![]() |
Ayrılık Hediyesi şimdi saat sensizliğin ertesi yıldız dolmuş gökyüzü ay-aydın avutulmuş çocuklar çoktan sustu bir ben kaldım tenhasında gecenin avutulmamış bir ben... şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ki bu yaşlar utangaç boynunun kolyesi olsun bu da benden sana ayrılığın hediyesi olsun soytarılık etmeden güldürebilmek seni ekmek çalmadan doyurabilmek ve haksızlık etmeden doğan güneşe bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun.. şimdi iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asıyorum bu son olsun be..bu son olsun! bu da benim sana ayrılırken mazeretim olsun! şimdi saat yokluğunun belası sensiz gelen sabaha günaydın! işi-gücü olanlar çoktan gitti bir ben kaldım voltasında sensizliğin hiç uyumamış bir ben... şimdi dişlerimi sıkıp dudaklarıma kanamayı öğrettim ki bu kızıl damlalar körpe yanağında bir veda busesi olsun bu da benden sana heba edilmiş bir aşkın son nefesi olsun... kafamı duvara vurmadan tanıyabilmek seni beyninin içindekileri anlayabilmek ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü bütün saatleri öylece durdurabilmek için çıldırasıya paraladım kendimi lanet olsun! artık sigarayı üç pakete çıkardım günde olsun be! ne olacaksa olsun! bu da benim sana ayrılırken şikayetim olsun gözyaşım utangaç boynunun inciden kolyesi olsun her damla vefasız teninde bir veda busesi olsun isterim sende ben gibi yan ömrüne hep ağla hep ağla bu benden son dua bu benden ayrılık hediyesi olsun) Yusuf Hayaloğlu |
Acılar karartmışsa bile günlerin duvağını düşürmüşse de ilkyazın tomurcuklarını fırtınalar hayat kendini yeniden yaratan bir bahardır verecektir en olgun meyvelerini mutlaka yeter ki hüzünler sarartmasın yüzünü Yak sevdanın çırasını türkülerle barajını yıkan bir ırmak gibi katıl hayata hüznün isyana dönsün artık bitsin bezginliğin ölümcül suskunluğu evde kalmış bir cinsellik değildir çünkü dünya Ahmet Telli |
Iki yüzlü olduk buralarda biraz: Sokakta bize gelen geçen yabanci, how are you? diyerek selam verince sasirdik önceleri, nerden taniyor beni bu yahu dedik. Sonra ne yapmaciklar diye elestirdik ama Türkiye’ye dönünce nedir bu insanlarin surati, bir merhaba deseler dillerine mi yapisir demeyi ihmal etmedik. Isimlerimizi söylerken katlediyor Amerikalilar diye dem vurduk; ama senelerdir bir Iowa diyemedik dogru dürüst; one, van, won a döndüremedik bir türlü dilimizi. Anam babam, buralar çok medeni, uygarlik baska seymis, diye telefonlara sarildik önceleri; sonra Gandhi’nin What do you think of Western civilization? sorusuna verdigi cevap geldi aklimiza, oturduk agladik. Benden gayri dursun Yunanli dedik senelerce; sonra Uzoya sarildik raki bulamadigimiz aksamlarda. Burada bize ikinci sinif insan muamelesi yapiyorlar diye sikayet ettik, sonra aklimiza geride biraktigimiz, kendi memleketinde 2.hatta 3. sinif muamelesi gören insanlarimiz geldi, sustuk. Es dost dügününde hadi kizim kalk biraz oyna diyen annelerimizi ben mi, hayatta! diye tersledik; sonra New York barlarinda masalara çikip göbek attik. Tüketici haklari süper burada dedik; sonra kullandik, kullandik geri verdik aldiklarimizi. Türkiye’deyken, çaldigi yerden kosarcasina kaçtik; burada ise kadehleri kurunca sofraya koy bir Ibo, bir Müzeyyen abla dedik, demekle kalmadik hatta hepsini ezberleyip meze yaptik rakilarimiza. Amerikalilar kör, cahil, dünyadan haberleri yok diye dalga geçtik, ama bize sizler ermenileri katletmisiniz denince, yok biz onlari öldürmedik, onlar göç yolunda öldüler den baska bir sey diyemedik. Saglik sigortasinin pahaliligindan yakindik durmadan, belese getirmenin yollarini aradik, ama basimiza bir is gelse, 911′i arayabilmenin, acilden geri çevrilmeyecegimizi bilmenin rahatligiyla koyduk basimizi yastiga geceleri. Ingilizceyi sardik dilimize, kinandik aralara serpistirdigimiz Ingilizce kelime ve deyimler yüzünden; agiz dolusu Türkçe küfürler savurduk fütursuzca, sanki bu memleketteki tek Türk bizmisiz gibi, rezil olduk zaman zaman; agzimiza gözümüze bulastirdik hepsini. Hepimiz baska umutlarla geldik buralara. Kimimiz zor atti kendini okyanusun bu yakasina, kimimiz ayaklarini sürüye sürüye indi JFK’ye. Hep özledik. Hem de Alex’in Lyonu, Vi’nin Pekini, Kavita’nin Bombayi özlediginden bir farkli özledik nedense. Kimimiz ince belli bardakta turistik Rize çayinin hasretini çekti, kimimiz anasinin dizinin, kimimiz Kas’in arnavut kaldirimli yollarinin, kimimiz döndürülmüs simit tasidi valizinde, kimimiz dolmalik biber -burdakiler kafam kadar, doldur doldur bitmiyor diyerekten-, en çok da Istanbul’u özledik. Raki-balik girdi nice geceler rüyalarimiza. Erie golüne, Atlas Okyanusuna, Meksika Körfezine döndük yüzümüzü, kapattik gözlerimizi, Kadiköy-Karaköy vapurunda Bogaz rüzgari yaliyor suratimizi diye hayal kurduk. Deli misin, napcaksin dönüp, millet kapagi oraya atmaya çalisiyor azarlariyla, anamizin babamizim kizim yetmedi mi artik? sitemleri arasinda bir gidip bir geldik, gidip-kalma planlari arasinda. Can Dündar’in dedigi gibi hep ufak bir isik görmek için baktik Türkiye’ye. Kimimiz gördü, ilk uçaga atladi..Kimimiz umudunu hepten kesti. Benim ise, yine Can Dündar’in dedigi gibi, bavullarim hep toplu duruyor; “bu ask burada biter ve ben çekip giderim” diyecegim gün için. |
GİTMEK İSTİYORDUN Gitmek istiyordun, hadi git bir daha bakma geri beni unut beni unut ki devleşsin aşkım karşıma çıkma bir daha ne olur dayanmaz kalbim buna katlanamaz tekrar sana bakmaya gözlerim bakmasın gözlerine unutamayacağım bir an daha yaşatma bana anıları tekrar yaşatma bana kaldırmaz yüreğim bir aşk çarpıntısını daha bir daha akmasın gözyaşım gerçek acılara saklasın kendini biraz da biraz da dünya ağlasın bana yeter benim ağladığım hadi durma git artık git ama şunu bil ki bir daha sevmeyeceğim bir başkasını seni sevdiğim gibi ama bir daha bir başkası da kanatamayacak kalbimi senin gibi git ama şunu bil ki unutmayacağım seni sen beni unuttukça ben daha iyi hatırlayacağım seni sen mutlu oldukça daha çok hüzün basacak beni olmayacaktı biliyordum zaten sevemeyecektin beni ben ona üzülüyordum be güzelim sana değil kaderimeydi isyanım sana değil hadi durma git git ama bil ki senin için çarpacak bu çılgın yürek yaşadıkça A.S.İ |
Beni hiç unutmayacaksan sev, usanmayacaksan sev. Birlikte yaşayacağımız her dakika ömrümüzün bir yılına bedel olmalı. O dakikaları, hatıraların sonsuz mezarlığına gömeceksek hiç yaşamayalım. Önce zamandan kurtullmalıyız öyleyse, önce zamandan kurtulmalıyız. Birbirini yenilemeli saatlerimiz. Yarın, bu günü aratmamalı. Yerçekiminden kurtulurcasına aşmalıyız zamanı seninle. O dost zamanı, o dostça zamanları. Bana "gel" dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli. Yolları dakikalarla, günleri kilometrelerle ölçmemeliyiz. Beraberliğimiz, bütünlüğümüz hiç bitmemeli. O hiç sönmeyen dostluk ateşinin çevresinde hep böyle elele, dizdize olalım. Ne yağmur söndürmeli o ateşi ne rüzgâr. Yüreklerimiz hep böyle ışıl ışık olmalı alevlerinde. Hadi sevdiğim, sen de aç yüreğini. Bana kendinden bahset. Hep ben ol, durmadan ben ol istiyorum. Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğinin pınarından. Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni. Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın ellerim. Benim olma demiyorum. Ama önce ben ol. İnan, ben hep senin olacağım, baştanbaşa sen olduğum için. Aşkta kaybettiklerimizi dostlukla tamamlayalım. Gel, aydınlık bizi bekliyor! A.ERDAL KAYA |
Gidiyorsun öylemi? Gidiyorsun öyle mi? Gölgelerin rutubetli duvarlara elveda dememişken. Sesinin sedaları halen o zindan odalarda duruyorken. Sen gidiyorsun öyle mi? Sen gidiyorsun; Canımdan gidiyor can, Dökülüyor kor taneleri semadan, Ve bir ömür gidiyor ardına bakmadan... Gidiyorsun öyle mi? Beraber söylediğimiz türküler asılı kalmışken bir sazın tenhiliğinde. Sevgi dolu bakışmalarımız oturmuşken bir köşede. Sen gidiyorsun öyle mi? Sen kaçıyorsun; Geceden ay kaçıyor, Yıldızlar dökülüyor, Zifr-i ve safi karanlık zindanlara can giriyor. Sen gidiyorsun öyle mi? ... Sen bir ateş yakıp gidiyorsun; İçimde bir yangın büyüyor, Bir dağ patlıyor, Denizde martılar ölüyor, Yürek gidiyor. Sen gidiyorsun öyle mi? Sen küsmüşçesine gidiyorsun; Alem küsüyor! ... Yunuslar intihar ediyor, Arşlar ağlıyor, Sağanak sağanak içini döküyor, Baharda yapraklar dökülüyor. Sen suskunca gidiyorsun; Alem susuyor! ... Bülbüller ötmüyor, Denizde yok tatlı dalga sesleri, Dağlarda yok o melodiler huzur verici. Sende mi simitçi sende mi? ... Sen gidiyorsun öyle mi? Bu yaşanmışlığın,bu sevdanın, Bu canın,bu hayatın, Kibritini çakıp gidiyorsun. Bu yaşananları hiçe sayıp, Hayatımı katil gibi vurup, Küllerimi savurup, Ardına yine bakmadan gidiyorsun. Sen gidiyorsun öyle mi? Gölgelerin rutubetli duvarlara elveda dememişken... Sessin artık o zindan odalarda sevdalanmayı seçmişken... Sen gidiyorsun. Canımdan gidiyor can, Dökülüyor kor taneleri semadan, Bir sevda,bir hayat yanıyor; Zalim olmuş bir zalimin ateşinde, Ve bir yürek çalınıyor,vuruluyor acınmadan... Sen sen gidiyorsun... İbrahim Nazım Ülker İbrahim Nazım Ülker | |
Kafesteki kuşun gözlerinden anlamalı, Yalnızlığı, unutulmuşluğu, ıztırabı. Babanın o buğulu sesinden anlamalı, Sevmeyi, sadakatı, vefayı ve de cefayı. Yağan yağmurun taneciklerinden anlamalı, Dalgaların kayaları döğüşünden anlamalı, Görmeli zaman zaman da ana ile babayı. Solutmalı onlara da yudum yudum yaşamı. Bir gün gelir de beni düşünerek ararsanız, Resmime bakarken hatırlayıp ağlarsanız, Yılda bir defacık olsun beni anarsanız, Bilin ki canım kızlarım bu bana yeter. Bir gün benim mezarıma rastlarsanız, Bir de taşına bakıp adımı okursanız, Üstüne küçücük bir kuru gül de koysanız, Bilin ki canım kızlarım bu bana yeter. Necdet Çobanlı |
Düşlerime girer bir denizaltı Dağılır gider papatyam Neye benzerse benzesin bu gemi Beni yok edecek olduktan sonra Neyi kollamakta olduğu önemli mi İçimizde anlatılmadan kalan Masalları sinsice dağıttı ya Bundan sonra ne sevgi ona benden Bundan sonra ne umut ondan bana Düşlerime girer bir denizaltı Eksik yazılmış şarkılar gibi Sesi yankılanır kuşkularımda Korkmakla küçülmüş mü oluyorum Düşünüyorum düşünüyorum da Yıkılmış kentler gibi kalıyorum Bundan sonra ne inanç ona benden Bundan sonra ne sevgi ondan bana Avşar Temuçin |
Aysunun elleri pek temizdi, ipektendi. Gülleri okşayınca, güller bin bir hale girerlerdi. Üzülürler sevinirler, özlerlerdi. Dallarındaki dikenleri. Aysundan uzak tutmak için. Kanlı yaşlar dökerlerdi. Aysunun gözleri alımlıydı, canlıydı. Gözlere bakınca, gözler utanırlar, sıkılırlar. Gizliden gizliye ağlarlardı. Aysunun gözüne, ışık vurmasın diye. Güneşe her gün isyan ederlerdi. Açık kalırlarsa canalıcının kucağındayken. Bilinirki aysunu göremeden gitmişti. Aysunun teni yumuşaktı, sıcaktı. Giysiler değince paklığına, titrerlerdi. Kırışmasın isterler, hafiflerlerdi. Aysunun aşıklarının eli tenine dokundukça. Kirlendik diye çıkarılırlardı. Cansız düşen bezler yeni yetmelere söylenir. 'Sefanız bir aşığın koynuna girene kadardır'. Adem Özbay |
Her sevda başlangıçtır bir yenisine Öteki başkaldırır daha bitmeden biri Biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece. Baksak ki unutmuşuz günün birinde her şeyi Ne o sevdalar, ne ölümsüz sözler kalmış Toplasak toplasak hepsini işte Onca sevda bir sevdayı yaratmış Döner durur başımızın üstünde Gözlerden ağızlardan saçlardan Ellerden omuzlardan yapılmış bir hâle. Ve çınlar herbiri bir silahın yankısı gibi Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe. Edip Cansever |
| Saat: 18:57 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık