MsXLabs
Sayfa 5 / 40

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 27 Ocak 2006 01:53

http://www.askcicegim.com/hikaye/yr.gif


Günün birinde üc adam ormanda yürürlerken karsilarina büyük ve vahsi bir nehir cikti. Ama nehrin karsi kiyisina mutlaka gecmeleri gerekiyordü. Peki bunu nasil basaracaklardi?
Birinci adam, dizlerinin üstüne coktü ve Tanriya dua etti: "Tanrim, lütfen nehrin karsi kiyisina gecebilmem icin bana güc ver!"
Tanri ona uzun kollar ve güclü bacaklar verdi. Böylece nehrin karsi kiyisina geçebildi. Ancak bunun icin 2 saat boyunca dalgalarla bogustu ve neredeyse 3-4 kez bogulma tehlikesi gecirdi. Ama, basarmisti!!!!
Bunu gören ikinci adam da Tanriya dua etti: "Tanrim lütfen nehrin karsi kiyisina gecebilmem icin bana güc ve gerekli araci ver!"
Tanri ona bir tekne verdi ve o da nehrin karsi kiyisina gecmeyi basardi, ancak birkac kez teknenin alabora olma tehlikesiyle karsilasti...
Tüm bü olan bitenleri izleyen ücüncü adam, dizlerinin üstüne coktü ve Tanriya yalvardi: "Tanrim, lütfen nehrin karsi kiyisina geçebilmem icin bana güç, arac ve zekayi ver!"
Tanri adami bir kadina dönüstürdü... Kadin haritaya bakti.... Nehrin biraz yukarisina dogru yürüdü ve köprüden karsiya gecti....



Misafir 27 Ocak 2006 02:44

oLur ya.. unutursam..

Yağmurlu ve soğuk bir kış günü,yırtık pırtık paltolar giymiş iki
çocuk kapımı çaldı. "Eski gazeteniz var mı, bayan?"
Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim,ama ayaklarına gözüm
ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve
ayakları su içindeydi.
"İçeri girin de size kakao yapayım." dedim. Hiç konuşmuyorlardı.
Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel
ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir,
azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde
karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım
işleri yapmaya koyuldum. Oturma odasında ki sessizlik dikkatimi
çekti. Bir an kafamı uzattım içeriye küçük kız elindeki boş
fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü
ve "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.
"Zengin mi? Yo hayır!" diye cevaplarken çocuğu, gözlerim bir an
ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına
dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız
takım." dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra
gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa.Teşekkür bile
etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir
şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.
Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler.
Başımızı sokacak evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi,
bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim.
Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala.
Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya; unutuveririm ne
denli zengin olduğumu. Siz sakın unutmayın ne kadar zengin
olduğunuzu...
Ben unutmayacağım.
Dosttan gelen bu nefis öyküye yakışan nefis bir Arap Özdeyişi:
"Ayakkabım yok diye üzülüyordum; ta ki ayaksız bir insan görene kadar"
sevgiyle.....


Misafir 27 Ocak 2006 03:23

http://www.askcicegim.com/hikaye/rej.gif
*************************************************************************** *

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece
sözünü edenlerle, onu
yaşayanlar arasinda ne fark vardir?"
"Bakin göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden
gönüle indirememiş
olanlari çağırarak onlara bir sofra hazirlamiş. Hepsi
oturmuşlar yerlerine.
Derken tabaklar içinde sicak çorbalar gelmiş ve
arkasindan da, derviş
kaşiklari denilen bir metre boyunda kaşiklar.
Ermiş "Bu kaşiklarin ucundan tutup şöyle yiyeceksiniz"
diye bir de
şart koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmisler.
Fakat o da ne?
Kaşiklar uzun geldiğinden bir türlü döküp
saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmişlar beceremiyorlar,
öylece aç kalkmişlar sofradan.
Bunun üzerine
"Şimdi..." demiş ermiş.
"Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.
" Yüzleri aydinlik, gözleri sevgi ile gülümseyen işikli insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her biri uzun boylu
kaşığını çorbaya daldirip, sonra karşisindaki
kardeşine uzatarak içmisler
çorbalarini. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve
şükrederek kalkmişlar sofradan.
"Işte" demiş ermiş:
"Kim ki hayat sofrasinda yalniz kendini görür
ve
doymayi düşünürse o aç kalacaktir. Ve kim kardeşini
düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafindan doyurulacaktir.
Şüphesiz şunu da
unutmayin; hayat pazarinda alan deðil veren
kazançlidir herzaman..






Misafir 27 Ocak 2006 22:33

http://s_un.sitemynet.com/mynet_resimlerim/g.jpg
GÜL KIZ
Genç adam, işe giderken hergün yolunun
üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan
geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini
neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı . Çünkü, son günlerde o evde, tül perdeningerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Hergeçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp
kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu. Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın
diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu. Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan
bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.
Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün,daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola
bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçenkorkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !.. Genç kız yine hergün tüllerin arkasınageçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış,
ilk iş olarakta güllü bahçenin önünegelmişti.
Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere karaperdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yoldaoynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimseyaşamıyor mu?" Bir çocuk; "İhtiyar bir kadınyaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu ; " Burda yaşayan genç kız ne oldu ?"
Çocuklardan biri atıldı; "O öldü."dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmedenbaşka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla
annesiyle babasının yanına koştu,
güller arasında, sallanan sandalyede
oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
"Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !.."
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümsemeyayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi,yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı...

ozanyazar


Misafir 27 Ocak 2006 22:36

Bir Gün Okurmusun Bu Yazıyı ?
 
Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...

Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...:*(


Misafir 28 Ocak 2006 03:14

http://www.askcicegim.com/hikaye/bal.gif
***************************************************************

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmis gibi takip ederken, saskinligini gizleyemiyordu. Onu hayrete düsüren sey, "Bizim eve bile sigmaz" dedigi o güzelim balonlarin adami nasil havaya kaldirmadigi idi. Baloncu dinlenmek için durakladiginda o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamin kendisine baktigini farkederek ona dogru yaklasti ve bütün cesaretini toplayarak:
-Baloncu amca, dedi. Biliyormusun benim hiç balonum olmadi.
Adam çocugu söyle bir süzdükten sonra:
-Paran var mi? diye sordu. sen onu söyle.
-Bayramda vardi, diye atildi çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayirmadigi gözleri dolu dolu olmus, yürümeye bile mecali kalmamisti. Bir kaç adim attiktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktiginda, gördüklerine inanamadi. Balonlar, her nasilsa adamin elinden kurtulmus ve yol kenarindaki büyük bir akasya agacinin dallarina takilmisti. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona dogru dönerek:
-Küçük, diye seslendi. Balonlari agaçtan kurtarirsan birini sana veririm.
Yapilan teklif, yavrucagin aklini basindan almisti. Kosarak agacin altina dogru yöneldi ve ayakkabilarini aceleyle firlatip tirmanmaya basladi. Hedefine adim-adim yaklasirken duydugu heyecan, bacaklarini kanatan akasya dikenlerinin acisini hissettirmiyordu. Sincap çevikligiyle balonlara ulastiginda bir müddet onlari seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkitti. Ancak balonlardan birisi iyice sikistigindan digerlerinden ayrilmis ve agaçta kalmisti. Çocuk onu kurtarmaya kalkissa, dikenlerden patlayacagini çok iyi biliyordu. Ister istemez balonu yerinde birakip asagiya indi ve adam dönerek:
-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-Seninki agaçta kaldi evlat, dedi. Istersen çik al.
Çocuk bu sefer ayakta bile duramadi. Kaldirim kenarina oturup baloncunun uzaklasmasini bekledikten sonra, dallar arasinda parlayan balona uzun uzun bakarak:
"Olsun", diye mirildandi. "Olsun." Agacin üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artik


Misafir 28 Ocak 2006 14:33

SURMELIME
Ben seni kocaman bir yürekle sevdim.Gözlerim degil, yüregimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüregime. Bir baska yerde olamazdın zaten. Sen, benim en degerli yerimde, yüregimde olmalıydın, orada kalmalıydın.çok aşka ev sahipligi yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Her hangi bir konuk degildin artık.Bu yüzden ne agırlama faslı vardı, ne de ugurlama.O yüregin gerçek sahibiydin. Simdi sonbahar, kışa giriyoruz ya.Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle.çicek çiçek açtın yüregimde.Gökkuşagı zayıf kaldı,senin renklerin karsısında.Taze bir yaprak gibi yeşildin.Açelyaydın pembeliginle.Üzerine çig taneleri düşmüş sarı güldün.Kırmızıydın bir ateş gibi.Ve maviydin... En cok bu renkle anmayı sevdim seni.Denize tutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim.Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da.Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık.En kızgın,en tahammülsüz oldugum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana.Içimdeki sevinç yüzüme yansıdı,güldüm.Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek oldugunu, nasıl güzel bir şey oldugunu anladım seninle..Her seye ragmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacagım hiçbir zorluk yoktu.Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim.Sen elimden tuttugunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi.Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim.Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim,kul ederdim.Sana ulaştıgımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm.Ve o göle bir tek sen girebilirdin...Sevdim ve hayrandım da.Her halin çekti beni.Duruşunu,uyumanı,gülmenı,kızmanı,şaşkınlıgını, saflıgını,kurnazlıgını,çocuklugunu,olgunlugunu sevdim.Sesini de sevdim suskunlugunu da.Küçük oyunlarını,kaprislerini, sitemlerini,korkularını sevdim.Seni ve o doyumsuz sevdanı,uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çogu zaman.Sıgmadın cümlelere ve hiç bir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı.Seni severken yorulmadım.çünkü sen yasam kaynagıydın.Her gün yenilendim.Seninle çogaldım,büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın.Ölmeyecektim çünkü sen ölmezligin ta kendisiydin

BEN SENI BOYLE SEVDIM


Misafir 28 Ocak 2006 16:46

ZIR DELİME

.: Ben Seni Sevdikce Varım :.

Hep ertelenen bir an, hiç yaşanmamaya mahkumdur.

Düşlerin bekleyişini yalnızca bir hüsran karşılayacaktır.

Mevsimleri sayarsak, ömür baharsız tükenir gider.

Sevdiğinizi bulmak ya da bulduğumuzu sevmek tercihi en zor olan iki seçenektir bu sınavda...

Boşuna akan ırmaklar mı var yüreğimizde, sebepsiz mi coşkun bir denizde maviye hasretliğimiz?

Ufukta görünen o ki, mutluluk tek kişiliktir aslında.

Karşımızdakinin çabasına ihtiyacı yoktur mutluluğun.

Aşkın da sevdiğin kadar büyüktür, sevdiğin sürece meydan okur dünyaya.

Hasretle beklenen gelmez hiçbir zaman, o hasreti yalnız tüketirsin.

Karşılık bulmuyorsa sevda, umut değil, kendini hükümdar sanan köleler üretir, dönemezsin.

Ama boşa geçmemiştir dolan vakit. Heba olan şiirlerin de değildir.

Türkülerin diliyle yas tuttuğun geceler, sırdaşlığını hiç terk etmez.

Kıymetini bilmediğin kır çiçekleri yeniden açar, o gül solarken.

Ayrılanlar yıllar geçse de üstünden, hep aynı acıyı çeker.

Ama yollar hiç bitmez. Sonuna geldiğin, zannettiğin yerler birer duraktır aslında.

Ve sen yolculuğunu gönüllü olarak bitirmişsindir o durakta.

Güneş hep geç kalırmış gibi gelir, sen bir havada mevsimlecaktır belki.

Hep bir umutla beklenirken sevda habercisi, yüreğini teselli etmek de sana düşer.

Her şeye rağmen ürkütmesin seni bu sevdanın ateşi.

Her yangın önce başladığı yeri yakar.

Sana küçük kendime büyük gelen yüreğimde, yıllar geçse de senin adın yazar.

Ve bil ki sevdiğim, uslanmaz ruhum yaşadıkça seni sever, seni sevdikçe yaşar...


BEN SENİ SADECE SENİ SEVİYORUM ZIR DELİM


Misafir 29 Ocak 2006 06:53

http://www.askcicegim.com/hikaye/ft.gif
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Yazar : Hıncal Uluç


Misafir 29 Ocak 2006 09:18

BIR KADININ ASKI

bir adam anlatıyor
ve bir avukat dinliyor:
(sen bunu istersen bir cami avlusundaki bir imam yap veya kilise içindeki
bir Papaz)

- Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim...
Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde
geçirmiştik.
Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler,
"Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi..

Öldüğünde,yedi tane resmimiz vardı.
97'in bir gecesinde onu aldattım.
Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık
kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi.

İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.
Fotoğraflarımıza bakıyordum yine...
Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
A.
R.
K.
A.
S.
I.
N.
Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Sonra birşey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
İnanabiliyormusunuz,herbirinin arkasından bir mektup çıktı!
Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.

Ve içinden şu sözler çıktı:
"14 Mart 1997 - Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı
- Söylemene gerek yok,biliyorum..."

2002'deyiz. Onu kaybedeli 4,aldatalı 5 yıl oluyor.
İçim acıyor şimdi.
Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor...
Sadece paylaşmak istedim.
seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et...
Çünkü; aşk sessiz,sevgi dilsizdir...



Misafir 30 Ocak 2006 09:53

http://ozel.balca.net/resima/jpg/hikaye10019.jpg


GÜL YAPRAĞI
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı.


SiMYaCı 30 Ocak 2006 15:11

Yine uykusuz gecelerimden biri daha


Yine uykusuz gecelerimden biri daha ! ve yine aklımda sen,tüm bedenimi kaplayan benliğim;Kalbimin minik bir serçenin kalbi gibi pır, pır attığı bir an.Öyle bir anki, aklımda, benliğimde, beynimi kemiren o duygu ve kalbime çöken bir histi bu, nedir diye sorma ne olur?

Bu yazdıklarımdan sonra belki bana hiç selam vermeyeceksin ve hatta alaycı bir tavırla gülümseyip geçeceksin. Vız gelir Arkadaşım.

Bir çılgın sel gibi akan duygularıma, pır,pır atan kalbime gem vuramıyorum.elimde değil inan ki seni düşünmemek elimde değil.hele birde her seferinde o mızrak yarası bırakan gözlerine bakıp,bakıp ta dipsiz kuyunun dibine düşecek yağmur damlalarının çıkaracağı sesi duymak için beklemek gibi.bu denli karmaşık duyguların içinde boğulmak; inan ki sonunda ölüm dahi olsa denizlerin en derinine hiç kimsenin ulaşamayacağım kadar uzak diyarlarda kaybolmak gibi, bana kızacağını bildiğim halde böyle bir cahilliği, aptallığı ve küstahlığı yaptım, ama elimde değil açıklamak zorundaydım yoksa çıldırırım.Sana olan duygularımın gizli kalmasını isterim.Eğer bana kızdıysan bir şekilde söylemeni istiyorum daha sonra ne karşına çıkarım nede sana ulaşmaya çalışırım, hani gökteki yıldızlara ulaşılamaz ya, sen de benim için gökteki bir yıldız gibisin hiç ulaşamayacağım. Ama şu kadarını söyleye bilirim ki “BENLİĞİMDEN SİLMEM MÜMKÜN DEĞİL” O beni ahirete kadar taşıyacağım bir yara misali ölene kadar devam edecek. Şundan hiç şüphen olmasın hayatta en yalnız kaldığın an bir yerde, bir zaman bu dünyada ve öbür dünyada seni hep düşünen ve seven birinin olduğunu hiçbir zaman unutma. Evet, evet söyleye bilirim artık” SENİ ÇOK SEVİYORUM “Arkadaşım! Duygularımda ne kadar sahici olduğum ve bir o kadarda samimi olduğum varlığım kadar gerçektir...

Bazen kendi kendime konuşuyorum neden karşı karşıya geldim diyorum hep kaçtım senle göz göze gelmekten korkuyorum...

İstersen benim gözümde seni sana anlatayım şimdi senin içinden beni nerden tanıyor bu aptal diye geçiyor,yazıyı ellerim yazıyor.akı beynim veriyor, seni de kalbim anlatacak.

Gerçi seni tanımlayacak kelime bulamıyorum, ama biraz olsun anlatmaya çalışayım en başta ve senin en sevdiğim yönün güler yüzlü olman.O kadar samimi ve o kadar tabii ki, çoğu bayan olduğundan farklı görünmek isterken sen kişiliğinden ötürü olsa gerek SICAK kanlı ve YUMUŞAK KALPLİSİN çok duygusalsın. Herhalde gülerken bir anda AĞLAYA bilirsin. Yanlış mı söylüyorum çok yardım seversin, insanları seviyorsun kişiliğin, karakterin ve benliğinle, kendine yakışır bir insan tablosu çıkarıyorsun ortaya ama tamamıyla seni anlatan bir insan tablosu işini seven ve hep başarıya doğru koşan mücadeleci zorluklardan yılmayan bir o kadarda yürekli bir insansın yeter mi? Bu kadar yağ çekmek yeter bir insan mutlu değilse hayattan zevk alamıyorsa; insan başkası için yaşar buda benim için kaçınılmaz bir gerçek diyebilirim. Neyse fazla açılmayalım yoksa boğuluruz, seni bilmem ama ben yüzmeyi çok iyi bilirim.

Bu yazdıklarımı sana nasıl ulaştırırım nasıl veririm bilmiyorum. Herhalde ben verirsem düşer bayılırım inşallah öyle bir durum olmaz. Hep dua ediyorum, ama sende bir insansın1ölüm yok ya bu satırları okumanın sonundan, hayatımda yaşadığım kötü anılardan biri der geçersin. Duygularımı anlatmak için neden böyle bir yol seçtin diye soracak olursan , duygularımı ve anlatmak istediğim bir şeyi hele,hele böyle bir konuysa hiçbir zaman konuşarak anlatamam beni anlamanı istemiyorum yalnızca bilmeni istedim o kadar .........of ,of inşallah bundan sonra beni gördüğün zaman kaçmazsın,merhabalar devam eder.bu yaptıklarımı unutur,beni affedersin.



Murat Alabey


Misafir 30 Ocak 2006 16:07

SEVMEK BAZEN VAZGECMEYI DE BILMEKTIR

Iyi kalpli, yalniz bir adam, bir gün bir koza bulur. Kozanin icinde kücük bir tirtil vardir. Adam çok sever bu tirtili, onunla tüm yalnizligini, tüm sevgisini paylasir.Gel zaman git zaman tirtil büyür, güzel bir kelebek olur. Adam, kelebegine hayran... birakamaz bir türlü... Aslinda kelebegin aklinda daglar, kirlar,çiçekler vardir da; kiyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalniz birakamaz onu... Üç günlük ömrünü sevildigi ve sevdigi yerde geçirmeye hazirdir...Ama adam bilir ki; "Sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir" ... Kelebegine son kez bakar ve onu saliverir özgürlügüne, kirlarina, çiçeklerine dogru... Kelebek mutlu olmasina mutlu olur ama hiç bir meltem, hiç bir çiçek yapragi adamin avucunun sicakligini andirmaz... Aklinda adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolasir saatlerce... Adam bir kelebege sevdali, bakip durur bosluguna. Kelebekse hala konacak sicak bir avuç aramakta... Böylece kelebek sunu anlar: BAZEN AIT OLDUGUMUZ YER ORASIDIR; SICAK BIR
AVUCTUR BILIRIZ AMA O YERIN BIZE AIT OLMA IHTIMALI BIR HIÇTIR
... Böylece adam sunu anlar: HIÇ BIR SEVDAYI YALNIZCA SEVGIYLE YASATAMAZSINIZ...O günden sonra kelebek, adama duydugu özlemi gömecek bir dag aramaya baslar, ama gücü tükenene dek arayis da bulamayinca anlar ki; HIÇ BIR DAG
BIR ÖZLEMI GÖMEBILECEGINIZ KADAR BÜYÜK DEGILDIR ...
Adamsa sevdasini koyar simsicak avuçlarina; kelebegin yerine...Sevgili dostum; Herkes bir seyler yasar; iyi ya da kötü, dogru ya da yanlis... Yasadiklarindan bir çikarim yaparak hayatina bir yol verir; ayni zamanda düsüncelerine de... Birak SEVGI seni bulsun...




SEVGI NEDIR
Hemen hemen herkes bu soruya kendince bir cevap bulmustur.
Sevgi kimine göre bir duygudur,kiminin inanmadigi,kiminin taptigi bir duygu.
Sen arkadasim! Bana sevginin tanimini yap dedigimde ,bana verecegin ilk cevap ne olurdu?
Tahmin edebiliyorum.
Buna cevap vermek gerçekten çok zor.
Imkansiz degil ama zor.
Sevgi için bir çok tanim yapilir.
Ama gerçek cevabin "sevgi" kelimesinin içinde oldugunun kimse farkinda degildir.
Sevgi sevgidir!
Sevgi bir sakizi sevdiginle paylasmaktir,sevgi hissetmektir,sevgi dokunmaktir,sevgi aglamaktir sevgi gülmek,sevinmektir sevgi,düsünmektir,sevgi acimaktir,sevgi annedir,sevgi çocuktur,sevgi devlettir,sevgi Allah... Sevgi sensin ,sevgi ben,sevgi o....
Sevgi çok seydir,sevgi asktir,arkadasliktir,dostluktur,komsuluktur...
Sevgi her seydir be güzelim...Sevgi her sey...
SEVGI SENSIN BE GÜZELIM SEVGI SENSIN ANLIYOR MUSUN SEN!!!
Bir Yürekte Cannn olabilir misiniz?
O yürege Can Katabilir misiniz?
Bir Cannn'immm kelimesine o yürekte bin anlam katabilir misiniz?
Gözlerde isiltilar, piriltilar görebilir misiniz?
Çalinmis Zamanlari renk renk yasayabilir misiniz?
Ellerin,gözlerdeki isiltilarin o yüregin sicakligini birebir yansittigini algilayabilir/algilatabilir misiniz?
Ya yüzlerce, binlerce renklerin disinda renkler bilir misiniz?
Can sesini duydugunuzda yüreginizde; ürperti ve titresimlerin getirdigi telasin midenize vurusunu bilir misiniz? Imge'lerin tadini bilir misiniz?
Ya kelimelerin, mimiklerin, ifadelerin yetersiz kaldigini bilir misiniz?
Dizlerinizin, omuzunuzun, gögsünüzün can atesini arayisini bilir misiniz?
Avuçlarinizin; Can Çiçeginin ellerini, saçlarini, yüzünü özümleyisini bilir misiniz?
Saçlarina, gözlerine, burnuna, dudaklarina ve tenine dokunusun hazini bilebilir misiniz?
Kalabaliklarda sessizlik sarkilari söylemeyi bilir misiniz?
Ya ellerin dansini bilebilir misiniz? Sikica sarmanin, yürege katmanin tadinin haza dönüsümünü, Onun dizlerinde, omuzlarinda, sonsuza kadar kalmayi hatta yok olmayi isteyebilir misiniz?
Yani dostlugu+yüregi+ruhu+mantigi ve bedeni tek tek sirayla yasamayi, yudum yudum yürege katmayi bilebilir misiniz?
Kim bilebilir!
kim bilebilir ki!..
kim yasamis ve yasatmistir, kim algilatmis ve algilamistir ki, kimin gözleri acimistir, kimin yüregi kanamistir, kim deli yürek olmustur, kimin yüregine yagmurlar yagmistir/yagdirilmistir ve kim bu "misiniz" leri ve"kim"leri birebir yasamsalina katmistir ki :)
Iste bütün bunlari sadece ama sadece CANA CAN KATANLAR bilir yani biz


melish 30 Ocak 2006 19:17

10. sınıf
İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için 'benim en iyi arkadaşım' diyordum... ama ben onun ipek gibi saçlarına bakıp onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için o günün notlarını istedi ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

...

11. sınıf
Telefonum çaldı, arayan oydu ve ağlıyordu bana askın nasıl kalbini kırdığını anlattı, beni evine çağırdı, yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabi ki gittim, koltuğa, onun yanına oturdum, güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim, 2 saat sonra Dren Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

...

Son sınıf
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve "çıktığım çocuk hasta ve partiye gelemeyecek" dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7. sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığımız biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak. Ve partiye birlikte gittik, o aksam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evine kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana o güzel gözleriyle gülümseyerek baktı. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatimin en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

...

Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı...
Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim. Diplomasını almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra basını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın, teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

...

Aradan yıllar geçti...
Bir kilisedeyim ve o kızın nikahını izliyorum... evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum" demesini, yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

...

Yıllar çok çabuk geçti...
Su an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum, eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi... "Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum... Keşke bana beni bir kez sevdiğini söyleseydi..."


her okudugumda etkiler beni , acaba gerçekten böyle aşk yaşanırmı diye .. Bunu bilemem , sadece kendimin ne kadar aşık oldugunu biliyorum.. Fakat yakamoza karşı rakım , sigaram ve ben.. O yok! Ya olsaydı diyorum içimden.. ya olsaydı..Alıntıdır


Misafir 31 Ocak 2006 10:30

İsyankar Olmayın
ADAM FISILDADI,
"TANRIM KONUS BENiMLE"
VE BiR KUS CIVILDADI AGACTA AMA ADAM DUYMADI.
SONRA ADAM BAGIRDI
"TANRIM KONUS BENiMLE!"
VE GÖK YÜZÜNDE BiR SiMSEK CAKTI, AMA ADAM DiNLEMEDi ONU.
ADAM ETRAFINA BAKINDI VE
"TANRIM SENI GÖRMEME iZiN VER" DEDi.
VE BiR YILDIZ PARILDADI GÖKYÜZÜNDE AMA ADAM FARKINA VARMADI.
VE ADAM BAGIRDI,
"TANRIM BANA BIR MUCiZE GÖSTER!"
VE BiR BEBEK DOGDU BiR YERLERDE.
AMA ADAM BUNU BiLEMEDi. SONRA ADAM CARESiZLiK iCiNDE SIZLANDI, "DOKUN BANA TANRIM VE BURADA OLDUGUNU ANLAMAMI SAGLA!" BUNUN ÜZERiNE TANRI ASAGI DOGRU SÜZÜLDÜ VE ADAMA DOKUNDU. AMA ADAM KELEBEGi ELiNiN TERSiYLE UZAKLASTIRDI VE YÜRÜYÜP GiTTi. GERCEKTENDE HiC BiRSEYiN FARKINA VARMADAN YASAYIP GiDiYORUZ. ONUN HEP YANINIZDA, SIZINLE OLDUGUNU VE SIZ ONU TERK ETSENIZDE, ONUN SIZI ASLA TERK ETMEDIGINI UNUTMAYIN...
HER YAGMURUN SONU BAHAR
ISYANKAR OLMAYIN


kambis 31 Ocak 2006 13:36

Üç Çuval



19.yüzyılda Almanya’nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir
yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün
tümünü toplayıp götürüyorlardı.
O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla
ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı
Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.
Mektupta söyle demektedir:


"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden
alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı,
İslamiyetin de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker
gönderin.Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."
Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardim isteğini
inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez;
yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabi bir mektupla
beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.
Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: "Fransızlar
korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek
yoktur.Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir.
Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.
Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın.
Karsıdan gören Fransızlar için bu kafidir." Bağ bahçe sahipleri
hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.
Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında
dolaşmaya başlarlar.
Ertesi gün, karsıdan gelen haber,
Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:
"Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan
köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü
rahatça toplayabilirsiniz.
Zulüm sona ermiştir."
Bu olay, Mülhaymlilarin gönüllerinde taht kurmuştur.
Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a bagli
Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına
da Osmanlı bayrağı asarlar.Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de
şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsiden kutlarlar. Bu olay
Osmanlı’nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları Fransızların
elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir
tablo olarak kalmaktadır...


Misafir 31 Ocak 2006 18:28

DEVLERİN AŞKI

Kes çığlıklarını yüreğim, karanlıklar seni duyamaz...
Kes ki, matemlerle, kederlerle örülmüş bir girdaba düşmüş omuzlar, seni taşıyamayacak
kadar yorgun... Geçmiş vakitlerin ruhunun ağırlığıyla zaten bitap düşmüş bu mahkum, ağaçkurtlarının yiyip bitirdiği gövdesiyle ümitsizlik okyanusunda zillet ve boyuneğiş
mücadelesine devam ediyor çünkü...

Sus işte, sus terennümlerinde aşkın yeri olmasın, acemaşiran nağmelerin derin sükuta bırakmasın yerini... Ey kalbim bana hatırlatma, kahkaha ve neşe sedalarını, kaygılara, korkulara, onulmaz bekleyişlere, kahredici ateşlere dönüştürme...

Yakma içimi ve sis bulutlarının içine defnetme hülyalarımı... İnceden inceye 'gel' diyen davetkar sesinin tınılarıyla bir ince gırnap gibi sarılma boğazıma... Pusu kurarak bed yüzlü çehrelerle çıkma karşıma, fecir yüzlü sevdaların tuzağına düşürme beni...

Parmakuçlarında yanaşma yanıma, nüfuz ederek melankolime, kapama gözkapaklarımı gizli parmaklarınla...
Sus, sus ki, dehşetli rüyaların esiri olmayayım, zan ve vehim peçesiyle sarmalanmış ruhumu bırakmayayım alışmadığı yerlere... O yerler ki, vahaların serin ılgıtıyla, gülşenlerin ıtırlanmış kokusuyla evli de olsa bir garip kalır burada...
Bırak, bırak ki, ruhumun sabahı eceliyle yaşıt olsun..
Sus yüreğim, haykırma, cezbolma güzelliklere... Onlar ki, gecenin medcezirine ibtila olur, ardından gider, sonra döner pervane olurlar ışığa, yokoluşa...

Sen ey kalbim, idrakimin köşe bucağında suskunlaşmış bir düşünce olarak kal... Ebediyette ölümle hayatın zifafa girdiği gecelerin kanatlarına takılınca dalgalanma birdenbire, tutuşma...

Özgürlüğüme göz koyma, koyu renkli sevdaların albenisine bahtsızca at sürme, ayartma hayallerimi ve sızlatma kıyımı bucağımı gözalıcı vaadlerle...

Yakarışlar, senin nidandır yüreğim... Kalk ve sakince yürü kalabalığın ardı sıra...

Heyhat yüreğim, dövünmelerim özlemlerini teskin etmiyor, gözyaşlarım susuzluğunu dindirmiyor, hüzünlerim depremlerini bitirmiyor ve görüyorum ki, sahnesiz trajedim senin oyun hevesini alaşağı etmiyor.
Cemreler düşüyor sana güneş her uyandığında, gülümsediğinde... Umutların arkasına türkü yakıyorsun ve kutsal sevdalar ummanına yelken açmayı hayal ediyor, bekliyorsun. Gurbetleri gömüyor okyanuslara, sılayı düşlüyorsun..
Ve sen ey kalbim çığlıkların tükenmiyor bir türlü, sesleniyor, haykırıyor, bağırıyor, istiyorsun!

Git o halde, azad ettim seni... Müebbet sevdaların gamlı hazanına koş... Nisan ovalarının menekşe kokularına karış... Yokol sevda çimenlerinde..

Ve kalbim, ey kalbim... Değecekse eğer karanfillere git oraya... Kanlı tırnaklarınla kazı aşkını taşlara... Bir daha çıkmamacasına, ölesiye kazı onu...


Kazı ve haykır aleme, "Devlerin aşkı büyük olur"


Misafir 31 Ocak 2006 18:33

Sana Seni Yaziyorum ...
Günesin baska iklimleri aydinlatmaya, baska gönülleri isitmaya gittigi su saatlerde, kâgidi, kalemi elime alip, seninle dertlesmek, yalnizca sana yazmak ve yalnizca seni özlemek geçiyor içimden. Sana yazmak. “Sana Seni Yazmak”.
Seni ve yüregimde anlam bulan duygulari. sana ait yüregimin derinliklerinden kopup gelen artçi soklari anlatmak. ve topragi alnindan öperken yagmur taneleri, tüm benligimle sana yagmak istiyorum.
Bu gece dudaklarimdan dökülen her kelimede sen varsin ve yine sen varsin, yarim kalan sevdamin eksik taraflarinda. bombos ve sessiz kaldirikmlarda yürürken seni haykiriyorum sensizligin inadina. bu sensizlik gecesinde sevdamin en ücrâ köselerine seni yaziyorum.
Bu gece gene yagmur yagiyor. Yagmur yagiyor gönlümün sensizlikle yanan her yerine. Yagsin, yagsin ki saklasin sensizligimde döktügüm gözyaslarimi. Ve yine saklasin sensiz geçen bombos hayati.
Iste seni haykiriyorum sensizlige alisamamis sine-i püryanima, isten seni yaziyorum.
Bu gece gene yagmur yagiyor. sen yoksun oysa biliyorum ve üsüyorum sensiz kaldigim saatlerde. göz yaslarimi efkârima kattim bu gece. sevdami, umudumu ve seni kizgin bir sel gibi kalbime akittim.
Bu gece yagmurla birlikte göz yaslarim yagiyor ve ismini yaziyor sensizligin acisi ile kivranan kaldirimlara. süzülen her damlada sen vardin ve yine sen vardin gecenin en karanlik aninda. O, doya doya bakamadigim gözlerin, gözlerimin içine bir kez daha degseydi ve tebessümünden bir gül açsaydi yanaklarinda, yetmez miydi? Bir bakisin bir ömre degmez miydi, ey!
Ismini kazidigim kaldirimlara sanki sen yagiyorsun yagmurla birlikte ve sevgin yagiyor yüregime. yalniz ve bombos odamda sen varsin hâlâ. Hâlâ sensizligim duruyor yanibasimda.
Bu gece gözyaslarim yagiyor sensizligimle birlikte kaldirimlara. Seni ariyorum, erimekteyim. karanlik geceye inat ay bu aksam gökyüzünde.


Misafir 31 Ocak 2006 19:05

TATLI CADI!!
Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ?

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ... :))))
AMA TATLI...



Misafir 31 Ocak 2006 23:49

Alıntı:

Sungad28 adlı kullanıcıdan alıntı
TATLI CADI!!
Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ?

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ... :))))
AMA TATLI...





:) :) :D DUNYA YI VE SIZLERI YONETEN BU TATLI CADILAR BILIYORSUN DEGILMI HAYATIM:D :) :)


Misafir 1 Şubat 2006 10:21

Tebessüm
Küçük kiz,hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.
Bu hava icinde yakin geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini hatirladi.Hemen bir not yazdi,yolladi.
Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki,her ögle yemek yedigi
lokantada garson kiza yüklü bir bahsis birakti.
Garson kiz ilk defa böyle bir bahsis aliyordu.
Aksam eve giderken,kazandigi paranin bir parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina birakti.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür bogazindan asagi lokma geçmemisti.
Karnini ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman bodrumundaki tek
odasinin yolunu islik çalarak tuttu.
Öyle neseliydi ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce,kucagina aliverdi.
Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada sabaha kadar kosusturdu.
Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar sardi.Bir yangin
basliyordu.Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya
basladi ki,önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki...
Anneler,babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip, ölümden kurtardilar...
Bütün bunlarin hepsi,bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.

MUTLU BiR GÜLÜMSEYiSiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ


Misafir 1 Şubat 2006 14:02

HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....



O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."


Misafir 1 Şubat 2006 18:15

(L) HUYUM KURUSUN SEVIYORUM SENI(L)

İlk kez biri için bu kadar sızlıyor bu yürek,yokluğunun derin okyanusunda yüzmeyi

Bilmeyipte boğulmamak için direniyor çırpınıyorum....

İlk kez biri için ağlıyor bu gözler belkide yaşamayı umut ettiği mutlulukların

Keskin bir baltanın indirdiği darbelerle yıkılan bir çınara dönmesindendir.......

İlk kez amaçsız yürüyor ayaklarım ,

Hep yürüdüğüm hayatın karlı yollarında düşlerimde

Seninle aydınlanan bir odaya giriyorum,odanın içi güllerle bezenmiş bir gül bahçesi
Seninle yürüyorduk,şimdi o oda yine karanlık...

Sensiz karlı yollar ayaklarıma zulum...

İlk kez kaçıyorum insanlardan , başbaşa kendimle hesaplaşmamdır seninle yaşanan

Anlardaki hatalarım aklıma geliyor,içim içimi yiyor ,bazen kendime gülüyorum


Alaysı,bazende doluyor gözlerim duvarlar üstüme geliyor ,kızıyorum kendime


İlk kez dilime pranga vuruyorum ,konuşmuyorum susuyor sessizliğin

Sesini dinliyorum ,gecenin sensiz mateme bürünmüş havasında penceremden


Karanlık gökyüzüne bakıp titriyorum,soğuktan değil sensizlikten titriyorum....

İlk kez yaşamışım sevgiyi doyasıya bu denle ,ama

Baharında solan bir gül misali daha tam doyamadan baharına,öte yandan da

Hasretine inat karların arasından sıyrılan gelinciğin inadı var Ruhumda .


(L) Huyum kurusun Seviyorum SenI(L)







Misafir 1 Şubat 2006 22:47

Huzur
Bir gün bir kral ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.
Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar.
Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.
Resimlerden birisinde sukunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazi bulutlar gökyüzünu süslüyorlardı.
Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünuyorlardı.
Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşalıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiçte huzurlu gözükmüyordu.
Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.
Sertce akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyor ...harika bir huzur ve sükun örneği.
Ödülü kim kazandı dersiniz.
Tabi ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:
Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının yada zorluğun bulunmadiği yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.


Misafir 2 Şubat 2006 09:33

(L) EVLILIK(L)

Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.

Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.

Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.

Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.

Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."

Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılatılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.


Misafir 2 Şubat 2006 12:38

Hayatın Anlamı

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı...
Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş..
Ama aldığı cevaplarda ona yetmemiş.
Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş..
Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..

Köy,kasaba,ülke dolaşmış.
Bu arada zamanda durmuyor tabiki ...
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona
-Su karsı ki dağları görüyormusun,orada yaşlı bir bilge yasar!
istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir. " demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulaşmis adam..
Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye Hayatın anlamının ne olduğunu sormuş
Bilge:
''sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor'' demiş ...
Adam kabul etmiş..
Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içinede
silme bir sekilde zeytinyağ doldurmus.
''Simdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalnız dikkat
et kasiktaki zeytinyağ eksilmesin eğer bir damla eksilirse
kaybedersin... ''
Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş.
Bilge bakmiş
''evet kaşıkta yağ eksilmemiş,peki bahçe nasıldı?''
Adam şaşkın..
''Ama ben kaıkktan başka bir yere bakmadım ki...''
Bilge:
''Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde
olacak ama bahçeyi inceleyip gel...''
Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş muhtesem bir bahçedeymiş çünkü ...

Geri geldiginde bilge,adama
''bahçe nasıldı'' diye sormuş ...
Adam gördügü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmis..

Bilge gülümsemiş ,''
ama kaşıkta hiç yağ kalmamış'' demis ve eklemis :


"Hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın.. Yada görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasğında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır ..."
"Hayatının anlamı senin bakışlarında gizlidir"


melish 2 Şubat 2006 12:43

Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış
olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak
ister.

O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu.

Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli "helal değildir" diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi
dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi
kabul eder.

Adam ayni şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.
O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama O kabul etmeyebilir.


Adam üşenmez, kalkar, Hacı Bektaş dergâhına gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanıkabul ettiğini söyleyip, bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar.

Hacı Bektaş da söyle der:
-Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nyn gönlü okyanus gibidir.
Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü
kirlenmez.

Bu sebepten dolayı, O senin hediyeni kabul etmiştir.


CimbomLu_Dj_EseN 2 Şubat 2006 12:53

Hayatımız AĞAÇ'lar...
 

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağac devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
Sonuçta ikinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: " Bu nasıl olabilir ? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne ?"
Ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: " Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyor, kendimi geliştiriyordum.
Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."


Misafir 2 Şubat 2006 13:06

Dudakla Bardak Arası
Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için de kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, birgün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala:
-Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiçbir zaman içemeyeceksiniz ki! deyivermiş.
Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.
Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral köleler de dâhil herkesin hemen toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretmiş.
Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış. Şarap bardağını eline alarak:
- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiçbir zaman içemeyeceğimi tekrar
iddia edebilir misin? diye sormuş.
Köle şöyle cevap vermiş:
- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile
bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler
gelebileceğini de bilemem!
Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş.
Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü
söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı
fırlamış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş.
Kral ve domuz arasında öldüresiye bir mücadele başlamış.
Sonunda yaban domuzu mızrak gibi azı dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş.
Kral bostanda, bardak masada kalmış...
Şu söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:

"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip değil ise ne gelir elden?"
Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın
onlara tıpkı hayata asıldığınız gibi...
Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır..
Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi
unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması
gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu... Yarın bir sır... Bugünün kıymetini bilin.


Misafir 2 Şubat 2006 14:44

TUTKULU AŞK



Onu ilk defa şehirdeki büyük mağazalardan birinin spor reyonunda görmüştüm ve görür görmez deyim yerindeyse tam anlamıyla çarpılmıştım.
Öylesine etrafıma bakınıp geziniyordum, hani bonusgiller gibi bir şey tüketme sevdamda yoktu. Yarım saat sonrasına bir randevum vardı ve ben vakit öldürmek için biraz da klimasından akan serinlik nedeniyle büyük mağazada aylak aylak dolaşıyordum. Şehir insanının eğlencesi işte.
Ve birden onu gördüm. Orada öylece duruyordu. İnanılmaz zarif ve çekiciydi. Görünce heyecanlandim (böylesi çekici bir şey olamazdı) daha sonraysa şaşırdım (hem de Ankara'da). Garip hatta safça göründüğümün farkındaydım ama orada öylece ona bakmaktan da kendimi alamıyordum. Allahtan etrafta bana bakan yoktu ve aramızdaki mesafe yaklaşık bir on metre kadardı.
Yanına yaklaşmadım. Mesafeyi koruyarak uzaktan incelemeye başladım. Nedense erişilmez gelmişti bana. İnce ve zarif bir gövdesi vardı. Başı hafifçe öne doğru eğikti ve yere incecik bir dokunuşla basıyordu. Bir ilkbahar sabahı güllerle kaplı bir bahçedeki açmamış bir gül goncasının üstünde hayatın geçiciliğini anımsatırcasına kısacık bir ömrü olan bir çiy damlasından yansıyan günün ilk ışığı kadar az bulunur bir zarafet ve parlaklığa sahipti. Gövdesi alabildiğince ince olmasına rağmen çok güçlü görünüyordu. Yukarıdan aşağıya doğru elmasla kesilmiş gibi duran keskin hatlarla bezenmiş eski yunan tanrıça heykelleri gibiydi sanki.
Onun bir benzerini yıllar önce daha dokuz yaşındayken okuldan dönerken büyük bir abinin yanında görmüştüm ve yeni yetme halimle hayran kalmıştım. Aşk kelimesini bilseydim muhakkak aşıkda olurdum ama dokuz yaşındayken insan aşkı bilmezdi ki. Sürekli sıratan o abiyide delice kıskanmıştım. Bu kadar harika bir parça bu budalanın ellerinde mi olmalıydı? Ama işte gerçekde buydu, talih böylesine kör gözlü bir kocakarıydı maalesef. Harukülade güzellikleri öylesine özensiz ve adaletsizce saçıp savuruyordu.

Ona çok benzeyen ama ondan daha güzel ve zarif olanı işte şimdi karşımdaydı. Kafamın içinde saplantılı tek bir düşünce oluşmuştu: her ne pahasına olursa olsun ona sahip olmalıydım. Yıllarca içimde saklı kalan ergenlik düşümü gerçekleştirmeliydim. Hesaplı kitaplı olan ben onu görünce her şeyi bir kenara bıraktım. Mavi melek filmindeki Profesörün Marlen Dietrich karşısında yaşadığı türden bir tutkuya bulanmıştım sanki ama ben profesör gibi çaresiz değildim. En kısa zamanda her ne pahasına olursa olsun ona sahip olacaktım.
Biraz yürüyüp, durdum ve saklayamadığım istekli bakışlarla tekrar uzun uzun baktım. Aramızdaki mesafe beş metreye kadar inmişti. Daha da belirginleşen heyecan verici hatları beni deli ediyordu. Bir an için kendimi onun üstündeyken hayal ettim ve heyecanım inanılmaz derecede arttı. Zarif ve utangaç bir şekilde öne doğru eğilen başını ellerimle sıkıca kavradığımı ve üzerine iyice yayıldığımı düşledim. Artık tutkuma hakim olamıyordum. Bir adım daha atacakken, cep telefonu vahşi moğol istilacılar gibi bağırarak çalmaya başladı. Hayatı kolaylaştırdığı öne sürülen zımbırtılar içinde en işe yaramazı olan cep telefonu istemeyerek açtım. Bu muhteşem şiirsel anın büyüsünü bozduğu içinde cep telefonunu icat eden İskandinavyalı tüm mühendislere okkalı bir küfür savurdum. Her aklı başında entellektüel İskandinavyalı gibi, neden bitmeyen gündüzlerin sonunda yaşamı anlamsız bulup adam gibi intihar etmiyordu da böyle insanın hayatını zehir eden aletler yapıyordu ve daha kötüsü bunu teknoloji delisi biz Türklere bedavadan ucuz fiyatlarla satıyordu. Cep telefonu olayını derinlemesine düşünüp analiz edeceğimi kendi kendime söz verip kızarak telefonu açtım.

Arayan buluşacağım kişiydi. Buluşmaya on dakika gecikmişim, Neredeymişim? Kısa ve hatta sert cümlelerle birazdan orada olacağımı söyledim ve telefonu kapadım.

Özlemle tekrar ona baktım. Burada bulacağımı bildiğim için içlenerek ve istemeyerek de olsa oradan ayrıldım. En kısa zamanda geri dönecektim. Tek tesellim aynı yerde bulacağımın garantisiydi. Geri dönüp, oradan ayrılırken, çok zor duyulur bir sesle "I'll be back baby" parçasını mırıldanıyordum.

Daha sonraki bir hafta boyunca her gün ve neredeyse her saat aklıma geldi. Zarif gövdesi, uyumlu hatları, zarafeti, inceliğiyle neredeyse zıt olan o gücü, bitmeyen internet reklamları gibi sürekli hep gözümün önüne geliyordu. Onu deliler gibi istiyordum.
Hiç bir hesap kitap artık beni durduramazdı. Arkadaşlarımın ve dostlarımın ne diyeceğini tahmin ediyordum, "Eşşek kadar adam oldun, sana hiç yakışıyor mu? falan diyeceklerdi". Allahtan bir karım yoktu. Onu ve beni yanyana görünce girebileceği kıskançlık krizlerini tahmin edebiliyordum. Sevgilimde uzaklardaydı ve ne yaptığımı bilemezdi, göremezdi. Rahatlıkla onunla olabilirdim. Tabi şehirde asla olmazdı. Arabayla mezun olduğum üniversitenin arka taraflarına gidebilirdik, oralar hem oldukça ıssızdı hem de çevre olarak çok güzeldi. Böylece rahatlıkla gözlerden uzak birlikte olabilirdim. Keyfime diyecek yoktu. Geri kalan tek şey ona sahip olmaktı. Bu benim için inanılmaz kolay bir şeydi. Akşam iş çıkışı tekrar aynı mağazaya gittim. Beklediğim gibi ordaydı, yine güzel, yine zarif ve yine çok çekiciydi. Gövdemi hafifce öne eğerek sert adımlarla ona doğru yürümeye başladım ve bu sefer "You'll be mine baby" parçasını mırıldanıyordum.
Sert adımlarım beni onun yanında ayakta duran adama getirmişti. Elleri kavuşmuş bir şekilde bana öylece merakla bana bakıyordu. Karşısında durdum ve hiç vakit kaybetmeden başparmağımla onu işaret ederek,
"bu bisikleti satın almak istiyorum" dedim.
Satıcının yüzüne birden gevşek bir marketing gülümsemesi otomatik olarak yayıldı. "Tabi beyefendi" Nakit mi kredi kartı mı? dedi.
"Kredi kartı" dedim gülümseyerek ve cüzdanımdan çıkardığım kredi kartıyla, kimliği satıcıya uzatırken diğer elimle shimano vites takımlı, 18 vites (iki önde ve 9 tane arkada), vitesleri frenden değişen mekanizmalı (en yeni teknoloji), 28 jant ince tekerlekli, aluminyum alaşım gövdeli, 8 kg ağırlığında, mavi ve turuncu renkli, en ünlü markanın ürettiği yarış bisikletinin açık buz mavisi incecik selesine hafifçe dokundum. Sevincimden neredeyse zıplayacaktım.
Bu bir fetişizm değildi, sadece belkide hiç büyümeyecek bir oğlan çocuğunun geç kalmış iki tekerlekli düşünün gerçekleşmesiydi. O oğlan çocuğu bendim. Almanya'dan gelen dayı oğlunun bisikletine özlemle bakan o küçük oğlan çocuğun özlemini gidermiştim.
O artık benimdi. Öne doğru eğilmiş gidonunda tutup dışarı birlikte çıkarken, hissettiğim şey mutluluktu ve bu sefer "baby, you are mine" şarkısını söylüyordum



ZIR DELİM BENİMDE SANA OLAN TUTKULARIM...!

<FONT face=Verdana color=red size=4>


Misafir 2 Şubat 2006 19:01

Başarının Sırrı
Günlerden bir gün ... kurbağa yarışı varmış.
Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:
-"...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker
teker yarısı bırakmaya başlamışlar.
İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya
çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış:
-"...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."
Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri
kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa
büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu isi nasıl başardın diye.
O anda farkına varmışlar ki....
Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın...
onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!


Misafir 3 Şubat 2006 11:44

Zehir
Uzun yıllar once Çinde Li-Li adli bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar.
Lakin kısa bir süre sonra kayınvaldesi ile geçinilmenin çok zor olduğunu anlar. İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar.
Bu çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve annesi ile karısı arasında kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan gençkız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır.
Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler.
Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin oldürdüğu belli olmayacaktır.
Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.
Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Hergün en güzel yemekleri yapıyor, Kayn*******n tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvaldeside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genc kız kendisini ağır bir yük altında hissetti.
Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı
dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına
verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu.
Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve
kahkahalarla gülmeye başladı
"Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitamin lerdi. Olsa olsa
kayınvaldeni sadece daha da guçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz " dedi.

Kıssadan Hisse:
Eski bir Cin atasözü şöyle der ;
"Gül veren elde gül kokusu kalır."
Sevilen insan, sevgisini insanlara veren insandır.


Misafir 3 Şubat 2006 14:36

PAPATYANIN HİKAYESİ

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya..Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormus.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı,Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden..Zambaklardan...
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını.. Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu..Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş..Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş..Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş..
Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış..Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmus bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..
Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüs.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş..Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış..Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış..
Ama gövden seni taşımıyor demisş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış..Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdigini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış..
Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini..O her seye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel oldugunu söylememiş, Ama onu aslında hep sevmis.. Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düstüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini..Teşekkür etmis ona içinden..Son yaprağıda kuruduğunda, Biliyormuş artık..


Gerçek sevginin,söylemeden, yaşamadan, ve asla kavuşmadan varolabileceğini...




Misafir 4 Şubat 2006 08:39

GÜLÜMSE

Anneannemle dedem neredeyse yarım yüzyıldır evlilerdi. İlk karşılaştıkları andan beri kendi yarattıkları bir oyunu oynuyorlardı. Birbirlerinin bulması için sürpriz bir yere "Gülümse" kelimesini yazıp bırakırlardı. Evin içinde bu kelimeyi yazıp sırayla bir yere bırakırlar, kelimenin nerede olduğunu bulan hemen kendisi de yazıp başka bir yere saklardı.
Bir sonraki yemeği kim hazırlarsa "Gülümse" kelimesini una ve şekere bulayıp bekletirdi. Anneannemin tadına doyulmaz muhallebilerini yediğimiz verandaya bakan pencerede de bu kelime yazılıydı. Sıcak duş aldıktan sonra banyodaki aynanın buharlı yüzeyine "Gülümse" yazmışlardı. Böylece her banyodan sonra aynada "Gülümse" beliriveriyordu. Büyükannem tuvalet kağıdının üzerine bile "Gülümse" yazmıştı.
Ayakkabılarının içinden, yastıkların altından, araba koltuğu üzerinden, dolapların içinden kısaca hangi taşı kaldırsanız altından "Gülümse" çıkıyordu. Bu gizemli kelime herhangi bir mobilya kadar evelerinin bir parçası olmuştu.
Anneannemle dedemin oynadığı bu oyunu takdir etmem yıllarımı aldı. Şüphecili gerçek sevgiye (saf ve uzun süreli) inanmamı engelliyordu. Öte yandan büyükannemle dedemin ilişkisi beni hiç şüpheye düşürmemişti. Sevgiyi günlük hayatlarına taşımışlardı. Bu oynadıkları oyun flört etmenin ötesinde birşeydi, yaşam tarzları olmuştu.
Anneannemle dedem her fırsatta birbirlerinin ellerini tutarlar, mutfakta bile bir anı çalıp birbirlerine küçük bir öpücük kondururlardı. Anneannem bana dedemin ne kadar tatlı olduğunu ve gittikçe yakışıklılaştığını söylerdi.
Daha sonraları yaşantılarına birdenbire karabulutlar çöktü, anneannem meme kanseri olmuştu.Hastalık ilk olarak bundan on yıl önce ortaya çıkmıştı. Dedem herzaman olduğu gibi karısının yanından hiç ayrılmadı. Odadan dışarıya çıkamaycak kadar hasta olduğunda gün ışığını daha iyi hissedebilmesi odanın rengini sarıya boyattılar.
Daha sonra kanser atak yaptı ve anneannemi kaybettik.
Anneannemin cenaze çiçeğinin sarılı pembe kurdelesinin üzerine "Gülümse" yazıldı. Tören sonrası cenazeye gelenler yavaş yavaş azalınca dedem anneannemin başına doğru eğildi, derin bir nefes aldı ve şarkı söylemeye başladı. Gözyaşları ve hüzün karışan şarkı bizde ninni hissi uyandırmıştı.
Her ne kadar üzüntüyle sarsılmış olsamda bu anı unutamıyorum. Onların derin sevgisini her ne kadar geç anlamışta olsam bu sevginin güzelliğine tanık olma şansına ulaştım.

G-ü-l-ü-m-s-e:Seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin.

Teşekkürler, anneanneciğim ve dedeciğim. Bunu anlamama yardımcı olduğunuz için teşekkür ederim.

Kalplerde yaşayanlar asla ölmezler






Misafir 4 Şubat 2006 12:51

SEVGi
Gerçi sarp ve zorludur sevginin yollari. Ama içinize ates düstü mü, izlemekten geri durmayin.

Sizi kanatlarinin arasina alip saklamak isterse, karsi koyun.
Çünkü bilin ki, bir an gelir, o kanatlarin arasindan bir kiliç çekilir ve vurur, inletir sizi.
Gerçi sözleri düslerinizi darmadagin edebilir, tipki kuzey rüzgarinin bahçeleri darmadagin ettigi gibi.
Ama sizinle konustugu zamanlarda, yine de ona inanmamazlik etmeyin.
Çünkü basiniza taci oturtacak olan da, sizi çarmiha gerecek olan da sevgidir.
Serpilip gelismenizi isteyen de o, budanip kalmanizi isteyen de odur.
Diyelim ki korkulara kapilmissiniz da sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz,
O zaman çiplakliginizi örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklasip
mevsimleri olmayan bir dünyaya siginin, daha iyidir derim.
Çünkü ancak orada güler ve aglayabilirsiniz, ama ne gülüsünüz tam olur, ne de aglarken tüm gözyaslariniz dökülür.
Karsisindakine kendinden baska hiçbir sey vermez Sevgi,
Ve kendinden baska hiçbir seyi de geri almaz. Ne kendi disindaki seylere sahiptir, ne de kendisine sahip olunabilir.
Hiçbir zaman sevgiye yön verebileceginizi düsünmeyin. Çünkü sevgi, eger sizi o degerde bulmussa, kendi yönünü kendi çizecektir.
Sevginin kendini mutlu kilmaktan öte hiçbir arzusu yoktur.
Ama eger sevgiye kapilmissaniz ve tutkulariniz olsun istiyorsaniz sunlari kendinize seçin derim:
Tutkunuz, sevginin içinde erimek olsun. Tipki geceye sarkilar söyleyen bir akarsu gibi akip gidin.
Tutkunuz, asiri duygusal davranislarin getirecegi acilari tanimak olsun.
Tutkunuz, kendi sevgi anlayisinizla kendinizi vurmak olsun.
Varsin istekle ve coskuyla aksin kaniniz.
Tutkunuz, kanatlanmis bir yürekle sabaha gözlerinizi açip sevgi dolu bir güne basliyor olusa tesekkür etmek olsun,
Tutkunuz, gün ögleye eristiginde oturup sevginin yüce heyecanini düsünmek olsun,
Tutkunuz, gün aksama erdiginde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun.
Ve yüreginize gömdügünüz sevgili için iyi birseyler dileyip yatin:


dudaklarinizda onu yücelten bir sarki olsun... ?


************



Misafir 4 Şubat 2006 19:27

PULSUZ DİLEKÇE


Sevgili Anneciğim Babacığım,
Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim:
Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.
Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın. Beni her erde, koruyup kollamayın. Davranışlarımın sonuçlarını kendim görsem daha iyi öğrenebilirim. Bırakın kendi işimi kendim göreyim. Büyüdüğümü başka nasıl anlarım?
Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmakla kendimi alamıyorum. Bunu önemseyin. Ama siz beni şaşırtmayın. Hep çocuk kalmak isterim sonra.
Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum. Bana yerli yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor.
Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.
Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır. “ ben senin yaşında iken….” Diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni korkutup sindirerek suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın. Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuş gibi yargılamayın. Yanlış davranışların üzerine durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.
Beni dinleyin. Öğrenmeye en yakın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve öz olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün. Beni başkalarıyla karıştırmayın.: Umutsuzluğa kapılırım.
Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın; bana süre tanıyın. Yüz de yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın; yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki bende sizi yabancıların önünde güç duruma düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca haksızlık ettiğinizi açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz; tersine, beni size daha çok yaklaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, beklide düş kırıklığına uğratıyorum. Bana verdiklerinizin yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldi ise birçoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.
Benden “örnek çocuk” olmamı istemezseniz, bende sizden kusursuz ana – baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım olsaydı sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.






Not: bu tavsiyeler sadece anne ve babalar için olup; çocukların reşit olmadan okumaları doğru değildir.


Misafir 4 Şubat 2006 23:06

Tanrı ile Randevu
Küçük bir çocuk Tanrı ile tanışmak istedi.
Tanrı'nın bulunduğu yere gitmek için oldukça uzun bir seyahat yapmasi gerektiğini biliyordu. Bu yüzden çantasına bir paket çikolata ile meyve suyu da koydu ve yola koyuldu. Evinden beş blok öteye geldiğinde yol kenarındaki parkta bir sıraya oturmuş, güvercinleri seyreden yaşli bir kadın gördü.
Kadının yanına oturdu ve çantasını açtı. Tam meyve suyunu çıkarıp içmeyi düşünüyordu ki, yaşlı kadının aç göründüğünü farketti. Çikolatayı çıkarip yaşlı kadına uzattı. Kadın çocuğa gülümseyip çikolatayı aldı. Gülümsemesi o kadar sıcak ve güzeldi ki, çocuk o gülümsemeyi tekrar görebilmek için meyve suyunu da çıkarıp kadına verdi. Kadin tekrar gülümsedi ve tek kelime bile konuşmadıklari halde içi neşeyle doldu. Karanlık çökmeye başlamıştı. Çocuk çok yorgun olduğunu hissedip oturduğu yerden kalktı ve bir kaç adım attıktan sonra dönerek kadına koştu ve sımsıkı sarıldı ona. Kadın kocaman bir gülümsemeyle bakıp içini ısıtti çocuğun.
Eve döndüğünde annesi çocuğun ışıldayan yüzüne bakıp,
"Seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın bakalım bugün?" diye sordu. Çocuk "Tanrı ile öğlen yemeği yedim," diye cevapladı ve annesinin bir sey söylemesine fırsat bırakmadan
"Biliyor musun anne, hayatımda gördüğüm en güzel gülümseyişe sahip," diye ekledi. O sırada yaşlı kadın neşeli bir şekilde evine girdi. Annesinin yüzündeki huzur dolu ifadeyi gören oğlu
"Çok mutlu görünüyorsun anne,bunun sebebi ne?"
diye sordu. Kadın "Parkta Tanrı ile çikolata yedim." diye cevap verdi. Oğlunun şaşkın bakışına aldırmadan
"Düşündüğümden çok gençmiş," diye de ekledi.
Uzun süreli veya kisa süreli, o veya bu sebepten ötürü, değişik değişik insanlar hayatımıza girip çıkarlar. Ve biz onlarla ilişkilerimizde çoğunlukla, bir gülüşün, güzel bir sözcüğün, dinleyen bir kulağın, dürüst bir iltifatin veya ilgi dolu küçük bir hareketin gücünü önemsemeyiz. Hem unutmayın, Tanrı'nın neye benzediğini
bilmiyorsak, insanlari görünüşlerine göre değerlendirmemeliyiz.


muhlise 5 Şubat 2006 11:05

Bulunmayacak tek şey..

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken,

sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi.
Okullar kapanmak üzere olduğundan,
spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks
sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi.
Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine
doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği
kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun
sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu
yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı
ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir
müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola
koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı
düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"
Çocuk, ona dönerek:
- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama
benim bir bacağım doğuştan eksik".
- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu
dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli
eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya
vicdanı."
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise
konuşmayı sürdürdü:
- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız
eksik olsa idi."
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama
doğru yaklaşıp:
"Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"
- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete
giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten
orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat
insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat
görecekler..."
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne
kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam,
vitrine işâret ederek:
- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek
ister misin?"
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün
değil ki!"
- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!"
dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen
bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."
Çocuk biraz düşünüp:
- "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu
kim alacak ki?"
- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ
ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam
ederek:
- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.
- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim
sayılır."
- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci
indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten
pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir,
sattım gitti!"
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında
dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği
modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı
çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu
oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı
eskiyi göstererek:
- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana,
bunu satsan memnun olurum."
- "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun
tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder
mi?"
- "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam,
"Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika
ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden
ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden
atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem
de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan
terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz
gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri
vererek:
- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim
mevsimini başlattınız ya!"
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına
bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine
sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,
böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça
yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç
duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için
üzülmeme hiç gerek yok! demişti."

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur,
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir.


emma love fırat 5 Şubat 2006 15:34

itibarımı nasıl arttırcam


Misafir 5 Şubat 2006 15:45

KABUS

ÇOCUKLUĞUMDAN BERİ dar mekânlardan sıkılır ve bu tür yerlere girmeyip kaçardım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım.

Oysa ki o dar yerlere, şimdi ister istemez girecektim.
Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların seslerini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görüyordum.
— Genç yaşta öldü zavallı!. diyorlardı. Halbuki ne kadar çok işleri vardı.
Gerçekten de birçok işim yarım kalmıştı. Meselâ, oğluma iyi bir işyeri açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup, dostlarımı orada toplamak da hayâl olmuştu. Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun kömür işini halledememiş ve çatının akan yerlerini aktaramamıştım.
Yarıda kalan işlerimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses, beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve:
— Geçti artık geçti!. diyordu.
İçimden: “keşke geçmemiş olsaydı!.” diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım.
Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve içinde bulunduğum tabutun kapağını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde:
— Aman Allah’ım!.. dedim. Ne olacak şimdi hâlim?
Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştım. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu.
Cenâze namazı için câmiye gidiyor olmalıydık.
Câmi deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve her gün beş defa davet edilmeme rağmen, bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi, elli yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikâyet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim.
Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi bir insan olacaktım.
Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses:
— Geçti artık geçti!. diye tekrarladı. Bitti artık!.
Biraz sonra namazım kılınmış ve tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, her gün iskambil oynadığımız arkadaşlarımın neşeli kahkahalarını işitiyor ve “herhalde ölüm haberimi duymamış olacaklar” diye düşünüyordum. Sesler iyice uzaklaştığında, eğik bir şekilde taşındığımı hissederek mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım. Şiddetle yağan yağmurun tabuttaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen, dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da millî takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise, yanındakinin kulağına fısıldayarak:
— Rahmetlinin tersliği, öldüğü günden belli!. diyordu. Sırılsıklam olduk ya!.
Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi?
Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan bir çukura indirdi.
Boylu boyunca yattığım yerden etrafa baktım.
Aman Allah’ım!.. Bu kabir değil miydi?
O âna kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim?
Sessiz feryatlarımı kimseye duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum.
Tekrar koyu bir karanlıkta kalmış ve bütün âcizliğimle dua etmeye başlamıştım.
— Yârabbi!. diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, Cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim.
Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak:
— Geçti artık geçti!. diye tekrarladı. Her şey bitti artık!.
Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu.
Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kâbus görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım, beni ayıltmaya çalışarak:
— Geçti artık geçti!. diye bağırıp duruyordu. Geçti bak, hiçbir şeyin kalmadı!.
Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki yirmi kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak hâlinde yağmur yağıyor, şimşek ve gök gürültüsünden bütün ev sarsılıyordu.
Etrafımdakilerin şaşkın bakışları arasında kendimi toplamaya çalışırken:
— Yarabbi!. Sana zerrelerim adedince şükürler olsun!. diyordum. İyi bir kul olmak için, ya bir fırsat daha vermeseydin?

Cüneyd Suavi


Misafir 6 Şubat 2006 14:33

Deniz Yıldızı
Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar,
sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını,
okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder.
Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler.
Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...


Misafir 6 Şubat 2006 14:43


Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. ıçinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.

Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. ıçinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

ışte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...


Murat ALTAY


Misafir 6 Şubat 2006 20:44

SİGARAYI BIRAKTIM

Hafif sisli bir havada ve günesin apartmanlarin arasindan yeni yeni güne merhaba dedigi bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gisesinde, yaklasik iki ay önce ayrildigi kiz arkadasini görür ve titrek bir"merhaba" ile konusmaya baslar. Bu konusmalar vapurda da devam eder. Adamin; "Hava o kadar da soguk degil, disarida oturalim mi?" sorusuna, kizin "Olur" cevabi vermesiyle birlikte vapurun en üst katina dogru yol alirlar. Birkaç dakika havadan sudan
muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kiza bir sigara uzatir ve kendisine de bir tane alir. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: * Biliyorum, bu konulari daha önce hiç konusmadik ya da konusamadik diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrildik biz" sorusunu sormayacagim.
Sadece sana söylemek istedigim birkaç sey var, onlari konusmak istiyorum. Genç kiz; adama bakarak, "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konusmasina kaldigi yerden devam eder: ! Biliyor musun? Ayrildiktan sonra, seni sigaraya benzetmeye basladim. Kiz, hiç tahmin etmedigi, alakasiz bir konuyla lafa girmesinin verdigi saskinlikla, "Ne?
Nasil yani?" der. Adam, önce kiza uzattigi sigarayi ve sonra kendi sigarasini, çantasindan çikardigi çakmak ile yaktiktan sonra: Mesela bir tane sigara yakiyorum ve kül tablasina koyup izlemeye basliyorum. Kül tablasina dökülen külleri gördükçe; anilarimiz aklima, her biri kül olup acilarima dönüsüyor sonra.Arada bir elime aliyorum sigarayi ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anilari silkiyorum kül tablasina.
"Sen zehiri" hosuma gidiyor, içimi acitiyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Agzimdan çikan her dumanda, ayrilirken bana biraktigin; son bakisinin silueti beliriyor. Her sigaranin oldugu gibi, senin de sonun yaklasiyor. Ve ben yavas hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasina, aptalca bir umutla "N'olur yapma!! " diyecegin zamani bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamiyorum sesini. "Ve iste bitirdim seni"
diyorum. Hayir hayir kendimi kandiriyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakiyorum kül tablasina; evet! Sen oradasin, evet! Anilar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yikasam da, hiç çikmayacak bir koku. Anliyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kismini bitirmisim. Senden bagimsiz bir sen, hep içimde yasiyormus. Ve anliyorum ki, sadece
sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabirla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya basliyorsun. Anilar acilar derken yine bitiyorsun. Yeniden yaniyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda aliskanlik oluyorsun. Genç kiz anlatilanlari dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yogunlugu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar aci çekmesine üzüntü duyarken; diger yandan da, kendisinin hala unutulmamis olmasindan, haz aliyordu. Aslinda kendisi de unutamamisti genç adami. Kendi istegiyle ayrilmisti ama; sevmedigi ya da artik bir seyler hissetmedigi için degil, en yakin kiz arkadasinin da, o insana karsi bir takim duygular besledigi için gerçeklesmisti bu ayrilik. Bunu; ne erkek arkadasi, ne de en yakin arkadasi biliyordu. Erkek arkadasina, "Bu iliskide bir seyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyecegim, ayrilmaliyiz." diye bir mesaj atarken; kiza, "Ilgisiz bir sevgili olmaya
baslamisti günler geçtikçe; çok bunalmistim. Ve bir gün onu, baska biriyle sarmas dolas gördüm. Bu yüzden ayrildim." demisti. Böylece, hem erkek arkadasindan, kendine göre, makul bir sebeple ayrilmis; hem de arkadasina, erkek arkadasini kötüleyerek, ondan sogumasini saglamisti. Kendisinin çok aci çekecegini bile bile, arkadasini kaybetmemek için, böyle bir
yalanlar zincirine basvurmustu. Artik hayatini, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu
karsilasmalarinda duygularini bir tarafa birakip, mantigi ile karar vermek zorundaydi. Geri dönüsü yoktu ve kiz da bunun farkindaydi. Bütün ayrintilari, olasi bir karsilasma için düsünmüstü daha önceden. Adamin anlattiklarini dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardi!" dermisçesine bakmasindan sonra, kiz konusmaya basladi: * Açikçasi bu söylediklerin, hiç beklemedigim seylerdi. Benim, bu açiklamalarina bir yorum yapmami bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düsüncelerin. Her biten iliskiden sonra, yasanabilecek duygulardan bu anlattiklarin. Sunu söyleyebilirim ama; yasadigimiz iliskide, elimden gelen fedakarligi gösterdigime inaniyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her sey benden kaynakliyordu. Sonuç olarak, bir sekilde bu iliski yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. * Bu kadar mi yani? * Evet... Genç adam sok olmustu. Belki, daha ilimli bir yaklasim bekliyordu kizdan. Ancak, kesin ve kararli konusmustu kiz. Hiçbir umudun kalmadigina, kendini inandirmaya çalisiyordu. Vapur yanasmisti iskeleye. Tek bir kelime bile konusmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kiz, adama sarilarak "Hosçakal" dedi. Ancak adam, ayrilirken ne sarilmisti kiza, ne de bir kelime çikmisti agzindan. Bir heykel gibi duruyordu kizin karsisinda. Kiz da, bir tepki gelmeyince; hizla oradan uzaklasmayi tercih etti. Arkalarina bile bakmadan
ayrildilar. Kiz, isyerine ulasti. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yaziyordu: "Hep bu karsilasmayi ve sana sigara hikayesini anlatacagim günü beklemistim. Ve o gün, gözlerimin içine bakip; söyleyeceklerine göre, hayatima bir yön çizecegime..." Genç kiz, bu mesajdan hiçbir anlam çikaramamisti. Bu
mesaji düsünürken; bir mesaj daha geldi: "... kendi kendime söz vermistim. Bugün duyduklarim; beni hayal kirikligina ugratti ve ben kararimi verdim:"
"Sigarayi biraktim..."


Misafir 7 Şubat 2006 13:56

YANLIS NUMARA

Numarayı çevirirken, nasıl oldu bilmiyorum ama çevirdiğim numaranın yanlış olduğunu bilmeme karşın telefonu kapatmadan hattın öteki ucundan yanıt verilmesini bekledim. Yaşlı bir adam aksi bir ses tonuyla yanıt verdi. Yanlış numara! dedi ve telefonu yüzüme kapattı.

Canım sıkkın, aynı numarayı bir daha çevirdim. Aynı ses Size yanlış dedim! dedi ve yine telefonu yüzüme kapattı. Yanlış bir numara çevirdiğimi nereden biliyordu? Bir polis çevresinde olan bitene karşı her zaman ilgili olmak konusunda eğitim görür. Hiç düşünmeden aynı numarayı üçüncü kez çevirdim.

Yeter artık dedi adam. Yine sen misin?

Evet dedim. Daha ağzımı bile açmadan yanlış numarayı çevirdiğimi nereden biliyorsunuz?

Bunu da sen bul! diyerek telefonu tekrar yüzüme kapattı. Oturduğum yerde ahize elimde kalakaldım. Sonra büyük bir kararlılıkla adamı bir daha aradım.

Buldun mu? dedi.

Aklıma bir tek şey geliyor... Sizi kimse aramaz.

Tamam buldun! dedi ve telefonu dördüncü kez yüzüme kapattı. Sinirlerim gevşediği için, gülerek aradım adamı bu kez.

Şimdi ne istiyorsun? diye sordu.

Yalnızca... Bir Merhaba demek istedim

Merhaba mı? diye sordu adam şaşkınlığını gizleyemeden. Neden?

Ne bileyim. Sizi kimse aramıyorsa, bari ben arayayım dedim.

Peki. Merhaba. Kimsiniz?

Sonunda başarmıştım. Meraklanma sırası ondaydı. Kendimi tanıttıktan sonra, ona kim olduğunu sordum.

Adını söyledikten sonra, Seksensekiz yaşımdayım ve son yirmi yıldır bir günde telefonla bu kadar aranmamıştım yanlışlıkla olsa da! dedi ve gülmeye başladık.

Yaklaşık on dakika sohbet ettik. Ne ailesi ne de bir arkadaşı vardı. Yakınlarının tümü ölmüştü. Asansör görevlisi olarak çalıştığı günlere ilişkin anılarından söz ederken sesi çok içten geliyordu. Kendisini tekrar arama konusunda izin istedim.

Neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? diye sorarken şaşkınlığını saklayamıyordu.

Ne bileyim. Telefon arkadaşı olabiliriz, hani şu mektup arkadaşları gibi.

Tereddüt etti. Yeni bir arkadaşım olmasının bence bir sakıncası yok dedi. Sesi oldukça duyarlıydı bu kez.

Ertesi gün ve sonraki günlerde onu yeniden aradım. Sohbeti tatlıydı. Bana Birinci ve İkinci Dünya Savaşı anılarından, öteki tarihi olaylardan söz etti.

Ona evimin ve ofisimin telefon numaralarını verdim. O da beni arayabilecekti. Aradı da... Hemen hemen hergün. Yalnız ve yaşlı bir adama iyilik yapmak değildi amacım yalnızca. Onunla konuşmak benim için önemliydi, çünkü benim yaşamımda da büyük bir boşluk vardı. Yetimhanelerde, bakıcı ailelerin yanında büyümüştüm, hiç babam olmamıştı. Zamanla onu baba gibi görmeye başladım. Ona işimden, üniversitedeki derslerimden söz ediyordum. Yaşamımda psikolojik danışmanım rolünü üstlenmişti. Üstlerimden biriyle aramdaki anlaşmazlıktan söz ederken, yeni arkadaşıma Onunla aramdaki bu sorunu bir an önce çözmem gerekiyor dedim.

Acelen ne? diye uyardı beni. Bırak aranızdaki olaylar biraz yatışsın. Benim yaşıma geldiğinde, zamanın pek çok şeyin ilacı olduğunu anlıyorsun. İşler kötüye giderse, o zaman konuş onunla. Uzun bir sessizlikten sonra, Biliyorsun... dedi sakin bir sesle. Seninle kendi oğlumla konuşuyormuşum gibi konuşuyorum. Her zaman bir ailem ve çocuklarım olmasını istedim. Bu duygunun ne olduğunu anlayamayacak denli gençsin.

Hayır değildim. Ben de hep bir ailem ve bir babam olsun istemiştim. Fakat ona hiçbir şey söylemedim. Çok uzun zamandır yüreğimde taşıdığım acıyı daha fazla taşıyamamaktan korktum. Bir akşam seksendokuzuncu doğum gününün yaklaşmakta olduğunu söyledi.

Kendi ellerimle hemen çok büyük bir doğum günü kartı hazırladım. Kartın üzerinde bir doğum günü pastası ve seksendokuz tane mum vardı. Tüm iş arkadaşlarımdan kartı imzalamalarını istedim. Yaklaşık yüz imza oldu kartta. Bundan çok hoşlanacağından emindim. Dört aydır telefonda sohbet ediyorduk, artık yüz yüze gelmemizin zamanı gelmişti. Doğum günü kartını kendi elimle götürmeye karar verdim. Kendisini ziyarete gideceğimi söylemedim. Sürpriz yapmak istiyordum. Telefon rehberinden adresini buldum ve oturduğu apartmana gidip, arabamı sokağının başına park ettim. Apartmana girdiğimde postacı elindeki mektupları ayırıyordu. Adının yazılı olduğu posta kutusunu denetlerken postacı doğru yerde olduğumu işaret etti başıyla. Yüreğim heyecanla çarpıyordu. Acaba telefonda kurulan aramızdaki kimyasal yaklaşım, yüz yüze de kurulacak mıydı? İçimden bir kuşku duygusu gelip geçti. Belki de babamın beni reddettiği gibi o da reddecekti. Kapısını çaldım. Yanıt gelmeyince daha hızlı çaldım. Postacı başını kaldırıp bana baktı. Kimse yok dedi.

Evet dedim. Kendimi biraz tuhaf duyumsuyordum. Telefonu yanıtlaması ne denli uzun sürüyorsa, kapıyı açması da...

Akrabası mısınız? diye sordu postacı.

Hayır, arkadaşıyım yalnızca.

Çok üzgünüm dedi üzgün bir sesle. Bay Meth önceki gün öldü."

Öldü mü? dedim.

Şaşkınlık içindeydim, inanamıyordum bir türlü duyduklarıma. Sonra kendimi toparladım, postacıya teşekkür ettim ve dışarıya çıktım.

Arabaya doğru yürürken gözlerim yaşlarla doluydu. Yaşamlarımızdaki güzelliklerin ayırdına varmak kimi zaman ani ve beklenmedik bir olayla olanaklıdır. Şimdi yaşamımda ilk kez, birbirimize ne denli yakın olduğumuzu anladım. Herşey ne denli de kolay olmuştu; bir dahaki sefere kendime yakın bir arkadaşı çok daha kolay bulacaktım. Yavaş yavaş bir sıcaklık kapladı bedenimi. Birden sanki onun ters sesini duydum. Yanlış numara! Sonra kendisini neden bir daha aramak istediğimi sorması geldi aklıma. Yüksek sesle Çünkü sen benim için önemlisin dedim. Çünkü ben senin arkadaşınım.

Açılmamış doğum günü kartını arabamın arka koltuğuna koydum ve direksiyona geçtim. Arabamı çalıştırmadan arkama döndüm bu kez fısıldadım:

Ben yanlış numara çevirmedim. Sen benim arkadaşımdın.

Jennings Michael Burch


nobody34 7 Şubat 2006 14:55

>> (ÖYKÜ) MEKTUP...
>>
>>
>> Rasim, bir aksam okuldan döndügü vakit, kendi ismine gelmis bir zarf
>> buldu. Içinde, çiçekli bir kagit üstüne, şu satirlar yaziliydi: Rasim
>>Bey,
>> Ben sizi uzaktan uzaga seven bir genç kizim. Çok güzel oldugumu
>>korkmadan
>> söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafinizdan sevilmek ve
>> sizin esiniz olmaktir. Fakat yaslarimiz çok küçük oldugu için
>>zannederim
>> ki birkaç sene beklemek gerekecek. Simdilik kendimi size
>> tanitmayacagim. Mektuplarinizi ...... adresine taahhütlü olarak
>> gönderiniz. Benim çok mutaassip bir babam vardir ki, sokaga çikmama çok

>>az
>> müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüsebiliriz.
>> Kendimi simdiden sevgiliniz ve nisanliniz saydigim için sizinle
>> görüsmeyi fena ve ayip bir sey saymiyorum.
>> Evde yalnizliktan çok canim sikiliyor. Mektuplariniz benim için
>> bir teselli olacaktir.?
>> On alti yasina gelmis her okul çocugu gibi, Rasim için de hayatta
>> sevilip sevmekten daha önemli bir sey yoktu. Bu mektubu okur okumaz
>> yüregine bir ates düstü. Tanimadigi bu kizi deli gibi sevmeye basladi.
>> O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasina çekilerek
>> kendisini seven bu genç kiza uzun bir mektup yazdi. Mektubu posta
>> kutusuna attigi zaman birdenbire on yas büyümüs gibi gurur duyuyordu.
>>
>> Isminin Bedia oldugunu söyleyen bu genç kiz, Rasim in mektuplarina
>> düzenli olarak cevap veriyor, eger bir iki gün geciktirecek olursa
>> kiyametleri kopariyordu. Sizi ne kadar sevdigini ve sizin
>> mektuplarinizdan baska tesellisi olmadigini söyleyen bir zavalli kizin
>> gözlerini yollarda birakmak dogru olur mu? Hem mektuplarinizi çok kisa
>> yaziyorsunuz. Bir rica
>> daha: mektuplarinizi biraz okunakli yaziyla yazamazmisiniz??
>> Genç okullu, aksamlari erkenden odasina kapaniyor, Sevgilisine
>> kendini begendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi
>>uzun
>> mektuplar yaziyordu. Bedia ayni zamanda merakli bir kizdi. Bazen söyle
>> sorular sordugu da oluyordu: ?Evlendigimiz zaman balayimizi
>> geçirmek için acabaItalya ya mi gidelim, Isveç e mi? Bu iki memleket
>>acaba
>> nasildir? Halki nasil yasar ne is görür? Oralara gitmek için hangi
>> denizlerden hangi memleketlerden geçilir?? Yahut da ?Sen Abdülhak Hamit
>> Bey in Eşber ini okudun mu? Nerelerini en çok begendiysen yaz da ben de
>> okuyayim...?
>> Genç okullu, nisanlisina karsi küçük düsmemek için, cografya ve
>> edebiyat kitaplari karistiriyor, onun istedigi bilgiyi toplamak için
>> günlerce çirpiniyordu. Bedia bir mektubunda ona söyle darildi: ?Sizinle
>> muhakkak görüsmeye karar vermistim. Dün okul dönüsünde yolunuzu
>> bekledim. Fakat bir genç kizin sevgilisi oldugunuzu hatirlamamis, çok
>>fena
>> giyinmistiniz. Üstünüz basiniz, ayakkabiniz çamur içindeydi. Çocuk gibi
>> arkadaslarinizla mi bogustunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten
>> korkarak yaniniza gelemedim.?
>> Rasim fena halde utandi ve üzüldü. O günden sonra olaganüstü
>> dikkat ve özenle giyinmeye basladi. Bedia bir kere de onun okuldan
>>çikar
>> çikmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolasmasindan sikayet
>> etmisti. Acaba kendisi evde onun için aglarken, o, baska kizlarin
>> pesinde mi geziyordu?
>> Rasim dünyada Bedia sindan baska hiçbir kizi sevemeyecegini
>> yeminlerle yazdi ve sokakta dolasmaya, tesadüf ettigi kizlara göz
>>ucuyla
>> bile bakmaya cesaret edemez oldu.
>> Bir aksam, Rasim in annesi Nedime Hanim kocasi Ahmet Beyi matemli
>> bir çehre ile karsiladi, aglamakli bir tavirla:
>> ?Ah Bey, basimiza gelenleri sorma. Oglumuza Bedia isminde bir kiz
>> musallat olmus. Bugün Rasim in odasini düzeltirken mektuplarini buldum.
>> Evladimiz elden gidiyor. Bir çare bul.?
>> Ahmet Bey de hiçbir meraklanma isareti görünmüyor, tersine kis kis
>> gülüyordu.
>> Sesini alçaltarak:
>> Korkma Hanim,? dedi, ?oglana ask mektuplarini yazan kiz benim!
>> Oglandaki haylazlik arttikça artiyordu. Ne okuldaki ögretmenler, ne
>>ben,
>> bütün gayretimize ragmen, ona dogru dürüst yazmayi bile
>> ögretemiyorduk. Nihayet düsüne düsüne bu çareyi buldum. Rasim'in
>> kiza yazdigi mektuplar sayesinde yeni yaziyi mutlaka ögreneceginden ve
>>bu
>> sene sinifi geçeceginden eminim. Dogrusunu istersen, ben de yaziyi
>> bir zamanlar sana mektup yaza yaza ögrenmistim.?
>> RESAT NURI GÜNTEKIN


Misafir 9 Şubat 2006 14:37

AYRILIK HİKAYESİ
Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil, uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi.

Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti, aslında bunda geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsız uyanış bitmeli... İçinde bir muhakeme başlamıştı, kendi kendine söyleniyordu:
"Ona da haksızlık etmek istemiyorum belki hatalı olan benim.... Bulunmaz Hint kumaşı değilim ya, görünüş olarak, hımmm, yakışıklı çocuk denilecek biri hiç değilim.... Ama yaptım, çok çalıştım bitmesin diye, kendimle, mantığımla çok kavga ettim, olmadı...."
Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi : "bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor onlar bile ağlıyor halimize."
Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadıköy iskelesine geldi. Her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmişti buluşma yerine. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü, şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Karşılama faslından sonra Beşiktaş'a gitme kararı aldılar, yolculuk sırasında hiç konuşmadılar; genç adam güneşin yokluğunda grileşen denize bakıyordu. Genç kız, arkadaşının bu durgunluğuna anlam verememişti, öyle ya nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarını çaldığını.
"Üşüdüm" dedi genç kız. Bu, yolculuk boyunca edilen tek laftı. Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kız anlamıştı kendisine bir şey söylenmek istendiğinin...
- "Bana bir şey mi söylemek istiyorsun" dedi, genç adamın gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçırarak
- "Evet" şeklinde başını salladı. Genç kız daha da heyecanlanmıştı. Biraz da sinirlenerek
- "Söyle öyleyse ne diye bekliyorsun." Genç adam içini çektikten sonra
- "Sence biz nereye kadar gideceğiz, daha doğrusu biz iyi bir ikilimiyiz"
- "Bunları sorma gereğini neden duydun." dedi genç kız. Genç adam söze başladı :
- "Bak canım bundan birkaç ay önce akşam saat 11:00 civarıydı sanırım, hatırladın mı?
Genç kız
- "Evet hatırladım" dedi, ama genç adam genç kızın sözünü bitirmesini beklemeden
- "O akşam seni düşünüyordum, diğer akşamlarda olduğu gibi, senin için bir şiir yazmıştım. Onu o an sana okumak istemiştim, sana telefon açtığımda şiirimi bile dinlemeden "şimdi sırası mı canım ya, senin de işin gücün yok mu ?" demiştin bana. Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düşen bir boksör gibi olmuştum. Sessiz kalıp özür dileyerek telefonu kapatmıştım. Daha sonra bu şiiri benden hiç istememiştin. Ve bunun gibi bir çok defa tartışmamız oldu. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meral'in bana "sen şanslısın, Nalan sana bakar" sözüne karşılık sinirli bir edayla "aaaa, bana ne, işim yok da sana bakacağım, annen baksın." demiştin bunu da hatırladın mı?" Genç kız tekrar "evet" dedikten sonra şaşkın şaşkın
- "Evet ama bunları neden hatırlatıyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kişiliğim böyle, duygusallığı sevmiyorum . Ve hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez." Genç adam güldü
- "Evet canım, bak burada haklısın, sen zaten olmak istesen bile bu kalbi taşıdığın müddetçe hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın." Genç adam devam etti "bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin, hiç, hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin ama sen seni seven insanları mutlu etmeyi de sevmiyorsun, halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, akşam, gece, yani seni andığım her saat tatlı sözcük mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben ak ile kara gibiyiz" Genç kız anlamıştı,
- "Yani ne istiyorsun, benden şair olmamı mı?" Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşünüyordu.
- "Hayır dedi şair olmanı istemiyorum zaten olamazsın da; yalnız biz ayrılmalıyız, ayrılırsak ikimiz içinde en hayırlısı bu olacak." Genç kız şaşırmıştı,
- "Neden ama, ben seni seviyorum, senin de beni sevdiğini sanıyordum." Genç adam iç çekerek
- "Hayır canım, sen esas beni sevdiğini sanıyorsun, eğer beni sevseydin şimdi burada başka şeyler konuşuyor olurduk." Genç kızın gözleri yaşarmıştı, Genç adam cebinden çıkardığı mendili uzattı, genç kız göz yaşlarını silerek kesik bir sesle
- "Sen bilirsin, umarım beni başka biri için bırakmıyorsundur." Genç adam
- "Nasıl böyle bir şeyi düşünürsün, senden başka olmadı ve uzun süre de olacağını sanmıyorum."
Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancı gibi duruyorlardı. İstanbul yağmurlarla yıkanırken yağmura iki sevgilinin umutları da karışıyordu.
Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kız
- "Kalkalım istersen" dedi. Genç adam
- "Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. Genç kız
- "Tamam, o zaman sana mutluluklar dilerim" diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu genç adam
- "Arkadaş olarak beraberiz, ama sen istersen tabi" dedi. Genç kız
- "Evet" anlamında başını salladı ayrılırken son kez sarıldılar birbirlerine.
Genç kız uzaklaşırken, genç adam masada dondu kaldı. Vakit öğleni bulurken yağan yağmur yerini güneşe bırakmıştı, ama genç adam titriyordu. Onu titreten açan güneşe rağmen esen rüzgar mıydı, yoksa kalbindeki ayrılık acısı mıydı. Saatlerce dolaştı devamlı kendini sorguluyordu. Hatayı baştan yaptım diyordu, ama yaşadığı güzel günlerde olmuştu."Allah'ım" dedi "Allah'ım güç ver bana".
Dostlarını düşündü onların dediklerini düşündü. Arkadaşları sizler birbirine zıt insanlarsınız yol yakınken dönün bu yoldan dememiş miydiler. Tabi ya doğru olanı yapmıştı. Saatler geçtiğinde artık güneş yerini yıldızlara bırakmıştı, eve döndüğünde yürümekten bitap duruma düşmüştü. Kendisini karşılayan annesine hiçbir şey söylemeden kendi odasına gitti. Gece bir türlü bitmek bilmiyordu anıların ağırlığı altında eziliyordu genç adam, ama sabah erken kalkıp ajansa gidecekti, bunun için uyuması gerekiyordu.
Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayı başarmıştı ve sabah 7'de saatin zırlamasıyla uyandı genç adam. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 tane cevapsız arama vardı. Genç adam yorgun olduğu için duymamıştı telefonunun sesini. Cevapsız arama ve mesaj canımcım'dan gelmişti, canımcım onun Nalan'a taktığı isimdi, heyacanla mesajı açtı mesajda şunlar yazıyordu...
"Sadece, onları sevmeyi sevdim. Hepsini onlarsız yaşadım da, bir seni sensiz yaşayamıyorum Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum. Sana yemin güzel gözlüm, bir tek seni sevdim. Ve seni severek öleceğim, ELVEDA BIRTANEM......."
Evet, genç adam şaşırmıştı, mesajın geliş saatine baktı, sabahın beşini gösteriyordu. Güldü, kahkahalar atarak güldü, onu tanıdığı ve arkadaş olduğu günden beri ilk defa bir şiir alıyordu ve ilk defa bu saatte aranıyordu.... Heyecanla hızlı arama yaptı, çalan telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam
- "Nalan ile görüşebilir miyim" dedi. Fakat karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu;
- "Ben onun annesiyim yavrum, canım kızım bu sabah intihar etti. Gece odasında birilerini arayıp durdu, sabah odasının ışığını sönmemiş görünce merak ederek odasına girdim, ama yavrum kendini asmıştı."
Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yere yığılıp kaldı......
Birkaç ay sonra... İki doktor konuşur. Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyor ....
- aaa o mu, üç ay önce getirdiler, elindeki cep telefonunu hiç bırakmıyor, kendisi yüzünden bir genç kız intihar etmiş, o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim o uyurken gönderdiği numarayı aradım hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmiş, ve gelen mesajlarda bir şiir:
"Sadece onları sevmeyi sevdim Hepsini onlarsız yaşadım da Bir seni sensiz yaşayamıyorum. Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum. Sana yemin güzel gözlüm, bir tek seni sevdim. Ve seni severek öleceğim, ELVEDA BİRTANEM......."


Misafir 12 Şubat 2006 18:53

Seni Sensiz Yaşamak Korkusu Budur Heralde Yokluğun

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak... Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz... Sokağa fırlayacaksınız... Sokaklar da dar gelecek... Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi... Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü... Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz... Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan... "Önemli olan sağlık." "Yaşamak güzel." "Boşver, her şey unutulur." Siz hiçbirini duymayacaksınız... Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz. Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz... Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başınızı kaldırıp "Ne dedin?" diye sormayacaksınız... Yalnız kalmak isteyeceksiniz... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkisi de yetmeyecek. Geçmişi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika.
Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz... Gittiğiniz yerlere gitmek... Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız. Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız... Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz. Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız... Hiçbir şey oyalamayacak sizi... İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren... Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksiniz. Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz...

Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz... Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla... Yüreğiniz burkulacak... Canınız yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz. Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden... Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz... Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla hiçbir anınızın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak... Gel gitler içinde yaşayacaksınız... Buna yaşamak denirse...

Seni Sensiz Yaşamaya Mecbur Kalmak İstemiyorum Senin Yokluğunda Ben Bu Düşüncelerde Kavrulacağım.


Misafir 12 Şubat 2006 20:13

Sen Aslında Sevmeye Hasretsin

İçinde yaşadığımız karmaşık hayattan sıyrılıp, kısa bir an rahatlamak, başımızı dinlemek isteriz. Her insanın zaman zaman hissettiği bir duygudur bu. Kazandığımız paralar, edindiğimiz varlıklar, sürekli ilişki halinde bulunduğumuz insanlar, sahip olduğumuz makamlar, zaman gelir gözümüzde hiç olur. Bu varlığını hissettiğimiz, havasını soluduğumuz yaşama tarzından bir başka ifadeyle içinde öğütüldüğümüz çarklardan kurtulmayı düşleriz. Her insan böyle şeyler düşünmesine rağmen, bunun nasıl olacağını bilemez. Gezmeye gitse, eline olta alıp su kenarına koşsa, güncel değerlerin baskısından kurtulabilme maksadıyla kendisini spora verse, kimsenin uğraşmadığı şeylerle uğraşsa, yine de bu içini sarıp sarmalayan sıkıntıdan kurtulamaz.

Bu sıkıntıdan kurtulmak amacıyla bazı kişiler kendisini eğlenceye, içmeye ve buna benzer başka yollara kaptırır. Fakat bunlar da insanı ferahlandıramaz, üstelik bu çeşit yolların derde devâ olmadığı bilinen gerçeklerden.

Zira nereye gidersek gidelim, nasıl eğlenirsek eğlenelim, tamamiyle dünyadan kendimizi sıyırıp ayıramayız. Yaptığımız bir değişikliktir hayatımızda ama dünya ile ilişkimizi kesmemize yetmiyor. Dünya ile ilişkisini kesmek duygusudur şuuraltı özlemini çektiğimiz. Zaman zaman yüreğimizi yoklayan sıkıntıların kaynağı bu duygudur. Kısa bir an şu dünyanın bütün etkilerinden kurtulabilmenin çarelerini aramaktayız.

Çünkü bu dünya akla gelebilecek her türlü etkiyle insanları hem madden, daha çok da mânen ve ruhen sıkmakta. Rahat bir soluk alabilmek, bir huzur adacığında yalnız başımıza yaşayabilmek, gerçek bir mutluluğu tüm benliğimizle hissedebilmek, ilk defa birtakım görünmez prangalardan kurtulmuş olabilmek hasretidir şu dünyada yaşadığımız. Fakat bu dünya bize rahat bir soluk aldırmıyor, huzur adacığına giden yolları kesmiş, mutluluğu değil sürekli bir endişeyi, korkuyu, ortak bir bunalımı bize layık görmüş.

Gün geliyor binalardan nefret ediyoruz, gün geliyor otobüslere, taksilere kin duyuyoruz. Gerçekte onlardan varlıklarının nedeniyle nefret ettiğimizden değil bu, fakat onlara düşman olmak içimizde var olan ve önüne geçemediğimiz bir duygu. Onlardan bize yansıyan etkilerin olumsuz oluşuna karşı, yüreğimizin sezinlediği, hissettiği bir his. O binalardan, arabalardan bize yararlı olmayan, insanlığımızı dejenere eden, ruhumuzu sıkan görünmez bir ışın yayılıyor, bilinmez bir tehlikeyi yaşadığımızı bildiriyor sanki. Bunun nedenini ifade edemiyoruz, ağzımızdan söz olarak çıkmıyor, ama yaradılışımızdan gelme bir hisle bunu anlıyoruz, şuuraltı bir duygu ile benliğimiz buna karşı nefret etmekle bir tepki gösteriyor. Aynı şey çevremize karşı da oluyor, insanlara karşı da oluyor. Zaman geliyor kalabalıklardan nefret ediyoruz, zaman geliyor en yakın dostumuza, daima beraber olduğumuz arkadaşımıza, hatta hayatımızı paylaştığımız insanlara karşı bir soğukluk duyuyoruz. Hele bazı zamanlarda bütün egoistliğimize, kendimizi beğenmemize karşın kendimizden tiksindiğimiz anlar da oluyor. Bütün bu sıkıntıların, bunalımların arasında kıvranmamız, ayrı istikâmetlere gitse de birtakım yollara koşmamız ve kendimize mütemadiyen değişiklikler aramamızın adı; kaçıştır. Kimisi kendisine kaçıyor, kimisi unutma dünyasına kaçıyor, kimisi uyutma hülyasına kaçıyor. Kimisi vurdumduymazlığa, kimisi boşvermişliğe, kimisi adamsendeciliğe, kimisi de herşeye göz yumarcılığa kaçıyor. Yaşamakta olduğumuz, dün yaşanılan, yarın da yaşanılacak olan bu kaçış duygusudur. İnsanlık olarak topyekün bir kaçışı yaşıyoruz.

Ama bu kaçışlar da bizi teselli etmiyor. Hiç bir zaman tatmin olmuyoruz yaptıklarımızdan. Belki bir işadamı olarak milyarları kazanıp, döner koltuğumuzda puromuzu yakıyoruz. Belki Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık gibi imtiyazlı mevkiilere gelip, önümüze sunulan mikrofonda, meydanları dolduran kalabalıklara istediğimizi söyleyebiliyoruz. Belki kimi popüler meslekler vasıtasıyla geniş yığınları kendimize hayran bırakabiliyoruz. Belki çok satan gazetelerde yazdığımız yazılarla kitleleri harekete geçirebiliyoruz. Belki bir genç olarak, diskotek, gazino gibi izbe ve loş yerlerde vaktimizi öldürüyoruz. Belki çok güzel bir kız olarak bütün erkeklerin başını döndürebiliyoruz veya çok yakışıklı bir erkek olarak, şık giysilerimizle bütün kızları peşimizden sürükleyebiliyoruz. Belki kültürümüzle, sanatımızla yetkin bir yere sahibiz toplumda. Belki çok ünlü bir futbolcuyuz, sahada en artistik hareketlerle rakip futbolcuları çalımlayıp ardı ardına goller atarak tribünlerdeki ve televizyon başındaki seyircileri çıldırtabiliyoruz veya seyircilerden biri olarak kendimizden geçip, bağırıp çağırarak bir şeylerden kurtulduğumuz hissiyle boşalıyoruz. Buna benzer bir sürü şeyler yapabiliyoruz ama tatmin olamıyoruz. Oyalanıyoruz belki ama tatmin olamıyoruz. Geceleyin başımızı yastığımıza koyduğumuzda yüreğimizde yine bir huzursuzluk kıpırdıyor. Tatmin olmak, insanın başını yastığa koyup, bir başına ve kendi kendine kaldığında rahat olması, huzur duyması, hiç bir endişesi ve kaygısı olmaması demektir.

Adını koyamadığımız bir duygu sağanağına tutulmuşuz. Bu sağanaktan kurtulabilmek neredeyse bize imkânsız görünüyor, buna rağmen aramaktan vazgeçmiyoruz. Ama bütün bu hissettiklerimiz ruhumuzu harap ediyor. Plaust'un ifadesiyle; yüreğimiz var, var ama yüreğimizi dayayacak bir yer yok. Yüreğimiz nereye dayanacak, neye dayanacak bunu bilmiyoruz herşeyden önce. Neden kaçtığımızı da tam olarak kestiremiyor, sebebini anlayamıyoruz. Hislerimizin sezgilerine uyarak yönlendirdiği yere gitmekle geçiyor ömrümüz. Ruhumuzu dingin kılmak, ruhen rahat olmak bütün kaygımız. Ruhumuz bir şeyler arıyor, biz de ruhumuzun arkasından arayışlara sürükleniyoruz. Ama bu arayışlar, bu kaçışlar karşılığını bulamıyor ki, maddî etkenler karşısında insanlar ruhî depresyon geçiriyor. En sağlıklı insanın bile yakalandığı bir hastalık bu, zaman zaman bunu kendimizde hissedip, itiraf edebiliyoruz. Asırlardır bu hastalık insanlara bulaşıyor ve insanlık bu hastalığı gelecek nesillere miras bırakıyor sanki. O görkemli teknolojiyle atbaşı giden, bütün icatlara rağmen yaygınlaşmasının önüne geçilemeyen ve bir türlü çare bulunamayan bir hastalık bu. Bu hastalık insanı kendisinden uzaklaştırıyor, insanı diğer insanlardan, toplumdan uzaklaştırıyor. Birbirimize ters bakmalar, geçinememekler, huzursuzluklar, hırçınlıklar, yalnızlıklar ve umutsuzluklar bu hastalıktan kaynaklanıyor. Bu hastalıkları sezebiliyoruz, yaşıyoruz ama kelimelerle ifade edemiyoruz. İki insan arasında konuşulamıyor bu mesele ve insanlar bu yüzden birbirleriyle iletişim kuramıyorlar. Ne var ki, bu ruhî hastalık hareketlerimize yansıyor, kişiliğimizi etkiliyor ve üzerimizde bütün olumsuz yanlarıyla dozajını artırıyor. Bu hastalığın tesiriyle dünyaya daha çok bağlanıyoruz ve sahip olduğumuz her eşyada tatmin duygusunu arıyoruz. Bu eşyalara, bu varlıklara ve paraya sahip olmamız ihtiyaçtan çok, tatmin duygusundan kaynaklanıyor. Ve hep endişe yüklüyüz, gözlerimizde ümitsizlik ve kaygı var, hareketlerimizde telaş gözle görünüyor, sesimiz titriyor konuşurken, elimiz ayağımız takatsiz kalıyor.

Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar,
Belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam,
Nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar,
Etimde şirpence çıkar bu kızı alamazsam,
Bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar,
İzin kâğıdım yanar konuşacak olursam.

Bu şiirine böyle başlarken belki de hepimizin yaşadığı bir hastalığı işaret etmek istiyordu şair. Şiirler şairlerin özgün duygularıdır ama o şiiri yaşıyoruz insanlık olarak. Endişe ve kaygı dolu bu dünyada yaşayan insanların iç dünyası bu şiir. Bu telaşı ve endişeyi bütün gözlerde görebilmek mümkün, huzursuzluk özellikle kalabalık yerlerde, trenlerde, arabalarda, istasyonlarda, sinemalarda, pazar yerlerinde, otogarlarda somut olarak karşımıza dikiliyor. Savrulan sigara dumanları, kadehlerdeki içkiler mutsuzluğun göstergesi. Kırılan ümitleri içkiler dindirmiyor, boşalan kadehleri hep gözyaşları dolduruyor. Bütün bunlar bir keyfin değil, bir unutma hevesinin ifadesi. Belediye otobüsüne bindiğimiz zaman huzursuzluk arabasına binmiş gibi oluyoruz. İnsanlar birbirlerine karşı soğuk olduğu halde, yine birbirlerinden ilgi dileniyor. Kendisi bütün benmerkezciliğiyle başkasına yakınlaşmayı beceremiyor ama başkalarından yakınlık bekliyor. Traji-komik vak'alar içiçe hayatımızda, tragedya'yı yaşıyoruz.

Bu tür hisleri yaşamakta ve sezmekteyiz. İfade edemezsek de, konuşamazsak da bu hayatı yaşamakta olduğumuzun bilincindeyiz. Bunun bilincinde olduğumuz için meçhul bir kaçıştayız insanlık olarak. Gün gelip, parayı, malı, arabayı gözümüzün görmemesi bu yüzden. Gün gelip her türlü mevkiiyi, makamı, şan ve şöhreti terketmek isteyişimiz bu yüzden. Binalardan, arabalardan ve şehirden bunun için nefret ediyoruz zaman zaman. Bu nefret bizim kaçışımız, arayışımızdır. İnsanlardan da bu yüzden kaçıyoruz, bizi yaşadıkları için. Bu ruhî hastalık uzlaşmazlık, anlaşmazlık ve sevgisizlik üretiyor bünyemizde. Karşımızdakinde bir bakıma kendimizi gördüğümüz, o aynalarda çirkinliklerimizi farkettiğimiz için kaçıyoruz.

Aradığımız mekan bu dünyaya benzemeyecek bir yer, aradığımız zaman bu hastalığın olmadığı bir zaman, aradığımız insan bize ve bize benzeyen başka insanlardan farklı, bize benzemeyen değişik bir insan. Aradığımız duygular, psikolojiler, ruhumuza yatkın hisler. Aradığımız yer, yüreğimizi dayayacak bir yer.
Farkında olalım/olmayalım, kabul edelim/etmeyelim, yaşadığımız tek gerçek fert olarak herkesin bir arayış içinde oluşudur. Peki aramak nedir?.. Kaybedilen bir şeyi yeniden bulabilme uğraşıdır. Bulacağımızı umduğumuz, var olduğunu bildiğimiz, hissettiğimiz bir şey var ki arıyoruz. Neyi kaybettik biz?

Demek ki bu maddiyat dolu dünyaya benzemeyen daha güzel bir dünya vardı. Demek ki insanların birbirini sevdiği, yakınlaştığı, mutlu bir hayatı paylaştığı bir dünya vardı. Demek ki ruhumuza yatkın duygular, dengeli psikolojiler vardı. Bizi arayışımıza sürükleyen ruhumuz, demek ki, ruhumuz buna ihtiyaç hissediyor ve kendisini yöneten bir etkiden eksik.

Ve demek ki, yüreğimizi dayayacak bir yer var.

Uzun yıllar geçmesine rağmen hiç mezarlığa gitmemiştim. Bir öğretmenim ölmüştü, başka bir yerde olduğum için cenazesine katılamamıştım. Daha sonra öğretmenimizin kardeşiyle birlikte mezarlığa gittik. Yolda düşünüyordum. Öğretmenimiz bir zamanlar bize Hz. Muhammed (SAV)'le, Atatürk'ü çok sevdiğini söyler, hatta o minicik beyinlerimize Atatürk'ün günümüzde bir peygamber olduğunu ima etmek isterdi. Genç yaşta kalp hastalığına yakalanmıştı öğretmenimiz. Bir ara ziyaretine gittiğimde, o akşam televizyonda bir kandil münasebetiyle mevlüt okunuyordu. Öğretmenimiz hasta yatağında doğrulmuş, mevlüdü okuyan hocaların dualarına amin diyordu. Mezarlığa giderken bu manzara gözümün önündeydi. Tabii daha birçok hatıralar beni hüzünlendiriyordu. Mezarlığın kapısından girince; bu dünyayı arkamda bırakmış, bu dünyaya benzemeyen başka bir dünyaya girivermiştim sanki.

Herşey ne kadar güzel ve sakindi!.. Esen rüzgar gönlüme mutluluk dolduruyordu, yaprakların hışırdaması sevinçten başımı döndürüyordu. İnsanın ruhunu dinlendiren bir sessizlik hakimdi mezarlıkta. Kabirdeki ölüler, şu dünyada beraber yaşadığımız insanların arasından buraya gelmişlerdi ve artık onlara hiç benzemiyorlardı. Teslim olunacak yere teslim olmuşlar ve dünyaya ait ne varsa arkalarında bırakmışlardı. Yüreğim kıpır kıpır ediyordu etrafıma baktıkca, ruhum engin bir huzurla dolmuştu, kendisine yatkın bir havayı bulmuştu. Dışarıda bizi daima ürküten bu yer, şimdi insanı bir duygu sağanağına tutuyor ve muhasebe yapmasına fırsat veriyordu. Yemyeşildi her taraf, kelebekler çiçeklerin üzerinde uçuyor, yaprakların arasından kuşlar ötüyordu. Ağaçların arasından giden uzun taşlı yolun sonundaki büyük havuzun yanına vardık. Tenekelerle havuzdan su doldurup mezarlığa döktük. Avuçlarımızı açıp dua ettik. Yüreğim Allah diyordu, yüreğim dayanacak yeri bulmuştu. Papatyalarda, menekşelerde, zambaklarda ve karanfillerdeydi gözüm. Arılar vızıldıyordu üzerinde. Farkedilemeyen, unutulan güzellikleri burada görüyordum ilk kez. Karşımızdaki tepeler, mavi gökyüzü, bulutlar bambaşka anlamlar sunuyorlar, sanki bazı mesajlar gönderiyorlardı. Nefret ve kin duygusu silinmişti yeryüzünden. İnsanca ve dünyalık duyguların yerine, İlâhî duygular sarmıştı her yanı. Bu an sevdiğini ve dua ettikçe sevildiğini hissediyordu insan. Sevmesini bilemediğimizden sevilmiyorduk, sevilmediğimiz için sevemiyorduk insanlık olarak. Kaybettiğimizin ne olduğunu insan burada anlayabiliyordu artık. Bu güzelliği ve bizi yaratan gücü arıyorduk. O'nun tarafından sevilmek için, O'nu sevmek lazımdı. Huzuru bulabilmek için O'nun istediği gibi yaşamalıydık.
Bu duygular içinde gönlüm bütün insanlığa haykırdı: Dünyanın süfli emellerine ve maddiyat ağına kapılan bahtsız insanlar!.. İçinde yaşadığınız ve birbirinizi ezip hırpaladığınız, kavgasını verdiğiniz şu dünyaya, gelin bir de şu mezarlıktan bakın!.. Aradığınız herşeyin burada olduğunu hissedecek ve ne aradığınızı burada öğreneceksiniz. Zaman zaman mezarlığa gelmemiz lazım, kendimizi bilmemiz ve kendimize gelmemiz için. O sezdiğimiz bunalımların, ruh yoksunluğunun son bulması için. O'nu hatırlamak, O'nu sevmek ve O'nun istediği gibi bir hayat bizim aradığımız.

Ey meçhul yollarda bir şeyler arayan divane mecnun,
Sen aslında sevmeye hasretsin!...


İSMAİL FATİH CEYLAN


Misafir 13 Şubat 2006 16:35

Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. bu kadın " bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. o saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. içindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, allahu tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. ıslanan keseden suları damlıyordu. kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. allah'a tevbe ve istiğfar etti. ibadetlerine bağlı bir insan oldu. o günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- ya rabbi ! bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- ya rabbi ! sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.büyükler demişlerki ; " sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır.


Misafir 13 Şubat 2006 19:26

AŞK VE ZAMAN
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış.

Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri,
Aşk dahil bu adada yaşarlarmış.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik,
"Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et!",
Kibir
"Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim."
Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş.
"Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?"
Bilgi
"O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?"
diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:


"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar

büyük olduğunu anlayabilir"



Saat: 00:35
Sayfa 5 / 40

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık