sütür (damar ve deri gibi dokuların bütünlüğünün sağlanması ve iyileşmenin hızlanması için kullanılan maddeler) olarak değerlendirilen örümcek ağının, sanayide daha geniş alanlarda kullanılması için çalışmalar sürüyor. Şimdilik en önemli engel ise, örümcek ağının ticari olarak kullanılacak miktarda üretilmesi.Livescience'da yer alan araştırmaya göre, Michigan merkezli Kraig Biocraft Laboratuvarı, genetik çalışmalar yaparak örümcek ağı elde etmek için ipek böcekleri üzerinde çalışmalar yürütüyor.Verilen bilgilere göre ise firma, yakında test amaçlı eldivenler üretecek. Kaynak: Ntvmsnbc / Livescience (30 Haziran 2014, 09:22) |
Afrika Ciklet Balığının Hafıza Kapasitesi Afrika Ciklet Balığı Sanılandan Daha Zeki Bilim adamları popüler bir akvaryum balığı olan Afrika ciklet balıklarının gizli derinliklere sahip olduğunu ve onların düşündüğümüzden daha zeki olabileceklerini ortaya koydu. Yapılan araştırmaya göre, bu balıklar algıladıkları bilgileri yaklaşık iki haftaya kadar hatırlayabiliyor. Balıkların üç saniyelik hafızaları olduğu inancı Afrika ciklet balığı ile yıkıldı.Bilim adamları popüler bir akvaryum balığı olan Afrika ciklet balıklarını bulundukları kapların bir bölümünde yemek yemeleri konusunda eğitti. Eğitimin ardından balıkların 2 hafta sonrasında aynı yere geri döndükleri gözlemlendi.Gözlemler sonrasında balıkların düşünüldüğünün aksine oldukça zeki oldukları belirtildi. Deneyi gerçekleştiren MacEwan Üniversitesi'nden Doktor Trever Hamilton ciklet balıklarının sahip oldukları hafızanın diğer türler üzerinde avantaj sağlayabileceğini söyledi.''Yemeğin nerde olduğunu hatırlayan balığın hatırlayamayan üzerinde büyük bir avantajı var'' diyen Hamilton ''Balıklar yırtıcı bir hayvan tehdidi altında olmadıkları sürece yemeğin yerini hatırlıyorlarsa, oraya geri dönüyorlar'' şeklinde konuştu. Yapılan testlerde her balık beslenebilmek için akvaryumun belli bir bölgesine yerleştirildi.Eğitim süresi boyunca her balık 20 dakikadan 3 gün boyunca kendi alanındaki yemlerini yedi.3 günün ardından balıklara hareketlerinin gözlemlenebilmesi için 12 günlük dinlenme süresi verildi. Hareket izleme yazılımı yardımıyla kayıt altında olan balıkların beslendikleri yere geri döndükleri görüldü.Deneysel Biyoloji Derneği'nin raporuna göre, araştırmacılar şimdi de balıkların hafızalarının çevre koşullarından etkilenip etkilenmediğini araştırıyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Deneysel Biyoloji Derneği (02 Temmuz 2014, 13:44) |
Şempanzelerin Dili Şempanzelerin Dili Çözüldü Bilim adamları, şempanzelerin iletişim kurmak için yaptığı hareket ve çıkardıkları seslerin anlamını tercüme etti. Şempanzeler, yapraklardan küçük ısırıklar alıyorsa, bu aşkını ilan ediyor anlamı taşıyor. Bilim adamları, Uganda’da 5000 şempanze üzerinde araştırma yaptı. Araştırma, anlamlı iletişim kurma özelliğinin sadece insana özgü olmadığını ortaya koydu. Şempanzeler 66 adet vücut hareketiyle, iletişime geçtikleri hem cinslerine "anlamlı" 19 mesaj verme yeteneğine sahip. "Current Biology" dergisinde yayımlanan araştırmanın yöneticisi doktor Catherina Hobaiter, şempanzelerin vücut hareketleri ve çıkardığı seslerle kurdukları iletişimin hayvanlar aleminde bir istisna olduğunu söyledi. Hobaiter'e göre bu yetenek sadece insan ve vahşi şempanzelerde var. Daha önceki araştırmalar da, maymunların farklı bir türden gelen karmaşık bilgileri anlayabildiklerini açığa çıkarmıştı. Fakat birçok maymun türü çıkardıkları sesleri belli bir amaca yönelik iletişim için kullanmıyor. Şempanzeler ise, vücut hareketleriyle karşısındakine bir şey anlatmak istiyor. Araştırmaya göre, şempanzelerin yaprakların ucundan küçük ısırıklar alması, karşı cinse mesaj niteliği taşıyor ve ilgi duyduğunu gösteriyor. Şempanzelerin yaptıkları bazı hareketler ise, birden fazla anlama gelebiliyor. Karşısındakinin elinde olan şeyi kapmak, şempanze dilinde bazen "kes şunu, yapma" bazen de, "defol git" anlamı taşıyor. Vücut dilinin anlamı hemen göze çarpmasa da, bazılarının anlamı oldukça açık. Kaydedilen görüntülerden birinde anne şempanzenin sızlayan çocuklarına ayağını uzatması, üzerime tırmanın anlamı taşıyor. Anne şempanze böylece insanlar gibi ağlayan çocuklarını kucağına alıyor. Doktor Catherina Hobaiter, ‘’Bu çalışmanın en büyük mesajı, dışarda insan dışında anlamlı şekilde iletişim kurabilen başka bir tür mevcut. Şempanzeler maymunlara kıyasla bizimle çok daha benzer özelliklere sahipler’’ dedi. Manchester Üniversitesi Biyoloji bölümünden doktor Shultz’a göre, insan dilinin gelişimini anlayabilmek için bu sonuçlar henüz yeterli değil. Kaynak: Current Biology / Ntvmsnbc (04 Temmuz 2014, 11:21) |
Köpeklerin Hareket Algısı İnsanlar, Köpekler Tarafından Yavaş Canlılar Olarak Algılanıyor Yapılan bir araştırma, köpeklerin insanların hareketlerini normalden yüzde 25 daha yavaş algıladığını ortaya koydu. Bilim insanları köpekler tarafından insan hareketlerinin normalden %25 daha yavaş algılandığı sonucuna vardı. Çeşitli hayvanların boyutlarına ve metabolizma hızlarına dayanılarak yapılan testler köpekler için zamanın çok daha yavaş aktığını gösterdi. Trinity College Dublin Doğa Bilimleri Fakültesi , St Andrews ve Edinburg üniversitelerinden bilim insanları hayvanların hareketli nesnelere karşı algılarının vücutlarına göre nasıl değişiklik gösterdiğini gözler önüne serdi. Çeşitli hayvanlar üzerinde yapılan çalışma, hayvanların vücut kitleleri ve metabolik hızlarının hareket halindeki obje veya insanları farklı hızlarda algılamalarına neden olduğunu ortaya çıkardı. Araştırma için balık, kuş, kertenkele ve memeli hayvanlar gibi birçok farklı türden 34 çeşit omurgalı hayvan incelendi. Buna göre hayvanların şimşek hareketlerini ne kadar hızlı algıladıkları incelendi. Şimşek hareketlerini hızlı algılayan hayvanların hareket eden canlı nesneleri insan gözüne kıyasla daha yavaş olarak gördükleri belirlendi. Araştırmaya göre köpekler ve karasinekler hareketlerin başlangıcını daha hızlı algılayabiliyor, kedi ve farelerde ise durum tam tersi. Yüksek hızdaki ışığı daha önce görebilen hayvanlar şaşırtıcı bir şekilde insan hareketlerinin seyrinin daha yavaş olduğuna inanıyor. Bilim insanları hareketlerin başlangıç noktasının bazı hayvanlarca daha hızlı algılanmasının onları çeşitli tehlikelerden önceden haberdar ettiğini belirtiyor. Kaynak: Ntvmsnbc (09 Temmuz 2014,20:37) |
Tarla Sincaplarının Küresel Isınma Hızına Etkisi Tarla Sincapları Küresel Isınmayı Hızlandırıyor Yapılan araştırmalar, Kuzey Kutbu'ndaki tarla sincaplarının iklim değişikliğini hızlandırdığına işaret ediyor.Bu hayvanların, donmuş toprak tabakalarını kazarak, küresel ısınmanın en önemli nedeni olarak gösterilen sera gazlarının yüzeye çıkmasını sağladığı belirtiliyor.Bilim insanları şimdiye kadar, bu bölgedeki doğal yaşamın küresel ısınmaya etkisinin göz ardı edildiğine dikkat çekiyor.Araştırmanın sonuçları, ABD'nin San Francisco kentinde düzenlenen Amerikan Jeofizik Derneği'nin yıllık konferansında sunuldu. Karbon Deposu Kuzey Kutbu'nda yıl boyunca donmuş olarak kalan derin toprak tabakaları Kuzey Yarımküre'nin yüzölçümünün yaklaşık dörtte birini kaplıyor ve çok büyük miktarda karbon içeriyor. Massachusetts'teki Woods Hole Araştırma Merkezi'nden Dr. Sue Natali şunları söylüyor: "Bu donmuş topraklarda on binlerce yıldır karbon birikiyor. Sıcaklık çok düşük. Toprak doymuş olduğu için bitkiler ve hayvanlar öldüğünde çürümüyorlar ve yavaş yavaş karbon birikiyor. Şu anda toplam karbon miktarı 1,500 petagram. Yani 1.5 milyar ton. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbonun iki katı kadar." Dünyanın ısınması halinde donmuş toprakların çözülerek, daha fazla oranda sera gazının havaya karışması ve bunun da sıcaklıkları artırmasından endişe ediliyor.Dr Natali şimdiye kadar hayvanların bu sistemdeki etkileri üzerine çok az araştırma yapıldığını söylüyor.Wisconsin Üniversitesi'nden araştırmacı Nigel Golden ve Dr. Natali bu amaçla Polaris adını verdikleri proje kapsamında Sibirya'daki tarla sincaplarını incelemişler.Golden, "Bu hayvanlar toprak mühendisi. Yuvalarını kazarken, toprağı havalandırıyorlar. Alttaki toprak üste çıkıyor. Toprağı idrar ve dışkılarıyla gübreliyorlar" diyor. Araştırma ekibi, bunun sonucu olarak yuvadaki toprağın, çevredeki topraktan daha sıcak olduğunu belirledi.Golden, "Donmuş toprak tabakası ısınmaya başlayınca, mikroplar, toprakta donmuş olarak bulunan karbonlara ulaşabilir. Sincaplar karıştırdıkça, toprak daha fazla sıcağa maruz kalıyor" diyor.Bunun sonucunda da mikropların etkisiyle toprakta, karbondioksit ve metan (ikisi de sera gazı) miktarının artışının hızlandığı belirtiliyor. Kaynak: BBC / Jeofizik Derneği (17 Aralık 2014) |
Denizanaları Okyanuslardaki Akıntıları Sezebiliyor Denizanalarının okyanuslardaki akıntıları sezdikleri ve bilerek akıntıya karşı yüzebildikleri belirlendi. Bir uluslararası ekibin yürüttüğü araştırma, bilim insanlarının çok sayıda denizanasının nasıl bir araya toplanabildiğini anlamalarına yardımcı olabilir.Sürüler, yüzlerce hatta milyonlarca denizanasından oluşabiliyor ve zaman zaman aylarca belli bir bölgede kalabiliyor.Current Biology dergisinde yer alan yazıda, "denizanalarının sudaki değişimleri nasıl hissedebildiği hala belirsiz" deniyor.Swansea Üniversitesi ile Avustralya Warnambool'daki Deakin Üniversitesi'nden bilim insanları, Fransa açıklarında, 18 büyük denizanasına (Rhizostoma octopus) künye yerleştirdi.Araştırma ekibince yakalanan denizanalarına takılan cihazlar, hızlanmalarını ve yönlendirmelerini ölçtü.Araştırmaya öncülük eden Prof. Graeme Hay, künyelerin takılmasının "gerçekten kolay olduğunu ve künyenin sonsuza dek takılı kalabildiğini" söylüyor. Sensörlerle İzlendi Araştırmacılar aynı sırada okyanuslardaki akıntıları belirlemek ve ölçmek için yüzer sensör kullandı.Sensörler, denizanalarının kendilerini sürükleniyor hissettiklerinde, akıntıya karşı yüzebildiklerini saptadı.Araştırmanın ikinci bölümündeyse, araştırmacılar ellerindeki verilere dayanarak okyanustaki denizanası sürüsünün hareketlerini gerçeğe yakın şekilde canlandırdı.Prof. Hays, "denizanalarının yüzerken yönlendirilmesi, dağılıp gitmek ya da akıntılarla kıyıya sürüklenmek yerine, sürülerin korunmasını sağladı. Denizanalarının davranış biçimini izleyerek sürülerin dinamiğini anlamaya başlayabiliriz" dedi. Hala anlaşılamayan nokta ise, denizanalarının nereye doğru yüzeceklerini, nasıl belirledikleri. Bilim insanları, hayvanların denizdeki akıntıları bedenlerinin yüzeyiyle seziyor olabileceğini düşünüyor. Denizanalarının okyanusta yol alırken Dünya'nın manyetik alanlarından yararlanıyor olabileceği de söyleniyor. Deniz kaplumbağaları gibi, topluca göç eden diğer bazı deniz canlılarında böyle bir yetenek mevcut.Denizanalarının yüzmelerini izlemenin ve saptamanın amacı, son on yıldır artış gösteren ve balıkçılığa darbe vuran, denizde yüzen insanları da yakalayan denizanası sürülerinin nasıl ilerlediğini belirlemek.Bu araştırmanın sonuçları, akıntıların güçlü olduğu bölgelerde bile, denizanası sürülerinin akıntıya karşı yüzerek bir arada kaldıklarını ortaya koydu. Kaynak: BBC / Current Biology (25 Ocak 2015) |
Penguenlerin Tat Alma Duyusu Penguenler Balıkları Tat Almadan Yutuyor http://ichef.bbci.co.uk/news/ws/660/amz/worldservice/live/assets/images/2014/12/26/141226075208_penguins_antarctica_624x351_uac.gov.ua.jpg Bilim insanları genetik araştırmaları sonucunda değişim geçiren penguenlerin beş temel tatlardan üçünü kaybettiklerini, yalnızca ekşi ve tuzlu gıdaların tadını alabildiklerini söyledi. Çin ve ABD'deki araştırmacılar çoğu hayvanın hayatta kalabilmesi için tat almanın kritik öneme sahip olduğunu fakat balıkları bütün olarak yutan penguenler için bu durumun diğer hayvanlar kadar önemli olmadığını belirtiyor.Diğer kuş türleri de çoğu tatlı gıdaların tadını alamıyor fakat acı ve umami (et) tatları tespit edebiliyor. Araştırmacılar bu bulguya, penguenlerin gen haritalarında yaptıkları inceleme sonucunda bazı tat genlerinin kaybolduğunu fark etmeleriyle vardı.Penguenlerin DNA'larında yapılan incelemelerde, tüm türlerde tatlı, umami ve acı tat alan genlerin işlevini yitirdiği görüldü.Michigan Üniversitesi ve Çin'deki Wuhan Üniversitesi araştırma görevlisi Prof. Jianzhi Zhang, BBC'ye yaptığı açıklamada "Genetik verilere göre penguenler ekşi ve tuzlu tatları alabiliyor ama tatlı, umami ve acı tatları kaybetmişler" dedi. Buz Tabakasının Etkisi Etoburlarda umami tadın kaybolması olağandışı bir durum olarak görülüyor.Prof. Zhang, "Penguenlerin balıkları bütün olarak yutma alışkanlıkları ve dillerinin yapısı ile işlevi, tat alma algısına ihtiyaç duymadıklarını gösteriyor" dedi. Prof Zhang, Current Biology adlı dergide yayımlanan bulguların şaşırtıcı olduğu görüşünde.Tat kaybının buz tabakasından kaynaklanıyor olabileceği belirtiliyor.Tatlı, umami ve acı tat alıcılar, çok düşük ısılarda beyne sinyal gönderemiyor.Araştırmacılara göre penguenlerdeki tat kaybı da bundan kaynaklanıyor. Kaynak: BBC / Current Biology (17 Şubat 2015) |
Bukalemunların Renk Değiştirme Mekanizması Bukalemunlar Nasıl Renk Değiştiriyor? İsviçreli araştırmacılar, bukalemunların özel deri hücrelerindeki kristallerin yerini yeniden düzenleyerek renk değiştirdiğini ortaya çıkardı. Daha önce bu hayvanların, farklı hücrelerindeki renkli pigmentleri toplayarak ya da dağıtarak renk değiştirdikleri düşünülüyordu. Ancak yeni bulgular bunun kristallerden oluşan "değiştirilebilir bir aynadan" kaynaklandığına işaret ediyor.Bu hayvanların aynı zamanda kızıl ötesine benzer ışınları yansıtan ikinci bir hücre katmanı sayesinde vücutlarını serin tutabildikleri ortaya çıktı. İki şekilde renk oluşturan sürüngenlerin sıcak ya da koyu renkler için pigmentlerle dolu hücreleri var. Ama daha parlak mavi ve beyazlar, "yapısal renkler" adı verilen bu kristaller gibi fiziksel elementlerden yansıyan ışıklardan oluşuyor.Bu renkler harmanlanabiliyor. Örneğin "yapısal bir mavi" ile sarı pigmentlerin karışımından canlı bir yeşil elde edilebiliyor. Bazı değişiklikler pigmentlerin yer değiştirmesiyle oluşuyor.Koyu renkli, minik melanin paketçikleri, büyük melanofor hücrelerinin kıvrımlarıyla her yere yayılabiliyor ya da deriyi tekrar açık renkli hale getirmek için merkezde toplanabiliyor.Birçok balık ve sürüngen bu yolla, strese tepki olarak ya da ortama uyum sağlamak için renklerini koyulaştırabiliyor ya da açabiliyor. İsviçreli bilim insanlarının incelediği panter bukalemunları da bunu yapıyor. Ancak erkek bukalemunlar, bir rakip ya da çiftleşebilecekleri bir dişi gördüklerinde bambaşka renklere de; örneğin kamufle yeşil ya da parlak bir sarıya bürünebiliyorlar. Şimdiye kadar birçok bilim insanı, bu değişikliklerin sarı ve kırmızı pigmentlerin benzer bir şekilde dağıtılmasından kaynaklandığına inanıyordu. Ancak son araştırma bunun böyle olmadığına işaret ediyor.Sonuçları Nature Communications adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırma Cenevre Üniversitesi'ndeki bir grup kuantum fizikçisiyle evrim uzmanı biyolog tarafından gerçekleştirildi. Ekip öncelikle bu hayvanlardaki renk tonlarını açıklayabilecek büyük, örümceğe benzer hücreler olmadığını fark etti.Uzmanlar daha sonra, elektron mikroskoplarıyla baktıkları "iridofor" adı verilen hücrelerde kristallerin oynadığı rolü keşfetti.Bu kristallerin hangi açılardan bakılırsa bakılsın, tıpkı yapısal renkleri oluşturan düzenleme gibi muntazam bir örgü oluşturduğu görüldü. Kaynak: BBC / Nature Communications (11 Mart 2015) |
Antarktika Ahtapotlarının Soğuktan Korunma Mekanizması Antarktika Ahtapotlarının Donmamasının Sırrı Da Vinci Bilim ve Teknoloji Derneği Başkanı, Almanya'daki Alfred Wegener Enstitüsü'nden bilim insanlarının, eksi 20 dereceleri bulan sularda yaşayan Antarktika ahtapotlarının, kanlarındaki oksijeni taşımak için kullandığı eşsiz sistem sayesinde donmadan yaşadığını bulduğunu belirtti. Yapılan açıklamada, Antarktika'nın, dünyadaki en soğuk ve dondurucu sularla kaplı ancak bir o kadar da biyolojik çeşitlilik açısından zengin bir yer olduğu dile getirildi. Yaşamın neredeyse imkansız olduğu bu soğuk sularda canlıların nasıl yaşadığının uzun zamandır bilim insanları için merak konusu olduğu söylenen araştırmada, yıllar süren çalışmalar sonucu bazı canlıların kullandığı sistemlerin keşfedildiğini ancak bazılarının hala gizemini koruduğu açıklandı. Bu sularda yaşayan canlıların, yüzmelerini ve yaşamalarını kolaylaştıran özel sistemlere sahip olduğu, balık ve diğer canlılardan anatomik açıdan çok farklı olan Antarktika ahtapotunun bu soğuk sularda donmadan yaşamayı nasıl başardığının yıllardır bilim dünyasını meşgul ettiği belirtildi. Ayrıca Almanya'daki Alfred Wegener Enstitüsü'nün, bu ahtapotların serin sularda nasıl olup da donmamayı başardığını incelemek üzere kolları sıvadığı kaydedildi. Antarktika Ahtapotunun Eşsiz Sistemi Da Vinci Bilim ve Teknoloji Derneği Başkanı, eksi 20'leri bulan suda normalde kan akışının kesilmesi ve ölümün kaçınılmaz olması gerektiğini vurgulayarak, şu bilgileri verdi: "Antarktika'da, soğuk nedeniyle dokulara oksijen taşımak güçleşiyor. Oksijenin yeteri kadar taşınamaması ve kanın akamaz hale gelmesi de işleri iyice zorlaştırıyor ancak bu ahtapotlar hiçbir zorluk çekmeden yaşayabiliyor. Bilim insanlarına göre, Antarktika ahtapotu kanındaki oksijeni taşımak için eşsiz bir sistem kullanıyor. Üç kalbe ve kasılabilir damarlara sahip olan ahtapot, bu damarlar aracılığıyla bazı omurgasızlarda bulunan hemolenf isimli bir sıvı pompalıyor. Mavi oksijenle zenginleştirilmiş bu sıvılar, omurgalı canlılarda bulunan hemoglobine benzer bir protein olan ve ahtapotun kanına mavi rengi veren kan pigmenti hemosiyanin taşıyorlar. Hemosiyaninin içindeki bakır, oksijen moleküllerini birbirine yapıştırarak, oksijenin taşınmasını sağlıyor. Böylece canlının bu soğuk koşullar altında dahi kolaylıkla yaşayabilmesine olanak tanıyor." Sistemin son derece yüksek verimlilikle işlediği dile getirilen araştırmada, "Bu madde sayesinde ahtapotlar yüzde 76,7 oranında daha fazla oksijen taşıyor. Bu sayede ahtapot, oksijeni gitmesi gereken yere, gitmesi gereken miktarda taşımış oluyor ve gayet sağlıklı bir şekilde bu soğuk sularda yol alabiliyor" denildi. Antarktika ahtapotlarının bir başka ilginç özelliğinin daha bulunduğu anlatılarak, "Kanlarındaki tuz oranı, içlerinde yüzdükleri suyun tuzluluk oranıyla aynı. Tüm bu özellikleri sayesinde, yaşamanın neredeyse imkansız olduğu bu dondurucu sularda, ahtapot yaşamına hiç zorlanmadan devam edebiliyor" açıklaması yapıldı. Kaynak: AA / Da Vinci Bilim ve Teknoloji Derneği (14 Mart 2015) |
Ahtapotların Eklem ve Yön Mekanizması Ahtapot Kollarını Nasıl Kıvırıyor? http://ichef.bbci.co.uk/news/ws/660/amz/worldservice/live/assets/images/2015/04/17/150417133042_octopus_624x351_spl_nocredit.jpg Bilim insanları ahtapotların eklemleri olmadığı halde deniz dibinde sürünürken kollarını nasıl kullandıklarını ortaya çıkardı. Kudüs İbrani Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ahtapotların son derece esnek olan kolları arasında nasıl eşgüdüm sağladıklarını belirlemek için yüksek hızlı kameralarla sürünmelerini filme aldı.Yapılan inceleme, ahtapotların hareketinin ne kadar basit olduğunu gösterdi. Hayvan sürünürken sadece hangi kolunu kullanacağına karar veriyordu o kadar. Current Biology dergisinde yayınlanan araştırma, ahtapotların nasıl hareket ettiklerine dair ilk ayrıntılı çalışma.Ahtapotların bedenlerini nasıl kontrol ettikleri, biyolojiden ilham alarak robot üretmek isteyen mühendisleri de ilgilendiriyor. Ahtapotun Tek Yapması Gereken Yönünü Seçmek Araştırmacılardan Dr. Guy Levy, tıbbi amaçlar ve kurtarma operasyonları için yumuşak robotlar yapmayı hedefleyenler olduğunu hatırlatıyor.Böyle yumuşak, ahtapotunkine benzeyen kolları olan robotlar, hareketleri sabit eklem yerleriyle sınırlanmayacağı için dar, erişmesi güç yerlere ulaşabilecek. Levy, bunun da, örneğin yıkılan bir binada enkaz altında kalanlara ulaşmakta işe yarayabileceğini düşünüyor.Araştırma için çekilen filmin her karesini inceleyen Dr. Levy ile Prof. Benny Hoffner, ahtapotun kolunu bir çekip bir uzatmak suretiyle kendini ittirdiğini ve her kolun bedeni sadece tek bir yöne götürdüğünü belirlemişler. Buna göre, hangi yöne gitmek istiyorsa ona göre bir kol seçmesi ahtapot için yeterli oluyor.Sekiz kolundan herhangi birini kullanabildiği için de, bedeni ne tarafa dönük olursa olsun, istediği yöne doğru sürünebiliyor. Hareketlerinde, bir ritm veya tekrarlanan bir tarz da yok.Bir sonraki aşama, bu koordineli sürünmenin nasıl kontrol edildiğini anlamak için ahtapotların sinir sisteminin incelenmesi olacak. Kaynak: BBC / Current Biology (17 Nisan 2015) |
Arıların Tarım İlaçlarına Olan Bağımlılıkları http://ichef.bbci.co.uk/news/ws/660/amz/worldservice/live/assets/images/2015/03/30/150330124542_been_flower_624x351_getty.jpg Arıların neonicotinoid böcek ilaçlarını tercih ettikleri ortaya çıktı. İngiltere'deki Newcastle Üniversitesi'nden bilim insanları, arıların, tıpkı sigara tiryakilerinin bağımlılığı gibi, nikotin benzeri kimyasal maddelerden "etkilenebildiğini" belirledi.Yapılan deneyler, arıların kimyasal maddeleri çekici bulması yüzünden zararlı miktarlarda zirai ilaca maruz kalıp kalmayacağı sorusunu gündeme getirdi.Laboratuvar ortamında bal arılarının ve yaban arılarının işlemden geçirilmemiş besinlerle, neonicotinoidli besinlere tepkisi denendi.Üç neonicotinoid böcek ilacından ikisi eklenmiş olan şeker solüsyonunu arıların çekici bulduğu ve bu besinlerin "doğrudan beyni hedef alan uyuşturucu etkisi gösterdiği" görüldü. Araştırmaya öncülük eden Prof. Geraldine Wright, "Arılar, besinlerindeki neonicotinoidlerin tadını alamıyorlar dolayısıyla da bu böcek ilaçlarından uzak duramıyorlar. Bu da arıları, ilaçlı bitki özüyle beslenip zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Bundan da kötüsü, arıların zirai ilaçlı besinleri tercih etmesi. Neonicotinoidler, tıpkı nikotinin insan beyninde yaptığı etkiyi oluşturuyor arıların beyinlerinde." dedi. 2013 yılında Avrupa Birliği, arılar üzerindeki etkileri yüzünden çiçek açan bitkiler üzerinde 3 tür neonicotinoid ilaç kullanılmasını iki yıl süreyle yasaklamıştı. Kaynak: BBC (23 Nisan 2015) |
Ay Balığı'nın Vücut Isısını Ayarlama Mekanizması Dünyanın İlk Sıcakkanlı Balığı http://ichef.bbci.co.uk/news/ws/660/amz/worldservice/live/assets/images/2015/05/15/150515025813_opah_624x351_reuters.jpg Otomobil tekerleği boyutundaki yuvarlak gümüş renkli Ay Balığı'nın sıcakkanlı bir yapıda olduğu ortaya çıktı. Scientific American Dergisi'nin verilerine göre, araştırmacılar Ay Balığı'nın sıcakkanlı olduğunu belirledi. Böylece Ay Balığı şimdiye kadar bulunan ilk sıcakkanlı balık oldu. Balıkların çoğu ısınabilmek için içinde bulunduğu ortamın ısısına gerek duyuyor.Ay Balığı ise sıcakkanlı bir balık olarak kendi vücut ısısını yükseltebiliyor ve okyanusların soğuk derinliklerine bile 396 metreye kadar dalış yapabiliyor.Kaliforniya'daki Southwest Balıkçılık Bilimi Merkezi'nden Nicholas Wagner, "ısısının yüksek olması vücuttaki fizyolojik süreçleri de etkiliyor" diyor. Bunun sonucunda kaslar daha hızlı hareket edebiliyor ve gözler daha iyi görüyor.Ay Balığı'nın bu nedenle daha hızlı yüzdüğü ve soğukkanlı yavaş yüzen balıkları yakalamakta avantajlı olduğu belirtiliyor. Balığın 1,8 metreye kadar uzayabilen yüzgeçlerini çırpması da vücut ısısını yükseltiyor. Kaynak: BBC / Scientific American Dergisi (1 Haziran 2015) |
Kanguruların Çoğu Solak Rusya'daki St. Petersburg Üniversitesi'nden Biyolog Yegor Malaşiev ve ekibinin araştırması, kanguruların çoğunun hareketlerinde, görsel, işitsel algılamalarda bedenin sol yarısını kullandığını ortaya koydu. Böylece solaklığın yalnızca insanlara ve bazı primatlara özgü olmadığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. Avustralya'da yaşayan farklı kanguru türlerini inceleyen bilim adamları, gri ve kızıl kanguruların doğuştan solak olduğu, küçük kanguruların (valabi) yiyeceklerini sol elleriyle yediği sonucuna vardı. Ağaçta yaşayan kanguru türlerinin ise sağ ellerini kullandıkları belirlendi. Bilim adamları, kanguruların çoğunun sağ elini kullanmamasının bu hayvanların beyninin sağ ve sol yarım kürelerini bağlayan sinir hücresi sisteminin diğer memelilerden farklı olmasından kaynaklandığını vurguladı. Araştırmanın sonuçları "Current Biology" dergisinde yayımlandı.Daha önce yapılan araştırmalar, dişi kedilerin genellikle sağ patilerini, erkek kedilerin ise sol patilerini kullandıklarını, papağanların çoğunun solak olduğunu, Japon balıklarının tehlike anında daha çok sağ tarafa doğru kaçtığını, kambur balinaların yiyecekleri çiğnerken çenesinin sağ tarafını tercih ettiğini göstermişti. Kaynak: BBC / Current Biology (19 Haziran 2015) |
Kediler Farelere Karşı Kimyasal Silah Kullanıyor Bir araştırma, kedilerin farelerle ezeli yaşam mücadelesinde "kimyasal silah" bile kullandıklarını ortaya çıkardı.Sözkonusu kimyasal madde, kedilerin idrarının bileşiminde var. Uzmanlar, kedi idrarındaki bu kimyasal maddeye küçükken maruz kalan farelerin, büyüdüklerinde kedi idrarı kokan yerden uzaklaşmaları gerektiğini daha zor kavradıklarını keşfettiler.Bulgular Prag'da yapılan yıllık Deneysel Biyoloji Konferansı'na sunuldu. Moskova'daki Severtov Ekoloji ve Evrim Enstitüsü'nden araştırmacılar, daha önce kedi idrarındaki felinin adlı aynı maddenin hamile farelerin düşük yapmasına yol açtığını bulmuşlardı. Araştırma ekibinden Doktor Vera Voznessenskaya, farelerin kedi idrarındaki bu maddeye nasıl fizyolojik tepki verdiğini anlattı.Farenin beynindeki nöronlar kedi idrarındaki bu kimyasal maddeyi algıladıklarında hayvanın vücudu, stres hormonlarının artması gibi bir dizi otomatik reaksiyon veriyor. Doktor Voznessenskaya "Bu, kediler ve farelerde binlerce yıldır var olan bir durum" diyor. 'Herkesin Çıkarına' Yeni araştırma ise yeni doğmuş farelerin gelişimlerindeki "kritik bir dönemde", yani küçükken kedi idrarına maruz kaldıklarında yetişkin fareler olarak baş düşmanlarının kokusuna normalden farklı tepki gösterdiklerini ortaya koyuyor. Uzmanlar bir aylık fareleri iki hafta boyunca kedi idrarı kokusuna maruz bırakıp, büyüdüklerinde nasıl bir tepki gösterdiklerini ölçtüler ve bu kokudan diğer farelere göre daha az korktuklarını gördüler.Doktor Voznessenskaya yavruyken kedi idrarına maruz bırakılan farelerin şaşırtıcı bir çelişki sergilediklerini anlatıyor. Voznessenskaya "Aslında bu kimyasal maddeye hassasiyetleri çok daha yüksek. Alıcıları bu maddeyi çok daha güçlü şekilde algılıyor ve daha yüksek düzeylerde stres hormonu üretiyor" diyor. Ama kedi idrarına maruz kalarak büyüyen fareler bütün bunlara rağmen daha az korku belirtisi gösteriyor ve kaçma refleksini de daha az gösteriyorlar.Uzmanlar fare davranışlarındaki bu değişimin bir mantığı da olduğunu düşünüyorlar. Aslında bir yandan kedi kokusundan daha az kaçmaları kendileri için de faydalı çünkü yiyecek kaynaklarına ulaşmak için insanlara yakın olmaları lazım. İnsanların olduğu yerde kediler de var.Bu değişim aslında herkesi memnun edecek türden, bir tür kazan-kazan durumu. Voznessenskaya, "Böylece kedilerin çevresinde de daima kendilerini meşgul edecek kadar fare bulunmuş oluyor" diyor. Kaynak: BBC / Deneysel Biyoloji Konferansı (7 Temmuz 2015) |
Boa Yılanının Sırrı Amerikalı bilim insanları avını kavrayıp öldüren boa yılanının "zehirli sırrını" ortaya çıkardı. Boa yılanlarının avlarını boğarak öldürdüğü inancına son veren araştırmada, yılanların yakaladığı uyutulmuş laboratuvar farelerinin, tansiyon ve kalp atışları da dahil olmak üzere her türlü ölçümleri yapıldı. Kurbandan yakalanmadan önce ve sonra kan örnekleri alan bilim insanları, boa yılanının avını ölümcül şekilde kavrayışı sırasında kurbanda kan dolaşımının büyük ölçüde kesildiğini saptadı. Kan dolaşımı kesilince ortaya çıkan oksijen yetersizliğinin, oksijensiz çalışamayan beyin, kalp ve karaciğerde dokuları hızla öldürdüğü saptandı. Journal of Experimental Biology'de yayımlanan bulgulara göre, kan dolaşımının durması, düşünüldüğünden çok daha etkili, hızlı ve kesin şekilde ölüme yol açıyor.Pensilvanya'daki Dickinson College'de görevli Prof. Scott Boback, "Farenin beynine kan akışı sınırlandırılınca, bu, hayvanı birkaç saniyede ölüme götürüyor. Yılan, göğüs kafesini de sarmışsa solunumu kısıtlaması söz konusu olabilir ama kan akışının durması, boğulmaktan daha hızlı öldürüyor." dedi. Araştırmacılar, yılanın avını kavrayıp sıktığı anda olanların izlenmesinin, çarpışma veya sıkışma durumlarında insanlarda görülen karmaşık doku hasarları hakkında yararlı bilgiler sağlayacağını düşünüyor. Prof. Boback ve ekibiyse, asıl olarak boa yılanlarının öldürme yöntemini anlamayı hedefliyordu. Dickinson College araştırma ekibi daha önceki bir çalışmasında da, boa yılanlarının, avlarının kalp atışlarını hissedebildiğini ve kalp atışı durduğunda kurbanını sıkmayı durdurduğunu keşfetmişti. Kaynak: BBC / Journal of Experimental Biology (23 Temmuz 2015) |
Arılar da Kafein Bağımlısı İngiltere'de Sussex Üniversitesi'nde ve İsviçre'de Bern Üniversitesi'nde görev yapan araştırmacılar, arıların da kafeine karşı zaafı olduğunu ve çiçeklerin bu bağımlılıktan faydalanabiliyor olacağını ortaya koydu. Konuyla ilgili çalışma Current Biology dergisinde yayınlandı. Çalışmada etiketlenmiş bal arılarının bulunduğu 3 kovandaki deneklerin davranışları incelendi. Araştırmaya katılan ekip, arıların kokusuz sakaroz çözeltisi ve doğal kafein konsantrasyonu bulunan besleyicilerden birini tercih ettiğini gözlemledi. Çalışmada kafein ile beslenen arıların, daha fazlasını almak istediği ve arkadaşlarını da bu kaynağa yönlendirmek için "sallanma dansı" yaptığı da görüldü. Kafeinle beslenen arılar, diğer kaynağa yönelme konusunda da pek istekli değildi. Araştırmaya Bern Üniversitesi'nden katılan Biyoistatistikçi Roher Schürch, kafeinin arılar üzerinde uyuşturucu etkisi gösterdiğini, arıların kafein etkisiyle, aldıkları besinin daha kaliteli olduğu hissine kapıldığını söyledi. Araştırmacılar yaptıkları bu çalışmada kafeini tercih eden arıların daha az şeker aldıklarını, bu nedenle ağırlıklarının ve bal üretimlerinin azaldığına da dikkat çekti. Çalışmayı gerçekleştiren ekip, kafeine aldanan arıların yanlış beslenme yolunu tercih ettiğini, bu nedenle bitkiyle arı arasındaki ilişkinin tek taraflı ve sömürücü bir ilişki olduğunu belirtiyor. Kaynak: Current Biology / Ntvmsnbc (16 Ekim 2015) |
Timsahlar Tek Gözü Açık Uyuyor Avustralya'da hayvanbilimcilerin yaptığı bir araştırmaya göre timsahlar tek gözleri açık uyuyor. Deneysel Biyoloji dergisinde çıkan makalede araştırmacılar timsahların beyninin yalnızca bir yarım küresinin uyuduğunu diğer yarım kürenin aktif ve tetikte olduğunu ortaya koydu. Çalışma, çevresinde insan olan timsahların uyurken sadece tek gözünü kapadığı bulgusundan söz ediyor. Araştırmacı John Lesku "Bir insan odada olduğu zaman onu sürekli izliyorlar. İnsan çıktıktan sonra bile timsahın tek gözü açık kalarak olası tehditlere karşı o yöne bakmayı sürdürüyor" dedi. Deneyler kızıl ötesi ışın kameralarıyla donanmış bir akvaryumda gece ve gündüz 40-50 cm uzunluğundaki küçük timsahlar üzerinde yapılmış. Bu bulgu su memelilerinde görülen "tek kürelik uyuma" fenomenine de uyuyor. Denizayıları ve yunuslar gruptan kopmamak için tek gözleri açık uyuyorlar.Öte yandan kuşlar da bu stratejiyi yırtıcı hayvanlardan korunmak için kullanıyor.Melbourne'da La Torbe Üniveristesi'nde çalışan Dr. Lesku "Tehlikeli durumlarda kuşlar tek küreli uyuma yetisini tek gözünü açık tutarak olası tehditlere karşı kullanıyor. Bundan sonraki aşama tek gözünü açan timsahların gerçekten de fizyolojik olarak yarı uykuda olduklarını teyit etmek olacak. Beynin iki küresinde de beyin dalgalarına bakmak için elektrofizyolojik kayıtlara ihtiyacımız var. Böylelikle bir kürenin uykuda diğerinin uyanık olduğunu söyleyebiliriz" diyor. İnsanların Uyku Düzeni Yeni Bir Olgu Bu bulgu insanları da yakında ilgilendirebilir. Dr. Lesku "Bana göre bu sonuçların en heyecan verici tarafı bizim uyku düzenimizin evrimsel açıdan yeni bir olgu olduğuna yönelik kanıt getirmesi" dedi. Beynin yarısıyla uyumanın sürüngenler ve kuşların ortak atalarının yanı sıra su memelilerinin atalarından bu yana evrildiği görüşünü savunuyor Lesku. Lesku, "Biz bütün beyni kapatan uykularımızın bir norm olduğunu düşünüyoruz. Eğer kuşlar tek beyin küresiyle uyuyor ve timsahlar ile diğer sürüngenler tek gözü açık uyuyorsa birden bizim uykularımız garip görünmeye başlıyor" şeklinde konuşuyor. Lesku'ya göre sadece kara memelileri bu şekilde uyumuyor. Kaynak: BBC Bilim / Deneysel Biyoloji (22 Ekim 2015) |
Hayatta Kalmak için "Erkek" Oluyorlar http://img-cdn.ntv.com.tr/gorsel/teknoloji/hayatta-kalmak-icin-erkek-oluyorlar,ATIPSS6vjEuclVguN9Wqkg.jpg?width=620&mode=crop&scale=both&v=20151223094759382&meta=rectangle Afrika'da araştırmalar yapan bilim insanları, bazı dişi aslanların yelelerinin çıktığını ve erkek gibi kükrediğini tespit etti. İlk kez kayıt altına alınan aslanlar, önümüzdeki günlerde bir belgeselde de yer alacak. Botswana'daki Okavango Deltası'nda gerçekleştirilen BBC çekimlerinde, dişi aslanların bir "erkek" gibi görünmenin dışında yine onlar gibi daha derinden ve maskülen bir kükreyişe sahip olduğu gözlemlendi.Bölgede 5 dişi aslanın aynı genetik mutasyon nedeniyle hormonal dengesizlik göstererek yelelerinin çıktığı tahmin ediliyor. Dişi aslanların yaşadığı bu dengesizlik, doğal ortamda hemcinslerine karşı bölgesini genişletme, onları korkutma ve bölgede çok sayıda erkek aslan olduğuna inandırma avantajı kazandırıyor. Yeni yılda BBC'de yayınlanacak belgeselin yapımcılarından biri olan Chris Packman, bu değişimin dişi aslanların bölgesini genişletmesini sağlaması durumunda, hayatta kalma şanslarının da artıracağını düşünüyor. Packman, dünyanın en ikonik hayvanlarının evriminin gözlerinin önünde gerçekleştiğine dikkat çekiyor. Hayatta kalmanın bıçak sırtında olduğu bölgede türlerin hayatta kalmak için geçirdiği mutasyon bununla da sınırlı değil. Yine aynı belgeselde bir kuş türünün kendini korumak için "zehirli tırtıl" taklidi yaptığına da tanık olundu. Kaynak: Ntvmsnbc / BBC (23 Aralık 2015) |
Grönland’daki Bir Köpekbalığı Uzun Yaşama Rekorunu Altüst Etti! Grönland’daki 5 metre uzunluğundaki bir köpekbalığı 400 yıldan daha uzun süredir yaşıyor olabilir. Loligo Systems’de soğuk su fizyolojisti olarak çalışan Michael Oellermann, bu köpekbalıklarının şaşırtıcı şekilde uzun yaşadığını söylüyor. Okyanusların oldukça tehlikeli yerler olduğunu belirten Oellermann, avcıların, kısıtlı yiyeceklerin ve hastalıkların her an vurabileceğini belirtiyor. Grönland köpekbalıklarının (Somniosus microcephalus) epey zamandır uzun ömürlü oldukları konuşuluyordu. 1930’larda bu köpekbalıklarının yılda bir santimetre uzadıkları keşfedildi. Ancak bilim adamlarının köpekbalıklarının kaç yıl yaşadıklarını ortaya çıkarması mümkün olmadı. Kopenhag Üniversitesi’nde çalışan deniz biyoloğu John Steffensen, Kuzey Atlantik’te yakalanan bir Grönland köpekbalığının ele geçirilen omurga parçasındaki gelişme halkalarından, canlının yaşını bulabilmeyi umuyordu. Bu fikri başarıya ulaşmayınca, Steffensen Danimarka’daki Aarhus Üniveritesi’nde radyokarbon yöntemiyle yaş bulmada uzman biri olan Jan Heinemeier’e danıştı. Heinemeier, köpekbalığının göz lenslerini çıkarıp oradan yaş bulmayı denemeyi önerdi. Böylece lensteki çeşitli karbon biçimlerinin ölçülmesi mümkün olabilecekti. Steffensen ve doktora öğrencisi Julius Nielsen uzun yıllar boyunca ölü Grönland köpekbalığı bulup topladı ve çoğunluğunun başka balık türlerini yakalamak için atılan ağlarda tutulup öldüğü görüldü. Bunun sonrasında ekip alışılmadık bir teknik kullandı: 1950’lerin ortalarında nükleer bomba testinde kullanılan ve sonra incelemesi bırakılan karbon 14 izotopunun miktarına baktılar. Bombaların patlaması ile 1960’ların başlarında okyanus ekosistemlerinde karbon-14 bulunmaya başlandı ve bu zamanda oluşan vücut parçaları – özellikle göz lensleri – karbon-14 açısından zengin olacaktı. İncelemeler sonucunda iki köpekbalığının (her ikisi de 2,2 metreden küçüktü) 1960’lardan sonra doğduğu, başka bir küçük köpekbalığının ise 1963 yılında dünyaya geldiği bulundu. Bu iyi belirlenmiş tarihleri kullanarak, araştırma ekibi diğer köpekbalıklarının boyutlarına bakarak yaşlarını tahmin edecek bir gelişme eğrisi çıkardı. Başlangıç olarak yeni doğan Grönland köpekbalıklarının 42 cm uzunluğunda olduğu gerçeği üzerinde durdular. Daha başka iyi bilinen teknikleri de kullandılar, örneğin arkeolojik kazılarda yapılan yaş tayinlerini de kullandılar. Bu durumda, radyokarbon tarihlerinin köpekbalığı uzunluğu ile ilişkisinden yaş tayinleri yapılabilecekti. En yaşlısı 392 +/- 120 yıl olarak bulundu. Böylelikle Grönland köpekbalıklarının yaşayan en eski omurgalılar olduğu ortaya çıktı, Grönland balinası da köpekbalıklarından sonra en uzun yaşayan canlı olarak bulundu ve yaklaşık 211 yaşında olduğu tespit edildi. Grubun tahminlerine göre hamile dişilerin uzunluğu 4 metreye yaklaşıyordu ve yavrulamadan önce en az 150 yaşında olduğu tespit edildi. Hayvanların ömürlerinin, soğuk sudan kaynaklanan gelişim yavaşlaması ve biyokimyasal faaliyetlerin azalması ile mümkün olduğu düşünülüyor. Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi’nde genetik uzmanı olarak çalışan Shawn Xu, “düşük metabolik hız önemli bir rol oynuyor” diyor. Soğuk suyun başka yararlarının da olduğunu söyleyen Xu, 3 yıl önce nematodlar üzerinde yapılan çalışmalarla hayvanın DNA’ya zarar veren moleküllerden kaçtığını, enfeksiyonlardan daha uzak olduğunu ve ömrünün uzadığını söylüyor. Soğukta aktifleşen moleküllerin hayvanlar dünyasında evrim ile korunduğunu söyleyen Xu, bu metabolik yolların köpekbalıklarında da bulunduğunu tahmin ediyor. Kemik yapısından yaş tayini ve gelişim incelemesi yapan Paul Butler, 2013 yılında 500 yaşındaki bir quahog (Arctica islandica) türünün incelemesini yaptığını söylüyor. Uzun ömürlü daha başka türlerin bulunması konusunda şüpheci davranan Butler, bu iki türün istisnai olarak karşımıza çıktığını düşünüyor. Kaynak: Sciencemag (11 Ağustos 2016) |
1 ek Virüslere Karşı Tazmanya Canavarı Sütü! Avustralyalı araştırmacılar tazmanya canavarı sütünün antibiyotiğe dayanıklı hale gelen virüslere karşı iyi bir savunma faktörü olabileceğini öne sürdü. Sidney Üniversitesi'nde çalışan uzmanlar bu keseli hayvanların sütünde tedavisi zor enfeksiyonları bitirebilecek önemli kimyasal bileşimler olduğunu söyledi. ![]() Bilim insanları peptid olarak bilinen bileşimlere benzeyen yeni tedaviler üzerinde çalışıyor. Tazmanya canavarının genetik kodunu tarayan araştırmacılar enfeksiyonlara karşı savaşan cathelicidin olarak da bilinen antimikrobiyal peptidleri yeniden üretmeyi hedefliyor. Doktora öğrencisi Emma Peel bu hayvanların sütünde 6 önemli peptid bulduklarını söyledi. Bu peptidlere benzer bileşimlere diğer keseli hayvanların sütlerinde de rastladıklarını söyleyen Peel, bu hayvan türlerinin hepsinin incelenmesi gerektiği kanısında. "Tammar kangurularında 8, keseli sıçanlarda da 12 peptid bulunuyor" diyen Peel, koalaların sütü üzerinde çalışmaların başladığını belirtti. Araştırma ekibi tazmanya canavarında buldukları 6 peptidi yeniden ürettikten sonra 25 tür bakteri ve 6 çeşit mantar üzerinde denediler. Saha-CATH5 olarak adlandırılan sentetik peptid özellikle metisiline dirençli MRSA olarak bilinen Staphylococcus aureus virüsünü öldürmede etkili. Bu peptid ayrıca deri enfeksiyonlarına neden olan Candida isimli antibiyotiğe dayanaklı bir virüs türünü de yeniyor. Kaynak: BBC / Nature Journal Scientific Reports (18 Ekim 2016) |
1 ek Yaprak Taklidi Yapan Örümcek! Biyolojideki karşılığıyla kamuflaj, canlının “bir şekilde” gizlenmesi anlamına gelir. Bu, bukalemunlarda gözlenen canlı/ cansız arka plana uyma şeklinde olabileceği gibi bir türün değişik faktörler etkisiyle başka türlere benzemesi şeklinde de olabilir. Bunlardan ikincisi mimikri (benzeşme) olarak bilinen durumdur. Bugüne dek değişik türleri keşfedilmiştir, en bilinen iki türü: Bates ve Müller mimikrisidir. Bir üçüncü kamuflaj şekli de davranışsaldır. Buna örnek olarak zebralar verilebilir. Bir zebra sürüsü saldırıya uğradığında birbirlerine yaklaşarak ortak hareket etmeye başlar, böylece çizgili desenleri sayesinde avcının kafasını karıştırırlar. Üç tür kamuflaj tipi arasında kesin sınırlar çizmek her zaman mümkün olmaz. Bazı durumlarda iki ya da üç tür kamuflaj birlikte gözlenebilir. ![]() Journal of Arachnology dergisinde yayınlanan kısa bir bildiride, arka plana uyum şeklinde gerçekleşen kamuflaja dair önemli bulgular bilim dünyasına tanıtıldı.Hem böcekler hem de örümcekler bitkilerle çok yakından ilişki içindedirler. Bunun doğal bir sonucu olarak da evrimsel süreçte bitkilerle ilgili pek çok kamuflaj örneği oluşmuştur. Öyle ki böceklerde başlı başına bir takım, bitkileri taklit eden vücut yapılarıyla bilinen türlerden oluşmaktadır: Phasmatodea. Yine birçok peygamber devesi ve çekirge türleri de bitkilere şaşırtıcı derecede benzer vücut yapısına sahiptirler. Örümceklerde ise bazı Thomisidae (yengeç örümcekleri) üyeleri üzerinde avlandıkları çiçeğin rengine bürünebilir. Ancak bugüne dek doğrudan bir bitki ya da bitkinin bir parçasını taklit eden herhangi örümceğin varlığına dair bir bulgu ilk kez yayınlandı. Çalışmanın başlangıcı 2011 yılında Çin’in Yunnan Bölgesi'nde yapılan bir arazi çalışmasına dayanıyor. Bu arazi esnasında rastlanan bir dişi birey fotoğraflanıyor. Buna göre dişi örümceğin yakınında herhangi ağ bulunmamakla beraber örümceğin üzerinde bulunduğu dalın çeşitli noktalarına ipekle tutturulmuş kuru yapraklar göze çarpıyor. Bu cins örümceklerin bazı türleri çok kabaca kuru bir yaprağı andırsa da söz konusu dişi birey kadar belirgin şekilde bir yaprağı andıran hiçbir türe rastlanmamıştır. Kaynak: Journal of Arachnology (29 Kasım 2016) |
| Saat: 09:00 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık