![]() |
YAĞMUR SAÇLI KIZ Yağmur saçlı Kız unutma! bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim ... Sen benim ilham kaynağımdın, sevinç tomurcuğum, sevgi çağlayanım, hayat pınarımdın bir zamanlar... Bir zamanlar saçların bahçemin nazlı çiçeğiydi her dokundukça yeşeren, okşadıkça kokulu güller açan; doyamazdım bakmaya, dokunmaya kıyamazdım... Ellerimi tuttuğunda tanımsız bir sevinç kaplardı içimin denizlerini; gökyüzü benim olurdu, yeryüzü benim... Yaşamak bir rüyaydı seninle Yağmur saçlı kız, en güzel rüya sendin. İlkbaharda gökkuşağım olurdun, yazmevsiminde yağmurum, sonbaharda rüzgarım, kışmevsiminde fırtınam olurdun, her halini severdim senin... Seni görmediğim gün bir şeyler eksik gelirdi bana, yabancı kalırdım hayata. Hüzünlü ırmak kuşları gibi bekler dururdum bir kıyıda, sen gelir geçersin diye... Ne güzeldi özlemin çiçeklerinde yağmur yağmur gülüşün, geçişin her sabah gülümseyerek kapımızın önünde; rüzgarın saçlarına vuruşu, fistanının savruluşu rüzgarda ne güzeldi... Yazyağmurum olur ıslatırdın beni, güzgüneşim olur ısıtırdın. Düştüğüm her kuyuda gözlerindeki sevdalı imgeye tutunup çıkardım yeniden yeryüzüne, kirpiklerinde dinlenirdi ruhum... Beyazlar içinde gelirdin her gelişinde, nazlı utangaç bir gülüş olurdu dudağında, yanağında dağ gülleri; nefesinde serin serin sevgi olurdu. Yasemin kokulu bir sevinçle süslenirdi gönlümüz, ay kokardı bakışların, oturup saatlerce yıldızları seyrederdik... Şimdi geride kalan zaman dilimlerinde kare kare mutluluklar geçiyor gözlerimin önünde, korkular, tehtitler geçiyor... Ne zaman seninle buluşsak çabuk geçerdi zaman, kırmak isterdim dünyadaki bütün saatleri, zincire vurmak isterdim... Korka korka buluşurduk kuytu yerlerde, sarılıp dururduk biribirimize, sadece gözlerimiz konuşurdu. Sonra ayrılırdık istemeye istemeye. Sorguya çekerlerdi seni, döverdi kardeşlerin, elimden bir şey gelmezdi. Gözyaşların gücüme giderdi, oturup ağlardım senin yerine... Unutma! Bir tek seni sevdim ben, bir tek seni özledim bahar gülüşlüm... Şimdi buluştuğumuz yerden ne zaman geçsem içim burkulur, gözlerim durup durup dolar. Her esen yelde, yağan yağmurda, çağlayan ırmakta, uğuldayan ormanda senin kokunu duyarım çünkü... Anladım ki, bütün iççekişler sevgililerine kavuşmayan sevdalıların hüzünlü gözlerinden gelirmiş, yaşamın kıyısında kırılmış tomurcuklardan... Şimdi acılar simsiyah bir sarmaşık esrarıyla büyüyor bedenimde her gece, inciterek sarıyor yüreğimin yalnızlığını... Yokluğun bir rüzgardır şimdi eser gönlümün soğuk duvarlarına her gece. Gözyaşlarım yağmurlara karışır, yağmurlar gözyaşlarıma, düşer damla damla yitirilmiş sevda közlerine... Özlem tek yönlü uzun bir yol işte Yağmur saçlı kız, gidipte dönüşü olmayan... Aklıma düştükçe bakışların, bir hüzün şarkısı kırılır kalbimde, ki, canıma batıyor kırıkları her defasında.. Hiç çiçeklenmiyor dallarım artık, meyve de vermiyor. Kalbimin batısında battı güneş, doğusunda ise güneş yok... Ah yıllar ah! Şarkılardaki gibi her şeyi yıpratır, yorar, yaşlandırır ve alıp götürür bilinmeyen bir meçhule doğru... |
http://www.siirkolik.com/images/siir.gif Anneme MektupSenden bir şey isteyebilir miyim anne? Biliyorum.Çoksey istiyorum.Belki de çok mızmızım. Ama ben artık sikildim anne...Artık uykum geldi.Oynamak istemiyorum bu oyunu daha fazla. Korkuyorum artık anne...Bu koca koca binalar beni korkutuyor. Her sabah kahvaltımı yaparken izlediğim savaş haberleri beni korkutuyor. Arabalardan korkuyorum anne...Kamyonlardan,otobüslerden.... Korna sesleri,motor gürültüleri beni korkutuyor.Çikardiklari dumanlar boğazımı yakıyor. Gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkamak istiyorum anne.Duymamak,görmemek,düşünmemek istiyorum. Tüm bu kalabalığın koşuşturması beni telaşlandırıyor anne. Hepsinin gözleri donuklaşmış...Hepsi bomboş.Kendimi çok yalnız hissediyorum. Bundan sonra karanlık,gri sokaklarda yürümek istemiyorum anne... Acele etmekten bıktım artık.Kol saatimi kırsam bana kızar misin? Hep birilerini ve gelecek olan bir zamanı beklemek beni daha fazla heyecanlandırmıyor. Hersey çok hızlı anne...Ben günümü doya doya yasamak istiyorum. Günesin doğusunu,agaçlarin arasındaki sabah sisini ve çiçeklerin yeşil yapraklarındaki bembeyaz şebnemleri görmek istiyorum.... İnsanların bağırıp çagirmalari,suratlarını asmaları beni ürkütüyor anne. Sen beni kötülüklerden koruyabilir misin? Kendimi çok güçsüz hissediyorum. Ben uyuyana kadar yanımda kalır misin anne? Elimi tutar misin? Hayır hayır... Vazgeçtim. Beni uyuduktan sonra da bırakma anne...Başımı gögsüne yaslayip günesli bir güne uyanmak istiyorum. Masmavi bir gökyüzünde uçan kuşları izlemek,yemyeşil tepelerde uçurtma uçurmak istiyorum. Sıcak bir günün aksamının o tatlı turunculuğunu izlemek istiyorum anne... Sonra Çobanyildizi’nin bana o ilk gözkirpisini görmek istiyorum. Ve geceyi de yasamak istiyorum anne... Yıldızların altında,denizin kıyısına oturup yalnız başıma dalgaları dinlemek istiyorum. Aydede’nin doğusunu görmek istiyorum anne.Önce onun büyülü halesine bakmak, sonra da ağlamak istiyorum. Ve mehtabına dalıp,saatlerce öyle kalmak..... Artık koşuşturmaktan sıkıldım. Ben, yemyeşil ormanın ortasındaki şirin evimde söminenin başında oturmak istiyorum... Ben; huzurlu ve dingin bir yasam istiyorum... Ama bu imkansız... Öyle değil mi anne?... |
İhtiyar Adam Ve Karısı İhtiyar adam ker*** damın içinde gezinip durdu. Duvardaki eşinin resimlerine takılıp kaldı gözleri bir süre, derin bir iç çekti… ”Hey gidi Ferhat Ali heyy! Hey gidi günler! Nerede o daldan dala atlayan gençlik yılları, tuttuğunu koparan, o mutlu baharlar, mutlu yazlar, nerede etrafında fır dönenler? Şimdi şu evde tek başına, kimsiz, kimsesiz. Sesine ses veren yok. Ölsen kim duyar?” Aynaya baktı bir süre, avurtları çökmüş, alnında derin çizgiler. Saçı, sakalı uzamış, yüzü kırış kırıştı. Gözlerinde derin ve korkunç bir hüzün vardı. Yaşadığı mutlu günleri düşündü Ferhat Ali. Eşi Gülizar geldi gözlerinin önüne. Yüzünde acı bir ifade belirdi. Göz çukurlarından yanaklarına doğru damla damla yaşlar süzüldü biribiri ardına … Bir ömür bütün güzellikleri birlikte soluklamışlardı, birlikte göğüs germişlerdi zorluklara. Üzüldüklerinde beraber ağlamışlardı, sevindiklerinde beraber gülmüşlerdi. Çocukları olmamıştı ama bütün dedikodu ve beraberliklerini bozmak isteyenlere inat daha çok perçinlemişlerdi sevgilerini. Neler yaşamamışlardı ki hayatta, bu yalan dünyada neler görmemişlerdi ki. Ayırmaya kalktıklarında kimse onların yüreğini yakan tertemiz sevdalarını düşünmemişti. Oysa onların sevdaları her şeyin üstünde, evlilikten de öteydi. Söz vermişlerdi sevdalarına, daha önemlisi biribirilerine. Gülizar’sız hayat yoktu ihtiyar adam için, onsuz yaşayamazdı, bu Gülizar için de öyleydi. Sevgilerini içlerine gömüp biribirini bırakamazlardı. Aldırış etmemişti kimsenin sözüne ihtiyar adam, ayrılmamıştı Gülizar’ından. Çünkü yaşarsa onun için yaşayacaktı, sevdası için yaşayacaktı. "Çocuğu olmuyorsa salt Gülizar mı suçluydu belki kabahat kendisindeydi de." Her defasında İsraf ettikleri, kaybettikleri güzellikler karşısında birbirilerinin gücüne inanarak, sarsılmaz sevgilerinin sağlamlığına dayanarak üstesinden gelip sürdürmüşlerdi hayatını. En zor koşullarda bile sevgiyi, mutluluğu kazanma ve perçinleme yolunda hep aynı rüyayı görmüşlerdi, hep aynı sızıları duymuşlardı yüreklerinde, aynı pişmanlıkları yaşamışlardı. Bedenleriyle değil, yürekleriyle aynı yolu yürümüşlerdi. Hiç ihanet etmemişlerdi yüreklerine... Hiç ihanet etmemişlerdi sevgilerine... ... - İki ihtiyar yalnız kalınca tek bir şey söylemeden biribirine bakakaldılar: Yüreği kan ağlıyordu ihtiyar adamın. Yaşlı kadın gözleri açık hiç kıpırdamadan yatağına büzülmüş yatıyordu. İhtiyar adam bu ölümüne sevdiği kadının yanına uzandı. Yaşlı kadın boynunu uzatıp yüzünü okşayan eline değdirdi. “Zavallı hayat arkadaşım benim artık ikimizde de iş kalmamış” deyip derin bir iç geçirdi ihtiyar adam... İhtiyar adam hayat arkadaşını bekleyen büyük acıyı düşünüyordu... Şimdiden bu acıyı yüreğinin taa derinlerinde duyuyordu. Perişan durumuna, yaşlılığına, çektiği acıya yanıyor, elinden bir şey gelmediği için de kahroluyordu. İlk kez yüreği bu kadar sancıyordu.... İlk kez bu kadar çaresiz hissediyordu kendini. Doktorların bir kaç aylık ömrü kalmış demelerine karşın, inanmak istemiyordu bi-türlü bu sonuca. Ölüneceksede beraber öleceklerdi... Dışarda durmadan şimşekler çakıyordu, sessizliği bozan bu gürültüyü duymuyorlardı bile. Anılarına gömülmüşlerdi her ikisi de. Gözlerini alabildiğine uzanan karşı dağlara dikmişlerdi. Sönmeye yüz tutmuş anılar uyanıyordu her ikisinin belleğinde, çok gerilerde kalmış mutluluk günleri canlanıyordu. Dalgınlığı dağılmıştı yaşlı kadının, ince bir hüzün soluk yanağından bükülüp dudağının kıvrımına iniyordu. Yüzünün inceliğini, solukluğunu okşadı, elmacık kemiğindeki soluk çillerini öptü ihtiyar adam. Yaşlı kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Öyle yalnız ve çaresiziz ki Ferhat Ali, bizden başka kimse yok içimizde biliyor musun” dedi yaşlı kadın.. Ortalık kararmıştı. Günün, en bahtiyar insanlarını bile az çok gamlandıran bir saatti. Yıllarca her şeyini paylaştığı ve kalbinden bir parça demek olan bir insanı ölüme terketmek kolay değildi. Bütün soruları yanıtsız bırakıyordu ihtiyar adam, ağzını bıçak açmıyordu. Zar zor elindeki bastona yaslanarak kalktı yerinden, iki bardak çay doldurup geri geldi . Yaşlı kadın bir kaç adım ötede kıpırtısız yatıyordu, eski bir yatağın içinde kıvrılmış olarak küçücük bedeniyle... İhtiyar adam geçmişteki bütün bu güzelliklerin kıymetini ise Gülizar’ın hasta düştüğünde daha iyi fark etmişti. O ulaşılmaz temiz sevgileriydi ki; gönülleri arasında yıkılmaz köprüler kurmuş. Gözlerine fer, gönüllerine ve ruhlarına aydınlık katmıştı, kapılar açmıştı mutluluklarına. Hayat yolunda yalpaladıkları, sarsıldıkları olmamış mıydı? Olmuştu. Çok defa uçurumun kenarından dönmüşlerdi ama bütün bu engeller ve zorluklar vız gelmişti sevgilerinin gücüne. Ama şimdi öylemiydi, zaman rüzgâr olmuş, yaprak gibi savuracaktı onları. Güçleri yetmiyordu, her birini bir yana düşürecek, ayıracaktı biribirinden. -Yaşlı kadın her gün biraz daha hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Seven kalbi belliki artık bu hastalığa daha fazla dayanamayacaktı. Ker*** evinin o küçük odasında hergün biraz daha solmaktaydı. Gözü yaşlı, boynu bükük bir şekilde ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı yaşlı kadın, bu küçük odada yalnız kaldığında gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamıyordu pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. İhtiyar adamı düşündü ne yapacaktı zavallı yapayalnız bu dünyada, hastalanınca kim bir sıcak çorba verecekti. Yaşlı kadın kendi ölümünden çok kocası evin deliğinde yapayalnız ve kimsesiz kalacağına içi yanıyordu. "Bu dağ başında yapayalnız, kimsesiz yaşlı bir ihtiyar, tek başına nasıl yaşardı? Kim ekmeğini, aşını pişirir." Bunu düşünmek bile içini burkuyordu.Yaşlı kadın hep bunları düşünüyordu. Kocası evden çıktığı zaman hep aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... “Eskiden köy ne kadar kalabalık, ne kadar canlıydı, yaz akşamları, harman günleri, hele güz ayları düğün düğün üstüne olurdu. Kış ayları her akşam bir yerde toplanıp köy yaşlılarınca hikayeler, masallar anlatılırdı. Şimdi köy ıpıssız, bizim gibi bir kaç yaşlı kimsesizden başka kimsecikler kalmadı. Kimileri büyük şehirlere, kimileri avrupa’lara gidip yerleşti. Buraları terk edenler, bir gün geri dönüp gelirler mi bilmem? -İhtiyar adam, usulca yaşlı kadının başına dokunup bir öpücük kondurdu alnına: “Gülizar kadınım uyan ben geldim” Değirmende sıra beklemekten eve geç kalmıştı. Yaşlı kadın, hafifçe silkinerek gözlerini açtı, yerinde doğrulmaya çalıştı ama doğrulamadı. Elinin tersiyle ağzını kapayıp esneyerek: “Ben de seni beklerken uyuya kalmışım. Bu gün bana bir hal oldu. Durduğum yerde dalıp dalıp gidiyorum”. Yaşlı kadın, başını yastığa dayayıp, karşısında ayakta duran ihtiyar adama dalgın dalgın gülümsüyordu. Eliyle yanında yer göstererek: “Otursana canımın direği” dedi. Karısının biraz daha iyi olduğunu görünce İhtiyar adamın yüzündeki yorgunluk, endişe ve gerginlik geçti. Ama yaşlı kadının yanaklarında ağır bir hastalığın zehrinden yeni uyanmış insanlara mahsus bir solukluk dalgalanıyordu. İhtiyar adam, belini tutarak bastonuna dayanıp oturdu yatağın bir ucuna. Yaşlı kadının içine bir şeyler doğmuştu sanki. “Bu beraber son gecemiz belki. Belki de son gülüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. Sıkı tut ellerimi bırakma Ferhat Ali.” Yıllar yılı birlikte sevindiği, kahır çektiği, kahır çektirdiği eşinin sıkıca tuttu elini İhtiyar adam... Parmaklarının arasında hafifce okşadı güçsüz ellerini. “Ne kadar acı çekip, ne kadar çabuk yaşlanıyoruz, ne kadar az yaşıyoruz değil mi Ferhat Ali?. Çekip giderken kime ve nereye bırakacağız anılarımızı, sığar mı bu daracık yere?” diyordu. Dalıp gitmişti yine ihtiyar adam. Kar altında bir dağ köyü gibiydi şimdi anıları, tavana asılıp kalmıştı gözleri. Gözlerini kapattı, duman duman hüzün çöktü üzerine. Şimdi anlıyordu ki bir kurşun kalem, bir de silgi gerekliydi yazıp yazıp silmek için kanayan yerlerini, bu kısacık ömründe. Yıllarca yazdığı şiirleri Gülizar özenlice saklamıştı. Yine de arada sırada bir şeyler karalamayı severdi. Geç saatlerde yaşlı kadının rengi sapsarı kesilmişti. Göz kapaklarını zar zor açıyordu, tekrar elini uzattarak bir şeyler söylemek istedi yaşlı kadın ama söyleyemedi, dili ağırlaşmıştı... Dudakları titredi, gözleri doldu, içten bir bakış attı eşine. Salt acıydı bakışları, konuşmak istedi konuşamadı. O cıvıl cıvıl hep yaşama sevinci dolu, her şeye rağmen kendisini teselli etmeye çalışan Gülizar’ı bumuydu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ihtiyar adam. Eli ihtiyar adamın elinde öylece uykuya dalmıştı yaşlı kadın. Sabah bir telaşla uyandı ihtiyar adam, yaşlı kadının nefesini dinledi. Yüreğinden bir şeyler koptu. O kocaman dev gibi adam küçük çocuklar gibi sarsıla sarsıla ağladı. Yorgun… Örselenmiş, ama içi Gülizar’ın sevgisiyle dolu yüreği paramparçaydı şimdi… “Vay benim kara yazgım vay!... Ne olacak şimdi benim halim! Bu daracık yerde tek başıma ne yaparım, kiminle bölüşürüm anılarımı... Kiminle bölüşürüm acılarımı... Bırakıp gitme beni. Vay benim başıma... Vay ki, vayyy...‘’ ........ -Arada günler geçmiş, dalıp gitmişti harman yerinde ihtiyar adam. O arada bir sivrisineğin eline sokmasıyla kendine geldi. Düşüncelerinden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakıp işe bakmalı gayrı, şimdi iş zamanı...” “Çalışmasam bu değirmen dönmeyecek, hem hazır para çabuk suyunu çeker. Zor günlerde elinin altında biraz para olmalı ki, Hasta olursan ilâç, kefen paran olsun hiç değilse, ele güne karşı rezil olmayasın.” Deyip kendi kendine konuştu. İhtiyar adam derin bir yalnızlık duygusuna kapıldı. Taşlı yolda ayaklarını sürükleyerek dağ yoluna doğru yöneldi. Tasalı bir yürek ve karmakarışık düşüncelerle koca bir dünyada yapayalnızdı artık. Sevmişti Gülizar’ını, hiç kimsenin anlayamayacağı, sevemeyeceği , hiç düşünmeden uğruna canını verebileceği kadar çok. Uykularını paylaşmışlardı geceler boyu, uykusuzluklarını. Askere gittiğinde hep Gülizar’ını düşlemişti, ışıl ışıl gözlerini nereye gitse, ne yapsa hep yanında taşımıştı. O dünyalara sığmayacak aşklarını küçücük yüreklerine sığdırmışlardı. Hep bir gün kavuşacağı günün hayaliyle avutmuştu kendini. Ayrı geçen her gününü yaşanmamış sayardı. Gökyüzü zifiri karanlıkken , zorlu bir dünyada bile onlar hep el ele sevdanın, sevincin içineydi. Hep birlikte olmaktı temennileri, düşleri. Beraber yaşayıp beraber ölmekti. Hep pembe düşlerle yaşamışlardı, içinde sevginin, saygının bolca olduğu, içinde sadece ikisinin bulunduğu, sakin, sade, gösterişten uzak bir dünyaları vardı. Bu kısacık ömürlerinde en güzel geceleri,günleri en güzel sevinçleri paylaşmışlardı. Sevmeyi, özveriyi ondan öğrenmişti ihtiyar adam. Yüzü gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğretmişti ona. Yaşamanın onunla güzel olduğunu göstermişti. Şimdi onsuz yaşamanın ne kadar mutsuz ve anlamsız olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam. “Hep birlikte olmalıydık biz”, diyordu “öyle güzeldi hayat. Söz vermiştik birbirimize , sözümüzü tutamayacağımızı bile bile. Feleğe söz geçiremedik, her inlediğinde yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdi o , incinirse boynu bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken, o amansız hastalık halden hale sokmuştu onu.” İşte hayat nasıl onları bir araya getirdiyse, öylece ayırmıştı yollarını. Günler günleri kovalamıştı, aylar ayları, yıllar yılları. Ve hasreti her gün biraz daha derinleşmişti. “Acıdır, sonsuza dek koptuğunu anlamak; ama dayanmak gerek, ayağını toprağa basmak gerek yine de”diyordu ihtiyar adam... İhtiyar adamın gözleri yaşarmıştı. Günün ışıkları sakalında takılıp bir kaç damla gözyaşını ışıldatmıştı. İhtiyar adam başını kaldırıp güneşin doğuşuna baktı bir süre. Uzakta bir kuş sürüsünün havalanışını gördü. “Uçun” diye geçirdi aklından, gidin dilediğiniz yere. .. Kanatlarınız yoruluncaya dek uçun!... Can sıkıntılarını yüreğine doldurduğu acılı günleri yaşıyordu ihtiyar adam. Akşam olurken simsiyah kederler çöküyordu üstüne. İçinde biriktirdiği mutlu yıllardan teselli arıyordu. Sağ eliyle yanaklarını ıslatan yaşlarını silip oturduğu yerden ayağa kalkarak bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye koyulmuştu… Her ne kadar ağlamamaya çalışsa da, ağlamaktan kan çanağına dönmüştü gözleri. Yüreğini paylaştığı, bir ömür beraber yaşadığı Gülizar’ı yoktu artık… Yürürken Gülizar’ı düşünüyordu hep ve ihtiyar adam zaman zaman, kendini o mutlu günlerde buluyor, içinde hiç bir acı ve ümitsizlik hissetmiyordu sanki... Ağlıyor ve arkasına bakmadan yürüyordu… Evine mi? Köyüne mi? Hayır... Gidiyordu işte gözyaşlarını geride bırakarak.... Darmadağın olan yüreğini vurup sırtına gidiyordu. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası biliyordu... Derin bir göğüs geçirdi; dönüp son kez evine baktı ve dönmemek üzere yürüdü Munzur’a doğru. .. Ardında sevdiği kadını ve binlerce hatırasını bırakarak… |
SEVGİ http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/19.jpg Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler. Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu. "O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir. Bu hikayeyi sevdiginiz herkesle paylasarak, siz de Sevgiyi davet edin. http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/cicek.gif |
|
Gerçek Sevgi (İbretli hikaye) Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima. |
ACILAR YENİSİ GELENE KADAR ACI Sarhoşluğuma verin bu çığlıklarımı yada hayata tutunmaya çalışan öyle çaresiz bir kadın diyin içinizden , farkeden ne olur benim için...Acılarımı hangi sevda sözleri dindirir , hangi uçurumun kenarında tutan olur elimi ... Oysa bir tutsan ellerimi bir tutsan öyle bir sarılacağım ki sana , öyle bir yaşayacağım ki bu kahrolası hayatı , öyle bir güleceğim ki başımı havaya kaldırıp , hayat buymuş diyeceğim içimden , hayat buymuş ... düşmek ve yeniden kalkmak gibi , unutmak ve hatırlamak gibi , ayrılmak ve kavuşmak gibi , yaşamak ve ölmek gibi ... işte hayat buymuş diyeceğim ... Tüm acılarıma inat güleceğim , varsın kalsın gözlerimde bir damlacık hüzün ne çıkar ... Acılar yenisi gelene kadar acı ... Şimdi terkedilmiş bir çocuk gibi tek başıma kalkmalıyım ayağa , ayaklarım soğuktan uyuşsa da , saçlarım hep darmadağınık ve yapacak birşeyim olmasa da kalkmalıyım ... Herkes hakettiğini yaşıyor deselerde bana inat , ben hakettiğimi bileceğim yaratılmış herşeyi... Ben hayatı hayat yapacağım , nasıl olmalı diyorsam öyle yaşayacağım ... Tövbelerimi bozacağım bu gece , bu gece yeniden doğacağım anamdan , bu gece yine acılarıma sığınıp sabah edeceğim ... Beni deli divane eden ne varsa yıkıp yakacağım , arkama bakmadan yürümeyi öğreneceğim düşe düşe... ve bir daha asla unutmayacağım , kendimden başka kimsem yok bu hayatta , benim için benim kadar acı çeken kimse yok . Sabah olmadan çıkacağım yola , tüm yaşanmışlarımı bırakacağım ardımda , tüm resimlerimi yakıp , şiirlerimi de yırtıp savuracağım isyan edercesine herşeye... ve bir daha asla unutmayacağım yalnız olduğumu , kim ne kadar yakınımda olursa olsun... |
Düsundürecek bir olay... Jack yavaslamadan once Takometreye bakti: Hiz limitinin 50 oldugu yerde 73 ile gidiyordu ve son dort ay icerisinde dorduncu defa polis tarafindan durduruluyordu. Bir insan nasil bu kadar sanssiz olabilirdi? Jack arabasini saga cekti. "Insallah su anda yanimizdan daha hizli bir araba gecer" diye dusunuyordu. Polis elinde kalin bir not defteri ile arabadan indi. Bob? Bu Polis Kiliseden Bob degilmi? Jack iyice arabasinin koltuguna sindi. Bu durum bir cezadan daha kotuydu. Kiliseden tanidigi bir Polis, arkadas olduguna bakmaksizin birini durduruyordu. Hemde hizli gidip, trafik kurallarini ihlal ettigi icin. "Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden boyle gormemiz cok ilginc" "Merhaba Jack" Bob gulumsemiyordu. "Beni, karimi ve cocuklarimi gormek icin eve giderken yakaladin" ''Evet oyle" Bob umursamaz gorunuyordu. ! ;"Son gunler eve hep cok gec geldim. Cocuklarim beni uzun suredir hic gormedi. Ayrica Diana bana bu aksam Patates ve biftek yiyecegimizi soyledi. Ne demek istedigimi anliyormusun?" "Evet ne demek istedigini anliyorum. Ayrica trafik kurallarini ihlal ettiginide biliyorum." diye cevapladi Bob. "Eyvah! Bu taktik fazla ise yaramayacak gibi. Taktik degistirmek gerekli" diye dusundu Jack "Beni kac ile giderken yakaladin?" "Yetmis. Lutfen arabana girermisin?" dedi Bob. "Ah Bob,bekle bir dakika lütfen. Seni gordugum anda Takometreye baktim. Sadece 65 ile gidiyordum." "Lutfen Jack, arabana gir" diye usteledi Bob. Jack cani sikkin bir sekilde arabasina girdi, kapiyi carparak kapatti. Bob not defterine bir seyler yaziyordu. "Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatini istemiyorki" diye dusundu Jack. Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamin yanina oturmaktansa,birkac Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti. Bob kapiyi tiklatiyordu. Jack arabasinin penceresini 5 cm kadar acti. Bob Jack'a bir kagit verdi ve gitti. "Ceza degil bu" diye kendi kendine soylendi Jack. Bir anda sevinmisti. Bu bir yaziydi ve kagitta sunlar yaziyordu: "Sevgili Jack, benim bir kizim vardi. Alti yasindayken cok hizli araba kullanan biri tarafindan olduruldu. Bu kazadan dolayi, adam cezalandirildi. 3 ay hapishane cezasiydi bu. Bu adam hapishaneden cikinca kendi cocuklarina sarilip, opup, onlari tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kizimi tekrar koklayabilip, opebilmek icin, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adami affetmeye calistim. Bin kerede basardigimi zannettim. Belki basarmisimdir, ama hala kizimi dusunuyorum. Lutfen benim icin dua et ve dikkat et Jack, tek bir oglum kaldi." Jack 15 dakika kadar bir sure yerinden kipirdayamadi. Daha sonra kendine gelip, yavas yavas evine gitti. Evine varinca, cocuklarina ve karisina sikica sarildi. Hayat cok degerli, surekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve baskalarinin hakkina saygi goster. Hicbir zaman unutma, istedigin kadar araba satin alabilirsin, ama insan hayatini... |
BEN DE SENİ SEVİYORUM Onu hep sevdim.... Aynı sınıfa gidiyorduk onunla ilk okulu aynı sınıfta aynı sırada bitirdik, orta okulu da çok yakın iki arkadaş olmuştuk.. Oysaki ben ona giderek asık olmaya başlamıştım.. Liseye başlamıştık yine aynı sınıf, aynı sıra gözlerine bakardım hergün ona onu aslında bir arkadaştan daha fazla sevdiğimi söylemek için her defasında bana sevgililerin anlatırdı inadına sanki, kelimeler boğazıma kilitlenir konuşamazdım Yıllar çabuk geçiyordu lisede bitiyordu işte. Okul partisine beraber gitmek için karar aldık o gece en güzel kıyafetlerimi giydim bu akşam söylemeliydim ona aslında onu çok sevdiğimi.. Ama olmadı yapamadım.. Böylece ayrıldık ama sürekli birbirimizi arıyor saatlerce konuşuyorduk.. Bazen buluşuyorduk bana kız arkadaşlarını anlatıyordu ben yıkılıyordum... Yıllar acımasızdı ve çabuk geçiyordu. Birgün telefonum çaldı arayan oydu ve evleniyordu beni düğününe çağırıyordu.. Ben yine yıkıldım... O düğüne nasıl gider, onun bir başkasının gözlerine baktığını ve dans etmelerini nasıl izleyebilirdim ki... O gece sabaha kadar içtim arabama bindim, dayanamıyordum, ağlıyordum, onu aradım gizlice telefondan sesini dinlemek için alo dedi.... O sesten sonra kendimi bir hastane köşesinde buldum. Aradan günler geçmişti trafik kazası geçirmiştim ve artık yürüyemiyordum.... Ölmek istedim o an beni artık hiç sevmezdi.. Baş ucumda bekliyordu gözümü açtığımda gözlerinden yaşlar süzülüyordu gizlemeye çalışsada... '' üzülme dedi.. Ben seni böylede seviyorum biz varız yanında dedi..'' Oysaki ben hastanedeyken o evlenmişti bile.. Aradan aylar geçmişdi Yurtdışına gidiyordum ameliyat için onu aradım vedalaşmak için geldi.. Ağlıyordu ayrılmıştı eşinden üzüldüm ve yine yıkıldım.. Onu üzgün görünce bende kahroluyordum. O gün ilk kez içmişti üstelik el sallarken bana seni seviyorum dedi.. Ameliyat güzel geçmişti aylar üren tedaviden sonra geri dönüyordum hemde yürüyerek. Artık ona koşabilmek için engelim yoktu.. Belkide yıllar önce söyleyemediğim herşeyi söyleyecektim gözlerine bakarak.. Süpriz yapacaktım onu hiç aramadım geleli iki hafta olmuştu.. Sahilde geziyor denizi,martıları, dalgaları seyrediyordum telefonum çaldı ve arayan babasıydı kızım hastaneye gel dedi.. Gittim hemen çok hastaydı Doktorlar artık bu hastalığa çare bulamıyorlardı.. Tedavisi yoktu.. Odasına girdim uyuyordu.. Elini tuttum ve ona herşeyi anlattım onu ne kadar çok sevdiğimi arkadaş gibi değil canımdan can gibi sevdiğimi.. Ağlıyordum.. Onu öptüm sessizce gidiyordum ama elimi sıktı ve gözlerini açtı '' Bende seni çok seviyorum ve hep sevdim. Ama sen beni benim sevdiğim gibi sevmedin bense seni canımdan daha çok sevdim dedi...'' Artık herşey bitmişti.. Günlerce ölmek istedim ama olmadı yaşadım zor olsada .. Anladım ki birini seviyorsan ona sevgini söylemek için hiç geç kalma.. Ve hiç birşeyi Yarınlara bırakama yarın herşey için geç olabilir... |
| Saat: 06:29 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık