![]() |
..Sedef Çiçeği.. Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim..."Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..." Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından...Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti..Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu...Ve devam etti... "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim...O bilmez...50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm..Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim...Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla suluycam onu diye...İyi gelirmiş dedilerdi...50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... Taki geçen geceye kadar...o gece takatim kesilmiş..uyuyakalmışım...Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu herşeyimi verdim...Ondan hiçbirşey göremedim..Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim." Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi. "Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadimemi de orada tanıdım...Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden büketler verdim...O çiçeklerle doludur bahçesi...Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi...İlk Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi..Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun...lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu...Ben ona gece sularsan geçer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim...Her gece o çiçek ben oldum...Sanki...Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey..Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım...Çiçek susuz kalırdı amma , kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım..Sesimi çıkartamadım..." O an Mahkeme salonunda herşey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar... |
Aklımı çelen, beni mahveden gemiler gene Karaköy’e demirlemişler. Martılar konup duruyor geminin kenarına, bense seyrediyorum karşısında. Anlasalar, derim ki martılara; alın aklımı verin kanatlarınızı bana. Tam bu sırada telefondasın, Gene sap derken saman zamanındasın. Sana diyorum ki, şu karşımdaki gemiye binsek beraber açılsak bilmediğimiz yerlere... Sen bana diyorsun ki beni atarsın sonra açık denizlerde. Bir tanem, Aşk dediğin razı gelmektir başına geleceklere. Sen razı değilsin, burada kopuyor ilişkimiz, aşk yerle bir Karaköy limanında Sevgilim, içim insan ,vücudum kadın bir türlü anlatamadım sana. Kim gider, kim kalır belli mi olur hangi limanda . Sonra kitaplardan konuşuyoruz her zamanki gibi. Okuduğumuz kitaplar filan tamam da, görmüyor musun hiçbir kitap anlatamıyor insanı tam tamına. Çaresiz boynu bükük sözler kalıyor sayfalarda,üstelik hiçbiri beni anlatmıyor, seni anlatmak içinde yazmak bana kalıyor. Bensiz çok mutluymuşsun, öyle hissediyorsan doğrudur. Ama ben akıllıyım dediğin zaman bil ki bu doğru değil. Seni yaşlandırıyorum farkında bile değilsin. Sen benim akılsız, ama kurnaz gözbebeğimsin. Tam sana bağırırken telefonda ,’beni sevmeyen hiçbir adamı sevmedim’ diye Önünden geçtiğim çiçekçi çingene kadın ‘ben de’ deyince kapatıverdim telefonu suratına. Ön dişleri yok çiçekçi kadının, ama olsun koyu ruj sürmüş dudaklarına. Bir çay ısmarladı oturdum kaldırım kenarında yanına. Artık doğru yalan bilmem, gönül koymuş sevgilisine, güleceksin ama artık çiçek vermiyormuş kadına. Sepetinde envai çeşit çiçek, bunlar nedir dedim sayılmazmış çiçekten sevdiği vermedikçe. Bir sürü bir şeyler daha anlattı ama dinlemedim çünkü aklım sende. Zıtlıklarımız, kavgalarımız arasında kalan aşk kim bilir ne halde. Sonra deniz kenarına yürüdüm denize doğru eğildim ikimizi gördüm dibinde; Denizin dibinde Öylece duruyoruz yüz yüze. hiç konuşmuyoruz. Göze alamıyoruz sevmeyi. Aşk oyunbozan, ne yapacağı belli olmaz. Tedirginiz bu yüzden. Sen bir düş tembelisin Bense yaşama yorgunu Ya da tam tersi İkimiz de yanlış biliyoruz her şeyi. Kavga var yüreğimizde Birimiz kaybedecek. Belki ilk defa Ya ben kazanırsam , o kaybederse korkusu içimde. Aşk böyle bir şey işte. Kazanmaktan korkarsın durduk yerde. Neye dokunsak su ve saydam Biraz daha nefesimizi tutsak Göze alacağız birlikte ölmeyi Bir an aklımızdan geçmiyor değil, Sonra çıkıyoruz Denizin üzerine Derin bir soluk alıyoruz Ve ilk solukta boğuluyoruz. |
Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı.İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’ ’Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’ Jacgues Deval Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş. Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış. İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş. Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş. Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş. Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da. Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği. Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş. Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu? Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş. Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş. |
YOLUMUZDAKİ ENGELLER Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı .. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde .."Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır .." |
Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!! Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor... Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN... Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..! Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin... Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var. Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum... |
PASTA Firina geldigimde, ortalikta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan firinci: - Biraz bekleyeceksin hocam, dedi.Iki-üç dakikaya kadar çikartiyorum. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken,içeriye yaslica bir adamin girdigini gördüm. Eskimis ceketinin sol yakasi altinda bir madalya parildiyor ve yürürken hafifçe topalliyordu. Selâm verdikten sonra: - Ekmeklerimi alayim, dedi. Benim ikizler acikmistir. Firinci,adamin kendisine uzattigi torbayi alarak tezgâhin altina egildi ve bir gün öncesine ait oldugu anlasilan ekmeklerden dört bes tane koydu.Ekmeklerden bazilarinin alti yanmis, bazilari da her nedense seklini kaybetmisti.Firinciya dogru sokularak: - Neden taze ekmek vermiyorsun? dedim. Biraz sonra çikacak ya!.. Firinci: - Bozuk ekmekleri kendisi istiyor,dedi.Çok fakir oldugundan, ona yari fiyatina veriyorum. - Kim bu adam? diye sordum. - Kore gâzilerinden,dedi.Ogluyla gelini bir trafik kazasinda vefat edince,ikiz torunlarini yanina almisti.Yillardir onlara bakiyor,hem de çok az bir maasla. Firincinin anlattiklari karsisinda içimin yandigini hissediyor ve ufak da olsa bir seyler yapmak istiyordum. - Aradaki farki ben vereyim, dedim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler. Firinci, teklifimi kabul etti ve biraz sonra çikan sicak ekmekleri büyük bir umursamazlikla adamin torbasina doldururken: - Çok sanslisin haci amca, dedi. Çocuklar için bugün sana pasta gibi ekmek verecegim. Yasli adam, bir evlât sevgisiyle kucakladigi torbayi gögsüne bastirirken: - Allah senden razi olsun evlâdim,dedi.Bugün onlarin dogum günleri oldugunu nereden anladin? |
Bugün hediyedir. Bir gün, lisede iken,Sınıfımdan bir oğlana rastladım eve dönerken.Kayl idi ismi. Okuldaki bütün kitaplarını sırtlamışa benziyordu.Kendi kendime, "Neden biri okuldaki kitaplarını eve getirsin Cuma Aksamı,Gerçekten hafız olmalı bu oğlan" diye duşundum.Benim hafta sonum pilanlanmisti bile( partiler ve futbol,Arkadaşlarımla yarin öğleden sonra), omuzlarımı silktim ve yoluma devam ettim. Yoluma devam ederken, bir gurup oğlanların ona doğru koştuklarını Gördüm.Onu itelediler, bütün kitaplarını düşürttüler ve çelmeleriyle oğlanı Çamur İçine düşürttüler.Gözlükleri uçup oğlandan uç metre öteye çimene duştu.Oğlan basını kaldırdı, gözlerinde derin bir acı gördüm.Kalbim burkuldu oğlancık için. Ona doğru sekeledim, gözlüklerini bulmak için Emeklerken gözündeki bir damla yası gördüm..Gözlüklerini ona verirken "Serseri herifler" dedim.Başka yapacak isleri yok sanki. Bana baktı ve "Teşekkür ederim" dedi.Kocaman bir gülümseme belirdi suratında.Gerçekten minnetkarlik ifade eden bir gülümseme idi.Kitaplarını toparlamasına yardim ettim ve nerede oturduğunu sordum.Tesadüf ya, bize yakin oturuyormuş. Neden daha önce gözüme çarpmadın Diye Sordum. Daha önce özel okula gittiğini söyledi.Daha önceden özel okula giden bir arkadaşım yoktu hiç.Hep beraber eve yollandık ve kitaplarının bir kısmını ben taşıdım.Arkadaş Olunacak birine benziyordu.Arkadaşlarımla beraber futbol oynamak istermisin dedim. Evet dedi.Hafta sonunu beraber geçirdik, biraz daha tanıdım Kayl'i, biraz daha İlindim ve arkadaşlarımda ondan hoşlandılar.Pazartesi sabahı geldi, ve Kayl bütün kitaplarıyla okula donuyordu.Durdurdum ve "Bu kitapları hergun taşımakla güzel pazı yapacaksın"Dedim.Güldü ve kitaplarının yarısını bana uzattı.Ondan sonraki dört sene içinde Kayl ile çok iyi arkadaş olduk.Okulun son yılında koleje gitmeyi düşünmeye başladık.Kayl Georgetown kolejine karar verdi, bende Duke kolejine gidecektim. Arkadaşlığımızın süreceğinden emindim ve aramızdaki kilometrelerin Bunu Etkileyeceğini sanmıyordum.O doktor olacaktı, bende futbol bursuyla iktisat okuyacaktım.Kayl sınıf birincisiydi.Her zaman onun hafızlığıyla gırgır geçiyordum. Sınıf birincisi olduğu için mezuniyet töreninde onun konuşma yapması Gerekiyordu.Çok memnundum ortaya çıkıpta konuşma yapmak bana düşmediği için. Mezuniyet günü Kayl'i gördüm.Çok yakışıklıydı kerata.Lise boyunca gelişen ve benliğini bulanlardandı Kayl.Gerçekten oluştu ve pazılaştı ve gözlükler yak istida oğlana.Bütün kızlar seviyordu onu ve benden çok kız arkadaşı vardı.Bazen kıskandım onu doğrusu.Bugün o günlerden biriydi. Heyecanlı olduğunu sezdim yapacağı konuşma dolayısıyla.Sırtına yapıştırdım bir tane ve " Aslan oğlan, becereceksin, korkma"Dedim. Bana o minnettar dolu bakısıyla baktı ve gülümsedi."Teşekkürler" dedi. Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı: Mezuniyet, bizlere buraya kadar gelmemize yardim edenlere teşekkür Etme Zamanıdır.Anneniz, babanız, öğretmenleriniz, kardeşleriniz, belki antrenörleriniz?Fakat en çok arkadaşlarınız? Birisiyle arkadaş olmak o kişiye verebileceginiz en büyük hediyedir.Sizlere bir hikâye anlatacağım simdi.Arkadaşıma inanılmaz bir ifade ile baktım, o, kalabalığa bizim ilk Tanıştığımız günü anlatırken.Tanıştığımız günün hafta sonu intihar etmeyi planlamıs meğerse. Annesi sonradan okula gidip acı içinde onun dolabını boşaltmak zorunda Kalmasın diye, meğerse Ogün Kayl okuldaki dolabını tamamen boşaltmış Ve eve Taşıyormuş.Bana derinden baktı ve gülümsedi.Şans olarak kurtarıldım intihar etmekten.Arkadaşım beni kurtardı bu faciadan.Topluluk mırıldanmaya başladı yakışıklı arkadaşımın hayatinin en zor Zamanını anlatmasına.Annesi ve babasının bana baktıklarını ve minnet dolu gülümsemelerini Gördüm.O ana kadar durumun bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım.Hareketlerinizin neticesini hiç bir zaman boşa vermeyin.Küçük bir müdahale, diğerinin hayatini tamamen değiştirebilir.Her zaman karşılık beklemeden iyilik yapın.Simdi iki şey yapabilirsiniz:Bunu arkadaşlarınıza gönderebilirsiniz veya.Silebilirsiniz bilgisayarınızdan sizi hiç etkilememiş gibi.Gördüğünüz gibi ben birinciyi seçtim.Arkadaşlar melekler gibidir, bizi ayağa kaldırırlar kanatlarımız Uçmayı Unutunca. Ne başlangıç ne de son vardır. Dun tarihtir.Yarin bulmaca. Bugün hediyedir. Alıntı (herice) |
Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim... Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra... Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır... Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim... Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer... Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz... Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!! Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum.. Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı...Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim... Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin... Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!! Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim... Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz? Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı? |
BAHAR GETİRDİM SANA “Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır xxxxnda, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir. Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça... Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır xxxxnda; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır. Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor. Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş. Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin. Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin... |
bir şiire durmuş kalbim.. Şimdi köprüler kurmalısın.. zamandan aşırdığın fotoğraf... siyah-beyaz yüzler... Alıngansın.. çok beklemişsin.. gelip gitmiş otobüsler... Telaşlı yolcular görmüşsün... bir serüvene durmuş yürekler... bir umuda toplanmış bavullar.. ayakkabıları parlak...gözleri ışıltılı...yolcular... ve yolculuklar... Dargın bakışlarında mavisi solmuş küskün gözler.. Oysa bilirdim içindeki o aceleci telaşı... serüvenlere ayarlı kalbini.. bilirdim.. Yürüdüğüm her yerde baktığım her yüzde benimleydin.. geri dönüp baktığım her an.. karasızlığın boşluğunda, sallanan benliğin... saklında büyüttüğün şüphe çiçekleri.. gitmelere ayarlı o mütereddit duruşun.. Dur! nereye gidiyorsun ki böyle alel-acele.. Daha bir şey anlatmadım ki sana.. Henüz yürümedik ki elele yemyeşil bir kıra.. Ne papatya topladık ne de kırçiçeği.. Daha şarkı bile söylemedik elele.. Durup ay-şavkısı bir zamana.. ya da kıyıda kıpkızıl bir günbatımına... Susmuşsun konuşmuyorsun biliyor musun bende konuşmuyordum sen yokken hiç-kimseyle.. Sana saklıyordum yıllardır.. içime bırakılmış tüm sözcükleri.. kalbime damlamış tüm mısraları.. sana...! yalnızca sana.. Kaç-zamandır şuramda bir kıpırtı.. bir şiire durmuş sanki göğsüm.. sonsuz ve mavi bir şiire.. A'yla başlıyor şiir.. alfabenin ilk harfi masmavi bir dünyanın ilk kapısı.. bu şiir içimden geçiyormuş yıllardır.. fakat gelip durmuş işte aort çıkışında.. tıkanmış işte bişeyler.. bir çıksa bir dökülse... hiç bir şiire benzemeyecek.. hiç bir kitaba sığmayacak.. dağlar sarsılacak,denizler taşacak... Yeryüzünde bu şiir okunacak... sanırmısın ki etten kemikten ve harflerdendir benim kelimelerim.. Ruh-tur onlar, birer ruh.. sonsuzla sözleşmiş.. işte böyle hayattar bir şiirle yazacağım seni.. hiç silinmeyecek bir mürekkeple bembeyaz bir zemine... şimdi ağlıyorsun.. üşümüş ellerin.. yıllardır sokakta kalmış bir çocuğun elleri sanki gözlerin; o buğulu ama umutlu.. gözlerin. o buğulu ama sevgili gözlerin... şimdi sil artık gözyaşlarını.. arın hüzünlerinden... bak şu karanlıkları yarıp giden otobüsün penceresinden.. ilerde bir şehir var... ışıktan... umuttan... ve maviden... bir şehir.... adı mutluluk olan... ilerde... bir şehir... |
Günesin Kizi Günesin Kizi derlerdi ona, O dünyaya uzak, Dünya da ona uzakti hep. Günesin Kizi derlerdi ona, O sevgiye uzak, sevgi de ona uzakti hep. Günesin Kizi derlerdi ona ama O isitmak değil, Kalbini isitacak bir günes ariyordu. Günesin Kizi derlerdi ona ama O aydinlatmak değil, Gecelerini aydinlatacak bir ay ariyordu. Günesin Kizi bir gün Gönül Tanrisina yalvardi; Tanri bu yalvarisa kayitsiz kalamadi, Ve bir peri kizi ile haber gönderdi. De ki o Günesin Kizi’na; Herkese her istediğini hemen vermedim. Nasil cicek acmak icin baharı, Güneş doğmak için sabahi, Kelebek ucmak için kozasindan cikmayi bekliyorsa, O da, kalbini yakacak ask atesi icin bekleyecek kader carkinin duraklarini. Kiz sabirsizdi. Ciceğin baharı, günesin sabahi beklemesi kadar bekleyemezdi. Gönül tanrisi Günesin Kizi’nın isteğini yerine getirdi Ve Sevgi oklarini bir bahar günü yagdirdi Günesin Kizi’nın üzerine. Günesin Kizi acti yüreğini, Ask yüregine dogdu. Bu sicaklik atese döndü, kavurdu yüregini. Esen yele döndü, aklini başindan aldi; Sele döndü, damla damla akti gözlerinden. Ask sarhosu olmustu Günesin Kizi. O sarhoslukla anlatamadi sevgisini Ay’ın Ogluna. Ay’in Oglu diyordu ona, O sevgiye uzak, sevgi de ona uzakti hep. Hic bir sey söylemeden ayrildi Günesin Kizi, Ay’in Oglu’ndan. Ve sonra Gönül Tanrisinin sözü geldi aklina. Bekleyememisti Cicegin bahari, günesin sabahi beklemesi gibi… Harcamisti sevdasini sabirsizligina. Yüregindeki atesle hep bekledi Ay’in Oglu’nu Kac bahar daha bekleyecegini bilmeden… Yanginlardaki yüregi ile yalniz ama umutlu. Günesin Kizi derlerdi ona O sevgiye uzak, sevgi de ona uzakti hep. Alıntıdır |
Sevgi Yarına Kalmasın Sevgi Yarına Kalmasın Telefon çaldı -Ne oldu hayatım -Hiç aramadın da merak ettim -Bursa’dayım, imkanım olmadı -Bursa’da değilsin -Ne kadınsın ,nereden çıkarıyorsun -Aradım, o saatte oraya araba yok,Ankara’dasın değil mi -Hayır gerçekten Bursa’dayım. -Neden giderken bana o kitabı bıraktın, iğrenç bir öyküsü var bana ne anlatmak istiyorsun -Ne anlatıcam ya sen de durup durup kafandan bir şeyler uyduruyorsun -Ben hiç bir şey uydurmuyorum,belli ki kitabın yalnızca arkasını okuyup almışsın, ama gözden kaçırdığın bir şey var ben seni hep sevdim, sevmeye de devam ediyorum ben her şeyi biliyorum bana bir şey anlatman gerekmiyor -Ne biliyorsun İçi öyle acıyordu ki, sinirden tir tir titriyordu, karşıdakini ürkütmemesi gerektiğini biliyordu, o ürkerse korkunç oluyor , zeytin yağı gibi su üstüne çıkıyordu,sesini yükseltip, -Ben her şeyi biliyorum O’na selam söyle diyerek telefonu yüzüne kapattı kocasının. Tepkisinden ürktü, ama artık bir şey yapması gerekiyordu, ya yeniden arayıp gelince hesap soracağını söylerse, Tekrar çaldı telefon, açıp açmamak arasında tereddüt etti -Efendim Kocasının sakin ses tonunu duyunca şaşırdı,süt dökmüş kedi gibi mırıldanarak, -Hayatım, her şeyi daha da zorlaştırıyorsun, iki hafta önce her şey çok değişti Aslı bir yandan mutfak kapısını kapatıyor,çocukların kavgalarını duymasını istemiyordu, onlar hiç bir şeyden habersiz, mutluluk içinde yaşayan anne ve babalarını seviyorlardı Artık hem bağırıp, hem de ağlıyordu -Ben yapmadım, hayatımıza bu belayı sen soktun, ben yapmadım -Güçlü olmalısın, ağlama…ağlamanı istemiyorum -Değer miydi, bir ****** için işinden olmaya Artık ayakta bile duramıyor, dizlerinin üzerine çökmüş, neye ve kime yalvardığını bilmeden Murat’ı dinlemeye çalışıyordu, çünkü o ilk itirafını yapıyordu -Hayatımda bi ****** yok, hayatımda senden başka kadın yok .Artık oda bağırıyordu -Ne olur bi şey söyle ne olur bitti de , seni seviyorum de… bi şey söyle -Tamam ağlamayı kes seni seviyorum, yok öyle bi şey kafandan uyduruyorsun gelince konuşuruz -Ne olur konuş benimle, gelince konuşalım… inanamazsın o kadar merhametliyim ki O’nun adına bile üzülüyorum Her zaman ki gibi son noktayı Murat koydu -Ağlama güçlü ol diyorum sana konuşacağız… Aslı sandalyeyi zor buldu, hem ağlıyor hem söylediklerine inanamıyordu, ****** kelimesini ilk defa kullanmıştı, hem niye O’nun içinde üzülüyorum demişti Murat’a Neden O’nun için üzülesin ki , senin bu kadar üzülmene o üzülüyor muydu salak Aslı. |
MUBERRA ILE SEHABETTIN-18 Yine mi bamya Muberra? Ne negatif bir bakis acisi bu Sehabettin. Niyeki Muberra? Ben sadece baska ne var onu ogrenmek istedim. Ama sehabettincigim, bamya yemegini seviyorum, ama bugun canim baska bir sey istiyor canim da diyebilirdin degil mi? Yani simdi bamyayi sevmemek kabahat mi Muberra? Sen bamya sevmiyor musun Sehabettin? Hayir seviyorum elbette ki, sevmedigimi kim soyledi? Biraz once bamya sevmemek kabahat mi diye sordun ya… Nasil yani Muberra? Benim yine aklim karisti Aslinda Sehabetin`cigim; bamya sevmek kabahat degi, ama bir bamya kadar ise yaramamak asil sorun. Hatta benim bir bamyam bile yok diye sarkilar soyleme durumunda olmam sorunu buyuten. Nasil yani Muberra, istedigin kadar bamya satin alabilirsin kim seni engelleyebilir ki? Soyle ki saskin manavim benim; ben devamli bamya pisirirek kendimi kandiriyorum, `bak kizim iste yedigin bamya onunde yemedigin bamya arkanda` diyerekten Tabi ki bu kadar bamya yemegi yapmamizda senin de bu acidan buyuk katkin oluyor. Kendi dusen aglamaz yani Sehabettin`cigim. Nasil ya Mmuberra ben ne zaman dustum ki ve niye aglayayim ki . Simdi bamya yemek yuzunden insan aglar mi? Yok, ben bamya yemedigim icin agliyorum. Yani sorun bu: Sen istedigin bamyayi yedigin icin, ben ise istedigim bamyayi yemedigim icin agliyoruz. Yani aslinda Sehabettin`cigim; hersey yerinde olsa, yerli yerinde kullanilsa bizim manav beni gordugu zaman; `hah iste muberra geliyor, yasasin eldeki son bamyalari ona satacaz` diye sevinmezdi. Hatta bizim yuzumuzden sebze halindeki bamya fiyatlarindaki bu ani artis da olmazdi. Dusunuyorum da; nice Muberra, bu fiyatlarin artmasi yuzunden bamya alamayip bamya hayaleri ile yasiyorlar. Bamyanin bu kadar sevildigini bilmezdim Muberra? Koyunun olmadigi yerde keciye Abdurrahman Celebi derlermis yagda kizartip yumusamasina engel olma hayalleri kurdugum dogal bamyam benim. Bir dakika simdi anlamadim, Abdurahman Ccelebi de mi seviyormus bamyayi? Hayir gulum; Abdurrahman Celebinin su anda bizim konusmaya malzeme oldugundan haberi yok. Aslina bakarsan zavalli bamyanin da benim hain ve sapik emellerimden haberi yok. Nasil yani Muberra? Yani soyle ki; Abdurrahman Celebinin sakali bile olamayan kecim benim, Abdurahman Celebinin hic bir seyden haberi yok, ama senin varligindan butun mahallenin, hatta butun sehrin haberi ver. Gecen yolda yururken bir hanim teyze; `vah vah vah kizim, allah beterinden saklasin` dedi. Hatta `bu himbil erkeklerin boynu altinda kalsin` dedi Ama Muberra, sen de biliyorsun benim elimde bir sey yok. Ben bu hain yazarin elinde bir oyuncak oldum.Ben bir mizah oyununun kurbaniyim. Oysa duslerimde koca bir bamya olmak vardi hep. Kizartilmaya ihtiyaci olmayan. Ben sana mektuplar yaziyorum ici ask oldu olan ama bu alcak yazar bunlari hic yansitmiyor buraya. Bana kasti var anlasilan. Bak simdi bir suru insan okuyor beni ama kimse benim icin vah vah yazik adama demiyor. Ezilen ben ama mazlum olan sen oluyorsun. Bu acidan dusundugunde bu kadar stress altinda senin bamyaya olan ozleminin hakli nedenleri yok mu hic? Ahh gulum, sen ne kadar zavalli bir durumdaymissin da haberim yok. Ben seni hic anlamaya calismadim oyle mi. Gel seninle elbirligi yapalim ve bu alcak yazari yok edelim ne dersin? Anlamadim yani nasil olacak bu Muberra Simdi soyle ; dusun, biri bizi gozetliyor programindayiz biz. Bu korolasica yazar bizi yaziyor ve bir suru insan bizi gozluyor. Ama biliyorsun yazarin bile girmedigi iki oda var hadi oraya siginalim. Orda ne yaptigimizi soylemeyelim ki hem bu alcak yazar hem de onun isbirlikci okuyuculari meraktan olsunler. Yapabilir miyiz Muberra? Korolasica adam, yapacak olan sensin, nerden bileyim ben olup olmayacagini Tamam Muberra, hadi gizlenelim bu hain yazarin kaleminden. - ----------------- - ----------------- - ------------------ Ne olur Muberra, bagisla beni, devamli olarak bu alcak yazarin kalemi popoma batiyor gibi hissettim. Beni anlamaya calis, arkamdan kovalayan bir kalem ve bir suru goz var sanki. Kalemin icindeki kursun kadar popona sacma isabet eder insallah beceriksiz adam. Git manava iki kilo bamya al ve odana kapan ve bugun gozum gormesin seni. ...........Gassan SATAR |
Lisedeyken edebiyat öğretmenimiz bir gün tahtaya “Yeşil görmeyen gözler mutluluğu bilemezler.” yazmış, “Hadi bakalım” demişti; “Bir kompozisyon yazacaksınız bu cümleyle ilgili”. Böyle küt diye yazı yazmak zorunda olmaktan hep nefret etmişimdir. “İlham diye bir şey var, kardeşim!” diyemiyorsunuz tabi aynı zamanda müdür yardımcısı olan kulak çekme tekniği ile ünlü öğretmene. Otuz dakikalık bir boş boş bakma seansı sonrasında on beş dakikada kanatlarından beynime zincirlediğim ilham perisi ile birlikte bir şeyler yazmıştık (Kalbim katılmış mıydı bu işbirliğine, hatırlamıyorum). Yeşil aşık olunan gözdü (bir de edebiyat öğretmenin gözüydü ışın kılıcı gibi karşısındakini kesitlere ayıran), yeşil ağaçtı, yeşil huzurdu, tembelce uzanmayı hayal ettiğin çimendi, sahaydı heyecanlı maçların yapıldığı. Yeşil “geçebilirsin” rahatlığıydı, mutluluktu, umuttu, daha hatırlayamadığım bir sürü şeydi yeşil. Bir ders sonra kompozisyonları okuduğumuzda kocaman bir on almıştım; yeşil tatmindi, şımarıklıktı, biraz daha mutluluktu… Keşke hep öyle kalsaydı yeşil, hep umut kalsaydı, hep mutluluk kalsaydı. Yeşil artık benim için bir kazak, geçenlerde yaktığım… Güzel bir mayıs sabahıydı. Vapurla karşıya geçip o benim çok sevdiğim kahvede kahvaltı yapmak için plan yapmıştık onunla. Buluştuğumuz yerde etraftakilere duyurmamaya çalışarak “ Ne güzel olmuşsun böyle” demişti, ben de şımarıkça gülümsemiştim. Hava çok soğuk olmadığı halde montum çeneme kadar kapalıydı çünkü altına giydiğim gömleğin düğmesi çok uygunsuz bir yerden çok uygunsuz bir zamanda firar etmişti. Karşıya geçene kadar hava, montuma inat yaparcasına ısındı, kahvaltıya gitmeden önce çözmemiz gereken bir gömlek krizimiz vardı artık. Günlerden Pazardı, Üsküdar yeni uyanıyordu. Ne yapabiliriz diye boş boş dolanırken ortada, o an etrafta açık olan tek mağazayı gördük. İçeri girdik ne aradığımızı çok da bilmeden. Askıdakilere bakmaya başladım. Kocaman yaprakları, çiçekleri olan kocaman gömlekler, upuzun tişörtler, pek de kaliteli olmayan anne bluzları vardı. Tam çıkmaya yeltenmişken o kazağı gördüm. Mayısla beraber, pazarla beraber, güneşle beraber, denizle beraber, Üsküdarla beraber, sevgilimle beraber, montumun altındaki kahverengi gömleğimle beraber bana gülümsüyordu ( kahverengi gömleğim aslında durumla dalga geçip kıkırdıyordu gülümsemekten çok) . Uzandım, açıp baktım, merserizeydi, kolları biraz uzuncaydı ama çok tatlı bir yeşildi, çok da sportif görünüyordu ( en azından o mağazadaki en sportif şeydi) , kotun üstüne yakışırdı. Baharda rahatlıkla giyerdim ben bunu. Fiyatını sorduk, kahvaltıya vereceğimiz paradan daha ucuzdu. Deneme kabinini gösterdiler. Dükkan sahiplerinin pek de bizimle ilgilenir gibi bir halleri yoktu. Kabine girdim. O dışarıda beni bekliyordu, kabinin hemen yanında. Kazağı giydim, kabinin içindeki aynaya baktım, yakışmıştı. Perdeyi açıp “Nasıl olmuş?” diye sordum. “Bakayım” dedi, bir yandan uzaktaki satıcıları gözleyerek kabine daldı. Sonra… Sonra o kazağa baktığımda defalarca hatırladığım o kaçamak sarılma ve o öpüş… Dükkan sahiplerine yakalanma korkusu muydu o anı o kadar müthiş yapan yoksa her zamanki öpüşlerinden biri miydi bilmiyorum… Şimdi düşünüyorum da , ne kadar parlaktı o yeşil kazak, neredeyse fosforluydu. Nasıl aldım o kazağı diye düşünüyorum. Ama hatırlıyorum, o gün benim aklım bir karış havadaydı, kafamı kaldırsam görecektim, o gün benim aklım da fosforluydu… Keşke hep öyle kalsaydı yeşil, hep parlak kalsaydı, hep fosforlu kalsaydı. Yeşil artık benim için siyah kül, geçenlerde çöpe attığım… O kazağı alırken onu yalnızca bir kez giyeceğim aklıma gelir miydi… Gelmemişti… Tıpkı onu daha sonra bir daha görmeyeceğimin aklıma gelmediği gibi. Ben bir gün telefonda sustuğumda yeşil kazak dolaptan beni dinliyordu. Başka bir gün, o telefonda ağlayarak “bir şans daha olabilir mi” dediğinde, ben ağladığımda, yeşil kazak da ağlıyor muydu? Kazaklar ağlar mıydı? Belki o öpüşü görenler ağlayabilirdi, olabilir miydi? Bir yaz geçti, yeşil kazak koyduğum köşeden suçlu suçlu bana baktı. Bir kış geçti. Ben suçlarcasına yeşil kazağa baktım. Bahar geldi. Her şey affedilecek kadar unutulmuş mudur dedim. Yeşil kazak giyilecek kadar olmuş mudur? Yaralar kabuk bağlamış mıdır? Önceki kız olsa “hiç işim olmaz “ derdi. Önceki kız olsa “ben işime bakarım” derdi. Bu kız neden yeşil kazağı giyemiyordu. Kazağı kapıcının kızına mı vermeliydim? Bu kız neden kapıcının kızının üzerinde bile görmeye dayanamayacağını söylüyordu? Yeşil kazak şu lavaboda yansa içimdeki özlem de onunla beraber kül olup gider miydi? Yeşil kazağın külleri lavabodan akıp gittikçe benim de içim boşalır mıydı? Bir yıldır boğazımda taşıdığım yumruyu da alıp götürür müydü peki? Bu bir ayin olmalıydı. Yeşil kazaktan ve bütün yeşil duygulardan kurtulmalıydım. Mutfağa gittim. Lavaboya koydum kazağı. Kibriti getirdim. Yakıp üzerine bıraktım. Duymaya başladığım çıtırtı içimden mi geliyordu? Yeşil kazak giderek siyah külden bir kazağa dönüşüyordu. İşin ilginç yanı , lavaboya katlanmış olarak koymuştum ve o öylece, katlanmış olduğu halde, şekli hiç bozulmadan yanıyordu, sessizce, itiraz etmeden, isyan etmeden. Peki bu burnuma gelen kötü koku içimdeki kötü duyguların yanarken çıkardığı koku muydu? Yoksa? Yoksa yanmakta olan lavabo borusunun kokusu mu? Olacak iş değildi, lavabonun borusundan yanık plastik kokusu geliyordu. Bu ayini burada bitirmezsem artık bir lavabo borum olmayacaktı. Hayat neden hep hesapta olmayan şeylerle doluydu. Kazak yanmaya devam ediyordu. Başımı lavaboya doğru uzatsam, dakikalardır yanaklarıma akıttığım göz yaşlarımı üzerine akıtsam söner miydi bu ateş? Denemedim… Musluğu açtım. Duyduğum o “coosss” sesi kazaktan mı gelmişti kalbimden mi? Bilmiyorum… Biraz soğumasını bekledim. Artık siyah olan kazağı kalıp halinde alıp siyah bir poşetin içine koydum. Evin kapısını açtım. Biraz önce koyduğum çöp poşetinin yanına bu siyah poşeti de koydum. Biraz sonra kapıcı gelirdi, kim bilir belki kızı da yardım ederdi ona bugün bazen yaptığı gibi. Sonra bütün o çöplerle beraber bir zamanlar tutkulu bir öpüşe şahitlik etmiş olan o kazak ( ve sonrasında ağlayarak uyanmalara şahitlik etmiş, uyuyamayarak ağlamalara şahitlik etmiş kazak) çıkıp gidecekti hayatımdan. Oysa bu hikayedeki en masum şeydi o kazak… Keşke herşey masum kalsaydı… Keşke herkes masum kalsaydı… http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nın son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı- sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin'e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, Toygun Paşa'nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal'den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma topu tüfeği kaç kişi?" dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı: - Oynamayın şu hayvanla... Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı'dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: . - Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı'nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar'a bak- tı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu. ... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölge- den eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu. - Hey, çavuşbaşı... Hey!... Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı: - Ne var? - Kaleden düşman çıkıyor. Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu. - Bize geliyorlar... dedi: Çavuşa döndü: - Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu. Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyült- tü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!" dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı. Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzeninegirmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar: - Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız? Kuru Kadı: - Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil'at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil'at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı. Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı. Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak ke- sildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerinisöyledi. Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin'di. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal'in "Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur'a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiç- bir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu. Kuru Kadı: - Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü. Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi: - İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın! Kimsenin eli kalkmadı. - Öyleyse hazır olalım. Haydi... Bir gürültüdür koptu; - Hazırız... - Hepimiz, hepimiz... - Hepimiz, hepimiz hazırız. - Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı. -(~klanmı~ havlı_ - Yatağanlanmız keskin... - Bugün nusret bizim. - Amin, amin... Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi, yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu: - Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım. Kuru Kadı'nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldu- lar... bir ağızdan. - Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı'nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı. - Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma... hem de arife. Bugün hacılarımız Arafat'ta, diğer mü'minler camilerde bizim gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı? - Hayır. - Hayır, asla... - Hayır. - O halde münasip olan budur ki, biz de namazla- rımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz? - Hay hay! - Uygun... - Pekâlâ! Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdu- lar. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin'in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı. Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti. Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri "Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal'e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığı- nı anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi. ... Bozgun başladı. Deli Mehmet'le Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin'inalayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu. Kuru Kadı'nın gözleri Deli Mehmet'i aradı. Bakındı, bakındı. Göremedi. Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yereuzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğ- ruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor, - Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını verme Mehmet!... Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet'miş!" diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet'in başsız vü- cudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı'dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev, - Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı'ya doğru koşarak sordu. - Nasıl, gördün mü bu civanı? - Görmedin mi? Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı. - Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya. Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev'in kalkması Kuru Kadı'yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı. Mücahitlere karıştı. Cenk akşama kadar sürdü. Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını" dağıtırken çağırıcının - Gaziler hisara! Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kan- lar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki mey- dana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet'in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu. Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağabaşladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet'in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı'nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti. Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler: - Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir. Kuru Kadı'nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi. Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev'in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu di- ye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi: - Hüsrev. - Efendim?... Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı, başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan, - Gördün mü Deli Mehmet'in zevkini? dedi. - Siz de benim gibi buradan gördünüz mü? - "Gözlüye hotti gizli yoktur!" Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı. ... Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet'in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu. Grijgal'de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan için- de yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü. Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet'in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da gezini- yormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı'nın arkasına dokundu. - Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin? Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın... Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı: - Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören oldu mu? - Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez. - Kimdir? - Bilemezsin... - Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük? - a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!... Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile Budin'den gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadı'yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu. On iki sene sonra... Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunuzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası nere- sinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?.......... |
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndügünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. "Tadi nasil?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı adam, "hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki izdıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktari hep aynidir. Ancak bu izdırabın acılıği, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ızdırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış...." |
Gizliden gizliye gözlerini izliyorum. Seni tanıyorum. Tanıdığımı sanıyorum. İyi bir tiyatrocu , iyi bir yalancısın , belki de gerçekten saf ve huzurlusun. Sesin , kokun... Özlüyorum kimbilir ... Karşımdasın , sessizce saçma sorulara cevap buluyorsun ve eğlendiriyor bu seni. Benimse mutlu olduğum , yanımda olman. Gevezeliğin tutuyor yanımda , ya kaçtığından ya çocukça sevincinden. Tıpkı değer vermen gibi bunuda sıradan olanların yanında saklıyorsun. Bense bendeki sen ile , ruhunu karıştırıyorum. Kurnazsın sen, zekisin. Ve bu benim onaylı zekamı bile çeliyor , çaktırmadan şaşıyorum buna. Ben sende farklı bir adam oluyorum. Kirliyi bilen , temizi seçenler vardır ya. Üzerinde bohem ağırlığı olanlar. Onlardan oluveriyorum. Beni sevdiğini ispatlayacağım sana , bilmem buna ihtiyacın var mı? Günden güne sevdireceğim , farkına varmadan bir gün gelecek , beni , her an beni düşündüğünü aslında çok ünlü " O " nun ben olduğumu anlayacaksın. Ve beni ömrünün sonuna kadar sevmek zorunda kalacaksın. Bense acı içinde olacağım , gene ölümlerden ölüm beğeneceğim. Sana altından kalkması zor saygılar sunacağım , deliliklerini iplere asacağım. Gelmen imkansız olacak. Acı vereceğim , kararsızlıklarla uykuların bölünecek. Her defasında adımların sert ve hızlı benimle konuşmaya geleceksin , ben bitkin düşmüş olacağım. Ertelemek için bir an düşünmeyeceksin. Bencilce söylemek için damarlarına yüzlerce kez kan pompalanacak. Aslında çaresizin ben olduğumu görmeyeceksin. Söyleyi vereceksin. Elinde sert sopalarla sırtıma , karnıma ve başıma defalarca vurur gibi yıkılacağım o anda. Paylaşmanın anlamını unutacaksın , oysa aşkın böyleside paylaşılır. Acıları vardır , utançları , hataları , sırları , mutlulukları olduğu gibi. Ama paylaşmayı bilmeyecek , bir dolu acıyı kapıma bırakıp hür yüreğini alıp gideceksin. Üstelik bir ayağımada ipleri dolayıp. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Camı kırılmış kalbimin penceresinde ufak bir çocuk oturtuyordum. Yalnızlığını aramaya gelmişti buraya. Ahşap merdivenin yamuk basamaklarını çıkarken heyecanlıydı. Yukarıdaki küçük oda ona çok şey vaadediyordu. Düz saçlarının altından bakarken bu mavi pencereye, mavi gözleriyle sabırsızdı. Oyuncağını arıyormuş gibi. Tırmanışı uzadıkça heyecanı arttı. O ufacık, hiçbir kötülüğe değmemiş elleri mavi pervaza değince, yalnızlığım irkildi. İlkönce dümdüz kumral saçlar göründü. Sonra yay gibi kaşlar ve deniz mavisi gözler. Merak bakıyordu o gözler. Okka gibi burun, bu tanımadığı kokuyu algılamaya çalışıyordu. Tüm oda da yalnızlığım kokuyordu. Tüm oda da yalnızlığım görünüyordu. Mavi pencereli, kırık camlı karanlık odam, bu küçük melekle rengarenk bir pınara dönüşüyordu. Ama bu meleğin adımlarının çıkardığı tıkırtılar bile yalnızlığıma dost olmuyordu. Yalnızlığım kaçıyordu bu minyatür ellerden. Hep bir köşede oturmak istiyordu yalnızlığım. Kendi, karanlık, renksiz köşesinde. Sadece kendi sesiyle yıllarca oturmanın hayaliyle yaşıyordu. Minik çocuk, tüm bu renk cümbüşünün ortasında, bu başıboşluğun merkezinde baka kalmıştı yalnızlığa. Son kez elini uzattı, çok büyük bir şevk ve istekle. Saf, çocuksu bir bakış vardı yüzünde. Yalnızlık, bakamıyordu suratına bu miniğin. O, yanı başında duran soluk, renksiz çiçek demetine odaklanmıştı. Çocuğun toz pembe dünyasından kırıntı bile taşımıyordu, bu ölüm kokan laleler. Ama çocuk pes etmemek niyetinde olduğunu belli ediyordu; laleler yaşıyordu onun gözünde. Yalnızlığım, bu miniğin ellerinde yeşeren odaya göz gezdirdi; bu yeşeren oda ona yabancıydı. Onun değildi hiçbir şey; yanında duran bir vazo lale bile. Miniğ! in eli hala havadaydı. Yalnızlığım, bakamadığı mavi gözlerde buldu kendini bir anda. İçindeki sıcaklığı hissetti, kalp atışlarındaki artışı sezdi. Bünyesinde ki her milimetre kare yanıyordu. Nefes alışı bozulmuştu. Elleri, ayakları renkleniyordu. Hayır sadece elleri, ayakları değil tüm benliği renkleniyordu. Tüm benliği... Mavi pencereli, kırık camlı yeşil odamda ki süslemeli bakır aynamda kendini buldu yalnızlığım. Renksizlikte boğulduğu bunca yılın ardından, bu yağlı boya tablosunda bulmuştu kendisini. Yanında da herşeyi başlatan; mavi gözlü, düz saçlı melek vardı. Herşey başlamıştı. Yeniden başlayan hayatında sadece bu minik vardı. Ama yalnızlığım, yalnızlığını kaybetmişti. Peki bu kişiliğindeki büyük değişiklik buna değer miydi? Düşlerinde bile hiç hayal etmediği bu durum acaba çok mu iyiydi? Yalnızlığım kararını verdi. Doğasına karşı çıkamazdı. Minik çocuğa veda busesi kondurdu. Düz saçlarında dans eden dudakları bir şey mırıldandı: “donmuş bir gözyaşı gibi akmayan şu yaşantıma alışıyordum...teşekkür ederim...” Mavi pencereli, kırık camlı yeşil odam bir çocuğun yalnızlığına şahit olmak üzereydi. Yalnızlığım tüm erdemiyle mavi penceremden aşağıya bıraktı rengarenk bedenini. Gözyaşları eşlik etti onun düşüşüne mavi gözlerden süzülen... Yalnızlık paylaşılmamalı günahkar ruhların özünde... |
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir" |
SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN HİKAYESİ İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, Sadakatin adı ise; bir serçeye Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber Küçük sinekleri, kurtları yemişler, Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler. Masmavi gökyüzünde dans etmişler, Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler... Birbirlerine söz vermiş kuşlar; Ayrılmayacağız diye. Ama kış gelmiş, Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış, Serçe ise her zamanki gibi sadık Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek. Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için Yaşamaksa önemli imiş göçmen için. O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece Gel demiş serçeye benle beraber... Başka bir bahara uçalım. Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı Ama kış acımasızdır. demiş göçmen, Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim. Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş Uçacakmış yeni bir bahara... Göçmen ve serçe çıkmışlar yola, Ama serçe zayıfmış, onun kanatları uzun uçuşlar için değil. Dayanamayacakmış bu yola Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş Çünkü o hep kaçarmış kışlardan Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara Bir fırtına yaklaşıyormuş. Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış Göçmene duralım demiş artık. Biraz dinlenelim Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz. Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş. Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız Serçe sevgisine uymuş ve peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin Birazdan varmışlar okyanusa Kurtuluşuymuş bu büyük deniz Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi Serçe artık dayanamıyormuş, Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış, Bakmış ve devam etmiş........ Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük... Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ... Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET... ( ALINTI ) |
AYRILIK 1994 Haziranının bir pazartesi sabahıydı. Küçük kasabanın mütevazi evinde gün erken başlamıştı. Güneşin ışıkları, bir vadiye kurulmuş olan kasabaya henüz vurmadan ,o yatağından kalktı. Sabah işlerine girişti. Ayaküstü bir kahvaltı yaptı. Sabah kahvesini içerken bir taraftan giyindi. Ayna karşısına geçti. Yüzü her zamankinden daha solgundu. Saçlarına, bir kuaför becerisiyle şekil verdi. Yüzünü biraz renklendirdi. Sonra kapıyı çekip, evden çıktı. Sokaklar tenhaydı. Hafta sonu okullar tatil olmuştu. O nedenle, telaşlı adımlarla okula giden öğrenciler yoktu sokaklarda. Okulların tatile girmesiyle kasaba sanki sessizleşmişti. Çocuklar şimdi uykuda olmalılardı. Yaklaşık on dakika sonra yıllardır öğretmenlik yaptığı okula geldi. Okul bahçesine girdi. Etrafta sanki bir ölüm sessizliği vardı. Her zaman çocukların sesiyle çınlayan bahçe, bugün sessizdi. Kendisini görünce önüne koşan, ” Günaydın Öğretmenim ! ” diyen sesler yoktu. O, öğrencilerini iki gün önce mezun etmişti. Onlarla vedalaşmıştı. Seminer çalışması için okula gelmişti. Okulun kapısından koridora girdi. Boş okulda ayak sesleri yankılanıyordu. Buz gibi geldi okul ona. Çocuklarsız bir okul, susuz değirmene benziyordu. Okulda hizmetlilerden başka kimse yoktu. Sabahleyin okula erken gelme alışkanlığı vardı onun. Hatta bazen, hizmetlilerle birlikte geldiği de olurdu. Öğretmenler odasına girdi. Alışkanlığı olduğu üzere, kendine bir kahve yaptı . Ama, tiryakisi olduğu kahvenin bile tadını alamadı. İki gün önce temelli ayrıldığı öğrencilerini düşünürken kahve bitivermişti. On, onbeş dakika sonra arkadaşları birer-ikişer gelmeye başladılar. Arkadaşlarının hemen hepsi neşeliydi. Bir öğretim yılı boyunca çok çalışmışlar, çok yorulmuşlardı. Tatili hak etmişlerdi. Birkaç günlük seminer çalışmasının ardından tatil başlayacaktı. Her günki normal konuşmalar başlamıştı. Kimi akşam televizyonda izlediği programın kritiğini yapıyor, kimi gazete sayfalarını karıştırıyordu. Konuşmalar beynini tırmalıyor, her zaman sohbet etmekten zevk aldığı arkadaşlarından bunalıyordu. Çünkü, aklı iki gün öncedeydi . İki gün önce ayrıldığı, yuvadan uçurduğu öğrencilerinde. Beş yıl boyunca birlikte olduğu öğrencileri, mezun olup gitmişlerdi. ...Sıkıldı o ortamdan. Öğretmenler odasından çıktı, koridorun sonundaki sınıfına yöneldi. Sınıfın kapısı kapalıydı. Sanki sınıfta öğrencileri onu bekliyorlardı. Gürültülerini duyar gibi oldu. Çocukların sesleri adeta kulaklarında yankılanıyordu. Kapıyı açıp, içeri girdi. Sınıf nasıl da sessizdi. Masaların üzerinde, unutulmuş birkaç kitap duruyordu. Yazı tahtası, kendisine yazılmış iltifatlarla doluydu: “ Öğretmenim, sizi çok seviyoruz. Sizden ayrılmak istemiyoruz. ” gibi .Tahtanın önünde irili ufaklı tebeşirler duruyordu. Kimbilir en son hangi öğrenci tarafından kullanılmış renk renk tebeşirler. Sınıftaki sessizlik onu rahatsız etti. Sessizliğin bir ağırlığı vardı. O ağırlık, omuzlarında bir yük gibiydi. Silkinmek, yükünü indirmek istiyordu. Pencere kenarındaki çiçeklere baktı. Susuzluktan boyunlarını bükmüşlerdi .Onun gözünde çiçekler, çocuklardan hemen sonra gelirdi. Çiçekler de aynı çocuklar gibiydi. Eğer onlara sevgiyle yaklaşır, gereken ilgiyi gösterirseniz, emeğinizin karşılığını hemen veriyorlardı. O nedenle çiçekleri çok seviyordu. Nereye gitse önce çocuklar dikkatini çekerdi, sonra çiçekler. Öğrencisiz sınıf ona buz gibi geldi. Ne “ günaydın ” diyen vardı ne “ öğretmenim ” diyen. O anda kendini yaralı bir kuş gibi korkak, çaresiz ve zavallı hissetti. Oysa o , bu sınıfta iki gün öncesine kadar kral gibiydi. Sınıfa girdiğinde onlarca kişi ayağa kalkıyor, tüm gözler kendisine çevriliyor, başlar önünde saygıyla eğiliyordu. Oysa şimdi?...Şimdi o bir hiçti. Hem de koskocaman bir hiç. Bir öğretmen, ancak öğrencileriyle beraberken bir anlam ifade ediyordu. Çekip çevirdiği, yönlendirdiği, yıllardır emek verdiği öğrencileri neredelerdi? Kendini; tacı olan-tahtı olmayan, ülkesi olan-halkı olmayan bir krala benzetti, ya da kraliçeye. Bir öğretmenin, çocuklarsız bir hiç olduğunu anladı. Yılların birikimi nereye gitmişti? Meslekteki yirmi iki yılı, bir çırpıda sıfırlanmıştı. Omuzlarının çöktüğünü, dizlerindeki dermanın ayaklarının ucundan akıp gittiğini farketti. Pencere kenarındaki çiçeklere baktı. Onlara sahip çıkabilmişti. Ama çocuklarını tutamamıştı. Beş yıl boyunca aynı havayı soluduğu öğrencileri, işte gitmişlerdi. Kendisini bu âciz durumda görseler acaba ne yaparlardı?...Masasına geçti, sandalyeye oturdu. Eski günler canlandı gözünde. Öğrencilerinin birinci sınıftaki hallerini düşündü. Annesiyle birlikte gelmişti birçoğu. Okuldan, öğretmenden korkuyorlardı. Birkaç gün velilerle birlikte ders yaptığı günler, öğrencileri okula alıştırmak için oynanan oyunlar,anlattığı maslalar, hiç de güzel olmayan sesiyle söylediği şarkılar. Ve o geçen koskoca beş yıl....Bunlar bir rüya mıydı yoksa? Hiçbir iz, hiçbir ses bırakmadan geçip giden koca beş yıla hayıflandı. Boş sıralara baktı. Her sırada birkaç öğrencisini görür gibi oldu. Artık onlar ortaokula gideceklerdi. O okulda bir değil, birden fazla öğretmenleri olacaktı. Onlara “ öğretmenim ” diyeceklerdi. Bunu istemiyordu. Onların öğretmeni sadece kendisiydi. Bu payeyi başkalarıyla paylaşmak istemiyordu. İçini bir kıskançlık duygusu kapladı. Ya, gidecekleri okuldaki öğretmenlerini kendisinden daha çok severlerse...Ya kendisini unuturlarsa...O öğretmenleri şimdiden kıskanıyordu. Kendisinin diktiği, besleyip büyüttüğü fidanlara onlar sahip çıkacaklardı. Bu haksızlıktı. Kendisi onların ilk göz ağrısıydı. Anne kucağından almıştı onları. Birçoğunun ayakkabılarını bağlamış, yakalarını iliklemiş, dağılan saçlarını tokalamıştı. Bu kadar emek verdiği, sevdiği öğrencilerinin başkalarına “ öğretmenim ” demelerini kabullenemezdi. Kıskanıyordu o öğretmenleri. Hatta hepsinden nefret ediyordu. Onu ayıplayan ayıplasındı. Umurunda bile değildi. Öğretmenler odasındaki arkadaşlarının konuşmaları, gülmeleri; sessiz koridordan süzülüp kulaklarına geliyordu. Onlar öğrencilerini bir üst sınıfa geçirmişlerdi. Birkaç aylık ayrılıktan sonra, yeniden öğrencilerine kavuşacaklardı. Keşke kendisi de onlar gibi olsaydı. Ayağa kalktı. Sınıfın kapısını kapattı. Yeniden masasına oturdu. Keşke çocukları yanında olsalardı. Başına toplansalardı. Gürültü yapsalardı ,bağırıp çağırsalardı. O da onlara kızsaydı. Öğrencilerine kızmayı bile özlemişti... Sonra ellerine baktı. Koyacak yer bulamadı onları. İlk kez elleri fazlalık geliyordu ona. Bu eller yıllarca kalem tutmuş, tebeşir tozuyla haşır neşir olmuştu. Hem eğiten, hem öğreten, hem okşayan ellerdi bunlar. Bu eller çocukları okşamıştı, ağlayan gözlere teselli olmuştu. O anda elleri yumuşacık geldi ona. Sıcacık yumuşacık, kadife gibi... Sonra aklına gelen bir şeyle irkildi: Bu eller arada bir çocukların kulağına yapışmıştı. Onları incitmişti. Biraz önce yumuşacık, sıcacık gelen elleri şimdi birden büyümüştü. Büyümüş büyümüş , bir kürek gibi olmuştu. Sanki büyüyen ellerinin ağırlığını ve utancını duyuyordu....Ellerini masadan çekti. Masanın altındaki dizlerinin üzerine koydu Onları görmek istemiyordu. Dizlerinde, ellerinin buz gibi soğukluğunu hissetti. Dışarıda pırıl pırıl bir hava vardı. Güneş yenice , kasabanın dar ve uzunca vadisini ısıtmaya çalışıyordu. Çiçeklerden ikisini kenara çekip pencereyi açtı. Havanın oksijeni ona yetmiyordu. Boğazı düğüm düğümdü. Sonra düşündü: Kendileri için bu kadar üzüldüğü öğrencileri acaba ne hissediyorlardı? Bu ayrılıktan onlar da kendisi kadar etkilenmişler miydi? Yoksa, çocuksu hayallere dalıp, onu unutmuşlar mıydı?...O, unutulacak biri olamazdı. Saçlarını onlarla çalışırken ağartmış; yüzündeki çizgiler, onlar için çalışırken derinleşmişti. Birkaç ay sonra, yeni öğrenciler vereceklerdi ona. Yeni baştan, birinci sınıftan başlayacaktı. Belki yeni öğrenciler onu teselli edebilirdi. Hayır !...Başka öğrenci istemiyordu. Yine eski öğrencilerini istiyordu. Onlardan başkasını sevemezdi. Eğer severse, eski öğrencilerine ihanet etmiş olacaktı. Onu ancak, kendisi gibi öğrencilerinden ayrılan bir öğretmen anlayabilirdi. Birilerinin tesellisine nasıl ihtiyacı vardı. İçinde bir şey büyüyordu. Koca sınıf ona dar geliyordu. Kendisini bir kibrit kutusuna sıkışmış gibi hissediyordu....Eline kâğıdı kalemi aldı. Aklından geçenleri, gönlünden taşıp dökülenleri kâğıda aktarmaya başladı. Yazdı yazdı. Yazdığı bir şiirdi. Sanki ezbere bildiği bir şiiri yazıyor gibiydi. Aklındakileri unutmamak için, bir makine hızıyla yazıyordu. Yazdıkça rahatlıyor, sanki yaz sıcağında aniden bastıran yağmur altında serinliyordu. O, bu duyguları ilk kez yaşamıyordu. Her beş yılın sonunda yaşıyordu bunu. Tıpkı diğer meslektaşları gibi. Bunu da atlatacaktı. Kendisini yeni öğretim yılına hazırlamalıydı. Sınıftan çıktı. Öğretmenler odasına gitti. İster istemez seminer çalışmalarına girişti. |
Bir zamanlar bir köyde mavi gözlü, sarı saçlı ve çok güzel bir kız yaşarmış. Bu kız hayata olan bağımlılığıyla bütün köyün sevgisini kazanmış. Bu kızın resime karşı büyük bir ilgisi varmış ve şehire resim okuluna gitmiş. Okuldan mezun olduktan sonra bu kız bir resme başlamış ama yaptığı resmi kimseye göstermemiş. Birgün bu kız merdivenlerden düşmüş ve ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış ama kız yolda ölmüş. Annesi de kızının gözlerini bir kuruma bağışlamış. İki hafta sonra kadının evine bir genç gelmiş. Bu genç kızın gözleri ile dünyayı yeniden görmeye başladığını söylemiş ve kadına çok teşekkür etmiş. Kadının o anda aklına kızının yaptığı resim gelmiş. Kızının odasından resmi aldığında büyük bir sürprizle karşılaşmış... Kızın yaptığı portre aynı gelen çocuğa benziyormuş yalnız kızın resimde tek tamamlamadığı yer gözleriymiş.. |
:broken: Senle başlayan cümlelerin kurduğu bir uygarlığın çöküşüydü aslında bu aşk hikayesi. Kelimeleri sana iliştirince, adına aşk diyorduk. Sonbaharda dökülen kelimelerden şiir yaptık biz; Okunası belki……. Yaşanmamış mevsimler yan yana gelince cümle diyorduk. Ve cümle alem biliyordu aslında, Koskoca bir hayatı sonbaharda idam ettiğimizi… Ve ben, sensiz cümlelerin lirik sokağında vurmuştum kendimi; Mevsimlerden sonbahara beş kala…………… -II- Cümle…. İçinde bir şeyler gizli. Arasam bulamam –ki az gizlemiştim; Uğraşırsan göresin diye, Açık seçik gizli…. Cümle…. Yüklemi bile vardı aslında, Ve yüklemiştim seni tüm yüklemlerime. Belki sevgi yükü ağır gelmişti…. Hangi kelime bu yükü kaldıracak kadar sağlamdı ki? Dolaylı anlatımlar vardı içinde- Ki hiçbir tümleç dolaysız olmazdı. Öznel bir anlatımı vardı belki, 'Tanıştığımıza memnun oldum' cümlesinin. Oysa belirtisiz sıfatı oynarken ben bu kurulası cümlelerde; Hangi küskün zamirle açıklayabilirdim ki seni? Hiçbir cümle senle başlamamıştı! Oysa yükleminde de sen vardın; Zamirler seni taklit etse de.. Görünmeyen bir öznesi vardı tüm cümlelerin, Ve benim di(n) : Sen benim gizli öznemdin…. Hiçbir belirtisiz sıfat cümle kurmaya cüret edemese de! ..... QUEEN |
Dört tarafı suyla ma´mur, mağrur bir okyanustu sürgün. Mavi, umutla aramızda menzildi. Özlemler devrişirirdi kah hüzünlü, kah heyecan kokan. Bizim halat çekmekten nasırlaşmış ellerimiz, boş kaldığı demlerde zulalardan ne hatıralar, ne düşler, ne rüyalar çıkarırdı bir görsen. Güverte bayram yerine dönerdi. Ayın on dördüne adanmış beyaz bir sayfasına seyir defterinin, büyük tufanlardan kalma ne kadar tezat kalmışsa gönülde, yazardık bir bir. Hepsinden birer çift olmalıydı muhakkak. Nuh´un gemisinde nasılsa, öyle yani. Birinin hayat bulması için diğeri iliştirilirdi hemen yanına. Hüzün ve mutluluk, ihanet ve sadakat, yalan ve hakikat... Hep bir şeyler eksik kalırdı, hissederdik. Gönül çarpıntısı umutlar, liman dikizlerdi kuleden. Varacak bir liman. Çölde suya hasret kalanlar gibi, yürek bir tutam toprak arardı okyanusta. Sürgün bütün kozlarını bu kadar küçük bir şey üzerine oynamaktaydı. Haritalar emrindeydi, şaşarlardı sinsice. Yanılmayacağı zannedilen pusula kendine gelemezdi bir türlü. Böylece mavi, akşamın ilk saatlerinde umut yükünü yıldızların omzuna şal yapardı. Korsan fikirlerin, ayağı prangalı mahkumları saflarına katmaya başladığı anların isyan dalgaları, serbestçe dolaşmaya başlardı güvertede. Sürgün, Lykurgos’tan ve Solon’dan daha ağır cezalar uygulardı her defasında. Bu gemide en büyük isyan, aşka en yakın olandı. En hafif cezaydı idam. Mavi solardı, yıldızlar sönerdi, umut bilmem ki nereye giderdi… .. Aradan vakit geçmedi. Okyanusta vakit yoktur çünkü. Şuursuzca yaşanılan gece ve gündüzdür her şey.. İlerliyoruz yine. Yeniden umudu bulacağız, korkunun karanlık mahzeninden kurtulmak için. Varabileceğimiz nokta yok. Nokta, belki en fazla aradığımız şey. Ama umudu bulmadan istemeye gücümüz yok onu. Korku, bütün isteklerimizi olduğu gibi, ümitlerimizi de gasb eden zulmetin efendisi. Tarık misali gemilerini yakanlarla, gemisi hiç olmamış olanlar, deniz tutanlar, denize tutkunlar, ne olduğunu anlayamadığı bu koca okyanusa tutuklular... Yine birileri eksik, hissediyoruz. Bu gidişte bir ahenk eksik, duruş, ilerleyiş… Bizim noktaya hasret gözlerimiz, ufkun ince uzun çizgisini gördüğünde hayran kalır. Bulunduğumuz bu herhangi bir yerden ayrılırken, uzakların selâmet olduğunu düşünürüz o yüzden. Güneşin geldiği yere olan yolculuğumuz, güneşin gittiği yerin geldiğimiz yer olduğunu anlamamızla sukut-ı hayâl bulur. Zaten böyle hallerde umudu aramak, bir hayâleti bulmaktan kolay değildir. Gecenin o zifiri karanlığına bakan yüreğimiz, “görünmeyen ve hissedilen”in getirdiği hassasiyetle burkulur. Şefkat yüklü bulut, şiddet dolu hallerle boşaltır içini aynı demlerde. Tam da gönüllerin, susuz sahralardaki kum taneciklerine, yani ufacık da olsun basılacak bir yere hasret kaldığı bekleyişlerdir bunlar. Her şey kaydedilir seyir defterine. Uzlete çekiliriz. Bundan sonrası, anafor, kasırga… .. Şimdi yağan kesif bir yağmur. Eğer yıldızlar olsaydı gökyüzünde, yüzümüzde hissettiğimiz ufak dokunuşlar arasından gözlerimizi açmak ve dimdik durup yükseklere bakmak zor olmazdı. Sürgün, hiç tahammül edemez yeknesak melodisine yağmurların. İster ki şimşekler çaksın, gök gürüldesin. Balıklar hiç çıkarmasın başlarını sudan ve martılar çığlık çığlığa kaçışsın. Yağmur her yağdığında bir taraflara uçar onlar. Lakin aynı umutsuzluğun yorgunluğu mudur bilinmez, üzerimizde daireler çizip duruyorlar. Gecenin bir yarısında gözlerimiz kapalı. Bir yanda yıldızların hayali, bir yanda kasırgayı bekleyen sürgün. Diğer tarafta aynı umutsuz bizler. Ve kimbilir nerelerde kayıp mavi.. Geceye sesleniyoruz ve bağırıldığı vakit, sese karşılık veren yankıyı dahi özlediğimizi fark ediyoruz birden: “Gece.. Karanlıkların sultanı iken sen, seyrediyorsun suların fevkinde. Siyahınla setrediyorsun her şeyi. Hatıralarında kim bilir kaç bin türlü esrâr. İnhilâli bekleyen muammalar dolduruyor gelişinle mekânı. Meçhuller çıkıyor dehlizlerinden ve yine efsûnî bir örtü çekiliyor günün üstüne...” Seslenişimizin aksini dahi bulamamanın kırgınlığı yaşıyoruz. Eğer umudumuz olsaydı, üzülmezdik bu kadar. Mavi olsaydı hele bir de, gülerdik belki de gecenin bu en ağrılı engebelerinde. Bir kasırga beklemiyorduk. Beklediğimiz umuttu. Sayısız yıldız, elvan elvan mavi. Umduğumuzu bulamadık. Hiç beklemediğimiz kasırga vurdu hayallerimizi. Zaten umudu aramak da bir hayâleti bulmaktan kolay değildi. Seyir defterine yazacak kimse yoktu. Herşey kasırgayla cenk halindeydi. Savaş, kazanmak için ümit etmekti. Ümit, çetin bir savaşla geldi... .. Aradan günler geçmedi.. Okyanusta zaman yoktu. Şuursuzca yaşanan gece ve gündüzdü her şey.. Ta ki, güneşin varlığındaki fevkaladeliği anladığımız an´la, an´ın bir zaman mefhumu olduğunu çözene kadar. Bütün o cengin verdiği yorgunluktan ve kesif bir kasırgadan sonra beliren güneşin gözlerimizi kamaştırdığı ân’dı, zamanı hissedişimiz. Kasırga verdiği bütün zararlarla birlikte geri çekilmişti. İhânetin sürgünle yaptığı gizli anlaşma olmamış olsaydı, bu kadar zayiat vermeyecektik. Savaşla gelen ümidin ağır yaralarını sarma vazifesi şefkate âitti. Şefkat: "Bu yarayı ben iyileştiremem, bu bir aşk yarasıdır.” Dediğinde kesildi teker teker soluklarımız. Sus-puslara karıştı kelimeler. Harfler yutuldu. Sonra herkes bir telaşa tutuldu. Zulalarda kalan ne kadar güzellik varsa döküldü ortaya. Bulamıyorduk. Biz bu gemiye ne zaman binmiştik bilmiyorduk ama, her birimizde bir şeyler eksikti hissediyorduk. Ama bir türlü bulamıyorduk. Ümidi kazanmışken, çaresizliğe teslim olmuştu avuçlarımız. Hepimiz sadece ona bakıyorduk şimdi. Umudun yüzüne çöken bütün kederlerin ardından, arada bir aralanan o engin bakışlarından milyarlarca yıldız serpildi etrafa. Parıltılar heyecanla yükselirken gökyüzüne, hilâl ürpertiyle öykünmeye başladı bütün o pırıl pırıl umutçuklara. Çareler azaldıkça bizde, mana veremiyorduk bu yeni yıldız kümelerine. Gözlerimizde bir teşrifat telaşı başlarken, seyir defterini açtık. Tek bir kelime meşk ettik, umudun gelişini resmetmek için. Kalem AŞK’ta kıldı kararını. Ve aşk, kağıda öyle bir mavilikte düştü ki, sürgün sultanlıktan kürek mahkumluğuna düştü o anda. Artık karar vermiştik: Yaşananlar ancak bir düştü. . Düşünce şaştı, hayretin hali pür-telaştı.. Sonra mavi, umudun tutarak ellerinden yükseldi, yükseldi… ve âsumâna ulaştı. Çaresizlikten sıyrılan gönüllerimizdeki bütün kötü kırıntılar kuş olup uçtu. Kelebek olup kanat çırptı. Teker teker uzaklaştılar bizden. Zaman ve mekan kendinden geçerken; güneş günle kucaklaştı, umut maviyle. Hemen ardından gemimiz yepyeni bir limana vardı. Sancaklarda tek bir bayrak dalgalanmaktaydı. Gemi halkı geride kalan her şeyi yaktı. Mavi umuda baktı, umut maviye. Anladık ki sonra: Aslında her birimiz aşkın türlü türlü halleriydik. Kehânette bulundu en erdemli yanımız: Bu hikâye bir adamın sesinde yaşayacaktı. Her asırda yeni kahramanlar bulunacaktı muhakkak. Adını koymak için çok zorlanılmadı. Çünkü, hikâyenin adı, sadece AŞKtı.. |
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız. Çeviren: Nuray Bartoschek Alıntı |
Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar ne bir eksik, ne bir fazla. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar. Halbuki ertesi gün yeni yıla adım atılacaktı. Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman. Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane. Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki parmaklıklar üzerinde yürüyen bulut renkli kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Yılbaşıydı ve kocası, sevgilisi Jim'e hediye alabileceği sadece bir dolar seksenyedi senti vardı. Bu parayı da aylardır yavaş yavaş biriktirmişti . Halbuki şimdi hiçbirişe yaramadıklarını görebiliyordu. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı. Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın karşısına attı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu, ama yirmi saniye içerisinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. İftar ettikleri iki şeyleri vardı. Biri Jim'in büyükbabasından kalan altın saat, diğeri de Della'nın omuzları üzerine dökülen saçları. Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve elbise gibi vücudunu örttü. Bir aralık bir an durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya iki damla gözyaşı aktı. Della, gözlerinin yaşı kurumadan kapıdan fırladı. "MM. Sofronie. Her nevi saç levazımı " ibaresi taşıyanbir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede içeri girdi. "Saçlarımı satın alır mısınız ? " diye sordu. Madam, saçları pişkin bir alıcı eliyle yokladıktan sonra " 20 dolar " dedi. Della, "Peki,derhal" cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üzerinde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Jim için almak istediği hediyeyi bulmak için dükkanların altını üstünü getirdi. Nihayet bulabildi. Altın saat zinciri. Zincir, Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Eve gitti, saçlarına baktı. Jim'in bu hayalini beğenmesi için dua etti. Az sonra Jim kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerini sevgilisine dikmiş sadece bakıyordu. Sonra, hediyesini uzattı. Della paketi açtığında, ipek gibi saçları için uzun zamandır beğenip alamadığı bir çift tarak gördü. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kendisini toparladı, tatlı bir tebessümle Jim'e hediyesini uzattı. Jim, paketi açtığında saat zincirini gördü. Ama artık saati yoktu. Çünkü, Della'nın güzelim saçlarına çok beğendiği tarakları alabilmak için o da saatini satmıştı. Üzülmediler... çünkü önemli olan tek şey vardı sevgileri.. O da ne satılır nede satın alınabilirdi.... |
Romantik olmalıyım. Gamze ile buluşurken romantik olmalıyım. Hiçbir zaman hiçbir kızla buluşurken romantik olamadım hep ayı oldum ama bu sefer başarmalıyım. Yapacağım tek şey güzel şeyler düşünmek. Hani nasıl Peter Pan’de uçmak için güzel şeyler düşünmek gerekiyorsa romantiklik içinde aynısı gerekli sonuçta romantiklikte bir çeşit uçmak sonuçta neden mi? Ha ha (Hafiften bir gülümseyişti bu içtendi açıkçası) çünkü aşk insanın ayağını yerden keser de ondan :) Faruk aynaya bakarken bunları konuştu kendisiyle. İnsanın en iyi dostu kendisiydi Faruk’a göre. O yüzden aynaya bakarken bir dostuna bakıyormuş gibi bakardı ve bir dostuyla konuşurmuş gibi konuşurdu. Bugün ona çok ihtiyacı vardı açıkçası. Gamze’yi etkilemeliydi. Gördüğü en iyi kızlardan biriydi , tam tipiydi. Bilgisayarı sevmesi özellikle Faruk için yeterliydi. Ne sohbetler ederdi eğer onunla birlikte olabilse off off. Tabi şimdi bunları düşünmenin sırası değildi odaklanmalıydı buluşmaya hayatında bir kez olsun romantik olabilmeliydi. Yola çıktı bir sahilde buluşacaklardı. -Merhaba Gamze bunlar senin için. Bir demet gül getirmişti paraya kıyıp. Bari işe yarasaydı. -Aman Allah’ım bunlar çok güzel şey ben ne diyeceğimi bilemiyorum ay rengide kırmızı… İşe yaramıştı başaracaktı bu gidişle. -Boşver önemli değil sadece bir gül. -Güller en güzel çiçeklerdir. Aşkı sembolize ederler. (Hafiften kızarmıştı) -Evet doğru (Faruk’ta kızarmıştı hafiften) Hatta Öyle güzellerdir ki güzellikleri kızlarla kıyas bile edilir. Kadınlar bir çiçektir falan yani. Tabi buradaki çiçek her zaman gülle tasvir edilir. Ama bence öyle değil. -Ne demek istiyorsun? Sinirlenmişti Gamze haklı olarak.. -Dur yanlış anlama. Ben benzetmeye karşı çıktım. Çünkü sizlerde diken yok ki. (İşte bu dedi kendi kendine. Gamze’nin suratı değişmişti tebessümü artmıştı.) -İşte bu güzel bir iltifattı. İstersen şöylece sahilde bir yürüyelim ne dersin. -Onun yerine sahilde oturmaya ne dersin hem güneşin batışını da izleriz. Güneş battığı zamanki renkler beni çok duygulandırır da o zaman yanımda bir de sen olursan… Yapmıştı işte başarmıştı umduğundan da romantik çıkmıştı.sahile oturmaya gittiler. Kumların üzerine yan yana oturdular. Güneşin batışını tüm ihtişamıyla izlemeye başladılar. Faruk elini yavaştan Gamze’nin omzuna koyuyordu ki telefonu çaldı. -Efendim (Nedir bu şans be ) -Alo oğlum benim annen , eve gelirken iki ekmek al olur mu? -Tamam anne alırım kapatıyorum telefonu evde görüşürüz. (Telefonu kapattı Gamze’nin yüz ifadesi hafif değişmişti yanağından hafif bir makas aldı gülümsedi) Elini tekrar kaldırdı Gamze’nin Omzuna koydu Gamze de başını Faruk’a yasladı. Bu sırada gene telefon çaldı. -Abi eve gelirken bana çukulata alsana. -Tamam Cemre alırım çukulata (Sesini yükseltmişti burada. Gamze’nin irkildiğini hissetti.) kapatıyorum. -Faruk cep telefonunu kapatsan da rahat rahat otursak. -Üzgünüm Gamze bazı yerlerden telefon bekliyorum. Biliyorsun bir iki kısa film yarışmasına katılıyorum hazırlıklarımız var. Gamze ses çıkartmadı ama suratı çok asılmıştı. Onu teselli etmek için bu sefer yanağından öptü. Az bir şey işe yaramıştı. Morali de bozulmuştu bu ailesi de her yerde zırt pırt arayıp duruyor arkadaşlarının yanında rezil ediyorlardı birkaç kız arkadaşını da bu yüzden kaybetmişti. Derken gene telefon çaldı. Arayan numaraya bakmadan cevap verdi seslice. -Ne var be bir rahat bırakmadınız yahu. -Lan Faruk ne biçim konuşuyorsun sen babanla neredesin eşekoğlueşşek.eve niye gelmiyorsun çabuk eve gel. -Baba arkadaşlayım konuşamam müsait değilim. -Ne müsait değil mi ? Bağırmaya müsaitsin ama. -Yeter be (Çığırından çıkmıştı Faruk) bir rahat bırakmıyorsunuz adamı ne öyle dakka başı arıyorsunuz adamı be. -Kim aradı? Hem sen nasıl konuşuyorsun benimle? -Kız arkadaşımla bir güneşin batışını izleyecektim hayatımda ilk defa romantik olacaktım ettiniz içine. Kapattı telefonu hışımla. Gamze bakıyordu ona sert sert. -Ne bakıyorsun be ben buyum işte başlarım romantikliğinize de size de bir güneş batışı izleyelim dedik onda da yelkenleri suya indirdik. Güneşi bile batıramadan kendimi batırdım yuh olsun bana. Sana da elveda. Romantik olmak kolay değil ki… |
Bu falda çıkmıyor bu sevdada bitmiyor yakamı bırakmıyor senin benimle olman kışın ortasında yazdan kalma bir günde denize girmek olsa gerek karşına çıkamaz oldum içimdeki his bana aşık oldun diyor ama öyle değil işte biraz yardım etsen bana ellerimden tutup denizden çıkarıp yanına alsan bu yalnızlık korkusunu daha yenemedim alıştım hep yanımda sen olunca yine seni bekleyeyim mi çamlık parkında yada o hep gittiğimiz sahildeki bankta sen yine omzuma başına koyup uyu ben ise özlediğim yüzüne bakayım sana gelirken çok sevdiğin o pastadan alıyım üzerine de gelin damat olsun yağmur altında o köşe başında seninle konuşmak için bekleyeyim marketten dönerken torbalarını taşıyıp hasret kaldığım gözlerine bakayım sana masal anlatayım aşk bahçesi o bahçede bir tek sen eksinsin çamların altında duran bir evim bile var ama sen yoksun geri dönersin diye bekledim ama sen gelmez oldun bu mevsimde bekledim seni ama takvim yaprakları biter oldu bu mevsimde yapraklardan silindi ama gelmedin belki öbür mevsim kuşlarla dönersin seni nerede bekleyeyim.aslında bilmediğim bir şeyi senin önüne serdim: Ruhumu sana teslim ettim yine gelmedin bedenimi de versem de gelmez misin? |
AMİN DE ÖLDÜR BENİ Hüznümü yutan suskunluklarda gözlerimin parantezine kapandım…ellerim şeytanın yüzündeydi…gezdim …ürktüm…yokluğunun istanbul´una Fatih olamadım…hezimetindeyim!… Gidişine virgül atarken,sesinin ünleminde intihar eden noktalara kırıldım…tırnaklarımla yüzümün parantezini açamadım…kalbimi kaşıyan soruların işaretinde kimsesizliğimi astım…kelimeler can kırıkları şimdi,konuştukça kanatır,kanattıkça konuşturur… Kalemimin mülteciğili ile göçüyorum aklının kan damlayan mededhah ve berzah yanına,sığındığım tümcelerinden yorgun bir insan silueti çıkarıyorum, “kalırsam sende ölürüm,gidersem gidişimde” diyorsun…ben her türlü ölüme yakınım…bilmiyorsun! Suskunluğun tınısından başı elleri arasında yoklukla boğuşan bir istanbul devşiriyorum…göğsümün elma şekerli çocuğuna gudubet bir anne oluyorum…”bir daha azimetler olmayacak” desende,ciğerime düşen nar-ı közlerle gözlerimi sisletiyorum… Şimdi hangi el yıkar benim gözyaşımdan ıslak paslanan yanaklarımı…şimdi,o içinde sen olan,beklenen istanbul çıkıp gelir mi sabahıma?-o hayatın kalın harflerle yaşandığı büyük şehir- gelmez…gelen de bendeki istanbul´a değmez!… Ceplerimde iki bilinmeyenli bir denklem gibi taşıyorum aşkı…hiçlendikçe karanfil kanıyorum,karanfil kokuyorum…akılsızlığın ortasına ebhem bir insan gibi düşüyorum…bu beladetliğim sensin..çık gel de yüzüm gülsün!…içimin cenazesi misin nesin!…öksürde doğrulsun Nemrut bakışlı leşin!… Dilimin duvarlarında pişiriyorum kesavet içerikli ağlayışlarımı,şiirlerin kanatlarını kırıp göğe salıyorum…gözlerimin perdelerini yırtıyorum kirpiklerinin tellerinde,eteklerimi gamzelerinde tutuşturuyorum…Haydarpaşa´da güneşe ağlayan çocuğu kaçırıyorum,berdevam bir karanlığa düşüyor şehir…adının geçtiği bütün sokakların bedduasını yutuyorum…”hadi dön!” deme…zinhar ölüyorum!… Şeytanın maksutunda şiirlere asılıyorum,söz kurşunlarına diziyor beni sayfalar…kalemimin cellatlığında son isteğim “sen!” diyorum… Ağzı kan dolu beddualarla dayanır kapına istanbul,ölümümü ister…sözcükler dudaklarının titrekliğinde acı bir ağıttır…şeytan,içindeki çocukla beddualardadır…harlandıkça söndürür,söndürdükçe bitirir seni… dışına taşar gözyaşı… daha fazla bitmeden… “amin!” de öldür beni!… kasım yirmibir ikibinaltı |
eski bir atasözümüz vardır hani: ‘eceli gelen it cami duvarına işermiş...’ / bir de rahmetli ayşe ninemin bir sözü vardı ki unutamam asla: kov (dedikodu) yapanların dili davul gibi şişermiş!.. duydum ki bir masal anlatırlarmış ilgisiz kulaklar çınlatırlarmış işkembeden bol bol -masalmış bu ya- atarak safları dinletirlermiş… meğer bu masalcı hatun kişiymiş hatunun yanında nursuz bir savruk ona buna kına yakmak işiymiş bir işveliymiş ki kıvrık mı kıvrık... gel zaman git zaman komşu tükenmiş elinde kınası kalmış öylece şöyle bir savruğa bakmış, yekinmiş yakıp da hızını almış böylece... ey dost!.. sen şeytandan uzak ol aman! gün gelir senin de çalar kapını olur ki kapına geldiği zaman hanya’ nın konya’ nın göster çapını!.. şairin ahını almaksa murat buyrunuz, ökçeniz yükselsin biraz(!) eşime dostuma höyküren surat: sakın tekrarlama, damında dur az!.. turan, atasının sözünü bilir, ve ıstırabının közünü bilir, örtünün altında uslu durmayan şeytanın; fikrini, özünü bilir!.. iyisi mi uslu otur da belki varsa; kirlenmemiş yüzünü bilir... kim bilir?.. ___kim bilir?.. ______kim bilebilir?!. bu hiciv, adeta bir doğaçlama gibi yazıldı... ne var ki bir halk ozanı olmadığım için karmaşık bir hece düzeni oluştu şiir bütünlüğü içerisinde... üzerinde çalışma ihtiyacı da duymadım ve bilerek, isteyerek, taammüden bu şekliyle yayımladım:)) affınızı arz ederim... özellikle halk ozanlarımızın efendim.. http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gifAhmet TURAN |
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...Birazdan sabah olacak...Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek... Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak... Aşkta yarın yoktur sevgili... |
Uzun bir yürüyüşün ardından evine dönmüş olmak ile Melisa müthiş bir huzur duydu yüreğinin en derinlerinde. Seviyordu aslında dışarda; -insanların arasında olmayı ama tilki misali dönüp dolaşıp evcazına geri dönmüştü işte! Her ne kadar aklının bir köşesi hala uzaklarda bir yerde kalmış olsa da... Yaptığı ilk şey otomatik bir hareketle müziği açmak oldu. Müziksiz yapamazdı. Bu sırf evde bir ses olsun yada laf olsun diye açılmış alelade bir radyo kanalı değildi. -Melisa’nın çok kolay bağlanabilen bir yapısı vardı- bağımlısı olduğu bu ses evin içine usul usul yayılırken kafasından yığınlarca cümle geçiyordu. Düşündükçe dudaklarının kenarına muzip bir gülüş gelip yerleşiverdi. Aynanın karşısına geçti ve kendi kendine sordu; -İnsan kendisine bu kadar işkence etmeyi nasıl olur da başarabilir? Düşündü...düşündü... kendisini mutsuz edebilecek bir şey bulamadı hayatında! Aslında yaşadıkları herkesin başına gelebilecek ufak tefek sorunlardan ibaretti. Tüm yaşamını etkileyecek bir yıkım yada travmatik bir olay yoktu aklına gelen. Buna sevinin mi üzülsün mü birden bilemedi; çünkü mutlu değildi işte...bunun başka bir açıklaması yok. -Yani bu demek oluyor ki ben ...u ...na mutsuzum. Bari bi nedeni olsaydı...Hıh! Mutlu olmak benim elimde öyle mi? aynı anda aynaya yansıyan görüntüsüne bakıp küçük çocuklar gibi dil çıkardı. Hayat sana sunulanlarla yetinebilme sanatıdır! Aklına bu cümle geldi birden... şu hayatın değerini bilebilmek ve anı yakalayabilmek için binlerce öğüt veren kitaplardan birinde okumuştu ama hangisinde olduğunu çıkaramadı. -Ne önemi var ki! Zaten hepsi bu türden birbirine benzer cümlelerle dolu değil mi? ha şu söylemiş; ha bu söylemiş... sanki kendileri uygulayabiliyor da! Uzun yürüyüşleri boyunca gözlemlediği insanların yüzündeki sahte gülüşler; mutluymuş gibi davranışları gözünün önüne geldi... o kadar açık seçik belliydi ki her şey. Aynanın karşısından çekildi ve mutfağa yöneldi. Kendisine şöyle güzel bir kahve hazırlamak için... -Ama herkes içindekileri karşısındakine belli etmemeye çalışıyor. İnsanoğlu yalnız kalamaz çünkü. Mutlaka yanında birilerinin varlığını hissetmek ister. ancak o şekilde güven içinde yaşamını sürdürebilir...mış gibi yaşamak pahasına...bu da pek ucuz bir bedel sayılmaz hı! Sessiz sessiz ağladı bir süre! Sanki saklayacak birileri var da ağladığını görmesin diye başını öne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzülüp gidiyordu ve aynı zamanda kendisi hiç farkında değildi ama gülümsüyordu... müptelası olduğu ses ise o sırada gülerek ağlamanın çok güzel olduğunu fısıldıyordu Melisa'nın kulağına... http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gifSabanur |
Doğruluk Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla: - Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular. O gayet sakin: - Evet, dedi. - Nerede? - İşte şu kulübemde... Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip: - Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler. - Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne? Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri: - Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi. Hazreti Habib mahcub bir şekilde: - Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi. Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir. |
Lokma lokma ver, az az tattır özgürlüğü açlığıma. Sakın beni doyurma. Hep demir parmaklıklar olsun; gözlerindeki “ben”in önünde kirpiklerin. Sakın birkaç damla ile kilidini açma. Dünyanın en güzel F tipinden salma beni yalnızlığa. Mutsuzluğa çözme prangalarımı. İçinde sensizlik olan her cümlenin telaffuzundan esirge dudaklarımı. Beni adınsız bırakma. Az az tattır özgürlüğü tutsaklığıma. Ne bileyim hep azarla içindeki şeytanı; aramıza girme ihtimali doğarsa. Ya da aklında bir tilki varsa beni sevmene ihtilaf, tut kuyruğunda savur onu baş aşağıya. Kırıtan bir yosmadır şüphe. Sen edebini koru ne olursun şüphe yolsuzuna aldanma. O ne yaparsa yapsın, sen usunu şüphe denizinde yelkensiz, dümensiz, bensiz bırakma. Ey yoksul düşlerimin varsıl silueti! Hayallerimi öksüzlüğe atma. En fazla virgüller olsun benli cümlelerinin kucağında. Ünlemlere, sorulara ve noktalara yer ayırma. Şair der ki: “Ey sevgili! Uzatma dünya sürgünümü benim.” Ey sevilen! Sen varsan uzadıkça uzasın dünya sürgünüm; yok, sen yoksan elimi yüzümü sürgünlere bulama. Ne olursun! Lokma lokma ver, az az tattır sevgini bana. Eli savaş baltalı nankörlüğümü kudurtma. Kıymet bilmez etme beni. Ne arşa değsin başım, nede yerin dibine batayım. En güzel ortalamalarında avut beni. Beni ortalarda(!) bırakma. Sıradan sevgilere gark etme. Beni herkes gibi herkes kadar sevme. Nasıl birdenbire sevdiysen beni; yine öyle terk et günün birinde terk edeceksen. Ben hiç ihtimal vermek istemiyorum ama... Az az tattır mantığını duygularıma mesela. Ne Juliet ol mantığına karşı sorgusuz savunmasız teslimkar. Ne de Einstein duygularına. Çıkar artık denklemleri yüreğimizden sevgili. Tabi ki Orhan Veli’nin böcekleri gibi -arzu et sadece- demiyorum. Ama... İste ne olursun hak ettiğin her şeyi. Verdiğimle yetinme, benim istediğim gibi sen de iste. Susma örneğin. Dudaklarınla konuşmasan bile gözlerinle; olmadı yüreğinle, olmadı gülüşünle. Ne yaparsan yap ama, Ruhumu desibelsiz bırakma. |
Sevda Uğruna Ölüm Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini. Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi. Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle. Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar. Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden.. Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz. Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek... Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan ; -N’olacak şimdi... Kadın, adam kadar cevapsız... “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum” Artık sorgulamalar başlar duyguları ... ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?” Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak.. Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir. Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese sevda denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır. Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.” Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu.Verilen son nefestir sanki.. “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal” Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir... Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının “Hoşçakal” Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR... |
...Hüzün.... Sabah uyandığın da midesinde bir yanma hissetti yanmanın nedeni akşam yedikleri değil uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti, aslında bunda geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsız uyanış bitmeli. İçinde bir muhakeme başlamıştı, kendi kendine söyleniyordu.. "Ona da haksızlık etmek istemiyorum belki hatalı olan benim.... Bulunmaz,Hint kumaşı değilim ya, görünüş olarak hımm yakışıklı çocuk denilecek biri hiç değilim.... Ama yaptım çok çalıştım bitmesin diye kendimle mantığımla çok kavga ettim olmadı...." Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı, bugüne kadar hiç bekletmemişti onu şimdi de bekletmemeliydi.İstanbul soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor onlar bile ağlıyor halimize. Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadıköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmişti, buluşma yerine.Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü, şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Karşılama faslından sonra Beşiktaş'a gitme kararı aldılar,yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. genç adam güneşin yokluğunda grileşen denize bakıyordu. Genç kız arkadaşının bu durgunluğuna anlam verememişti öyle ya nereden bilecekti bu gün ayrılık çanlarını çaldığını."Üşüdüm" dedi genç kız, bu yolculuk boyunca edilen tek laftı.Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kız anlamıştı. Kendisine bir şey söylenmek istendiğini... "Bana bir şey mi söylemek istiyorsun" dedi,genç adamın gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçırarak "evvet"şeklinde başını salladı. Genç kız daha da heyecanlanmıştı. Biraz da sinirlenerek"söyle öyleyse ne diye bekliyorsun." Genç adam içini çektikten sonra sence biz nereye kadar gideceğiz daha doğrusu biz iyi bir ikiliyiz. "Bunları sorma gereğini neden duydun." dedi genç kız. Genç adam söze başladı bak canım bundan birkaç ay önce akşam saat 11:00 civarıydı sanırım, hatırladın mı? Genç kız "evvet hatırladımm" dedi, ama genç adam genç kızın sözünü bitirmesini beklemeden "o akşam seni düşünüyordum diğer akşamlarda olduğu gibi senin için bir şiir yazmıştım onu o an sana okumak istemiştim, sana telefon açtığımda şiir'imi bile dinlemeden şimdi sırası mı canım ya seninde işin gücün yok mu demiştin" bana. "Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düşen bir boksör gibi olmuştum sessiz kalıp özür dileyerek telefonu kapatmıştım.Daha sonra bu şiiri benden hiç istememiştin. Ve bunun gibi bir çok defa tartışmamız oldu. Geçenler de hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sende gelmiş,Meral'in bana sen şanslısın Nalan sana bakar sözüne karşılık sinirli bir edayla "aaaa banane işim yokta sana bakacağım,annen baksın demiştin bunu da hatırladın mı?" Genç kız tekrar "evvet" dedikten sonra şaşkın şaşkın "evvet ama bunları neden hatırlatıyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kişiliğim böyle, duygusallığı sevmiyorum . Ve hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez."Genç adam güldü "Evvet canım bak burda haklısın,sen zaten olmak istesen bile bu kalbi taşıdığın müddetçe hasta bakıcı hemşire falan olamazsın."Genç adam devam etti, bana simdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin, hiç hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeye bilirsin ama sen seni seven insanları mutlu etmeyi de sevmiyorsun,halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum seni tanıdığımdan beri her sabah akşam, gece yani seni andığım her saat tatlı sözcük mesajım vardı senin için biliyormusun?seninle ben ak ile kara gibiyiz. Genç kız anlamıştı, "yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?" Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşünüyordu. Hayır dedi şair olmanı istemiyorum zaten olamazsın da; yalnız biz ayrılmalıyız,ayrılırsak ikimiz içinde en hayırlısı bu olacak. Genç kız şaşırmıştı,Neden ama ben seni seviyorum,seninde beni sevdiğini sanıyordum. Genç adam iç çekerek "hayır canım sen sadece beni sevdiğini sanıyorsun,eğer beni sevseydin şimdi burda başka şeyler konuşuyor olurduk." Genç kızınn gözleri yaşarmıştı, Genç adam cebinden çıkardığı mendili uzattı, genç kız göz yaşlarını silerek kesik bir sesle "Sen bilirsin,umarım beni başka biri için bırakmıyorsundur" Genç adam "Nasıl böyle bir şeyi düşünürsün, senden başka olmadı ve uzun süre de olacağını sanmıyorum" Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancı gibi oturuyorlardı.İstanbul yağmurlarla yıkanırken yağmura iki sevgilinin umutları da karışıyordu..Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kız "kalkalım istersen" dedi. Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. Genç kız "tamam o zaman sana mutluluklar dilerim" diyerek elini uzattı.Genç kızın sesi ve eli titriyordu.Genç adam "arkadaş olarak beraberiz tabi sende istersen" dedi Genç kız "evvet"anlamında başını salladı ayrılırken son kez sarıldılar birbirlerine. Genç kız uzaklaşırken genç adam masa da dondu kaldı vakit öğleni bulurken yağan yağmur yerini güneşe bırakmıştı... Ama genç adam titriyordu onu titreten açan güneşe rağmen esen rüzgarmıydı? yoksa kalbinde ki ayrılık acısımıydı?Saatlerce dolaştı devamlı kendini sorguluyordu hatayı baştan yaptım diyordu ama yaşadığı güzel günlerde olmuştu. "allahım" dedi "allahım güç ver bana".Dostlarını düşündü onların dediklerini düşündü. Arkadaşları sizler birbirinize zıt insanlarsınız yol yakınken dönün bu yoldan dememişmiydiler.Tabii ya doğru olanı yapmıştı.Saatler geçtiğin de artık güneş yerini yıldızlara bırakmıştı,eve döndüğün de yürümekten bitap duruma düşmüştü.Kendisini karşılayan annesine hiç bir şey söylemeden odasına gitti.Gece bir türlü bitmek bilmiyordu.Anıların ağırlığı altın da eziliyordu genç adam.. Ama sabah erken kalkıp ajansa gidecekti, bunun için uyuması gerekiyordu. Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayı başarmıştı ve sabah 7'de saatin sesiyle uyandı genç adam.Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı mesaj ve 10 tane cevapsız arama vardı..Genç adam yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini. Cevapsız arama ve mesaj canımcım'dan gelmişti canımcım onun Nalan'a taktığı isimdi, heyacanla mesajı açtı... mesajda şunlar yazıyordu....... Sadece onları sevmeyi sevdim Hepsini onlarsız yaşadım da Bir seni sensiz yaşayamıyorum Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek öleceğim, ELVEDA BİRTANEM....... Evvet genç adam şaşırmıştı, mesajin geliş saatine baktı sabahın beşini gösteriyordu. Güldü kahkahalar atarak güldü onu tanıdığı ve arkadaş olduğu günden beri ilk defa bir şiir alıyordu ve ilk defa bu saatte aranıyordu.Heyecanla hızlı arama yaptı,çalan telefonu yabancı bir ses açtı.Genç adam "Nalan ile görüşebilirmiyim" dedi. Fakat karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Ben onun annesiyim yavrum canım kızım bu sabah intihar etti.Gece odasın da birilerini arayıp durdu,sabah odasının ışığını sönmemiş görünce merak ederek odasına girdim,ama yavrum kendini asmıştı. Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi.Olduğu yerde yığılıp kaldı.. .Birkaç ay sonra... İki doktor konuşur. Doktorlardan biri diğerine karşıda ki hastanın durumunu soruyor. Ahh o mu üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç bırakmıyor,kendisi yüzünden bir genç kız intihar etmiş o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor.. Geçenler de merak ettim o uyurken gönderdiği numarayı aradım hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmiş,ve gelen mesajlar da bir şiir Sadece onları sevmeyi sevdim Hepsini onlarsız yaşadım da Bir seni sensiz yaşayamıyorum Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BİRTANEM....... mesajı vardı. |
Yaşamayı Sunuyorum korkuyorum karanlığa gidiyor diyorum bu yol Arkadaşım akşam beni alıyor şehrin en zirvesine çıkıyoruz arabayla korkuyorum karanlığa gidiyor diyorum bu yol istemiyorum gitmeyelim sonra da diyor ki - ben - işte yaşamı sunuyorum sana o yüzden getirdim seni buraya burdan yaşamı seyretmek hoşuma gider hep seviyorum yaşamayı, seni çok tanımıyorum ama sende seviyorsun yaşamayı ben senin gözlerinde bunu görüyorum ve tüm kötülüklerden uzaktır arınmıştır, tertemizdir havası baharda insan gürültüsü yoktur burada sen varsındır katıksız sen korkuyorum karanlığa gidiyor diyorum bu yol doğru söylüyorsun görülecek günler var daha dedim birlikte göreceğimiz günler dedi usulca... tatlısın, hoşuma gidiyorsun sana benimle var mısın hayata diyorum diyor yine. Bilmiyorum, bir daha ciddiyet olmadan kimseyi hayatımın merkezine almayacağım dedim o yüzden düşünüyorum seninle ilgisi yok. - hoşuna gitmiyorsam zorla güzellik olmaz saygı duyarım diyor. Hayat insana her zaman yaşama fırsatı vermiyor bunu biliyorum o yüzden bazen anı yaşamalı diyorum kendi kendime Gençsin güzelsin şimdi ama yarınını düşün diyenleri duymak istemiyorum bu aşamada, - ilişkim içinde değerli olmayı isterim senin için, diyor - saçma –sapan anlamsız tavırların olursa bana karşı kızarım aptal değilim kabul edemem, diyor tabi ki diyorum ‘’ilişki insana karşılıklı bir sorumluluk ta yüklemeli ’’ diyorum.anlaşıyoruz |
Seni seviyorum,seni seviyorum dedi usulca kadın.Utangaç ve hayli ürkekçe.Soğuktan donmuş elleri ,titreyen sesi ,ağlamaktan yorgun düşmüş gözleriyle son bir defa baktı adama. Hayatı boyunca belki de hiç kimseyi böyle sevmemişti. Belki sevmeye hiç vakti olmamıştı. En olmayacak zamanda kapısını çalan aşk, davetsiz bir misafir gibi acımasızca benliğini yağmalıyordu. Korkuyordu, ürküyordu, imkansızdı biliyordu ama yine de heyecanla uzattı ellerini sevdiği adama. Kadın amansız bir hastalığa yakalanmış, ömrünün son günlerinde onu son bir defa görmek istediği için sevdiği adama koşmuştu. Yıllarca özlemle beklediği, sesini, kokusunu, gülüşünü görmek için yanıp tutuştuğu adama. Adamda onu seviyordu, onun kadar değil belki ama o da seviyordu. Yıllar sonra karşısında bulduğu kadına sarıldı özlemle. Öptü ellerini defalarca. Ansızın karşısında gördüğü kadın, eski günlerini hatırlatmıştı ona. Kadın hayli güzel, alımlı, akıllı ve yıllardır asker yolunu bekleyen nişanlı bir genç kız gibi büyük bir aşkla bekliyordu kendisini. Sevilmek, karşılıksız sevilmek, beklenmek, özlenmek gurur veriyordu ona. Kadına duyduğu sevgiyi arttırıyordu belki de. Yalansız, karşılıksız, masal gibi bir aşkla sarıldı sevdiği kadına. Yıllardır bu kadar sevdiği halde, böyle acı çektiği halde yanına gelmek bir yana, uzaktan bakmaya bile cesaret edemeyen sevdiği kadın ne oldu da böyle birden bire onun yanına gelivermiş, ansızın kapısını çalmıştı diye üşünmeden yapamıyorsa da ona sarıldı tekrar. Bütün çektiklerini unutmuş, ellerini kolllarını bağlayan bütün zincirlerinden kurtulmuş, daha önce kendine bile söyleyemediği aşkını fısıldıyordu sevdiği kadına. Kadın durdu bir an, uzaklaştı adamdan. Gözyaşlarını silerek, ben ölüyorum dedi. Ölmeden önce son bir defa seni görmek için geldim. Adamın mutluluğu bir anda bitivermişti. Ne söylemelyidi, nasıl davranmalıydı bilemedi. Sarıldı tüm gücüyle, ağladığını görmesin diye saatlerce sarıldı kadına. Ne yazık ki aşka geç, ama çok geç kalmıştı. |
Rüzgar, tüm hırçınlığıyla saçlarına vuruyordu bir sabah saati. Saçların, bir hapishane gibiydi adeta. Özgür kalmak istiyorlardı. Rüzgarla beraber dans etmek, hiçbir şey düşünmeden çılgınca savrulmak.Ve ben izliyordum seni saçlarının bir teline sarılmış, hayranlıkla.Rüzgar, okşuyordu sanki beni, bunu hissediyordum. Sende hissediyordun.Fakat, benden binlerce olmasına rağmen sen beni seviyordun. |
Sana Bir Hayat Borçluyum! Bu sessizlik ürkütüyor beni. Cehenneme özgü bir sessizlik olmalı bu. Bilirsiniz, her şeyin aşırısını cehenneme mal etmek adettendir. Cehennemin kendine has çekiciliğine kapılırız çoğu zaman; galiba sırf bu yüzden günlük yaşantımızı cehenneme çevirmeye çalışırız. Gülmeyi, oynamayı veya mutlu olmayı yasaklayan ebeveynlerin, uydurdukları yasakların eşliğinde, doğduğumuz günden beri uygulamaya bayıldıkları iğrenç bir planın oyuncularıyız aslında. Şaha giden yolda, gözden çıkarılan işe yaramaz piyonlar gibi. Oysa işe yaramaz piyonlar sayesinde mutlu sona ulaşılır çoğu zaman. Mutfaktan sürükleyerek getirdiğim ve biraz önce tıslamaya başlayan dolu mutfak tüpünün iğrenç kokan sessizliğini bozmak için küçük odamı adımlarken, çıplak ayaklarımın ezdiği tahta döşemeden yükselen, insanın sinirlerini bozan gıcırtılar dışında, bu mevsimde yaşamaması gereken yarı ölü bir sineğin vızıltısı ve kendi nefesimi duyabiliyorum; bir de kafesinden fırlayıp gidecekmiş gibi çırpınan yüreğimin atışlarını net olarak. Boşandıktan sonra dikiş tutturamadım yaşamda. Bir bilinmeze doğru sürükleniyorum; ardıma alacaklıları da katarak. İş adamı veya en azından küçük bir bakkal dükkanının sahibi olsam, “Ben bittim, iflas bayrağını çektim” diyeceğim. Böyle bir bahanem yok. Maaşım, kiramı, faturalarımı, taksitlerimi ödemeye yetmiyor. İki haftaya kadar haciz memurları Azrail gibi dayanacaklar kapıma. Yumruklayacaklar; açmazsam kapıyı, kıracaklar. Onlar için anlam taşımayan kitaplar ve plaklarım hariç, evde ne var, ne yok yüklenecekler. Meraklı komşular, bellerine kadar sarktıkları pencere ve balkonlardan apartman girişine dayanan kamyonu, “Ay kız komşu, bu adamdan hep şüphelenmiştim zaten. İyi de kazanıyor diyorlar. Ben başkalarının yalancısıyım; içkiye, kadına düşkünlüğü varmış. Eğer doğruysa, daha beter olsun. Gül gibi karısını elinden kaçıran adamdan hayır gelir mi hiç?” deyip izleyecekler. Evet, ben bittim. Yıllardır görüşmediğim kardeşlerim ve biricik arkadaşım Haluk hariç, şu koskoca dünyada kimim kimsem yok ki, bana yardım etsin. Ölmeliyim, bu utançtan kurtulmamın tek yolu bu. Peki, ben ölünce kim ödeyecek borçlarımı? Bu da laf mı? Bana ne! Her duvarını ayrı bir renge dönüştürdüm odamın. Koyu kırmızı ve çivit mavisi karşılıklı iki geniş duvar, yaşamın iki önemli sıvısını, kan ve suyu hatırlatıyor bana. Boğulurken denizde, insan kan kusar mı acaba? “Ah denizde ölsem Su yutarak değil Çırpınarak değil, insaf Altımda çivit mavisi tekne Gökyüzünü martılar kaplasa Ha gayret deyip küreklere Gözlerimi kapasam birden Denizde ölsem ne olur?” Dar duvarlar, duvar olarak önem taşımıyor benim için. Çoğu zaman onların varlığını bile hissetmem, görmezlikten gelirim. Dört duvarı tamamlayan iki küskün yükseltidir onlar benim gözümde. Olması gereken, ama duvar olmaktan çıkmış, kimlik değiştirmiş ucubeler. Kapının yanındaki dar duvarı sarıya boyamıştım yıllar önce, karşısındakini ise beyaza. Zeminden tavana kadar rafla kaplamıştım onları. Onlara dev bir kitap gözüyle bakıyorum; duvarı değil, renk renk, cilt cilt kitapları görüyorum her bakışımda. Okumak için bir kitabı elime aldığımda, rafta oluşan küçük boşluktan, bir anahtar deliğinden çıplak bir kadın bedenine bakar gibi heyecanla bakıyorum; evet beyazmış, ihmal edilmiş bir beyaz. Beyaz olmaktan sıkılan, hatta kirli beyaz olmaktan utanç duyan bir duvar. Böyle sessiz sedasız gidemem. Haluk’un haberi olmalı. Cansız bedenim günlerce şu odada kalsa, merak edip de kapımı çalan olmaz. Kokudan rahatsız olan bir komşularım bulur neden sonra çürümüş bedenimi; belki de, görev aşkıyla yanıp tutuşan haciz memurları. Vefalı dostumu aramalıyım. Telefon etsem, koşup gelir. Ona bir hayat borçlu olurum böylece. Borçların en kötüsü hayat borcu olmalı; kolay kolay ödenecek cinsten değil. Bir ileti yazmalıyım. Öyle bir sigara istiyor ki canım, yakamam, benimle birlikte bütün binanın havaya uçması anlamsız olur. Apartman sakinleri, aynı kaderi paylaşacak kadar tanımıyorlar beni. “Dostum, sana bir iyi, bir de kötü haberim var. Herkesin yaptığı gibi, önce iyi haberle değil, kötü haberle başlamak istiyorum. Yarın bana gelemeyeceksin, çünkü ben olmayacağım. Hazırlayacağım acılı ezmeyi, şeker gibi kavunu, pastırma dilimlerini, nefis köfteleri, çoban salatayı ve en kalitelisinden beyaz peyniri unut. İyi habere gelince... Ben öldüm dostum. Cenaze masrafları için sana bir miktar para bırakıyorum. Kitaplıktan “NASIL YAPMALI”nın ikinci cildini bul. Sayfalarını parayla doldurdum. Senden ricam, tabutumu omuzlayıp da kendini yorma. Bilirsin, bu eziyete değmem. Büyük ihtimal sahipsiz ölü muamelesi göreceğim. Çelenk falan istemem. Zaten bıraktığım para, bunun için yeterli değil. Kendimi kötü hissediyorum. Nefes alamıyorum. Yazamayacağım. Önemli bir hatırlatma: eve girmeden önce sigaranı söndürmeyi unutma...” En rezil yöntem bu olmalı. Ben gaz kokusundan ve kusmaktan nefret ederim. Hele ki midemde kusacak şey kalmadıysa. Yarın akşam Haluk gelecekti. Zorla renkli odama sokacaktım onu, içecektik; hem de birbirimizi tanımayana dek. Olduğumuz yerde sızıp kalacaktık. Sabah dayanılmaz baş ağrılarıyla uyanacaktık, eşek yüküyle dayak yemiş gibi. Akşamla ilgili tek kelime bile etmeden, şekersiz kahvelerimizi içecektik. Sevgili dostum kollarını sıvayacaktı bir güzel; yine temizliğe girişecekti. Dağ gibi yığılmış bulaşıkları, kurumaya yüz tutmuş kusmukları, sigara izmaritleriyle tepeleme dolu kül tablalarını sihirli bir değnek yardımıyla bir çırpıda temizleyecekti. Evin tüm pencerelerini sonuna kadar açacaktı. Eve dolan temiz hava ve güneş sayesinde, bir sonraki buluşmamıza yetecek kadar taze kan depolayacaktım damarlarıma. Ne yazık! Yaşam benden, sevebileceğim güzelliklerini, nimetlerini nedense hep esirgedi. Bana eziyet çeken, sızlayan, kahreden, başarısız, sinik, iğrenç çehresiyle göründü. Bu şartlar altında bile onu kabullenebilmeyi, her şeye rağmen ‘yaşamak güzel’ diyebilmeyi ne kadar çok isterdim. Oturduğum sandalye altımdan kayıyor gibi. Her an yere kapaklanabilirim. Yatağa kadar gidebilsem, uzanabilsem... Bir adım, iki adım; başardım. Lise son sınıftaydım. Az önce omuz omuza mücadele verdiğim arkadaşlarım, elleri taşlı-sopalı kalabalığı görünce korkmuşlar, çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Tek başıma kalmıştım koca bir orduya karşı. Direnebildiğim kadar direnmiş, iş çığırından çıkmaya başladığında da okulun üçüncü katından atlayıvermiştim. Aşağıda iş kamyonlarının yeni döktüğü nemli kum tepeciklerinin üstüne bırakmıştım kendimi. Kapının ardına, sınıfta ne kadar sıra, masa, dolap ve sandalye varsa yığmıştım. Kapıdaki düşman tekmeliyordu, itiyordu, küfrediyordu. Sonra, okulun girişinde, her birinde kocaman beyaz harflerle “Y A N G I N” yazan altı kovayla dizayn edilmiş kırmızı köşedeki balta ve kazmalar girmişti işin içine. Kapı kırılmak üzereyken, ortasında kara bir delik açılmıştı büyük bir patlama eşliğinde. Mermi, kapıda bir delik açtıktan sonra, saçlarımı yalayarak ardımdaki duvara saplanmıştı. Korkuyla pencereye çıkıp, kendimi boşluğa bıraktığımda, bir saniye bile sürmeyen o kısa düşüş anında ölümün ıslak heyecanını bacaklarımın arasında hissetmiştim. Demek ki ölüm, koca bir yaşamdan alamadığım zevki, o kısacak ana sığdırabilecek kadar cömertti. Galiba bir cinnet anımda, kırmızı duvara “NASIL YAPMALI?” diye yazmışım kanımla. Çivit mavisi duvara yapışık yatağımda, kül tablasına her uzandığımda gözüme giriyor bu soru. Ne amaçla yazmışım, bilmiyorum. Ben mi yazmışım; ondan bile emin değilim. Bilgisayarın monitörüne bir damla kan düşmüş; o bir damla, ekranda zikzaklı bir yol çizmiş, ortalarda bir yerde donup kalmış. Tam bir bunalım anı görüntüsü. Sanat eseri mübarek; kıyamadım, silmedim; öylece kaldı. Haluk’a kalsa, kötü enerji yayıyormuş, hatta mikrop saçıyormuş, hemen temizlenmesi gerekiyormuş. Her defasında şiddetle reddettim. Ölümü kıl payı kaçırmıştım o gün. Zorunluluktan üçüncü kattan atladığım ve büyük zevk aldığım o olaydan iki yıl sonra, çektiğim büyük ıstıraptan ötürü pişmanlık duyduğum bir girişimdi. İşsizdim ve işin iyisi kötüsü olmaz diyenleri haklı çıkaracak bir işte, karşı sokaktaki geniş arsaya kurulu ardiyede odun kırıcı olarak çalışıyordum. Yeni nişanlanmıştım o sıralar. Kalın ve sert meşe kütüklerini küçük odun parçalarına dönüştürürken, önceleri su toplayan ve sızlayarak patlayan, zamanla nasırlaşan ellerimle okşadığım gün Günseli’nin yumuşak yanağını, kız nedense irkilmişti; sert bir kayaya çarpan küçük bir tekne gibi. “Bu işten kazandığınla karnımızı doyurabilecek miyiz?” diye sormuştu gözlerini gözlerimden kaçırarak, aşağılar gibi. Oysa onun güzel gözlerine dalıp gitmek öyle hoşuma giderdi ki! “Hayır!” demiştim, sağ elimde tuttuğum baltayla sol bileğimi keserken, “Aylardır bu işi yapıyorum ben. Sonsuza dek bu işi yapacak değilim ya! Boş durmuyorum, daha ne? Üstelik sana, bu ardiyenin sahibiyim dememiştim ki!” Çeliğin keskin ve parlak yüzünün çekiciliğini, ilk kez hissetmiştim. O kış, bu koca şehrin birçok evinde, kanıma bulanmış odunlar yakılmıştı; onlarca bacadan yükselen, kimsenin işitemediği tiz bir çığlığın eşliğinde. Yalnızca acı çektiğimi hatırlıyorum. O dayanılmaz acı, alacağımı umduğum zevki bastırmıştı. Nişanlımın bana bir böcek gibi baktığı ve ardına dönerek koşarcasına uzaklaştığı anda hissettiğim acıdan da büyük. Bileğimden fışkıran kanları, başından çıkardığı kirli takkesiyle durdurmaya çalışan patronum, beni bir taksiyle hastaneye yetiştirmişti. Fazla kan kaybetmiştim. Bir gece yatmıştım hastanede. Patronum, sabah beni hastaneden çıkarmak için geldiğinde, bana gülümseyerek bakmıştı ve “Evlat” demişti, “Allahtan kanın kolay bulunur cinstenmiş. Genel alıcıymışsın. Ne demekse? Ben olmasaydım tahtalı köyü çoktan boylamıştın. Sakın unutayım deme: bana bir hayat borçlusun!” Yarı ölü sinek dayanamadı, tam bir ölü oldu biraz önce. Ben de, odamın çivisi çıkmış döşemesinde, sinirlerimi bozan gıcırtılar eşliğinde yürümüyorum artık. Galiba midemde çıkaracak ifrazat kalmadı. Sürekli böğürüyorum. Başım ağrıyor, aslında bir ağrı kesici alsam geçebilir; ama midem kabul etmez asla, onu da çıkarır. O sineğin yerinde olmak isterdim, zaten ölecekti, zamanı gelmişti; biraz öne aldı gidişini, şerefli bir şekilde öldü. Hayatının en sert ve son pikesini yaparak. Şöyle havada bir an asılı kalıp, külçe gibi yığılmadı yumuşak halının üstüne. Tavana kadar yükseldi en son hızla, ardından pike yaptı, su dolu bardağa doğru. Ölürken şehitlik mertebesine yükseleceğine yürekten inanan bir kamikaze pilotu gibi. Oysa, ben uzanmış, tembel tembel ölümü bekliyorum. Sanki birazdan kapı yavaşça açılacak ve ölüm denen muamma içeri süzülecekmiş gibi, gözlerimi açık tutmaya çalışıyorum; o kadar. Gelecekse gelsin artık, kol kola girip, bilinmezliğe doğru zevkli bir yolculuk yapalım. Hayatımın en tuhaf, en yalnız, en dingin, en maceralı, en tedirgin ve en huzurlu yolculuğuna çıkmaya hazırım. Bu defa olacak, olmalı! Bir Mayıs sabahı, daha doğrusu sabaha doğru, yatağıma uzanmış halde, kulağıma dayadığım pilli radyodan, meymenetsiz bir spikerin okuduğu son dakika haberlerini dinlemeye koyulmuştum. İçimi kaplayan heyecan, “Ne yatıyorsun, kalk, bir şeyler yap!” diyordu bana, “Tarihe geçmek için bundan daha iyi bir fırsat bulamazsın.” Evde bir başıma, “Düşün üstümden” diye kovmaya uğraştığım, bana sakız gibi yapışan inatçı sanrılarımla boğuşuyordum. Elimi çabuk tutmalıydım. Önceki kiracıların beşik için çaktığını düşündüğüm tavandaki çengellerden birine, bir çırpıda kement haline getirdiğim çamaşır ipini bağladım. İç çamaşırlarımı değiştirdim, çizgili pijamalarımı giydim ve raflarda hiçbir şeyden habersiz uyuyan kitaplarımdan birkaçını derin uykularından uyandırarak bir idam sehpası hazırladım. Yatağa oturup beklemeye başladım. Zaman geçmek bilmiyordu. “Son isteğin nedir?” diye sordu cellat rolündeki ben, bana; “Vişneli dondurma” diye cevap verdim. Cellat rolündeki ben, elinde tuttuğu paketten bir sigara çıkardı ve yaktı. “Bu saatte zor,” dedi, dumanı tüten sigarayı bana uzatırken; “İstiyorsan bir sigara içebilirsin!” “İstemiyorum!” diye haykırdım, “Vişneli dondurma yoksa, son isteğim de yok!” Pek de sağlam olmayan kitaplığa dayandı ve elindeki sigarayı güzelim halının üstünde söndürdü. “Dikkat et!” dedim celladıma, “Canlı canlı yanacağız. Kızararak mı ölmemi istiyorsun sen?” Ardından üç delikanlı gibi slogan atmak geldi aklıma. Hangi güç bana bu anlamlı cümleyi söyletti, bilmiyorum? “NASIL YAPMALI?” diye haykırdım. Duvarlardan yankılanan ses, kulaklarımda patladı. Kendi sesim, bana çok yabancı gelmişti. Dışarıda, üç delikanlıyı uğurlamaya hazırlanan “sarı bir yağmur” yağıyordu. “Bir dakika!” diye haykırdım, “Beni onların yanına gömün. Son isteğim bu!” “Bu imkansız” dedi cellat ben, “Bu hak onlara bile tanınmazken, sen ne cüretle böyle bir istekte bulunabilirsin? Yerin kulağı vardır derler. Bu söylediklerin suç, bilmiyor musun?” Cellat ben, beni iterek götürdü sehpanın yanına. Kendi isteğimle çıktım yükseltinin üstüne. Cellat ben, kemendi boynuma geçirirken yardım bile ettim. Bu davranışım sayesinde, giderayak övgü bile aldım cellat rolündeki benden. Kitaplarla yaptığım yükseltinin üstünde dengede durmaya çalışırken, idam sehpası dağıldı, boynumdaki kementle boşlukta çırpınmaya başladım. Üç delikanlı ölüm için korkusuzca sıralarını beklerken, ben ölüyordum. Tavandaki çengel ağırlığıma ve çırpınmalarıma dayanamadı birkaç saniye daha. Kocaman bir sıva parçasının kafama indiğini hatırlıyorum. Kendimden geçmiş halde, yerde boylu boyunca uzanmışken -ne kadar zaman geçti bilmiyorum- bacaklarımın arasındaki ıslaklığı hissettim bir kez daha. Üç delikanlıya yoldaşlık edememenin üzüntüsü yıkmıştı beni. Cellat ben, kendime gelmemi bekliyordu. “Beceriksizliğim sayesinde ölümden döndün” dedi, sinirli bir şekilde, “Biliyor musun, bana bir hayat borçlusun!” Günün ilk ana bülteninde işini en iyi şekilde yapmaya çalışan spikerin okuduğu haberler çoktan bitmiş olmalıydı. “Yurttan Sesler Erkekler Korosu”nun söylediği -o hüzünlü ana hiç de yakışmayan- eğlenceli bir türkü çalıyordu; sanki kutlama yapılıyormuş gibi: “Damda bacaları hey aman - adam mı sandın - sürmelim aman...” Hiç acelesi yoktu mutfak tüpünün. Ölümü, belki de yaşamın benden sürekli esirgediği güzelliklerini yüreğimde hissetmem için zaman tanıyor gibiydi. Canım ıslık çalmak istiyor. Islık çalarak, dalga geçerek karşılamak istiyorum ölümü. Ondan korkmadığımı kanıtlamam gerekiyor. Ama bir türlü dudaklarımı büzüştüremiyorum. Ağlamakla gülmek arasında bir duygu. Kaynağında akmaya hazır iki damla gözyaşına karşın, dudaklarımda engelleyemediğim bir tebessüm var. Şu anda mutlaka çok aptal görünüyor olmalıyım. Aynaya bir bakabilsem. Ne gerek var, ürkebilirim aynadaki yansımamdan, son anda vazgeçebilirim. Gaz ve kusmuk; bu iğrenç kokuya daha ne kadar katlanabilirim? Karım, en küçük bir açıklama bile yapmadan, kapıyı yüzüme çarptı ve gitti. “Lanet olsun” diye bağırıyordu giderken, “Yaptığım fedakarlıklar boşunaymış. Ömür törpüsüsün sen. Senin gibi bir deliyle, aynı evde bir dakika dahi yaşayamam. Bıktım senden de, kuruntularından da, kaprislerinden de. Yüzünü şeytan görsün...” Kitaplarımla tıka basa dolu bu rengarenk odaya hapsetti beni. Belki de ben böyle algıladım. Perdelerini sımsıkı örttüğüm bu odadaki kokum, “beni bırakma” diye yalvarıyor; o ağlamaklı sesi duyabiliyorum. Evimin öteki yüzünü unuttum bile. Sadece evden kısa süreli ayrılışlarda, yani bakkala, çarşıya giderken, yaşadığım bu evin iki odası, hatta geniş bir salonu olduğunun ayrımına varırım. Her duvarını ayrı renge boyadığım odamın dışında, sokak kapısını, banyoyu, mutfağı ve alaturka tuvaleti kullanırım zorunlu olarak. Bunların dışında evime o kadar yabancıyım ki, bir gün gelip de, kapıdaki kilide ******** anahtarın artık dönmeyeceğini düşünür, korkarım. Yaşadığımı, nefes aldığımı, yürüdüğümü, rakıyı bol sulu içtiğimi kaç insan biliyor ki? Bu şehir bana düşman, beni yok sayıyor, bünyesi kabullenemedi beni. Otobüslerinde oturabileceğim boş bir koltuğa rastlamadım, hep ayakta yolculuk ederim; yeni kesilmiş, derisi yüzülmüş ve paslı kancalara takılmış, sıcak kanları mavi ışıklı vitrinin çelik zeminine süzülen koyun bedenleri gibi. Haftada en az üç akşam uğradığım meyhanedeki garsonlar beni tanımazlar; sokaktan geçiyormuşum da, ilk kez uğruyormuşum gibi hesabı şişirirler her defasında, nefret ettiğimi defalarca söylememe rağmen sosis tavayı getirirler masaya. Sürekli alışveriş ettiğim bakkal –her gün en az iki paket aldığım halde- içtiğim sigaranın markasını bilmez. Manav, domateslerin eziklerini satmaya çalışır bana; itiraz etmeye kalksam iterek çıkarır beni dükkanından. Bir defasında “günaydın” demiştim apartmanımızın kapıcısına, bön bön bakmıştı yüzüme, “nereden tanışıyoruz kardeşim” der gibi; oysa ben, yirmi yıldır bu apartmanda oturuyorum. Kısacası, kimse beni tanımaz bu koca şehirde, kendimi tanıtamadım, “Hey insanlık, ben de sizin gibi bir Ademoğluyum. Bulaşıcı bir hastalığım da yok. Benden neden kaçıyorsunuz?” diyemedim. Galiba bana katlanabilen tek insan Haluk. Çalıştığım inşaat firmasında, karşılıklı masalarda otururuz. Gözlerime bakar ve “Bugün iyi değilsin sen” der; beni çok iyi tanıdığını, bana çok yakın olduğunu ima eder gibi. Çok bilmiş dostum, ben hangi gün iyi oldum ki? İlk başlarda şüphelenmedim değil, benden istediği bir şey mi var acaba? Ne olabilir ki? Benim ona verebileceğim yegane şey, kederdir, acıdır, sıkıntıdır. Haftada bir oturup içtiğimiz dert ortağım Haluk, renkli odamda hazırladığım içki sofrasına oturmadan önce, elinde nemli bir bezle evi baştan aşağıya dolaşır. Günlerdir, belki de haftalardır tozu alınmamış işe yaramaz televizyonu, büfeyi, devasa yemek masasını, bibloları, abajurları, avizeleri özenle siler, eşyaların gerçek renklerini çıkarır ortaya. Monitördeki kan lekesi hariç. Neden bu odada yaşıyorum? Beni bu odada yaşamaya zorlayan nedeni bir anlayabilsem?. Terk edildiğim gün, karım, “Lanet herif, seni bu odada eziyet çekmeye mahkum ediyorum” mu demişti? Hayır, kimsenin bir şey dediği yok. Üstelik, karım istedi diye bu kadar eziyete katlanmam imkansız. Bu, gönüllü bir mahkumiyet olmalı; manastıra kapanan ve dünya nimetlerinden elini eteğini çeken keşişler gibi. Neden salondan ya da yatak odasının önünden geçerken dizlerimin bağı çözülüyor? Geçmişte yaşadıklarımdan mı korkuyorum? Akılda kalıcı ne yaşamış olabilirim ki? Anıları çoktan beynimden silmiş olmalıyım. Unutulamayacak çok önemli birkaçı hariç. O gece, kucağındaki kızımla, yatak odasının kapısını çarparak çıktığında, yaşam benim için yeniden başlıyor duygusuna kapılmıştım. Dengemi bozacak değişimlerden veya kemikleşmiş alışkanlıklarımı altüst edebilecek yeniliklerden oldum olası nefret ederim. O anda nedense aklıma gelen ilk şeyler, yeniden aşık olmak, sanki zorunlulukmuş gibi kısa süreli bir nişanlılık dönemi, evlenmek ve çocuklar... Tüm bunlardan kurtulmanın eşiğine gelmişken, neler düşünüyordum ben? Karımla anlaşmıştık; şiddetli geçimsizlik diyecektik hakime. Boşanma kararı alan tüm eşlerin ortak bahanesi. Oysa yarayı deşmeye kalksalar, anlatılamayacak, dile getirilemeyecek daha ne sorunlar, ne bahaneler çıkar? O aralar sürekli içiyordum nedense. Bir açıklayabilsem neden içtiğimi, belki boşanmazdık. Evlenme yıldönümümüzdü o akşam. Karım, kızımızı erkenden uyutmuş, en sevdiğim karnıyarık da dahil olmak üzere muhteşem bir sofra hazırlamıştı. Hafızam kötüdür; yıldönümlerini hatırlamam, belki de hatırlamak istemem. Gecenin bir yarısında zili çaldığımda, uzun süre açılmamıştı kapı. Salonu, her nefeste titreyen kör aydınlığa mahkum eden siyah şamdandaki mumlar bitmek üzereydi. Güzelim karnıyarıkların üstü, donmuş, sararmış ve çatlamış bir yağ tabakasıyla örtülmüştü. Kırmızı şarabın rengine bürünmüş kadehler, “en kötü günümüz böyle olsun” denip, tokuşturulacak anı bekliyor gibiydiler. Yapmazdı aslında, bu hareketi ondan hiç beklemezdim. Suratıma inen nefret dolu şamarı, kapı girişinde karşılamıştı beni. Ne zamandır, bardağı taşıracak son damlayı bekliyorduk ikimiz de. “Bugünün bir anlamı var, biliyor musun?” diye haykırmıştı, “Bugün bizim dördüncü evlilik yıldönümümüz. Senin için bir şey ifade ediyor mu bu söylediklerim?” Özür dilemek istemiştim, beni dinlememişti bile. Koşarak çocuğun odasına girmişti ve melekler gibi uyuyan kızımızı kucakladığı gibi karşıma dikilmişti. Üstümü değiştirmek için yatak odasına girdiğimde, tüm gücüyle itmişti beni. Ayakta durmakta zorlanıyordum, parmağının ucuyla dokunması bile beni yıkmaya yeterdi. Yatağa sırtüstü düşmüştüm. Giysilerimin bulunduğu dolabı hışımla açmıştı ve askıdaki gömleklerimi, ceketlerimi, pantolonlarımı, çekmecedeki çoraplarımı, iç çamaşırlarımı, benimle ilgili eline ne geçtiyse yatağın üstüne fırlatmaya başlamıştı. Kucağında ağlayan kızımı susturmaya çalışırken, suratıma eğilmiş ve tükürmüştü. Sonra da, “Özel eşyalarımı sen evde yokken gelir, alırım” demiş ve bir daha geri dönmemek üzere beni terk etmişti. Yatağa uzanmış halde düşünmeye başlamıştım. Yatağın yanı başındaki komodinin ilaçlarla dolu çekmecesini açmış ve elime geçen ilk kutuyu dolduran kapsülleri -uyku ilacıydı- sadece bir bardak suyun yardımıyla peş peşe, sanki acelem varmış gibi yutmaya başlamıştım. Daha boğazımdan bile geçmemişlerdi ki, gözlerim kapanmaya başlamıştı. Zamana ihtiyacım vardı; düşünmek için, belki de babasının evine giden karımın peşinden koşabilmek için. Kapalı gözlerimin, hatta beynimin içinde uçuşan irili ufaklı yıldızlar rahatsız ediyordu beni. İşin en kötü yanı, bu intihar girişimimden de en küçük bir zevk almamıştım. Uyandığımda, başımda bekleyen sarışın hemşirenin dediği gibi, “daha yaşayacak çok şeyim vardı”. Evden ayrıldıktan sonra, çocuğun biberonunu unutup, geri dönmek zorunda kalan karıma göre ise, “beceriksizin tekiydim”. Ambulansta, farkında olmadan başımı okşayan karımın ağladığını hatırlıyorum hayal meyal. “Koca sersem”, diyordu, “Böyle olmasını istemezdim, ama bana bir hayat borçlusun!” Artık kulaklarım duymuyor, gözlerim görmüyor. Duyabildiğim tek ses, kendi iç konuşmalarım. Görebildiğim tek görüntü, karımın ve çocuğumun gülümseyen yüzleri. Mutlu olmalılar. Onlara hayatı yaşanmaz kılan önemli bir pürüzü bir kalemde sildiler; sorunun kaynağını kökünden kuruttular kendilerince. Sevgili dostum gönderdiğim iletiyi okudu mu acaba? Umarım bilgisayarın açıktır. Haluk acele et, lütfen çal şu zili artık. Sana da bir hayat borçlu olurum, ne fark eder? Hazırlayacağım içki sofralarıyla öderim borcumu. Ah, bir uyuyabilsem... Haz duymak istemiyorum, yeter ki acı çekmeden ölebilsem. Bu koku... Ölmek istemiyorum, yaşayabilsem... |
Sonra Sen Geldin Bu hikâye senin için! 'Anlamak' kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için... 'Anlamak' ve 'anlaşılmanın' en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için... Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir 'özgürlük' şarkısıyla yaşayabildiğin için... Senin için... ..................... Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden kısacık bir hikâyedir! Sonra sen geldin. Yaşayıp gidiyordum... 'Yaşayıp gitmek!' Ne saçma! Bu fiili nedense, hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? 'Yaşamak ve gitmek...' Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim: "Yaşıyordum ama gitmiyordum" veya; "gidiyordum akıp zaman içinde kaybolmuş vaziyette ancak yaşamıyordum." Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de Kışın denize girişimin Kazağımda da aşk kokusu vardı Acıma dokunan ve Nasıl kokacağını şaşıran Yosunlarda da Sonra sen geldin. “Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım" dedin. Çok konuştuk bu konuda, çok... Hem her duygunun tarifini almak istedin, hem de hepsi hakkında bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu. 'Acı' konusunda çok konakladık... Kanattıkça beni böyle acı Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya Ağlardım Yaralarımdan şiir yapardım Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim bir bilseniz. Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh, benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım... Nasıl da isterlerdi gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi. Bence, dostlar daima 'gülmek' ve 'gülümsemek' arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de 'dost' deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle, acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre. Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak sonra yine hüzün... Yüzsüz hüzün... Baktığım yerlerde gözlerim Bazen öyle uzun kalırdı İnanmazsınız ama Baktığım yerler sıkılırdı Sonra sen geldin. Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver” dedin. Şaşırdım çünkü görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu. Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da niceliğini, yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten. Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin "bunlar hayat dostu parçalar. Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları koyvereceksin yerinde tozlanmaya. Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.” Sen geldin Kelimelerini şekere batırarak Sen geldin Baktığın yerlere çiçekler bırakarak Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı, başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine! Hikâye bu kadar... Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan dostum kimdi? Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiçbiri değildi. Ne fark eder ki? Bir can’dı. Canımın içi değil İçimin canı olup da Sen Geldin... Üstelik Aşk da Değildin... .............................. Hoş geldin! |
Güneş ve Rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgar "Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım "der. "Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani su üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim." Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır. Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır. İddiayı kazanan güneş rüzgara "DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR.." der. |
Biz ve O I. (ömür; yokuş yukarı çıkmaksa eğer, delilik; çıkman gereken yokuştan inmektir.. batarken ayakların kuma, bir gül iliştirmelisin kamburuna; bir aşk, bir adam, bir ölü ve bir yalnızlık yaratmalısın cinnetinden, yoksul kalırsın bu kandırmacaların yoksa... her deli en az bir kez sevdiğine inandırmalı kendini...) yazılmadık hiçbir şey yok dedi ve çekildi minberden kız... bir insanın milyonlarca düşü vardı milyon insanın evrenlerce yükü ama aynı yumurtadan da olsalar ayrı parmak izleri bırakmazlar mıydı sayfalara... oysa yakıyorum şiirlerimi / kriminolojik izlerimi / emarem suskunluğum saçlarım uzamayı unutalı beri urgan da yapmıyorum isyanımı / itaatkar bir avcıyım / avım kanlı ağızların tuzağı dedi ve kapandı mabedine kız... (yaptıklarınızı hiç unutmayacağım, diye söylenen ihtiyar bir kadın geçti kökleri camekânların ardındaki boyunları sıkan ağaçlı yoldan masallar anlatarak...büyük düşlerdi yitirdiklerimiz... y a ş a m a k küçültüyordu bizi...) hiç bir tarih düşülmedi âna... II. sen son kuşların sesisin, sana doğru açılan en son kapım bilemeyeceksin, bir daha geri dönmeyeceğimi inerken eteklerinden doruğunun hazzıyla kız ölüleri ve devrimci sloganlar bırakacağım ardımsıra acımayacaksın, tadın yoktu zaten senin / küs doğdun küs öleceksin izafiyetinde köpüklü gözyaşları tadacağım, kırmızı, kalem ve şarapla örtülü hüzün dolu geceler bilemeyeceksin bir daha, geri dönmeyeceğimi dedi ve sarsılan öfkesini yuvaladı sevgisine... ('sevgim hiç eksilmedi ' diyebildi satır aralarına sıkıştırdığı altı çizilesi cümlelerde...sevgimin yanına iliştirdiğim itimatım, hürmetim, hayranlığım eridi, ehemle mühimin taraklandığı bu alemde... 'özlediğinde gelme öyleyse' dedi, iğneli bir topu tutan kız, yelemden son tüyü yolarken sesim çıkmadı hiç... güneşsiz ve susuzduk, sustuk, biz susunca geriye sadece şiir kaldı...) III. ellerimi avcuna al, bu kuşların mavi kanallarda parladığı gün kanatlarından ahiret havadisleriyle muştulandığımızda götür beni ona, sen de gel, ya da kal orada... yazılmadık hiçbir şey kalmamış olabilir ama seni ölüm gibi sevmem de ilk değildi zaten... seni sonsuz bedevi, seni ezanlı sabahlarca seni kıtalararası zamanlarca bekleyeceğim güllerin solduğu hazan mevsiminde umutla dedi ve içine fısıldadı hicranını kız... yankılanan dumanımda, ayak parmaklarımı acıtan ters terlik ömrüm mürekkebi bitmiş yalnızlıklar kartezyeniyim son sahnede perde inmesin diye inlediğim... şehir rüzgarları kuruturken dudaklarımı kendimi bilinmez soluklara atıyorum hasterim eylülî... seni çok unuttum ben en çok seni özlerken sürüler geçti serüvenlerini bırakarak etime ortalama hiçbir şeye inanmadım yine de ne kıyıcığına kandım, ne de enginini arzuladım... (sendin, etin arzuladığı zevkler kapısından hızla geçen... koridorları ağır ağır sindirmedin içine, vardığın odaların sarhoşluğuyla; yanıldın... günah küçük bahçelerde kırbaçlanacaktı, değişim ivedi yaşanırsa yıkım olacaktı, sustuk, biz susunca geriye sadece bedel kaldı...) bir gün hiç kimse üzülmesin diye hem de hiç kimse üzülmeden gideceğim hiç kimseden dedi ve ağladı kız depremler içinde... IV. cesetlerin kokusu tambûri bir gecede sızarken aramıza ne olur kalk giyin geceliğini bir zambak gibi eğil sulara sular ki sidik tortusu göğsünde dört zamanlık sancın tümör yalnızlıklar büyümese de neşende ölüm kanında usul usul salınacaktır... ("herkes gibi yaşasana sen "* yankılarında kırık orgazmı vaktin...çözümsüz kapama yaşamını ... kalk ... ne olur kalk...) ayağa kalkıp, ayakta kalmak istiyorum bir büyük sessizlik olmazdan evvel ilk kez dinlemek istiyorum kendimi dedi ve ayaklandı zindanında kız... yürüdün içime tırnaksızlığımın pençesindeydim sen yollarımı döşedin tuzaklarınla... yönsüzdü suratsızlığım / her elde başka dokunuşlarla başkalaşıyordum bilemezdin.../ bilemedik o en güzelindeydin çağının... / bilemedim... yüklü katarların gıcırtısı gibi yorgun geçse de ömrün hep gül istedim 'gülüşün; o bir kadını bir anda kız yapan yanaklarının kavisinde iki küçük dünya sunan gökyüzü gülüşlüm' bilmeyeceksin bir daha geri dönmeyeceğimi... V. kibrit gibi titredim / yaralı bir çocuğun masallarına kanarken koynumda namusunu ören saçsız kız kuş adımlarında bir kule bir ev ve bir deniz çiz hıdırellezde özlediğin taş, toprak, su değil bilirim vuran çanda ezan sesi bacaksız deniz böceği, iyotlu acısı bir elsizin iskambil kozunda mahfuz kaldı sevdası... ki yanağıma sıcağı değmedi sinenin boz tüylü bir deveydin hörgücünde taş mezarlar taşıyan hece hece gülen fransız kirpiklerin en aşık olanı unutup, riyaydı bilirim seni han kapılarında bekleyeceğim yalancı saki(n)... tek dostum sendin daimi gök dedi ve çıldırtan güzelliğini savurdu küllerinden... VI. iki kültürün karmaşık kızı çitlerine eğilemem uzatma çiçeklerini ruhun topalsa istanbuldandır , tenin yanıyorsa türkülerdendir , yüreğin çatırdamaya başlamışsa / ülkene dönmen gerekmektedir ardıç ağaçları, zeytin dalları ve erik çiçekleriyle bekleyeceğim seni... iki yeryüzü ve tek gök vadedemem sana bir aynam var üçümüzün bakışını saklayan yanlızca sekizinci yılda, sekizi düşlerken sırlı camın ardında bırakma beni kimsesizim / tükenirim...tuzla eriyen salyangoz böceğinim... duymak istediklerini söyleyemem şimdi beni dinleyecek misin? söylenmemiş tek bir söz olamaz dedi ve kapattı hiddetle kapıyı kız... sustuk, biz susunca geriye sadece gazap kaldı... (yaşam arkası arkasına kapanan kapıların yankısıyla yinelendi... "yeniden başlamalarla geçti ömrümüz / iyimserliklerimizi duvarlara çarptılar"** ..tanrı hırçın bir çocuktu,tuzunu serpiyordu bütün dünyaya, her acı yeniden üreme şevki katıyordu ölmesini bilmeyene, oysa en çok ölüm yakışıyordu şairlere, tuzla acıyla şiirde...) VII. kınalı gelin parmaklarıyla alev alev rakkase ne olur kalk ve kuşan kefenini gelinliğince yağmura durmuş yüreği sıkıca avcunda o sisli kederiydi dağıttığı "karakterimiz kaderimizdir"*** dedi ataları, atalarımız bir irtihal biçmişti gençliğine... oysa gözleri hiç de ölü değildi ela iki elmas çürüyen yüzünde 'buradayım, sizi bekliyorum' diyordu isli kazanları homurdarken zebanilerin... kalkıp bir bardak su veriyordum sana liflerini, yapraklarını, dallarını, köklerini suluyordum saksında susamışsın yüzünü avcuma alıyordum / yüzün çiçek yüzün taş oluklarda kurban saflığında iri gözlerini dikiyordun / tavana 'tavana bakmak iyiydi, tavanda kalmamak şartıyla...' 'o iyi midir' diyordun soluğunda yanıtını hiç de merak etmeyen işkilsiz kesinti... susuyorduk biz susunca geriye sadece gam kalıyordu.. 'onu yazdım' / 'ona ağladım' / 'onu özledim'.. diyordun son nefesinle çamurlu bir yağmura kayıyordu yüzümüz usumuzda kabusların diriliyordu / sanrıların sancılı boş mezarları çınlatan kız ölüleri yan yana uzanıyordu... (odamızda eşyalarla oynaşan mum, sarsıntıyla bir büyüyüp bir küçülüyordu, gözbebeklerimiz de bu ritme uyuyordu... fakat odada olan ne gözlerimiz ne de ruhlarımızdı artık...uzak gecelere dalmış, sendeliyorduk...sırtımız, çatlayan vazo, soğuğu usul usul çeken...düşlerimizde binlerce ses, görüntü karmaşasından ,ölümü hisseden kara sinekler gibi hiçbir görüntüye hiçbir sese konamadan, telaşlı bir gençlikten geçiyorduk, bir atın yavan kuyruğunu yemezden evvel... doğum gibi ölümün de hiçbir şatafatı yoktu ; herşeyi anlamlı kılma çabası olan sefahat düşkünlerini düşünürken, aklıma düşen közün kokusuyla irkildim... şehir ölülerine ve evlerine gömülmüştü, sen gitmiştin....) VIII. siyahı yarattı beşer / döne yakıla parçalandı anılar bütün renkler kirlendi birden... bir büyük büst gibi devrilirken geçmişim gençliğimin ince sızısı tının bir sonraki güne dağılırdı toprağım bedeni damarlarından sarsılan suyu tuzun... kirpikleri, opal çenesi, baldırları güçlü bir kadının o en çok kabaran tüylü ve ihtişamlı hayvana benzediği an kumunda herşeyden korkmanın tuhaf elzemi içinin dehlizlerinde anahtarlarını bir bir pasa salıp gitmiştin... belki de hiç gelmemiştin... sen küçük kadın yanaşma kız dünyaya iğnelenmiş ucuz ve kaba broşlar kadar parlayacaksın bütün yıldızlarınla dön orada üçümüz de su perileri gibi yanacağız... (ölüleri bol kentin, kaygan yağmurlarıyla aydınlanan kaldırımlarına bakıyorum şimdi, iki karpuz ışığı taşıyan iri memeli sokak lambalarına...kunduz gecelerdeyim / kurumsal sorumluklarımı unutup, disiplinsiz çocukça sevinçlerle hırpalanıyorum...yapıtlarım dediğim enkazımda gömüt sızılarla çürüyor,o çok bilindik sualle dışlıyorum içselliğimi ; 'varoluşumuzu manalı kılan nedir'... soru işaretleri kıvrılırken usuma 'sen ve şiirlerin' dedi kaktüslü teras 'iki gelecek korkutmasın seni her ikisi de insanî ya çocuklarını, ya da şiirlerini büyüteceksin seçim sensin'...) mangalın öteki yüzünü çevirdim birden, çeyrek asırlık ömrüm bir de böyle yansın diye cevşen asılı saati taşıyan duvar sıfır beşi vurdu çamurlarla sıvalı kederim dökülürken ker*** bedenimden , birden dünya ne kadar kimsesizdi sen ne kadar kimsesizdin, birden... ben ne kadar kimsesizdim birden... iki küçük saksıda boşluğa sarktı boyunlarımız, birden... sustuk, biz susunca geriye sadece gürültü kaldı... |
Yıl 2002 aynı evde oturduğumuz üst komşumuzun kızından çok hoşlanıyordum. onu nezaman görsem içimde birşeyler yer değiştiriyor sanki içim kıpır kıpır ediyordu.daha sonra üniversite sınavlarına hazırlanıcağım için dersaneye başlamıştım.komşumuzun benimle aynı dersanedeydi.hafta sonları sık sık karşılaşır ve konuşurduk. bu konuşmalar aylarca devam etmişti.artık ona olan aşkımı,onu ne kadar sevdiğimisöylemenin zamanı gelmişti.ama ne zaman onunla konuşmak istesem nezaman ona olan duygularımı anlatmak için cesaretlensem bir türlü açılamazdım.her karşılaşmamızda bana farklı şeylerden bahsederdi.ama bir türlü aşk konusunda konuşmak istemezdi.bana derslerinden bahsederdi ,bana da derslerimin nasıl olduğunu sorardı.bir türlü ona duygularımı açıklayamamıştım.çekingen ,içine kapanık birisi olduğum için hep korkmuştum.birgün arkadaşlarla sohbet ederken aşk konusundan konu açılmıştı.en yakın arkadaşım oğuzhanında onu sevdini öğrenmiştim o an dünya başıma yıkılmıştı sanki.adeta kahrolmuştum.ogece sabaha kadar uyuyamamıştım.en yakın dostum bunu bana nasıl yapabilmişti.ama bütün suçun bende olduğunu biliyordum.ona olan aşkımı anlatamamıştım,kimseye söyleyememiştim .bütün sevgim içimde kalmıştı daha sonra o kızın erkek arkadaşının olduğunu onun bir başkasına ait olduğunu öğrenmiştim ama geç kalmıştım.bunca olanlara rağmen ona kırgın değilim. çünkü bir suçlu varsa o da bendim. seni hala çok seviyorum |
Yar Molası..... Küçük bir pencereden ciğerlerime doldurduğum, esaret kokan bir bahar havası...Hani olur ya, bazen tele takılır uçurtmalar...Çocuk işte, yeniden yapar, bir türlü geçmek bilmez hevesi... Seni özlediğimi yazacaktım bugün, sensizliğimi yine karşı duvara asacaktım... Koca bir şehirden saklı, biraz durgun, biraz yasaklı, saçlarına dokunacaktım... Seni sevdiğimi...Seni sevdiğimi en çok...Kendime anlatacaktım... Olmadı yine.... Önce Yusuf çaldı kapımı...O siyah paltosuna sardığı sıcak somun ekmeği koydu masanın üzerine, gülümseyerek baktı gözlerime, -Adaş! dedi...Demle bakalım çayı, aç geldik yine, bu sabah da ortak olduk nevalene... Yusuf, Yozgat'lı...Dağ gibi bir oğlan...Zıvanadan çıkmasın bir kere, önüne geleni yıkar da yere, girer kavganın tam ortasına...Deliliği kadar, akıllılığı da meşhurdur herifin...Namussuzu gözünden tanır, kibrit çakar dibine her ********in...İyi adamdır ama, yolda bırakmaz, başını verir de, kardaşını çakallara yem etmez...Bir anası var şu koca dünyada, bir de bacısı...Saklar ama anlarım hemen, dalıp gittiği zaman gözünde tüter yavuklusu... -Yak bir cigara yokluğa kardaş! dedi...Gözleri nemlendi sonra, dudağının kenarında bir özlem birikti, yutkundu sessiz...Söyleyemedi... -Akşam! dedi...Yolculuk bu akşam.... Sarıldık.... Sonra Aysel girdi kapıdan...Taze bahar kokusu geliyordu omzuna dağılmış saçlarından...İpinceydi kazağının altından görünen çıplak bileği...Nasıl becerirdi hiç bilmem, dünyanın en tatlı lisanıyla "merhabalar" demeyi...Yörük kızı Aysel... Yoldaşım, kardeşim, arkadaşım... -Eveeeet abiler...Size pasta börek getirmek isterdim ama, elimizde kalan son parayı minibüse verdiğimden ve dergi satışları bir haftadan beri engellendiğinden, maalesef bu eşsiz ziyafeti başka zamana ertelemek zorunda kaldık! Böyle mi güzel anlatılır yoksulluk...Bu kadar mı meydan okurcasına...Bu kadar mı onurlucasına...Bu kadar mı narin...Mahpus damında çürürken ciğerlerin hep aynı mı baktı gözlerin? Ya sen Yusuf!...Ya sen!...Hangi dağ yamacında vurdular seni...Hangi namluya sırtını döndün, hangi Eylül vakitli ayazda üşüdün, soğudu tenin... Nasıl gömdün yar sineni mezara... ......................... Doldum ulan yine...Doldum!!! Boşaltın öfkenizi üstüme, destur çekin öyle gelin kastıma, küsüme yalaz değmiş, usuma deli tokmağı! Kim tanır ki benim gibi ahmağı, sürün gitsin.... .......................... Sürgün gitsin, uzasın yollar...Nasılsa memleket kokar bu esaret, bu zincir... Demir parmaklık dediğin nedir? Biraz Erdem...Biraz cesaret... Ya beynimi deşen, şu yüreğimle didişen hasret? ............................ Yar molası... Sana sustuğumu yazacaktım bugün...İçimde çığlık çığlık haykıracaktım!... Küçük bir pencereden nasıl maviye çalar odam, ranzamda nasıl koşuşturur çocuklar....Sana bunu anlatacaktım.... Olmadı yine... Gözlerine düş/tüm... Bir Eylül görmüştüm... Ben o gün gömülmüştüm... Yar saklı sözlerine........... |
TOPAL ALBATROS Sessiz ve sakin sabahlara büyüttüm yalnızlığın lafazan ve hayırsız çocuğunu…çaresizlik yuvadan düşen bir yavru kuşun karıncalara yem olan müntehasını anlatamadı,sürekli ağlayan bir çocuk vardı gözlerinin kapısında badire bir yağmur gibiydi ellerine…aşk kaldır(a)madı senin düşünün duvarlarını tırnaklarıyla söken zebun bedenini… Gözlerin söcüklerimin nefesinin kesildiği menattır,arkandan bakarken belki de hep bu yüzden öldüm…evet! gitmek gerideki için bir anlamda hayatı yarım solukla yaşamaktır…gözlerimin yağmurlarından yıkık bir şehri tezyin ediyorum aklımın tualine,acının payidar bir sancısını demirletiyor kalbimin kıyısına tüneyen kan kuşları…kapılarını suratıma çarptıkça aşktan utanmayan belahet bir insan olmalıyım ki yine gidiyorum…ağlıyorum ama,ben bunu hep yapıyorum!… Gece olunca eşk´imde İstanbul yüklü bir gemi batırır yalnızlığım…yokluk,aklımın batığında kırık bir amfora gibi keşfi bekler…hıçkırığımın kelebekleri içimin en sakil yanında mezarlıklarını çoktan kurmuştur ve öyleki ne vakit adın usumun duvarlarına çarpsa ölüme amade bir çocuk oturur gözlerimin pınarlarına…göğün uçuk mavisi gömleğini ütülediğimden beridir yağmurlu çocukların hemencecik öldürebileceği kadar aciz bir insan oluyorum…zifiri kutularımdan kanımı içen yarasa kanatlı sözcüklerim uçuştu ve her seferinde ölüme ihtibas etmem senin İstanbul´u paslı bir hançer gibi düşeme saplamandan oldu!… Suskunluk çeşm-i giryanımda çırpındıkça boğulan bir çocuk gibiydi,kedilerim koltuğumun altında hüzünden büyüyen bir aslan kesildi ve artık sensizliğin alameti olmalıydı şeytanın tuttuğu bir imamın sözcüklerimi yıkaması…bir düş düşmeliydi acılarımdan koynuma…mevsimlerin savaşında galip gelen hep zemheri olmamalıydı…bi çocuk sobelemeliydi İstanbul´un gözlerini yanaklarına…sessizlik meytinde doğrulan son vasiyeti kara bir sahife olmalıydı…ağlayınca gözlerine biriken bir ummandı belki mavi…hüzün acıdan yapılma öyle bir sözcüktür ki İstanbul´la bir olsanız kaldıramayacağınız kadar kallavi!… Ölüm şimalime dişi bir kılkurdu gibi girer,ben içlendikçe kemirir,ben “sen” dedikçe bitirir…eylül,şimdilerde şiirlerle kapıma gelipte ünlemlerimi dilenen bir yaprak dökümü değildir artık…aşkın fesleğen kokan terennümleri şimdilerde koca bir kentin dilinde beyhude bir türkü gibi söylenir…benim sözcüklerimin sonbaharı yok Mevt sevgilinin aklına dökülsün!…benim acılarımın değirmeninden ışıttığım şehirlerim çok!…sevgili git derse sen kal de Mevt!,bir kelebeğin ömrü kadar da olsa kal de!…beni kalın harflerle sevgilinin gamzelerine göm Mevt!… Artık senden sonra bedenimde muhibb bir benliği büyütmeliyim,gülüşümün ceketini unutmalıyım artık tebessümünün askılığında…vakur bir yalnızlığı İstanbul´un ceplerine bıraktım,harfler İstanbul´u nasıl kuşatır…konuşmamalıyım!… Ben boğazda topal bir albatrosum bana İstanbul´suzluğa tüne deme ey yar!… sesinin öfkesini öpeyim bana sus deme!… git! dersen,öl! demiş olursun… bana git deme ey yar!… |
ıÜüSen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım... Böyle başlardı bütün bildiğimiz mektuplar, Biliyor musun? Bu ikimizin hikayesi, Şu anda nerdesin, ne yapmaktasın; Bildiğim yerlerde misin yoksa hiç görmediğim bir evin penceresinde mi, Sevdiklerin özlemi sardı mı nicedir kalbini, Pişman mısın başlamadıkların için, iç çekiyorsundur şimdi Düşünüpte yazmadığın yazıpta yollamadığın mektupları saklıyor musun hala, Kafanda hep aynı cümle biliyorum ne olacak halim, Ah, biriktirdiğimiz bütün hevesler nasılda hızla tükendiler. En çok kimi özledin, en çok neyi bekledin? Şimdi düşlediklerimin neresindesin... Dedim ya. Bu ikimizin hikayesi... Islandığımız bütün yağmurları, dudak kanatan kalpli sızı aşklarımızı, Bizi buluşturan kaldırımları, İşte bütün bunları bütün bunları yazıyorum. Ben unutmadım diye Hatırlıyor musun sonunu değiştirmediğimiz filmleri Hayatın gerçeğidir sandığımız kabullenilmiş yenikliği Bir ağızdan söylediğimiz en kahraman cenkliği, Büyürken vazgeçtiklerimizi yada vazgeçirttirdikleri şeyleri, Ne Olacak Halim... Çabuk mu büyüdük dersin Biliyorum.. NE Olacak Halim... Sen bu satırları okurken, ben nerde olacağım kim bilir. Neleri bırakmış olacağım birde, Ne aşkları Ne başlangıçları Ne ayrılıkları tıpkı senin gibi. Biliyor musun... Tek sorum var kendimle şimdi Ahhh Ne Olacak Şimdi Halim.... ALACAĞI OLMASIN SENDEN HAYATIN Sıcak karlar yağsın kirpiklerine bahar aylarında. Umut bağla, bahar çiçeklerinin güneş rengi kokularına. Umudu yerlere serme, kokla çiçeğini bulduğun yerde. Dudaklarında takılı kalsın en güzel aşk şiirlerinin son mısraları. Tangoları mırıldan, geçip gidecek hayata inat. Eğme başını önüne, gözlerinden eksik etme gülümseyen bahar bakışlarını. Yüzünde yer verme kedere, üstüne üstüne yürü hüznün. Bırak duygularını, hüznünü savurduğun dizginsiz rüzgarlara, korkmadan. Ölüm, nasıl olsa çalacak kapını bir gün. O zaman hayatın karşısında eğilmek niye? Aşk tanrıçalarının elinden içmek varken aşk şarabını kana kana, aşktan kaçıp saklanmak niye? Sevişmelerini ayinleştir. Dağ çiçeklerine söylenen şarkılarla karşıla yeni günü. Seni ciddiye almayan hayatı sen de ciddiye alma, geç dalganı inceden. Büyük zannettiğin dertlerin Aslında küçük olduğunu öğretir sana zaman. Aldırma onun bunun ne dediğine, herkes hayata kendi gözlükleriyle bakar. Senden korktukları için, seni kıskandıkları için saldırırlar sana, başka bir nedeni yok. Siperlerde çürütme kendini sakın, dövüşmek için er meydanını seç. Ölüm istenmeyen, ölüm *****dir elbette ama şerefle gidilecekse ölüme, onun da aziz bir yanı olur. O kadar da korkma ölümden. Bir karanfil bulunsun masanda her gün. Kokla onu gün boyu, ay yüzlü sevgiliyi koklar gibi. İnsanları olduğu gibi gör. Katilin bile yüreğinin derinliklerinde insani bir yan olabileceğini unutma. Şiiri sev, sev ki hayatını şiir gibi yaşama isteği uyansın beyninde. Takma dertlerini bu kadar kafana. Her yeni doğan günün taze bir başlangıç olduğunu unutma. Zaman her şeyi düzene koyar. En büyük doktordur zaman, acılarını ancak o unutturur, üzülme, güven zamanın büyüklüğüne. Kılı kırk yarmaya kalkma sakın, ilk adımını atarken. Hata yapma hakkını kendine tanı, korkma. Saçmala bazen, boşalt yüreğine doldurduğun acı veren. ağırlıkları. Özgür ol, insan ol, borçlu kalma şu iki günlük dünyaya…. |
Symrna'lı Kadının Öyküsü... Kış güneşinin kartoplarına gülümsediği bir gündü. Soğuğu koynunda saklamıştı yalancı bahar ışıltısı...Kadın alımlıydı. Gözlerinin içinde dalgalar oynaşıyordu. Taşkın sevinçlere gebe hissediyordu kendi. Ve adamla gözgöze geldiği an yanılmadığını anladı. Aşkın miladıydı o gün. Öpüştü gözleri. Şaşırdılar. Yıldırım çarpmıştı kalplerini ışık hızıyla. Adamın gülüşü dudaklarına sığmıyordu. Gözbebekleri kucakladı kadını. İkisi de anlamışlardı ki artık hiçbir şey aynı kalmayacaktı. Bir dakika öncesine dönmek, bir damla suyu ateş topuna çevirmek kadar imkansızdı. Adam için kadın, kadın için adam'dı artık yarın. Öpüşen gözlerinin dışındaki her şey yitip gitmişti o an geri dönmemecesine... Aşkın buğusuyla kayboldular sislerin içinde. Gün geliyor firavunlar diyarında yabaninciri yapraklarının arasına saklanıyor, gün geliyor Venedik'te bir gündolun içinde hayal ırmaklarında yüzüyorlardı. Yüreklerine her gün bir kırık cam parçası saplanıyordu. Bilinen kavramlara taşınmayacak, tanımı zor, kabulü olanaksız bir aşktı yaşanan...Ama gönül kapıları açılmıştı kapanmamacasına. Sınırlar çizemezlerdi yakıcı tutkularına. Direndi kadın bu hacizli aşka, kendini ıskalamak pahasına. Kaybetmişti yön duygusunu. Hangi sokağa girse çıkmaz sokaktı. Tüm yollar tek bir noktada kesişiyordu. ADAM. Kadının çelişkilerine aldırış etmeyen doğa alışıldık düzenine uymuş, sarı saçlı beyaz tenli papatyalarını yollamıştı. Çingeneler Kakava Festivalini kutluyordu. Kadın balmumundan yaptığı kanatlarıyla güneşe uçmayı deneyen İkarus gibi güneşe yönelmişti. Her gün yeni bir doğumdu baharda. Kadın yeniden doğuyordu aşkın sıcağına. Geceler uykularını çalmıştı. Sahte yüzleşmelerin eşiğinde kıvranıyordu. Ve karadını verdi kadın. Yaşanacak ne varsa yaşayacaktı aşka dair adamla. Günah olmayacak kadar masum, masum olamayacak kadar günah doluydu yaşananlar. Bir kaosun ortasında birbirlerine dolanmışlardı gemici düğümleriyle... Adam dingindi. Yaşadığı her günün onu bu aşka hazırlamak için yaşandığına inanıyordu. Kadınsa çoktan vazgeçmişti direnmekten. Silip attı dayatılan tüm kuralları dimağından. Koca bir boşluğun umutlarını ele geçirmesine izin veremezdi. Vermedi de... Tadılmamış yasak meyveydi adam. Ve en güzeli tattıktan sonra bile tadılmamışlığını kordu kadının teninde. Kadın arzunun adıydo adamın yaşanmışlığında. Kattılar terlerini damla damla arzuyla yoğurarak mürdüm rengi gecelerine. Kaçamak saatlerden çalabildikleri her tılsımı yazdılar aşk defterinin sayfalarına... Güneş sadece kızgın kumları değil, aşklarını da dağladı bir sabah. Ay devraldığında dünyayı ateş kraliçesinin elinden, bir çağ bitti. Adem ve kadın başka diyarlarda uyandılar uykunun avutamadığı gecelerinden...Ama büyü bozulmadı. Tılsımlı üç harf muskaydı duygularına. A - Ş - K. Öğrendiler ki sığmazdı bu üç harf ne zamana ne mekana...İki yürek; ufuk çizgisinin başka olduğu dünyalarda, aynı sabaha uyanır oldular birbirlerine ait umutlarla. Çünkü "Hiçbir şey imkansız olamaz" dedi adam.." Attıkça yüreğim dolaşan senin kanın damarlarımda..." Yetti bu kadına. Doldurdu sevda adına bildiği ne varsa çıkınına, koyuldu inançlı adımlarla bilmediği yollara. Adamının yanına... Symrnalı güzel bir kadınla adı saklı, duygusu yasaklı bir adamın öyküsü bu...Yüreğime sıcacık dostluğunu kadan kadın, senin de bende saklı adın... Konunun devamı için bakınız: Hikayeler ve Öyküler -2- |
| Saat: 04:44 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık