![]() |
Dikkat, stres kanser yapıyor ABD’nin Yale Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayla, stresin kansere neden olduğu bilimsel olarak da kanıtlandı. Araştırmayı yöneten Prof. Tian Xu, stresin bazı kanserleri tetiklediğini ve tümörlerin büyümesine neden olduğunu açıkladı. Nature Dergisi’nde yayınlanan araştırmaya göre, gün içinde işyerinde ya da aile ortamında yaşanılan duygusal ya da fiziksel kaynaklı stres, kanserin gelişmesi için “ideal” bir ortam oluşturuyor. |
Genetik Hastalıklar Danışma Derneği Kuruldu Genetik hastalıkların önlenmesine yönelik faaliyet ve organizasyonlar yapmak amacıyla Genetik Hastalıklar Danışma Derneği (GENDER) kuruldu. GENDER’den yapılan yazılı açıklamada, merkezi Ankara’da olan derneğin, ilk olarak 1 Aralık 2007 tarihinde Mersin Sağlık İl Müdürlüğü ile koordineli olarak ücretsiz halk bilgilendirme toplantısı yapacağı belirtildi. Toplantıda, talasemi ve diğer kan hastalıklarının, bu hastalıklara yönelik önlem ve tedavi şekillerinin anlatılacağı kaydedildi. Açıklamada, derneğin genetik hastalıklardan korunmak için halk eğitim programları hazırlayacağı, genetik hastalıkların tanınması ve sıklıklarının azaltılması için panel ve seminerler düzenleyeceği, genetik hastalıklı çocuk sahibi ailelere psikolojik danışmanlık hizmeti vereceği belirtildi. Derneğin kurucu üyeleri arasında Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Volkan Baltacı, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. M. Ali Ergün, Ankara Gazi Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysun Baltacı bulunuyor. |
Kök hücreden domuz eti üretildi Hollandalı bilimciler, domuz kök hücrelerinden, laboratuvar ortamında domuz eti üretti. Yöntemin geliştirilmesi halinde, canlı hayvan yetiştirmeye gerek kalmadan et tedarik edilebileceğine dikkati çekildi. Domuz etinin, laboratuvar ortamında 2006'dan beri büyütülmekte olduğu, fakat domuz etinin doku yapısının ve kıvamının tam olarak elde edilemediği, yöntemin geliştirilme ihtiyacının olduğu kaydedildi. Yöntem üzerinde Hollanda'nın yanı sıra ABD, İskandinavya ülkeleri ve Japonya'da da çalışmalar yapılıyor. Hollanda'daki çalışmaları yürüten Maastricht Üniversitesi biyoloğu Mark Post, "Bir domuzdan alınan kök hücreleri, 1 milyon faktör düzeyinde çoğaltmamız durumunda, aynı düzeyde elde edebileceğimiz et miktarı için ihtiyacımız olan 1 milyon domuzu yetiştirmemiz gerekmeyecek" dedi. Hollanda'daki çalışmalara, araştırma enstitüleri bünyesinde kurulan olan "in-vitro et konsorsiyumunun" destek verdiği kaydedildi. |
Bu araştırma kadınları çok kızdıracak Kadınlar, erkeklerin ilkel olduğunu düşünse de, yeni yapılan araştırmanın sonuçları çok farklı görünüyor. Yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, bebeğin erkek olmasını sağlayan Y kromozomu insan genetik kodundaki diğer herşeyden daha hızlı evrimleşiyor. Araştırma, insanların ve insana en yakın canlı olan şempanzelerin Y kromozomları arasında sadece yüzde 30'luk bir fark olduğunu ortaya koydu. Bu fark, insanın genetik koduyla şempanzenin kodu arasında aranın en açık olduğu nokta. Diğer kısımlarda insan-şempanze farkı sadece yüzde iki. Y kromozomlarındaki bu değişikliğin son 6 milyon yıl içerisinde meydana geldiği düşünülüyor, evrim sözkonusu olduğunda kısa bir süre. Cambridge Üniversitesi Whitehead Enstitüsü yöneticisi ve MIT'de bioloji profesörü olan Dr. David Page, "Gördüğümüz kadarıyla, Y kromozomu insanın kendisini en hızlı geliştiren kromozomu" diyor ve ekliyor "Sürekli yeniden inşa edilen bir ev gibi" Ancak erkekler kendilerinden çok etkilenmeden önce, araştırmacılardan bir uyarı var: "Cinsiyeti belirleyen Y kromozomunun hızlı evrimleşiyor olması, erkeklerin de daha gelişmiş olması anlamına gelmeyebilir" |
Diyabet hastalarına yeni umut... İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi araştırmacıları, birinci tip diyabet hastası çocuklarda günlük insülin iğnelerine son verecek bir “yapay pankreas” geliştirdi. Pankreas yerine geçen karmaşık cihaz, kan şekeri seviyesini ölçüyor, salgılanması gereken insülin dozunu ayarlıyor ve ilacı gece vücuda pompalıyor. Birinci tip diyabet hastası çocuklar, özellikle uykudayken kan şekeri seviyesi tehlikeli derecede düştüğünde hipoglisemi atakları geçirme riskiyle karşı karşıya bulunuyor. İnsülinin daha önce belirlenmiş seviyelerde verilmesini sağlayan insülin pompaları halihazırda kullanılıyor. Ancak yeni sistem, insülin dozunun daha karmaşık bir şekilde takip edilip düzenlenmesini sağlıyor. Bu cihazla insülin dozunun yakından takip edilip düzenlenmesinin, kan şekerinin daha iyi kontrol edilmesi ve böylece tehlikeli hipoglisemi ataklarının önüne geçilmesini sağlayabileceği belirtiliyor. Araştırma, 54 gece boyunca 5 ila 18 yaş arasındaki 17 çocuk arasında yapıldı. Yapay pankreas sisteminin, zamanın yüzde 60’ında kan şekeri seviyesini normal seviyelerde tuttuğu belirlendi. Bu oran, halen kullanılan pompalarda ise yüzde 40 seviyesinde. Bu süre içinde yapay pankreas bağlanan çocuklarda önemli hipoglisemi atağı görülmezken, normal pompaları kullanlarda 9 hipoglisemi vakası görüldü. Böbrek naklinde doku uyumsuzluğuna son İngiltere’de 15 yıldır diyaliz makinesine bağlı olarak yaşayan Maxine Bath adlı kadın hastaya, kardeşinden alınan ’uyumsuz’ böbrek nakledildi Hayatının 15 yılını diyaliz makinesine bağlı olarak sürdürdükten sonra, ortaya çıkan tansiyonla ilgili problemler nedeniyle doktorların sadece birkaç ay ömür biçtiği Maxine Bath, Kasım 2009’da Coventry Üniversite Hastanesi’nde, tansiyonunun tehlikeli boyutlarda düşük olmasına karşın, yapılan operasyonla kız kardeşinden alınan böbreğin başarıyla nakledilmesi sayesinde tekrar sağlığına kavuştu. İngiltere’de yayınlanan Times gazetesinin haberine göre ameliyatta, plazmayı kandan ayırıp soğutarak protein ve antikorların jelimsi bir maddeye dönüşmesini sağlayan bir soğuk filtrasyon sistemi kullanıldı. Bu sayede nakledilen organın vücut tarafından reddedilmesine neden olan antikorlardan arındırılan kan, yeniden ısıtma işleminden geçirilerek hastaya geri verildi. Ameliyatı yapan ekipten Dr. Rob Higgins, yeni ameliyat tekniğinin, vücutla doku uyuşmazlığı olan bir organın nakledilmesinde ilk kez kullanıldığına işaret etti. Organın vücut tarafından reddedilmesine neden olan antikorları devre dışı bırakan diğer yöntemlerin Bath’ın zaten tehlikeli boyutlarda düşük olan tansiyonunun daha da düşmesine neden olacağına dikkati çeken Higgins, yeni tekniğin bu açıdan çok önemli olduğunun altını çizdi. Bath, Kasım ayındaki ameliyattan sonra geçirdiği 6 aylık rehabilitasyon devresinin ardından yaptığı açıklamada, “Ameliyatın üstünden çok zaman geçmiş olmamasına karşın kendimi şimdiden çok daha sağlıklı hissediyorum. Daha önce hiçbir zaman yiyemediğim fıstık ve çikolata gibi yiyecekleri tekrar yiyebilmeyi dört gözle bekliyorum” dedi. Prof. Demirbaş: Biz 2007’de yaptık Medical Park Antalya Hastanesi Organ Nakli Merkezi Direktörü Prof. Dr. Alper Demirbaş, İngiltere’deki nakil ameliyatını kendilerinin ilk kez 2007’de yılında yaptıklarını söyledi: “Biz Türkiye’de ilk defa kan ve doku uyumu olmadan böbrek nakli yaptık. 12 kan ve doku uyumu olmayan ameliyat gerçekleştirdik. Bunlardan 11’i hala çalışıyor. Bu ilk defa 20 yıl önce Japonya’da yapıldı. Tüm gelişmiş ülkelerde bu ameliyatlar yapılıyor. Türkiye’de maaliyeti yüksek olduğu için yaygınlaştırılamıyor. SGK bunu karşılamıyor. Biz bunun için gerekli başvuruları yaptık. Türkiye’de organ nakli olan kişi sayısının artırılması için, organ naklinin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. İngiltere’de uygulanan ”cryo filtration“ tekniği kullanılan bir yöntem. Biz Türkiye’de bu tekniği kullanmadık, çünkü buna gerek kalmadı. Amerika’da ve Japonya’da bu teknik kullanılıyor. Ben 1997 yıllarında Amerika’daydım ve bu tekniği kullanıyorduk. Belki İngiltere’de bu bir ilktir.” (Vatan) |
AIDS'e çare bulunuyor mu? Bilim adamları, AIDS hastalığına neden olan HIV virüsü gibi retrovirüslerde mevcut olan "integrase" enziminin yapısını görmelerine izin veren bir kristal üretti. İngiltere'deki Imperial Koleji ile ABD'deki Harvard Üniversitesinde görev yapan bilim adamlarının ortaklaşa yürüttüğü araştırmanın sonuçlarının, HIV virüsü hakkındaki sır perdesini araladığı ve daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine öncülük edebileceği bildirildi. Bilim adamları, enzimin 3 boyutlu yapısını gösteren ve 40 bin denemenin ardından elde edilen kristalin, HIV'e çok benzeyen başka bir retrovirüsten alınan bir integrase enziminden üretildiğini belirtti. Uzmanlar, bu enzimin yapısının çözümlenmiş olmasının, araştırmacılara, enzimi engellemeye yönelik ilaçların nasıl çalıştığını, nasıl geliştirilebileceğini ve HIV virüsünün bu ilaçlara direnç geliştirmesinin nasıl engellenebileceğini anlama imkanı sağladığını vurguladı. Nature gazetesinde yayımlanan araştırmanın ekibinde yer alan Peter Cherepanov, yaptıkları denemelerde aldıkları kötü sonuçlara rağmen pes etmediklerini ve sonunda emeklerinin karşılığını aldıklarını belirtti. HIV virüsüne karşı geliştirilen bazı ilaçların bu enzimi bloke etmeye yönelik olduğunu belirten Cherepanov, ancak bilim adamlarının şu ana bu ilaçların nasıl çalıştığını ve nasıl geliştirilebileceğini bilmediklerini söyledi. Son zamanlarda bu enzimi bloke etmeye yönelik olarak geliştirilen bazı ilaçları kristalin üzerinde denediklerini de belirten bilim adamları, bu sayede ilaçların enzimi nasıl bloke ettiğini gözlemleme imkanı buldu. AIDS hastalığının ortaya çıkışından bu yana yaklaşık 60 milyon kişiye HIV virüsü bulaştı, 25 milyon kişi yaşamını yitirdi. (ekolay) |
Kanser tedavisinde sürpriz gelişme Isparta’da tarımına 1882 yılında başlanan gül, kozmetik, kişisel bakım, temizlik ve ilaç endüstrisinden sonra şimdi de tıp dünyasında tedavi amaçlı kullanılacak. Isparta gülünün sağlık alanındaki etkileri üzerinde araştırma yapan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ayten Altıntaş, gül çiçeği ve gül yağının cilt kanseri başta olmak üzere radyasyona maruz kalan hastaların parçalanan hücrelerinin onarılmasında olumlu etki sağladığının tespit edildiğini söyledi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde 4 yıl önce kanser teşhisi konulan hastaların kan hücrelerinde gül çiçeği ve gül yağının etkisi üzerinde laboratuvar ortamında çalışma yaptıklarını anlatan Prof.Dr. Altıntaş, “Bu çalışmanın ardından bir de deri hücreleri üzerinde çalışma gerçekleştirdik. Kanser teşhisi konulan hastanın derisinden alınan parça üzerindeki hücreler üzerinde çalıştık ve onarıcı özelliği olduğunu tespit ettik” dedi. Prof.Dr. Altıntaş, bu araştırmanın, cilt kanserleri başta olmak üzere, kanser hastalığı yüzünden tahrip olan derinin onarılmasında gül çiçeği ve gül yağının kullanılabileceğini ortaya çıkardığını, gülün ruh sağlığı, kas, sinir gevşetici özellikleriyle de ön plana çıktığını vurguladı. Son çalışmanın henüz yayınlanmadığını belirten Prof.Dr. Altıntaş, en kısa zamanda bu çalışmanın da yayınlanacağını söyledi. DOKTOR REÇETESİYLE ROSENSE ÜRÜNLERİ Isparta Gül ve Gül Ürünleri Satış Kooperatifi (GÜLBİRLİK) Genel Müdürü Bolat Tamer, Prof.Dr. Altıntaş'ın yaptığı çalışmaları yakından takip ettiklerini ve kendilerine her konuda destekte bulunduklarını söyledi. Tamer, Erzurum ve Samsun'da doktorların hastalarına reçete ile GÜLBİRLİK markası olan Rosense ürünlerini yazdıklarını belirterek, “Erzurum ve Samsun'da ellerinde doktor reçetesiyle bayilerimize gelen vatandaşlarımız var. Araştırdık, hekimler cilt problemi yaşayan hastalarına Rosense ürünlerini tavsiye ediyor. Bu müthiş bir gelişme. Tıp dünyasında çığır açacak bir dönemi yaşıyoruz” diye konuştu. |
Dayanılmaz cazibenin sırrı terde gizli Uzmanlar yaptıkları araştırma sonucunda bir kadının yaradılışının ipuçlarının terinde ya da görünümünde gizli olduğunu belirtiyor. 150 üniversite öğrencisinin DNA'ları üzerinde araştırma yapan Avustralyalı uzmanlara göre, cazibenin sırrı anne ve babamızdan aldığımız bağışıklık genlerinde gizli. Araştırmada aralarında doktor ve mühendis adaylarının da bulunduğu gönüllü öğrencilerden aşk hayatlarına dair detaylı bilgiler ortaya koyan soruları cevaplamaları da istendi. Bu cevaplar, genetik testlerle karşılaştırıldı. En farklı farklı MHC genlerine (Major Histocompatibility Complex genes) sahip olan kadınların, daha cinselliğe yatkın partnerler oldukları ortaya çıktı. Batı Avustralya Üniversitesi'nden uzmanlar, bir kadının bağışıklık sisteminin neden erkeklerle olan ilişkilerindeki başarısını etkilediğini kesin olarak bilemiyor. Ancak bir kadının terinin özelliğinin bu etkileşimi doğrudan etkiliyor olabileceğini belirtiyor. Önceki araştırmalar da bir kişinin kendi terinden daha farklı ter kokusuna sahip olan kişiyi daha hoş bulduğunu ortaya koymuştu. Uzmanlar, erkeklerin MHC genlerinin ise kadınlarla olan ilişkilerinde başarılı olmalarına bir etkisinin olmadığına da dikkat çekiyor. (GAZETEPORT) |
Yunuslar, şeker hastalığına çare olabilir Yunusların, şeker hastalığının tedavisine ışık tutabileceği bildirildi. ABD'nin San Diego kentinde düzenlenen Amerikan Bilimsel Gelişme Derneği'nin yıllık konferansında sunulan araştırmalarda, yunusların insanlarla benzer beslenme alışkanlıkları olduğu, bu hayvanların çoğunlukla balık ve deniz meyveleriyle beslendikleri belirtildi. Amerikan Okyanus ve Atmosfer Dairesi'nden Carolyn Sotka ve başka bilim adamlarının yaptığı araştırmalar, yunusların kan kimyalarını değiştirdiğini, bunun da insanlardaki şeker hastalığına bağlı hastalıklarla benzer sorunlara (ensülin direnci, demir fazlalığı, böbrek taşları) yol açabildiğini gösterdi. En çok bilinen uzun burunlu yunusların her an, şeker hastalığına benzer "psikolojik bir durum yaratabildiğini" vurgulayan bilim adamları, insanların şeker hastalığını kontrol etmek için protein bakımından zengin yiyecekler tükettiğini, yunusların da protein bakımından zengin beslenme biçimini korumak için şeker hastalığına benzer bir durum "yarattığına" dikkati çekti. Bilim adamları, bu mekanizmanın yunusların protein bakımından zengin ve düşük karbonhidratlı besinlerle beslenmesinden kaynaklandığını, bu durumun da beden kimyasında, insanlardaki şeker hastalığıyla aynı, bir dizi değişikliğe yol açıyor olabileceğini belirtti. 52 uzun burunlu yunusun kan örneklerini 7 yıl boyunca alan bilim adamları, açken bu hayvanların kan kimyasının şeker hastası bir insanınki, karınları doyduktan sonra ise sağlıklı bir kişininkiyle benzer olduğunu gördü. Bilim adamlarından Stephanie Venn-Watson, bunun yunuslara yüksek oranda proteinle beslenirken uygun şeker oranının korunmasını sağladığını ifade etti. İnsanların ve yunusların büyük beyninin kanda yüksek şeker oranına ihtiyaç duyduğu, hem insanlar hem de yunusların şekeri kullanmak için benzer psikolojik mekanizmalar geliştirmiş olabileceği kaydedildi. İnsanların, kandaki şeker oranını en az düzeyde tutmak için ensüline son buzul çağında direnç geliştirdiğini düşünen bilim adamları, benzer şekilde yunusların da 55 milyon yıl önce okyanusta yaşamaya başladıklarında ensüline direnç göstermiş olabileceğini vurguladı. Yunusun gen haritasıyla ilgili başka araştırmaların, ayrıca bu hayvanların özel durumunun ayrıntılarını belirleyerek ve sorunlarla nasıl başa çıktığını anlayarak insanlarda şeker hastalığının tedavisi için yeni yöntemlerin geliştirebileceğine dikkat çekildi. Araştırmalar "Science" dergisinde yayımlandı. (ekolay) |
Aspirin kansere iyi mi geliyor? Bu araştırma sonuçları doğrulanırsa kadınların ucuz ve kolay bir biçimde kanserden korunacaklar. Yapılan yeni bir araştırmaya göre düzenli olarak aspirin alan kadınların göğüs kanserinden hayatını kaybetme oranı yarı yarıya azalıyor. 4 bin hemşire üzerinde yapılan araştırmada sürekli olarak aspirin alanların yüzde 50’sinde göğüs kanserinden ölüm riskinin azaldığı, yüzde 50’sinde ise göğüs kanserinin yayılma hızının yüzde 50 azaldığı görüldü. 1976 yılında başlayan araştırma 2006 yılına kadar sürdü. Bu süre içinde 341 hemşire kanserden öldü. Haftada iki ile beş arasında aspirin alan hemşirelerin yüzde 60’ın kanserin yayılma riski azaldı. Harvard Medical School tarafından yürütülen araştırma Clinical Oncology Dergisi’nde yayımlandı. Uzmanlar klinik deneylerde bu araştırma sonuçları doğrulanırsa kadınların ucuz ve kolay bir biçimde kanserden korunacağını belirtti. |
Sigara içenlerin IQ'su daha düşük Reuters'tan yılın en tartışılacak sağlık haberi! Sigara içenlerin IQ'su daha düşük... Günde 1 paket ya da daha fazla sigara içen kişilerin zeka seviyesi içmeyenlere oranla 7.5 puan daha düşük çıktı... Bir insan ne kadar çok sigara içiyorsa IQ seviyesi de o kadar düşük oluyor... İsrail'de araştırmaya konu olan 20 bin kişilik grubun içinde; Sigara içmeyenlerin IQ ortalaması: 101 Sigara içenlerin IQ ortalaması: 94 Günde 1-5 sigara içenlerin IQ ortalaması: 98 Sigaraya 18'inden sonra başlayanların IQ ortalaması: 97 Günde 1 paket ya da daha fazla sigara içenlerin IQ ortalaması: 90 Uzmanların tavsiyesi: düşük IQ seviyesine sahip kişiler okul çağlarında belirlensin, bunlar sigaraya başlamaya en yatkın kişiler olacağı için sigaranın zararlarını anlatan kampanyalar özellikle bu kişiler üzerine yoğunlaşsın. İsrail'de yaklaşık 20.000 asker üzerinde yapılan araştırmalar sigara içenlerin IQ'larının sigara içmeyenlere oranla daha düşük olduğunu ortaya koydu. Ayrıca araştırmaya göre kişi ne kadar çok sigara içerse IQ'su o kadar düşük oluyor. Tel Hashomer'de bulunan Sheba Sağlık Merkezi'nde yapılan araştırmada günde bir paket içen gençlerin IQ'larının sigara içmeyenlerden ortalama 7.5 puan daha az olduğu belirtilirken zihinsel ve davranışsal sorunları olan kişilerin sigaraya sarılmasının önemli bir neden olduğunun altı çizildi. 18 yaşındaki 20.211 kişiyi inceleyen Dr. Mark Weiser'a göre bu kişiler sigaranın zararlarının anlatıldığı kampanyalarda ana hedef kitlesi olarak alınmalı. (Vatan) |
'Domuz gribi tamamen yavaşladı' Sağlık Bakanı Recep Akdağ, domuz gribinin Türkiye'de artık tamamen yavaşladığını, salgının yatıştığını bildirdi. Akdağ, Sağlığın Geliştirilmesi ve Teşviki Çalıştayına gelişinde basın mensuplarının sorularını yanıtladı. “Kalp yetmezliği ve iskemik kalp hastalığına yönelik riskleri öne sürülen Avandia isimli ilacın toplatılması kararı alınıp alınmayacağı” sorusu üzerine Akdağ, söz konusu ilacın 2007'den beri takip edildiğini, 2008'de de ilacın prospektüsüne belli hususların ilave ettirildiğini söyledi. Akdağ, doktorlara “Özellikle kalp ve kalp damarları hastalığı bulunanlar için ilacın kullanımının doğru olmadığının” bildirildiğini ifade ederek, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünün ayrıca doktorlara bir mektupla da bilgi verdiğini belirtti. Söz konusu ilacın, şeker hastalığı için kullanılan ilaçların yetersiz kaldığı, dirençli hastalarda kullanıldığını kaydeden Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dolayısıyla zaten her hasta için kullanılması söz konusu değil. Türkiye'de çok sayıda diyabet hastası var ve çok sayıda da ilaç kullanılıyor. Bu ilaç yılda 1 milyon kutunun daha altında satılıyor. Şu anda ilgili bilimsel kurullarımız piyasadan çekmeyle ilgili bir karar almış değiller. Kullanımıyla ilgili kısıtlamalar var. Dirençli hastalar için mecbur kalındığında kullanılabilen ilaç grubundan, benzeri başka ilaçlar da var. Doktorlarımızın itina etmesi, üzerinde dikkatle durması gereken bir ilaçtan bahsediyoruz.” İlacın yan etkilerinin de takip edildiğini açıklayan Akdağ, şimdiye kadar ciddi yan etki bildirimi olmadığını belirtti. Balıkesir'deki grizu faciası Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Balıkesir'deki grizu patlaması sonrası, yaralıların civarda hastane olmadığı için başka illere sevk edildiği” iddialarına ilişkin soruya karşılık, patlamanın olduğu bölgeye yakın ilçede bir hastane bulunduğunu, ama böylesi büyük bir olayda bir ilçe hastanesinin işin tamamını üstlenemeyeceğini söyledi. Ambulansların süratle olay yerine intikal ettiğini ve yaralıların 3. derece yoğun yanık bakımının yapılabileceği hastanelere nakledildiğini vurgulayan Akdağ, Türkiye'de son yıllarda yanık yoğun bakımıyla ilgili ciddi gelişmeler sağlandığını, 112 kontrolünde gerekli düzenlemeler yapılarak yaralıların bu yoğun bakım merkezlerine intikal ettirildiğini kaydetti. Akdağ, yaralıların hastaneye intikal edinceye kadar bakımlarının ambulanslarda sürdürüldüğünü, söz konusu olay sonrası çok sayıda yaralının süratle çevre merkezlere sevk edildiğini söyledi. Domuz gribi “Şubat ayının sonuna yaklaşıyoruz, Türkiye'de Domuz gribi vakaları bitiyor diyebilir miyiz, artık gündemden çıktı, bu konudaki değerlendirmenizi alabilir miyiz?” sorusu üzerine de Akdağ, şu bilgileri verdi: “Domuz gribi bir salgın olarak Türkiye'de artık tamamen yavaşlamış durumda. Doğru, gündemimizden çıkmak üzere olduğunu da söyleyebiliriz. Yani asıl alevli dönemini geçirdik, yaşadık, o hususta aldığımız tedbirler vardı biliyorsunuz. Artık salgın Türkiye'de yatışmış durumda. İkinci, daha hafif bir dalga olur mu? Bilim adamlarımız bütün dünyada olduğu gibi bu konuyu da izliyorlar, takip ediyorlar.” “Kızamığı Avrupa'da elimine eden ilk ülke olacağız” Sağlığın Teşviki ve Geliştirilmesi Çalıştayına katılan Akdağ, Batılıların “Sağlığın promosyonu” şeklinde ifade ettiği, sağlığın geliştirilmesinin, “bireyin kendi sağlığını koruması konusunda farkındalık ve davranış değişikliği yaratılması” anlamına geldiğini bildirdi. Çalıştaya YÖK, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve diğer ilgili kesimlerden uzmanların katıldığını kaydeden Akdağ, Türkiye'de yürütülen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlık göstergelerinde önemli iyileşmeler meydana geldiğini, vatandaş memnuniyetinin arttığını anlattı. Anne ve bebek ölümlerinde önemli düşüşler olduğunu, ortalama yaşam süresinin yükseldiğini ifade eden Akdağ, sağlığın geliştirilmesi konusuna önem verdiklerini, bunun için de bakanlıkta bir daire kurduklarını belirtti. Hareketli yaşamın önemli olduğunu, ancak Türk toplumunun yeterince hareket etmediğini kaydeden Akdağ, bu konuda bir strateji geliştirilerek hayata geçirilmesinin planlandığını açıkladı. Akdağ, kalp ve ruh sağlığı, diyabet gibi rahatsızlıklara karşı eylem planları hazırlandığını da belirtti. Ülkede tifo, sıtma ve kızamık gibi hastalıklara karşı yürütülen mücadeleyle ilgili bilgi veren ve aşılama sayesinde bir çok hastalığın artık görülmediğini bildiren Akdağ, “Kızamığı Avrupa'da elimine eden ilk ülke olacağız. Bütün bu gelişmeler aşılama konusunda uyguladığımız doğru politikaların sonuçları. Sıtmanın ülkemizde elimine edildiğine dair de Dünya Sağlık Örgütüne başvuracağız” dedi. Meme kanserine karşı ülke genelinde ücretsiz tarama çalışması yürüttüklerini, ama başvuruların yetersiz olduğunu anlatan Akdağ, burada farkındalığın öneminin bir kez daha ortaya çıktığına dikkati çekti. Tıp eğitiminde farkındalık konusunda yeni bir düzenleme yapılmasında fayda olduğuna işaret eden Akdağ, klasik eğitimin kendilerini güncelin uzağına atmaması gerektiğini belirtti. TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl de, uyuşturucuyla mücadele için hukukçularla bir çalışma yürüttüklerini belirterek, bu konuda eğitimin önemine dikkati çekti. (ekolay) |
Kanseri koklayan makine yaptılar! http://i.ekolay.net/i/0223/Breathotron-23210_ic-5941_334.jpg Nefesteki küçük kimyasal değişikliklerin farkına varıp daha ilk evreden ortaya çıkarıyor. Köpeklerin insan vücudunda tümörlerin bulunduğu yeri koklayarak bulmasından yola çıkan İngiliz bilim adamları insan nefesinin de tümör oluşumundan etkilenerek değiştiğini tespit etti. Nefesteki bu küçük değişiklikleri tespit edecek bir makine geliştirerek tümör oluşumunu daha ilk evresindeyken tespit etmeyi başardılar. Breathotron ismi verilen makine kanseri “koklayarak” bulabiliyor. İngiltere’deki Cranfield Üniversitesi uzmanlarının 14 yıllık bir çalışma sonunda geliştirilen makine, ilk aşamada Gloucestershire’daki birkaç hastanede gönüllüler üzerinde denenecek. Daha önce yürütülen araştırmalarda kanserli hücrelerin kendilerine has bir koku yaydığını ve koku duyusu oldukça gelişmiş olan köpeklerin 1272 kanser vakasından yalnızca 14’ünü tespit edemediğini ortaya koymuştu. Nasıl çalışıyor? Hastaya özel bir maske takılıyor ve normal şekilde nefes alması isteniyor. Daha sonra nefesteki kimyasallar analiz ediliyor ve vücudun herhangi bir yerinde meydana gelebilecek olan değişimler tespit ediliyor. Makinenin kanserin yanı sıra zatürre ve bağırsak enfeksiyonlarına teşhis koyabileceği tahmin ediliyor. (Vatan) |
Eczanelerde hayat durdu http://i.ekolay.net/i/0301/eczane-1310_ic-1801_334.jpg Bugün kullanılmaya başlanan İlaç Takip Sistemi'ndeki aksilikler hastaları mağdur etti. Sosyal Güvenlik Kurumu, ilaçları kayıt altına almak amacıyla 1 yıldır "Medula" adlı bu sisteme geçmeye hazırlanıyordu.Sisteme bugün geçildi, ama eczacılar sistemde ortaya çıkan arıza nedeniyle giriş yapamadı. Hastalar ilacını alamadı. Türk Eczacılar Derneği Genel Sekreteri Özgür Özel, bu sisteme beklenilenden erken geçildiğini ve sistemdeki karışıklıkların hastaları mağdur edeceği için 24 bin eczanede bu sistemin ertelenmesi gerektiğini söyledi.Bu aksaklıkların en önemli sebebinin ise birçok doktor bilgisinin girilmemesi ya da uzmanlık alanlarının belirtilmemesi olduğu söylendi. Acil hastalar zor durumda kaldı Eczacılar acil olarak ilaca ihtiyacı olan hastaların ilaç takip sistemindeki bu karışıklık nedeniyle zor durumda kaldığını belirtiyor. Eczacı Alper Türkdoğan, hurriyet.com.tr'ye yaptığı açıklamada saat 14:00'e kadar 60 olması gereken reçete sayısının 6'yı ancak bulduğunu yaşanan en üzücü olayın ise bu sabah ilaç almaya gelen bir kanser hastasını doktorun ünvanını sistemde bulamadıkları için geri göndermek zorunda kalmaları olduğunu söyledi. (Hürriyet) |
Erkek çocuğu sırrı çözüldü http://i.ekolay.net/i/0305/bebek-1917_334.jpg Erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğu saptandı. PH miktarı 7'den yüksek olan, negatif yüklü iyonları bol miktarda içeren ve içerisinde fazla miktarda oksijen bulunan 'alkali su' içen çiftlerin çocuklarının erkek olma olasılığının yüksek olduğu bildirildi. Kimya mühendisi Menan Aysan Kuzanlı ve doktor Recai Yahyaoğlu tarafından hazırlanıp yayımlanan 'Alkali Suyla Sağlıklı ve Genç Kalmanın Sırları. Suyun İyileştirici Gücü' adlı kitapta, insan vücudundaki sıvıların asidite ve alkalitelerinin çocuğun cinsiyetinin belirlenmesinde rol oynadığı belirtildi. Kitapta şöyle denildi: 'Erkeğin spermleri alkali, kadın vajinası ise asidiktir. Erkek kromozomları taşıyan sperm hızlı bir biçimde yol almasına rağmen yaşam süreleri kısa olduğundan vajinanın asidik ortamında ömrü çok kısadır. Buna karşın dişi kromozomları taşıyan sperm yavaş yol almasına rağmen vajinanın asidik ortamında daha uzun süre yaşayabilir. Bu basit sistem uygulanarak erkek veya kız çocuğa sahip olunabilmektedir. Anne ve baba çocuk yapma kararından 1 ay önce PH derecesi yüksek olan alkali su içmeye başlarsa spermler ve vajinanın içerisi daha alkali hale gelir. Böylece erkek çocuk yapma olasılığı yükselmiş olur. Alkali su vasıtasıyla hem erkek spermindeki alkali oran artmış hem de vajinadaki asidik ortam etkisini kısmen kaybetmiştir. Her iki etki karşılıklı olarak birbirlerinin etkinliğini artırmak suretiyle güçlü bir sinerji oluşmasını sağlar.' 'SUYUH PH DERECESİ 7'DEN BÜYÜK OLMALI' Dr. Recai Yahyaoğlu, yaptığı açıklamada, Kore'de yapılan bir araştırmada erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğunun saptandığını belirterek, şunları söyledi: 'Kore'de yapılan bir araştırmada, son yıllarda alkali su içen anne ve babaların yüzde 95 olasılıkla erkek çocuklarının olduğu saptanmıştır. Bu sebeple Kore'de erkek çocuk oranının artması sorun olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu uygulama yüzde 100 sonuç verir diye bir kural yok. Bu yöntemle yüzde 100 erkek çocuk doğar demiyoruz. Sadece suyla cinsiyet belirleme arasında ilişki olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Vatandaşlarımız suyun alkali olup olmadığını PH derecesiyle (asit veya bazik derecesi, sertlik derecesi) anlayabilir. Piyasada satılan hazır suların ambalajlarının üzerinde, içerisindeki kimyasal maddeler ve PH derecesi yer almaktadır. H derecesi 7 ve üzerinde olan sular 'alkali su' olarak kabul edilir. Kısaca erkek bebek isteyen çiftler PH derecesi 7 ve üzeri olan suları tercih etsin. PH miktarı 7'den yüksek olan sular tercih edilirse bebeğin erkek olma olasılığı yüksek olur.' (ekolay) |
Japonların keşfi: Acıtmayan iğne Japonlar, iğne olmaktan korkanları rahatlatacak bir buluşa imza attı: Acıtmayan iğne! Kyoto Eczacılık Üniversitesi’nden Prof. Kanji Takada, 6 yıllık çalışmasının sonunda, 300 mikro-iğneyle ilacı enjekte eden bir çip geliştirdi. 1.5 cm çapındaki çipin üzerinde 0.5 milimetre uzunluğunda ve 0.3 milimetre genişliğinde mikro-iğneler bulunuyor. Mikro-iğneler derinin üst tabakasında çözünerek ilacı dolaşım sistemine zerk ediyor. İğneler derinin alt tabakasına batmadığı için acı vermiyor ve kanamaya yol açmıyor. Prof. Takada, “Bu çip her türlü enjeksiyon için kullanılabilir. İnsanlar hiçbir şey hissetmedikleri için korkmazlar da” dedi. Takada, “acıtmayan iğnenin” Japonya’daki hastanelerde 2 yıl içinde kullanılmaya başlayabileceğini söyledi. (Milliyet) |
Uzun bacaklı uzun yaşıyor http://i.ekolay.net/i/0308/uzun-bacak-8310_ic-1449_334.jpg Amerikalı uzmanlar 60-79 yaşları arasındaki 4 bin kadının katıldığı bir araştırma yaptı. Araştırmada bacak boyu 75 santimetreden uzun olan kadınların diğerlerinden daha uzun yaşadığı tespit edildi. Uzmanlar, “Çocukluğunda dengeli beslenen kadınlar uzun bacaklı oluyor. Bu da yetişkinlik döneminde kalp sağlığını koruyarak ömrü uzatıyor” dedi. (ekolay) |
Deri hücrelerin kökeni keşfedildi http://i.ekolay.net/i/0311/deri-hucresi-460-5145_334.jpg Tüm deri hücrelerinin kökeninin keşfedildiği bildirildi. Hollandalı ve İsveçli bilim adamlarının fareler üzerinde yaptığı araştırma, deriye ait tüm farklı hücrelerin üremesini sağlayan kök kücrenin, aslında kıl foliküllerinde yaşadığı ortaya çıkarıldı. Sonuçları Science dergisinde yayınlanan araştırmadan elde edilen bu bulgunun, ağır yaraları ve yanıkları olan hastalara uygulanan tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini sağlayabileceği belirtildi. Araştırmayı yürüten Hollandalı bilim adamı Hans Clevers, Reuters ajansına telefonla yaptığı açıklamada, aynı kök hücrelerin insanlarda da var olduğunu ifade ederek, araştırmada, kıl foliküllerinde yaşayan ve “Lrg6” adlı bir gene yüksek seviyelerde sahip bir grup kök hücrenin, orjinal epidermal kök hücreleri olduğunun görüldüğü bildirildi. Araştırmada, yaralı farelere yapılan testlerde, yara çevresindeki “Lrg6” hücrelerinin yeni derinin gelişmesini teşvik ettiği ve deriyi onardığı gözlendi. Clevers, "ana" kök hücrenin tedavilerdeki avantajının, deriyi orijinal temelinden büyütebilmesi, yani "yeni gerçek derinin" neme ve kıl çıkarma yetisine sahip olmasını sağlayabilmesi olacağını belirtti. Bilim adamları, halihazırda hastaların mevcut deri hücrelerinden alınan dokuyu kullanarak laboratuvarlarda yeni deri oluşturabiliyor, ancak bu deri sıklıkla hassas ve kuru oluyor, ayrıca burada kıl çıkmıyor. (ekolay) |
Fobilere iğneyle son! Japon bilim adamları, örümcek, yılan ve yükseklik korkusu gibi fobilerin, korkmayı unutturan basit bir iğneyle tedavi edilebileceğini öne sürdü. bir grup bilim adamı, beynin bazı temel korkuları yenme konusunda "yeniden programlanabileceğini" saptadı. Korkunun öğrenilen bir şey olduğundan hareket eden bilim adamları, beynin bu hisleri ortaya çıkaran bölümünün basit bir iğne tedavisiyle etkisiz hale getirilebileceğini iddia ediyor. Hiroşima Üniversitesinden Prof. Masayuki Yoşida, japon balıklarıyla insanlarda korkunun ortaya çıkmasıyla ilgili bölüm olan beyincik üzerinde araştırma yaptı. Klasik şartlandırma yöntemini kullanan Yoşida, balıklara gözlerine yöneltilen ışıktan korkmayı öğretti. Araştırmacılar daha sonra japon balığına lokal anestezide yaygın olarak kullanılan "lidocaine" maddesini zerk etti ve yeniden test yaptı. Yoşida, bu ilaçtan bir doz verilen balıkların gözlerine ışık tutulduğunda aynı korkuyu göstermediklerinin saptandığını söyledi. Prof. Yoşida, japon balıklarının beyinlerinin insanlar da dahil memelilerinkine benzediği için, yapılacak yeni araştırmalarla insanların korkularının biyolojik ve kimyasal süreçlerinin daha iyi anlaşılabileceğini belirtti. Günün birinde mantıksız fobilerimizin geçmişte kalabileceğini söyleyen Yoşida, "Düşünün ki örümcek, yükseklik veya uçuş korkunuz basit bir iğneyle tedavi edilebilecek. Araştırmamız bunun bir gün gerçekleşebileceğini gösteriyor" dedi. (ekolay) |
Kanseri bıdık robotlar bitirecek http://i.ekolay.net/i/0323/kanser-233310_ic-2320_334.jpg ABD'li uzmanlar geliştirdi: 'Nanoparçacık robot'lar kanda seyahat edip kanserli hücreyi buluyor, sonra da içine girip hastalığa yol açan geni bloke ediyor... Amerikalı araştırmacılar, kanda yaptığı yolculukla kanserli tümörü bularak içine giren ve hastalığa yol açan geni bloke edebilen bir ‘nanoparçacık robot’ geliştirdi. İnsanda kullanılması mümkün olabilecek bu yeni tedavi türüne RNA müdahalesi (RNAi) adı veriliyor. Önde gelen ilaç firmaları kanser, körlük veya AIDS gibi hastalıkların gelişiminde rol oynayan proteinleri üreten genlerin devre dışı bırakılması yöntemi üzerine çok sayıda çalışma yürütüyor. İlaç devleri işin peşinde Daha önce de, yağ veya lipidler kullanılarak, tümördeki hedefe varma yöntemleri geliştirilmişti. Pfizer, Roche ve Alnylam gibi ilaç devleri geliştirdikleri RNAi ilaçlarını hedefe götürmeye odaklanmışlardı. Araştırmaya önderlik eden, kimyasal mühendislik profesörü Mark Davis’in tümörün hedeflenen yere ulaşması ve mekanizmanın işlemesi açısından heyecan verici bir noktada olduklarını belirttiği yöntemde, kanserli hücreyi bulan parçacık içeriye girip müdahale edici RNA veya ‘siRNA’yı bırakıyor. Böylece ‘ribonükleotid redüktaz’ denen ve kanserin büyümesine yol açan proteini üreten gen bloke ediliyor. Davis, bu tedavinin tümörü küçültüp küçültmeyeceğini henüz bilmediklerini ancak tedavinin güvenliği açısından da henüz bir şey söyleyemeyeceklerini söylüyor. İlk deneyler başarılı Çeşitli tipte tümörlere sahip kanser hastalarında birinci aşama klinik deneylerinde hastalara 21 günde dört kez, 30’ar dakikalık seanslarla parçacıkların oluşturduğu ilaç verildi. Daha sonra alınan örneklerde, parçacıkların tümör hücrelerinin içine girdikleri anlaşıldı ve parçacığın yani robotun taşıdığı RNA’nın görevini yaptığı, kanserin gelişimine yol açan proteinin çalışmasını engellediği gözlendi. (ekolay) |
Meme kanserinde 'tasarruf' savaşı mı? http://i.ekolay.net/i/0325/meme-kanseri-25310_ic-0823_334.jpg Göğüs kanseri hastalarında metastazı engelleyen ilacın kullanım süresi Sağlık Bakanlığı'nın genelgesiyle yeniden dokuz haftaya indirildi. 'İlacı 30 bin meme kanseri hastasının en az dörtte biri kullanmalı' diyen uzmanlar tepkili. Meme kanseri olan hastaların, metastazı engelleyen ‘Trastuzumab’ etken maddeli ilacın, Danıştay kararıyla 52 haftaya çıkarılan kullanım süresi, Sağlık Bakanlığı genelgesiyle yine dokuz haftayla sınırlandırıldı. Endikasyon dışı ilaç başvuru kılavuzundan da çıkarılarak doktorların istekte bulunması da yasaklanan ilacın, her yıl yeni tanı alan 30 bin meme kanserli hastadan en az dörtte birinin kullanması gerektiğini belirten onkoloji uzmanı Prof. Dr. Rüçhan Uslu, “Tasarruf diye hastaların hayatıyla oynanıyor. Metastaz halinde ilaç daha uzun süre kullanılıyor, faturası iki yönlü ağır oluyor. ABD ve Avrupa’da ilacın bir yıllık kullanımı standart. Biz de tasarruf nedeniyle kullanımı kısıtlanıyor” dedi. Sınıf öğretmeni Mevlüde Özdemir’e 2007 yılı Haziran’da meme kanseri teşhisi konuldu; sağ göğsü ve 18 lenf bezi alındı. Üç çocuk annesi 51 yaşındaki Mevlüde Özdemir’e, yüksek riskli meme kanseri nedeniyle kemoterapiye başlandı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Sağlık Kurulu, Mevlüde Özdemir’in tedavisinin, ‘Trastuzumab’ adlı ilaçla bir yıl sürdürülmesine karar verdi. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın ‘kısıtlama’ genelgesiyle bu etken maddeli ilacı göğüs kanserli hastaların en fazla dokuz hafta kullanabildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) da ancak dokuz haftalık dozu ödediği ortaya çıktı. Eşi için doktorlarının bir yıl boyunca üç haftada bir kür almasını istediği ilacı öğretmen maaşıyla karşılamasının mümkün olmadığını belirten Türk Eğitim Sen Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri Sami Özdemir, yargıya başvurdu. Üç haftada bir, üç kutu kullanılarak yapılan kür yaklaşık 4 bin, yıllık 60 bin liraya mal olurken, Sami Özdemir hem eşi hem de binlerce göğüs kanseri hasta için hukuk mücadelesi başlattı. 2008 Şubat ayında Danıştay’da açılan dava sonucu Sağlık Bakanlığı ‘Trastuzumab’ etken maddeli kanser ilacıyla ilgili ‘dokuz haftalık’ süre kısıtlamasını 52 haftaya çıkardı, kullanımda devamlılık için ‘kalp sağlığı’nı şart koştu. SGK ilacın 52 haftalık kullanım bedelini ödemeye başladı. Ancak bu uygulamanın 2010 Ocak itibarıyla yeni bir genelgeyle son bulduğu ortaya çıktı. http://adtext.adnet.com.tr/counthighlight.ashx?t=1269547942259&ids=%287098,24844,100240%29,%287098,24965,100209%29 (ekolay) |
Hipermetroba anında veda! Göz kusurlarının tedavisinde lazer cerrahisinin yeni yöntemlerinden "Intra-cor Presbiyopi" yöntemiyle yakını görme kusurları 15 saniyelik bir operasyonla düzeltiliyor. Aralarında Türk doktorların da bulunduğu bir ekip tarafından geliştirilen "Intra-cor Presbiyopi" yöntemi, uluslararası oftalmoloji (görme yolları hastalıkları ve cerrahisi) dünyası tarafından son 20 yılın en önemli buluşları arasında sayılıyor. Yöntemin uygulayıcılarından Acıbadem Göz Hastanesi Medikal Direktörü Doç. Dr. Bozkurt Şener, korneanın ara tabakasına küçük bir müdahaleden oluşan yöntemin uzağı görme problemi gibi yan etkilere yol açmadan operasyondan sonra 1–2 saat içerisinde hastanın yakın görüşünü düzelttiğini kaydetti. "Bu yöntem, diğer tüm yöntemlerden farklı olarak 15 saniye gibi kısa bir zamanda yakını görememe kusurunu ortadan kaldırıyor" diyen Doç. Dr. Şener, uzun yıllar üzerinde çalışılan yaşa bağlı yakını görme kusurunun (presbiyopi) tedavisinde başarı oranı en yüksek tedavinin "Intra-Cor Presbiyopi" olduğunu vurguladı. Doç. Dr. Şener, yöntemin uygulandığı cihazın modifiye edilmiş son haliyle hata riskinin çok azaldığını ve 40'lı yaşlardan itibaren pek çok kişinin yaşadığı yakını görememe sorununu tamamen ortadan kaldırdığını belirtti. "Korneanın iç tabakasına işlem yapmak" anlamına gelen Intra-cor tedavisinde diğer yöntemlerin aksine korneanın dış tabakasına kesi, flap kaldırma ya da tıraşlama gibi müdahaleler yapılmadığı için hastanın ağrı ya da enfeksiyon gibi yan etkileri yaşamadığını belirten Şener, yöntemin ayrıca hastanın multifokal (uzağı ve yakını gösteren) lens takılmış gibi uzağı ve yakını aynı anda net görmesini sağladığını da vurguladı. Doç. Dr. Şener, intra-cor tedavisinin, çizme tekniği ile bugünkü femtosecond (göze dokunmadan kesi yapabilen) tekniğin bir karışımı olduğunu belirterek, yöntemin ayrıntılarını şöyle anlattı: "Gözün tam ortasına, yani merkezine hava kabarcıklarıyla 5 tane ince çizik yapılıyor. Bu çizikler gözle görülemeyecek ince çizgiler haline geldikten sonra, aralarına gözün kendi sıvısı doluyor. Arasına sıvı giren çizikler sayesinde, gözün iç basıncı gözün yüzeyini hafif şekilde yukarı itiyor ve bombeleştiriyor. Göz yüzeyinin yukarı kalkmasıyla da 2 derecelik bir yakın düzeltme elde ediliyor. Göze yapılan bu müdahaleyle kendiliğinden oluşan bombelerin kalıcı olmasından dolayı yakın görme problemi bir daha yaşanmıyor." Doç. Dr. Şener, "Intra-cor presbiyopi" uygulanmaya başlandığından bu yana önemli sonuçlar elde ettiklerini de ifade ederek, "Presbiyobi gibi bu zamana kadar lazer cerrahisini bu kadar heyecanlandıran ve başarı oranı bu kadar yüksek bir yöntem yoktu. Yalnızca Femtosecond lazer cihazıyla yapılan bu yöntem, korneanın ara tabakalarına uygulanıyor. Kornea dıştan kesilmediği için dokunun zamanla kendisini iyileştirmesi söz konusu olmuyor. Doku kendini iyileştirmediği için de eski haline dönme riski yok. Böylece yakını görememe problemi ileri dönemlerde tekrar etmeden kalıcı olarak ortadan kalkıyor" diye konuştu. Tüm lazer teknikleri içerisinde göze en az müdahalenin bu teknikle yapıldığını ifade eden Şener, yöntemin daha önce lazer tedavisi olmuş kişilere de uygulanabileceğini aktardı. Doç. Dr. Şener, "Intra-cor Presbiyopi kornea içi bir uygulama olduğu için daha önce katarakt ameliyatı olmuş kişilerde de başarıyla gerçekleştiriliyor. 15 saniyede damla anestezi ile yapılan uygulama için sadece korneanın çok ince olmaması gerekiyor. Herhangi bir yan etkisi olmayan ve acı vermeyen yöntemle yakını göremeyen hastalar operasyonun ertesi günü net bir şekilde görmeye başlıyor" dedi. Doç. Dr. Bozkurt Şener, bu yeni uygulamanın göz tedavisinde bir çığır açtığını ve çok önemli bir gelişme olduğunu da sözlerine ekledi. http://adtext.adnet.com.tr/counthighlight.ashx?t=1269945809826&ids=%287098,25427,100128%29,%287098,25228,100657%29,%287098,25430,100255%29,%287098,25442,100506%29,%287098,25326,103134%29 (ekolay) |
Kalp krizine karşı mucize aşı! İsveçli bilim insanları, kalp krizinden ölümleri üçte iki oranında azaltma iddiasındaki aşıyı tanıttı. Karolinska Enstitüsü’nce yapılan araştırma sonucunda üretilen ve şimdilik yalnızda fareler üzerinde denenen aşı, insanlar üzerindeki testlerde de olumlu sonuç verirse, 3 ile 5 yıl içerisinde kullanılabilir hale gelecek. T hücrelerini durduracak Aşının özelliği, vücuda yüklenen kötü kolesterolü etkisiz hale getirmesi. Bağışıklık sistemimiz, vücuttaki kötü kolesterolü tespit ettiği anda, bir savunma mekanizması olarak T hücreleri göreve koşuyor ve bu şekilde, bu kolesterolün kana karışmasına engel olmaya çalışıyor. Ancak T hücrelerinin ciddi bir olası yan etkisi var: Kalbe kan pompalanmasını engellemek suretiyle kalp krizine sebep olmak. İsveçli bilim insanları da, işte bu nedenle, kötü kolesterole doğrudan saldıran ve onu yok eden bu aşıyı geliştirdiler. Aşı yapıldığı anda bağışıklık sistemimiz, kötü kolesterol tehlikesinin ortadan kalktığını algılayıp, kalp krizine neden olabilecek T hücrelerini görevlendirmiyor ve böylece de ölümcül rahatsızlık önlenmiş oluyor. |
Kanser yayan gen gözaltındaBilimciler, kanserin vücutta yayılmasına yardımcı olan ‘saldırgan' bir geni tanımladılar. Doğu Anglia Üniversitesi’nden araştırmacılar, bu geni bloke edecek doğru ilacın kullanımının, kanserin yayılma süreci olan metastaz aktivitesini engelleyerek bir çok kanser hastalığını önleyebileceğini düşünüyorlar. WWP2 adlı gen, kanser hücreleri içinde bulunan enzimatik bağlayıcı bir ajan konumunda. Normalde vücutta bulunan ve kanser hücrelerinin yayılımını engelleyen doğal proteinlere saldırarak onları etkisiz hale getiriyor. Laboratuvar şartlarında yürütülen deneylerde, WWP2’nin bloke edilmesi halinde, doğal yapılı baskılayıcı proteinlerin sayısı adeta bir patlama halinde artmış ve kanser hücrelerini baskı altına alarak yayılmasını önlemiş. Çalışma ekibinin başındaki Andrew Chantry, yeni yaklaşımın kanser tedavisi açısından son derece önemli bir potansiyele sahip olduğunu vurguluyor, “şu an aşmamız gereken basamak, kanser hücrelerinin içine girerek bu saldırgan geni devre dışı bırakacak bir ilacın geliştirilmesi. Bu oldukça güç fakat gerçekleştirilmesi de imkansız olmayan bir aşama.” Chantry, önümüzdeki 10 yıl içinde büyük ihtimalle bu tip bir ilacın geliştirilebileceğini ve bu durumda, kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemlerinin, kanserin yayılmasından endişe duyulmaksızın ana tümörler üzerinde kullanılabileceğinin altını çiziyor. Ekip şu sıralar başka bilimcilerle ortaklaşa bir şekilde, geni bloke edebilecek bir ilacın geliştirilmesi üzerinde çalışıyor. Kaynak: Ntvmsnbc Tıp |
Tasarruf ampulleri sağlık riski mi yaratıyor? http://img109.imageshack.us/img109/2623/110131cevreampulgirishl.jpgEnerji tasarrufu sağlayan ampullerin gece kullanılması halinde bazı kanser türlerine karşı direnci zayıflatabildiği iddia edildi. Daily Telegraph gazetesindeki habere göre, İsrail'deki Hayfa Üniversitesinden biyoloji Profesörü Abraham Haim, mavimsi ışık yayan bu tür ampullerin vücudun melatonin hormonu üretimini bozduğunu ifade etti. Melatonin hormonunun bazı meme ve prostat kanseri türlerine karşı koruma sağladığı düşünülüyor. Söz konusu hormonun gece daha fazla salgılandığı ancak bu ampullerin gece yatak odasında yakıldığında hormon üretimini bastırdığı belirtildi. Gece vardiyasında çalışan kadınların meme kanserine daha fazla yakalandığını gösteren araştırmadan sonra, gece ışığa maruz kalmakla meme kanseri arasındaki muhtemel bağlantı 10 yıldan fazla süredir biliniyordu. Prof. Haim, ekibiyle yaptığı araştırmanın, gece yarısı yatak odalarında kullanılan ışığın seviyesiyle meme kanseri riski arasında daha güçlü bağlantı bulduğunu söyledi. Chronobiology International dergisinde yayınlanan araştırmada, gece lambası yanarken uyuyan kadınlarda meme kanseri görülme riskinin, karanlıkta uyuyanlara oranla yüzde 22 daha fazla olduğu belirtildi. Bilimciler bunun bir nedeninin de insanların uyurken enerji tasarrufu sağlayan lambalar kullanmaları olduğunu kaydettiler. Bilim insanları, mavimsi, kısa dalga uzunluğuna sahip ampullerin akşam iki saat kullanılmasının sarı ışık kullanılmasına oranla melatonin üretimini daha fazla bastırdığını belirleyen bir başka araştırmaya da atıf yaptılar. Mavimsi ışığın ayrıca insanı daha tetikte tuttuğu ve vücut ısısıyla kalp atışını artırdığına dikkat çekiliyor. Prof. Haim, bunun sebebinin tasarruflu ampullerin yaydığı ışığın gün ışığına daha fazla benzemesi olduğunu düşünüyor. Prof. Abraham Haim, kendisinin de evinde "ışık kirliliği"ne neden olmakla suçladığı tasarruflu ampul kullanmaya son verdiğini söyledi. Prof. Haim, insanların tasarruflu olduğu için evlerinde daha fazla ışık yaktıklarına da işaret etti. Kaynak: Ntvmsnbc Tıp |
'Da Vinci' Gazi Üniversitesi'nde Uzaydaki astronotlara gerektiğinde ameliyat yapılabilmesi için geliştirilen ''Da Vinci'' robotu, Ankara'da Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde de hizmet vermeye başladı. ANKARA - NASA ve ABD Savunma Bakanlığının ortak projesi olarak geliştirilen ''Da Vinci'' robotu, artık başta üroloji olmak üzere, jinekoloji, genel cerrahi, kalp damar cerrahisi, kulak burun boğaz ve çocuk cerrahisinde de kullanılıyor. Robotun tanıtımı ve kullanım alanlarına ilişkin, üniversitede basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya, GÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, GÜ Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Turgut Tali, GÜ Üroloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hasan Biri, Doç. Dr. Lütfi Tunç'un yanı sıra çok sayıda öğretim üyesi katıldı. GÜ Hastanesi'nde Da Vinci robotu eğitimi alan Doç. Dr. Tunç, cihaz hakkında bilgi verdi. Üniversite hastaneleri içinde Ankara'da ilk kez GÜ'de hastaların hizmetine gireceğini ifade eden Tunç, hekimin hastanın iç organlarını üç boyutlu olarak görebildiği ve robotu kumanda edebildiği bir konsolda oturarak ameliyatı gerçekleştirebildiğini söyledi. Robotun, çok yönlü ve hassas hareketlere sahip parçaları sayesinde en kuytu bölgelerde bile işlem yapılabildiğini ifade eden Tunç, Da Vinci ile operasyonda el titremesinin önüne geçilebildiğini, üç boyutlu görüntü ile daha ince işlem yapılabildiğini ve robotun kolları 360 derece dönebildiği için operasyona kolaylık sağladığını belirtti. Tunç, robotun ürolojide prostat, mesane ve böbrek kanserlerinde, böbrek çıkışındaki darlıklarda kullanıldığını ifade ederek, ''Dünyada yüzde 46 oranında üroloji alanında, yüzde 24 oranında kadın doğum alanında ve yüzde 20 oranında da genel cerrahide, bunların dışında da çocuk ile kalp ve damar cerrahisinde kullanılıyor'' diye konuştu. DAHA AZ KANAMA OLUYOR Prof. Dr. İbrahim Bozkırlı da Da Vinci ile yapılan operasyonlarda, hastadaki kesinin diğer cerrahi operasyonlara oranla çok az olduğunu belirterek, bunun daha az ağrıya neden olduğunu ve yaranın çok kısa süre içinde iyileşme gösterdiğini söyledi. Da Vinci'nin kanama riskini de azalttığını ifade eden Bozkırlı, operasyonda hastaya kan verme ihtiyacının da ortadan kalktığını belirtti. Bozkırlı, kan verilmediği için komplikasyon riskinin de azaldığını vurguladı. Tekniğin bir diğer avantajının da operasyonda diğer tekniklere göre sinirlerin çok daha fazla korunabildiğini belirten Bozkırlı, ''Erkekliği koruyucu sinirler, Da Vinci de çok yakından yapıldığından korunabiliyor. Oysa, açık cerrahide sinirler daha fazla zarar görebiliyor'' dedi. Bozkırlı, bu teknikle yapılan operasyonlar sonrasında hastalarda idrar kaçırma riskinin de ortadan kalktığını söyledi. SGK'NIN ÖDEME KAPSAMINDA DEĞİL Dav Vinci ile yapılan operasyonun geri ödeme kapsamında bulunmadığını da belirten Bozkırlı, şunları kaydetti: ''Bu teknik, Türkiye'de yeni yerleşiyor. Hastanelerde kullanımı yaygınlaştıkça, inanıyorum ki SGK da vatandaşın konforunu göz önünde tutarak geri ödeme kapsamına alacaktır. Bu biraz, pahalı bir sistem. Hasta başı maliyeti yaklaşık 5 bin dolar civarında tutuyor. Operasyonun sarf malzemesi olan bu tutarı, vatandaş cebinden ödeyecek. Eğer, bu ücreti devlet ödemezse, biz de bu ameliyatı belli bir süre sonra, elimizde sözleşmeyle alınmış hasta sayısı arttığında kullanamayız.'' Dav Vinci robotu ile yapılan ameliyatlar hastada komplikasyon riskini azaltırken ve daha fazla konfor sağlarken kimi uzmanlar da bu tekniğin üniversite hastalarında öğretilmesi ve uygulanması gereken bir gereklilik olduğunu ancak bu ameliyatların yapılabilmesi için açık ya da kapalı cerrahi yöntemi olarak isimlendirilen alternatif tekniklerin de bulunduğunun altını çizdi. EKSTRA MADDİ YÜK GETİRMEYEN TEKNİKLER DE VAR Uzmanlar ise hastaya konfor sağlayan Da Vinci'nin geri ödeme kapsamına alınmasının devlete büyük bir maddi yük getirebileceğine dikkati çekerek, maddi gücü olan vatandaşın ''lüks ama avantajlı'' olarak tanımlanan hizmetten faydalanmasının uygun olduğu değerlendirmesinde bulundu. Birçok şeker hastasının kulladığı ve bir zorunluluk olan, aynı zamanda alternatifi de bulunmayan şeker ölçüm çubuklarının geri ödeme listesinde bulunmamasına karşın, oldukça pahalı olan bu cihazın sarf malzeme tutarının 6-7 bin liraya mal olmasının çok ciddi bir rakam olduğunu vurguluyorlar. Cihazda kullanılan kimi aletlerin de bir süre sonra değiştirilmesi gerektiğinin altını çizen uzmanlar, bunun faydalı, avantajlı, konforlu olduğu kadar alternatifi bulunan ve devlete ekstra maddi yük getirmeyen tekniklerin de bulunduğunun göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ediyorlar. Toplantının ardından, basın mensuplarına da robot kullandırılarak, işlemin kolaylıkları gösterildi. |
Zebra balığı kalp hastaları için umut Independent gazetesi, Ganj nehrinde yaşayan ve hemen her akvaryumda bulunan zebra balığının kalp hastalıklarının tedavisi için umut olabileceğini ve kalp nakli ameliyatlarınının ortadan kalkabileceğini yazdı.LONDRA - Akvaryumunuzdaki sıradan balık amansız kalp hastalıklarının çözümü olabilir. Bilim adamları zebra balığının kalp kasını yenileme yeteneğinden ilham alarak üretilecek yeni ilaç ve tedaviler sayesinde bir gün insan kalbinin de kendini yenileyebileceğine inanıyor. Araştırmacılar şimdiden balığın zarar görmüş kalp kasını yenilemesinde kritik rol oynayan küçük bir protein keşfetti. Zebra balığı bir hafta içinde kaybettiği kalp kasının yüzde 20'sini yenileyebiliyor. Bu araştırmanın hayati önem taşıdığını söyleyen kalp uzmanları, eğer başarılırsa rejenerasyonun kalp nakillerine güçlü bir alternatif oluşturarak binlerce hasta için umut olabileceğini düşünüyor. İngiltere'deki kalp araştırmalarının en büyük destekleyicisi olan İngiliz kalp vakfı BHF, bu araştırmanın da içinde olduğu rejenerasyon tıbbı çalışmaları için 50 milyon sterlinlik bütçe ayırdı. Hem zebra balığı hem de insan omurgalı ve kalpleri benzer karakteristik özelliklere sahip ancak insan kalbi 4 odacıktan oluşurken zebra balığında sadece iki odacık var. Buna rağmen araştırmacılar balıkta yenilenmeyi sağlayan etkenlerin insanda da benzer bir şekilde tetiklenebileceğini umuyorlar. Kaynak: Ntvmsnbc Tıp |
Hamileler perma yaptırmasın Uzmanlar, bebek bekleyen anne adaylarının, ilaç kullanımına dikkat etmeleri, bu süreçte saç boyası ve perma gibi işlemlerden kaçınmaları uyarısında bulunuyor. ANKARA - Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde anne adaylarını bilgilendirmek için düzenlenen ''Gebelikte İlaç Kullanımı'' konulu toplantıda uzmanlar gebelikte alınan ilaçların bebeğe geçme yolları, bu dönemde ilaç kullanımının sınıflandırılması, yanlış ilaç kullanımının zararları, hangi ilacın ne zaman kullanılması gerektiği konularında bilgiler verildi. Hastane başhekimi Doç. Dr. Ümit Göktolga, ''gebelikte ilaç kullanılmamalı'' ya da ''her ilaç kullanılabilir'' gibi genellemelerin yanlışlığına işaret etti. Hekim kontrolünde, uygun dozda kullanılabilecek ilaçlar bulunduğunu bildiren Göktolga, ''Gebeliğin her dönemi ilaç kullanımı açısından ayrı özelliklere sahiptir. Bunlar içerisinde ilk üç ay (1.Trimaster) en önemli olan dönemdir'' dedi. Op. Dr. Ömer Lütfi Tapısız da, gebelikte ilaç kullanırken çok dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle gebeliğin ilk ayında ilaç kullanımında ''ya hep ya hiç'' kuralının geçerli olduğunu vurgulayan Tapısız, ''Yani bir aylık bir gebe ilaç kullandığında ya bebeğe hiçbir zarar vermez, ya da düşüğe neden olur. Türkiye'de gebelik sırasında ilaç kullanım oranı çok yüksek. Gebelik sırasında reçeteli ya da reçetesiz ilaç kullanma oranı yüzde 90 düzeyinde'' şeklinde konuştu. Gebelikte ilaç kullanımı nedeniyle ya da kimyasallara maruz kalınmasının bebekte oluşabilecek anomalilerin önlenmesi için doktor onayı olmadan ilaç alınmaması uyarısında bulunan Tapısız, ''Oluşabilecek anomaliler çocuğun hayatı boyunca taşıyacağı olağan dışı bedensel ve zihinsel gelişim bozukluklarını içerebilir. Anne adayının bu anormalliklerin sorumlusu olmaması gerekir'' dedi. SAÇ BOYALARINA DİKKAT Op. Dr. Şadıman Altınbaş ise anne adaylarının ağrı kesicileri kullanırken çok dikkat etmeleri gerektiğini bildirdi. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçların hekime danışılmadan alınmamasını öneren Altınbaş, ''Eğer ağrı kesici kullanılması gerekiyorsa parasetamol içerikli ilaçlar tercih edilmeli'' tavsiyesini dile getirdi. Gebelikte gerekli durumlarda antibiyotik kullanılabileceğini, ancak bunun dozunu ve süresini hekimin belirlemesi gerektiğini vurgulayan Altınbaş, diğer kimyasallarla ilgili de şunlara dikkati çekti: ''Anne adayları gebeliğin ilk üç ayında bitkisel içerikli de olsa kesinlikle saç boyası kullanmamalı, saç düzeltme ve perma gibi işlemleri yaptırmamalıdırlar. İlk üç aydan sonraki dönemde bitkisel içerikli saç boyaları kullanılabilir. Kozmetik kullanımında hiçbir yöntem kesin güvenilir değildir.'' |
11 günde kalp hücresi Daha önce bu süre 30-40 gün süren kalp hücresi üretme süresi Dr. Cem Efe ve ekibi tarafından 11 güne indirildi. Doktor Cem Efe, ekibiyle 11 gün içinde fare deri hücrelerinden kalp hücresi elde etmeyi başardı. Daha önce bu süre 30-40 gün sürüyordu. Efe ve ekibinin geliştirdiği bu yöntem sayesinde ileride insanlar için kalp, beyin ya da pankreas hücresi elde edilebilir. Hürriyet'in aktardığı habere göre ABD’nin San Diego kentinde bulunan Scripps Research Enstitüsü’nde Dr. Cem Efe tarafından yapılan araştırma, farelerden alınan sıradan deri hücrelerinin kültür tabaklarında 11 gün zarfında kendiliğinden atan kalp hücreleri haline dönüştürülebileceğini gösterdi. Prof. Dr. Sheng Ding’in laboratuvarında 3 yılda tamamlanan projenin baş araştırmacısı ve yazarı bu ülkede master ve doktora eğitimi yapan Cem Efe. İlk defa 2006 yılında Japonya’da uzmanlar erişkin fare hücrelerinin yeniden kök hücrelere dönüştürülebildiğini göstermişti ve bu şekilde geliştirilen kök hücrelerden de zahmetli ve uzun bir metodla kalp hücresi elde edilebiliyordu. KALP, BEYİN, İÇ ORGAN YAPILABİLECEK Ancak, Doktor Efe’nin geliştirdiği yeni yöntemle kök hücreye dönüştürme basamağı tamamen atlanarak 30-40 gün yerine 11 günde işlevsel kalp hücreleri elde edilebildi. Bundan daha da önemlisi, Ding laboratuvarında Doktor Cem Efe’nin önderliğinde halen yapılmakta olan araştırmalar bu metodla sadece kalp değil, beyin ya da çeşitli iç organ hücrelerinin de yapılabileceğini işaret etmekte. Doktor Efe’nin geliştirdiği yöntem şu şekilde özetleniyor: Japonların geliştirdiği yöntemde yetişkin fare hücrelere dört gen ilave edilerek bunlar pluripotansiyel (iPS), yani başka hücrelere değişme potansiyeli bulunan kök hücre haline getiriliyordu. Ancak bu epey bir süre alıyordu. Yeni yöntemde aynı genleri yetişkin deri fibroblast hücrelerine enjekte ediyor. Birkaç gün sonra ise iPS aşamasına gelmeden genlerin faaliyeti durduruluyor. Biyokimyasal müdahale ile bunların kalp hücresine dönüşmesi sağlanıyor. Bu sayede aşılanan hücrelerin yüzde 90’ı 11 gün sonra kendiliğinden atan kalp hücresi haline geliyor. PARKİNSON İÇİN DE UMUT OLABİLİR Bundan sonraki basamağın, aynı yöntemin insan hücrelerine adapte edilmesi olacağını söyleyen Doktor Efe, “Halen üzerinde çalışılan bu adaptasyon, kalp ve sinir sistemi gibi çok sınırlı onarım ve yenilenme kapasitesine sahip insan organlarına hücre transferi yapılabilmesi için şart. Zamanla, kolayca elde edilebilen bir deri örneğinden insanın kendi sağlıklı kalp, beyin ya da pankreas hücrelerini nakil amacıyla üretmek mümkün olabilir” dedi. Bu yöntemden geliştirilebilecek bir tedavi metodunun Alzheimer, Parkinson ve kalp hastalıklarında kullanıbileceği belirtiliyor. Kaynak: Ntvmsnbc Tıp |
Körlüğün 'faili' belli oldu Körlüğe yol açan başlıca hastalıklardan biri olan makula dejenerasyonunun kaynağı, uluslararası bir ekibin yaptığı çalışmalar sonunda bulundu. Yaşa bağlı makula dejenerasyonu her yıl milyonlarca kişinin görüşünü kaybetmesine yol açıyor ve tedavisi bulunmuyor. Nature dergisinde yayınlanan anlaşmaya göre, uzmanlar bu gibi vakalarda DICER1 adlı bir enzimin salgılanmadığını farketti. Hastalığa da bunun yol açtığı düşünülüyor. Hastalığın nedeninin bulunması, tedavisinin geliştirilebilmesi yolunda önemli bir adım olarak görülüyor. Makula (sarı nokta) retinanın ortasında yer alan ışığın odaklandığı; dolayısıyla da keskin görmeden sorumlu bir alan. Sarı nokta harabiyeti (Makula dejenerasyonu) 50 yaşın üzerindeki her 50 kişiden birini etkiliyor; bu oran 85 yaş üzerindekilerde beşte bire yükseliyor. Hastalık ilerledikçe görüş azalıyor; okumak, araç kullanmak, televizyon izlemek, insanları tanımak güçleşiyor. Hastalığın kesin nedeni bilinmiyor, ancak sigara kullanımı, yüksek tansiyon ve kalıtsal nedenler risk faktörleri arasında sayılıyor. Uzmanlar hastalığın "kuru formu"nu çekenlerde, DICER1'in başkalarına göre daha az aktif olduğunu belirledi. Farelerde bu enzimin salgılanması genetik olarak durdurulduğunda, retina hücreleri harap oldu. DICER1'in ayrıca Alu RNA denilen küçük genetik maddeleri yok ettiği belirlendi. DICER1 olmayınca Alu RNA maddeleri birikiyor ve bir tür zehir etkisi yaparak retina tabakasını öldürüyor. Kentucky Üniversitesi'nden Profesör Jayakrishna Ambati, BBC'ye açıklamasında "Bu çalışma pek çok yeni kapı açıyor" dedi. Uzmanlar şimdi, DICER1 düzeylerini yükseltecek ya da Alu RNA oluşumunu önleyecek çözümler geliştirmeye çalışacak. Kaynak: Ntvmsnbc Tıp - BBC Türkçe |
Strese niyet kelliğe kısmet Strese karşı bir maddeyi fareler üzerinde test eden bilim adamları, tesadüfen bu maddenin kılları uzattığını gördü. Bilim adamları kronik strese girmesi için farelerin genlerini değiştirdi. Stres hormonu kortikotrobun fazla salgılanmasını sağlayan bilim adamları stresin mide ve bağırsaklara etkisini araştırdıkları sırada, yaşlandıkça farelerin sırtındaki kılların döküldüğünü ve ''kelleştiğini'' belirledi. California'daki Salk Enstitüsü'nden araştırmacılar, stres hormonunun salgılanmasını durduran "astressin-B" adı verilen bir kimyasal madde geliştirdi ve bu maddeyi ''kel farelere'' enjekte etti. Kel fareleri, kontrol grubundaki sağlıklı farelerle aynı kafese koyan bilim adamları, 3 ay sonra kimyasal maddenin mide ve bağırsaklara etkisini araştırmak için kafese baktıklarında, kılları yeniden çıkan ''kel fareleri'' diğerlerinden ayırmakta zorlandı. Araştırma sonuçlarının insanların stres ve yaşlılık nedeniyle saç kaybetmesini ya da saçın ağarmasını engellemek için yeni ''tedavilerin'' uygulanmasının yolunu açabileceğini belirten bilim adamlarının çalışması Amerikan ''Plos'' dergisinde yayımlandı. Kaynak: ntvmsnbc ve Ajanslar Diyabete genetik müdahale başarılı Tip 1 ve 2 diyabetli farelerin karaciğerlerinde 'xbp1' geni genetik bir yöntemle artırıldığında kan şekerlerinin normale döndüğü görüldü. Harvard Üniversitesinde 10 kişilik ekibiyle kendi laboratuvarında şişmanlık ve diyabetin moleküler ve genetik mekanizmaları üzerinde çalışan 33 yaşındaki Asistan Prof. Dr. Umut Özcan, dünyanın en önemli bilim dergilerinden Nature Medicine'de yayımlanan yeni çalışmalarında, hem obez ve tip 2 diyabetli, hem de tip 1 diyabetli farelerin karaciğerlerinde 'XBP1' genini genetik bir yöntem ile artırdıklarında, kan şekerlerinin normale döndüğünü gördüklerini belirtti. Özcan, dünyanın en önemli bilim dergilerinden Nature Medicine'de 13 Şubatta yayımlanan çalışması hakkında bilgi vererek, önceden yaptığı çalışmalarda şişmanlıkta artan endoplazmik retikulum stresinin diyabete (şeker hastalığı) neden olduğunu gösterdiğini anımsattı. Geçen yıl yine Nature Medicine dergisinde yayımladıkları bir başka çalışmada, ''X-Box binding protein 1 (XBP1)'' diye adlandırılan bir proteinin işlevinin bozulmasının ve fonksiyonunun kaybolmasının şişmanlıkta endoplazmik retikulum stres ve diyabet gelişmesinde önemli bir rol oynadığını gösterdiklerini dile getiren Özcan, şunları kaydetti: ''Yeni çalışmamızda, hem obez ve tip 2 diyabetli, hem de tip 1 diyabetli farelerin karaciğerlerinde 'XBP1' genini genetik bir yöntem ile artırdığımızda her 2 diyabet modelinde de kan şekerlerinin normale döndüğünü gördük. Aslında bu tip 2 diyabetli şişman farelerde beklediğimiz bir sonuçtu ama tip 1 diyabetli farelerde bu sonucu almak bizim için çok heyecan verici oldu. Bilim dünyasında önceden var olan kanı; XBP1'in tüm etkisini hücre içerisinde bazı genleri artırarak gerçekleştirdiği yönündeydi. Önceden var olan düşünce; XBP1'in 'caperon' diye adlandırılan bazı genleri artırmasına bağlı olarak şişman ve diyabetik farelerde endoplazmik retikulum stresinin azalacağı ve sonuç olarak vücutta bulunan insülinin etkisini artıracağı ve kan şekerini bu yöntemle düşüreceği yönündeydi. Bu çalışmamızda, hem diyabet alanında, hem de genel olarak endoplazmik retikulum stresi ve sonuçlarını çalışan bilim adamları arasında var olan bir dogmayı yıktık. Bizim çalışmamız, XBP1'in kan şekerini, insülin direncini azaltmaktan bağımsız olarak da düşürebileceğini gösterdi. XBP1'in hem şişman ve tip 2 diyabetli, hem de tip 1 diyabetli farelerde, ''FoxO1'' adı verilen ve kan şekerinin yükselmesine neden olan bir proteinin miktarını azaltmayı başardığını gösterdik.'' Çok uzun yıllardır ''FoxO1'' proteininin etkisini azaltmaya yönelik araştırmaların sürdüğünü de ifade eden Özcan, ''Bizim çalışmamız 'FoxO1' proteinin etkisini azaltabilecek yeni bir yöntem olabileceğini gösterdi. Aynı zamanda 'XBP1' proteininin bilinen mekanizmalarından çok daha değişik etkilere sahip olduğunu göstermiş olduk ki, bu bulgular sadece diyabet ve obezite alanında değil, diğer bir çok bilim alanında 'XBP1' ile ilgili var olan kanıları yıkacak nitelikte'' diye konuştu. Çalışmanın gelecekte 'XBP1'in karaciğerde seviyesini artıracak yöntemlerin hem tip 1, hem de tip 2 diyabet için faydalı olabileceğini gösterdiğini de vurgulayan Özcan, bu çalışmanın sonuçlarının insanlara nasıl yararlı olacağı konusunda da şunları dile getirdi. ''Öncelikle ilaç geliştirebilmek için hastalıklarda neyin yanlış gittiğini ve hangi mekanizmaların düzeltilmesinin hastalığın iyileşmesine fayda sunabileceğini bulmak gerekiyor. Çalışmamızda 'XBP1'i karaciğerde artıracak yöntemlerin sadece tip 2 diyabet için değil, tip 1 diyabet için de çok önemli olduğunu gösterdik. Yaptığımız ilaç çalışmaları içerisinde bu proteini artıracak ilaçları da bulmaya çalışıyoruz.'' Kaynak: ntvmsnbc - AA |
Kanseri yayan enzim durduruldu İngiltere'deki Kanser Araştırmaları Enstitüsünden bilimciler, farelerdeki kanserli hücrelerin yayılmasını bir enzimi bloke ederek durdurdu. http://media3.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/NTV%20Bilim/Genetik/110222-kanserenzim.widec.jpg Yapılan deneylerde LOXL2 adlı enzimin bloke edilmesi, kanserin vücutta metastazını engelledi. Cancer Research dergisinde yayımlanan bulgular, bilim çevreleri ve araştırma vakıflarınca olumlu bir gelişme olarak yorumlandı. Raporun yazarları, kanserden ölümlerin yüzde 90'ının, tümörün vücuda yayılmasından kaynaklandığına dikkat çekiyor. Araştırma kapsamında ise uzmanlar, meme kanseri bulunan hastaları incelediklerinde, kanserin yayılması ve hayatta kalma oranlarının düşmesiyle LOXL2 enzimine bu kişilerde yüksek oranlarda rastlanması arasında bir bağ bulunduğunu ortaya koydu. Bulgular ayrıca LOXL2'nin kanserin ilk yayılmaya başladığı evrelerde önem taşıdığını gösterdi. Bu enzim, kanserli hücrelerin, meme dokusundan ayrılıp kana karışmasında da rol oynuyor. Bilimadamları fareler üzerinde yaptıkları deneylerde işte bu enzimin faaliyetini engelleyecek kimyasal maddeler ve antikorlar kullandı. Bu uygulama sayesinde kanserli hücrelerin diğer dokulara yayılması engellendi. Araştırmacılar, yeni üretilecek ilaçlarla bu enzimin hedef alınabileceğini, ayrıca kanserin yayılmaya başladığının erken aşamada tespit edilmesini sağlayacak testler geliştirebileceğini, bu sayede çok sayıda hayatın kurtarılabileceğini söylüyor. |
ODTÜ vücut için 'yedek parça' üretecek Yerli teknolojilerle biyomalzeme üretimi yapacak olan BIOMATEN hizmete açıldı.ODTÜ'de hasar gören organların tedavisinde kullanılan ve büyük çoğunluğu yurt dışından temin edilen biyomalzemelerin yerli teknolojilerle üretimini yapacak ''Biyomalzeme ve Doku Mühendisliği Mükemmeliyet Merkezi-BIOMATEN'' açıldı. ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezinde düzenlenen açılış töreninde konuşan ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi ve ''Biyomalzeme ve Doku Mühendisliği Mükemmeliyet Merkezi'' Başkanı Prof. Dr. Vasıf Hasırcı, işlevini kaybeden organlara destek veren kalp kapakçığı, kontak lens, kalça protezi gibi pek çok farklı özellikteki ürünün biyomalzemelerden yapıldığını anlattı. Bu malzemelerden kemik ve deride kullanılanların vücutta eriyerek yerini gelişmekte olan yeni dokuya bıraktığını kaydeden Hasırcı, böylece iyileşmenin hızlandırıldığını belirtti. Hasırcı, bugün dünyada 75 milyon kişinin kontakt lens taktığını, ortopedide yılda 200 binden fazla kalça ve diz protezi ya da polietilenin kullanıldığını, bu gelişmelere karşın binlerce hastanın halen organ beklediğini ve her yarım saatte yeni bir kişinin bekleyenler listesine eklendiğini kaydetti. ULUSAL VE ULUSLARARASI PAYDAŞLAR Biyomalzemelerin tamamen yerli teknolojilerle geliştirilmesi için kurulan mükemmeliyet merkezine, GATA, Hacettepe, İTÜ, Yeditepe, Kocaeli, İTÜ, Çukurova ve Acıbadem Üniversitelerinden araştırmacıların da destek vereceğini bildiren Hasırcı, ayrıca Sağlık Endüstrisi İşverenler Sendikası (SEİS), OSTİM Medikal Kümelenmesi ve ODTÜ Teknokent'in Ulusal Danışma Kurulu olarak görev yapacağını anlattı. Hasırcı, merkeze ayrıca, eğitim ve araştırma kurumlarından üniversitelerden Harvard, MIT, MGH, Drexel ve Tufts Üniversiteleri (ABD), Londra Üniversitesinden (İngiltere) ve Minho Üniversitesinden (Portekiz) öğretim üyelerinin de çalışmalarda Uluslararası Danışma Grubu olarak destek verme rolünü üstlendiklerini kaydetti. ''SAVUNMADAKİ DESTEK SAĞLIK SEKTÖRÜNE DE VERİLSİN'' Açılışta konuşan ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet Acar da ODTÜ'nün toplam harcamalarının üçte birinin araştırmaya ayrıldığını ifade etti. ODTÜ'nün araştırmadaki başarısının ''tartışılmaz'' olduğunu vurgulayan Acar, ''Türkiye ucuz hammadde ve işçilikle rekabet eden bir ülke resminden sanayi ve verimlilik için mücadele eden bir ülke haline geldi. Ama önümüzdeki esas görev, inovasyon düzleminde rekabet ve kendi teknolojisi ve ürünlerini yaratır bir ülke haline gelmek'' dedi. Rektör Acar, Türkiye'nin savunma sanayine ciddi destekler verdiğinin altını çizerek, aynı politikaların sağlık ve tıp alanında da uygulanması gerektiğini belirtti. OSTİM Başkanı Orhan Aydın da OSTİM'de 50'ye yakın firmanın sağlık sektörü alanında faaliyet gösterdiğini, ancak dağınık halde bulunan bu firmaları bir platform altında toplamaya çalıştıklarını anlattı. Türkiye'nin bu alanda ihtiyaç duyduğu malzemelerin büyük çoğunluğunu yurt dışından temin ettiğine işaret eden Aydın, ''Türkiye'de yabancı ürüne odaklı mantalite değişmeli. Bunu sürdürmek ve bundan refah elde etmek mümkün görünmüyor. bu nedenle açılan bu merkez bizler için büyük önem taşıyor'' diye konuştu. ODTÜ Teknokent Müdürü Mustafa Kızıltaş da kurulan merkeze destek vermek için hazır olduklarını söyledi. Merkezde yapılacak çalışmaların tıp alanında uygulamaları konusunda destek verecek olan GATA Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tuğamiral Hayati Bilgiç ise GATA ile ODTÜ'nün tıp ve teknoloji konusundaki işbirliğinin 2004'de başladığını ve uyum içinde sürdüğünü kaydetti. İki kurumun işbirliği ile 2010'da 13 proje, bu yıl da 11 proje üzerinde çalışıldığını anlatan Bilgiç, yeni kurulan merkezle de bu projelerin sayısının artacağına işaret etti. Merkezin uluslararası danışma kurulu üyelerinden Drexel Üniversitesi Yaşam Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Banu Onaral da Türkiye'nin yurt dışındaki beyin gücünün Türkiye'de kurulan mükemmeliyet merkezlerinde yürütülecek araştırmalar için hazır beklediğini söyledi. |
Onkolojide yeni bir çağ açılıyor Meme kanserinde kemoterapiye gerek olup olmadığını belirleyen test artık kalın bağırsak kanserinde de kullanılacak. Prof. Demir, “Genetik-moleküler onkolojiyle cephaneliğimize yeni silahlar girdi, stratejilerimiz pekişti. Bunlar, onkolojide yeni bir çağın göstergesi” dedi. İSTANBUL - Kanserle savaşta yüz güldüren son gelişme; tümörün gen haritasını çıkaran ve bu haritaya göre en etkili tedaviyi seçme imkânı sunan oncotype DX testiyle ilgili. Bir süredir meme kanserinde kemoterapiye gerek olup olmadığını belirleyen ve doğru hastaya doğru ilacın verilmesini sağlayan test artık kalın bağırsak kanserinde de kullanılacak. Bir diğer önemli gelişme ise kanserli hücreleri öldürmede çok daha etkili olan yeni ilaçlar. Geçtiğimiz hafta İsrail’de kanser tedavisindeki son gelişmelerin anlatıldığı kongreye katılan İstanbul Bilim Üniversitesi Onkoloji Bilim Dalı başkanı Prof. Dr. Gökhan Demir, ‘Onkolojide yeni bir çağın habercisi’ diye nitelendirdiği kişiye özel kanser tedavisi ile ilgili gelişmeleri Ntvmsnbc’ye anlattı. Oncotype DX ile tümör dokusundaki 21 gene bakılıyor. Bu 21 genin varlığına göre hastalığın tedaviye cevap ve nüks skorunun belirlendiğini vurgulayan Prof. Demir, yöntemle ilgili şunları söyledi: KİŞİYE ÖZEL KANSER TEDAVİSİNDE ÖNEMLİ ADIM “Oncotype-DX, önceden sadece meme kanserinde koltuk altı lenf bezine metastaz yapmamış, hormon reseptörleri pozitif olan grupta, tedaviye yanıtın ne düzeyde olacağını öngörüyordu. Bize bir risk skalası çıkarıyor, hastalığın nüks etme olasılığını ve kemoterapiye cevabını öngörüyordu. Kudüs’teki toplantıda yöntemin, sadece koltuk altında metastazı olmayan hastalarda değil, aynı zamanda koltuk altında metastazı olan hastalarda da yani, hastalığın daha ileriki dönemlerinde de kullanılacağı gösterildi. Önemli bir diğer gelişme ise meme kanserinin lokal ileri olduğu, tedaviye önce cerrahi ile değil, kemoterapi ile başlanacağı durumlarda yine bu testin kullanılması. Test, kemoterapide hangi ilaçları seçeceğimiz konusunda da bize bilgi veriyor. Bu da çok önemli bir avantaj.” TEDAVİ BAŞARISINI ARTIRIYOR, NÜKS RİSKİNİ DÜŞÜRÜYOR Adeta kanser hücresinin gen resmini çeken oncotype-DX, hastalıkla mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Geçmişi 2004 yılına dayanan yöntem, Amerika’da erken evre meme kanseri hastalarının parafin dokularının çıkarılması ve bu dokularda 250 genin taranmasıyla bulundu. 250 genden 21’inin hastalığın tekrarlaması açısından önem taşıdığı görüldü. Böylece 21 genlik bir resim çekildi. Ve bu resim onkologlara önemli bilgiler verdi. Prof. Demir, meme kanseri tedavisinde büyük avantaj sağlayan testin kalın bağırsak kanserinde de kullanılmasını çok önemli bir adım olarak nitelendirdi. “Bizim tedavi konusunda yüzde yüz net olmadığımız bir kanser türü var; erken dönemde ameliyat edilmiş kalın bağırsak kanserleri. Kalın bağırsak kanserlerinin ikinci evresinde, koruyucu tedavi yapılıp yapılmaması konusunda dünyada bir fikir birliği yok. İşte bu test, kolon kanserindeki bu belirsizliğin giderilmesi açısından çok anlamlı oldu.” YENİ AKILLI MOLEKÜLLERLE DAHA ETKİN TEDAVİ Oncotype DX yönteminde kolon kanserine ilişkin bir başka gen profili kullanıldığını ve hastalığın nasıl seyredeceğinin netleştiğini söyleyen Demir, kanserle mücadele eden akıllı moleküllere bir yenisinin eklendiği müjdesini de verdi. “Amerika’da yapılan yıllık meme kanseri konferansında yeni bir kavram ortaya çıktı, o da 'total HER 2’nin bloke edilmesi’ kavramı. HER 2, kanser hücresinin üzerindeki bir molekül. Biz bugüne kadar HER 2 pozitif olan hastalarımıza tek ajanlı tedaviler yapardık. Yani tek başına ‘herceptin’ veya ‘lapatinib’ verirdik. Şimdi moleküle karşı bu ilaçların dışında yeni hedefli tedaviler geliştirildi. Bunların içinde en fazla umut vaat edeni ise ‘pertuzumab’ denilen tedavi. Son çalışmalar, HER 2’ye karşı birden fazla akıllı molekülün birlikte kullanılmasının etkiyi çok artırdığını ortaya koydu. Yeni bulunan ilacın eski ilaçlarla kombine edilmesi, etkiyi ve tedaviye yanıt oranını çok büyük ölçüde artırıyor, nüks ihtimalini ise azaltıyor.” “KANSER ARTIYOR AMA CEPHANELİĞİMİZ DE GÜÇLENİYOR” Prof. Demir, bu gelişmelerin yeni bir onkolojik çağın habercisi olduğu görüşünde. Demir, “Kanser giderek artıyor ama ona karşı cephaneliğimiz güçleniyor ve stratejilerimiz de pekişiyor. Artık nerede, hangi silahı kullanacağımızı önceden biliyoruz” dedi ve şöyle devam etti: "Bu başarılar, onkolojide yeni bir çağ açıldığının göstergesi. Bu silahları doğru kullanmak için kişiye özel tedavi geliştirdik, onu yapıyoruz. Biz eskiden hastaya bir tedaviye başladığımız zaman, ‘Bu tedavi size yüzde 35 oranında etki eder’ diyorduk. Bu, tedaviyi 100 hastaya uyguladığımızda 35’inde yanıt alacağımızı, 65’inde ise yanıt alamayacağımızı gösteriyordu. Şimdi kanser hücresinin genetik-moleküler özelliklerine bakarak o 35 kişiyi bulmaya çalışıyoruz. http://media4.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/Sa%C4%9Fl%C4%B1k/Kanser/KANSER-ARA%C5%9ETIRMA-8.JPG..standard.jpg Yine önceden hastayla ilgili klinik kararlarımızı verirken fizik muayene bulguları, radyolojik tetkikler ve hücrenin patolojik bulgularına dayanıyorduk. Bugün bu üçlüye bir dördüncü üye eklendi. O da moleküler onkoloji ve genetik ayağı. Biz artık kanser hücresinin genetik ve moleküler özelliklerine bakarak da karar veriyoruz. Genetik moleküler özellikler, kişiye özel tedavi yaklaşımını ortaya koyuyor.” AYNI TEDAVİ, AYRI SONUÇ Peki, bu ne anlama geliyor? Demir’e göre, aynı kanser türündeki iki hastanın tedaviden neden farklı sonuç aldıklarının anlamak artık zor değil. “Mesela aynı boyutta, aynı lokalizasyonda iki tümör düşünelim. Normal şartlarda biz eskiden bu iki hastaya aynı tedaviyi uyguluyorduk. Ama bunların genetik yapılarına baktığımız zaman iki tümörün birbirinden çok farklı olabileceğini görüyoruz. Genetik resimlerini çektiğimiz zaman birinin çok yavaş ilerleyecek bir tümör olduğunu, diğerinin ise çok agresif bir yayılma gösterdiğini görüyoruz. O zaman da bu iki hastaya iki farklı tedavi uygulamak gerektiğini anlıyoruz. Sadece tümör büyüklüğüne ve patolojiye bakarak karar verdiğimiz zaman iki hastaya da aynı tedaviyi yapıyorduk; birinde çok işe yarıyordu, birinde hastalık çok kısa sürede nüks ediyordu. Bunun neden olduğunu biz de bilmiyorduk ama şimdi genetik-moleküler onkoloji sayesinde, hangi hastaların daha kötü gidebileceğini öngörüyoruz. Böylece o hastalarımıza daha güçlü koruyucu tedaviler yapabiliyoruz.” DÜNYADA TEK MERKEZDE YAPILIYOR, MALİYETİ YÜKSEK Oncotype DX, tümörle mücadelede net bir strateji oluşturulmasını sağladığı için hastanın gereksiz yere kemoterapi almasının önüne geçiliyor. Bu da hem hastaya gereksiz tedavi toksitesi yaşatmıyor hem de ekonomik yarar maliyetini doğru bir noktaya çekiyor. Test, hastadan çıkarılan tümör dokusuyla yapılıyor. Testi ABD’de tek bir laboratuar yapıyor. Tümörden alınan kesitler oraya gönderiliyor ve gen haritası çıkarılıyor. Testin şu anda 3-4 bin dolar civarında yüksek bir maliyeti var. Ancak testin başka merkezlerde yapılması için çalışmaların sürdüğü, bunun da maliyeti önemli ölçüde düşüreceği belirtiliyor. |
AIDS tedavisinde önemli gelişme ABD’de bilim insanları, hastalığa yol açan HIV’i yok etmeden, bağışıklık sistemini virüse karşı korunaklı hale getirecek bir model üzerinde duruyor. İSTANBUL - AIDS’e karşı devrim niteliğinde bir tedavi yöntemi için ilk adım atıldı Hürriyet'te yer alan habere göre umut veren çalışma, genetik mühendisliği sayesinde, bağışıklık sistemini güçlendirecek bir kan hücresini, hastaya enjekte etmeyi kapsıyor. KORUYUCU JEL FORMÜLÜ Bu arada, özellikle kondom kullanmadan cinsel ilişkiye girildiğinde yayılması kolaylaşan AIDS’e karşı jel formülü geliştirildi. AIDS’e neden olan HIV’in, hastalıklı kişinin partnerine geçmesinin önlenmesi amacıyla üretilen jel, AIDS kapma oranını, korunmasız sekse göre yirmi kat oranında düşürüyor. |
Hafıza hücresini ürettiler ABD'li bilimadamları, laboratuvar ortamında ''nöron'' adı verilen hafıza hücrelerini üretmeyi başardı. Alzeimer için umut olacak çalışma sayesinde hafıza kaybı olan kişiler yeniden hafızalarına kavuşacak.CHICAGO - ABD'nin Chicago kentindeki ''Northwestern University Feinberg School of Medicine'' adlı tıp okulundan Dr. Jack Kessler ile Kessler'in laboratuvarındaki eski bir doktora öğrencisi olan Christopher Bissonnette tarafından yapılan bilimsel araştırma '' Stem Cell'' adlı dergide yayımlandı. Kessler, dergide, yeni ürettikleri nöronları farelere naklettiklerinde bu hücrelerin normal şekilde fonksiyon gösterdiklerini gözlemlediklerini ifade etti. Kessler, nöronların nakledildiği farelerde, sinir uyarmalarını sinir hücresinden ileriye uzatmaya yarayan, en önemli ve uzun sinir hücresi uzantısı olan akson ile asetilkolin adı verilen, beynin diğer kesimlerindeki hatıraları geri çağırmaya yarayan kimyasal bir ileticiyi ürettiğini belirlediklerini kaydetti. Araştırmalarında, sıradan deri hücrelerinin yeniden programlanarak embriyonik kök hücreye benzer hale getirildiği, kısaca ''iPS'' adı verilen pluripotent kök hücrelerinin elde edilmesine benzer bir yaklaşım kullandıklarını belirten Kessler, ürettikleri iPS hücrelerini, Bissonette tarafından geliştirilen bir teknikle beyin hücreleri ve nöronlara dönüştürdüklerini ifade etti. Kessler, ''iPS'' hücrelerinin, Azheimer hastalığına yakalanmış kişilerden alınabiliyor olmasının araştırmacılara, sağlıklı hücrelerle, hastalıklı hücreler arasındaki farkı daha iyi etüd etme imkanı verdiğini vurguladı. Kessler, ürettikleri nöronların, Alzheimer hastalarından, Alzheimer hastalığıyla bağlantısı bulunmayan sağlıklı kişilerden ve sağlıklı olmalarına karşın bu hastalığa genetik yatkınlıkları bulunan kişilerden alınarak üretilen iPS hücrelerinden elde edilmiş olmasının bu bakımdan önem taşıdığına dikkati çekti. Kullandıkları teknikle neredeyse sınırsız sayıda nöron hücresi elde etmenin mümkün olduğunu anlatan Kessler, kullanılan teknolojinin henüz tam anlamıyla kullanıma hazır olmadığını, ancak eninde sonunda Alzheimer hastalarına, kendi hafıza hücrelerinin yerini alacak hafıza hücrelerinin nakledilmesinin mümkün olabileceğine işaret etti. Alzheimer's Association adlı örgütün baş tıp ve bilim yetkilisi William Thies, bilimsel araştırmanın dergide yayımlanmasının ardından elektronik postayla yaptığı açıklamada araştırmanın Alzheimer hastalığıyla mücadele açısından büyük önem taşıdığını belirtti. Thies yaptığı açıklamada, ''Bu, kesinlikle bizim en çok ihtiyaç duyduğumu birinci derecede öneme sahip bir araştırma. Süphesiz ki Alzheimer hastalarında görülen beyin hücresi ölümlerine neyin neden olduğunu ve neyin önlediğini bilmek gelecekte geliştirilecek Azheimer tedavileri açısından büyük bir öneme sahip'' ifadelerini kullandı. |
Gırtlak naklinin de önü açıldı Türkiye'de ilk çift kol naklini Doç. Dr. Ömer Özkan, ‘Kompozit Doku Nakli Yönergesi’ nin onaylanmasıyla, sesini kullanamayan hastalara gırtlak naklinin de yapılabileceğini söyledi. ANTALYA - Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ömer Özkan, Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından onaylanan Kompozit Doku Nakli Yönergesi'nin kol, yüz, saçlı deri, üst solunum, üst sindirim yolu nakliyle, bağırsak naklini kapsadığını kaydetti. Kanser nedeniyle gırtlağını kullanamaz hale gelen, ateşli silahla yaralananlar, gaziler gibi gırtlağını bir şekilde kaybeden, konuşamayan insanlar bulunduğunu vurgulayan Doç. Dr. Özkan, ''Bu insanlara gırtlak nakli yapılabilir, hasta başkasının ses telleriyle konuşabilir. Soluk borusu ve gırtlağı alınanlara gırtlak nakli yapılabilecek. Mevzuatın en önemli özelliği bu. Bununla ilgili birimi kulak burun boğaz bilim dalıyla burada kuruyoruz'' diye konuştu. ''BACAK NAKLİ YOK'' Böyle bir mevzuatı çıkarmanın büyük bir başarı olduğunu belirten, bu nedenle Sağlık Bakanlığı yetkililerine teşekkür eden Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu sayılı mevzuatlardan biri... Bizim çok işimizi görecek ve birçok ülkeye örnek olacak. Mevzuatta bacak yok ama bacağın olmaması büyük eksiklik değil. Bacağın yerini gören çok iyi protezler var, bu büyük ameliyatı yapmaya değmez.'' BAŞVURU SAYISI ARTTI Özel izinle çift kol naklini yaptıktan sonra çok sayıda hastanın nakil için kendilerine başvuruda bulunduğunu bildiren Özkan, şu bilgileri verdi: ''Mevzuat olmadığı için insanlara olumlu yanıt veremiyorduk. Şahsım dışında sadece Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran 200 kadar hasta var. Bunların 130'u nakle uygun görüldü. Başvuranlardan 50'sinin iki taraf kolu yok. Bacakları olmayanlar var, mayına basanlar, doğuştan kolları olmayanlar var. Mevzuata göre nakillerde iki taraflı dirsek altından itibaren kolu olmayanlara öncelik verilecek.'' Verici bulunması halinde iki kolu dirsekten itibaren olmayan 50 hastaya ameliyat yapabilecek durumda olduklarını anlatan Özkan, ''Mevzuat yeni çıktı, bundan sonra bu nakilleri yapabilecek kurum ve kuruluşların Sağlık Bakanlığı'na başvurarak (nakil yapabilir) iznini alması gerekiyor. Biz de başvuruda bulunacağız. Eğer uygun görülürse bu ameliyatları yapmaya başlayacağız. Bunun süreci 1-2 ay.'' YÜK NAKLİ İÇİN UYGUN HASTA VAR Yüz, kol, gırtlak ve bağırsak nakli için vericilere ihtiyaç bulunduğunu vurgulayan Özkan, ''Verici için iyi bir kampanya lazım. Aslında vericiler uzuv nakline organ naklinden daha olumlu bakabilir çünkü kendi yakınının parçasını nakil olanda görüyor'' dedi. Yüz nakli için, biri gazi, diğeri Zonguldak'ta ateşli silahla yüzü deformasyona uğramış bir kadının nakil yapılabilir durumda olduğunu kaydeden Özkan, ''Yüz nakli için çok sayıda başvuru var ama hepsi gerçekçi değil. İki hasta var onlara bugün nakil yapabilecek durumdayız'' diye konuştu. |
Böbrek hastalarına evde diyaliz Gerekli izne sahip diyaliz merkezleri tarafından, eğitim verilen ve bunu uygulayabileceği belgelenen hastaların evinde hemodiyaliz yapılabilecek. ANKARA - Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Nihat Tosun tarafından yayınlanan genelgeyle evde diyaliz hizmetleri ile ilgili yeni bir düzenleme yapıldı. Genelgede, ev hemodiyalizi uygulamasının, buna izin verilen diyaliz merkezleri tarafından, eğitim verilmiş ve ev hemodiyalizini uygulayabileceği belgelenmiş hasta ve/veya yardımcısı tarafından, hastanın evinde gerçekleştirilebilecek. Genelgeye göre, ev hemodiyalizi şu esaslara göre yapılacak: ''Merkezler, hastanın talebi üzerine ve tıbbi kontrollerini de yapmak kaydıyla hastanın evinde diyaliz uygulaması yapabilecek. Merkezler, ev hemodiyalizi uygulanacak her hasta için Diyaliz Merkezleri Başvuru Değerlendirme Komisyonundan uygunluk onayı alacak. Uygunluk onayı için hastalar eğitildikten sonra yeterlilik belgesi verilecek. Bu belge ile birlikte teknik altyapı hazır edilerek başvuru yapılacak. Başvuru, Diyaliz Merkezleri Başvuru Değerlendirme Komisyonuna sunularak değerlendirilecek. Başvurusu uygun görülen merkeze ''Ev hemodiyalizi yapma izni'' verilecek. Ev hemodiyalizi yapacak kişi, diyaliz merkezinde yetkili personel (sertifikalı diyaliz hekimi, diyaliz hemşiresi ve diyaliz teknisyeni) tarafından en az bir ay süreyle eğitime tabi tutulacak. Eğitim dönemi bitiminde, uygulamayı yapacak kişiye iki hafta süreyle diyaliz merkezinde diyaliz yaptırılacak. Her iki eğitim tamamlandıktan sonra bu ekip tarafından değerlendirme yapılarak; hasta ve/veya yardımcısına, ekibin tamamının onayının olduğu ''Ev hemodiyalizi uygulayabilir'' yeterlik belgesi düzenlenecek. SAĞLIK KURULU RAPORU GEREKECEK Uygulamayı yapacak kişiden ''Ev Hemodiyalizi Bilgilendirilmiş Hasta Onay Formu'' alınacak. Ev hemodiyalizi gündüz veya gece yapılabilecek. Haftalık sıklığı ve uygulama süresi, içinde en az bir nefroloji uzmanının da bulunduğu sağlık kurulu raporu ile belirlenecek. Ev hemodiyalizi uygulaması için her hastaya bir cihaz tahsis edilecek. Hemodiyaliz cihazı ve gerekli araç gereçler diyaliz merkezi tarafından sağlanacak. Ev hemodiyalizi için kullanılacak cihazlar, diyaliz merkezindeki ruhsata esas cihaz sayısına dahil edilemeyecek. Cihaz, üretici firmanın yetkili servisi ve/ veya diyaliz merkezinin teknisyenlerince ilgili mevzuata uygun olarak elektrik ve su sisteminde gerekli düzenlemeler yapılarak, hastanın evine kurulacak, test edilecek ve bu kişiler tarafından düzenlenecek bir raporla kullanımına izin verilecek. Ev hemodiyalizi yapma izni alan merkezler, ruhsata esas cihaz sayısından ayrı olarak, ev hemodiyalizi uygulanacak hastalara eğitim amaçlı kullanılmak üzere en fazla iki hemodiyaliz cihazını merkezde bulundurabilecek. Bu cihazlar eğitim alan hastalar dışında kesinlikle kullanılamayacak. Ev hemodiyalizi için şehir suyu kullanılacak. 6 ayda bir bakteriyolojik, 12 ayda bir de kimyasal su analizleri yaptırılacak. Merkez, ev hemodiyalizi sarf malzemelerinin hastanın evine ulaştırılması ve mevzuata uygun olarak atıkların toplanmasını koordine edecek. Hastaların takibinde ve acil durumlar için 24 saat hasta ve/veya yakınlarınca telefonla ulaşılabilecek nefroloji uzmanı, diyaliz hemşiresi ve teknik servis ekip hizmeti sağlanacak. Hastalar ve bunların laboratuar tetkikleri ayda bir kez diyaliz merkezindeki hastaların aylık muayenelerini de yapan nefroloji uzmanı tarafından değerlendirilecek ve diyaliz tedavisi ilaçları düzenlenecek. Hasta, her üç ayda bir merkezin görevlendireceği bir sertifikalı diyaliz hemşiresi ve diyaliz teknisyeni tarafından evinde ziyaret edilerek hijyen ve kullandığı malzemeler açısından değerlendirilecek.'' |
Bir saat nargile = 200 adet sigara Ülkemizde sayısı hızla artan nargile cafeler şimdi de İngiltere'de popüler oldu ancak 1 saat nargile içmenin 200 adet sigara tüketmeye eşdeğer olduğunu söyleyen uzmanlar bu yaygınlıktan endişeli...İSTANBUL - İngiltere'nin Leicester kentinde, gençler arasında nargileyle tütün tüketiminden kaynaklanan hastalıkların artması doktorları şaşırttı. Leicester Sağlık Hizmetleri biriminden sigara bıraktırma uzmanı Kasim Çovdari, nargilenin özellikle 15-24 yaş grubunda giderek yaygınlaştığını belirtti. Çovdari, araştırmaların nargileyle tütün içmenin sigara içmekten daha az zararlı olduğu inanışıyla çeliştiğini söyledi, "Dünya Sağlık Örgütü'nün araştırmasına göre, bir saat nargile tüttürmek, 200 adet sigara tüketmeye eşdeğer" dedi. Kasim Çovdari birkaç yıl öncesine kadar neredeyse kimsenin bilmediği nargilenin, her kültür ve etnik gruptan gençler arasında inanılmaz bir hızla yayıldığını, ancak bu alışkanlığın solunum ve kalp rahatsızlıklarına neden olduğunu vurguladı. Sigaranın bilinen zararlarına ek olarak nargile kullanımı uçuk ve verem gibi virüsleri kapma riskini de artırıyor. Leicester Belediyesi'nden Govind Mandora kentte dört yıl önce sadece bir nargile cafesi varken bugün bu sayının 10'dan fazla olduğunu, gençlerin buralarda yer bulabilmek için bazen yarım saat beklediğini söyledi. Mandora, sürekli nargile cafe açılması için yeni izin başvuruları aldıklarını belirterek, "Nargilenin sigara gibi kabul görmesini istemiyoruz" diye konuştu. Kaynak: BBC Türkiye |
AIDS'in ölümü yakın! Vücutta ömür boyu kalabilen CMV virüsü maymunlar üzerinde denendi ve HIV'i ilk girdiği evrede öldürme aşamasında bu yöntem başarılı oldu. CHICAGO / LONDRA - ABD'de Oregon Primat Araştırma Merkezi'nde maymunlar üzerinde yapılan tıbbi deneyde, üç yıl içinde insanlara uygulanabilecek AIDS aşısı geliştirildi. Ölümcül AIDS hastalığına 25 yıldır çare arayan bilimadamları, AIDS'e yol açan açan HIV virüsünün vücuda girdiği ilk anlarda en kırılgan olduğu hali aşıda kullandı. Bilim dergisi Nature'de yayımlanan Dr. Louis Picker'ın araştırmasına göre, deneylere alınan maymunların yarısı, HIV ve AIDS'e benzeyen, ''Simian İmmunodeficiency Virüs (maymun bağışıklık yetersizliği virüsü)'' ile bir yıl yaşayarak hiç belirti göstermez duruma geldi. Dr. Picker, insanlar üzerinde de denenebilecek AIDS aşısının üç yıl içinde hayata geçirilebileceğini bildirdi. Dr. Picker'la ekibi, AIDS aşısı deneyinde, uçuk (herpes) virüsüyle bağlantılı bir virüs olan cytomegalovirus'ü (CMV) maymunlar üzerinde kullandı. http://media1.ntvmsnbc.com/i/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/SectionsThumbnails-TSM-Colorbox/Z_Common/Quote1.jpg Tayland'da iki yıl önce 16 bin gönüllü üzerinde yapılan AIDS aşısı deneyi umut vermiş ancak çok küçük grup dışında kalıcı sonuç sağlamamıştı. http://media3.ntvmsnbc.com/i/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/SectionsThumbnails-TSM-Colorbox/Z_Common/Quote2.jpg Vücutta ömür boyu kalabilen CMV virüsü sayesinde HIV'i ilk girdiği evrede öldürme aşaması denendi ve bu yöntem başarılı oldu. HIV virüsünün zayıf olduğu ilk aşamada durdurulduğunu belirten Dr Picker, AIDS virüsünün vücuda girdiği ilk aşamada öldürülmesinin önemli olduğunu belirtti. Birçok insanda yaşayan CMV virüsünün maymunlarda AİDS'le savaşta önemli araç olduğu görüldü. Deneye yardım eden ve sonuç hakkında bilgi veren Uluslararası AIDS Aşısı Girişimi Örgütü'nün uzmanı Dr. Wayne Koff, ''Burada heyecanlı olan, ilk kez AIDS aşısının hayvan üzerinde başarılı sonuç vermesidir. İnsan üzerinde aşının nasıl uygulanabileceği üzerine önemli işaret alınmıştır'' dedi. İngiltere Kraliyet Üniversitesinden Prof. Dr. Robin Shattock, ''Hastalık bulaştırıcı virüsün aşı deneyinde kullanılmasının büyük bir aşama'' olduğunu belirtti. |
'Türkiye kök hücre nakil merkezi olacak’ Türk Hematoloji Derneği’nden Doç. İsmail Sarı, 5 yılda Türkiye'nin Avrupa'dan, Balkanlardan, Kuzey Irak çevresinden ve Türk Cumhuriyetlerinden kök hücre nakli yapılmak üzere hasta alacak duruma geleceğini söyledi. Türk Hematoloji Derneği Kök Hücre Nakli Ünitesi Bilimsel Alt Komitesi Sekreteri ve Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Başhekim Yardımcısı Sarı, kök hücre nakli konusunda bundan 2-3 sene öncesine kadar Türkiye'nin çok kötü bir durumda olduğunu belirtti ve kök hücre konusunda büyük mesafeler alındığını söyledi. Birkaç yıl öncesine kadar lösemi hastalarının hem tedavi görmede hem de nakil yaptırmada sıkıntılar yaşadığına değinen Sarı, ''Yatak sayımız sınırlıydı. Ruhsatlı merkez sayısı çok azdı. Şimdi yavaş yavaş lösemi hastalarının çektiği sıkıntıların iyi yansıtılması nedeniyle bu arttı. 500 civarında kök hücre nakli yapılırken, bugün 2 bin sınırına dayandı. Biz de onlardan biri olacağız'' dedi. Hematolojik açıdan Türkiye'nin çok büyük bir gelişme kaydettiğini dile getiren Sarı, ''Akut lösemide eskiden yurt dışında yapılan tedaviler artık ülkemizde yapılıyor. 5 yıllık süreç içinde Türkiye'deki nakil merkezlerinin çoğu, Avrupa'dan, Balkanlardan, Kuzey Irak çevresinden ve Türk Cumhuriyetlerinden kök hücre nakli yapılmak üzere hasta alacak duruma gelecek'' diye konuştu. BAŞARI İÇİN BAŞLANGIÇ TEDAVİSİNDEKİ SORUN ÇÖZÜLMELİ Türkiye'deki lösemi hastalarının ilk tedavilerinde hala çok büyük sıkıntılar çekildiğini de bildiren Sarı, şunları söyledi: ''Lösemi hastaları bizim indüksiyon tedavisi dediğimiz, yaklaşık ortalama 30 gün süren başlangıç kemoterapisi için yer bulmada hala büyük sıkıntılar çekiyor. İstanbul'un durumu ortada, 20 milyon nüfuslu bir şehir. Avrupa ve Anadolu yakasında lösemi hastaları için ayrılan kamu hastanelerindeki yatak sayısı neredeyse bizim yatak sayımıza eşit. Oradan bile hastalar bizi arıyor 'Başlangıç kemoterapisi için yer var mı' diye. Nakil ünitelerinin sayısının artmasıyla nakil sorunu hemen hemen çözüldü, fakat naklin başarılı bir şekilde yapılabilmesi için nakil öncesi başlangıç tedavisiyle lösemi hücrelerinin tamamına yakınını yok edilmesi gerekiyor, aksi takdirde ilik tutmuyor. Umarım bu konunun da üzerine gidilerek çözümlenir.'' PAÜ'nün Kök Hücre Nakil Ünitesi'nin Ulusal Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Koordinasyon Kurulu'ndan ruhsat aldığını bildiren Sarı, ''PAÜ'de kök hücre nakli ünitemiz hizmet vermeye başladı. Son teknolojiyle donatılmış 7 odadan oluşan bir nakil ünitemiz var. Bu yaklaşık bir ayda 7-10 hasta, senede de 100-120 civarında hastaya nakil yapma potansiyeli demektir. Şu anki güncel verilerle, Ege Bölgesi'ndeki en fazla erişkin yatak sayısına sahip kök hücre nakli ünitesiyiz'' dedi. |
Kök hücre üretimine sıkı denetim Sağlık Bakanlığı, son yıllarda birçok hastalık için umut olarak gösterilen kök hücre uygulamalarında hasta güvenliğinin sağlanması amacıyla çalışma başlattı. Denetimsiz ve kuralsız üretimler için kullanılan ''merdiven altı üretim'' tabirinin hücre ve doku üretimi için de geçerli olduğuna dikkati çeken uzmanlar, bu konuda belirli standartlar getirilmesinin, kök hücre uygulamalarının önünü açacağını bildirdi. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından Kızılcahamam'da düzenlenen çalıştayda, hücre ve doku üretimi, bunlarla ilgili bankacılık faaliyetleri, etiketleme ve ithalat gibi konular masaya yatırıldı. Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası, çalışmalarla ilgili bilgi verirken bir süre önce çıkarılan İnsan Doku ve Hücreleri ile Bunlarla İlgili Merkezlerin Kalite ve Güvenliği Hakkında Yönetmelik ile üst yapının oluşturulduğu, çıkarılacak yönergelerle de sistemle ilgili mevzuatın tamamlanmış olacağını söyledi. Çıkarılacak düzenlemelerle hücre ve dokuların üretimi ve ithali ile ilgili standartların belirleneceğini, bu standartlara sahip olanların üretim yapabileceğini anlatan Kapuağası, ancak Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatlı merkezlerde üretilenler ya da ithaline izin verilenlerin hastalara nakledilebileceğini bildirdi. Halen bazı merkezlerin geçici ruhsatlarla çalışabildiğini, düzenlemelerin yürürlüğe girmesinden sonra bu merkezlere mevzuata uyum göstermeleri için süre tanınacağını kaydeden Kapuağası, şu bilgileri aktardı: ''Kök hücre üretimi yapan kordon kanı bankaları şu anda geçici ruhsatla çalışabiliyor. Bu merkezlere mevzuata uyum sağlamaları için 1 yıllık süre tanıyacağız. Ayrıca, etiketleme ve barkodlamayla bu ürünlerin tıpkı ilaçta olduğu gibi üretimden hastaya nakledildiği aşamaya kadar her süreçte takip edilmesi planlanıyor. Hastalara nakledilecek hücre ve dokular aynı zamanda ilaç gibi aynı standartlarda olacak, yurt dışındaki geri çekme işleminden de anında haberdar olabileceğiz. Mevcut uygulamada, ülkemizde üretilen ya da yurt dışından getirilen hücre ve dokular kimlere verildi kontrol edilemiyor. Çekme işleminde, sadece ilgili firma internet sitesinden bildirim yapıyor. Artık ilaçtaki gibi bir geri çekme bildirimi olacak ve bu otomatikman yapılacak. Yeni düzenlemeyle bütün bunlar denetim altına alınacak. Tüm bu düzenlemeler hücresel tedavilerin önünü açacak.'' Bunların yapılmaması halinde, hastalara ne tür bir hücre veya doku nakledildiğinin bilinemeyeceğini, bunun da hasta güvenliğini tehlikeye atacağını vurgulayan Kapuağası, ''Yurt dışından ithal edilmesinden çok Türkiye'de doku ve hücre üretimini teşvik edeceğiz. Bu bizim için büyük önem taşıyor. Bunun ekonomiye katkısı da büyük olacak'' şeklinde konuştu. KÖK HÜCREDE DE 'MERDİVEN ALTI ÜRETİM' Sağlık Bakanlığı Kök Hücre ve Kemik İliği Nakli Bilim Komisyonu ve Hücresel Tedavi Derneği Başkanı Prof. Dr. Osman İlhan da ruhsatlı olmayan yerlerde denetimsiz ve kuralsız yapılan üretimler için kullanılan ''Merdiven altı üretim'' tabirinin bu hücre ve doku üretiminde de söz konusu olabileceğini bildirdi. Ekim ayında yürürlüğe giren İnsan Doku ve Hücreleri ile Bunlarla İlgili Merkezlerin Kalite ve Güvenliği Hakkında Yönetmelik ile mevzuat alanında batı ülkelerinin standardının yakalandığını kaydeden İlhan, bu yönetmeliğin işlerlik kazanması için yönergelere ihtiyaç olduğunu söyledi. Kök hücre uygulamalarının bir tedavi değil, deneysel çalışmalar olduğunun altını çizen Prof. Dr. İlhan, şöyle konuştu: ''Özellikle hücre ve doku üretimi ve bankacılığı büyük öneme sahip bir konu. Kök hücre uygulamaları henüz araştırma safhasında olduğu için belirli bir standart oluşturulması çok önemli. Hücre ve dokuların Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatlı merkezlerde üretilmesi ve hastalara belirli standartlara sahip doku veya hücrenin nakledilmesi büyük önem taşıyor. Aksi halde güvensiz ve yan etkiye yol açan hücrelerin nakledilmesi söz konusu olur ki bu da hasta güvenliğini olumsuz etkiler. Hücre ve dokular da ilaçta olduğu gibi güvenli yerlerde üretilmelidir. '' DENETİMSİZ ÜRÜNLER BAŞARISIZLIK GETİRİYOR Yapılacak protokollerle hastalara verilecek hücrelerin tipi, sayısı, canlılığı, yan etkileri ve başarı oranlarının denetleneceğini bildiren İlhan, ''Denetimsiz üretilen ürünlerin kullanılması nedeniyle başarısız sonuçlar elde edilmesi ve yan etkiler ortaya çıkması hem hastalarda hem de hekimlerde kafa karışıklığına yol açıyor. Bu düzenlemelerin yürürlüğe girmesiyle bu tür olumsuzluklar artık görülmeyecek. Böylece deneysel uygulamalar zamanla rutin tedaviye dönüşebilecek'' diye konuştu. Sağlık Bakanlığı Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanı Halil Yılmaz Sur ise gelişmiş batı ülkeleri ve ABD'de bile hücre ve doku nakli konusunda bu kadar kapsamlı mevzuat bulunmadığını, Türkiye'nin bu konuda diğer ülkeler için örnek oluşturacağını bildirdi. |
Deri hücresinden damar üretilecek ABD'de yapılan bir çalışma, donörlerden alınan deri hücreleriyle kan damarlarının üretilmesinin yolunu açtı. Bilim insanları, hasta yerine donörlerden alınan deri hücreleriyle doku uyuşmazlığı ile doku reddini engelleyici ilaçlara ihtiyaç bırakmayan, bir soğutucu içinde muhafaza edilen, her an kullanıma hazır, çeşitli boy ve ebatlarda kan damarları üretilmesi hedefine ulaşmada önemli bir adım olarak değerlendiriyor. Polonya'da laboratuvar ortamında üretilmiş kan damarları nakledilen 3 diyaliz hastasının, ameliyattan 2 ila 8 ay sonra doku reddi sorunuyla karşılaşmadan işlevlerini yerine getirdikleri, American Heart Association adlı tıp kuruluşu için dün görüntülü ve sesli internet ortamında yapılan bir bilimsel sunumla gösterildi. Bilimsel çalışmayı San Francisco’da bulunan Cytograft Tissue Engineering Inc adlı hücreden doku üretimi mühendisliği şirketi yaptı. Şirketin şefi Todd McAllister, yaptığı açıklamada, ''Kan damarlarının, donörden alınan numune hücrelerle üretimi, maliyeti büyük ölçülerde azaltarak 6 ila 10 bin dolara indirdi'' diye konuştu. McAllister dünyada bu teknolojiden istifade edecek yüz binlerce hastanın bulunduğuna işaret etti. Daha önce de hastaların kendi derilerinden alınan hücrelerle laboratuvar ortamında kan damarları üretilebiliyordu. Ancak bu yöntem çok fazla zaman ve para kaybına neden olması nedeniyle kullanışlı olmaktan çok uzaktı. DİYABET HASTALARINDA KULLANILACAK Kök hücresi kullanılmadığı için hiçbir ahlaki soruna da yol açmayacak bu teknoloji, kan damarları zarar görmüş diyabetli hastalar, uzuvları zarar gören askerler, by pass ameliyatı geçirenler ve diğer gruptaki hastaların tedavisinde kullanılabilecek. Duke Üniversitesi doktorlarından, kalp uzmanı Robert Harrington çalışmayı, ''çok heyecan verici'' olarak niteledi. Diyaliz işlemi nedeniyle zarar gören kan damarlarının ''devasa bir kamu sağlığı problemi olarak ortaya çıktığına'' işaret eden Harrington, ''Eğer şu an Avrupa ve Güney Amerika'da devam eden daha geniş çaplı bir çalışma da başarıya ulaşırsa ''bu çok büyük haber olur'' değerlendirmesinde bulundu. kaynak: Ntvmsnbc ve Ajanslar |
Kök Hücreler Kök Hücresinde Devrim Bilim dünyasında çığır açacak bir gelişme yaşandı. Farklı embriyolardan oluşan ilk maymunlar dünyaya geldi.ABD'deki bir laboratuvarda dünyaya gelen maymunlar gayet sağlıklı ve normal durumdalar. Amerika Birleşik Devletleri'nde bir laboratuvarda dünyaya gelen maymunlar, bilim dünyasını heyecanlandırdı. Bilim adamları çalışmanın üzerinde çalıştıkları embriyonik kök hücrelerle ilgili daha kapsamlı sonuçlara ulaşacaklarını düşünüyor. Bilim dünyasının gündemine oturan Chimero, Hex ve Roku'yu bu kadar özel kılan şey farklı embriyolardan alınan hücrelerle dünyaya getirilen ilk maymunlar olmaları... Çünkü bilim adamları, bugüne kadar farklı genomları bir araya getirerek sadece fare üretebiliyordu. Farklı Embriyolardan Hücreler Kaynaşmıyor Bu deney sayesinde, farklı embriyolardan alınan hücrelerin birbirleriyle kaynaşmadığı ancak bir arada durarak maymunların organ ve doku yapımı için birlikte çalıştığı belirlenmiş oldu. Bu konuda yapılacak yeni deneylerle kök hücre çalışmaları için başka önemli verilerin de elde edilmesi bekleniyor. Kaynak:Ntvmsnbc(06 ocak 2012,14:04) |
Tüm Bakterilere Karşı Süper Antibiyotik Üretimi Bilinçsiz antibiyotik kullanımı, bakterilerin antibiyotiğe karşı direnç geliştirmesine yol açabiliyor. Avusturyalı bilim insanları, tüm bakterileri öldürebilen bir süper antibiyotik üzerinde çalışıyor. Alexander Fleming 1945 yılında, penisilini bulması vesilesiyle Nobel Tıp Ödülü’ne layık görüldüğünde, daha o zaman antibiyotiklerin yanlış kullanımının, bakterilerde antibiyotiğe karşı direnç oluşturabileceği konusunda uyarmıştı. Penisilinin mucidinin bu korkunç tahmini gerçek oldu. Fleming, 1928 yılında dünyanın ilk antibiyotiği penisilini keşfetmeden önce, dünyada sayısız insan yaralanma ve enfeksiyonlar nedeniyle hayatını kaybediyordu. Örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin yüzde 18’i zatürre nedeniyle ölmüştü. Ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında yani penisilinin ortaya çıkışından yıllar sonra bu hastalıktan ölenlerin oranı sadece yüzde 1 civarındaydı. Ancak antibiyotik bu mucizevî özelliğini kaybetmek üzere. Almanya’da her yıl yaklaşık 132 bin kişide antibiyotiğe karşı dirençli bakteriler gözlemlendiğini belirten Robert Koch Enstitüsü’ne göre, yılda binden fazla sayıda kişi antibiyotiklerin tedaviye yanıt vermemesi nedeniyle hayatını kaybediyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün Veremle Mücadele Birimi Başkanı Mario Raviglione, antibiyotiğe karşı direncin küresel bir tehdit haline dönüştüğü uyarısında bulunuyor: “İlaçlara karşı direnç nedeniyle her yıl yüz binlerce insan ölüyor. İkinci olarak ise geçmişte tedavisi mümkün olan enfeksiyon rahatsızlıklarının kontrolünde büyük zorluk yaşanıyor. Bazılarında yeniden antibiyotik öncesi dönemdeyiz. 1930 ve 40’lara geri döndük.” Kronik Hastalar İçin Önemli Antibiyotikler özellikle kistik fibrozis gibi kronik rahatsızlıkların tedavisinde kullanılıyor. Sekiz yaşındaki Jack Lewellyn-Johnson da bu genetik rahatsızlıkla dünyaya gelenlerden biri. Okula gitmeden önce her sabah annesi Stephanie, ona antibiyotik vermek zorunda. Bu rahatsızlık Jack’in sürekli ağır akciğer iltihabına yakalanmasına yol açıyor. Sağlıklı olmak için sürekli antibiyotik kullanmak zorunda ve annesinin, her enfeksiyonda oğluna uygun ilacı vermesi gerekiyor. En kötü durumda onu hastaneye yatırıyor. Jack, kış aylarında farklı antibiyotikler kullanıyor. Böylece bakterilerin direnç göstermesinin önlenmesine çalışılıyor. Avusturya’nın Graz kentinden bilim insanları, yıllardır tehlikeli bakterilerin direnç gösteremeyeceği bir süper antibiyotik üzerinde çalışıyor. Avusturya’daki Biyofizik ve Nano Sistem Araştırma Enstitüsü bilim insanları, bilimsel açıdan çığır açacak bir buluşa çok yakınlar. Gerçi buluşlarının piyasaya çıkabilmesi için daha yılar gerekiyor. Uzun Yıllar Alacak Graz'da üzerinde çalışılan süper antibiyotik, mikroorganizmaları yok eden peptidlere yani bakterileri yok edebilen protein bileşenlerine dayanıyor. Ekibin başkanı Dr. Karl Lohner, yeni geliştirilen etken maddenin çekiçle duvara vurulmasında olduğu gibi bakterilerde delikler oluşmasına yol açtığını kaydediyor. Böylece bakteriler çok hızlı bir şekilde yok edilebiliyor. Yeni etken madde, bakterilerin hücre zarını yok ettiği gibi parçalanan bu ölümcül bakterilerin salgıladığı zehirli endotoksinleri de etkisiz hale getiriyor. Graz'daki enstitü geçen yıl, farelerde yapılan deneylerde bakteriyel dirence yol açmayan yeni etken madde için ABD’den patent aldı. Ancak klinik araştırmalar hâlâ sürüyor ve yeni ilaç piyasaya çıkana kadar daha yıllar geçmesi gerekecek. Kaynak : DW Türkçe(13 Ocak 2012,07:29) |
Türkiye'nin İlk Yüz Nakli Ameliyatı Türkiye'nin İlk Yüz Nakli Ameliyatı Uşak'ta beyin ölümü gerçekleşen Ahmet Kaya'dan alınan yüz, bacak ve iki kol Antalya'daki alıcılara nakledilmek üzere Akdeniz Üniversitesine getirildi. Uşak İli Organ Nakil Koordinatörü Dr. Zafer Aydın, Uşak Devlet Hastanesi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, kent merkezinde 12 gün önce ailevi nedenlerden dolayı bunalıma girerek, kendini trenin altına atarak intihara teşebbüs eden 6 çocuk babası Ahmet Kaya'nın (45), önceki gün tedavi gördüğü Uşak Devlet Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde beyin ölümünün gerçekleştiğini söyledi. Bunun üzerine Kaya'nın yakınlarıyla temasa geçildiğini ve organlarının bağışı için ailenin ikna edildiğini belirten Aydın, akşam saatlerinde İzmir, Ankara ve Antalya'dan gelen uzman ekiplerin, kadavradan bağışlanan organları çıkartmak için operasyon başlattığını söyledi. Kaya'nın operasyon sırasında kalbinin durması üzerine iç organlarının işlevini yitirdiğini belirten Aydın, kadavradan göz korneaları ile birlikte iki kol, bir bacak ve yüzünün nakil için alındığını ifade etti. Yaklaşık 6 saat süren operasyonun ardından kadavradan alınan korneaların nakil için özel ambulans ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesine gönderildiğini bildiren Aydın, iki kol, sağ bacak ve yüzün de Sağlık Bakanlığı'na ait özel ambulans uçakla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesine gönderildiğini kaydetti. Kadavradan organ alımı operasyonunu Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibinin gerçekleştirdiğini anlatan Aydın, iki kol ve bir bacağın 35 yaşındaki bir hastaya nakil edileceği ve operasyonun dünyada bir ilk olduğunu belirtti. Daha önce kol ve bacak nakli operasyonlarının yapıldığını ancak aynı hastaya iki kol ve bir bacak naklinin dünyada gerçekleştirilmediğine dikkati çeken Aydın, ''Umut ediyoruz ki operasyon başarıyla sonuçlanır ve dünyada bir ilk yaşanır. Çünkü bu güne kadar aynı hastaya iki kol ve bir bacak nakli yapılmadı. Hastadan alınan yüz de başka bir hastaya nakledilecek. Bu operasyon daha önce ülkemizde denendi ancak başarılı olmadı. Umut ediyoruz ki bu kez başarılı olur. Ahmet Kaya isimli vatandaşımızın organları nakil bekleyen hastalara umut ışığı olur. Bu gün tıp dünyası için birçok ilk yaşanıyor olabilir'' dedi. AMELİYAT 03.15'TE BAŞLADI Uşak'tan havalandıktan 45 dakika sonra Antalya Havalimanına inen uçaktaki uzman ekip büyük bir heyecanla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesine gitmek için kendilerini bekleyen araçlarla yola çıktı. Kısa sürede hastaneye ulaşan Prof. Dr. Ömer Özkan başkanlığındaki ekip hiç vakit kaybetmeden ameliyata girdi. Ameliyata AÜ Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda görevli Prof. Dr. Serdar Tüzüner, Anesteziyoloji ve AÜ Reanimasyon Anabilim Dalı'nda görevli Prof. Dr. Necmiye Hadimoğlu ile AÜ Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ve Estetik Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Özlenen Özkan ile çok sayıda asistan doktor katıldı. Saat 03.15'te ameliyata başlayan ekip, yüz nakli ameliyatı ile aynı anda iki kol ve bacak nakli ameliyatını da gerçekleştiriyor. Ameliyatın yaklaşık 24 saat süreceği bildirildi. TÜRKİYE'NİN İLK YÜZ NAKLİ AMELİYATI Ahmet Kaya'dan alınan yüzün Antalya'nın Manavgat ilçesine bağlı Gebece köyünde yaşayan 19 yaşındaki Uğur Acar'a nakledileceği öğrenildi. Acar'ın 40 günlükken beşiğinde uyuduğu sırada evlerinde çıkan yangında alev alan battaniyenin üzerine düşmesi sonucu yüzünün yüzde 90'ının yandığı belirtildi. Bir mermer atölyesinde çalıştığı öğrenilen Acar'ın uzun süredir yüz nakli ameliyatı için beklediği, bugüne kadar Şişli Etfal Hastanesi ile Çapa Tıp Fakültesinde çeşitli ameliyatlar geçirdiği bildirildi. Acar'ın rutin kontrol için Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne gelerek Prof. Dr. Ömer Özkan tarafından muayene edildiği, kontrolün ardından otobüs ile Manavgat'a döndüğü öğrenildi. Acar'ın otobüsten indiği sırada Prof. Dr. Özkan'ın kendisini arayarak, yüz nakli için beklenen kadavranın çıktığını ve acilen hastaneye geri dönmesini istediği ortaya çıktı. İKİ KOL İLE BACAK AYNI KİŞİYE NAKLEDİLECEK Kaya'dan alınan iki kol ve sağ bacak ise Kepez ilçesine bağlı Varsak Altıayak Mahallesi'nde yaşayan 34 yaşındaki Atilla Kavdır'a nakledilecek. Kepez Belediyesinde işçi olarak çalışan Kavdır'ın 11 yaşındayken evlerinin önündeki elektrik tellerine konan güvercinleri uçurtmak için demir sopa ile tellere vurduğu ve bu nedenle elektrik akımına kapıldığı öğrenildi. Bu olaydan sonra hastaneye kaldırılan Kavdır'ın iki kolunun, dirseğin 7 santimetre altından, sağ bacağının da diz üstünden kesildiği ifade edildi. Kavdır da akşam saatlerinde hastaneye çağrılarak ameliyata alındı. DÜNYADA İLK KADAVRADAN RAHİM NAKLİ Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibi Türkiye'nin ilk çift kol naklini ve dünyada ilk kadavradan rahim naklini de gerçekleştirmişti. Trafik kazasında hayatını kaybeden 23 yaşındaki bir kişinin kollarını, mısır silaj makinesinde geçirdiği kaza sonucu iki kolunu dirsekten kaybeden Cihan Topal'a 25 Eylül 2010 tarihinde nakleden ekip, 9 Ağustos 2011'de de 21 yaşındaki Derya Sert'e dünyanın ilk kadavradan rahim naklini yapmıştı. |
Kök Hücreden Üretilen Retina http://img703.imageshack.us/img703/5425/120124retinahlarge.jpg Elde edilen verilerin, yöntemin güvenilir olduğuna işaret ettiği açıklandı. Araştırmacılar, kök hücreleri kullanarak insanlar üzerinde bir göz hastalığını tedavi etmek amacıyla yapılan ilk deneyden olumlu sonuç aldıklarını söylüyor.1990'ların sonunda, embriyoda bulunan kök hücrelerin insan bedeninde herhangi bir dokuya dönüşme potansiyeline sahip olduğu ve yeni tedavi olanakları sunabileceği keşfedilmişti. Bu zaman zarfında, embriyolardan alındıkları için etik açıdan tartışma oluşturmasına karşın, kök hücrelere büyük umutlar bağlandı. Şimdi, Advanced Cell Technology (İleri Hücre Teknolojisi) adlı bir Amerikan şirketi, görme bozukluğu olan iki kadının gözlerine kök hücreden ürettikleri retina dokusu yerleştirdiklerini açıkladı. Körlük derecesinde göremeyen her iki kadının da aradan geçen dört ay içerisinde olumsuz herhangi bir yan etkiye maruz kalmadığı ve bir miktar daha iyi görmeye başladıkları belirtildi. Ancak uzmanlar, kök hücrelerden üretilen insan dokusunun tamamen tehlikesiz ve etkin bir tedavi sunup sunmadığını kesinleştirmenin daha yıllarca deney ve araştırma gerektirdiğine dikkat çekiyor. Tepkileri Azaltması Beklenmiyor ABD'den gelen bu görece başarı haberinin kök hücrelere etik nedenlerle karşı çıkanları ikna etmesi beklenmiyor. Bilim insanları tedavi amaçlı kök hücre üretmeye çalışırken, embriyolar bu süreçte imha ediliyor. Kaynak:BBC Türkçe(24 Ocak 2012,17:04) |
Türk Bilimciye Harvard Ödülü Türk Bilimciye Harvard Ödülü http://db3.stb.s-msn.com/i/AE/DD10773EF21D2E310B28E87B73DCA.jpg Dr. Hakan Şakül, kişiye özel tedavi yaklaşımlarıyla ilgili çalışmalarından dolayı Harvard Üniversitesi’nin 'Kişiye Özel Tıp Alanında Başkanın Ödülü'ne layık görüldü. Kişiye Özel Tıp Alanında Başkanın Ödülü, Harvard Üniversitesi’nin her yıl düzenlediği Kişiye Özel Tıp Konferanslarında, bu alanda önemli ve sürdürülebilir katkılarda bulunan kişilere veriliyor. Pfizer Global Araştırma ve Geliştirme Diagnostik Birimi Başkanı ve İdari Direktörü Hakan Şakül, 2005 yılında yapılan ilk toplantıdan bu yana organizasyon komitesinde üye olarak yer alıyor. Sağlık sistemi için yeni bir kavram olan kişiye özel ilaçların masaya yatırıldığı bu yılki konferans, dünya çapında 600’ün üzerinde ulusal ve uluslararası katılımcıyı ağırladı. Kişiye özel tıp alanındaki en önemli etkinlik olarak kabul gören konferansta, karar alıcılar, devlet yetkilileri, ilaç, teknoloji ve biyoteknoloji şirketleri üst düzeyde temsil edildi. Şakül’e ödülünü Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü ve Kişiye Özel Tıp Konferansı Organizasyon Komitesi Başkanı Dr. Raju Kucherlapati verdi. Şakül ödülünü aldıktan sonra, 2009’dan bu yana yöneticiliğini yaptığı tanı geliştirme programına ilişkin konuşmasında Pfizer ve Abbott Molecular ortaklığında ilerleyen işbirliği hakkında açıklamalar yaptı. Hakan Şakül şunları söyledi: “Yürüttüğümüz program, akciğer kanserinde bir ilaç ve diagnostik test kombinasyonunun ilk kez eşzamanlı FDA onayı aldığı programdır. Pfizer ve Abbott Molecular ortaklığı, Pfizer’in araştırma ve geliştirmeye yönelik Kişiye Özel Tedavi yaklaşımının önemini vurgulamakta ve hastalara ihtiyaç duyulan ilaçları sağlamak için ilaç şirketlerinin diagnostik şirketleriyle nasıl etkili bir ortaklık kurabileceğine örnek oluşturmaktadır.” AMAÇ DAHA ETKİLİ TEDAVİLER GELİŞTİRMEK Pfizer Türkiye Klinik Araştırmalar Müdürü Dr. Gökhan Duman ise şöyle konuştu: “Pfizer’in Kişiye Özel Tedavi yaklaşımı, seçilen tedavilerden görülen yararı artırmak ve hastalara daha iyi tedavi sağlamak amacıyla, doğru ilacı doğru hastayla eşleştirmek yönünde Ar-Ge yapmaktır. Amacımız, hastalarda bireysel olarak hastalığın karmaşık yapılarını anlamak ve buna dayanarak daha etkili tedaviler geliştirmektir. Kişiye özel yaklaşım ile, bir tümörün genetik profilini incelemek için moleküler ve diagnostik teknolojiler kullanarak, hastaları, kişisel olarak onlara en iyi sonuçları sağlayacak, tedavi rejimiyle eşleştirebileceğiz. Süregelen kişiye özel ilaç Ar-Ge çalışmalarının sonucu olarak birçok kanser türü ile savaşta önemli adımlar atmaya devam ediyoruz ve çok da uzun olmayan bir süre sonra kişiye özel tedavilerin hayatımızın bir gerçeği olmasını bekliyoruz.” |
Kök hücreden kanser aşısı geliştirildi Kök hücreden kanser aşısı geliştirildi http://media1.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/Sa%C4%9Fl%C4%B1k/Ku%C5%9F%20Gribi/kanser_asisi_geliyor_h5692.hlarge.jpg ABD'deki Pennsylvania Üniversitesi'nde görevli araştırmacılar, hastaların kök hücrelerini kullanarak göğüs kanserine karşı bir aşı geliştirdi. Aşı için laboratuvarda değiştirilen hücreler, bağışıklık sisteminin kanserli hücreleri "yabancı organizma" olarak görüp onlara saldırması esasına dayanıyor. Sabah’ta yer alan habere göre, deneklerin yüzde 85'inde aşıdan dört yıl sonra bile hastalığın nüksetmediği gözlemlendi. Geliştirilen aşının göğüs kanserlerinde etkili olması umuluyor. |
Lösemi tedavisinde önemli adım Lösemi tedavisinde önemli adım İsviçreli bilim insanları, laboratuvar deneylerinde lösemi kök hücrelerinin gelişimini doğrudan durdurmayı başardı. ANKARA - Bern Üniversitesi tıp fakültesi onkoloji bölümü ve Basel Üniversitesi tıp fakültesi patoloji bölümü uzmanları, farelerde, hücre gelişimini sağlayan CD27 molekülünün çalışmasını engelleyerek, lösemi kök hücrelerine sinyal aktarımını durdurdu. Böylece kanser kök hücresinin gelişimi engellendi. Tümör immünoloji uzmanı Christian Schürch ve Carsten Riether'in araştırmasının sonucu, The Journal of Clinical Investigation dergisinde yayımlandı. Lösemi kök hücreleri, uygulanan tedavilerin çoğuna dirençli olduğu için sık sık nüks ediyor. |
| Saat: 00:33 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık