MsXLabs
Sayfa 7 / 40

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 28 Şubat 2006 13:56

surmelime....
 
Ben sen sevdim


Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle. Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin. Sevdim işte ötesi yok..



Misafir 28 Şubat 2006 21:52

Severek ayrılmak...,

Delikanlı ile genç kız bir birlerini uzun zamandır tanıyorlardı fakat iç dünyalarını paylaşma fırsatları olamamıştı hiç..Delikanlı uzun süreli bir beraberliğinden ayrılmış hayattan zevk almazken komşuları olan genç kızın babası trafik kazası sonucu bir yıl kadar yatalak kalmış, bir ziyaret sonrası kızın babası ile delikanlı arasında bir bağ oluşmuştu.Artık kendini devamlı o evde buluyordu delikanlı...Annesi,babası kısa sürede oğulları gibi sevdi delikanlıyı.Genç kızın ablası ise delikanlının tertemiz kalbini,olgunluğunu,sadeliğini,duygusallığını,olayları değerlendirişindeki farkı çok zaman geçmeden farketti ve aralarında bambaşka bir bağ vardı.Ablası nişanlıydı işten eve gelir gelmez hemen delikanlıyı yanına çağırır sevinçlerini, hüzünlerini onunla paylaşır,bir çıkmazda olduğunu hissedince ona akıl danışırdı.Aralarındaki sevgi gün geçtikçe artıyordu.Delikanlı girdiği sımsıcak yuvada bütün dertlerini unutuyordu.genç kız ise okuldan eve gelir delikanlıyı sadece yemeklerde görür hemen odasına giderdi.Okuduğu okulundan bir sevgilisi vardı.Bir yıl kadar sonra genç kızın ablası evlendi düğününde oynarken delikanlı ve gelinin gözleri devamlı birleşiyor ayrılığın hüznü bakışlarından kalplerine kadar iniyordu.Delikanlı o gece sabaha kadar ortak şarkılarını dinleyip ağladı.Bu arada genç kızın babası ile delikanlının arasındaki ilişki dostluk boyutlarına vardı.Baba,anne delikanlıyı çok seviyordu.Onunla en az paylaşım içinde olan genç kız hiç beklenmedik bir şekilde delikanlının evlerine gittikleri bir akşam yemeğinde,yalnız kaldıkları bir sırada,delikanlıya 'biliyor musun ablamı hep kıskandım ' dedi.Delikanlı şaşırmıştı nedenini sorduğunda ablası ile olan diyoloğunun neden kendisiyle olmadığını sordu ona.Genç kız çok güzeldi.Büyüleyici gözleri,insanın içini eriten gülümseyişi inanılmayacak kadar tatlı bir yüzü güzelde bir vücudu vardı.Zaten stand hostesliği yapıyordu bu yüzden yanına yaklaşılması cesaret isteyen bir durumdu.Dışarıdan kendini beğenmiş havalı bir tipe benzetiyordu delikanlı.Zaten delikanlının aradığı da güzellik değildi.Aslında delikanlı aşkı ,sevgiyi aramıyordu.Uzun süreli beraberliğini şartlar nedeniyle yıpranıp nasıl bittiğini görünce yıkılmıştı.Bir de aşkın sevginin aranılarak bulunmayacağını kendisini bulacağını biliyordu.Genç kızın kıskanmasından kendisiyle daha yakın olmasını istediğini çıkarmıştı delikanlı.Öyle de oldu daha fazla zaman geçirmeye başladılar kız da sevgilisinden ayrılmıştı ve delikanlının aşkı nasıl kutsal saydığını görünce etkilenmişti.Delikanlı nerde nasıl davranacağını çok iyi bilen,kendini çok iyi geliştirmiş,dürüst,sevgiyi hakkkıyla yaşayan ve yaşatan,duygusal ve aşırı romantik biriydi ve sohbetlerinde genç kız her geçen gün delikanlıdan daha fazla hoşlanıyordu.Delikanlının ise hoşlanması için kızın yanında olması yeterliydi.Çünkü kız inanılmaz etkiliyiciydi aynı zamanda hiç de göründüğü gibi soğuk değil çok sevecendi.Birlikte zaman geçirdikçe aralarındaki elektrik gittikçe arttı ve birden kendilerini büyülü bir aşkın kapısında buldular.Delikanlı bir gün genç kıza onu öpmek istediğini söyleyince kız heyecanlı bir yutkunuştan sonra kibarca hayır dedi ve istemediğimden değil ama bir şeyler yaşanmadan bunu yapmanın doğru olmayacağını söyledi.Kısacası adını koymak istedi yaşadıkları yakınlaşmanın.Delikanlının beyni kalbinin sesini bastırıyordu.Bir ilişki yaşayamayacağını ciddi ilişkilerin adamı olduğunu işin ciddiye bindikten sonra maddi sorunların baş göstereceğini söylüyordu.Delikanlının ailesinin maddi durumu pek iyi değildi.Aslında annesi ve babası çalışmıştı yeterli gelirleri vardı ama kumara fazla düşkün olan delikanlının babasının borçları ailenin huzurunu devamlı kaçırıyordu...Evet delikanlı genç kıza ondan çok hoşlandığını fakat bir ilişkiye şartlar yüzünden başlayamayacağını söylüyordu.Kızda aynı şeyi söyledi ama kalpleri bas bas bağırıyordu.Mantıkları nereye kadar karşı koyabilirdi ki bu duruma.Delikanlı genç kızı öptü kız da onu ilişkileri yoktu bir şeylere başlamadılar sadece öpüştüler bütün gün öpüştüler gece on ikiye kadar oğlan her fırsatta kızın yanına gitti kapıdan da olsa iki saniye de olsa öpüştüler... ve günün sonunda delikanlı yatağa başını koyduğunda artık mantığının sesini hiç duyamıyordu ve kıza şu mesajı attı 'Yarı dalgalı olmamalı deniz ya durmalı ya coşmalı, yarı sevdalı olmamalı insan ya sevmeli ya ölmeli ,ölmeyelim.... Sabaha kadar yan yana evlerden mesajlaştılar çünkü ikisi de heyecandan uyuyamıyordu zaten uyumakta istemiyorlar bir an önce birbirlerine sımsıkı sarılmak istiyorlardı....Böylece başlayan aşkları o kadar çabuk gelişti ki.Delikanlının genç kızın evine rahatça girebilmesi uyumanın dışındaki bütün vakitlerini beraber geçirmelerini sağlıyordu.İyileşen baba bütün gün dışarıda, komşu olan anneler bütün gün birbirlerinde..bütün bunlar aşıklara yarıyor karı koca gibi bütün gün beraber vakit geçiriyorlardı.Delikanlının tek istediği güzeller güzeli sevgilisini mutlu etmekti o mutlu olursa delikanlı da mutlu olacaktı.Delikanlı biliyordu ki genç kız ne kadar mutlu olursa o da kendisini mutlu etmeye çalışacaktı öyle olacağını bilmese bencil olduğunu anlasa zaten sevemezdi.Ayrıca delikanlı önceki yaşadığı uzun süreli ilişkide yaptığı hataları anlayıp aynı hataları takrarlamıyordu iyi bir tecrübeydi bu onun için ders almayı biliyordu hatalarından...
Öyle de oldu delikanlıda genç kızda birbirleri için her türlü fedakarlığı yapıyorlardı zorunluluk olarak görmüyorlardı yaptıklarını mutluluk kaplıyordu içlerini gitgide.Çok mutluydu genç kız bir çok kişiyi sevmişti ama sevgiyi,hatta sarılmayı bile delikanlıdan öğrendiğini söylüyordu.İkisi de hayatlarının aşklarını bulduklarını söylüyor her şeyi paylaşıyorlardı.Genç kız o kadar bağlanmıştı ki okulda geçirdiği zaman ona ölüm gibi geliyor derslerse devamlı sevgilisine mektuplar yazıyordu.Kızın iki yıllık üniversite öğrenimi bitmiş delikanlının askerliği gelmişti delikanlı futbolcu olma hayaliyle senelerini geçirirken ayrılmanın inanılmaz olduğunu düşünüyordu.Zekiydi de delikanlı çalıştı ve yaşadığı şehirde dört yıllık üniversite kazandı.İkisi de öyle çok sevinmişti ki bu duruma sadece gözleriyle konuşup saatlerce birbirlerine sarıldılar.Hayat toz pembeydi onlar için ama sorunlar başlayacaktı yakında...Delikanlı okula gitmeye başladı bu sefer kız evdeydi okulu bitmişti iş aramaya başlamıştı.Delikanlı hazırlık okumaya başladı ingilizceyle arası yoktu sevmiyordu.Sevgilisini daha fazla görübilmek için sabah grubuna alt yapısı olanlarla okumak istedi.Uyardılar ama dinlamedi sevdiğinin yanında geçireceği saatleri ,dakikaları hatta saniyeleri hesaplıyordu.O sene sınıfta kaldı ve koca bir yılı kaybetti bu aşıklar için hiçte iyi olmadı.Kız iş bulmuştu çalışmaya başlamış çeyizini düzmeye başlamış delikanlı ise okulda sene kaybediyordu ve bu olay ilişkide ki mükemmelliği bozacak olaylardan birisi oldu..Yaşanılan yoğunluk paylaşılan güzellikler gençlere mükemmel bir evliliğin hayallerini kurduruyor ama bu hayallere ulaşmak için de ne yapılması gerektiği konusunda gençleri fikir ayrılığına sürüklüyordu.Yaşanılan tartışmalarda delikanlı o kadar anlayışlı,olgun davranıyordu ama bu sefer karşılığını alamıyordu.Genç kız kızıyor gelecekleri için delikanlıdan bir şeyler yapmasını istiyor bazen de istemeden kırıcı konuşuyordu.Delikanlı ise kızsa bile sevgisi hep ağır basıyor asla kırıcı olamıyordu.Genç kız delikanlıdan askere gitmesini gelip iş bulmasını onu bekleyeceğini söylüyor delikanlı ise şu şartlarda asgari ücret dışında bir iş bulamayacağını ve ona düşlediği hayatı sunamayacağını söylüyordu. Birbirlerini delikanlının hayatı boyunca düşlediği derecede seviyorlardı tartışmaları bile evlilik yolunda yapılacaklarla ilgiliydi.Bir süre devam eden olaylar sonucunda delikanlı okuluna devam etti ama ilişki de kendisini ezik hissetmeye başlamıştı.Genç kızın aile yapısı farklıydı annesi on sekiz,ablası 23 yaşında evlenmişti ve genç kızı da her ay biri istemeye gelmek için haber gönderiyordu.Genç kız çok güzeldi delikanlı bunu normal karşılıyor ona güveniyordu.Kız da her teklifi geri çeviriyor delikanlıdan bir şeyler yapmasını istiyordu..Delikanlının bu şartlarda elinden hiç bir şey gelmiyor genç kız için en iyisini istiyordu.Çok düşündü ne yapması gerektiğine zor da olsa karar verdi ve genç kıza ayrılmalarının gerektiğini söyledi.Çok iyi bir kısmetinin olduğunu annesi delikanlının annesine söylemişti.Genç kızın annesi de delikanlıyı çok sevmesine rağmen geleceklerinin olmaması nedeniyle ilişkilerinin bitmesini istiyordu.O da kendisine göre haklıydı ve kızı için en iyisini istiyordu.Delikanlı da sevdiği için en iyi sonucun olmasını istiyordu ve bunu kıza söyledi.Genç kız bunu anlamakta zorluk çekti. İkiside sımsıkı sarılarak,ağlayarak konuşuyorlardı ve ayrılmakta delikanlı diretti bunu kendisi için istediğini onu dört yıl okulla sonrası iş arama stresiyle bekletmek istemiyordu.Kendine de çok fazla güvenemiyordu onca yılın sonunda başarısızlık ve ayrılık ikisi için de yıkım olurdu....ve ayrıldılar ,ayrıldılar ama kopamadılar delikanlı yine sabahın yedisinde genç kızı görebilmek için durağa bırakıyor akşam iş çıkışı ya alıyor ya da durakta dört gözle gelmesini bekliyordu.Üç yılın sonunda babasının aşklarını öğrenmesi zaten yakınlaşan sonlarını hızlandırdı ve aşıklar istemeden koptular...Genç kız aile baskısıyla onu isteyen bir gençle tanıştırıldı durumu iyi olan bu gençle anlaştılar üç dört ay sonra nişanlandılar.Nişanlılık döneminde bir gün delikanlının telefonu çaldı ve genç kız ağlayarak hiç bir sorunları olmamasına rağmen onunla olduğu gibi olmadığını,bir şeylerin eksik olduğunu söyledi.Delikanlı ise içi parçalanarak kendisiyle yeni ilişkisini kıyaslamamasını zamanla her şeyin rayına oturacağını söyledi.Delikanlı kumar oynamıştı hayırlı bir insanla tanışması için gecelerce tanrıya dua etti...Yakın dostları onun yanlış yaptığını ayrılmamaları gerektiğini söyledi hep. O ise genç kızı tanıdığından beri yaptığı her şeyi onun için yaptığını,yapamadıkları için hayatının aşkını kaybettiğini söylüyordu. Aradan geçen aylar sonunda genç kızın mutlu olduğunu dillere destan bir düğünle evlendiğini duymak delikanlıyı sevindirdi. Bir çok insan buna anlam veremediğini sevdiğinin evliliğine kimsenin sevinemeyeceğine onu samimi olmamakla suçlamalarına rağmen o sevdiği insanın bir zamanlar deli gibi aşık olduğu genç kızın mutluluğunda payı olduğunu düşünerek kendini teselli ediyordu...Hiç olmazsa yıllar sonra gelebilecek iki taraflı yıkım tek taraflı kısa süreli bir yıkım olarak kapandı....Evet hüzünlü bir aşk hikayesiydi merak edebilirsiniz belki kimdi o delikanlı diye....Tanımıyorum; bazen insan kendini bile tanıyamıyor...

Alinti...


Misafir 1 Mart 2006 00:24

Annem "Kız arkadaşlarını unutma" diye tavsiyede bulunmuştu..

"Yaşın ilerledikçe senin için daha önemli olacaklar,
kocanı-çocuklarını ne kadar çok seversen sev,
yine de kız arkadaşlarına ihtiyaç duyacaksın..

Onlarla bir yerlere gitmeyi ihmal etme..
Onlara vakit ayır ve kız arkadaşlarını daima hatırla..
Onlar sadece arkadaşların değil..
Senin kardeşlerin, kızların..." demişti..

"Ne kadar komik bir öğüt. Daha yeni evlenmedim mi ?
Artık ben evli bir kadınım. Kız arkadaşlarına ihtiyaç duyan bir genç kız değilim ki. Bundan sonra kocama hayatımı adamak, yapacağım tek şey olacak" diye düşünmüştüm..

Ama yıllar geçtikçe, çocuk olsa da ya da olmadıkça, kocalardan boşandıkça, sevgililerin biri gidip diğeri geldikçe, annemin dediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi anladım..

Zaman geçiyor..
Hayat akıyor..
Mesafe ayırıyor..
Aşk büyüyor..
Sonra azalıyor..
Kalpler kırılıyor..
kocalar evde bir yerde duruyor..
Veya evlilikler mahkemede son buluyor..
sevgililer değişip duruyor..
Erkekler arayacaklarını söyleyip, aramıyor..
İşler geliyor ve gidiyor..
Komşular değişiyor..
Ama kız arkadaşlar hep oradalar...
Siz onları bırakmadığınız sürece..
Geçen yıllar ve arada kaç km. mesafe olduğu hiç önemli değil..
Bir kız arkadaş, hiçbir zaman ona ihtiyaç duyduğumuzdan daha uzak değil..
Hayatınız içinde, öyle ya da böyle, yakın ya da uzak..


Misafir 1 Mart 2006 00:27

Sende bil seni sevdiğimi


Bugün oturdum
uzun zamandır yaşadığım sessizliği bozdum
sırf senin için sana olan hislerimi bu odada
Bu kağıda başladım yazmaya
ilk defa yazıyordum senin için
Ve başladım bir rüyayı sana anlatmaya
Nereden başlasam diye düşünürken
Başladım en başından anlatmaya
Birdenbire hayatıma girişinden,
Beni bu kadar kısa zamanda kendine bağlayışından
Sana delicesine alışmamdan başladım anlatmaya
Ama sonunu getiremedim gelmedi sonu
Bilmiyorum ama inanılmaz bir yakınlık duruyordum sana karşı
Bu kalp
kimseyi özlemediği kadar seni özlüyor bu gözler
Hayatıma girişin çok farklıydı
Sana bağlanışım birdenbire olmuştu
Niye bu kadar çabuk diye kendime sormaktan bıktım
sana soruyorum niye bu kadar çabuk
Kendime sormaktan bıktım
Kendimi sorgulamadan atıverdim rüyanın içine
Neyi kimden gizleyecektim ki
Kendime bile itirafa çekindiğim sana olan sevgimimi
Kabulleniyorum artık seviyorum delicesine duy sende
Ben seninle varım
Seninle yaşıyorum
Senin sevgini kalbime öyle bir yerleştirdim ki
bir daha çıkmasını istemiyorum
Artık sende bil istedim sende bil seni delice sevdiğimi


Misafir 1 Mart 2006 01:20

Ben Ve Gecelerim Hep Seveceğiz Seni

Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin...

Bir gece daha başlıyor... Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor... Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.

Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o
karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için.

Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.

Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ...

Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.

Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?

Geceler Benim gecelerim.... Senin gecelerin... Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı ama.Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.

Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler...Benim gecelerim onlar...Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.

Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin.... Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile...

Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.

Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni... Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor....

Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın... Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.

Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen... Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEĞİM...

Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni...


Misafir 1 Mart 2006 01:25

EVEN ADAM VE PAPATYA

Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre. Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara. Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya. Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış,
ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış, rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş oturmuş... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş. Papatyanın zarar görmesinden öylesine korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki... Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyormuş... Sevgiyi öğrenen adam, gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş. Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş, koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş, direnmiş. Seven adam anlayamamış bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya. Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş... Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki, soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi adam bunu görsede anlayamıyormuş, papatya soldukça üzerine daha çok titriyor, iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış öğrenen adam, en sonunda dayanamamış ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş. Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki, o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük kalmış... Seven adam işte o noktada her şeyi
görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş. Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam. Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de hemen fayda etmezmiş papatyaya. Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması gerektiğini görmüş gözündeki perdeler kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş, rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece, yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin, papatyasının yanında olacakmış. Seven adam, papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta, çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için değerli olan tek şey varmış, o da çayırda tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri olmayan güzellikteki o tek papatya.


Misafir 1 Mart 2006 15:54

SENİNLE OLACAĞIM

Ağladığın yerde olacağım ben. Başını göğsüme yaslaman için. "Ağlama" demeyeceğim sana, susturmayacağım. Akacak gözyaşların içindeki acıyla birlikte. Geçmişte seni yaralayan ne varsa hepsi bir bir çıkacak yüreğinden. Gözyaşların temizleyecek yarım aşklardan kalan tortuları. Yüreğindeki yaraları iyileştirecek. Hıçkıra hıçkıra ağlarken sadece dokunacağım sana, saçlarını okşayıp daha da fazla ağlamanı sağlayacağım. Bir daha ağlamaman için...
Güldüğün yerde olacağım ben. Gülümsemeyle birlikte yüzüne yayılan aydınlığa tanık olmak için. Seninle birlikte gülmek için. Kahkahalarının odanın duvarlarını çınlattığı anda "Yetmez" diyeceğim sana, "Daha fazla gül, daha fazla çınlat duvarları..." Gülüşünün içimde yarattığı coşkuyu duyumsamak istiyorum. Seni nasıl güzelleştirdiğini görmek istiyorum.
Özlediğin yerde olacağım ben. Özlemini dindirmek için. Bana dolu dolu sarılman için. ÖZLÜYORSAN AŞIKSINDIR, bu ne güzel bir gerçek. Ben yanımdayken bile özlüyorum seni. "Olur mu öyle şey?" deme, oluyor işte. Aşkı bu kadar derin hissederken özlememek mümkün değil. Doyamıyorum sana anlıyor musun ? Benim özlediğim kadar sende beni özle istiyorum.
Her neredeysen orada olacağım ben. Sensiz olmak istemiyorum çünkü. Bir tek günümü bile sensiz geçirmek istemiyorum. Hep benimle olmalısın, ne yaşayacaksan hep benimle yaşamalısın. Biz bu yola birlikte çıktıysak eğer, sonuna kadarda birlikte yürümeliyiz. El ele ve yürek yüreğe... Bizi birbirimize bağlayan şey aşk. Aşkı herşeyiyle yaşamalıyız.
Şimdi diyorum ki sana, bir hayatı paylaşmak, bir aşka ortak olmak istiyorsan çağır beni yanına. Hiç çekinme çağır. Kaygılarından sıyrıl, aşkın klasik oyunlarından vazgeç. Bize göre değil bunlar. Utanma duygularından, isteklerinden. Deki; "Aşığım..." Deki; "İstiyorum..." Seninim ben, sonsuza kadar senin...




Misafir 1 Mart 2006 21:48

sana geliyorum....
sana geliyorum sadece, yıllardır içinde sakladıgım ve hayrkımak için biriktirdigim sevda sözlerimle geliyorum.. yada konuşmadan, tek bir söz söylemeden, suskunlugumla geliyorum, utangaçlıgımla, güçsüzlüğümle, hatalarımla geliyorum.. uyuyamadıgım bütün uykuları, üşüdüğüm kış sabahlarını, bunalanarak geçirdigim tüm akşamları, beni yatagımdan sıcratan kabusları toplayıp geliyorum. arzuladıgım ve erteledigim her ne varsa hepsini alıp geliyorum. ben koşulsuzca seviyorum seni. sorgulamadan , yargılamadan, değiştirmeye çalışmadan seviyorum.. hayatı seninle yeniden keşfetmeye, seninle yaşanacak sevdanın isimsiz neferi olmaya hazırım.gel sarıl bana.bu sahte hayatların ortasında inandıgım tek gerçegim sensin.. suç ortagı olalım, aşk suçunu birlikte işleyelim.. gel ve sarıl, son bulsun kalabalığın ortasıda asırlardır süren korkunç yalnızlığımız..vazgeçilmezimsin ve vazgeçilmezim olmam için gel_geliyorum. seni kaybetmekten öyle korkuyorum ki., düşüncesi bile titretiyor yüregimi, sen olmadan yaşayamayacağım biliyorum, sen olmadan gececek bir gün bile yaralasın beni, acıtsın kallbimi. başkalarının asla göremediği bir tek benimle konuşan içindeki o deli cocuğu ortaya cıkartmak için gel.. korunmaya muhtaç bir çocuk o biliyorum. korkma kimsenin onu incitmesine izin vermem.. güven bana... birine güvenmenin insanda yaratacağı o muthis huzuru duyarak gel. gel ve ağla.. bunca yıl cektiğin acılardan bir cırpıda sıyrılmak için sarıl boynuma ve ağla... gözyaşlarınla birlikte akıp gitsin. seninle ağlarım bende.. bende sıyrılırım yüregimi sömüren kimliksiz hayattan... bir tek sana kalırım kendim olarak. bir tek sana hiç bir şey beklemeden sunabilirim benliğimi.. sadece bana gel yar.. sadece sana geliyorum yar... ben sonsuza kadar sevmeye hazırım seni. hiç tüketmeden sevgini.. sonsuza dek sevmeye..!



kambis 1 Mart 2006 23:51


USTA

Bu olay gerçek hayatta olmuş ve basına yansımış bir olaydır.
Büyükşehir Belediyesi Kuruluşlarından KIPTAŞ 'ın
Genel müdür Yardımcısı Emin Batur, Şantiyelerden birinde meydana gelen bir kaza sonunda kazaya maruz kalan duvarcı ustasının yazdığı tutanak:
Sayın yetkililer:
İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazmıştım. Bunu yeterli görmeyerek, ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur.
Bildiğiniz gibi ben bir duvarcı ustasıyım. İnşaatın 6. katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı, yaklaşık 250 kg. kadar olduğunu tahmin
ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmek gerekiyordu.Aşağıya indim bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım, 6. kata çıktım. İpi bir çıkrıktan geçirip ucunu aşağıya salladım. Tekrar aşağıya indim ve ipi Çekerek varili 6 kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım.Bütün tuğlaları varile doldurdum.Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm.
İpi çözmemle birlikte birden kendimi havada buldum. Nasıl bulmuyayım ben yaklaşık 70 kiloyum. 250kg lık varil süratle aşağıya düşerken beni yukarı çekti. Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim.
Yolun yarısında Dolu varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın burada kırıldığını sanıyorum.
Tam yukarı çıkınca 2 parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı. Parmaklarımda bu sırada kırıldı.
Bu esnada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı.
Varil hafifleyince bu sefer ben aşağıya inmeye varil yukarı çıkmaya
başladı ve yolun yarısında yine Varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim. Başımı yukarı kaldırdığımda
boş varilin süratle üzerime geldiğini gördüm. Kafatasımın da böyle çatladığını sanıyorum. Bayılmışım, gözümü hastanede açtım.
Cenab-i Hak'tan tüm kullarını böyle görünmez kazalardan korumasını diler, hürmetle ellerinizden öperim.

Duvarcı Ustanız LAZ OSMAN


Misafir 2 Mart 2006 09:05

Yine de aşka gülümser misin?
Bunca acı, bunca hüzün… Geçse artık, geride kalsa istemez misin? Gel haydi otur yanıma, biraz peynir var, biraz da rakı, sever misin?

Biliyorum, yorgunsun. Yaşananlar bu kadar yoğunken, bir gün, hiç beklemezken, aniden yapayalnız kaldığını görürse sanki bütün dünya omzuna yüklenmiş de taşıyamıyormuş gibi hisseder insan. Üstelik o ağırlığın ne zaman kalkacağını asla bilemez. Sanki hayatının sonuna kadar hep böyle, hep yorgun ve bitkin yaşayıp gideceğini düşünür. Umudu kalmamıştır, sevinci kalmamıştır. Kırgındır herkese ve her şeye. Yarına dair hiçbir şey düşünemez olur. Hatta, sık sık ölüm gelir aklına. Sanki ölürse bu acıdan, bu yükten çok çabuk kurtulacakmış gibi…

Pencereyi açacağım, temiz hava iyi gelir, rahatlatır seni, içine derin derin çeker misin?

Şimdi sen bana içinde kanayan yarayı anlatıyorsun ya, benim yaralarım da azıyor, yeniden kanamaya başlıyor. Herkes mi vefasız diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu kadar kolay mı aşk? Bu kadar çabuk harcanabilir mi? Ah yüreğim, ne çok kandırıldın ne çok…

Bir şarkı çalacağım, “Nerede bende o yürek, yardan kaçacak…” dinler misin?

Her şeyi boşverip sadece aşka adamıştın kendini öyle mi? Zaten böyle yaşandığı zaman onun adı aşk. Diğer türlüsüne ne denir bilmiyorum, ilgilenmiyorum. Bırak herkes dilediği gibi yaşasın ama sen her zaman aşka ada kendini. Kırılsan da, yıkılsan da aşka ada. Başka türlü bulunamıyor ki mutluluk…

Bir kadeh daha içeceğim ben, ya sen? Peki buz da ister misin?

İkindi rakılarım vardı benim bir zamanlar. Sevgiliyi düşünerek güneşin batışına yakın içilen rakılar. Sevgili yoktu yanımda belki ama aşkı vardı ya, yeterdi bana. Zaten rakımı sevgilinin hayali tadlandırırdı sadece. Hay Allah, kendimi anlatmaya başladım, oysa seni dinleyecektim değil mi? Hüznü, acıyı geride bırakacaktık. Yara, yarayı deşiyor ne yapayım ki… Kızma kendine, sen hatalı değilsin. Yaşamak istediğin gibi yaşadın, kendi tercihini yaşadın. Anlamadıysa, çekiver kuyruğunu gitsin! Rahatlat içini, elinden geleni yaptın. Son ana kadar vazgeçmedin, ki bu yakışırdı sana zaten. Ağla, utanma. Gözyaşların onurundur, saklama. Sen asıl ağlamaktan korkanları ayıpla, yadırga.

Bir sigara daha yakar mısın? Kül tablasını boşaltayım ben, yine fazla kaçırdık bu gece. Uykun geldi mi? Uzanmak ister misin?

Aslında uyusam da uyanmasam diye düşündüğünü biliyorum. Ya da her şeyin sadece bir rüyadan ibaret olduğunu… Gerçeği kabullenmek öyle zor ki… Sen şimdi, aynı sokaklarda, tek başına dolaşacaksın. Her adım canını yakacak, her yerde o olacak. Gözünü kapatmak isteyeceksin ama bu kez hayalleri beynini dolduracak. Kaçış yok, bu acı yaşanacak. Ve ancak yaşanınca tamamlanacak. Bir gün yeniden, aşk kapını çalacak. “Daha dikkatli olacağım, bu kez ağlamayacağım” diyeceksin ama bunun da yararı olmayacak. Aşkı önceden kim hesaplayabilmiş ki sen hesaplayasın? Kim yüreğinin kapısını kapatabilmiş ki sen kapatasın? Kaç yarını daha böyle umutsuz, böyle acıyla geçireceksin belli değil.

Yine de, her şeye rağmen, acıya inat, vefasızlara inat, hainlere inat ve kalpsizlere inat aşka yeniden gülümser misin?


Misafir 2 Mart 2006 14:00

Kelebek Hikayesi
Bir gün, kirlarda gezintiye çikan bir adam, kenara oturdugu otlardan birinin dalinda , küçük bir kozanin varligini fark etti. Koza ha açildi ha açilacak gibiydi.
Adam , bunun bir kelebek kozasi oldugunu tahmin ediyordu. Böyle bir firsat bir daha ele geçmez diye düsündü; ve bir kelebegin dünya yüzü gördügü ilk dakikalara sahit olmak istedi.
Dakikalar dakikalari kovaladi , saatler geçmeye basladi , ama henüz kelebegin küçük bedeni o delikten çikmadi. Sanki , kelebegin disari çikmak için çaba harcamaktan vazgeçmis olabilecegini düsündü.
Sanki kelebek elinden gelen her seyi yapmis da , artik yapabilecegi bir sey kalmamis gibi geldi ona. Bu yüzden , kelebege yardimci olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakiyi çikarip kozadaki deligi bir cerrah titizligiyle büyütmeye basladi.
Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca disari çikiverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatlari burus burustu. Adam kelebegi izlemeye devam etti; çünkü kanatlarinin her an açilip genisleyecegini ve narin bedenini tasiyacak kadar güçlenecegini umuyordu.
Ama bunlardan hiçbiri olmadi. Kelebek , hayatinin geri kalanini , kurumus bir beden ve burusmus kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadi.
Adamin bütün iyi niyetine ve yardimseverligine ragmen anlayamadigi sey , kozanin kisitlayiciliginin ve buna karsilik kelebegin daracik bir delikten disari çikmak için gereken çabanin , Allah’in kelebegin bedenindeki siviyi onun kanatlarina göndermek ve bu sayede kozanin kisitlayiciligindan kurtuldugu anda onun uçmasini saglamak için seçtigi bir yol olduguydu.
Bu gerçegi ögrendiginde , hayat boyu unutamayacagi bir sey de ögrenmisti: Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duydugumuz sey , çabalardir. Eger Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalirdik . Olabilecegimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdik..


Misafir 2 Mart 2006 14:52

Günlerdir, sana yeniden yazmamı istiyorsun benden...
Tek kanatlı, solgun düşlerimi, yüzünde kanayan o kutsal ışıkla aydınlatan sonsuzluk meleğim...
Sana neyi anlatayım?
Ruhumu yaktıktan sonra, artık damarlarımda dolaşan sensizliğin etimi yakan acısını mı?
O acıyı uyutsun diye sığındığım, ama sevgini orada da hep ama hep kaybettiğim soğuk rüyalarımı mı?
Odamın tavanındaki,yoksulluğumu ve kimsesizliğimi harç yapıp içine doldurduğum o derin,
o sonsuz çatlakların altında, sen diye her gece koynuna girdiğim o zamansız ölümlerimi mi?

Gözlerinden özgürlüğe akan mavi nehirlerde boğulduğum, canım sevgili, söyle...
Sana neyi anlatayım?

Şimdi burda değilsin...
Ama beni duyuyorsun, biliyorum. Kapat gözlerini
benim için ve dinle n'olur:

Bak, yoksun bunun anlamını biliyor musun?

Yokluğun, yüreğimdeki bu yıldızsız bu dipsiz
karanlık gece....
Yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken, gözlerinde unuttuğum dalgın gözlerim...
Yokluğun, gönül bahçenden kopartıp verdiğin için soldurmayıp, kuruttuğum ve tıpkı sevdam gibi
sonsuzluğa mahkum ettiğim
bu kırmızı güllerin...
Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar...
Her an gözümün önünde sakladığım mektupların...
Peçetelere yazdığın şiirlerin...
Hediyelerini sardığın paket kağıtların...
Sen gidince, hala sen kokuyordur, diye üzerime
giydiğim ve derin derin soluduğum giysilerin....
Yokluğun, elinin, kokunun, soluğunun değdiği herşeyi dünyanın en değerli hazinesi gibi saklayan,
bu yarı deli,bu hayattan kopuk ruhum...
Kapat gözlerini ve bana bak.. Ben diye ne varsa
gördüğün işte o senin yokluğun..

Söyle, sana neyi anlatayım?

Sabaha karşı çalan telefonumun ucunda, ne olur
bana hayattan daha kötü davran" diye sayıklayan
o kırgın o kendine çarpan sesini mi?

Yüzünde yara izleriyle gelirdin bana...
Vücudunun her yeri morluklar içinde gelirdin...
O solgun, o savrulmuş teninde açan mor renkli
kötücül çiçeklerde ağlatırdın beni...
Hayalkırıklıklarıyla örselenmiş ruhunu, acı bir
sevdanın gölgelediği gözlerini alır gelirdin...
Ben sana tutkundum, sense vücudundaki o morluklara...
Öfkeni değil, yaşadığın kırgınlığı anlatırdın bana...
O hep çok uzağımdaki, yüzü bir başkasına dönük
aşkını anlatırdın...
Dehşetle izlerdim seni...
Bir annenin karşılıksız şefkatiyle dinlerdim, tek söz etmeden...
Sarardım yaralarını, o morlukların ve yara izlerinin acısını dudaklarımla alır, kalbimin yokluğunla kanayan, karanlık odalarında saklar, elinin, kokunun ve soluğunun değdiği herşey gibi onları da biriktirdim....

Ve sonra giderdin...
Beni, ay ışığının rutubet kokulu duvarlarıma vurduğu, tek odalı sensizliğimde, aşkımla, deliliğimle, bu hayata
hep yabancı ruhumla bir başına bırakır, masanın
üzerinde senin için bıraktığım o tek sigarayı yakar
ve giderdin...
Hep giderdin...

Şimdi benden sana hayattan daha kötü davranmamı istiyorsun....
Sırf sana, seçimlerine ve hayatına duyduğun saygıdan, neden biraz olsun da kendine merhamet duymuyorsun, diyerek seni koruma hakkını bile kendinde göremeyen
o yaralı ruhumdan sana kötü davranmasını istiyorsun...

Her gece sen diye koynunda uyuduğum ölümün o soğuk nefesi gözlerimi kapatmadan önce, artık şahidi olamadığım hayatının vücudunda bıraktığı o
yaraları, morluklari, savruluşları iyileştirmesi için, seçimlerinle mutlu olman için Tanrı'ya dualar eden
benden, sana kötü davranmamı istiyorsun, öyle mi...

Şimdi burda değilsin...
Ama beni duyabiliyorsun, biliyorum...
Kapat gözlerini benim için ve dinle n'olur...

Bunu sana ancak bir kez söylemeye cesaretim var.

Aşk hala yüzünde taşıdığın, o derin, o bir türlü iyileşmeyen yara izi değildir sevgili....
O iz hırstır...
O iz bencilliktir...
O iz sana deðil, kendine tapan bir ihtirastır...
O iz senin o sonsuz ve hep kendini kanatan
merhametin gibi değil....
O iz sen gibi değil sevgili...

Sen hep sana hayat kadar kötü davrananları sevdin...
Sakın benden de bunu isteme n'olur...
Yapamam...

Sen beni hiç tanımadığım bir kentin, tek odali ve rutubet kokan bir evinde, aşkıma ve ölümüme bıraktın...
Beni soluksuz, umutsuz, sensiz bıraktın...
Benim o kırılgan öfkem yalnızca kendi yüreğimi kanattı, senin yüzündeki o kutsal ama o artık durmadan kanayan ışığı değil...
Isyanlarımın çığlığı bu kimsesiz ömrüme saplandı hep, senin özgürlüğüne değil...
Fırtınaların sürüklendi aşkımız...
Korkularının, yaralı geçmişinin, savruk benliğinin dalgalarında beni kaybedip kaybedip sonra yeniden buldun...
Seni hep uzaklara çağıran o yalnızlık rüzgarının alabora ettiği parçalanmış düşlerimi yeniden topladım sensizlik sürgünlerimde...
Kanayan sevdamı, vurgunu olduğum yüzündeki o kutsal ışıkla sardım...
Sığındığım bu huzurun bedelini hayatımla ödedim hep...
Bilmediğim yollardan geçtim kanatarak kendimi...

Ve şimdi sorular cevaplarını buldu...
Sükunetin ve güvenin o bilge dinginliğinde süzülüyor aşkım...
Artık, biliyorsun ki, sevgimin inadı hiç kırılmayacak....
Yüzümde gördüğün o bu dünyaya ait olmayan iyilik ve en zor anlarımda ortaya çıktığını söyleyen o "yasadışı gülümseyiş" birkez olsun sönmeyecek...

Benim sonsuzluk meleğim, affet ama bedeli ebedi sensizlik olsada sana hayattan daha kötü davranmayacagim...
Günlerdir sana yeniden yazmamı istiyorsun benden...
Sana neyi anlatayım... Her sarnıç küflü bir yağmuru, Her sevda bir ayrılığı yaşar....

''Cezmi Ersöz''



Misafir 2 Mart 2006 15:01

İnternet Aşıklarına
Yıllardır İnternet ile uğraşmama rağmen ilk kez evimde chat (sohbet) yapmak için kanala girdim. Nickim (rumuz) Bebek19. Tabii bir anda erkeklerden yüzlerce mesajla karşılaştım.
İnternetten çıkmaya karar veriyorum ama birden biri benim ona cevap vermemi sağlıyordu. Konuşma ilerledikçe biz hala klavyeyle boğuşuyor ve birbirimizi tanımak için elimizden geleni yapıyorduk. Aynı şehirdeydik.
Daha yeni tanıştığım bu kişi bana ev adresini okulunu ve hatta cep telefonunun numarasını bile vermekte bir an tereddüt etmemişti. Ben de ona web sitemdeki fotoğraflarıma bakması için adresimi verdim. Bunu izleyen günlerde mail ve chat dostluğumuz sürdü. İkimiz de birbirimize farklı şeyler hissediyor ama bunun yanlış anlaşılmasından korktuğumuz için hep arkadaşlık temennilerini yeniliyorduk. Sonunda ben de onun fotoğrafını gördüm.
Artık ilerleyen güven ve dostluğumuz ardından ben yine bir chat gecesinde, “Daha fazla beklemenin bir anlamı yok artık tanışalım”dememin üzerine buluşma günümüz kararlaştırıldı.
Buluşma yeri sinemanın önüydü. Oraya gittiğimde sinemaya girmek için bekleyen bir sürü insanla karşılaşınca bir an şok oldum ve üstelik aksi gibi hepsi bana bakıyordu. Kendimi topladım ve telefonunu çaldırmayı akıl ettim. O kadar kişinin arasında sonunda beklenen kişinin melodisi çalmaya başlamıştı. O yöne baktığımda kitapçı vitrininin önünde duranın o olduğunu fark ettim. Arkasını döndü ve hayatımın bundan sonraki kısmında büyük yer kaplayacak o tatlı gülümsemesiyle yanıma doğru yaklaştı.
“Merhaba” dedi. Bense “Sen o olmayabilirsin. Bu yüzden bir soru soracağım. En sevdiğim çizgi film kahramanı hangisi? dedim. Birkaç yanlış cevaptan sonra sonunda doğru olanı buldu. Sinemaya girdik. Oysa birbirimizin yüzünü sadece 5 dakika görebilmiştik.
Gittiğimiz ilk film ortama pek uygun değildi. Hatta berbat bir seçimdi. Filmin adı “Şeytan” dı. Onun bir suçu yoktu ki, ben seçmiştim...
Filmden sonra gerilen sinirlerimizi ancak buz gibi bir dondurma geçirebilirdi. Dondurma yerken bol bol konuştuk.
İkinci buluşmamız için 10 gün daha beklemeliydik çünkü İstanbul’ a gitmişti. O İstanbul’ dayken birbirimizi düşünecek çok zamanımız oldu. Döndükten sonra çok şey değişmişti. Bu kısa süreli ayrılıkta ikimizde birbirimizden hoşlandığımızı anlamıştık.
Onu takip eden zamanlarda sevgimiz katlanarak devam etti. Aşkın ne zaman, nerde ve hangi şarlarda size gülümseyeceği hiç belli olmaz. Biz o zor anı sanal alemde yakaladık. Şimdi 6 aydır her gün tanrıya bizi birbirimize armağan ettiği için dua ediyoruz. Ya o gece chate girmeseydik...


Misafir 2 Mart 2006 15:05

DAYANACAKSIN YÜREGİM

Her zamanki gibi tekduze,siradan bir gunun ardindan,geceler dostum oldu kucaklayarak karsiladi beni bir tek yildiz bile goremeden.
Hep dunlerimi yarinlarimi dusunerek oyalandim durdum ya,bu gunun tadina varamadigim bir gun daha eksildi ömrümden.
Hic bir seyin sonunun gelmedigi gibi,
icimde buruklugun verdigi aci ve huznun de sonu gelmeyecek kimbilir.
Sevincide ,huznude icice hisettim.Vefa ile ihaneti birarada tattim.
Noktayi koymam gerekirken insanlara virguller dagittim.
Gulmeyi ,eglenmeyi beceremedim ama agladim hickiriklarla doya doya.
Bugün yapilan güzelliklerin,iyiliklerin bir anda kolayca silinip ,unutulacagi bir carkin icinde dolasmanin hicte kolay olmadigini ogrendim.
Bu acilar benimdir diyerek,sahip cikip kanayan yaralarimi
gizleyerek yasamayida ogrendim.
Evet dun bitmistir deriz,bugune bakalim diye hep,oysa hayat dunden izler birakiyor ruhumuza.Oyleyse dunde bizim,yarinda bizim bir parcamiz.
Ve yalnizliklar son nefesimizi teslim edinceye dek.Herkez benim gibi yalniz midir bu dunyada,yoksa yalnizlik ben miyim bilmiyorum.yalnizliklarda asklar gibi tariften mahrum ,kisiye gore degisir.Benim yalnizliklarimsa bambaska.
Vefasizlarla basedebilmek zormus ama ne kadar haksizliga ugradiysam o kadar güçlendigimi kesfettim,bilmezdim bu kadar denli güçlü ,bu kadar aciya katlanabilecegimi.Ama yinede bir gun yikilmaktan korkuyorum.
papatyalardan taclarim olmadi hiç,dilekler tutamadim yildiz kayarken,
cünki hep köpruler kurmaya calismakla gecti günlerim.Sevgi köprüleri,dostluk köprüleri,onlar yikti ben kurdum yenilerini yilmadan,usanmadan.
Umutlarim simdi bir yanda,sonbaharlarim diger yanda,ne ileri bir adim,ne geriye bir adim atamamanin ezikligi acitip duruyor yüregimi.Bazen yangin yerine ,bazen buzdagina dönüsuyor bedenimortasini bulamiyorum.
hayat inisli,cikisli uzun bir yol.O yolda
karsima ne cikacagini bilmeden yalnizligimla yuruyorum.Ama bu yolun basi nereden ben neresindeyim bilemiyorum.
Bayram sevinci içinde uyanarak,icimden sarkilar mirildandigim
sabahlar simdi cok uzak.
Sevipte deger verdigimse vuslata hem bana hem vuslata uzak.
Olsun nasilsa bir gün seven gönüller birbirini bulacak.
Kalpler de özlenen ,beklenen bayramlar bir gün bu dünyayi dolduracak.
Dayanacaksin yüregim baska çaren yok.


Misafir 2 Mart 2006 15:11

Seni Özlüyorum Küçüğüm

Canım... beni hep ne mutlu ediyor biliyor musun ? İçten gülümsemelerin,dokunulduğunda iz bırakan temasların ,içimi ısıtan yürekten gelen sözlerin...Ve o bana derinden bakan , herşeyi yıldızlara bakarken söyleyen bal gözlerin..Dün akşamı unutmak mümkün mü ? Alamadım ki gözlerimi senden.. Yanından geçemedim bu sefer küçük mutluluklarımın,baktıkça baktım içime yazdım seni..Sevgimi ertelemedim gidişinin şerefine bebeğim..Sen varsın derken bu gece,yokluğun acıttı beni..Bakınca anladın değil mi, gecemize yıldızlar dolduğunu, gidişinden belli ki bi haberler, bize göz kırpıyorlar...
Seni seviyorum birtanem ,her gece senin için dinleyeceğim şarkılarımızı ve gökyüzüne bakacağım..Yıldızlar mutlaka beni sana taşıyacaklar..Seni öpünce hafif bir esinti değecek o güzel tenine ve yine anlayacaksın terin terim de,tenin tenimde...Her yeni doğan güne seni seviyorum diye başlayıp yanında olacağım..Kim benim gibi yurt edebilir ki senin sevgini hiç düşündün mü ? Küçüğüm ben ne zaman sensiz kalsam uzuyor gecelerim,dağılıyorum sanki…ve sen zannederim anlamıyorsun yokluğunda her gün bıraz daha yaşlandığımı….
Neden azalmıyorsun yüreğimde tatlım ? Ben bugüne kadar kimseyi yokluğunda bu kadar önemseyeceğimi bilmezdim,daha 24 saat olmadı bile özledim seni..Senle beraber gece oluyorum,Ve çok özlüyorum senli sabahları.. Senli yarınları, sensiz yaşama düşüncesi ne kadar ürkütücü bir bilsen.Hala senin şeytanlarla savaşların aklımda belki de ondandır huzursuzluğum. Kimse yok muydu sevgiye açlığımı dindirecek derken buldum seni küçüğüm.Ondandır sana özlemim. Ben niye susuyorum küçüğüm bu gece,sarhoşum sanırım ama sen misin,rakı mı sebebi bilmiyorum..
Tenine daha çok dokunacağım bu gece,elimde yüreğim yanında olacağım.. Sana olan aşkımın o en çıkmaz yollarına saldım düşlerimi.Ve bugün sen uzakta ben burada…Dün gece ben yatağımda huzurla uyuduğumu zannederken,hayalin usulca bana sarılıp,sessizce öpmeye başladı beni.. seni sevmek işte o yakıcı sevgi,bildiğim her şeyi ve önem sırasını değiştiriverdi.Sen güzel kadınım bana her şeyi unutturan, beynime, kalbime sahip olansın..Seni seviyorum ve özlüyorum..Özlemeye de dönünceye kadar devam edeceğim.. Meleklerin kulağına bunu fısıldıyorum. Senin kulağına fısıldasın diye....


Misafir 3 Mart 2006 01:05

Gözlerine İhtiyacım Var

Yine bir aksam ustu... Ve ben yine bulutlarla beraber cay iciyorum... Az sekerli. Aylardan ekim. Uc gun sonra dolunay cikacak. Hava birazcik serin gibi. Senin yanimda olmani istedigim aksamlardan birisi iste. Her aksamki gibi yine bos ve yine sabaha gebe.

Sanki kar yagacakmis saniyorum. Birazcik serin dedim ya iste bu serinlik sadece bu aksama ozgu bir serinlik degil. Temmuz dada boyleydi hava benim icin. Seni ariyorum.

Belki biraz sana sarilir isitirim kendimi diye dusunuyorum. Sen yanimda olsan belki subat ta bile yalinayak gezebilirim. Subat bile usutmez beni yanimda olsan. Hatta mart bile bir sey yapamaz.

Eminim. Sen yanimda olsan deniz kenarina bile giderim seninle. Deniz donmus bile olsa sen yanimda olunca bana bir sey olmaz bilirim. Ben kardan adam yapmaya bayilirim. Ama kardan adam yaparken hic sabir edemem. Biran evvel olsun da bitsin diye acele ederim. Hele o en son havucu burun olarak takmak yok mu iste o bitiriyor beni. Komur ile goz ve dudak yapip ona gulumsemeyi ogretmek bir baska haz benim icin.

Tabi birde boynumdaki kaskolu usumesin diye onun boynuna dolamak sanki birisine buyuk bir iyilik yapmisim hissini verir bana hep. Iste sadece o zamanlar sevmem ben gunesi. Zaten ben usumesin diye ona kaskolumu vermistim niye doguyorsun aptal gunes.Sen yanimda olsan seninle de kardan adam yapardik.

Ama o zaman ben hic acele etmezdim. Ne kadar uzun surerse sursun beklerdim. Isterse hic bitmesin. Beklerdim. Bir daha ki kisi bile beklerdim sen yanimda olsan. Sen yanimda olsan bu sefer havucu kardan adamin burnuna takmazdim. Seninle beraber oturur kitir kitir yerdik. Bize okulda ogrettiler. Havuc gozlere cok iyi gelirmis. Hep oyle derdi zahide ogretmen. Zaten benim de senin gozlerine ihtiyacim var. Onlara iyi bakmam lazim. Her gun bir havuc yerdik seninle.

Sirf gozlerine iyi gelsin diye. Biliyorsun benim senin gozlerine ihtiyacim var. Sonra kardan adamin gozlerini ve dudaklarini yapardik. Ben gozlerini yapardim sende dudaklarini yapardin.

Dudaklarini sen yaptigin icinde gulumsemeyi ogretmek sana duserdi. Eminim ona cok iyi ogretirdin gulumsemeyi. Ayni senin gulusun gibi simsicak gulerdi biliyorum. Iyi ogretirdin.

Sen yanimda olsan kaskolumu sana verirdim. Nasil olsa kardan adam gulumsemeyi ogrendi ya usumez artik. Artik gunes bile ciksa uzulmem ben.Sen yanimdasin ya bir tane kardan adam daha yapariz gunes batinca. Gunes dogunca yine eritir onu. Biz bir tane daha yapariz.

Sen yanimda olsan bu kez bulutlara hic yuz vermem. Cayimi seninle icerim. Uc sekerli. Sen yanimda olsan beraber kiz kulesine gideriz. Yok yok gitmeyiz. Uskudar da bir rihtim turu yapariz. Sonra kiz kulesini uzaktan uzaga soyle bir suzeriz. Tam karsisina oturup uzun uzun bakariz. Yok yok uzun uzun bakmayiz. Uzun uzun bakarsak gozlerimiz yorulur. Biliyorsun benim senin gozlerine ihtiyacim var ya onlari fazla yormayiz. Zaten daha cok gezecek yer var.

Sonra ....

Sonra nereye gidelim ? Sonrasina sen karar ver canim. Biliyorsun sende soylemistin ya nereye gittigin onemli degil kiminle gittigin onemli diye... Sen yanimda olsan nereye olursa oraya giderdim....

Alıntı


Misafir 3 Mart 2006 01:16

Yapmış olduğum iş gereği saatler ile iç içeydim. Bundan dolayıdır ki zaman olgusunun bendeki önemi her daim ulvidir. Kimileri gibi onun bir oyun ve yahut zaruri bir gereksinim olduğunu düşünmem ben. O, başlı başına bir anlam ve yaşamdır. Onun sahip olduğu değerler hiçbirimizde yoktur ve olması da tabii değildir. O, ondan, bundan ve yahut şundan farklıdır. Ondaki derinlik ve karmaşıklık bir denklem gibi işler. O, bir dikkattir ve sonsuzdur.

***

Küçük bir saat dükkânım vardı. Eski saatleri tamir eder, yenilerine de iyi bir hayat bulmaya çalışırdım. Onların ulviliklerini bütün insanlar anlasın diye, anlamlarını da bir o kadar yoğunlaştırırdım. Kimsenin yaklaşmadığı gibi ben, onlara bir insana duyulan dikkat ile yaklaşırdım. Onları saatlerce dinler, dertlerine deva olmaya çalışırdım. En büyük dertleri ise: ''İlgisizlik'' idi…

En çok üzüldüğüm eski saatlerdi. Çöplerden toplar ve yahut çevremde tanıdığım insanlara sorarak sahip oldukları eski saatleri isterdim. Onlara yeni bir hayat vermek, eski günlerini unutmaları için değişik bir hüner eklemek en büyük zevkimdi. Onların bu durumdan memnun olduklarını hisseder ve onların bu mutlu hallerine ben de eşlik ederdim. Bu bir nevi doktorluk gibiydi. ''Hastasını ölümden kurtaran doktor mutlu olur'' söyleminle birebir uyuşmaktaydı benim durumum.

Beni bir diğer üzen şey ise değiştirilmeye gelen saatlerdi. Onlar ki birçok zorluğa katlanmış ve yıllardır sahibine zaman olgusunu göstermiş, belki de zamanı kendileri oluşturmuş olup bir gün gelir değiştirilmeye yüz tutmuştur. İşte, insan o zaman kahır olur. Hele benim gibi onları yaşayan bir kişi benliğinden bile belli bir süre ödün verir. Aslında eskilerinde bir asillik vardır. Çünkü belli bir zaman dilimi içerisinde birçok şey görmüş ve deneyim kazanmıştır. Belki de zaman olgusunu içten içe yaşatmıştır. Ama böyle olsa neden değiştirilsin ki? İşte bu sorunun cevabını bulmak hülasa zordur. Çünkü her kafandan bir ses çıkar. Bu da kolay olan şeyi zaman konusunda daraltır, onu belli bir kalıba sokmaya çalışır. Oysa o, bir tanım ve kalıp istemez. Çünkü o bunlara sığmaz. İşte eski saatler de böyle vakalarla yüz yüze gelmiştir. Ayrıca gelen şikâyetlerin hepsinde de: ''Artık bu çalışmıyor, bana zamanı tam olarak göstermiyor!'' gibi sinirlilik halleri vardı. Belki saatlerin, sahiplerine ödettiği bir derstir bu.

İnsanların neden zaman olgusuna ilgi göstermediğini ve yahut ona boş bir durummuş gibi bakmalarını hiç anlamadım. Çünkü bu kadar değerli ve bu kadar sistemli olan şey ilgisizlik çekmemelidir. Hele hayatın merkezinde de bulunuyorsa bu tutum ona saygısızlık gibidir. Benden saat almaya gelen ve saatler hakkında bilgi öğrenmek isteyen kişilere ilk sorduğum sorudur bu. ''Niçin zaman yeterince ilgi görmüyor?'' Bu soruya verilen cevapların hepsi birbiri gibidir. Belli bir sonuç yok ama yüz kızartıcı durum çoktur. Bu sorudan sonra gerçekten akıllarına zaman olgusunun ulviliği gelir. Bence bu sorunun tek bir cevabı var. O kadar çok hızlı yaşıyoruz ki, yaptığımız eylemlerin bile farkında değiliz. Bundan dolayıdır ki zaman ile birlikte birçok olgunun da farkında değiliz. Bu büyük bir kayıptır.

Saat nesnesinde ve bunu kapsayan zaman olgusunda benim dikkatimi, ilgimi ve şaşkınlığımı çeken en büyük şey saniyedir. O kadar hızlı akan bir zarafetin belli bir biçim oluşturması çok değişiktir. Hele bunu matematiksel işlemler ile açıklamak bu vakanın ne kadar şaşırtıcı olduğunu göstermektedir. Düşünüldüğünde yaşadığımız bir dakikanın altmış saniye olması abartılacak bir durumdur. Çünkü yaşadığımız altmış saniye hem kelime olarak hem de sayı bazında bayağı büyüktür. Ve bu büyüklük karşısında şaşırmadan durmak yürek ister. Ayrıca şu unutulmamalıdır ki her dakika ve yahut en küçük zaman dilimi saniyeler ile oluşmaktadır. Saniyelerin, hayatımızdaki zaman olgusunun temel taşı olduğunu belirtmek kesinlikle yalan değildir. Ve bence bu, bu vaka için yapılabilecek en iyi açıklamadır.

***

Düşünüldüğünde saatler, sahiplerinin en mahrem dostlarıdır. Çünkü onların her anında yanındadırlar. Sahiplerinin yaptıklarını, hissettiklerini her daim onlar da yapar ve hissederler. Belki bu vaka karşısında onlara nesne gözüyle değil de bir insan gözüyle bakmak daha mantıklı olur. Çünkü bu mahremlik sadece insanlar arasında olur. Böylelikle saatleri, sahiplerinden ayrı görmemek ve onları bir bütün kabul etmek büyük bir yanlışlık olarak addedilmemelidir. Hatta bu vakitten sonra saatler sahiplerine temessül etme gönüllülüğünde bile bulunabilirler. Bu vakada bunun kadar tabii bir şey de olamaz.

Saatleri insanlara benzetmemin bir diğer nedeni de farklı bir bakış açısıyla ortaya çıkar. Çünkü bilindiğinde bir insanın tek başına kendini doğru yöne çekmesi ve yahut farklılıklar karşısında ayarlaması imkânsızdır. Saatler de aynen böyledir! Onlar da birileri ile etkileşime girerek ve başkalarının onları ayarlamasını bekleyerek yaşarlar. Hülasa kendi kendilerini ayarlayamazlar. Belki bu yüzdendir ki birbirleri ile olan ilişkileri bir nebze daha perçinleşir.

Daha söylemediğim ve yahut söylemeye yeltenmediğim birçok şey var. Filhakika saatler ile ilgili anılarımı anlatsam zaman kavramının bendeki değerini anlarsınız. Buna birde saatler eklenince… Sanırım bunları bir de yaşayınca tadına doyum olmayacak şeyler ortaya çıkıyor. Aslında saatler ile bir saat geçirmeniz bile yeni şeyler öğrenmeniz demektir. Kaldı ki benim gibi onların içinde olsanız… Tarif gerektirmeyen bir durum oluşabilirdi! Hepsini unutup bir şey söylemek gerekirsek, saatte ayar çok önemlidir. Hatta: ''İyi ayarlanmış saat, sahip olduğu bir saniyeyi bile ziyan etmez!''


Misafir 3 Mart 2006 08:22

Bir Sevda Hikayesi
Bugün sakin ve güzel bir gündü. Görünüşte diğer günlerden farkı olmayan bir gün; ancak, hiç de göründüğü gibi bir gün değildi. Bakmasını bilen için hiçbir zaman günler birbirinin aynısı değildir. Çevreye kapalı gözle bakanlar olan bitenden habersiz yaşadıkları için çevrelerinden hiçbir şeyin değişmediğini söylerler. Aradan yıllar geçmesine rağmen görüştüğünüz birine: “Ben oradan ayrıldıktan sonra neler oldu, ne değişti?” diye sorduğunuz zaman genellikle: “Her şey bıraktığın gibi” cevabını alırsınız. Bu sözün iki anlamı var: “birincisi, sana anlatmak istemiyorum, ikincisi ise ben kör yaşıyorum....” Ne yazık ki bu gizli cevaplardan çoğu zaman ikincisi doğru oluyor. Bundan şunu anlıyoruz ki biz bir sürü körle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Bu insanların dünyayı anlamaları ve ona karşı da tavır almaları da çok farklı oluyor. Onlar dünyayı körlerin fili tarif etmesi gibi parça parça anlıyorlar, bu yüzden de mutlu olmaları mümkün olmuyor. O bunları düşünürken karşı balkondan bir müzik sesi geldi. Sonra etrafındaki çiçeklerin kokusunu hissetti. Bir rüzgar esti, onun serinliği bütün vücudunu sardı. Balkona baktı, çok güzel sarışın bir kız balkon demirlerine dayanmış gökyüzüne bakıp müziğin ritmine uyarak başını sallıyor ve ara sıra ağzındaki sakızı şişirip şişirip patlatıyordu. Önce kıza baktı. Sonra müziğe kulak verdi. Çok yanık bir türküydü bu. Sonu hüsranla biten, acı bir aşk hikayesinin türküsü.. Türküleri ve bunların hayatla olan sıkı bağlarını düşündü. Hiçbir edebi tür Türküler kadar hayatı derinden kavramıyordu. Yine hiçbir edebi tür Türküler kadar yaşanmamıştır. İşin garibi, Türküler hep yanık, hep acıklıydı. Hemen hepsinin temelinde gönül kanatan bir hikaye vardı. Bu yüzden de Türkülerimiz hep gözü yaşlıdır. Onları dinleyenlerin de gönülleri kanar ve gözleri yaşarır. Anadolu’da görev yaparken küçük bir kız çocuktan bir türkü dinlemişti. Nişanlanan genç başlık parası biriktirmek için gurbete çıkar. Aradan yıllar geçer. Başlık parasını biriktiren genç adam evine varır. İçeriye girer onu kimse karşılamaz. Ev boştur ve terk edilmiş bir hali vardır. Bir müddet sonra komşular onun etrafını alırlar. Genç adam onlara ana babasını sorar. Ona iki mezar gösterirler: “Aha anay babay burda” derler. Genç sarsılır, gözleri dalar, bir müddet geçer; bu sefer de: “Ya nişanlım Fato nerde” der. Komşular birbirinin yüzüne bakarlar ve: “O çoktan evlendi” diye cevap verirler. Gurbetten dönen bu insan kendi köyünde gurbeti bulur. Ana babası ölmüş, sevdiği Fato’su başkasının olmuştur. Artık o orada duramayacak ve çekip gidecektir. Çünkü başka çaresi kalmamıştır.
Balkondan gelen sesteki Türkü de bundan farksızdı. O anda bunun gibi binlerce, hatta yüz binlerce anlatılmamış sevda masalını düşündü. Bunlar bilinen hikayelerdi, ya bilinmeyenler. Çevresindeki insanları düşündü. Yanından gelip geçen bu insan selinde kim bilir ne acı fakat anlatılmamış sevda hikayeleri vardı. Sonra kendini düşündü. Onu hala yakan ve bir türlü peşini bırakmayan bir hikayesi yok muydu? Elbette vardı; ama ne yazık ki bu hikayenin bir Türküsü bile yoktu.
Gözlerini uzaklara, çok uzaklara dikti. Önündeki beton blokları delen bakışları çok uzak yıllara uzandı. İçinde çok ince bir sızı başladı. Bu sızı yavaş yavaş bütün uzviyetini sardı. Öyle ki bir müddet sonra baştan ayağa acı içinde kaldı. Bunca yıldan sonra hala aynı duyguları duyuyor olmasına şaştı. Kalbi çarpıyor, sanki yeniden o güzel günlere geri dönmüş gibi yüzü kıpkırmızı kesiliyor, dili tutuluyor, içi daralıyordu. Yaşı altmışı geçiyordu. Aradan yirmi yıl geçmişti. O hala yüreğini yakan bu aşkı içinden söküp atamamış, ondan kaçamamıştı. Sevdiği kadını nerede ve nasıl tanıdığını hiç düşünmedi. Onu görmeden sevmiş, ona deliler gibi bağlanmıştı. Aylarca konuşmuşlar, telefonlaşmışlardı. Onu çok sevmişti, fakat, sevdiği kadın evliydi. O da evliydi. Buna rağmen onu çok sevmişti. Kadın da bu duygulara kayıtsız kalmamış o da onu tertemiz duygularla sevmiş, ona bağlanmıştı. Bu çaresiz bir aşktı. Kavuşmaları, aynı çatı altına gelmeleri, birlikte bir yuva kurmaları imkansızdı. İkisi de bunu biliyordu, bu çaresizliği yenmeye güçleri yoktu. Kader onları koparılması imkansız bağlarla ayrılığa bağlamıştı. Bu bağları koparmaya çalışmadılar. Biliyorlardı ki bu bağları koparmaya çalıştıkça çaresizliklerini daha derinden anlayacaklar ve daha çok acı çekeceklerdi. İlk buluşmalarını düşündü. İstanbul’da buluşmuşlardı. İkisi de on sekizlik aşıklar gibi heyecanlıydı.. Yanlarında daha üç kadın vardı. Bir müddet birlikte konuştular, sonra kadınlar kalkıp onları baş başa bıraktılar... Adamını dili tutulmuştu, hasretlisi yanındaydı. Ona istese dokunabilirdi; ama, buna bir türlü cesaret edemiyordu... Dokunsa sanki elinden uçup gidecekmiş gibi bir hisse kapılıyordu... Ona, canım, sevgilim sen benim bir tanemsin, sen benim ömrümün anlamısın, sen benim ruhumsun, sen.. sen... ve daha bunun gibi dünyada ne kadar güzel şey varsa söylemek istiyordu... Fakat boğazına bir şey düğümlendi... Bütün bu düşündükleri orada takılı kaldı, bir türlü dudaklarından dökülüp o sevgili yare ulaşamadı...

Kadın onunla pek göz göze gelmek istemiyordu... Nedendir bilinmez ama, adam, her şeyin bittiğini düşünüyordu... Daha önceki konuşmaların sıcaklığını bir türlü bulamıyordu... Ancak onu çok daha derinden sevdiğini hissediyordu. Yüreğini büyük bir acı sardı. Gözleri doldu... Ağlamamak için kendini güç tuttu... Kadın konuşmasını bekledi ve dayanamadı: “Söyle” dedi. Adam önüne baktı. Konuşmaya gücü yoktu. Konuşsa sesi ağlamaklı çıkacak ve kendini tutamayıp ağlayacak, etraftakilere rezil olacaktı... Kadına: “gözlerime bakmıyor musun, anlamıyor musun?” diyebildi... Kadın: “Elbette bakıyorum ve anlıyorum, o kadar aptal değilim” dedi. Adam: “Bana doğru söyle, beni seviyor musun?” diye sordu. Kadın: “evet” dedi... Çok mutlu olmuştu... Ama içindeki azabı bu söz de dindiremedi... Biliyordu, bu ilk ve son buluşmaydı... Kadın aynı şeyi düşünüyormuydu bilmiyordu... Belki onu kırmamak için: “Gün doğmadan neler
doğar, bakarsın ilerde yine buluşuruz, yine görüşürüz” dedi... Bu pek inand! ırıcı gelmedi adama...

Ayrılma zamanı gelmişti. Kalktılar... Yürüdüler ve yemek yiyen diğer üç kadının yanına gittiler. Adam: “Ben gidiyorum, siz yemek yiyorsunuz, sofrada elinizi sıkmayım, tanıştığıma memnun oldum” dedi ve hemen yanında ayakta duran sarışın kadının elini tuttu. Ona ne dediğini bilmiyordu... Ayrıldılar... Adam giderken defalarca geriye dönüp o güzel sevgilisine içi kan ağlayarak baktı... Ne yazık ki onun sırtı ona dönüktü, yüzünü çok istediği halde göremedi...

Bu onların son görüşmesi olmuştu......
Saatlerce oturduğu yerden biraz zorlukla da olsa doğruldu. Evin önündeki çiçeklere doğru yürüdü. Hepsine teker teker baktı ve hepsini okşayıp sevdi. En sonunda bir sarı gülün önünde durdu. Onu eline aldı. Eğildi ve derin derin içine çekerek kokladı. Yapraklarını tek tek okşadı, sevdi. Yoldan geçenler bu yaşlı adamın çiçekleri ne kadar sevdiğini düşündüler. Ona hayretle baktılar, gıpta ettiler. Ne yazık ki hiç biri onun o sarı gülü neden bu kadar sevdiğini ve onu okşarken içinde bir ateşin yandığını bilmiyordu. Gülün üzerine düşen iki damla gözyaşını ise yaşlı adamın kendisinden başka hiç kimse görmedi.


Misafir 3 Mart 2006 08:24

Duygu Adaları
Bir zamanlar, butun duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi,adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş, çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır misin?" diye sormuş. Zenginlik, "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş. Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibirden yardim istemiş. "Kibir, lütfen bana yardim et!" "Sana yardim edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardim istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk''ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk''ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu Aşk''tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Ask''a yardim eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi''ye sormuş: "Bana yardim eden kimdi?" "O, Zaman''di" diye cevap vermis Bilgi. "Zaman mi? Neden bana yardim etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman Ask''in ne kadar büyük olduğunu anlayabilir


Misafir 3 Mart 2006 08:36

güllerim kanıyor
tek geceler alıyor göz yaşlarımı hep geceler sunuyor yalnızlııkların en koyusunu gün doğuyor isemediğim hale gülüyor dudaklarım ama gülerkende ağlıyor gözlerim en çok geceleri seviyorum karanlıkları saklıyorları beni sanki yanlızğın pardüsesini örtüp üstüme beni gökyüzüne taşıyor tabut içnde ellerim kelepce ... içimde fırtınalar kopuyor binlerce çığlık binlerceeeeee binlerce göz yaşı akıyor içimde cıldırıyor olamadıklarına benliğim elim uzanmıyor gücüm yetmiyor gayretim faydasız ... düşüyor çığlıklarım yine kapanıyorum kendi içime soruyorum kendime kendimi bulanıklığın en ucunda göktesin diyor kimsesiz yanında teksin ne farkeder ucunda olmuş ha bucağında dil döndüğünce döküyor içimi ellerim sana ey kalemim tertemiz kağıtıda pisletiyor um deryalarımla bunalım halim ayakta duramayışım doğuştanmış meğer farkında değilim keşke böle olsaydılarla yiyipp bitirmek boşa kendini ey zihnim keşke böle olsaydılaı kapat sözde kalmasın sözlerin in en içine odalarına gir ve bak...



Misafir 3 Mart 2006 22:17

Mükemmel Kalp


Genç bir adam kendi kalbinin yörenin en güzel kalbi olduğunu ilan etmişti. Onu görenlerde bunu onaylamıştı. Birden kalabalığı tam ortadan yaran yaşlı bir adam genç adama doğru yürüdü ve :"Ne için senin kalbin benim ki kadar güzel değil "dedi. İşte tam o anda kalabalık ve genç adam yaşlı adamın kalbine doğru baktılar. Çok hızlı çarpıyordu fakat içinde çok fazla yara ve zaten çok az kalan boşluklarda çentikler vardı, onlarında üzeri keskin çentiklerle dolu idi.Yaşlı adamın yaşlı kalbinin çok acı çektiği belli oluyordu İnsanlar şaşırmıştı, yaşlı adam nasıl bu kalbin en güzel kalp olduğunu söyleyebilirdi. Genç adam gülerek"şaka ediyor olmalısın" dedi yaşlı adama" benim kalbim pürüzsüz mükemmellikte iken seninki gözyaşları ve acılardan oluşmuş yara izleri ile dolu" "Doğru" diye yanıt verdi yaşlı adam " Senin kalbin mükemmel gözüküyor fakat ben asla yaşlı kalbimi senle değismem. O gördüğün her yara benim sevgimi verdiğim bir kişiyi gösteriyor, onlara kalbimin bir parçasını seve seve verdim onlarda kendilerinden bir parçayı bana verdiler bu yüzden bu parçalar benim verdiğim parçalara bazen tam uymadılar ve üstünde yada köşelerinde pürüzler oldu fakat ben onların her parçasını tek tek seviyorum , çünkü onların herbiri paylaşılan sevgileri , dostlukları bana hatırlatıyor. Bazen de sevgimin ve dostluklarımın karşılığını alamadım ,o kalbimin içindeki yara dolu boşluklarda bu yüzden ucu kıvrık bıçak gibi ve oldukça da acı verir, fakat hala boşturlar ve başka bir kalplerinde bana sevgi ve dostluklarını verebileceklerini böylece de bu boşlukları doldurabileceklerini gösterir ve benim hala o umutla yaşamamı sağlar. Şimdi söyle genç adam sence hangi kalp daha güzel ?" Genç adamın gözleri sevgi gözyaşlariyla dolmuştu Yaşlı adama doğru yürüdü ve kalbinden genç ve güzel bir parçayı dostça ona doğru verdi. Yaşlı adamı kalbinde hala bir çok boşluk vardı.Yaşlı adam gençadamın cömertçe verdiği kalbi dostlarının olduğu bölüme yerleştirdi, üzerine çentikler attı ve yerine bir güzel oturttu. Genç adam kendi kalbine doğru baktı artık eskisi kadar mükemmel ve pürüzsüz değildi ta ki yaşlı adam ona kendi kalbinden eski fakat güzel bir parça verene kadar. Sonunda genç adam ve oradaki kalabalık gerçek kalbin güzelliğini anlamıştı. Kalbi güzelleştiren onunla paylaşılan sevgi ve dostluktu. İçinde sevgi barındırmayan ve taşımayan hiçbir kalp gerçekten güzel olmazdı.



Misafir 4 Mart 2006 00:45

Aşk Sevmekse Sevmek Nedir?

Dün gece yine seni düşündüm
her zaman ki gibi
geçtiğimiz yaz aylarını düşündüm
hasretin sevginle birleşti gözyaşı olarak döndü bana.
Sensizliğine bürünmüş dünyamda
kendi egemenliğimi kurmaya çalışıyordum
tam kendim için bir şeyler yapacaktım ki
tekrar geldi hiç gözümün önünden gitmeyen
gözlerin.

Sandığın içinden fotoğraflarımızı buldum
sanki sensizliği tadacakmışım gibi sarılmışım sana
yüzüm gülüyor. Mutluyum!
Artık dayanamıyorum sensizliğe.
Acı veriyor fotoğraflarınla yaşamak bana
belki de aşkımızın kayan bir yıldız kadar.
Çabuk parlayıp söndüğünü bilmek yıpratıyor bedenimi
artık ben eski ben değilim. Mutlu olamıyorum eskisi gibi
bedenim susuz kaldı ne kadar içsem de daha kalacak.
Çünkü ben suya değil benim için daha da önemli olan sana,
senin sevgine susadım. Tam sevdanın rengini bulmuştum ki
gökteki yıldızımız kaydı. İlişkimizin başladığı gün bir fidan
dikmiştik ve söz vermiştik birbirimize sevgi ile büyütecektik diye.
Şimdi o ağaca kim bakacak sevgisiz kalıp sonsuzun derinliğine mi
kapılacak benim gibi çünkü ben sensiz karanlığın içinde kaybolmuş
gibiyim tek ışığım sendin yok olup gittin.
Artık kendi içimde 4 mevsim kış yaşıyorum çünkü yazım ve baharlarım beni
terk etti.
Bende artık yalnız içiyorum senin sevdiğin şarabı. Aynaları da kaldırdım
artık sevmiyorum onları.
Bana iyi bir yüz vermiyorlar baktığımda. Bahçemdeki kuşlar da sustu
artık aşkımızı şarkılara vurmuyorlar. Ne olur geri dön artık bebeğim
hayatımı artık siyah beyaz yaşamak istemiyorum...


Misafir 4 Mart 2006 00:47

Aşk Kağıda Dökülmüyor

Nasıl bir yazgıydı bu, yazanı yazdıranı belli olmayan? Hangi kader çizgisiydi yollarını kesiştiren? Hangi rüzgarlardı o güzel kadını, onun sakin küçük dünyasına getiren? Onu sakin denizlerden sürükleyip fırtınalı okyanuslara atan? Sırası mıydı bu aşkın, o ununu elemiş eleğini asmış, tüm sevdaları sürgünlere göndermişken?

Hangi acımasız yazgıydı, onu yeniden aynalara baktıran. O aynalar ki, hiç yalan söylemeyi bilmezlerdi. Geçen yılların bırktığı izleri insanın yüzüne acımasızca vururlardı. Azaltamazdı ki kalan saçlarındaki akları, yüzündeki çizgileri. Küçülüp, eriyordu, o güzel kadının belleğine kazınmış resminin yanında. Utanıyordu sevdasından, aşkından. Ona giden yollardaki uçurumlar, engeller büyüyordu. O, giderek uzak ve erişilmez bir tanrıça oluyordu. Kâr etmiyordu hiçbir şey; bilge teselliler, kitaplarda okudukları.

İster itiraf etsin, ister etmesin, düştüğü durumun bir tek tanımı vardı ve o da aşktı, sevdaydı. Ve o ömrümde hiç böyle sevdalanmamıştı. Bu sevda, platonik, romantik gibi klişelere sığmayan bir sevginin ürünüydü. Sözcüklerle tanımlanamayan, gece gündüz her saat, her an onu düşündüren, ona özge bir sevdaydı. Ah, bu yürek değil miydi onu yakan, bu onulmaz sevdalara düşüren. Sevginin o mütiş gücünü bu sevda ile öğrenmişti yeniden. Sevdiğiyle sadece aynı mekanlarda olabilmenin bile ne büyük bir mutluluk olduğunu, onun sadece telefondan duyulan sesinin bile tüm gökyüzünü maviye çevirebileceğini, karanlıkları aydınlatabileceğini bu sevda ile yaşamıştı. Ve aşkın insana çılgınlıklar yaptırabileceğini yeniden ta kanında hissediyordu.

Aşık olduğu kadınla olan en kısa ayrılıklar bile ona dayanılmaz geliyordu. Şimdi o yine uzaklardaydı. Ve ona olan hasreti aralarındaki mesafeler artıkça artıyordu. Üstelik günlerdir ondan haber alamamak kendisini deli ediyordu. Ona merhaba diyebilmek, bir tek sözcük de olsa sesini duyabilmek için her yolu deniyordu. Ama tüm çabaları sonuçsuz kalıyordu. Gece gündüz, her an onu düşünüp ona ulaşamamak, korkunç bir ızdıraptı. Kahrolmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu, elinden. Bu griler grisi, mavi yoksunu gökyüzünün altında çıldırasıya özlüyordu o kadını, onun gözlerini, gözlerinin rengini, gülüşünü.

Ayrılık acısıydı bu, kolay değildi üstesinden gelmek. Haykırsaydı sevgisini pencerelerden, bağırsaydı adını sokalara, diner miydi acıları? Yılın son günde yağan karın beyazına dökseydi karanlıklarını, aydınlanır mıydı içi? Batmakta olan güneşin kızıllığına, sütmavisi kesilen gökyüzüne çizseydi aşkını, azalır mıydı o kadına olan özlemi? Kalemini kanına batırıp ak kağıtlara yazsa bu aşkı, biter miydi hasret?

Bu son ayrılık, onu genç kadına olan sevgisini sorgulamaya zorluyordu. Aklı, bu sevdanın, hiçbir gerçekliğinin ve geleceğinin olmadığını söylüyor; kendisi için hiçbir şey ifade etmediğin, senin sevdana gereksinimi olmayan o kadını neden seviyorsun? diye soruyordu. O ve kalbi akılına karşı inatla direniyorlardı. "Evet, değer", diyordu, "yüz kere, bin kere değer!". Çünkü o kadın yaşamından çıktığında kendisini tekrar ölü hayatların, mavisi ve güneşi olmayan günlerin beklediğini biliyordu. "Değer" diyordu, "herşeye değer! Uğruna ölmeye, çılgınlıklar yapmaya, deli divane olmaya, Kerem gibi yanmaya değer!"

Niçin mi? Sadece o kadını görebilmek için, sadece sesini duyabilmek için, sadece güzel gözlerine bakabilmek için, o sıcak, o çocuksu gülüşünü yaşayabilmek için. Onu görünce heycanlanmak, onunla konuşurken toy bir delikanlı gibi ne söyleyeceğini, ne diyeceğini şaşırmak için. Onunla birlikteyken, onu düşünürken tüm dünyayı, tüm kaygıları unutabilmek için.

Tektaraflı sevdaların seveni acılara boğabileceğini ta başından biliyordu ve o acıları ak kağıtlara dökerek, şiirleştirip, öyküleştirerek yenebileceğini düşünmüştü. Ama bunun olanaksız olduğunu kısa zamanda anlamıştı: Gerçek aşk kendini yazdırmıyor, kağıda dökülemiyordu. Ve o aşka tutsak, aşık olduğu kadın ona yasak olsa da, aşka ihanet etmemek için; insanı insan yapan o yüce duygudan yana olmak için; belki de sadece "onu seviyorum, o halde yaşıyorum!", diyebilmek için, sonuna kadar direnecekti.


Misafir 4 Mart 2006 01:46

Sevgiye randevu






Annaceğim ve babacığım bu yazı sizin için!

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:
“Anne, biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”
“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum!” dedi annesi.

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.
Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda.
Bir de eve misafir gelecek oldu mu, kendisine hiç yer kalmıyordu.

Nerelere gitsindi?
Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere, kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.
“Sana yardım edeyim mi? dedi en sevimli hâlini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.
“Hayırdır? Bir yaramazlık mı düşünüyorsun? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”

Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında, anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır, “Nasıl yorulmuş yavrucak! Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek, alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

“Anneciğim, yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor. “
“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın.
Yorgunluktan ölüyorum. “ Bu kelimeden nefret ediyordu “Yorgunum, yorgun olduğumdan böyle yorgun yorgunken... “

“Anneciğim sen yorulma diye...”
“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lâzım.

Haydi, sen oyna biraz.”
“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”
“Eeee...”
“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”
“Ne yapayım?”
“Bilmem...”

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı. “Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı ile.

Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü.
Gaz lâmbasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını... Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne.

Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “Bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı.
Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda.

Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu.

Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına “İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.


Misafir 4 Mart 2006 04:29

Yolumuzdaki Engeller

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendiside pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.

Kese altın doluydu.Bir de kralın notu vardı içinde.

"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

"Her engel, yaşam koşullarınızı iyileştirebilecek bir fırsattır.."


Misafir 4 Mart 2006 04:30

Yıllar Geçsede..

1942 yılında, soğuk bir kış gününde Nazi toplama kampının içinde genç bir asker, dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür. Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır. Duygularını ifade etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar. Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti anlamına gelmektedir ve mutlu olur. Genç adam, genç kızın uzattığı elmayı alır. Parlak bir ışık onun karanlığına değmiştir.

Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile çılgınca olduğunu duşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise, kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular. Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir. Tipi ve dondurucu havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden
uzattığında, kalbi birkez daha sıcak duygularla dolar.

Bu sahne birkaç gün boyunca tekrarlanır. Sadece bir an ve sadece birkaç kelime edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için sabırsızlanırlar. Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda, genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile;

-Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka bir kampa gönderiyorlar" der ve geri dönüp vedalaşamayacak kadar buruk bir şekilde uzaklaşır.

O günden itibaren, kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır. Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi... Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür. Tanıdığı hayat bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü.

1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar.

-Savaş sırasında neredeydiniz? diye sorar kadın.
-Almanya da bir toplama kampındaydım diye yanıtlar adam.

Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra;

-Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum. Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur, bakışırdık. Sonra o gitti... Ama ben o nu hiç unutamadım. Hep sevdim... Çok sevdim.

Adam şaşkınlıkla sorar;

Bir gün o genç sana "Artık elma getirme, çünki başka bir kampa gönderiliyorum" dedi mi?

Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile:

-Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz? diye sorar.

Adam kadının gözlerinin içine bakarak;

O genç asker bendim. Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi. Benimle Evlenir misin?

1996 Yılında Sevgililer Gününde, Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı


Misafir 4 Mart 2006 14:06

MuTLuLuğu Haber eT...!

MuTLuLuğu haber eT bana ey doğan güneş... Sevdiğimden haber eyLe ey esen rüzgar... Kollarımda hüzün kokun, avuçLarımda sıcakLığın, dudakLarımda aL yanağının Tadı, Ben seni öyLe özLedim ki Tarifi mümkün değiL nede anLaTıLır, ancak yaşanır...

Kader denen kim vurdunun çarkında yuvarLanıp giTmeLere devam edeceğiz sanırım, ama umarım bu sefer yuvarLanıp giTmeLerimiz kısa sürecek, ve o aşk kokan sevda kokan sohbeTLerimize kaLdığımız yerden devam edeceğiz...

Aşk dedik ya adına bir kere mühürLedik ya birbirimizi yüreklerimize koLay koLayda söküp aTıLmıyor hani... Son sigaramın son nefesi gibi Tiryakin oLdum arTık senin…

Sevda kokuyor buram buram bu şehir, arTık isTesende siLemem seni doLaşTığımız, sarmaş doLaş oLduğumuz bu kaLdırımLardan, Ben sana aiTim, nasıL anLaTıLır, ancak yaşanır…

GözLerin, beni benden aLan benLiğime ben kaTan, yüreğimde sen avuçLarımda ayrıLıkTan kaLan hüzün, aşk dedik ya adına bi kere, mesafede girse aramıza, aramızda isTemedikLerimizde girse bizi bizden koparamazLar gayrı...

NasıL anLaTıLır biLmem ki... Sende aşkı TaTmaLısın, o sevda kadehinden bir yudum sende TaTmaLısın... Aşk dedik ya adına, sevda geceLerinde gökLere haykırdık ya ismini, nasıL Tarif ediLir biLemem ki, Tarifi yohk bu sevdayı yaşamak Lazım...

Aşk yaLan, sevda yaLan diyenLere, iki saTır sözüm var… Aşk, sevda öyLe bir duygu ki Tarifi yok anLaTıLması zor, Yaşamak Lazım yaşamak...

aLdığım nefesTesin... Canımın incisi...


Misafir 4 Mart 2006 18:53

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.


Misafir 5 Mart 2006 00:32

Aşk gider,acısı kalır...
Aşk için bahar..
Tehlike her yerdedir...
Vuruluverirsin hiç ummadığın birine.
Ama öyle çarpar ki kalbin, duracak gibi aldatır seni.
Bahardan sonra yaz gelir...
Hepimiz biliriz, sabun köpüğü gibidir yaz aşkları.
Bence öyle basit değil.Henüz silinmedi hiçbirinin yarası benden.
Aşk gitti ama acısını bıraktı, iz kaldı.
Güz aşkları mevsimine dönünce dönence, pencereye sinmiş insanlar gelir gözümün önüne.Ve yavaş yavaş görünürler etrafta.
Kimi yaza girerken terk ettiği aşkını, kimi yaz aşkını düşünür.
Kimi ayrılık planlar ama hala yüreği yanar.
Kimi terk edilmişliği sindirmeye çalışır.
Çok azdır taze aşk yakalayan.
Sanki bir doğum öncesi ölüm gibidir.Sonra kış gelir.
Kimi yüzsüzler yazın hiç aldatmamış gibi eski sevgilisine döner;kimi sadıklar kavuşur...Kimi yalnızdır, kimi yorgun...O yorgunlar için kış uykusu başlar...
Belki de taze baharlara, taze aşklara enerji depolarlar...
Aşk dört mevsimdir herkesin sözlüğünde.Ama nedense bana bu anlattıklarımı çağrıştırmaz.Saçmaladım belki de bir paragraf boyu.Yalan attım.Aslında doğru olsalar bile yalanlardı çünkü, hissetmediklerimi yazdım.Ezbere konuştum.
Aşk , kelimesi içimde gebe olduğum bir kelimedir.Her duyuşumda doğum sancısı çeker, doğuramam.
Ama gözlerimin önüne o gelir.
Sadece bir bakışına karın ağrıları, suyla yatışmalar.
Bir tebessüme ömür bulmak.İtiraf.Saatler süren telefon konuşmaları.İlk duygular, çocuksu güzellikler.
Ve sonra..... Nefessiz kalmacasına ağlamalar.
Izdırap çığlıkları...Kış..Kış..Kış..... Azap....
Ve sonunda doğan gün....Hemen her mevsim aşık olmuşumdur birilerine....Hatta sonbaharda bile...
Ama onca ufaklı büyüklü sevda içinde, böylesine derinde var olan,böyle yaktı mı iz bırakan, bu kadar çaresiz bırakan,bu kadar arzu illetine hasta eden, bu kadar dizginsiz, sorgusuz,başına buyruk, acımasız, bu kadar bugünsüz sevda görmedim.
Ve işte hiç biri böyle koyup, böyle yıkıp gitmedi.Ondan önce hiç biri içimden bir şey götürmemişti.Ondan sonrası zaten götüremez çünkü, götürülecek bir şey kalmadı..
İşte o insan, beni aşka karşı böyle kelimesiz böyle hayretli, böyle çaresiz, isteksiz bırakıp gitti..Şimdi ben nefretten bile aciz isem bana bir şeyler borçlu.
İçimden söküp aldığı bir şeyleri.Bana beni borçlu.Herkesi seven o sersem yüreğimi..Benden alıp kaçtığı o masum kızı borçlu.
Bana bir dün, birde yarın borçlu.
Benim ne günahım vardı da aşk için üç kelime etmekten aciz kalacaktım.Benim ne günahım vardı da her mevsim başka meyve yemek varken iştahsız kalacaktım.
Yoktu elbet günahım..Onunda yoktu ya..Öfkem susmama engel...Ama ikimizin de suçu yoktu...Suçlu yoktu..Benim mevsimim sonbaharsa, yaza, kışa, bahara dönmez...
Benim gibilerin nasibi pencere önüne sinip, mazide yaşamak,kendinle kanlı bıçaklı düellolar yapmak...Kendinle savaşmak , hırpalamak...
Yaptığının farkına varıp ,bir de üstüne onun için cezalandırmaktır.


Misafir 5 Mart 2006 09:51

Sana Seni YazıyOrum

Güneşin başka iklimleri aydınlatmaya,başka gönülleri ısıtmaya gittiği şu saatlerde kağıdı,kalemi elime alıp,seninle dertleşmek,yalnızca sana yazmak ve yalnızca seni özlemek geliyor içimden.Sana yazmak.''Sana seni Yazmak''
Seni ve yüreğimde anlam bulan duyguları...Sana ait yüreğimin derinliklerinden kopup gelen artçı şokları anlatmak ve toprağı alnından öperken yağmur taneleri,tüm banliğimle sana yağmak istiyorum...

Bu gece dudaklarımdan dökülen her kelimede sen varsın ve yine sen varsın yarım kalan sevdamın eksik taraflarında.Bomboş ve sessiz kaldırımlarda yürürken seni haykırıyorum sensizliğin inadına! Bu sensizlik gecesinde sevdamın en ücra köşelerine seni yazıyorum.

Bu gece gene yağmur yağıyor.Yağmur yağıyor gönlümün sensizlikle yanan her yerine.Yağsın,yağsın ki saklasın sensizliğimde döktüğüm gözyaşlarımı!Ve yine saklasın sensiz geçen bomboş hayatı...

İşte seni haykırıyorum sensizliğe alışamamış yüreğime,işte seni yazıyorum!!!
Bu gece gene yağmur yağıyor.Senyoksun oysa biliyorum ve üşüyorum sensiz kaldığım saatlerde. Gözyaşlarımı efkarıma kattım bu gece. Sevdamı,umudumu ve seni kızgın bir sel gibi kalbime akıttım.

Bu gece yağmurla beraber gözyaşlarım yağıyor ve ismini yazıyor sensizliğin acısı ile kıvranan kaldırımlara.Süzülen her damlada sen vardın ve yine sen vardın gecenin en karanlık anında. o,doya doya bakamadığım gözlerin,gözlerimin içine bir kez daha değseydi ve tebessümünden bir gül açsaydı yanaklarında,yetmez miydi? Bir bakışın bir ömüre değmez miydi?
İsmini kazıdığım kaldırımlara sanki sen yağıyorsun yağmurla birlikte ve sevgin yağıyor yüreğime...Yalnız ve bomboş odamda sen varsın hala.Hala sensizliğim duruyor yanı başımda...

Bu gece gözyaşlarım yağıyor sensizliğimle birlikte kaldırımlara.Seni arıyorum,erimekteyim...Karanlık geceye inat ay gökyüzünde...

Ve gökyüzü yüreğimde.......


Misafir 5 Mart 2006 09:54

.: Aşkımın Yemini :.

Bugün olduğu gibi, yarında,yarından sonrada,ondan sonraki günlerdede, gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine..

Seni bir ömür seveceğime..

Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, bugünüm gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma..

Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanında göreceğine, en yakın dostun,en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma..

Sıkıntının sıkıntım, üzüntünün üzüntüm olacağına..

Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime..

Her üzgün anında tebessümünün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma..

Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğime..

Seni bir ömür boyu seveceğime..

Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma..

Gözümün gözüne değdiği her an, sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime..

Yaşam boyu her sabah san aşık olarak uyanacağıma..

Sen uyurken sana bakıp,Sen Ve Ben için dualar edeceğime..

Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma..

Seni asla üzmeyeceğime..

Seni kızdırırsam, bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime..

Beni tanıdığın gün, bende gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine..

Sevgimin asla değişmeyeceğine..

Sevgimin asla azalmayacağına..

Bilakis hergün büyüyen bir sevgiyi görüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma..

Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine..

Seni asla ihmal etmeyeceğime..

Senin sadece doğduğun gün değil, 365 gün hep sen olacağına..

Sana yalan söylemeyeceğime..

Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma..

Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma..

Bir ömür senin elini bırakmayacağıma..

Bir ömür CANIM olarak kalacağına..

Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma..

Tüm çiçeklerde seni göreceğime..

Okyanuslarda seni dalga yapacağıma..

Yıldızlara kement atacağıma..

Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma..

Her satırda seni yazacağıma,seni çizeceğime,sana sesleneceğime..

Sadece bir gün değil, bütün günlerin senin günün olacağına..

Hiç bir şeyin, hiç bir zaman senin önüne geçemeyeceğine..

Her günün bir önceki günden daha güzel olacağına..

Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğime..

Seni sonsuzluk kadar seveceğime..

Seni "SEN" olduğun için seveceğime..

Seni bir ömürden de öte seveceğime..

SÖZ VERİYORUM.


Hi-LaL 5 Mart 2006 11:09

Akıl Okulu ...
Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış:
- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?
Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.
Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı:
- Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun?

Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: 'Akıl okulu? Akıl okulu?' Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş.

Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:
- Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.
İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:
- Ben de başkente gidiyorum. demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:
- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:
- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..
Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:
- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:- Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.

Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:
- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:
- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir?
Baytar şöyle karşılık vermiş:- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış.
Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:
- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.
Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, 'Nasıl bilebilirler?' diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca:- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.
Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:
- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:
- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?
Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.
Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş.
Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor....




Misafir 5 Mart 2006 11:13

Bir zamanlar uzak diyarlarda küçük bir kasabada dürüst ve çalışkan bir genç yaşarmış. Tüm gün ustasından öğrendiği gibi demir döver kasabanın tüm ihtiyaçlarını giderirmiş. Sutean adındaki bu genç adam herkes tarafından sevilen sayılan biriymiş.Bir gün dükkanına eski bir tencereyi tamir ettirmek isteyen hizmetçisi ile birlikte Rosa adında çok çok güzel bir kız gelmiş.. Sutean görür görmez bu kıza aşık olmuş, ama kız ona fazla yüz vermemiş. Tencereyi bırakıp dükkandan çıkmış. Güzel kızın ayrılması ile birlikte sanki dükkandaki ateş sönmüş; demirci Sutean'in kalbini buz gibi bir şey kaplamış. Güzel kızın kalbini kazanabilmek için bir çare aramaya başlamış. Ocağının başına oturmuş düşünürken bir parça demir almış ve onu şekillendirmeye başlamış. Çalıştıkça çalışmış ve ortaya çıkan şey şimdiye kadar yaptığı hiçbir şeye benzememiş. Eşi benzeri görülmemiş bir çiçek yapmış demirden... incecik yaprakları birbiri etrafında kapanan dünyanın en güzel çiçeğini... Sabah tencereyi almaya sadece hizmetçi kız gelmiş. Demirci Sutean üzülse de güzel kızı göremediği için tüm umudunu çiçeğine yüklemiş ve aşkının elçisi olarak göndermiş hizmetçiyle...güzel kız çiçeği görünce büyülenmiş, kalbi yumuşamış ve Sutean'in aşkına karşılık vermiş... Sutean güzeller güzeli kız ile evlenmek için kızın babasından izin almak üzere yaşadıkları şatoya gitmiş.Güzel kızın babası bir büyücüymüş, ve kızının sıradan bir adama, bir demirciye aşık olmasına çok öfkelenmiş. Bu ilişkiye hemen bir son vermeye yemin etmiş. Hemen orada Sutean'i öldürecek bir lanet okumaya başlamış ki, kızı dizlerine kapanıp onu engellemiş.bunun üzerine büyücü kurnazlığa başvurmuş; Sutean eğer sabaha dek şatonun etrafını demir bir çit ile çevirirse kızı ile evlenmesine izin verecek eğer başaramazsa güneş doğarken Sutean taşa dönecekmiş. Eğer korkuyorsa bir daha dönmemek üzere şatoyu terk edebileceğini söylemiş demirciye.. Demirci korkup da sevdiğini terk edebilecek biri değilmiş. Hemen işe başlamış, durup dinlenmeden çubuklar, teller hazırlayıp onları diziyormuş. Sabaha karşı büyücü demircinin çiti yetiştireceğini anlamış, ve onu engellemek için aklına bir kurnazlık daha gelmiş... kızının kılığına bürünmüş ve şarkı söylemeye başlamış. Şarkı öyle derin öyle güzelmiş ki... demirci çekicini bırakıp dinlemeye başlamış...Büyücü güneş doğana dek söylemiş. Güneş ışıkları penceresine vurduğunda güzel kız uyanmış, hemen pencereye koşmuş; çitin yarısı duruyormuş... demirciyi uyarıp güneş ışığından kaçırmak istemiş, ama geç kalmış.. Gün ışığı üzerine değer değmez genç adam taşa dönüşmüş...büyücü neredeyse mutluluktan uçmak üzereymiş. Babasının oynadığı oyunu gören kız çok üzülmüş, ve elinde demircinin hediyesi olan demir çiçek ile taşa dönüşmüş olan sevgilisinin yanına koşmuş. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... göz yaşları taşı eritememiş, ama demirden çiçeği canlandırmış. Gözyaşları ile beslenen çiçek büyümüş, serpilmiş, tüm şatonun etrafını çevrelemiş. Demircinin tamamlayamadığı çiti çiçeği tamamlamış. Bu güzel çiçeği görüp beğenenler alıp başka yerlere de ekmişler ve böylece tüm dünyaya yayılmış. Güzeller güzeli Rosa'nin (Gül) anısına her yerde onun adı ile anılır olmuş.


Misafir 5 Mart 2006 12:00

Savaşlar bazen umulmadık sonuçlar doğurabiliyor. Avrupa’nın göbeğinde 1618’den 1648’e kadar süren 30 Yıl Savaşları üzerinden asırlar geçti. Savaş sonrasında sınırlar ve dengeler değişti. Sonra yavaş yavaş taşlar yerine oturdu ve yaşam normale döndü, savaş unutuldu. Bugün 30 Yıl Savaşları’nın yaşamınızı hemen her sabah etkilediğini söylesek muhtemelen bir anlam veremeyeceksiniz...
Oysa tarih kitaplarında satır aralarında kalmış bir ayrıntı nedeniyle sadece sizin değil, dünya üzerinde yaklaşık 650 milyon erkeğin her sabah 30 Yıl Savaşları’nı yadettiği gerçeği ile karşı karşıyayız.

Kravatın doğuşu
1635’de, 30 Yıl Savaşları sürerken Fransız Kralı XIII. Louis için savaşan yaklaşık 160 bin lejyoner ve şövalye arasında bir grup asker vardı ki kıyafetlerindeki bir ayrıntı nedeniyle diğer askerlerden rahatlıkla ayrılabiliyordu. Hırvat askerleri farklı kılan, boyunlarına bağladıkları atkılardı.
Savaşa giden Hırvat askerlerini uğurlayan eşleri, sevgilileri, anneleri başlarından çıkarttıkları atkıları, sevdikleri adamların boyunlarına bağlamış ve birer düğüm atmışlardı. Bir yandan evlerinden uzakta oldukları sürece bu atkıları her gördüklerinde kendilerini ve evlerini anımsamalarını istiyor bir yandan da attıkları özel düğümlerin erkeklerini kötülüklerden koruyacağına inanıyorlardı.
Savaş sürerken, Hırvat askerlerin boyunlarındaki bağlar dikkatlerden kaçmadı. Kadınlardan yadigar bu uğurlar, Fransız modacıların elinde önemli bir aksesuara dönüşürken tabii ki süreç içinde büyük değişikliklere uğradı. Savaşa giden Hırvat erkeğinin boynuna eşarpını bağlayan Hırvat kadın ile sabah evden çıkarken eşinizin kravatınıza son bir biçim vermesi aslında ne kadar da birbirine yakın iki davranış. Üstelik aradan geçen asırlara rağmen...
Antik çağlardan 6. Yüzyılın ikinci yarısına kadar boyunlarını açıkta bırakmakta bir sakınca görmeyen erkekler, Rönesansla birlikte boynu çevreleyen yakaları keşfetmeye başladı. Bu yakalar 17. yüzyılda dantallerle renklendi ve modelleri çeşitlenmeye başladı.
1974 yılında, MÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Çin İmparatoru Ch’in Shih Huang-ti’nin mezarı açıldığında moda tarihini de gözden geçirme gereği doğdu.
Huang-ti’nin mezarı çevresinde gerçek insan boyutlarında 7 bin 500 asker heykeli figürü bulunuyordu. İmparator dahil, her askerin taşıdığı bu aksesuar, akla sorular getirdi. Aynı dönemde Romalılar’ında özellikle soğuk mevsimlerde sefere çıktıkları zaman benzer bir yolla boyunlarını kapattıkları bilgisi de eklenince boyun bağının tarihçesi de sarsıldı.
İlk bakışta görünen, boyunlara takılan atkıların soğuğa karşı alınmış bir önlem olduğu idi; ancak Çin Kültürü’ndeki bir inanış, bu basit açıklamayı da havada bırakmış oldu. Çin kültüründe ademcik kemiği bedenin önemli merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor ve yaşam enerjisinin çıkış noktası olarak görülüyordu.
Çinli askerlerin boyunlarına taktıkları eşarpların, ademcik kemiğini korumak amacı güdüp gütmedikleri sorusu, beraberinde bu aksesuarın dinsel ve kültürel bir temeli olabileceği ihtimalini de gündeme getirdi.

Fransız subayların beğenisi
Değişik bilgiler olmakla birlikte boyun bağlarının 30 Yıl Savaşları’nda popüler olduğu kabul ediliyor. O güne kadar ‘ruff’ denilen bir tür yaka kullanan Fransızlar, Hırvatlar’ın kullandığı, ütüleme, kolalama gibi sorunları olmayan yeni boyun bağlarını kabullenmekte hiç mi hiç zorlanmadılar. Arazi şartlarında, ‘ruff’lardan çok daha kullanışlı olan yeni boyun bağları ayrıca sıcak kalmalarına da yardımcı oluyordu.
Savaş sonrasında evlerine dönen Fransız subaylar, yeni tanıştıkları bu kıyafeti günlük yaşamlarında kullanmaya devam ettiler. Kravat, özellikle askeri üstünlüklerini her fırsatta vurgulamaktan hoşlanan Fransız aristokrasisi arasında 1650’lerde moda şeklinde yayıldı. Fransızlar, kendilerine özgü revizyonlarla geliştirdikleri aksesuara ‘A la Croate - Hırvat Usulü’ adını takmıştı. A la Croate’ın, Cravate’ye, yani bugünkü kullanıldığı ‘kravat’ haline dönüşmesi sırasında şekli, kullanımı, yüklendiği sembolik anlamlar da tarihin aksıyla birlikte büyük değişiklikler gösterdi. Kravatın renkleri, kullanılan desenler, bağlama şekilleri sosyal sınıflar arasındaki farklılıkları, politik görüşleri yansıtan semboller oldu; modacılar tasarımlarını renklendirmek için kullanırken, ressamlar onlardan hiç de geride kalmayıp tasarımlarını resimlerinde sergilediler gizliden gizliye...
Kravatın erkek yaşamına katılmasıyla birlikte ciddi bir sorun da doğmuş oldu. Sabah uyanan erkekler, kıyafetlerine göre bir kravat seçmek zorundaydı artık. Bu seçim zaman zaman öylesine zorlaşabiliyor ki, kravatını belirleyip, ona göre elbise seçenlere bile rastlanıyordu...
Bir başka sorun da seçilen kravatın düzgün ve doğru uzunlukta bağlanabilmesiydi... Bu iki yepyeni sorunu ilk yaşayanlardan biri Fransız Kralı XIV. Louis oldu. Kral, her sabah uyandığında hizmetçleri, karşısına rengarenk ve çeşitli desenlerde kravatlarla diziliyordu. Doğru kravatı seçmek için harcanan zamandan belki daha da fazlası kravatın doğru bir şekilde bağlanmasına ayrılıyordu.
Bir süre sonra kralın beğendiği kravatlar ve bağlama şekillerine göre, gömleklerin hemen arkasına teğellenmiş kravatlar hazır olarak getirilmeye başlandı. Bugün bazı erkeklerin tercih ettiği ‘hazır kravatların’ atası da uyanık bir hizmetçinin bu dahiyane fikri olsa gerek...

Günümüzde kravat
Uzun ve tartışmalı bir tarihe sahip olan kravat, bugün dünyada yaklaşık 650 milyon kişi tarafından kullanılıyor ve yılda satılan kravat sayısı ise 800 milyonu buluyor. 1960’ların sonu, 1970’lerin başında çiçek çocuklar ve özgürlük şarkılarıyla birlikte, otoriteyi, düzeni temsil ettiği gerekçesiyle ciddi bir darbe yiyen kravat kullanımı, 1980’lerin ‘yuppi’leriyle birlikte yeniden gündeme oturmayı başardı. Bir tür kartvizit gibi boyunlarında taşıdıkları kravat ile gurur duyan erkekler, statülerinin bayrağı gibi gördükleri kravatlara olağanüstü önem vermeye başladılar.
1990’lar ise kravat için zorlu geçeceğe benziyordu. İtalyan ayakkabı devi Suparga’nın başkanı Franco Bossisia açıkça kravata karşı savaş açarak şu demeci verdi: “Kravat hiçbir işe yaramaz, erkeklerin çoğu ilginç bir kravat seçeyim derken rezil oluyor. Üstelik çok sıkıcı ve sıcak tutuyor.” Bossia’nın bir de iddiası vardı: “Beş yıl sonra, iş dünyası dahil hiç kimse kravat takmayacak.” Sinemanın usta yönetmeni Orson Welles de kravatı sevmeyenlerden. Usta sinemacıyı mı örnek alıyorlar bilenmez; ama son yıllarda en önemli törenler dahil, sahneye kravatsız çıkan oyuncuların sayısında ciddi bir artış var. Kravat karşıtı lobi ne derse ve ne kadar güçlenirse güçlensin, ciddiyetin ve statünün sembolü gibi görünen kravatın tahtını sarsmak hiç de kolay görünmüyor.

Kaliteli bir kravat
Erkeklerin giyim konusundaki bilgisini ve hatta genel olarak zevkini kravatı üzerinden yapılan değerlendirmeler belirtiyor. Doğru seçilmiş bir kravat, çok da iyi olmayan bir kıyafetin havasını bir anda değiştirebildiği gibi, kötü bir seçim de çok iyi bir kıyafetin tüm güzelliğini yutabiliyor. Durum böyle olunca erkeklerin derslerine iyi çalışmaları gerekiyor. Kaliteli bir kravatın özellikleriyle başlayabilir ilk ders. Eni 8.5 - 10 cm, boyu 140 cm. olan klasik bir kravatın yüzde yüz ipek olması kalitenin belki de en önemli göstergesi. Kravat kumaşları dokuma ve baskı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Kalın dokusu nedeniyle bağlaması güç olsa da dokuma kravatlar, kalitenin göstergelerinden biri. Dokuma kravatlarda en yaygın desen, diyagonal çizgiler olarak biliniyor. Son dönemlerde, ipek kravatların yanı sıra yün, yün-kaşmir, yün-ipek-keten ya da ipek-keten gibi karışımlardan da kaliteli ürünler çıkıyor.
Kumaşların kaliteyi belirlemesinin yanı sıra astar, tela ve dikiş özellikleri de kravatın önemli ayrıntılarından.
El dikişi olan kravatın arka kapamasında dikiş belli bir mesafede biter ve arka uç açıkta bırakılır. Buradaki amaç, kumaş ve telanın uyumlu hareketinin sağlanmasıdır.
Bazı kravatlarda bu bölümde ipek iğnesi kullanılırken, bazı kravatlarda da iplik ucu dışarıda bırakılır. Bu iğnenin çıkartılmaması ve ipliğin kesinlikle kopartılmaması gerekir. Kalitenin son ve önemli göstergesi ise, astarda markasının dokunmuş olmasıdır.
Bütün bunları öğrenmek zor gelen erkekler için başarısı kanıtlanmış bir yöntem de kravat seçimi konusunun eşlere havale edilmesi.

Kravatın incelikleri
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Kravat ucu, pantolon kemerinin alt hizasına gelecek şekilde bağlanmalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Çözüldüğü zaman ilk boyuna geri dönmeli.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Çıkarması kolay olmalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Rutubetli yerlerde bırakılmamalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Kesinlikle ütülenmemeli (Kuru temizleme esnasında preslenmemeli)
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Geceleri kesinlikle bağlı bırakılmamalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Örgü kravatlar, uzamasını engellemek için yuvarlak şekilde muhafaza edilmeli.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Kot pantolonla birlikte, bez kumaştan yapılmış sportif bir model tercih edilmeli.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Kravat düğümü çekiştirilerek açılmamalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Asla astarı görünmemeli.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Ceketin sol cebine konan süs mendiliyle uyumlu OLMAMALI.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Her zaman gömlekle tezat oluşturmalı ancak tam aksi bir seçim de yapılmamalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Diyagonal dokuma kravatlar takım elbiselerle kullanılmamalı. (Takım elbiselerle, mikro desenli dokuma kravatlar tercih edilmeli.)
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Yün ve kaşmir kravatlar soğuk günlerde, ağır kumaşlarla kullanılmalı.
https://www.msxlabs.org/Site_Elements/dotBlack.gif Keten ve keten karışımlı kravatlar ise sadece yaz mevsiminde ve pamuklu, keten kıyafetlerle tercih edilmeli.

Türkiye’de kravat
Osmanlı İmparatorluğu içinde kravat takan ilk padişah Sultan Abdülmecid olarak biliniyor. Batılılaşma harektleri etkisinde öncelikle aydınlar arasında kendine yer bulan kravat, padişahın da tercih doğrultusunda devlet dairelerine girmiş oldu.
Cumhuriyetin ilanı ve kılık kıyafet devriminin etkisiyle önce kentlerde ardından kasabalarda yaygınlaşan kravat kullanımı, bir süre sonra halk arasında popülaritesini yitirde ve ‘özel günlerin sembolü’ olarak gardroplara kaldırıldı. Sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte gardroplardan çıkartılan kravatlar iş yaşamının kıyafet unsrlarından biri olarak günlük hayatımıza girerken, devlet geleneğinde etkisini hep sürdürdü. Bugün, devlet memurları, lise öğrencileri ve iş dünyası için olmazsa olmaz bir zorunluluğa dönüşmüş gibi görünüyor.

Kravat bağlamak ciddi iştir
Gazetelerde yer alan bir habere göre İngiltere’nin ünlü Cambridge Üniversitesi’nden fizik doktoru Thomas Fink ve Yong Mao, kravat üzerine yaptıkları ciddi ve uzun süreli bir çalışmanın sonucunda kravat bağlamanın teorisini geliştirdiler. Bilim adamlarının çalışmasının temelinde kravatın ‘bir geometri objesi’ olarak değerlendirmeleri yatıyordu.
Biri yavaş hareketlerle kravatını bağlarken, diğeri elinde kamerayla bağlama hareketlerini kaydeden bilim adamları, bu görüntüleri defalarca izledikten sonra bir sonuca ulaştılar. Matematikçiler arasında ‘random walk’ olarak bilinen, kravat bağlarken yapılan hareketleri birbirine bağlayan bir haritaya ulaşmışlardı. İşte ortaya çıkan bu harita, yaygın olarak bilinen birkaç stilin çok ötesinde tam 85 olası kravat bağlama tekniği olduğunu ortaya koyuyordu.
Geçmişte kullanılan kravat bağlama yöntemlerini de inceleyen bilim adamları bizleri de ilgilendiren aktüel sonuçlara da ulaşmıştı ki bunların en ilginçlerinden biri günümüz erkeklerinin kullandığı kravat bağlama yönteminin, 19. Yüzyıl Londra’sında otobüs şoförlerinden yadigar kaldığı gerçeğiydi.

250 milyarlık kravat
Kenan Işık’ın sunduğu ‘Kim 500 Milyar İster” yarışma programında, 250 Milyar TL değerindeki “Kravat hangi ülkeden çıkmıştır” sorusuna yanlış yanıt vererek 16 milyar lira ikramiyeyle yetinmek zorunda kalan Konyalı Jeofizik Mühendisi Mustafa Erhan Sözen uzun süre Türkiye’nin gündeminde kalmıştı. “Soru yanlış hazırlanmış, hakkımı mahkemede arayacağım” diyerek verdiği “Fransızlar” yanıtının doğruluğunda ısrar eden Sözen’in yanıldığını söyleyenler kadar, jeoloji mühendisine hak verenler de çıkmıştı o günlerde. Ancak bir süre sonra hemen herkes kravatın Hırvat kaynaklı bir aksesuar olduğunda hemfikir oldu. Tabii bütün bir ülkenin, kravat konusnda bilgi sahibi olması da bu dönemden yanımıza kalan sanıyoruz tek kâr olarak notlar arasındaki yerini aldı.


Misafir 5 Mart 2006 12:34

Sen Uyuyorsun

Sen uyuyorsun. Saçlarına dokunmaya kıyamıyorum. Uyanacaksın diye korkarak sokuluyorum iyice. Nefeslerimiz karışsın istiyorum. Canların bir birine karışması sabahın bu erken saatinde.

Ne kadar zordur biliyor musun ? Sana bu kadar yakın olup dokunmamak. Bu kadar yakın olup öpmeden az sonra kapıyı çekip gitmek.


Sen uyuyorsun... Gözlerimi senden alamıyorum. Bu loş karanlıkta bütün yüz hatların belirgin. Belki de bildik bir coğrafyada, memleketimin en ıssız köşesinde olma rahatlığı yüzündeki gezintim. Bu dağlar bildik asi dağlar bu yayalar, bu ovalar. Bu nehirler denizlere koşan umutlar... Korkusuz, kaygısız dolaşıyorum, bir tek, uyanacaksın diye korkuyorum yüzüne değen nefesimle...

Sen uyuyorsun... Küçük bir gülümseme, dudağının köşesinde asılı kalmış. Kaybolup gitmeden tutabilme telaşındayım... Ve bir düş geçiyor gözbebeklerinden. Ahhh bir dokunabilsem o düşe... Başımı kalbine koyup uyumak ve o düşte seninle olmak istiyorum...

Yüzün gölgeleniyor birden. Solgun bir keder olup takılıyor kirpiklerine. Kulağına eğilip fısıldıyorum “Hayır canım, hayır, yanındayım ben...” Dağılıyor bulutlar... Seviniyorum çocuk gibi. Sıcağın tenimde salınıyor. Gitmeliyim artık.

Avucumda sakladığım küçük bir öpücüğü ufluyorum yüreğine doğru. Sana ulaştığı anda bir ışık patlayarak dolduruyor her yanı. Binlerce minik yıldıza dönüşüyor. Birinin eteğine tutunup yükseliyorum... Aklım, yüreğim sende kalıyor. Ve ben geceye uyanıyorum.

Bir taş attım uzağa, ayrı düştüm. Sevincim denizlerinde sektirdiğim taştı, üç beş sekip boğulan... Sen uyuyorsun. Zifiri zindan gece kızıl saçların yastıkta dağılmış. Gözlerin sılama kapattığım kapılar.
Hem deli bir su gibi akıp engel yıkardım. Hem de sakin bir liman kadar durgun, saklayıp koruyan. Hem asi, hem nahif bir çocuktum sende...

Sen uyuyorsun ve ben az sonra kapıyı çekip gideceğim. Aklım yüreğim sende...



Misafir 5 Mart 2006 15:00

Yoksun... Ya Da Kaybolursun...


Kalabalık içinde yalnız biri, sen.

Yoksun!

Kaybolursun kalabalığın içinde, yok olursun tuhaf bir serseri gibi... Umursamazsın belki insanların üzerine gelmesini. Hatta bazen çok ilginçtir, kahkahalarınla gülersin komik geldiğinden mi bilinmez. Ölümden kaynaklanır belki de yaşayamamaktan doya doya!

Rüyalarında düşler görsen, rüyalarında gerçekleri gerçekten hissetsen kısaca ayaktayken yatsan uykuya, bilinir mi gerçekler? O zaman belki de ıslak düşler resimlerde kalır, belki de kalmaz... Bilinmez ki dimi? Ama birşeyi çok iyi bilirsin. Oradasındır! Kalabalık içerisinde yaşayan bir serseri. Bazen birilerinin seni tutmasını, yardım etmesini beklersin düşmeden hemen önce, bazen de yaklaşanları, sıcak davrananları görür, hisseder; kaç benden dersin. Git! Uzaklaş!

Fısıltı gibi gelen merhabalara yeni bir tanesi eklenir ve hâlâ dimdiksindir , boynu eğiklerden değil!

Her şey yolunda dersin, güneş yakmaya , insanlar sıkıştırmaya devam eder. Bir ara güzellikler parıldar ama bazen de söner. Aşktır belki bu. Yolda devam edersin yürümeye ve bir an..... yollar ayrılıverir. Tekrar tut beni dersin, tut beni! içinde patlamaya hazır balondan bahtiyar, yalancı kimlikleri hayatın ve koşup kaçmaya başlayan insan, sen!....

Bazen her şey doruk noktasına ulaşır ve durursun.. Karşında birini farkedersin aniden. Düşünürsün. Hiç yolda olmayan biridir, bir anda kendini bulursun onun yolunda veya o seni bulmuştur senin yolunda. Bir ucunda sen bir ucunda o. Ortada buluşalım dersin ama ne yol vardır ne de hayatın doğruları o anda.

Fısıltı bir merhabayla başlar ve elvedayla biter...

Güneş yakmaya devam eder. Herşeyi çıkarır, istenmezleri atıverirsin üzerinden. Sev beni dersin. Sev beni, hiç kaçırmadan gözlerini sev beni. Anla beni dersin. Güneşin yakışını , ayçiçeklerinin boyunlarını güneşe çevirmelerini izlersin... Kırılmayı hak etmedim ben dersin. Kırılmamalıyım!

Ama....

Bu kalabalık içerisinde senin gibi olan biri daha vardır, gözlerini senden hiç ama hiç kaçırmayan biri. Önce göremezsin onu. Ya da görürsün ama dikkat etmezsin. Sonra düşünürsün. Kalabalığın içinde yalnız bir serseri dersin ona, belki de lüzumsuz biri. Gelişimi anlayamazsın, degişimi olduğu gibi... ama kimbilir belki de anlarsın... işte o zaman aklıselim gezmeye gitmiştir. bilemezsin ki.. Anlayamazsın onu. Anlayamazsın onun hissettiklerini, ya da anlarsın ama tahmin edemezsin, kendi hissettiklerini.

Sev beni diyeni anlayamazsın, seni sevmeyini anlayamadığın gibi.

Kalabalığı oluşturan tüm yalnızlar hep bir araya gelir, monotonluk artık yok derler! Yarınlardan, geleceklerden bahsederler, güzelliklerden bahsederler. Haykırırlar. Söylenenler, bilgiler, sevgiyle eyleme dönüşür. Zaten öyle değil midir? Bilgiler eyleme sevgiyle dönüşmediği sürece sıfırdırlar.

Güneşin, aydınlığın bu büyük zaferinden karanlık korkar, kaçar gider başka karanlıklara. Tutulamaz sensizliğin mahçupluğu. Sessizlik rahatsız eder, kendini zavallı, suçlu hissedersin belki de... dayanamazsın mantığın direnişine ve işte o an! Düşlediğin andır belki de...





Misafir 7 Mart 2006 15:04

Kirildim ask'a ama onun haberi yok

Biliyorum, konusacak bir seyimiz kalmadi, paylasacak hiçbir seyimiz yok ortada. Yine de yüregimden, gücümün yettigi yere kadar sana sesleniyorum, seninle konusuyorum. Bugün sana olan kirginligimi rafa kaldirdim, sevgimi aldim avuçlarimin arasina, ona siginiyorum. Cümlelerimi kisalttim, kelimelerim buruk, gülüslerim istenmeyen evlat dudaklarimda. Bir ihtimal gelisine sigindigimi farkettiysem de, engel olmadim gurursuz ama umutlu ve sabirli hasretine. Anlik hayaller anlik mutluluklara gebe kaliyor..bugün gönlümü hos tutmak istiyorum...imkansiz olan her rüyaya inanasim geliyor. Bir çocuk gibi, isteklerimi bastiramiyorum. Çalmayan telefonuma elim gidiyor, sana hala bende oldugunu israrla yazmaya çalisiyorum. Bende olan seni hiç kirmadim, degistirmedim ve hep korudum desem de, sendeki benin nasil oldugunu, gülüp gülmedigini, anlamsiz bir sikintiyla merak ediyorum. Içimdeki güzelligine inanip inanmamani artik umursamiyorum..!
Bulutlar yagmurunu toprakla öpüstürebilseydi bugün, bana o verdigin ama tutmadigin sözünü sahiplenerek, dans edebilirdim islakligima aldirmadan. Ki aslinda islanan sadece yüregim olurdu, bedenim degil...Üsüyorum, bu üsüme yalnizligimdan geliyor ve sariyor her tarafimi. Tutunabilecegim hiçbir güzellik yok, hatirlamaktan usanmayacagim anilarim disinda. Isinabilmek için onlara sariliyorum. Anlamsiz ve cevapsiz sorular hinzirca siritiyor, ben görmemeye çalisiyorum.
Düsler uzak gibi görünüyordu ama yakindi. Belki de görmeyi istemek gerekiyordu. Gözlerini aç desem kapatacaksin ama kapatma gözlerini..! Biliyorum levrekler derinlerde ve dalgali denizlerde yasar. Levrekler uzak bir düs gibi zor yakalanir. Ama sen becerirsin düsleri yakalamayi, derinlere dalmayi, uzaklara kavusmayi..Sahi, becerebilir misin..?
Kendime bir demet papatya aldim ama bakmadim falima. Gözlerimi gelislere verdim, gözlerimdeki hüzün bile seni özlemis, kafayi bulunca itiraf etti sonunda. Düsüncelerim gururlu, hayallerim ve sevdam degil. Gelseydin; kendimi unutup sana akacaktim, susturacaktim içindeki isyani, kavgalarin ortasinda bir günes gibi dogup isitacaktim yüregini, sevinçten aglayacaktim bu defa, mutluyken hemen sarhos olusum gibi, dokunacaktim, kusacaktim birikmisligimi, hasretimi ama gelmedin, gelmezdin, gelmeye hiç de niyetin yoktu aslinda. Kendimi kandirdigimi anladigimda, agliyordum...
Eskiden kimi sarkilarin ne kadar anlamli oldugunu düsünürken, simdi ayriligin ardindan çalinan her sarki umutsuzlugumu ve sevgimi anlatiyormus gibi geliyor. Sevdigim ne çok sarki varmis, bunu senin gidisin gösterdi bana. Her sarkida sen varsin, her yerde, her gördügüm insanda, denizde, gecede, uykumda...Nasil beceriyorsun her yerde olabilmeyi. Bu bir marifetse eger, niye benim yanimda degilsin ki...?
Göz yaslarim asilligini yitiriyor ve yenik düsüyorum sevdana. Gittin..belki de hiç gelmemistin, ben geldigini sandim. Ayak uyduramadim yorgunluguna. Dudaklarina, düslerindeki öpüsü konduramadim. Kimi zaman bir çocuk oldum gülüslerinde simaran, kimi zaman bir kadin dokunuslarinda kendini bulan. Ama en çok da imkansizin oldum, hirçinligin, yirmi yasin, gecikmisligin...Her gelisimde bir kez daha gönderdigin oldum. Inanamadigin, yenemedigin, üzerinden atlayamadigin korkularin oldum. Agladigin, bagirdigin ya da sustugun isyanin oldum. Ask pazarinda harcadigin mevsimler oldum, sessizce bosalan gözyaslarin,birikmisligin oldum. Son ses dinledigin bir sarkinin nakarati oldum, dilinin ucuna gelip de söyleyemedigin kelimeler, ister istemez yasadigin talihsizlikler oldum. Yüregindeki kadin ben olmak isterken, yüregine siginan ve tozlanacak olan bir ani oldum. Hak etmediklerin, artik yeter dediklerin ve herseyin olmak isterken belki de hiçbir seyin oldum. Söylesene, ben gerçekte senin neyin oldum...? Sesin hep uzaklari çagiriyordu, ben üstüme alindim, sana geldim. Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenisi sahiplenir miydim..? Simdi bir mevsimlik ask kaldi avuçlarimda. Sadece bir mevsim yasanan ama bir ömür gibi gelen ask...Kalbime henüz söylemedim gittigini. Ögrenirse onun da aci çekmesinden korkuyorum. Seni hala benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum.
Gittin...sevdamin öksüzlügüne alisabilirim belki ama sesinin uzak yollarin sonunda olmasi acitiyor içimi. Suskunlugun en büyük silahindi, suskunlugunla vurdun beni. Ben aliskinim kendi yaralarimi kendim sarmaya. Asil aci olan ve kanatan unutulmak aslinda. Söylesene, unutulmak kime yakisiyor..? Unutan sen olsan da, sana bile yakismiyor..Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak sende daha güzel duruyor. Görüyorsun iste, aska ve sana ihanet etmiyorum ben, ki kirginligim aska.Sen üstüne alindin...Bir sonbahar’da, günes hala daha isitirken bedenimi seni çikartti karsima. Sen “bitti” dediginde yagmur yagiyordu, askin cani sikildi, seni aldi...


Misafir 7 Mart 2006 17:57

aska dair...
 
aska dair..
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu,
Öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir
kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı
otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle
konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar.
İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.
Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız
>ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah
erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına
geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki
yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor
getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar
olduklarında da hep mutluydular.
Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında
para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale
getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki..
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü,
büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi
sürecine rağmen
Çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını
beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına.
Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... “Senin için
ölürüm” derdi kadın,
Sımsıkı sarılıp adama ve adma “Hayır, ben senin için
ölürüm” diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir
tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....” Kütüphanenin ikinci
rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve
seni
çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba
sevgi
dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet
çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı
armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi
zaten....
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun
Hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı
yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam,
hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın
da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde

“satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi
alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev
yaparız. Projeyi kafamda
çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz
bir deniz evi yapalım burayı...” “Sen istersin de ben hiç
hayır
diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam.
“Amerika’daki tıp

kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun


burası bizimdir artık....”

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor

Oldu adam Amerika’ya giderken.
Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar

havaalanında.

Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti
kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu
neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi
kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim
bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da

Çekilmez gelir.

Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için

yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur
anlat” diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız
ve sevgisiz biriyle

yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara
çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği

arkadaşına dert yanarken,

“Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye
sözünü kesti

arkadaşı.

“O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir

kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar
arabaya....”

“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye
bağırdı kadın.

Onca yıllık arkadaşını,

kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın

hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece
masal olduğunu anladı...Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç
çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl
sarıldığını gördü adamın...



Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen

Ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi.
İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa
geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak
isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi
nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına

kimse inanamadı.

Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın,

Sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen
yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri
geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin
alması için dua ediyordu.


Aradan bir yıl geçti.Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,kadının

derdine çare olamamıştı.

Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı
açtığında,karşısında

o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye
bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.

“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız
gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir
sesle konuşmaya başladı:

“Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir
saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi
hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını,
hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni
kendinden

uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine

de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını
yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev
tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece
fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi
istedi...”

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın.

Hemen oracıkta ölmek istiyordu.



Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla
katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.

İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”
diyordu... Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni
sevmekten hiç vazgeçmedim”,

“Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini
bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim”
“Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için

yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir
anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım.

Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor
olacağım....”

__________________



Misafir 7 Mart 2006 21:39

İSİMSİZ MELEK

Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.

Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..

Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı.

Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..

Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..

Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..

Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..

İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti..


JeLiBoN 7 Mart 2006 21:49

BİR AŞK HİKAYESİ
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...


GusinapsE 8 Mart 2006 04:36

Beklenen Yağmur
Seneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.

Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?

Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..

İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....

Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe


GusinapsE 8 Mart 2006 05:15

Sevgi Kaşiklari
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece
sözünü edenlerle, onu
yaşayanlar arasinda ne fark vardir?"
"Bakin göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden
gönüle indirememiş
olanlari çaðirarak onlara bir sofra hazirlamiş. Hepsi
oturmuşlar yerlerine.
Derken tabaklar içinde sicak çorbalar gelmiş ve
arkasindan da, derviş
kaşiklari denilen bir metre boyunda kaşiklar.
Ermiş "Bu kaşiklarin ucundan tutup şöyle yiyeceksiniz"
diye bir de
şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs
etmisler. Fakat o da
ne? Kaşiklar uzun geldiðinden bir türlü döküp
saçmadan
götüremiyorlar
aðizlarina. En sonunda bakmişlar beceremiyorlar,
öylece aç
kalkmişlar sofradan.
Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi
gerçekten bilenleri çaðiralim
yemeðe." Yüzleri aydinlik, gözleri sevgi ile
gülümseyen işikli insanlar
gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her
biri uzun boylu
kaşiðini çorbaya daldirip, sonra karşisindaki
kardeşine uzatarak içmisler
çorbalarini. Böylece her biri diðerini doyurmuş ve
şükrederek kalkmişlar
sofradan."Işte" demiş ermiş: "Kim ki hayat sofrasinda
yalniz kendini görür
ve
doymayi düşünürse o aç kalacaktir. Ve kim kardeşini
düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafindan doyurulacaktir.
Şüphesiz şunu da
unutmayin; hayat pazarinda alan deðil veren
kazançlidir herzaman..


GusinapsE 8 Mart 2006 05:23

Hazin Bir Aşk Hikâyesi

Bir gece yarısı hikayesi
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.

Hatırlar mısın Gülüm ilk nerede görmüştüm seni.Dans eden aşıklar vardı pistte
ve bizim şarkımız çalıyordu.Göz göze geldik seninle bir an.Usulca kalktım
yerimden.Yaklaşıyordum sana.Sana benimle dans eder misin diye
sordum.Kalktık.Dans ediyorduk.
Daha birbirimizin isimlerini bile bilmiyorduk. Belkide böylesi daha da
güzeldi.Birbirimizi tanımadan dans etmek.Söze ilk başlayan sen oldun.Bana
ismimi sordun.Hece hece ,kekeleyerek söyleyebildim sana ismimi.Sonra ben
sana ismini sordum.Aşık olduğum kişi Zeynep yani sendin.Sana seni yeniden
görmek istediğimi söyledim ve senden telefonunu istedim.Bilemiyorum bir anda
telefon istemek,bildiğimiz sadece birbirimizin isimleriydi
Ertesi gün ilk isim sana telefon açmak olacaktı.Nerden telefon
bulacaktım.Ben bu şehri bilmiyordum,ben bu şehrin yabancısıydım.ve sonunda
telefon...Aradım seni.Bir park ismi söyledin saat ikide.Daha bir bucuk
saatim vardı.Boş boş dolaştım sokaklarda.Ve buluştuk seninle.
O bir bucuk ayım.Gündüzlerim senle,gecelerim hayallerinle geçti.
Ve o veda anı. Aradım seni.Evde yalnız olduğunu ve gelebileceğimi
söyledin.Kapıda bekliyordun beni.Çayı hazırlamıştın bile.Hem çaylarımızı
yudumluyor,hem sigaralarımızı içiyor,hem de dudaklarından buseler
alıyordum.Söze başladım.Gidiyorum Gülüm.Ama gitmek istemiyorum.Biliyorsun
elde olmayan nedenler.Sen hep ağlıyordun.Kapı çaldı bir ara.Korktuk.Kim
gelmiş olabilirdi.Annendi gelen.Ne diyecektik.Ben hemen kaybolduğumu;bu
şehri bilmiyordum ya,bu şehrin yabancısıydım ya.Yolda sana
rastladığımı.Seninde beni eve çağırdığını söyledim.O an gülmemek için
kendini zor tutuyordun.Bunun farkındaydım.Çünkü o an ikimizde gülmekten
patlayabilirdik.
Sonra senden beni kaldığım eve götürmeni istedim.Bu şehrin yabancısıydım
ya,bu şehri bilmiyordum ya.Daha iki saatim vardı gitmeme.Seninle o ilk
gittiğimiz cay bahçesine gittik.
Ve o veda ani.Etrafa aldırış etmeden dudaklarından aldığım o
buse.Gidiyorum.Elveda.

Aylarca suren telefonlar mektuplar,mektuplar telefonlar.
Sanırım seninle bir hafta görüşememiştik.Aradım seni.Kardeşin çıktı
telefona.Seni sordum.Çalışıyor dedi.Okul okul diyecektim.Neden bıraktı
okulu.Durum o kadar kötüymüş.Kardeşin söyledi.Ve bir ay sonrası.Senden gelen
o mektup.Son mektubun olduğunu nerden bilebilirdim.Beni istiyorlar
diyordun.Avrupa’n.Aradım seni.Ağlıyordun.Sana ne düşündüğünü sordum.Sen
susuyordun.Beni yıkan senin suskunluğun oldu.Seni seviyorum.
Elveda.

Ve aylar sonra başına gelen o kotu olay.Duyunca telefona
sarıldım.Telefonunuz değişmişti.Ne yapacaktım.Hülya geldi aklıma.Dayının
kızı.O bizim sırdaşımızdı,ikimizin.Onu aradım.Ondan senin telefonunu
istedim.Bana ne yapacağımı sordu.Ona bilemediğimi içimdeki o duyguyu
anlattım.

Aradım seni.Sana seni sevdiğimi,seni üzecek her şey den uzak durmanı
istediğimi söyledim.Seni seviyorum.Elveda.
Senin söylediğin son sözde benimkinin aynisiydi.Sesin kulaklarımda.
Seni seviyorum. Elveda

Bir gece yarısı hikayesi.
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.


Misafir 8 Mart 2006 10:31

Dostluk ve Kibarlık

Rüzgâr bir gün Güneş'e, kendisinin ondan daha güçlü olduğunu ileri sürdü ve bu savını kolaylıkla kanıtlayabileceğini söyledi.
"Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun?" dedi.
"Kuvvetlice estiğimde onun sırtındaki paltoyu, senden daha çabuk söküp, alabilirim.
"Güneş, rüzgârın bu sözlerini duyunca onunla yarışa girmeyi kabul etti ve bir bulutun arkasına çekilerek, rüzgârın yapacaklarını seyretmeye hazırlandı.
Meydanın kendisine kaldığını gören rüzgâr, bir fırtına gücüyle esmeye başladı.
Fakat şiddetini arttırdıkça, yaşlı adam da paltosuna o kadar daha sıkı sarıldı.
Rüzgâr, bu işi başaramayacağını anlayınca yarışı bırakmak zorunda kaldı.
Onun tüm yaptıklarını bulutun arkasından izleyen Güneş, rüzgârın yarıştan vazgeçmesi üzerine bulutun arkasından sıyrıldı ve büyük bir sevecenlikle yaşlı adama bakarak, ona tüm içtenliğiyle sımsıcak bir biçimde gülümsemeye başladı.
Güneş'in sıcaklığını giderek arttırması karşısında yaşlı adamın yüzünde bir rahatlama ifadesi belirdi.

Sırtından paltosunu çıkardı ve arkasındaki tümseğe yaslanarak, Güneş'in karşısında keyifle uzandı.
Güneş, daha güçlü olduğunun bu kanıtı karşısında rüzgâra bir de şu öğütte bulundu :
"Dostluk ve kibarlık, her yerde ve her zaman kabalık ve zorbalıktan daha güçlüdür."


Misafir 8 Mart 2006 22:48

UNUTAMADIĞIMA.....
DÜN YİNE KARŞILAŞTIK SENİNLE.YİNE O GÜZEL SÜRMELİ GÖZLERİNE BAKTIM.ÇOK HEYECANLANMIŞTIM.İŞTE GELİYORDUN.GÜLMEK GELİYORDU İÇİMDEN ,KAHKAHALARLA GÜLMEK..AMA KENDİMİ TUTMAYI BAŞARDIM VE BİR TEBESSÜM BİLE ETMEDİM.KAFAMI ÇEVİRİYOR,ÖNÜME BAKIYORDUM.. OYSAİÇİM,GÖZLERİM ONU TEKRAR GÖRMEK İÇİN GÜNLERDİR ,HAFTALARDIR BEKLİYORDUM .BAKACAKTIM, DAYANAMIYORDUM. İÇİM YANDI,GÖZLERİM DOLDU,ODA BAKTI.NEDEN BİLMİYORUM AMA GÖZLERİMİN KARARDIĞINI ,AYAKLARIMIN UYUŞTUĞUNU HİSSETTİM..ALLAHIM İŞTE GELİYORDU..YÜZÜMÜ Bİ ATEŞ SARMIŞTI..Bİ AN ÇOK TERLEDİĞİMİ,BUNALDIĞIMI FARKETTİM. TAM 2YIL OLMUŞTU.TAM 2 YILDIR BİR ÇOKKEZ KARŞILAŞMIŞ,AMA BİRBİRİMİZİN GÖZLERİNE BAKIP GEÇMİŞTİK.BU ACI BİR DURUM MUYDU,YOKSA BİR LÜTUF MU BİLMİYORUM..GÖRMEZSEN "UNUTURSUN"DİYORLARDI.AMA BEN DEĞİL ONU GÖRMEMEK,EVİNİN IŞIKLARININ BİLE KAPALI OLMASINDAN KORKAR OLMUŞTUM..IŞIKLARININ YANMAMASI ,BALKONLARININ BOŞ OLMASI BENİ KORKUTUYORDU..YA GİDERSE YA TAŞINIRSA..BU KORKUDAN UZAK YERLERE ,BIRAKIN UZAK YERİ,ŞEHRİN İÇİNDE BİLE EVDEN AYRI BİRKAÇ GÜN KALMAYA DAYANAMAZ OLMUŞTUM.BUNLAR GÖZÜMÜN ÖNÜNE GELİRKEN,ODA YANIMA GELMİŞTİ.DURAKTAYDIK..BİRAZ İLERİDE AMA AYNI HİZADA DURUYORDUK..ÇOK ŞAŞIRMIŞ BİR HALDEYDİM.BEN Kİ,YILLARCA ONUNLA KARŞILAŞMAK İÇİN YOLUMU DEĞİŞTİREN,ONU SOKAĞIN Bİ UCUNDA GÖRÜNCE ,DİĞER SOKAKTAN ÖNÜNE TESADÜFEN ÇIKAN VE HATTA SAATİMİ ONA GÖRE AYARLAYIP ONUN İÇİN 1 SAAT ÖNCE UYANIRKEN,ŞİMDİ HİÇBİR ÇABADA BULUNMADAN KARŞIMDAYDI.O KADAR MUTLUYDUM Kİ,ÇEVREMDEKİLERİN GÖZLERİMİN HARARETİNDEN BENİ TUHAFSAMASINDAN KORKUP,KİMSEYLE GÖZGÖZE GELMEMEYE ÇABALIYORDUM.O AN UZUN SÜREDİR BEKLEDİĞİM OTOBÜSÜN HİÇ GELMESİNİ İSYEMEDİM..SANKİ KALBİM ONUN ÖNÜNE DÜŞÜVERECEKTİ..O ZAMAN ANLAR MIYDI ACABA ONU HALA ÇOK SEVDİĞİMİ,HALA UNUTAMADIĞIMI... YOK YOK ..O ZATEN BUNLARI BİLEREK GİTMEMİŞMİYDİ,BUNU BİLEREK TERK ETMEMİŞMİYDİ...O BENİM İÇİN "İLK"Tİ..İŞTE O AN ONUN NE KADAR ŞANSLI VE FARKLI OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜM..VE TANRIYA DUA ETTİM..BENDE İLK OLMAK İSTİYORDUM..NE KADAR GÜZEL OLMALIYDI..NE KADAR DEĞERLİ...UNUTSA BİLE UNUTULMAYAN,TERK ETSE BİLE TERK EDİLMEYEN,NANKÖR...... İŞTE BANA BAKIYORDU.BENDE BAKTIM ONUN YALANCI GÖZLERİNE..NE DE MASUM BAKARDI..OYSA KİMSE BİLMEZDİ O MASUM BAKIŞTA ,Bİ YALANIN İLK SOLUĞUNUN YATTIĞINI..AMA HALA O GÜZEL GÖZLERİ,PARLAK BAKIŞLARI,SICAK GÜLÜMSEMESİ VARDI..VE SON SÖZLERİ VE YAPTIKLARI GELDİ GÖZÜMÜN ÖNÜNE..... BUNCA ŞEYE RAĞMEN NEDEN?İÇİM KAVRULUYORDU..HALA UNUTAMAMIŞMIYDIM?ASLINDA UNUTMAK İÇİN BİR ÇABADA PEK HARCAMAMIŞTIM...KOLAY MIYDI UNUTMAK.........? KAHRETSİN!!!OTOBÜSÜM GELDİ.BİNMELİ MİYDİM?YOKSA ONU HER DEFASINDA OLDUĞU GİBİ BEKLEMELİ MİYDİM?HAYIR...BU SEFER BEKLEMEYECEKTİM....ARTIK ONU BENDE BİTİRMELİYDİM...ARTIK BENDE'DE BİTMELİYDİ..İLK ONUN OTOBÜSÜ ARDINDAN BENİMKİ GELMİŞTİ..ODA TEREDDÜT EDİYORDU...BİRBİRİMİZE BAKTIK VE ÖNCE BEN BİNDİM ARDIMDANDA O..AYNI YOL ÜZERİNDE ONUN OTOBÜSÜNÜ GÖZLEDİM..SİYAH KAZAKLI ,ESMER BİRİ...HADİ..NEREYE OTURMUŞTU...SİYAH ONA ÇOK YAKIŞIRDI..DAHA BİR BEYENİRDİM,SİYAH GİYDİĞİNDE ONU...AMA GÖREMİYORDUM..VE OTOBÜSÜ BASTI GAZA GİTTİ..BENSE HERZAMAN Kİ GİBİ,ARKASINDAN BAKTIM VE DOLAN GÖZLERİMİ SİLDİM..ONUN İÇİN HİÇ AĞLAMAMIŞTIM..YİNE AĞLAMADIM..AMA O GÜNÜM ÖYLE MÜKEMMEL GEÇTİ Kİ,İNANIR MISINIZ RÜYAMDA BİLE ONU GÖRDÜM...HERŞEYE RAĞMEN ONU ÇOK SEVİYORUM VE UNUTAMIYORUM....






Misafir 9 Mart 2006 17:34

Yüzleşme Bunalımı

Kendine ait olmayan bir yerde, kendinle savaşın öyküsü bu. Belki de biryüzleşme bunalımı. Kayıp değerlerinin ; vaktiyle elinden istemesen de alınan budeğerlerin, tekrar bir arayışı. Yabancılık kalelerini üstlenmiş, bayrağınısancağa çekmiş, yorgun ve yalnız bir savaşçının öyküsü.
İşte ben. Adım Tahir. Hatırlıyorum da yalnızlık kalesini ilk keşfettiğimde, yani kendimi ilk defa yendiğim anda, o görkemli surlarını bana nasıl da açmıştı. Hayranlığımı gizleyemediğim bir andı ve sonraları ise kimseyle paylaşmak zorunda kalmadığım, sonsuz topraklardı oralar.
İsterseniz size bahsedeyim biraz buradan. Yüksek kapıları, bana ilkdefa açılmıştı. En son hiçbir şeye tutunamadığımı hatırlıyorum. İşimden dahayeni çıkarılmıştım. Ve gerçekten kendimi çok kötü hissediyordum, yani ; işeyaramaz.Uzun bir süre iş aradım ama sonuç neydi? Başarısız. Tanıdığım insanlaryavaş yavaş perdelerini kapamaya başlamıştı. Her geçen gün dünyam daha daküçülüyordu. Biliyordum ki en sonunda beni de yok ederek küçülmesinitamamlayacaktı. Bir şeyler yapmalıydım. Kurtulmak, kendi farkındalığıma ulaşmakiçin bir çaba vermeliydim. Ruhumun daha önce hiç görmediği, duymadığı bir çabaolmalıydı bu. Çünkü gittikçe çürüyordu, erimeye yüz tutmuştu. Eskisi gibidışarıya çıkamaz oldum ve tabii ki eskisi gibi de para harcayamıyordum. Sonuçtakonumum işi olmayan, işe yaramayandı. Uzun bir süre evden dışarı çıkmadım,ihtiyacım olan telefonlar, gün geçtikçe daha az çalmaya başladı. Ve en sonundaiflas etti. Bir gün evde ; alıştığım sıkıntı bulutları üzerindeki ara!yışımda, bir çıtırtı beni kendime getirdi. Bu sesin kaynağını merak eder oldumbir anda. Belki de evimde, istemediğim bir misafir beni mutlu etmek için evinbir yerlerinde bekliyordu. Bütün evi talan ettim, her yerde o sesi aradım.Şaşırdığım an ; o unuttuğum kütüphanemdeki, bir kitabın benimle iletişime geçmekiçin intihar ettiğini gördüm andı. O koca tahta blokların arasında,arkadaşlarının yanından ayrılarak yere bırakmıştı kendini. Ve tabii ki o andada, aradığım çıtırtıyı çıkartıvermişti. Onu ilk elime aldığımda, kendimi çok garip hissettim. Aklım bir anbana oyun oynadı ; beni terk edip, vahşi bir yerlerde huzur vermişti bana.Kitabın ismine bakmadan okumaya başladım. Eski bir kahramanın, savaşçınınöyküsüydü bu. İnancın ve vicdanın savaşıydı. Her gece işten çıktığımda yaşadığımsavaş gibiydi. Kitabı bitirdiğimde bir şey olmuştu ; Bir sihir, hiç beklenmeyen,olmasına bile ihtimal verilmeyen bir rüya. Kitabın kahramanı karşımda, elindebüyük bir anahtarla huzurlu bir şekilde bana bakıyordu.
En başta ondan ölesiye korktum, fakat yalnızlığımı paylaşan bu adam,içimdeki bütün korkuları bir savaş arenasındaki gibi yok edivermişti.Şaşkınlıktan da öteydi her şey. Bir anda, ne olduğunu anlayamadan, kendimidevasa bir kalenin önünde buluverdim.
- İşte bu senin eserin, dedi kahramanım. Şimdi sana elimdeki anahtarıvereceğim ve sende sonunda, savaşa başlayacaksın.
Böyle bir iletişimin gerçek olabileceğini düşünmemiştim. Geneldepatronlarımla konuşmaya alıştığım bir edayla yanına yaklaştım. Korkak ve ürkektavırlarım, kendilerini hissettiriyorlardı, kalbimin çarpışları beni aşıyordu.
- Af edersiniz ama size bir sual sormak istiyorum. Hangi savaştanbahsediyorsunuz siz?, dedim. Kendimi kıstırılmış hissediyordum.
Kahramanım, ufak bir gülüşle karşılık verdi soruma. Huzur veren sesisanki her yerdeydi, her yeri kaplıyordu.
- Uzun süredir farkında olmasan da seni izliyorum. Ne zaman kapılarınıaçacaksın, kendinle olan savaşa başlayacaksın diye. Şu anda sana, kendi ürününolan bu kalenin anahtarlarını bırakacağım. Neden dersen ; Bana özgürlüğümüvermenin yeterli bir sebep olduğunu söyleyebilirim. Birazdan gideceğim ve seninsavaşın başlayacak. Silahlarını her kuşandığında, ister istemez kendine bir adımdaha yaklaşacaksın. Ve sonunda, ya kaybedeceksin ya da galip geleceksin.
Gözümü kırptığımı ve en son kendimi yatakta bulduğumu anımsıyorum.Karanlık, gündüzle savaşıyordu ve tabii ki galip gelecekti. Kitap bitmiş vevücudum yorgunluktan kendini yatağa bırakmıştı her halde. Hava almak içindışarıya çıktım. Kitabım elimde ve kahramanım yüreğimdeydi.
İşte yalnızlık kalesiyle ilk böyle tanıştım. Zaman içerisindeyansımalarımla bir çok savaşa girdim. Bazen yenildim, bazen kazandım.Topraklarıma toprak ekledim , yeni yüzlerle tanıştım. Ve kendi çapımda küçük birordu kurdum. Kendim için. Komutan olarak "inanç" geldi ,. peşinden de "vicdan" ,"duyarlılık", "cesaret" ve "sevgi" geldi. Yalnızlık kalesi, her geçen günbenimle doluyordu, gittikçe güçleniyor ve sınırları alabildiğince uzuyordu.Bazen kendimi Çin Seddi gibi hissediyordum.
Kendimle olan bu savaşta çok üzücü anlar da geçirmedi değilim. Kaleningüçlü savunucularından olan bazı yansımalarım bana ihanet etti. Beni terk edipsavaş açtılar bana. Amaç ben miydim, yoksa yalnızlık kalem miydi? Bunu hiçbilemeyeceğim ama ortadaki savaşta çok kan döküldü, çok masum yaşamını yitirdi."Hırs" , "nefret", "kusur", "korku", "acı", "kin" ve hatta bazen "inanç" ım.Bunların hepsi birleşmiş, kılıcı kalbime saplamak, bayrağımı sancaktan indirmekiçin, içinde bulunmaz bir istekle yanıp tutuşuyorlardı. Hepsiyle savaştım, hiçvazgeçmedim, hep denedim. Ve büyük bir özveriyle, özenle korudum yalnızlıkkalemi. En kıskançları, "aşk" tı ve en yaratıcıları. Hayal gücü o kadar büyüktüki, günlerce meleklerin ağladığını hatırlıyorum. Kendimle olan savaşım, benolduğum sürece devam edecekti. Derken bir gün : Uzun yolculuklarla ve büyük biraşkla yarattığım "yalnızlık kalesi" ; yok oldu. Günlerce, aylarca aradım. Panikhali, hunharca üzerime geliyordu, vazgeçmiyordu.
İşte kahramanımın tekrar çıkış öyküsü. Bir çıtırtı duymuştum evde ;aramaya başladım her yeri ve kütüphaneme geldiğimde yine karşımdaydı. Yaşlanmış,yorgun görünümü beni şaşırtmaya yetti. Eskisi gibi genç değildi ve tabii ki okadar dayanıklı görünmüyordu. Elbiseleri göz kamaştırmıyordu artık. Yok olmayayüz tutmuş gibi bir ifadesi vardı. İçimdeki merak zaafına yenik düşmüştüm, onadoğru birkaç adım attım,
- Yalnızlık kalesini arıyordum kahramanım, onu kaybettim. Lütfen banayardım et. Gördün mü onu, biliyor musun nerede?, dedim.
Kahramanım diz üstü yere çöktü. Sanki etrafı soluk almaz bir siskaplamıştı. Ortalık bulanıklaşmıştı. Ayağa kalkamadı, yanına gelmemi istedi. Zoradımlarla isteğini yerine getirdim, iyice sokuldum ona. Kısık ve çatallı birsesle :
- Yalnızlık kalesini artık arama boşuna, dedi. Çünkü yıktın surlarını.Yaşadığın dünyan ; senin "yalnızlık dünyan" oldu. Artık çok daha büyüksün.
- Peki ya sen, dedim. Onun için gerçekten endişeleniyordum. Kahramanımölüyordu. Sen niye böylesin?
- Ben ölüyorum, dedi. Görevimi teslim vaktim çoktan geldi de geçiyor.Başka bir ruhta ve başka bir zamanda tekrar çıkacağım gün ışığına. Lütfen benidüşünme artık. Yapacak çok ama çok işin var.
Bu cümlelerin bitmesiyle, büyük bir çıtırtı duyuverdim. Önümedöndüğümde kahramanım yoktu artık. İçimde tarif edilemez bir acı yaşadım.Gözlerimi açtığımda, kendimi, lüks bir lokantada, aynı masada tanımadığım birçok insanla beraber buluverdim. Yeni işimi kutluyorduk. Küçük bir gülümsemeyle,ruhumdaki bütün çiçekleri, kahramanımın anıtına yağdırdım. Onun da dediği gibisavaş bitmez. Her şey sadece bir yüzleşme bunalımı. Ve şimdi kendimle değil,kendime ait olmayan bir dünyayla olan savaşım başlıyor, hatta çoktan başladıbile...


Misafir 9 Mart 2006 17:37

Özlenen'e
İçim içimi yemişti gittigi zaman gitmemesi için elimden geleni yapmam gerekıyordu ama "yapamadım" "Dur" diyemedim engelleyemedim...
Haykırmak istiyordum aslında ama korkuyordum sesimin çığlığa dönüşmesinden korkuyordum diğer korkularım gibi işte !...

Tüm çıkmaz sokakları önüne serdim gitmesin diye gidemesin diye "yapamadım" "Dur" diyemedim engelleyemedim...
Çaresizlikle baş başa kaldım aslında bılıyordum çarenın ben oldugunu ama korkuyordum caresızlık ıcınde bogulmaktan korkuyordum farklı korkularım gıbı...

Gitmesın dıye bır cok sey yaptım bır cok caba gosterdım yasımın ufak olmasına aldırış etmeden elımden ne gelıyosa yapmaya calıştım ama hepsını deıl bazı seylerı yapmak ıstemedım mesela hanı söylemıştım ya! "Gittiği zaman ıcım ıcımı yemıstı" dıye ıste o an akılımdan gecenlerın bır cogunu yapmadım cunku bılıyordum ne yaparsan yapayım gıtmesıne ne mâni olacaktım ya da gerı gelmesıne sebeb...

Zamanla alışacagımı dusundum "Onsuzluga,Çaresızlıge,Korkuya,Beklemeye" hepsıne alısacaktım bunu bılıyordum cunku korkuyordum KORKMAM sebebmı alışmama bılmıyorum..ya da sanırım !!! ...

Gıttıgı zaman o ılk 3 dk.o kadar uzun geldıkı hanı gozlerını gozlerımden,ellerını ellerımden yuregını yuregımden,cıkarması 3 dk.surdu.. NE 3 dk.canım 3 asır surdu.. ya da bana öyle geldı !!!..

Gıtmesını ıstemıyordum!!!
-kım ısterkı canının canından gıtmesını ?
Cevap_? kımse ...
Yanılmıyorum deyılmı? evet bende o kımselerden fakrlı deıldım bende ıstemedım ama o kadar cabaya ragmen cekıp gıttı...

Aslında zamanla unutmaya basladım "O dokunmaya kıyamadıgım ellerı,Oksamaya özen gosterdıgım saçları,Bir sonbahar aksamı gıbı olan gözlerı" unutmaya basladım...

Nasıl böle bır sey yaptım bende bılmıyorum aslında sormalıyım kendıme dıyede sormadım yanı bazı duygularım benden bagımsız hareket edıyorlar bunu benmı ıstıyordum bılmıyordum...

"O" Gittıgı vakıt sankı koca bır yanlızlıgın altında kalmış gıbı oldum bır anda cevremdekı herkez kayboldu dedım yaa!!! koskoca bır yanlızlıgın altında kaldım !!!..

İlk baslarda korktum cunku alışkın deıldım yanlızlıga..."İlk baslarda korkmamın sebebı bu baska bır sey deıl" yani sakın yanlış anlamayın.. Neyse !!....

Daha sonra korkumu yenmeye basladım ılk 2 gun "yanlızlığa" alıstım cunku "onsuzluga" alışmak "yanlızlıga" alışmak kadar kolay deıl "yanlızlıga" alıstıktan sonra gıtmesıne alıstım bıraz zor oldu ama olsun... ve sonunda "onsuzluga" alıstım alışman o kadar kolay olmadı bınlerce kez alışmamak ıcn savaşa gırdım kımınde galib geldım kımınden ıse daha ılk dakıkalarda kaybettım.. ve sonuc ; kaybettıklerım kazandıklarımdan daha fazla

Zamanla canım acımaya basladı ılk once umursamadım hatta hıc dusunmedım bıle canımın acıma sebebının "O" oldugunu "onsuzluk" oldugunu dusunmedım bıle!!!... dusunmek ıstermıydım DUSUNMEDIM...

Her dusundugumde ıcımden bazı buruklukların yavas yavasta olsa cıktıklarını gordum bır bakıma ıyı bır seydı ama ne oldugunu hala çözemedım.. çözmelımıydım bılmıyorum...

ilerki gunlerde ondan kalan sevınclerımı uzuntulerımı gulup ağlamalarımı hepsını ona daır ne varsa yavas yavas cekıp gıttıler ..
Üzuldum ama gıtmelerını bır tek ben engelemezdım tek basıma bunca yukun altından kalkamazdım yardım etmelıydı bana ızın vermelıydı oysa ben o ıstedı dıye bıraktım.. bırakmamalımıydım bılmıyorum ....

Belkı benım ıcın son olacak bu ya da sadece baslangıc ama hıc kımse gelıp ulasamayacak "O"nun ulaştıgı yere "o" kadar derıne "Taa" ıcerıye
-Neden mi?
-cevap... bılmıyorum...
Belkide ......... !

Ve sımdı artık tamamen unutma zamanı geldı dıye dusunuyorum bır daha böle delıce "sevmemenin" "özlememenın" "yazmamanın" zamanı geldı dıye dusunuyorum cunku alıştım bu yanlızlıklar ulkesıne.Bu yolda benden baska kımse yok ya olmasını DÜŞÜNDÜM? zannetmıyorum!!!....

Ve artık ıcımde sana daır hıc bır sey kalmadı kalmalımı? bılmıyorum...ama kalmamalı yanı bıtmelısın bende...

Ve bundan sonra;

Sen ne kadar bende varsan
Ben o kadar sende yokum

hoşçakal ... !!!




Misafir 10 Mart 2006 03:45

Siz olsanız hangisini alırsınız
( Yazar : Bilinmiyor )
Satılık Köpek Yavruları" ilanının altında küçücük bir çocuğun kafası gözüktü.

Çocuk dükkan sahibine sordu;
"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"

Dükkan sahibi;
"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi.

"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk, "Bir bakabilir miyim yavrulara?" Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve kulübeden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu.

Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu; "Bunun nesi var?"

Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.

Küçük çocuk heyecanlanmıştı. "Ben bu yavruyu satın almak istiyorum."

Dükkan sahibi;
"Hayır, o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan, o yavruyu sana bedava veririm."

Küçük çocuk birden sinirleniverdi.

Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak; "Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında, size şimdi 2 dolar 37 sent vereceğim ve geri kalan borcumu da her ay 50 sent olarak tamamlayacağım."

Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı; "Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiç bir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.

Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasının desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip tatlı bir sesle,

"Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi.


Misafir 10 Mart 2006 03:47

Sevdanın Ateşi ( Yazar : Bilinmiyor )
Hep ertelenen bir an, hiç yaşanmamaya mahkumdur. Düşlerin bekleyişini yalnızca bir hüsran karşılayacaktır. Mevsimleri sayarsak, ömür baharsız tükenir gider. Sevdiğinizi bulmak ya da bulduğumuzu sevmek tercihi en zor olan iki seçenektir bu sınavda... Boşuna akan ırmaklar mı var yüreğimizde, sebepsiz mi coşkun bir denizde maviye hasretliğimiz? Ufukta görünen o ki, mutluluk tek kişiliktir aslında. Karşımızdakinin çabasına ihtiyacı yoktur mutluluğun. Aşkın da sevdiğin kadar büyüktür. Sevdiğin sürece meydan okur dünyaya. Hasretle beklenen gelmez hiçbir zaman, o hasreti yalnız tüketirsin. Karşılık bulmuyorsa sevda, umut değil, kendini hükümdar sanan köleler üretir, dönemezsin. Ama boşa geçmemiştir dolan vakit. Heba olan şiirlerin de değildir. Türkülerin diliyle yas tuttuğun geceler, sırdaşlığını hiç terk etmez. Kıymetini bilmediğin kır çiçekleri yeniden açar, o gül solarken. Ayrılanlar yıllar geçse de üstünden, hep aynı acıyı çeker. Ama yollar hiç bitmez. Sonuna geldiğin, zannettiğin yerler birer duraktır aslında. Ve sen yolculuğunu gönüllü olarak bitirmişsindir o durakta. Güneş hep geç kalırmış gibi gelir, sen bir havada mevsimlecaktır belki. Hep bir umutla beklenirken sevda habercisi, yüreğini teselli etmek de sana düşer. Her şeye rağmen ürkütmesin seni bu sevdanın ateşi. Her yangın önce başladığı yeri yakar. Sana küçük kendime büyük gelen yüreğimde, yıllar geçse de senin adın yazar. Ve bil ki sevdiğim, uslanmaz ruhum yaşadıkça seni sever, seni sevdikçe yaşar..


Misafir 10 Mart 2006 03:49

Sigara Gibi
Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir "merhaba" ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder.

Adamın; "Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?" sorusuna, kızın "Olur" cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar.

Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:

- Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim.Merak etme ama, "Neden ayrıldık biz" sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.

Genç kız; adama bakarak, - "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:

- Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.

Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla,

"Ne? Nasıl yani?" der.

Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:

- Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları silkiyorum kül tablasına. "Sen zehiri" hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın olduğu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla "Ne olur yapma!! " diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. "Ve işte bitirdim seni" diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabırla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyorsun. Anılar acılar derken yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.

Genç kız anlatılanları dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, "Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız." diye bir mesaj atarken; kız arkadaşına, "Ilgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım." demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını,bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardı!" dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:

- Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Sunu söyleyebilirim ama; yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, herşey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.

- Bu kadar mı yani?

- Evet...

Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmışti iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak "Hoşçakal" dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla oradan uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar. Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yazıyordu:

- "Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizeceğime..."

Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:

- "... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklığına uğrattı ve ben kararımı verdim:"

"SİGARAYI BIRAKTIM..."



Saat: 04:44
Sayfa 7 / 40

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık