MsXLabs
Sayfa 5 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

Misafir 8 Temmuz 2006 09:49



Kabakulak

Tükürük bezlerinin iltihaplanması ile kendini gösteren akut bir enfeksiyon hastalığıdır. Alt çene kemiğinin hemen üzerinde tek veya çift taraflı şişkinlikle kendini belli eder. En sık 3 - 10 yaşlar arasında görülür ve bir kez yakalanıldığında hayat boyu bağışıklık kazanılır. Kabakulak aşısı 15. ayda kızamık ve kızamıkçık aşılarıyla birlikte yapılır. Aşı tek doz olarak deri altına veya kas içine uygulanır. Çok bulaşıcı bir enfeksiyon değildir. Her ne kadar çocukluk çağında geçirilen bir hastalık olsa da daha önceden bağışıklık kazanmamış ergenler ve yetişkinler bu enfeksiyona yakalanabilir. Yetişkinlerde genellikle tehlike yaratmaz. Testislerde şişme meydana gelirse mutlaka doktora gidilmelidir çünkü az da olsa kısırlık riski vardır.

Nedenleri
Hastalığa kabakulak virüsü (Paramyxovirus) neden olur. Virüs hasta olan kişinin öksürüğüyle dışarıya atılan hava damlacıklarının bir başkası tarafından solunması veya hastayla öpüşme gibi doğrudan doğruya temas yollarıyla bulaşır. Hastalık, belirtilerin başlamasından önceki iki gün ile belirtiler başladıktan sonraki dokuz gün arasında bulaşıcıdır.

Belirtiler
Kabakulak hastalığının belirtileri şunlardır: Alt çene kemiğinin hemen üzerindeki tükürük bezlerinde tek veya çift taraflı şişme, ateş ve halsizlik, baş ağrısı, boğaz ağrısı, bulantı, bazen dil altı tükürük bezlerinde ağrılı şişme, özellikle ergenler ve yetişkinlerde testislerin, yumurtalıkların veya pankreasın iltihaplanması. Bu bölgelerdeki iltihaplanma kendini karın ağrısı şeklinde belli eder.

Tedavi
Hastalık istirahat gerektirir, şikayetlere yönelik tedavi uygulanır, ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar verilebilir. Ağrıyı azaltmak amacıyla şişkinliğin üzerine sıcak veya soğuk uygulamalar yapılabilir. Hasta yumuşak gıdalarla beslenmeli ve bol sıvı almalıdır. Bütün belirti ve bulgular geçene kadar çocuk okula gönderilmemelidir.


evo 8 Temmuz 2006 19:02

Domates damar tıkanıklığını önlüyor

Daha önce kansere karşı etkili olduğu belirlenen domatesin faydalarına bir yenisi eklendi. Bilimadamları domatesin kanı daha akışkan hale getirerek damar tıkanıklığı ve daralmasını engellediğini açıkladı. Domates suyu da benzer bir etki yaratıyor.

Vücutta bir yara açıldığı zaman kanın pıhtılaşmasını sağlayarak kan kaybını engelleyen kan pıhtısı hücreleri çok yoğun olduğu zaman damar tıkanıklığı ve daralmasına neden olabiliyor.

Bazı kişilerde de pıhtılaşmayı sağlayan ‘Platelet’ maddesi çok yoğun olarak bulunuyor, bu da damardaki kan akışını giderek zayıflatıyor ve zamanla damar tıkanıklığına neden oluyor. Yapılan araştırmalar domateste bulunan bir maddenin pıhtı hücrelerinin neden olduğu kan yoğunluğunu azalttığını ve kanı daha akışkan hale getirdiğini gösterdi.

SUYU DA YARARLI

Sonuçları İngiliz Platelet dergisinde yayınlanan araştırmaya göre; domatesin çekirdeğinin çevresindeki sarı sıvı işte bu etkiyi yaratıyor. Yani domates yemek ve domates suyu içmek faydalı. Üstelik domatesin kanı akışkan hale getiren ilaçlar gibi yan etkileri de yok.

BOL BOL DOMATES YİYİN

Uzmanlar sigara içenlere, doğum kontrol hapı kullanan kadınlara, uzun yolculuklar yapanlara, bütün gün oturarak çalışanlara kanı akışkan hale getirmek için bol bol domates yemesini tavsiye ediyor. .....


Bende gidiyim hemen bi domates yiyim bari....:D


GusinapsE 9 Temmuz 2006 02:36

Bel Fıtığı
 
Bel Fıtığı
Bel ağrıları son derece yaygın sağlık sorunlarından biridir. Baş ağrılarından sonra en fazla görülen ağrılar arasında yer alan bel ağrıları insanların %85’inde yaşamlarının bir döneminde ortaya çıkar. Bel ağrıları, bel fıtığının yanısıra, karın iç organlarındaki rahatsızlıklar, jinekolojik sorunlar, bazı enfeksiyon hastalıkları, romatizmal hastalıklar gibi nedenlerin yanında omurganın bel bölgesindeki bazı sorunlarından da ortaya çıkabilir.

Acıbadem Carousel Hastanesi Beyin Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, en önemli bel ağrısı nedeni olan bel fıtığını tanımlamak için öncelikle omurganın yapısının ve görevlerinin bilinmesi gerektiğini belirtiyor. Baştan kalçaya kadar uzanan omurgaların, omur denen kemikler ve bunları birbirine bağlayan disklerden oluştuğunu belirten Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, şöyle konuşuyor; “Diskler esnek bir yapıya sahip kıkırdak dokudan oluşur. Omurga insan vücudunu ayakta tutarak vücudun yükünü taşır. Gövdenin her yöne hareketini sağlar. İçindeki kanal yapısıyla omuriliği korur. Omurganın bel kısmı beş adet omur ve diskten oluşur. Vücut ağırlığını en çok taşıyan burasıdır. Dolayısıyla buradaki diskler daha kolay yıpranır. Disk ortada çekirdek ve bunu koruyan kapsülden oluşur. Herhangi bir zorlamayla koruyucu kısım yırtılıp, çekirdek arkaya kanala doğru fıtıklaşırsa buradan bacaklara giden sinirlere basarak bu sinirlerin çalışmasını engeller ve sonuçta belde ve bacakta ağrı, uyuşukluk, kuvvetsizlik oluşabilir; işte buna bel fıtığı denir.”

Aşırı Kilo ve Gebelik Bel Fıtığı Nedeni
Sağlıklı yetişkinlerin %20-30’unda bel fıtığı görülebiliyor. Ancak her bel fıtığı ağrıya neden olmuyor. Bel fıtığının görülme sıklığı açısından kadın ve erkekler arasında bir farklılık gözlenmiyor.

Diskin fıtıklaşmasına neden olacak etkenlerin başında, buraya binen yükün miktarının geldiğini belirten Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, şöyle konuşuyor; “Aşırı kilo, gebelik gibi vücut ağırlığının arttığı durumlarda diskler dengeli bir şekilde bu ağırlığı bacaklara naklederler. Ani bir hareketle bu dengede bozulma olursa, diskin bir kısmına yük fazla binecektir ve orada fıtıklaşma olacaktır. Yüksekten düşme, trafik kazası gibi nedenlerle de disk fıtıklaşabilir. Ayrıca iltihap, romatizma gibi nedenlerle de diskin koruyucu kısmını gevşeterek fıtıklaşmaya neden olur.”

Bel Fıtığının Belirtileri
Bacak ağrısı, beldeki sinirin bası altında bulunduğunun ve fıtığın en sık görülen bulgusudur. Bası altındaki sinirin dağıldığı alanda uyuşukluk görüldüğünü belirten Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, “Bacakta sinirin çalıştırdığı adalede çalışmamaya bağlı incelme görülebilir. Bunun yanısıra idrar ve büyük tuvaleti yapmayı sağlayan sinirler bası altında kalmışsa idrar ve büyük tuvaleti yapamama ve hissetmeme gibi ciddi belirtiler de ortaya çıkabilir.” Diye konuşuyor.

Tanının esas olarak muayene sonucu konulduğunu belirten Op. Dr. Toplamaoğlu muayene ile ilgili şu bilgiyi veriyor: “Bası altında bulunan sinire yönelik muayene yapılır. Sırt üstü yatan bir hastada bacak düz olarak yukarı kaldırıldığında bası altındaki sinir gerilmeye bağlı olarak bacaktaki ağrı şiddetlenir. Sinirlerin dağıldığı alandaki duyu ve karşı taraf aynı alan duyusu karşılaştırılarak uyuşukluk olup olmadığına bakılır. Örneğin 5. sinir kökü ayağın bilekten geriye doğru hareketini sağlar. Bu sinir bası altındaysa bu harekette zayıflık olur. Muayene sonucu sinirin bel bölgesinde bası altında kaldığı kararına varılırsa direkt grafi, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme, myelografi gibi görüntüleme yöntemleriyle tanı konulur.”

Hastaların Çoğu Ameliyatsız Tedavi Ediliyor
Bel fıtığı tanısı konmuş hastaların %80’i ameliyat yapılmadan iyileşiyor. Tedavide ilk olarak yatak istirahati öneriliyor. Yatak istirahatında amacın, vücut ağırlığını disk üzerinden kaldırmak böylece diskin çekirdeğinin tekrar kendi yerine dönmesini sağlamak olduğunu belirten Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, tedaviyle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor; “İstirahat süresi 15 gündür. Hasta rahat edeceği bir yatakda yatar. Yatma şekli ve sağa-sola dönme hareketleri önemli değildir. Ancak hasta yalnızca tuvalet ihtiyacı için ayağa kalkmalıdır. Hasta yatarken ağrı duyuyorsa, ağrı kesici ve adale gevşetici ilaçlar verilir. İstirahat bitiminden sonra hasta rahatsa, bel ve karın adalelerini güçlendirecek egzersiz programına alınır.”

Ne Zaman Ameliyat Öneriliyor?
Günümüzde gelişmiş ameliyat teknikleri ve mikroskoplar sayesinde bel fıtığı ameliyatları başarıyla yapılıyor. Bacakta kuvvet kaybı, idrar ve büyük tuvaletini yapamama ve hissetmeme gibi durumlarda istirahat denenmeden ameliyata karar verildiğini belirten Op. Dr. Toplamaoğlu, “Yatak istirahatından fayda görmeyen, 3 ay daha uzun sürede ağrısı geçmeyen, yılda 4 defadan fazla şikayetleri tekrarlayan hastalarda da ameliyata karar verilir.” Diye ekliyor.

Bel fıtığı ameliyatları ameliyathane şartlarında genel anestezi ile gerçekleştiriliyor. Konusunda uzman bir hekim tarafından gerçekleştirildiğinde bel fıtığı ameliyatlarındaki risk son derece düşüktür. Yapılan ameliyat tekniğine göre, yüzde 1 oranında tekrarlama olasılığı vardır. Bu durumlarda tekrar ameliyat gerekebilir.

Peki, bel fıtığı ameliyat edilmezse ne olur?
Op. Dr. Halil Toplamaoğlu, bu sorunun cevabını şöyle veriyor; “Bel fıtığı tedavi edilmediği takdirde bası altında kalan sinirler zaman içinde görevlerini yapamaz hale gelir. Sinir kökünün seviyesine göre bacakta hissizlik, felç, idrar ve büyük abdest yapmada sorunlar ortaya çıkar. Ameliyat yapılsa da bir düzelme görülmez. Bu nedenle ilerleyici his kaybı, kuvvetsizlik gibi şikayetler tespit edildiğinde hızlı bir şekilde ameliyat kararı verilmelidir.”


Mystic@L 9 Temmuz 2006 23:09

Zehirlenme durumunda yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:

Ağızdan alınan zehirli maddeler: Hastanın/yaralının yaşamsal tehlikesi varsa, gereken önlemi alınız. Suni solunum uygulamak gerekirse ağzınızın zehirli madde ile temasını önlemek için `ağızdan buruna' suni teneffüs yöntemini uygulayın.

Evde zehirlenmeleri önlemek için alınması gereken önlemler ise şöyle sıralanıyor:

İlaçları, temizlik ürünlerini çocukların erişebileceği yerlerde bulundurmayın. Ya da ilaçları, temizlik ürünlerini bulundurduğunuz dolaplara emniyet kilidi takın.


Yiyecek ya da içecek kaplarını zehirli maddeleri koymak için kullanmayın.


Aracınızın motorunu kapalı bir yerde çalışır durumda bırakmayın.

Evdeki bütün ateşli araç ve gereçleri (ısıtıcı, soba, fırın, ocak, vb) ve gaz ya da tüp donanımını düzenli olarak kontrolden geçirin.

Havalandırma pencerelerini kapatmayın ya da iptal etmeyin.

Eğer gaz kokusu duyarsanız elektrik düğmelerini açmayın, kibrit ya da çakmak yakmayın.



GozDemNur 10 Temmuz 2006 19:21

Beyin Kanaması Nasıl Anlaşılır..?



Bir toplantida, bir hanim dusuyor ve arkadaslarina bir seyi olmadigini soyluyor. Tokezledigini saniyorlar, ustune basina ceki düzen verip oturtuyorlar. Biraz sarsılmış gorunuyor ancak aksamin geri kalan kısmını da eglenerek geciriyor. Daha sonra kocası tüm dostlarını arayarak eşinin hastahaneye kaldırıldıgını bildiriyor ve hanım sabaha karşı vefat ediyor. Teshis beyin kanaması. Norolojistin soyledigine göre böyle bir durumda hasta 3 saatin icinde getirilebilseymiş, durumu düzelebilirmiş.

Bir insanın beyin kanaması geçirmekte oldugu nasıl anlaşılır:

-
Tebessüm etmesini isteyin.
-İki kolunu birden kaldirmasını söyleyin.
-Basit bir cümle söylemesini isteyin: Bu gun hava güneşli... gibi
Bunlardan birini yapamıyorsa hemen acili arayın. Hasta muhtemelen beyin kanaması geçiriyordur.


Mystic@L 10 Temmuz 2006 19:25

Şizofreni Çözülemiyor...

Şizofreni psikiyatrinin hala çaresiz kaldığı, gizemini koruyan bir hastalıktır. Hemen her toplumda yüz kişiden birinde görülmektedir. Şizofreninin psikolojik bir hastalık olmaktan çok genetik ya da organik (nörolojik) bir hastalık olduğu düşüncesi bu günlerde ağırlık kazanmaktadır. Şizofreni psikoz denilen ana hastalık gurubunda yer alır. Psikoz gurubunun Nevrozlardan temel farklılığı hastanın gerçeği değerlendirme yetisini-Reality testing- ve İçgörüsünün -insight- olmayışıdır. Bu hastalar bir başka tanımla bizim dünyamızın ve değerlerimizin dışında yaşarlar. Şizofrenide hezeyanlar ve halusünasyonlar da tipiktir. Bazı hastalar melekelerini korurken bir çok hastada zaman içinde ağır psikososyal yıkımlar görülebilir. Çoğu iş güç yapamaz. Tedavi ve bakım masrafları aileleri için epey güçlük yaratır. Tedavide antipsikotik ilaçlar ve elektroşok kullanılmaktadır. Bu ilaçlardan yeni bazıları daha az yan etkili ve efektiftir.Yeni ilaçlarla bazen tama yakın iyileşmeler görülmektedir. Ama sonuçlar standardize edilmemiştir.Yakın gelecekte gen terapilerden sonuç alınacağı umulmaktadır.












GozDemNur 10 Temmuz 2006 20:40

GENÇLİK VE SAĞLIK İÇİN E VİTAMİNİ

Sağlıklı beslenme, cilt sağlığı, bağışıklık sistemi ve zeka gelişiminin sağlanmasında oldukça önemli roller üstelenen E vitamini hakkında bilmemiz gerekenler...
En iyi E vitamini kaynakları; buğday, tohumlu besinler, zeytin yağı, soya fasülyesi yağı, arı sütü, balık, ceviz gibi kuruyemişler, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır ve yulaftır.

Vitaminin faydalarını madde bazında genel olarak özetlersek;
-Bağışıklık sistemini güçlendirir.
-Son yıllarda oldukça sık rastlanılan Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatır.
-Hücrelerin yenilenmesini ve daha uzun yaşamasını sağlar.
-Antioksidan etkisi vardır.
-Kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.
-Kanser oluşum riskini azaltır.
-Katarakt oluşumuna karşı koruyucu etkisi vardır.
-Hamilelik döneminde oldukça önemlidir, bebeğin zeka gelişimini etkiler.
-Yaşlanmayı geciktirir.
Vücutta gereksinim olan diğer vitaminler ve mineraller ile birlikte çalışarak etkinliğini arttırır.

E Vitamini kaybını nasıl önleriz?
E vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğu için suda eriyen vitaminlere kıyasla ısı, ışık gibi dış etkenlere daha dayanıklıdır. Ancak gıdaların ısıtılma, pişirme, dondurulma, işlenme esnasında tahrip olurlar. Bu nedenle yağın kızartılması durumunda E vitamini kaybı çoktur. Önerim iyi bir E vitamini kaynağı olan zeytinyağı kullanmaktadır. Ayrıca mümkün olduğunca yemeği pişirirken yağı soğan ile çok yakmadan pişirmenizdir. Yine mümkün olduğunca sebzeleri kızartmadan, suda ya da buharda haşlayarak üzerine daha sonra zeytinyağı eklemenizi tavsiye ederim.

Günlük E vitamini tüketmek için neler yapmak gerekir?
-Yemeklerinizde sadece zeytinyağı kullanınız.
-Günde 3-4 adet ceviz veya fındık gibi kuruyemiş yiyiniz.
-Diyette olsanız bile salatanıza az da olsa mutlaka zeytinyağı ekleyiniz.
-Haftada en az 2 öğün balık yiyiniz.
-Bol bol yeşillik yiyiniz. Salatanızda tavuk, peynir gibi tercihlerinizde ton balığını da unutmayınız.
-Beslenme şeklinizin posa yönünden zengin olmasına dikkat ediniz.
-Haftada en az 2-3 porsiyon kurubaklagil yemeği yiyiniz.
-Bol bol sebze ve meyve yiyiniz. Günde en az 4-5 porsiyon meyve, 5-6 porsiyon da zeytinyağlı sebze yiyiniz.


Mystic@L 10 Temmuz 2006 20:51

KALP KRİZİNDEN NASIL KORUNABİLİRİZ?
  • Sigara içmeyerek,
  • Yüksek tansiyonu tedavi ve takip ettirerek,
  • Yağdan, tuzdan ve kolesterolden fakir beslenerek,
  • Daha çok sebze ve meyveleri tercih ederek,
  • Düzenli egzersiz yaparak,
  • Kilomuzu normal limitlerde tutarak,
  • Diyabetimiz varsa diyete uygun davranarak,
  • Ailemizde erken kalp hastalığı hikayesi varsa, düzenli kontroller yaptırarak.


Mystic@L 10 Temmuz 2006 23:36

Yumurta

Besin ve vitamin değerleri

BESİN
BÜTÜN
BEYAZ
SARI
Enerji (kkal)
75
17
59
Protein (g)
6,25
3,52
2,78
Total Yağ (g)
5,01
0
5,12
Karbonhidrat (g)
0,6
0,3
0,3
Yağ asitleri (g)
4,33
0
4,33
Doymuş yağlar(g)
1,55
0
1,55
Tekli doymamış yağlar (g)
1,91
0
1,91
Çoklu doymamış yağlar (g)
0,68
0
0,68
Kolesterol (mg)
213
0
213
Tiamin (mg)
0,031
0,002
0,028
Riboflavin (mg)
0,254
0,151
0,103
Niasin (mg)
0,036
0,031
0,005
B6 vitamini (mg)
0,070
0,001
0,0069
Folat (mcg)
23,5
1,0
22,5
Vitamin A (IU)
317
0
317
Vitamin B12 (mcg)
0,50
0,07
0,43
Vitamin D (IU)
24,5
0
24,5
Kolin (mg)
215
0,4
214,6
Vitamin E (mg)
0,7
0
0,7
Biotin (mcg)
9,98
2,34
7,58
Kalsiyum (mg)
25
2
23
Demir (mg)
0,72
0,13
0,59
Magnezyum (mg)
5
4
1
Bakır (mg)
0,007
0,002
0,004
İyot (mg)
0,024
0,001
0,023
Çinko (mg)
0,55
0
0,55
Sodyum (mg)
63
56
7
Manganez, (mg)
0,012
0,001
0,011


Misafir 12 Temmuz 2006 21:20

Saçı ve cildi taze tutan besinler

Çiğ tüketilen besinleri yiyerek güzelleşebilirsiniz. Bu besinler, saçınızı ve cildinizi güçlendirerek, bakım yapar

Söze hemen, 'aman sakın yanlış anlamayın!' diyerek başlayalım; çünkü 'yiyerek güzelleşin' derken, dilediğinizi yemenizi ve bu şekilde güzelleşmenizi kastetmiyoruz. Sizi içten ve dıştan güzelleştirecek, uzmanların özellikle çiğ olarak tüketmenizi önerdikleri bazı besinlerden bahsediyoruz. Bazı besinlerin, özellikle çiğ olarak tüketilmeleri halinde hem sağlık hem de güzellik kaynağı olduklarını vurgulayan uzmanların verdikleri bilgilere göre, içerdikleri silikon ve sülfür ile her biri iyi birer enerji kaynağı olan bu besinler, aynı zamanda vücudu arındırarak, cilt ve saç güzelliğine katkıda bulunma yeteneğine sahip. İşte bu besinler ve özellikleri:

* Papaya: İçeriğindeki doğal enzim ve amino asit sayesinde, beyindeki mutluluk hormonunu arttırır.

* Salatalık: Karaciğeri ve böbrekleri çalıştırarak, idrarla birlikte vücuttaki üre asidi ve ürat tuzlarını eritip dışarı atılmasını sağlar. İçeriğindeki kükürt kanı temizler, ciltteki ter bezlerini çalıştırır, bol vitamin ve madeni madde vererek cildin taze ve pürüzsüz olmasını sağlar.

* Hindistan cevizi: 'Lauric asit' adında, nadir bulunan bir madde içerir. Bu madde, vücudun bulaşıcı hastalıklara ve virüslere karşı direncini arttırır.

* Keten tohumu: Yüksek oranda çoklu doymamış yağ asitleri, düşük oranda doymuş yağ asiti, yüksek oranda lifle birlikte bol miktarda potasyum, magnezyum, demir, bakır, çinko ve çeşitli vitaminler içerir. Kanserden kabızlığa, öksürük ve ses kısıklığından sedef hastalığına kadar çok geniş bir etki alanı bulunmaktadır.

* Zeytin: Safrayı arttırıp, karaciğeri çalıştırır. Karaciğer ağrılarını keser. Yaprakları ve kabukları, yüksek tansiyonu ve kandaki şeker miktarını düşürür.

* Roka: Roka yaprakları daha çok sonbahar ve kış aylarında salata olarak kullanılır. İştah açıcı, uyarıcı, kuvvet verici ve öksürük kesici özelliği vardır. Tohumları da aynı etkileri gösterir. Afrodizyak özelliği mevcuttur.

* Turp: Bol C vitamini, iyot ve kükürt içerir. Karaciğeri ve mideyi çalıştırır, böbreklerdeki kum ve taşı döker, cildi güzelleştirir. Uzmanlar, turpun bağırsakları dezenfekte ettiğini, akşam yenilen turp veya içilen bir bardak turp suyunun çok iyi uyku verdiğini söylüyor.


Mystic@L 12 Temmuz 2006 21:38

Beyin krizi ve nedenleri
Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gazi Özdemir, Türkiyede ölüm nedenleri arasında beyin kanaması ya da beyinde damar tıkanması sonucu oluşan beyin krizi, kalp krizinden sonra ikinci sırada geliyordedi.

Prof. Dr. Gazi Özdemir, beyin krizinin, beyindetemiz veya kirli kanı taşıyan bir damarın beyne gelen bir pıhtı veya damar sertliği parçacığı ile tıkanması, bir damarın ileri derecede büzüşmesi sonucu oluşan beynin kansız, dolayısıyla oksijensiz kalması,beyin kanamasıyla oluştuğunu bildirdi.

Beyin enfarktüsünün aniden oluşabildiği gibi bazen de birkaç saat veya birkaç gün içinde yavaş yavaş gelişebildiğini anlatan Özdemir, şubilgileri verdi:
Beyin krizi kişiyi sakat bırakmada ilk sırada gelen hastalık. Ülke genelinde beyin krizinin görülme sıklığı 100 bin kişide 175. Ülkemiz genel nüfusuna göre yılda ortalama 125 bin yeni beyin krizi vakası olmaktadır. Beyin krizi her yaşta görülebilse de yüzde 25 kadarı 65 yaşından önce, yüzde 72si 65 yaşından sonra oluşmaktadır. Beyin krizi olan hastaların üçte biri ilk krizleri sırasında ölmekte, üçte biri sakat olarak başkalarına bağımlı yaşamakta, üçte biri de tamolmasa bile başkasına muhtaç kalmayacak şekilde normale yakın hale gelebilmektedir. Türkiyede beyin krizi vakalarının yüzde 71ini damar tıkanması, yüzde 29unu beyin kanaması oluşturuyor.


GusinapsE 13 Temmuz 2006 22:55

Safra Kesesi Taşı ve Safra Yolları Hastalıkları
 

Safra kesesi taşları

Kolestrol ve Pigment taşları olarak ikiye ayrılır. Kolestrol taşları mekanizması tam belli olmayan bir nedenle kolestrolun safra kesesi içine çökmesi nedeni ile oluşurlar. Pigment taşları ,koyu renkli taşlardır ve genelde siroz,safra yolları tıkanıklığı, kan yıkımı olan hastalıklarda görülür. Safra kesesi taşları bayanlarda erkeklerden 4 misli daha fazla görülür. 40 yaş üzerindeki her 8 bayandan birinde safra kesesi taşı görülür. Beyaz tenli ve kilolu bayanlarda görülme sıklığı daha fazladır.

Vücuda zararı
Çalışmalara göre; taş hastalığı olan hastaların %85 inde komplikasyon dediğimiz ve sonuçları gerçekten üzücü olan yan etkiler görülür. Taşlı safra kesesinin iltihabı sonucu kesenin delinmesi ile safra ve cerahatin karın boşluğuna dökülmesi ameliyat edilmediği taktirde ölümle sonuçlanan bir durumdur. Yine küçük taşların ana safra kanalına kaçmaları ve bu kanalın kalem ucu kadar olan alt ucunu tıkamaları sonucu oluşan tıkanma sarılığı veya cerrahi sarılık acil tedavi edilmediği takdirde çok kısa sürede ölümle sonuçlanan bir diğer durumdur.
Yine safra kesesindeki küçük taşların ana safra kanalının alt ucunda pankreas bezine ait kanalı tıkamaları sonucu oluşan pankreatit de tedavi edilmediğinde %50 ölümle sonuçlanır.
Bir başka önemli yan etkide safra kesesi kanserleridir. Bu kanserlerde %95 oranında kesede taş mevcuttur. Buda safra kesesi kanserleri ile safra kesesi taşları arasında çok sıkı bir ilişkinin var olduğunu göstermektedir.

Belirtiler
Bu hastalarda her hangi bir hastalığa özel olmayan; karın ağrıları, hazımsızlık, şişkinlik, ekşime, yanma gibi sindirim sistemine ait yakınmalar olur. Bazen hastalarda omuz ve sırt ağrıları uzun yıllar romatizma zannedilerek tedavi edilir. Eskiler buna safra kesesi romatizması derlerdi. Doğrusu hiçde haksız değillerdi.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de çok sık rastlanan bir yanılgı safra kesesi hastalarının kalp hastalığı varmışçasına değerlendirilip tedavi edilmeleridir. Burada gerçekten mevcut olan safra kesesi ile kalp koronerleri arasındaki refleks cevap kese hastalığının kalp hastalığı bulguları ile ortaya çıkmasına yol açar. Bunlardaki göğus ağrıları, sıkıntı, hatta elektrokardiografideki bozukluklar enfarktüs zannedilir. Bunlara uzun yıllar kalp ile ilgili tetkik ve tedaviler uygulanır, oysa safra kesesi kalbi denilen bu sıkıntılar safra kesesinin çıkartılması ile son bulur.

Tedavi
Safra kesesi taşlarının ilaç tedavisi yok. Tek tedavi ameliyattır. Taşlı safra keseleri ameliyat edilmediği takdirde tıkanıp, şişip ve delinebilir. Tıkanma sarılığı ve buna bağlı karaciğerin bozulmasına neden olabilir. Uzun süre safra kesesinde taş olan hastalarda safra kesesinde kanser gelişme riski vardır, bu saydığımız komplikasyonların hepsi olüm nedeni olabilir.
En çok korkulan komplikasyon, taşın safra kesesinden safra yoluna düşüp ve pankreasın ağzını tıkayıp ve pankreatite neden olmasıdır ki en çok korkulan komplikasyondur ve ölüm riski çok fazladır.



Mystic@L 13 Temmuz 2006 22:58

BEL FITIĞI

Belimizde 5 adet omur kemiği vardır. Bu kemikler arasında da disk adı verilen kıkırdaklar bulunur. Disk, özel bir bağ dokusu organıdır ve omurganın dayanıklılığına, hareketliliğine ve zorlamalara karşı dirençli olmasına, omurgaya uygulanan şok şeklindeki darbelerin emilmesine ve kuvvetin çevre dokulara dengeli bir şekilde dağılmasına hizmet eder.
Bel fıtığı, beldeki omur kemikleri arasında bulunan ve adeta bir amortisör gibi görev yapan bu disklerin fıtıklaşması sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Disklerin iç kısmında nükleus pulpozus denen jöle kıvamında yumuşak bir bölüm, bunun dışında anulus fibrozus adı verilen daha sert bir fibröz tabaka, omur kemiklerine bakan yüzlerde ise her iki tarafta son-plak olarak adlandırılan kıkırdak yapılar vardır. Dıştaki tabakanın anatomik bütünlüğünün bozularak içerideki yumuşak kısmın dışarıya doğru taşmasına fıtıklaşma denir. Fıtıklaşan yani dışarıya doğru taşan disk, omurilik kanalı (spinal kanal) içinden veya kendisinin arka-yan tarafından geçmekte olan sinirleri sıkıştırır ve hastalık böylelikle kendisini belli eder .
Ayrıca fıtıklaşmış diskten ortama salınan bazı kimyasal maddeler de sinir köklerini etkileyerek ağrıya neden olurlar.



Omur kemiklerine yandan bakışta normal disk ve

omurilik kanalının içine fıtıklaşmış disk görülmektedir.


http://www.belfitigi.com/tr/ic/BOS.gif


Manyetik rezonans fotoğrafında gelişmiş bir bel fıtığı

ok ile gösterilmektedir.


http://www.belfitigi.com/tr/ic/BOS.gif


Bel fıtığı gelişirken şekil A'da görüldüğü gibi anulus fibrozus dış liflerinin

bir kısmı henüz yırtılmamış ve disk materyalinin tamamı diskin içerisinde ise
buna kapsamı içerisinde (contained) disk denir. Ancak şekil B'deki gibi
anulus fibrozus liflerinin tamamı bütünlüğünü yitirmiş ve disk içindeki
materyal anulusun dışına taşmış ise buna da kapsamı dışarıya çıkmış
(uncontained) disk adı verilir.


http://www.belfitigi.com/tr/ic/BOS.gif


Bel fıtığının gelişimi ve değişik tipleri izlenmektedir. Nadiren

rastladığımız dura içine fıtıklaşma disk materyalinin dura denen kalın zarı
delerek omurilik kanalının içine girmesiyle oluşur. Fıtıklaşan diskin posterior
longitudinal ligament, peridural membran ve sinir köküyle olan ilişkisinin
şekline göre fıtıklaşma; subligamentöz, ekstraligamentöz, submembranöz, transmembranöz veya intraradiküler olarak adlandırılır. Ayrıca ekstrüzyon
veya sekestrasyon tarzında fıtıklaşmalarda disk materyali kafa veya kuyruk
sokumu yönünde yer değiştirebilir. Bu durumda kranial / kaudal uzanımlı
ekstürüde bel fıtığından, kranial / kaudal yönde göç etmiş sekestre
bel fıtığından veya göç etmemiş sekestre bel fıtığından söz edilebilir.


GozDemNur 14 Temmuz 2006 15:47

AĞRI İLE BAŞETMEK İÇİN EGZERSİZ YAPIN
Anadolu Sağlık Merkezi'nden Prof.Dr.Ayşen Yücel ağrı ile başetme yolları ile ilgili bilgi verdi.

İSTANBUL - Süregen ağrısı olan hastaların birçoğunda toplumsal ve aile içi etkileşimde bozukluklar, duygularını ifade etme güçlüğü, ilgi ve beklenti gereksinimleri, bastırılmış öfke ve kızgınlık duyguları olabiliyor. Hastanın ilgisini ağrıdan uzaklaştırabilmesi, günlük yaşamındaki ilgi ve işlevselliğini artırıcı yönde başetme yöntemleri kullanmalıdır.
KAS GEVŞEMESİ (RELAKSASYON):
Gevşeme eğitimi genellikle kademeli olarak kasları germe ve gevşetme tekniklerini içeriyor. Gevşeme çalışmalarının ilkbasamağı nefesi kontrol altına almak. Bilindiği gibi solunum sistemimiz, kendi kendine çalışan bir sistem. Fakat, iradi olarak da solunumunuzu kontrol edebilirsiniz. Nefes almayı, vermeyi ve tutmayı bir düzen içinde öğrenmek, gevşetme çalışmaları için çok önemli. Vücudun tamamen gevşemesi, ancak düzenli bir nefes pratiğinden sonra mümkün olur. Akciğerlerinizi; üst kısım, orta kısım ve alt kısım olmak üzere üç bölüm halinde düşünebilirsiniz Derin nefes bu üç kısmın ortaklaşa çalışmasıyla mümkün oluyor. Derin nefes önce akciğerin alt kısmının havayla dolmasıyla başlıyor. Mide ve kaburgaların alt kısmı genişliyor, sonra orta kısım havayla doluyor. Yani göğüsler genişliyor ve en son olarak da omuzlar hafifçe kalkıyor. Pek çoğumuz ciğerlerinin bir bölümünü çalıştırmıyor. Oysa sağlıklı bir nefes ciğerlerin üç kısmının da çalışmasıyla mümkün.

Nefes egzersizlerinden sonra kasların gevşetilmesine geçiliyor. Bu çalışma vücudunuzdaki kas gruplarının gerilmesini, sonrada gevşetilmesini içeriyor. Bir kas gergin olduğunda bu gerginlik ne derece yoğunsa kas serbest olduğunda yaşanacak olan gevşeme yanı ölçüde yoğun olacaktır. Gevşeme tekniği en iyi loş ışıklı, sakin bir oda yapılabilir. Egzersizi böyle bir odada sırt üstü yatarak yapın. Eğer egzersiz sırasında uyuma gereksinimi ortaya çıkarsa, uygulamayı rahat bir koltukta yapın. Gevşeme tekniğiyle amaçlanan uykuya dalmak değil, tersine en fazla uyanıklıkla en derin gevşemeye ulaşabilmek. Egzersiz yapılan oda sessiz olmalı, odanın ısısı ne üşütmeli ne de terletmeli.

NASIL YAPMALI?
Elleriniz ve ayaklarınız iki yana hafifçe açık olsun. Uygulama sırasında bedeninizi sıkan kemer, ayakkabı ve dar elbiseleri çıkarın. Bu tür giysiler nefes alışı, kasların gevşemesini olumsuz yönde etkiler. Egzersizleri sırayla yapın. Egzersizi yapmadan bir sonraki egzersize geçmeyin, acele etmeyin. Günde en az bir kez, mümkünse iki kez yapılması, bu pratik kazanmanızı sağlar.

Gözlerinizi yavaşça kapayın. Sağ elinizi göbeğinizin üzerine, sol elinizi de göğsünüzün üzerine koyun. Nefes alıp verirken sol eliniz göğsünüzün inip kalktığını hissetsin. Şu anda ciğerlerinizin üst kısmı ile nefes alıyorsunuz demektir. Şimdi ciğerlerinizin alt kısmını hava ile doldurmaya, karnınızdan solunum yapmaya çalışın.

Midenizin üzerindeki sağ eliniz inip kalkmaya başladıysa bunu başarıyorsunuz demektir.

Düşüncelerinizi tamamen nefes alıp vermeniz üzerinde odaklaştırın. Burnunuzdan havanın girip çıktığını hissedin. Yavaşça derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve nefesinizi verin. Kendinizi zorlamadan, gerilim duymadan oldukça rahat bir şekilde nefes alın.

Kısa bir alıştırma yapalım. Önce ciğerlerinizin bir balon gibi olduğunu hayal edin. Şimdi sönen bir balonda olduğu gibi yavaşça ve zorlamadan içinizdeki havayı boşaltın.

Başlayabilirsiniz... Artık ciğerleriniz boşaldı. Nefes almadan iki saniye bekleyin. Tekrar yavaşça derin derin nefes alın, tutun ve verin, bütün vücudunuzun gevşediğini hissedin...

Şimdi bu egzersizi tekrar edin; Derin bir nefes alın... Nefesinizi tutun. Yavaşça verin. Tüm vücudunuz gevşiyor. Sakin, rahat ve huzur dolusunuz... Nefesinizi her verişte, sizi kaplayan gevşeme duygusunu hissedin. Gerilimin yerini alan derin huzuru hissedin...

Kaslarınızı gevşetme çalışmasına geçelim. En rahat olduğunuz şekli alın, oturun veya sırt üstü yatın.
Başlangıçta bu çalışmayı sırt üstü yatar durumda yapmanız sizin için daha kolay olacaktır. Yatar durumdayken kollarınızın iki yanda olmasına dikkat edin. Bacak bacak üstüne atmayın.

Gözlerinizi kapatın. Daha önce öğrendiğiniz gibi derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve verin. İki yumruğunuzu da sıkın. İyice sıkın. Yumruklarınızın ve ellerinizin gerginliğini hissedin. Şimdi gevşetin. Bu gerginliğin yavaş yavaş ortadan kalktığını hissedin. Ellerinizin ne kadar gevşediğini hissedin. Yavaşça derin bir nefes alın. Nefesinizi tutun ve bırakın.

Sıra kollarınızı ve yumruklarınızı birlikte sıkmaya geldi. Başlayın ve iyice sıkın. Ellerinizdeki ve kollarınızdaki gerginliği hissedin. Şimdi serbest bırakın. Tamamen gevşek bırakın. Ne kadar gevşediğinizi hissedin. Yavaşça derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve bırakın.

Sağ omzunuzu kulağınıza doğru kaldırmaya çalışın, iyice kaldırın. Şimdi gerginliği hissedeceksiniz. Yavaş yavaş serbest bırakın. Tamamen gevşemesini sağlayın. Omzunuzdaki gevşemeyi hissedin. Şimdi sol omzumuza aynı şeyi yapacaksınız. Sol omzunuzu kulağınıza doğru kaldırmaya çalışın. İyice kaldırın gerginliği hissedin. Yavaş yavaş serbest bırakın, gevşemesini sağlayın. Omzunuzdaki gevşemeyi hissedin. Yavaşça derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve bırakın.

Sağ ayağınızdaki kasları germeye çalışın, ayak parmaklarınızı iyice kıvırın ve bu gerginliği hissedin. İyice hissedin. Yavaş yavaş bırakın. Tamamen gevşeyin. Bütün gerginliğin akıp gitmesini sağlayın.
Sol ayağınızdaki kasları germeye çalışın. Sol ayağınızın parmaklarını iyice kıvırın ve bu gerginliği hissedin. İyice gerin. Yavaş yavaş bırakın, tamamen gevşemesini sağlayın. Yavaşça derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve bırakın.

Aynı şeyi kalçalar ve bacaklarla yapacaksınız. Sol bacağınızı ve kalçanızı gerin. İyice gerin. Bu gerginliği hissedin. Bırakın şimdi. Yavaşça gevşetin, gevşemeyi hissedin. Sol bacağınızı ve kalçanızı gerin.. İyice gerin.. Bu gerginliği hissedin. Şimdi bırakın. Yavaşça gevşetin ve gevşemeyi hissedin. Bütün gerginlik vücudunuzda akıp gidiyor. Yavaşça derin bir nefes alın, nefesinizi tutun ve bırakın.

Şimdi yumruklarınızı, kollarınızı omuzlarınızı ayaklarınızı ve bacaklarınızı hep birlikte ve aynı anda gereceksiniz. Yumruklarınızı sıkın. Kollarınızı omuzlarınızı gerin. Ayak parmaklarınızı, bacaklarınızı iyice gerin. Daha kuvvetli gerin. Öylece tutun. Şimdi bırakın. Tamamen bırakın. İyice gevşetin. Tüm vücudunuzu tatlı bir gevşeme kaplasın. Şimdi karın kaslarınızı kasın, iyice kasın, karnınızdaki gerginliği iyice gerginliği hissedin. Serbest bırakın, tamamen gevşetin. Karın kaslarınızın tamamen gevşediğini hissedin. Karnınızın giderek yumuşadığını hissedin..

Yavaşça derin bir nefes alın. Nefesinizi tutun ve bırakın. Başınızı çeneniz göğsünüze değecek şekilde öne doğru bükün. Boynunuzdaki gerilimi hissedin. Yavaşça serbest bırakın. Gevşetin gevşemeyi hissedin.

NELERE DİKKAT ETMELİ?
Birden nefes almayın, yani ciğerlerinizi aniden havayla doldurmayın.
Ağızdan değil, burundan nefes alın.
En önemlisi nefes egzersizlerini arka arkaya tekrar etmeyin. Her nefes alışın arasına 5-6 kere de normal nefes alış verişi koymak gerekiyor. Bu yapılmadığı taktirde kandaki oksijen miktarı artacağından, baş dönmesi gelişebilir.


GusinapsE 14 Temmuz 2006 20:49

Bel AĞrısı . Tedavisi Ve Egzersizler
 
Bel Ağrısı
Bel ağrısı, romatizmal hastalıklar içinde en sık görülen; toplumun yüzde ellisi ile seksenini yaşamın hemen her döneminde etkileyen bir hastalıktır. Bel ağrısı, herhangi bir yaşta oluşabilmekle birlikte, orta yaşı geçen kadınlarda, osteoporoza bağlı olarak, biraz daha fazla görülür.
Doktorların çoğu, bel ağrısını akut (daha ağrılı ve kısa süren) ve kronik (uzun süren ve sık ortaya çıkan) tip olarak iki ana gruba ayırırlar. Akut bel ağrısı, genellikle, bir haftanın altında sürer; kronik tip ise, bir haftadan birkaç ayakadar uzayabilir ve hatta aylar alabilir. Bel ağrılarının yüzde 90’ı akut, yüzde 10’u kronik biçimdedir.
Doktorunuz, sunacağımız tüm önerileri size verip, gerekli görürse size ağrı kesiciler, kas gevşeticiler gibi ilaçlar da verebilir. Eğer, incelemeler sonucu, cerrahi bir girişim düşünürse, Romatoloğumuz, sizi bir Nöroşirurji, Ortopedi uzmanına da yollayabilir. Ender olmakla birlikte, cerrahi gerektiren durumlar olabilir. Örneğin, sinir köküne, kemiklerde kırık nedeniyle ya da yukarıdaki tedavilerle gerilemeyen bir disk kayması nedeniyle bir bası varsa, daha da enderi, omurilik çevresinde bir tümör görülmüşse, cerrahi gerekebilir.
Bazı hastalar beli manipüle ettiklerinden bahsediyor fakat bir hekimden geçmeden belinize dokundurtmamanız daha sağlıklı olacaktır. Bu konuda, dikkatli olmak çok önemli. Bu tür manipulasyonlarda omuriliğe kalıcı zararlar verilebilir. Batıda bu tür teknikler üzerine eğitim görmüş, Kiropraktörler var; ancak, onlar da mutlaka doktorlar birlikte çalışmak zorunluluğundadır.
İnsanların en gözardı ettiği kaslar, sırt, bel ve karın kaslarıdır. Bu kaslar, gövdenizi saran, onu kollayan,dik durmasını sağlayan kaslardır. Bu nedenlerle, karın, sırt ve bel kaslarınızı güçlü tutun

Ne gibi durumlar bel ağrılarına yol açar?
Belimizdeki kaslara, sinirlere ve kemik yapısına uygulanan bir baskı ya da zedelenme bu ağrılara neden olur. En yaygın etken, omurganın etrafındaki liflerin (ligament) ve kasların küçük darbeler sonucu gerilmesi ve kısmen kopmasıdır. Diğer nedenler ise şunlardır.
1) Disk kayması
Omurgamızın vertebra kemikleri arasında bulunan ve omurga için bir tür süspansiyon işlevi gören disk denilen yarı elastik yapılar, çevresini saran lif kılıfını yırtarak, içinden omurilik ve sinirlerinin geçtiği kanala uzanarak sinirlere ya da omuriliğe baskı yapabilirler. Vertebra kemiklerinin yanlarında bulunan kanalcıklar (foramina) içinden geçen sinir kökleri bası nedeniyle kanalcık içinde sıkışarak ağrılara ve bölgesel kas spazmlarına neden olur. Kimi durumlarda ise, disk köklerin edoğrudan bası olmadığı halde, sinir köküne ulaşan disk parçacıkları sinir köklerine etki yaparak aynı tür ağrılara neden olabilir. Disk kayması olduğundan en sık görülen diğer bir belirti de, halk arasında “siyatik” olarak bilinen, kalçalardan bacaklara ve sıklıkla ayaklara kadar uzanan ağrılardı.
2) Spinal Stenoz
Bu durumda, omurga kanalı içinden geçen omuriliğin üzerine bası söz konusudur. Genellikle, artroz ya da kazalar sonucu oluşan kanalın bu darlığı, belde yol açtığı ağrı, bacaklardaki uyuşma ve zayıflığın yanı sıra, yürürken artan otururken de geçen ağrılara da neden olur.
3) Osteoartrit (Artroz)
Diğer eklemlerde olduğu gibi, omurga kemikleri arasındaki kıkırdak dokunun yapısının bozulup, vertebra etrafında kemikleşmelere, diğer bir deyişle, halk arasında kireçlenme olarak bilinen osteofitlere yol açan bu hastalık, bel ağrısının yaygın bir nedenidir. Burada, fazla kemik uzantıları, kanal ve kanalcıklar içindeki sinir yapılarına baskı yapabilirler
4) Ankilozan Spondilit
Bu konu, ilgili bölümde de ayrıntıları ile ele alındığı gibi, kronik bir bel ağrısı ve tutukluğu yapar. Bu semptomlar, özellikle, sabahları olmak üzere, kalçalara ve bacaklara vurabilir.
5) Osteoporoz
İlgili bölümde de açıklandığı gibi, yoğunluğu azalmış kemikler, her an küçük bir darbe, yanlış hareket ya da ağır kaldırmaya bel ağrısına yol açabilir.
6) Romatoid Artrit
Bu hastalık, birçok eklemde şişlik, kızarıklık, ağrı ve tutukluk yapabilir. Omurgada, boyun kısmını etkilediği halde, eğer beraberinde başka bir hastalık da yoksa, tek başına beldeki omurga eklemlerini tutmaz ve ağrılara neden olmaz.
7) Fibromyalji
Kasların ve kasları kemiklere bağlayan tendonların ağrı ve sertliği ile belirgin olan fibromyalji, özellikle boyun bölgesi ve sırtın üst kısmında oluşur. Zaman zaman, bel bölgesini de etkileyebilir.

Soru: İç organlar, bel ağrısına neden olmaz mı?
Cevap: Olur. Bel ağrılarına neden olabilecek bazı iç organ hastalıkları şunlardır:
-Erkekte prostat hastalığı;
-Kadın üreme organları ile ilgili rahatsızlıklar;
-Böbrek taşı ve enfeksiyonu;
-Bağırsak ya da pankreasın kanseri ya da bu organların tıkanmasına yol açan hastalıklar;
-Omurgaya sıçrayan kanserler;
-Multiple myeloma denen, kemik iliğini ve kemiği etkileyen hastalık;
-Ender olarak, omurilik tümörleri.

Soru: Başka ne gibi etkenler bel ağrısına yol açar?
Cevap: Stres, bozuk duruş biçimi, egzersiz yapmama, aşarı kilolu olma gibi sorunlar da bel ağrılarının altta yatan nedeni olabilir.
Her birimizin strese karşı reaksiyonu farkladır. Kimimiz, az uyur, yorgun hisseder, çok ye ya da sinirli olur. Bazıları ise, başağrıları ve mide sorunlarından yakınırlar. Kaslarımız, özellikle, boyun, sırtın üst kısmı ve belde strese karşı kasılarak yanıt verirler. Pazardan eve taşıdığınız yükleri her gün ve sürekli taşıdığınızı düşünün; hafiflersiniz! Aşırı kilo hem kaslar hem de eklemler üzerinde yüktür ve kaslarımız da pek güçlü değilse, kasılmalara ve erken yorulmalara neden olur. Yeterli oranda, öyle pek sporcu iddiasında da olmadan, yaptığınız egzersizler genel yorgunluk hissinizi atacağı gibi, moral çöküntüleri ve günlük bunalmalardan da sizi uzaklaştırır ve sorunlarınızla, busefer daha zinde, kendinizi iyi hissederek uğraşırsınız.
Hepimizin yaşamla mücadelemizde ve yaşamdan mutluluk almamızda gerekli olan belirli bir kondisyon düzeyine gereksinim vardır. Bunu, haftada üç günlük, 20-30 dakikalık egzersizlerle sağlayabilirsiniz



Tedavi
Bel ağrılarının yüzde 85’i, sınırlı bir tedavi ile birkaç gün içerisinde azalmaya başlar. Genellikle, acil bir durum yoksa, doktor evde dinlenme, ağrılar hafifleyince de bele yönelik egzersizler, kas gevşeticileri, sıcak ve soğuk uygulaması, strezi azaltım teknikleri önerirler. Altta yatan nedene bağlı olarak, cerrahi girişim ve bele ya da kalçada siyatik sinirin içinden geçtiği kanala ilaç enjekte etmek gerekebilir. Bu tedavi biçimlerini ayrı ayrı ele alalım.
1) Yatak istirahati
Geçmişte, hastalara yatağa bağlanıp sürekli yatma öneriliyordu. Artık, günde hastanıne, en ağrılı dönemde, 1-2 saat dinlenip arada hareket edip yürümesi önerilmekte ve ağrı azalınca aşağıda değineceğimiz egzersizler verilmektedir. Yatağın ne kadar sert olması gerektiği hep tartışma konusudur. Kısaca, ne taş gibi sert ne de eski yaylı yataklar gibi çok yumuşak olmalıdır. İki üç günlük, sırt üstü yatıp dizler altına yastık konarak ya da yan yatıp dizleri hafifçe karına çekerek yatılması omurgaya en az baskı yapan pozisyonlardır.
2) Sıcak ve soğuk uygulaması
Bazen sıcak bazen de soğuk uygulaması ağrılar iyi gelir. Sıcak, spazma uğramış kası gevşetir ve rahatlatır. Bu uygulamada, sıcak duş, nemli ve sıcak ama yakmayan bezler, lambalar işe yarayabilir. Soğuk ise, ağrılı bölgedeki sinir uçlarını uyuşturarak ağrıyı azaltır. Bu parçası ya da buz torbası ile masaj yapabilirsiniz.
3) Duruş pozisyonunu düzeltmek
Otururken:
-Bel ve omuzlardaki yükü azaltmak için kollu koltuk kullanın.
-Sırtınızın üst tarafını dik tutun ve omuzlarınızı gevşetin. Karın kaslarınızı içeri çekin ve belinizin alt kısmının doğal eğimini sağlayın. Koltuğunuzun arkasının mutlaka dik olması gerekmez; 15-20 derecelik bir açı da rahat oturmazını sağlayabilir. Belinizin arkasına koyacağınız bir yastık belin normal eğimini korumanızı sağlar.
-Ayaklarınızın altına, dizlerin kalçalarınız hizasından daha yüksekte kalmasını sağlayacak bir yükselti koyun.
-Uzun süreli oturmalardan kaçının. Arada, kalkın veğ kasılmış kaslarınızı gererek gevşetin.
Ayakta dururken:
-Her iki ayağınıza da aynı yükü verin.
-Dizlerinizi kilitlemeyin.
-Bir ayağınızı yükseltide tutarsanız, belinizi rahatlatır.
-Çok uzun süre ayakta kalmanız gerekiyorsa, alçak topuklu ya da düz tabanlı ayakkabı giyin.
-Karın ve kalça kaslarınızı sıkı tutarak belinizi dik tutun.
Uyurken:
-Dizlerinizi bükerek yan yatın.
-Daha rahat edecekseniz, yan yatarken dizleriniz arasına yastık koyun.
-İlle de sırt üstü yatmak isterseniz dizlerin altına yastık koyabilirsiniz.
-Çok sert değil ama serte yakın yatak kullanın.
Ağırlık kaldırırken ya da taşırken:
-Ağırlığı kaldırmak için eğilirken, önce belinizi değil; dizlerinizi bükün.
-Ağırlığı kendinize yakın tutun.
-Taşırken bacaklarınız dik olsun.
-Yükünüz fazla ağır gelirse, yardım isteyin.
Soru: Yüksek topuklu ayakkabı sağlıksız mı?
Cevap: Evet. Yüksek topuk, duruşunuzu değiştirdiği için belinizin alt kısmına daha çok basınç uygulanmasına neden olur. Tabanı yumuşak ayakkabılar, omurgamız için bir tür süspansiyon işlevi görür.

Bel için egzersizler
Her hekim biraz farklı türde egzersizler önerebilir. Yine de aşağıdakilir genel olarak kabul edilen ve hasta tarafından da kolaylıkla evde uygulanabilecek egzersizlerdir.
Köprü kurma
Dizlerinizi bükerek ve ayak tabanlarınız yere düz basacak biçimde sırt üstü yatın. Kalça çevresi kaslarınızı kasarak kalçanızı yukarı kaldırın. Bunu yaparken, sırtınızın üst kısmı yere yapışık ve düz kalsın. Beş saniye öyle kalın ve sonra gevşeyip yeniden yapın, yapabildiğiniz kadar.
Dizleri karına çekme
Deminki gibi, yere yatın. Önce dizlerinizden birini sonra da diğerini karına doğru kaldırın. Her iki diziniz de karın hizasına geldiğinde, her iki elinizle dizleri tutup göğsünüze doğru çekin ve kalça kaslarınızın çekildiğini hissedin. Bu anda, alnınızı dizlere doğru kaldırın ama boynunuzu zorlamayın. Bu pozisyonda yine beş saniye kalın. Sonra, yavaşça dizlerden birini sonra da diğerini yere koyun. Dinlenin ve aynı hareketi yineleyin.
Asker duruşu
Dimdik ayağa kalkın. Göğsünüzü dışarı çıkarın, omuzlarınızı geri çekin. Beş saniye öyle kalın. Gevşeyin ve yineleyin.
Yarım mekik çekme
Dizler bükük, kollar yanlarda yere yatın. Başınızı kaldırıp, omuzlarınızı yerden kaldırarak dizlerinize ellerinizle uzanın. Bunları yaparken normal nefes alıp vermenizi sürdürün. Gevşeyip yere geri yatın ve dinlenip hareketi yineleyin.
Kızgın kedi duruşu
Elleriniz ve dizleriniz üzerine durun. Belinizi yukarı doğru kemerleştirin. Beş saneyi öyle kalın. Normal nefes alın. Gevşeyin. İlk pozisyona gelip yineleyin.
Kalçadan tekme atma
Biraz önceki gibi, eller ve dizleriniz üzerinde durun. Sırtınızı düz tutarak yavaşça bir bacağınızı kaldırarak geriye itin. Beş saniye öyle kalın. Bacağı eski yerine getirerek aynı hareketi diğer bacak için yapın. Zamanla, güçlendikçe, ayak bileklerinize ağırlık koyarak, bu hareketleri yapabilirsiniz.


Mystic@L 14 Temmuz 2006 21:05

Akraba Evliliği ve Genetik

http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/1142-22994382.jpg

Yıllardır hep duyduğumuz sözler vardır. Akraba evlilikleri engelli çocuk sahibi olmaya yol açar, Yakın akraba evlilikleri ölü ve sakat doğumlara neden olur denilir. Toplumun geniş bir kesimi tarafından bilinen bu gerçeğin temelinin ne olduğu ise genellikle bilinmez. Akraba evlilikleri nedeniyle toplumda birçok engelli birey dünyaya gelmektedir. Bunun nasıl böyle olduğunun tıbbi yönden açıklamalarını ve nedenlerini bu yazıda genel olarak anlatacağız.
Önce kısaca bir bebeğin nasıl meydana geldiğini inceleyelim;
Ana rahminde annenin yumurtası ile erkekten gelen sperm birleşerek yeni bir canlı meydana gelir. Bebeğin oluşumunun temeli kromozomlardır. Her insanda 46 çift kromozom bulunur. Yeni oluşan bireyin kromozomlarının tek olarak 46 tanesi anneden diğer tek 46 sı ise babadan gelir. Anne ve babanın 46 çift ve sarmal halde bulunan kromozomları bu sarmal yapıdan ayrılarak yeni bireyde ayrı bir sarmal yapı oluşturur. Oluşan bu yeni sarmal yapı bebeğin oluşumunun temel yapısıdır.
İnsanların genel görünümünden çeşitli özelliklerine kadar her şey bu kromozomlardaki genlerde belirlenmiştir. Genetik hastalıklar dediğimiz hastalıklar da bu genlerde bulunur. Fakat hastalıklar kendi özelliklerine bağlı olarak resesif (çekinik) veya dominant (dominant) karakter taşıyabilir. Diğer yandan hastalıklar genler de homozigot veya heterozigot olabilir. Örneğin kan grupları örnek olarak alınacak olursa O (sıfır) grubu çekinik yapıdadır. Genetik olarak A grubu bir anne ile O grubu bir babanın çocukları sadece A veya O olabilir. Anne A grubu olarak göründüğüne göre annenin genetik yapısı AA veya AO olabilir. Her iki durumda da O çekinik yapıda olduğu için anne homozigot AA olsa da veya heterozigot AO olsa da kan grubu A olacaktır. Baba ise O grubu olduğu için onun OO olmaktan başka şekli olamaz. O grubu çekinik olduğundan ancak genetik olarak homozigot olarak OO olmadığı sürece O grubu olamaz. Böyle bir çiftin çocukları da eğer anne homozigot AA ise hepsi AO olacak ve A grubu olacaklardır. Eğer anne heterozigot AO ise o zaman çocukları anneden A genini babadan O genini alınca AO olup A grubu olacak, eğer anneden O genini babadan da O genini alırsa OO olarak O grubu olacaktır.
Baskın özellikli hastalıklar genetik olarak heterozigot da olsalar kişi hasta olacaktır. Fakat hasta olmayan bir kişi ancak taşıyıcı olabilir. Yani genetik olarak genlerinde bu hastalığı heterozigot olarak taşımaktadır. Ancak genlerinde çift olarak hastalıklı gen bulunmadığı için sağlıklı bir birey olarak yaşamaktadır. Böyle bir kişi kendisi ile ayni durumda heterozigot olarak hastalığı taşıyan ama hasta olmayan bir kişi ile evlendiğinde her ikisinde de saklı olarak bulunan hastalıklı gen yeni oluşacak olan bireyde bir araya gelerek hastalık olarak ortaya çıkacaktır.


http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/1142-22256483.jpg

Yakın akraba gruplarından gelen kişilerin genleri de birbirlerine benzer özellikler gösterir. Ayni anne babadan doğan çocukların genetik yapıları nasıl birbirlerine yakın özellik gösteriyorsa amca, dayı, teyze çocukları gibi kardeş çocukları olan kişiler de birbirlerine yakın genetik özellikler gösterecektir. Bu şekilde yakın genetik özelliklere sahip kişiler evlendiklerinde sahip olacakları çocukların genetik yapılarında sorunların meydana gelmesi çok yüksek olasılık taşır. Taşıyıcı olarak bir hastalık geni diğer kişiden de gelerek çocukta ortaya çıkar. Örneğin Akdeniz Anemisi (Thalessemi) hastalığı ülkemizde sık görülen bir hastalıktır. Bir çok kişi özellikle Akdeniz bölgesinde bu hastalığı resesif olarak taşımaktadır. Kendisi hasta olmadığı halde hastalığı taşıyan birisi kendisine benzer özelliklerde biriyle evlendiğinde çocuklarının bu hastalığa sahip olmaları kaçınılmaz olacaktır. Bilinmesi gereken bir nokta bu şekilde taşıyıcı olan iki bireyin tüm çocukları hasta olmayacaktır. Her ikisinde de hasta gen yanında sağlam gen de bulunduğu için çocuklarının olasılık olarak kimileri hasta, kimileri taşıyıcı ama sağlıklı görünümde olabilir. Bu konular şansa bırakılmayacak kadar ciddi olduğundan bu tür olasılıklardan uzak durmak gerekir.
Genetik olarak birçok hastalık ve sendromlar genellikle tedavisi olmayan hastalıklardır. Bu hastaların sahip oldukları hastalık giderilemez. Ancak hastalıkları izlenebilir ve yaşamaları için gereken yardımlar yapılabilir. Bu şekilde çeşitli sağlık ve gelişim sorunları olan bireyler hem ailelerine hem de topluma büyük bir yük getirmektedir. Bu gibi olasılıktan kaçınmanın birinci kuralı yakın akraba evliliklerinden kaçınmaktır. Tüm bireyler evlenirken veya çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde bu yönden bazı tetkikler yaptırmaları yararlı olacaktır. Engelli ve hasta bir çocuğa sahip olmadan önce bunun olasılığını gözden geçirmek herkes için en yararlı yöntem olarak görünmektedir.


GozDemNur 15 Temmuz 2006 19:24

SPORUN PSİKOLOJİK YARARLARI

- Kronik psikolojik stresin birikmesini önler
Bu tür stres hem tansiyon, hem de kalp rahatsızlıklarını artırabilecek risk faktörüdür.
- Uykusuzluktan kurtulmamızı sağlar
Uykusuzluk çekmek, stresin neden olabileceği tipik sonuçlardan biridir. Uykusuz kaldıkça, stresle baş edebilmemiz de zorlaşır. Düzenli spor yapmak, geceleri rahat uyumamızı sağlayarak uyku alışkanlığımızı normal akışına sokabilir. Uykumuzu almak, stresli durumlara karşı dayanıklı olmamıza yardımcı olur.
- Ruhsal açıdan bizi çok rahatlatır
İnsan spor yaparken problemlerini, dertlerini ve sıkıntılarını unutup, kısa bir süre için de olsa, yaptığı etkinliğe konsantre olur. Ayrıca, yararlı bir uğraş olduğu için, kişi kendisiyle gurur duymaya başlar. Sıkıntı, yerini başarı duygusuna bırakır. Spor yapmak özellikle, güvensizlikten veya boşluktan kaynaklanan stres ve bunalımdan kurtulmaya çok yardımcı olabilir.
- Futbol gibi bir takım sporu yapılıyorsa, kişi hem sosyal iletişim kurar, hem de ortak bir hedef için takımıyla birlikte mücadele verir.
Diğer takımı yenmek olan bu hedef gerçekleşirse, büyük bir heyecan, mutluluk, gurur ve başarının getirdiği duygular yaşanır. Şayet yenilgi ile sonuçlanacak olursa, bir sonraki maça kadar ortak bir hedef uğruna çalışmaya devam edilecektir. Kişi, tek başına yapılan sporlarda da kendine buna benzer hedefler koyabilir.

Sibel Sezer


Mystic@L 15 Temmuz 2006 21:03

Buerger Hastalığı

Sigara İçmenin Bir Sakıncası Daha...

http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/1117-22183949.jpg

Sigara içmenin sakıncaları yazılsa sanırım bir kitap rahatlıkla dolardı. Sigara içmenin en önemli etken olduğu bir hastalıkta Buerger hastalığıdır. Buerger hastalığı (Tromboanjiitis Obliterans) 75 yıldan uzun süredir bilinen bir hastalıktır. Kol ve bacakların küçük ve orta büyüklükteki damarlarını tutar. Damarın beslediği bölgenin kangrenine kadar giden harabiyet yapabilir. Ortalama 28 yaş civarında görülen hastalık, %95 oranında sigara içen erkeklerde görülmektedir. Yaş, cinsiyet, ırk, ailesel faktörler, otoimmun mekanizma ve sigara bu hastalığın nedeni olabilecek diğer faktörler olarak bilinmektedir. Sigara, en önemli neden olan faktör olarak kabul edilmektedir. Hastalığın tekrarı, alevlenmesi ve ilerlemesiyle sigara arasında çok sıkı bağlantı vardır.
Belirtiler ve Bulgular: Hastalık en çok 25-35 yaşları arasında başlar. Bu hastaların yaklaşık yarısında bacaklarda ani gelişen damar tıkanmaları görülebilir. Hastalık genellikle bacakların en ufak damarlarında başlar daha sonra daha büyük artelere yani yukarıya doğru ilerlemeye başlar. Hastalık ataklar halinde olup her atak sırasında damarın belli bazı bölgelerinin iltihabı gelişir. Bu durumda damar tıkanıklıklarının en önemli sebeblerinden biridir. Bu atakların tekrarlaması sonrasıda tekrarlanan damarın tam olarak tıkanması ve kangren olması söz konusudur. Hastaların erken şikayetleri ayak tabanında ya da parmaklarda ağrı olarak ortaya çıkar. Ağrı genellikle dinlenme esnasında gelişir. Hastalık ufak damarlarda başladığı için genellikle yürümekle gelişen bacak ağrıları çok daha az sıklıkta görülür. Hastalığın başlangıç dönemlerinde tırnakta solukluk, bacak kıllarında azalma, dökülme gibi yapısal değişiklikler ile, renk değişiklikleri ve soğukluk şeklinde değişimler olabilir. Damarlardaki tıkanmaların devam ile bu belirtilerin yerini ileri dönemlerde, parmak uçlarında ya da ayakta gagren alabilir.
Tanı: Tanı için en basit ve güvenilir yöntem olan damarları gösteren doppler ultrason yöntemi kullanılır. Bu yöntemin uygulanması kolay ve kısa sürede sonuçlanır. Ancak bazı durumlarda anjiografi denilen damar içerisine damarın gösterilmesini sağlayan bir madde verilmesiyle yapılan girişimsel tanı yöntemleride gerekebilir.


http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/1117-23245425.jpg

Tedavi: Bu hastalığın tedavisinin temelinde sigaranın bırakılması bulunmaktadır. Sigaranın bırakılmasının yanında destekleyici bir takım ilaçların kullanılması söz konusudur. Bu hastalık için spesifik bir ilaç bulunmamaktadır. Ayak temizliği ve hijyeni önemlidir. Soğuk havalardan korunulması. Düzenli egzersiz, hastalığın bulunduğu bacağın darbelerden travmalardan korunması. Bazen cerrahi tedavi gerekebilir. Genellikle yöntem olarak seçilmiş hastalarda hastalıklı bölgeyi uyaran sinirlerin çıkarılması yapılabilir. Cerrahi tedavideki amaç damar kasılmasını sağlayan aktivitenin kaldırılarak kanlanmanın arttırılmasıdır. İlaç tedavisinde ise kan akışını artıran ilaçlar kullanılır. Bunlar aspirin, pentoksifilin gibi ilaçlardır. Yara iyileşmesinin olmadığı ve yayıldığı durumlarda ise parmak ya da ayak amputasyonu gerekebilir.
Prognoz: Her türlü tedaviye rağmen hastaların yaklaşık %2-4’ünde bacakların cerrahi olarak alınması gerekebilir. Ancak sigaranın bırakılması ve koruyucu önlemlerin alınması ile genellikle hastalık gidişatı iyidir.


Hi-LaL 16 Temmuz 2006 18:00

Solaryuma Dikkat!
 
SOLARYUMA DİKKAT! (27.06.2006 14:57)

Solaryumun başta kanser olmak üzere çeşitli cilt hastalıklara yol açtığını söyleyen uzmanlar uyardı.

Ankara Deri Hastalıkları Derneği Başkanı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilsen İlter, solaryumun, başta Melonoma (vücuttaki benler üzerinden yayılan bir cilt kanseri tipiSo) olmak üzere cilt kanseri türlerine ve çeşitli cilt hastalıklarına neden olduğunu belirtti.

Prof. Dr. İlter, yaptığı açıklamada, solaryumdaki ışık kaynaklarına maruz kalmanın, cilt kanserini hızlandıran temel etkenlerden biri olduğunu ifade ederek, Sağlık Bakanlığından, suni bronzlaşma makinelerinin kullanımını sınırlandıracak yasal düzenlemeler yapmasını istedi. Solaryumlarda, güneşin en zararlı ışınlarından biri olan Ultraviyole B ışınının kullanıldığını vurgulayan Prof. Dr. İlter, ''Ultraviyole B ışını, cilde doğrudan ve sürekli uygulandığında ciltteki renk hücrelerini aktif hale getirerek, cildi bronzlaştırıyor. Ancak bu ışın, diğer etkenlerle birlikte cilt kanserine neden oluyor'' dedi.

Özellikle yaz tatiline bronzlaşarak girmek isteyen kadınların solaryumu tercih ettiğini kaydeden Prof. Dr. İlter, solaryum merkezlerinin kontrolsüz bir şekilde çoğaldığını ve halk sağlığını tehdit eden boyuta ulaştığını belirtti. Solaryum merkezlerinde ''sadece kar amacı güdüldüğünü, tıbbi kaygılardan uzak hareket edildiğini'' dile getiren Prof. Dr. İlter, Sağlık Bakanlığından, solaryum cihazlarının kullanımını sınırlandıracak yasal önlemler almasını istedi. Özellikle genç kadınların solaryuma ilgi gösterdiğini anlatan Prof. Dr. İlter, ''18 yaşından küçüklerin solaryuma girmesi kesinlikle yasaklanmalı. Hayatın erken dönemlerinde ciltte yapılan müdahaleler ileride onarılmaz sonuçlara neden olabilir. Türkiye'de son yıllarda cilt kanseri vakalarında önemli oranda artış var. Özellikle genç kadınlar daha fazla risk altında'' diye konuştu.


GusinapsE 18 Temmuz 2006 00:21

Akut Bronşit
 
Akut bronşit, solunum yollarının yani bronşlarımızın, özellikle sonbahar ve kış mevsiminde çok yaygın olarak görülen iltihabi bir hastalığıdır. Çoğu kez soğuk algınlığını takiben ortaya çıkarsa da, grip ve kızamık gibi başka hastalıkların bir komplikasyonu da olabilir. Hemen belirtelim ki, akut bronşit halkımız arasında yerleşmiş yanlış inancın aksine, korkulacak bir hastalık değildir.

·Akut bronşitin nedenleri:
Akut bronşitin nedeni çoğu kez rinovirüs, coronavirüs, adenovirüs, parainfuenza virüsleri gibi bir solunum yolları virüsüdür. Bakteriler de çok daha seyrek olarak akut bronşite yol açabilirler. Virüs ve bakteri gibi mikroplar dışında, bazı kimyasal maddeler ve zehirli gazların solunması da akut bir bronş iltihaplanmasını meydana getirebilirler.

·Risk faktörleri:
Akut bronşitin ortaya çıkmasında çevre ve iklim koşullarının büyük önemi vardır. Hava sıcaklığındaki ani değişiklikler, hava kirliliği, soğuk ve kuru hava akut bronşite zemin hazırlayan faktörlerdir. Sigara içilmesi, burundan nefes almayı engelleyen burun kemiği eğriliği ve polip gibi kişisel nedenler de akut bronşit için risk yaratır.

·Akut bronşitin belirtileri:
Belirtiler hastaların çoğunda bir soğuk algınlığını takiben ortaya çıkar. Başlangıçta burun akıntısı, hapşırma ile gözlerde kızarma, yanma gibi belirtiler vardır. Bunları, kuru ve yakıcı bir öksürük ile boğaz ağrısı izler. Ateş yavaş yavaş yükselir. Akşamdan sonra 39’ a kadar çıkabilir. Öksürürken göğüs kemiği arkasında batar tarzda ağrılar olması çok tipiktir. Şiddetli öksürük özellikle yaşlı ve sigara tiryakisi kişilerde nefes darlığı ile birliktedir. İlerleyen günlerde öksürük yumuşamaya başlar. Hastalar, sarı-yeşil renkte ve yapışkan nitelikte balgam çıkararak rahatlarlar. Bir çok hastada halsizlik ve iştahsızlık da vardır.

·Akut bronşit tehlikeli bir hastalık mıdır?
Akut bronşit sıradan bir hastalık olarak kabul edilebilir. Normal koşullarda 1-2 haftada tamamen düzelir. Küçük bebekler, ileri yaştakiler ve kalp hastaları için ciddi tehlikeler, örneğin solunum ve kalp yetersizliği tabloları ortaya çıkabilir.
Bebeklik çağında geçirilen bazı viral bronşitlerin ileri ki yıllarda astım için bir risk faktörü olabileceği de ileri sürülmektedir.

·Akut bronşit tedavisi:
Birkaç günlük yatak istirahatinin belirtilerin çabuk düzelmesi bakımından büyük önemi vardır. Kesinlikle sigara içilmemeli, hava kirliliği, deodorant, böcek ilaçları ve diğer tahriş edici maddelerden kaçınılmalıdır. Akut bronşitin etkeni çoğu kez virüslerdir ve antibiyotiklerin de virüslere karşı hiçbir etkisi yoktur. Virüs enfeksiyonuna bakteriler eklenmişse veya bronşitin nedeni doğrudan bakteriler ise o zaman uygun bir antibiyotik tedavisi gerekir.
Öksürük kesici ilaçlar da ancak doktor önerisiyle alınmalıdır. Bronşite bağlı olarak fazla miktarda balgam çıkaran hastanın öksürük reflekslerini kesmek doğru değildir.
Balgamı sulandırarak ve yumuşatarak dışarıya çıkarılmalarını kolaylaştıran şuruplar yanında, bol miktarda sıvı içmek de aynı şekilde yararlıdır. Yüksek ateşi olan hastalara ateş düşürücü olarak parasetamol verilmeli, 16 yaşın altındakilerde aspirinden sakınmalıdır.
Prof. Dr. Ahmet Rasim KÜÇÜKUSTA


GusinapsE 19 Temmuz 2006 06:42

Hipertansiyonun Nedenleri ve Görülme Sıklığı Nedir?
 
Hipertansiyon (Yüksek kan basıncı)
Kalpten pompalanan kanın organlara ulaşıp onlara oksijen ve besinleri götürebilmesi için atar damarların içinde belirli bir basınçla iletilmesi gereklidir. Bu basınç insanlarda genellikle sabit değerler içinde tutulur. Bir tansiyon aleti ile belirlenebilen bu değerlerdendaha yüksek olanına “büyük” veya “sistolik” kan basıncı, daha alçak olanına ise “küçük” veya “diyastolik” kan basıncı adı verilir.
Bu basınçlar insanlar arasında farklılık gösterir ve ortalama olarak büyük tansiyon için 120 mm Hg, küçük tansiyon için ise 80 mm Hg’dır. Bir kimsenin kan basıncı günün değişik zamanlarında oynamalar gösterebilir. Kan basıncının yükselme göstererek 140/90 mm Hg değerini geçmesine “yüksek tansiyon” veya “hipertansiyon” adı verilir.
Hipertansiyonda sadece büyük tansiyon veya sadece küçük tansiyon normal sınır değerlerini aşıp yükselebilir, ama hastaların büyük çoğunluğunda her iki değer de yükselmiştir.

Hipertansiyonun Nedenleri ve Görülme Sıklığı Nedir?
Hipertansiyon tüm dünyada en sık görülen ilk 3 hastalıktan birisidir. Daha çok orta ve ileri yaşların hastalığıdır. Erkeklerde daha sık ortaya çıkmaktadır. Her 10 hastanın 9’unda kan basıncının yükselmesine neden olan başka bir hastalık yoktur. Ancak bu hastaların ebeveynlerinde ve diğer aile üyelerinde de hipertansiyon sıktır.
10 hastanın birinde ise kan basıncı yüksekliği başka organların hastalıklarına bağlıdır. Bu hastalıklar kan basıncının düzenlenmesinde rol oynayan böbrekler ve iç salgı bezlerinin hastalıklarıdır. Bazı ipuçları hipertansiyonu olan bir hastada böyle bir nedenin varlığını düşündürebilir. Bu ipuçları şöyle özetlenebilir:
· Aniden ortaya çıkan ve çok yüksek değerlere ulaşan kan basıncı yükseklikleri
· Kıllanma, aşırı kilo alma gibi yakınmalarla birlikte ortaya çıkan kan basıncı yükseklikleri
· Uzun yıllar tedaviye iyi cevap verdiği halde birden kontrolden çıkan ve çok sayıda ilaca rağmen kontrol edilemeyen kan basıncı yükseklikleri
· Gençlerde saptanan kan basıncı yükseklikleri



Hipertansiyon Ne Gibi Belirtilere ve Yan Etkilere Yol Açabilir?
Atardamar sistemi içinde kan basıncının yükselmesi sinsi seyredebilir ve hasta kan basıncı yüksekliğini tesadüfen fark eder. Öte yandan, hipertansiyon bazı hastalarda yakınmalara yol açar. Bunlardan en sık karşılaşılanı özellikle sabahları olan ve enseden öne doğru gelen baş ağrısıdır. Bunun dışında, yüzde hissedilen sıcaklık basmaları ve kızarmalar, eskiye oranla yol yürürken, merdiven çıkarken zorlanma ve nefes darlığı, bazen çok sık idrara çıkma ve gece uykudan kalkıp idrara gitme, bacaklarda şişlik bu belirtilerden bazılarıdır.
Kan basıncının aşırı yükseldiği durumlarda hasta çift görme, dilde pelekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma ve kuvvetsizlik, nefes darlığı ve göğüs ağrısı hissedebilir. Kan basıncı yüksek seyrederse zamanla damar sistemine hasar verir. Hasar gören damarların beslediği organlarda da önemli problemler ortaya çıkar. Hipertansiyonun etkilediği organlar ve neden oldukları hastalıkların önemlileri şunlardır:
· Kalp ve dolaşım sistenini etkileyerek kalp krizi ve kalp yetmezliğine neden olur.
· Beyin damarlarını etkileyerek kanama, tıkanıklık ve dolayısıyla felçlere neden olur.
· Böbrekleri etkileyerek böbrek yetersizliğine neden olur ve böbrekleri hasta olanlarda yetersizliğin gelişimini hızlandırır.
· Göz damarlarını etkileyerek körlüğe neden olur.
· Görüldüğü gibi bu yan etkiler ölüme veya kalıcı organ bozukluklarına yol açabilir.


Hipertansiyonun Tedavisi Var mıdır ve Nasıl Uygulanır?
Kan basıncının neden yükseldiğinin anlaşılmasından sonra çok etkili ve çok değişik ilaçlar geliştirilmiştir. Bugün ülkemizde bu ilaçların hepsi vardır. Öte yandan hem kan basıncı yüksekliklerinin zamanında tespit edilememesi, hem de tedavideki aksaklıklar nedeniyle hipertansiyon dünyada ölüme ve kalıcı rahatsızlıklara neden olan hastalıklar arasında yer almaktadır. Hipertansiyonu olan hastaların tedavisi konusundaki bazı önemli noktalar liste halinde verilmiştir:
· Hipertansiyonu olan hastalar bu ilaçları hekim kontrolünde kullanmalıdır.
· Hipertansiyonun tedavisi müsekkinlerle veya sarımsak gibi bazı doğal maddelerle yapılmamalıdır.
· Uygun ilaçlarla birlikteaz tuzlu yemeye alışmalıdır. Tereyağlı yemeklerle ve et ağırlıklı gıdalarla beslenmenin zararlı olduğu bilinmeli, bunun yerine meyve ve sebze ağırlıklı beslenme tercih edilmelidir.
· Fazla kiloları vermenin, sigarayı bırakmanın ve her gün yürüyüş yapmanın da hipertansiyon tedavisine önemli yararı vardır.
· Hipertansiyon tedavisi bademcik iltihabı gibi kısa süreli bir tedavi değildir. Amaç kan basıncının kontrolde tutularak yukarıda sayılan önemli hastalıkların önlenmesidir. Bu nedenle tedavi uzun süreli, belki de hayat boyu sürecek bir tedavidir.
· Hipertansiyonu olan hastalarda eğer eşlik eden bir organ hastalığı, örneğin böbrek yetmezliği varsa tedaviye çok daha titizlikle uymalı ve daha sık hekim kontrolünden geçmelidir.
· Hipertansiyon zamanında teşhis edilip uygun ilaçlar ile tedavi edilirse, bütün bu hastalıkların ve onlara bağlı ölümlerin önlenmesi mümkün olabilir.



Misafir 8 Ağustos 2006 14:33

http://img.mynet.com/general/blank.gif"Belin kuzeyi için egzersizler"

Popoydu, bacaktı derken vücudunuzun üst kısımlarını çalıştırmıyorsanız, hata ediyorsunuz. Çünkü bu bölgeler çok daha hızlı şekle girer, poponuz ve bacaklarınız yeterince formda olmasa bile geniş omuzlar, sıkı kollar ve diri göğüslerle harika görünebilirsiniz!


Akdeniz kadını tipi yeni jenerasyonda bayağı bir evrilse de, bizim jenerasyon durumdan hala muzdarip. Ancak bir diğer problem de, popoları eritmek için uğraşırken, göğüs, omuz ve kollar gibi daha ikincil sırada gördüğümüz bölgeleri gözden çıkarmamız. Oysa omuzlarımız biraz daha geniş, göğüslerimiz biraz daha dik ve kollarımız da biraz daha sıkı olsa, vücudumuz arkada uzayıp giden popoya göre çok daha güzel görünecek. Mesela ben gençken bir 'Prenses Stephanie'nin kolları' mevhumu vardı. Cici prensesin dik omuzlarını ve ince kaslı kollarını yüzücü mayoları içerisinde görür, "bana da, bana da!" diye hayranlıkla haykırırdık. Bu egzersizleri o zaman bilseydim, yapardım doğrusu.

Yüzüstü yere uzanın ve ellerinizi omuzlarınızın yanına koyun. Her iki elinizin altında da iki parça kağıt olsun. Diz ve ayak parmaklarınız üzerinde dururken, drseklerinizi gerginleştirip, gövdenizi yukarı iterek şınav çekin. Bunu yaparken karnınızı sıkın, vücudunuzu düz bir çizgi şeklinde tutun. Vücudunuzun kalktığı en yüksek noktada, göğsünüzü sıkın ve kağıt parçaları üzerinde olan ellerinizi birbirlerine doğru kaydırarak iki elinizin yan yana göğsünüzün altında durmasını sağlayın. Daha sonra tekrar ellerinizi iyi yana kaydırın ve dirseklerinizi 90 derecede tutarak alçalın. Bu hareketi 8-12 tekrardan oluşan 2-3 set halinde yapın.

Bu egzersizde bir direnç bandıyla çalışmanız gerekiyor. Direnç bandını sağlam, sabit bir eşyanın/nesnenin arkasından geçirin. Bu eşya ya da nesneye bakarak, kollarınuzı önünüzde düz ve gergin bir biçimde tutun. Bunu yaparken avuçlarınız birbirine baksın. Dirseklerden hafifçe kırarak, kürek kemiklerinizi sıkın ve kollarınızı göğsünüze doğru çekin. Bunu yaparken kollarınızı omuz hizasında tutmalısınız. Omurganızı desteklemek için karın kaslarınızı sıkın. 12-16 tekrardan oluşan 2-3 set yapın.

Bacaklarınızı kalça genişliğinde açın. Her iki elinizde de birer dambıl tutarak, karnınızı içinize çekin ve gövdenizi dik tutun. Kollarınız önünüzde, bacaklarınızın üzerinde olsun. Dirseklerden hafifçe kırarak, kollarınızı yavaşça kaldırın ve daha sonra biraz indirin. Hemen ardından, kollarınızı iki yana açın ve hafifçe kaldırın. 8-12 tekrardan oluşan 2-3 set yapın.

Bu harekette, ayakta durabilir, ya da oturabilirsiniz. Her iki elinize de birer dambıl alın ve avuç içleriniz omuzlarına bakar pozisyonda ve onlarla aynı hizada dirseklerinizden kırın. Daha sonra kollarınızı düz tutarak başınızın üzerine kaldırın. Bunu yaparken ellerinizi de döndürerek avuç içlerinizin bu kez dışarı bakmalarını sağlayın. Daha sonra kollarınızı indirin ve avuç içlerinizi tekrar yüzünüze bakar duruma getirin. 12-16 tekrardan oluşan 2-3 set yapın.

Gövdenizi dik tutun, karnınızı sıkın ve her iki elinizde de birer dambıl, avuç içleriniz dışarı bakacak şekilde kollarınızı önünüzde düz olarak tutun. Dirseklerden kırın ve ağırlıkları omuzlarınıza doğru getirin. Daha sonra, dirsekleriniz 90 derecelik bir açı yapıncaya kadar açın ve pozisyonu bozmadan yukarı kaldırın. Daha sonra kollarınızı düzleştirerek, yavaşça başlangıç pozisyonuna dönün. 8-12 tekrarlık 2-3 set yapın.

Bir sandalye ya da basamağın üzerine oturup, ellerinizi bacaklarınızın yanlarına yerleştirin. Kollarınızı sabitleyerek, poponuzu öne taşıyın. Bunu yaparken bacaklarınızı ya düz, ya da kırık tutabilirsiniz. Düz tutarsanız daha ağır, kırık tutarsanız daha hafif bir çalışma olur. Kollarınızı dirseklerden kırın ve vücudunuzu birkaç santim alçaltın. Daha sonra başlangıç pozisyonuna dönün. 8-12 tekrardan oluşan 2-3 set yapın.
Başlangıç seviyesi: Hafif ağırlıklarla çalışın. Her egzersizden 8-12 tekrardan oluşan 1 set yapın.
Orta seviyedekiler: Ortalama ağırlıkta dambıl kullanıp, 8-12 tekrardan oluşan 2 set yapın. Böylece sadece istenilen sayıda tekrarı tamamlayabileseniz.
İleri seviyedekiler: 8-12 tekrardan oluşan 3 veya daha fazla set yapın. Çok ağır olmayan dambıllar kullanın ki sadece istenilen sayıda tekrarı tamamlayabileseniz.

Her zaman...
  • Çalışmaya başlamadan önce 5-10 dakikalık kardiyo çalışma ve esneme hareketleriyle ısının.
  • Bitirmeden önce esnemeye uzunca bir zaman ayırarak gevşeyin.Bol su için.
  • Bu egzersizleri vücudun alt kısımlarını çalıştıran diğer egzersizler ve düzenli kardiyo çalışmasıyla birleştirin.


Mystic@L 8 Ağustos 2006 22:04

KLİMA YOLUYLA BULAŞAN HASTALIKLAR

Memorial Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Füsun Soysal klimalar yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili şu bilgileri verdi:

'Akciğer dokusunun iltihaplanması olarak tanımladığımız zatürrenin,havalandırma sistemleri yoluyla bulaşan şeklini ‘Legionella Pnömonisi’ olarak adlandırıyoruz.

Bu hastalık ilk kez,1976 senesinde Pensilvanya lejyonerlerinin yaptıkları bir toplantıda bulunan kişilerde görülmüş ve toplantı salonundaki havalandırma sisteminden kaynaklandığı anlaşılmıştır.Hastalığın tanınması ile birlikte, bu zatürre tipinin, alışılagelmiş yüksek ateş, öksürük, balgam gibi bulguların görüldüğü tipik zatürreden farklı olduğu anlaşılmıştır.

Hastalığa neden olan, Legionella Pneumophilia denen bir bakteridir. Bu bakteri,klimaların filtre sistemlerinde, uygun nem ve ısıda kolonize olmakta ve buradan ortam havasına dağılmaktadır. Sıklıkla otel ve hastanelerden kaynaklanan salgınlar yapa,ancak tek tek vakalar da nadir değildir. İnsandan insana bulaştığı görülmemiştir. Akciğerlere girişi için saptanmış en önemli yollar, solunum cihazları, havalandırma sistemleri ve hastanelerde solunum yollarına uygulanan birtakım işlemlerdir. Dolayısıyla, klimatize büyük otel ve iş yerlerinde çalışanlar, havalandırma işçileri ve sağlık personeli riskli gruplardır. Bu arada bakteriyi alan kişinin vücut direnci de çok önemlidir. Şeker hastaları, alkolikler, yaşlılar ve bebekler, kortizen tedavisi altında olanlar, kemoterapi görenler, böbrek yetersizliği ve kronik akciğer hastalıklarına sahip kişilerde hastalığın oluşumu daha yüksek orandadır. En yaygın, kolaylaştırıcı faktör ise sigara içimidir.

Hastalarda, tipik zatürreden farklı olarak, akciğere ait şikayetler ön planda değildir. Yaygın kas ağrıları, baş ağrısı, halsizlik, ateş, huzursuzluk vardır. İlk iki günde yoğun olmak üzere kuru öksürük görülür. Bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı gibi sindirim sistemi bulguları olabilir. Hastaların %20 sinde sinir sistemi bulguları, ajitasyon, konsantrasyon bozuklukları, hatta koma görülebilir. Bu belirtiler arasında solunum sistemini aklımıza getirecek en önemli bulgu, kuru öksürüktür.

Hastanın muayenesi ve akciğer filminde, kesin tanıyı koydurabilecek özel bulgular yoktur. Grafide akciğerlerin alt kısımlarında iltihaplı alan görülebilir, akciğer zarında sıvı birikimi olabilir. Hastalık genellikle tek taraflıdır. Akciğerlerin bilgisayarlı tomografisi, daha detaylı incelemeye olanak verir. Laboratuar olarak, serolojik birtakım testler tanıya yardımcıdır.

Hastalığın tedevisinde, 15-21 gün süreyle, bu bakterilere yönelik antibiotiklerin kullanımı önemlidir. Uygun zamanda ve dozda kullanılan antibiotiklerle hastalığın iyileşmesi tamdır.

Klimaları yoğun olarak kullandığımız şu günlerde ateş ve öksürük şikayeti olan kişiler, bu bulguların basit bir gripal enfeksiyon olmayıp, zatürre başlangıcı da olabileceğini akılda bulundurmalı ve hastaneye başvurarak tetkiklerini yaptırmalıdır.’


GusinapsE 15 Ağustos 2006 00:26

İlaçlardaki Gizli Tehlikeler
 


Hastalığı yaratan Rabbimiz ilâçların ham maddelerini de yaratmıştır. Araştırıp ortaya çıkarmak için bize sadece biraz gayret etmek ve çalışmak kalmıştır. İlk ve Orta Çağlardan günümüze kadar tecrübeyle gelen bitkilerden, hayvanlardan ve minerallerden elde edilen birçok ilâç bugün modern lâboratuarlarda insanlığın hizmetine sunulmaktadır.
İlâçlar yaygınlaşıp reklâmları ve kullanma sıklıkları arttıkça, cahilce ve şuursuz kullanımların sebep olduğu riskler de artmaktadır.

18 yaşında bir bayan hastahanenin acil servisine zar zor gelebildi. Çok zor nefes alıp-verebiliyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Hemen yoğun bakım servisine kaldırıldı. Doktorların yerinde müdahalesi ile eski sağlığına birkaç gün içinde kavuştu. Bu genç bayan bu ölümcül tecrübeyi, aspirinin sebep olduğu alerjik bir reaksiyon neticesinde yaşadı. Kendisi aspirine alerjisi olduğunu biliyordu. Fakat aspirini farkına varmadan almıştı. Nasıl mı? Bu bayan, baş ağrısı olunca, sık kullanılan ve bileşiminde acetaminophen olan ilâcı kullanır. Ancak ilâcın prospektüsünü okuma zahmetine katlanmaz. Okusaydı ilâcın bileşiminde aspirin olduğunu görecekti. Araştırmalara göre bu tip ölümcül olabilecek vakalar çok sık olmamaktadır. Ama, prospektüsü okumama çok yaygındır. Amerikan Eczacılar Birliği'nin yeni bitirdiği bir ankete göre, yetişkinlerin % 47'si, kullandığı ilâcın içinden çıkan kâğıdı okumamakta, % 40'tan daha azı ilâç almadan önce eczacısına danışmakta ve % 43'ü kullandığı ilâcın potansiyel yan tesirlerini bilmemektedir.

İlâçları sık olarak, alerji, baş ağrısı, mide rahatsızlığı yüzünden kullanmaktayız. Eğer ilâcı doktor reçetesi ile almıyorsak mutlaka eczacı veya doktora danışmalıyız. İlâç kullananların çoğu, 100.000 çeşidi bulunan sık kullanılan ilâçları yutarken, spreylerken, burundan çekerken, sürerken uyarıları dikkate almamakta, tabiî olarak da risk altına girilmektedirler. İşte bu risklerden bazıları:

Aşırı doz
Yaygın olan bir inanış vardır: bir tanesi iyi gelmezse, ikincisini al. Bu iyi bir düşünce değildir. 45 yaşında bir kamyon şoförü devamlı başağrısı, mide bulantısı ve sık sık uykusunun gelmesi şikâyetiyle hastahaneye başvurur. Problemi çözmek uzun sürmez. Hasta bir yıl boyunca haftada 200 tane olmak üzere migren tabletleri kullanmıştır. İlâcın içinde en fazla sekiz tablet alınabileceği ve 48 saat içinde ikinci defa ilâç alınımının olmaması gerektiği yazmaktadır. Her tablette, 250 mg acetaminophen, 250 mg aspirin ve 65 mg kafein vardır.

Hastalar burada olduğu gibi ağrıları şiddetlendikçe daha fazla dozda ilâç kullanma eğilimindedirler. Birçok ilâç düşük dozda hazırlanmaktadır. Çünkü bunların fazla dozu ülsere ve ciddî mide kanamalarına yol açabilmektedir (Orudis, Ketoprofen gibi). Yine bazı ilâçların aşırı dozları böbrek rahatsızlıklarına sebep olmaktadır. Uzmanlara göre, ağrı kesicilerle bazı böbrek rahatsızlıklarının yakın bir münasebeti vardır.

Etkileşim
Tıbbî otoriteler, özellikle kronik hastalığı olanların sık kullanılan ilâçları almadan önce mutlaka doktora danışmaları gerektiğini söylemektedirler. Mide yanması, sindirim bozukluğu gibi mide problemlerinde milyonlarca kişinin popüler tercihi "tagamet"tir. Ancak bu kişiler kanın pıhtılaşmasını önleyen "Coumadin" (sık kullanılan başka bir ilâç) adlı ilâcı kullanacaklarsa riske girmiş olurlar. Tagamet ve Coumadin'in birbiriyle karşılıklı tesirleri iç kanamaya yol açabilir. Ağızdan, burundan ve anüsten kan gelebilir. Bu uyarı Tagamet'te ikaz edilerek belirtilmiştir, fakat Coumadin yerine onun başka bir ismi olan "warfarin" yazmaktadır.

Amerika'da çok sık kullanılan antidepresif bir ilâç olan "prozac" (en çok satılan beşinci ilâç), öksürük ilâçlarındaki dextromethorphon ile etkileşmekte, sonuçta serotonin-sendromu gibi ciddî sonuçlarla karşılaşılmaktadır.

Engelleme
Şunu herkes bilmelidir ki, kullandığımız bir ilâç, kullandığımız başka bir ilâcın tesirini azaltabilir veya yok edebilir. Kalb krizini azaltmak için aspirin alanların; tansiyonu düşürmek için bazı ilâçları almaları uygun değildir. Örneğin, aspirin "vasotec" adlı ilâcın tesirini azaltmaktadır. Kalb ve tansiyon ilâçlarında da benzer durumlar olabilmektedir. Bu ilâçları kullananlara doktorları aspirin almalarını söylemişse, hastalar aspirin alabilirler. Ancak tansiyonlarını sık sık kontrol etmelidirler.

Tansiyonu yüksek olan kişilerde ekseriyetle artrit de olmaktadır. Bu kişilerin de ilâç kullanmada dikkatli olmaları gerekmektedir.

Mide asitliği için kullanılan bazı ilâçlar (Rolaids, Tums) "Tetrasiklin" gibi antibiyotiklerin emilimini azaltabilirler. Antibiyotik alındığı hâlde tedavi sağlanamayabilir.

Alkol
A. Benedi, oğlundan grip kapar. Amerika'da en çok satan ilâç olan "tylenol" kullanır ve iyileşir. Birkaç gün sonra Benedi karaciğer rahatsızlığı yüzünden komaya girer ve acilen hastahaneye kaldırılır. Benedi'nin karaciğeri tylenol'daki acetaminophen yüzünden hasar görmüştür. Akşamları 2-3 bardak şarap içmesi karaciğerinin bu ilâca hassasiyetini artırmıştır. Bütün ilâçlar karaciğerde metabolize oldukları hâlde, onun karaciğeri alkol yüzünden iflas etmiştir.

Karaciğer nakli Benedi'nin hayatını kurtarır. 1997'de Texas Dallas'ta yapılan çalışmaya göre, ace taminaphen'in aşırı kullanımı akut karaciğer rahatsızlıklarının başlıca sebebidir ve bunların çoğunluğu ağır içiciler grubundadır. FDA'nın yeni uygulamasına göre ağrı kesici ilâçların üzerine alkol alanlar için uyarı konulmuştur.

Her ilâç alışınızda etiketini mutlaka okuyunuz. Aynı ilâcı ikinci kez aldığınızda da tekrar okumayı ihmal etmeyiniz. Çünkü firmalar ilâç içeriklerini ve isimlerini değiştirebilmektedirler. Örneğin, "Sudafed" adlı ağrı kesici adı altında 11 farklı ürün vardır. FDA, ilâç kutularının üzerine daha büyük harflerle dikkat çekici şekilde uyarıların yazılmasını istemektedir.

Bununla birlikte, dünyadaki bütün uyarılar, eğer onları okumazsak, bize yardımcı olamazlar.


Pollyanna 15 Ağustos 2006 06:51

SAĞLIKLI YAŞAM KOŞULLARI
Sağlıklı bir yaşam için gerekli olan koşullar kısaca hijyenik koşullar olarak ifade edilir. Bir canlının yaşamını devam ettirebilmesi ve verimli olması için bazı özel koşullara gerek vardır. Bunlar ısı, rutubet, havalandırma, ışık, yem, su, yerleşim sıklığı, çevrede bulunan çeşitli mikroorganizmalar ve miktarları önemli çevresel faktörlerdir. Söz konusu olan bu faktörler hayvanın ihtiyaçlarına uygun şekilde sağlanmaz ise yada değişkenlikler gösterirse sağlık durumu bozulur. İlk olarak büyüme, gelişme gerilikleri, verimsizlikler gözlenir. Söz konusu canlılar daha kolay hasta olma eğilimi gösterir.

Sağlık koruma amaçlı temizlik kurallarının bilinmesi üretimde ve sorun yaşamama da çok önemlidir. Söz konusu kurallar ile çevrede bulunan hastalık yapan yada üretime darbe vuran mikroorganizmaların (virüs, bakteri, mycoplasma, küf, mantar, parazit) ve çeşitli toksit maddelerin çoğalmalarının önlenmesi, onların zayıflatılmaları veya tümden yok edilmeleri amaçlanır.

Kümeslerde, yem kaplarında, suluklarda, yuvalıklarda, tüneklerde ve çevrelerinde periyodik olarak temizlik yapılmalıdır. Yapılan temizlik işleminden sonra belirli aralıklarla dezenfeksiyon uygulamaları yapılmalıdır.

Temizlik uygulamasını 3 ana başlık altında toplayabiliriz:

1- Mekanik Temizlik
2- Dezenfeksiyon
3- Sterilizasyon

Mekanik olarak yapılan temizlik tüm kaba kirlerin gübre ve benzeri maddelerin kazınması, toplanıp süpürülmesi işlemleri ile başlatılır. Sonra su ile yıkama ve artık maddelerin yüzeyden sökülüp atılması işlemi yapılır. Son yıkama suyuna deterjan veya sabun katılması yağlı kirlerin sökülmesine yardımcı olur.

Kaba temizliği yapılan ve yıkanan bir yüzey temiz görünümlüdür. Fakat bu yüzey üzerinde pek çok bakteri, küf ve benzeri maddelerin bulunabileceği unutulmamalıdır.

Temizleme işleminin ikinci aşamasında yüzeylerde bulunan mikroorganizmaların öldürülme işlemleri yapılır. Bir ortamdaki virüs, bakteri, mantar ve benzeri mikroorganizmaların sayıca azaltılıp zarar vermeyecek düzeye indirilmesine dezenfeksiyon tüm olarak öldürülüp yok edilmelerine ise sterilizasyon denir.

Kümeslerde dezenfeksiyon işlemlerinin iyi ve periyodik bir şekilde yapılması yeterlidir. Kümesleri yaparken kolayca temizlenecek şekilde yapılmasına özen gösterilmelidir. Kümes tabanında su birikmemelidir. Tahta ve toprak zeminli kümeslerin dezenfekte edilmesi çok zor veya imkansızdır. Suluk, yemlik ve yuvalıkların temizliklerine özen gösterilmelidir.

SAĞLIK ve HASTALIK
Canlı bir organizmanın yaşamı çeşitli sistemlerin düzenli ve uyumlu çalışması sonucunda devam eder. Fizyolojik sınırları içerisinde canlının tüm sistemlerinin düzenli ve uyumlu olmasına sağlık denir. Bu uyumu bozan yada etkileyen bir sebebin canlı vücuduna girmesi sonucu oluşan duruma da hastalık denir. Hastalık durumunun ortaya çıkması için en az bir etkenin canlıyı mutlaka etkilemesi gereklidir.

HASTALIK ETKENLERİ

A- DIŞ ETKENLER

1- Fiziksel etkenler (çeşitli ışınlar, ısı, elektirik vb.)
2- Kimyasal etkenler (gazlar, zehirler, beslenme vb.)
3- Mekanik etkenler ( vurma, çarpma, boğulma vb.)
4- Biyolojik etkenler
a) Virüs
b) Bakteri
c) Mantar
d) Protozoon
e) Parazit (iç parazit, dış parazit)


B- İÇ ETKENLER

1- Hormonal
2- Metabolik
3- Genetik

Bunların dışında canlının bireysel duyarlılığı, bağışıklığı önemli rol oynar.

Hastalık canlının:
- Türüne
- Irkına
- Yaşına
- Cinsiyetine
- Bağışıklığına
- Çevresel etkilere bağlı olarak ta değişir.

C- ÇEVRESEL ETKİLER

1- İklim
2- Yerleşim
3- Barınak
4- Stres
5- İnsan

HASTALIKLARIN BULAŞMASI VE YAYILMASI
Mikroorganizmaların vücuda giriş yolları:

a) Sindirim sistemi yoluyla
b) Solunum sistemi yoluyla
c) Üreme sistemi yoluyla
d) Deri yoluyla
e) Göz-kulak yoluyla
f) Dolaşım sistemi yoluyla
g) Yumurta yoluyla

Mikroorganizmaların vücuttan çıkış yolları:

a) Deri yoluyla
b) Sindirim sistemi yoluyla
c) Solunum sistemi yoluyla
d) Üreme sistemi yoluyla
e) Salgılar yoluyla atılan bu hastalık etkenleri canlı ve cansız aracılarla veya insanlarla diğer canlılara bulaştırılır.

Bu etkenlerin taşınma ve bulaşma yolları:

- Kümes ekipmanları (yemlik, suluk, yuvalık vb.)
- Sinek, böcek, kemiriciler, keneler vb.
- İnsan
- Yem, su, gübre
- Tüyler
- Yabancı kuşlar
- Rüzgar
- Nakiller ile diğer canlıya taşınır bulaştırılır ve enfekte edilir.

GENEL KORUNMA ÖNLEMLERİ
1- Hastalıklı ve diğer kümeslerle temas kesilmelidir.
2- Hasta ve hastalıktan şüpheli hayvanlar acilen ayrılmalı mümkünse imha edilmelidir.
3- Kümese giriş çıkışlar kontrol edilmeli, yabancı kişiler ve kuşlar sokulmamalı, bilinmeyen yem verilmemelidir.
4- Çevrede hastalık görüldü ise kümes dezenfekte edilmeli dışarıdan insan-hayvan giriş çıkışları kontrol altına alınmalıdır.
5- Karantina tedbirleri uygulanmalı ve hastalık etkenleri uzak tutulmalıdır.
6- Mümkünse genç ve yaşlı hayvanlar ayrılmalıdır.
7- Kümeste havalandırma, ışık, rutubet, yemlik, yuvalık ve m2’ye düşen hayvan sayısı ayarlanmalıdır.
8- Hayvanların hastalıklara karşı dirençli bulundurulmaları ( aşılama) gerekir.
9- Hayvanlara ihtiyacı olan yem karmaları verilmeli, kesinlikle aç-susuz bırakılmamalıdır.
10- Bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınılmalı, hasta hayvanlar ayrılmalı ve başka bir yerde tedavi edilmelidir. Ancak bazı hayvanlar kendileri iyileşse bile hastalığı taşımaya ve yaymaya devam ederler. Böyle hayvanlara taşıyıcı yada portör denir. O yüzden tedavi her zaman geçerli ve ekonomik değildir.

Unutmayınız ki hasta hayvanlara karşı bilinçsiz kullandığınız ilaçlar yarardan çok zarar getirmektedir. Bugün bir çok mikroorganizma çoğu ilaca direnç kazanmıştır. Sağlığı koruma tedavi etmekten daha kolay ve ucuzdur. Örneğin dişlerimizi her gün fırçalayarak diş fırçası ve macunu maliyetine katlanıyoruz eğer bu düşük maliyet ve cüzi zahmetten kaçınırsak tedavi etmek için çok daha fazla acı, zahmet, masraf ve zaman kaybıyla karşılaşırız. Ve asla dişleriniz eskisi gibi olmayacaktır. Aynen öyle güvercin yetiştiriciliğinde de koruyucu bakım ve programları ihmal edilmemelidir.


Misafir 15 Ağustos 2006 17:56

"Keyf-i Derya'da yoga keyfi"

Yoganın hem ruha,hem bedene iyi gelen özellikleri artık herkesçe biliniyor. Peki yoga, tai chi ve pilates yapmak isterseniz, nereye gideceksiniz? Maçka'daki Keyf-i Derya tam aradığınız yer.


http://img.mynet.com/kadinca/082006/10keyfiderya1.jpg

Yoga; beden, zihin ve duyguları temizleyip pozitif enerjiyle doldurur. İnsanı doğal yolla bütün olumsuz isteklerinden, düşüncelerinden ve eylemlerinden arındırır. Vücudu forma sokup omurgayı güçlendirir, kasları geliştirip esnetir. Bireyin kendisini tanımasını sağlayarak gerçek mutluluğu yakalayabilmesine olanak tanır.

Maçka'da açılan Keyf-i Derya’da tüm yoga dersleri, Yoga Grand Master Prof. Dr. Akif Manaf yönetiminde Yoga Academy tarafından verilmektedir.

Evrensel gelişim sistemi olan Yoga sayesinde birey,kendisinin sadece beden ve zihinden ibaret olmadığını, ruhu da olduğunu kavrar. Birey, tüm düzeylerde gelişir.

Mutluluk yalnızca beden ve zihin aracılığıyla yaşanmaz. Gerçek mutluluğu yakalayabilmek için ruhun da devreye girmesi şarttır. Çünkü gerçek kişilik, beden, zihin, duygu ve algının ötesindedir.Yoga teknikleri sayesinde ruh, soyut düzeyden deneyimlenebilir, somut düzeye taşınır. Ruh, sadece inanca dayanan bir kavram olmaktan çıkıp tecrübe edilebilecek bir gerçeklik haline gelir.

http://img.mynet.com/kadinca/082006/10keyfiderya2.jpg

Maha-Yoga olarak adlanan orijinal Yoga sistemi sekiz bölümden oluşur:

1. Yama: Evrensel eylem kontrolü
2. Niyama: Kişisel eylem kontrolü
3. Asana: Vücut kontrolü
4. Pranayama: Enerji kontrolü
5. Pratyahara: Duygu kontrolü
6. Dharana: Zihin kontrolü
7. Dhyana: Ego kontrolü
8. Samadhi: Bilinç kontrolü

Yoga; beden, zihin ve duyguları temizleyip pozitif enerjiyle doldurdukça, insan doğal olarak bütün olumsuz isteklerden, düşüncelerden ve eylemlerden arınır. Birey, özgür iradesini olumlu yönde kullanarak özgüvenini geliştirir, kaderine sahip çıkmaya başlar ve gerçek anlamdaki özgürlüğüne kavuşur.

Keyf-i Derya'da hamilelere, çocuklara ve sınava hazırlananlara yönelik ayrı ayrı yoga dersleri verilir.

Hamileler için yoga
Hamileliği kolaylaştırıp bu çok önemli dönemin rahat geçirilmesine yardımcı olur. Normal doğum için vücudu hazırlar. Doğum sonrasında ise vücudun daha kısa sürede toparlanmasını sağlar.

http://img.mynet.com/kadinca/082006/10keyfiderya3.jpg


Sınava yönelik yoga
Gelecekleri tek bir sınavda belirlenmeye çalışılan çocuklarımızı stresten kurtarmak, sınavda sakin ve verimli olmalarını sağlamak için sınava yönelik yogayı tavsiye ediyoruz. Çünkü yoga sayesinde düşünce ve eylemler denetim altına alınabilir. Konsantrasyonu artırır. İnsan duygu, düşünce ve eylemlerine hükmetmeyi öğrenir.

Çocuklar için yoga
Çocuklar, kendileri için hem egzersiz hem de oyun demek olan yoga sayesinde erken yaşta fiziksel esneklik ve koordinasyon kazanmaya başlarlar. Daha da önemlisi kendi iç dünyalarını keşfetmek yolundaki ilk adımı da atarlar.

Keyf-i Derya'da ayrıca t'ai-chi ve pilates sınıfları ile detoks ve masaj programları da vardır:

T’ai-chi
Kökleri yaklaşık 5000 yıl öncesine dayanan, geleneksel egzersiz sistemi T’ai-Chi’nin en önemli kuralı gevşemektir. T’ai-Chi, blokaj ve gerilimleri azaltıp zamanla yok ederek vücudun enerji akışını düzenler. T’ai-Chi uygulayıcısına dinamizm, denge ve esneklik kazandırır. Ruh-beden-zihin dengesini akord eder.

http://img.mynet.com/kadinca/082006/10keyfiderya4.jpg

Pilates
Kontrollü ve dengeli hareketlerden oluşan Pilates, dengeli kas yapısını sağlarken, zamanla çekirdek kas gücü, kas kontrolü, esneklik, doğru duruş, koordinasyon ve bedensel dayanıklılığın artmasını sağlar. Zihinsel farkındalığı fiziksel hareket ve egzersizle birleştirip kaslarınızı gözle görünür bir şekilde geliştirir.

Detoks
Detox, metropol insanını “günlük hayatın kiri”nden arındırmaya çalışan bir disiplin. Pazar sabahları uygulanan detox programı, sizi toksinlerden arındırıp haftaya dinç ve dingin girmenizi sağlar. Detox'un sağladığı arınma sayesinde insan kendisini çok daha enerjik ve rahatlamış hisseder.

Masaj
Kaslarınızdaki kasılmalara, sertleşmelere ve hareketsizlikten kaynaklanan kas ağrılarına ancak usta ve ne yaptığını tam olarak bilen eller derman olabilir. Masaj, kökü oldukça eskilere uzanan, rahatlatmaya yönelik bir disiplindir. Masaj sayesinde kaslar gevşeyip sertleşmeler çözülürken kan dolaşımı da düzenlenir.
Ücretler
4'lü Paket8'li PaketYoga 110200Pilates 165240Detoks 135250 Aylık3 AylıkT'ai-Chi 120300 Yoga (tek derse katılım)30 Pilates (tek derse katılım)50 Masaj1 seans70 Masaj4 seans250 Fiyatlara KDV dahil değildir.


Mystic@L 17 Ağustos 2006 11:46




Çağın yeni hastalığı: Orthoreksiya
Kanserojen madde içermeyen besin tüketme takıntısı, giderek daha fazla insanda görülmeye başlandı. "Orthoreksiya Nervoza" adı verilen bu hastalığın, önümüzdeki 10 yıl içinde de hızla yayılacağı tahmin ediliyor.


sikiyatrist Prof. Dr. Arif Verimli, İngiliz Beslenme Bozuklukları Derneği'nin (EDA) kanserojen madde içermeyen, hormonsuz ve katkısız besin tüketme takıntısı taşıyan, aşırı ve abartılı bir sağlık endişesi ve tam bir titizlik obsesyonu olan "Orthoreksiya"yı, çağımız insanının gelecekte en çok yakalanacağı bir yeme bozukluğu hastalığı olarak açıkladığını bildirdi.

Verimli, hastalıkla ilgili yaptığı açıklamada, "Orthoreksiya Nervoza"nın Yunanca "Ortho" yani "Doğru" kelimesinden türemiş, yepyeni bir yeme bozukluğunun adı olduğunu söyledi.

Besinleri çiğ yerler

Arif Verimli, "Modern çağ hastalığı" olarak tanımladığı Orthoreksiya ile ilgili şu bilgileri verdi: "Orthoreksiya nervozada kişi, her yediği yemeği abartılı bir şekilde kontrol eder. Ürünlerin ambalajlarını saatlerce inceler, o ürünün içinde kanserojen madde, hormon, boya, katkı maddesi olup olmadığına abartılı şekilde kafa yorar. Yiyeceklerin aşırı saf ve katkısız olmasına takıntılı bir titizlik içerisinde önem verir. Yemek konusunda inanılmaz sabit fikirlidirler ve yedikleri besinde 1 mg katkı maddesi olması endişesi hayatlarını karartır. Bu yüzden pek çok besini çiğ olarak yerler. Sağlıklı yemek yeme takıntısı hayatlarına o kadar çok hükmeder ki, pek çok ürünü tüketmekten vazgeçer ve 'Anoreksiya Nervoza'da (Yemek yememe bozukluğu) olduğu gibi kilo kaybetmeye başlarlar."

Evde inek besleyen bile oluyor

Ortorektiklerin bu tip bilgi ve haberleri abartılı bir endişeyle karşıladıklarına, hatta tedbiri, evlerinde inek besleyerek süt içmek ya da sebze yetiştirmek şeklinde daha da ileriye götürebildiklerine işaret eden Arif Verimli, hastalığın dünya üzerinde yaygınlığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, onbinde 5 gibi bir rakamdan söz edildiğini belirtti.

Verimli, hastalığın kadınlarda erkeklerden 2 kat daha fazla görüldüğünü, bu sayının gelecek 10 yılda katlanarak artmasının beklendiğini vurgulayarak, "Tedavisi için mutlaka bir psikiyatrist ve beslenme uzmanının konsültasyonu gerekir. Terapi ağırlıklı tedavi, başarılı sonuç verecektir" dedi.



TheGrudge 19 Ağustos 2006 12:28


BESLENME Gerek sağlıklı bir ortamda spor yapmak, gerekse yüksek sportif performansı elde etmede başarının temel unsurlarından birisi bilindiği gibi ekip çalışmasıdır. Bu ekibin bir parçası da hiç kuşkusuz beslenme uzmanıdır. Ülkemizde tam anlamı ile yerleşmese de ender olarak bu ekip bazı kulüpler de oluşturulmaya başlanmıştır. Aşağıdaki bölümde beslenme konusu ile ilgili çeşitli temel kavramlara ve pratikte karşılaşılan sorulara yanıt vermeye çalışacağız. Bu konulardaki daha detaylı bilgilere kaynaklarımızdan veya bir beslenme uzmanından ulaşabilirsiniz.

1- Dengeli beslenme nedir?
Sportif bağlamda dengeli beslenme gerek antrenman, gerekse yarışma periyodunda, sporcunun gerek duyduğu besin öğelerinin, gerek duyduğu zaman diliminde alınmasıdır. Burada denge kavramı , sporcunun antrenman ve yarışmada harcayacağı besin öğelerinin sağlıklı bir biçimde alınması ve harcanmasının ardından yerine konulmasıdır.
2- Kaç çeşit karbonhidrat vardır?
Karbonhidratlara göz attığımıza genelde iki gruba ayılır. Basit karbonhidratlar şeker, kompleksler ise nişastadır. Basit karbonhidratlar zengin yiyecekler;çay şekeri , akide şekeri meyve şekerleme ve pelteleri, karamela, lokum, marmelat, reçel, bal, pekmez, çikolata, tahin helva , kuru sebze, meyve ve pestiller. Kompleksler ise ekmek, bisküvi, kek, pasta pirinç, makarna , bulgur, buğday, irmik, şehriye, tarhana, arpa, yulaf, mısır, patates, kestane, barbunya, bezelye, börülce, iç bakla, kuru fasulye, nohut, mercimektir.
3- Kaç çeşit yağ vardır?
İnsan vücudunun enerji gereksinimi en ekonomik şekilde yağlarda sağlanır. Gerek yağda eriyen vitaminler (A, D, E, K) gerekse elzem yağ asitleri (vücudun sentezleyemediği için diyetle alınması gerekir) vücuda yağ ile alınır. Yağlar üç ana gruptadır. Bunlar, doymuş, tekli doymamış ve çoklu doymamış yağlardır Doymuş yağlar:etin yağı, krema, kaymak içyağı, margarin, yağlı süt ve ürünleridir. Tekli doymuş yağlar;zeytinyağı ve yer fıstığı yağıdır. Çoklu doymamış yağlar da;mısır pamuk, ayçiceği, soya, susam ve balık yağıdır. Bilindiği gibi doymuş yağlar kan kolesterol düzeyini yükseltip, kalp hastalıkları ile ilgili bazı riskleri artırır.
4- Proteinlerin vücuttaki görevi ve protein kaynakları
Bilindiği gibi organizmadaki hücreler sürekli bir yenilenme içersindedir. Bu noktada proteinlere büyük görev düşmektedir. Yaşam süreleri farklı olan yıpranan hücreler ölüp, yerine yenileri yapılmaktadır. Proteinler enerji sağlamanın yanı sıra asıl görevleri olan bu yapıtaşı görevlerini yerine getirir. Ayrıca besin öğelerinin kullanılmasında görev alan enzim ve hormonların yapısında da proteinler bulunur. Enfeksiyonlara karşı vücudun verdiği savaşta da proteinler yer alır. Günlük enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 10-15 ‘i proteinlerden sağlanmaktadır. Proteinler genelde bitkisel ve hayvansal kaynaklı yiyeceklerden sağlanır. Burada iyi kaliteli hayvansal kaynaklı yiyecekler;et, süt, peynir, yumurtadır. Bitkisel kaynaklı yiyecekler ise tahıl ve kuru baklagillerdir. Genel olarak proteinden zengin yiyecekler;süt, yoğurt, peynir, yumurta, kümes ve av hayvanları, balık ve deniz ürünleri, et ve ürünleri, kuru baklagiller ve yağlı tohumlardır.

ENERJİ KONUSU
1- İnsan vücudunun enerji kaynakları nelerdir?
Tüm besinlerin bileşmesinde çeşitli kimyasal moleküller bulunmaktadır. Bunlar “besin öğesi” diye adlandırılır. Ağızda başlayan sindirimin sonunda besin öğeleri parçalanır. Olaya enerji kaynakları bazında baktığımızda, insan vücudunun enerji gereksinimi üç temel besin grubunda sağlanır. Bunlar sırasıyla; karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir. Genel olarak karbonhidratlar ve yağlar egzersiz sırasında temel yakıt olarak kullanılan enerji kaynaklarıdır. Proteinler organizmada yapıtaşı olarak görev yaparlar.
2- Vücutta hangi enerji kaynakları depolanır?
İnsan vücudundaki temel enerji kaynaklarından karbonhidratlar ve yağlar depo edilir. Proteinler depo edilmez. Bu yüzden gerekli olduğu kadar protein kullanılır, geriye kalanı dışarı atılır. Ayrıca, fazla olarak protein almak çeşitli sağlık sorunlarına da yol açabilir.
3- Hangi enerji kaynağı ne kadar enerji verir?
Karbonhidratlar ve proteinler gram başına yaklaşık 4 kilokalori, yağlar ise gram başına 9 kilokalori enerji verir. Genel olarak kilokalori ve kalori değerleri, ülkemizde birinin yerine kullanılan değerlerdir.
4- İnsan vücudu hangi koşullarda enerjiye gerek duyar?
İnsan organizması üç koşulda enerjiye gerek duyar. Bunlar:
a. Bazal metabolizma,
b. Fiziksel aktivite,
c. Besinlerin spesifik dinamik etkisi
Burada bazal metabolizma organizmanın dinlenik durumda yaşamını sürdürmesi için gerek duyduğu enerji gereksinimidir. Bazal metabolizma kişinin vücut ağırlığı, yaşı , cinsiyeti, sağlık durumu ve diğer faktörlere göre değişir. Fiziksel aktivite ise yürümekten, koşmaya;okumaktan, araba sürmeye kadar tüm fiziksel ve zihinsel aktivitelerimiz için gereksinim duyduğumuz enerjidir. Besinlerin spesifik dinamik etkisi ise, besinlerin sindirimi sırasında ortaya çıkan ısının , ortadan kaldırılması için harcanması gereken enerjidir.
5- Hangi sporda, hangi enerji kaynakları kullanılır?
Egzersiz sırasında genelde karbonhidratlar kullanılır. Özellikle kısa süreli aktivitelerde sadece bu enerji kaynağı kullanılır. Egzersizin süresi uzadıkça enerji kullanımında yağlar da devreye girer. Özellikle uzun süren aktivitelerde eforun süresi uzayıp, şiddeti düştükçe vücut yağ depoları enerji üretiminde devreye girmektedir. Bu tür aktivitelere en belirgin örnek maratondur.
6- Ağırlık çalışmalarının yapıldığı dönemde hangi enerji kaynağı fazla alınmalıdır?
Genel olarak ağırlık çalışmasının yapıldığı dönemlerde, amaç kuvvet gelişimi olduğu için kasın enine kesitinin büyümesi (hipertofi) söz konusudur. Bu da organizmanın gereğinden fazla protein kullanımı ile sağlanır. İşte bu nedenle ağırlık çalışmalının yapıldığı dönemde daha fazla protein alınmalıdır. Ama bu protein miktarı mutlaka bir diyetisyen (beslenme uzmanı) veya bir hekim tarafından belirlenmelidir. Unutulmaması gereken, aşırı protein alımının çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı, fazlasının yağa dönüşüp depolandığında ve geriye kalanının idrar yolu ile atıldığıdır. Sağlıklı bireylerde günlük protein alımında vücut ağırlığının her kilogramı başına 0.8-1 gramlık protein yeterli, özellikle kuvvet gerektiren sporlarda bu oran vücut ağırlığı başına 1. 5-2 gram, hatta 2. 5 grama kadar çıkabilmektedir. Kuvvet çalışmalarının yeni başladığı dönemlerde kas gelişimine yönelik ek kilogram başına 7-8 gram protein önerilmektedir. Ama bu değerler genel değerlendirilir. Konu mutlaka bir uzman tarafından denetlenmelidir.


el-ahzab 22 Ağustos 2006 15:09



Denizli Devlet Hastanesi (DDH) Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Bozkurt, "Klima kullanımının ve havuza girme oranlarının hızla artması, solunum yolları enfeksiyonlarında da artışa neden oluyor" dedi.

DDH Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Bozkurt, hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesiyle, klima kullanımları ve havuza girme oranlarının hızla arttığını ve bu sebepten dolayı solunum yolları enfeksiyonlarında da hızla artış yaşandığını kaydetti. Solunum yolları enfeksiyonunun, özellikle kirli havalarda ve soğukta direncin düşmesiyle sık görüldüğünü belirten Dr. Bozkurt, "Yaz aylarında da klimalardan, duş başlıklarından ve havuzlardan alınabilecek enfeksiyonlar insan sağlığını etkileyebilmektedir. Başta A tipik pnömoni olmak üzere akut bronşit, pnömoni gibi hastalıklar da görülebilmektedir" diye konuştu.
Bu tür hastalıkların, kas ve baş ağrıları, halsizlik, ateş, huzursuzluk gibi belirtileri olduğunu ifade eden Dr. Bozkurt, "Bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı gibi sindirim sistemi bulguları olabilir. Klimaları yoğun olarak kullandığımız şu günlerde, ateş ve öksürük şikayeti olan kişiler de bu bulguların basit bir gribal enfeksiyon olmayıp, zatürre başlangıcı da olabileceği düşünülerek, uzman bir doktora başvurarak tetkiklerini yaptırmalıdır" açıklamasında bulundu.
Hava sıcaklığının yüksek olduğu bu dönemlerde, özellikle direnci düşük ve kronik hastalığı olan kişilerin dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Dr. Bozkurt, "Sıcak havalarda kişilerin havuç, domates gibi lifli sebzelerden yeterli miktarda tüketerek dengeli beslenmeleri de gerekmektedir. Bünyesi alerjik olan kişiler özellikle ağır pnömonilerden sonra astım gibi kronik hastalıklara yakalanmamak için dikkat etmelidir. Bu açıdan alerjisi olanlar beslenmelerine dikkat etmeli. A tipik pnömoniler açısından havuzların yeterli klorlama ve duş başlıklarının temizliğinin sık aralıklarla yapılması gerekir. Ayrıca klimaların kullanımını bilinçli ve dikkatli bir şekilde yapılmalı" şeklinde konuştu.


Harabe-Gönlüm 23 Ağustos 2006 18:28

SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ

Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genelliklekendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Doğal olarak bu aşamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düşmektedir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken önlemlerin pek çoğu günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardan oluşur. Nerede olursa olsun günlük yaşamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, sağlığın korunmasını ve diğer bireylerle paylaştığımız yaşamı kolaylaştırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, sağlıklı beslenme, bedensel ve zihinsel çalışma, düzenli yaşam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanmadır.
Çoğunlukla günlük çabalarda hedefin mutluluk olduğu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. Çünkü hayatta kalmayı sağlayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıştırılmasıyla ortaya çıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk koşulu ise bilmektir. Ancak bildiğimiz şeyi, bildiğimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranışımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim için huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye geçemez. Bir sonraki aşama ise paylaşarak çoğaltma, yandaş oluşturmadır. Bunun için bilgimize dayanan doğru bulduğumuz davranışı kurallaştırmaya çalışırız. Toplum içindeki pek çok kural bu yolla oluşmuştur. Zaman içinde altta yatan bilgi evrimleştikçe kurallar da değişecektir.
Bugün sağlıklı yaşam için bilinmesi gereken başlıca kurallar şunlardır:
I.TEMİZLİK

A.HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?

Sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü hijyen olarak tanımlanır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/elyikama.jpg
Her insan kendi temizliğinden sorumludur. Çocuk yaşlarda anne, baba veya öğretmenler tarafından çoğu zaman bizzat yapılarak öğretilen temizlik uygulamalarının, çocukluktan sonra bireyin kendisi tarafından yapılması gerekmektedir. Örneğin; tuvaletten sonra ve yiyeceklere dokunmadan önce ellerin yıkanması bir alışkanlık olmalıdır. Her gün yapılan işler arasında banyo yapma bir başka temizlik uygulamasıdır.
Temizliğin sadece görünür kirlenme olduğunda yapılması yeterli değildir. Örneğin; uykudan uyanınca yüzün yıkanması, çamaşırların değiştirilmesi, gündelik temizlik uygulamalarıdır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sabun1.jpg
Su ve sabun olmadan temizlikten bahsetmek olası değildir. Gelişmiş toplumlarda kişisel temizlikte en fazla kullanılan malzemelerin başında su ve sabun gelmektedir. Bunun yanı sıra banyo süngerleri, lifleri, diş fırçaları, el ve ayak temizliği ile vücut temizliğinde kullanılan fırçalar, tırnak makası ilk akla gelen temizlik araçlarıdır. Bunların tümü başkalarıyla paylaşılmaması gereken, kişisel temizlik araçlarıdır.
Başta kişinin kendi sağlığı olmak üzere, başkalarının da sağlığını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizliği değil, kullanılan her şeyi ve her ortamı temiz tutmak da temiz olmanın gereğidir.

B.CİLT TEMİZLİĞİ

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/cilt1.jpg
Vücuda ait kişisel temizlik ile pek çok hastalığın önüne geçilmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse; ishalli hastalıklar, soğuk algınlıkları, cildin mikrobik hastalıkları, cildin mantar, uyuz ve bitlenme gibi parazitlerle oluşan hastalıkları ve bazı allerjik hastalıklar sayılabilir. Uygun vücut temizliği bir çok deri sorununu ve hastalığını önleyici ve ortadan kaldırıcı bir önlemdir.

Kişisel temizlik alışkanlıklarının önlediği diğer bir sorun vücut kokusudur. Vücut kokusu vücut yüzeyinde bulunan mikropların (bakterilerin) teri parçalamasına bağlı olarak meydana gelmektedir. Koku meydana getiren vücut bölgeleri öncelikle ayaklar, kıl köklerinin yoğun olduğu kasık ve koltuk altlarıdır. Her gün banyo yapılamadığı durumlarda koltuk altı önce sabunlu bir bezle, sonra su ile iyice silinmeli ve temizlenmelidir. Deri üzerine daha sonra bir deodorant veya ter önleyici uygulanabilir. Deodorantlar kokuyu sadece maskelerler. Bu nedenle temizlik aracı olarak değil, geçici bir uygulama olarak değerlendirilmelidirler. Giysilere sinen ter kokusu, beden temizliği yapılsa bile, aynı giysinin temizlenmeden tekrar kullanılması halinde kalıcı olur. Özellikle sık yıkanmayan kalın kazaklar kullanılırken bu nedenle özen gösterilmelidir. Vücudun terleme oranının artması kokunun da artması anlamına gelecektir. Ancak insan bir süre sonra kendi kokusuna duyarsızlaşır. Yoğun bedensel çalışma vücuttan çıkan ter miktarının artmasına neden olmaktadır. Bedensel etkinliği fazla olmadığı halde, bazı bireylerin ter bezi salgısı fazla olabilir. Bu durum ergenlik ve menapoz durumlarında özellikle ortaya çıkabilir.

C.SAÇ TEMİZLİĞİ VE BAKIMI
Saçlar da baş derisinde bulunan kıl köklerinden uzayarak büyüyen kıllardır. Kıl köklerindeki bezlerden salgılanan maddeler yağlı yapıdadır.

Sağlıklı saçlara sahip olmak için düzenli biçimde yıkanmak gerekmektedir. Saçların fırçalanması dökülen saçlar, kir ve tozları uzaklaştırıcı işlev görmektedir. Normal bir saçın haftada en az bir ya da iki kez yıkanması gerekmektedir. Yağlı saçlar ise daha sık yıkanmalıdır. Saçlar temiz su ile iyice durulandıktan sonra kurutulmadan önce nazik bir biçimde taranmalıdır. Saçların kurulanmasında yumuşak bir havlu kullanılmalıdır. Kurulama işlemi de yumuşak olmalıdır. Eğer sert bir havlu kullanılır ya da çok şiddetli ovulursa saçların uçları çatallanabilir. Saçlar elektrikli kurutucularla kurutulabilir. Ancak kurutucunun saça çok yakın tutulmaması gerekmektedir. Bu durumda saçlı deri ve saçlar fazla sıcaktan olumsuz etkilenebilirler.

Saçların yıkanması için kullanılan sabunların ve şampuanların esasını kolay çözünebilir özellikteki yağ eritici bir madde oluşturur. Şampuanlara ayrıca koku, renk ve yoğunlaştırıcı maddeler eklenir. Bu ek maddeler saçlı deride tahrişe yol açabilirler. Piyasada bulunan şampuanlarda kullanılan bazı maddeler allerjik reaksiyonlara neden olabilir. Bu nedenle şampuan seçiminde, niteliği bilinmeyen maddelerden kaçınılmalıdır.
Saç diplerinde kepek varsa, sık sık çok sıcak olmayan su ve sabunla yıkamak yararlı olabilir. Saçlar bol su ile iyice durulandıktan sonra da kepeklenme önlenemiyorsa bir sağlık kuruluşuna danışılmalıdır. Hekim önerisi dışında saçlar için yararlı olduğu ileri sürülen maddeler güvenli olmayabilirler. Saç temizliğinde kişisel olarak kullanılan fırça ve taraklar sık aralıklarla sıcak sabunlu su ile yıkanmalı ve durulanmalıdır. Sağlık yararı dışında saçların temizlik ve düzeni, insanlar arasındaki ilişkilerde ve kendini iyi hissetmede etkisi olan olumlu dış görünüş açısından da önemlidir.


D.YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİĞİ

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sabun.jpg
Her sabah yataktan kalkıldığında su ile yüzün yıkanması gerekmektedir. Gece uykudan önce, yüzün sabunla yıkanarak temizlenmesi yüz derisi üzerindeki günün kirini arındırır. Cildin doğal kimyasal yapısına uygun sabunlar yüz temizliği için tercih edilmelidir.

Çoğu zaman görme keskinliğinin kaybedildiği farkedilmeyebilir. Bu nedenle düzenli aralıklarla göz muayenesi yaptırılmalıdır. Görme bozukluğu olanların gözlük yerine kontakt lens kullanması oldukça yaygındır. Bazı kişiler sadece göz rengini değiştirmek için estetik amaçlı kontakt lens kullanırlar. Kontakt lens kullanımında temizlik çok büyük önem taşımaktadır. Bu temizliğe ilk gün nasıl uyuluyorsa kontakt lens kullanıldığı sürece de aynı titizlikle uyulması gerekmektedir.

Bazen güzelliği daha belirgin hale getirmek için başta göz çevresi ve kirpikler olmak üzere makyaj amacıyla yüze sürülen çeşitli maddeler kullanmaktadır. Öncelikle bu maddelerin kaliteli olması çok önemlidir. Buna rağmen göz çevresinde ve yüzde mikrobik ya da allerjik sorunlarla karşılaşılabilir. Makyaj yapılıyorsa her akşam yatmadan önce muhakkak göz çevresinde ve yüzde kullanılan makyaj artıkları uygun krem ve solüsyonlar kullanılarak ya da su ve sabunla temizlenmelidir. Makyaj temizliğinde kullanılan malzemelerin niteliği de en az makyaj malzemeleri kadar önemlidir. Bu tür malzemeler yeterince kaliteli olmadığında cildin yıpranmasına, sivilce ve siyah noktaların oluşmasına hatta lekelenmelere yol açabilir.
Kulak temizliğinde kulak arkasının temizliği unutulmamalıdır. Kulak içine herhangi bir cisim sokulmamalıdır. Dış kulak yolunun zedelenmesi tehlikeli iltihaplanmalara neden olabilir.
Kulağa küpe takarken bunun kulakta allerji yapabileceği bilinmelidir. Bu nedenle kullanılacak küpelerin allerji yapma özelliği çok az olan altın ya da gümüşten yapılanları tercih edilmelidir.
Klipsi olmayan küpe kullananlar kulak memesinde delik açtırmaktadırlar. Bu deliği açarken kullanılan delici aracın ve peşi sıra takılan ip ya da halkanın mutlaka mikropsuz olması gerekir. Aksi takdirde kulak memesinde çok tehlikeli durumlara yol açabilecek iltihaplanmalar görülebilir. Ayrıca kulak memesine delik açılırken tek kullanımlık aletler kullanılmadığı taktirde bugün için çok yaygın hale gelmiş kan yolu ile bulaşabilen sarılık (hepatit B), AIDS (HIV) gibi, mikropların yol açtığı hastalıklara yakalanma tehlikesi vardır. Doğal olarak bu riskler kulak gibi vücudun başka yerlerine de takılan cildi delici takıların ve işlemlerin (dövme gibi) tümü için geçerlidir.

E.AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI

Diş ve diş eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasındadır. Ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için gereken önem verilmemektedir.
Ağız sindirim kanalının girişidir. Ağızdaki olumsuzluklar diş sağlığının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol açar. Ağızla aldığımız yiyecekler çiğnenip, tükürükle karıştırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler. Ağız aynı zamanda konuşmaya yardım eder. Tat alma organı olan dilin; çiğneme, yutma, konuşma gibi çok önemli yan görevleri de bulunmaktadır.
Dişlerin besinlerin parçalanması, öğütülmesi görevlerinin yanı sıra konuşmada ve görünümümüzde önemli etkileri vardır. Dişleri eksilmiş kişilerin bazı sesleri çıkarabilmeleri zorlaşır, çiğnemede ve/veya ısırmada da zorluk olur. Dişlerin gelişim süreci içerisinde ilk çıkan süt dişleri, daha sonra yerlerini kalıcı dişlere bırakır.
Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir.
Ağızda ve dişlerde yapısal ve işlevsel herhangi bir bozukluğun olmaması, ağız ve dişlerin görevlerini tam olarak yapabilmeleri durumu “ağız ve diş sağlığı”nın varlığını gösterir.

1. Diş Çürümesi
Diş çürüklerinin oluşmasında üç temel etmen bulunmaktadır: Duyarlı bir diş yüzeyi, mikroorganizmalar için elverişli yiyecek artıkları, bunların parçalanmasına ve asit oluşumuna yol açacak mikroorganizmaların varlığı. Besinler içinde diş çürümesine en çok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, şekerli gıdalardır.
Dişler düzenli olarak fırçalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Diş çürüğü, dişte oyuklar yaparak dişin yapısını bozan ve kendi kendine iyileşmeyen bir hastalıktır.
Dişler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Ağız içerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki şekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapışkan bir madde haline getirir ve dişler üzerine yapışmasını sağlar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin diş üzerinde tutunmalarını da kolaylaştırırlar. Besinlerin tatlandırılması için kullanılan şekerli maddelerin içinde bulunan asit, dişlere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit oluşturabilmektedir. Asit diş minesinin erimesine neden olur. Böylece oluşan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumuşak dokuya ulaşabilirler.
Asitler dişin koruyucu tabakası olan diş minesi üzerinde küçük delikçikler oluşturur. Bu delikler giderek genişler ve küçük oyuklar haline gelir. Diş minesinin erimesinden sonra çürük hızla ilerler, alttaki tabakada geniş ve derin bir oyuk meydana getirir. Diş çürüğü diş özüne doğru ilerledikçe dişler ağrımaya başlar. Çürük daha da ilerlerse diş özü bölgesinde ve çene kemiği içerisinde cerahat oluşmaya ve birikmeye başlar. Buna diş apsesi denir. Eğer diş hekimi tarafından daha başlangıcında tedavi edilmeyecek olursa çürük diş için daha zor, karmaşık ve pahalı tedaviler gerekebilir. Diş plağı, diş etlerinin önemli hastalık nedenlerinden biridir. Yemeklerden sonra dişlerin fırçalanması ve diş ipi kullanarak yemek artıklarının çıkarılması dişlerin çürümesini, diş eti hastalıklarının oluşumunu ve ilerlemesini önler.
Dişlerin ağrımaması sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Diş ağrısının olması için diş çürüğünün çok ilerlemiş olması gerekir. Diş çürüklerinin tedavi edilebilir dönemde belirlenmesi için ağrı oluşmasını beklemeden senede en az iki kez diş hekimine giderek dişlerin muayene ettirilmesi gerekir. Diş hekimleri gerektiğinde dişlerin filmini çekerek gözle görünmeyen diş oyuklarını da belirleyebilirler.
Diş çürüklerinin erken dönemde tanınması dişlerin kaybedilmesini engelleyebilir veya en azından geciktirebilir. Bu hem sağlık açısından, hem de sosyal ve ekonomik açıdan önemli katkılar sağlar. Ağza takma diş takılmasına olan ihtiyacı azaltır. Hiçbir şey kendi doğal dişlerimizin yerini tutamaz. Kalıcı dişlerin erken dökülmesi beslenme sorunlarına neden olur. Doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının önemi çok büyüktür.
Diş sağlığı açısından sularla aldığımız flor da çok önemlidir. Sularında flor eksikliği olan yerleşim yerlerinde diş çürüklerinin oranı çok artar. Bu nedenle florla ilgili olarak sağlık kuruluşlarının önerilerine uyulmalıdır.

2. Diş Eti Hastalıkları
Dişin diş eti dışında görünen bölümü diş minesi denilen sert bir tabaka ile kaplanmıştır. Bunun altında daha yumuşak bir yapı vardır. En içte ise diş özü vardır. Burada bol miktarda damar ve sinir bulunur. Diş gövdesi diş etine ve onun altındaki kemiğe girdiği bölümde daralır. Bu bölüme dişin boyun bölümü denir. Çene kemiği içinde kalan bölümüne ise dişin kök bölümü adı verilir. Diş kökü diş yuvasında çene kemiğine özel doku uzantıları ile sıkıca bağlanmıştır. Diş eti hastalıkları, diş çürükleri ağız kokusuna neden olabilir. Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır.

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/dis1.gif
Diş eti hastalıkları en önemli diş sağlığı sorunları arasındadır. Ağız hijyeninin bozukluğu ile yakından ilişkilidir. Başlangıç döneminden itibaren diş etleri kolay kanar. Diş eti kanamalarında diş hekimi muayenesi zorunludur. Diş etleri, diş yuvaları ve ağız tabanındaki iltihaplanmalar genel olarak diş eti hastalığı olarak bilinmektedir. Diş üzerindeki plaklar bunun en önemli nedenidir. Tedavi edilmeyen diş eti iltihapları çene kemiğinin de iltihaplanmasına ve zarar görmesine yol açabilir.
Diş çürüğü, diş eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, ağız bakım yetersizliği ağız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal ilişkileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da ağızda kendine özgü kokular yapabilir.

3. Dişlerin Gelişim Bozuklukları
Ağızda kapanma bozukluklarına neden olan diş düzensizlikleri dişlerin çürümesini kolaylaştırır ve daha erken dönemde dökülmesine yol açar. Düzensiz dişler, alt ve üst çene arasındaki ilişkinin bozulmasına neden olabilir. Çiğneme ve temizleme güçlüğü yaratırlar, kötü ağız kokusuna yol açarlar.
Düzensiz dişlerin en önemli nedeni süt dişlerinin zamanından önce yitirilmesi olabilir. Bunun sonucunda çıkan kalıcı dişler birbiri üzerine gelecek biçimde yerleşebilirler. Düzensiz dişler konuşma bozukluklarına ve görünüm bozukluklarına neden olabilir.
Sigara dişlerde renk değişikliği yapar. Sigara içenlerin dişleri kahverengimsi bir renk alır. Canlılığını kaybetmiş olan dişler gri renkte görünür. Çocuklarda hatalı olarak kullanılan bazı ilaçlar da dişlerde renk değişikliğine neden olabilir. Aşırı derecede flor dişlerin sararmasına neden olabilir.
Hamilelikte ve süt çocukluğu döneminde kullanılan antibiyotik vb. bazı ilaçlar dişlerde kalıcı renk değişikliklerine neden olabilir. Bu nedenle hekim önerisi olmaksızın ilaç kullanılmamalıdır.

4. Ağız ve Diş Sağlığı Nasıl Korunur?
Diş hastalıkları ve diş sağlığının korunması açısından erken tanı çok önemlidir. Bu nedenle yılda en az iki kez diş hekimine muayene olunması önerilir.
Diş çürümelerinin önlenmesinde sularda yeterli flor olması, düzenli olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi kullanılması, aşırı tatlı ve şekerli yiyeceklerden olabildiğince kaçınma bunlar yendiğinde mutlaka dişlerin fırçalanması, diş hekimi kontrollerine gidilmesi temel uygulamalardır. Diş eti hastalıklarının önlenmesinde de diş fırçalama ve düzenli diş hekimi kontrolleri önemlidir.
Dişlerde gelişim bozuklukları varsa erken dönemde özel diş hekimliği dallarında uzmanlaşmış birimlere başvurularak gerekli tedavi sağlanmalıdır.
Aşırı asitli ve şekerli yiyecekler mikroorganizmaların etkisini artırır. Dişler sert cisimlerle karıştırılmamalı, fındık, ceviz vb. kabuklu yiyecekler dişlerle kırılmamalıdır. Bunlar diş minesinin çatlamasına ve bakterilerin etkisinin artmasına neden olur. Diş minesinin koruyucu etkisi ortadan kalkar.

5. Diş Fırçalama Tekniği
Dişlerimizi korumanın en etkili yolu düzenli olarak fırçalamaktır. Diş fırçalamanın ilk adımı doğru fırça seçimidir. En uygun fırça naylon ve orta sertlikteki fırçalardır. Ağız içinde kolay hareket ettirilmesi ve arka dişlere rahat ulaşabilme açısından fırçanın kafasının fazla büyük olmaması tercih edilir. Uygun fırça seçildikten sonra dişler en az günde iki kere düzenli olarak fırçalanır. Diş macunu ağza verdiği hoşa giden koku ve his nedeniyle diş fırçalanmasını kolaylaştırır. Diş parlatma tozları diş hekimi önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır. Aşırı kullanımlar diş sağlığı açısından zararlıdır.

Diş fırçalanmasında fırçanın duruşu dışındaki temel hareket aynıdır: Fırça diş eti çizgisine eğimli olarak yerleştirilir. Bu durum bozulmadan küçük dairesel hareketlerle dişler fırçalanır. Daha sonra fırça, bir fırça boyu kadar kaydırılarak fırçalama sürdürülür.
1. Diş fırçası 45 derecelik açı yapacak biçimde tutulur ve diş eti hizasından başlanarak ağız boşluğuna doğru fırçalamaya başlanır. Dış yüzeylerden başlayan fırçalama sert darbeler halinde değil, yumuşak ve daireler çizecek biçimde, ön dişlerden arka dişlere doğru yapılmalıdır.
2. Daha sonra dişlerin iç yüzeyleri aynı şekilde fırçalanır. Bu işlemde fırça eğik tutularak, diş etinden ağız boşluğuna doğru hareket ettirilir.
3. Daha sonra dişlerin çiğneme yüzeyleri fırça düz olarak ileri geri hareket ettirilerek fırçalanır.
Fırçalama işleminin en az iki-üç dakika sürmesi gerekir. Sağlıklı diş etleri fırçalama sırasında kanamaz.
Diş fırçası kişiye ait bir araçtır, başkalarıyla paylaşılmaz. Diş fırçaları birkaç ayda bir, en geç altı ayda değiştirilmelidir. Gerektiğinde ara yüzlerin etkin olarak fırçalanmasını sağlamak üzere ara yüz fırçaları kullanılır. Bunlarla ilgili önerilerini almak üzere diş hekimine başvurmak gereklidir.

6. Diş İpi Kullanımı

Diş ipi, diş aralarında kalan yiyecek artıklarının uzaklaştırılması açısından çok yararlı bir araçtır. Çok küçük yaşlardan başlanarak uygun diş fırçalama ve diş ipi kullanma tekniklerinin öğrenilmesi gerekmektedir.
Dişler fırçalandıktan sonra diş ve diş eti çizgisi ile dişler arasında kalan yemek artıklarının temizlenmesi için diş ipi kullanılır. Bu artıklar en önemli çürük nedenlerindendir.
1. Otuz santimetre kadar diş ipi alınır. Diş ipinin bir bölümü bir elin orta parmağına diğer ucu da diğer elin orta parmağına dolanır. İpin bir bölümü ortada kalmalıdır.
2. Ortada kalan ip bölümü işaret parmağı ile geriye doğru itilir.İp, dişler arasından geçirilir. Bu hareket sırasında sert olunmamalıdır. İp diş etine kadar indirildikten sonra ağız boşluğuna doğru diş aralarını sıyıracak biçimde indirilir. Bu sırada diş etinin kesilmemesine özen gösterilmelidir.
3. Aynı uygulama diğer bir parça ip alınarak alt dişler için de tekrarlanır.

H. EL VE TIRNAK TEMİZLİĞİ VE BAKIMI

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/eller.jpg
Günlük yaşamda en fazla kirlenen organların başında eller gelmektedir. Kirli yüzeylere sürtünen ve dokunan ellerin yıkanmadıkları sürece birer mikrop barınağı olmaya başladığı bilinmelidir. Bu nedenle ellerin düzenli olarak yıkanması gerekmektedir. Olanak bulunan her ortamda eller akar su altında sabunla, el sırtı, avuç içi ve parmak araları köpüklerle kaplanıp 15 saniye ovuşturularak (yavaşça 15’e kadar sayarak bu süre belirlenebilir) yıkanmalı, durulanmalı, başkası tarafından kullanılmamış havlu, kağıt havlu ya da kağıt mendille kurulanmalıdır. Kurulama olanağı yoksa elleri bir yere sürmek yerine havada kendiliğinden kurumasını sağlamak en doğru davranıştır. Tırnakların kesilmiş, varsa ojenin eskimemiş olması el temizliği için ön koşuldur. Su ve sabun bulunmayan yerlerde el temizliği hazır ıslak temizlik mendiliyle yapılabilir.
Eller ne zaman yıkanmalıdır?
  • yemeklerden önce ve sonra
  • yemek hazırlamadan önce ve sonra
  • diş, ağız, yüz, göz temizliği yapmadan önce
  • tuvalet gereksiniminin giderilmesinden önce ve sonra
  • kirli, tozlu bir işi tamamladıktan sonra
  • dışarıdan eve ve işe geldikten sonra
  • hasta olan bir yakınımızı ziyaretten sonra
-yukarıdakilere uyan hiçbir iş yapılmasa dahi gün içinde çeşitli saatlerde (her zaman temiz görünecek şekilde)

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/elyikama1.jpg
Tırnağın etten ayrıldıktan sonraki bölümünün altında kir ve yağ kolayca birikir. Ayrıca burada mikroplar barınabilir, bağırsak parazitlerinin yumurtaları da bulunabilir. Tırnakların düzenli kesilmesi, banyo yaparken de tırnak fırçası ile fırçalanarak temizlenmesi gerekir. Tırnak yemek, bu nedenle de sağlığa zararlı bir alışkanlıktır.
El tırnakları yarım ay biçiminde, ayak tırnakları ise düz olarak kesilir. Ayak tırnaklarının yarım ay biçiminde kesilmesi tırnak batmalarına neden olabilir


İ.AYAK TEMİZLİĞİ
Ayaklar her gün çorap ve ayakkabı içerisinde terlediğinden düzenli olarak yıkanmalıdırlar. Yıkanma işlemi yapılmaz ise çevreyi rahatsız edecek kokular, daha sonra da ayak sağlığını bozabilecek nasır gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Ayaklar düzenli olarak yıkanmalı, her yıkamadan sonra parmak araları havlu hatta saç kurutma aracı ile iyice kurutularak mantar enfeksiyonları için ortam oluşması önlenmelidir. Ayak havluları ellerin kurulanmasında kullanılmamalıdır.
Ayak sağlığı ve temizliği için kullanılan çorap ve ayakkabı da önemlidir. Özellikle çorapların pamuklu olması ayak sağlığı için tercih nedenidir. Çorapların temiz olması ve günlük olarak değiştirilmesi gerekmektedir.

J. BANYO YAPMA
Mümkün olduğunca sık yıkanmak gerekir. Özellikle deri yüzeyinde bulunan mikropların, yığılan kirlerin, ter ve diğer bileşiklerin uzaklaştırılması ve dökülen yüzeysel hücrelerin atılması için de bu uygulama gereklidir.

Yıkanma, su ve sabun kullanarak derinin ovulması ve kirin akıtılmasıdır. Ter, yağ, diğer deri bezleri salgıları, deri üzerindeki mikroplar, deri döküntüleri, toz, çamur vb. birleşerek kir denilen tabakayı meydana getirir. Kirli ortamda çalışan kişilerde zararlı bir takım maddeler vücuda bulaşabilir. İşte tüm bunların günlük banyo ile hatta gereğinde daha sık banyo ile vücuttan uzaklaştırılması sağlanabilir. Vücuda bulaşan her tür zararlı kimyasal madde banyo ile hemen deriden uzaklaştırılmalıdır.

Yıkanma sırasında yıkanmayı kolaylaştıracak araç ve gereçlerden yararlanılabilir. Lif, kese mekanik etkinliği artırmak için yarar sağlayabilir. Lifler sabunun vücuda daha etkin olarak uygulanmasını sağlamaktadır. Sırt bölgesinin sabunlanmasında uzun saplı banyo fırçalarından yararlanılabilir. Kese geleneksel yıkanma araçlarındandır. Derideki döküntü hücrelerin uzaklaştırılmasına ve bir dereceye kadar deri dolaşımına yardımcı olabilir. Ancak soyucu etki yapacak şiddette kullanılmamalıdır.
Her banyodan sonra iç çamaşırları ve giysiler değiştirilmelidir. Çeşitli nedenlerle banyo yapılamadığı durumlarda da iç çamaşırlarının sık olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Spor ve aşırı yorucu işler yaparak fazla terlenildiği durumlarda muhakkak banyo yapılmalı ve iç çamaşırları değiştirilmelidir

II. SAĞLIKLI GİYİNME


http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/giyim.jpg
Sağlığın korunabilmesi için dış ortam koşullarına göre giyinilmesi gerekir. Giyecekler hava, mevsim ve sıcaklık şartlarına uygun olmalıdır. Giyeceklerin cildi tahriş etmeyecek, allerji yapmayacak, teri emebilecek özellikteki maddelerden yapılması gerekmektedir. Vücudun kirlenmesine yol açabilecek işlerde önlük, ellerin kirlenmesine yol açabilecek işlerde eldiven giyilmelidir. Ayrıca yapılacak iş sırasında ellerin, vücudun, gözlerin, kulakların, baş ya da ayakların korunmasını gerektiren bir durum ya da tehlike varsa özel koruyucu kıyafetler giyilmelidir. Bu giyecekler tüm iş uygulaması süresince çıkartılmamalıdır.
Sağlığa uygun giysiler vücudu dış ortamın tüm etkilerinden koruyan, mümkün olduğunca teri emebilen, allerji ve kokuya neden olmayan doğal maddelerden yapılan giysilerdir. Ayrıca serbest harekete olanak vermeyen giysiler rahatsızlık vericidir. Tüm giyecekler seçilirken, önce rahatlığın amaçlanması en doğru yaklaşımdır. Bu konu ayakkabılar için özellikle önemlidir.

III. ORTAMIN TEMİZLİĞİ VE BAKIMI


Sağlığımız, yaşadığımız ortamın temizliğinden de doğrudan etkilenir. Temizlik işlemleri bilinçli olarak yapılmadığında var olan kirlilik daha geniş yüzeylere yayılabilir. Ancak temizlik elemanları dahi, nasıl temizlik yapılması konusunda bilgi sahibi olmayabilirler.
Ortamın temizliği olabildiğince sık yapılır. Temizlik sırasında başka yerlere ait eşyalar yerlerine götürülüp (dolap içi, başka oda vs.) düzenlenerek ortam hazırlandıktan sonra temizlenmelidir. Yerler ve yüzeyler pürüzsüz olmalıdır. Bu nedenle cila ve boya bakımı en geç iki yılda bir yapılmalıdır.
Tüm mobilya ve malzemeler ortama yerleştirilirken, temizlik için kolaylık sağlama düşüncesiyle, özel ilgi gösterilmelidir. Örneğin; yerinden oynamayacak kadar ağır olan parçaların arkasında ve yanında boşluk bırakılır, jaluzi gibi fazla yüzey içeren ve temizliği zor olan malzeme yerine, olanak varsa yıkanabilen basit gereçler kullanılması yararlıdır.
Kirli zeminleri temizlerken kiri temiz alanlara yaymamak amaç olmalıdır. Temizlik gereçleri temizlenen yüzeylerden her zaman ve kesinlikle daha temiz olmalıdır.
  1. Önce görünen kirler temizlenir; ileri temizlik, aşamalı olarak uygun sıraylagerçekleştirilir.
  2. Temizlik sırasında öncelikle sıcak su kullanılır.
  3. Temizliği yapılan yüzeyler sonunda kuru olarak bırakılır.
  4. Kullanılacak malzeme etkili, kullanım amacına ve standartlara uygun olmalıdır.
A- FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ

1. Yerler ve Yüzeyler
  • ·Temizlik sırasında olabildiğince çok yüzeye ulaşmak için, hareket edebilen eşyalar yerlerinden oynatılır.
  • ·Vakumlu süpürge ile toz kaldırmadan süpürülür.
  • ·Süpürme sonrası arap sabunlu su ile ıslatılmış paspasla silinir.
  • ·Uzun süre temizlenmemiş, kalıcı kirler bulunan ortamların temizliği özen ister. Yerlerin önce ıslatılarak, spatula gibi kazıyıcılar yardımıyla, mekanik olarak temizlenmesi gerekebilir.
  • ·Mobilyaların tozları, nemli bezle silinir. Lekeler varsa, yüzeyi bozmayacak özel temizleyiciler ya da deterjan kullanılarak temizlenmeli, kuru bez ya da nemli bezle son bakım yapılmalıdır.
  • ·Fayans yüzeyler her gün arap sabunlu nemli bezle silinir. Sabunsuz bezle durulanır.
  • ·Camlar, çerçeveler ve kapılar, en geç ayda bir, arap sabunlu su ile ıslatılmış bezle temizlenir ve sabunsuz bezle durulanır.
  • ·Kapı kolları, banko ya da merdiven kenarı gibi çok kişinin ellerinin değdiği yüzeyler, önce sıcak su ve arap sabunuyla, daha sonra dezenfektan eklenmiş suyla silinir.
  • ·Perdeler ve diğer kumaş materyal en geç iki ayda bir çamaşır makinesinde uygun programla yıkanır ya da gerekirse kuru temizleme yapılır.
  • ·Pano, tablo, ayna, abajur ve radyatör petekleri de temizlenecek yüzeyler arasındadır ve mobilyalar gibi temizlenir.
  • ·Akıtmayan naylon torbalar ile birlikte kullanılan çöp kovaları, en geç haftada bir, mekanik temizlik yapıldıktan sonra deterjanlı su ile fırçalanarak temizlenir, kurulanır
2. Buzdolapları
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/hijyen_mutfak.gif
·Dış kısmının yüzey olarak temizlenmesi, içinin düzenli kullanılması gereği dışında, otomatik eriticili değilse, buzluğun bakımı düzenli olarak yapılmalı, iç yüzeyleri ve raflar deterjanlı sıcak su ile silinmelidir.
·İçinde yalnızca besinler bulundurulmalıdır.

3. Lavabo ve Tuvaletler
  • . Önce görünür kirler ıslatılarak temizlik fırçalarının kazıyıcı kenarları da kullanılarak temizlenir.
  • ·Toz ya da sıvı, ovucu bir deterjanla önce fırçalanarak temizlenir ve su ile durulanır.
  • ·Musluk başları da toz ya da ovucu bir deterjanla, başka bir fırça ya da bez kullanılarak temizlenir.
  • ·Sabunlukların dış yüzey temizliği her temizlikte yerine getirilmelidir. Sıvı sabunlar bittiğinde sabunluklar fırçalanarak temizlenip, kurulanmalı ve bu işlemlerden sonra yeniden doldurulmalıdır.
  • ·Evyelerin dışında kalan yer ve yüzeyler yukarıda belirtildiği gibi temizlenir.
  • ·Tuvalet ve lavabo fırçaları ayrı olmalı, başka yüzeylerde kullanılmamalı ve temas ettirilmemelidir

Temizlik sırasında kullanılan malzemeler ve bunların bakımı da özen ister. Temizlik sırasında eldiven kullanmakta yarar vardır. Burada amaç el cildinin korunmasıdır. Eldiven giyilmeden önce eller kurallara uygun olarak yıkanır ve kurulanır. Kirliliğin yayılmasının eldivenler aracılığıyla olabileceği unutulmamalıdır. Atık bulaşmış eldivenler, kendileri de birer bulaştırıcı araç olurlar. Bu nedenle temizlik sırasında eldivenler, faraş ve fırça gibi bir araç kullanmadan doğrudan, atıklarla temas ettirilmemelidir.

Deterjanların doğa kirliliğinde önemli payı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle gereksinimi karşılayacak en az miktarda kullanılmasına özen gösterilmelidir.Durulanarak yüzeylerde bulanık görüntü yapmayacak şekilde temizlenirler. Yüzey ve yerlerin kaplamalarına zarar vermeyecek özellikte olanlar kullanılmalıdır.Arap sabunu da sulandırılarak akışkan kıvamda deterjan gibi kullanılabilir. Arap sabunu ile hazırlanmış temizlik suyuna hiç bir zaman çamaşır suyu karıştırılmamalıdır. Karıştırılırsa etkileri azalacağı gibi ortama zehirli gazların çıkmasına neden olunur.

Temizlik bezleri ısıya dayanıklı, tüy bırakmayacak, yumuşak pamuklu kumaşlardan yapılmış sağlam bezler olmalıdır. Kuru ya da nemlendirilmiş olarak, kirlendikçe su ve sabun ya da deterjanla temizlenip durulanarak kullanılır. Yırtılınca yenilenirler. Sıcak su ile yıkanamama özelliği ve gözenekleri nedeniyle çok geniş alan oluşturdukları için temizlenmeleri zor olan plastik süngerler bez yerine kullanılmamalıdır. Görünür biçimde yıprandıklarında yer paspasları yenilenmelidir. Temizlik fırçaları esnek ve hareketli ancak kuvvet uygulayacak kadar sağlam ve ısıya dayanıklı olmalıdır. Bu özellikleri bozulduğunda kullanılmayıp yenilenmelidir.

B- YİYECEK VE İÇECEKLERİN TEMİZLİĞİ
Yiyecek ve içecekler hastalık yapıcı mikroplarla bulaşmamış olmalıdır. Denetlenmiş, kapalı kaynak suları en emin temiz içme suyudur. Açık su kullanmak güvenli değildir. Böyle sular, kaynama başladıktan sonra en az üç dakika daha kaynatılıp soğutulur ve bu sayede temiz olarak içilebilir.
Anne sütü mikropsuz olduğundan ilk altı ay yalnızca emzirilerek beslenen bebekler bu açıdan en güvenli durumda olanlardır. Emzirdikçe süt oluştuğundan, anneler sık emzirerek süt miktarını artırabilirler. Biberon kullanma hem emzirme üzerine olumsuz etkisi olduğundan hem de temizlenme zorluğu nedeniyle mikroplar için uygun ortam oluşturur. Gerektiğinde, bebek beslenmesinde biberon yerine kaşık ya da küçük bardak kullanılmalıdır.
Besin maddelerinde bulunan çok sayıda mikroorganizma, mutfak temizliğinin önemini artırır. Bu nedenle ayrıca özen ister. Gerekli malzemelerin satın alınması ile yemeklerin sunulması arasında, depolama, hazırlama, pişirme, bekletmeden, servis sonrası temizlik ve bakıma kadar tüm iş akışı mutfakta sağlıklı ortam oluşturmada ayrı ayrı önem taşır. Mutfaktaki sıcak ve nemli ortamda bulunan bakterilerin sayısı her 20 dakikada iki katına çıkabilir ve bir tek bakteri 10 saatte 1 milyar olacak şekilde üreyebilir.
Mutfakta alınması gereken sağlık önlemleri içinde, yiyecek maddelerinin gördüğü işlemler özel bir önem taşırsa da, mutfaktaki tüm malzemelerle yüzeyler ve zeminin temizliği en az diğer önlemler kadar önemlidir.
Mutfakta çalışanların elleri, diğer vücut yüzeyleri, ağızları, burunları, dışkı ve giysileri aracılığıyla yiyeceklere mikroplar bulaşabilir.
Mutfakta iş yapanlar ellerini önceden etkili şekilde yıkamalı, ellerinde kesik ve yara bandı olanlar yiyecek hazırlamamalı, yemek hazırlama sırasında sigara içmemeli, saçlar ve buruna temas etmemeli, yemeklerin tadına bakılması gerektiğinde temiz bir kaşık kullanıp sonra hemen yıkamalıdır.

C- BESİNLERLE İLGİLİ HİJYEN KURALLARI

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/hijyen_gida.gif

Besinler alındıktan sonra bekletilmeden buzdolabı ya da dolaplara kaldırılır. Son kullanma tarihleri geçmeden kullanılır. Kırık, çatlak ve kirli yumurtalar alınmaz. Zedelenmemiş ve beresiz alınmış sebze ve meyvalardaki toz, toprak, ilaç kalıntıları temiz bol akar suda yıkanır. Sebzelerin hazırlandığı tezgah diğerlerinden ayrıdır.

Dondurulmuş besinler sıcak ortamda değil buz dolabında çözülür, çözüldükten sonra tekrar dondurulmaz. Dondurulmalarına rağmen gıdalarda çürüme bir ölçüde devam eder. Çözme işlemi sırasında bu süreç hızlanır ve oda ısısında uzun sürede çözülen gıdalar kolaylıkla bozulabilir. Özellikle et, kıyma gibi yiyecekler mikropların üremesi için ideal ortamı oluşturur. Bazı buzluk ve derin dondurucuların kapaklarında gıdaların en fazla ne kadar süreyle saklanabileceğine ilişkin bilgi vardır. Gıdaların saklanmasında buna dikkat edilmeli aynı türden gıdaların eski ve yeni üretilmişleri aynı ortamda saklandığında önce eskilerinin tüketilmesine özen gösterilmelidir.
Besin hazırlama alanlarının temizliği besinler kaldırıldıktan sonra yapılır. Özellikle et suları ya da her çeşit etten yapılmış gıdalarla bulaşmış yüzey, alet ve malzemelerin temizliği çok önemlidir. Bu tür yüzey ve malzemeler iş biter bitmez, hemen soğuk suyla akıtılmalı, sonra da yüksek ısıda su ve deterjan kullanılarak temizlenmelidir. Yüzey temizliği için çamaşır suyu da kullanılabilir.

D- MUTFAKLA İLGİLİ HİJYEN KURALLARI
Kullanılan malzemelerin yüzey özellikleri, kalitesi, mutfağın yerleşme planı kuralların uygulanmasını kolaylaştırır şekilde olmalıdır. Yabancı parçalar, cam kırıkları, kırık araç gereç, tezgahlardaki çentik ve bütünlüğünü bozan her tür zedelenme ve kırılma temizlik açısından risk oluşturur.
Mutfakta yiyecek malzemesi kabul yeri, yiyeceklerin işlem gördüğü bölüm, artık ve bulaşıkların bulunduğu alanlar ve temiz kapların muhafaza olduğu yerler birbirinden ayrı olur.
Yerlere dökülen yiyecek maddeleri hemen kaldırılır ve zemin temizlenir.
Yemek kapları yıkanmadan önce, yemek artıklarının temizlenmeleri gerekir. Spatula, bulaşık telleri ve fırçalar bu işlem için kullanılacak araçlardır. Su ile durulama kirleri daha da azaltır. Tabakların makineye uygun şekilde yerleştirilmesi yıkamanın etkililiği için, yıkama işlemine kadar makinenin kapalı tutulması ise ortamın temizliğinin korunması için önemlidir. Bulaşıkların bir yerden bir yere taşınması ve yıkanmak için açıkta bekletilmesi mikropların bulaşmasını ve çoğalmasını artıran bir durumdur.

Bulaşık makinesi fırın ve ocakların temizliği, geniş yüzeyleri ve yiyecek artıkları ile temasları nedeniyle özellik taşır. Mekanik temizlikleri yiyecekler kurumadan spatula ve fırça ile yapılır. Başarı sağlanamayan durumlarda 1/50 konsantrasyonda sulandırılmış çamaşır suyu ile yüzey uygunsa göllenme yapılarak, değilse silinerek yiyecekler uzaklaştırılır.
Yer temizliğinde kullanılan araçlar, tezgah gibi çalışma zemini temizliğinde kesinlikle kullanılmazlar.


E- ATIKLAR
Çöpler ve diğer insan atıkları her zaman mikrop ve parazit yumurtası barındırır. Yemek ve bulaşık atıkları ıslak, dolayısıyla mikropların çok sevdikleri ortamlardır. Mikroplar genellikle bir aracı olmaksızın başkalarına geçip salgın hastalık yapmazlar. Atıkların üzerlerinde var olan ve üreyen mikroplar suya, ellere, dolayısıyla yiyeceklere geçerek hastalıklara neden olurlar. Bu nedenle el yıkama ile birlikte su ve besin temizliğinin yanı sıra çöplerin ve insan atıklarının uygun şekilde yok edilmesi de bulaşıcı pek çok hastalığa yakalanmamak için gereklidir.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/cop.gif
Ev atıklarını toplarken yiyecek atıklarıyla diğerlerini ayrı ayrı biriktirmek ve toplanma yerlerine götürmek en doğrusudur. Bu sayede dönüştürülebilir olanlar kolayca değerlendirilebilir. Çöp torbalarının sokak hayvanları tarafından parçalanması da önlenebilir. Çöp toplamanın sorun olduğu yerlerde yiyecek atıkları hayvan yiyeceği olarak ya da gömülerek yok edilebilir. Temiz boş naylon torbaların başka kullanım için saklanması, temiz olmayanların atılmadan önce katlanıp, düğümlenmesi uçuşan çöpleri azaltacaktır. Çocuk bezleri ve kadın bağları da naylon torbaların içinde, sıkıştırılıp ağzı düğümlenerek atılmalıdır. Kağıt atık, kutu ve konserve kaplarını atmadan önce düzleştirip sıkıştırarak, pet şişeleri küçülterek çöp yığınları kat kat azaltılabilir. Böylece mikrop, parazit, böcek ve kemiriciler tarafından çoğalmak için kullanılacak hacim ve yüzeyler de azaltılmış olur. Çöplerin toplanması için hazırlanmış yerler dışında bir yere kesinlikle çöp bırakmamak, yakında böyle yerler yoksa yiyecek atıklarını torbalara koymadan gömmek, diğerlerini uzakta da olsa var olan yere taşımak çöplerin istenmeyen etkilerinden korunmak için en uygun davranıştır.
Yüzey azaltma tüm haşere mücadelesinin esasıdır. Eskimiş yüzeylerde oluşan gözenek, delik ve çatlaklar haşeratın yerleşerek çoğalması için uygun ortam oluşturur. Bu nedenle yaşadığımız ortamların düzenli bakımını yapmak her tür haşeratla mücadele için ilaçlamadan daha sağlıklı ve güvenli bir yoldur.

IV. BESLENME


IV. BESLENME

Sağlıklı beslenme, vücudun büyüme, gelişme ve günlük işlevlerinin sürekliliğinin sağlanması için gerekli olan besin öğelerinin yeterli miktarlarda alınmasıdır. Gıdalar içerdikleri besin öğelerinin benzerlikleri açısından dört gruba ayrılırlar.

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/milk.jpg1)Süt, yoğurt, peynir grubu: Süt ve sütlü gıdaların oluşturduğu bu gruptaki besinler protein, hayvansal yağlar, kalsiyum, fosfor, B2 , B12, A vitaminleri açısından zengindir.


http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/izgara1.gif
2)Et, yumurta ve kuru baklagiller grubu: Kırmızı et, tavuk, balık, yumurta, kuru fasulye, nohut, mercimek gibi gıdaların oluşturduğu bu gruptaki besinler başlıca protein kaynağıdır, ayrıca yağ, B vitaminleri, demir ve çinko da içerir.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/beslen3.jpg

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/salata.gif

3) Taze sebze ve meyve grubu: Bu gruptaki gıdalar vücut için kalsiyum, demir,
magnezyum ve diğer bazı minerallerin, A, B, C, E, folik asit gibi vitaminlerin
kaynağıdır.


http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/gida1.jpg

4)Tahıl grubu: İçerdikleri karbonhidratla başlıca enerji kaynağıdır, ayrıca B grubu vitaminleri içerir

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/hamburger2.gif
Yaşam boyu geçilen bebeklik, çocukluk, ergenlik, gebelik, emzirme, menapoz, iyileşme gibi dönemler ve yapılan işlere uygun olarak bu dört ana gruptan alınması gereken miktarlar değişebilir. Ancak az ve sık yemek, güne mutlaka kahvaltı ile başlamak, öğün atlamamak, abur cubur yememek, günde en az 4 - 6 bardak suhttp://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/yiyecek2.gif içmek, kolalı içecekler, çay, kahve, kızartma, kavurmalar, aşırı yağlı, tuzlu ya da şekerli gıdalar ve açıkta satılan yiyeceklerden kaçınmak, yağ seçiminde doymamış yağları tercih etmek, yiyecekleri hazırlarken içlerindeki besin öğelerinin korunmasına dikkat etmek ve uygun koşullarda saklamak, çiğ yenen meyve ve sebzeleri bol ve temiz suyla iyice yıkamak her yaş ve dönem için geçerli temel sağlıklı beslenme kurallarıdır.

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sisman4.gif
Günümüzde beslenme ile ilgili sorunların başında, modern yaşamda günlük enerji tüketiminin azalmasına rağmen rafine gıdalardan alınan enerjinin artması sonucunda oluşan şişmanlık gelmektedir. Şişmanlık şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere pek çok hastalık açısından risk oluşturur. Bu nedenle ideal kilonun korunması sağlık risklerini azaltmak açısından özellikle önem taşır. İdeal kilo beden kitle endeksi (BKİ) olarak adlandırılan bir formülle hesaplanır. Buna göre bireyin kilogram cinsinden tartısının metre cinsinden boyunun karesine bölünmesi ile bireyin vücut kitle endeksi hesaplanır (kg/m2). BKİ 20’nin altında zayıf, 20 - 24 arası normal, 25 - 29 arası hafif şişman, 30 - 40 arası şişman ve 40’ın üzerinde ise çok şişman olarak kabul edilir.
Gıdalarla ilgili bir diğer tehlikeli durum ise bazı hazır gıdaların içerdiği katkı maddeleridir. Bu katkı maddeleri çoğunlukla gıdaların görüntüsünü, kokusunu daha çekici hale getirmek, dayanıklılığını, kıvamını ve lezzetini artırmak üzere kullanılan kimyasal maddelerdir ve bunların bir bölümünün kanser yapıcı etkisinin olduğu kanıtlanmıştır. Bu nedenle tüketilen gıdaların bu tür maddeler içermemesine dikkat edilmelidir.
Gıdaların temini sırasında da dikkat edilmesi gereken bazı kurallar vardır. Alınanların mutlaka taze olmasına dikkat edilmelidir. Ambalajlı gıdalarda paket üzerinde yer alan son kullanma tarihlerine dikkat edilmeli, zedelenmiş ambalajlarda ya da kötü saklama koşullarında bekletilmiş mallar kesinlikle alınmamalıdır. Konserveler paslanmamış ve özellikle dışa doğru bombeleşmemiş olmalıdır. Sıcaktan etkilenecek gıdalar alışverişten eve getirilirken ya buz çantaları kullanılmalı ve/veya en kısa yoldan ulaştırılmalıdır.

VI. DÜZENLİ YAŞAM VE UYKU

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/insomnia.jpgSağlık ve zindelik için düzenli yaşam ve uyku da vazgeçilmez şartlardır. Uyku gereksinimi insan yaşamı boyunca süre açısından değişkendir. Yeni doğmuş bir bebek neredeyse günün tamamını uyuyarak geçirir. Aylar içinde uyku gereksinimi giderek azalır. Oyun çocukluğu döneminin özellikle ilk yıllarında öğlen uykuları pek çok çocuk için vazgeçilmezdir. Büyüme hormonu uykuda salgılandığından çocukların büyüme ve gelişmesinde düzenli ve yeterli uyku çok önemlidir. Yetişkinlik döneminde 7-8 saatlik uykunun yeterli olduğu kabul edilir. Yaşamın ilerleyen yıllarında yaşlılıkta gece uykuları dört saate kadar inebilir. Bunun yanında gün boyunca uyuklamalarla (şekerleme) gece uykusu telafi edilir. Bireyler arasında uyku gereksinimi ve ritmi farklılık gösterir. Bazı insanlar 4-6 saatlik uyku ile yetinirler kimileri ise 10-12 saat uyurlar. Bazıları erken yatıp erken kalktıklarında, bazılarıysa geç yatıp geç kalktıklarında kendilerini daha zinde hissederler. Uyku aynı zamanda ruh sağlığının bir göstergesidir. Streste ve pek çok psikiyatrik hastalıkta uyku ritmi ve süresi bozulur. Bunun yanında yeterli uyku uyunmadığında kişinin fiziksel ve ruhsal streslere dayanıklılığı azalır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/uyku1.gifYeterli süre uyunduğu halde uykudan zinde kalkılmıyorsa, üzerinde yatılan yatak, kullanılan yastık, odanın ısısı, ortamda yeterli temiz hava olup olmadığı, ortamda bulunan ısıtıcıların, eşya ya da malzemelerin cila, boya, deterjan gibi kimyasallar yoluyla ortam havasını kirletip kirletmediği, uyku sırasında süre giden bir gürültü kaynağının olup olmadığı gibi etkenler gözden geçirilmelidir. Doğal olarak burun tıkanıklığı ve nefes almada zorlukla birlikte seyreden tüm hastalıklarda ve aşırı şişmanlıkta da uykunun kalitesi bozulur.



Harabe-Gönlüm 23 Ağustos 2006 18:33

VII. ÇALIŞMA ORTAMI


http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/Office.gif
İş ve çalışma ortamı da sağlık açısından riskler içerebilir. Çalışma ortamındaki kalabalık, gürültü, kirlilik, sürekli aynı beden pozisyonunda çalışma zorunluluğu, ağır kaldırma, manyetik alanlara ya da kimyasal maddelere maruz kalma, hava kirliliği, iş kazaları gibi daha pek çok etken sağlığı tehdit etmektedir. Bireyler çalışma ortamlarından kaynaklanacak sağlık risklerini tanımalı ve bunları en aza indirmelidirler. Gerektiği şartlarda kurum ya da işyeri hekimlerinden bu konularda danışmanlık alınmalıdır.

VIII. GÜNLÜK YAŞAMDA STRESLERLE BAŞA ÇIKMA

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/depres.jpg
Aslında bir parça stres günlük hayatta karşılaşılan zorluklarla başa çıkmada ihtiyaç duyulan enerji, uyanıklık ve gücü sağlar. Ancak uzun süreli, sürekli ve fazla miktarda stres yorgunluğa ve verimin düşmesine neden olur, bedensel ve ruhsal sağlığı tehlikeye sokar.

Uyku bozuklukları, mide rahatsızlıkları, baş ağrısı, bir konu ya da işe yoğunlaşmada zorluk, huzursuzluk, çarpıntı, omuz ve sırt ağrıları gibi yakınmalar günlük yaşamda başa çıkamadığımız stresler sonucu olabilir.
Stresle başa çıkmada ilk basamak, kişinin yaşamındaki strese yol açan etkenleri ve nedenlerini belirlemesidir. Bir sonraki aşama ise bunlardan hangilerinin ortadan kaldırılabileceği ya da hafifletilebileceği ve bunun için ne gibi önlemler alınabileceğini bulmasıdır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/zaman1.gif
Günlük yaşamdaki streslerin pek çoğu -iyi iletişim kuramamaktan kaynaklanmaktadır. Yakın ve geniş çevremizdeki bireylerle iletişim kurarken açık, anlaşır ve samimi bir dil kullanmak, konuşmak kadar karşımızdakileri anlamaya ve dinlemeye de hevesli olmak ilk kuraldır. Olaylara karşımızdakinin bakış açısından bakmak, kabul etmesek bile anlamaya çalışmak iletişim açısından çok önemlidir. Olaylara olumlu yaklaşmak, kendi gücümüzle orantılı hedefler koymak, sonucunu değiştiremiyeceğimiz şeylerle uğraşmak yerine birey olarak üzerimize düşeni en iyi şekilde yapmaya çalışmak streslerle başa çıkmakta en etkin yoldur.

Zamanı iyi değerlendirmek, “yapılacak işler listesi” hazırlamak, zor işleri basamaklara ayırarak bölümler halinde halletmek, zamanlı planlama yapmak ve bunu yaparken gerçekçi olmak, gerektiğinde yardım ya da danışmanlık istemek ve bir sorun için tek bir çözüme bağlanıp kalmadan diğer seçenekleri de göz önünde bulundurmak stres azaltıcı davranışlardır.
Her çeşit bedensel çalışma, spor yapmak, hobiler için zaman ayırmak, stresten ve olumsuz etkilerinden uzaklaşarak güç kazanmak için yararlıdır. Bazen sadece bir arkadaş ya da yakınla konuşmak, onun tarafından anlaşıldığını görmek bile bireyin yükünü çok hafifletebilir.

IX. ZAMAN YÖNETİMİ

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/calarsaat.gifZaman aslında herkes için sabittir, diğer bir deyişle herkes için günde 24, haftada 168 saat vardır. Ancak benzer koşullarda yaşayan ve çalışanların üretimleri bireysel yeteneklerden de kaynaklanan farklılıklar gösterir. Bu farkı yaratan etkenlerden biri de zamanın nasıl kullanıldığıdır. Zaman yönetimi, zamanı akılcı kullanarak daha verimli sonuçlar elde edilmesini sağlar. Günümüz koşullarında gündelik yaşamın gereklerini yerine getirmek zamana karşı gerçekleştirilen bir uğraş halini almıştır. Bu yüzden zamanı iyi değerlendirmeyi öğrenmek herkes için stresi azaltacak, yararlı bir beceridir.

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/saat2.gif
Zaman yönetimi için yapılması gereken ilk şey zamanın nasıl geçirildiğini belirlemektir. Herkesin yaşamında sabit olan uyku, yemek yemek, kişisel temizlik ve bakım, ulaşım gibi zorunlu işler için harcanan zaman çıkarıldıktan sonra kalan süre için planlama yapılabilir. Plan yaparken dürüst ve gerçekçi olmalı, görevlerin yanı sıra sosyal aktiviteler ve egzersiz için de zaman ayırmalıdır. Uzun ve kısa vadeli hedef ve öncelikleri belirlemek, hedefler için eylem planı yapmak, bunları gerçekleştirmek için yapılacak işler listesi hazırlamak, mükemmelliyetçiliği bırakmak, öncelikleri belirleyebilmek, hayır diyebilmek, aynı zaman dilimine birkaç işi sıkıştırmak (örneğin işe ya da okula giderken veya bir şeyler beklerken kitap okumak, yemek hazırlarken ya da banyo yaparken önceden kaydedilmiş ders notlarını kasetten dinlemek gibi) bu konuda ana başlıklardır.

http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/zaman.jpg
Televizyona veya alışverişe dalmak, telefonda sohbet etmek en önemli zaman çalıcılardandır. Habersiz gelen ziyaretçiler ve kazalar (bilgisayarınızın çökmesi ya da virüs bulaşması, elektriklerin kesilmesi, bitmiş ödevin üzerine çay dökülmesi, bir işi yapmak için gerekli malzemelerin tümüne sahip olunmadığının son anda fark edilmesi gibi) özellikle belli bir tarihte bitmiş olması gereken işlerin planlanmasında önceden hesaplanmazsa “zaman yönetimi felaketleri”ne dönüşebilir.
Bitmeyen sohbetleri kesmek, davetsiz misafirleri bertaraf etmek için kendinize uygun bir çözümü önceden hazır tutun. Süreli işlerinizi bitirmek için vakti hesaplarken son günleri, saatleri ve saniyeleri hesap dışı bırakın. Gerekiyorsa size zamanı hatırlatmak için çalar saat kullanın ve bir iş için ayırdığınız zamanda gerçekten o işi yapmakta olduğunuzdan emin olun.

X. SİGARA, ALKOL, MADDE KULLANIMI

1. Bağımlılık Nedir?
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sigara2.gifBağımlılık kişinin kullandığı madde üstünde kontrolünü kaybetmesi ve onsuz bir yaşam sürememeye başlamasıdır. Bağımlılık bir kez geliştikten sonra, bir daha iyileşmez ve kişinin yaşamı boyunca onunla beraber gelir.

2. İradesiz Kişiler mi Bağımlı Olur?
Herkes bağımlı olabilir. Madde kullanımı kişinin biyolojik yapısında zamanla değişikliklere yol açar ve ara sıra da olsa kullanan kişinin bundan kaçınması mümkün değildir. Madde kullanımının irade ile bir ilişkisi yoktur. Zaten kişiler “Ben kontrol edebilirim” düşüncesiyle başlar, daha sonra bağımlı hale gelir. Onlar da “Benim iradem güçlüdür” gibi bir yanlış inançla yola çıkmışlardır. Kişi maddeyi kontrol altında tuttuğunu, hiç dozu aşmadığını iddia etse de aslında bedeninde farkında olmadığı bir süreç devam etmektedir. Bu yüzden bireysel özellikler ile madde kullanımı arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmak yanlıştır.
3. Ne Kadar Alkol İçmek Risklidir?
Kullanılan alkol miktarını değerlendirmek için "standart içki" tanımını kullanıyoruz. Yarım duble rakı, cin, viski ya da bir kadeh şarap ya da bir bardak bira bir standart içkiye eşittir (şekle bakınız). " Bir standart içki" Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımladığı miktar olan 10-15 gram alkol içeren miktardaki içkidir. Alkolün yan etkilerinin ortaya çıkışı ve kandaki kabul edilebilir düzeyleri standart içki oranları baz alınarak hesaplanmaktadır. Yaşa, cinsiyete ve vücut ağırlığına göre haftalık ve günlük alkol tüketimi sınırları değişmektedir.


4. Esrar, Bağımlılık Yapar mı?
Esrar hem bağımlılık yapıcı, hem de sigaraya oranla daha fazla kanser yapıcı madde içermektedir ve bireyin yaşam kalitesini düşürür. Esrar, bedende yağ dokusunda biriktiğinden hafıza kaybına, öğrenme ve solunum bozukluklarına neden olabilmektedir.
Esrar ile ilgili bilinmeyen gerçekler:
  • Esrarı kendileri için bir sorun olmasına rağmen kullanmaya devam edenler %97
    İş, okul ve diğer alanlarda kendileri için sorun yarattığını belirtenler %85
    Önemli etkinliklerini esrar için bırakanlar %66
    Bırakmak isteyen ancak bırakamayanlar %35
  • Çalışmaya alınan kişiler arasında bağımlılık oranı %70
5. Ecstasy Bağımlılık Yapar mı?
Ecstasy’de bağımlılık yapar. Kişi bir süre sonra bu madde olmadan yaşamdan keyif alamaz hale gelir. Ayrıca bilinmeyen bir nedenden dolayı ölüme de neden olmaktadır. Ülkemizde satılan ecstasy’lerin içinde farklı kimyasallar olduğu saptanmıştır
6. Uyuşturucular Bazı Ülkelerde Serbest mi?
Sadece Hollanda’da esrar kullanımı serbest bırakılmıştır. Ancak bunun nedeni esrarın zararsız olması değildir. Hollanda’da esrar kullanımı çok yaygın ve genellikle de diğer uyuşturucu maddelerle birlikte satılmaktaydı. Ülke politikası, bunun önüne geçmek ve kişilerin diğer uyuşturucu maddeleri kullanmalarını engellemek amacıyla böyle bir girişimde bulunmuştur.
7. Ara Sıra Kullanmak Zararlı mıdır?
İnsanlar genelde ara sıra kullanarak başlarlar. İlerleyen dönemlerde daha önceki yaşadıkları etkiyi elde etmek için her seferinde kullandıkları miktarı arttırmak durumunda kalırlar. Bu durum madde talebinin artması anlamına da gelir ki bu da bağımlılığa götüren yoldur. Aralıklı da olsa uzun süre kullanım mutlaka bireyin ruhsal ve kimyasal yapısında değişikliklere yol açar.
8. Herkes Uyuşturucu Kullanıyor ve Onlara Bir Şey Olmuyor! (mu?)

Gerçekte yetişkinlerin ve gençliğin büyük bir çoğunluğu madde kullanmamaktadır. Böyle bir söylemi dile getirmenin amacı genellikle kişinin kendisine yandaş arama çabasından kaynaklanmaktadır. Uyuşturucu kullanan bir kişinin, maddenin kendisine ve çevresine verdiği zararları görmesi zaman alabilir. Maddelerin verdiği zararlar arasında okul başarısında düşme, aile ilişkilerinde kopukluk, arkadaş çevresinin daralması, bedensel ve ruhsal değişiklikler, zamanla üretkenliğin azalması sayılabilir.
9. Arkadaşımın Uyuşturucu Kullanması Beni Etkiler mi?
Eğer kişinin madde alan bir arkadaşı varsa bir süre sonra bundan etkilenmesi olasılığı büyüktür. “Nerden bileceksin yaşadıklarımı, sen hiç kullanmadın ki!” gibilerinden bilinçli ya da bilinçsiz sözlerle yardım etme isteği içindeki kişiyi kullanmaya itebilir. Bu durumu bir girdaba benzetebiliriz.
10. Uyuşturucu Sadece Kullanan Kişiye mi Zarar Verir?
Uyuşturucu kullanımı tüm topluma zarar verir. Bulaşıcı bir şekilde yaygınlaşır. Kara para ve mafya uyuşturucudan beslenir. İnsanlar sömürülür


BuckLes 23 Ağustos 2006 19:01

MUTFAKTAKİ YANLIŞ İNANIŞLAR
MUTFAKTAKİ YANLIŞ İNANIŞLAR
Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu, konuya ilişkin açıklamasında, ev hanımlarının yemek pişirmede ve diğer yiyeceklerin hazırlanmasında yaygın olarak uyguladıkları birçok alışkanlığın, sağlık açısından yanlış olduğunu belirtti.
Ev hanımları sebzeleri genelde doğradıktan sonra yıkarlar ancak, doğrandıktan sonra oksijen ile temas eden sebzelerde C vitamini kaybı olur.
Baklagillerin ıslatma suları dökülür. Halbuki baklagillerdeki B vitamini ıslatmada kullanılan suya geçer. Bu sular, dökülmemeli yemeğin pişirilmesinde kullanılmalıdır.
Makarna ve mantıların pişirme suları dökülmemeli, su miktarı iyi ayarlanıp suyunu çekerek pişmesi sağlanmalıdır. Aksi takdirde yine B vitamini kaybı olur.
Pirinç pilavı pişirilirken, pirinçlerin yağda iyice kavrulmasının iyi olacağı düşünülür ama, pirincin kavrulması protein kaybına neden olur.
Dondurulmuş olan etler, sıcak ortamlarda çözdürülmeye çalışılır. Oysa ki protein kaybının olmaması için dondurucudan çıkarılan etler buzdolabının alt kısmında çözülmelidir. Dondurulmuş gıdalar çözüldükten sonra tekrar dondurulduğu zaman vitamin değerini kaybeder ve gıdalarda zararlı mikroorganizmaların çoğalması kolaylaşır.
Alışkanlığını Değiştir, Sağlıklı Yaşa
kulaktan dolma bilgilerle edinilen bu alışkanlıkların değiştirilmesinin hem sağlık, hem de ekonomik açıdan büyük önem taşıdığını ,:
Salataların önceden hazırlanması da yanlış inanışlardandır. Salatalar, yemekten hemen önce hazırlanmalı, limonu ve tuzu yenme vaktine kadar katılmamalıdır.
Sütlü tatlı yapımında şekerin önceden konulması alışkanlığı yaygındır. Ancak, şeker en son katılmalıdır. Çünkü, sütle temasa geçen şeker, tepkimeye neden olur ve proteinin etkisini azaltır.
Yoğurdun suyunun dökülmesinin yoğurdun lezzetini artıracağı düşünülür ama, yoğurdun suyunun dökülmesi de, süzdürülmesi de insan sağlığı için son derece önemli olan 'riboflami' proteininin azalmasına neden olur.
Yemeklerde kullanılan yağların fazla yakılması kanserojen maddelerin artmasına yol açar.
Yumurtanın fazla haşlanması gerektiği inancı da yanlıştır. Yumurtanın fazla haşlanmasıyla sarısının etrafında oluşan yeşilimsi tabaka yumurtanın besin değerini düşürür. Ayrıca yumurtaların yıkanarak saklanması zararlı mikroorganizmaların yumurtanın kabuğundan içeri girmesini sağlar. Bu nedenle yumurtalar kullanılacağı zaman yıkanmalıdır.
Izgarada pişirilen etlerin ızgaraya yakın olmasının kolay pişirme sağlayacağı inancı da et üzerinde kanserojen madde oluşmasına neden olur.
Yiyecekler de genelde güneşte kurutulur. Yiyeceklerin besin değerini kaybetmemesi için gölgeli ve havadar ortamlarda kurutulmaları gerekir.
Yemeklerin uzun süreli pişirilmesi gerektiği inancı da yanlıştır. Yemekler, yüksek ısıda uzun süreli olarak değil, basınçlı tencerelerde kısık ateşte pişirilmelidir.


Hi-LaL 23 Ağustos 2006 19:52



Aşırı terleme hastalık işareti olabilir...!


Terleme, vücut ısısının ayarlanması için gerekli olan fizyolojik bir mekanizma ancak aşırı terleme rahatsızlığa neden oluyor.

Hayatı olumsuz yönde etkileyen ve hiperhidroz adı verilen bu tür aşırı terlemeye toplumda yüzde 2-3 oranında görülüyor.

Alman Hastanesi Dermatoloji Uzmanlarından Dr. Belma Bayraktar, aşırı terlemenin çoğu zaman bir hastalığı da çağrıştırabildiğini anlattı:

"Vücudun kendini soğutmak için günde 4-5 defa terlemesi normal olarak kabul edilmektedir. Zira terleme, egzersiz esnasında, sıcak veya soğuk havalarda vücut sıcaklığını ayarlamak için gerekli fizyolojik bir mekanizmadır.

Terleme gerekenden çok fazla olursa, kişiyi huzursuz eden, can sıkıntısına neden olan, endişe veren, stres yaratan utandıran ve cildi tahriş eden bir tabloya yol açabilir.

Bu durum kişinin başka kişilerle ilişki kurmasını, iş ve kariyer seçimini, ruhsal sağlığını ve kişisel görüntüsünü, yaşam kalitesini çok olumsuz etkileyebilir.

Aşırı terleme ciddi bir sağlık sorunudur. Hastaların yüzde 30-35'inde aile hikayesi (genetik veya ırsi geçiş) görülmektedir. Vücudun her bölgesinde ter salgılanması sempatik sinir sistemi tarafından kontrol edilir ve dengelenir. Bu sistemin çalışmasının bozulması aşırı terlemeye yol açar."

Dr. Belma Bayraktar, terlemenin bölgesel ve yaygın olmak üzere iki grup olarak değerlendirildiğini açıkladı:

Bölgesel terleme: El, yüz, ayak ve koltuk altında aşırı terleme olarak görülür. Genellikle çocukluk ve ergenlik (10-20'li yaşlarda) döneminde başlar. Yaşam boyu aralıklı veya sürekli devam eder. Her cins, ırk ve yaş grubunda görülebilir. Sıcakta artış gösterir, bunun yanı sıra kış aylarında hafifler.

Sinirlenme, kaygı, stres ve heyecan terlemeyi artırır. Terleme olan bölgelerde bakteri tutunması kolaylaşır. Bu yüzden de koku olur.

Yaygın terleme: Vücudun tamamında veya büyük bölümünde ortaya çıkan aşırı
terlemedir. Genellikle bazı hastalıklarla birlikte görülür.

Sıkça rastlanan sebepleri:

Şişmanlık
İlaçlar(insülin, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar, hormonlar)
Alkolizm, madde kullanımı
Kalp ve akciğer hastalıkları
Nörolojik hastalıklar (Parkinson, omurilik yaralanmaları, inme)
Endokrin Bozukluklar (tiroid bezinin aşırı çalışması, diyabet, böbreküstü bezi hastalıkları)
Gebelik, menapoz
Enfeksiyon hastalıkları (tüberküloz, ateşli hastalıklar)
Şiddetli psikiyatrik hastalıklar
Ayrıca iki yaş altı çocuklarda D vitamini eksikliği sonucu görülen raşitizm
hastalığında da sıklıkla terleme artışı görülür.

Terlemeye karşı önlemler:

Beyaz, hafif, pamuklu giysiler giyilmesi
Temiz, havadar ortamlarda bulunulması
Kurutucu pudra ve solüsyonların kullanılması

Çeşitli tedavi yolları:

İyontoforez: Bu yöntem düşük elektrik akımı ile terleme tedavisini öngörüyor. El, ayak, koltukaltı için uygulanıyor. Hafif, orta vakalarda, haftada
yaklaşık 2 kez 1-3 ay boyunca uygulanıyor. Yöntem, terleyen bölgenin, içinden elektrik akımı geçen özel bir solüsyonda bekletilmesi mantığına dayanıyor.

Botox: Vücuda enjekte edilen Botolinum toksininin ter bezlerini çalıştıran sinirlerin faaliyetini azaltmasıyla tedavi gerçekleştirilmekte. 8-10 ay aralıklarla uygulanıyor.

Sempatektomi: Terleyen bölgelerin sinirlerinin genel anestezi altında cerrahi
olarak kesilmesi. Göğüs-kalp-damar cerrahları tarafından uygulanıyor. Maliyeti yüksek bir işlem olup, işlem sonrası cerrahi bakım gerekiyor. Komplikasyon riski bulunan yöntemin geri dönüşümü ise yok. Koltukaltı terlemesinde cerrahi yöntemlerle bölgesel ter bezlerinin çıkarılması da ayrı bir tedavi yöntemi.

Klipsleme: Sinir kesisi olmadan titanyumdan yapılan bir maddeyle sinirin
klipslenmesi. Geri dönüşümü mümkün. Vazgeçildiğinde klips çıkarılabilir. Bütün bunlara ek olarak stresli kişilerde psikoterapi de tavsiye ediliyor.



Harabe-Gönlüm 24 Ağustos 2006 08:45

Et Ürünlerine Dikkat
Etlerin gereğinden fazla pişirilmesi önemli besin değerlerinin kaybına sebep olur. Etin pişirilmesi sırasında nemini kaybetmemiş olması gerekir. Bunun için etin fırında pişmesine yakın üzerine ısıtılmış yağlı kağıt yada alüminyum folyo ile kapatırsanız nem oranını kontrol edebilirsiniz.

Eğer eti mangalda pişirecekseniz odun kömürü iyice yanmalı ve köz haline gelmeli. Daha sonra kömürün üzerine ince tabaka halinde kül örtünüz. Izgara demirini iyice yağlayınız.
Etleri kömürün harereti biraz geçtikten sonra ızgaraya koyunuz. Sık sık çevirerek etin suyunun içinde kalmasını sağlayınız.

Etleri dondururken mutlaka ufak miktar halinde ve kesinlikle hava almayacak şekilde sarıp dondurunuz. Donmuş bir eti çözüp tekrar dondurmayınız. Eğer dondurucunuz kuvvetli değil ise dondurma yöntemine başvurmayınız. Çünkü etin yavaş donması, etin çözülme esnasında besin değerlerinin kaybolmasına sebebiyet verir. Kırmızı etlerin derin dondurucudaki ömrü daha uzundur. Fakat balık ve tavuk etlerinin ömrü daha kısadır. Dondurulmuş ürünü varsa mikrodalga fırında, yok ise ocak veya normal fırında çözünüz ve kısa zamanda pişiriniz.

Et satın alınırken etin kararmamış, dokusunun gevşememiş olmasına dikkat edin. Yağı sararmış olan et hayvanın yaşlı olduğunu gösterir ve daha uzun pişme süresi ister. En önemlisi damgalı, ambalajlı ve güvenilir satıcıdan aldığınıza emin olun.

Balık alırken; parmakla bastığınızda iz kalmıyor, kaslar hemen düzeliyorsa, gözleri parlak ve lekesiz, solungaç kısımları kırmızı ise, balık tazedir. Bayat balık ayrıca, kokusuyla kendini ele verir.
Tavuğun kalitesi gögüs etini dolgun ve sıkı olmasından anlaşılır. Tavuk tazeyse göğüs kemiğinin ucu esnek olur. Tavuğun derisinde oluşan mavi lekeler bozulma işaretidir.

Yiyeceklerdeki Protein ve Vitamin
Protein bakımından en zengin besinlerden biri yumurtadır. Yumurta ayrıca iyi bir demir kaynağıdır. Yumurtanın taze olup olmadığını anlamak için, su dolu bir kabın içine koyun. Eğer dipte kalıyorsa tazedir.
Yumurta haşladınız; sarsının yüzeyi gri-yeşil bir renk aldı. Bu durum, yumurtanın demirinin kullanılmaz hale geldiğini gösterir. Bunu yumurtanın haşlama süresini kısaltarak önleyebilirsiniz.
Yumurtanın çayla birlikte tüketilmesi de demirin vücutta kullanılmasını engeller. Yumurtanın demirinden tam olarak faydalanmak istiyorsanız, C vitamini bakımından zengin gıdalarla birlikte tüketin. (portakal suyu gibi)

Kurubaklagillerin protein değeri yüksektir. Eti az yediğiniz dönemlerde, kurubaklagilleri tahıllarla tüketmeniz, vücudunuzun protein ihtiyacının karşılanmasına büyük katkı sağlar. Kurubaklagiller kolay pişmeleri için önceden haşlanır ve haşlama suyu dökülür. Bu işlem kurubaklagillerdeki B vitaminlerinin suyla beraber atılması demektir. Oysa bakliyatın bir gece önceden ıslatılması da pişirme süresini kısaltır ve haşlama gibi vitamin kaybına neden olmaz

Mutfağınızda su ürünlerinden sık sık yararlanmanız, daha sağlıklı beslenmenizi sağlar. Çünkü su ürünleri, protein A,K ve B vitaminleriyle, iyot, fosfor, çinko gibi mineraller açısından oldukça zengindir.

Süt Ürünlerinin sırları
Temel gıdalarımızdan biri de süttür. Süt; kalsiyum, fosfor, demir gibi mineraller,
protein ve B2 vitamini açısından zengin bir gıdadır. Ancak süt, uzun süre güneş ışığına
maruz kalırsa, içindeki B2 vitamini kullanılmaz hale gelir. İşte bu yüzden süt satın
alırken, serin ve ışık almayan bir yerde muhafaza edilip edilmediğine dikkat edilmelidir.

Süt, mikroorganizmaların üremesi açısından elverişli bir ortamdır. Bu nedenle,
pastörize edilmeden satılan sütlerin kaynatılması gerekir. Ancak kaynama süresi 5
dakikayı geçmemelidir, aksi halde protein kaybı olur.
Yoğurdun suyu birkaç gün içinde kendiliğinden ayrılır. Başta B2 olmak üzere içindeki
vitaminler suyuna geçtiğinden, yerken yoğurdu mutlaka suyuyla karıştırmalısınız.

Sebzeleri Tüketirken
Salatanın limonunu yemeden hemen önce koymak gerekir. Çünkü bekletildiği taktirde,
limonun içindeki asitler, sebzelerin içindeki vitaminleri kullanılmaz hale getirir.
Sebzelerin besin değeri, pişirme süresine göre az veya çok kayba uğrar. Kaybı en aza indirmek için sebzeleri olabildiğince az suda ve kısa süreli pişirin. Tuzu en sonunda
ilave ediniz. Suyunu çorba için kullanabilirsiniz.

Sağlıklı bir beslenmede günlük enerji ihtiyacının %30'unun yağlardan karşılanması gerekir. Bu oranın da kendi içinde %10 doymuş, %10 tekli doymuş, %10 çoklu doymuş yağlar şeklinde bir dağılıma sahip olması önerilmektedir.

Kurutulmuş meyveler, demir bakımından zengindir. Kansızlıga karşı kurutulmuş meyvelerden yararlanabilirsiniz.

Patatesin ışık almayan bir ortamda saklanması, daha uzun süre dayanmasını sağlar. Patates alırken zedelenmemiş olmasına dikkat edin. Üzerinde yeşillik ve morluk bulunan patatesler toksin içerdiğinden alınmamalıdır.

A,E ve D vitaminleri, yağda eriyen yani yağla birlikte alınmadığında vücuda yararlı olabilen vitaminlerdir. Bu nedenle rejim yapıyor olsanız bile, bu vitaminleri içeren besinleri yağlı tüketmelisiniz. Yani salatanın üzerine bir tatlı kaşığı kadar yağ mutlaka koymalısınız.

Sebzelerin hazırlama süresinde vitamin ve mineral kaybına uğramamaları için, kesildikten sonra, zaman kaybedilmeden pişirilmesi gerekir. Bunun için önceden hazırlayıp bekletmekten kaçının.


Harabe-Gönlüm 24 Ağustos 2006 21:55

Sorularla herpers (uçuk hastalığı)
Herpes Simpleks ya da Uçuk hastalığı, Herpes Simpleks Virus denilen virüsün neden olduğu cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret bulaşıcı bir hastalıktır. Herpes Simpleks virüsünün 8 tipi olup, klinik olarak en sık 3 tipine rastlanır.

Güncelleme: 16:42 TSİ 10 Nisan 2006 Pazartesi

İSTANBUL - Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü Başkanı Op.Dr.N.Cihangir Yılanlıoğlu, Herpers Simpleks (Uçuk Hastalığı) hakkında bilgi verdi.

En sık görülen üç tip hakkında bilgi verir misiz?
HSV 1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken, HSV 2 genital bölgede yerleşmektedir. HSV 3 ise Zona denilen rahatsızlığa yol açan, sinirlerde yerleşen tipidir. Bu tip diğerlerinden farklı olarak içi su dolu keseler şeklinde değil, kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen diğerlerinden daha keskin ağrılar yapan bir tipidir. Kuşak şeklinde belirli bir alanı tutar ve öncelikle ağrılar başlar. Daha sonra ağrı duyulan alanlarda nokta nokta kızarıklıklar başlayarak sınırlı ve belirli bir alanı kaplayan döküntü oluşur. Virüsün tuttuğu bölgeye uyan cilt bölgesinde yerleşir. Bir süre devam ettikten sonra öncelikle ağrılar, ardından döküntü iz bırakmadan iyileşir.

Herpes Simpleks’in türleri organlara nasıl etki eder?
HSV 1 ise yüz, dudaklar, burun ve ağız içinde içi su dolu kabarcıklar oluşturur. Bu kabarcıklar çok kısa süre içerisinde açılıp üzerleri ülserleşir ve yakınlarındaki diğer küçük ülserlerle birleşme eğilimi gösterirler. Ardından üzeri sulanan bu yaralar kabuklaşır. Kabuklar sarı beyaz renktedir. Daha sonra kabuklar kendiliğinden yumuşayarak düşerler. İlk başta yerlerinde kahverengi bir leke bırakır . Daha sonra kahverengi bir ize dönüşür.
HSV 2 ise genital bölgeyi tutar. Kasıklar, kadında vajina dış dudakları, iç kısmı, anüs ile vajina arasındaki bölgeyi, rahim ağzını, erkekte penisin özellikle gövdeye yakın kısmını, nadiren penis başı ve testisleri, kalçaları tutabilir.

Nasıl bulaşır?
Herpes virüsü temasla bulaşır. Öpüşme, cinsel ilişki, aynı havluyu kullanma gibi virüsü taşıyan birey ile temas doğrultusunda virüsler alınır. Virüsler deri ve/ veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girerler. Sinir hücrelerini tutarak bu sinirlerin lifleri boyunca ilerlerler. Liflerin ganglion denilen ana merkezlerine yerleşirler. Ardından o bölgeye ait cilt ya da mukoza bölgesinde lezyonlarını oluşturmaya başlarlar. Virüsler yerleştikleri yerde ölmezler. Yapılan tedaviler de virüslerin yok edilmesini değil hastalık oluşturmalarını önlemek ya da en azından azaltmak amacıyla yapılabilmektedir.

Özellikle genital bölge uçukları için nelere dikkat edilmelidir?
Genelde Herpes Simpleks virüs bulaştığında her iki tipi de alınabilmektedir. Ayrıca özellikle HSV 2 denilen genital bölge uçuklarında cinsel temas ile virüs alındığı unutulmamalı ve yine cinsel temasla bulaşabilecek başka hastalıklar da akla getirilmelidir. Zira, HSV 2 virüsü kadar kolay bulaşabilen ve tehlikeli seyreden başka bir takım virüs hastalıkları da aynı kişiden alınmış olabilir ( Sarılık , AIDS, Frengi gibi…). Bu nedenle HSV 2 görülen bireylerde diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da testler ile taranması doğru olacaktır.

Herpes İnfeksiyonu yaygın mıdır?
Herpes Simpleks infeksiyonunun bireylerde saptanarak çok doğru bir yaygınlık rdml taraması yapmak zordur. Bu zorluğun en önde gelen nedenlerinden bir tanesi infeksiyonun hastalık alındıktan sonra belirti ortaya çıkarmadan kalarak taşıyıcılık oluşturmasıdır. Hastalığa sahip bireylerin yarısından fazlası ( ~% 65’i) hastalığa sahip olduklarını bilmezler. Ayrıca HSV 2 ile temas etmiş bireylerde hastalık oluşsa bile korku ve utanç gibi nedenlerle hastalıklarını saklamaları gibi bir durum da söz konusudur. Bu nedenle hastalık hakkında başvuru aslında virüsü taşıyan birey sayısından çok daha azdır. HSV infeksiyonu toplumlar arasında da farklı oranlarda görülmektedir. ABD’de % 20’lerde olan bu oran, İsveç’te % 35’lerde, Brezilya’da % 40’lardadır. Ülkemizde ise ne yazık ki bilimsel bir istatistik bulunmamaktadır. Ancak tahmin edilen oran % 30’lardadır. Sosyokültürel seviyesi düşük toplumlarda daha sık izlenmektedir. Gelir ve eğitim düzeyi düşük populasyon da hedef noktasıdır.

HSV-2 enfeksiyonuna yakalanmada risk faktörleri
* Cinsel partner sayısının artması
* Yaşın ilerlemesi
* Düşük gelir
* Eğitim seviyesinin düşük olması
* Siyahi ya da Hispanik etnik kökenli olma
* Kadın olma
* Erkek eşcinsel faaliyet
* HIV enfeksiyonu

Hastalık nasıl oluşmakta ve seyretmektedir?
Virüs alındıktan kısa bir süre sonra ( 2- 12 gün kadar zaman aralığında) içi su dolu keseler ve kaşıntılı lezyonlar oluşmaya başlar. Hastanın bağışıklık durumunun kuvvetine göre bir miktar yayılır. Virüsle temas eden bireylerin yarısından fazlasında ise herhangi bir şikayet olmamaktadır. Hasta hastalık nedeni olan virüsü vücuduna almış, sinir sistemine yerleşmiş vaziyettedir. Cinsel ilişkiye girdiği bireylere virüs bulaştırmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılandığı herhangi bir durumda ise hastalık belirtileri ortaya çıkacaktır. Bazen bu süreci hasta hiç yaşamaz. Ancak virüsü taşıyıcılığı devam etmektedir.Bazen de yılda en az dört ayrı atak yaşarlar.

Hastalık hangi durumlarda kendini gösterir?
Yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip vs. gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, sık cinsel ilişkiye girildiği dönemlerde, kişisel hijyen bozukluğunda hastalık tekrarlamaya başlar. Belirtiler en şiddetli ilk infeksiyonu aldığında görülse de bağışıklık sistemi burada ana rol oynadığından herhangi bir nüksde de şiddetlenebilir. Hastalık belirtileri 20 gün kadar sürebilmekte ve kadınlarda bu dönemde rahim ağzında olabilen yaralar yüzünden akıntı, ağrılı cinsel ilişki gibi şikayetler belirebilmektedir.

Gebelikte hastalıkla temas edilmesi veya hastalığın bu dönemde nüksetmesi gibi durumlarda ne yapılabilir?
Hastalık gebeliğin ilk üç ayında geçirilirse fetus üzerinde çok ciddi hasar oluşturması iddia edilmiş olsa da bu konu da bilimsel veriler bulunmamaktadır. Ayrıca bu hasarların ultrason ile tespiti de mümkün olmayabilir. Bu nedenle tüm gebeler gebeliğin ilk döneminde bu infeksiyonun geçirilip geçirilmediği yönünde taranmalıdır. Virüsün yeni alındığı aktif infeksiyonun geçirildiği vakalarda gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Hastalığı daha önce almış ve bağışıklanmış bireylerde fetus açısından bir tehlike bulunmamaktadır. Bu gebelerin gebelikleri sırasında hastalığın nüksünü yaşamaları durumunda herhangi bir tedavi uygulanmamakta sadece destek yaklaşımları benimsenmektedir. Doğuma yakın genital uçuk geçiren gebelerde ise eğer lezyonlar mevcutken doğum başlarsa bu gebelerde bebeğin temas ederek virüsü almalarını engellemek için sezaryen tercih edilmelidir. Ayrıca bebeğin doğum sonrasında da bu virüsle temasını en aza indirmek için çok dikkat edilmelidir.

TANI:
Şikayetten
Klinik bulgular ( sulu , hemen kabuklanan kaşıntı veya yangılı içi su dolu kesecikler ..)
Laboratuvar bulguları ile tanı koyulabilir.
Laboratuvar testleri arasında yaradan sürüntü ile yapılacak kültür çalışmaları vardır.
Sitolojik tanıda HSV Tip1 ve Tip2’ye karşı oluşmuş antikorların varlığı ve PCR ayırıcı tanıda frengi, fix ilaç allerjileri, travma, temas alerjileri düşünülmelidir.

Herpes virüsün tedavisi mümkün müdür, neler yapılabilir?
Herpes Virüsünün tam bir tedavisi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gerekmektedir. Yabancılar ile temastan kaçınmak, cinsel ilişkide *********** kullanmak, ortak havlu vs. kullanımından uzak durmak gerekmektedir. Virüsü aldığımızı düşündüğümüz bireyi mutlaka bu durum hakkında bilgilendirmeli, kendisinin hastalık ihtimali hakkında dikkatini çekmeliyiz. Hastalığı kapma halinde veya nüksü önlemek için de bağışıklık sistemini güçlendirmeli, aşırı alkol, aşırı yorgunluk, beslenme bozukluğu, stres gibi durumlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Hastalık lezyonlarının en büyük sıkıntılarından biri de kolayca bakteri ile tekrar infekte olabilerek daha derin, daha geniş ve daha çok iz bırakan ülsreler haline gelebilmeleridir. Bu nedenle el ile temastan olabildiğince uzak durmalı, aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havluları tercih etmeli ve temastan kaçınmalıyız. Bakteri varlığında doktor kontrolünde antibiyotikleri kullanmalıyız.

Genital bölgede yer alan bütün yaralar önemlidir. Burada en korkutucu olanı, başka hastalıkların herpes zannedilerek atlanması ihtimalidir. Bu nedenle her genital bölgede izlenen yara da mutlaka doktor muayenesi gerekmektedir. Ayrıca bir diğer önemli husus da, herpes infeksiyonu varlığında olası diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da alınmış olma ihtimalidir.

kilo vermek ama profesyonelce
Arkadaşlar bu oldukça önemli bir konu kimseden alıntı yapmam Aklımı ve aldığım eğiti çok sü düzey beyin fırtınası ile karıştırarak çıkarırım çözümleri.

Şimdi herşeyden önce bu iş dr ve diyetisyenlerin ya da aerobik hocalarının işi değil .Bu iş herşeyden önce kişinin kendi sorunu ve çözümü kendi yakalamalı diyerek profesyonel destek olarak ciddi bir bilim adamının işi diyorum.Formasyonu başta eczacılık veya tıp olmalı.Nedenini isteyene açıklarım ama bu başlık yeri değil...

Gelelim kilo vermeye kilo vermek benim gözümde 2 ye ayrılır .

1) bölgesel kilo vermek 2) total kilo vermek

Bir kere probleminizi iyi teşhis edin .Probleminiz ya 1 ya 2 yada her ikisi olabilir

peki ne yapacaz diyet mi ? Hayır tek başına diyet oldukça tehlikeli diyorum ve bu konuda çok ciddiyim Ha bi de diyetin fydasına gelince de büyük oranda sahip olduğunuz kiloyu stabil kılar yani aynı kiloda kalısınız Nedeni biyokimyasal Siz protein de alsanız vücüd onu yağa veya şekere çevirecek kadar ileri bir organizma ,Üzgünüm ama gerçek bu ...

Peki ne yapıcaz diyosunuz hepiniz ? İşte cevap olay yağların yani depo enerjinn kulanılması ve depolama sistemin önlenmesi

Bi kere hareketsiz kalmayın Ve ne yiyorsanız hareket ettiğiniz zaman diliminde yiyin

Yağ metabolizmasında kolesterol ve sterol biyosentesizini önleyen kimyasal yardım alın ve bu kimyasal yardımı alırken ayda bir kez karaciğer fonksiyon testi yaptırın

Bol bol su için demiyicem Hatta bu negatif bile olur az için de demiyicem Günde 1,5 lit nin üstüne çıkmayın altına inmeyin Ya da söle söyleyim aralık vereyim 1,4-1,7 lt aralığı su için .

Bitkisel çay falan diyolar ya bunlar biraz saçmalık ve rant alanı

Bu bitkisel çay kullanımı hususnda bilimsel çalışan eczacılardan ve dr lardan yardım alın ancak bilin ki bu landa tek yetkili ağız eczacılardır Dr lar bu işin eğitimin almıyo ha alan eczacı biliyo mu işe hakim mi O da hayır işi bilen eczacı ile çalışın

Ha bi de bilinçli olun kimsenn her dediğine inanmayın ! Ya ii bir referans eczacı ile yada bu işe zaman ayırarak " ya bu adam doğrusöylüyo mu diye inceleyin araştırın bilimsel düşünün "
Bilim sanıldığı gibi aşırı kompleks bi şey değil ama laylay lom olanlar bunu böle sanıyo

Lokal kilo kaybı için lokal uygulamalı kremler merhemler kulanılmalı ayrıca bol greyfurt suyu içerseniz hiç fena olmaz Hatta bu greyfurt suyunun posasını da lokal bölgelere uygulayabilirsiniz 30 daka boyunca Ve en önemli kısım lokal kaybı azaltacak hareketler yapın göbeği kastırın Kalçayı kastırın falan ...

Eve bir mekik tahtası larak ömrünüz buyu ideal gözükebilceğiniz unutmayın

Burun.......kariştirmak...!!
Toplumda hoş karşılanmadığı için engellenen "hap yapma", bilim adamları tarafından yararlı bir eylem olarak açıklandı. Hatta, burundan çıkarılan atıkların israf edilmemesi ve yenmesi gerekiyor! Avusturya'daki Innsbruck Üniversitesi akciğer hastalıkları uzmanı Doktor Friedrich Bischinger, toplumda ayıplanan burun karıştırma sırasında bu organdan çıkarılanların vücuttaki mikroplara karşı koyan etkili bir ilaç olduğunu söyledi.


Çocukları engellemeyin
Özellikle çocukların burunlarını karıştırmalarına engel olunmaması gerektiğini söyleyen Bischinger, "Burun karıştırmak otomatik bir reflekstir. Tıbben de çok yararlıdır. Hatta içinden çıkanlar da vücuttaki mikroplara karşı koyan etkili bir ilaçtır, yenmesinde sanıldığı gibi zarar değil yarar vardır" diye konuştu.


Mendilden daha etkili
Burnun parmakla karıştırılmasının "mekanik bir temizlik" olduğunu belirten Doktor Bischinger, parmakla yapılan temizliğin mendille yapılandan daha etkili olduğunu söyledi............

Mr.Berlusconi


Kilo Nasil Alinir:)
Nasıl Kilo Alırım?
Normalden kilolu olmak ne kadar büyük bir sağlık sorunuysa, normalden zayıf olmak da en az o kadar büyük bir sağlık sorunudur ve zayıf olup da kilo almaya çalışan insanların sayısı en az şişman olup da zayıflamaya çalışanlar kadardır.
Şişmanlığın olduğu gibi zayıflığın da büyük bir bölümü genetik yapıdan kaynaklanıyor. Doğumdan ergenlik döneminin sonuna kadar olan beslenme programları çocukların daha sonraki hayatlarında vücut yapılarının oluşumunda etkin rol oynuyor.
Vücudun, normal ağırlığının 10-15 kilo altında olamasına zayıflık, 15- 20 kilonun altında olmasına ciddi zayıflık deniyor. Örneğin 1.60 cm. boyundaki bir kişinin ideal kilosu 54 kg.dır. Bu boydaki kişi 46- 48 kilo arasında bir kiloya sahipse zayıf, 43- 46 kilo arasında hafif zayıf, 42 kilonun altındaysa ciddi zayıf olarak değerlendiriliyor.
Peki zayıflık neden kaynaklanıyor ve kilo almak için neler yapmanız gerekiyor. İşte sorularınızın cevabı:

Zayıflığın nedenleri nelerdir?
·Aşırı zayıf olan, kilo alamayan ya da ani olarak kilo kaybeden kişiler mutlaka bir doktor kontrolünden geçmeli ve altta yatan başka bir hastalığın olup olmadığı araştırılmalıdır.
·Ateşli hastalıklardan sonra, kanser gibi hastalıklarda, verem gibi kronik hastalıklarda, barsakları tutan tüm rahatsızlıklarda, tiroid hormonlarının fazla çalışması gibi durumlarda kilo alımı azalır, hızlı kilo verilebilir.
·Vejeteryanlar hayvansal kaynaklı ürünleri yemediklerinden dengesiz bir beslenme alışkanlıkları da varsa zayıf olabilirler.
·Ayrıca anorexia nervosa ve bulumia gibi yeme bozukluğuyla giden psikiyatrik hastalıklarda da aşırı zayıflık görülür. Bu kişiler genellikle şişmanlıktan aşırı korkan, genç kadınlardır. Anorexia nervosada kişi kalori alımını azaltır. Bulumiada ise genellikle aşırı yemek yedikten sonra kusma ya da laksatif kullanımı vardır.
·Ülkemizde ise zayıflığın en önde gelen nedenleri barsak parazitleri ile dengesiz ya da yetersiz beslenmedir.
Zayıf kişilerin sık karşılaştığı problemler nelerdir?
·Zayıflık çocuklarda görülüyorsa gelişim olumsuz yönde etkilenebilir eğer yetişkinlikte görülüyorsa iş verimi düşer.
·Zayıf kişiler genelde kendilerine uygun kıyafet bulmakta zorlanırlar.
·Zayıflık ciltte çabuk kırışmaya ve sarkmaya neden olabilir. Özellikle E ve C vitamini az alınıyorsa bu durum hızlanabilir.
·Zayıf kişiler çabuk yorulmaya eğilimlidir.
·Çoğunluğunda anemi (kansızlık) olabilir. Göz kararmaları, oturup kalkarken baş dönmesi sıktır.
·Metabolizmanın hızlı çalışmasına ve dengesiz beslenmesine bağlı olarak adet kanamalarında düzensizlik oluşuyor.
·Bu kişiler alkol ve sigarada kullanıyorsa kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskleri fazla olur.
·Metabolizmanın hızlı çalışmasına bağlı olarak ishal görülebilir.
·Yeterli vitamin ve mineraller alınmadığından kişilerde sinirlilik, yorgunluk hali görülebilir. Nabız atışlarında düzensizlik, bağışıklık (direnç) sisteminde zayıflama ve buna bağlı gribal enfeksiyonlara ya da başka hastalıklara karşı yatkınlık görülür.

Nasıl kilo alınır?
·Öncelikle zayıflığın nedenini anlamak gerekiyor. Eğer zayıflığın altında yatan neden hormonlarsa, hormon tedavisi olmak yeterli olur. Parazit gibi asalaklardan dolayı ise ağızdan alınan ilaçlarla tedavi yapılır. Parazit ya da kurt gibi asalak canlılar ortadan kaldırıldığında kendiliğinden kilo alınabilir. Ancak eğer beslenmeden kaynaklanıyorsa beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi gerekir.
·Kişinin günlük enerjisi saptandıktan sonra + 1000 kalorilik enerji eklenerek bir tedavi uygulanılır. Bu yüzden ilk önce beslenme alışkanlığı saptanır.
·Öğünler artırılır ve üç ara üç ana öğün olarak düzenlenir. Ara öğünlerin içeriği besin değeri yüksek yiyeceklerden oluşmalıdır.
·Öğün içerisindeki karbonhidrat, protein ve yağ oranları kişinin kas kitlesine uygun olarak belirlenmelidir. Enerji daha çok karbonhidratların çoğaltılmasıyla sağlanmalıdır. Yağlarda yapılan artış bulantıya ya da ishale sebep olabilir. Diyet proteini 1,5 gr\kg şeklinde ayarlanmalıdır. Proteini daha yüksek vermek mümkün olmakla beraber bazı amino asitlerin serotonini arttırmalarıyla iştahsızlık oluşur. Bu yüzden proteini daha fazla arttırmak olumsuz etki yapar.
·Diyetin vitamin ve mineral içeriği zengin olmalıdır. Özellikle B grubu vitaminler yoğun verilmelidir. Bu gruptaki vitaminler iştah artışı sağlarlar.
·Diyetin en önemli özelliklerinden biriside hacim yönünden az besin kalitesi yönünden zengin besinlerden oluşturulmasıdır.
·Sabahları iyi bir kahvaltı yapılmalı, kesinlikle atlanmamalıdır.
·Sabah kahvaltıda pekmez, bal gibi besin maddelerinin yanında kuruyemiş (ceviz, fındık) ve karbonhidratlar da (ekmek, börek, vs.) önemli ölçüde alınmalıdır.
·Günlük sıvı ihtiyacınızı karşılamanız için minimum 2 litre su içilmelidir.
·Meşrubat yerine tam yağlı olarak adlandırılan sütleri tercih edilmelidir.
·Öğün aralarında fıstık, ceviz, üzüm ve çikolata yenebilir.
·Akşam yemeklerinde alınacak yemek miktarının çok olmamasına dikkat edilmelidir, aksi halde vücudunuzda yağ birikmeleri görülebilir. Kilo alma çalışmalarında önemli olanın yağ almak değil kas kitlesini artırmak olduğu unutulmamalıdır.
·Egzersizlerin hem kardiovasküler çalışmalar (koşu, bisiklet vs.) hem de ağırlık çalışmalarıyla kombine olarak yapılması sağlanmalıdır. Uygulanacak egzersiz ve beslenme programı için bir uzmana başvurmalısınız.

Derinin Yüzeyel Mantar Hastalıkları
Uzm Dr. Semih Tatlıcan
SSK Ankara Eğitim Hastanesi
Yüzeyel mantar hastalıkları dermatoloji polikliniklerinde ve 1. Basamak sağlık kuruluşlarında en sık karşılaşılan dermatolojik rahatsızlıklar arasındadır. Bu nedenle tanı ve tedavisi hem toplum sağlığı açısından hem de sağlık ekonomisi açısından önem arz etmektedir.

Hastalıkları tek tek incelemeye geçmeden kişisel hijyen kurallarına (terlik, ayakkabı, tarak gibi ürünlerin kişisel kullanımına dikkat edilmesi; cami, kışla, yatılı okul, yüzme havuzu, spor salonu gibi ortak yaşam alanlarında başkalarının eşyalarının kullanılmaması; parmak araları, kasık gibi bölgelerin kuru ve temiz tutulması) dikkat edilmesi mantar hastalıklarının oluşmaması için son derece gereklidir.

Ayrıca diabet gibi bazı hastalıklarda kandidial infeksiyonlar daha fazla görülebilmektedir. Atopi, topik ve sistemik steroid kullananlarda, ihtiyozis, kollojen vasküler hastalıkları olanlarda yüzeyel mantar infeksiyonları daha sık görülmektedir.

Mantar Hastalıkları:

1. Tinea pedis: Ayaklarda görülen mantar infeksiyonudur. 3 ana klinik görünümü vardır.

a. Interdigital tip: En sık görülen tiptir. Parmak aralarında çatlaklar, kızarıklıklar, kaşıntı bazen de akıntı ile karakterizedir. Bu tipin biraz daha dermise doğru ilerlemesi ile ülseratif tip oluşabilir. Ayrıca parmak aralarına mantar hastalığının üzerinde bakteriyel infeksiyon oluşması İnfekte Tinea pedis adı verilen oldukça ağır bir klinik tabloya neden olur.

b. Kronik hiperkeratotik veya kuru tip: Hafif eritemli (kızarık) bir zemin üzerinde özellikle ayağın dış yan yüzeyinde ve topuklarda ince beyaz çizgilenmelerle karakterizedir.

c. Veziküler tip: İçi sıvı dolu küçük kabarcıklar ile karakterizedir. Bazen bu lezyonlar ilerleyip daha büyük büllere neden olur, bu büllerin patlamasıyla da erozyonlar ortaya çıkar.

2. Tinea manum: Avuç içlerinin kronik mantar infeksiyonudur, genellikle tek elde (daha çok kullanılan elde) ve tinea pedis ile birlikte görülür. Bu durum Celal Muhtar hastalığı olarak ta bilinir. Dishidrotik tip olarak adlandırılan ve nadir görülen küçük papül ve veziküllerle karakterize bir tipi de vardır. Sıklıkla iyi sınırlı, hiperkeratotik, palmar çizgilerde daha belirgin beyaz pullanmalarla karakterize hiperkeratotik tip olarak görülür.


3. Tinea Cruris: Kasıkların subakut yada kronik mantar infeksiyonudur. Genellikle kasıkların her iki tarafında kenarları hafif kabarık olabilen, koyu kırmızı, kahverengi renkte üzeri kabuklu olabilen geniş ise ortadan iyileşme gösterebilen oldukça kaşıntılı bir klinik görünüm arz eder.

4. Tinea Corporis: Gövde, kol ve bacakların yüzeyel mantar infeksiyonudur. Tek yada çok sayıda, küçükten-büyüğe ortadan iyileşme gösterebilen, kenarları hafif kabarık, dışa doğru ilerleyen kırmızı-kahverengi üzeri pullanmış alanlarla karakterizedir.

5. Tinea Facialis: Yüzde görülen iyi sınırlı yama tarzı yada plak tarzı kızarık ve pullu bir lezyondur. Genellikle asimetriktir.

6. Tinea Capitis: Saçlı derinin çocuklarda görülen mantar infeksiyonudur.


a. Tinea capitis süperfisiyalis: Genellikle yuvarlak, üzeri beyaz pullarla kaplı, hiperkeratotik, saçların kırılması ve dökülmesine bağlı açık bir alanla karakterizedir.
b. Kerion: Üzerinde çok sayıda püstül olabilen, saç kaybı ile karakterize, büyük, oldukça ağrılı inflamatuar bir tümör varlığıyla karakterizedir. İyileşme skatris bırakarak olur. Saç kaybı olur.
c. Favus: Sarı, kalın, yapışık krutlar (Skutula) ile karakterize, uzun süreli, yaygın saç kaybına yol açan, saçlı deride atrofiye
yol açan tipidir.
7. Tinea Barbave: Bıyık ve sakal bölgesinin papül, püstül, nodüllerle karakterize mantar infeksiyonudur.

8. Onikomikoz (Tinea unguium): El ve ayak tırnaklarının genellikle kronik mantar infeksiyonudur.

a. Distal- lateral subungual onikomikoz:
b. Yüzeyel beyaz onikomikoz
c. Proximal subungual onikomikoz
Total distrofik onikomikoz

tipleri mevcuttur. İnfeksiyonun yerleşim yerine ve oluşturduğu beyazlık, hiperkeratotik, şekil bozukluğuna yol açabilen özelliklerine göre isimlendirilir

Mantar infeksiyonlarının tedavisi için burada sayılan özelliklerde şikayetleri olan kişilerin en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları uygun olur

göz sağlığı..
Hazırlayan: Op.Dr. M. Sinan Sarıcaoğlu
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Güneş kaynaklı ve İnsan için(özellikle cilt ve göz) zararlı ışınlar, UV(Ultraviole), daha küçük dalga boyundaki ışınlar ve IR(lnfra red) denilen daha büyük dalga boyundaki ışınlardır. Küçük dalga boyundaki ışınlar radyasyon etkisi, büyük dalga boyundaki ışınlar ise termik(lsı) etki ile organizmaya zarar verirler. Güneşten yayılan ışınların dalga boyu, 400-800 nanometre arasında bir dağılım gösterir. Atmosfer, zararlı ışınların büyük bir kısmını filtre etmesine rağmen, yine de gün ışığında göze zarar verecek derecede UV ve IR ışını vardır. Özellikle son yıllarda üzerinde sıkça durulan ozon tabakasının incelmesiyle dünyaya daha fazla zararlı ışının ulaşması, İnsan sağlığı üzerindeki tehditleri de artırır hale gelmiştir. UV ışınlarından UV -B, önlem alınmadığında cilt yanıkları oluştururken, UV -A ve özellikle UV -C gözler için zararlı olmaktadır.

Böyle bir durumda yukarıda bahsedilen zararlı ışınlardan gözlerimizi korumak, ideal bir güneş gözlüğü ile mümkün olacaktır. İdeal bir güneş gözlüğü Camı, UV ve IR ışınlarını etkili oranlarda absorbe ederek (emerek), bunların göze zarar vermesini engeller. Ayrıca göze ulaşan ışık tayfını kontrastı artıracak şekilde filtre ederek, görüşü de artırırlar. Özellikle açık renkli göze sahip insanlar(mavi, yeşil gözler gibi) bu konuda daha hassastır. Çünkü gözdeki pigmentler, göze giren ışınların indirgenmesini ve etkisinin aza1masını sağlarlar. Ayrıca bazı göz hastalıkları, gözün güneş ışınlarından daha fazla etkilenmesine neden olur. (Allerjik konjonktivit, kuru göz, retinitis pigmentoza, albinizm gibi)

Genellikle iyi güneş gözlükleri, zararlı ışınların %75-80'ini absorbe ederler. Hatta bazıları tam bir koruma sağlayarak, neredeyse % 1 00 oranında absorbsiyon sağlarlar. Ayrıca termik etki oluşturan IR ışınlarını da absorbe ederek, gözlük camı ile göz arasında ısı oluşmasını da engellerler.

Güneş gözlüğü camının gözde tam koruma sağlayabilmesi için, üstten, yandan ve yansıyan ışınlardan da koruyacak şekilde dizayn edilmiş olması uygun olacaktır. Estetik amaçla, yüzden uzakta kalan camlar yeterli koruma sağlamayabilirler.

Güneşe uzun süre maruz kalma gözün ön dokularına(komea, konjonktiva) zarar verebilirken, güneş ışığına direkt bakma(güneş tutulmalarında olduğu gibi) görme tabakasına ciddi boyutlarda zarar verir. Merkezi görmeyi oluşturan ağ tabakanın makula denen kısmında yanıklar oluşabilir ve bu durum kalıcı görme aza1masıyla sonuçlanır .(Fototoksisite)

Güneş gözlüğü seçilirken yukarıda sayılan özelliklere dikkat etmek uygun olacaktır. Aksi halde herhangi bir yerden(İşporta gibi) elde edilen herhangi bir gözlük, yeterli göz koruması sağlamadığı gibi, zararlı da olmaktadır. UV koruması sağlamayan gelişigüzel renkli bir cam, pupillada(göz bebeği) genişlemeye ve ağ tabakaya daha fazla zararlı ışın geçişine neden olur.

Tüm bu anlatılanlardan da, anlaşılacağı üzere güneş gözlüğü seçimi dikkat gerektiren, bizlerin daha çok ilgilendiği estetik uygunluk dışında, göz sağlığını büyük ölçüde etkileyen ciddi bir iştir.


Misafir 26 Ağustos 2006 12:00

Sağlığınızı Korumak Sizin Elinizde...
 
Sağlıklı bir yaşam sürmeyi kim istemezki... Ama sağlıklı bir vücuda ve sağlıklı bir beyne sahip olabilmek için sadece istemek yeterli değil; bunun için çaba göstermek de gerekiyor. Biz sizlere her zaman sağlıklı kalmanızı sağlayacak yolları öneriyoruz. Gerisi size kalmış...
Sağlıklı Bir Diyet Yapmak;

Sağlıklı bir kiloya sahip olmanın yolu öncelikli olarak dengeli ve yeterli beslenmektir. Sık Sık yapılan ve metebolizmayı bozan diyetler yerine düzenli olarak yediklerinize dikket etmek daha etkili ve daha kalıcı bir yöntemdir. Önemli olan ihtiyaç kadar porsiyon ve farklı besinlerden seçmek ve yüksek miktarda yağ içeriği olan yiyeceklerden özenle kaçınmaktır
Mümkün Olduğunca Çok Sıvı Tüketmek;

Vücudumuz daha çok sudan ibarettir. Bu suyun bir kısmı terleme, diğer kısmı ise idrar olarak atılır. Bundan dolayı kaybedilen suyun tekrar kazanılması gerekmektedir. Günde 8-10 bardak su ve diğer içecekler tüketilerek sıvı alınması önerilen bir yoldur.
Egzersiz yapmak;

Günde en az 30 dakika yürüyüş, jogging, yüzme, merdiven çıkma ve diğer aktiviteleri yapmak önerilir. Bu aktiviteler, kalp ve damar sisteminin iyi ve düzenli çalışmasını temin eder.
Sigara İçmemek;

Akciğer kanserinin oluşması büyük ölçüde sigaradan kaynaklanmaktadır. Her geçen yıl araştırmalar daha fazla sayıda insanın sigaradan kaynaklanan akciğer kanserine yakalanıp öldüğünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle sigara içmemeye özen göstermeli, en azından sigara tüketimimizi minimuma indirmeliyiz
Alkol Alımını Minimuma İndirmek;

Olağan dışı durumlar hariç günlük 30 ml kadar alkol almak önerilmektedir. Bu limit değer saf alkol için verilmektedir. Kadınlarda bu oran, ilerki yaşamlarında siroza yakalanma riski daha yüksek olduğundan yukarıdaki değerin yarısı olarak belirlenmiştir.

Yeterince Uyumak;

Günde en az 7-8 saat uyku önerilmektedir. Eğer uyuma zorluğu çekiliyorsa bunun sebebini ortaya çıkarmak gerekir. Stresli ortamlarda bulunmak, kafeinli ürünleri çok tüketmek, hiç egzersiz yapmamak ve geç saatlerde yemek yemek uykuyu olumsuz etkileyen faktörlerdir.

Stresten Mümkün Oldukça Uzak Durmak;

Zamanımızı iyi kullanmak, rahatlamak, müzik dinlemek, masaj yaptırmak ve egzersiz yapmak stresi azaltan faktörlerdir. Hoşlandığınız şeyleri yapmalısınız.

Düzenli Olarak Doktora Gitmek ve Check-up Yaptırmak;

Birçok hastalığın başlangıçta teşhis edilmesi sağlığımızı korumanın esaslarındandır. Bu nedenle senede en az bir defa check-up yaptırmalı ve önemsemediğimiz hastalıklarda dahi doktora gitmeyi ihmal etmemeliyiz.


Mystic@L 26 Ağustos 2006 13:53

SAĞLIK İÇİN SAĞLIKLI SÜT

Sağlık Bakanlığı, İstanbul, Ankara ve İzmir’in de aralarında bulunduğu 11 ildeki sağlık personelini vatandaşları süt ve süt ürünlerinin faydaları konusunda bilinçlendirmek üzere eğitecek.


Güncelleme: 15:30 TSİ 07 Ağustos 2006 Pazartesi ANKARA - Sağlık Bakanlığınca toplumun beslenme konusunda bilinçlendirilmesi amacıyla yürütülen proje kapsamında, süt ve süt ürünlerinin önemi anlatılacak. Bu çerçevede, sağlıklı beslenme konusunda hazırlanacak 20 kitap ile 25 broşür içinde süt ve süt ürünlerine de bölüm ayrılacak.


kompetankedi 26 Ağustos 2006 20:55



YAZ SICAKLARINDA FAST FOOD UYARISI

Sağlık Bakanlığı, 'fast food' adı verilen ayaküstü beslenmenin özellikle yaz aylarında çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı uyarısında bulundu.
26 Ağustos 2006 Cumartesi 11:52
ANKARA - Sağlık Bakanlığı, 'fast food' adı verilen ayaküstü beslenmenin özellikle yaz aylarında çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı uyarısında bulundu.
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada, özellikle çocuk ve gençler tarafından tercih edilen tost, lahmacun, pide, hamburger, soğuk sandviç, pizza, kızarmış patates, balık-ekmek gibi ayaküstü yenen fast-food yiyeceklerle tüketilen kola, çay ve kahve gibi içeceklerin yetersiz ve dengesiz beslenmenin yanı sıra çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı bildirildi. Ayaküstü beslenme alışkanlığının giderek arttığına işaret edilerek, bu ürünlerin tüketilmesindeki en önemli sorunun yüksek enerji içermeleri olduğu bildirilen açıklamada, 'Orta düzeydeki bir fast fooddaki enerji içeriği 400 kaloriden başlayıp bin 500 kaloriye kadar yükselebilmekte ve enerjinin çoğu yağ ve şeker kaynaklı olmaktadır' denildi. Bu besinlerin A ve C vitamini ile kalsiyum yönünden yetersiz olduğu kaydedilen açıklamada, bunun başta koroner kalp hastalıkları ve kanser olmak üzere, birçok kronik hastalık için risk faktörü oluşturduğuna dikkat çekildi. Açıklamada, fast-food menülerinin yüksek miktarda sodyum içerdikleri de belirtilerek, bu durumun yüksek kan basıncının oluşmasına neden olduğu ve mide kanseri riskini artırdığı ifade edildi.
Açıklamada, fast-food işletmelerine yönelik de şu öneriler yer aldı: -Yiyeceklerin hazırlandığı, saklandığı ve servis yapıldığı yerler temiz ve hijyen olmalı -Görevli personelin portör tetkikleri düzenli olarak yapılmalı -Sağlık açısından yararlı ve düşük yağlı besinler hazırlanmalı -Hayvansal yağ yerine bitkisel yağ kullanılmalı -Yağı azaltılmış salata sosları kullanılmalı -Taze ve uygun koşullarda hazırlanmış meyve ve meyve salataları ile tam buğday unundan yapılmış çörek ve pizza hamurları hazırlanmalı.



*******


ÇİLEK BEYNİ KORUYOR!..

ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Tufts Üniversitesi'nde yapılan araştırma, çileğin zihnin daha iyi çalışmasını sağlayarak beynin yaşlanmasını geciktirdiğini ortaya çıkardı.
26 Ağustos 2006 Cumartesi 10:41

ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Tufts Üniversitesi'nde yapılan araştırma, çileğin zihnin daha iyi çalışmasını sağlayarak beynin yaşlanmasını geciktirdiğini ortaya çıkardı. "Neurobiology of Aging" adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırma, 60 fare üzerinde yapıldı. Bir grup fare çilek özüyle beslenirken diğer gruptaki farelere hiç çilek verilmedi. İki ay sonra farelerin zihinsel faaliyetlerini karşılaştıran uzmanlar, farelerin beynindeki dopamin oranının arttığına dikkat çekti. Dopamin miktarı azaldığında hafıza ve dikkat kaybı gibi sorunlar ortaya çıkıyor.


ahmetseydi 26 Ağustos 2006 21:07

Fast Food Türkleri de Vurdu
 
Sağlık Bakanlığı, Amerika ve Avrupa'yı saran aşırı kilo hastalığı obezitenin Türkiye'de de alarm verdiğini açıkladı. Rapora göre Türkler’in yüzde 25'i olması gereken kilonun üstünde. Kadınlar erkeklere oranla daha çok yiyor


Sağlık Bakanlığı, Amerika ve Avrupa'yı saran aşırı kilo hastalığı obezitenin Türkiye'de de alarm verdiğini açıkladı. Rapora göre Türkler’in yüzde 25'i olması gereken kilonun üstünde. Kadınlar erkeklere oranla daha çok yiyor.

Dünyada son zamanlarda hızla artan obezite tehlikesi Türkiye'yi de etkisi altına almaya başladı. Sağlık Bakanlığı hazırladığı raporda özellikle kentsel bölgelerde obezite görülme sıklığını yüzde 23.8 kırsal bölgelerde ise yüzde 19.6 olarak tespit etti. Son yıllarda kent ve kırsal arasındaki obezite farkının kapanmaya başlaması, obezitenin ülke geneline hızla yayıldığının da göstergesi oldu. Türk halkının yüzde 25’nin olması gereken kilonun üzerinde olduğunu tespit eden Bakanlık, gençlerin sürekli fast food yediğini, hareketsiz kaldığını ve yanlış yaşam tarzı yüzünden, 2025 yılında obez bir toplum haline geleceğimize dikkat çekti.


DOĞRU BESLENME DERS OLMALI

Uzmanlara göre Türkiye'de obezitenin başlama yaşı 6'ya kadar düştü. Türkiye'de obezite eğilimi yüzde 25'lere yakın duruma geldi. Kadınların üçte biri, erkeklerin ise beşte biri obez kategorisine giriyor. Uzmanları, Türkiye'de önümüzdeki yıllarda obezitenin daha da ciddi bir sorun olacağına dikkat çekiyorlar. Obezitenin önlenmesi için bilinçli beslenmenin şart olduğunu belirten yetkililer, beslenme alışkanlığının okullarda ders olarak verilmesi gerektiğini vurguluyor.


HAREKETSİZ BİR TOPLUMUZ

Bu rakamlar üzerine harekete geçen Sağlık Bakanlığı, 4-10 Eylül tarihlerinde kutlanacak Sağlık Haftası'nın konusunu, "Hareketli Yaşam ve Sağlık" olarak belirledi. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Uz. Dr. Turan Buzgan, şişmanlığın en önemli sebeplerinden birinin hareketsizlik olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Türkiye genelinde egzersiz yapanların oranı yüzde 3.5. Geri kalan ise maalesef hareket etmiyor...”


Obezite nedir?

Obezite vücuttaki yağ oranının yüzde 20 ila 25'leri geçmesiyle ortaya çıkan bir hastalık.


Dünya nüfusunun yüzde 75’i kilolu

İngiltere'de obezlerin sayısı 20 yılda beş kat arttı.

İngiltere'de 15 yıl sonra her dört kişiden birinin obez olacağı tahmin ediliyor.

Avrupa'da okul çağında her yüz çocuktan 10'u obez.

Almanya'da çocuklarda aşırı şişmanlık oranı 20 yılda iki


Hangi hastalıklara neden olur?

Fast-food içinde şeker, beyaz un, mısır yer aldığı için kandaki şekerin yükselmesine, aşırı insilün salgılanmasına neden oluyor. Aşırı insülün kan şekerini düşürüyor, bünye tekrar acıkıyor. Besinin yağ asidi; trans yağ asidine dönüşüyor. Damar sertliğine, yüksek tansiyon kalp krizi ve beyin kanamasına ve kemik erimesine neden oluyor.


ABD’yi şişman bir nesil bekliyor

ABD'de de yapılan bir araştırma, ülkede obez bebek ve çocuk sayısının günden güne arttığını gösterdi. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan ve 22 yıl süren araştırmanın sonuçlarına göre, 1980-2001 yılları arasında ülkede 0-6 yaş arasındaki kilolu çocuk sayısı yüzde 59 artarken asıl şaşırtıcı sonuç bebeklerde ortaya çıktı. n Aynı dönemde, 0-6 aylık bebeklerde şişmanlık oranı yüzde 74'lük rekor bir artış gösterdi. Yine aynı araştırmaya göre 0-6 yaş arası çocuklarda şişmanlama riski ise yüzde 30'a yükseldi. Amerikalı doktorlar, bunun önüne geçmenin en iyi yolunun hamile kadınların, sigaradan ve aşırı kilo almaktan uzak durması olduğunu söylüyorlar. Ayrıca annenin bebeği emzirmesinin de çocukları sağlıksız kilo artışından koruduğunu belirtiyorlar.


GusinapsE 26 Ağustos 2006 21:14

Batın Kaynaklı Ağrılar
 
Batın Kaynaklı Ağrılar
Batın boşluğu birçok organı barındırmaktadır. Bu organların her birinin çeşitli hastalıkları ağrıya neden olabilir. Bu organların hastalıklarını değerlendirirken ağrı genellikle baş ağrısı ve bel ağrısından farklı olarak uyarıcı nitelik taşır. Batında ağrı vakit geçirilmeden değerlendirilmesi gereken bir belirtidir. Diğer kronik ağrılarda ağrı kesiciler verilirken, batın ağrılarında neden belirlenmeden ağrı kesici verilmesi son derece sakıncalıdır.
Batın boşluğunda mide, bağırsaklar, karaciğer, pankreas, safra kesesi, safra yolları, dalak, apendiks, böbrek ve idrar yolları, mesane, kadınlarda rahim ve yumurtalıklar, erkekte prostat bulunmaktadır. Bütün bu organlardan ve batın duvarından kaynaklanan birçok akut ve kronik ağrı vardır. Bütün bu ağrıların değerlendirilmesi oldukça zordur. Hastanın iyi tetkiki gereklidir.
Batın ağrıları içerisinde en sık görülenler apandisite bağlı batın ağrıları, safra kesesinin iltihap ve taşlarından kaynaklanan ağrılar, mide ve oniki parmak ülserinden kaynaklanan ağrılar, pankreas bezinin iltihaplarından kaynaklanan ağrılardır. Ayrıca batın organlarının kanserlerinde şiddetli ağrılar ortaya çıkar.


Apandisite Bağlı Ağrılar:

Apandisit apendiks adı verilen ince bağırsağın son bölümündeki körbağırsak adı verilen kısmın ucundaki yapının iltihabıdır. İltihabın gelişmesi ile önce künt, orta derecede ve sürekli bir ağrı başlar. Ağrı önce 3-5 saatlik bir süre için göbek çevresinde hissedilir. Daha sonra karnın sağ alt bölgesinde sabitleşir. Bu bölgenin elle muayenesinde aşırı hassasiyet gözlenir. Karın duvarı sertleşmiştir. Hafif ateş vardır.
İltihabın ilerlemesi ve apendiksin patlaması bütün batını saran şiddetli ağrılara yol açar. Ani olarak gelişen ve karnın sağ alt köşesini tutan şiddetli ağrılarda ilk akla gelmesi gereken neden apandisit olmalıdır. Bu gibi durumlarda analjezik verilmesi son derece tehlikelidir. Ağrı kesici verilmeden önce tanı konması ve hastaya gerekli diğer girişimlerde bulunulması gerekir.





Safra Kesesine Bağlı Ağrılar: S
afra yollarının ani olarak taşa bağlı olarak tıkanması, safra kesesinin iltihapları veya taşı batının sağ üst dörtte birinde ve göbekte şiddetli batma tarzında ağrılara yol açar.
Özellikle orta yaştaki kadınlarda daha sık görülmektedir. Ağrının yanı sıra bulantı ve kusma vardır. Safra kesesi iltihabında hafif ateş yükselmesi görülebilir. Belirgin hazımsızlık vardır.
Safra taşlarının safra yollarını tıkaması ile ağrının yanı sıra ani sarılık gelişebilir. İdrar rengi koyulaşır. Dışkının rengi açılır. Bu gibi durumlarda hastanın acil olarak ameliyata alınması gerekir. Safra taşı veya iltihabının tedavisi genellikle cerrahidir. Bazı hastalarda ise safra kesesi alındıktan sonra da ağrı ve hazımsızlık devam eder. Özellikle yemek yedikten sonra bulantı, kusma ile birlikte ağrı baş gösterir. Ameliyat bölgesinde bastırmakla hassasiyet vardır. Ağrı aynı safra kesesi varmış gibi devam eder. Bazı hastalar safra kesesinin alınmadığı kuşkusuna kapılabilirler. Nedeni tam belli olmayan bu ağrı hecmeler halinde sürer. Kadınlarda daha sık görülür.


Ülsere Bağlı Ağrılar:

Önce ülseri iki şekilde incelemek gerekir. Mide ülseri ve onikiparmak bağırsağı ülseri.
Mide ülseri hemen her yaşta ortaya çıkabilir. Daha çok orta yaşlılarda görülür. Kadın ve erkeklerde eşit orandadır. Batının üst kısmında yemeklerden 1-1.5 saat sonra başlar. Ağrının yanı sıra iştahsızlık, hafif kilo kaybı ve bulantı vardır. Hastalar nadir olarak kusar. Hasta ağrıyan bölgeyi tam göbeğinin üzerinde gösterir. Ağrı başlangıçta belirli aralıklarla görülür. Daha sonra ağrılı dönemler sıklaşır, sürekli bir hal alır. Midenin onikiparmak bağırrsağına geçmeden önceki son kısmının ülserleri midenin tıkanmasına neden olabilir. Bu takdirde hastalar yemekten sonra kusarlar. Bazı ülserler mideyi delerek komşu pankreas gibi organlarda da harabiyete neden olabilirler.
Onikiparmak bağırsağı ülserleri ise göbekte batının merkezinde veya sağ kaburga kenarında ağrıya neden olur. Ağrı bele doğru yayılabilir. Daha çok genç ve orta yaşlı erişkinlerde ve erkeklerde görülür. Mide ülserinin aksine açken ortaya çıkar. Yemek yiyince azalır. Ağrı belirli aralıklarla ve birkaç günden bir kaç haftaya kadar sürecek şekilde seyreder. Arada aylarca ağrısız dönemler vardır. Özellikle bahar aylarında artar. Sigara, alkol, asitli yiyecekler ağrının şiddetlenmesine neden olur. Ağrının yanısıra hazımsızlık vardır. Bulantı ve kusma seyrek görülür.


Pankreasın Ani ve Sürekli İltihaplarına Bağlı Ağrılar: Pankreasın iltihabı değişikliklerine bağlı olarak ani ve sürekli ağrılar ortaya çıkabilir. Safra kesesinde taş bulunması aşırı şişmanlık, aşırı alkol gibi nedenlere bağlı olarak pankreas iltihabı gelişebilir. Göbek üzerinde ve göbek çevresinde çok şiddetli ve sürekli bir ağrı vardır. Vakaların yarısında ağrı bele, sırta ve kasıklara vurur. Hasta sırtüstü yatamaz, oturur halde durur.Ani başlayan vakalarda ateş, nabızda hızlanma vardır. Ağrı zaman zaman hecmeler halinde seyrederek kronikleşebilir. Belde kuşak tarzında ağrı pankreatitin temel özelliklerindendir. Pankreas bezi kanserlerinde de aynı biçimde ağrı ortaya çıkar. Pankreas bezi iltihabından farkı ağrının süreklilik taşıması ve sarılığın gittikçe artmasıdır. Ağrının yanısıra hızla artan kilo kaybı, iştahsızlık gibi bulgular vardır.


Hassas Kişilerde Görülen Bağırsaklardan Kaynaklanan Ağrılar (İrritabl Kolon): Aşırı duyarlı insanlarda barsak alışkanlıklarının da değişmesine bağlı olarak nedeni tam belli olmayan bir ağrı gelişebilir. Ağrı özellikle batının sağ alt dörtte birinde daha belirgindir. En çok 20-30 yaşlar arasında ortaya çıkar. Kadınlarda beş kez daha fazla görülmektedir.
Gün boyu dalgalanmalar şeklinde seyreder. Buna karşın hastaya gece uykusundan uyandırmaz. Dışkılama alışkanlıkları değişmiştir. Sabahları beş altı kez yineleyen ishalden sonra gün boyu barsak hareketlerinin normale döndüğü bu dönemi kabızlığın izlediği görülür. Süt ve sigara ağrıyı arttırır. Sakinleştirici ilaçlarla uzun süreli rahatlama dönemleri sağlanabilir.


Makat Ağrıları: Makatta ağrıya neden olan hastalıkların başında hemoroid yani basur gelir. Hemoroid bağırsağın son kısmındaki toplardamarların genellikle sürekli kabızlık ve ıkınma gibi nedenlere bağlı olarak genişlemesine bağlıdır. Normalde ağrısız olan hemoroidler tıkanma ya da ani iltihap sonucu ağrılı hale gelebilir. Bu ağrı dışkılama sırasında artar. Bazen kanama da görülebilir. Hastalar bunu hemen kansere bağlarlar. Halbuki çoğu kez hemoroide bağlıdır. İlaçlarla yatıştırılamadığı takdirde genişleyen damarların cerrahi olarak çıkartılması gerekir.
Hemoroid kuşkusu olan hastaların barsak tembelliğinden kaçınması, kabızlıktan korunması gereklidir. Birçok hasta dışkılama alışkanlıklarını değiştirdiği takdirde cerrahi müdahaleden kurtulmuş olur.
Makattan kaynaklanan diğer bir ağrı nedeni bağırsağın yine son kısmındaki çatlaklara bağlıdır. Bu çatlaklar dışkılama sırasında ağrıya yol açarlar. Bazen de makat bölgesinde çok şiddetli ağrıya neden olan apseler gelişebilir.
Ayrıca kalın barsak kanserleri makatta ağrıya yol açabilir.


Kuyruk Sokumundan Kaynaklanan Ağrılar: Düşme, çarpma sonucu kuyruk sokumu kolaylıkla kırılabilir ve çok uzun süren ağrılara yol açar. Bu kemiğin ya çıkartılması ya da düzeltilmesi gerekir. Gebelik sırasında düşenlerde düzeltmeye gerek yoktur. Çoğu kez bebek çıkarken kendiliğinden düzelir.
Kuyruk sokumundan gelişen diğer bir ağrı da dokumacı makatı denilen durumdur. Kalça kemiğinin oturma durumunda zeminle temas eden bölümünde bulunan bir çeşit yastık görevi yapan kısmın iltihaplanması ile bölgede sürekli ağrı baş gösterir. Bölgeye lokal anestezikler ve kortikosteroid enjeksiyonları ile hastalarda uzun süreli rahatlama sağlanabilir.
Kuyruk sokumu ağrılarının diğer bir özelliği zaman geçirilmeden tedavi gerekliliğidir. Aksi takdirde cerrahi girişime rağmen ağrı devam eder. Hastaların uzun süre simite benzer minderlerde oturması gerekebilir.


kompetankedi 27 Ağustos 2006 14:45


'TÜKÜRSEM KAÇ KİLO VERDİM DİYE TARTIYA KOŞARIM'

Ankara’nın gecekondu semti Kayaş’a doğru giderken, 20 kiloya kadar düşen anoreksiya nervoza hastası Hatice Danabaş’a (28) soracağım onlarca soru vardı aklımda.
27 Ağustos 2006 Pazar 14:18

Ankara’nın gecekondu semti Kayaş’a doğru giderken, 20 kiloya kadar düşen anoreksiya nervoza hastası Hatice Danabaş’a (28) soracağım onlarca soru vardı aklımda.

Ama her şeyden önce, onunla karşılaştığımda ne yapacaktım? Tokalaşacak mıydım? Elimi sıkacak kadar gücü var mıydı, hafifçe elini sıksam bile acaba ona zarar verir miydim? Bütün bunlar aklımdan geçerken elini sıkmaya karar vererek girdim kapıdan. Ama onu karşımda öyle bir deri bir kemik, kamburlaşmış görünce cesaret edemedim. "Merhaba" dediğimde, bana karşılık verebileceğinden, konuşabileceğinden bile emin değildim. Ama dişleri dökülmesine rağmen, gayet rahat konuşabiliyor, kendini ifade edebiliyordu. Hatta düşmesin diye arkadan tutturduğu eteğini göstererek, espri yaptı: "Arkadan fotoğrafımı çekmeyin, rezil olmayayım." Akıl almayacak şeyler söylüyordu. Sadece kemiklerini saran bir deriden ibaret kalçalarından(!) memnundu, kilosundan rahatsızlık duymuyordu, 20 kilo olmasına rağmen hálá her gün tartılıyordu. "Hayatımın tehlikede olduğunu biliyorum ama bir insan yemek yememekle ölmez" diyecek kadar şuur dışı laflar edebiliyordu. Hatice Danabaş, şu anda Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nde kontrol altında. Vücudunda hiç vitamin kalmadığı için serumla beslenecek, 26 kiloya çıktığında ise psikiyatri servisine yatırılacak. Gördüğü her diyet listesine hayat kurtarıcı iksir gibi sarılanlara, ibretlik bir hikaye Hatice’ninki.

Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz?



- Anormal bir şey görmüyorum. Çevremde gördüğüm kişiler nasılsa, aynada kendimi öyle görüyorum.

Kendinizi güzel buluyor musunuz?

- Pek güzel bulmuyorum ama zayıf buluyorum. Zayıflık benim için güzellikten daha önemli. Zayıf olmak hoşuma gidiyor. Ama kilolu olduğumda daha mutluydum, şimdi zayıfım ama mutsuzum.

Beğenilmek için zayıflamadınız mı? Şimdi zayıfsınız ama beğenilmiyorsunuz? Bu sizi üzmüyor mu?

- Etrafımdakilerin güzelsin demelerinden daha çok, zayıfsın demelerini istiyordum. Zayıflamışsın ne kadar kötü olmuşsun, çirkinleşmişsin dediklerinde hoşuma gidiyordu. Hálá gidiyor. Bu kiloda olmaktan memnunum.

49 kiloyum. Şu an beni fil gibi mi görüyorsunuz? 49 kilo size ne ifade ediyor?

- Korkunç bir kilo gibi geliyor. Asla o kadar şişman olmak istemem. Kendimi 49 kilo düşünemiyorum. Ama size baktığımda, sizi benden daha zayıf görüyorum. Sanki sizden daha kiloluyum.

Bunun psikolojik ve fizyolojik bir hastalık olduğunun farkında mısınız?

- Altı yıldır neredeyse hiçbir şey yemeden yaşıyorum. Ama bunun bir hastalık olduğunu, iki yıl önce Ankara Üniversitesi’ne tedavi olmaya gittiğimde öğrendim. Ondan önce gittiğim doktorlar, "Bu kızın midesi rahatsız" deyip, ona göre tedavi veriyorlardı. Üniversitedeki doktor bana bunun psikolojik bir hastalık olduğunu, insanların bu hastalıktan ölebileceğini söyledi.

Yaptığınız şeyin bir nevi pasif intihar olduğunu biliyor musunuz? Ölmek sizi korkutmuyor mu?

- Hayatımın tehlikede olduğunu, ölebileceğimi biliyorum. Doktorlar, benim gibi hastaların fotoğraflarını gösterip, öldüklerini söyledi. Doğru söylediklerini biliyorum ama inanmak istemiyorum. Bir insan hastalıktan ya da kaza sonucu ölür ancak. Yemek yememekle ölmez diye düşünüyorum.

ÇATLAYANA KADAR YİYİP SONRA KUSUYORDUM

Zayıf olma takıntınız ne zaman başladı?

- Konfeksiyon atölyesinde çalışıyordum. Oradaki arkadaşlarımın hepsi benden zayıftı. Bana kilolusun diyorlardı. Televizyonda mankenlere de özeniyordum. Önceleri öğlen yemeklerine inmemeye başladım, sonra akşam yemeklerini de kestim.

O zaman kaç kiloydunuz?

- Boyum 1.50 metre. Kilom 55.

Zayıflamaya yemek yemeyerek mi başladınız, yoksa yiyip çıkararak mı? Bulimia devresi olmadı mı?

- Önce bulimik oldum zaten. Tencere dolusu yemeği çatlayana kadar yiyip, sonra parmakla kusmaya çalışıyordum. Beş, on dakikada bir tuvalete gidiyordum. Üç yıl boyunca kustum. Başlarda ailem fark etmedi. Sonra tuvaletin kapısına dayanıp, "Ne yapıyorsun orada, iyi misin" diye sormaya başladılar. İçeri girmesinler diye tuvaletin kapısını da kilitliyordum. Annem kustuğumun farkına varınca, kilitlemeyeyim diye anahtarı attı. Babam benim bu hallerime dayanamayıp iki kez kalp krizi geçirdi. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bildiğimi okudum. Sürekli gözleri üzerimde olduğu için, bu kez evde kimse yokken yemeye ve kusmaya başladım. Evdekileri dışarı yollamak için binbir türlü bahane uyduruyordum. Evdeki yemeklerin azaldığını görseler, kustuğumu anlarlar diye, kendime ayrıca yemek yapıyordum.

Şu anda bir günde ne içip, ne yiyorsunuz?

- 4 dilim salatalık ve domates yiyorum. Salatayı çok seviyorum, kilo yapmadığını bildiğim için bir kase salata yiyorum. Ama hiç zeytinyağı koymuyorum. Zeytinyağı zeytinden yapıldığı için yağ yerine geçsin diye yarım zeytin yiyorum. Salatanın bile kilo yaptığını düşünüp, bazen bir iki çatal alıp bırakıyorum. Akşama kadar 10-15 bardak çay içiyorum. Şekerin kilo yaptığını biliyorum ama nasıl olduysa çayın şekerini kısmadım. Beni zaten ayakta tutan o şekerlermiş.

Restoranların önünden geçerken neler hissediyorsunuz?

- İçeri dalıp her şeyi yemek istiyorum, mis gibi kokular geliyor burnuma. Ama artık yemek istesem bile midem kabul etmiyor. Açım, canım istiyor ama midem almıyor.

KALÇAM TAM 90’DI ŞİMDİKİNDEN MEMNUNUM

Dişleriniz çürümüş, saçlarınız dökülmüş, tırnaklarınız zayıf, regl olmuyorsunuz, çocuk doğurma şansınız artık yok. Zayıflık olmak bütün bunlara değdi mi?

- Değdiğini hiç zannetmiyorum. Dişlerim döküldüğü için artık konuşmak istemiyorum zaten. Bir yere hafif bile çarpsam acısı iki gün geçmiyor.

Kalçanız yok, memeleriniz yok. Bir kadın olarak memelerinizi hiç özlemiyor musunuz?

- Hayır özlemiyorum. Böyle daha iyi, babamın yanında soyunabiliyorum hatta. Zayıflamadan önce kalçalarım tam 90’dı. Bana çok fazla geliyordu. O yüzden şimdiki kalçalarımdan memnunum.

Dans edememek, koşamamak, takla atamamak sizi üzmüyor mu?

- Dans edemediğime çok üzülüyorum. Çok güzel oryantal oynardım. Çok hareketli biriydim, şimdi iki dakika bile yürüsem hemen yoruluyorum. Merdivenleri inebiliyorum ama çıkamıyorum.

Sokakta sizi görenlerin tepkileri ne oluyor?

- Bana bakıp gülüyorlar. "Kanser mi, verem mi, Afrika’dan mı geldi acaba" diyorlar. Görünümümün insanlara garip geldiğinin farkındayım ama zayıf olmak hoşuma gidiyor.

Kemiklerinizin elinize gelmesinden, insanların size bakamamasından ya da dokunamamasından rahatsız oluyor musunuz?

- Bana bakmaya ya da dokunmaya korkuyorlar mı, tiksiniyorlar mı bilmiyorum. "Sana baktığımda midem bulanıyor" diyenlerin lafları bana boş geliyor.

EN SON ALTI YIL ÖNCE ÇİKOLATA YEDİM

En çok ne yemeyi özlüyorsunuz?

- Spagetti. Eskiden bir tabak dolusu yerdim, şimdi bir çatal alınca hemen doyuyorum.

http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/2061274.jpg
Dondurma ya da çikolatayı doya doya en son ne zaman yediniz?


- Çikolatayı altı yıl önce. Yedi ay önce iki top dondurma yedim. Bitirmem neredeyse bir saat sürdü. Bir taraftan bayıla bayıla yedim, diğer taraftan pişman oldum. Hem yedim hem de atsam mı, atmasam mı, diye düşündüm.

NABZIM VE KALBİM DURDU SERUMLARLA 25 KİLO OLMUŞUM, ÇOK ÜZÜLDÜM

Üç yıl önce nabzım ve kalbim durdu. O anda bütün hayatım gözümün önünden geçti. Ama beni kurtarmışlar. Gözümü açtığımda kolumda serum vardı. Anneme, "Yaşıyor muyum" dedim. İşte o zaman ölebileceğime inandım. O an için yemeği kabul ettim. Birkaç gün az bir şeyler yedim. Ama sadece iki gün sürdü. Çünkü yine, yersem kilo alırım, diye düşünmeye başladım. Hatta o arada bana verilen serumlardan sonra 24-25 kilo olmuştum. Bunun kilo olduğunu zannettiğim için çok üzüldüm. Ama sonra onların sıvı olduğunu, idrarla dışarı çıkaracağıma ikna ettiler beni.

GÜNDE 35-40 KEZ TARTILIYORUM

Yemek yemeden önce ve sonra mutlaka tartılıyorum. Bir yudum çay içsem, bardağı bırakır kaç gram aldım diye tartıya koşarım. Tükürsem bu kez de kaç gram verdim diye koşuyorum. Birkaç gün önce tartımı kırdım. Ama biliyorum ki, iki gün sonra anneme "Tartı bul" diye tutturacağım. Almazlarsa bu kez ne yapıp edip, eczaneye gideceğim.

ANNE AYŞE DANABAŞ

Yiyip yiyip kustuğunu kan gelmeye başladığı zaman anladık

Hastalık olduğunu anlayana kadar zaten çok zaman kaybettik. Götürdüğümüz doktorlar ülseri var deyip, geçiyorlardı. İçine kapanık bir çocuktu zaten, derdini açmazdı. Yanımızda ölmüşçesine yer tıkanır, sonra kusardı. Biz onun kustuğunu artık kan gelmeye başladığı zamanlarda anladık. Ne dediysek olmadı. Bize sadece "Canım istemiyor" diyordu. Çok çabaladık ama elimizden bir şey gelmedi. Tükendik artık, yorulduk.

BABA HALİL DANABAŞ

Üzüntüden geçirdiğim iki kalp krizi bile onu durdurmadı

İşten eve geç geliyordu. Akşam yemeğini hazır bekletirdik ama o, "Ben işyerinde yedim" diyerek yemiyordu. Yalan söylediğini çok sonraları öğrendik. Kızım bu seni ölüme götürür, her duyduğun, okuduğun diyeti yapma dedim, yalvardım, ağladım. Hiçbir şey fayda etmedi. Gözümün önünde eriyordu ama ben bir şey yapamıyordum. Üzüntüden iki kez kalp krizi geçirmem bile onu durdurmadı. Eski resimlerine bakıp bakıp "Ne kadar şişmanmışım" diyerek ağlıyordu. Bir gün dayanamayıp ne kadar resim varsa hepsini sobada yaktım. Galiba bir iki resmi kaldı o kadar.

TELEVİZYONDA KENDİMİ GÖRÜNCE BU BEN MİYİM, DEDİM

Televizyonun ana haberlerinde kendimi görünce şoke oldum. "Bu ben miyim" dedim. Nefesim daraldı. Aynadaki görüntüm o kadar kötü değildi. Hálá kötü gelmiyor. Bir de aynaların farklı gösterdiğini düşünüyorum. Televizyonda o halimi gördükten sonra bile, akşam yiyeceğim küçücük balığın kızartmasını mı yesem, buğulamasını mı yesem diye düşünüyorum.

SENİ KADIN OLARAK GÖRMÜYORUM DEYİNCE KAFAMDAN KAYNAR SULAR DÖKÜLDÜ

Kız arkadaşlarımdan birinin erkek arkadaşına, "Bir erkek gözüyle bana bak, ne düşünüyorsun" dedim."Seni kadın olarak görmüyorum, zayıf olmak istiyorsun ama seni kimse kadın olarak koluna takıp gezdirmez" dedi. Kafamdan kaynar sular döküldü sanki. Bu kadar mı çirkin ve iticiyim diye düşündüm.

BİR ERKEK ARKADAŞIM OLSA, DESTEĞİYLE DAHA İYİ OLURUM GİBİ GELİYOR

Daha önce sevdiğim biri vardı, fakat hastalanıp hastaneye yatınca, "Ben seninle evlenmem, seni bekleyemem" dedi. Bir erkek arkadaşım olsa, sanki onun desteğiyle daha iyi olurum gibi geliyor. Ama şu halimle kimsenin bana bakmayacağını da biliyorum.

ÇOCUK PANTOLONDAN VAZGEÇTİ

Kıyafetlerimi çocuk reyonundan alıyorum. Bir gün, 5-6 yaşlarında bir çocuğun üzerinde bir blue jean gördüm, beğendim. Anneme, "Bunu alalım" dedim. O çocuğun giydiği pantolonun aynısını giydim. Çocuk bir kendi üzerindeki pantolona baktı, bir bana baktı, annesine dönüp "Anne ben bunu giymek istemiyorum" dedi.

Prof. Dr. Kerem Doksat

Anoreksiya nervozayla bulimia evresini birlikte geçirenlerde tedavi umudu fazla

Bu tür hastalarda vücuduyla ilgili idrak hatası vardır. Aynaya baktığında kendini normal algılar, görüntüyü kendisinin devamı olarak görür. Ama televizyonda kendisine yabancılaştığı için bir başkasıymış gibi görür. Bu bir idrak kusurudur. Meselá bir anorektik bir başka anorektiği beğenmez. "Sen de böylesin" dendiğinde, "Hayır, böyle değilim" der. Anoreksiya nervotikler tedaviye çok dirençlidirler. Ne yazık ki, bu hastaların tedaviye rağmen üçte biri ölür. Tedavileri oldukça zordur. Bulimia nervozada etkili ilaçlar var ama anoreksiya nervozada, gerçekten etkili olduğu ispatlanmış ilaç yok. Hálá pek çok ilaç deneniyor. Ama bu örnek gibi, anoreksiya nervozayla birlikte bulimia evresini de birlikte geçirenler için tedavi umudu daha fazladır. Anoreksik vakaların büyük çoğunluğu yetişkin kadın olma rolünü istemez. Önceleri bu hastalık, sosyo ekonomik düzeyi yüksek sınıflarda görülüyordu. Fakat kitle iletişim araçlarının çoğalmasıyla artık herkes her şeyden haberdar, sınıfsallık kalmadı. Literatürde, anoreksiya nervozaya yakalanan erkekler bildirilmedi. Bildirilen az sayıda vakanın hepsi gay.


(Şermin TERZİ hürriyet)


kompetankedi 27 Ağustos 2006 15:23


SKANDALI GİZLEDİLER!.. HASTANE MİKROBU 5 ÇOCUĞU DAHA ÖLDÜRDÜ

ULUDAĞ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu, Çekirge Çocuk Hastanesi’nde yenidoğan yoğun bakım ünitesinde görülen mikrobik vakalarda 5 çocuğun öldüğünün kendilerine söylendiğini bildirdi.
26 Ağustos 2006 Cumartesi 20:12

ULUDAĞ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu, Çekirge Çocuk Hastanesi’nde yenidoğan yoğun bakım ünitesinde görülen mikrobik vakalarda 5 çocuğun öldüğünün kendilerine söylendiğini bildirdi. Kendilerine bilgi gelene kadar önce 2 ardından da 3 bebeğin yaşamını yitirdiğini açıklayan Prof.Dr. Hacımustafaoğlu, hastane yönetiminin ölümlerin ardından kendilerinden yardım istediğini belirtti.
Olayı, Çekirge Akşemseddin Çocuk Hastanesi Başhekimliği'nin kendilerinden yardım istemesi sonucu öğrendiklerini söyleyen Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu, 21 Ağustos pazartesi günü hastane yönetimi ile bir araya gelip, durum değerlendirmesinde bulunduklarını kaydetti. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde ciddi seyirli enfeksiyonlar olduğunun kendisine söylendiğini kaydeden Prof.Dr. Hacımustafaoğlu, şöyle konuştu:


“Birkaç olguda hastane enfeksiyonu olarak bilinen ‘klebsiella’ olduğu söylendi. Ayrıca birkaç hastanın kanında da birden fazla hastalık olduğu belirtildi. Buna bağlı olarak 5 çocuğun öldüğü bana bildirildi. Bölümde değerlendirme yaptık. Bu tip riskli olguların bulunduğu serviste, bu gelişme üzerine, diğer hastaların mikroptan etkilenmemeleri için tüm kademelerde, ciddiyet ve hassasiyetle önlemler alınmasına karar verdik.' Önlem olarak mikrobun görüldüğü servise hasta kabulünu durdurduklarını sözlerine ekleyen Prof.Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu, o gün serviste 10 hastanın bulunduğunu, bunların ikisinin durumunun kritik, üçünün biraz daha iyi, diğerlerinin ise normal olduklarını ifade etti. Bu hastaların bir kısmında tipi belli olmamakla birlikte kanlarında bazı mikropların ürediğini öğrendiklerini vurgulayan Prof. Dr. Hacımustafaoğlu, “Şu anda yenidoğan yoğun bakım bölümünde bir anlamda karantina uygulanıyor diyebiliriz. Bunun başarılı olabilmesi içinde 3- 4 hafta süreye ihtiyaç var. Bu süreçte servise hasta kabul edilmemelidir' dedi.

HASTANE: BEBEK ÖLÜMLERİ BAŞKA NEDENLERDEN
Olayın duyulması üzerine dün basın açıklaması yapan Sağlık Müdür Vekili Serhat Yamalı ve Başhekim İlhan Dindar, serviste mikrobun 14 Ağustos'ta görüldüğünü, bu tarihten itibaren gerekli önlem ve tedbirlerin alındığını açıkladı. Yamalı ve Dindar, mikrobun serviste görülmesinden sonra bebek ölümlerinin gerçekleşmediğini, 14 Ağustos'tan önce yaşamını yitiren 6 bebeğe ise erken doğum veya beyin travması tanıları konduğunu söylemişti.


****



ÇOCUK HASTANESİ'NDE ÖLÜMCÜL ENFEKSİYON TESPİT EDİLDİ...

Bursa Çekirge Çocuk Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi'nde bebekler için tehlikeli klebsiella bakterisine rastlanması uzmanları alarma geçirdi.
25 Ağustos 2006 Cuma 14:00


SUAT ARVAS - UĞUR USLUBAŞ
BURSA - Bursa Çekirge Çocuk Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi'nde bebekler için tehlikeli klebsiella bakterisine rastlanması uzmanları alarma geçirdi. Yetkililer, "Panik yapacak bir durumun olmadığını" açıklarken, yenidoğan ünitesine hasta kabulü durduruldu, 5 bebek karantinaya alındı.


Çekirge Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Uz. Dr. İlhan Dindar, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde görülen enfeksiyonla ilgili açıklamalarda bulundu. Başhekim Dindar, Enfeksiyon Kontrol Komitesi'nin çalışmalar sırasında enfeksiyon tespit ettiğini, bu nedenle erken doğum ve düşük kilo ağırlığına bağlı olarak yaşamsal anlamda risk grubunda olan prematüre bebeklerin durumları göz önünde bulundurularak, bebeklerin koruma altına alındığını bildirdi. Başhekim Dindar, "Enfeksiyon Kontrol Komitemiz, hastanemiz bünyesinde karşılaşılabilecek enfeksiyonları saptamak amacıyla dün olduğu gibi bugün de düzenli olarak çalışmalarına devam etmektedir. Özellikle yenidoğan yoğun bakım ünitesi, komitemiz tarafından her zaman dikkatle takip edilmektedir. Çünkü bu ünite zaten adından da anlaşılacağı üzere sağlıklı bebeklerin değil, aksine yoğun olarak bakım ve takip edilmesi gereken bebeklerin olduğu bir ünitedir. Bu nedenle hafta içinde dışarıdan sevkle gelen bebeklerde saptadığımız enfeksiyona bağlı olarak yenidoğan yoğun bakım ünitemize hasta alımı durdurulmuş, Sağlık Müdürlüğümüz'e bilgi verilmiş, Uludağ Üniversitesi Pediatrik Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı ile irtibata geçilmiş, konuyla ilgili bilimsel görüş alışverişi de yapılmıştır" dedi.


İlgili birimdeki, yüksek risk grubuna sahip prematüre bebeklerin durumunun kontrol altında olduğunu ifade eden Dindar, "Panik halinde değiliz. Olmamızı gerektirecek bir durum da yok. Özellikle erken doğan prematüre bebeklerde her türlü hayati risk olabilir. Yaşanabilecek ölümleri, daha önceleri ülkemizdeki diğer hastanelerde karşılaşılan bebek ölümlerine benzer şekilde değerlendirmek doğru olmaz. Biz, panik halinde değiliz ama temkinliyiz, tedbirliyiz ve sürekli teyakkuz halindeyiz. Enfeksiyon Kontrol Komitemiz diğer hastanelerde olduğu gibi rutin çalışmalarına devam etmektedir" diye konuştu.


Misafir 28 Ağustos 2006 04:15

Sanal ortam bağımlılıklar arasına girdi

İnternet kullanımının günlük yaşamda fazla yaygınlaşması sonucu, hastalık yaratabilecek ölçüde bağımlılık listesine girdiği öğrenildi. Kumar, madde, alkol, alış veriş gibi birçok önlenemeyen alışkanlık içinde yerini almaya başladığı bildirilen internet kullanımının, bağımlılıklar kümesi içinde ayrı bir hastalık olarak tedavi edilmesi gerektiği yolunda birçok psikiyatristin görüş birliği içinde bulunduğu kaydedildi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Coşkunol, ucuz, kolay ulaşılabilir ve anonim olması nedeniyle daha çok tercih edilen internet kullanımıyla ilgili olarak özellikle ailelerden çok sık başvurular aldıklarını, bunların sayısının da giderek arttığını bildirdi.
Ege Üniversitesinde, alış veriş, kumar, madde, alkol gibi bağımlılıkların yer aldığı yüksek lisans ders programına, internet bağımlılığının da girdiğini belirten Prof. Dr. Coşkunol, bu konuda ülke ve dünyada çok yaygın çalışmaların bulunduğuna işaret etti.

İnternet bağımlılığının özellikle gençler ve sorunlu olabilecek insanlarda daha yaygın olarak görülebildiğini ifade eden Prof. Dr. Coşkunol, ''Gençler arayış içinde kendilerine bu şekilde bir kimlik buluyorlar. Ama bu zahiri bir kimlik. Bu sorun özellikle arkadaşlık ilişkileri, kimlik organizasyonları olmayan gençler arasında daha fazla yaygın'' dedi.
Kişilerin sosyal ve mesleki işlerini etkilemesi, buna engel olamaması ya da bu aktivitesinin sıkıntı yaratmasının, bağımlılığın işaretleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Coşkunol, ''Bunun sorun haline geldiğinin belirtisi, kesme noktasında kişide kontrolün kalmamasıdır. Bu durum ciddi tedavi edilmesi gereken bir sorun haline gelebilmektedir'' dedi.


TheGrudge 28 Ağustos 2006 04:47

Hastalıklara Karşı Alınabilecek Önlemler

Pek çok insan, bedeninin kusursuz çalışmasını bekler, ona sınırsızca yük bindirebileceğini ve onun kendini iyileştirici güçlerinin sınırsız olduğunu sanır. Bu açıdan kendilerini aldatanların hayatları tehlikededir. Çünkü bedenimiz, anlayış, bakım, yeterince hareket ve yeni güçler oluşturabilmek için dinlenmek ister. Kendi sağlığını dikkatsizce sömüren hiç kimse cezasız kalamaz. Bedenimize özenle davranışımızın olumlu etkilerini kanıtlayabilmek ise tabi ki pek kolay değildir. Herhangi bir kişi alışılmış ilkbahar nezlesine yakalandığında, o kişinin şanslı olduğu düşünülebilir. Ama bu şanslı sayılan kişinin basit uygulamalarla bedenini güçlendirmiş olabileceğini çok az kişi düşünür. Pek çok kimsenin, neden bir ökseotu kürü yapayım ki, kan dolaşımımda hiçbir anormallik yok, dediği de düşünülebilir. Yani sonuç olarak, akılcılıkla uygulanacak bir sağlık önlemi ancak önerilebilir. Sağlığı için neyin önemli olduğuna herkes kendi başına karar vermelidir. Ama Yaradan, sağlıklı yaşam için gereken her şeyi yaratmış. Bizden beklediği ise, armağanlarından yararlanabilmek için biraz çaba göstermemiz.


Bedene dayanıklılık kazandırmak

Genel sağlık için hiçbir şey, ışık, açık hava ve su banyoları kadar önemli değildir. Bu yöntemlerle kişi bedenini sertleştirebilir ve hastalıklara karşı dayanıklılık kazandırabilir. Bu konuda soğuk su, kalbi ve dolaşım sistemini uyarması, derinin kan dolaşımını arttırması açısından, önemli ölçüde öne çıkmaktadır. Bu uygulamalar sırasında aşağıdaki kurallara özenle uyulmalıdır:

a) Soğuk su kullanımından önce bedenin sıcak olması gerekir. En doğrusu, sıcak yataktan kalktıktan hemen sonra soğuk su kullanılmasıdır. Akşamları ise, bir yürüyüşle veya uygun beden hareketleriyle beden ısıtılmalıdır.

b) Banyo odası soğuk olmamalıdır. Hava akımı oluşmaması için, pencerenin ve kapının kapalı tutulması gerekir. Soğuk su kullanımından sonra bedenin yeniden hızla ısıtılması gerekir. Bunun en uygun yolu, bir süre için sıcak yatağa girmektir.

c) Bedeni güçlendirme önlemleri sırasında aşırıya kaçılmamalıdır, aksi halde beden bu tür uyarılara alışabilir ve beklenen sonuç alınamayabilir.

Bu konudaki tüm olanaklardan sürekli yararlanmak yerine, duruma göre değişik uygulamalara yönelmek doğru olacaktır.

Özellikle çocuklar için gerekli olan sağlık önlemleri: Elden geldiğince açık havada bulunmak! Ama bir annenin çocuğuna verebileceği en değerli şey, belirli bir süre boyunca onu emzirmektir Böylece ona, gelecekte karşılaşabileceği enfeksiyon hastalıklarına karşı korunma gücü sağlamış olacaktır. Çünkü anne sütünün içinde pek çok savunma maddeleri bulunur. Her çocuk, bağışıklık ve savunma sistemlerini oluşturmak zorundadır. Deri ise, soğuğa ve sıcağa karşı tepki göstermeyi öğrenmelidir. Bu öğrenim en iyi biçimde, açık havada hareket etmekle gerçekleştirilebilir; elden geldiğince hafif giyimli, yazın ise en doğrusu çıplak olarak. Çocuk ayrıca açık pencereli bir odada uyumalı ve çıplak ayakla dolaşmalıdır, ki henüz yumuşacık olan ayakları ayakkabı içinde biçimsizleşmeye karşı direnebilsin. İki yaşından sonra çocuğu yavaş yavaş serin suyla banyo ve duş yapmaya alıştırmaya başlanmalıdır. Banyonun ardından hep soğuk suyla duş yaptırılmalıdır. Çocuk eğer dışarıda bir su birikintisine dalarak ayaklarını ıslatmışsa, onları hemen bir sıcak ayak banyosuna sokmalı ve banyo sonunda iyice ovalayarak kurutmalıdır. Banyonun yanı sıra çocuk sıcak bir limonlu bitki çayı içmeli ve gerçekten ısınabilmek için hemen yatağa girmelidir.

Sıcak birikimi tehlikeli olabilir. Bunun için çocuklara yazın kesinlikle sıkı ve hava geçirmeyen giysiler giydirilmemelidir. Kışın ise, sıcak bir yere girildiğinde, müflonlu kaban ve montlar hemen çıkartılmalıdır.

Soğuk suyla yıkanmalar

Sabahları başlayıp, geceleyin yatağa girmeden önce de uygulandığında beden güçlenir ve dayanıklılık kazanır. Güçsüz bedenlerin dayanamadığı soğuk havaya, grip hastalıklarına ve ısı değişimlerine karşı önemli ölçüde direnç oluşur.

Sağ ayaktan başlanan yıkanmada mutlaka küçük bir el havlusu kullanılmalıdır. Daha sonra bacaklar sağdan sola doğru, karın, kollar, sırt ve en önemli bölge olan kalp bölgesi ovalanarak yıkanır. Yıkanma işlemi hızla tamamlanmalıdır. Kalp bölgesi 2-3 kere dairesel hareketlerle ovalanabilir. Kuru bir havluyla ovalanarak kurulanma sırasında muhteşem bir sıcaklık tüm bedene yayılmaya başlar. Böylece eller ve ayaklar ısınır ve beden uyumlu bir dengeye kavuşur. Yatmadan önceki yıkanmalar her şeyden önce iyi bir uyku getirir.

Deri fırçalama

Doğal tüylü bir fırçayla sabahları kuru deri fırçalanır. Göğsün sağ tarafından başlanarak, hep kalp bölgesine doğru fırçalanır. Ayaklardan başlanarak omuzlara kadar çıkılır. Fazla bastırmaya gerek yoktur, derinin kızarması yeterlidir. Sağ taraf tamamlanınca sola geçilir. Sırtın fırçalanabilmesi için fırçaya sap eklenir ve ortadan iki yana doğru fırçalanır. Karın bölgesi dairesel hareketlerle, sağ aşağıdan başlanarak saat yönüne doğru uygulanır. Sonunda, kuru deri pullarından kurtulmak için duş alınır.

Çiyde yürüme

Çim kaplı bir bahçeyi kendi malı sayan kişiler, mayıs günlerinin erken saatlerinde çiy düşmüş çimlerin üstünde çıplak ayakla birkaç tur atmalıdır. Mayıs ayı bu uygulama için en uygun zamandır. Güneş yeryüzünü ısıtmaya başlamıştır, ama toprağın içsel kıpırtıları henüz devam etmektedir. Bu çıplak ayakla çiyde yürüme yalnızca kan dolaşımını uyarmakla kalmayıp, genel sağlık açısından da çok yararlı olacaktır: Tüm beden dikleştirilir, derin soluklar alınırken on dakika boyunca çiy düşmüş çimlerin üstünde elden geldiğince hızlıca yürünür veya koşulur. Eve dönüldüğünde ayaklar sıcak suyla yıkanır ve çorap giyilir. Bu arada üşütmemeye özen gösterilmelidir. Çiyle nemlenmiş çimde yürümek kan dolaşımını uyarır ve sonuç olarak, ayaklar hiçbir zaman soğuk kalmaz. Ayrıca, bu biçimde karşılanan gün boyunca kişi kendini fevkalade dengeli hissedecektir. Kuşların sabah cıvıltıları arasında güneşin ilk tanrısal ışıklarıyla yüzünüz yıkanırken fark ettiğiniz gökyüzünün genişliği adeta içinize yansıyacaktır. Denemeye değmez mi?

Koruma aşıları

Çocukların aşılanması zorunludur. Bu aşılar, bazıları ölümcül olabilen hastalıklara karşı çocuğu korurlar. Çocuğunuza hangi aşının ne zaman yapılması gerektiğini doktorunuz size söyleyecektir.


evo 28 Ağustos 2006 12:18

OBEZİTEYLE SAVAŞTA İŞ BİRLİĞİ ÇAĞRISI


ANKARA - Selma Bıyıklı- Türkiye'de özellikle çocuk ve gençler arasında obezitenin giderek artması üzerine Sağlık Bakanlığı harekete geçti. Bakanlık, İçişleri Bakanlığına yerel yönetimler tarafından uygun fiziki düzenlemelerin yapılarak hareketli yaşamın teşvik edilmesine yönelik programların geliştirilmesi için iş birliği önerdi.

Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Turan Buzgan imzasıyla İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğüne gönderilen yazıda, Sağlık Bakanlığınca sağlığın korunması, geliştirilmesi ve yaşam kalitesinin artırılması amacıyla halkı fiziksel aktiviteyi teşvik etmek ve bunu hayatlarının bir parçası haline getirmeye çalışmak için çeşitli programlar yürütüldüğü belirtildi.

Sağlık Bakanlığı bünyesinde, toplumda hareketli yaşamın teşvik edilmesi ve fiziksel aktiviteyi özendirici faaliyetlerin gerçekleştirilmesi amacıyla ilgili kamu kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin yer alacağı çok sektörlü bir çalışma grubunun oluşturulmasının planlandığı belirtilerek, ayrıca ileriki dönemde gerçekleştirilecek aktivitelere yönelik hazırlıkların yapılması, başarılı belediye uygulamalarının değerlendirilmesi, bunların kamuoyuna duyurularak ödüllendirilmesi, böylelikle yerel yönetimlerin bu konuda desteklenmesinin hedeflendiği bildirildi.

Sağlık Bakanlığınca 2004 yılında yapılan ''Sağlıklı Beslenelim, Kalbimizi Koruyalım'' araştırmasına göre, ülkedeki erkeklerin yüzde 21.2'si, kadınların ise yüzde 41.5'inin obez olduğu tespit edildi.


kompetankedi 1 Eylül 2006 11:59

SİZİN Kİ 'DEPRESİF RUH HALİ' Mİ, YOKSA 'DEPRESYON' MU?

Sık sık 'depresif ruh hali'yle karıştırılan depresyon, beyin biyolojisiyle ilgili 'ciddi' bir psikiyatrik hastalık.
30 Ağustos 2006 Çarşamba 10:10
Son zamanlarda kendinizi değersiz, karamsar ve sinirli mi hissediyorsunuz? Nedensiz ağlama nöbetleri, konsantrasyon güçlüğü gibi şikâyetleriniz mi var? O halde dikkat, depresyon kapınızı çalıyor olabilir. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arif Verimli depresyonu ve belirtilerini anlattı.
Depresyon nedir?
Depresyon bir beyin hastalığıdır. Belirtileri tanımlanmış, tedavisi mümkün bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Halk arasında söylenen geçici, duygusal keder ve neşesizliklerden öte depresyon çok ciddi bir beyin rahatsızlığıdır, mutlaka iyi tanınmalıdır.
Genel belirtileri nelerdir?
Belirtileri şu şekilde sıralayabiliriz: Sosyal yaşamdan uzaklaşma, günlük aktivitelere ilginin azalması, sık sık ağlama isteği, kişisel bakımda özensizlik, umutsuzluk, kimsenin kendisiyle ilgilenmediği düşüncesi, alkol ya da madde kullanımına başlama, suçluluk duyguları, karamsarlık, kaygılar, kendine güvenin azalması, konsantrasyon güçlükleri, sinirlilik, uzun süren üzüntü, tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri, çoğalan ya da azalan enerji düzeyi.


Uyku düzensizlikleri bir işaret
Depresyonda dikkat çekici bir başka belirti uykuda düzensizliklerdir. Bu, aşırı ya da çok az uyku şeklinde kendini gösterebilir. Bir diğer önemli belirti, iştahın aşırı artması veya azalması. Ayrıca hastalarda neşesizlik, hayattan keyif almama, tahammülsüzlük, cinsel istekte azalma, bakımsızlık, içekapanıklılık, sürekli geçmişe yönelik hataları düşünme, kendini değersiz görme, yorgunluk, kendini boşlukta hissetme de depresyonda sık görülen şikâyetler.
Depresyona girmede neler etkendir?
Bugünkü bilgimize göre, depresyondaki en önemli yatkınlık etkeni kalıtım. Araştırmalar, depresyon geçirenlerin akrabalarında da depresyonun sık görüldüğünü gösteriyor. Herkes her gün pek çok kederle karşılaşıyor. Bu faktörler yatkınlığı olanlarda depresyonu tetikliyor. Ama yakınlarında depresyon olanların tamamı depresyona girecek diye bir şey söylenemez.
Hormonlardaki bozukluklar depresyon nedeni mi?
Evet. Mesela mutluluk hormonları dopamin, serotonin, endorfinle duyguları dengeleyen hormon melatonindeki bozulmalar depresyon nedeni olabilir. Ayrıca depresyon bazı hastalıklar sonucunda da ortaya çıkabilir. Örneğin beyin kanaması, beyin travması ya da beyin damar hastalıklarıyla ilgili geçirilmiş bir rahatsızlıktan sonra depresyon görülebilir.


Hastalıklar ve depresyon
Alkol ve madde kullanımı, tiroit hormonundaki dengesizlikler, guatr hastalığı, şeker hastalığı, yatağa bağımlı hastalıklar depresyon yaratabilir. Ergenliğe, menopoza girme, doğum gibi vücut kimyasındaki değişikler önemli bir depresyon nedenidir.
İlaçlar depresyona yol açabilir mi?
Uzun süreli kullanılan bazı ilaçlar depresyondan sorumlu olabilir. Bazı kanserler ve yüksek tansiyon hastalığında da depresyon ortaya çıkar. Bununla birlikte panik fobiler, takıntılar gibi anksiyete bozuklukları, bulumia ve anoreksiya gibi yeme bozuklukları, duygu durum bozuklukları ve şizofreni gibi rahatsızlıkların ortak paydası depresyondur. Depresyona işsizlik, boşanmalar, ayrılıklar, hava, yol durumu gibi faktörler de yol açabilir. Ancak bu faktörler depresyonda çok küçük oranda etkili.
Depresyon ile depresif olma farklı şeyler mi?
Farklılıktan da öte bir ayrımları vardır. Depresyonun belirtileri depresif belirtilerdir. Depresif belirtiler kimi zaman hepimizde görülür. Gün içerisinde depresif bir ruh haline bürünebiliriz. Kimi günler neşesiz, karamsar, tahammülsüz ve bakımsızızdır. Ancak bir sonraki gün bu durum geçebilir. Depresyonsa bir belirtiler topluluğu olup, yaşam kalitesini çok ciddi anlamda bozan, beyin biyolojisiyle ilgili son derece ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Depresyonda teşhis için depresif belirtilerin hiç aksamadan en az iki-üç ay boyunca devam etmesi gerekir.


Prof. Dr. Arif Verimli kimdir?
1954 yılında Antalya'da dünyaya gelen Prof. Dr. Arif Verimli ilkokul, ortaokul ve liseyi Antalya'da bitirdi. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni 1977'de tamamlayarak tıp doktoru oldu. Mezuniyetten sonra psikiyatri asistanlığı yaptı. 1982'de uzman olan Verimli, 1982-1983 yılları arasında Adana Askeri Hastanesi'nde askerlik görevini tamamladı. 1983'te zorunlu hizmet atamasıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde başasistan olarak göreve başladı. 1990'da doçent oldu. 1994-2003 yılları arasında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin başhekimliğini sürdüren Dr. Verimli, aynı hastanede 5'nci Psikiyatri Klinik Şefi olarak görevini sürdürdü. Başhekimliği döneminde 'Evlilik Danışma Merkezi', 'UMATEM', '182 Umut Işığı Hattı', 'İntihar Müdahale Merkezi'ni kurdu. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden emekli olan Verimli, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda profesörlük kadrosuna atandı. Halen aynı fakültede görevini sürdüren Prof. Dr. Verimli evli ve iki çocuk babası.

(radikal)


***


ETİ NASIL PİŞİRİRSENİZ KOLESTEROL YAPMAZ?

Dr. Chen, zeytinyağı dışındaki salamura malzemeleri üzerinde de araştırma yaptıklarını söyledi.
01 Eylül 2006 Cuma 11:25

Tayvan'daki Fu Jen Üniversitesi doktorları, eti zeytinyağında bir süre beklettikten sonra başka yağ koymadan pişirmek gerektiğini söylüyor. Zeytinyağında salamura edilen etin kötü kolesterol oranını düşürdüğünü belirten uzmanlardan ekibin başındaki Dr. Bing-Huei Chen, "Zeytinyağında bekletilen ette pişirildikten sonra antioksidan görevini gören kimyasallar oluşuyor. Bu kimyasallar sadece kötü kolesterolü azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda kalp hastalıkları ve kansere yol açan hücreleri de öldürüyor" dedi. Dr. Chen, zeytinyağı dışındaki salamura malzemeleri üzerinde de araştırma yaptıklarını söyledi.


ALZHEİMERA KARŞI MEYVE VE SEBZE SUYU

Amerikalı araştırmacılar, çalışma kapsamında 2 bin kişinin yeme ve içme alışkanlıklarını on yıl boyunca gözlemiş.
01 Eylül 2006 Cuma 00:16


Meyve veya sebze suyu içmek, Alzheimer hastalığının gelişmesi riskini belirgin ölçüde azaltabilir.

Amerikan Tıp Dergisi'nde yayımlanan bir araştırma, haftada üç kereden fazla meyve veya sebze suyu tüketmenin, Alzheimer hastalığının oluşumunu önlediğini ortaya koydu.

Amerikalı araştırmacılar, çalışma kapsamında 2 bin kişinin yeme ve içme alışkanlıklarını on yıl boyunca gözlemiş.

Buna göre, haftada üç seferden daha fazla meyve veya sebze suyu tüketenlerde, haftada bir seferden az tüketenlere kıyasla, hastalığın gelişme riskinin yüzde 76 azaldığı saptanmış.

İngiliz Alzheimer Derneği'nden Susan Sorensen, bulgunun bilhassa yüksek Alzheimer riski taşıyanlar açısından büyük önem taşıdığı görüşünde.

"Çalışma, haftada bir seferden fazla meyva suyu içenlerde Alzheimer gelişme riskinin azaldığını açık biçimde gösteriyor. Bundan daha fazla tüketenlerde ise risk daha büyük ölçüde azalıyor. Bu, diyabet gibi başka nedenlerden yüksek risk taşıyanlar açısından ise özellikle önemli."

Dr Sorensen, meyve veya sebze suyunun hastalıkla nasıl mücadele sağladığını ise şöyle anlatıyor:

"Biz bu durumun meyvelerın içerdiği, ayrıca bir dizi sebzede de bulunan "polifenol" adlı birtakım bileşenlere bağlı olduğuna inanıyoruz. Beyne kan akışını sağlıyorlar ayrıca büyük olasılıkla oluşan hasarla da tepkimeye giriyorlar. Bu hasara hidrojen peroksitin neden olduğuna inanıyoruz. Bu madde, beyindeki bazı faaliyetlerin yan ürünü."




Alzheimer, beyinde "beta amyloid" adlı bir protein tortusu oluşturuyor. Bu birikim, beyin hücrelerini öldürüyor ve unutkanlığa yol açıyor.

İşte bu değişim sürecine "hidrojen peroksit"in neden olduğu tahmin ediliyor.

Serbest radikaller, hücrelerin zarar görmesine ve birçok hastalığa yol açan reaktif maddeler.

Yapılan pek çok çalışmaya göre ise birçok gıdada yer alan kimyasal maddelerden "polifenol", bu döngüyü yarıda kesip zarar veren serbest radikalleri etkisizleştirebiliyor.

Meyve ve sebzelerde ise bol miktarda polifenol bulunuyor.

Alzheimer Araştırma Vakfı'ndan Harriet Millward, "Pek çok bilim adamı, vücutta serbest radikal oluşumuyla Alzheimer'e yakalanan insanlarda beyin hücrelerinin değişimi arasında bir bağlantı olduğuna inanıyor" diye konuştu.

"Sebze ve meyve suları, serbest radikalleri ortadan kaldıran antioksidanları içerdiğinden, bu araştırma sayesinde mevcut teori de güçleniyor."

Dr Millward'a göre bu araştırmanın uzun vadeli olması ve büyük bir grup insanı kapsaması da teoriyi güçlendiren nedenlerden.

Uzmanlar, hangi meyve ya da sebze sularının daha fazla etkisi olduğuna ilişkin ise araştırmaların devam ettiğini belirtiyor.

/BBC


GusinapsE 1 Eylül 2006 17:55

Omurilik Zedelenmesi
 
Omurilik Zedelenmesi
Vücudun iletişim sisteminin ana arteri sayılan omurilikte meydana gelen zedelenme ağrılara ve hareket aksamasına yol açıyor. Beklenmedik bir darbeyle omurilikte meydana gelecek zedelenmeler, vücudun yönetim sistemini aksatıyor. Karmaşık bir yapı olan vücut sinir sistemi, komuta merkezi olan beyin ve komutları tüm vücuda aktaran omurilikle sinir köklerinden oluşuyor. Beyinde tasarlanan veya otomatik olarak iletilmesi planlanan komutlar omurilik ve sinir kökleri vasıtasıyla uç organlara iletiliyor.
Böylesine önemli bir işlevi olan ve omurga kemlikleri tarafından korunan omuriliğin kaza sonucu zarar görmesi, omurilik yaralanması olarak tanımlanıyor.
Acıbadem Hastanesi Bakırköy Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Opr. Dr. Mustafa Şengün omurilik zedelenmesiyle ilgili şunları söylüyor:
“Omurilikte meydana gelen etkilenmeler bazı harf ve rakamlarla ifade edilir. Omurilik üzerindeki etkileri bası ve kesi diye tanımlıyoruz. Bası, genellikle tam olmayan yaralanmalar için kullanılır. Kesi ise tam yaralanmayı ifade eder. Omurilik yaralanmalarını ifadede kullanılan harfler omurganın anatomik bölümlerinin latince isimlerinin baş harfleridir. Harflerin yanındaki rakamlar ise omurun sırasını belirtir. C harfi boyun omuru anlamına gelen ‘Cervical’den,T harfi sırt omuru anlamına gelen ‘Torakal’den ve L harfi bel omuru anlamına gelen’Lomber’den kısaltılmıştır.”

Ne yapmalı?
Opr. Dr. Mustafa Şengün, omurilik yaralanması olduğunda öncelikle sağlık ekibinin beklenmesi gerektiğine dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor:
“Yaralanan kişinin mutlaka kaza mahallinden uzaklaştırılması gerekiyorsa; hastanın başucuna geçilip, eller avuç içleri yukarı bakacak şekilde boynun yanlarından sırta doğru ilerletilir. Kol ve pazularla boynun sağa sola ve öne-arkaya hareketi engellenerek taşınır. Omurilik yaralanması olan kişi hastaneye ulaştırılınca ilk yapılan işlem solunum ve dolaşımın desteklenmesidir. Omurilik yaralanması için yüksek doz ‘kortizon’ yapılır. Kortizon, yaralanan omurilikte oluşabilecek olan ve tablonun kötüleşmesine neden olacak olan ödemin engellenmesi içindir. Sonrasında ise gerekiyorsa acil cerrahi girişim yapılır. Buradaki ana belirleyiciler, oluşan yaralanmanın ’tam’ yada ’kısmı’ olmasıdır. Yani ilk muayenesinde tam felci olan hastanın kortizon ya da cerrahi tedaviden fayda görme olasılığı, kısmı felci olan hastaya göre çok daha azdır ”

Tedavi süresi
Omurilik zedelenmelerinde hasar oluşmaması için hastane tedavisi gerekiyor. Bu tedavinin süresi ise zedelenmenin derecesine ve hasta üzerindeki etkilerine göre değişiyor.
Opr. Dr. Şengün hastanede tedavi süresiyle ilgili şunları söylüyor:
“En iyi durumda, yani, en az omurilik hasarı gören hastada bu süre 3 hafta kadardır. ‘Bası’ ile oluşan zedelenmelere maruz kalan hastalar, cerrahi ve fizik tedaviden fayda görürler. Tam yaralanma hali olan ’kesi’ durumunda, cerrahi müdahalenin başarı şansı yoktur. Ancak fizik tedavi ile hasta üzerindeki etkileri, belli seviyelere indirilebilir. Omurilik yaralanması olan hastalarda idrar, gaita ve fizik tedavi kontrolleri düzgün yapılmalıdır.”


evo 4 Eylül 2006 20:34

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BULAŞICI HASTALIKLARI ARTIRIYOR



NORWICH - İklim değişimi yüzünden Avrupa'da normalde görülmeyen hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı bildirildi.
İngiltere'deki East Anglia Üniversitesi profesörü Paul Hunter, "Sellere ve kuraklığa neden olan değişken hava, bulaşıcı hastalıkların tekerrüründe de değişikliklere yol açacak" dedi.
Hunter, ABD'nin körfez eyaletlerinde görülen bir deniz organizmasının neden olduğu "Vibrio Vulnificus" adlı hastalığın, Baltık denizine giren 3 kişide görüldüğünü belirterek, Danimarka'da da bir kişinin bu hastalıktan öldüğünü bildirdi.
İtalya sahillerindeki halkın da "Ostreopsis ovata" adlı organizmanın bulaşması tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, ısınan deniz suları sayesinde bu organizmanın habitatını genişlettiği belirtildi. Hunter, 100 kadar tatilcinin ishal, deride kırmızı noktalar ve ateş gibi belirtilerle hastaneye kaldırıldığını söyledi.
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nin de son yıllarda, daha önce herhangi bir sorunun olmadığı yerlerde ortaya çıktığına dikkat çekildi.
Hunter, bunun yazların daha sıcak olmasından ziyade, kışların eskisi kadar soğuk olmamasından kaynaklandığını belirtti.
Hunter, bulaşıcı hastalıkların iklim değişiklikleri yüzünden değişime uğradığı yönünde çok açık işaretler bulunduğunu kaydetti.


kamyon 5 Eylül 2006 17:52

SAĞ YANA YATARAK UYUYUN



Bir tarafa yatarak uyuma durumunda, yatılan yöne bağlı olarak burun deliklerimizin birisinin tıkanırken, diğerinin açıldığı ve solunumun açık olan burun deliğinden yapıldığı araştırmalarla belirlenmiştir.

Ayrıca nefes alınan burun deliği ile beynin yarımküreleri ve sempatik-parasempatik sinir sistemleri arasında da bir münasebet olduğu, çalışmalarla gösterilmiştir.
Sağ tarafa yatılması durumunda, sağ burun deliği tıkanmakta, sol burun deliği açılmaktadır.
Sol burundan yapılan nefes alma ile sağ beyin yarımküresinin aktivitesi artar.
Sağ beyin yarımküresinin uyarılmasi, parasempatik sinir sistemimizin faaliyetlerini artırmasına, kalb hizimizin yavaşlamasına, tansiyonumuzun düşmesine ve mide-bağırsak faaliyetlerimizin yavaşlamasına vesile olur.
Dolayısıyla kalbimiz daha az yorulur, uykuya dalmamız daha kolaylaşır, bu da istirahatimizin daha iyi olmasına imkân sağlar.
Diğer yandan sol tarafa yatılırsa ne olur?
Sol burun deliğinin tıkanması ile birlikte sağ burun deliğinden nefes alınması, sempatik sinir sisteminin faaliyetlerinde artışa yol açar; bu durumda kişi heyecanlanmış gibi olur ve kalb atışlarındaki hızlanma ile kalb daha da yorulur.
Bu yüzden uykuya dalma zorlaşır.
Çünkü kalb atım hızının, tansiyonun, heyecan ve dikkatin artması uykuya engel olabilir.
Sol tarafımız üzerine uyumada ise vücudumuz daha çok yıpranacaktır.
Sırtüstü veya yüzüstü yatınca durum ne olacaktır?
Yüzüstü yatmak zaten uzun süre mümkün olmadığı gibi, kalb, akciğerler ve mide bu durumda baskı altında olduğu için, ciğerlerimiz ve midemiz sıkışıp rahatsızlık verebilir.
Sırtüstü yatıldığında ise bu rahatsızlıklar olmayabilir.
Ancak uykuya dalmada gecikme olabilir.
Bu durum da vücudun tam dinlendirici bir uykuya geçmesine ve dinlenmesine engel olabilir.
Çünkü bu durumda gündüz olduğu gibi iki burun açık olacak ve parasempatik sistem uyarılamayacaktır.
Ayrıca sırtüstü yatılması durumunda mide ve bağırsakların fonksiyonlarını gerçeklestirmesi biraz daha zorlaşacaktır.
En faydalı ve belki de en az zarar görebileceğimiz yatış pozisyonun; "sağ yana yatarak ve ayakları vücuda doğru çekerek uyuma"
şeklinde olduğu, yapılan araştırmalarla ancak bugün doğrulanabilmektedir.
Bu yatış seklinde hem mide ve bağırsaklar korunmakta, hem de sindirimin daha kolayca tamamlanması mümkün kılınmaktadır.

(alıntı)


evo 9 Eylül 2006 10:59

GÜNEŞE KIŞIN DA DİKKAT


ANTALYA - Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ertan Yılmaz, güneşin zararlı etkilerinden kış aylarında da korunulması gerektiğini belirterek, ''Güneş her zaman güneştir. Hatta kışın daha tehlikelidir. Çünkü yazın çok sıcak olacağından güneşte fazla kalmaz, gölgeye kaçarsınız'' dedi.
21. Ulusal Dermatoloji Kongresine katılan Prof. Dr. Ertan Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, güneşin zararlı etkilerinden korunmanın önemine değinerek, güneş etkilerini yaz ve kış ayları diye ayırmanın ''ciddi bir yanılgı'' olduğunu kaydetti.
Güneş ışınlarının zararının sadece yaz aylarında etkili olmadığını belirten Prof. Dr. Yılmaz, ''Güneş her zaman güneştir. Hatta kışın daha tehlikelidir. Çünkü yazın çok sıcak olacağından güneşte fazla kalamaz, gölgeye kaçarsınız. Halbuki kışın ısınıyorum diye güneşte daha fazla kalırsınız'' dedi.
Prof. Dr. Ertan Yılmaz, derinin yaz ayları boyunca güneşin etkisiyle kalınlaşacağını, eski haline dönmesi için basit nemlendiriciler kullanılabileceğini kaydetti. Yaz aylarında kalınlaşan deriden kurtulabilmek için keselenmek ve liflenmenin de doğru olmadığını belirten Prof. Dr. Yılmaz, ''Aşırı soyma, deride ters tepki yapıyor'' diye konuştu.



Saat: 06:41
Sayfa 5 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık