MsXLabs
Sayfa 4 / 4

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Psikoloji ve Psikiyatri (https://www.msxlabs.org/forum/psikoloji-ve-psikiyatri/)
-   -   Psikoloji ile ilgili Makaleler       (https://www.msxlabs.org/forum/psikoloji-ve-psikiyatri/92182-psikoloji-ile-ilgili-makaleler.html)

_PaPiLLoN_ 17 Eylül 2009 16:22

Ergenlikte Aile Tutumları
 

Ergenlikte Aile Tutumları

Ergenlik, her bireyin hayatında oldukça önemli bir yer tutan bir dönemdir. Genellikle 11–20 yaşları arasında tanımlanan bu döneme girme yaşı ve uzunluğu genetik faktörlere ve çevresel faktörlere göre kişiden kişiye değişiklik göstermektedir. Bu dönemde kişiler, biyolojik gelişimin yanı sıra, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan gelişir, olgunlaşırlar. Bu derece önemli değişikliklerin olduğu, çocukluktan yetişkinliğe adım atıldığı, kişinin artık kendini ve çevresini farklı bir pencereden gördüğü bu devre en yakını olan ailesi tarafından aldığı destekle aşılmakta sağlıklı ve mutlu bireyler yetişmektedir. Ne var ki birbirine kenetlenilmesi gereken bu dönemde aile içinde çok büyük problemler yaşanabilmektedir. Bunun da en büyük sebebi kuşak çatışmasından çok ebeveynlerin, ergenlik hakkındaki yetersiz bilgileri ve anne-baba-çocuk iletişiminin yanlış kurulmasıdır.

Bu döneme damgasını vuran en büyük problem, anne ve babaların bu konu ile ilgili fazla donanımlı olamamaları veya çocuklarına nasıl davranacakları konusunda tereddütler yaşamalarından doğmaktadır. Bunun sonucunda ergen ve anne-babalarından çok farklı dünyalara sahip olduklarını düşünerek ve anlaşılmadıklarını hissederek en ufak konular için bile sık sık tartışıp duygusal bir uzaklaşma yaşamaktadırlar. Burada anne ve babanın ergen ile nasıl iletişim kurduğu ve bunun devamını nasıl sağladığı çok önemlidir.

İlk olarak anne ve babalara düşen görev, ergenlik döneminin özelliklerinin çok iyi bir şekilde öğrenilmesidir. Bu dönemde oluşan gözle görülebilen bedensel değişikliklerin yanı sıra düşünce sistemlerinde ve duygu dünyalarında yaşanılan değişiklikler artık çok iyi tanıdıkları çocuğun her zaman sergilediği tutum ve davranışlarının aksine bambaşka türlü hareket etmesine sebep olmaktadır. Bu dönemde, nasıl bir birey olduğunu sorgulayan ve kendi hakkında farkındalık kazanan bireyin aileden uzaklaşmasının olabileceğinin, arkadaşlarının zaman zaman aileden bile önce gelebileceğinin, kendini bir grubun parçası olarak görmenin ne derece önemli olduğunun anne ve baba tarafından normal karşılanması gerekmektedir. Arkadaşları arasında benimsenen bir tarzda giyinmenin, saç modeli yaptırmanın, popüler olan sözcükleri kullanmanın altında yatan sebebin yaşıtları arasında sevilen, takdir gören bir birey olmak için yapıldığını bilmek anne ve babanın kafasındaki birçok soru işaretine çözüm olacaktır. Bunu göz ardı ederek, çok hassas oldukları dış görünüşleri hakkında yapılan eleştiriler anne-baba-çocuk ilişkisini gereksiz tartışmalara sürükleyecektir. Gene bu dönemde ergenler kendi doğrularının tartışılmaz ve şüphe edilmez olduğunu düşündükleri için onları başka bir fikir veya durum için ikna etmeye çalışmak birçok defa sonuçsuz kalabilir.

Bu devreye özgü durumları bilmek, bunlarla karşılaştıklarında soğukkanlı olmalarını sağlayacağı gibi bazı davranışların bu dönemin getirileri olduğunu kabul etmek başka bir pencereden bakmalarını sağlayacaktır. Ergenlik dönemi geçirilirken, çocukların yetişmesine en büyük katkıyı sağlayacak kişilerin kendileri olduğunun bilincinde olması gereken anne ve babalara düşen diğer önemli görevler sıralanacak olursa; en başta aradaki ilişkinin sağlam ve tutarlı olması için iletişim biçiminin doğru kurallara dayalı olması gelebilir. Örneğin, Alışkanlıklarını bir yana bırakan yeni konuşma ve dinleme biçimi ilişkiyi başka bir noktaya ulaştırır. Kendini kaliteli bir iletişim konusunda gerçekten açık tutan, karşı tarafı anlamak için olaylara onun penceresinden de bakabilen ve bunları yaparken ciddi bir kararlılık gösteren anne ve babalar için bu dönemde karşılaşılan sıkıntıları atlatmak çok daha kolay olacaktır.

Konuşmadan önce düşünmek, söz kesmeden dinlemeyi öğretebilmek için bu konuda hassas davranmak, yargılayıcı bir ses tonundan kaçınmak, sakince konuşmaya çalışmak, ilginç bir sohbet konusu bulmak ve bunu devam ettirmeye çalışmak, onunla konuşurken kendisiyle nasıl konuşulması isteniyorsa o şekilde konuşmak doğru ve etkili bir iletişim için yapılabilinecek basit kurallar olarak görülse de etkisi çok fazla olacaktır.

Anne ve babanın, yaklaşımları onların ileride nasıl bir birey olacağını da etkilemektedir. Çocuklarını kontrol ve aşırı koruma altına almaları sonucunda, onların başkalarına bağımlı, kendine güveni olmayan bir kişilik oluşmasına sebep olabilirler. Bunun tam karşıtı olan, hiçbir hareketi sınırlandırılmayan, her olumlu davranışı abartılan, yani aşırı hoşgörü ortamında büyüyen kişiler ise bencil yetişebilir. Bunun sonucunda da daima başkalarının dikkatini çekmek isteyen ve karşı taraftan hizmet bekleyen bir tutum içine de girebilirler. Baskıcı bir tutumla yaklaşan anne babalarında çocuklarında da başkalarının ne düşündüğüne fazlaca önem veren, pasif, girdiği ortamlarda hep geri planda kalan bir kişilik yapısı görülebilir. Bütün bu istenmeyen durumları önlemek amacıyla çocuğa başarabileceği görevler veren, yenileri için onu cesaretlendiren ve ona yeni karşılaşacağı durumlarda oluşabilecek problemleri çözebilmesine yarayacak beceriler kazandıran ailelerin çocukları gerçek hayatla karşılaştıklarında başarıyı yakalayabilmektedirler.

Tüm anne ve babaların unutmaması gereken en önemli nokta, çocukların tüm gelişim süreci boyunca kendi hayatlarını şekillendirirken genetik özelliklerinin yanı sıra çevreden gördüklerini öğrenip uygulayacaklarıdır. Bu sebeple, çocuklar en yakın çevrelerinde bulunan anne – babalarını iyi veya kötü özelliklerini model almalarıyla olaylar karşısında kendi davranışlarını oluştururlar. Anne- babanın başlattığı güçlü iletişim tarzı kısa zamanda çocuk tarafından fark edilecek ve o da elinden geldiğince uygulamaya başlayacaktır. Sadece ergenlik dönemi için değil tüm dönemlerde, iletişimin doğru ve kaliteli olması anne-baba-çocuk ilişkisinin de aynı derece de güçlü ve sağlam olmasını sağlar. Ergenliğin üzerinde durulma sebebi, bu dönemde olan çocukların aileden uzaklaşmadan, ileride hayatlarını etkileyebilecek olan kararları alırken kendilerini yanlız hissetmemeleri, doğru seçimler yapmaları için ihtiyaçları olan en büyük desteği anne ve babasından görmeleri gerekliliğindendir.

Merve Soysal Başa
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü


_PaPiLLoN_ 18 Eylül 2009 23:14

Kardeşi Olacak, Bunu Ona Nasıl Söylemeli?
 

Kardeşi Olacak, Bunu Ona Nasıl Söylemeli?

“Kardeş fikrine pek sıcak bakmıyor. Fakat, biz bir kardeşi olmasını çok istedik. Hem paylaşmayı öğrensin... Hem ilerde birbirlerine destek olular... Ama bunu ona nasıl söylemeli...”

Bir çocuk sahibi olma kararını alacak kişiler anne ve babalardır. Şüphesiz, ailenin ilk çocuğu bu durumdan pek memnun olmayacaktır. Çoğu zaman anne ve babalar ilk çocuklarına karşı kendilerini suçlu hissetme eğilimindedirler, kendilerini ona ihanet etmiş gibi hissedebilirler. Fakat, bu karar yetişkinlerin alacağı bir karardır, yeni durum çocuğun her ne kadar hoşuna gitmese de adapte olması gereken bir gerçektir.

Çocuk için 9 ay oldukça uzun bir süredir. Dolayısıyla anne ve baba hamilelik başladığı gibi bunu ilk çocuklarına açıkladıklarında onun için uzun bir bekleyiş olacaktır. Bir an önce bebeği görmek isteyebilir. Ancak, bildiğimiz gibi hamileliklerin hepsi doğum ile sonuçlanmayabiliyor. Bu nedenle, çocuğa bir kayıp travması yaşatma riskini en aza indirmek için hamilelikte herhangi bir sorun olmadığına emin olunduğunda yeni bir kardeşi olacağını açıklamak daha doğru olacaktır. Annenin karnı aşağı yukarı 3 ayın sonunda belli olmaya başlar, bu dönem bebeğin geleceğini açıklamak için iyi bir zamandır. Ama çocuk bu zamandan önce sizlerin arasında bebeğin geleceğine dair bir konuşmaya şahit olursa, henüz zamanı değil diye bunu yalanlamayın.

Bazı ebeveynler annenin karnı artık inkar edilmesi mümkün olmayacak boyuta gelene kadar bu durumu bir sır gibi saklamayı tercih edebiliyorlar. Fakat, bu durum çocuğunuzun yaşamında bir değişikliğe neden olacak ve bu duruma ne kadar çabuk hazırlanırsa onun için de o kadar kolay olur. Yoksa bebeğiniz kucağınızda eve geldiğinizde hiç de istenmeyen davranışlar ile karşılaşabilirsiniz.

Peki açıklarken hangi kelimeleri kullanmalı?
  • Çocuğun yaşına uygun ve basit şekilde bunu söyleyebilirsiniz. “Karnımda bir bebek var, Bir kardeşin olacak, Benim ve babanın bir çocuğu daha olacak vs.”
  • Çocuğunuzu jinekolojik muaynenize götürüp ultrasonagrafi seansına sokmamaya veya ultrason fotoğrafını göstermemeye özen gösterin. Bu durum onun kardeşi ile ilgili hayalini kısıtlamaya neden olabilir.
  • Olumsuz bir tepki verirse kendinizi suçlamayın. Bu normal bir durum. Sonuçta hayatımızdaki en büyük rakiplerimiz kardeşlerimizdir. Çünkü onlarla bizim için hayattaki en önemli kaynak olan anne ve babamızı paylaşmak zorunda kalırız. Ona sakince, bebeğin sizin olduğunu, onu sevmek zorunda olmadığını, onu sevip sevmeyeceğine o buraya geldikten sonra karar vermesinin doğru olabileceğini söyleyin. Bu durumda kendini daha serbest hissedecektir. Onu kardeşini sevmeye zorlarsanız daha da olumsuz davranışlar ve tutumlar sergileyebilir.
Açelya Şahin
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü


_PaPiLLoN_ 20 Eylül 2009 19:21

Çocuk ve Sokak

“Annee Sokağa çıkabilir miyim?” Bu soru pek çok annenin sıklıkla karşılaştığı bazen ne cevap vereceği konusunda kafasının karıştığı bir sorudur. Acaba çocuğu sokakta ne yapıyor? Kavgalara karışıyor mu? Eziliyor mu? Küfür öğrenir mi? Uzaklara gider mi? Taşıtlara dikkat eder mi? Eve zamanında döner mi? gibi sorular tüm annelerin zihnini kurcalar durur.

Çocuğun oynayabileceği belli başlı mekanlar ev, okul ve sokak alanlarında bulunur. Evlerde odalarında veya birbirlerini ziyaret ederek oynayabilirler. Bu mekanlar yarı yapılandırılmış ortamlardır. Yan odadan bile olsa anne, baba veya evde bulunan yardımcı gibi bir yetişkinin görünmez kontrolü altında oyun oynanır. Oynanabilecek oyunlar evde var olan oyuncaklar ve oynanmasına izin verilen eşyalarla sınırlıdır. Mekan küçüktür.

Okulda ise mekan oldukça geniştir. Ancak oynanabilecek teneffüs zamanı çok kısadır. Üstelik yine öğretmen kontrolü ve okul kuralları altında oynanır.

Sokak ise farklı alternatiflerle doludur. Mekan çok geniş veya dar olabilir. Site bahçeleri, yakında bulunan bir park, boş arsalar, kapı önleri, sokak araları, apartman boşluğu gibi pek çok mekan “sokak” alternatifleri olabilir. Evde yapılan tembihler ve bazı annelerin arada bir neler olduğuna göz atması dışında belirgin bir yetişkin kontrolü yoktur. Kurallar çocuklara bağlıdır. Çok az yapılandırılmış bu ortam çocuğun önceden tahmin edemeyeceği ve bir yetişkinden anında yardım isteyemeyeceği problemlerle doludur. Lider ruhlu çocuklar, belirlenen oyun kuralları, gruplara kabul veya red, mızıkçılık, hangi arkadaşlarla yakınlaşılacağı, hangilerinden uzak durulacağı, kavgalar gibi konuların yarattığı sorunlar karşısında da çocuğun kendi başına bulduğu çareler, sosyal muhakemenin gelişimine önemli katkılarda bulunur. Çocuğun akranlarıyla, kendinden büyük çocuklarla, bitkilerle, hayvanlarla nasıl ilişki kuracağı da sokakta belirlenmeye başlar. Sokak gerçek hayata çok benzer. Hem iyi, hem kötü modellerle doludur. Bunlardan hangilerinin model alacağına dair ilk özgür kararlar sokakta verilir. Verilen yanlış kararlar, deneme-yanılma yolu ile doğruyu bulmalar çok doğaldır. Çocuk seçtiği yolun iyi yada kötü sonuçlarını sokakta çabucak yaşayarak, bir sonraki kararlarını daha farklı bir yönde kullanabilir. Unutmamalıdır ki küçük yaşta yapılan hatalar daha kolay düzeltilir. Yetişkinlik dönemindeki hataların faturası ise ağır olur.

Sokağa yeni, yeni çıkmaya başlayan bir çocuğa ön bilgilendirme yapmak önemlidir. Aile çocuğun sokakta karşılaşabileceği temel sorunların neler olduğunu özetleyip, örnekleyerek çocuğu kendi doğrularına hafifçe yönlendirmelidir. Çocuk ailesinin değer yargıları, doğru buldukları konusunda bir fikre sahip olarak sokakla tanışmalıdır. Sokakta kaç saat kalınacağı, eve ne zaman dönüleceği, hangi tarz problemlerle karşılaşıldığında aileye hemen haber verileceği, nereye kadar uzaklaşılacağı ailenin koyması gereken ön kurallardır.

Çocuk sokağa yeni yeni çıkmaya başladığında, arada bir çocukları rahatsız etmeden neler yaptığına göz atmak, zamanında eve dönüşlere dikkat etmek, ailenin belirlediği sınırlar içinde kalıp kalmadığını kontrol etmek faydalıdır. Bir süre her şey yolunda giderse, çocuk da 9 yaşın üzerinde ise bu kontroller rahatlıkla azaltılabilir. Çocuğun yaşı küçüldükçe kontrolleri biraz daha arttırabiliriz. 6-7 yaşlarındaki çocuklar yanlarında yetişkin olmadan, sıkça yapılan “göz kontrolleri” ile rahatlıkla sokakta oynayabilirler. Daha küçük çocuklar ise az ileride oturarak onları izleyen bir yetişkinin olması koşulu ile sokak ile tanışabilirler.

Sokağın çocuk gelişimine çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Çevremizdeki yetişkinlere göz attığımızda, bazı kişilerin hayatın getirdiği problemleri paniklemeden kolayca çözdüğünü görürüz. Bunların önemli bir kısmı sokakta büyüyen çocuklardır. Hayatı çok erken öğrenerek başarılı birer problem çözücü olmuşlardır.

Sokağın çocuğun sosyal muhakemesini arttırdığı kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak yine de sınırları olmalıdır. Çocuk gelişimine en az sokak kadar katkısı olan etkinlikler vardır. Aileyle birlikte zaman geçirme, kitap okuma, geliştirici oyuncaklar, TV.deki uygun programlar, özenle seçilmiş bilgisayar etkinlikleri hobiler, spor, akademik etkinlikler dengeli bir biçimde tüm haftaya yayılmış olmalıdır.

Söz konusu kentler olunca çocukların hak ettikleri oyun alanlarının çok sınırlı olduğunu görüyoruz. Çocuğunuzun çıkabileceği nitelikte bir sokak ortamı yok ise yapılabilecek şeyler çok sınırlı. Belki uygun sokak ortamı olan bir arkadaşını ziyarete gidebilirsiniz veya çocuklarınızı parklarda buluşturabilirsiniz. Ama hiçbiri çocuğun evinin hemen yanında olan, ailesinden bağımsız olarak oynayabileceği kendi sokağının yerini tutmaz.

Olcay Güner
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü


_PaPiLLoN_ 20 Eylül 2009 19:56

Akademik Hayattaki Zorluklar

“Çocuğum çok akıllı. Ama, okulda öğrenilenler söz konusu olduğunda, aklını kullanamıyor. Sanki donup kalıyor!”

Her birimiz eşsiz bir yapıda doğarız. Zaman geçtikçe hepimizin öğrenme ile ilgili becerileri de farklı bir profil olarak şekillenir. Miras aldığımız genler, içinde bulunduğumuz psikolojik atmosfer, kültürel etmenler, fiziksel sağlığımız, sosyal çevremiz , eğitim olanaklarımız, kişilik yapımız bu profilin çizilmesinde önemli roller alır.

İnsan beyninde “öğrenme” ile ilgili sayısız beceriler ve beceri kombinasyonları mevcuttur. Bunlar bizlerin yeni şeyleri öğrenmemizi ve ustalaşmamızı sağlayan önemli güçlerdir. Herbiri farklı bir alana hitap eder. Örneğin : bazıları kalemi tutup yazı yazmamıza bazıları bir fıkrayı öğrenip anlatmamıza bazıları ise bisiklete binmemize olanak sağlar. Öğrendiğimiz her şeyin, her bir adımında farklı farklı beceri kombinasyonları çalışır. Beynimizde saklı bu hazinenin parçalarını her birimiz farklı ustalıklarla kullanırız. Kimimiz motor becerilerimizi çok iyi kullandığımız için iyi yüzeriz. Kimimizin dikkat kontrolü ile ilgili becerileri o kadar iyi çalışıyordur ki bir seminerde anlatılan her şeyi kolayca dinler ve öğreniriz. Kimimizin uzun süreli hafıza kayıtları öylesine canlıdır ki, aradan 4-5 yıl geçtiği halde gittiğimiz filmlerin her türlü ayrıntısını sanki filmden az önce çıkmış gibi hatırlarız. Bazılarımız ise az önce sayılan alanlarda (görünür de o insanlardan hiçbir eksiğimiz olmadığı halde) şaşırtıcı derecede başarısız olabiliriz. Örneğin; bir türlü yüzme öğrenemeyiz, az önce tanıştığımız insanın adını hemen unutuveririz veya bir filmi bile başından sonuna izleyecek sabrımız ve dikkatimiz yoktur.

Beceri farklılıkları en çarpıcı biçimde, çocuklarımız okula başladığında beliriverir. Kimi çocukların muhteşem bir ezber gücü varken, yazı yazmayı bir türlü beceremez; kimisi basketbol da harikalar yaratırken , okuma ile başı derttedir; kimisi her şeyin mantığını kolayca kavrarken öğrendiklerini çabucak unutuverir; kimisi ise büyük bir hevesle hazırlandığı sınav esnasında kendini başka şeyler düşünürken buluverir, zaman kaybettiği için de başarısız olur.
Sayısız beceri kombinasyonlarından bazılarının öne çıkması, bazılarının ise daha geri planda kalmasından doğal bir şey olamaz.

Ancak okul sistemleri dil becerileri; hafıza becerileri, ince motor beceriler, aritmetik beceriler, dikkati kontrol etme becerileri gibi beceriler üzerinde yoğunlaştığı için bu alanlarda ortaya çıkan eksiklikler okulda oldukça yoğun problemler yaratır. Örneğin; tahtadaki yazıyı deftere geçirmekte zorluk çekmek, okumasını bir türlü hızlandıramamak ve hala hecelemek, b’yi ve d’yi sürekli karıştırmak, m yerine b yazmak, “çok” u “koç” okumak, matematikte eldeyi sürekli unutmak, bir sütunu toplarken, diğerini çıkarmak x yerine + yapmak, saati bir türlü öğrenememek, problemleri çözerken, uygun strateji geliştirip çözememek, dikkatini yoğunlaştırarak dersi dinleyememek, ev ödevlerini yapmak için yerinde uzun süre oturamamak okulda sorun yaratır. Üstelik tüm buna benzer şeyleri arkadaşlarının becerebildiğini ama kendisinin başaramadığını görmek oldukça zor bir durumdur.

Akademik hayat çocuklarımızın zorlandıkları beceriler üzerine odaklanan görevleri istiyorsa, çocuğumuz herhangi bir noktada takılıp kalabilir. Okulun talepleri arttıkça da çocuğun da, ailesinin de morali bozulmaya başlar. Kimi çocuklar içe kapanır ve silinir. Kimileri ise “madem dersler konusunda kuvvetli değilim, o halde kuvvetli olduğum başka alanlarda kendimi göstereceğim” diye düşünür ve gereksiz şakalarla sınıfı güldürmeye, arkadaşlarına fiziksel güç gösterilerinde bulunmaya başlar. Bir kısmı ise “madem başaramıyorum, o halde istemiyormuş gibi yapmalıyım” diye düşünür ve “ben zaten yazmak istemiyorum. Okulda öğrenen her şey gereksiz, büyüyünce hiçbir işimize yaramayacak, o yüzden ilgilenmiyorum” diyerek umursamazlık maskesi takarlar.

Bu çocuklar o kadar yoğun bir problem yumağı ile uğraşırlar ki, “ben aslında şu anda başarısızım ama bu ileride bir yetişkin olduğumda da başarısız olacağım anlamına gelmez” diye düşünemezler. Bazen bu çocuklara ilkokul 3.sınıfta okumayı çözen Edison’u, başarısız okul hayatları olan Walt Disney’i; Einstein’ı örnek göstermek işe yarayabilir. Gerçekten de bu çocuklar için okul hayatı zordur ama gelişmiş becerilerine yönelik alanlarla buluştuklarında harikalar yaratabilirler. Onları biraz izlersek parlak becerilerini fark edebiliriz. Örneğin; yazıları bir türlü satırlara yerleştiremiyordur ama bir tenis ustasıdır. Çarpım tablosunu ezberleyemiyordur ama TV de gördüğü her tipin taklidini büyük bir ustalıkla yapıyordur. 3. Sınıfta olduğu halde halen heceleyerek okuyordur ama piyano çalma konusunda bir dehadır.

Akademik hayatın istediği beceriler konusunda zayıflıkları olan bu çocuklar “Özel Öğrenme bozukluğu”, “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite” gibi tanılar alabilirler. Bu çocuklar karşılaştıkları başarısızlık ve hayal kırıklığı ile baş edebilecek güçte değildirler. Onlara yardım etmek gerekir. Yardımın ilk adımı çocuğun güçlü ve zayıf becerilerini araştırmak, gerekiyorsa bir psikolog tarafından belirlenmesini sağlamaktır. Bir uzmanın görüşleri, anne baba gözlemleri öğretmen raporları bir araya getirildiğinde çocuğumuzun öğrenme profili hakkında belirgin bir görüntü elde edebiliriz.

Bundan sonraki adım çocuğa da güçlü ve zayıf yönlerini tanıtarak kolay öğrenme yollarını öğretmek ve en önemlisi zayıf becerilerini geliştirecek çalışmalar yapmaktır. Bu çalışmalara konunun uzmanı olan psikolog, psikolojik danışman veya özel eğitimci yön vermelidir. Bilinçli bir çalışma ve terapi programı ile zayıf öğrenme becerileri antrene edilerek güçlükler aşılabilir. Tıpkı sporcuların düzenli antremanlarla performanslarını giderek arttırdıkları gibi, beceriler de gelişir.

Bir yandan öğrenme ile ilgili aksaklıkları keşfedip, geliştirirken aynı zamanda çocuğun güçlü becerilerini ve özel yeteneklerini ihmal etmemeliyiz. Çocuk bir tarafta zorlansa da, bir başka alanda parladığını farkedince özgüveni artacaktır. Uzun vadede (bir yetişkin olduğunda) hayatına yön verecek uğraşlar zaten bu zengin becerilerine ait alanları kapsayacaktır.

Bazen duygusal problemler öğrenme ile ilgili becerilerin gelişimini geciktirip zayıflatırken; bazen de beceri eksikliği nedeni ile ortaya çıkan duygusal ve davranışsal problemlere de rastlarız. Örneğin; anne babanın boşanmasından sonra bazı çocukların okul başarısı düşebilir. Ancak okulda kronik bir okul başarısızlığı yaşayan bir çocuğun da depresyona girme veya saldırganlık problemleri çıkarma ihtimali vardır. Okul problemlerini çözerken “yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan çıktı” tarzındaki bu soruyu cevaplamanın önemi büyüktür. Altta yatan problem alanı bulunur ve çözüme yönelik müdahaleler yapılır ise yan problemler kendiliğinden çözülecektir.

Anne baba olarak en önemli görevlerimizden biri çocuklarımızın güçlü ve zayıf yönlerini keşfederek, doğru yönlendirmektir. Böylece kuvvetli becerilerini sergileyecek ilgi alanları veya uğraşılar edinerek, başarılı bireyler haline geleceklerdir.

Başarılı bireylerden oluşmuş, başarılı bir toplum olmanın sorumluluğu ise anne babalar kadar eğitim sistemine de düşmektedir. Belli becerileri bol miktarda kullanırken, belli becerilerin üzerinden hafifçe geçen, belli becerilere ise hiç değinmeyen eğitim sistemleri çocuklar için bir fırsat eşitsizliğidir. Sadece yüzmeyi ve koşmayı öğretmeye odaklandı iseniz, balıklar, tavşanlar ve atlar en iyi öğrencileriniz olacaktır. Kuşlar ise yüzmeyi ve koşmayı biraz öğreneceklerdir. Ama eninde sonunda uçaklar ve herkes hayranlıkla onları izleyecektir.

Olcay Güner
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü


_PaPiLLoN_ 20 Eylül 2009 19:59

Anne Ne Olur Beni Yalnız Bırakma

Bebekler 7-8 aylık olmalarından itibaren anne ve babalarına yakın olmak isterler. Özellikle annelerini takip etmeye, onlarla ilişki kurabilmek adına planlı girişimlerde (elini uzatmak, gülümsemek, emekleyerek yanına gitmek vs.) bulunmaya başlarlar. Anneleri bulundukları odadan ayrıldıklarında kaygılanır, geri döndüklerinde ise mutlu olurlar. Yanında olmasalar bile annelerinin sesinin nereden geldiğini duymaya çalışır, oyun oynarken dahi annelerinin ne yaptığını takip ederler. İşte tüm bu duygusal ilişki, çocukluk ve daha ilerisi için de önemli bir belirleyici olacak olan anne ve bebek arasındaki “bağlanma” sürecidir. Eğer bu süreç güvenli bir şekilde atlatılır, anne ve bebek arasındaki karşılıklı bağ doğru bir şekilde kurulursa çocuğun ilerideki yaşamı için de ayrılık önemli bir sorun teşkil etmez.

Ayrılık kaygısı genellikle 1-3 yaşları arasında gözlenen, bebeğin özellikle annesinden ayrıldığında yaşadığı yoğun strestir. Bağlanılan kişiden ayrı kalmaktan kaçınmak 7 ay - 4 yaşları arasında yaşanılması normal bir durum olup, 4 - 5 yaşlarından itibaren bu kaygının yavaş yavaş kaybolması beklenir. Eğer bu kaygı, yaşa ve gelişim düzeyine uygun olmayacak şekilde, 4 haftadan daha fazla devam ediyor ise artık bunun adı “Ayrılık Kaygısı Bozukluğu” dur ve bu bir rahatsızlıktır. Bu çocuklar anne babalarından ayrıldıklarında, onların başlarına bir şey geleceği ve onları bir daha göremeyecekleri endişesini taşırlar. Geceleri yalnız yatmakta güçlük çekerler, sık sık kabuslar görürler.

Genellikle çocuğun yuvaya ya da okula başlamasından önce aileler tarafından fark edilmesi güç olan bu rahatsızlık, anneden ilk ciddi ayrılış olan okul ortamına giriş ile birlikte ebeveynlerin dikkatini çekmeye başlar. Her sabah karın ağrısı, mide bulantısı gibi çeşitli fizyolojik belirtiler dile getiren, “Anne ne olur bugün okula gitmeyeyim” diye yalvaran, yuvada ya da okulda “Anne ne olur yanımda kal” diye bağırıp ağlayarak annesine yapışıp onların gitmesine izin vermeyen çocuklar büyük olasılıkla ayrılık kaygısı sorunsalını yaşıyorlardır. Ve bu süreç eğer bir uzmandan yardım alınmaz ise çok uzun süre devam edebilir. Çocuğun kendini güvende hissettiği annesinin yanından, evinden uzaklaşması, tanımadığı bir ortamda farklı çocuklarla bir arada bulunması kaygısını oldukça arttırır. Bu durum çocuğun okula uyum sağlayamamasına, derslerde dikkatini toparlayamamasına, akademik başarısızlığına, arkadaş edinememesine ve sosyal faaliyetlere katılamamasına sebep olur.

Kaygıyı Azaltmak İçin Yapılabilecek Bazı Öneriler:

  • • 7 ay – 2 yaş dönemi içerisinde bakıcı değiştirmemeye çalışın. Eğer çalışmaya başlayacaksanız, bebeğinizin siz yanındayken yavaş yavaş bakıcıya alışması için ona zaman tanıyın. Onlar arasındaki güven sağlandıktan sonra bazı görevleri bakıcıya devretmeye başlayın.
  • • Evden ayrılacaksanız, kesinlikle ona gözükmeden, kaçarak evden çıkmayın. Mutlaka vedalaşın. Onu öpüp ona sarılın nereye gideceğinizi ne yapacağınızı kısa bir sohbetle ona anlatın ve mutlaka geri döneceğinizi söyleyin. O ağlasa bile siz sakin ve huzurlu bir şekilde ondan ayrılın. Eğer ağlayacaksanız bunu ondan ayrıldıktan sonra yapın. Bu hoşça kal sohbetini her ayrılıştan önce rutin bir şekilde mutlaka yapın. Ancak bu şekilde aranızdaki güven ilişkisi sağlamlaşacaktır.
  • • Kaygılı ve üzüntülü olduğunuzu ona belli etmemeye çalışın ve yüzünüzdeki ifadenin sakin ve huzur verici olmasına özen gösterin. Unutmayın, kaygınızı çocuğunuza da yansıtıp onunda endişeli olmasına sebep olabilirsiniz.
  • • Sadece olumlu duygularını değil, olumsuz olanları da dinlemeye özen gösterin. Onu bu duygularını da anlayıp kabullendiğinizi gösterip rahatlatmaya çalışın.
  • • Okulun ilk gününde mutlaka yanında olmaya ona destek olmaya çalışın. Bunun kısa bir ayrılık olacağını, yeni kişilerle tanışıp yeni şeyler öğreneceğini ve iyi vakit geçireceğini ona söyleyin. Eve döndüğünde ise günün nasıl geçtiğini sorup onu sıkmadan sadece dinleyin.
  • • Sakın geri adım atmayın, kararlı ve tutarlı olun. Onu okula gitmesi için ikna etmeye çalışın.

Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
Klinik Psikolog
Aslı Kızıltoprak Tuna


_PaPiLLoN_ 25 Kasım 2009 15:51

Sorunlarınızı Uyurken Çözebilir misiniz?

Pratik amaçlar için herhalde en önemli soru, rüyalarınızı uyanıkkenki düşünceleriniz kadar dikkatle ele alıp almadığınız ve bunların içinde problemlerinize çözüm arayıp aramadığınızdır. Acaba gerekli önemi yöneltirseniz, doğru yanıtları bulma şansınız artar mı? Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz?..

Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz?..
Birçok kez kişilerin, rüyalarında bir sorunu çözerek ya da sanatsal yönden yaratıcı bir fikir ile uyandıkları rapor edilmiştir ki, bu adeta, rüyada koparılan çiçeği uyanınca elde bulmaktır.

En iyi bilinen örnek, yıllarca benzinin molekül yapısının ortaya çıkarmaya çalışmış Alman kimyageri Friedrich August Kekule’nin başından geçmiştir.

1865 yılında, bir gece ateşin başında kestirirken çoğu birbirine yakın, uzun diziler halinde değişik molekül yapıları gördü. Hepsi yılan gibi kıvrıla kıvrıla hareket ediyordu. Ansızın, yılanlardan biri kendi kuyruğunu yakaladı. Kekule “sanki yıldırım çarpmış” gibi uyandığını ve benzinin molekül yapısının kapalı karbon halkası olduğunu anladığını yazdı.

Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz? Bir kaç yıl önce uyku ve rüya konusuna ilk eğilenlerden Amerikalı araştırmacı William C. Dement, Stanford Üniversitesi’nin 500 öğrencisine bir problem verdi ve o geceki rüyalarını not etmelerini istedi.

Problem O, T, T, F, F harfleri arasındaki bağlantıyı bulmak ve sonra gelecek iki harfi tespit etmekle ilgiliydi. Zor görülmekle birlikte, kolay bir çözümü olan bu soruya, dokuz öğrenci doğru cevap verebildi. Bunların ikisi problemi, gece yatmadan önce, yedisi ise rüyalarında çözmüştü. İşte biri rüyasını şöyle anlatıyor: “Bir sanat galerisinde duvardaki resimlere bakıyordum. Yürürken resimleri saymaya başladım… bir, iki, üç, dört, beş. Fakat altıncı ve yedinciye gelince, resimler çerçevelerinden ayrıldılar. Boş çerçevelere bakarken, bir esrar perdesinin aralanmakta olduğunu hissettim. Aniden altıncı ve yedinci boşlukların problemin cevabı olduğunu anladım.”

Problemin çözümü gerçekten altı ve yediydi. O, T, T, F, F harfleri İngilizce bir, iki, üç, dört ve beş rakamlarının baş harfleridir ve sonra gelecek iki doğru harf de, altı ve yedinin baş harfleri olan S ve S olacaktır. Bu rüyalar aklımıza şu soruyu getiriyor: Problem çözen rüyaların, tam olarak neresinde, uyuyan kişi veya beyninin her hangi bir yeri, çözümü kavrıyor?

Esrar, rüyada altıncı ve yedinci boşluklar fark edilince mi, yoksa daha ilk başta resimler sayılmaya başlanınca mı açığa çıkıyor? Beş resmi ve iki boş çerçeveyi sayarak öğrenci, belki de problemi yeniden ortaya koyuyordu; çünkü problem, beş bilinen ve iki bilinmeyenden oluşuyordu. Sayıları sayarken saymanın kendisini çözümü ulaştırdığını fark etmiş olabilir.

Diğer bir örnek, uyuyan kişinin rüyasında, kendisinin veya kendisini sembolize eden karakterin çözümü keşfederken aynı rüyada başka bir karakterin, çözümü önceden bildiğini destekler. Bir sabah genç bir doktor adayına çözümlemesi için bir problem verdim. İngilizce’de hangi iki kelime “HE” harfleriyle başlayıp, yine “HE” harfleriyle biter?

Doktor çözümü araştırarak, bir kaç dakika düşündü; ama bulamadı. Sonunda en iyi yolun, uyumak üzereyken probleme konsantre olmak olduğuna karar verdi. Sabaha karşı ikide yattı ve altı saat sonra uyandığında, bir rüya hatırladı. Rüyanın kendisini çözüme nasıl ulaştırdığını da fark etti. Rüya şöyle idi:

“Bahçemde çiçek topluyordum. Aniden göğsümde kuvvetli bir ağrı hissediyor ve sırt üstü düşüyorum. Juliet, gerçek hayattaki sevgilim, evden gülerek çıkıyor. Gülüşü her zamanki gibi değil ve tuhaf bir şekilde hee… hee.. heee diye sesler çıkarıyor. Bana acımasını beklediğim için, gülmesine şaşırıyor ve kırılıyorum. Bir ambulans çağırıyor ve hastaneye götürülüyorum. Şoföre abuk olmasını, ağrının çok tehlikeli olduğunu söylüyorum ve yolun neden bu kadar uzadığını soruyorum. Bana, yolun tıkalı olduğunu, yola düşen bir beynin yerden alınana dek trafiğin durdurulduğunu açıklıyor. Hastaneye vardığımızda tekerlekli bir sedye ile ön kapıdan geçiriliyorum. Orada bir sürü insanın birikmiş olduğunu ve aynı Juliet gibi güldüklerini görüyorum. Ellerimle ile kulaklarımı tıkamak istiyorum fakat parmaklarımı birleştiremiyorum. Bir odaya alındığımda doktorun biri, “Sana ne olduğunu biliyorum” diyor.

- “O zaman beni şu ağrıdan kurtar.”
- “Kurtarabilirim ama kurtarmayacağım. Ne olduğunu bana anlatmalısın, o zaman kendini iyi hissedecek ve eve geri dönebileceksin.”
- “Koroner spazmı geçirdim.”
- “Abuk sabuk konuşma.”
- “Ben de bir doktorum ve bu yüzden kısa ve özlü konuştum.”
- “Ne olduğunu herkesin kullandığı kelimelerle anlatana dek seni bırakmamam emredildi.”

Bütün bu konuşmalar olurken, eliyle ağzını gizleyerek gülüyor, hee… hee… diye tiz sesler çıkarıyordu. Çok kızıyorum ve “Beni çok hiddetlendiriyorsun” diyorum, “Ne diye gülüp duruyorsun, bu ağrı hep devam edebilir, sen ne dersen de, istersen halk değimiyle kalp ağrısı de.” Ben bunları söyleyince gülmesi duruyor ve “Eve gidebilirsin” diyor. Ağrıyı hala duyuyorum ama şimdi nerede olduğunu tam olarak kestiremiyorum.

- “Henüz tam olarak iyi değilim.”
- “Başka bir doktora görünmelisin, bir uzmana git.”
Hastaneden ayrılıyor ve Morton Schatzman ile karşılaşıyorum. Bana “İyi olmadığını duydum, sana iki derdin olduğunu söylemiştim” diyor.
- “Bunları düşünmemek sadece uyumak istiyorum.”
- “Ne zaman istersen uyuyabilirsin, ama ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin”
- “Bulmacalar başımı ağrıtıyor” diyorum ve o anda tüm ağrılarım geçiyor.

Rüya böyle bitiyor. Doktor uyanınca, aradığı kelimelerin kalp ağrısı (heartache) ve baş ağrısı (headache) olduğunu buluyor.
Doktor, doğru yanıtı tam olarak ne zaman keşfediyor? Tıbbi dilde bilgi istemeyen doktor O’na kılavuzluk mu ediyordu? Aynı şeyi Morton da “Ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin.” derken yapmıyor muydu? Doktoru ve Morton’u uyuyan kişi yarattığına, onlar rüyaya kendiliklerinden girmediklerine göre, rüya süresince beynin doğru yanıtı bilen bir bölümü, sanki kendisiyle saklambaç oynar gibiydi. Kişi farkına bile varmadan beyninin bir bölümü, uyumadan önce çözümlemiş ve rüya boyunca çeşitli yollarla dikkati doğru yanıta çekmiş olabilir.

Bu rüyayı gören doktor bir süre sonra, not almış olduğumuz rüyayı yeniden okudu ve kendisinin de, benim de gözünden kaçmış bir nokta buldu. “HE” ile başlayıp biten bir başka İngilizce kelime de “HE” idi ve rüyanın hemen ilk başlarında Juliet’in tuhaf gülüşüyle kendini belli etmeye çalışıyordu. Ama rüyanın yaratıcı etkeni ( tabii eğer böyle bir etken varsa ) onunla yetinmemiş olacak ki, rüya başka çözümlere doğru devam ediyor.

Rüyayı görenlerin, onları doğru yanıta götürebilecek bu rüyaları, sonradan hatırlamamaları olasıdır. Bazen de rüyayı hatırladıkları halde, onun vermeye çalıştığı mesajı veya çözümü anlayamazlar.

Bu duruma ait bir örnek Dement tarafından bildirilmiştir. Dement öğrencilerine, H, I, J, K, L, M, N, O harflerinin ne ifade ettiğini sormuştur. Genç bir öğrencisi bu problemden sonra gördüğü rüyaları şöyle dile getirmiştir: “Gördüğüm rüyaların hepsi de suyla ilgiliydi. Birinde köpek balığı avlıyordum, ötekinde deniz dibine dalmışken, kocaman balıklarla karşılaşıyordum. Bir diğerinde şiddeti bir yağmur yağıyordu, sonuncusunda ise bir yelkenli ile dolaşıyordum.”

Bu rüyaları gören öğrenci cevap olarak, “Alfabe” demiş ama Dement’in istediği cevap “Su” idi. İngilizce’de H’den O’ya kadar anlamına H to O derken kullanılan “to” edatı ile “iki” anlamına gelen “two” kelimelerinin okunuşları aynıdır ve böylece Dement, öğrencilerinin, suyun kimyasal formülünü bulmalarını beklemişti.

Önemli olan rüyayı gören kişinin “çiçeği” koparıp koparmaması değil, çiçeğin nereden geldiğidir. Nerede yaratılmaktadır? Şimdiye dek “Beynin bir bölümü” dedik; ama “yöntemleyen” ya da “mekanizma” daha uygun terimler olmaz mı? Rüyada problem çözme yöntemi, uyanıkken problem çözme yöntemiyle bir midir? Rüyada çözümlerin dramatik bir şekilde sunuluşu, bunun, uyanıkkenki mekanizmadan farklı olduğunu ortaya koyuyor.

Rüyaların çoğunun oluştuğu hızlı göz hareketleri dönemi (REM) uykusunun, önemli fizyolojik ve psikofizyolojik rolü vardır. Bu rolün tam olarak ne olduğunu açığa çıkarmak için bir çok incelemeler yapılmıştır ve üzerinde kuvvetle durulan bir seçenek şudur:

REM uykusu sırasında beyin, yakın geçmişte alınan bilgileri depoya kaldırmadan önce analiz eder ve böylece organizmaya, yeni uyarıcılara ulaşmak için bir fırsat verir. REM uykusunun varsayılan bu rolünün, doğru yanıtları bulunduran rüyalarla ilgisi olduğu düşünülmektedir. Bazı yazarlar, rüyaların REM uykusunun amaçsız yan ürünleri olduklarını öne sürmüşlerdir. Problem çözen rüyalarla ilgili olarak aktarılanlarla, tüm rüyaların bir şeyler çözümledikleri ileri sürülmese de en azından bazılarının, gerçekten amaçlarına ulaştıkları belirtilir. Problemlere doğru yanıt getiren rüyaların tümünün REM uykusu sırasında olduğunu söyleyebilmek için de daha derin araştırmalar gerekmektedir.

Burada sunulan örneklerde, uyuyan kişi, hep tam “çiçek” ortaya çıktığında uyandı. Bu bir rastlantı mı, yoksa “beynin bir bölümü” doğru yanıtı fark eder etmez kişinin çözümü anlayıp hatırlaması için uyanması gerektiğini bir rastlantı mı, yoksa “beynin bir bölümü” bir annenin, etrafındaki gürültülere aldırmadan uyuyabilmesine karşın, kendi bebeğinin ağlama sesini duyar duymaz, uyanmasına neden olan bölümle aynı mıdır?

Pratik amaçlar için herhalde en önemli soru, rüyalarınızı uyanıkkenki düşünceleriniz kadar dikkatle ele alıp almadığınız ve bunların içinde problemlerinize çözüm arayıp aramadığınızdır. Acaba gerekli önemi yöneltirseniz, doğru yanıtları bulma şansınız artar mı?


_PaPiLLoN_ 11 Aralık 2009 11:43

Hezeyandan Kinciliğe Siyonist rüyanın tâbiri

Yahudi halkının sosyo-ekonomik yapısı, diğer uluslarınkinden esaslı bir şekilde farklıdır. Bizimki aykırı ve gayrı tabîidir." (Ber Borochov- The Economic Development of the Jewish People,1917)

"Siz (Yahudiler) şeref, vazife duygusu, mâneviyat, vatanperverlik, idealizm yoksunusunuz..." (Max Nordau – 1'nci Siyonist Kongresi konuşması, 1897)

"Fakat emek, insanı toprağa bağlayan tek kuvvettir...ulusal kültürün oluşturulması için ana enerjidir. Bizde olmayan bir şey bu fakat yokluğunu hissetmiyoruz. Ülkesiz bir halkız, yaşayan bir ulusal dili olmayan, ulusal kültürü olmayan bir halk. Emeğimizin olmaması bizim için mesele değilmiş gibi görünüyoruz. - bırak işi İvan, John veya Mustafa yapsın..." (A.D. Gordon, "Our Tasks Ahead, 1920)

İlk siyonizm keyifli bir rüya idi, "Yahudinin" "medeni, saygılı ve sahih bir insana" dönüşmesi için vardı. Siyonizmin kurucuları "diğer halklar gibi bir halk" ve "uluslar arasında bir ulus" fikrinden ilham almışlardı. Nordau, Borochov ve Gordon gibi ilk siyonistleri okuduğumuzda, Yahudi vasfı ve kimliği hakkında aşağılayıcı göndermelerle karşılaşırız öyle ki Nazi ideolojisi onun yanında biraz liberal kalır.

Bununla birlikte, bir saniye durun ve siyonist rüya hakkında eleştirel bir şekilde dikkatlice düşünün. Hangi tür bir halkın "insan olma" rüyası gördüğüne hayret edilebilir. Bir Fransız, İngiliz veya Çinli erkek yahut kadının sıradan bir "insan" olma rüyası gördüğünü tahayyül edebilir misiniz? Zulme uğrayan insan varlıklarının insan gibi muamele görmeyi talep edebileceklerini kolayca düşünebiliriz (Filistinliler, Sivil Haklar Hareketi, Irk ayrımcılığı karşıtları vb). Siyonist rüya gene de başkadır. Tanınma veya eşitlik arzusundan ibaret değildir o; uygun bir şekilde muamele görme meselesi de değildir sadece; "kendini dönüştürme" rüyasıdır. Aslında, marazî gayri tabîi bir durumdan kabul edilebilir doğru bir insan şekline doğru mûcizevi bir başkalaşımdır.

Kurgusal bir masal bağlamında bir ineğin sütçü olma fantezisini, bir domuzun Koşer şinitzel olmak için "öldüğünü", bir yılanın İşçi partisini ele geçirmeyi istediğini ve sonra yeni bir siyonist gayrimeşru savaş açmayı planladığını kolayca tahayyül edebiliriz. Ancak bir halkın "sıradan insan" olma emeli beslediğini düşünmek hayli tuhaftır.

Tuhaf rüyayı açıklamanın yahut tâbir etmenin somut bir yolu herhalde siyonist rüyaya yenik düşenlerin, tâbîi halleri içerisinde, insanlıktan sahiden uzak olduklarına inandıklarını varsaymaktır. İnsan olma rüyası görenlerin, insanlığın onların bir şekilde sahip olmadıkları bir vasıf olduğuna kâni oldukları haklı olarak farzedilebilecektir.

Dün, Librairie Résistances, Paris'de (Gazze'ye para toplamak için düzenlenmiş bir faaliyetti) İsrail'in "evrilen barbarizmi" hakkında, İsraillilerin yüzde 84'ünün İsrail ordusunun geçen Aralık ayında Gazze'deki soykırımvâri suçunu nasıl olup da destekleri hakkında bana soru soruldu. "İsrail'in câni eylemlerinin nasıl ortaya çıktığını anlamak için yapmamız gereken tek şey, geriye doğru iz sürmek ve ilk siyonist ideologları yeniden okumaktır" dedim. Siyonist düşünürlerden "rüyalarını" ve soydaşlarıyla ilgili vizyonlarını kolaylıkla öğrenebiliriz. Modern Yahudi ulusçuluğunun kurucuları, Yahudi kimliğinde, kültür ve vasfında bir şeylerin topyekûn yozlaşmış olduğunu bir şekilde kabul ederler. Bununla birlikte, ıslah olunabilir olduğuna samimiyetle inandılar.

Siyonizm, yeni bir Yahudiyi, medeni üretken bir insanı ortaya çıkarmak için vardı. Aslında sırılsıklam ve menkıbevî bir rüyadır. Genç bir İsrailli olarak, ben bu rüyaya boyun eğenlerdendim. İsrail'in "benim" tarihi toprağım olduğuna inanırdım. Kitâb-ı Mukaddes kahramanlarına benim doğrudan atalarım nazarıyla bakardım. Söz konusu olan "ilk İsrailliler" olduğunda, ideolojik nakil operasyonu büyük bir başarıydı bana göre. Biz, genç İsrailli yerliler, "değiştirilmiş, medenileş/tiril/miş, hümanist ve seküler varlıkların başarı hikayesinden daha azı olmadığımıza inanırdık.

Söylemeye gerek yok, Filistin tarihi, Filistinliler ve Nakba bizden tamamen gizlenmişti. Filistinlileri çevremizde de görmüyorduk, bırakın nedenini, acı çektiklerinden bile habersizdik. Esasen büsbütün kördük. Ordumuzun en insancıl ordu olduğuna inanırdık. Her İsrailli'nin kütüphanesinde özel bir yeri olan efsânevi foto albümü "1967 Zafer Günlüğüyle" büyüdük. Bu cilalı propaganda kitabında, İsrailli bir asker Mısırlı mahkuma su veriyordu. Halkımızın evrensel hümanizmi cirolamasının sembolü nazarıyla bakardık ona. Dehşetli gerçeğin, Sina çölünün gerçekte yüzlerce Mısırlı savaş esirinin katledildiği saha olduğu gerçeğinin farkında değildik. Niçin bilmiyorduk? Güzel bir soru bu. Bu savaşa katılan babalarımız birşeyler biliyor olmalı ama sessiz kaldılar. 1948 Filistinli mülteciler konvoyuna şahit olan ebevenylerimiz Nakba hakkında birşeyler biliyor olmalı fakat sessiz kaldılar. Yeterince ilginçtir, bizde onların izinden gittik. Büyüyüp IDF askeri olduğumuzda biz de aynısını yaptık, gözlerimizi kapattık (1982 Lübnan). Ve bu hiçbir zaman değişmedi. İsrail'in mânevi uyanışı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bunun gerçekleşmeyeceğini şimdiye dek savundum. Siyonist rüya çok konforludur. Yüz yıldan daha fazla süren vehmi bir mânevi aldanıştan sonra, İsrailliler ahlak komasına girdiler.

Siyonizmin hümanist başkalaşma rüyası gerçekliğe veya uygulamaya tahvil olmadı. Tam tersi, İsrailliler ve siyonistler kendilerine yanıltıcı vehmi bir prizmadan bakmayı öğrendiler. Hümanistlere dönüşmek yerine, aşırı Yahudi merkezli rüyalarında, "önde gelen hümanistler" oluverdiler.

Freud, rüyanın uykuyu uzatmak için var olduğunu öğretti bize: Dışarıdaki bir siren sesi, bebek ağlaması ve damlayan çeşme rüyaya dâhil edilirdi ki uyuklamaya devam edelim. İsrailli'nin hümanist rüyası da benzer şekilde işler: Siyonistin uyuklaması için vardır, yahudileri, devletlerinin kendi adlarına işlediği suçlardan uzak tutmak için vardır. Goldstone raporu veya Ahmedinejad'ın geçerli eleştirileri gibi "dış dünyadan" gelen rahatsızlıklar, rüyaya "patolojik Yahudi karşıtlığının" yol açtığı "beyaz gürültü" olarak dâhil edilir. Yahudi devleti hakikatte eşsiz bir şekilde barbar olmasına rağmen, onların rüyalarında böyle bir şey yoktur ve "işler her zamanki gibi akıp gitmektedir."

Filistindeki İsrail barbarlığının günlük gerçeği bizi siyonist dönüşüm rüyasına geri götürmelidir. Yahudi devleti büyük vaade rağmen "diğer uluslar gibi bir ulus" olamadı. Benzer şekilde, siyonist halk "diğer halklar gibi bir halk" değil zira hiçbir halk soykırımı topluca onaylamaz.

Kimlik dönüşümünün sözümona kutsanışı olan Yahudi devleti, siyonizmin şifa vereceği marazî semptomların ete kemiğe bürünmüş halidir. İsrail kendisini devasa getto duvarlarıyla çevirmeyi ve yerli nüfusunun üzerine ateş ve kitle imha silahları püskürtmeyi çoktan başardı. Milyonlarca insanı temerküz kampına kilitledi ve açlığa mahkum etti. Çok tuhaftır, siyonist hümanist başkalaşma rüyası ironisinin tam anlamı ancak İsrail'in devasa barbarlığı karşısında yeterince anlaşılabilir.

Siyonizm başarısızlığa mahkum: Kan bağına dayalı bir projedir, ırk yönelimlidir ve iliğine kadar üstünlükçüdür. Siyonist rüya tahripkâr bir kabusun gerçek olmasıdır: Golem* Yahudi devleti, Yahudiler adına daha fazla suç işlemek için her sabah uyanıyor. Yüzlerce nükleer bombanın olduğu bir cephanesi var ve intikamdan başka bir şey vaaz etmeyen vehmi bir holokost dini tarafından motive ediliyor. İnsanlığa, insancıllığa ve medeniyetimize karşı İsrail'den ve onun dünyadaki lobilerinden daha büyük bir tehlike yoktur.
Söylemek istediğim tüm şey şu: Gözünüzü dört açın.

Gilad Atzmon
Golem – Yiddiş Frankeştaynı
Çeviren: M. Alpaslan Balcı


volture 15 Ocak 2010 14:42

Sevgiline bağlı mısın, bağımlı mısın?



Evlilikler ya da uzun süreli beraberliklerin ilk ayından itibaren kimliğimizi farklı bir boyuta taşımaya başlıyoruz. Kendimizi unutuyoruz, alışkanlıklarımızdan vazgeçiyoruz, partnerimizle tek bir vücuda dönüşüyoruz.
Evlilikler ya da uzun süreli beraberliklerin ilk ayından itibaren kimliğimizi farklı bir boyuta taşımaya başlıyoruz. Kendimizi unutuyoruz, alışkanlıklarımızdan vazgeçiyoruz, partnerimizle tek bir vücuda dönüşüyoruz.

Dudaklardan dökülen ‘ben’ kelimesi, yerini ‘biz’ kelimesine bırakıyor. Dünya benim için değil, bizim için dönüyor. Hayat, ‘Benim hayatım’ değil, ‘bizim hayatımız’ oluyor. Böyle gelmiş, böyle gider... Büyüklerin dediği gibi, bir elmanın iki yarısı olmak... Bu söz dünyadaki tüm ilişkilerde genel geçer bir kural. İlişkiler bu temel üzerinde yükseliyor. Evet, bir bütün olabilmek güzel de bunun da sınırları olmalı. Çünkü bu kez ilişkide bağımlılık sorunu ortaya çıkabilir.

Peki, neden birbirimize bu kadar çok bağlanıp birey olduğumuzu unutuyoruz?
Psikolog Aslı Akkan bu durumu şöyle açıklıyor: “Zaman geçtikçe ilişki içindeki taraflar, ilişkiyi koruma adına kendilerini unutuyor. Bu durum uzun ilişkilerin sıradanlaşmasına yol açıyor.” Zaten yapılan araştırmalar gösteriyor ki birbirine bağımlı olma, terk edilme; sevilmeme ve yalnız kalma korkularımızdan kaynaklanıyor.

Birey olduğunuzu unutmayın!

Gerçekten de birçok ilişkide çiftler ilk günkü heyecanlarını yitirdikleri, birbirlerinden sıkıldıkları için ayrılıyor. Oysa sıradanlaşan ilişkileri kurtarmanın çok kolay bir yolu var: Kişilerin kendi isteklerini, zevklerini açık açık söylemeleri. “Tarafların ilişki kurmayla ilgili güvenlerini mümkün olan en üst düzeyde geliştirme çabaları, uzun süreli ilişkilerin yıpranmasını en aza indirecektir” diyor Akkan. İşte bu yüzden de yeni bir ilişkiye başladığımız an birey olduğumuzu asla unutmamak büyük önem taşıyor.

Bağlanmanın bilimsel açıklaması da var

Psikolog Aslı Akkan bağlanmayla ilgili sorunları Bolwby’nin Bağlanma Kuramı’na bağlı olarak temellendiriyor. Aslında ilişkimizdeki bağımlılık derecemiz bebekliğimizden itibaren şekillenmeye başlıyor. Bolwby Kuramı’na göre 3 tip bağlanma türü ortaya çıkıyor.

Güvenli Bağlanma (Secure Attachment): Güvenli bağlanma gösteren bebekler, anneleri ya da bakıcıları yanlarındayken ondan uzaklaşıp çevreleriyle ilgilenir. Diğer bireylerle iletişime girme konusunda rahat davranırlar, bakıcıları uzaklaşırsa ya kısa bir süre ağlayıp sonra oyuna dalarlar ya da fazla tedirginlik göstermezler. Bakıcı geri döndüğünde sevinip onunla ilişkilerini sürdürürler.

Kaygılı/Çelişkili Bağlanma (Anxious / Ambivalant Attachment): Bu bebekler anneden ayrılıp çevreyle ilgilenmez. Anneleri uzaklaştığında terk edildiklerine dair korkuları iyice artar, anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse ağlarlar ve bir yandan ona sarılıp bir yandan da iterler.

Kaçınık Bağlanma (Avoidant Attachment): Bebekler, anneleri yanlarındayken çevreyle ve yabancılarla ilgilenir, duygularını anneleriyle paylaşmaz, bir bakıma annelerinden bağımsız bir biçimde çevreyi araştırır. Anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse, görmezden gelip oyunlarına devam ederler.

İlişki terapisti gözüyle bağımlılık

Cinius Yayınları’ndan çıkan ‘İlişkinizi Kurtarma Rehberi’ adlı kitabın yazarı, Yaşam Koçu ve İlişki Terapisti Yeşim Varol Şen’e ilişkilerde yaşanan bağımlılığı sorduk.

İlişkilerde yaşanan en büyük problem nedir?

Son dönemlerde danışanlarımda izlediğim en önemli sorun iletişim eksikliği. Yanlış iletişim dili kullanmak, sorunların çözümünden uzaklaşmayı ve sürekli tartışmayı doğuruyor. Yargılayıcı ve suçlayıcı bir dil kullanmak uzun vadede saygıyı ve sevgiyi örseliyor. Bunun yanı sıra ilişkide aşırı beklenti içinde olmak, birey olmaktan vazgeçmek, gereksiz kısıtlamalar, geçmiş tartışmaları sürekli gündemde tutmak sıkça görülen hatalardan bazıları. Özellikle beni dehşete düşüren ve maalesef toplumumuzun kanayan yarası şiddet de bu saydıklarıma ekleniyor.

Birey olduğumuzu unutup birbirimize çok fazla mı bağımlı oluyoruz?

Her ne kadar istisnai durumlar olsa da birçok bireyde kimliğini ilişkinin kimliğiyle özdeşleştirmek gibi bir algı yanılması yaşanıyor. Birçoğumuzun aklında ‘ilişkide böyle davranılması gerekir’ şeklinde kalıplar var. Oysa bu kalıplardan doğan kısıtlamalar sadece ilişkinin ömrünü kısaltıyor. En önemli şey ilişki değil, ilişkiyi yaşayan bireylerdir. İlişki içerisinde ‘biz’ olabilmek önemli ancak bu ‘ben’ kimliklerimizi bir kenara bırakmamız anlamına gelmiyor. Kendi kimliğini koruyabilen, sınırlarını çizebilen bireylerin kurduğu ilişkiler daha sağlıklıdır. Bireyler ilişkilerini bağımlılık hissederek değil, hayatlarını zenginleştirecek birliktelikler olarak yaşamalı. Çünkü bağımlılık, kişilerin sınırlarını korumasını engelleyen bir durum. Bu anlamda bağlanmakla, bağımlı olmak arasında ciddi fark var.

İlişkinin hangi evresinde birey olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor?

İlişkinin hiçbir evresinde birey olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Kendi kimliğimizi salt ilişkimizin kimliğiyle tanımlamak bir bağımlılıktır. Bu bize bireyin ciddi bir öz değer problemi yaşadığını gösteriyor. Hayatının merkezine kendisini koyabilen, ancak kendisi mutlu olduğunda etrafına da mutluluk verebilen bireyler mutlu ilişkiler kurabilir. Aksi takdirde sırf ilişkiyi korumak adına kendinden fazlasıyla taviz verip tükenen, ilişkinin dışında toplumla uyum problemleri yaşayan bireyler haline döneriz.

Güzel bir ilişki sağlıklı bir şekilde yürütebilmenin sırrı nedir?
Arkadaşlık çok önemli. Bu da doğru iletişim diliyle mümkün. Bireylerin ilişkinin dışında da kendilerine zaman ayırmaları ilişkiyi besliyor. Ayrıca eşimizin farklılıklarını kabul etmek ve bunlara saygı göstermek, sorunlar karşısında çözüm odaklı davranabilmek de önemli. Çoğu insan tartışmalarda haklılığını kanıtlamaya çalışıyor. Önemli olan haklı olmak değil, mutlu olmaktır.

Deniz Vargeloğlu / Seninle dergisi


nötrino 22 Ekim 2010 14:54

Şişirilmiş Kendiliğe Klinik Yaklaşım
 

Şişirilmiş Kendiliğe Klinik Yaklaşım


Birçok yazarın öncül çalışmalarının sonucu olarak narsisistik kişilik bozukluğunun (NKB) yapısal-dinamik (structural-dynamic) özellikleri iyi tanımlanmış ve yaygın kabul görmüştür. Bununla beraber klinik açıdan bu yapısal kavramların bazıları açık olarak belirtilmemiş, daha çok kuramsal tarzda hatta bazı yönlerden de uygulanamaz biçimde kalmıştır.

Bu özellikle, sadece meta psikolojik olarak bir anlam taşıyan ve klinik (ya da tanısal) özellikler barındırmayan şişirilmiş kendilik (grandiose self - narsisistik kişiliklerin özgül, baskın ve benzersiz iç psişik yapısı-) kavramı açısından geçerlidir. Bu açıdan “şişirilmişlik (grandiosity) ve kendisiyle aşırı ilgilenme” (Masterson, 1981) ya da “kendi önemine ilişkin şişirilmiş bir duygu ve benzersiz olma” (DSM—III, APA) gibi tanımlamaların NKB’ unun klinik görüntüsünün oluşmasında tamamen şişirilmiş kendiliğin rolü olduğu sanısına kapılınabilir.

Bu makalenin birinci amacı var olan verileri sistematize etmek ve NKB’ unun şişirilmiş kendiliğe bağlı olan klinik biçimleriyle ilişkili yeni bazı bulguları ortaya koymaktır. Burada aynı zamanda bu makalenin odaklandığı düşünce olan şunu vurgulamak istiyorum: Şişirilmiş kendiliğin klinik dışa vurumu hakkındaki sistematize edilmiş bilgi, kişiye NKB klinik görüntüsünün içindeki tipik narsisistik öğeleri ayırt etmesini, böylece narsisistik “kişiliklere” klinik (ve tanısal) yaklaşımda daha fazla farkındalık oluşturmasını sağlar.

Şişirilmiş Kendilik ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Güncel anlayışımıza göre şişirilmiş kendilik narsisistik iç psişik yapının tipik ve benzersiz (unique) yapısıdır. Erken dönem hayal kırıklıklarına bir savunma olarak gelişen şişirilmiş kendilik, erken çocuklukta içsel dünyadaki tüm “iyi” mental yapıların iç içe geçmesi ile (condensation) oluşmuştur (Kernberg 1975). Bu iyi mental yapıların patolojik iç içeliği imgesel bir “tüm-iyi (all good)” sığınak yaratır (şişirilmiş kendilik) ve bunun aracılığıyla narsisistik kişi kendini özel, diğerlerinden daha değerli ve daha önemli olarak yaşantılar; böylece dışardan gelen hayal kırıklıklarının neden olduğu sorunların üstesinden gelmeye çalışır.

Baskın şişirilmiş kendilik yapısıyla beraber daha derin düzeyde ürkek, kırık ve emosyonel olarak aç gerçek kendilik (real self) bulunmaktadır (Kernberg 1975). İç dünyanın bu yarılmışlığı , yani baskın olan şişirilmiş ve saklanmış gerçek kendiliğin bir aradalığı (narsisistik ikilik – narcisistic duality) NKB’unun temel yapısal özelliklerinden biridir.

Şişirilmiş kendiliğe klinik bir yaklaşım pratik anlamda önemli bir soruya yol açar: Şişirilmiş kendilik yapısının klinik dışa vurumu nedir ?

Bu makalenin biçimi şöyle bir yol izleyecektir: İlk olarak NKB’nun şişirilmiş kendilikten doğrudan kaynaklanan klinik biçimleri tanımlayacağım; daha sonra narsisistik bozukluğun, içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin bulunmasının bir yansıması olarak ortaya çıkan dolaylı klinik biçimlerini ortaya koyacağım.

Şişirilmiş Kendiliğin Doğrudan Klinik Dışa vurumu
Benim klinik gözlemlerime göre (patolojik narsisizm alanında çalışan diğer yazarların çözümlemeleriyle -formülasyonlarıyla- uyumlu olarak) narsisistik bozukluğun doğrudan şişirilmiş kendilikten kaynaklanan klinik biçimleri (1) şişirilmişlik (grandiosity) ve (2) göstermecilik (exhibitionism) tir. Bu bölümlemenin bir parça şematik olduğunu vurgulamak gerek, çünkü şişirilmişlik ve göstermecilik eş zamanlı olarak birbirinin yerine geçebilen özelliklerdir; örneğin göstermecilik dış dünyaya kendini sergileyerek içsel şişirilmişlik yaşantısına onay sağlar.

Narsisistik şişirilmişlik

NKB’un klinik görünümünde şişirilmişliğin doğası, kökeni ve görünümü Kohut tarafından açıklanmıştır. Kohut “narsisistik kendilik beğenilmek ve izlenilmek ister” diye yazmıştır. Diğer yazarların (Kernberg 1975 gibi) benzer çözümlemeleri narsisistik hastaların açıkça ortada olan şişirilmişliklerinin, şişirilmiş kendilik yapısının doğrudan dışa vurumu olduğunu desteklemektedir.

Klinik açıdan (bir fenomen olarak) şişirilmişlik, narsisistik kişinin düşünce, duygu ve hareketlerini de içine alan baskın bir benzersizlik ve şişirilmiş bir kendilik önemi duyusu olarak tanımlanabilir.

Narsisistik hastalar şişirilmişliklerini birincil olarak, gerçek dünyadaki etkinliklerin yerine geçen düşünce düzeyindeki düşlemler olarak yaşarlar. DSM-III NKB tanı ölçütlerinden birinde de bu “sınırsız başarı, güç, ışıltı, güzellik veya ideal aşk düşlemleri ile uğraş halinde olma” olarak belirmektedir.

Bununla beraber şişirilmişlik kendini yüzeyde gösterir ve özgül narsisistik dışavurumlar içinde klinik olarak gözlenebilir durumdadır. Burada kendi gözlemimi, narsisistik şişirilmişliğin iki klinik biçimde göründüğünü vurgulamak istiyorum: (1) serbest yüzen (free floating) ve (2) yapılaşmış (stuctured) şişirilmişlik.

Serbest yüzen şişirilmişlik, narsisistik hastalarla çalışırken serbest yüzen anksiyete ve şişirilmişliğin dinamiklerindeki benzerliğe odaklanıldığı zaman fark edilir. Yani narsisistik şişirilmişliğin bir kısmı yapılaşmamış (unstructured), dağınık (diffuse) ve hastanın herhangi bir hareketine/etkinliğine bağlanmaya hazır biçimdedir. “Serbest yüzen” yüklemi bu nedenle şişirilmişliğin bir kısmının içsel dünyada serbest olduğunu ve geçici olarak hastanın herhangi bir düşünce, duygu ya da hareketine yansıtıldığını anlatmaktadır.

Serbest yüzen şişirilmişliğin klinik görüntüleri olarak şunlara vurgu yapmak istiyorum:

  • Gerçeğin narsisistik saptırılması: Narsisistik hastalar şimdiki çevrelerini dağınık içsel şişirilmişlik yaşantısı ile algıladıklarında kendilerine her durumda bir üst pozisyon ve gerçekçi olmayan yüksek bir önem yüklerler. Bu tipik olarak Kohut’un “gerçeğin narsisistik saptırılması” olarak adlandırdığı (1975) sorgulanamaz şişirilmişlik ve önemlilik yaşantısıdır.
  • Doymak bilmez alkışlanma açlığı ve patolojik hırs: Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik kişiler yorulmak bilmez bir yeni başarılar elde etme çabası içindedirler. Her zaman diğer insanların kendilerinden daha çok ve daha iyi biçimde başa çıktıklarıyla ve kendilerini bir başına, yoksun bıraktıklarıyla ile ilgili kaygılı bir düşünme tarzı gösterirler. Bununla beraber narsisistik amaçlarının peşine düştükleri zaman da bu sıklıkla “zorlamalı (driven)”, keyif vermeyen bir kalitede olmaktadır.
  • Tümgüçlülük ve tümbilirlik (omnipotens and omniscience): Bu iki klinik biçim bazı yönlerden gerçeğin narsisistik saptırılması ile ilişkilidir: Narsisistik kişiler büyük güçleri olduğuna ve becerikliliklerine kapılmış durumdadırlar ve bilgilerini, başarılarını abartırlar.
  • Sansasyonalizm: Serbest yüzen şişirilmişlik herhangi biçimde bir sansasyon arama yoluyla ve dramatik olaylara katılma eğilimiyle de kendini gösterir. Bu gibi (şişirilmiş) ortamlara katılarak kendilerine bir parça pırıltı kapan narsisistik kişiler kendi şişirilmişliklerini doğrulamak isteğindedirler. Buna dikkat edildiğinde bir çok ticari gösterinin (sıklıkla da muğlak kalitede olanlar) seyircilerini bu narsisistik karakterler arasından sağladığı tahmin edilebilir.
Yukarıda belirtilen örnekler karakteristik örneklerdir, ancak serbest yüzen şişirilmişlik narsisistik hastalarda güncel karşılaşılan olaylarda da bulunacağından, bu birkaç örneğin bu tip şişirilmişliğin tüm klinik görünümlerini ayrıntılı betimlediği anlamına gelmemektedir. Genel olarak söylenecek olursa serbest-yüzen şişirilmişlik bu hastaların tipik “narsisistik profillerini” biçimlendirmektedir (kendini beğenmişlik, kendini büyükseme –superiority-, aşırı yeterlilik, bağımsızlık, hak arayıcılığı gibi). Serbest-yüzen şişirilmişliğin NKB’unun “en narsisistik” tarafı olduğunu söylersek yanlış düşünmüş olmayız.

Yapılaşmış şişirilmişlik ise serbest-yüzen şişirilmişliğin tersine, narsisistik şişirilmişliğin kişinin bir işlevi ya da özel bir tarzına kalıcı olarak bağlanmış olduğu anlamına gelmektedir. Daha açık söylenecek olursa yapılaşmış şişirilmişlik, narsisistik kişiliklerin içsel şişirilmişlik yaşantı enerjilerini narsisistik ödül sağlayacak “hedeflenmiş” dışsal bir “imge” ye dönüştürebilme becerisine sahip olduklarını işaret eder.

Yapılaşmış şişirilmişlik klinik olarak narsisistik hastaların başarılı çalışma kapasiteleri ve önemlilik gösterileri (significant self-representation- kendini önemli gösterme -çv. notu bu patoloji için önemlilik gösterisi tanımı bana daha cazip geldi-) ile kendini gösterir.Benim klinik gözlemlerime göre her narsisistik hasta (kendi yargısına göre) çevreden en olumlu takdiri alacak özellik ya da yeteneğine önem verir. Bazı narsisistik hastalar için önemlilik gösterisi fiziksel çekiciliğe dayandırılabilir; bazıları için de zeka, hitabet ya da başka bir özellik ön plana geçebilir. Önemlilik gösterileri gerçekte hayranlık kazanmak için uygulanan en favori aldatıcı görünümdür.

Narsisistik kişi (önemlilik gösterisi ile) “günlük yaşamda özel olma” yaşantısı temelinde, kendisinin diğer insanlardan çok ayrı tutulması gereken (şişirilmiş) önemi ve değeri konusunda ek düşlemler inşa eder. Benim klinik verilerim önemlilik gösterisine bağlanan şişirilmişliğin, narsisistik hastanın daha değerli bulacağı daha sonraki tarz ve işlevlerin geliştirilmesine enerji sağladığına işaret etmektedir.

Çoğu narsisistik kişilik nesnel olarak yüksek profesyonel statü elde eder ve toplum üstüne etkileri geniştir. Kernberg’in işaret ettiği gibi narsisistik hastaların büyük olma hırslarını karşılamaya ve diğer insanların hayranlığını sağlayamaya izin veren alanlarda etkin ve yoğun çalışma becerileri yüksektir (pseudosublimatory potential-sahte-yüceltmecilik gücü). “Sahte (pseudo)” ön eki narsisistik profesyonel başarının gerçek bir yüceltmenin değil sadece ödüllenme peşinde olmanın bir sonucu olduğunu işaret etmektedir. Şişirilmişlik yaşantısı bu yüzden, narsisistik hastanın etkinliği için enerji sağlar ve bu etkinlik erişilen ödül yoluyla kendi şişirilmiş kendiliğini besler.

Yukarıdaki bu biçimler temel alındığında şişirilmiş kendiliğin enerji oluşturduğu ve narsisistik hastaların hareketlerini idare ettiği sonucuna varıyoruz. Önemlilik gösterisi ve sahte-yüceltme yoluyla bu hastalar sadece ün, başarı ve güç kazanmaya doğru yönelmişlerdir. Çoğunun bu amaçlarını gerçekleştirdiği gerçeği yapılaşmış şişirilmişliğin (narsisistik şişirilmişliğin bir parçası olarak), narsisistik kişiliklerin başarılı sosyal uyumunu sağlayan kaynaşmış güç (cohesive force) olduğunu işaret etmektedir.

Burada her narsisistik hastada klinik olarak hem serbest-yüzen hem de yapılaşmış şişirilmişliğin görülebileceğini vurgulamak istiyorum. Serbest-yüzen şişirilmişlik ciddi narsisistik patolojide, yani sınır-narsisistik hastalarda (borderline narcisistic patient) daha etkindir, bu hastalarda şişirilmişlik düşlemler aracılıyla yaşantılanır ya da rastlantısal olarak anlık gelişmelere bağlanır. Basit olarak söylenecek olursa bu hastalar dış yaşamda “narsisistik olarak verimsiz (narcissistically inefficient)” dirler.

Daha iyi bütünleşmiş (integrated) narsisistik hastalarda yapılaşmış şişirilmişlik daha etkindir. Bu hastalar nesnel olarak çevreden daha fazla ödül kazanırlar (sahte-yüceltme ile profesyonel başarı, etkileyici sosyal “imaj” gibi), basit olarak bu hastalar dış dünyada narsisistik olarak daha verimlidirler.

Yapılaşmış şişirilmişliğe göre serbest-yüzen şişirilmişliğin daha fazla varlığına göre ciddi, orta ya da hafif narsisistik patolojiler arasındaki ayrımın kabaca yapılabileceği söylenebilir; yani daha fazla serbest-yüzen şişirilmişlik (daha az yapılaşmış) daha ciddi narsisistik patoloji ya da daha fazla yapılaşmış şişirilmişlik daha hafif narsisistik patoloji.

Narsisistik Göstermecilik (Narcissistic Exhibitionism)

Kohut’a göre (1971) narsisistik hastaların göstermeciliği “şişirilmiş kendiliğin o ortamda gözlerin kendisinde olmasını isteyen çocuksu gereksinimin” doğrudan klinik dışa vurumudur. Narsisistik göstermecilik, sanki hastanın bulunduğu ortamdaki değerini “sergilemeyi” sağladığı için şişirilmişliğin hizmetinde gibidir.

Klinik açıdan göstermecilik “gözlerin üstünde olduğunu hissetmenin doğurduğu haz tarafından güdülenen (motivated) davranış” olarak tanımlanabilir. Aynı şişirilmişlik gibi narsisistik göstermeciliğin de çoğu parçası düşlemlerde var olur. Örneğin, hasta kendini uzak bir coğrafyada “ilkellerin” üstündeki donanım nedeniyle büyülendiği bir “kaşif” olarak imgeler. Bu düşlemde hem şişirilmişliğin hem de göstermeciliğin, derindeki (implicitly) yakın oluşumsal bağlantısını doğrulayan doğal bir aradalıklarını görebilirsiniz.

Narsisistik göstermeciliğin diğer klinik görünümleri hakkında şunlara değineceğim:

  • Dikkatin sürekliliğine talep: Kendi üstüne dikkatin sürekliliğini isteyen imgesel ya da düşlemsel taleplerin arkasında, genellikle bunu dışa vuran çok açık bir narsisistik göstermecilik görünümü bulunmaktadır.
  • Özel olmaya eğilim: Narsisistik kişilikler, ne pahasına olursa olsun, modaya uygun giyinerek ya da “özel” yerlerin müdavimi olarak “özel” görünmeye çalışırlar. DSM_III’de belirtildiği gibi bu hastalar maddelerden çok görünümle daha çok ilgilidirler; örneğin yakın arkadaş edinmektense bir şirkette “doğru” kişilerle görünmeye daha fazla önem verirler.
  • Uğraşlara göstermeci yaklaşım: Eğer seçim yapma şansı verilirse narsisistik kişiler tercihen toplumsal olan ama hızlı ödül sağlayan meslekleri seçerler.
  • Normal insan ilişkisinde özgül sapmalar: Göstermeci güdülenmelerinden dolayı narsisistik kişiler (normal olarak emosyonel vericilik ve alıcılığa dayanan) insan ilişkisinin bu işleyişini bozarlar. Diğer insanlarla iletişime geçtiklerinde bu kişiler ya kendilerini ya da kimi (gerçek ya da imgelenmiş) yeteneklerini, böyle bir dışa vurumu yakınlık olarak tanımlayarak “sergilerler”. Gerçek emosyonel paylaşım narsisistik kişilikler için oldukça yabancı gibi görünmektedir.
  • Yaygın utanma tepkisi: Göstermeci yaşantılarında yaşadıkları yetersizlik nedeniyle narsisistik hastalarda utanma tepkileri klinik olarak oldukça sık görülür. Beklenen hayranlık gelmezse ya da tam tersine olumsuz bir geri bildirim gelirse, yani küçümsenirlerse narsisistik hastalar tipik olarak güçlü utanma duygusu gösterirler. Kohut benzer olarak narsisistik kişiliklerin utanma tepkisine yatkın olduklarını tanımlamıştır ve utanmayı, şişirilmiş kendiliğin ortaya konmasındaki yetersizliğin bir sonucu olarak değerlendirmiştir.
Şişirilmiş Kendiliğin Dolaylı Klinik Dışavurumları
“Dolaylı klinik dışavurum” ifadesi ile özgül olarak şişirilmiş kendiliğin etkisi ile biçim bulan ve bu nedenle klinik olarak “narsisistik kişilik biçimleri” olarak tanımlanan bazı kişilik görünümlerini parmak basmak istiyorum.

İlk olarak şişirilmiş kendilik yapısı tarafından farklı “ben-işlevleri” ( duygular, düşünceler ve hareketler) biçimlendirilmiştir. Bu nedenle dolaylı klinik dışavurum çatısı altında narsisistik davranma tarzı ile beraber giden emosyonel ve bilişsel biçimleri tartışacağım. Bu biçimler narsisistik ben-işlevleri olarak geçecektir. Sonra şişirilmiş kendiliğin biçimlediği (ve kendisini bu yolla dolaylı olarak gösterdiği) narsisistik kişiliklerin bazı etik tarzlarını. Bunlar da narsisistik etikler olarak geçecektir. Son olarak, şişirilmiş kendilik kişiler arası ilişkilerinde bazı sapmalara neden olmaktadır. Bu sapmalar şişirilmiş kendiliğin kişiler arası dışavurumları olarak geçecektir. Şimdi bu yukarıdaki biçimleri şişirilmiş kendiliğin dolaylı klinik dışavurumları olarak kısaca analiz etmek istiyorum.

Narsisistik ben-işlevleri, Gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı narsisistik emosyonlar: ikincil narsisistik emosyonlar
Başka bir makalemde belirttiğim gibi NKB’unun genel olarak emosyonel düzenlenimi şematik olarak iki düzeyde gösterilebilir. İlk emosyonel düzey gerçek-kendiliğe (real-self) aittir (birincil narsisistik emosyonlar), ikinci düzey ise şişirilmiş kendilik yapısına aittir (ikincil narsisistik emosyonlar). İkincil narsisistik emosyonlar eğer şişirilmiş kendiliğin “beslenmesi” başarılıysa olumlu, bu “beslenme” süreci engellenmişse ya da tamamen kesilmişse olumsuzdur.

Olumlu ikincil narsisistik emosyonlar (düşlemde ya da gerçek olarak) hayran olunma gereksinimi karşılanmışsa ya da anlamlı bir yaşam duygusu kazanılmışsa oluşmaktadır. Klinik olarak bu dönemler hipomanik kabarmalar (exaltation) olarak gözlenir.

Olumsuz ikincil narsisistik emosyonlar şişirilmiş kendiliğin beslenme sürecindeki yetersizlikle oluşur. Bunlar:

  • ikincil (kışkırtılmış –provoked-) narsisistik öfke, narsisistik amaç ve gereksinimlerin engellenmesi durumunda oluşur;
  • belirgin boşluk ve can sıkıntısı, “boş dönem” sırasında (narsisistik kişinin tüm gereksinimlerini sağladığı nesneyi tüketip terk ettikten sonra yeni nesne bulana kadar geçen dönem) gelişir ve
  • karamsar duygudurum, şişirilmiş kendiliğin beslenmesinin tamamen kesildiği (narsisistik dekompansasyon) dönemde gelişir ve işe yaramazlık, disforik duygulanımların (keskin öfke, hakaret ve memnuniyetsizliğin) üstesinden gelme ve paradoks olarak narsisistik büyüksemenin (superiority) kırıntılarının varlığı ile karakterizedir.
Klinik açıdan bu emosyonel tepkilerin yeniden biçimlendirilmesi (reconstruction) -yani ikincil (olumlu ve olumsuz) narsisistik emosyonların özgül dinamikleri- içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin işlevsel etkinliğinin varlığını vurgulamaktadır.

Narsisistik biliş
NKB’unun bilişsel görünümleri çeşitli çalışmalarda incelenmiştir. Örneğin Waelder, düşünce içeriğinin cinselleştirildiğini (libidinization), gerçekler yerine genel kavramların tercih edildiğini ve kişinin kendi zihinsel etkinliğini abarttığını belirtmiştir. Bach sözcükler ile algılar arasındaki köprünün olmadığını ya da bloke olduğunu, kendilik, uzam (space), nedensellik (causality) ve zaman algısında sapma olduğunu tanımlamıştır. Bu çalışmada ise narsisistik bozukluğun sadece şişirilmiş kendiliğin dolaylı dışavurumunu temsil eden bilişsel biçimlere odaklanacağım. Bu biçimler şunlardır:

Narsisistik bilişin tipik bir biçimi gerçekliğin (reality) benmerkezci (egocentric) algılanmasıdır. Yani narsisistik hastalar sadece kendi (şişirilmiş) yaşantılarında var olan gerçekliği kabul ederler. Sonuç olarak bu hastalar, gerçekliğin kendi önemliliklerini, mükemmelliklerini tehdit eden tüm yönlerini inkar ederler.

Narsisistik konuşma, dilin ve söylemin narsisistik bozulmasına (deformation) uygun biçimde klinik olarak şu tarzlarıyla tanınır:
  • dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması;
  • “narsisistik” sözcüklerin sık kullanılması
  • monologa eğilim.
Dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması, sözel iletişimde asıl amacın, iletişim kurmaktan çok kendi değerini artırmaya ve vurgulamaya doğru saptığına işaret etmektedir.Narsisistik kişiler konuşmalarında sıklıkla fantastik, mutlak ve fazla güzel (abartılı -superlative- ve itiraz edilemez –apodictic-kategorilerindeki) “narsisistik” sözcükler kullanırlar.

Monoloğa eğilim narsisistik kişinin diyaloğa katılmalarındaki becerisizliği vurgulamaktadır. Narsisistik kişiler kendi şişirilmişlik (ve diğer insanların sadece alkışlayan seyirci oldukları) yaşantıları nedeniyle sadece diğerlerini dinliyormuş gibi görünürler, gerçekte yeni bir monolog başlatmanın fırsatı peşindedirler. Bu bağlamda Akthar ve Thomson narsisistik hastaları “kendileriyle konuşan kişiler” olarak tanımlamışlardır.

Çoğu yazar narsisistik hastaların çevrelerindeki her şeyi (ve herkesi) eleştirdiğine işaret eder. Bu eleştiri eğiliminin içsel şişirilmişlik yaşantısından köken aldığını ekleyebilirim; diğer insanları eleştirerek narsisistik hasta kendini yükseltir.

Bach narsisistik hastanın, şişirilmiş kendilik önemi hissi nedeniyle bilmediği herhangi bir şeyin olabileceğini kabullenemediğini ve tüm öğrenme eyleminin belleği bozan bir “narsisistik yaralanma” ya dönüştüğünü göstermiştir (ince bellek kayıpları). Bununla beraber şişirilmişliği çalışma nesnesine bir bağ göstermemişse narsisistik hasta bu nesneye bir ilgi hissetmediği için de öğrenme zorlukları gösterecektir. Bu yüzden narsisistik yaralanma yaşantısı öğrenmede ince bellek kayıplarına yol açarken, güncel öğrenme zorlukları narsisistik kişiliğin gerçek-kendiliği ile gelişimsel olarak bağlı olan güdülenme ve ilgi eksikliği nedeniyle oluşacaktır.

Narsisistik etkinlik
Narsisistik kişi sadece kendi gereksinimi olan alkış ve takdir (sahte-yüceltme) ödülünü alabileceği etkinliklerin sorumluluğunu üstlenir. Bu nedenle işe karşı güdülenişi göstermecidir ve seçim şansı tanınırsa tipik olarak kendisine kısa sürede ödül sağlayacak etkinlikleri seçer.
Narsisistik etkinliğin yalancı-güdülenmesi (pseudomotivation of narcissistic activity) çoğu “dahi çocuğun (wunderkinds)” ortalama sonuçlar elde etmesi gerçeğini açıklayabilir. Nesnel olarak yüksek sonuçlar elde eden narsisistik kişilerle ilgili olarak da, bu kişilerin çalışma yaşamında eninde sonunda “pırıltının ardındaki boşluğu (emptiness behind glitter)” ortaya koyan yüzeysellik her zaman fark edilir.

Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş etikler
Şişirilmiş kendiliğin sürekli varlığının en fazla engel yaratan sonuçlarından biri narsisistik kişiliklerin üstbenlerinin yetersiz gelişimidir. Klinik olarak üstbenin bütün olarak normal gelişimin gerisinde kalması, narsisistik kişinin içsel değerler sisteminin olmamasını (pekişmiş etik ve standartların yokluğu) ve yaşamında olgun idealler, sofistike amaçlardan mahrum olmasını açıklar niteliktedir.

Başka bir makalemde tartıştığım gibi içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin baskınlığının süregitmesinin bir sonucu olarak çeşitli narsisistik etik davranış biçimleri oluşur. Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş narsisistik etikler (aynı zamanda bu patolojik yapının dolaylı klinik dışavurumunu temsil etmektedirler) şunlardır:

Değerin birincil ölçütü olarak şişirilmişlik

Tüm narsisistik kişiler için, kendi mükemmeliyetçiliklerinin içsel yaşantısına bağlı olarak hangi biçimde olursa olsun büyüklük elde etmek anlamlı bir yaşamın birincil ölçütü haline gelmiştir.

Alay etikleri
Bir narsisistik hastanın “edepsiz içselliği (immoral internality)” –yani yoğun haset (intensive envy), öfkelilik (aggressivity) ve ayartılabilirlik (corruptibility) (narsistik kişinin yalancı baştan çıkartıcı (seductive facade) görünümüne doğrudan karşıtlık oluşturan biçimler)- önde gelen ne kadar ahlaklı olduğunu gösterme çabaları ve yüksek düzeyde ahlaki bir varlık görüntüsünün yansıtılmasıyla maskelenir.

Patolojik yalancılık
“Gerçekliğin narsisistik saptırılmasıyla (narcissistic faking of reality)” yakından bağlantılı olarak narsisistik hastaların patolojik yalancılığı oluşmaktadır. DSM-III’de vurgulandığı gibi kişisel yetersizlikler, başarısızlıklar ya da sorumsuz davranışlar rasyonalizasyon ya da sonu gelmeyen yalanlarla açıklanmaya çalışılabilir.

Vicdansızlık
Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik hastalar dış dünyayı kendi tümgüçlülük gereksinimlerine en uygun biçimde biçimlerler.

Bir bilen olma (yetkinlik) ve benmerkezcilik (entitlement and egocentricity)
Kendilik önemi algıları yoluyla narsisistik hastalar klinik olarak “bir bilen” tarzı gösterirler. DSM-III’e göre “bir bilen olma (narsisistik yetkinlik) gereken sorumlulukları üstlenmeden özel davranış görme beklentisi” anlamındadır. Ek olarak narsisistik kişilikler makul olandan daha fazlasını talep ederler ve insanlar kendi isteklerine uygun davranmadıklarında öfke ve şaşkınlıkla tepki verirler (benmerkezcilik).

Şişirilmiş Kendiliğin Kişiler Arası Dışavurumu

DSM-III’de vurgulandığı gibi narsisistik kişilerin kişiler arası ilişkileri değişmez olarak bozuktur ve empati yokluğu, haset (envy), sömürücülük (exploitiveness) ve aşırı idealleştirme ve değersizleştirme arasında (hatta en yakın ilişkilerde bile) gidip gelmelerle karakterizedir.
Şişirilmiş kendiliğin içsel psikolojik yapısı kişiler arası ilişkileri önce doğrudan bozar sonra da aşağılar. Şişirilmiş kendilik özgül olarak narsisistik kişiler arası ilişkilerde klinik açıdan şu sapmalarla kendini gösterir:

Narsisistik nesne seçimi
Narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri iletişim kurulan nesnenin özel olarak seçilmesiyle karakterizedir. Bu bağlamda narsisistik ilişki “narsisistik nesne seçimiyle” oluşur; böylece değerli nesne aracılığıyla (özdeşim- identification) hasta kendi değerini onaylar ve kendisiyle ilgili dilediği imgeye yakınlaşır.

Dış nesnelerin aynalaştırılması
Birçok yazar tarafından belirtildiği gibi narsisistik kişilerin kendilerine güvenleri değişmez olarak kolay zedelenebilir (fragile) durumdadır ve sadece çevreden elde edilecek ödüllenmelere bağımlıdır. Bu nedenle narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri kendine özgü bir biçimde gelişir: Hasta kendi şişirilmiş kendiliğini dış nesneye yansıtır, böylece bu nesne şişirilmiş kendiliğin “taşıyıcısı” haline gelir ve hastanın kendi şişirilmişliğinin bir uzantısı olarak yaşantılanır (yansıtmalı özdeşim-projective identification). Basit olarak söylenecek olursa, şişirilmiş kendiliğin yansıtıldığı bu nesnelerle olan iletişimde narsisistik kişi kendine yönelik bir hayranlık “görür” ve böylece kendi içsel şişirilmişlik yaşantısını besler (“nesnelerin narsisistik aynalaştırılması”-narcissistic mirroring in objects).
Nesnelerin narsisistik olarak aynalaştırılması klinik olarak çevrenin gerçekçi olarak anlaşılmasından ziyade, asıl amacı kendi güvenini koruma ya da artırma ve hayranlık kazanma olan özgül bir kişiler arsı iletişim bozukluğu olarak tanınır.
Bir bilen olma (yetkinlik- entitlement), vicdansızlık (unscrupulousness) ve benmerkezcilik (egocentrity)

NKB’unun bu etik görünümlerini kişiler arası alanı da ilgilendirdikleri için buraya da aldım. Tipik olarak narsisistik kişinin bu olumsuz nitelikleri cazibe, alımlılık ve yalancı baştan çıkarmacılık tarafından maskelenmiştir.

Sömürücülük ( exploitiveness)

Kendilerini herkesten yukarda görme yaşantısı içinde hissettikleri için narsisistik hastalar çevrelerini kullanan bir parazite dönüşürler. DSM-III’te de vurgulandığı gibi bu hastalar “kendi arzularının yerine getirilmesi ya da kendi gözlerinde itibarlarını yükseltmek için kişisel dürüstlüğe ve başkalarının haklarına aldırmaksızın diğer insanlardan çıkar sağlarlar”. Bu tanım tam olarak narsisistik kişiliklerin kişiler arası sömürücülüklerinin özünü anımsatmaktadır.

Empati yokluğu (lack of empathy)

Yukarıdaki görünümler, özellikle de nesnelerin narsisistik aynalaştırılması narsisistik kişilerin sürekli onay veren bir tarzda olmadığı sürece bir iletişimden zevk alamadıklarına işaret etmektedir. Kendilerini herkesten büyük görme yaşantıları ve ödüllenmeye her zaman aç olmaları nedeniyle bu kişiler diğer insanları alkış için orada bulunan, kimlikleri önemli olmayan nesneler olarak algılarlar ve insanların ne hissettiklerini algılayamazlar.

Pohpohlanmaya patolojik bağımlılık (pathological addiction of flattering)
Narsisistik kişiler nesnel olarak yüksek statü elde etmek için uğraşırlarken genellikle çevrelerinde kendilerine sürekli bir saygı ve hayranlık (pohpohlama) gösteren kişiler bulundururlar. Pohpohlanma şişirilmiş kendilik için oldukça çekicidir ve narsisistik kişiler niteliklerinin tüm abartılı yansımalarına (hatta en fazla büyüttüklerine, yok bu kadar da olmaz dediklerine bile) inanırlar.

Eleştiriye patolojik tahammülsüzlük (pathological intolerance of criticism)
Eleştiri narsisistik kişilik üzerine tabiri caizse ikiye katlanmış bir olumsuz etki yapar. Bir taraftan şişirilmişlik yaşantısına karşı bir tehdit oluştururken diğer yandan kendini küçük görme (inferioty) yaşantısını yoğunlaştırır.

Şişirilmişliğin engellenmesine bir tepki olarak eleştiriye narsisistik yanıt gelişimsel olarak şişirilmiş kendilik ile ilişkilidir (ikincil, kışkırtılmış –provoked- narsisistik öfle –agresyon-). Bununla beraber eleştiriye aşırı tepkide ise daha çok gelişimsel olarak gerçek kendilikle ilişkili olan kendini küçük görme ve güvensizlikten köken alan birincil, kışkırtılmamış narsisistik agresyon vardır.

Klinik olarak pohpohlanmaya patolojik bağımlılığın tamamen tersine narsisistik kişiler en ufak eleştiriyi bile kabullenmeyi ret ederler. DSM-III’te işaret edildiği gibi bu gibi hastalar eleştiriye ya da diğer insanlarının sakin ilgisizliklerine agresyon veya aşağılık, utanma, küçük düşme ya da boşluk duyguları ile tepki verirler.

Tartışma

Şişirilmiş kendiliğin klinik dışavurumlarının doğrudan ve dolaylı biçimlerinin yukarıdaki sınıflaması benim tipik bir narsisistik iç psişik yapının önceden ortaya konmuş yapısal-dinamik açıklamalarını düzenleme çabamı yansıtmaktadır.

Kendi klinik gözlemlerime göre şişirilmiş kendiliğin en önemli klinik görünümleri şişirilmişlik ve göstermeciliktir. Bununla beraber diğer bazı kişilik bozukluklarında da (özellikle sınır ve histriyonik) şişirilmişlik ve göstermecilik öğeleri bulunması nedeniyle şişirilmiş kendiliğe tam bir klinik yaklaşım görünen tablodaki hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerinin ayırt edilmesini gerektirmektedir. Diğer bir deyişle sadece uygun emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası ilişkiler eşlik ettiği zaman şişirilmişlik ve göstermecilik iç psişik dünyada şişirilmiş kendilik yapısının varlığını işaret etmektedir.

Şişirilmiş kendiliğin yukarıdaki dışavurum biçimleri NKB’nun klinik biçimlerinin sadece bir (ama en büyük) parçasını temsil etmektedir. Bu bozukluğun tam klinik görüntüsü bu makalede tartışılmayan ve emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası biçimlerin gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı olmayan görünümleri ile beraber olgunlaşmamış üstben ve “narsisistik ikiliğin (narcissistic duality)” (şişirilmiş kendilik ile gerçek kendilik arasındaki gidip gelmeler) özel görünümlerini de içermektedir


Kaynak: Psychology(Clinical Approach To The Grandiose Self. Svrakic M. D. American Journal of Psychoanalysis/Svrakic'e Ait Makaleden Çeviri)


nötrino 9 Ocak 2011 14:15

Zihindeki Sosyal Hiyerarşi
 

Science dergisinin 2008 Nisan sayısında yayınlanan bir makale “sınıfsız bir toplum” hayali kuranların hevesini kırabilir


Sosyal düzen ile ilgili düşüncelerin beyinde farklı devreleri aktive ettiği ve sınıf farkındalığının beyinde derin bir yerleşime sahip olduğu düşünülmektedir.

Bethesda Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’nden nörobilimci Caroline Zink ve ekibinin yaptıkları bir çalışmada öncelikle sabit bir hiyerarşi oluşturulmuştur. 24 erişkin denekten ekrandaki mavi halkanın rengi yeşile döndüğünde hızlı bir şekilde bir düğmeye basmaları istenmiştir. Deneklere performanslarına göre (gerçekte var olmayan) diğer iki kişiyle karşılaştırılacakları ve onlarla birlikte sıralandırılacakları söylenmiştir. Çalışmanın bu aşamasında deneğin performansından bağımsız olarak sıralama sabit bir hiyerarşi oluşturacak şekilde değişmeden kalmıştır. Denekler diğer iki kişiyle yarışma halinde olmamalarına rağmen ekranda sürekli hepsinin sıralaması isimlerinin yanlarına yıldız konularak gösterilmiştir.

Beyin-Konum İlişkisi

Ardından deneklerden yine benzer bir uygulamada bulunmaları istenmiş ancak bu kez performanslarını yansıtacak şekilde gerçek bir puanlama yapılmıştır. Bu şekilde değişken bir hiyerarşi oluşturulmuştur. Her iki deneyde de doğru düğmeye bastıklarında deneklere para ödülü verilmiş, bu şekilde araştırmacılar beyin aktivitesi üzerine para ödülünün etkilerini sosyal statü değişikliği ya da tehdidinin etkilerinden ayırmayı amaçlamışlardır.

Hiyerarşinin türünden bağımsız olarak deneklerin beyinleri bu hiyerarşide bulundukları konumdan etkilenmektedir. Daha üst düzeyde yer alan bir oyuncunun fotoğrafını görmekle deneklerin beyinlerinde diğer insanlara dair yargılarımızla ilgili olan frontal bölgede aktivasyon artışı ortaya çıkmıştır. Değişken hiyerarşide bu etki daha belirgindir.

Londra Üniversitesi’nden epidemiyolog Michael Marmot “bu çalışma beynimizin hiyerarşik düzen içindeki yerimizle çok ilgili olduğunu göstermektedir” demektedir. “Hiyerarşi sabitse altımızda yer alan kişileri göz ardı edebiliyor fakat bizden üstteki insanlara odaklanıyoruz. Eğer hiyerarşi değişkense ve biz statümüzü kaybetme riski ile karşı karşıya isek emosyonlarla ilişkili beyin alanları aktive olmakta” yorumunu yapmaktadır.

Zink ve meslektaşları, şizofreni gibi sosyal işlevselliğin bozulduğu hastalıklarda beyin sistemlerinin nasıl çalıştığını araştırmak üzere benzer çalışmalar yapmayı planlıyor.


Kaynak:science


nötrino 12 Mayıs 2011 12:02

Korkular
 

Korkmamayı Öğrenmek


Nelerden korkarsınız? Yılan ya da örümcekler kalbinizin daha hızlı çarpmasına neden olur mu? Ya da topluluk önünde bir konuşma yapmanız gerekse, avuç içleriniz nemlenmeye başlar mı? Tüm bu durumlar, pek çok insan için adrenalinin neden olduğu stres tepkisini tetikler. İlginç olan şu ki bu korku davranımları, panik ataklarda da görülebileceği gibi görünürde bir tehlike ya da herhangi bir neden olmasa bile tetiklenebiliyor.

Psikolog ve nörologlar, bu korku davranımıyla nasıl başa çıkılabileceği konusunda araştırmalarına devam ediyorlar. Korkulardan kurtulmak, korku veren anıları bellekten silmek gibi basit bir işlem değil. Bunun yerine fobik kişi, bu korkuyu tetikleyen anı ya da uyarıcıya sürekli olarak maruz kalarak korku tepkisini bastırmayı öğrenmeli. Boston Üniversitesi'nin Kaygı Bozuklukları Merkezi Yöneticisi David Barlow, bazı fobiler için böylesi bir maruz bırakma tedavisinin %90 oranında başarılı olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar, çoğu fobi ve diğer korku hastalıklarının bir şekilde koşullanılmış davranımlar olduğunu ileri sürüyorlar
Yaklaşık bir yüzyıl önce Rus fizyolog Ivan Pavlov'un klasik koşullanma deneyi, hayvanların belli uyarıcılara belli fizyolojik yanıtlar vermeye koşullanabileceğini, bu sayede bu fizyolojik yanıtların öğretilebileceğini kanıtlamıştı. Bu çalışmadan yola çıkan Amerikalı psikolog Watson ise, "Küçük Albert ve Beyaz Fare" adıyla anılan ünlü deneyini tasarlamıştı. Deneyde, 11 aylık uysal bebek Albert'e ne zaman beyaz bir fare gösterilse, onu oldukça korkutup ağlamasına yol açan bir metal sesi de beraberinde eşlik etmişti. Bir süre sonra beyaz deney faresine de ağlama tepkisi veren Albert, bu tepkisini pek çok beyaz ve tüylü nesneye genelleyerek tavşandan, köpekten, hatta ve hatta sakalları dolayısıyla Noel Baba'dan bile korkmaya başlamıştı. Albert'in bu davranımı pek çok psikologca "koşullanılmış korku davranımı" olarak adlandırıldı.

Tahmin edersiniz bugün, psikologlar etik nedenlerden ötürü küçük Albert gibi bebekleri kullanmayı tercih etmiyorlar. Konu üzerinde yapılan deneyler kemirgenlerle yürütülüyor. Bulgular şöyle olmuş: Organizma, korku verici uyarıcıyla (metal sesi) özdeşleştirilen nesne ya da özellik (beyaz ve tüylü olma durumu)' e bu korku verici uyaran olmadan düzenli olarak maruz bırakıldığında fobik tepki sönmeye uğruyor, ancak yeni bir çevrede, ya da stresli şartlarda tekrar geri geliyor. California Üniversitesi'nden Mark Barad bu durumu şöyle açıklıyor: "Sönme, baskılayıcı bir öğrenme paradigmasıdır; deneyimlenen ilk korkunun silinmesi değil."

Barad'ın üzerinde durduğu bir diğer önemli noktaysa, öğrenmenin zaman aralıklarına dağıtılarak gerçekleştirilmesi gerektiği. Bu gerçeklik, öğrencilerin sınav öncesi gece yaptığı yoğun bilgi yüklemesinin niçin işe yaramadığını destekliyor. Ancak Barad ve ekibi, yaptıkları bir çalışmada sürpriz sonuçlar almışlar. Deney, korku verici uyaranla (Küçük Albert örneğindeki metal sesi), başta nötr olan uyaran (örnekteki beyaz ve tüylü nesneler) arasındaki ilişkiyi sönmeye uğratarak tedaviyi mümkün kılma konusunda yapılmış. Fobik hastalar, korktukları uyaran verilmeden, başta nötr durdukları ve bu uyaranla beraber korkmaya koşullandıkları nesneye düzenli olarak kısa ama yoğun seanslarla maruz bırakılmışlar. Bu yolla tedavinin daha etkili olduğu görülmüş. Oysa ekip çalışmanın başında, öğrenmenin zamana yayılması gerektiğini düşünmüş. Aradaki ilişkinin sönmeye uğratılması aşamasında, maruz bırakma seanslarının zamana yayılıp uzun süreç içinde tamamlanmasının daha etkili olacağı sonucuna varmış. Ekip, klinik uygulamanın fobik hastalar üzerinde yapılan maruz bırakma tedavisi seanslarının birkaç saat içinde, yoğun biçimde kısa seanslarla tekrarlanması olduğunu açıklamış.

Barad ve ekibinin bulgusunun niçin şaşırtıcı olduğu konusunda bir beyin fırtınası yaparsak, şöyle bir açıklama mümkün olabilir: Ekip, koşullanma yoluyla öğrenmeden bahsetmekte. Haliyle, ilkel bir öğrenme mekanizması söz konusu. Oysa sınava çalışırken, bilişsel düzenlemeler, yorumlar gerektiren üst seviye bir öğrenmeden bahsediyoruz. İşte ikisi arasındaki etkili yöntem farklılığı da, bu kritik ayrımdan kaynaklanıyor olabilir.


Kaynak: Travis, J. (2004). Fear Not. Science News, 165


nötrino 21 Haziran 2012 11:47

Ölümü Düşünmenin Faydaları    
 

Ölümü Düşünmek Yaşam Enerjisi Veriyor


Ölümü düşünmek çoğu zaman insanlarda olumsuz duygulara neden olurken yapılan yeni araştırmalar ölüm düşüncesinin insanlara yaşam enerjisi verdiğini ortaya çıkardı.

Ölüm düşüncesi çoğu zaman insanlarda depresyona neden olurken psikologlar son dönemde yaptıkları çalışmalarda ölümlü olduğunu düşünen insanın hayata daha çok bağlandığını ortaya çıkardı.ABD’nin Missouri Üniversitesi’nden Kenneth Vail konuyla ilgili yaptığı açıklamada zihnin bilinçli olarak ölümle ilgili düşünceleri yok saydığını savunan “Terror Management Theory” (Terör Yönetme Teorisi) adlı araştırmanın psikologlar tarafından desteklendiğini söyledi. Uzmanların bu teoriyi destekleme amacı ise ölüm düşüncesinin insanları depresyona sürüklediğine inanmaları.

Ölüm Düşüncesi Motive Ediyor

Vail son yıllarda yapılan çalışmalarda bu teoriye zıt olan bir başka teorinin ortaya çıktığını belirtti. Ölüm düşüncesinin insanlarda olumlu davranış biçimleri oluşturduğunu savunan teoriye göre bir gün ölümü tadacağını düşünen insanların motivasyonları çok yüksek oluyor ve hayata daha çok tutunuyorlar.

Teorilerini örneklerle açıklayan Vail şöyle konuştu: “Mezarlıkta yürüyen insanları gözlemledik ve onların aralarında konuştukları şeylere kulak misafiri olduk. Bir çok insan yürüyüş sırasında insanlara yardım etmenin önemli bir şey olduğundan bahsetti.” Vail ölüm düşüncesinin insanları daha sağlıklı yaşamaya motive ettiğini ve empati özelliklerini geliştirdiğini de sözlerine ekledi.

Kaynak : BBC / Ntvmsnbc (26 Nisan 2012)


nötrino 12 Temmuz 2012 12:09

Fobik Bozukluklar / Özgül Fobiler
 

Fobik Bozukluk Olasılığı


Dünyada en sık görülen psikiyatrik hastalık fobi. Öyle ki dünyadaki nesne ve durum sayısı kadar fobi çeşidi olabiliyor. Basit fobiyle birlikte başta depresyon olmak üzere diğer ruhsal hastalıkların da sık görüldüğünü belirten Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Erhan Kurt, dünyadaki nesne ve durum sayısı kadar fobi çeşidi olabileceğini söyledi. Kurt, “Sosyal fobi ve agorafobi gibi spesifik fobileri konunun dışında tuttuğumuzda geriye kalan fobileri modern psikiyatri, özgül (basit) fobi olarak nitelendirmektedir” dedi.

Özgül fobinin durumlar veya nesnelerden duyulan mantıksız, aşırı korku şeklinde tanımlanabileceğini ifade eden Kurt, özgül fobisi nedeniyle doktora başvuran hasta sayısını çok az olduğunu belirtti ve şunları söyledi:

“Bunun en önemli nedeni fobilerin hastalık değil huy veya kişilik özelliği olduğunun düşünülmesi, tedavisinin olmadığının sanılmasıdır. Özgül fobilerde korkulan belirli ve bilinen bir durum veya nesne olduğu için hastalar kaçınma taktikleriyle sorunsuz bir yaşam şekli oluşturmuş olabilirler. Örneğin, kedi fobisi olan bir kişi evinde kedi besleyen arkadaşlarına gitmeyerek, kedilerin dolaşma ihtimali olan sokaklarda dolaşmayarak, nispeten rahat bir hayat sürebilir.

Bazen hastalar belli bir yaşa gelinceye kadar özgül fobilerinin farkına varmamış olabilirler. Bunun nedeni, o fobik ortamla hiç karşılaşmamış olmalarıdır. Basit gibi görünen hayvan fobileri ağır olduklarında hayatı büyük oranda kısıtlayabilir, hatta evden çıkmamaya neden olabilir. Yükseklik korkusu olan kişi yükseğe çıkmayı gerektiren işlerde çalışamayabilir. Uçak fobisi kişinin seyahat etmesini engelleyebilir. Yutma fobisi olan kişi yemesi-içmesi bozulduğu için ciddi kilo kaybı yaşayabilir.”

Fobiyi Pekiştiren Etkenler

Kişinin özgül fobisinin olmasının ek bir psikiyatrik hastalığının olması ihtimalini artırdığını belirten Kurt, “Fobi oluştuktan sonra gelişen kaçınma, fobinin kendiliğinden düzelmesini engelleyen, fobiyi pekiştiren en önemli etmendir. Bu yüzden kişinin kafasındaki muhtemel felaket senaryosu sınanamamakta ve felaket olup olmadığı anlaşılamamaktadır” diye konuştu.

Değişiklikler olmakla birlikte fobik nesne veya durumla karşılaşan kişide gerçek korkularda ortaya çıkan belirtilerin aynısının görüldüğünü hatırlatan Kurt, “Yani kişinin kalbi çarpar, sıkışır, nefesi daralır, titreme-terleme, uyuşma, karıncalanma, baş dönmesi, bayılma hissi olur, sık idrara gitme isteği görülür. Özgül fobilerin en önemli özelliği kişinin korku duyduğu durumun oldukça belirli ve sınırlı olmasıdır. Ancak, kişi fobik nesne ve durumla karşılaşmadan da anksiyete yaşayabilir. Bu durumu düşünmek-hayal etmekle veya karşılaşma öncesinde de kişi korku duyabilir” ifadesini kullandı.

Korkuyu Fobiden Ayırın
Doç. Dr. Erhan Kurt, özgül fobi tanısı alanlarda görülen en sık korku türlerini ise şöyle sıraladı: “Hayvan fobileri, yükseklik korkusu, kan ve yaralanma fobisi, uçak korkusu, kapalı yer korkusu ve yalnız kalma korkusu.” Normal korkuları fobiden ayırt etmek gerektiğini de aktaran Kurt, kişinin ve çevresinin saçma ve aşırı bulmadığı, işini ve sosyal hayatını etkilemeyen korkuların fobi sayılmadığını da sözlerine ekledi.

Kaynak : Ntvmsnbc (12 Temmuz 2012,10:02)


nötrino 10 Eylül 2012 11:23

Zaman ile Yalan Söyleme Arasındaki Bağlantı    
 

Zaman Baskısı Yalan Söyletiyor


Yapılan en son araştırma, insanların zaman kısıtlı olduğunda ya da söylediklerini meşrulaştıracak bir gerekçe bulduklarında yalan söylediğini ortaya çıkardı.İnsanları hangi etkenlerin yalan söylemeye ittiğini bulmayı amaçlayan araştırma, Amsterdam Üniversitesi’nden Shaul Shalvi ve Ben-Gurion Üniversitesi’nden Yoella Bereby-Meyer ile Ori Eldar tarafından yapıldı.

Daha önce yapılan araştırmalar, insanların kendi çıkarlarına hizmet eden durumlarda ve kendi kendilerine söyledikleri yalanları gerçek kılabildikleri zaman yalan söylediğini ortaya koymuştu. Bu sonuçları değerlendiren araştırma ekibi, insanların zaman baskısı altındayken, maddi bir çıkara dayanan konularda yalan söylemeye eğilimli olduğu varsayımını değerlendirdi. Bu varsayıma ek olarak, zaman baskısının olmadığı ve düşüncelerini gerçek kılamadıkları takdirde, yalan söyleme eğiliminin azalacağı düşünüldü.

Zaman Baskısı Belirleyici
Psychological Science dergisinde yayınlanan araştırmayı yürüten isimlerden Shalvi, “Ortaya attığımız teoriye göre, insanlar öncelikle kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde davranıp, ancak kendilerine zaman tanındığında davranışlarının sosyal olarak kabul edilebilir olup olmadığını düşünüyorlar” ifadesini kullandı ve “İnsanlar hızlı davrandıklarında, ahlak kurallarını esnetmeye ve yalan söylemeye başvurarak kendi çıkarlarını garantiye almaya çalışabilir. Daha fazla zamanlarının olması, onları tedbirli davranıp, yalan söylememeye ve hile yapmamaya itiyor” dedi.

Araştırmanın ilk aşamasında, katılan kişilere yalanı gerekçelendirme fırsatı verildiğinde yalan söyleyip söylemeyecekleri test edildi. Araştırmada yer alan 70 gönüllüden, üçer kez zar atmaları ve çıkan sayıları deneyi yürüten kişiden gizlemeleri istendi. Söyledikleri daha yüksek sayı için daha çok para alacak olan gönüllülere, sadece çıkan ilk sayı soruldu.Böylelikle gönüllülere, ikinci ve üçüncü seferde attıkları zarlardaki sayıları gizli tutma fırsatı verilmiş oldu. Ancak araştırmacıların hiçbir sayıyı bilmemesinin, gönüllüleri çıkan sayılar arasındaki en yüksek sayıyı söylemeye iteceği göz önünde bulunduruldu. Gönüllülerden bazıları, 20 saniyede cevap vermek zorunda bırakılırken, diğerlerinin zamanı sınırlandırılmadı.

Yalanı Azaltmak İçin Zaman Lazım
Shalvi ve diğer araştırmacılar, ikinci ve üçüncü zarlardaki sayıları bilmedikleri için, gönüllülerden aldıkları cevapları, olasılıklarla kıyasladı. Bunun sonucunda, hem zaman baskısı altında olanların, hem olmayanların yalan söylediği sonucuna varıldı. Ancak baskı altında olanların diğerlerine göre yalan söylemeye daha eğilimli olduğu görüldü.Yapılan ikinci deneyde ise gönüllülere sadece bir kez zar atma hakkı verildi. Ancak bu kez yalanlarını gerçek kılmalarını sağlayacak bilgi verilmeyen gönüllüler, zarı attıktan sonra sonucu söyledi. Sonuçlar kontrol edildiğinde zaman baskısı altında olanların yalan söylediği, ancak diğerlerinin yalan söylemediği tesbit edildi.

Her iki deney sonucunda, insanların zaman kısıtlı olduğunda yalan söyleme ihtimallerinin daha fazla olduğu ortaya çıktı. Zaman sorunu olmadığında ise insanların daha çok kendilerini haklı gösterebildiklerinde yalan söylemeye eğilimli oldukları gözlemlendi. Shalvi, “Bu çalışma, günlük yaşamda ve iş yaşamında insanlardan dürüst cevaplar almak için, onları köşeye sıkıştırmamak ve biraz zaman tanımak gerektiğini gösterdi” dedi. Shalvi, “İnsanlar yalan söylemenin yanlış olduğunun farkındalar, ancak doğru şeyi yapmak için biraz zamana ihtiyaç duyuyorlar” diye ekledi.

Kaynak : Ntvmsnbc / Psychological Science (07 Eylül 2012,11:55)


nötrino 19 Eylül 2012 13:11

Depreyona Karşı Hafıza Tedavisi / Hafıza Belirleme Testi    
 

Hafıza Tedavisi Depresyon Belirtilerini Azaltıyor


Parti’ kelimesini duyan çoğu insanın aklına eski bir doğum günü veya bir önceki yılbaşı partisi gelse de, yapılan en son araştırmaya göre, depresyondaki kişiler bu tür spesifik olayları hatırlamakta güçlük çekiyor.
İranlı ve İngiliz araştırmacılar tarafından ortak yürütülen bir çalışmanın sonuçları, depresyon tanısı konmuş ya da depresyona eğilimli olan kişilerin belirli bir yer ve zamanla bağlantılı anıları ayrıntılarıyla hatırlamakta güçlük çektiğini ortaya koydu. Bu anıları detaylı olarak hatırlayamayan kişilerin sorunlarını çözerken zorlandıkları ve bu yüzden sıkıntı hissine kapıldıkları sonucuna varıldı.

Çalışmada Afgan Çocuklar Yer Aldı
İran’da yapılan araştırmada, geçmişe ait anıları canlandırmada ve depresyon belirtilerini azaltmakta etkili olup olmayacağını görmek üzere, ‘Hafıza Belirginliği Testi’ adı verilen bir eğitim programı uygulandı. Afganistan’daki savaşta babalarını kaybetmiş ve ergenlik çağında olan 23 Afgan mülteci çocuk çalışmada yer aldı. Her birine depresyon tanısı konmuş olan çocuklardan on ikisi rastgele seçilerek hafıza eğitim programına alındı. Diğer on bir çocuk ise eğitim programına alınmayıp kontrol grubunu oluşturdu.

Deneyin başında yapılan hafıza testinde, tüm çocuklardan, kendilerine gösterilen 18 pozitif, nötr veya negatif Farsça kelimenin onlara hatırlattığı spesifik anıyı anlatmaları istendi. Verdikleri cevaplar, spesifik bir tür anı olup olmamasına göre sınıflandırıldı. Çocukların depresyon ve anksiyete belirtilerini ölçmek amacıyla ayrıca bir test yapıldı.Beş hafta boyunca, eğitim grubundaki çocuklar 80 dakika süren grup toplantılarına katıldı. Bu toplantılarda çocuklara farklı bellek türleri, hatırlamanın nasıl gerçekleştiği öğretilirken, spesifik anıları hatırlatmak amacıyla pozitif, nötr ve negatif anahtar kelimeler gösterilmeye devam edildi.

Eğitim Alanların Depresyon Belirtileri Azaldı
Beş haftanın sonunda, hem eğitim grubuna ve hem de kontrol grubundaki çocuklara çalışmanın başında yapılan tekrarlandı. İki ay sonra, bu test bir kez daha uygulandı. Testlerin sonucunda, eğitim grubunda olan çocukların, kontrol grubunda olanlara göre daha spesifik anılar hatırladığı gözlemlendi. Buna ek olarak, çocuklar iki ay sonra kontrol için geldiklerinde, eğitim grubunda olanların depresyon belirtilerinde azalma olduğu tesbit edildi. Araştırmacılar, bu bulgulardan yola çıkarak, her iki gruptaki çocuklar ve gösterdikleri belirtiler arasındaki ilişkinin zaman içinde hatırlayabildikleri spesifik anılardaki değişiklik olduğunu öne sürdü.

Alınan sonuçların, spesifik anıları hatırlamaya dayalı programlarla depresyon belirtilerini azaltmak açısından faydalı olduğı ifade edildi. Sonuçları değerlendiren araştırmacılar, depresyon tanısı konmuş kişilerle ilgili olarak, “Geçmişle ilgili anıları daha iyi hatırlamayı sağlayan kısa bir eğitim programı, bilişsel davranışçı terapilere ek olarak ya da bu terapilerden önce uygulanırsa hafıza ve ruh hali için faydalı etkileri olabilir” açıklamasını yaptı.

Clinical Psychology Science dergisinde yayımlanan çalışma, İsfahan Üniversitesi’nden Hamid Neshat-Doost, Doğu Anglia Üniversitesi’nden Laura Jobson ve Cambridge Üniversitesi Tıbbi Araştırma Konseyi’nin Biliş ve Beyin Bilimleri Birimi’nden Tim Dalgleish tarafından yürütüldü.

Kaynak : Ntvmsnbc / Clinical Psychology Science (19 Eylül 2012,10:30)


nötrino 29 Ocak 2013 20:59

Duyguların Hafıza Üzerindeki Etkisi
 

Sosyal Medya Hafıza Yeteneğini Değiştiriyor


İnternet çağı, beynimizin çalışma şeklini de değiştiriyor olabilir. Bilim insanları, bir saat içinde 30 milyon mesaj girilen Facebook gibi sosyal ağların, insan hafızasını yeni düşünme şekilleri geliştirmeye zorluyor olabileceğini belirtti. Araştırmalar, insanların Facebook iletilerini insan yüzlerinden daha kolay hatırladığını gösterdi.Milyarlarca insanın hayatında giderek daha fazla yer edinmeye başlayan sosyal ağlar, sundukları son derece yoğun ve karmaşık sistem sebebiyle insan beyninin farklılaşmasına yol açıyor olabilir.

ABD’nin California Üniversitesi’nde yapılan araştırma, bilim insanlarını şaşırtan sonuçlar ortaya koydu. Araştırma ekibinin başını çeken Dr. Laura Mickes, ‘duyguların hafıza üzerine etkisini’ inceleyen çalışmalarında, duyguları tetiklemek için Facebook iletilerini kullandılar. Bilişsel psikolog Mickes ve ekibi, araştırmada hiç beklemedikleri sonuçlar elde etti. Sonuçlar, insanların Facebook iletilerini, insan yüzlerinden daha iyi hatırladığını gösterdi. Mikes, “Asıl araştırma sorumuz bu değildi; sonuçlar bizim için de biraz şaşırtıcı oldu” ifadesini kullandı.

Akla İlk Gelen Facebook

California Üniversitesi’ndeki araştırmada, 32 kişi üzerinde deney yapıldı. Deneklere gösterilmek üzere gruptaki asistanların Facebook hesaplarından 200 ileti ve amazon.com adresindeki son zamanlarda basılmış kitap tanıtımlarından 200 cümle derlendi.Deneyde, Facebook cümleleri olarak, “Bugün 7 bin 689 günlüğüm”, “Kütüphane telefonla konuşulacak yer değil; ders çalışılacak yerdir”; kitap cümlesi olarak da “Şerefin bile limiti vardır”, “Çok bağırmaktan boğazım ağrımıştı” gibi örnek ifadeler toplandı.Uzmanlar, sosyal bağlama göre iletileri ve kitap alıntılarını düzenledi ve Facebook iletisi ile kitap alıntılarından 100 tanesini üniversiteli katılımcılara çalışıp hatırlamaları için dağıttı. Katılımcılar kelimeleri çalıştıktan sonra bilgisayar önünde teste tutuldular. Bu testte çalıştıkları ve çalışmadıkları kelimeler gösterilip deneklere “Bunları daha once gördünüz mü ve gördüğünüzden ne kadar eminsiniz?” diye sorular soruldu.

Sonuçlar Şaşırtıcı
Deney sonunda, denekler Facebook ile ilgili cümleleri kitap cümlelerinden veya insan yüzlerinden iki kat daha kolay hatırlayabiliyor olduklarını gösterdi.İlk deneyin ardından ikinci deneylerini yapan grup, bu kez de katılımcılara haber sitelerindeki haber başlıklarını ve yorumlarını gösterdi. Sonuçlar, deneklerin haberlere yazılan yorumları daha kolay hatırlayabildiklerini gösterdi. Haberler arasındaki eğlence haberlerini hatırlamanın da, önemli haberlerden daha kolay olduğu anlaşıldı.Memory&Cognition dergisinde yayımlanan araştırmayı yürüten Dr. Mickes, “Bu çalışma, öğretme tekniklerinin yanı sıra, nasıl reklamcılık yapmamız ve nasıl iletişim kurmamız konusunda da bilgi veriyor. Buradan yola çıkarak sosyal medyayı derslerine dahil eden profesörler bile var ” dedi.

Kaynak : Ntvmsnbc / Memory&Cognition (29 Ocak 2013,10:45)


nötrino 4 Şubat 2013 18:52

Yalnızlığın Bağışıklık Sistemi Üzerindeki Etkisi
 

Yalnızlık Bağışıklık Sistemini Etkiliyor


Yalnızlık duygusu çeşitli bağışıklık sistemi bozukluklarını tetikleyerek kişinin sağlığı için tehdit oluşturuyor.Araştırmacılar, yalnız olarak nitelendirilebilecek insanların immün tepkilerinin nispeten zayıf olduğunu gözlemledi. Yalnız kişilerde yüksek seviyede gizli olarak seyreden herpes virüsü etkinliği görüldü; ayrıca bu kişilerin kanında, sosyal bağları güçlü olan insanlara oranla, daha fazla sayıda enflamasyonla ilişkilendirilen protein olduğu tesbit edildi. Bu öznel proteinlerin yol açtığı enflamasyon; koroner kalp hastalığı, tip 2 diyabet, artrit, alzheimer ve fiziksel güçsüzlük gibi fonksiyonel bozukluklara neden olabiliyor.Gizli seyreden herpes virüsünün etkinliği önceleri stresle ilişkilendiriliyordu. Yalnızlık durumunun da kronik strese sebep olarak immün tepkinin kontrolünü azaltmış olabileceği düşünülüyor.

Geçmiş araştırmalar iyi olmayan ilişkilere sahip olmanın pek çok sağlık sorununa yol açtığını, hatta beklenenden erken gerçekleşen ölümleri ve her tip ciddi sağlık sorununu tetiklediğini kanıtlamıştı. Araştırmacılar, yalnızlık durumunun da kalitesiz ilişkilere sahip olmaktan ileri gelebileceğini düşünüyor ve bu tür sosyal koşulların sağlık üzerindeki etkisine dair olan araştırmaların psikolojik ve fizyolojik bazlı tedaviler için büyük önem taşıdığını vurguluyor.

Deneyin yürütülebilmesi ve sonuçlandırılabilmesi için UCLA Yalnızlık Skalası (UCLA Loneliness Scale) yardımıyla, sosyal izolasyon ve yalnızlık algıları değerlendirilerek iki gruba ayrılan denekler kullanıldı. Araştırmacılar önce deneklerin kanındaki herpes virüsüne, Epstein-Barr virüsüne ve sitomegalovirüse karşı oluşan antikor miktarlarını ölçtüler. Aynı strese karşı bağışıklık sisteminin verdiği tepki gibi daha yalnız olan deneklerin kanlarında da yüksek antikor miktarları, bağışıklık tepkisini destekleyen lipopolisakkaritler ve sitokinler saptandı. Bu durum yalnız deneklerin vücudunda daha fazla viral aktivite olduğunu ve bu kişilerin daha çok acı çektiğini gösteriyor.Araştırmacılar ayrıca uyku kalitesini, yaşlanmayı ve genel sağlık durumunu etkileyen pek çok faktörü de kontrol ederek daha yalnız kişilerin daha fazla etkilendiği kanısına vardılar.Bu durumun aksinin de doğru olduğunu unutmamak gerekiyor; sosyal bağları iyi olan kişilerin dirençleri de daha yüksek oluyor.

Kaynak: ScienceDaily (19 Ocak 2013)


nötrino 26 Mart 2014 11:49

Matematik Korkusu Genetik Sebeplerden Kaynaklanıyor


Yaygın matematik korkusunun araştırılması adına yürütülen yeni çalışmalar bu korkunun; sadece durumla ilgili hoşnut olunmayan deneyimlere sahip olunduğu için değil, aynı zamanda da kişilerin genetik olarak matematik yeteneğine sahip olmadıkları ve bu durumdan dolayı korku duymaya yatkın oldukları için ortaya çıkabileceğini gösterdi.

Tek ve çift yumurta ikizlerinin değerlendirilmesiyle yapılan araştırmada matematik korkusuna katkıda bulunabilecek ve genetik farklılıklarla açıklanabilecek iki faktör açığa çıkarıldı: kişilerin matematiksel kognitif performansı ve anksiyete yatkınlığı.Matematik korkusuna olan yaklaşım tam anlamıyla genetik faktörlerle açıklanabilmiş olmasa da bu korku %40 oranında genetik temelli olabiliyor. Duruma katkıda bulunan ve çevresel sebeplerden ileri gelen diğer faktörler genetik eğilimlerle de desteklendiğinde matematik korkusunun yaşanma ihtimali oldukça yükseliyor.

Araştırmaya 216 tek yumurta ikizi ve 298 aynı cinsiyete sahip çift yumurta ikizi dahil edildi. Deney grupları, genetik bilgilerinin ve etkisi altında bulundukları çevresel faktörlerin benzerlik ve farklılıkları açısından en doğru şekilde değerlendirilebilmesi için tek ve çift yumurta ikizlerinden oluşturuldu.Çocuk katılımcılar ana okulu veya birinci sınıftan itibaren takip edilmeye başlandı ve takip süreci 9 ila 15 yaşlarına kadar sürdürüldü. Araştırmaya, kişinin öğrenme kapasitesi ve problem çözme yeteneği üzerinde büyük etkisi olabildiği için anksiyeteye yönelik bulgular da dahil edildi. Araştırmaya dahil olan tüm çocuklar matematik anksiyetesi, genel anksiyete, matematiksel problem çözme ve idrak yeteneklerini test edecek değerlendirmelere tabi tutuldu ve ilgili sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.

Çocukların bilişsel nitelikleri ve matematiksel problemlerle karşılaştıkları ve karşılaşmadıkları zamanlarda yapılan ilgili beyin aktivitesi ölçümlerinin istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucu, matematik korkusunun kişinin genetik faktörlerinden ileri gelen matematik yeteneği yoksunluğu ve anksiyete eğilimiyle ilgili olabileceği sonucuna varıldı.

Kaynak: ScienceDaily (17 Mart 2014)


nötrino 26 Mayıs 2014 14:08

Uzun Ömrün Sırlarından Biri Bulundu: Bir Amaca Bağlanmak


Psikolojik Bilimler Derneği’ne ait olan ‘Psychological Science’ adlı dergide yayınlanan araştırmaya göre hayatta bir amacın olduğu hissine sahip olmak daha uzun yaşamaya yardımcı olabilir. Carleton Üniversitesi’nden öncü araştırmacı Patrick Hill bu araştırmada yetişkin gelişimine ve sağlıklı bir psikolojiyle yaşlanmayı desteklemeye yönelik açık tavsiyeler bulunduğunu söylüyor. Hill, ‘Bizim bulgularımıza göre hayat yönetiminin ve hayatı kapsayıcı amaçların düzenlenmesinin gerçekten daha uzun süreli bir yaşam için yardımcı olabileceğidir. Bu yüzden hayata yön vermek koruyucu etkiler meydana getirebilir.’

Önceki araştırmalar hayattaki amacın ölüm riskleri oranını düşüreceğini öneriyordu ve diğer faktörlerin ötesinde yaşam süresini uzatacağını öngörüyordu. Fakat Hill hayatta bir amaca sahip olmanın yararlarını araştırırken bu durumun zamanla çeşitlilik gösterip göstermediğiyle ilgili bazı noktalara da dikkat çekti. Mesela farklı gelişimsel periyotlar boyunca ya da önemli hayat geçişlerinden sonra da amaç sahibi kişileri inceleyerek çalışmasına dahil etti.

Hill ve Rochester Medikal Merkez Üniversitesi'nden meslektaşı Nicholas Turiano bu soruyu araştırmakta kararlıydı. Araştırmacılar 6.000 katılımcı üzerinden verileri inceledi. Katılımcıların kendileri tarafından beyan edilmiş hayatlarının amaçları üzerine odaklandı (Örneğin katılımcılardan birinin "Bazı insanlar hayatları boyunca amaçsızca gezip dolaşırlar fakat ben onlardan biri değilim" demesi gibi.) Ayrıca onların diğerleriyle olan olumlu ilişkileri ve onların olumlu ya da olumsuz duygu tecrübeleri gibi diğer psiko-sosyal değişkenlikleri de incelediler.

14 yılı aşkın sürede takip edilen bilgiler doğrultusunda katılımcıların yaklaşık %9’u olan 569 kişi bu zaman zarfında yaşamını yitirdi. Yaşamını yitirenlerin ölenlere göre hayatta daha az amaca sahip olduğu ve ilişkilerinde daha az olumlu oldukları tespit edildi. Hayattaki daha büyük hedeflerin devamlı olarak yaşam süresi bazında ölüm risklerini daha alt seviyelere taşıdığı ve genç, orta yaşlı ve yaşlı katılımcılara takip edilen periyotta eşit şekilde yarar sağladığı tahmin ediliyor. Bu tutarlılık araştırmacılara sürpriz gibi geldi.

Hill konuyla ilgili olarak ‘’Burada bir çok sebebin olduğuna inanıyorum. Bir amaca yönelmiş olmak yaşlıların gençlerden daha çok korunmasına yardımcı olabilir. Örnek olarak yaşlılar, günlük işlerinin organizasyonuna kaynak olan işyerlerinden ayrıldıktan sonra yönlenme hissine daha çok ihtiyaç duyabilir. Buna ek olarak yaşlılar gençlere göre ölüm riskiyle daha fazla karşı karşıyadırlar. Bu yüzden yaşlılar ve gençler için birbirine benzeyen uzun yaşam etkileri oldukça ilginçtir.’’

Amaca sahip olma hissinin, genç ya da yaşlı gözetmeksizin ölüm riski faktörüne eşit yarar sağladığı ortaya çıkarıldı. Ayrıca bu durum olumlu ilişkiler ve olumlu duygular gibi diğer iyi pskolojik belirtilerden sonra bile kendini gösterebiliyor.Buradaki bulguların önerdiği sonuçlara göre; bir amacın bulunması daha uzun ömürlü olmaya kılavuzluk ediyor gibi görünüyor.Şu anda araştırmacılar bir amaca sahip insanların daha sağlıklı hayat stilleri edinip edinmediğini ve bu doğrultuda yaşam süresinin artırılıp artırılamadığını araştırıyorlar.

Kaynak: ScienceDaily / Psychological Science (12 Mayıs 2014)


Şeb-i Yelda 21 Temmuz 2014 10:29

Kendimize Karşı Samimiyet
 

Kendimize Karşı Samimiyet


Kendimize Karşı Samimiyet Ergün Arıkdal Egomuzu güçlendirmek adına kendimize yalan söyler, kendi gözümüzü kendimiz perdeleriz. Ancak, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bilgi güneşi karşısında, tüm sahte benliklerimiz ıstırapla erimeye mahkûmdur. İnsan, öncelikle kendine hilekârdır. Kendi özümüze, yani bireyselliğimize karşı içten davranmıyoruz. Daima kendimizi aldatmak istiyoruz. En azından egomuzu ya da dünyasal kişiliğimizi güçlendirmek için kendimizi aldatırız. Egomuzu tatmin ettiğimizde, yani kendimizi kabadayı, yüksek, üstün, becerikli gördüğümüz zaman, kendimizi mükemmel bir insan zannederiz. İşte incelik buradadır, çünki insan kendi kendini mükemmel bir biçimde aldatır, önce kendine yalan söyler. O hâlde, bu hilekârlığımızı bilerek, çok acımasızca vicdanî bir düelloya girmek' zorundayız. Kendi kendimizle mücadele etmekten başka çıkar yol yoktur. Vicdanî savaş kazanamadıkça, dünya savaşı kazanılamaz. İsa'nın, "Ben dünyayı yendim." demesinin en büyük anlamlarından biri budur. Çünki yaptığı her iş vicdanına uygundur. Daha doğrusu, dünyasal hiçbir etki ya da yanılsama, onu, benimsemiş olduğu gerçekleri uygulamaktan alıkoyamamıştır. Onların yanılsama olduğunun, insanların yanılsamalarla meşgul olduğunun farkındaydı. Güç sahibi, iktidar sahibi, para ve makam sahibi olmak gibi şeylerin her birinin geçici şeyler olduğunu çok iyi biliyordu. Nitekim, eski paraların sergilendiği bir müzeye giderseniz, nice büyük imparatorların mühürlerinin sadece paraların üstünde kaldığını görürsünüz. Bu, büyük bir ör*nektir. Para basacak kadar güçlü, altın bastıracak kadar zengin bir insanın bütün hatırası bir baskıdan ibaret kalmıştır. O hâlde, hilekâr insana karşı uyanık olmak zorundayız. Yani kendimize, kendi ayak oyunlarımıza, egoizmamızın saptırmalarına, kitabına uydurmalarına karşı uyanık olmamız gerekmektedir. Dışsal olmasa bile içsel olarak kendi davranışlarımızı kontrol etmek, bir mekanizma tahtında onları elekten geçirerek süzmek ve mümkün olduğu kadar işin doğrusunu ortaya çıkarmak zorundayız. Böyle bir bilgiyi bilen ve anlayan insanın bunu uygulaması gerekir. Bunun, yaşla başla hiç ilgisi yoktur. Küçük çocuğun da kendine göre bir eleştirisi vardır, yaşlı bir insanın da. Önemli olan, bu çabanın hiçbir zaman eksik edilmemesidir. Hiçbirimiz gerçeğin merkezinde yaşamıyoruz. Hiç kimse, "Evrenin yegâne gerçeği benim elimde." diye bir iddiada bulunamaz. Çünki insanların elinde gerçek diye bir şey yoktur. Bu dünya, kutsal kitapların çoğunun bahsettiği "aldanma dünyası" ve "geçici bir yer"dir. Hint mitolojisinde, İncil'de, Kur'an'da, Popol-Vuh'da, yani çok değişik tarihlerde, çok değişik kavim ve kültürlerde de dünyanın bir yanılsama, geçici bir emanet yeri olduğu anlatılmıştır. Nitekim, dünyasal kişiliklerimiz de yanılsamadır; aslolan özümüz, yani ruhsal bireyselliğimizdir. Bütün bunlar, bir tür yılgınlık psikolojisinden mi ileri geliyor? Hayır, hiç ilgisi yok. İnsanları, kendi şuur hayatlarının çalkantıları içerisine, gerçek oluşum içine çekmek istiyorlar. Kendimizi incelememiz ve değerlendirmemiz gerekir. Çünki amaç budur. Yeryüzüne inişimiz, insan olarak ortaya çıkışımız doğanın bir uru, bir ürünü, bir acayip tomurcuğu değil de, insan özellikleriyle yaratılmış bir varlık olduğumuz içindir. Dünya, bir bitki, hayvanat ve insanat bahçesi, imal edilmiş bir yerdir. Burada bütün olup bitenler bizatihi kendisi için değildir. Ve bize, evrenin gerçek sırları hiçbir şekilde açıklanmış değildir. Bizler şimdilik, önümüze konanla meşgul olmak zorundayız. Belki çok ileri aşamalarda, neden ve niçinlerin bir cevabı vardır. Böylesine, her şeyiyle inceden inceye hazırlanmış bir ortamda insan, asla doğanın bir uru olamaz. Çünki evren başıboş ve amaçsız değildir. Vicdanlı olmak isteyen ya da eksik olan bir yönünü değiştirmek isteyen birisi bunu nasıl başarmalıdır? Zorla da olsa ben, olmak istediğim gibi, şeklen mi gözükmeye çalışmalıyım? Bu, vücuduna bol elbise giymeye benzer. Zorla güzellik olmaz. Bir yerde sırıtır. Galiba en iyisi, olduğu gibi görünmektir. Sunîlikten, samimiyetsizlikten uzak olarak olduğu gibi görünmektir. Poz takınmadan, gösterişli davranmadan, başkasını kandırmaya kalkmadan, ki önce kendini kandırmaya kalkmadan ve başkası tarafından da horlanmak, kınanmak, ayıplanmak, acaba ne derler vs. demeden, gerçekten samimî olarak, olduğu gibi kendini ortaya koyabilmek büyük bir meziyettir. Hatta bir istidattır. Bunun da ötesinde, büyük bir ruhî kabiliyettir. Samimî hareket edebilmek, olduğu gibi görünmek demek, samimî olmak demektir. Bu, gerçek samimiyettir. Kişilik maskelerinin giderek azalmış olması demektir. Maske çoğaldıkça, hiçbir zaman olduğun gibi gözükmüyorsun ki, sen kimsin? Burada böylesin, evde söylesin, iş yerinde böylesin, sinemada söylesin. Kimsin, neredesin sen? Hangisisin? Benimle konuşurken böyle konuşuyorsun, annen ve babanla konuşurken şöyle konuşuyorsun. Karınla, kocanla konuşurken daha başka, seneler sonra bir okul arkadaşını görüyorsun, onunla birtakım konuşmalar yapıyorsun. İş yerindeki arkadaşınla başka türlü, buradaki arkadaşınla daha başka türlü konuşuyorsun. Sen kimsin? Sen neredesin, hangisisin? Bu personalar, bu maskeler azaldıkça samimiyet ortaya çıkar. Olduğundan başka görünmemeye başlamak çok büyük bir meseledir ve insanı uyanışa götüren, aydınlığa çıkaran bir meseledir. İşte, insanın insanla mücadelesi bu noktada başlıyor. İnsanın mücadelesi, olduğu gibi görünebilme azmiyle başlar. Demek ki, en büyük çalışma hayat çalışması (amel), olduğu gibi görünebilme hâline girmektir: Çeşitli personalardan, çeşitli kimliklerden arınmak, sahte kişiliklerden arınmak, poz takınmalardan arınmak... En büyük vazifelerimizden biri budur ve bunu da ancak, önce kendimize samimî olmakla başarabiliriz. Bu durumda bilmeliyiz ki, kişilikle bireysellik birbirinden farklı olan iki kavramdır. Herkes, "kişiliği çok gelişmiş" insanlara saygı duyar. Ancak bu yanlış bir deyimdir. Kişilikle bireysellik birbirine karıştırılmaktadır. Kavramlar üzerinde çok iyi durmak gerekir. Kişilik her zaman değişebilen, kaypak ve bizi en çok aldatan bir yönümüzdür. Her an kendimize ayrı bir poz verebilir, ayrı pozlar takınabiliriz. Kişilikler çok çeşitli görünüşler altında oluşmakta. Örneğin, bir yaşından seksen yaşına kadar, en azından seksen türlü kişilik sahibi olabilirsiniz. Bunlardan hangisi,bizim özümüzü temsil eder? Tabi ki hiçbiri. Farklı karakterlerimiz kişilikle ilgili ve yok olup gidecek nesnelerdir. Kaybolurlar, ama bireysellik içimize, özümüze ait bir benliktir. Asıl gelişmekte olan budur. O geliştiği zaman, artık bizim kişiliğimiz giderek kaybolur, yani taklitçiliğimizi kaybederiz. Birtakım yanlış imajlara bağlanma, kendimizi onlarla bir görme, aynı kimlikte görme, özdeşleşme kabiliyetimizi kaybederiz. Böylece daha sade, daha öz ve daha parlak yanlarımız ortaya çıkmaya başlar. Bugün böyle, yarın öyle değil. Bir yerde her insan, kişilik sahibi olduğundan politi*kacıdır; ancak bu, hayat politikasıdır. Herkese ayrı yüz gösterme konusu. Böyle bir politika, kişilik geliştikçe daha çok artar. Bireysellik geliştikçe, insanlar politikacı olmaktan kurtulurlar. Çok düzgün, çok az değişen, bildiği, düşündüğü ve yaptığı belirli, güvenilir insan olur. Çok kişilik sahibi insanlar, güvenilir insanlar değildir. Kişilikler yapaydır, ama bireysellik bizim özümüze aittir. Varlığımız yapay değildir. O bir emek ürünü, büyük bir çabayla, ıstırapla yoğrula yoğrula oluşmuştur. Dış zorlamalarla, dış etkilerle değişmez. Kişi korkar, kişi yalan söyler, kişi ikiyüzlülük eder; kişi, her türlü duygusallığı kendi çıkarları için kullanan bir varlıktır. Bunların doğuş sebebi, doğrudan doğruya ruh varlığının fizik bedenle ilişkisinden meydana gelmiş bir garip durumdur. Her ruh varlığı, fizik evrende var olabilmesi için bir araca muhtaçtır. Biz de bu araca beden diyoruz. Beden fizik yasalara, biyolojik yasalara bağlıdır. Bütün madde yasaları eksiktir, esnek değildir, kesik kesiktir ve kendilerine göre bir çekimi vardır. Ruhsal varlık, bu nedenle, biraraya geldiği zaman bedeninin etkisi altında kalır. Bu durumda yeniden kendisine ait bir bünye yaratmak zorunda kalır. Biz buna kişilik diyoruz. İşte, insanın bireysellik gelişimindeki bir görevi de, farklı farklı karakterler arasında kendi özünü devamlı gözlemleyebilme yollarını araştırmasıdır. Yani kendini tanıyabilme gayretini göstermesidir.

Ergun Arikdal


nötrino 3 Eylül 2015 12:27

Ölümlü Olunduğunu Bilmek, Sağlığı Olumsuz Yönde Etkiliyor Olabilir mi?


Yeni bir araştırmaya göre düşük özsaygı sahibi insanlar kendi ölümlülükleri hakkında düşünmekten kaçınmak adına çeşitli kaçış mekanizmaları geliştiriyor.Kent Üniversitesi Psikoloji Okulu’ndan Dr. Arnaud Wisman önderliğinde bir grup araştırmacı; yaptıkları beş çalışmaya göre düşük özsaygısı olan insanların kendilerine ölümlülükleri çağrıştıracak durumlardan kaçınmak için, odaklarını benlik algısından uzaklaştırdıklarını belirledi. Araştırma, düşük özsaygı ile ölümlülük hakkında bilinçsizce kaygıları olan insanlar arasında nedensel ve ampirik bir bağlantı buldu, bu bulgular hem laboratuvar ortamında, hem de laboratuvardan bağımsız doğal ortamlarda kanıtlandı.

Özfarkındalıktan kaçış olarak belirlenen bu durum, kişinin’ kendisi’ ile ilgili yazılar yazmaktan kaçınma, alkol tüketimini artırma ve benlik algısı ile ilişkili düşüncelerden bağımsız hareket etmede artış olarak gözlemlendi.Aşırı alkol tüketimi, sigara ve uyuşturucu kullanımı, aşırı yemek yeme gibi sağlık açısından risk teşkil eden tutumlara daha eğilimli oldukları belirlenen özsaygısı düşük bireylerin bu noktadaki gerekçesinin, benlik algısından uzaklaşmak olduğu tespit edildi. Bu durum, en azından kısa vadede kendi olumsuz bilinç algılarından uzaklaşmalarını sağlıyor.Çalışmanın, gelecek dönemlerde toplum sağlığı hakkında verilecek kararlarda önemli etkileri olacağı ise şüphesiz.

Kaynak: Sciencedaily (26 Ağustos 2015)


nötrino 25 Kasım 2015 19:43

Zeka Oyunları Yaşlıların Hayatını Kolaylaştırıyor


İngiliz bilim insanlarının yaptığı araştırma, internet üzerinden oynanan zeka geliştirici oyunların yaşlılar üzerinde olumlu etkilerini ortaya çıkardı. BBC'nin verdiği bilgiye göre, King's College Üniversitesi'nde 6 ay süreyle 50 yaş üstü 7 bin kişinin 2 ayrı grupta incelendiği araştırma, internette hafıza becerisi ve akıl yürütme gerektiren oyunların yaşlıların günlük yaşamlarına katkı sağladığını gösterdi.Katılımcıların bazılarından diledikleri sıklıkta 10 dakika süreyle, tahterevalli üzerindeki ağırlıkları dengeleme gibi akıl yürütme oyunlar oynaması istenilirken, kontrol grubuna da basit internet araştırmaları yapmaları söylendi.

Araştırmacılar, katılımcılara çalışma başladığında ve daha sonra da üçer aylık dilimlerde dilbilgisel düşünce ve hafıza değerlendirmeyi kapsayan tıbben onaylanmış bilişsel testleri uyguladı. Katılımcılardan zeka geliştirici oyunları oynayanların bilişsel becerilerinde ilerleme kaydedildi. Katılımcılardan 60 yaş üstü olanların günlük işlerinde de kayda değer gelişmeler olduğu belirtildi.Telefon kullanma, alışveriş yapma gibi günlük becerileri de gözlemlenen 60 yaş üstü insanların oyunları haftada en az 5 kere oynadığında olumlu etkinin arttığı ifade edildi.

Alzheimer Derneği'nden Dr. Doug Brown, internet üzerinde hızla büyüyen zeka geliştirici oyunların etkilerinin görülmesi açısından bu araştırmanın önemli olduğunu belirtti. Psikiyatri, Psikoloji ve Nöroloji Enstitüsü'nden araştırmacıların, bu yaklaşımın bunamayı önlemedeki etkisiyle ilgili yeni bir araştırmaya başladıkları bildirildi. Karmaşık uğraşıları olan veya beyinlerini bulmaca gibi etkinliklerle uyaran ve yeni yetenekler öğrenme eğilimleri olan insanların bunama risklerinin az olduğunu açıklayan bilim insanları, çalışmanın yaşlıların zihinsel işlevlerini koruması ve ilerleyen yaşlarda bilişsel işlevlerin bozulma riskini azaltması açısından önem taşıdığına inanıyor.Daha önce yapılan bir araştırmada internet üzerinden oynanan zeka geliştirici oyunların 50 yaşın altındaki kişiler için etkisinin olmadığı ifade edilmişti.

Kaynak: AA / BBC (3 Kasım 2015)


nötrino 25 Kasım 2016 13:26

1 ek

Saatleri Geri Almak 'Depresyona' Yol Açıyor!


Danimarka ve ABD'li araştırmacılar, yaz saatinden kış saatine geçişin depresyon vakalarını artırdığını belirtiyor. Danimarka'daki Aarhus ile Kopenhag ve ABD'deki Stanford üniversitelerinden oluşan bir araştırma ekibi, saat değişimleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi araştırdı. Washington Post'tun verdiği bilgiye göre, uzmanlar Ekim ayında yaz saati uygulamasından çıkışın, sonbahar aylarında teşhisi konan depresyon vakalarıyla yakından ilişkili olduğunu buldu. Araştırmada Danimarka'da 1995 - 2012 yılları arasında depresyon teşhisi konan 185 bin 419 vaka incelendi. Uzmanlar saat değişimi öncesi ve sonrasında, depresyon teşhislerinin oranlarını karşılaştırdı. İncelemeler sonucunda, yaz saati uygulamasından çıkışın depresyon vakalarında yüzde 11'lik artışa sebep olduğu tespit edildi.

Buna karşılık, yaz saati uygulamasına geçildiği ilkbahar aylarında depresyon teşhislerinde bir değişiklik gözlenmedi. Araştırmanın yöneticilerinden Soren D. Ostergaard, "Elbette veriler tam olarak kış saati uygulamasının insanları depresyona ittiğini söylemiyor. Fakat araştırmacıların buna yönelik bazı tespitleri var" dedi.

"Gün Işığından 1 Saatlik Kayıp!"


Gün ışığından daha fazla faydalanmak için kullanılan bu uygulama ile saatler ilkbahar başlangıcında bir saat ileri, sonbaharda ise bir saat geri alınıyor. Standart zaman uygulamasına geçiş, bir saatlik gün ışığının öğlenden alınarak sabahın erken saatlerine eklenmesi demek. Böylelikle gün ışığından bir saat kaybediliyor.
Alıntıdaki Ek 58729

Araştırmaya göre, baharda depresyon teşhislerinde azalmanın olmaması depresyonun sadece saat uygulamasından kaynaklanmadığı izlenimini veriyor. Depresyon vakalarındaki artış, sonbaharda saatin geriye alınması ile ilgili bir durum. Güneşin bir anda bir saat daha erken batmaya başlamasının, depresyona eğilimli bireylerde negatif psikolojik etkiye sebep olabileceği ifade ediliyor. Uzun günlerin depresyona karşı koruyucu etkisi ise biliniyor. Ostergaard, eğer bu geçiş ile birlikte olumsuz bir psikolojik etki hissediliyorsa, 'yapılabilecek en iyi şeylerden birisi, kış aylarında bile dışarıda geçirilen zamanı artırmaya çalışmak' tavsiyesinde bulunuyor.

Kaynak: BBC (7 Kasım 2016)


nötrino 28 Kasım 2016 14:14

Düşük Özsaygı, Sık “Selfie Görüntüleme” ile Bağdaştırıldı!


Kitle iletişimi üzerine yapılan bir çalışmada, Facebook gibi sosyal medya hesaplarında çok fazla “selfie” görmenin yaşam doyumu ve özsaygıda düşüklük ile bağıntılı olduğu belirlendi. Araştırmacılardan Ruoxu Wang, bugüne kadar yapılan çoğu çalışmanın fotoğraf paylaşımı / içerik beğenisi gibi noktaları baz aldığını; ancak bu çalışmanın gözlemleme davranışı üzerindeki etkisini incelemede bir başlangıç olduğunu belirtti. Görme /gözlemleme davranışı, aynı zamanda, bireyin fotoğraf paylaşımı ya da içerik beğenisinde katılımcı olmadığı, yalnızca gözlemci olduğu “gizlice dinleme” durumu olarak da adlandırılıyor.

Wang ve Yang yaptıkları bu çalışma ile, sosyal medya kullanımında bilinçlilik düzeyini artırmayı umuyor. Bireylerin çoğunlukla herhangi bir paylaşım yaparken etraflarındaki insanların bundan nasıl etkileneceğini düşünmediğini belirten Yang, bu çalışma ile beraber paylaşımların oluşturabileceği potansiyel sonuçları anlamak konusunda bir adım daha ileri geçilebileceğini belirtiyor.
Kitle iletişimi bölümü yüksek lisans öğrencileri Wang and Fan Yang, selfie ve grup çekimlerinin psikolojik etkileri üzerine online bir anket oluşturarak verileri topladılar.

Fotoğraf paylaşma davranışının katılımcılar üzerinde herhangi belirgin bir psikolojik etkisi olmadığını; ancak tam aksine gözlemleme davranışının olduğunu belirlediler. Buna göre keşfettikleri şuydu; kendilerinin ve diğer bireylerin selfilerini en çok görünteleyen insanlar, en az özsaygı ve yaşam doyumuna sahip olanlardı. Çalışmada kategorize edilen katılımcılardan popüler görünmek için güçlü bir istek duyanların ise aynı zamanda selfie ve grup fotoğraflarına karşı çok daha duyarlı oldukları belirlendi.

Kaynak: ScienceDaily / Journal of Telematics and Informatics


nötrino 22 Aralık 2016 00:34

Dahiler ve Deliler Diğerlerinin Gözardı Ettiği Şeyleri Önemser!


Nobel ödüllü matematikçi, şizofren ve paranoid delüzyonlu John Forbes Nash, uzaylıların kendisini dünyayı kurtarmak için görevlendirdiğine nasıl inandığı sorulduğunda, basit bir yanıt verir. “Çünkü doğaüstü varlıkların gelmesine dair olan düşüncelerim matematiksel fikirlerimle aynı şekilde doğuyor. Bu sebeple onları ciddiye alıyorum.” Nash, tarihte deli dahi olarak adlandırılabilecek tek kişi değil. Ressam Vincent Van Gogh ve Mark Rothko, roman yazarı Virginia Woolf ve Ernest Hemingway, şair Anne Sexton ve Sylvia Plath gibi intihar kurbanlarının hepsi buna başlıca örneklerdir. Derin bir depresyon anında kendi canına kıymamış büyük sanatçı ve düşünürleri gözardı ettiğimizde bile, besteci Robert Schumann, şair Emily Dickinson ve Nash dahil olmak üzere belgelenmiş psikolojik rahatsızlık çeken kimseleri listelemek kolay olacaktır. Alkole ya da diğer bağımlılıklara yenik düşen yaratıcı dâhiler grubu da oldukça kalabalıktır.

Bu türden örnekler, çoğu kimseyi, yaratıcılık ve psikopatolojinin derinlemesine ilişkili olduğunu zannetmeye sevk edebilir. Aslında, yaratıcı dâhilerin delilikten el almış olabileceği düşüncesi Platon ve Arsitoteles’e kadar gider. Fakat bazı günümüz psikologları bu fikrin tümüyle masum bir latife olduğunu düşünürler. Netice itibariyle, zihinsel hastalığa dair hiçbir belirti ya da semptom sergilemiyor olarak gözüken yaratıcı dâhilerin isimlerini ortaya atmak kesinlikle hiçbir sorun teşkil etmez.

Yaratıcı dahiyane bir fikrin altını çizen en önemli süreç, normalde önemsenmeyecek ya da dikkatten kaçabilecek şeylere dikkatini verme eğilimidir. Deli-dahi fikrinin karşıtları iki sağlam olguya işaret ederler. İlki, tüm insan uygarlığı tarihinde yaratıcı dâhilerin sayısı çok fazladır. Bu sebeple, bu kimseler vasat bir insana kıyasla psikopatolojiye gerçekten daha az yatkın olsalardı bile, zihinsel hastalıklı sayısı hala daha fazla olurdu. İkincisi, akıl hastanelerinin kalıcı sakinleri genellikle yaratıcı başyapıtlar üretmezler. Tahmin edersiniz ki en bilinen istisna, kötü nam salmış olan Marquis de Sade’dir. Onun vakasında bile, en büyük (ya da aslında en sadistçe) çalışmaları, akıl hastası olarak hastaneye yatırıldığı zamandan ziyade bir suçlu olarak hapse konulduğunda yazılmıştı.

Öyleyse, yaratıcı dahiliğin delilikle ilişkili olup olmadığına inanmalı mıyız? Modern deneysel araştırmalar öyle olduğuna inanmamız gerektiğini öne sürüyor. Çünkü delilik ve yaratıcılık arasındaki bağlantıya açıkça nokta atışı yapıyorlar. Yaratıcı dahiyane bir fikrin altını çizen en önemli süreç bilişsel disinhibisyondur. Yani, ilgisiz gözüktüğü için normalde önemsenmeyecek ya da dikkatten kaçacak şeylere dikkatini verme eğilimidir.

Alexander Fleming, petri kabı (bakteri üreme tabağı)’nda bir mavi küfün bakteri kültürünü öldürmekte olduğunu farkedince, herhangi bir meslektaşı gibi bunu otoklava (basınçlı kap) atabilirdi. Bunun yerine, Penicillium notatum küfünden elde edilen antibakteriyel madde olan penisilini bularak Nobel Ödülü’nü kazandı.

Bilişsel disinhibisyon, sanat alanında da bilimde olduğundan daha az tespit edilmemiştir. Sanatçı dâhiler, bir başyapıt projesinin tohumunun, gündelik bir konuşmanın minicik bir parçasını işitmekle ya da bir günlük yürüyüş esnasında biricik fakat ehemmiyeti olmayan bir olayı görmekle atıldığını aktarırlar. Örneğin, Henry James The Spoils of Poynton’ın önsözünde, hikayenin filizinin Noel Arefesi yemeğinde yanına oturan bir kadının yaptığı kinayeden geldiğini söyler.

İstisnai zeka tek başına, faydalı fakat orijinal olmayan ve şaşırtmayan fikirler sağlar!


Bilişsel disinhibisyonun karanlık bir yanı vardır: psikopatolojiyle pozitif yönde ilişkilidir. Örneğin, şizofrenler kendilerini halüsinasyon ve hayallerin bombardımanına uğramış bulurlar ki yalnızca bunları ortadan kaldırarak daha iyi durumda olacaklardır. Öyleyse, iki grup da neden aynı grup olmasın? Harvard Ünivesitesi’nden psikolog Shelly Carson’a göre, yaratıcı dahilik üstün genel zekanın varlığından feyz alır. Bu zeka, kişinin buğdayı samandan ayırmasını mümkün kılan gerekli bilişsel kontrolü sunar. Tuhaf hayaller gerçekçi ihtimallerden ayrılır.

Bu düşünceye göre, yüksek zeka yaratıcı dahilik için ehemmiyetli; fakat sadece bilişsel disinhibisyon ile işbirliği yaptığı müddetçe. İstisnai zeka tek başına olduğu zaman faydalı fakat orijinal olmayan ve şaşırtmayan fikirler sağlar. Marilyn vos Savant dünyanın kaydedilen en yüksek IQ’suna sahip insan olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi; fakat kanserin tedavisini bulabilmiş değil.

Yaratıcılığın bazı kısımları, orijinallik ve şaşırtıcılıktan çok faydalılık üzerinde duruyor. Bu gibi vakalarda, dahi ve deli arasında paylaştırılan hassaslık daha az önemli hale geliyor. Örneğin, pozitif bilimlerde, psikopatoloji yaratıcı dahilikle negatif biçimde ilişkilidir. İlginç olan istisna ise hüküm süren paradigmalara karşı çıkan bilimsel devrimcilerdir. Onlar için, bu ilişki hemen hemen sanatçı ve yazarlarda olduğu kadar pozitiftir.

Çocukluk, ergenlik ve yetişkinliğin ilk yıllarındaki dönemlerde belli olaylar ve durumların, zihinsel bir hastalığa ilişkin belirtilere başvurmaksızın, kişinin yaratıcılık potansiyelini artırması mümkündür. Bu çeşitleri artırılabilir belli olay ve durumlar çok-kültürlülüğe maruz kalmak, çift dil ve bunlara ek olarak ebeveyn kaybı, ekonomik sorunlar, azınlık olma durumu gibi gelişim esnasında yaşanan çeşitli sıkıntı biçimlerini kapsar. Esasında, bu gibi bir çevrede yetişmiş yaratıcı dâhiler psikopatolojinin özellik ve belirtilerini sergilemeye daha az meyilli olacaklardır.

Fakat pek çok dahi normal ve anormallik arasındaki çizgide yürür. Onlar için, algıladıkları dürtü ve fikirlerin barajı yaratıcılığın kaynağıdır. Nash’in dediği gibi, geniş bir kurgusal düşünme sonrasında daha rasyonel bir aşamaya geçmek “hiç de eğlenceli bir şey değil”dir. Nedenini açıklamak için Nash, başka bir basit cevap verir: “Düşüncenin rasyonelliği, kişinin evrenle ilişkisine dair anlayışına bir sınır dayatır”.

Kaynak: Nautılus


nötrino 12 Ocak 2017 16:36

Çalışanların İzne Çıkmaktan Kaçış Nedenleri!


Başta ABD olmak üzere birçok ülkede çalışanlar izin almaktan kaçınıyor. 2015'te yapılan bir araştırma, özellikle yönetici kademede çalışan kişilerin yüzde 67'sinin iş nedeniyle tatil planlarını ertelediğini ya da iptal ettiğini gösteriyordu. Yüzde 57'si ise tatillerinin tamamını kullanmayı düşünmediklerini söylüyordu. Oysa Avusturya, Almanya ve Fransa'da çalışanlar her yıl en az 30 gün tatil hakkını kullanır.

İzin kullanmanın insanın kendisini yenilemesi ve sağlığı açısından önemli olduğunu herkes bilir. Ama işini kaybetme korkusu ya da kimsenin iznini kullanmadığı bir yerde tatile çıkmanın uygun görülmemesi gibi nedenlerle hayata geçirilmez bu. Fakat işin önemli bir yanı da biz olmazsak işyerindeki çalışmanın aksayacağı kaygısıdır.

Kontrol Yanılsaması!


İşyerinde biz yokken işlerin normal şekilde devam edeceğini düşünmek istemeyiz. İşlerimizi kime ve nasıl devredeceğimizi bilemeyince tatile çıkmak da istemeyiz. Yapılan araştırmalar bu işi iyi yapan yöneticilerin oranını üçte bir olarak gösteriyor. Stanford İşletme Okulu'nda Organizasyonel Davranış Profesörü Jeffrey Pfeffer buna "kontrol yanılsaması" diyor. Bu yanılsama nedeniyle "Yaptığımız her şeyin bizim sayemizde daha iyi olacağına inanırız". Bu özellikle ABD'de böyledir. Amerikalılar ve Amerikan şirketleri bireysel çabaya daha fazla önem verir. Sosyal demokrat olarak görülen Avrupa ve Kanada'da ise başarıda bireyden daha çok kolektife vurgu yapılır.

Avrupalılarda daha farklı bir değerler sistemi vardır. Kimileri bunu "yaşamak için çalışmak" şeklinde ifade eder. Oysa Amerikalılar "çalışmak için yaşıyor" gibidir. ABD'de küçük yaştan itibaren bireysel başarılara vurgu yapılır ve yaşam boyunca bunlardan söz edilir. Fakat işler başkasına devredilmediğinde izne çıkmak da mümkün olmayabilir.

Görev Devri!


New York merkezli bir danışmanlık firmasının yöneticisi Erika Anderson daha önce kendisinin de yaşadığı bu tür sorunları çözmek için bir sistem geliştirmiş. İşleri devredeceği kişilere kendi başına işin hangi kısımlarını halledebileceği ve hangi konularda desteğe ihtiyaç duyacakları soruluyor. Sonra o konularda ona yardımcı olacak başka biri belirlenerek iki kişilik bir ekip kuruluyor. İşin hangi aşamada olduğuna dair bilgi veriliyor.

Bunları yapabilmek için kendi işinin dışındaki işlerle ilgilenecek bir personel donanımı ve ekstra iş yapma isteği de olması gerekir. Bu görevi üstlenenlerin izne çıkacağı ve kendi işlerini devredeceği bir dönem de gelecektir ne de olsa. Fakat işleri devretmek için son günü beklemek doğru olmaz. Önceden bir liste çıkarıp yapılacak işleri sıralamak ve her birinin ne kadar zaman alacağını, ne kadar sıklıkta kontrol etmek gerektiğini yazmak işi kolaylaştıracaktır.

Ekonomik gidişat ve işini kaybetme konusunda kaygıların ve bireyciliğin arttığı bir dönemde izne ayrılma eğiliminin daha da azalması bekleniyor. Pfeffer izin kullanma ve işlerini başkalarına devretme konusunda çalışanların kendisinin adım atması gerektiğini söylüyor. Bu konudaki sorunlarını çözen Anderson ise artık daha kolay izin yaptığına inanıyor. "İzin sonrasında dinlenmiş bir beyin ve bedenle, taptaze fikirlerle işe dönüyorum" diyor.

Kaynak: BBC Capital (5 Ocak 2017)


nötrino 21 Ocak 2017 19:48

Mükemmeliyetçilik Uykusuzluğa Yol Açıyor!


Northumbria ve Oxford üniversiteleri tarafından yapılan araştırmaya göre, mükemmeliyetçilik yüksek kaygıya yol açarak uyku bozukluğuna neden oluyor. Bilim insanları, kaygı seviyesi yüksek olanlar ve mükemmeliyetçi insanların daha çok uykusuzluk çektiğini ortaya koydu. Araştırmacılar, uyku kalitesi, mükemmeliyetçilik, kaygı bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla 18-27 yaşlarında 78 katılımcının yer aldığı bir çalışma yaptı.

Çalışmada, katılımcıların 39'u uyku problemi olmayan, diğer 39'u ise 3 ay ila 10 yıldır geceleri uyuyamayan kişiler olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplara uyku bozukluğu, mükemmeliyetçilik seviyesi ile kaygı bozukluğu ve depresyon oranlarını gösteren bir takım testler uygulandı. Test sonuçlarına göre, kişilerin, özellikle kişisel davranışlardan şüphe duyma, hata yapma korkusu gibi mükemmeliyetçilik durumunda uyku bozukluğu çektiği görüldü.

Ayrıca uykusuzluktan muzdarip olan mükemmeliyetçi kişilerin bir takım kaygı bozuklukları sergilediği ve böylece de bir kısır döngünün oluştuğu gözlemlendi. Uzmanlar kaygı bozukluğu ile uykusuzluk arasındaki ilişkinin çözülmesinin, uykusuzlukla mücadele için yeni tedaviler geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirtti. Öte yandan araştırmaya göre, depresyonun uyku bozukluğu üzerinde ciddi bir etkisinin olmadığı da saptandı.

Kaynak: AA / Personality and Individual Differences (20 Ocak 2017)


nötrino 23 Ocak 2017 23:02

İngiltere'de Yalan Haberlere Karşı 'Aşı' Çalışması!


Cambridge Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, psikolojik yöntemlerle internet ve sosyal medyadaki yalan haberlere karşı bağışıklık geliştirilmesi ele alındı. ABD'deki başkanlık seçimleri ve Suriye'deki savaş hakkında çıkan ve giderek artan yalan haberlerin oluşturduğu etki kaygıya yol açmıştı.

Araştırma ekibinin Başkanı Dr. Sander van der Linden, "Dezenformasyon oldukça bulaşıcıdır, bir virüs gibi yayılıp çoğabilir" diyor. Ancak araştırmacılar, öncelikle ufak bir doz dezenformasyona maruz kalmanın, sahte haberlere karşı bağışıklık kazandırabileceğine inanıyor. Bu teoriye göre, 'bilişsel repertuvar' oluşturularak, kişilerin gerçek olmayan bilgilere karşı dirençli hale gelmesi hedefleniyor.

Gizli Deney!


Yapılan araştırma, gizli bir deneyle gerçekleştirildi. Deneyde 2 binden fazla ABD vatandaşına küresel ısınma hakkında iki iddia sunuldu. Araştırmacılar küresel ısınma hakkında iyi bilinen gerçeklerin, denekler art arda gerçek olmayan bilgilerle karşılaştıkça silindiğini söyledi. Ancak, gerçek bilgiler, sahte bilgilerle birlikte uyarı şeklinde sunulduğunda, yalan haberlerin etkisi daha az oldu. Dr. Sander van der Linden, "İnsanlar bu sayede gerçek olmayan bilgilerle karşılaştıklarında daha az etkileniyorlar" diyerek, bu yöntemin sorgulamayı tetiklediğine dikkat çekiyor.

Kaynak: Global Challenges / BBC (23 Ocak 2017)


nötrino 28 Ocak 2017 01:20

Beyin Şekli Kişilik Farklarını Belirliyor!


Bilim adamları, insan beyninin fiziksel özelliklerinin bireylerin kişilik özelliklerini etkilediğini ileri sürdü. ABD'nin Florida State Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Doçent Doktor Antonio Terracciano öncülüğünde ABD, İngiltere ve İtalya'dan bilim adamları tarafından yürütülen yeni bir araştırma, insan beyninin şekliyle kişilik özellikleri ve ruhsal bozukluklara yatkınlık arasında belirgin bağlantılar olduğunu tespit etti.

Beynin dış zarının anatomik özelliklerini kalınlık, kapladığı alan ve alın-şakak bölgelerindeki kıvrılma miktarı bakımından ele alan araştırmacılar, bunların beş ayrı kategoride tasnif edilen kişilik özellikleriyle ilişkisini inceledi. Çalışmada, ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri Kurumu tarafından yürütülen İnsan Konektom Projesi kapsamında verileri toplanan 22-36 yaşlarındaki 500 bireye ait beyin diyagramları incelendi.

İnceleme sonucunda araştırmacılar, insanları nöro-psikiyatrik rahatsızlıklara daha açık hale getiren nevrotiklik özelliği yüksek bireylerde beyin zarının kalınlığı artarken, kapladığı alanın ve alın-şakak bölgelerindeki kıvrılma miktarının azaldığını belirledi. Öte yandan keşifçilik, merak duygusu, yeniliğe ve farklılığa açıklık gibi kişilik özellikleri belirgin olan bireylerde ise tersine bir durum gözlendi. Bu bireylerin beyinlerinde dış zarın daha ince, yayılma ve kıvrılma bölgelerinin ise daha geniş olduğu görüldü.

Kaynak: AA / Social Cognitive and Affective Neuroscience (27 Ocak 2017)


nötrino 2 Şubat 2017 15:15

Yaşanılan Coğrafya ile Düşünce Tarzı Arasındaki Bağlantı!


Psikologlar coğrafyanın mantık, davranış ve benlik duygusu üzerindeki şaşırtıcı etkilerini ortaya koydular. Bilim insanları bir süre öncesine kadar düşünme tarzlarının coğrafi konuma göre ne kadar farklı olabileceği üzerinde durmamıştı. Fakat 2010'da yayımlanan bir makaleye göre, psikolojik araştırmalarda kullanılan deneklerin çoğu başta Amerikalı olmak üzere Batılı gençler, biraz para kazanmak için bu işlere giren üniversite öğrencileriydi.

Bu deneklerden varılan sonuçların insanın doğasına dair evrensel gerçekleri temsil ettiği, bütün insanların aynı olduğu sanılıyordu. Bu yüzden deneklerin çoğunun Batılı olmasında bir sakınca görülmüyor, sonuçların farklı çıkacağı tahmin edilmiyordu. Oysa diğer kültürler içinde yapılan az sayıdaki araştırmalar, farklı davranış özelliklerine ve düşünce biçimlerine işaret ediyordu.

Bireyci mi Kolektivist mi?


Bunların başında "bireycilik" ve "kolektivizm" ayrımı geliyor. Genel olarak Batılılar daha bireyci, Hindistan, Japonya, Çin gibi Asya ülkelerinde yaşayan insanlar ise daha kolektivist oluyor. Bireyciliğin gelişkin olduğu Batı toplumlarında bireysel başarıya, bireysel mutluluğa grup başarısından daha fazla önem atfedilir. Fakat bu durum kişinin kendisine aşırı güven duyması sonucunu da getirir. Örneğin, bir araştırmada Amerikalı profesörlerin yüzde 94'ü "ortalamadan daha iyi" olduklarını iddia ediyordu. Oysa Doğu Asya'da böyle bir eğilime rastlanmadığı gibi, insanlar yeteneklerini olduğundan az gösterebiliyor.

Bireyci toplumlarda yaşayanlar ayrıca kişisel tercih ve özgürlüğe daha fazla önem veriyor. Bu fark başka alanlarda mantık yürütme konularında da karşımıza çıkıyor. Kolektivist toplumlarda yaşayan insanlar sorunlara daha "bütünsel" bir açıdan bakıyor, olaylar arasındaki ilişkiler üzerinde daha fazla yoğunlaşıyor. Oysa bireyci toplumlarda insanlar tek tek unsurlar üzerinde daha fazla duruyor, olguları daha sabit ve değişmez bir tarzda değerlendirmeye çalışıyor.

Bütünsel Yaklaşım!


Uzun boylu birinin daha kısa boylu bir başka insanı korkuttuğunu gösteren bir fotoğrafa başka hiçbir ek bilgi olmadan bakan iki farklı kültürden insanı ele alalım. Batılılar muhtemelen daha uzun adamın kötü bir kişiliğe sahip olduğunu düşünecektir. "Oysa bütünsel düşünen bir insan, iki kişi arasındaki ilişki üzerinde odaklanacak, uzun boylu adamın belki diğerinin patronu ya da babası olduğu sonucunu çıkaracaktır" diyor, dergideki makaleyi kaleme alan British Columbia Üniversitesi'nden Joseph Henrich.

Bu farklı düşünme tarzları, cansız nesneleri sınıflandırma konusunda da devreye girer. Örneğin "tren, otobüs, ray" kelimelerinin olduğu bir listeden birbiriyle ilintili iki nesneyi seçmeniz isteniyor. Batılılar genellikle ikisinin de birer taşıt olduğunu düşünerek "otobüs" ve "tren"i seçecektir. Oysa olaylara bütünsel yaklaşan insanlar "tren" ile "ray" arasında işlevsel bir bağ olduğunu düşünüp bu iki nesneyi seçecektir.

Bu farklı yaklaşım ve düşünme tarzı görmemizi bile etkiler. Michigan Üniversitesi'nden Richard Nisbett'in yaptığı bir göz takibi araştırmasında, Doğu Asyalıların bir imgede arka planda yer alan şeyleri incelemek için daha fazla zaman harcadığını, Amerikalıların ise fotoğrafın odaklandığı nesneyi incelediği görüldü. Bu bakış açısı daha ileri bir tarihte hatırlanacak şeyleri de belirliyor. Japonya ve Kanadalı çocukların yaptıkları resimler karşılaştırıldığında bu ayrımların küçük yaşta ortaya çıktığı görülüyor.

Felsefi Farklılıklar!


Sosyal eğilimleri genetik unsurun belirlediğini iddia edenler olsa da veriler bunun başkalarından öğrenildiğini gösteriyor.Düşünme ve yaklaşım tarzlarındaki bu farklılık doğuda ve batıda farklı felsefelerin hakim olmasından kaynaklanıyor. Batılı filozoflar özgürlük ve bağımsızlık üzerinde dururken, doğuda Taoizm gibi gelenekler birliğe, Konfüçyüs ise "imparator ile tebası, ebeveyn ile çocuk, koca ile karı, ağabey ile kardeş, arkadaş ile arkadaş arasındaki yükümlülükleri" vurgular.

Bu yaklaşımlar o toplumların kültüründe, edebiyatında, eğitiminde ve siyasi kurumlarında vücut bularak bireyler tarafından içselleştirilir ve temel psikolojik süreçleri etkiler. Fakat tek tek ülkeler arasındaki farklılıklar başka etkenlerin de devrede olduğunu gösteriyor. Örneğin Batılı ülkeler içinde en bireyci olarak bilinen ABD'de bu özelliğin sürekli batıya doğru göç ederek yerleşecek toprak arayan insanların karşılaştığı zorluklar ve hayatta kalma mücadelesinde etkili olduğu söyleniyor. Bazıları ise bu farklı yaklaşımların mikroplara tepki sonucu ortaya çıktığını ileri sürüyor. 2008'de Corey Fincher'in yaptığı bir araştırmada, hastalık ve enfeksiyon riskinin yüksek olduğu yerlerde kolektivist ruhun geliştiği ifade ediliyordu.

Tarımsal Şekillenme!


Chicago Üniversitesi'nden Thomas Talhelm ise Çin'de 28 farklı bölgeyi incelemiş ve düşünce tarzının yerel tarımı yansıttığı sonucuna varmıştı. Ülkenin güneyinde daha çok pirinç yetiştiriliyor ve pirinç üretimi daha kolektif bir çalışmayı gerektirdiğinden bu bölgelerdeki insanlar kolektife önem veren, bütünü dikkate alan bir davranış tarzı sergiliyordu. Kuzeyde buğday yetiştirilen bölgelerde ise herkes kendi ürününü yetiştirdiğinden daha bireyci davranışlar sergileniyordu.

Talhelm bu hipotezini Hindistan'da da uygulamış ve buğday ile pirinç yetiştirilen bölgelerde Çin'deki gibi sonuçlar almıştı. Denekleri doğrudan tarımla ilgili olmasa bile bölgelerin tarihsel gelenekleri onların düşünme şeklini biçimlendirmeye devam ediyordu.

Kaleydoskop!


Bunların farklı halklar arasındaki geniş sınıflandırmalar olduğunu vurgulamak gerekir. Her halkın kendi içinde farklılıkları olduğu gibi, Doğulu ve Batılı ülkeler arasındaki tarihsel bağlar bazı insanların her iki düşünce tarzından da etkilendiğini, yaş ve sınıf gibi faktörlerin de belirleyici olduğu görülüyor. Henrich'in makalesi yayımlandığından bu yana 7 yıl geçti. Talhelm gibi araştırmacıların bu konuyu yeni araştırmalarla daha derinlemesine ele almasından memnun. Farklı toplumların neden farklı psikolojiye sahip olduğunu açıklayacak bir teoriye ihtiyaç var.

Kaynak: BBC Bilim (29 Ocak 2017)


nötrino 25 Şubat 2017 15:31

Uyku Hakkında Bilinenler Yanlış mı?


Teknolojik cihazların uykumuzdan çaldığına dair endişelere rağmen eskisinden çok daha uzun uyuyor ve uykunun amacını yanlış anlıyor olabiliriz. Fillerin hiçbir şeyi unutmadığını herkes bilir. Öte yandan hafıza oluşumunda uykunun önemli bir işlev gördüğü söylenir. Oysa kara memelileri içinde en büyük beyne sahip olan filler geceleri sadece iki saat uyur. Her gece uyumamıza rağmen uyku en fazla yanlış anlaşılan davranışlarımızdan biridir. Uyku hakkında oluşmuş genel kanıların birçoğu yanlıştır.

Örneğin akıllı telefonlarımızın ekranından yayılan ışık nedeniyle bizim atalarımızdan birkaç saat daha az uyuduğumuz söylenir. California Üniversitesi Los Angeles Uyku Araştırmaları Merkezi yöneticisi Jerry Siegel'e göre, medyada birçok kez bunu duymuş olan insanların çoğu inanıyor buna. Oysa tamamen yanlış bir kaygı olabilir bu. Çünkü elimizde herhangi bir veri bulunmuyor.

Atalarımız Bizden Fazla mı Uyurdu?


Atalarımızın ne kadar uyuduğunu bilmemiz olanaksız olduğu için Siegel buna en yakın veri olarak Tanzanya, Namibya ve Bolivya'da avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdüren modern göçebe topluluklarını ziyaret etti. Onlar atalarımızın yaşadıkları koşullara en benzer ortamlarda yaşıyorlardı. Bu topluluklar bizim yaşantımızı ve uykumuzu bölen modern cihazlardan uzak oldu hep. Aralarında binlerce kilometre olmasına rağmen her üç topluluğun her gece uykuda geçirdiği süre hemen hemen aynıydı: Ortalama 6 ½ saat. Siegel atalarımızın da eskiden o kadar uyuduğunu düşünüyor.

Teknoloji ve elektriğe erişimi olan modern toplumlarda ise insanlar ortalama 6-8 saat arası uyuyor. Yani atalarımız bizden daha fazla uyumuyordu. Üstelik modern yaşamın sunduğu olanaklardan yararlanamıyor, taş ya da toprak üzerinde, hatta belki de ağaçta uyuyor, günün ilk ışığıyla kalkması gerekiyordu. Bu sırada bir de yırtıcı hayvan, düşman kabile ya da zehirli böcek kaygısı çekiyordu. Gece sadece 6 ½ saat uyumaları boşuna değildi yani.

Deliksiz Uyku mu Parçalı mı?


Siegel, atalarımızla ilgili başka bir yanlış bilginin de kesintisiz bir uykudan ziyade gece boyunca parça parça uyuduklarına ilişkin olduğunu söylüyor ve bunu evcil hayvanlara bağlıyor. "Bu fikrin kaynağı sanırım kedi ve köpeklerdir; onlar bu şekilde uyur, ama primatlar öyle uyumaz." İnsanlar da gece boyunca uzun ve kesintisiz uyurlar. Arada bir uyananlar da olur elbette, ama norm bu değildir.

Siegel'in araştırmaları, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bugünkü toplulukların kışın hiç gündüz uykusuna yatmadığını, yazın ise öğlen sıcağından kurtulmak için daha fazla gündüz uykusuna yattıklarını gösteriyor. Fakat gündüz uykusuna ortalama olarak beş günde bir yatılıyor. Siegel'in araştırdığı bu topluluklar ekvatora yakın bölgelerde yaşıyordu. Kuzeye doğru geceler uzadığı ve kışın 16 saate ulaştığı için Kuzey Avrupa'da atalarımız kışın gece uykusunu birkaç parçaya bölmüş olabilir. Fakat insanın uykusu zamanla mevsimlere bağlı olmaktan çıktığı için Kuzey Avrupa'da bile modern insan belki kısa bir tuvalet ihtiyacı dışında gece boyu uyumaya yönelmiştir.

Uykunun İşlevi Ne?


Uyku konusundaki bu iki yanlış düşünceyi açığa çıkardıktan sonra Siegel daha temel bir soruna yöneldi: Neden uyuruz? Eğer uykunun hafıza oluşumuyla ilgili bir rolü varsa neden yarasalar günün 20 saatini uyuyarak geçirirken güçlü hafızaları ile bilinen Afrika filleri sadece iki saat uyuyordu? Siegel'e göre uyku belki de biyolojik bir ihtiyaç olmaktan ziyade evrimin verimliliği artırmak için geliştirdiği bir yöntemdi. 2009'da Nature Reviews Neuroscience dergisine yazdığı bir makalede belirttiği gibi, belki de uyku "aktif olmanın faydalı olmadığı zamanda enerji kullanımını azaltarak verimliliği artıran bir davranıştır".

Bu hayvanlar aleminde olduğu gibi bitkiler aleminde de yaygın kullanılan bir taktik. Bazı ağaçlar sonbaharda yaprak dökerek fotosenteze son verir. Ayılar yiyeceğin kıt olduğu kış aylarında boşa enerji harcamamak için kış uykusuna yatar. Uyku belki de aktif gündüz saatlerinin ardından geceleri kendimizi boş yere zorlayıp enerji kaybetmeden bir sonraki güne daha verimli başlamamızı sağlayan bir araçtır. Buna seçici tembellik de denebilir.

Kaynak: BBC Future (21 Şubat 2017)


nötrino 15 Mart 2017 18:52

Ağlamak Sağlığa Yararlı mı?


Ağlamanın strese iyi geldiği söylenir. Bilimsel veriler bu inancı destekliyor mu peki? Yakın zamana kadar ağlamanın nedeni konusunda bilim insanları ile yazarlar arasında anlaşmazlık vardı. Kral VI. Henry oyununda Shakespeare, "Ağlamak üzüntünün derinleşmesini önler" diye yazmış, Amerikalı yazar Lemony Snicket ise bu konuda şöyle demişti: "Bilin ki uzun bir ağlamanın ardından durumunuzda hiçbir değişiklik olmasa da kendinizi daha iyi hissedersiniz."

Öte yandan Charles Darwin gözyaşını göz etrafındaki kasların işleyiş biçiminin gereksiz bir yan ürünü olarak görüyordu. Ona göre, bu kasların fazla kan akışını önlemek için arada bir kasılması gerekiyor, gözyaşı bunun sonucunda ortaya çıkıyordu. Fakat aynı zamanda Darwin, ağlamanın bebeklerin ebeveynlerin dikkatini çekmesine yaradığını da kabul ediyordu. Şimdi biliyoruz ki, en azından yetişkinlerin ağlaması, bazı duygusal uyarıcılara karşı karmaşık bir fizyolojik tepkidir. Ağlamanın en belirgin özelliği gözyaşı dökülmesidir, ama yüz ifadesi ve nefes alma şekli de değişir. Örneğin sesli ağlarken nefes alıp verme de hızlanır.

Bilimsel açıdan ağlamak, kimyasal bir uyarıcıya tepki olarak gözyaşı üretmekten farklıdır. Hatta gözyaşları birbirinden farklıdır. 1981'de Minnesotalı Psikiyatrist II. William H Frey üzücü filmler sonucu çıkan gözyaşlarının soğan doğrarken çıkan gözyaşlarından daha fazla protein içerdiğini keşfetti. Duygusal gözyaşları ise sadece melankoli kaynaklı değildir; komedi izlerken gözlerin yaşarması veya sevinçten gözyaşı dökme durumlarını da içerir. Fakat herkes ister sevinç ister üzüntüden olsun ağlamakla ilgili duygulara aşina olsa da, yetişkin insanlar olarak neden ağladığımız konusunda fazla bilgi bulunmuyor; ama bu konuda çeşitli fikirler var.

Bazıları yetişkin ağlamasının, en azından sosyal nedeni bakımından bebeklerinkinden çok da farklı olmadığına inanıyor. Yani belki de ilgi görmek için, en çok ihtiyaç duyduğumuz anda arkadaşlarımızdan yardım ve destek almak için ağlıyoruz. Ağlamak, duygularımızı tam ifade edemediğimiz zamanlar duygusal iç dünyamızı yansıtmaya yarar. Fakat araştırmacılar yetişkinlerin yalnız olduklarında da ağladığını söylüyor. Belki de ağlamak ne kadar üzgün olduğumuzu anlamamıza yardımcı oluyor, kendi duygularımızı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bir de arınma kavramı söz konusu. Yani ağlamak duygusal olarak stresli durumlarda rahatlamamızı, içimizi boşaltmamızı sağlıyor. Bu düşünce sadece Shakespeare'in sözlerini değil, "Ağlamak rahatlatır, üzüntü gözyaşıyla akıp gider" diyen Romalı şair Ovid'i de haklı çıkarıyor.

1986'da popüler Amerikan gazete ve dergilerini inceleyen bir Psikolog, ağlamakla ilgili makalelerin yüzde 94'ünde ağlamanın psikolojik gerginliği gidermeye yardımcı olduğunun ileri sürüldüğünü gördü. 2008'de 30 ülkeden 4300 genç yetişkinle yapılan bir araştırmada ise çoğu kişi ağladıktan sonra ruhsal ve fiziksel olarak kendilerini daha iyi hissettiklerini söylüyordu. Bazıları ise bir değişiklik hissetmediğini, kimi de kendisini daha kötü hissettiğini ifade ediyordu.

Bu farklılıkların sosyal durumla ilgili olduğu sanılıyor. Örneğin kişi başkalarının yanında ağlamaktan utanıyorsa, kendi başına ya da yakın bir arkadaşının yanında ağladığı şekilde ağlamayacaktır öyle bir durumda. Ayrıca kişi ağlamasını bastırmaya veya saklamaya çalışıyorsa sonrasında rahatlama hissi daha az olur. Kısacası "iyice ağlamak" olgusu temelsiz değil; ancak etkili olması için doğru sosyal destek gerekiyor. Yani, yetişkin insanlar da bebeklerle aynı nedenlerden dolayı ağlayabiliyor. Aileden ve arkadaşlardan yardım istemek bu duruma örnek verilebilir.

Kaynak: BBC Future (14 Mart 2017)


nötrino 22 Mart 2017 20:43

Kitleye Konuşma Korkusu Nasıl Yenilir?


Kitle karşısında konuşma korkusu işinizde ilerlemenizi engelleyebilir. Bunu aşmak için neler yapabilirsiniz? Çoğu insan kitlelere konuşmaktan çekinir. 2014'te Chapman Üniversitesi'nde yapılan bir ankete katılanların yüzde 25,3'ü kitlelere konuşmayı en büyük korkuları olarak ifade etmişti. Fakat bu korku kariyerimizde ilerlememizi engelleyebilir. 2014'te 600 işverenle yapılan bir anket, işe alırken en çok aranan özelliğin "sözlü iletişim" becerisi olduğunu gösteriyor. 'Sunum becerisi' dördüncü sırada yer alırken, "idari işleri yönetme" özelliğine çok daha az önem veriliyor.

Aynı yıl 2031 Amerikalı çalışanla yapılan başka bir araştırmada, katılanların yüzde 12'si, işyerinde itibar kaybına yol açsa bile sunum yapma işini başkasına bırakacağını ifade etmişti. Sunum yapanların yüzde 70'i ise bu işi yapmış olmalarının başarılarında önemli yeri olduğunu söylüyordu. Kitle karşısında konuşma korkusunun hayatı etkilediği biliniyor. Araştırmalar işle ilgili bu tür kaygıların iş performansını da düşürdüğünü gösteriyor.

Kendinizi Görünür Kılın!


Artık işlerin önemli bir kısmı bilgisayar ekranı arkasında yapılırken kariyerde ilerlemek için hala görülmeniz ve sesinizin duyulması gerekiyor. IBM'in hazırladığı bir raporda, daha yüksek düzeyde yönetici kademelere gelebilmeleri için kadın yöneticilere kitlelere konuşma ve panellere gönüllü katılma, blog yazma ve tweet atma, işlerini şirketin her kesiminin duymasını sağlama gibi tavsiyelerde bulunuluyordu. Bu konuda kitap yazmış olan işletme danışmanı Harvey Coleman, kariyerde başarı için en önemli üç faktörün sırasıyla görünürlük (%60), imaj (%30) ve performans (%10) olduğunu belirtiyor.

'Sunum Yapma ve Kitleye Konuşma Rehberi' adlı kitabın yazarı Steve Bustin, kitleye konuşmanın gerekli bir beceri olduğunu ve özellikle üst düzey iş mülakatlarında artık adaylardan sunum yapmalarının da beklendiğini belirtiyor. İşyerlerinde telefon konuşmalarının yerini artık video konferansları alıyor. Böylece ofisten aynı anda birçok kişiye sunum yapma olanağı doğuyor.

1984'te Kanada'nın Vancouver bölgesinde yıllık teknoloji ve tasarım konferansı olarak başlayan TED konuşmaları o kadar yaygın takip ediliyor ki bunlar sunumlardan beklenti seviyesini de yükseltiyor. 2006'dan bu yana "yayılmaya değer fikirler" adıyla internette paylaşılan ve 100'ü aşkın dile çevrilen 20'şer dakikalık bu konuşmaların videoları bir milyardan fazla izleyiciye ulaşmış bulunuyor.

Hazırlık Önemli!


Yılda sadece birkaç kez kendi iş arkadaşlarına konuşma yapanların bu konuda gelişme olanağının fazla olmadığı belirtiliyor. Kitleye konuşma korkusu olanlar için iyi bir haber değil bu. Peki, neden bu korkuyu duyuyoruz? Bu tümüyle doğal ve kökleri derinlerde olan bir duygu. İngiltere'de meslek psikoloğu olan ve işletme danışmanlığı yapan Gary Luffman'a göre, beynimizin ödülden ziyade tehditleri algılaması üç-dört kat daha olası. "Yani tanımadığımız bir insan topluluğu gördüğümüzde… tehdit moduna geçiyoruz hemen." Bu beyin açısından "savaş veya kaçış" modu demek. Böyle bir anda vücudumuz adrenalin salgılıyor ve kalp atışımız hızlanıyor. Kaçmak için iyi bir hazırlık bu, ama durup beklerken bu aşırı enerji boğazın sıkışmasına, kızarma ve terlemeye neden olabiliyor.

Bustin de Luffman da kitleye konuşmanın başarılı olması için hazırlığın önemli olduğunu söylüyor. Konuşmanızı satır satır ezberlemek yerine, iyi bir başlangıç yapmak için sadece giriş bölümünde birkaç cümlenin ezberlenmesi öneriliyor. Sunumun daha sonraki kısımları içinse hatırlatıcı kartlar veya slaytlar kullanılması yararlı olacaktır.

Konuşma Yerini Kafanızda Canlandırın!


Luffman ayrıca sunum yapılacak yerin önceden kafada canlandırılması, durulacak yerin belirlenmesi gibi etkenlerin işi kolaylaştıracağını söylüyor. "Kafanızda önceden canlandıracağınız ayrıntılı resim endişelerinizi azaltacaktır." Fakat başka hiçbir şey kitleler önünde bol bol pratik yapmanın yerini tutmaz.

Kitleye Konuşurken Odak Noktasının Dinleyici ve İletmek İstediğiniz Mesaj Olduğunu Hatırlayın!


Kitle önünde konuşma yapma pratiği sağlayan ve birçok ülkede şubeleri olan Toastmasters adlı kuruluş kişilerin bu konudaki korkularıyla yüzleşmelerine yardımcı oluyor. Bu konuda ayrıca Nörolinguist Programlama desteği de alınabilir. Burada dil yapısı ve kişinin davranış biçimi üzerinde duruluyor.

Kitleye konuşma korkusu olan insanların çoğunda kendisi üzerine yoğunlaşma ağır basar."Ya kötü olursa?", "Ya başaramazsam?"… gibi kuşkular yerine odak noktasının siz değil, dinleyici ve iletmek istediğiniz mesaj olduğunu hatırlamak gerekir. Siz bu mesajı iletirken izleyici sizi severse bu da artı puan sayılır. Daha önce kitleye konuşma korkusu olup da bunu yenmek için adım atan insanlar bu kararı almadıkları takdirde kariyerlerinin belli bir noktada durmuş olacağının, hiçbir ilerleme kaydetmeyeceklerinin farkında.

Kaynak: BBC Capital (22 Mart 2017)


nötrino 28 Temmuz 2017 20:28

Fazla Uyku ile Kabus Görme Arasındaki Bağlantı!


Yapılan araştırmalar 9 saatten fazla uyuyan bireylerin daha çok kabus görme eğiliminde olduğunu ortaya koydu. Araştırmada yer alan bireylere son 2 haftada kaç defa kabus gördükleri ve kabuslarının ne kadar kötü olduğu sorusu soruldu. Travma sonrası stres bozukluğu, boşanma, hukuki sorunlar, endişe, uyku süresi ve kullandıkları alkol miktarı da sorulan gönüllülerin, kabus görmelerini en fazla etkileyen faktörlerden birinin de gelecek veya bir şeyleri yanlış yapma kaygısı olduğu belirlendi. Araştırmada, alkol kullanma ve egzersiz yapmanın kabus görmeyle doğrudan bir bağlantısı tespit edilemedi.

Alkol kullanımının gecenin ikinci yarısında REM evresini artırarak kabus görme ihtimalini güçlendirdiğini düşünen araştırmacılar yapılamayan ilgili tespitin şaşırtıcı olduğunu ifade etti.Uyumadan önce endişeli bir ruh halinin kötü rüya görmeye neden olduğunu saptayan araştırmacılar, 9 saatten fazla uykuya paralel olarak kabus görme sıklığının arttığını keşfetti. Bu bağlamda yapılan araştırmalar ışığında daha fazla uyumanın, uykunun REM (hızlı göz hareketi) evresini artırdığı ve insanların bu uyku evresinde daha fazla kabus gördüğü sonucuna varıldı.

Kaynak: AA Bilim Teknoloji / New Scientist (28 Temmuz 2017)


nötrino 27 Kasım 2017 00:42

Beyin Etkinliğinde Zekanın İşlevi!


Araştırmacılar, zeki insanlarda beynin belirli bölgeleri arasında daha etkin bağlantıların kurulduğunu belirledi. Goethe Üniversitesi'nden araştırmacılar, zekanın beynin belirli işlev bölgeleri arasındaki enformasyon etkinliğiyle bağlantısı olduğunu tespit etti. Araştırma bağlamında yüzlerce kişinin MRI beyin taramalarını modern teorik ağ analizi yapan bilim adamları, beynin enformasyon aktarımıyla ilgili bilişsel işlemleri yerine getiren iki bölgesi olan ön insula ve ön singulat korteksinin beynin geri kalanıyla daha etkin bağlantılara sahip olduğunu gözlemledi.

Bunun yanında "temporal korteks" denilen dış beyinin şakak bölgesi ile "paryetal korteks" adı verilen dış beynin kafatası yan kemiği bölgesi arasındaki, gereksiz enformasyonu filtrelemeye yarayan bitişim bölgesinin ise beynin geri kalanıyla daha gevşek şekilde bağlantılı olduğu gözlendi. Araştırmacılar bu bağlamda zeki bireylerde beynin bağlantılı bölgesindeki etkinliğin daha yoğun, bağlantısız bölgesindeki kopukluğun ise daha belirgin olduğunu tespit etti.

Söz konusu araştırmayı yöneten Ulrike Basten, "Beynin söz konusu bölgelerinin beynin geri kalanıyla farklı topolojik bağlaşımlar kurması insanların önemli ve önemsiz bilgileri doğru şekilde ayırmasına yardımcı oluyor. Bu durum bu kişilerin bilişsel zorluklarla daha kolay başa çıkabilmesini sağlıyor." değerlendirmesini yaptı.

Yapılan araştırmanın zeki insanlarda görülen beynin ağ özelliklerinin doğuştan mı geldiği yoksa bilişsel etkinlikler aracılığıyla mı geliştiği sorusuna kesin bir yanıt veremediğinin altını çizen Basten, "Bazı bireyler biyolojik yaratılışları gereği akla dayalı davranışa ve daha zorlu bilişsel uğraşlara meyilli olabilirler. Benzer şeklide zorlu bilişsel görevlerle sürekli meşgul olmak da beyinin ağ gelişimine olumlu katkı sağlayabilir." şeklinde yorumda bulundu.

Kaynak: AA Bilim Teknoloji / Science (23 Kasım 2017)


nötrino 23 Temmuz 2018 10:17

Araştırmalara Göre Hafızadaki İlk Anı Kurgusal!


Bireylerin yaklaşık yüzde 40'ının hafızasındaki ilk anının kurgusal olabileceği tespit edildi. İngiltere'deki Bradford ve Nottingham Trent üniversitelerinden araştırmacılar, çalışmaya katılan 6 bin 641 kişinin yüzde 38,6'sının 2 yaş ve öncesini hatırladığını iddia ettiğini belirledi.

Çalışmaya katılanlardan 893'ü 1 yaş ya da öncesini hatırladığını ileri sürdü. İlgili durumun, özellikle orta yaşlı ve yaşlılar arasında yaygın olduğuna işaret edildi. Katılımcıların ilk anısı hakkında da araştırma yapan bilim insanları, belleklerindeki ilk hatırayı ve o zamanki yaşlarını inceledi.

Deneklere bu bağlamda özellikle hatırladıklarından emin olmaları ve ilk anının sözlü ya da görsel herhangi bir kaynağa dayanmaması gerektiği ifade edildi.

Araştırma sonucunda bireylerin erken bellek tanımlarının içeriğini, dilini, doğasını ve tanımlayıcı detaylarını inceleyen araştırmacılar, kişilerin 2 yaş öncesine ait hatırladıklarını ileri sürdükleri anılarının olası sebeplerini değerlendirdi.

Araştırmacılar, 2 yaş öncesine ait kurgusal anıların bir çoğunun, erken yaşlarda tecrübe edilmiş aile ilişkileri ve üzüntü gibi duygular, fotoğraflardan veya aile sohbetlerinden çıkarılan bebeklik veya çocukluk dönemine ait bazı gerçeklere veya bilgilere dayandığını kaydetti. Daha eski bir çalışmaya göre ise insanların büyük bir kısmı en erken 3 yaşındaki anılarını hatırlayabiliyor.

Kaynak: Science Daily / Psychological Science (19 Temmuz 2018)



Saat: 04:43
Sayfa 4 / 4

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık