MsXLabs
Sayfa 6 / 40

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 14 Şubat 2006 15:19

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
Büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
Pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. bir tanecik
Yavrusuydu her zaman. ama ilk okula başlayınca işler
Değişti. arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
Çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. küçük kız, ilk
Önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
Kıskanıyordu. ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
Bir cilde sahipti. "badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. demek ki, annesi
Onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
Dönüştü. evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
Bakan yoktu. üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
Düzelmiyordu. genç kız, doktorların gizlice yaptığı
Konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
Ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
Annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
Karar verdi. fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
Söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
Bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. karanlık dünyasıyla
Baş başaydı. bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
Söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
Korkuyordu. fakat kör olmak zordu. en azından kimseye
Yük olmazdı. genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
Müthiş bir çığlık attı. karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. yüzündeki
Bozukluklar tamamen kaybolmuştu. çok kemerli olan
Burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
Yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "yüzümde hiçbir
Çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
Diye gülümsedi. annenin bağışladığı gözleri
Taktık. sen, onun gözünden gördün kendini!."


Misafir 15 Şubat 2006 00:24

Fotoğrafcı
 
İki yıldır evliydiler. Erkek edebiyatı ve şiiri seviyordu.
Yazılarını internet sitelerine gönderiyor, şiirlerini dergilere postalıyordu.
Fakat kimse dönüp bakmıyor, okuyan ve beğenen çıkmıyordu.
İyi bir fotoğrafçıydı. Ama edebiyat ve şiir merakı yüzünden fotoğrafçılığı bir kenara bırakmıştı.
Kendi düğünlerinin deki fotoğrafların büyük bir çoğunluğunu da o çekmişti.
Karısını çok seviyordu. Karısı da onu seviyordu.
Kızın biraz sabırsız bir karakteri vardı, zaman zaman kızıp bağırır, küserdi.
Erkek daha sabırlıydı, her zaman hoşgörür, affedici olmaya çalışırdı.
Erkeğin başı edebiyat ve şiirle hoş olduğu için, evin geçimini karısı sağlıyordu şimdilik. Çok satan bir yazar oluncaya kadar…
Kızın naz günüydü bugün. Yine kocasından sevmediği bir şeyi yapmasını istiyordu.

Kız: arkadaşımın düğün fotoğraflarını neden sen çekmiyorsun? Üstelik karşılığını fazlasıyla ödeyeceğini söyledi
Erkek: bugün vaktim yok
Kız: ‘offff yine mi?’ şu roman yazma işini biraz kenara bıraksan, pekala vaktin olacak.
Erkek: bir gün herkes benim yazdıklarımın kıymetini anlayacak
Kız: ben anlamam. Arkadaşımın düğün fotoğraflarını çekeceksin
Erkek: hayır
Kız: Ne olur sadece bir kez
Erkek: hayır dedim

Diyalog burada koptu.
Kız son uyarısını yaptı: ‘Ya üç gün içinde bunu kabul edersin ya da…’

İlk günün sonunda, kocasına mutfağı, banyoyu, bilgisayarı, buzdolabını, televizyonu ve müzik setini yasakladı. Yasaklardan yatağı hariç tuttu, sadece her şeye rağmen sevdiğini göstermek için.

Erkek aldırış etmedi. Derken 2. gün başka yasaklar ve bunu 3. deki başka yasaklar takip etti…

Ve 3. gece… Yine aynı yatağı paylaşıyorlardı. Ancak sırtları birbirine dönüktü.

Erkek: konuşmamız lazım
Kız: fotoğraf çekimi dışında konuşacak bir şeyimiz yok!
Erkek: çok önemli bir konu
Kız sessiz kaldı
Erkek. Ayrılalım mı? Ne dersin?
Kız kulaklarına inanamadı
Erkek: bir kızla tanıştım
Kız kızgınlığını ve şaşkınlığını saklayamadı. Gözleri çoktan nemlenmiş ve yüzünde göstermemeye çalıştığı iki damla gözyaşı süzüldü.
Erkek pijamasının içinden bir fotoğraf çıkardı. Tam kalbinin üzerinde saklıyordu.
Erkek: hoş bir kız!
Kızın gözyaşları çoğaldı
Erkek: anlaşabileceğim biri! Beni çok seviyor ve beni yapmak istemediğim şeyleri yapmak için zorlamayacağından eminim. Ayrıca iyi bir yazar olmam içinde bana destek verecek.
Kızın kıskançlığı iyice arttı çünkü bir zamanlar bütün bu sözleri kendisi de vermişti…
Erkek: fotoğrafını çektim. Sende bakmak istermisin?
Kız sadece sustu
Erkek fotoğrafı bakması için kıza uzattı ama kız karşı konulmaz bir öfkeyle erkeğin elini itti.
Ve kız ağlamaya başladı.
Erkek fotoğrafı tekrar koynuna koydu. Işığı söndürdü ve uyumaya başladı.
Kız ışığı yaktı ve oturdu, erkek uyuyordu ama kızın uykusu kaçmıştı.
Bir zamanlar kendisi de diğer kız gibi davranmıştı ona… Ne çabuk unutulmuştu iyilikleri, desteği, sevgisi…
Tekrar ağladı: Onu uyandırmak istiyordu. Aşklarının hatırasını yeniden kalbine kazmak istiyordu.
Erkeğin pijamasının açık yakasından fotoğrafın arka yüzü görünüyordu. Merak duygusu kıskançlığını ve öfkesini yendi. Kaybedeceği bir şeysi yoktu nasılsa. Elini uzatıp yavaşça aldı fotoğrafı.
Baktı
Ağlamak istedi doyasıya.
Güzel çekilmiş bir fotoğraftı. Kızda güzeldi.
Kendi fotoğrafıydı.
Bir ara kendisinden habersiz çekilmiş olmalıydı.
Eğildi kocasının yanağından öptü.
Erkek tebessüm etti
Uyuyormuş gibi yapıyordu…


Misafir 15 Şubat 2006 01:04



Sevda Uğruna Ölüm



Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.


Omuzları bir küçük kız çocuğun
şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
barışık ve yaşadığına memnun.

Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

Oynadıkları oyunun
tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
gelmesini.

Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

Uyku tutmaz bekleyişlerde
ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

Birbirlerini gerçekten merak ederler.
Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
üstünde tutarlar anlayacağınız.

Günler, aylar geçer...
Hayaller ekranlara sığmaz olur.
Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

Bulut adam sorar durmadan ;
-N’olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız...
“Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”





Artık sorgulamalar başlar duyguları ...
”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”


Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
sevda denen şey olmaz zaten.
İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
“Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
“Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
nefes almak için.
Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
Bunu ikisi de bilirler.
Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
“Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
gezinir kadının
“Hoşçakal”
Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
Ve

KADIN ÖLÜR...


Misafir 15 Şubat 2006 01:30

Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu.
Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu.
Zaten yorgun gelen adam, oğluna "Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi.
Çocuk dayattı: "Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam, "
Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar kazanıyorum." Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu: "Peki Babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi. Adam,
daha çok sinirlendi: "Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok" dedi. "Hadi derhal odana git ve kapını kapat."
Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine.
Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti.
Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına.
Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan Çocuğuna, uyuyup uyumadığı sordu. "Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk.
Adam, çocuğundan özür diledi: "Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi.
Ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istediğin 10 doları." Çocuk sevinçle haykırdı: "Teşekkürler Babacığım" dedi ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı.
Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi: "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok."

Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile: "Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak simdi tamamlayabildim" dedi ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı. "İşte sana 20 dolar, Babacığım" dedi, "şimdi bir saatini alabilir miyim?"


Misafir 15 Şubat 2006 19:51

CAN ILE CANAN

Seviyorlardi birbirlerini
belkide cocukca
fakat yillar sonra dönüstü bu sevgi
büyük bir aska
canan seviyordu cani cilginca
sevmedi bir baskasini ömür boyunca
can liseye baslayinca
kaptirdi kendini bir baska kiza
yillar gecti aradan
canan belkide kudurdu
hayaller belki usanmadan
dedilerki can evleniyormus
kiz istemeye gidecekmis
canan kendisini sanmis
süslenip hazirlanmis
oturmus pencerenin önüne
ha geldi ha gelecek diye
fakat o gelmedi!!!

Sasirip kaldi öylece
anladi kendisi deyilmis
simarik sevgilisiymis
nisan bir aci icindeymis
bütün herkez davet edilmis
nisan oldu bir samata
canan gözyaslarini tutamadi!
duramadi gitti eve kosa kosa
hickiriklara boguldu bos odada
canan felege sitem ediyordu
adeta kader onu tekmeliyordu
komsulari bile aciyordu haline
yalniz onlar deyil, gökteki yildizlar bile
YETER ARTIK BITSIN BU CILE
DÖNECEKSEN DÖN GERIYE
dualar hic fayda etmedi, Can geriye dönmedi
birde canan`dan sahitlik yapmasini istedi
canan istemeye istemeye kabul etti!!
Dügün günü geldi catti
arabalar sokaga yanasti
damatliklar icinde can bir harikaydi
sanki bu bir rüyaydi
canan hala ümitliydi
elleri semadan hic ayrilmiyordu
saatler gecti sel gibi,olmustu artik 12.00
damatta gelip odaya girdi
alkislar salonu inletti
nikah memuru baslatti
sormaya kizdan sonra can`a
can inletti salonu EVET diye
canan`in umutlari birden yok oldu
defterler nikah sahitlerine dogruldu
canan deftere büyük bir nokta koydu
yeni ciftler cikacaklardi kosa kosa
dolasacaklardi arabayla
kimse kalmadi koca salonda
bakiyordu boynu bükük
son gücü ile cikti disariya
gözyaslari süzülüyordu yanaklarindan
bulutlar basladi aglamaya
cilginca kosuyordu kendini bilmeden
bir tren sesi duyuldu caddeden
bir ciglik sesi caddeden aniden!
canan kendini bilmeden!
günes dogarken duyuldu
dediler canan ölmüs, birakmis bizi
tabudun icinde bir melek gibi!
aylar gecti aradan,
kavgalar basladi zaman zaman
bir cocugu oldu ayni canan
benziyordu kasi gözü canana
can kizina baktigi an
icinde birseyler kipirdiyordu
anladi o aslinda canani seviyordu!!!
kavgalar gittikce siddetleniyordu
kizi büyüyüp serpiliyordu
sanki canan ikinci kez doguyordu
bu can`a büyük bir dert oldu
allahin can`a azabiydi bu
can dayanamadi daha fazla buna
asti kendini kuru bir agaca
canan bekliyordu cennet kapisinda!!!
Örnek olsun bu dünyada sevipte ayrilanlara!!


Misafir 15 Şubat 2006 21:48

İKİ SEVDA ARASINDA
Eğer bir anne iseniz veya bir anneniz varsa burada yazdıklarımı gayet iyi anlayacaksınız:

21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın
yeni bir yolunu buldum.
Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin fikriydi.
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak:
"Biliyorum ki onu seviyorsun" dedi.
" Ona da zaman ayırman gerekiyor"
Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın" 19 yıldır dul olan annemdi.
İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi
görme fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim.
Endişelendi ve hemen
"İyi misin, her şey yolunda mı?"
diye sordu.
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.
"Seninle beraber ikimiz biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm." diye cevapladım.
"Sadece ikimiz mi?"
Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi.
O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum. Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan
giymiş bir şekilde bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı.
Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi.
Arabaya bindiğimizde; "Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok etkilendiler" dedi.
"Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar."
Gittiğimiz restorant, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekândı.
Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi.
Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken
annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:
"Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdin" dedi.
Ben de gülümsedim;
"O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim" dedim.
Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telâfi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam annemi bırakırken;
"Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi
ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.
Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
"Çok güzeldi" dedim "Düşünebileceğimin çok üstündeydi"
Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu, o kadar âni gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı.
Birkaç zaman sonra evime, annemle yemek yediğimiz restorantdan, ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:
"Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber
gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.
''Seni Seviyorum."
O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz
"başka bir zaman" ı her istediğinizde yakalayamayabilirsiniz.


Misafir 15 Şubat 2006 21:55

Bebeğimi görebilir miyim? dedi yeni anne...

Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu...

Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığı idi;

Ağlayarak: Büyük bir çocuk bana ucube dedi...

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmıl olsaydı.

Annesi, her zaman ona Genç insanların arasına karışmalısın diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu...

Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;

- Hiçbir şey yapılamaz mı? diye sordu.

Doktor : - Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir dedi.

Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası :

- Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır... dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu:

- Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım...

Bir şey yapabileceğini sanmıyorum dedi babası, Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil...

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi...

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesı başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavasça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu...

- Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu diye fısıldadı babası...

- ..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?



Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir...

Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir



Misafir 16 Şubat 2006 12:35

Ben Ve Gecelerim Hep Seveceðiz Seni
Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yasayacagim?..Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzakligin, ne çok bölüyor kalbimi kalbin... Bir gece daha basliyor... Önümde upuzun yasayacagim bir gecem, bir karanligim daha var.Saatlere, saniyelere girecegin; damarimdaki kanima kadar isleyecegin bir gecem daha basliyor... Bir gecem, bir sevdam daha basliyor ama yazik ki gözyaslari ma giren olmayacaksin yinede.
Beni artik acilarimla bas basa birakti aglamalarim. Gözyaslarim bile beni terketti.Sen geldiginden, sen oldugundan beri tüm hersey beni terketti. Ben de tükettim onlari zaten.Evet artik geceleri uyuyamiyorum. Karanliklar baslar baslamaz basliyor kalbimin aðlamalari.Önceleri onlari dinlemeye, onlara ses vermeye çalisiyordum. Farketmiyormusum gibi davraniyordum. Sirf o karanlik geceyle yüz yüze gelmemek için.
Biliyordum o yalnizligi yasamam gerekiyordu. Bir insan ariyordum yanimda, geceyi bana unutturacak.
Onun iyi, güzel ve çirkin olmasi da önem tasimiyordu. Yeter ki olsun yanimda.Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanimda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanimda birileri olsun da unutayim istiyordum SENI.
Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldigim zaman “Sevda” disinda bir sey olmayacaktim.Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnizligi arayan, yalnizliga özlem duyan oldum.O karanlik gecelerin issizligina gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremedigini veriyordu geceler SENI...
Gündüzlerde yoktun, aydinlarda yanimda yürüyen degildin. Ama geceleri öylemiydi?... Geceleri yüregimde yürüyordun ve ben adimlarinda yasayandim. Artik uyuyamiyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip agirlikla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceginden emin olarak geçiriyordum saatleri.
Seni yasiyordum. Gecelerde yüz yüze kaliyorduk seninle.Gece vefali, fedakar bir anne gibi kucagina aliyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akiyormuydu, geçiyor muydu bilen degilim. Hiçbir zaman da bilen olmadim.
Bu yaralarla, bu kanima isleyen ask yanginlariyla sabaha nasil kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ates oldugum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bagrimdaki yangindan neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardiran gecelermiydi yoksa? Geceler Benim gecelerim...... Senin gecelerin... Seni yasadigim Geceler. Gönlümde bir derin yarasin sen!
Bu gecelerde de çok sey istedim bir seyler yapabilmeyi. Elime çogu kez kalem kagit alip seni yazmayi istedim. Olmadi ama. Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kaliyordu.Ben çaresizligi kapilip gidiyordum. Ne yaptigimi bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düsünüyordum. Kalbimde bastirmaya çalistigim duygularima ilk olarak geceleri yasama hakki veriyordum.Herkesten gizlemeye çalistigim o korlari gecelere çikartiyordum sanki. Gecelerden saklamiyordum hiçbirseyi. Gecelerle paylasiyordum, ve geceler sariyordu beni. Beni alip sensizligin okyanusunda bogmuyordu.Beni sensizligin zirvesinde, en uç noktasinda askin sonsuzluguna götürüyordu. Artik bu geceleri sevmeye basliyorum. Bana seni getiren geceler..... “Benim gecelerim onlar.... Benim senlerim benim yalnizliklarim, benim asklarim diyebildigim gecelerim.” Evet artik uyuyamayan, aglayamayan gözlerime aglamiyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykiriyorum. Ve uçsuz bucaksiz seviyorum seviyorum SEVIYORUM. Artik uyuyamiyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasil uyuyabilirim ki?Gözlerin var artik gecelerimde, senin gözlerin senin karanlik gözlerin.. Hiç görmedigim gözlerin....Saniyorum ki artik sana yalniz ben degil, geceler de vurgun!
Beni böylesine koynuna alisi, karanliginda bunca aydinlatmasi neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yasamiyormusçasina uyumaya, gözlerimi yummaya çalistigim zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açiyorlar ki bir dahasina kapayamiyorum bile.... Ve aglayabilmeyi diliyorum bazi geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum.Aglasam, doyasiya hiçkirircasina aglasam belki seni bir parçacik olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcik gözlerimi yumabilirim diye düsünüyorum. Sabahlari uykuda yakalayan olmaktan çikip, sabahlari uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum aglayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dag kadar ululasmis hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düsünüyorum. Belki seni birazcik gömebilirim de yüregime, rahatlarim diye umuyorum olmuyor. Aglamaya çalisiyorum, aglamalarim bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu istegimi vermiyor. Ne zaman aglasam yalnizca ve yalnizca bir iki gözyasi olup kaliyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yas oluyorsun, o yaslari da sariyor geceler. O yaslarla birlikte aliyor yanina geceler beni... Geceler unutmami istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdigim, geceler seni yasamami istiyor. Sözümü dinlemiyor..... Günesi özledigim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yildizla arkadas oldugum. Seni unutup da yildizlari gördügüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamiyor insanlar. Nasil böyle saatlerce kalabildigimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasil karanligin içinde bakislarimi dayattigimin sirrini anlamiyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadir belki ama benim yüregimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanlari,,, tüm milyarlari almisim. Farkinda degiller. Herkesi ve herseyleri sigdirmisim içime. Bir sen sigmiyorsun, bir seni sigdiramiyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzakligin, ve senin gece kadar olan uzakligin... Bana öyle uzak öyle yabancisin ki sevdigim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanliginda bulusumdandir seni gündüzleri istemeyisim. Evet sevdigim bana her seyden ve herkesten uzaksin. Herkesin yasamina giriyor, her seyi paylasiyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamiyorum. Söyleyecek bir seyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alir onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabini yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yasiyorum. Olsa olsa sana “BU SEVGIYI YASA” diyebilirim. “Gel birlikte yasayalim” demeye dilim varmaz. Geceler bunu birakmaz yanina. Kaybettigim degilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde tasidigimdin hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmedigim sürece sen de kaybolmayacaksin. Evet, seni anlamakla, seni yasamakla, seni sevmekle geçirdigim bu gecelerde, sabahladigim bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularinda bir rahatlik veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...“Sarin yaralarimi geceler” demis bir sair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksizlik mi ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla basladi gecelere sevda yazmam. Sevda masali okumam bundandi. Ben bu gecelerde tüm karanliklari dagitabilirim. Bana hüzünlerini, bana acilarini ver sevdigim. Ver ki senin acilarini da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgali olayim.Simdi seni getirdikleri için onlara ses bile çikarmiyorum. Sen yasadigimsin, yasatanimsin. Sevdamsin sen...Belki ben anlatamiyorum ama geceler bu sevdaya sahittir. Çünkü artik onlarda bu aska ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim.
Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEGIM...
Ne kadar birlikte olamayacagimizi bilsem de Ben ve Gecelerim Hep sevecegiz seni...



Misafir 16 Şubat 2006 12:39

UNUTMAYA DAİR...


Her başlangıç bir sonu getirir beraberinde ve her son parçasıdır bir başlangıcın.
Ne varsa sonsuzluğa dair bir bir paralanır gözlerinin önünde ve yalanlar bir bir ayyuka çıktığında anlarsın şimdiye dek hiç görmediğin sonsuzluğun koca bir hayal olduğunu... Unutursun. hafızanın aslında en büyük düşmanın olduğunu görürsün;öyle kolay harcar ki değer verdiklerini ve o kadar kolay siler ki içine sinmiş vazgeçilmezlerini, utandırır insanı kendisinden, bir iğne deliğine girercesine KÜÇÜLÜRSÜN!


Küstahtır zaman, avuçlarının içerisinden akıp giderken alır ve götürür sana ait olanları habersizce, sonra dalga geçercesine önüne seriverir tüm çaldıklarını, uzatırsın elini yetişemezsin, \"sen\"likten çıkmıştır sana ait olanlar. Sen kendini sorumlu tutarsın tüm olan bitenden, zamanın günahını üzerine alırsın ve hafızanın yarattığı koskoca bir uçurumda yuvarlanır durursun. unutursun! Unutmak için yaşar, yaşamak için unutursun, şimdi zor gelir biliyorum, kürek kürek alınıp bir eleğe atılmış kum gibi SÜZÜLÜRSÜN!


Önce çırpınırsın denizden yeni çıkmış oltanın ucundaki bir balık misali.
Dudakların büzülür, iki kelimeyi bir araya getiremezsin, bu kadar mı kolaydır unutmak ve bu kadar kısa mı sürer vedalar? Ya korkunç bir rüya ya tozu fazla kaçmış bir şaka olsun istersin gerçek olduğunu bile bile... Tek o değildir unutan, sen de unutursun, şimdi zor gelir biliyorum, bir kasabın kancasına taktığı koyun gibi YÜZÜLÜRSÜN!


Unutursun gülüm unutursun! Önce bir oyun havası bile acı bir hüzzam şarkısı gibi gelir kulağına, her söylenen söz bir küfür, her teselli bir tokat olur suratına vurulan! Ay Ağustos bile olsa, dışarıda kara kış vardır, fırtına ve kapkara bulutlar... Şimdi zor gelir biliyorum, titrersin iliklerine kadar, karların üzerine düşmüş minik bir serçe gibi ÜŞÜRSÜN!


Gözlerin artık cep telefonunun ekranında odaklanmıyorsa, her çalan kapı ziline yüreğin hoplayarak koşmaktan vazgeçiyorsan, boş bir kağıdı karalayıp şiir yazma heveslerinden kopuyorsan sonun başlangıcındasındır ve ilk adımların olacaktır bunlar nankörlüğüne!!! Bilirim hiç bir teselli fayda etmez şu an sana, her söylenen söz sadece bir harf yığınıdır aslında.
Unutursun, şimdi zor gelir biliyorum.
Korkarsın kendi benliğinden, bir köşede iki büklüm olur BÜZÜLÜRSÜN!


Her başlangıç bir sonu getirir beraberinde ve her son parçasıdır bir başlangıcın.
Demiştim sana kolaydır unutmak, küçük bir esinti söker alır hayalini hafızandan. Vazgeçersin karşı koymaktan doğanın kuralına. Küstah olan zamanın aslında tesirini geç gösteren acı bir ilaç olduğunu anlarsın. Haydi şimdi sıra başka bir başlangıçta, bir kısır döngüdür bu, bir gölge oyunu, nasıl ki her başlangıç bir \"son\"a bağlıysa her son da bir başlangıcın önünde ki halkadır. Tesellilere ihtiyaç duymaz, cep telefonunu kapatır Ağustos\'un bir yaz ayı olduğunu anlarsın.
Alışırsın canım alışırsın, ne kadar kolay olduğunu unutmanın anlarsın; ve aslında bir hiç uğruna, boşuna boşuna akıttığın yaşlarınla yıkadığın yanaklarına acır, ÜZÜLÜRSÜN!


Misafir 16 Şubat 2006 20:32

http://img49.imageshack.us/img49/411/12979387484xt1mo17ky.gif
ELVEDA…
Birinci gün bugün çiçekler solmaya başladı hani beraber sulardık.Senden kalan her şey yavaş yavaş silinecek gibi buna ne kadar izin vermek istemesemde.Belki de korkutuyor beni senden hiçbirşey kalmayacak olması…

Senin için feda ettim ben kendimi
Hiç çekinmeden ateşe attım kendimi
Köşelerde bekledim bir başıma umarsızca
Ve şimdi ben
Kendimleyim yine kendi kendime

İkinci bir güne yine sensiz başlayacağım.İşte bu yüzden uyumak gelmiyor içimden işte bu yüzden kan kusuyorum geceleri öksürüyorum midem bulanıyor.Yüreğimde bıraktığın bir topak kan ve her geçen an bir kez daha ölüyor bir kez daha ölüyorum…
Geceleri yıldızları toplayıp sana getirirdim hani
Beraber isim koyardık her birine
Yokluğunla yıldızlarda sönüyor bak
Her yer kararıyor

Galiba artık sona yaklaşıyorum.Dizlerim sanki taşımıyor hasretinle ağırlaşan bedenimi.Bak kollarım şimdiden çöp gibi kaldı günden güne eriyorum farkındayım.Elden bir şey gelmiyor çürüyor avuçlarım tutamıyorum giderken verdiğin çiçekleri boyun büküyorlar.Dur söyleme biliyorum çaresi var...
Güzeldi seninle olmak bu acıya rağmen
Belki yıllar sona ağarınca saçlarım
Anlatmak isterdim torunlarıma seni
Ama biliyorum o kadar yaşayamayacağım…

Vakit geldi,merak etme hiç tereddüt etmez bu kadin sadece seni çok sevdi bunu bil çok sevdi.O hala unutmuyor senle geçirdiği günleri bari sen unut onu böylesi daha iyi…
Mecburum buna kusura bakma ama
Şimdilik küçük bir ELVEDA


GusinapsE 18 Şubat 2006 01:24

Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün
babasi ona çivilerle dolu bir torba vermis. " arkadaslarin ile tartisip
kavga ettigin zaman her sefer bu tahtaperdeye bir çivi çak" demis.
Genç, birincigünde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. sonraki
haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalismis ve geçen her günde
daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis.
Babasina gidip söylemis. Babasi onu yeniden tahtaperdenin
önüne göturmüs. Gence "bugünden baslayarak tartismayip kavga etmedigin her
gün için tahtaperdelerden bir çivi çikart (sök)" demis. Günler geçmis.

Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi ona "aferin iyi
davrandin ama bu tahtaperdeye dikkatli bak. Artik çok delik var. Artik
geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis. Arkadaslarla tartisip kavga
edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara(delik)birakir.
Arkadasina bin defa kendisini affettigini söyleyebilirsin ama bu delilik aynen

kalacak(kapanmayacak). Bir arkadas ender bir mücehver gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir, sen
ihtiyaç duydugunda yardimci olur, seni dinler ,sana yüregini açar" demis.


Misafir 18 Şubat 2006 01:52

http://www.fatihcolor.com/images/floral6.jpg
GUL YAPRAGI
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı...


Pollyanna 18 Şubat 2006 02:27

Niye ALO Deriz?

Telefonda hemen hemen her gün kim bilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka bir şey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla baş başa bırakıp onu terk etti.Yaşlı Bell, sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.


Pollyanna 18 Şubat 2006 02:29

Sevgili anneciğim, Sevgili babacığım,

Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim: Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da, sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın. Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşılarımda özgürlük tanıyın. Beni her zaman her yerde koruyup horlamayın. Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem, daha iyi öğrenirim. Bırakın, kendi işimi, kendim göreyim. Büyüdüğümü başka nasıl anlarım yoksa. Büyümeyi çok istiyorsam da, ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin, ama beni şımartmayın da. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe, almadan edemiyorum. Bana yerli, yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca, sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurullar ve yasakların hepsini begendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlamayınca, ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce, hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan yapamıyorum. Öğütlerinizden çok, davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları
çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder. Çok konuşup, çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri ben pek duymam. Yumuşak ve
kesin sözler bende daha iyi bir iz bırakır. "Ben senin yaşındayken" diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım. Küçük yanılgılarımı
büyük suçmus gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni yaramazlıklarım için kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece, cezama katlanabilirim.
Beni dinleyin. Öğrenmeye en yakın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin, hiç değilse,
çabamı övün. Beni başkaları ile karşılaştırmayın. Umutsuzluğa kapılırım. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden ögretmeye kalkmayın. Bana süre tanıyın. Yüzde yüz
dürüst davranmadığımı gördüğünüzde ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın. Yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam da, soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın.
Unutmayın ki, bende sizi başkalarının önünde güç durumda bırakabilirim. Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca, açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz, size olan sevgimi azaltmaz, tersine, beni size daha çok yaklaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi
görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur. Bana verdikleriniz yanında benden istetediklerinizin zor olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse, bir çoğundan vazgeçebilirim, yeter ki beni ben olarak seveceğinize
olan inancım sarsılmasın. Benden "Örnek çocuk" olmamı istemezseniz, ben de sizden kusursuz anne-baba olmanızı
beklemem, severek ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin
çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım
olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
Sizi seviyorum. Çocuğunuz.



Pollyanna 18 Şubat 2006 02:31

:( BeBeK :(




Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.

Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :

"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.

"Beni okşamaya hakkın yok senin..."

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.

Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.

Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.

Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti.

"Hemen uzaklaş benden..."

Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :

"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.

"Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."

"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.

"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."

"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"

Bebek, hıçkırıklara boğulurken :

"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.

"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.

Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :

"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi. "Başarılı bir kürtajdı doğrusu.



Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."




Pollyanna 18 Şubat 2006 02:34

Kadin dedigin güzel olacak arkadas.

Söyle savurdu mu etegini, ruhun rüzgarina kayacak. Bacaklarin, ayaklarin,bilekten bagli ayakkabiya tutunan parmaklarin, seyrine doyamayacaksin. Bakimli olacak kadin dedigin. Saçlari ipek,topuklari pembe, boynu ince,salindi mi kugu gibi zarif olacak ve zarifliginin ortasinda bir hanimefendi barindiracak.

Güzel olacak ama kasi, gözü, bacagi, iki meme ucundan önce, sözü dogru,ruhu aydinlik olacak, güzelligi komple olacak. Güzel olacak ama, aklini evde tutacak kadar da akilli....
Seni elinin tersiyle degil, avucunun içiyle kavrayacak... Bileceksin ki emin ellerdeyim, baskasi tutamaz beni böyle. Rahat olacaksin yaninda,çok konusmayacak, beynini didiklemeyecek küçük kurtçuklarla. Asla satafat düskünü olmayacak.

Ekonomiden, politikadan, milli maçlardan ve kültürel olaylardan haberi olacak.Bizi kim yönetir, nasil yönetir, demokrasi, monarsi,oligarsi nedir bilecek, saf hatun numarasiyla cahilligini güzelligiyle örtmeye yeltenmeyecek. Esini dostunu kollayacak ama içi vicik vicik dedikodu yumaginin içinde kaybolmayacak.
Marka düskünü, moda düskünü olmayacak kesinlikle...Takip edecek ancak yakisani seçecek ve zevki seni giydirecek kadar yerinde olacak, kendisini giydirmeyi bildigi gibi.

Orada burada dedikodu yapmayacak, laf tasimayacak, ayikla pirincin tasini durumlarina sokmayacak. Ortalik yerde kahkahalariyla sebepsiz çinlamayacak.Dekoltenin dozunu kaçirmayacak ama siki sikiya da kendini ambalajlamayacak.Açik saçik olan elbisesi degil, sana olan ilgisi olacak ve bunu gösterebilecek medeniyeti... Onu bir kediyi sever gibi seveceksin yani basinda ve huzurla...

Öyle 'çagirdim, gelmedin,geç kaldin, aramadin,sormadin,kiminleydin, hesap ver' yapmayacak. Sana yüregiyle güvenecek, inançlariyla sokulacak. Bilmem kimin sözüne aldirmayacak, asla arkadaslarinin arkasindan konusmayacak, hele küfür hiç etmeyecek. Sinirini zorlamayacak , salya sümük aglamayacak, kiytirik nedenlerden hir gür çikarmayacak.

Sözü dinlenir, anlasilir olacak.Bir hatayi allayip pullayip abartmayacak.
'Of yoruldum, beni ara, beni al, beni bul, bunu isterim' degil, 'sence de uygunsa,yanindayim,ben gelirim, merak etme' olacak lügatinda. Hissettigiyle yaptigi sey arasinda uçurum olmayacak. Cesur olacak cesur. Seni seviyorum derken korkmayacak....

Kadin dedigin iyi sevisecek arkadas. Koyun gibi yatmayacak,kimil kimil olacak yatakta. Aklini basindan alacak ama, aklini sadece bununla yormayacak. Delireceksin ama delirmen hastaliktan olmayacak. Uzaniverdi mi yanina boylu boyunca, gögsünde atan kalbinin yerine koyacaksin kendini, ruhunu, her seyini. Asksiz yatmayacak yataga ve sen bunu bileceksin.

Kadin gibi kadin olacak kadin dedigin, çitir çerez niyetine yemedigin. Bir gecelik degil, ömürlük olacak ömürlük. Yillara rehaveti degil huzuru tasiyacak. En seksi leydi olmayi da bilecek, hanim sultan olup sözünü geçirmeyi de. Civik konulara takilip zaman tüketmeyecek, küsmeyecek,süründürmeyecek. Kadin dedigin ayip nedir bilecek.

Temiz olacak her seyden önce mesela köfteyi minciklarken elleri Yahut pahali parfümlerin sindigi,süslü püslü boyaci küpü gibi, her öptügünde bulasik bir tadin kaldigi bir kadini öpmeyeceksin. Buram buram aska sarilacaksin arkadas. Buram buram kadin kokacak kadin dedigin. Kadin dedigin güzel olacak ama eli yüzü düzgünden çok öte bir sey.

Zeki olacak zeki, seni bir hamur gibi karmasini da bilecek, o hamura kendini katmasini da... Paranin gücünü bilecek ama ne parasizligin ezikligini ne de paranin kudurmuslugunu yasayacak. Degerlerini bir anlik hevesler ugruna terk etmeyecek.Namussuzlugunu, ahlaksizligini ancak ve ancak seni bastan çikarirken kullanacak, yan gözle adam kesmeyecek ,üstüne sevgili edinmeyecek. Kadin dedigin hatun olacak arkadas, sözüne güvenilir,olacak.Bileceksin ki konusulanlar burada kalir, kapidan çikmaz bir daha. Agzi siki olacak kadin dedigin.

Safligi, cahilligi, aptalligi oynamayacak, biraz ukala olabilir ancak sana rol yapmayacak. Komplekslerini güzelligiyle örtmeye çalismayacak. Bir seyi çok isterse ve inançlari dogrultusunda yapacak.En önemlisi kendini sevecek arkadas, kendini sevmeyen kadindan sana ne hayir gelir. Bir bakarsin ki yillar sonra bu kadinla ne yataga sigabiliyorsun, ne topraga... Koluna takip gezmesini de bileceksin gururla, koynuna çekip sevismesini de sehvetle.

Kadin kadin olacak be, seni sadece sen oldugun için, sensin diye sevecek.Parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dedigiyle , sinirlamayacak.Hem sevgilin, hem arkadasin, hem annen, hem çocugun olacak, bagrina basacaksin huzurla...


Öyle bir kadin iste...



Pollyanna 18 Şubat 2006 02:43

KAHVE TANELERİ GİBİ OLABİLMEK
Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş.
"Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş.
Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.
Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış.
"Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna.
Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...
Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.
Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.
Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış.
Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu.
Yemek masasında üç tabak duruyormuş.
Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.
Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"
Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış."Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler.. "
Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: "Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.
Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
"Asıl ders bu değil!" dedi baba.
Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
"Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak... İkisinde de bir tat yok "
Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı.
Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı. "İçmek istersin herhalde" dedi.
Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
"Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici.
Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."


Pollyanna 18 Şubat 2006 02:51

HAYATA BİR DE ŞÖYLE BAŞLASANIZ İLGİNÇ OLURDU

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,hatta mükemmel olur.
Nası
l mı?
Camide uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içinde herkes karşınızda saf durmuş,iyiliğiniz için dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan doğruluyorsunuz.
Yaşlı,olgun ve ağırbaşlı olarak...
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor.
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti,huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor.
Kaslar düzeliyor,kuvvetleniyorsunuz.
Birgün çalış
mak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.
Herkes karşınızda elpençe.
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor,forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor.
Aman ne güzel günler başlıyor.
Derken birgün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış,fazla çalıştın diyor,artık eve dön,işi bırak.
Okumaya başla,harçlığın benden.
Keyfe bakar mısınız J
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
Ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor
Partiler,diskotekler,eğlenceler...kırıla gidiyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor...
Araba kullanma derdi de yok artık..
Günün birinde sizi okuldan alıyorlar artık...
Evde otur,keyfine bak ,oyuncaklarınla oyna diyorlar...
Mamanızı ağzınıza veriyorlar,zaman zaman altınızı bile değiştiriyorlar...
Hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalete gitmiyorsunuz...
Derken birgün anneniz size süt verme kararı alıyor.
Mamanız her an hazır...
Ve birgün karanlık,ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz...
Beslenmek için ağzınızı açmanıza bile gerek yok...
Gürültüsüz,patırtısız bir ortam...
Gittikçe küçülüyorsunuz...
Veee günün birinde müthi
ş bir keyifli bir sevişmeyle hayatınız bitiyorrr...



Misafir 18 Şubat 2006 02:57


http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10073-ciceksol.jpg http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10073-ciceksag.jpg Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...



İBRAHİM SEVEN


Misafir 18 Şubat 2006 04:16

Kusurlarımız
Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş.
Sağlam kova başarısından gurur duyarken,
zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı
utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda birgün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya
seslenmiş.
"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormuş sucu.
"Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş.
"Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun." Sucu şöyle demiş.
"Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanin bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş.
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığunı farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve hergün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp
onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacakti."
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır.
Hepimiz aslında çatlak kovalarız.
Tanrı'nın büyük planında hiçbir sey ziyan edilmez.
Kusurlarınızdan korkmayın.
Onları sahiplenin..
Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer,
siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.


Misafir 19 Şubat 2006 18:44

Gül Kız
Genc adam, işe giderken hergün yolunun üzerindeki güllerle dolu bahceye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikce güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı.Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu.
Her geçisinde güllere ve pencerede belli belirsiz görünüp kaybolan genc kıza bakmadan edemiyordu.
Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiginde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördügü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı.
Genc kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir güle dikerek öylece kalakaldı.
Gördüğü güzelliğin etkisinde kalıiş, sevdalandığını düşünüyordu. Genc adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm umuduyla.
Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.
Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genc adam gelmedi.
Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu. Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız.
Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !..
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarıya bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu. Genç adam bir gün yine geçti bahcenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmışs, ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti.
Ama ümit içinde geldigi bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
Genc adam yolda oynayan çocuklara sordu;
"Bu evde kimse yaşamıyor mu? "
Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın yaşıyor." dedi.
Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu;
" Burda yaşayan genç kız ne oldu?"
Çocuklardan biri atıldı; "O öldü." dedi,
genc adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı;
"Verem olmuş, dün öldü."
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
"Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !..
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmedigi birine kavusuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu.
Fakat gözleri kapalıydı...

ozanyazar


CimbomLu_Dj_EseN 19 Şubat 2006 18:52

Hikayeler ve Öyküler..
 
Nasıl Gençsin Sen?


Uzayda mı yaşıyorsun kardeşim,kendini bu kadar soyutlamışsın her şeyden senin için için aşk meşk seks erkekler kızlar mı var yaşamda,başka şeylere ihtiyaç duymazmısın sen,nesin sen ya nesin,acıkmazmısın sen,çişin gelmez mi senin,tuvalet kağıdına ihtiyacın olmaz mı, kaç ağaçtan yapılır bilirmisin ,hastalanmaz mısın sen,senin anan bacın kardeşin eşin dostun yoldaşın yok mu yaaa…
Ne iş yaparsın sen,açlık bilirmisin sen yokluk yoksulluk,istediğini alamamak, yardım ettin mi kimselere ihtiyaçları vardır diye,paylaştın mı hiç birileri ile neyi olursa yaa….
kaldır bi kafanı şöyle.sen hiç savaştın mı savaşa gittin mi sen,öldün mü kardeşim hiç sen,korkuların da yoktur senin,utanman da yoktur,arlanmanda,yaşamın arka penceresinde ne işe yararsın ,ne haltsın,insanmısın sen,varsa yoksa sen sen sen…ne bencilsin sen .
Uzayda mı yaşıyorsun yoksa Amerika da mı,,,,marka peşinde koşarsın değil mi,kim senin umurun da?kime diyom .İnsan mısın sen…nasıl insan…duygu var mı sende duygu …ne duygusu seninkisi…elinde cep telefonu,vır vır konuş,çatır çatır mesaj,sen mi ödüyorsun parasını ya….sadece aşk meşk duygusu mu …onu bile hissedemezsin sen .
Sen hiç kitap ,gazete okumazmısın yada haber dinlemez misin yaşamak sadece senin uçkurun mu , yada sırf senin ihtiyaçların mı…uçaklar düşüyor,mayınlar patlıyor,insanlar ölüyor,sen neresindesin bunların ,sana dokunmuyor mu bunlar ,hayvanmısın kardeşim desem hayvana hakaret olur.

Sen hiç hastalanmazmısın,,,hasta hiç akraban yok mu senin,ölmeyecekmisin ,metal misin,metalin bile dayanma kırılma noktası var,sen nesin,yarının yok mu senin,ne beklersin sen,ya sen yalnız sevgilin terk edince mi ağlarsın ,yada seni üzünce mi ağlarsın ,başkalarının dertleri ilgilendirmez mi seni.sen hiç terledin mi, alınterinden bahsediyorum şapşalll… alın teri..emek ..iş …işsiz kaldın mı sen ?iş aradın mı günlerce ,evde yiyecek bekleyen,insanların yüzüne bakamadığın oldu mu hiç, arkadaşına iş aradın mı hiç….sen hep eğlenirmisin ,dans , mans,müzik, yeme içmeee….*** ye sen yaaaaa….taş yee yaaa…

Adama sorarlar ya sen hiç ölmeyecekmisin ,ya sen ne için yaşarsın,ya sen kimsin nerden geldin nerde yaşarsın,,,senın kafanda başka insanlar için bir planın var mı,sana verilenleri sen nasıl geri vereceksin onlara,ha vermek gibi derdin olmayabilir.....şiir var ya ..."seni ottan boktan ayıran şeyler"diye Can Yücel'in.....ne ayırır seni....sana başkaları nasıl bakar,kim niye saygı duyar....çocuk yaptın mı sen,işten atıldın mı,annen öldü mü senin?abin hapse düştü mü,taksim de mendil satanları,arka sokaklarda tiner çekenleri gördün mü hiç,üç kuruş için bedenlerini satmak zorunda kalanların farkındamısın,zevkten mi yaparlar bunlar hiç düşündün mü?hiç için başkaları için acıyor mu?acıyorsa elinden bir şey geliyor mu?ya sen niye okudun derler adama ,okudun ne oldun,ne öğrendin kime yaradı.....

Yaşamak nedir,mutluluk nedir,şiir nedir,şarkı nedir,aşk ne dir?ne anlam ifade eder,aslında saatlerce konuşabiliriz bu tür konuları,hayat kazançlar getirmeli en verimlisinde ister insan,ister para ,ister mutluluk ister keyif..ama bazen elinde olmayan nedenlerle yada dış güçlerin etkileri ile zorlaşabilir,kolay da olmamalı,ama umut hep olmalı...yaşam kaynağı hayat enerjisi hep olmalı…tutunacak dalımız,tahtadan atlarımız hep olmalı..
davranış bilimlerinde insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğu anlatılır....farzet ki iyi bir işin , iyi bir kazancın var,mutlu olmak için yeter mi?iyi bir evliliğin var,ama çocuğun spastik....hangi eş sana mutluluk verir,trafik kazası,hiç de istemeden,yada alkolik bir koca,yada har vurup harman savuran bir anne,sorumsuz duyarsız,yada okumayan çocuğun,mutlumusun,dünyayı dolaştın,ama yanındaki eş....seni hala anlamıyor yada,cinsel sorunları var,mutlu olamıyorsunuz,mutlumusun?Kendi işyerin var,müşterilerin battı,mutlumusun….devran ters dönebilir,

Henüz vakit varken,daha yolun başındayken
Her şeye hazırlıklı yakalanmak ,neye nasıl göğüs gerebileceğini bilmek,bir dahası yok bunun demek,affetmek,affedilmek,değer bilmek,kıymet bilmek,adil olmak,insancıl olmak,sevmek,tutulmak,çalışmak ,emek vermek hayata ,ve insanlara
Acı vermeden,incitmeden,kırmadan
tesadüf doğumun,mutlu yaşayanı olmak, en güzeli.




Pollyanna 19 Şubat 2006 19:36

Sevgilerimle...


Düsundürecek bir olay...
Jack yavaslamadan once Takometreye bakti: Hiz limitinin 50 oldugu
yerde 73 ile gidiyordu ve son dort ay icerisinde dorduncu defa polis
tarafindan durduruluyordu. Bir insan nasil bu kadar sanssiz
olabilirdi?
Jack arabasini saga cekti. "Insallah su anda yanimizdan daha hizli
bir araba gecer" diye dusunuyordu.
Polis elinde kalin bir not defteri ile arabadan indi.
Bob? Bu Polis Kiliseden Bob degilmi?
Jack iyice arabasinin koltuguna sindi. Bu durum bir cezadan daha
kotuydu. Kiliseden tanidigi bir Polis, arkadas olduguna bakmaksizin
birini durduruyordu. Hemde hizli gidip, trafik kurallarini ihlal ettigi icin.
"Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden boyle gormemiz cok ilginc"
"Merhaba Jack" Bob gulumsemiyordu.
"Beni, karimi ve cocuklarimi gormek icin eve giderken yakaladin"
''Evet oyle" Bob umursamaz gorunuyordu. !
;"Son gunler eve hep cok gec geldim. Cocuklarim beni uzun suredir
hic gormedi. Ayrica Diana bana bu aksam Patates ve biftek
yiyecegimizi soyledi. Ne demek istedigimi anliyormusun?"
"Evet ne demek istedigini anliyorum. Ayrica trafik kurallarini ihlal
ettiginide biliyorum." diye cevapladi Bob.
"Eyvah! Bu taktik fazla ise yaramayacak gibi. Taktik degistirmek
gerekli" diye dusundu Jack
"Beni kac ile giderken yakaladin?"
"Yetmis. Lutfen arabana girermisin?" dedi Bob.
"Ah Bob,bekle bir dakika lütfen. Seni gordugum anda Takometreye
baktim. Sadece 65 ile gidiyordum."
"Lutfen Jack, arabana gir" diye usteledi Bob.
Jack cani sikkin bir sekilde arabasina girdi, kapiyi carparak
kapatti. Bob not defterine bir seyler yaziyordu.
"Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatini istemiyorki" diye
dusundu Jack.
Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamin yanina
oturmaktansa,birkac Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.
Bob kapiyi tiklatiyordu. Jack arabasinin penceresini 5 cm kadar
acti.
Bob Jack'a bir kagit verdi ve gitti.
"Ceza degil bu" diye kendi kendine soylendi Jack. Bir anda
sevinmisti. Bu bir yaziydi ve kagitta sunlar yaziyordu:
"Sevgili Jack, benim bir kizim vardi. Alti yasindayken cok hizli
araba kullanan biri tarafindan olduruldu. Bu kazadan dolayi, adam
cezalandirildi. 3 ay hapishane cezasiydi bu. Bu adam hapishaneden
cikinca kendi cocuklarina sarilip, opup, onlari tekrar koklayabildi.
Ama ben... Ben kizimi tekrar koklayabilip, opebilmek icin, cennete
gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adami affetmeye
calistim. Bin kerede basardigimi zannettim. Belki basarmisimdir, ama
hala kizimi dusunuyorum. Lutfen benim icin dua et ve dikkat et Jack,
tek bir oglum kaldi."
Jack 15 dakika kadar bir sure yerinden kipirdayamadi. Daha sonra
kendine gelip, yavas yavas evine gitti. Evine varinca, cocuklarina
ve karisina sikica sarildi.
Hayat cok degerli, surekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve
baskalarinin hakkina saygi goster. Hicbir zaman unutma, istedigin
kadar araba satin alabilirsin, ama insan hayatini...


Misafir 20 Şubat 2006 07:35

http://img50.imageshack.us/img50/9421/unbenannt6hl.png

ÇİÇEĞİN SUYA AŞKI


Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...



Misafir 21 Şubat 2006 15:15

Sevginin Gül Rengi

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi
Bir yerde sevgiler ağlar benimle

Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Yedi veya sekiz yaşlarında. Kokusuna doyamadığım, sıcaklığını doyasıya içime sindiremediğim annemi kaybetmiştim. Saçımı okşayacak bir anam yoktu artık. Ne de sırtımı örtecek şefkatli bir el. Amansız bir hastalık dediler adına, çocuk aklım ermedi. Çocuk aklım ermedi anayı yavrusundan ayıran, eti tırnağından söken, sevgileri linç eden, adına “ölüm” denen bu “göç” ü. Geceler benimle ağladı sessiz sessiz... Günler benimle... Sabahlar benimle...
Bulutlarda yüzü şekilleniyordu sanki anamın gökyüzünde, her özlediğimde baktığım. Yağmur yağmur iniyordu elleri yüzümü okşarcasına. Yağmurun elleri anam kadar sıcaktı... Bir okadar soğuktum ben, bir okadar ürkek, bir okadar masum ve korunmaya muhtaç. Hani yaprağı titrer ya bir çiçeğin; Bilmez niye... Titrer ya içi bir çocuğun, hüzün iner gözlerine ... Üzülür, üşür ve koynuna sokar ellerini ısınmak için. Bir avuç bulamadığından kendine...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala. Özlemlerin vuslatında. Kimsesizliğin ayazında...
Bulutlarda bir resim.
Elimden tutuşunu hatırlıyorum bir gün babamın,”Hadi gel” deyişini.”Köye gidiyoruz, ninenler bizi bekliyor, seni oraya bırakacağım” Küçücük yüreğimden taşan acılarımla son bir kez daha bakıp odama selamlıyorum bulutları.
Yeşilin her tonu, göz alabildiğince, sözleşmişçesine, burada toplanmıştı sanki. Adını bilmediğim dünya kadar böcek ve kuş. Gökkuşaği bir halı gibi serilmişti çiçek çiçek... Toprağın sesi yükseliyordu çıplak ayaklarımın altında. Mutluydum...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala...
Yaşamımı renklendiren analı kuzuyu orda tanıdım işte, adını Berfin koyduğum. Küçücüktü. Simsiyah gözleri, ağzı ve kulaklarıyla bir sevgi yumağıydı sanki. İçimdeki boşluğu dolduruvermişti bir anda. Hissetmiş miydi ne öksüzlüğümü? Ne zaman dalıp gitsem dünlere, bitiveriyordu yanı başımda türlü türlü oyunlarla. “Al bu kuzu senin olsun, istediğin gibi bak ona” dediler. Dünyalar benim olmuştu sanki. Bir kuzum vardı artık. Yalnız değildim. Ben, kuzum ve de anası...
Sonradan Serfin’ de katıldı aramıza. Serfin: evimizin haşarı bir o kadar da sevimli köpeği.
Artık, Serfin ve Berfin’in bakımları bana aitti. Bu sorumluluk altında her sabah erkenden kalkıyor ellerimle onları doyuruyordum. Ne güzeldi Berfin’in annesinin peşinden koşması! Annesiyle oyunlar oynaması ne güzeldi! Ama, ne yazık ki uzun sürmedi bu “analı kuzu” mutluluğu. Bir eve bir öksüz yetmezmiş gibi acı bir haber dağlayıverdi yeni baştan çocuk yüreğimi. Kuzucuğumun anası yediği bir ottan zehirlenerek ölmüştü.

Ölüm bir kez daha çöreklenmişti kapımıza.
Kuzucuğum öksüz kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldım sanki bu olaydan sonra Berfin’e. Ona yalnızlığını unutturmam lazımdı. Öksüzlüğünü... Serfin olayların farkında gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Ne zaman melemeye başlasa Berfin, hemen onun yanıbaşında bitiverip, bir şeyler yaparak onu neşelendiriyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz üçümüz üç dost, üç kardeş, üç sırdaş gibiydik. Biraz geç uyansam ikisi birden kapımda bitiveriyordu.

Yemyeşil kırlar bizimdi uçsuz bucaksız.
Bir de bulutlar vardı
Mavi bulutlar
Beyaz bulutlar
Bulutlarda şekiller vardı
Bulutlarda iki resim
Yağmur daha çok yağıyordu sanki
Bulutlar ve ben aynı yerdeyiz hala
Bulutlar kuzum köpeğim ve ben

Bir tatlı koşuşturmaca başladı günlerden bir gün evin içinde. Bir telaş. Çarşı pazar alışverişleri. “Hadi sana bayramlık alalım” dedi ninem. Hep beraber şehire gidip bir şeyler aldık. Çizgili beyaz gömleğim, mavi pantolonum ve yeni Trabzon derbey lastiklerim çok güzeldi. Gül rengi kırmızı kravat ve kurdele de isterim diye tutturdum. Berfin’e, Serfin’e ve bana. Kırmadılar. Aldılar. “Birazda kına alalım” dedi ninem. “Ellerimize yakarız. Berfin’i de kınalarız” Sevindim.
hayvan pazarı dedikleri yer çok kalabalıktı. Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Meydanlar koyun, kuzu ve danalarla doluydu. Kınalanmıştı kimisi, kimisi renk renk boyanmıştı. Bir anlam veremedim. Çocuk yüreğimin coşkusuyla yarının heyecanı sarıvermişti içimi. Yarın bayramdı... Kurban bayramı...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yumruk tıkanır genzime, kelimeler titrer
Titrer yüreğim
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Kınalar yakıldı ellerime. Berfin’in başına kınalar yakıldı o gece. Anlayamadığım bir fısıltı vardı evin içinde. Sanki duymamı istemiyorlarmış gibi gizli gizli konuşmalar. Berfin ve Serfin çoktan uyumuştu. Ben de uyumalıyım. Yarının heyecanı daha şimdiden sarmıştı içimi. Ayakkabılarımı sildim, ninemin kınalı ellerimi bağladığı bezlerle, parlattım. Bir daha sildim. Şimdi daha parlak olmuştu. Elbisemi kapının arkasına astım. Gözümün önünde dursun diye. Uyandıkça bakarım. Kırmızı kravatım, iki tane de kırmızı kurdele duruyordu başucumda. Biri benim için, biri kuzucuğum, diğerini de köpeğimin boynuna bağlayacağım.

Kınalı ellerimin kokusu karıştı bahar kokulu odama. Gece bir başka güzeldi sanki. Perdemi araladım, bulutlar yıldızlara bırakmıştı gökyüzünü. Göz kırptı biri, diğeri yer değiştirdi... Kaydı gitti... Tutamadım..

Boğuk bir ulumayla uyandım. Köpeğim, kapımın önünde havlıyordu. Önce ellerimin bağını çözdüm kurumuş kınaları topladım. Kapıyı açar açmaz yatağıma atladı Serfin. Paçamı tutup bir yerlere götürmek istercesine gözlerimin içine baktı. Acı çektiği her halinden belliydi. Daha yataktan kalkmamıştım ki kuzucuğumun acı meleyişini duydum. Birden bahçeye attım kendimi. Kınalı kuzumun gözleri bağlıydı ve sürüklenircesine bir ağacın altına yatırılıyordu. Kocaman bir çukur açılmıştı yanı başında.
Hani titrer içi bir çocuğun, korkar, üşür, üzülür, ağlar ve koynuna sokar ya ellerini, tutacak el, sığınacak kucak bulamadığından kendine... Oradayım işte!

Ninemin sesi duyuldu. “Berfin’i kurban ediyoruz. Sana başka bir kuzu daha alırız sonra. Bugün kurban bayramı”
Toprak kaydı ayaklarımın altından
Bulutlar kaydı ayaklarımın altına
Sesler çığlıklara karıştı
Kızıla döndü yeşil
Ellerimdeki kına sızladı
Kapının arkasındaki gül rengi kravatım
Çaresizliğim büyüdü kocaman çocuk gözlerimde
Hiç bir şey yapamamanın acizliğiyle yandım
Gök yere indi gürültüsüyle
Şimşek şimşek
Yanağımdaki damla utandı
ışıldadı ıslak gözlerim, ve...

Başımı sokup yorganın altına
Yitip giden sevgilere ağladım...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Bulutlar ve ben hep ayni yerdeyiz hala
Bulutlarda üç resim
Haykırabilseydim nefreti
Haykırabilseydim sevgiyi
Anlatabilseydim dostluğu
Yapamadım.

Kara bir bulut gibi çöreklendi o bayram sabahı küçücük yüreğime.
Kimse anlamadı.
Kimseye anlatamadım .
Bayramları neden sevmediğimi...


Misafir 22 Şubat 2006 13:51


Aşkımızı Öldürmeyelim

Geçen gün işten eve dönerken,genellikle kitap okuduğum halde o gün canım kitap okumak istemedi ve bende camdan dışarı bakmaya başladım,aslında gördüklerim hep aynıydı,tanıdık evler,tanıdık ağaçlar ve dükkanlar...sonra birden yoldan gecen araçların içine bakmaya başladım.Aslında onlarda tanıdıktı aracın içindeki insanlar genellikle yola bakıyorlardı ve birden bir şey fark ettim. Yanımdan geçen araçların içindeki insanların çoğu sadece dışarıya bakıyordu, şoför koltuğunda oturan adam sola bakarken yanındaki kadın da sağa bakıyordu, arka koltukta da, ya çocuk ya da eşyalar oluyordu ve bu insanların yaşları orta yaş civarıydı yani evliydiler ya da uzun süredir birlikteydiler, diğer taraftan birbirlerine bakarak ve konuşarak seyahat edenlerin ise ya flört eden ya da nişanlı belki de yeni evli çiftler olduğu anlaşılıyordu. İşte o an kafamda bir şimşek çaktı ve o günden sonra kitap okumayı bırakıp hep yolda yanımdan geçenlere bakarak tahmin etmeye çalıştım, kimler evli ya da uzun süreli beraberlik yaşıyor, kimler daha işin başında. Lütfen sizde yoldayken bir bakın, seyahat ederken önüne ya da camdan dışarı bakarak gidenlerin çoğu evli, ama konuşarak ve birbirlerine bakarak gidenlerin çoğu bekar ve işin daha çok başında. O zaman anladım ki, aşkı evlilik öldürmüyor aşkı uzun süreli beraberlikler ve yaşanan monoton heyecansız birliktelikler öldürüyor, işte o zaman kendi beraberliğime dışarıdan bakmaya çalıştım ve ne gördüm dersiniz. Hayatın akışına kapılmış, evden işe, işten eve koşuşturan, hayatında yeni hiç bir heyecanı olmayan ve çok uzun süredir gerçekten dolu dolu sohbet etmeyen, sadece çocuktan, işten ve sıkıntılardan konuşan, akşam yemekten sonra televizyon karşısına geçen ve kanepede (ayrı ayrı kanepelerde) uzanan bir çift gördüm. O gün kapıldığım dehşeti anlatmam oldukça güç, bize ne olmuştu, her şeyi unuttuğumuz, beraber olabilmek için bütün zorluklarına katlandığımız beraberliğimize ne olmuştu? Yaşadığımız heyecan nereye gitmişti? Nasıl bitmişti ve biz farkına varamamıştık? Sonra çevreme baktım ve diğer çiftlerinde bizim gibi olduğunu gördüm.İşin komik yanı insanlar bu hale gelirken, fark etmiyorlardı ve başkasının hayatının bu hale geldiğini anlattığınızda "vah vah" diyorlardı, oysa onlarda aynı durumdaydılar, sadece öyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. Herkes bir başkasının hayatına imrenir, İnternet te chatleşerek kaybettiği bu heyecanı bulmaya çalışır bir hale gelmişti. Birden eşimin de evdeyken çoğu zaman nete girdiğini fark ettim,ve gördüm ki ben onu ve aynı şekilde o beni sadece eşi olarak görmeye başlamıştı, işte o gün bu gidişe bir dur demeye karar verdim. Ama ne yapabilirdim, bununla ilgili dergilerde pek çok yazı olduğunu fark ettim, itiraf etmeliyim yapılan önerilerin pek çoğu uygulamada problem olan maddelerdi, ayrıca onları yaparsam başkasının elbisesini giymiş gibi olacaktım,ben kendi çözümlerimi bulmak istiyordum. Onlarında verdiği öğütleri baz alarak,oturdum ve kendimce bir acil durum planı çıkardım ve uygulamaya başladım. Öncelikle eşimle birlikte çocuğumuz olmadan baş başa yemeğe çıktık, itiraf ediyorum ilk denememiz biraz zor oldu, çünkü eskisi gibi konuşacak konu bolluğu yoktu, işten güçten ve çocuktan bahsetmemeye karar vermiştik, evde daha az tv seyretmeye onun yerine müzik eşliğinde sohbetler yapmaya başladık ve en önemlisi birbirimize karşı çok açık olduk, sohbetten sıkılan bunu diğerini kırmadan söylüyordu, aramızda zorlama olmamasına dikkat ettik. Baş başa sinemaya gittik ve bunu yıllar sonra yaptığımızı fark ettik, birbirimize telefondan mesajlar çektik, içimizden geldiği an ve geldiği gibi olmasına özen gösterdik ve birbirimiz için kendimize özen gösterdik, hafta sonları ben eşofmanlarımı üzerimden çıkardım, daha özenli giyindim, tıpkı flört ederken eşimin beni ziyarete geldiği günlerdeki gibi, eşimde hafta sonları tıraş oldu, daha özenli giyindi, deniz kıyısında hafta sonu yürüyüşleri yaptık,pamuk helva yedik ve sohbet ettik. Kısacası, eşimi sadece eşim olarak değil, sevdiğimiz insan olarak görmeyi ve onu yeniden sevmeyi öğrendim, bu gün ondan bir gün ayrı kalsam, eşimi yeniden özlüyorum, onunla küçük kaçamaklar yapmayı dört gözle bekliyorum ve artık eşim internette chat yapacaksa benimde yanında olmamı istiyor ve nete çok daha az giriyor .Bunları niye yazdığıma gelince, hiç bir şey için geç olmadığını düşünüyorum, birlikte olduğumuz kişinin değerini onu kaybetmeden fark etmeliyiz diye düşünüyorum ve kendimizi hayatın akışına kaptırıp sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.






kambis 22 Şubat 2006 23:06


Kanuni Sultan Süleyman'dan:

Süleymaniye Camiinin inşaası sırasında bir ermeni usta, yanlış duvar yapması sonucu, Kanuni tarafından cezalandırılır. Ermeni usta, sultandan şikayetçi olur. Kadı, ikisini de huzuruna çağırır. Kanuni ve usta, kadının karşısında ayakta beklemektedirler. Karar açıklanır: "Kısas!" yani Kanuni de aynı şekilde cezalandırılacaktır. Ermeni usta, adalete hayret eder ve:
-"Madem dininiz bu kadar adil, hem davamdan vazgeçiyorum hem de müslüman oluyorum"

Davadan sonra Kanuni, kadıya:
-"Eğer ben padişahım diye benim lehimde bir karar verseydin, seni bu kılıcımla öldürürdüm"

Kadı, oturduğu minderin altından bir hançer çıkarır ve :
-"Sultanım siz de eğer 'ben padişahım' diye kararıma itiraz etseydiniz ben de bu hançeri sizin kalbinize saplardım..."




Bir Derviş:

Garip dervişin biri büyük bir köşkün önünden geçerken evin 'av meraklısı ve zalim' olan beyi, yardımcıları ile ava gitmek için evden çıkıyorlardır. Dervişle selamlaşırlar. Aksilik bu ya o gün hiç birşey vuramadan dönerler. Bey çok sinirlidir:

-"Sabah ava giderken karşılaştığımız o dervişi bulun çabuk! Onun yüzünden işlerim ters gitti. Uğursuzu getirin bana!"
Yardımcıları hemen dervişi bulup beyin huzuruna çıkarırlar. Bey kükrer:

-"Bre uğursuz adam! Senin yüzünden elimiz boş geldik! Hiçbir şey vuramadık! Tiz vurun kellesini!"

Derviş, beye şöyle der:
-"Beyim sabah selamlaştık. Siz hiçbir şey vuramadınız. Ben ise kellemi kaybediyorum. Siz söyleyin, hangimiz daha uğursuzuz?"


kambis 22 Şubat 2006 23:13

Yaşanmış bir olay:

1974'teki Kıbrıs çıkarmasına katılan bir asker anlatıyor:

"Çok şiddetli bir taarruz vardı. Mermiler kulağımızın dibinden geçiyordu. Siperde daha önce hiç görmediğim bir asker yanıma yaklaştı. Belli ki bizim birlikten değildi. Bir zarf çıkardı ve:
-"Memlekete dönünce bu zarfı, üzerindeki adrese bırakır mısın?"
-"İkimiz de döneriz inşallah" dedim.

Israrla kendisinin dönemeyeceğini, benim ise memleketime ve aileme kavuşacağımı söylüyordu. Biraz isteksiz de olsa zarfı aldım. Ancak o çatışma sırasında birbirimizi kaybettik. Taarruz bitip memlekete döndüğümden bir-iki yıl sonra eski eşyaları karıştırırken o zarfı buldum. Unuttuğum görevi, geç te olsa yerine getirmek için İstanbul'a gittim. Üzerindeki adres, Aksaray'da eski bir eve götürdü beni. Kapıyı yaşlı bir amca açtı.

-"Merhaba amca. Ben Kıbrıs'ta savaşan oğlunuzdan bir mektup getirdim. Belki kendisi de gelmiştir."
-"Bizim Kıbrıs'ta savaşan bir oğlumuz yoktu"

Beni içeri davet ettiler. Eşi, bir fotoğraf albümü ile geldi. Fotoğrafları gösterip:

-"Sana zarfı bu genç mi verdi?"
-"Evet. Çok iyi hatırlıyorum. Buydu." ve işte o an beni şok eden ve hala aklımı başımdan alan şu cevabı verdi:

-"Bu çocuk benim oğlumdu. Fakat onu 15 sene önce Kore harbinde şehit verdik..." "


Pollyanna 22 Şubat 2006 23:38

http://img338.imageshack.us/img338/538/allahnyarattmutlulukiimizde4vg.jpg


The Unique 23 Şubat 2006 02:12

TuZLu KaHVe.........
 
Kıza bir partide rastlamıştı.. :)
Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki...
Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti.
Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...


“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.

Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.

Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...:*( (işte aşk bu )http://img95.imageshack.us/img95/6026/adsz2dc.png


Misafir 23 Şubat 2006 14:01

İlk kez biri için bu kadar sızlıyor bu yürek,yokluğunun derin okyanusunda yüzmeyi



Bilmeyipte boğulmamak için direniyor çırpınıyorum....

İlk kez biri için ağlıyor bu gözler belkide yaşamayı umut ettiği mutlulukların

Keskin bir baltanın indirdiği darbelerle yıkılan bir çınara dönmesindendir.......

İlk kez amaçsız yürüyor ayaklarım ,

Hep yürüdüğüm hayatın karlı yollarında düşlerimde

Seninle aydınlanan bir odaya giriyorum,odanın içi güllerle bezenmiş bir gül bahçesi
Seninle yürüyorduk,şimdi o oda yine karanlık...

Sensiz karlı yollar ayaklarıma zulum...

İlk kez kaçıyorum insanlardan , başbaşa kendimle hesaplaşmamdır seninle yaşanan

Anlardaki hatalarım aklıma geliyor,içim içimi yiyor ,bazen kendime gülüyorum

Alaysı,bazende doluyor gözlerim duvarlar üstüme geliyor ,kızıyorum kendime

................................

İlk kez dilime pranga vuruyorum ,konuşmuyorum susuyor sessizliğin




Sesini dinliyorum ,gecenin sensiz mateme bürünmüş havasında penceremden

Karanlık gökyüzüne bakıp titriyorum,soğuktan değil sensizlikten titriyorum....

İlk kez yaşamışım sevgiyi doyasıya bu denle ,ama

Baharında solan bir gül misali daha tam doyamadan baharına,öte yandan da



Hasretine inat karların arasından sıyrılan gelinciğin inadı var Ruhumda .




Huyum kurusun Seviyorum Sen





Misafir 23 Şubat 2006 14:05

Sensizliğe Son Şarkı
Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini. Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.
Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!
Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.
Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...”


Misafir 24 Şubat 2006 01:17

Hoşçakal
Olduğun yerde kal.. Hoşçakal..
Sözlerin artık ikna etmediği bu yaşımda, ağlamak da artık zor geliyor, zoruma gidiyor.
Benden sana, söylemesi zor, yazması kolay bir kelime; Hoşçakal.
Aldatıldığımı bildiğim bu geceden sana son bir yazı, son bir hatıra.
Seni her çağırdığımda, artık yüreğime yumruk atamayacaksın. Ben de bir başkasının yasak bahçesine uğramayacağım. Artık ne gelmeni isteyeceğim, ne de kalmanı....
Bu akşam masamdaki tek bir mumu kendim için yaktım. Senin oturduğun iskemle boş, ev boş... İhanetin resmi boşlukta çizili...
Şimdi sen bir başka masada başka gözlerlesin. Yüreğindeki pembe yalanlar büyüdükçe büyüyor. Karaya çalan pembeler...
Kim, kimi kandırıyor bu alemde? Kumdan kalelerimiz her dalgada yıkılıyor.
Kimseyi yolundan döndürecek gücüm yok artık. Dayanıksızım, dayanaksızım...
Olduğun yerde kal...
Hoşçakal...


The Unique 24 Şubat 2006 01:26

TaTLı CaDI________
 
(L) TATLI CaDI(L)

Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.(L)

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ? http://img113.imageshack.us/img113/8361/cad7sm.jpg

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ...
:))))
AMA TATLI...


The Unique 24 Şubat 2006 01:31

(L) ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ (L)

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der.
Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
(L) "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...(L) http://img113.imageshack.us/img113/547/iekvesu9rt.jpg


The Unique 24 Şubat 2006 01:39

http://img137.imageshack.us/img137/79/gzya2ye.jpg
BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !


Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...


Pollyanna 24 Şubat 2006 11:35

GERÇEKTEN DOĞRUYA,
DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU...

Uzun uzun yıllar evveldi....
Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında
güzeller güzeli bir kız yaşarmış.......
Adı yokmuş..
Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten.
Duyamaz ve konuşamazmış, O......
Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece.....
Her sabah uyandığında,
“acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış.....
Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve
her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış.....
Çünkü O
zamanın,
sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış......
Çünkü O,
zamanın,
sevinenler için kısa
üzülenler için çok uzun,
korkanlar için çok hızlı ,
bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş......
O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş......
Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş......
O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında......
Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış......
Dünya, onun yüreğinde atarmış...
Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene......
O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış......

Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız.......
Ve bunlar mutlu etmez bizi.....
Çünkü mutluluk;
duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde,
fark edemediklerimizdedir....
Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........
Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef.....
Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır......
Ama sular bile durulur.
Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda.....
Bu hayattır işte.. Hayat oradadır...
Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken..
Hayat orada yaşanır gerçel anlamda..
Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye.....
Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz...
Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz......
Hepimiz ....
Gerçekten mutlu olmak,
sadece yüreğin işidir...
Yüreklerimize fırsat vermeliyiz.....
Her yeni güne başlarken,
hangi deniz kabuğuna dokunarak,
bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek,
umutla uyanmalıyız......
Var olmanın güzelliği bu olsa gerek...
Acaba, bugüne kadar,
yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ?
Sen...,
bugün hangi deniz kabuğunu dinledin,
ve bugün kaç deniz kabuğu topladın?
Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı.
Her yürek, bir kumsal olmalı belki de......
Kumsal gibi sonsuz olmalı.....
Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için..
Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal,
her koşulda kumsalda olmalı varlığımız.
Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler......
Ne talihsizlik.!
Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi
Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan..
Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde,
Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz..
Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten......
Uçurtma, mavidedir nihayetinde....
Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve
Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak,
Yokluk yok demektir, değil mi?

VE, her sabah ya da akşam üstleri,
Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz.......
Güne ya da akşama başlarken
Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister......
Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri.......
Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar.
Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir.
Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir.
Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın.
Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin.
Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var..
Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın.


kambis 25 Şubat 2006 00:06

ÜÇ HEYKEL HIKAYESI

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama
Her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri,
bayramlarda İlginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı.
İstediği ; birer karış yüksekliğinde, altından,birbirinin Tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde Komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar :
"Doğum gününü bu üç Altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver." Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.Üç altın heykel Gramına kadar eşitti.
Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.
Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı :

Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."


Pollyanna 25 Şubat 2006 00:46

Dut ağacı ve yaprakları

Bir zamanlar birbirlerine asik iki genc vardi.Kizin adi Tispe
delikanlinin ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde
otururlardi.Birlikte büyüdüler ve çocukluklarindan beri
birbirlerine karsi ask beslerlerdi.fakat aileleri görüsmelerini istemezler
birbirlerine uygun olmadiklarini düsünürlerdi.Oysa onlar
birbirlerini ölesiye seviyorlardi.İki evin arasinda gizli bir catlak vardi
aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan
birbirlerine
seslerini duyurur asklarini dile getirirlerdi.

Bir gece ormandaki agacin altinda bulusmaya karar verdiler.Tispe
agaca Piremus dan önce varmisti.Gittiginde avini yeni yemis agzindan
kanlar akan kocaman bir aslanla karsi karsiya geldi.Korkarak bi magaraya
dogru koşmaya basladi.Farkında olmadan yolda boynundaki esarpini
düşürmüştü.O sirada Piremus geldi gördükleri karsisinda donup
kalmisti.Kocaman
aslan agzinda kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpini
parcaliyordu.O an aklina gelen ilk ve tek sey aslanin Tispe yi
oldurerek yedigiydi.Tispesiz yasayamazdi.Aklindan gecen sadece aski ugruna
canina kiymakti.Belinden hançerini çikardi ve gögsüne
sapladi.Kanlar icinde cansiz bedeni yere dustu.Tispe ise korkusunu
bi kenara atip bir an once askini gormek icin magaradan cikmaya karar
vermisti.Agacin altina geldiginde o korkunc sahneyle
yuzlesti.Piremus un cansiz vucudu yerdeydi ve elinde Tispenin dusurdugu
esarpini
tutuyordu.
Ilk once genc kiz olanlar karsisinda aglamaktan hicbir seyi
anlayamamisti. Ama esarpi ve uzaklasan aslani gorunce anladi.Bi an
magarada dusundugu o korkunc sey basina gelmisti.Ve onun öldügünü
dusunen Piremus aski ugruna canina kiymisti.Tispe bir an bile dusunnmeden
hanceri aldi ve gogsune götürdü.Onlarin aski ölesiye bir askti ve ölüm bile

onlari ayiramazdi.Eger Piremus aski ugruna ölümü göze aldiysa o da
hic cekinmeden canina kiyabilirdi ve hanceri sapladi.Birden vucudu
Piremusun bendeninin ustune yigildi.
O anda tanrilar bu yuce aski ölümsüzlestirmek istediler ve bu
cıiftin üstünde duran agaci bunlarin askina adadilar.Piremusun kanini bu
agacin meyvelerine, Tispenin gözyaslarini ise agacin yapraklarina
verdiler.O günden beri kara dut agacinin meyvesinin cıkmayan
lekesini,(Piremusun kan lekesini), dut agacinin yapraklari,(Tispenin
gözyaslari) temizler..

Bilirmisiniz dut agacinin meyvesinin lekesi cikmaz ama elinize
agacin yapragini alir avusturursaniz lekenin gittigine goreceksiniz)


Misafir 25 Şubat 2006 12:20

Zamansız..

Hayat bir uçurumun kıyısındaydı, ve ben onu yakalamaktan aciz.. geri döndürecek neredeyse hiçbirşey kalmamıştı beni..O kadar çaresiz, yalnız ve zavallı..Ama hiçbirşey adına kendimi kötü hissetmiyordum, ya da hala yapacak birşeylerin olduğunu düşünmüyordum..öyle olsaydı bile, elimden artık birşey gelmezdi..ama sadece birisi, tek bir kişi değiştirebilirdi yönünü hayatın..

Ruhum o kadar delik deşikti ki her gün mutsuz uyanıyor olmamı anlayabiliyordum..öyle yıpranmıştı ki, öyle zordu ki tamiri..hep kalacaktı içinde birşeyler dünden arta kalan..bayatlamış tadında canlılığın..elimle tutsam tutabilirmiydim?? Sevseydim ve hiç bir zaman onu hor görmediğimi söyleseydim..başkalarının bunu yapması gerekmezmiydi ama..onu “ben” duvarımın ardında görmüş olanların..ruh görülebilirmiydi gerçekten?? Belki ancak hissedilebilirdi, ya da anlaşılabilirdi..ama ben çok görmüştüm başka insanların ruhunu gözlerinin içine bakarken..çok çocuktular, çok gücenik, asla yorgun değildiler ama asla yalnız..

Yalnızlıktı benimkinin de istediği belki..başkalarının bıktığı ama benim deli gibi aç olduğum yalnızlık.. umursamazlık ve biraz da delilik..yaptığım şeylerden sorumlu tutulmayı istemiyorum belki de ya da en doğrusu başkalarının yapıp edip sorumsuzca geride bıraktığı şeyleri toparlamak istmiyordum artık..çok garipti çünkü insanlar, çok gereksiz, neden Tanrı’nın onca insanı yaratıp başına iş aldığını hiç anlamamıştım zaten..

Yemek yiyip, uyumak ve kendini önemli hissedebilmek için konuşmak zorunda olan bir canlı..acziyetimiz bu kadardı..ve çok luzümsüzdü hayat, en azından bizim yaşadığımız..

İnce bir bulut olmak istiyordum gökyüzünde..gezinip duran ve insancıkları gözleyen ama hissetmeyen, onlara karşı ne nefret ne de kızgınlık..belki aşk olabilirdi..ne de olsa aşk alınıp satılmayan, yeri yurdu, kimde daha çok olduğu bilinmeyen ve o yüzden de güzel olan birşeydi..aynı anda birkaç yerde olabilirdi ve bu onun aşk olmasına engel değildi, tükenmezdi, tükeniyorsa zaten aşk değildi..bulutun aşkını insanın aşkından ayırmak mühim de değildi, az ya da çok hepsi aşktı..ne önemi vardı..Belki de buydu eksik olan, canlılığımızı sonsuz olan birşeyle birleştirme isteği..ve sonsuz olma isteği..ama sevgi değildi, ama cinsellik, sadece hiç bitmeyen bir his..insanı yaşatan diğer şeylerden farklıydı, çünkü o aşktı..o her zamandı..o tanrısaldı..

Birgün ölürsem eğer bu kesinlikle aşksızlıktan olacaktı..parmak uçlarım o tanrısal histen mahrum kaldıkları için artık var olmak istemeyeceklerdi..ve bir gün o capcanlı, neşeli kızın bu kadar yalnız olduğuna kimse inanamayacaktı..Kızın ölüm sebebi beyin kanaması olmayacaktı herkesin sandığı üzere, yürek yarası olacaktı..ruhu parçalanmıştı, tamir etmeye gücü yoktu, tamir edecek kimsesi de yoktu, kimse onun ruhunu görememişti..insanlar zaten elle tutup, gözle gördükleri şeylere inanırlardı, sevgi onlar için maddi şeylerdi.. göründüğü ve işitildiği gibi..anlamak ve hissetmek için vakit kaybetmeye değmezdi..onlar sevgi getirmezdi..sevgi bencildi..somut şeylerle ifade edilebilirdi, kimin daha çok sevdiği anlaşılabilirdi, ve birinin daha çok sevmesi diğerinin sevgisini daha az gösterebilirdi..ama ruhu anlayan kimse ancak aşık olabilirdi..ona aşık kimse yoktu..onun aşık oldukları da kendine benzerdi zaten, kendi ruhuna..”ben sana bakınca kendimi gördüm” diyebilirdi..ve hayatının sonuna kadar parmak uçlarında hissetmekten çekinmezdi ruhunu, o kendisiydi, onu en çok anlayan..ama o da gitmişti..o kadar üzgündü ki terkedildiği için, o da gitmişti..yalnızdı şimdi, ölesiye yalnız..diğer insanlara benzemesi için ancak duymaması, görmemesi gerekirdi..ve o kadar beceriksizdi ki bunu ancak yaşamayarak yapabilirdi..ama yaşamamaya karar vermesi nedense yeterli değildi..huzurlu bir ruh olacağı ve yeniden doğacağı günü beklemekten başka çaresi yoktu..yoktu işte..hayatın çaresizlikten öte anlamı yoktu..onun için hissedilmeye ve anlaşılmaya değmezdi..hayatın aşık olunacak bir tarafı yoktu..olsa olsa sevilirdi..ama sevgi ölçülebilir birşeydi ve ruhu anlamazdı..sevgi ile ruh arasında bir aşkın yaşanması sözkonusu değildi..o zaman, ruhu sonsuza kadar var edecek olan sevgi olmazdı, ve hayat da..Ruhu ancak ona benzeyen, onu anlayan ve hisseden başka bir ruh sonsuza kadar var edebilirdi..Başka birşey değil..

Herkesin aradığı aslında bu muydu, canlılığını anlamlı kılacak bir ruh..Başkaları benim ruhum olabilir miydi, ya da ben onların insanlara bakıp, içlerinde kaybolurken ve korkarken aradığı..? Ben farkındaydım neyi aradığımın ve neyi bulamadığımın, onlarsa başka yerlerinde geziniyordu hayatın, paylaşılan..ama hayat paylaşılmazdı,yalandı yani evlilik yeminleri, onun için ölüyordu aşk..hayat birlikte tüketilirdi, kimin az kimin çok tükettiği önemli olmadan..aşk hayatla ters orantılıydı..hayat azaldıkta aşk güzelleşirdi, aşkı ancak zaman anlardı ve zamanın da bunu yapabilmesi için geçmesi gerekirdi..

Aşk yaramaz bir çocuktu, sinirlenince kırıp dökerdi, incitirdi, ama ben yine de anlardım onu, kızgınlığını..bırakıp gittiğinden beri beni daha baskındı hayatın ağırlığı üzerimde..çok zordu dayanması, mutsuzluğum ondandı..Aşkı bana, “bana benzeyen” getirecekti, söz vermişti, o da gitti..ama çok zaman geçti, anlar herhalde geri dönmesi gerektiğini..ve benim onsuz ne kadar yalnız olduğumu..Bir gün ölürsem bu aşksızlıktan olacaktı, aşk da gitti, “bana benzeyen” de.. ama zaman hala bitmedi, ve ben bekliyorum, birlikte hayatı tüketmeye başlayacağımız anı...

Hiçkimse hiçbirşeyden emin olamaz, değil mi?? Ve, ben sadece olmak üzere olduğunu söyleyebilirim..Henüz görmedim, duymadım, dokunmadım ama hissedebiliyorum..buralarda, yakınlarda bir yerlerde..Gelişini engelleyemem, öyle bir olanağım yok, tıpkı başkaları gibi..


alıntıdır.


Moonay 25 Şubat 2006 13:30

Minik bir hikaye,

Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-'Evet herseyi Tanri yaratti!'
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim' diye yanitlar.
Profesor devam eder;
-'Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da Tanri yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz 'Kesinlestirme' prensibine gore de Tanri seytandir.
Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerine oturur.Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin
icindeki kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.
Bu arada bir ogrenci ayaga kalkar ve
-Bir soru sorabilirmiyim profesor? der.Profesor de sorabilecegini soyler. Ogrenci ;
'Soguk varmidir? diye sorar. Profesor;
-'Nasil bir soru bu boyle,tabiki vardir ' diye yanitlar. 'Sen hic soguktan usumedinmi?' Ogrenci ;
-'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur. Yasamda / realitede biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.Ornegin,Absolute 0 (-460
derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.Soguk yoktur,o yalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icin
yarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder,
- Profesor, karanlik varmidir? profesor ;
-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,
-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik ta
yoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.Biz Isik uzerinde calisabiliriz ama karanligi calisamayiz. Gercekte,biz Newton'un prizmasini kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde
calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz?
Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degil mi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer / mekan icin kullanilan bir kelimedir.'
Son olarak ogrenci profesore gene sorar;
-'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanitlar;
-'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun ,her yerde onu
goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadaki islenmis tum suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir sey de degildir.' der.
Ogrenci devam eder;
-'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur. Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik ve sogukta oldugu gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden ibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen sicakligin
olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen karanlik gibidir.'
Profesor yerine oturur.
Genc ogrencinin adi ALBERT EİNSTEİN'dir


Misafir 25 Şubat 2006 14:16

60 YIL SÜREN BİR AŞK HİKAYESİ
Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm...
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. Üç dolar çıktı.. Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mektup...
Belli ki yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu. Zarf öylesine harap olmuştu ki. Sadece tepedeki "İade" adresi okunabiliyordu. Mektuba bir göz attım. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm.. 1924... Mektup nerdeyse 60 yıl önce yazılmış. El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek resmi çizilmiş.
"Sevgili Michael" diye başlıyor mektup... ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor..
- "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
İçimden bir ses "Bul" dedi bana.. "Mektubun sahibini bul.." Milyonla Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki "İade" adresi ipucu olabilir. Telefon İstihbarati aradım. Anlattım...
- "Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz" diye.. Sustu.. Gidip müdürüne sordu...
- "Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin.."
Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim.."
Karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyor musunuz ? " diye sordum.
- "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık." dedi.
- "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
- "Hannah annesini bir huzurevine yatıracakti. Oradan takip ederseniz,belki adresi bulursunuz.."
Ve huzurevinin adını verdiler.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş... Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş...
- "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'ın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim... Bingo..
Ses "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi..
Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Hannah'ı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..
Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve :
"Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.."
Derin bir nefes daha..
- "Michael Goldstein harika bir insandı. Eger bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.."
Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "..Ve hiç evlenmedim... Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'a teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız :
- "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size?" dedi..
- "Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..Cüzdanı elimde sallayarak..
O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..
- "Hey baksana.. Bu Bay Michael'in cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.."
Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle :
- "Evet bu benim cüzdanım" dedi...
- "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum.."
- "Hiçbirsey borçlu değilsiniz" dedim..
- "Ama özür dilerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum..."
- "Mektubu mu okudun?.."
- "Sadece okumakla kalmadım.. Hannah'ı da buldum.."
- "Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hala eskisi gibi güzel mi.. Söyle, lütfen söyle.."
- "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça..
- "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.." Elime sımsıkı sarıldı..
- "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
- "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."
Asansörle üçüncü kata indik... Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu... Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu...
- "Hannah" dedi.. "Bu bayı tanıyor musun?.."
Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
- "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
- "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
- "Michael" diye yutkundu : Hannah.. "İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael'im.."
Michael Hannah'a doğru yürüdü yavaşça.. Sarıldılar. Hemşire hıçkırıklar içinde koridora attı kendini...
- "İşte Tanrının sevgisi de bu" dedim.. "Olacaksa.. Olur.."
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?..
Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı... Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti...


Misafir 25 Şubat 2006 15:01

Dur Gitme!

Hey yeşil gözlü, bir saniye bekler misin?

Lütfen dur. Sana bir şey sormak istiyorum. Adın nedir söyle bana?

Sen o musun? O ne deme. Gerçek sevgilim misin?

Dur sıkılma, bekle bir dakika. Seninle tanışmak istiyorum. Gerçekten sen o'sundur, ben de senin gerçek sevgilinimdir. Haklısın yabancıyız ikimizde. Güven bir kerecik bana. Boşuna yıllar kaybetmeyelim. Belki sen benim tekrar karşılaşacağım belki de yıllar sonra görebileceğim gerçek aşkımsındır. Şu hayattan ikimizde ne istiyoruz ki. Sevmek, sevilmek.

Bak abartmıyorum, niye yıllarımızı kaybedelim yeşil gözlüm. Gel bak ne de güzel olacak yarınlarımız. Sevgi bahçesinin o mor sümbüllü yollarında sevişe sevişe koşacağız. Elma ağacındaki salıncakta seni sallıyor olacağım. Senden ruhumun bitmez tükenmez ıstırabını söndürmen için yardım diliyorum. Bak yarınlarımız ne de güzel, mutlu olacak. Bana güven, bari bir kerecik güven.

Haklısın dedim ya, beni tanımıyorsun, ben de seni ilk defa görüyorum. Lakin ben seni bekledim, her vakit aradım. Bu kadar çabalamışken bu yolun ortasında vazgeçmek yakışmaz bana.

Ben her zaman senin hayalini kurdum, seni hep yakınımda hissettim. O yeşil gözlerinin derinlerinde kaç defa boğuldum, boğuldum dirildim. Sence hiç mi hakkım yok aşka, sevmeye ve de sevilmeye.

Lütfen dur gitme. Sarıl bana yeşil gözlüm.


Misafir 26 Şubat 2006 00:43

surmelime...
 
.: Sevginin Gücü :.

Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı ormanlardan birinde güzel bir göl vardı. Suyu berrak mı berrak, serin mi serin... Gölün kıyısında hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanıbaşında o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı. Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum, asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.



Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar, şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını unutuyorlardı şu koskoca orman içinde...


Tanrım, diyordu papatya içinden kimi kez. Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki? O suyun içinde yaşar bense toprakta... Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı...


- Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki... Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum... Evet, orada olduğunu bilmek, sesini duymak, güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine dokunayım. Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer... Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek...

Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini:
- Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın, ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme. Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi istiyorsan yürekten iste....Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti, ne makamı, ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler... Onun fermanı okunmaya başladı mı her şey susar.
Her şey çaresiz kalır... Sevgi söz konusu olduğunda kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz. Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir. Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren... Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik katmakta, yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya.

Şimdi kapat gözlerini sımsıkı...
Sıyrıl tüm düşüncelerinden...
Yalnızca ama yalnızca beni düşle...
Yanımda olduğunu, gölün sularında
elimi tuttuğunu hayal et... İste beni...
Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur!

Papatya, nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama
yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine.
Kendini güzeller güzeli çiçeğinin
yanında farzetti. İstedi... İstedi...

- Aç gözlerini!, dedi nilüfer.
Papatya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında.
Sevgili çiçeğinin yanında,
gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da...

Sevmek...
İstemek...
Hayal etmek...
İnanmak...

Olmayacak şey yoktur!
Eğer ki; bu duygulara sahipseniz...




Misafir 26 Şubat 2006 08:45

HER UMUT GERÇEKLEŞECEK BİR DÜŞ BULUR..


Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de

güçlükle...

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

- "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"

Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik".

- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı."

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."

Çocuğun kafası iyice karışmıştı.Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"

- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:

- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi,

"Almam mümkün değil ki!"

- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."

Çocuk biraz düşünüp:

- "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"

- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.

- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."



- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."

- "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"

- "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya.

Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!"

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.

Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!

demişti."

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,

* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,

* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur

* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir




Misafir 26 Şubat 2006 11:27

Aşkımın Tarifi




Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!



Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...


Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN...

Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!

Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin...

Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.

Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum...
zır delime


Misafir 26 Şubat 2006 11:30

SENSİZ YAŞANAN SEVDA

Gece, ışıl ışıldı gökyüzü. Önce her yıldıza senin adını verdim, yetmedi. Hiç biri senin gözlerin gibi değildi. Ben yalnız senin gözlerini yıldız bildim. Herkes altında sarhoş olacağı yıldızı ararken, ben senin gözlerinde bitirdim içki kadehlerini. Her şey siyah beyazken, ben mavi bir düşte gizlendim Konuk oldum uykularına, gördüğün her rüyanın içindeydim.

Gördüğün denizmiydi ben o denizin martısıydım.Bir ormanda mı yürüyordun, en ulu ağacıydım. Sen bir dağın tepesinde görürken kendini , ben doruklarında beyazlığıydım. Sonsuz hasret ateşiydim ben her gece kapında yanan. Sen bile söndüremezsin beni. Çünkü hasretin sen varken bile dinmeyenindendi. Kolaydı sevmeler ben imkansızı seçdim. Ne kadar yakınsam o kadar uzaktın bana. Elimi uzatsam tutabilirdim ama bir o kadarda ulaşılmazdın. Kaçanlardan değildim ben, kaçmadım.

Ne zaman vazgeçmeye kalsam yüreğim o kocaman haliyle dikildi karşıma. Ben yüreğimin sesini dinledim. Ve yüreğim aslında sendin. Her sözcüğü denedim aslında seni anlatmak için. Her sözcüğün üzerinde durup bin kere düşündüm. Ya onlar anlatamadı seni ya sen onlara yetmedin. Sözcükler yetmedi ya, renklere sarıldım bende. Bir tek mavi anlattı seni. Maviye yakışan yalnız sendin. Ne kendimi sakladım ne de sözlerimi. Duygularım içtendi. Seni kendimi seve rgibi sevdim. Tutkuyla bağlıydım sana ama sevdam senin tutsağın değildi. Ben özgürlüğüme düşkündüm ve özgürlüğümde sendin.

Dinle ey yar, sana bağımlı olmadan büyüttüm ben bu sevdayı içimde. Sen olsanda büyümeye devam edecek olmasanda. Sevmişim bir kere seni kurtuluşun yok sevgimden. Seni özlemeyi en çok ben bilirim. Hiç yakınmadım seni özlemekten. Üsteklik kavuşamama ihtimali işlenmemiş soğuk bir taş gibi önümde dikilip dururken. Sana dokunamamak yüreğimi böyle acıtırken. Bil ki ben yüreğimi kanatan bu acıya inat dokunmadan tenine saatlerçe sevişebilirim seninle...



Her şey çok kolay oldu
Ne sızlandım ne de ağladım
Ani bir ölüm yada bir kalp krizi gibi kolay
Bütün şehir üstüme gelicek
Dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı bitti işte
Bir süre gelen gidenler oldu
Beni anlamaya çalıştılar bir işe yaramadı
Sıkıcı ve kasvetliydim
Bazen bütün gün yorganı başımdan aşığı çekim uyudum
Bazende ucuz filmler seyrettim
Günler böyle geçip gitti
Şimdi iyiyim
Sen utanç gecelerinde ben burda
Hepsi bu kadar sonrası yok
Unuttum gitti geberik, unuttum gitti, unuttum gitti
Ben akşamları sevmem, akşamlar sorun yaratır
Ben konuşmayı da sevem, gidişler hep o gidiştir
Senin geçtiğin yollardan yalnızlık çıkar gelir
Ve böyle akşamlarda içim biraz daha erir
Ben seni sevmedim, ben seni sevmedim
Ben yalan söyledim, çok sevdim
Bırak seveyim rahat edeyim
Ne sızlandım ne ağladım
Sana yalan söylemişler
Sende mutlu sayılmazsın
Başka bir sebep göster
Sen beni yanlış anladın
Kimler gelir kimler geçer
Bende bir melek değilim
Bu gün canım sevişmek ister
Ben bişey demedim, ben bişey demedim
Ben öyle demedim, çoook sevdim


zır delime



Misafir 26 Şubat 2006 11:59

http://www.forumtc.com/images/icons/aj.gif 1 saatiniz kalsa..(gercektir!)
Acil servisteydim. Meslege yeni baslamanin heyecan ve zevkini yasiyor, 'doktor bey' hitabina alismaya çalisiyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde oldugu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yaninda, bana pek sorumluluk düsmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalisiyordum.
Saat gecenin bir buçuguydu. Iki bayan, kollarindan tuttuklari, 16-17 yaslarinda, esmer, topluca bir delikanliyi hastahaneye getiriyordu. Delikanlinin babasi oldugu anlasilan bir bey arkalarindan soluk soluga geliyor, bir yandan da söyle sesleniyordu:
-Kurtarin yavrumu, kurtarin çocugumu!
Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluguyla gömüldügü koltugundan dogruldu. Bu arada hemsireler yeni gelenleri karsiliyordu. Ben doktorun yaninda ayakta bekliyordum. Adam konusmaya devam ediyordu:
-Doktor bey, oglum intihar niyetiyle ilâç içmis. Annesi fark edince, hemen getirdik.
-Aldigi ilâçlar yaninizda mi?
Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularini çikarip doktora gösterdi.
-Su haptan on bes-yirmi tane, sundan on kadar, sundan da üç-bes tane içmis.
-Ne zaman içtigini biliyor musunuz?
-Iki saat kadar olmus.
Doktor hap kutularini uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanliya, bir de kutulara bakti. Ardindan kafasini saga sola sallayip yüzünü burusturarak:
-Himm! Yazik, çok yazik!
Aile endise ve merak içinde, doktorun bir seyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çikmiyordu. Bense, gencin midesini yikayacagimizi düsünüyordum. Kisa süren bir sessizlik, babanin sorusuyla bozuldu:
-Ne yapacagiz doktor bey?
Doktorun yüzü gerginlesti. Bakislarini ümitsizce kaldirdi. Dudaklarini isirdi. Basini çaresizce saga sola salladi. Elleriyle de çaresizlik isareti yapti. Agzindan dökülen son sözler, hasta ve yakinlari için kursun gibiydi.
-Üzgünüm! Yapilacak bir sey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmissiniz.
Ben göz ucuyla aileye baktim. Hepsinin gözleri fal tasi gibi açilmis, beti benzi atmisti. Delikanlinin yüzü korkuyla gerilmisti. Annesi ve kiz kardesinin destegiyle ayakta zor duran delikanli, birden dogrulup pür dikkat doktora bakti. Doktorun ifadelerindeki kesinligi ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsildi. Dizlerinin bagi çözülmüsçesine kendini yere birakti. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamis olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir seyler mirildaniyorlardi. Uzun süren bir suskunluk ve saskinliktan sonra:
-Ne olacak doktor bey? Hiçbir sey yapamaz misiniz?
-Artik çok geç. Bu durumda maalesef bir sey yapamayiz. Yapsak da yarari olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayi kaybederiz. Gene de hastayi müsahede altina alalim.
Ben de en az aile kadar sasirmistim. Delikanlinin yüzüne bakiyordum. Ölüm endisesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar islemis gibiydi. Kendimce neler hissettigini düsündüm. Ölüme bu kadar yaklasmak, gerçekten zor bir durum olmaliydi. Hem, insan bir saat sonra ölecegini bilse neler düsünür, neler hisseder, neler yapardi? Aslinda her birimizin, ölüme bir saat yaklasacagi an gelmeyecek miydi? Hayatin karmasa ve med-cezirleri arasinda, ölüm gerçegini nasil da atliyor veya kendimize uzak görüyorduk. Simdi bu delikanli, geçmisini, arkadaslarini, ailesini düsünüyor olmaliydi. Veya ölümden sonraki hayati; yani bir saat sonrasini... Belki de arkasindan neler düsünülecegini, konusulacagini... Halbuki ne kadar çok plâni vardi. Simdi ise, o plânlari düsünmek bir yana, son saatini nasil geçirecegine dair dogru düsünme melekesini bile kaybetmis gibiydi.
Diger taraftan, hayat devam ediyordu. Içeride yatmakta olan bir hastanin yakinlari doktora bir seyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara baska bir doktor kapidan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemsirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsin bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeligi galiba bu.' diyorum kendi kendime.
Baba toparlandi. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladi:
-Hiçbir sey yapamaz misiniz doktor bey? Hiç mi ümit yok?
Içeri yeni giren doktor, kas-göz isaretiyle ne oldugunu sordu. Doktor ayaga kalkip kesin bir ifade ile cevap verdi:
-Intihar girisimi doktor bey. Geç kalmislar maalesef. Durum da ciddi. Yapilacak bir sey kalmamis. Sonra raporunu tanzim ederiz.
Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanliyi ölüm gerçegi ile yüzlesmek ürkütmüstü. Pismanlik duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazirim. Ne olur doktor! Beni kurtarin, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor orali bile olmadi. Ölüme bu kadar yakin bir kimseyi daha önce hiç görmemistim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düsünüyorum. Demek, karsimda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açilacak ve biz bir rapor tanzim edip birakacagiz! Hayat ve ölüm... Yasamak ve ölmek... Genç olmak, yasli olmak, hayati anlamak, ölümü benimsemek... Hayati ölüme bir girizgah olarak degerlendirebilmek... Ölüme her an hazir olmak... Veya kendini hazir hissetmek... Kisacasi ölümü kusanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandirmak... Bir sürü düsünce beynime dolusuyor.
Doktor oradan uzaklasti. Ben de pesinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavirla sordum:
-Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanini temizleyemez miydik?
Doktor dönüp, gözlerimin içine bakti:
-Kardesim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaslilar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanli daha on yedi yasinda ve intihara kalkisiyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalim? Biraz istegi ile bas basa kalsin bakalim. Ölüm ne imis, hayat ne imis düsünsün! Yasamanin degerini, ailesine ne kadar aci çektirdigini fark etsin! Dahasi Allah'i hatirlasin; kul olmayi... Ölümü ve sonrasini da tabii ki...
Arkasindan, beni bir kez daha sasirtan bir kahkaha atip söyle dedi:
-Yoksa, sende mi inandin ölecegine?
-Ne yani, delikanli ölmeyecek mi?
Gülerek, ilaç kutularini gösterdi. Elindekiler, vitamin hapi, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

*) Yasanmis bir hâdisedir


Misafir 26 Şubat 2006 18:31

İki Sigara,bir Ayrılık


Neden konuşmuyorsun? ”

Kız adamın yüzüne baktı. Cevap vermedi soruya, onun yerine çantasından mavi sigara paketini çıkardı ve beyaz çakmağını. Sinirli bir tavırla bir sigara yaktı, bir nefes aldı.

“ Neden konuşmuyorsun? ”

Hızla bir nefes daha aldı sigaradan, pastanenin beyaz plastik küllüğüne koydu sonra sigarayı. Direk bakmadı suratına adamın bu kez, kah uzaklara kah masanın üstüne, ellerine bakarak ve gözlerini kesinlikle ondan kaçırarak konuşmaya başladı:

“ Ne konuşmamı bekliyorsun ki? ” Sesi gergindi, gözlerinde her an düşmeye hazır gözyaşları... “ Her şey ortada. Ben...” Yine durakladı. Derin bir nefes aldı. “ Ben birini seviyorum, olan bu. Sen de gördün onu, sevilmeyecek biri mi? Yo, hayır. Sevilmeyecek biri olduğunu söyleyemezsin. O çok hoş, çok neşeli... Hem sen neden böyle yapıyorsun, anlamıyorum. Kaç yıl oldu biz tanışalı? Üç? Beş? Neden bu tavır? Hem neden buradayız biz? “

Yeniden sustu. Bu arada gözlerini adama dikmişti. Hüzünlü bakışları vardı adamın. “ Tuhaf, ” dedi kendi kendine “ Hiç böyle görmemiştim onu. ” Sesi her zamanki gibi etkileyiciydi adamın. Tane tane, tok sesiyle konuşmaya başladı:

“ Senin için bir önemi yok muydu? Konuştuk, dertleştik... Hem ben senin beni sevdiğini sanıyordum. Sense koluna bir adamı takmış,,,” Sinirlenmiş, bağıra bağıra konuşmaya başlamıştı. Kızdan tepki gelmeyince biraz sustu, sonra sakin bir sesle devam etti: “ Konuşulduk bir şey yok, evet. Ama öyle sanıyordum. Hayır, sanmıyordum. Emindim bunun böyle olduğuna. Bakamıyorsun bile suratıma. Utanmak değil de ne bu? İhanetin getirdiği mahcupluk... Sen de farkındasın bunun. O gün de gözümün içine baktın bir şey yapmamam için. Şimdi bana her şeyi yeni duyuyormuş, yeni anlıyormuş gibi davranma.”

Konuşurken yine bağırmaya başladığından boğazı kurumuştu. Cam sürahiden musluk suyu olduğunu bildiği halde bir bardağa su boşalttı. İki yudum aldı. Kız hala sessiz. O günü düşünüyor, belli. O gün bir arabadan inmişti kız, kırmızı bir araba yeni alınmış belli. Hoş görünüyordu her zamanki gibi. O da ne? Bir de adam inmişti arabadan, arkadaş, akraba? Adam elini tutmuştu kızın, el ele, gülüşerek gelmişlerdi masaya. Adam uzun boylu, iri yarı,,, Kız küçük, küçücük onun yanında, çocuk. Şakağında aklar var adamın, gözleri çapkın mavi. Nefret etti ondan önce, kızı kandırdığını düşündü, elini tutmasından, konuşmasından, pek beyaz dişlerini göstere göstere gülümsemesinden... Kız da bi hoş bakınca adamdan ona yöneldi nefreti. Beyaz büyük bir zarfta pek süslü olduğunu tahmin ettiği davetiyeleri dağıtmaya başlayınca şaşkınlaştı. Yavaşça masadakilere zarfları dağıtışını izledi kızın, küçük beyaz elleriyle bir zarfı da ona uzattığını gördü. Elini uzatmadı, kız gözlerinin içine baktı bir müddet, masaya koydu zarfı yavaşça. Sonra kız ağlamaya başladı, yavaşça, biraz gözyaşı döktü, kara gözleri kocaman oldu. Herkes “ mutluluktan ” dedi. Adam gülümsedi, adam herkese yemek ısmarladı, adam kızın elini sıkı sıkı tuttu, adam kızı alıp kırmızı arabayla gitti...

Kız bir sigara daha yaktı, iki nefes aldı bu sefer. Yeniden beyaz küllüğe koydu sigarayı, diğeri kül olmuştu çoktan. Sol eliyle adamın sağ elini kavradı, adamın hüzünlü gözleri parladı o vakit ama kız çekti elini. Sigaradan bir nefes daha çekti.

“ Bir işaretin için ne kadar bekledim, biliyor musun? Hep konuşmalarında, bakışlarında bir şey aradım. Beni sevdiğine dair küçük bir işaret, beni istediğine dair... Telefonun başında durup beni aramanı bekledim, şimdi arayacak beni sevdiğini söyleyecek, diyordum kendi kendime... Umutsuz bir durum, değil mi? Sen hep imalı şeyler söyledin, bazen... Bazen öyle şeyler söyledin ki sanki beni kırdığının farkında değildin. O kadar umursamaz duruyordun ki...Kız arkadaşlarını anlattın bana, iyi olduğum zamanlar kıskandırmak için yaptığını düşündüm. Öyle ya beni seviyorsun ya... ”

Sesi titriyordu, boğazına bir şeyler düğümlenmiş, ha ağladı ha ağlayacak... Bir nefes daha aldı sigaradan, adama döndü.

“ Sen ne yaptın peki? Hiçbir şey... Hiçbir şey belli etmedin. Arkadaş toplantılarında soğuk davrandın, sanki benimle hiç konuşmuyormuşsun gibi hatta beni ilk kez orada görüyormuşsun gibi... Şimdi kalkmış “ seni seviyorum “ diyorsun. Yanımda bir adam gördün, davetiyeler... aklın başına şimdi mi geldi? ” İyice sinirlenmiş, bağırarak konuşmaya başlamıştı: “ Konuşulduk bir şey yok , diyorsun. Hayır,konuşulduk çok şey var. Bir sürü söz, bir sürü anı... Benim garanti olduğumu sandın, olay bu. Hep öyle duracağımı, bir köşede seni bekleyeceğimi, her aradığında hoş sohbetler edeceğimi, hep sana güler yüz göstereceğimi... Hem sana mahcup falan değilim ben. Utanmıyorum da. O gün konuşsaydın belki değişirdi bir şeyler... Sen yine susmayı tercih ettin, benim anlamamı... Neden herkesin ortasında “ Seni seviyorum” demedin. Yine bir köşeye çektin beni, hep olduğu gibi. Yine saklanıyorsun, yine her şeyin gizli. Ne bekliyorsun, anlamıyorum. Ne yapayım? Onu bırakıp sana mı koşayım, yıllar sonra iki laf ettin diye... Sen yine imalı laflar et, ben bekleyeyim; öyle mi? Ya da keyfince yaz, gez, konuş... O beni sevdiğini söylüyor herkese, beni koruyor, beni kırmıyor. “

Sustu kız, gözyaşlarıyla ıslanmıştı yüzü, kızarmış. Adam kafasını önüne eğmişti, hiçbir şey söylemedi. Kız çantasını aldı eline, ayağa kalktı. Sakin bir sesle “ Düğüne gel, olur mu? “ dedi ve arkasına bakmadan onlara şaşkın şaşkın bakan kırmızı ceketli garsonun yanından geçerek merdivenlerden indi...


Misafir 27 Şubat 2006 14:41

New York’ta yaşayan bir öğretmen lise son sınıftaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onları onurlandırmaya karar vermişti. California Del Mar’dan Helice Bridges tarafından getirilmiş süreci kullanarak her öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra herbirine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz!” yazılı birer mavi kurdela verdi. Daha sonra, kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her öğrencisine üçer tane daha kurdela verip onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tesbit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çoçuklardan biri gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan, yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdelayı iliştirmişti.

Ardından iki tane daha kurdela verdi ve “Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdela verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin!” diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronunun odasına girdi ve “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu taktir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdelayı yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu.

Şaşkına dönen patron, “Tabii ki!” şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdelayı patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyı verirken de, “Bana bir iyilik yapar mısınız? Siz de bu kurdelayı onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece bunun insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş...” dedi.

O gece patron evine geldiğinde on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. “Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üsy düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdelayı iliştirdi. Hayal etmeye çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. ‘Siz çok önemlisiniz!’ yazılı bu kurdelayı tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdela verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken bu mavi kurdelayla kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin. Ben seni onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince ve odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum. Halbuki bu gece bir şekilde buraya oturup sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum!” diye devam etti.

Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu. Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı ve “Yarın intihar edecektim baba!” dedi. “Ben senin beni hiç sevmediğini, beni hiç önemsemediğini düşünüyordum. Ama artık herşey çok farklı. Baba sen şu an oğlunun hayatını kurtardın!”

Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın.





Saat: 01:51
Sayfa 6 / 40

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık