MsXLabs
Sayfa 7 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

Kreacher 16 Ocak 2007 15:09

Hepatit A son derece bulaşıcı bir virüs hastalığıdır. Halk arasında sarılık adıyla bilinir. Virüsünün vücuda girdikten sonraki 2-6 hafta kuluçka süresidir. Ülkemizde önemli bir sağlık sorunudur.Belirtilerin hepsi aynı anda olabileceği gibi hiçbiri de görülmeden sessiz olarak hastalık ortaya çıkabilir. Hastanın yaşı arttıkça hastalık daha ağır seyreder. Küçük çocuklarda hiçbir belirti görülmeyebilir.Hepatit A genellikle 3-6 hafta sürer, ancak bazı olgularda altı aya kadar devam eden uzun süreli ya da kötüleşerek tekrarlayan semptomlar olabilir.Hastalık süresince çok uzun süre yatakta kalınması ve buna bağlı olarak işgücü kaybında artış söz konusudur. Tam düzelme 6 ay kadar sürebilir.Hepatit A için kesin tanı kan testiyle konmaktadır.

Belirtileri Nelerdir ?
Grip benzeri belirtiler(ateş, titreme, bazen diyare, halsizlik gibi)
İştahsızlık
Bulantı
Sarılık (gözlerin ve derinin sararması)
İdrarın renginin koyulaşması (demli çay rengi)
Dışkı renginin açılması
Karın ağrısı
Yorgunluk

Hepatit A Nasıl Bulaşır ?
Kan yoluyla ve yakın temasla (kan dışındaki vücut sıvıları: tükürük, ter, cinsel organ sıvıları) bulaşır. Derideki bir çatlak yada açık yara ile temas eden bir damla kan yada tükürük bile hastalığın bulaşması için yeterli olabilmektedir. Taşıyıcı anneden bebeğine de doğum esnasında bulaşabilir.
En önemli ve yaygın bulaşma yolu korumalı da olsa cinsel ilişkidir, çünkü ter ve tükürük gibi vücut sıvılarıyla dahi geçişleri olabilmektedir.
Korunma Yolları Nelerdir?
Tam olarak temizliğinden emin olunmayan suyu içmeyin ve bu sudan oluşan buzu kullanmayın. Aynı tehlike bu su ile diş fırçalarken de söz konusu olabilir.
Soyulmamış meyvelerin, salataların, haşlanmamış sebzelerin yıkanmadan yenmemesi ve çiğ deniz mahsüllerinden sakınılması gerekir.
Sokaklarda temizlik kurallarına dikkat edilmeden hazırlanmış yiyecek ve içeceklerin yenilmemesi gerekir.
Tüm bu önlemlere rağmen Hepatit A riski altında olabilirsiniz. Korunmanın en kesin ve güvenli yolu aşılanmaktır.


bebeto40 16 Ocak 2007 15:26

Tiroit testleri hangi amaçla kullanılır?
Tiroit testleri, tiroit hastalıklarının tanısında kullanılır. Bu testler ile tiroidin fonksiyon ve yapısal bozuklukları kolaylıkla ortaya çıkarılır.

Kaç çeşit tiroit testi mevcuttur?
İki çeşit tiroit testi mevcuttur.
· Tiroit fonksiyonlarını ölçen testler
· Tiroit yapısal bozukluklarını gösteren testler.

Tiroit fonksiyonlarını ölçen testler nelerdir? Bu testler ile tiroit fonksiyonları nasıl değerlendirilir?
Tiroit fonksiyonlarını ölçen testler:
· Kandaki tiroit hormonlarının (T-3 ve T-4) ölçümü.
· TSH ölçümü
· TRH testi
· I-131 uptake testi (radyoiyot uptake testi)
· Antitiroit antikorları ölçümü ( anti tg, anti TPO, TRab)
Bu testler kullanılarak tiroidin normalden fazla (hipertiroidi), az (hipotiroidi) veya normal (ötiroit) çalışıp çalışmadığı ortaya çıkarılabilir.

Kaç çeşit tiroit hormon ölçümü mevcuttur?
İki türlü tiroit hormonu ölçümü mevcuttur.
· Total (TT-3 ve TT4)
· Serbest (free) (FT3 ve FT-4)
Total T-4 ve T-3 hormonları ölçümünde, serbest ve taşıyıcı proteine bağlı hormonlar birlikte ölçülür. Bazı durumlarda, örneğin doğum kontrol hapı kullanan veya östrojen içeren ilaç alan kadınlarda tiroit hormonlarını bağlayan taşıyıcı proteinlerde artış olur. Bu durumda, tiroit hastalığı olmadan total tiroit hormonlarında artış görülür. Gerçek hastalığı ortaya çıkarmak için serbest T-3 ve T-4 hormonlarının ölçülmesi gerekir.
Bu hormonların ölçümü için açlık gerekmez.


Tiroidi uyaran (stimüle) eden hormon (TSH) ölçümünün teşhisteki değeri nedir?
TSH beynin alt kısmında bulunan hipofiz glandında salgılanan bir hormondur. TSH vücudun ihtiyacı durumunda salgılanır ve tiroidi uyararak tiroit hormonlarının yapımını sağlar. TSH ölçümü aşağıdaki durumlarda bize bilgi verir.
· Hipotiroidi'nin tanısında. Bu durumda kandaki TSH düzeyi yükselir
· Hipotiroidi tedavisinin takibinde. Hipotiroidi tedavisinin yeterli olup olmadığı TSH ölçümleri ile anlaşılır. Tedavinin yeterli olduğu durumlarda TSH düzeyi normal sınırlara iner.
· Subklinik hipertiroidi tanısında. TSH düzeyi normal değerinden düşüktür.

TRH testi nedir? Ne zaman kullanılır?
TRH (Thyroid Releasing Hormon) beyindeki hipotalamus bölgesinde salgılanır. TSH salgısını kontrol eden bir hormondur. Normal şahıslarda TRH enjeksiyonundan sonra hipofizden normal miktarda TSH salgılanır. Hipertiroidide TSH baskı altında (normal değerin altında) olduğundan TRH enjeksiyonundan sonra kandaki TSH düzeylerinde değişiklik olmaz yani TSH baskısı devam eder. Test açlık durumunda uygulanır. Önce TSH ölçümü için kan alınır. Daha sonra TRH ampulü damardan enjekte edilir. Enjeksiyondan 20 ve 60 dakika sonra tekrar kan alınarak TSH ölçülür.
TRH testi aşağıdaki durumlarda kullanılır.
· Genelde erken veya gelişmekte olan ve henüz tam olarak tanısı konamayan hipertiroidi hastalığının ayırıcı tanısında
· Tiroit kanserlerinde supresyon tedavisinin yeterli olup olmadığının araştırılmasında
· Hipofiz yetersizliğinin teyidinde
· Hafif hipotiroidinin tanısında

I-131 uptake testi nedir? Nasıl uygulanır? Ne zaman kullanılır?
I-131 bir radyoaktif maddedir. Bu madde radyoiyot olarak da bilinir. Tiroit hastalıklarının tanısında ve tedavisinde kullanılır. Tiroit hastalıklarının tanısı için I-131 uptake testi uygulanır. Bu test, tiroit glandının iyot tutma yeteneğini gösterir. Test, hasta aç durumda iken uygulanır. Bunun için çok küçük dozlarda I-131 su içinde içirilir. 2 ve 24 saat sonra verilen miktarın yüzde kaçının tiroit glandına gittiği, dışarıdan boyun bölgesine yerleştirilen uptake cihazı ile ölçülerek belirlenir.Normal değerler 2. Saatte 5-10, 24. saatte ise 10-30 arasında değişir.
Hipertiroidide ve iyot açlığında bu miktarlarda artış olur.
Hipotiroidi, fazla miktarda iyot kullananlarda (öksürük şurubu, iyotlu tuz, tentürdiyot ve kontrast madde) ve tiroiditlerde ise bu miktarlarda azalma görülür.
I-131 uptake testi:
· Radyoiyot tedavisinde (halk tarafından atom tedavisi olarak bilinir)
· Hipertiroidi
· Tiroit kanseri
· Hipertiroidi ve tiroiditlerin ayırıcı tanısında kullanılır.

Perklorat kovma testi nedir? Hangi durumlarda uygulanır?
Normalde hastaya I-131 verildiği zaman tiroit hücrelerinde (follikül hücreleri) tutularak tiroglobulinin tyrosyl moleküllerine bağlanır. Serbest I-131 follikül hücrelerinde bulunmaz. I-131'in serbest halde bulunması bazı klinik bozukluklarda ortaya çıkar. Bunlar:
· Hashimoto tiroitidi
· Kalıtımsal peroksidaz enzim bozukluğu (Pendred sendromu)
Perklorat iyonları I-131 ile yarışarak follikül hücrelerinde tutulur. Şayet perklorat farmakolojik dozlarda verilirse I-131'in follikül hücrelerinde tutulmasını önler. Böylece tiroit glandında serbest halde bulunan iyot dolaşıma geçerek tiroitten ayrılır. Bu yüzden bu teste perklorat kovma testi denmiştir.
Bu test de hasta aç iken uygulanır. Bunun için önce hastaya çok küçük dozda su içerisinde I-131 verilir ve 2-3 saat sonra tiroitte tutulan yüzde miktarı boyuna yerleştirilen uptake cihazı ile ölçülür. Daha sonra hastaya 400mg potasyum perklorat verilerek ölçüm 2-3 saat sonra tekrarlanır. I-131 uptake'inde %15'lik bir düşüş anormal olarak kabul edilir.

Antitiroit antikorlar (anti tg, anti TPO) nedir?
Bilinmeyen nedenlerle, vücut kendi dokusuna, mikroplara karşı olduğu gibi savunma maddeleri, yani antikorlar üretmeye başlar. Haşimoto (Hashimoto) tiroiditinde de tiroit dokusuna karşı antikor üretir. Bu antikorlar müzmin enflamasyona neden olarak tiroidin fonksiyonlarını önler. Tiroide karşı gelişen bu antikorların ölçümü tam olarak bir fonksiyon testi olmamasına rağmen yüksek dozdaki antikorların tiroidin fonksiyonları azaltacağının bir göstergesi olarak kabul edilir.

Tiroidin görüntülenmesinde kullanılan yöntemler nelerdir?
Tiroidin görüntülenmesinde kullanılan yöntemler çok değişiktir. Bunlar:
· Tiroit sintigrafisi:
Tc-99m perteknetat
I-131
· Tüm vücut sintigrafileri:
I-131
Tc-99m MIBI veya Tc-99m tetrofosmin
Tc-99m DMSA
Tl-201
· Tiroit ultrasonografisi
· Bilgisayarlı tomografi
· Magnetik rezonans
Bunlar içinde en sık olarak kullanılan Tc-99m perteknetat ile yapılan tiroit sintigrafisi ve tiroit ultrasonografisidir. Diğer sintigrafilerden ve tetkiklerden Tiroit tümörleri bölümünde bahsedilecektir.

Tiroit sintigrafisi nedir? Nasıl yapılır? Hangi amaçlarda kullanılır?
Tiroit sintigrafisi, tiroidin büyüklüğünü, şeklini ve bölgesel fonksiyonlarını gösteren tiroit glandının bir imajıdır. Sintigrafi, hastaya tiroit dokusunda birikim gösteren bazı radyoaktif maddelerin verilmesinden sonra uygulanır. Bunun için hastanın aç olmasına gerek yoktur. En sık uygulanan Tc-99m perteknetat sintigrafisidir. Bu sintigrafi, hastaya 2-5mCi Tc-99m perteknetat damar yolundan verildikten en az 20 dakika sonra uygulanır. Sintigrafik çekim için gamma kamera kullanılır.
Radyoaktif maddenin tiroit içerisindeki tutulum ve dağılımına göre tiroit sintigrafisi değerlendirilir. Tiroitteki Tc-99m perteknetat tutulumu normal iyot alımında (iyotlu tuz, öksürük şurubu, kontrast madde) azalır. Bu gibi durumlarda sintigrafi 2-3 ay sonra tekrar edilir. Bazı durumlarda ise radyoaktif madde tutulumu artar. Bu durum sıklıkla Basedow-Graves hastalığında ve iyot açlığı (iyodu az olan su ve gıdalarla beslenenlerde) olanlarda görülür. Sintigrafide nodüllerin aktivite tutulumu oldukça önemlidir. Nodüllerdeki aktivite tutulumu nodülün etrafındaki dokuya göre değerlendirilir:
· Normoaktif nodül (etraf doku ile eş değerde tutulum)
· Hipoaktif (soğuk) nodül (etraf dokudan daha az tutulum)
· Nonfonksiyonel (soğuk ) nodül (nodülde hiç tutulum yok)
· Hiperaktif (sıcak ) nodül (etraf dokudan daha fazla tutulum var)

Tiroit sintigrafisi aşağıda belirtilen amaçlar için kullanılır:
· Guatrın değerlendirilmesi
· Tiroit nodüllerinin değerlendirilmesi
· Hipertiroidinin değerlendirilmesi
· Tiroit glandının yerinin saptanması
· Boyun kitlelerinin değerlendirilmesi
· Göğsün üst kısmındaki kitlelerin değerlendirilmesi
· Tiroiditlerin değerlendirilmesi
· Tiroit operasyonlarından sonra geri kalan dokunun değerlendirilmesi
· Operasyondan sonra fonksiyon gösteren metastazların araştırılması



Normal tiroit sintigrafisi

Sol lobda büyük hipoaktif (soğuk) nodül
Sol lobda hiperaktif (sıcak) nodül


Tiroit sintigrafisi ile tiroit kanseri tanısı konabilir mi?

Sadece tiroit sintigrafisine bakarak tiroit kanseri tanısı koymak mümkün değildir. Tiroit kanserleri tiroit sintigrafisinde hipoaktif (soğuk) nodül olarak görülür. Ancak bu nodüllerin çoğunu selim tabiatta olan nodüller teşkil eder.

Tiroit sintigrafisi hangi durumlarda gereksizdir?
· Tiroit glandının büyümediği
· Ele nodül gelmeyen durumlarda ve
· Tiroit fonksiyonlarını ortaya çıkarmak için tiroit sintigrafisine
gerek yoktur.

Tiroit sintigrafisi kimlere uygulanmaz?
Tiroit sintigrafisi sadece hamilelere uygulanmaz.

Tiroit ultrasonografisi nedir? Hangi amaçla uygulanır?
Ultrasonografi organların anatomik yapısının araştırılmasında kullanılan bir alettir. Tiroit ultrasonografisi için geliştirilmiş özel problar mevcuttur. Hastaya herhangi bir zararı yoktur.Açlık veya tokluk durumunda uygulanabilir. Tiroit hastalıklarının tanısında çok önemli yeri olan ultrasonografinin deneyimli doktorlar tarafından uygulanması gerekir.
Tiroit ultrasonografisi aşağıdaki amaçlara yönelik olarak kullanılır.
· Boyun kitlelerinin değerlendirilmesi
· Tiroit nodüllerinin değerlendirilmesi
· Kistik nodüllerin diğer nodüllerden ayrılması.
· Tiroit boyutlarının ölçülmesi. Böylece hastada guatr olup olmadığı kolaylıkla saptanabilir.
· Guatr ve tiroit nodüllerinin (ilaç veya radyoiyot) tedavisi sırasında tiroit ve nodül boyutlarının küçülüp küçülmediği kolaylıkla tespit edilebilir.
· Cerrahi den sonra nüks nodüllerinin araştırılmasında
· Normal tiroit yapısının tiroidit ve hipertiroidi yapısından ayırıcı tanısında.


Tiroit ultrasonografisi ile tiroit kanseri tanısı konabilir mi?
Sadece tiroit ultasonografisi ile kanser tanısı konması mümkün değildir. Ancak bazı ultrasonografik bulgular kanser şüphesi uyandırabilir. Bunun için ''Tiroit tümörleri'' bölümüne bakabilirsiniz.

İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi (İİAB) nedir? Hangi amaçla kullanılır? Nasıl yapılır?
İİAB, tiroit nodüllerinin ayırıcı tanısında çok sık kullanılan bir yöntemdir. Tiroit nodüllerinin yaklaşık yüzde 5''i habis, yüzde 95''i ise selimdir. Başka bir deyimle tiroit nodülü olan her hasta operasyona gönderildiği takdirde bu nodüllerin yüzde 95 selim olarak gelecek ve hasta boşuna operasyon riski altına girecektir. İİAB yöntemi ile selim nodüller habis nodüllerden yüzde 75 duyarlılıkla ayrılabilir. Geri kalan yüzde 25 vakada ise tanı koymada güçlük çekilmekte veya yetersiz hücre alınmaktadır. Böylece İİAB''si:
Operasyona gönderilen hasta sayısını yüzde 40 azaltır
Operasyon yönteminin nasıl uygulanacağını önceden belirler. Örneğin, İİAB''de habis hücre görülmesi tiroit glandının tamamen çıkartılmasını (total tiroidektomi), selim hücre görülmesi ise sadece nodülün çıkartılmasını (subtotal tiroidektomi) gerektirir. İİAB yapılamayan hastalarda veya İİAB yanlış sonuç alınan hastalarda operasyondan sonra kanser tanısı konmuşsa, bu hastaların çok defa ikinci bir operasyonla geri kalan tiroit dokusunun çıkarılması gerekir.

İİAB, tecrübeli ellerde muayenehane şartlarında bile çok kolaylıkla yapılan ve hemen hemen hiçbir riski olmayan bir yöntemdir. Bu yöntemde, herhangibir hazırlığa veya açlığa gerek yoktur. Koldan kan alınırken nasıl ki lokal anesteziye gerek yoktur burda da işlem çok kısa (birkaç saniye) süreceğinden lokal anestezi yapılmaz. Hasta sırt üstü ve boynu gerilmiş vaziyette yatarken doktor biyopsi yapacağı nodülü sol elinin parmakları ile tespit eder. Daha sonra enjektörün iğnesini nodül içerisine batırır ve enjeksiyon pistonu ile uyguladığı negatif basınç ile nodül içinden bir miktar hücre veya sıvıyı enjektör içerisine çeker. Bu işlem birkaç saniye sürer.Ancak hastadan kist sıvısı boşaltılacaksa 5-10 saniye sürebilir. İşlem sırasında hasta normal nefes alıp verir, ancak konuşmamalı ve yutkunmamalıdır. Bu sırada hasta çok az bir acı hissedebilir. Enjektör içine çekilen bu materyal küçük bir cam üzerine yayıldıktan sonra kurutulur ve incelenmesi için bu hususta eğitim görmüş tecrübeli bir patoloğa gönderilir.
Birden fazla nodül mevcutsa veya yeterli materyal alınmadığı durumlarda işlem birden fazla uygulanabilir.
Nodül küçükse ve derinde olup ele gelmiyorsa biopsi ultrasonografi yardımı ile yapılıır.
Biyopsi kelimesi kötü bir çağrışım yaptığından bazı hastalar gereksiz yere bu yöntemden korkmaktadır. Halbuki duyulan acı çok defa kalçaya yapılan bir enjeksiyondan veya bir çimdikten çok daha azdır.
İnce iğne aspirasyon biopsisinin yorumu ve tiroit tümörlerindeki değerini öğrenmek için ''Tiroit tümörleri'' bölümüne bakabilirsiniz.


İİAB''si kimlere uygulanamaz?
Bu yöntem kanama bozukluğu olan hastalarda, coumadin veya aspirin gibi kan sulandırıcı alanlarda uygulanmaz. Bu nedenle kanamaya meyilli hastalar daha önceden bunu doktoruna bildirmeleri gerekir


bebeto40 17 Ocak 2007 17:30

Beyin Daha Fazla Nasıl Çalıştırılır?
 
BEYİN DAHA FAZLA NASIL ÇALIŞTIRILIR? İnsan beyni, günlük yaşamda basit yöntemlerle kalıplardan kurtarılarak daha verimli çalıştırılabilir.Her gün gittiğiniz yolu, sabah uyandığınız müziği, oda ve büronuzun düzenini değiştirerek beyninizi şaşırtın.

Çalışmayan beyin hücrelerini çalışır hale getirirsek 60 yaşında bile bir gencin beyni kadar aktiviteye sahip olabiliriz.

Prof. Dr. Nurselen Toygar, beynin emir vermeden çalışmadığını, sürekli aynı yönde yapılan şeylerin beyni tembelleştirdiğini söyledi. Beyinden daha fazla yararlanmak için bir takım pratik yöntemlerin uygulanması gerektiğini belirten Toygar, şu bilgiyi verdi: “Hayal gücüyle beyni çalıştırmaya sevk edebiliriz. Bir amaç ve hedefimiz varsa, beynimizde bu amaç ve hedefe adım adım ulaşma yollarını hayal ederek ve daima pozitif düşünerek ulaşabiliriz.

Hayal kurmak beynin çalışmasına katkı sağlıyor. (En büyük mucitler en çok hayal kuranlardır) sözü bu anlamda söylenmiştir. Bilgi ve belleğin oluşumu, gelişmesi ve olgunlaşması için hayal kurulmalı. Her gün gittiğimiz yolu, sabahları müzikle uyanıyorsak onu, oda ve büromuzun düzenini, izlediğimiz televizyonun yerini, çocuklarımızla yemek yediğimiz masadaki yerimizi arada bir değiştirebiliriz. Bu, beynimizi kalıplardan kurtarır. Beyinler paraşüt gibidir, açılmadıkça çalışmaz.”

BEYİN HÜCRELERİ ARTAR MI?

Son 4-5 yıla kadar ölen beyin hücrelerinin yerine yeni hücrelerin oluşmadığının savunulduğunu ifade eden Prof. Dr. Toygar, bu görüşün değiştiğini ve beyin hücrelerinin artabileceğinin ortaya konduğunu söyledi.

Beyin hücrelerinin artmasının, beynin daha verimli kullanılmasını sağladığını bildiren Toygar, her insanda milyarlarca adet bulunan beyin hücrelerinin, her gün ortalama 10 bininin öldüğünü kaydetti. Toygar, şöyle devam etti: “Beyin fonksiyonları 18-23 yaşlarında artar, 40 yaşından sonraysa hızla azalır. Günde 10 bin hücre ölüyor.

Ama 65-70 yaşına kadar ölen hücrelerin sayısı toplam hücrelerin ancak yüzde 5’ine ulaşabiliyor. Demek ki beyne hücre takviyesi oluyor. Ama takviye olurken o hücreler, (ben beyin hücresi olayım) demiyor. Bizim (kök hücreler) dediğimiz hücreler var. Bunlar beyin hücresine dönüşebiliyor. Her beyin hücresi öldüğünde, bellek depolama, yeni bilgileri alma ve öğrenmede zayıflama oluşuyor. Eğer beyin hücrelerimizi çalıştırırsak, 60 yaşında, bir gencin beyni kadar aktiviteye sahip olabiliriz.”

STRES BEYİN HÜCRELERİNİ ÖLDÜRÜYOR

Her insanda beyin hücre ölümünün aynı oranda olmadığını, kişinin biyolojik yapısı, stres, sigara, alkol, yüksek tansiyon, kolesterol ve çevre koşullarının bunda etkili olduğunu bildirdi. Stresin en önemli etken olduğuna işaret eden Toygar, stresin bir takım zararlı kimyasal elektronlar oluşturduğunu, bunların beyin hücrelerine yapışarak, zehirlediğini sözlerine ekledi.


evo 19 Ocak 2007 13:41

KONTROLSÜZ DİYET "OSTEOPOROZU" TETİKLİYOR

ADANA - Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tunay Sarpel, kontrolsüz diyetin osteoporoz (kemik erimesi) hastalığı riskini artırdığını söyledi.
Prof. Dr. Sarpel, dünyada 4 ila 6 milyon kişinin kemik erimesi hastası olduğunu, 13-17 milyon arası kişinin ise risk altında bulunduğunu belirtti.
Kemik erimesinin genellikle kadın hastalığı olarak görüldüğünü belirten Sarpel, ''21 ilde erkekler arasında yaptığımız bir ankette erkeklerin de yüzde 8,6 oranında hastalığa yakalandıklarını gördük'' dedi.
Osteoporozun ciddi ve sinsi bir hastalık olduğunu vurgulayan Sarpel, Türkiye'de 31-89 yaş grubu arasında bin 597 kişiyle yapılan ankette 50 yaş üzerindeki kişilerin yüzde 45 üzerinde kemik erimesi görüldüğünü ifade etti.
Kemiklerin korunmasında ve güçlü olmasında en önemli adımın beslenme olduğuna dikkati çeken Sarpel, özellikle gelişme çağındaki çocuklarda, ailelerin dikkatli olması gerektiğini söyledi.
Kemik erimesinin kalsiyum ve D vitamini eksikliğine bağlı olarak ortaya çıktığını vurgulayan Sarpel, gün içerisinde yapılacak fiziksel aktivitelerin kemikleri güçlendireceğini, yemek sonrası içilen sigaranın ise kemiği tamir eden hücreleri tembelleştireceğini söyledi.


Misafir 25 Ocak 2007 21:37

Sağlık ve gıda konusuyla az çok ilgilenenler bilir, antioksidan özelliği yüksek gıdalar 'süper şifalı' dediğimiz gruba girer. Yani ne kadar tüketilirse o kadar faydalı denen türden...

Sağlık ve gıda konusuyla az çok ilgilenenler bilir, antioksidan özelliği yüksek gıdalar 'süper şifalı' dediğimiz gruba girer. Yani ne kadar tüketilirse o kadar faydalı denen türden... Uzmanlar gazetelere, televizyonlara çıkar ve uzun uzun anlatır, neyi ne kadar tüketeceğimizi söylerler. Üzümün çok faydalı olduğunu bilmeyen var mıdır ya da portakal suyunun C vitamini deposu olduğunu... Adını söylerken bile yüzünüzü buruşturacağınız brokoli ya da Brüksel lahanasını... Bilmediğimiz onların niçin faydalı olduğudur; ve bu gıdalar vücudumuza ne yapar da bizi kanserden korur, gençleştirir, güzelleştirir?

Uzmanlara göre antioksidanlar, hücrelere zarar veren serbest radikalleri etkisiz hale getirerek, kanser dahil pek çok hastalığa ve erken yaşlanmaya neden olabilecek zincir reaksiyonları önleyen moleküllerdir. Bu moleküllerin vücutta gerekli seviyelerde bulunabilmesi için, yüksek oranda antioksidan içeren yiyecek ve içeceklerin alınmasına dikkat edilmelidir.

Vücudumuzun kendini tahrip etme özelliği olduğu gibi, kendini savunma mekanizmasından ileri gelen tedavi özelliği de bulunur. İçeriğinde antioksidan bulunduran besinler de bu mekanizmayı tetikleyerek serbest radikallerin ve toksinlerin oluşumunu engeller ve hatta yaşlanma etkilerini azaltırlar.


İHTİYACIMIZ OLAN HER ŞEY DOĞADA VAR

Gerçekten de vücudumuzun ihtiyaç duydukları, yaşadığımız bereketli topraklarda yetişiyor. İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü öğretim görevlisi Uzman Dr. Yavuz Dizdar'a göre, sağlıklı beslenmenin temel şartlarından biri doğal besin ağırlıklı bir yaşam tarzını benimsemek... Dizdar; sağlıklı beslenmede üzüm suyu, nar ve portakalın önemini vurguluyor...

'Üzüm suyu etkinliği kesin olarak kanıtlanmış antioksidanlar içerir ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar kalp hastalıklarından korunmada çok önemli bir işleve sahip olduğunu kanıtlamıştır. Narın içerdiği pek çok madde halen preklinik araştırma sürecindedir ve umut verici sonuçlar alınmaktadır.'

Dizdar, doğanın bize sunduğu olanakların gün geçtikçe ve bilim ilerledikçe daha iyi anlaşıldığını vurguluyor ve şöyle diyor:

'Her meyvenin en faydalı olduğu dönem, doğal olgunluğuna ulaştığı aşamadır. Buna karşılık günümüzde modern gıda teknolojisi doğanın olanaklarını katkısız olarak ve yılın dört mevsimi bize sunabilmektedir.'


HANGİSİ NEYE FAYDALI?

Peki hangi meyve suyu neye iyi gelir biliyor musunuz? İşte birkaçı:

Gençlik kaynağı üzüm suyu:Üzüm suyu, içerdiği zengin vitamin ve mineraller nedeniyle vücudun günlük ihtiyacını karşılayabilecek özelliktedir. Üzüm suyunda bol miktarda A ve C vitaminleri, mineraller, demir ve potasyum var. Antioksidan özellikli olduğu için cildin yaşlanmasını da geciktirir. Kan yapıcı özelliğinin yanı sıra romatizma ve mafsal ağrılarına iyi gelen üzüm suyu, kalp sistemini düzenleyip bedensel ve zihinsel yorgunlukları giderir.

Ayrıca içerdiği diyet lifleri sayesinde bağırsakları yumuşatıcı ve idrar söktürücü özelliğiyle organizmayı toksinlerden arındırır.


Kansere karşı portakal suyu: C vitamini ve folik asit sayesinde soğuk algınlığına karşı korur, öksürüğü azaltır.

Bağışıklık sistemini güçlendirerek bizleri soğuk algınlığı ve gripten koruyan meyvelerin başında portakal geliyor. İçerdiği C vitamini ve folik asit sayesinde öksürüğü azaltır. Portakal suyundaki bir antioksidan olan bioflavin damarları ve kılcal damarları güçlendirerek kalbin zarar görmesini engeller. Portakal suyunda bulunan yüksek miktardaki potasyum tansiyonun dengelenmesine yardımcı olur, aynı zamanda cildin kuruyup kırışıklıkların oluşmasını da önler. Ayrıca, içerdiği vitaminler ve antioksidanlar sayesinde portakal, kanın pıhtılaşmasını, mide ve pankreas kanserini önler ve ezik ve çürüklerin daha çabuk iyileşmesini sağlar.


Ateş düşürücü vişne suyu: Ateşli hastalıklara karşı güçlü bir silah olan vişnede A vitamini ve potasyum bulunur. Ateşi düşürüp susuzluğu gideren vişne suyu, ateşli hastalıklardan sonra kanı temizlemeye de yardımcı olur. Vücutta biriken fazla suyun dışarı atılmasını, mide ve karaciğerin düzenli olarak çalışmasını sağlar. Ayrıca, ishali keser, idrar söktürücü özelliği vardır.

Huzur kaynağı kayısı suyu: A, B3 (Niasin) vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum ve fosfor sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir kansızlığa iyi gelir, kan yapımına yardımcı olur ve sinirleri gevşetip uyku getirir. İçerdiği kalsiyum ve magnezyum sayesinde kemik erimesine karşı faydalıdır. Lifli bir meyve olduğundan bağırsakları korur ve pekliğe iyi gelir. Kayısıda bulunan betakaroten ise kanserin, özellikle akciğer kanserinin, kalp hastalıklarının ve kataraktın önlenmesine yardımcıdır.

Tansiyon düşüren elma suyu: Elma, bağışıklık sistemini güçlendirici özelliği olan B3 (Niasin) ve E vitamini, potasyum ve bol miktarda pektin içerir. Kan şekerini kontrol altında tutan elma suyu baş ağrısına da iyi gelir. Ayrıca böbrekleri temizler ve kolesterolü düşürür. Bağırsak parazitlerinin dökülmesini sağlar, bedensel ve zihinsel yorgunlukların giderilmesinde ise etkin rol oynar. Ayrıca romatizma, gut ve mide rahatsızlıklarının (gastrit, ülser) panzehiridir. Elma suyunun içindeki bitki besinleri, kalp ve akciğer kanseri rahatsızlıklarına yakalanma riskini azaltır. Damar sertliğini önler, kan basıncını düşürerek tansiyonun yükselmesine engel olur.

Uykusuzluğa karşı şeftali suyu: Şeftali, içerdiği A, B3 (Niasin) ve C vitaminleriyle, folik asit, betakaroten, potasyum ile gribe karşı vücudun savunma mekanizmasını güçlendirir. Vücutta A vitamini oluşturan temel madde olan betakaroten, şeftalide çok miktarda bulunur. Antioksidan özelliğiyle toksinlerin vücuda vereceği zararları önler. Uykusuzluğu giderir. Hazmı kolaylaştıran şeftali aynı zamanda böbreklerin ve safra kesesinin düzenli çalışmasını sağlar ve iyi bir idrar sökücüdür.

Yıllardır geniş ürün yelpazesiyle sofralarımızda yer alan ve 2005 yılında Türk gıda sektöründeki 50. yılını kutlayan Tamek, doğanın en faydalı meyvelerinden üzüm, kan portakalı ve nar meyvelerini, özenle seçerek sofralarımıza taşıyor. Tamek, iki yeni ürünü yüzde 100 üzüm suyu ve kan portakalı-nar karışık içeceğini tüketicileriyle buluşturuyor.


MUCİZEVİ MEYVE KAN PORTAKALI

Son dönemde özellikle vücutta yaşlanmayı geciktirici etkisi olan doğal antioksidan içerikleriyle ilgi toplayan bu içecek, zengin besin öğeleriyle de vücudun günlük vitamin ve mineral ihtiyacını karşılıyor. Nar ve kan portakalı meyvelerinde bol miktarda bulunan C vitamini (ki kan portakalı normal portakala oranla dört kat fazla C vitamini içeriyor) ve üzümde bulunan A, B1, B2 ve C vitaminleri bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek vücudun direncini arttırıyor.

Meyveyi dalından yiyemeyen, pazara gidip taptaze meyve alamayanlar için daha iyi bir seçenek var mı?


MEYVE SUYU HAKKINDA BİLMENİZ GEREKEN 6 ŞEY

1) Meyve suyu, nektar ve meyveli içecek farklı şeylerdir. Meyve suyu yüzde 100, meyve nektarı yüzde 25-99 ve meyveli içecek yüzde 10-49 meyveden oluşur.

2) Meyve suyu şişmanlatmaz çünkü kalori düzeyi düşüktür. 100 gram meyvenin sağladığı enerji 44-52 kcal arasındadır.

3) Meyve suyu diş çürütmez. Diş çürüklerine yol açan ana etken flor yetersizliğidir. Ancak meyve suyu tüketenlerin ağız ve diş temizliğine dikkat etmesi gerekir. Son yıllardaki araştırmalara göre; eğer yeterli flor alınıyorsa ve ağız temizliğine özen gösteriliyorsa gıdanın diş çürüklerine etkisi oldukça kısıtlıdır.

4) Kanser vakalarının gelişmekte olan ülkelerde yüzde 30'u, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 20'sinin diyete bağlı oluştuğu belirtiliyor. Antioksidan etkinlik gösteren sebze ve meyve suları ise bazı kanser türlerine karşı koruyucu etkide bulunuyor.

5) Günde 1 porsiyon sebze ve meyve tüketiminin artması akciğer kanseri riskini yüzde 6 oranında düşürüyor.

6) Türkiye'de, 80'li yıllardan bu yana meyve suyu ve türevlerine koruyucu madde katılmasına izin verilmiyor. Uygulanan koruma teknolojisi koruyucu kullanılmasını gerektirmiyor. Ambalaj açılmadıkça koruma etkisi sürer. Koruyucu içerseydi, ambalaj açıldıktan sonra da meyve suyu bozulmazdı.


ANTİOKSİDANLARIN SIRRI NE?
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir.
  • Yaşlanma etkilerinin azaltılmasına (anti-aging) yardımcı olur.
  • Bağ dokusunu güçlendirerek cilt sarkmasına engel olur.
  • Kırışıklıklarla daha başlamadan savaşmak için oral kozmetik olarak kullanılır. Cildin elastik, yumuşak ve daha kırışıksız olmasına yardım eder.
  • Kalp ve damar sistemindeki dokulara esneklik sağlar ve kalp sağlığının korunmasına yardımcı olur.
  • Eklemlerde bükülme zorluğuna karşı hareketi kolaylaştırır.
  • Özellikle sigara içenler, alkol alanlar ve doğum kontrol hapı kullananlar için çok değerlidir.
  • Kan dolaşımının düzenlenmesine yardım eder.
  • Varise karşı koruyucudur.


Misafir 25 Ocak 2007 23:57

Günümüzde sağlığımızı nasıl korumamız gerektiği ve daha sağlıklı nasıl olunabileceği konusunda birçok bilgi var. Sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, yaşam tarzımızı düzenlemek, vitamin ve mineraller kullanmak gibi yaşam kalitemizi yükseltmek üzere çeşitli önerilerle karşılaşıyoruz. Burada göz ardı edilen en önemli unsur her insanın kendine özgü bir genetik yapısı olduğu ve ihtiyaçların buna göre farklılık göstermesi. Nutrizone Kurumsal Sağlıklı Yaşam Danışmalığı’ndan Selen Tamer konuyu şöyle açıkladı;

Şu bir gerçek ki beslenme bazı kişilerde kalp - damar rahatsızlıkları, kanser, diyabet, osteoporoz, obezite ve bazı metabolik bozukluklar gibi belirli hastalıklar açısından ciddi bir risk faktörüdür. Bundan hareketle yola çıkan nutri - genetik, yani beslenme genetiği, beslenme ile kişinin genetik yapısı arasındaki ilişkiyi moleküler seviyede araştıran ve ortaya koyan bir bilim dalı.

Nutri - genetik aslında daha çok yeni bir buluş. İnsan genomu projesinin tamamlanması ile ortaya çıkmış ve bu hastalıkların asıl sorumlularının gen dizilimindeki ufak değişimler (varyasyonlar) olduğunu ispatlayan verileri temel almıştır.

Hayatınızda sadece bir kez yaptıracağınız Nutri-genetik analizi vücudunuzun bazı besinleri nasıl kullandığı, zararlı toksinleri nasıl etkisiz hale getirdiği ve bu zararlı toksinlerin oluşumunu nasıl önlediği ile ilgili genlerinizi ve bu genlerdeki değişimleri (varyasyonları) tespit etmektedir. Genlerinizdeki varyasyonu öğrendiğinizde genetik yapınıza uygun, tamamen sizin için tasarlanmış ve sağlığınız açısından en uygun beslenme ve yaşam tarzını seçerek daha sağlıklı ve daha kalite bir hayat yaşayabilir, yaşam sürenizi uzatabilmeniz mümkün.

Örneğin bildiğiniz gibi oksijen hayat için vazgeçilmez bir unsur, ama oksijen aynı zamanda çok reaktif ve tehlike olan “serbest radikalleri” oluştururlar. Serbest radikallerin fazlası DNA’ya, proteinlere ve hücrelere zarar verebilirler. Bu doğrultuda gendeki bir değişim nedeniyle vücut, oksidatif hasara karşı bir defans sistemi geliştiremiyorsa veya yeterli detoksifikasyon sağlayamıyorsa kanser, kronik inflamasyon, kalp rahatsızlıkları gibi hastalıklara yakalanma riskiniz artabilir. Nutri-genetik analizi ile gen diziliminizde de böyle bir varyasyonun olup olmadığını öğrenebilir, eğer varsa size özel hazırlanan beslenme programınız ve hayat tarzı önerileriniz ile hastalık riskinizi azaltmanız mümkün olur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki gendeki dizilimi değiştirmek mümkün değildir.

Türkiye’de Nisan ayı itibarıyla uygulanmaya başlanan Cellf Nutri - genetik testi ile hastalıklara karşı yatkınlığınızı ve direncinizi etkileyecek genetik özelliklerinizi öğrenebilmeniz mümkün.

Cellf testi,


Kalp sağlığı (yağ, kolesterol metabolizması)
B vitamini kullanımı (kalp sağlığı, hücre sağlığı, cilt sağlığı metabolizması)
Detoksifikasyon özellikleri (vücudun temizlenmesi ve kanser)
İnflamasyona karşı korunma (kalp, eklem hastalıkları)
Kemik sağlığı (osteoporoz ve sağlıklı yaşlılık)
Antioksidan mekanizma (yaşlanma ve kanser)
İnsülin duyarlılığı (metabolik sendrom ve şeker hastalığı) gibi temel alanları kapsamaktadır.
Lütfen şunu unutmayın, Cellf kesinlikle bir tanı testi değildir. Bir hastalığı veya başka bir tıbbi durumu ortaya koymamaktadır. Bu testte sizin davranışlarınızdan etkilenmeyecek olan genetik hastalıklar kapsanmamakta, tanı amaçlı bir medikal rapor sunulmamaktadır. Analiz raporunuzda aşağıdaki beslenme, çevresel faktörler ve yaşam tarzı aktiviteleri hakkında genetik yapınız paralelinde, sizin için pratik olacak önerilerde bulunacaktır:

Folatlar
Kalsiyum
B6 vitamini
D vitamini
B12 vitamini
Kafein
Mevye ve sebzeler
Rafine karbonhidratlar
Kök sebzeler
Doymuş yağlar
Soğangiller
Kolesterol
Antioksidanlar
Omega-3 yağ asitleri
Tütün
Vücut Ağırlığı
Fiziksel aktivite
Beden kitle endeksi (BKI)
Lütfen vücudunuza iyi bakın ve kendinize yapacağınız en önemli ve en kazançlı yatırımın bu olduğunu unutmayın.


evo 3 Şubat 2007 22:32

YARIN DÜNYA KANSER GÜNÜ
ANKARA - Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu (TKAK) Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, tütün kullanılmaması, sağlıkla beslenilmesi ve egzersiz yapılması, bazı kronik enfeksiyonlara yakalanmamaya dikkat edilmesi ve ultraviyole ışınlardan uzak durulması halinde ''katil kanser'' türlerinin yüzde 43'ünden korunmanın mümkün olduğunu söyledi.

4 Şubatın tüm dünyada Dünya Kanser Günü olarak anıldığını vurgulayan Kutluk, bu günde kansere karşı herkesi bilinçlenmeye çağırdıklarını ifade etti.
Bu yıl Kanser Günü'nün konusunu ''Kanserden Korunma'' olarak belirlediklerini anlatan Kutluk, ''Bu seneki Kanser Günü'nde 'Yarın için Bugün Hemen Harekete Geçin' sloganıyla çocuk, yetişkin herkesi kanserden korunmaya çağırıyoruz'' diye konuştu.


evo 5 Şubat 2007 11:34

KIŞ ÖKSÜRÜĞÜNE DİKKAT

TRABZON - Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tevfik Özlü, kış mevsiminde ortaya çıkan öksürüğün, kronik bronşit hastalığının bulgusu olabileceğini söyledi.
Özlü, kronik bronşitli hastalarda, özellikle kış aylarında ortaya çıkan, 3-4 ay süren, her yıl tekrarlayan öksürükler olduğunu belirterek, ''Bu hastalar, özellikle kış mevsiminde, ayın çoğu günlerinde ve günün değişik zamanlarında ara ara öksürdükleri gibi, bazı geceler uykudan uyandıran öksürükten yakınırlar'' dedi.
Kronik öksürüğün altında astım, reflü, sinüzit, KOAH ve kanser gibi hastalıkların yatabileceğini ifade eden Özlü, ''Eğer öksürük ciddiye alınıp gereken muayene ve tetkikler yapılmazsa, bu hastalıkların teşhisinde gecikilmiş olur. Bu nedenle, 3-4 haftadır devam eden öksürük, rastgele öksürük şurupları veya haplarıyla tedavi etmeye kalkışılmamalıdır. Doğru olan öksürüğü değil, öksürüğe neden olan hastalığı tedavi etmektir'' diye konuştu.

a.a.


Misafir 5 Şubat 2007 14:28

Sağlıklı beslenmenin 8 kuralı

Sağlıklı yaşamanın en temel kurallarından biri sağlıklı beslenmek.Beslenme deyince her ne kadar akla yemek yemek gelse de, sağlık için sadece diyet yapmak yeterli olmuyor. Ruhsal ve zihinsel sağlığımız da en az bedensel sağlığımız kadar önemli. Beden, ruh ve zihin için sağlıklı beslenmenin kuralları şunlar:

"Birinci kural: Temiz hava
Haftalarca yiyeceksiz, günlerce susuz yaşayabiliriz ama havasız sadece birkaç dakika yaşamak mümkün. Vücudumuzun dayanıklılığı soluduğumuz havanın miktarına bağlı. Hücre düzeyinde oksijen eksikliği, damar sertliği, şeker, kanser, kas iltihabı, yüksek tansiyon gibi bozukluklara yol açar. Derin temiz hava soluyarak hücrelerdeki oksijen oranını artırabilir, böylece vücut fonksiyonlarını düzenleyebiliriz.
Temiz hava, enfeksiyonlara karşı hücresel direnci artırır. Öğrenmeye yardımcı olur. Bazı alerjik durumları azaltır. Sakinleşmek ve dinlenmek için beyin fonksiyonlarını düzenler. Kan basıncını düşürür.

İkinci kural: Güneş ışığı
Doğanın en çok şifa veren araçlarından bir tanesi olan güneş ışığı günümüz tedavi yöntemlerinde hem çok az anlaşılmış, hem de çok az kullanılmıştır.
Güneş ışığı, deri altındaki kolesterolü D vitaminine dönüştürür. Bakteri ve virüsleri yok eder. Akyuvarların sayısını artırır. Tansiyonu düşürür. Güneşlenme sayesinde kandaki kolesterol ve trigliserit (yağ) düzeyi düşer. Ultraviyole ışınlar derinin altında kızıla dönüşür ve tedavi edici etkisi yok olur. Bu yüzden güneş ışınlarının fazlası sağlığı tehdit edebilir.

Üçüncü kural: Ölçülü olmak
Ölçülü ve kendi kendine hakim olmak her yönden sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmektir. Bunun içine; çalışmak, dinlenmek, oyun oynamaktan aile ve dostlarla geçireceğiniz zamana, kendinize ayıracağınız vakte, ibadete, doğru düşünme ve beslenmeye kadar her şey girer.
Beslenmede ölçülü olmak için size zarar verecek hiçbir şeyi yemeyin ve sağlıklı besinlerle beslenin. Kahvaltınızı ve öğle yemeğinizi sıkı, akşam yemeğinizi de hafif yiyin. Yemek aralarında atıştırmayın. Farklı ama rafine edilmemiş besinler yiyin. Bir öğünde fazla çeşit yemeyin. Düzenli zamanlarda ve rahat ortamlarda yemek yiyin. Yediğinizden zevk alın.

Dördüncü kural: Dinlenmek
Dinlenmek insan için en iyi tedavi yöntemidir. Hasta olduğunuzda yapmanız gereken ilk şey yatmak olmalıdır. Dinlenmenin iyileştirici gücü, diğer tedavi yöntemlerin başarısına da yardımcı olur. Yeterince dinlenmemek ise insanı hasta eder. Dinlenmek için sadece uyumak gerekmez. Bazen ortam değişikliği bile vücudu ve zihni dinlendirir. Farklı kasları kullanmak, farklı şeyler düşünmek gevşemeye yardımcı olur. Birçok insanda görülen sinirsel bozukluklar kendini aşma çabası ve aşırı yorgunluktan meydana gelir. Dinlenmek için zaman ayırın. Dışarı çıkın, bir iskemleye oturun ve hiçbir şey yapmayın. Bu öneri size uygun gelmiyorsa, yeterince dinlenmek için davranışlarınızı değiştirmeniz gerekiyor demektir. İyi bir uyku için midenizin boş olması gerektiğini unutmayın. Uyurken odanıza temiz hava girdiğinden emin olun. Eğer uyurken temiz hava alamazsanız, yorgun ve gergin uyanırsınız. Unutmayın ki, gün boyunca kaslarını kullananlar, gece iyi bir uyku uyurlar.

Beşinci kural: Diyet
Beslenmenin hedefi rafine yiyeceklerden uzak durmaktır. Yeterince aminoasit, vitamin, mineral ve eser elementler alacağınız doğal besinleri seçin. Kahvaltı: Tahıl, iki meyve, tam tahıl ekmeği (rafine edilmemiş undan yapılan ekmek), ceviz veya fındık, tahıl ya da soya sütü, kahvaltıdan bir süre sonra bir-iki bardak su.
Öğle: Yüksek proteinli sebzeler, salata, tam ekmek, akşamüzeri bir ya da iki bardak su.
Akşam: Taze meyve, tahıl, kraker, tam ekmek, salata veya çorba.
En iyi sindirim için öğünler arasında 5-6 saat olmalı ve yemek saatleri düzenli olmalı. Hafif bir akşam yemeği iyi uyumanızı ve zinde uyanmanızı sağlar.

Altıncı kural: Su
Su beslenmenin en önemli parçasıdır. Vücudunuzun her fonksiyonu sıvıyla sağlanır ve vücudunuzdaki suyun yüzde 10'unu kaybetmek ciddi sorunlar doğurur. Yüzde 90'ı su olan kan, besinleri hücrelere taşır ve buradaki atıkları alır. Normal bir insan için günde 6-8 bardak su yeterlidir. Eğer idrarınız renksiz ve kokusuzsa yeterince su alıyorsunuz demektir. Yemekle birlikte su içmeyin, çünkü bu su sindirim sıvılarına karışır ve etkilerini azaltır. En iyi sonucu almak için, yemekten en az yarım saat önce veya sonra su için. Uykudan önce bir ya da iki bardak su içilmeli. Birçok kez, sadece yeterince su içmek bile, kabızlık, baş ve sırt ağrısı gibi rahatsızlıkların giderilmesini sağlar.

Yedinci kural: Egzersiz
İnsan vücudu hareket için tasarlanmıştır. Egzersizin birçok yararı vardır: Nabzı ve tansiyonu düzenler. Kandaki kolesterol ve lipid (yağ) oranını düşürür. Solunum yollarını açarak vücuda daha fazla hava girmesini sağlar.
Eklemlerdeki esnekliği artırır. Beyindeki "iştah" merkezi daha etkili çalıştığı için iştahı kontrol eder.
Oksijen sirkülasyonunu ve alımını artırır, bu da sinirlerin ve dokuların beslenmesini sağlar. Kasları ve damarları güçlendirir. Haftada beş altı kez 20 dakika boyunca yapabileceğiniz bir egzersiz türü seçin.
Unutmayın; egzersiz yapacak zaman bulamayanlar, hastalık için zaman ayırmak zorunda kalırlar.


Sekizinci kural: Doğadaki güce inanın
Yaşam tarzımızda değişiklikler yaparken bazen cesaretimiz kırılır. Ancak bunu tek başına yapmak zorunda olmadığımızı bilmek cesaret vericidir. Doğadaki güce inanın. Cesaretiniz kırıldığında doğayı izlemek yeterli olacaktır.

Zatüre hakkındaki yanlış bilgiler


İşte zatürre hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar...
1) Zatürree sadece sıkıntı veren bir hastalıktır!
Yanlış! Sık görülen, solunum yolu ile bulaşan ve ciddi seyreden bir hastalık olan zatürree, enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümlerin ilk sıralarda görülen etkenlerinden birisidir. Dünyada her yıl 5 yaşın altında 10-12 milyon çocuk zatürree nedeniyle hayatını kaybediyor. Ülkemizde ise zatürree ölüm nedenleri arasında 5. sırayı alıyor. (Türk Toraks Derneği verileri)

2) Zatürreenin nedeni üşütmedir!
Yanlış! Tek başına üşütmek zatürreeye yol açmaz. Ancak solunum yoluyla mikrobu alan veya hastalanmadan boğazında taşıyor olan bir kişide, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatan herhangi bir durumda (örneğin soğuğa maruz kalmak gibi), bakteri boğazda çoğalmaya başlar ve bakterinin ulaştığı bölgeye göre hastalığa neden olur.

3) Zatürree günümüzde kolaylıkla tedavi edilebilir!
Yanlış! Bakterilerin yanlış ilaç kullanımı sonucu antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç nedeniyle zatürreenin tedavisi her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Ayrıca ztürreye bağlı ölümlerin ilk 48 saatte meydana gelmesi tedaviyi iyice zorlaştırmaktadır.

4) Zatürree aşısı %100 koruma sağlamadığından, aşı olmamak daha iyidir!
Yanlış! Zatürree aşısı, pnömokok bakterisinden kaynaklanan zatürreeye karşı yüksek koruyuculuğa sahiptir. Bu bakteri çocuklar ve erişkinlerde görülen zatürreelerin yaklaşık yarısından sorumludur. Hastaneye yatma gerektiren zatürreelerin yine yaklaşık %50’sine de pnömokoklar neden olur.

5) Sadece hastalık belirtileri mevcut iken etrafa zatürree bulaştırırım!
Yanlış! Zatürreeye en sık neden olan etken olan pnömokokları taşıyıcı olarak üst solunum yollarında taşımak mümkündür. Taşıyıcılık oranı yaşa, yaşanılan çevreye ve üst solunum yolu enfeksiyonlarının varlığına göre değişir. Taşıyıcılık süresi çocuklarda daha uzundur.

6) Yalnızca bebekler ve küçük çocuklar zatürree aşısı olabilir!
Yanlış! Zatürree aşısını 2 yaşın üzerinde olmak üzere her yaştan kişi yaptırabilir. Uzmanlar, özellikle risk grubunda yer alan herkese mutlaka zatürree aşısı yaptırmalarını tavsiye ediyor. Bu kişiler:
Bu kişiler; 65 yaş üzerindeki kişiler
Kalp hastaları
Akciğer hastaları
Şeker hastaları (Diabet)
Siroz gibi karaciğer hastaları
Alkol kullananlar
Beyin omurilik sıvısı kaçağı olanlar
Dalağı olmayan veya fonksiyon görmeyenler
Bağışıklık sistemi zayıflatan hastalığı olanlar (kanser hastaları, böbrek yetmezliği olan veya organ nakli yaptıran kişiler vs.)
2 yaşın üzerinde olan ve toplu ortamlarda bulunması nedeniyle hastalığın bulaşması açısından daha yüksek risk altında olan ve zatürreeden korunmak isteyen herkes aşılanabilmektedir.

7) Sürekli korunabilmek için zatürree aşısını sık sık yinelemem gerekir!
Yanlış! Çoğu kişi için zatürree aşısını bir kez yaptırmak, pnömokok kaynaklı zatürreeden ömür boyu korur. Bağışıklık sistemi iyi çalışmayan kişilerde ise aşıyı 5 yılda bir yenilemek gerekmektedir.

AĞIZ KANSERLERİ

Ağız kanserlerinin sıklığı ve ciddiyeti Ağız kanserlerinin çoğunluğu 45 yaşın üzerinde ortaya çıkar ve erkeklerde oluşma olasılığı kadınlara oranla 2 kat fazladır.
Ağız kanserlerinin oluştuğu bölgeler sıklıkla; dil, ağız tabanı, dil köküne yakın yumuşak damak alanları, dudaklar ve dişetleridir. Ağız kanserleri erken dönemde teşhis edilerek tedavi sağlanmazsa yayılarak sürekli ağrı, fonksiyon kaybı, tedavi sonrası düzeltilmesi mümkün olmayan yüz ve ağız deformiteleri, hatta ölümlere neden olabilir. Dişhekimine düzenli aralıklarla gidilmesi ağız kanserlerinin erken dönemde yakalanması açısından da önemlidir.

Ağız kanserlerinin nedenleri nelerdir?
Ağız kanserlerinin kesin nedeni tam olarak bilinmez. Bununla beraber, tütün ürünleri, alkol ve bazı besinlerdeki karsinojen maddeler ve fazla güneş ışığına maruz kalınması gibi faktörlerin ağız kanseri riskini arttırdığı bulunmuştur. Genetik yatkınlık ta ağız kanserleri için risk faktörleri arasındadır.

Ağız kanserlerinin muhtemel belirtileri;

Ağız içinde veya etrafında beyaz veya kırmızı renkli alanlar
Ağız içinde hassas, tahriş olmuş, kabarık veya kalınlaşmış alanların olması
Ağızda veya boğazda tekrarlayan kanamalar
Seste boğukluk veya boğazda yutulamayan cisim hissi
Çiğneme ve yutma güçlüğü
Dil ve çene hareketlerinde zorlanma
Dil veya ağızın diğer bölgelerinde his kaybı, uyuşukluk
Alt veya üst çenede meydana gelen şişlikler ve bunun sonucu mevcut protez uyumunun bozulması
Ağız kanseri lezyonları başlangıç döneminde ağrısızdır, kanser ilerleyerek sağlıklı ağız dokularında harabiyet oluşturdukça ağrı şikayeti de başlar. Kişinin kendinin ağız kanserini farketmesi güç olabilir. Bu nedenle düzenli dişhekimine gidilmesi son derece önemlidir.

Ağız kanseri riskinin azaltılması;

Sigara, sigar, pipo gibi tütün ürünlerinin kullanmayınız, tütün çiğnemeyiniz
Alkol kullanıyorsanız, aşırıya kaçmayınız
Hem alkol hem de tütün ürünlerini kullanan kişilerde ağız kanseri riski alkol ve tütün ürünlerini kullanmayan kişilere göre 15 kat artmıştır
Meyva ve sebzeden zengin diyetle besleniniz (araştırmalar bu tür diyetin ağız kanseri riskini azaltabileceğini ileri sürmektedir)
Düzenli olarak dişhekimine gitmeyi ihmal etmeyiniz

Kaynak: ato.org.tr

DİŞ BEYAZLATMA (BLEACHING)

Modern toplumlarda bireyler dişlerinin görünümünü önemserler, hatta dişlerdeki şekil ve renk bozuklukları kişide psikolojik rahatsızlıklara kadar varan problemlere sebep olabilir. Dişhekimliğinde estetik ve restoratif maddelerin gelişmesiyle pek çok renk, şekil, konum bozuklukları kolaylıkla çözümlenebilmektedir. Renklenmiş dişlerin beyazlatılması (bleaching), diğer restoratif metotlara kıyasla daha ucuz, pratik ve zararsızdır.

Beyazlatma (bleaching) işlemi nedir ve nasıl yapılır?

Beyazlatma dişlerin yapısında (mine ve dentin tabakasında) oluşan renklenmeleri giderme işlemidir. Şu anda bilinen iki değişik beyazlatma yöntemi vardır. Bunlardan ilki hastanın kendi başına uygulayabileceği bir yöntemdir, aşamaları şöyledir:

Hekimin ağızdan ölçü alıp, dişlerinizin üzerine takabileceğiniz ince lastik kalıpları hazırlatması,
Hastanın kendisi için hazırlanmış özel kalıbın içerisine ilaç yerleştirerek bu kalıbı beyazlatılacak dişlerin üstüne günde en az 6 - 8 saat takması (tercihen uykuda),
Tedavinin ortalama 1 - 4 hafta içinde sonlandırılması.

İkinci yöntem ise klinikte bir hekim tarafından yapılan beyazlatmadır ki aşağıdaki şekilde uygulanır:

Ağartıcı ilaç bu işlem hakkında deneyimi olan bir hekim tarafından diş üzerine yerleştirilir.
İlgili dişin üzerine beyaz renkli ışık kaynağı belli bir süre tutulur.
İşlem bittiğinde sonuç hemen gözlenir.

Her iki yöntemde etkin olmasına rağmen tercih, renklenmenin derecesine, tedavinin ne kadar çabuk sonlandırılmak istendiğine ve hekimin görüşüne bağlıdır.

Dişlerde istenmeyen lekeler neden oluşur?

Bunun bir çok sebebi olabilir. En yaygın olanları; yaşlılık, dişleri boyayan maddelerin (kahve, çay, kola, sigara vb.) tüketimi, travmalar, eski protezler, kaplamalar, dolgulardır. Dişlerin oluşumu boyunca kullanılan antibiyotik (tetracycline) veya aşırı florit tüketimi de dişlerde renklenmelere yol açabilir.

Bu durum dişin yapısından ileri gelebileceği gibi diş etkenlerin boyaması ile, gelişim çağında alınan antibiyotik ya da florür nedeni ile, yaşlılıkla, dişe gelen bir darbe nedeni ile de olabilir.

Beyazlatma işlemi kimlere uygulanabilir?

Hemen hemen herkese! Ancak, tedavinin etkili olamayacağı bazı durumlar vardır. Dişhekiminiz tam bir ağız içi kontrol ve teşhisi ile dişlerin bu işlem için uygun olup olmadığını belirleyecektir. Dişleriniz sağlıklıysa daha beyaz ve doğal gülümseme için ideal bir çözümdür.

Beyazlatma işlemi zor ve zahmetli midir?

Hayır! Ağız sağlığı teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde dişleriniz çok kısa bir sürede, güvenli ve etkin olarak beyazlatılabilmektedir.

Güvenli midir?

Evet! Yapılan araştırmalara göre, dişlerin beyazlatılması dişhekiminizin gözetimi altında yapılırsa son derece etkin ve güvenlidir. Dişler ve dişetleri hiçbir şekilde zarar görmez.

Uygulama süresi ne kadardır?

Genelde, ilk uygulamada beyazlama başlar. Ancak, ideal görüntüye ulaşmak için, uygulamanın 10 – 14 gün devam etmesi gerekir.

Dişler beyazladıktan sonra eski haline döner mi?

Dişler her zaman için eskisinden daha beyaz olacaktır. Ancak, hastaların alışkanlık ve ağız bakımına bağlı olarak yılda bir – iki kez pekiştirme tedavisi gerekebilir.

Özetle bu tedavinin başarılı olabilmesi için neler önemlidir?

Kullanılan ilacın markası ve içerği
Bu konuda deneyimli bir hekimin tedavisi altında olmanız
İlacın kullanılma şekli ve tedavi süresi

Tedavi sırasında nelere katlanmak zorunda kalacağım?

Eğer sigara içiyorsanız lastik kalıp ağzınızda iken sigara içmemeniz (ev ağartması için geçerli). Tedavi'nin bitmesi ile ortadan kalkacak hafif soğuk sıcak hassasiyeti.




KARIN AĞRISI

Karın ağrısı, insan hayatında sık karşılaşılan, çoğu zaman kendiliğinden geçen ve ek tedavi gerektirmeyen bir durumdur. Ancak şiddetli, ani başlayan, bulantı - kusma, gaz ve gayta çıkartamama, ateş gibi ek yakınmalarla birlikte olan karın ağrısı önemli bazı hastalıkların habercisi olabilir ve mutlaka hekim tarafından değerlendirilmelidir. Acil tanı ve tedavi gerektiren bu duruma tıp dilinde “akut karın” denmektedir.

KARIN AĞRISI NEDENLERİ ?
Karın ağrısı tek başına bir hastalığı tanımlamaz. Ancak birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bazı hastalıklar karın içindeki organlardan kaynaklanmasa bile karın ağrısına neden olabilir. Buna en tipik örnek akciğerlerin alt kısımlarını ilgilendiren enfeksiyonlardır. Zatürre (pnömoni) olarak tanımlayabileceğimiz bu gibi durumlarda öksürük ve benzeri bulgular yanında karın ağrısı da tabloya eklenebilir. Bir diğer örnek kalp krizidir (miyokard enfarktüsü). Kalp krizi genellikle sol omuz ve kola yansıyan göğüs ağrısına neden olurken seyrek olarak karın ağrısı ile de belirti verebilir.
Karın ağrısının şiddeti ile hastalığın şiddeti ile genellikle paralel seyretmez. Örneğin gaz sıkıştırması veya gastroenterit gibi kendiliğinden geçen veya basit bir tedavi ile düzelebilecek durumlar şiddetli, kıvarandırıcı tarzda, şiddetli karın ağrısına neden olabilir. Buna karşın kalın barsak kanseri veya erken dönemde bir apandisit çok daha önemli hastalıklarken daha az şiddetde karın ağrısına neden olur.
Karın ağrısı toksinlere, infeksiyona, safra yolları, böbrek, hastalıklarına, idrar yolu infeksiyonlarına, kadınlarda adet dönemine, ovülasyona, damar hastalıklarına, mide, karaciğer, pancreas, barsak sistemindeki ülser, kanser ve infeksiyonlara bağlı olarak gelişebilir. Burada sayılması mümkün olamayacak daha birçok nedene bağlı olarak da gelişebilir.

NE YAPMALI ?
Yukarıda da bahsedildiği gibi karın ağrısı çok sık karşılaşılan bir durumdur. Ancak aşağıdaki durumlarda mutlaka hekime başvurmak gerekir.
  • Şiddetli karın ağrısı
  • Son 2 – 3 gün içerisnde karın bölgesini ilgilendiren bir yaralanma olmuşsa
  • Gebe iseniz (veya gebelik şüphesi varsa)
  • Ağrı uzun sürerse
  • Ağrıya ateş, bulantı, gaz ve gayta çıkaramama eşlik ediyorsa
  • Basmakla karnınızda hassasiyet veya sertlik varsa
  • Gaytada kan varsa
Bazı durumlarda tek başına karın ağrısı varlığı bile hekime başvurmak için yeterli olabilir.
Genellikle ilk başvurulacak hekim aile hekiminiz veya hastanelerin acil poliklinikleridir. Karın ağrısı tek başına bir hastalığın belirtisi olmadığı için doktorunuz size ek sorular soracaki gerektiğinde bazı tetkikler yaparak tanıya ulaşmaya çalışacaktır. Karın ağrısının başlangıcı, süresi, zaman içerisinde ağrı karakterinde ve yerinde değişim gibi sorular ilk başta cevaplanması gereken sorulardır. Ağrıya eşlik eden yakınmalar da önemlidir. Geçmişteki tedaviler, geçirilmiş ameliyat/ameliyatlar, halen kullanılan ilaçlar gibi kişinin tıbbi özgeçmişi sorgulanır.
Özellikle bayan hastalarda adet düzeni, vajinal akıntı, kullanılan doğum control yöntemi gibi kadın hastalıkları ile ilgili yakınmalar detaylı olarak sorgulanır.
Ağrının karın bölgesindeki yeri tanıya ulaşmada oldukça yardımcıdır. Doktorunuzun yapacağı muayene sırasında ağrının yeri, belli bir bölgede sınırlı olması veya yaygın olması gibi bulgular ortaya çıkacaktır. Eğer karın içinde yaygın bir iltihabi süreç varsa ağrı yaygın olarak hissedilir. Muayenede de karının her bölgesinde hassasiyet tespit edilir. Karın ağrısı nedeniyle muayene edilen bir hastada karın bölgesinin yanında tüm vücut detaylı olarak gözden geçirilir.
Yeni doğan da ve bebeklerde uzun süreli ağlama karın ağrısına bağlı olabilir. Genellikle gaz sancısına bağlı olan bu durum gaz ve/veya gayta çıkarma ile kendiliğinden düzelir. Kramp tarzındaki bu ağrılar genellikle akşam saatlerinde daha fazla olur.

AĞRI KESİCİ ALMALI MIYIM ?
Karın ağrısı olan bir hastanın doctor tavsiyesi dışında her türlü ağrı kesici alması son derece sakıncalıdır.

KARIN AĞRISI NEDENLERİ
Aşağıda karın ağrısına neden olabilecek hastalıklar sıralanmıştır.
Sık görülen nedenler:
  • İdrar yolu infeksiyonları
  • Safra kesesi taşı, safra kesesinin taşa bağlı iltehabı
  • Bebeklerde ilk 4 ayda görülen gaz ağrıları
  • Gaz sıkıştırması
  • Endometriozis
  • Gıda allerjisi
  • Besin zehirlenmesi (salmonella, şigella)
  • Fıtık
  • Hazımsızlık
  • Böbrek taşı
  • Laktoz intoleransı (süt allerjisi)
  • Adet kanamaları
  • Over kisti
  • Pelvik inflamatuar hastalık
  • Zatürre (genellikle çocuklarda)
  • Üst solunum yolu infeksiyonlarından sonra
  • Peptik ülser
  • Gastroenterit
Çocuklarda sık görülen nedenler
  • Gastroözofagial reflü
  • Kronik kabızlık
  • Parazitler
  • Aşırı meyve şekeri alımı
  • Kan hastalıkları

Daha az görülen ancak önemli nedenler
  • Over kanseri
  • Kalın barsak kanseri ve diğer karın içi organlara ait kanserler
Acil tedavi gerektirebilecek durumlar
  • Bulantı kusma
  • Ateş
  • Gaz ve gayta çıkaramama
  • Ağır yemekelrden sonra ortaya çıkan şiddetli karın ağrısı
  • Terleme, baş dönmesi, bilinç kaybı

YANIK YARALANMASI


1. Yanık Nedir?

Yanık hemen herzaman deri ve deri katlarını içeren, bazen de vücudun dışarı açılan organlarını hasara uğratan bir yaralanma türüdür. Yanık nedeni ne olursa olsun deri bütünlüğü bozulduktan sonra ortaya çıkan değişiklikler ve tedavi yöntemleri bazı farklılıklar dışında benzerlik gösterir.

2. Hangi nedenlerle yanık oluşur?
Sıcak sıvılarla haşlanma ensık karşılaşılan nedendir. Sıcak su, süt, sıcak yemek (sulu yemek veya çorbalar), çay ve kızgın yağ gibi akıcı sıvılarla oluşan yanıklar bu gruba girer.
Ev ve işyerlerinde olan yangınlarda genellikle alev yanıkları görülür. Ek olarak, özellikle kapalı alanlarda olan yanıklarda solunum sistemi de doğrudan veya dolaylı olarak yanık yaralanmasına maruz kalabilir.
Elektrik akımına bağlı yanıklar iş yerlerinde, fabrikalarda, yüksek gerilimle ortaya çıkan yanıklardır. Evlerde düşük voltajla olan yanıklar genellikle ufak yaralanmalar oluşturur ve hayati tehlike taşımazlar. Ancak yüksek enerjili elektrik yanıkları bazen ölümcül olabilecek yanık yaralanmalarına neden olabilir.
Kimyasal yanıklar da tıpkı elektrik yanıkları gibi genellikle iş yerlerinde olan yanık yaralanma türleridir. Asit, baz, fosfor, sönmüş kireç gibi birçok kimyasal ajan yanık yaralanmasına neden olabilir.

3. Kimler Risk Altında?
Kendini ya da bir başkasını kasıtlı olarak yakma gibi ne yazıkki kanıksadığımız birtakım olayları bir yana bırakırsak, yanık oluşum riskini belirleyen en önemli faktör yaştır. On beş yaş altı ve özellikle dört yaş ve bu yaşın altındaki çocuklarla bedensel engelli çocuklarda daha yüksek bir yanık tehlike riski söz konusudur. Bu yaş grubunda tehlikeyi sezme ve gerekli önlemleri alma, kaçınma gibi yetiler henüz gelişmemiştir. Dolayısıyla yanığa maruz kalma olasılığı artmaktadır. Bu duruma bir de ailenin bilinçsizliği ve ilgisizliği de eklenirse yanık riski daha da yükselir. Kalabalık evlerde, geçimsiz ailelerde, eğitim ve gelir düzeyinin yetersiz olduğu durumlarda bilinçsizlik ve ilgisizliğe daha çok rastlanılmaktadır.
Aktif çalışma yaş grubu olarak niteleyebileceğimiz 18-45 yaş grubunda iş kazalarına bağlı yanıklar daha sık görülmektedir. Çocuklarda görülen yanıklar daha çok evlerde meydana gelirken, bu yaş grubunda yanıklar iş yerlerinde ve açık alanlarda ortaya çıkmaktadır. Bu yaş grubunda ortaya çıkan yanıklar daha ölümcül ya da sakat bırakıcı nitelikte olmaktadır.
Yaşlı insanlar diğer bir risk grubunu oluşturmaktadır. Çünkü bu insanlar herhangi bir kaza veya yangın sırasında, hareket yetenekleri kısıtlı olduğundan, kaçıp kurtulma şansları daha azdır.
Özetle yangınlarda çocuklar, bedensel engelliler ve yaşlılar daha fazla yanık yaralanmasına maruz kalmaktadırlar.

4. Derinin görevleri nelerdir, yanıktan nasıl etkilenir?
Deri, bir organ olarak kabul edilmese de birçok fonksiyonuyla normal yaşamın sağlanması ve devam ettirilmesinde önemli bir rol oynar. Deriye özgü ve yaşamsal öneme sahip fonksiyonlar şu şekilde özetlenebilir:
• Koruyucu - belli bir eşik değere kadar sıcak, soğuk, radyasyon, basınç gibi dış etklenlere karşı koruma.
• İmmünolojik - mikroorganizmaların vücuda girişini engelleme, deriden girenlere karşı bağışıklı reaksiyonu.
• Sıvı, protein ve elektrolit dengesi - sıvı, protein ve elektrolit kaybını önlemenin yanında atılımında düzenleyici fonksiyon.
• Termoregülasyon - ortamın ısısına göre ısı kaybını önleme veya artırma.
• Duysal - sinir uçları ile uyarıları alma ve gerekli yanıtı verme.
• Sosyal - çekicilik, güzellik gibi etkilerle sosyal hayatta kişilerin dış görünümünü belirleme.
• Metabolizma - D vitamini sentezlenmesi.
Yanık yaralanmaları ile bu fonksiyonlar kısmen veya tamamen ortadan kalkar.

5. Her yanık yarası aynımıdır?
Yanık yaraları derinin etkilenme derinliğine göre başlıca dört derecede değerlendirilir. Bu derecelendirme hem ortak dil kullanma hem de tıbbi ve cerrahi tedavinin belirlenmesinde son derece önemlidir.
Yanık derinlikleri şu şekilde tanımlanabilir;
Birinci derece yanıklar: Sadece derinin yüzeyel kısmını ilgilendirir. Ağrıya neden olması dışında klinik bir önemi yoktur. Etkilenen bölge başlangıçta kırmızı görünümdedir. Daha sonra soyulma (deskuamasyon) olur ve 7 gün içerisinde herhangi bir iz bırakmadan iyileşir.
İkinci derece yanıklar:Birinci derece yanıklara göre daha derin yanıklardır. Bu tip yanıklar da ağrılıdır. Birinci derece yanıklardan en önemli farkı bül denilen içi sıvı dolu kesecikler içermesidir. Kıl kökleri ve ter bezlerinden başlayarak epidermisin yeniden oluşması ile hızlı ve tam iyileşme olur. Iyileşme genellikle iki hafta içerisinde tamalanır. Bu tür yanıklarda yara infkesiyonu gelişirse yara derinleşebilir ve hem tedavisi zorlaşır hem de ciltte kalıcı iz bırakabilir. Bu nedenle yara bakımında çok dikkatli olmak gerekir.
Üçüncü derece yanıklar: Derinin tüm katlarını içerir. Yara kenarlarında sınırlı bir büzülme ve epitelizasyon dışında kendiliğinden iyileşme olmaz. Mutlaka yanık yarası çıkartılmalı ve vücudun başka bir yerinden alınan deri ile örtülmelidir.
Dördüncü derece yanıklar : Derinin tüm katları yanında altında bulunan ciltaltı yağ dokusu, kas, tendon, kemik gibi yapıları içine alır. Geniş cerrahi girişmlerle yanıklı deri çıkartılmalıdır. Bazen ilgili bölgenin çıkartılması gerekebilir. Bu tür girişimler geride mutlaka kalıcı iz bırakır.

6. Yanıklarda ilk yardım nasıl yapılmalıdır?
Yanmakta olan bir kişiye ilkyardım, yanmanın durdurulmasıyla başlar. Eğer kişi koşuyorsa onu durdurup üzerine halı, battaniye gibi örtüler kapatılarak yanmayı destekleyen hava teması kesilmelidir. Eğer kişi elektrik çarpmasına uğramışsa, hızla elektrik temasından uzaklaştırılmalıdır. Bunun en güvenli ve kesin yolu elektrik akımının şebekeden derhal kesilmesidir. Tüm bunları yaparken en önemli konu kurtarıcının bir kazazede haline gelmemesidir.
Eğer yanan kişide kimyasal yanık varsa yanık yerler bol suyla yıkanmalı, kimyasal ajan olabildiğince seyreltilmelidir.
Yanmış kişinin üzerindekiler ve yüzük, bilezik gibi takılar mutlaka çıkarılmalıdır. Duruma göre hasta hızla bir ilkyardım merkezine yetiştirilmelidir. Bilinmelidir ki 45 derecenin altında önemli bir yanık yarası oluşmaz. 45-50 derece arasında deri ve vücut doku hücrelerinde hafif yıkımlar görülür. 65 derecenin üzerinde hücre proteinlerinde denatürasyon ve koaglasyon olur. 70 derecede deride nekroz oluşarak deri ve doku damarlarında geçirgenlik artar ve vücut su toplar.
Genellikle olduğu gibi vücudun çok az bir kısmını ilgilendiren yanıklarda (çay dökülmesi, ütüyle temas gibi) yapılması gereken en önemli şey ılık su ile yanık bölgenin yıkanmasıdır. Böylece ağrı daha az olacak, yanık derinliğinin artması ve ödem azaltılacak veya önlenecektir. Dikkat edilmesi gereken bir konu bu işlemin ilk 10 dakika içinde yapılması gerekliliğidir. Bu sure uzarya su ile yıkamadan beklenen yarar görülmeyecektir. Yaraya antibiyotik veya benzeri pomat türü ilaçların kullanımı gereksizdir. Yarayı nemli tutmak ve kurumasını önlemek için krem kullanılabilir. Ağrıyı kesmek için ağızdan ağrı kesici ilaçlar alınabilir.


evo 7 Şubat 2007 20:22

PROTEİNİ ET YERİNE MANTARDAN ALIN

ADANA -
Barış Gündoğan -
Kanser ilaçlarının üretiminde de kullanılan mantarın, en iyi bitkisel protein kaynağı olduğu ve bünyesinde yağ bulunmadığı bildirildi.
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Saadet Büyükalaca, mantarın çok sayıda faydasının bilinmesine rağmen, tüketiminin yeterli düzeyde olmadığını söyledi.
Mantarın bilinen en iyi bitkisel protein kaynağı olduğunu belirten Büyükalaca, ''Vücut, hayvansal gıdalarla, protein kadar da yağ alıyor, ancak mantarda yağ oranı neredeyse sıfır. Mantarla vücut, saf protein alır'' dedi.
Mantarın vücudun ihtiyacı olan C, B1, B2, B6 ve D vitaminleri açısından da oldukça zengin olduğunu belirten Büyükalaca, mantarın bünyesinde bol miktarda amino asit bulundurduğunu ve kansızlığa da iyi geldiğini ifade etti.
Doğadan toplanan bazı türlerin kanser tedavisinde de kullanıldığını hatırlatan Büyükalaca, bu türlerin tamamen ihraç edildiğini söyledi.

a.a.



AlCoLiC 8 Şubat 2007 07:10

Hastalık Hastası Olmak


* Hipokondriazis nedir?
Hipokondriazis bir kişinin zamanının büyük bir bölümünü alacak şekilde hastalık ve sağlık konuları ile aşırı uğraşmasını belirtir. Bu kişilerde fiziksel bir bozukluk olmadığı halde, ciddi bir biçimde hasta olduğu kaygısı vardır. Sürekli doktora giderler. Hastalar duygu durumu ile ilgili bir soru sorulduğunda, hemen fiziksel yakınmaları dile getirir. Kişilerin büyük bir bölümü duygularını ifade yönünden Sifneos'un 'aleksitimi' tanımına uyar. Aleksitimili kişiler duygularını kelimelere dökemez, ancak belirtiler üzerinde en ince ayrıntısına dek durur. 1967'de Sifneos, psikosomatik hastalığı olanların büyük bir bölümünün duygularını sözcüklerle tanımlayamadıklarına dikkati çekmiş ve bu davranışsal özellik için Yunanca'dan gelen 'aleksitimi' (duygular için söz yokluğu) terimini kullanmıştır. * Hipokondriazisin nedenleri nelerdir?
Bu açıklamalara göre, hipokondriyak belirtiler ego savunma düzenekleri ile olur. Bu kişiler hem hastalıktan hem de bunun sonuçlarından korkarlar. Ancak, aynı anda hasta rolünün sağlayacaklarından yararlanmak için hasta olmayı bilinç dışı olarak arzu ederler. Hastalık ayrıca kişinin yaşayabileceği cinsel, sosyal veya mesleki başarı gibi konulardaki sorunları, eksiklikleri temsil eder ve açıklar. Bu da genetik etkenleri akla getirmektedir. Diğer önemli bir gözlem de bu kişilerde sıklıkla altta affektif hastalıkların bulunmasıdır. Affektif hastalıklara karşı duyarlılık artışı genetik etkenleri düşündürmektedir. Çevresel etkenler hipokondriazise katkıda bulunabilir. İnsanların duygu ve davranışlarında, kültür önemli bir belirleyicidir. Stres karşısında psikolojik açıklamaları önemsemeyen kültürlerde somatizasyon eğilimi daha fazladır. Altta yatan psikiyatrik bozukluk, çoğunlukla depresyondur. Depresifler ağrı dahil birçok somatik belirti gösterir. Bu belirtiler, birincil hipokondriazis ve altta yatan bir fiziksel hastalığın belirtileri olabilir. Hipokondriasis, psikolojik kökenli ağrı bozuklukları ve kaygı bozuklukları ile birlikte görülebilir.
Somatizasyon bozukluğu ile hipokondriasisin farkı nedir?
Somatizasyon bozukluğunda gerçek fizik belirtiler vardır. Hipokondriasiste ise, böyle bir durum olmaz. Kendi beden sağlığı ile aşırı uğraş vardır.

* Somatizasyon bozukluğu ve hipokondriazis nasıl tedavi edilir?
Psikosomatik hastalıkların inceleme ve sağaltımında birincil yetki ve sorumluluk, kuşkusuz hastalığın ortaya çıktığı sistemle ilgili uzmanlık dalınındır. Bunun yanında, hastalık nedenleri arasında, kalıtsal ve dirimsel özelliklerle birlikte ruhsaltoplumsal zorlukların etkileri de yadsınamaz bir gerçektir. İlgili uzmanlık dalınca incelemeleri yapılmış, tanısı konmuş olguların ruhsal toplumsal durumları araştırılmalı ve değerlendirilmelidir. Özellikle kişinin ruhsal-cinsel gelişme ve olgunlaşma düzeyi, kişilik yapısı, benlik gücü ve kullandığı savunma düzenekleri, karşılaştığı stres etkenlerinin niteliği ve niceliği, süresi ve sürekliliği birlikte ele alınarak psikodinamik tanımı yapılmalıdır. İlgili uzmanlık dalının saptadığı sağaltım ilkelerine ek olarak; ruhsal sağaltım (psikoterapi) yöntemleri de uygulanmalıdır. Rahatsızlıkta stres etkenlerinin çoğaldığı dönemlerde yeni şikâyetler oluşabileceğinden, düzenli aralıklarla seyreden bir tedavi gereklidir. Tedavide kişinin duygularının daha açık ve rahat ifadesi, şikâyetlerinin kökenlerinin kişinin kendince anlamının anlaşılması, kişinin kendisi, çevresi ve geleceğe bakısındaki olumsuz algılamalara yönelik terapi uygulanır. Psikoterapi süreci içinde; "Bu kişi bu hastalığa yaşamının bu döneminde neden ve nasıl yakalandı?", "Şimdi bu koşul ve olanaklarla ne yapabilir?", "Değiştirebileceği gerçekler nelerdir, nasıl değişebilir?", "Elinde bulunan değerler ve seçenekler nelerdir, nasıl kullanılabilir?", "Değiştiremeyeceği gerçeklere nasıl uyum sağlayabilir?" gibi soru ve sorunlara gerçekçi yanıtlar ve çözümler aranmalıdır. Bireysel terapi ile bu kişilerin iletişimlerde duygularını, isteklerini, beklentilerini sözel olarak ifade etmesi, ikincil kazançların azaltılması, yakınmalarının kökenlerinin gösterilmesi ve şikâyetlerinin oluşum mekanizmalarının belirtilip, sorunlarla uygun bir şekilde basa çıkma stratejileri geliştirmeleri üzerinde çalışılır. Ayrıca, uygun ilaç sağaltımı da (psikofarmakoterapi) eklenebilir.




Karanlıkta Uyuyun

Avrupada lösemili ve kanserli çocuk sayısının artmasından dolayı yapılan araştırmalar sonucunda, uzmanlar anne babaları uyardı: Lütfen karanlıkta yatın ve çocuklarınız uyurken ışığı kapatın...
Melatonin diğer aktioksidan tesirlerini güçlendirir, kanserli hücrelere karşı koruma sağlar, üreme sistemiyle bağlantısından tutun da yorgunluk, isteksizlik gibi durumların nedenlenlerini oluşturur. Şu sıralar melatoninin yaşlanmayı geciktirici etkisinden dolayı da üzerinde önemle durulmakta... İşin can alıcı noktalarından birisi hormonun cocuklar üzerindeki tesiri.
Avrupada lösemili ve kanserli çocuk sayılarının artmasından ötürü yapılan araştırmalar sonucunda ailelerden istenen bir hususda çocukların kesinlikle karanlık ortamlarda yatırılmaları. Çünkü melatoninin güçlü salgılanmasının kansere karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Ancak bu hormon ışığa duyarlı. Deneylerde uyuyan kişinin hormon salgısı izlenirken ışığın açıldığında hormonun azaldığı, karanlıkta yoğun olarak salgılandığı tesbit edilmiş.

Burdan hareketle anne babaları uyaran uzmanlar, “lütfen karanlıkta yatın ve çocuklarınız uyurken ışığı kapatın” uyarısında bulunuyor.




Havalara aldanmayın

Özlenen karlı günler bir türlü gelmedi, güneşi görüp tedbiri elden bırakan vatandaşlar yavaş yavaş hasta olmaya başladı. Kışın yaşanan bu ılık havalarda hastalıklardan korunmak için ne yapmak lazım? İşte cevabı.

Hava bir sıcak, bir soğuk. Ne kar yağdı, ne de yağmur, güneş gülen yüzünü gösteriyor.

Hava soğumadığı için kırılmayan mikroplar soluduğumuz havayla birlikte vücudumuza giriyor. Güneşin sıcak yüzüne aldanan vatandaş ise farketmeden hasta oluyor.

Sıcak havayla birlikte neredeyse yazlık kıyafetler dolaplardan çıkarıldı. Ancak, hastalık bu sefer geliyorum diyor. Sis ve duman tedbir alınmazsa astım hastalarını olumsuz etkiliyor.

Bu ılık havalarda hasta olmamak ne yapmak gerekiyor ?

Kuru havada, ciğerlerimizin de kurumaması için günde en az 2 litre su içmek şart. Ancak bunun öncesinde güne bol vitaminli bir kahvaltıyla başlamak direnci artırıyor.

Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için ise, kalabalık ve kirli ortamlardan kaçmak gerekiyor.

Kıyafet seçimi çok önemli. Tek bir kalın kıyafet yerine ince ama sık kıyafetler terlemenin ardından gelebilecek soğuk algınlığını önlüyor.



Sigara beynin ödül sistemini elegeçiriyor

Türkiye’de her 10 kişiden 4’ü sigara bağımlısı. Araştırmalara göre sigara içenlerin ancak yüzde 5’i kendi başına sigarayı bırakabiliyor. Bunun temelinde ise sigaranın içindeki nikotinin beynin ödül sistemini aynı kokainin yarattığı bir etkiyle aşırı uyarması yatıyor. Yani sigara, uyku, seks ve yemek gibi vazgeçilmez bir ihtiyaca dönüşüyor.
SİGARA İÇMEK TIBBİ HASTALIK
İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Bağımlılık Ünitesi Sorumlusu Prof. Dr. İlhan Yargıç, “Sigara bağımlıları ben keyfimden içiyorum, bağımlı değilim diyor ama istemesine rağmen bırakamıyor. Günde 1 paket sigara içen insan bağımlıdır. Bunda sigaranın beynin ödül sistemini ele geçirmesi rolü büyük” dedi.
Prof. Yargıç’a göre sigara bir süre sonra temel ihtiyaç oluyor. “Nasıl, yemek, seks yapmak, uyku temel ihtiyacımız ise sigara da temel bir ihtiyaç haline geliyor. Sigara bağımlıları ne kadar aksini iddia ederse etsin sigara içmek bir tercih değil, tıbbi bir hastalıktır. Sigara bağımlıları sigara içmeden durabilirler. Ancak sigaraya başladıktan sonra günde 1 tane içmeyi başaramazlar. Az sigarayla yetinemezler. Bu yüzden bağımlılık tedavisinde sigaradan tamamen uzak durmak esastır”

SİGARA İÇENLERDE DEPRESYON DA GÖRÜLÜYOR
Sigara içenlerin yüzde 30’unda depresyon, yüzde 20’sinde ise alkol bağımlığı problemi de bulunuyor. Sigarayla birlikte içilen kahve ve alkol sigara bağımlılığını pekiştirici rol oynuyor. Sigarayı bırakan kişilerde ilk 24 saat içinde, huzursuzluk, mutsuzluk, gerginlik, kalp atımının yavaşlaması, isteksizlik, aşırı yemek yeme gibi belirtiler gözleniyor. Bu belirtiler en az 4 hafta sürüyor. Sigara Bağımlılığı Tedavi Kliniklerinde tedavi sırasında bağımlıların yüzde 80’ini sigarayı bırakıyor. İzleme döneminde yüzde 15-29’u sigarayı bırakıyor. Kalp krizi geçirenlerde ise sigara bırakma oranı yüzde 60’a kadar çıkıyor.

ECZANELER SİGARA BAĞIMLILARINA DESTEK VERİYOR
Pharmatic Girişimci Eczacılar Derneği ise sigarayı bırakmak isteyenlere destek olmak amacıyla kampanya başlattı. Derneğin Başkanı Adile Özdağ, “Amacımız sigara bağımlılarına destek vermek, sigaradan kurtulmanın mümkün olduğunu onlara fark ettirmek. Bırakmaya yardımcı ürünleri de anlatacağız” diyor.

15 ilde 82 eczane oluşturulan Sigara Bırakma Destek Noktası Projesi’nden sorumlu olan eczacı Fatih Tambay ise eczanelerde bağımlıların son sigaralarını atacakları bir kutu olacağını, bağımlılara nefes testi yapılacağını, sigara bırakma kliniklerine başvuru konusunda danışmanlık yapılacağını belirtiyor.

SİGARAYI BIRAKMAK İSTEYENLERE ÖNERİLER
Bırakıp tekrar başlasanız da yılmayın
Bırakıp tekrar başlamanın normal bir durum olacağını unutmayın
Sigara bağımlılığının güçsüzlük olmadığını bilin
Sigara bağımlılığının bir tıbbi hastalık olduğunu hatırlayın
Sevmediğiniz bir sigara markasını satın alın
Evde, iş yerinde sigarayı ulaşılması zor yerlerde bulundurun
Sigarayla birlikte alkol, kahve tüketmeyin
Sigara sevdiğiniz bir içecekle değil boş bir duvara bakarak içmeyi deneyin
Spor yapmaya başlayın
Sigara içmeyen arkadaşlarınızla daha sık vakit geçirin
Bırakamazsanız bir uzmandan destek alın

SİGARAYLA İLGİLİ İSTATİSTİKLER
Dünyada 1.3 milyar kişi sigara içiyor
Sigara içenlerin 975 milyonu az gelişmiş ülkelerde yaşıyor
2020 yılında 10 milyon kişinin sigaradan kaynaklanan nedenlerle öleceği tahmin ediliyor
Bu ölümlerin 7 milyonunun gelişmiş ülkelerde olacağı düşünülüyor
Türkiye’de erkeklerin yüzde 60’ı, kadınların yüzde 20’si ilkokuldaki öğrencilerin de yüzde 12’si sigara içiyor
Sigara, uyku, seks, yemek gibi ihtiyaç haline geliyor


Misafir 10 Şubat 2007 13:42

Çukurova Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cahide Yağmur, yağda kızartmayı beslenmede çok fazla önermediklerini, ancak yapılması durumunda yağın kullanımına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.
Kızartmalarda aynı yağın birden fazla kullanımının bazı sağlık sorunları doğurabileceğini belirten Yağmur, şunları kaydetti:
''Evlerde yapılan kızartmalarda yağın 2-3 kere kullanılması durumunda sağlık riski ile karşılaşılmayacağı gibi yanlış bir kanı var. Oysa, kızartmaya koyduğunuz yağ ısındığı zaman kimyasal yapısında değişiklik başlar. Isınmayla başlayan bu değişim, ısı bittiği zaman ve bekleme dönemlerinde de sürer. Yağın, ilk kullanımından sonra oksidasyon dediğimiz değişim kendi içinde devam eder. Dolayısıyla değişen yapı, ortaya çıkan toksik maddelerin miktarını artırır. Tekrar ısı ise toksik madde oluşumunu daha da hızlandırır. Her bekleme ve ısınma dönemlerinde değişim artarak devam eder.''
Bekleme süresinde ortaya çıkan toksik maddelerin kanserojen etkiye sahip olabileceğini belirten Yağmur, bu yağların kullanımıyla yiyeceklere geçen bu özelliklerin, tüketim sırasında ise vücuda alındığını söyledi. Yağmur, yağın kızartmada bir kez kullanımının dışında az kullanılmasının da önem taşıdığına işaret etti.


Misafir 10 Şubat 2007 14:15

Stres

kendinizi endişeli, gergin ve sinirli hissediyorsunuz. küçük sorunlar keyfinizi kaçırıyor ve yapmanız gereken işler başınızı aşıyor. kafanız eskisi gibi yerinde değil ve zihniniz kolayca karışıyor. unutkansınız ve kazalar hep gelip sizi buluyor.
genellikle kendinizi yorgun ve tükenmiş hissediyorsunuz. her zamanki enerjinizden eser yok. yapmanız gereken bütün işleri düşünmekten hiçbir zaman gerçekten dinlenemiyorsunuz. bu yüzden bazen gözünüze uyku girmiyor. hayattan ne fazla zevk alıyorsunuz ne de gelecekten herhangi bir beklediğiniz var.


bu saydıklarımız yaygın bir sorun olan stres belirtileridir. hepimiz zaman zaman stresten şikayetçi olmuşuzdur. stres hayatın çetin sorunlarıyla başetmeye çalışırken duyduğumuz endişe hissidir. bazen stres belirtileri baş ağrısı, mide ağrısı, kalp çarpıntısı ve midenin çalkantı içinde olması gibi fiziksel belirtiler gösterir. stresin nedenleri çeşitlidir. hayatınızı etkileyen önemli bir olay kadar para sıkıntısı, iş sorunları, insanlararası ilişkiler veya çocuklarımızın davranışları gibi günlük sorunlar da stres yaratabilir.

kişinin bir miktar stres altında olması normal sayılmakla birlikte fazla stres kalp hastalığı, akıl ve ruh hastalıkları, alkol, uyuşturucu ve keyif verici maddelerin aşırı bir biçimde kullanılması gibi sağlık sorunlarına da neden olabilir. bu nedenle herkesin stres hakkında bilgili ve uyanık olması ve stresle başa çıkmakta yararlı olabilecek çareleri bulabilmesi gereklidir. stresle başa çıkmak için başvurulacak uygun çareler kişiden kişiye değişmekle birlikte önerilerden bazıları sizin için de yararlı olabilir:

bazen stresin nedeni hayatımızı etkileyen herhangi bir olay değil fakat, o olay karşısında takındığınız tavırdır. genellikle, hayatın güçlüklerini cesaret kırıcı olaylar olarak değil de aşılması gereken birer engel olarak gören kişiler stresle daha kolayca başa çıkabilirler.

pireyi deve yapmayın. İşler ters gittiği zaman kendi kendinize şu soruyu sorun: "başıma gelen bu olay bundan on yıl sonra da benim için böylesine önemli olacak mı ?"

İşlerinizi daha iyi planlayarak stres yaratacak durumları önleyebilirsiniz. herhangi bir işi yapmak için ona daha fazla zaman ayırın ki son dakikada oradan oraya koşuşturmayın. canınızı sıkan kişilerden ve işlerden uzak durmaya çalışın.

dinlenmek için hergün kendinize zaman ayırın. dinlenecek zaman bulamıyorsanız yapmanız gereken işleri dinlendikten sonra ve daha az stres altındayken daha kolayca ve daha etkili biçimde yapabileceğinizi hatırlayın. dinlenme yolları arasında sakin bir yerde tek başınıza biraz oturmak, dikkatinizi insanın ruhuna ferahlık veren bir müzik parçasını dinlemeye vermek, güzel bir kitap veya dergi okumak, evcil hayvanlarla ilgilenmek ve hatta banyo küvetinin içinde boylu boyunca uzanarak uzun bir banyo yapmak sayılabilir. kendinize zaman ayırdığınız için sakın suçluluk duygusuna kapılmayın.

düzenli olarak yürüyüş veya hoşlandığınız bir egzersiz yapın. stresi azaltmanın en iyi yollarından biri egzersiz yapmaktır.

sağlığa uygun gıdalardan yiyin. stres altında olduğunuz zaman yemek saatlerini kaçırmak ve fazla yağlı abur cubur şeylerle, tatlılarla ve fast-food türü çabuk servis yapılan yiyeceklerle mideyi doldurmak insana kolay gelir. gıdalarınız arasında bol bol ekmek, pilav, makarna ve diğer tahıllar sebze ve meyve olursa stresle başa çıkmak daha kolay olur.

geçmişteki sorunlarınızın ve başarısızlıklarınızın üzerinde fazla durmayın. gelecekte başınıza gelebilecek kötü şeyleri de kendinize dert edinmeyin. bugünü yaşamaya bakın, birisine derdinizi dökün. sorunlar hakkında konuşmak bazen çözüm bulmanıza yardımcı olabilir; hiç değilse içiniz ferahlar. bazen konuştuğunuz kişiler sorunlara değişik bir açıdan bakmanıza yardım ederler veya sorunlarla başa çıkmakta size yol gösterirler.

başvurduğunuz çarelerden hiçbiri işe yaramıyorsa bir uzmanla görüşün.


Su ve sağlık

bugün akşam yatıncaya kadar ne kadar su içtiniz ?
yanıtınız birbuçukla ikibuçuk litre arasındaysa tebrikler. demek ki vücut sağlığınızı koruyorsunuz ve vücuttan su eksilmesi, kabızlık ve böbrek taşı gibi sorunları önlüyorsunuz. su, çok önemlidir çünkü vücut, işlevlerinden bir çoğunu yapmak için su kullanır. su vücut ısısını ayarlar, vücuttan atılacak maddelerin çıkmasını sağlar, eklemleri korur, kan, ter, gözyaşı ve tükrük üretiminde kullanılır. musluk suyu; diş sağlığına yararlıdır çünkü, içinde diş çürümesini önleyen flor maddesi vardır.


musluk suyu güvenle içilebilir mi?
evet. sağlık bakanlığı halka herhangi bir nedenle suyu kaynatmayı önermedikçe musluk suyunu içebiirsiniz. sağlık bakanlığı içme sularını bütün illerde denetlemektedir. ancak bağışıklık sistemini etkileyen hastalıkları olan kişilerin musluk suyunu içmeden önce doktorlarıyla görüşmeleri iyi olur. bu kişiler hiv/aids hastaları, kanser tedavisi gören hastalar ve organ nakli yapılmış hastalardır. hastalar, doktora suyu kaynattıktan sonra mı içmeleri gerektiğini sormalıdırlar.

bebeklere musluk suyu verilebilir mi ?
anne babalara bir yaşından küçük bebeklere her zaman kaynatılmış su vermeleri önerilir. su, en az iki dakika kaynatılmalıdır.

su ile bulaşabilecek mikroplar hangi hastalıklara neden olur?
bu mikroplar genellikle ishal ve karın ağrısı yapar. bu mikroplardan geçen hastalıklar her yıl görülür. mikroplu suyu içmek mikroplar nedeniyle hastalanmanın ancak bir yoludur. bu mikroplar insan ve hayvan pisliğinde de bulunur. İnsanın ağzına önemsiz bir miktarda da olsa mikrop girmesi hastalık yapar. bu nedenle tuvaletten çıktıktan, evcil hayvanlara dokunduktan ve bebeklerin bezini değiştirdikten sonra ellerin sıcak sabunlu suyla iyice yıkanması önemlidir. dere, nehir ve baraj suları da içilmemelidir. İshal olan bir kimse suyu kirletmemek için yüzme havuzuna girmemelidir.

su filtresi kullanmak gerekli midir ?
bu size bağlıdır. kullanacaksanız kullanma kılavuzunu dikkatle okuyunuz. bazı kimseler su filtresini sudaki klor tadını gidermek için kullanır. klor tadını suyu sürahiye koyup bir gece buzdolabında bekleterek de giderebilirsiniz. ancak içme suyunu oda ısısında birkaç saatten fazla bekletmek iyi değildir; İçinde mikrop üreyebilir. bazı kimseler musluk suyunu gazlı bez ve pamukla filtre ederek zararlı mikroplardan arıttıklarını sanırlar ama gazlı bez ve pamuk üzerinde bakteri ürer ve suyu kirletir.

sıcak su musluğundan su içilebilir mi ?
sıcak musluk suyunun içinde ısıtma aygıtından suya geçmiş olan madeni maddeler olabileceği için içmemek daha iyidir.

musluk suyu bulanıksa ?
bulanık suya su tesisatındaki bir arıza neden olabilir. musluğu bir süre açık tutarak suyu akıtınız. temiz su akmaya başlayınca içebilirsiniz.


Kanserle İlgili Yanlış İnanışlar

kanser ciddi bir hastalık olmakla birlikte bazılarımız bu
hastalığın iyileşmediği inancıyla gereksiz yere korkuya kapılırız. ancak
gerçekler böyle değildir. kanser hakkında daha çok bilgi edinerek korkunun bir
kısmını atlatmak mümkündür. ayrıca, edindiğimiz bilgiler bize kanserden nasıl
korunabileceğimizi de öğretir. kanser hakkındaki yanlış inançlardan bazıları ;

bu doğru değildir. kanser vakalarının %50'den fazlası başarıyla
tedavi edilmektedir. bazı kanser türlerinin tedavisinde başarı oranı çok
yüksektir. Çocukların yakalandıkları kanser hastalıklarının iyileştirilme oranı
giderek yükselmektedir. halen kanserli çocukların %80'i başarıyla tedavi
edilmektedir. tedavinin başarılı olabilmesi için kanserin erkenden belirlenmesi
gerektiği de unutulmamalıdır.bu nedenle kuşku duyduğunuz belirtilerin hemen
aile hekiminize bildirilmesi ve mümkün olduğu kadar düzenli aralıklarla sağlık
kontrolü yapılması da önemlidir. Örneğin, soygeçmişinde kalınbarsak kanseri
görülen ve 40 yaşını geçmiş kişiler erken belirtilerinin tanısının yapılması
için test yaptırmalıdırlar. 18-70 yaşları arasındaki kadınların ise her iki
yılda bir rahim ağzı kanserinin erken belirtilerinin bulunması için pap testi ve
50 yaşını geçmiş kadınların ise her iki yılda bir mamogram denilen göğüs
röntgeni çektirmeleri gerekmektedir. kadınlar göğüslerinde beliren bir
şişkinliği aylar hatta yıllar geçtikten sonra farkederler; oysa mamogram bir
pirinç tanesi kadar bile olsa göğüs kanserini yakalayabilmektedir.

bazı sağlık kontrollerini kendiniz yapabilirsiniz. Örneğin, kadınlar her ay
göğüslerini kendileri muayene ederek herhangi bir değişiklik olup olmadığını
belirleyebilirler. aynca herkes kendi derisi üzerindeki eski ve yeni lekeleri,
benleri arada bir kontrol ederek renklerinde, büyüklüklerinde ve biçimlerinde
bir değişiklik olduğunda bunu doktora gösterebilirler. erken tanı yapılan deri
kanserlerinin çoğu başarıyla tedavi edilebilmektedir.

kanser bulaşıcıdır !

bazı kişiler özellikle cinsel organlarla ilgili ve rahim ağzı veya
prostat kanseri gibi kanser hastalıklarının kendilerine de bulaşabileceğinden
korkarlar. bu doğru değildir. kanser bulaşıcı bir hastalık değildir.

pap testi İçin alınan gözelerde anormallik görülmesi
kanser hastalığının belirtisidir !

bu da doğru değildir. anormal gözeler tedavi edilerek ileride kansere
dönüşmeleri önlenir.

kanser vücutta oluşan yaralanma ve darbeler sonucu olur
!

bazen kadınlar göğüslerine isabet eden bir darbenin kansere neden
olacağından korkarlar. bunun doğru olduğuna dair bir bulgu mevcut değildir.
ancak bazen vücudun herhangi bir yerine vurulması sonucu kişinin dikkati o bölge
üzerinde yoğunlaştığından daha önceden mevcut olan anormal bir leke veya şişlik
meydana çıkarılabilir.

kanser yanlış bir hareketimizin cezasıdır !

bu da doğru değildir. kanser hakkında düşünmek, yazılan yazıları
okumak veya konuşmakla da kişi kansere tutulmaz.

kanseri Önleyecek Özel yemek rejimleri vardır !

ne yazık ki kanseri önleyecek belirli bir yemek rejiminin olduğu
kanıtlanmamıştır. ancak bazı besinlerin kanser hastalığı riskini azalttığı
görülmektedir. bu konuyla ilgili olarak az yağlı, bol posalı, meyvesi, sebzesi
bol bir yemek rejimi önerilmektedir. alkol ölçülü içilmeli, tuzlu, salamura ve
tütsülenmiş yiyeceklerin miktarı azaltılmalıdır. kilonun da sağlıklı bir düzeyde
tutulması önemlidir. araştırmalar aşırı kilolu kişilerde kansere daha çok
rastlandığını göstermektedir.


Kilolar

gerek erkekler gerekse kadınlar gitgide şişmanlamakta ve buna
da aşırı miktarda yenilen yağlı gıdalar ve daha az egzersiz yapmak neden
olmaktadır. bazı kişiler ; "kendimi iyi hissediyorsam şişmanolmam neden sorun olsun? " diyebilirler. ancak şişmanlık kalp hastalığı, felç,
şeker hastalığı ve bazı kanser türlerinde riski arttırdığı için önem verilmesi
gereken bir konudur. kiloyu sağlıklı bir düzeyde tutmak ise tansiyonunuzu
düşürmenize, kendinizi daha iyi hissetmenize ve daha çok enerjiye sahip olmanıza
yardım eder.
Yemek alışkanlıklarınızı yavaş yavaş değiştirin...

hepimizin bildiği gibi, kilo kaybetmenin bir yolu aşırı yağlı
gıdaları kesmektir. ancak, bu yemek rejiminizi bir gece içinde değiştirmeniz
anlamına gelmez. yemek rejiminizde değişikliklerin kalıcı olmasını istiyorsanız
bu değişiklikleri yavaş yavaş yapınız. Örneğin, iki hafta süreyle çay veya kahve
içerken bisküvi yemeyin. bu değişiklikten memnun kalırsanız bu kez ekmeğinizin
üzerine sürdüğünüz tereyağ veya margarini azaltın veya az yağlı süt içmeye
başlayın.

yorulana kadar egzersiz yapmanıza gerek yoktur...

başarılı kilo kontrolünün sırrı, mantıklı bir yemek rejimi uygulamak
ve düzenli egzersiz yapmaktır. haftada en az dört kez 30'ar dakika egzersiz
yapmaya çalışın. 30 dakikanın tümünü birden yapmanıza gerek yoktur. günde üç kez
10'ar dakika egzersiz yapılabilir. egzersiz olarak yürüyüş yapabilir, yüzebilir
veya bisiklete binebilirsiniz.

hemen kilo kaybetmeyi beklemeyin...

bir hafta kilo kaybedip ondan sonraki hafta hiç kilo verememek
normaldir. egzersiz yapıyorsanız; hiç kilo kaybetmediğinizi de görebilirsiniz.
bu, vücutta yağ yerine kas ağırlığının artması demektir.

terazi kilo kaybını göstermese bile vücut yağ kaybetmeye devam eder ve
zindeleşir. kilo kaybında giysilerinizin vücudunuza nasıl oturduğunu izlemek
kendinizi devamlı teraziye vurmaktan daha iyi bir göstergedir.

düzenli egzersiz yapmaya ve yağlı gıdaları azaltmaya devam ederseniz hiç kilo
kaybetmediğiniz günlerin genellikle iki haftadan daha fazla sürmediğini
görürsünüz.

ne yemeli ?

ekmek, kahvaltılık tahıllar, pirinç, makarna, meyve, sebzeler, kuru
bezelye ve fasulye ve mercimek her gün bol bol yenmesi gereken gıdalardır.
midenizi bu sağlığa uygun ve doyurucu gıdalarla doldurursanız, yemek aralarında
yağlı, abur cubur atıştırma isteği azalır.

et, tavuk, balık, fındık, fıstık, tohumlar ve süt ürünleri normal miktarlarda
gereklidir. normal porsiyondaki et, tavuk ve balık tabağınızın ancak dörtte
birini kaplamalıdır. süt ürünlerinin yağı alınmış veya az yağlı olan türlerini
seçiniz. margarin, yağı azaltılmış ezme, tereyağ ve yemek yağlarını az miktarda
kullanınız. olabildiğince az alkol kullanınız.

yağ yemeyin !...

eti pişirmeden önce etrafındaki yağları kesip atın, tavuğu pişirmeden
önce yağlarını ve derisini çıkartıp atın. yemek pişirirken az yağ kullanmak için
ızgara, buğulama, fırınlama, az yağla sote, mikrodalga fırını veya teflon tava
kullanımı gibi pişirme yollarını deneyin. kızartma veya bol yağda yapılan
kızartmalardan uzak durun. yemekleri soğuttuktan sonra tekrar ısıtmadan önce
üzerlerinde donmuş olan yağı alıp atın. yemek aralarında açlığınızı bastırmak
için taze meyve ve ekmek yiyin. yemek aralarında yenilen kek, bisküvi, börek,
çikolata ve paketlenmiş gıdaları sınırlayın.






evo 10 Şubat 2007 19:14

METAL BIÇAK C VİTAMİNİ DÜŞMANI

İZMİR - Metal bıçak kullanımının, sebze ve meyvelerde C vitamini kaybına yol açtığı bildirildi.
Ege Üniversitesinden yapılan açıklamada, Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü tarafından bazı meyve ve sebzelerin C vitamini içeriklerini belirlemek üzere gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları duyuruldu.
Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevin Eryüce'nin bu konudaki görüşlerine yer verilen açıklamada, metal bıçak kullanmanın C vitamini kaybında etkili olduğunun belirlendiği kaydedildi.
Açıklamaya göre, besin maddelerinin buzdolabı koşullarında ve üzeri kapalı olarak bekletilmiş olsa bile vitamin miktarında 3 saat içinde dikkate değer oranda azalma olduğunun gözlendiğini ifade eden Prof. Dr. Eryüce, ''Günlük yaşantıda kullanılan bıçakların metal olması nedeniyle sebze ve meyvelerin büyük parçalar halinde kesilerek, metalle ve atmosferle değinim yüzeyinin azaltılması ve tüketilmeden hemen önce hazırlanmasına özen gösterilmesi gerekmektedir''dedi.

a.a.


vain 14 Şubat 2007 22:40

Ağız ve Dişler Hakkında Genel Bilgi
dişlerin yapı maddesi nedir?


diş mine, dentin, sement ve pulpadan (diş özü) oluşur.
  • mine: vücuttaki en sert maddedir. dişi en dıştan koruyucu bir katman olarak çevreler. içinde sinir hücreleri olmadığı için duyarlı değildir.% 97si kalsiyum tuzlarından oluşur. Diş minesi altıgen apatit kristalleri şeklinde düzenlenmiştir. Minenin yapısına giren kalsiyum tuzları, organik diş maketi üzerinde yavaş yavaş çökelerek birikir ve kristalleşir. Bu birikme, ana rahminde iken başlar. Anne, gebelik süresince bazı ilaçlar alırsa veya çocuk mine teşekkülü sırasında bir hastalık geçirirse mine birikimi aksaklığa uğrayabilir. 0 zaman dişler sarı, gri veya kahverengi olur. Bazen de eksik (hipoplazik) teşekkül eder.
  • dentin: minenin altındaki tabakadır. yetişkin bir insan dişinin %75'ini oluşturur. kemikle aynı yoğunluğa sahip olmasına rağmen ısıya ve dokunmaya duyarlıdır. gerektiğinde içerdiği tamir hücreleri ile yeniden dentin dokusu oluşturabilirler. Dişin asıl kitlesini dentin (fildişi) tabakası oluşturur. Dentin, taç kısmında mine; kök kısmında da sement ile örtülüdür. Dentin canlı bir yapıdır ve % 70i mineral tuzları; % 20si organik madde ve % 10u da sudan oluşur. Dentinde çok sayıda kanalcık içerir. Bu kanalcıkların içi diş özü sınırındaki dentin yapıcı hücrelerin uzantıları olan iplikçiklerle doludur. Dentin yapan hücrelere Odontoblast denir. Dentin kanalcıklarının milimetre karede sayıları 10.000e. yaklaşır. Diş, dolgu veya kaplama yapılmak için oyulur veya küçültülürse bu kanalcıklar açığa çıkar ve o zaman soğuk, sıcak, tatlı ve ekşiden ağrı duyulur.
  • pulpa (diş özü): dişin orta kısmına ve burada bulunan yumuşak dokuya verilen addır. kökün ucuna kadar devam eder. bu kısımda kan damarları yer alır ve bu damarlar sayesinde diş enfeksiyondan korunur ve daima aktif halde kalır. aynı zamanda pulpada aşırı duyarlı sinir hücreleri bulunur ve bu hücreler sayesinde sıcak, soğuk ve basınç gibi duyular hissedilir. Pulpa adı da verilen diş özü, dentin tarafından oluşturulan bir odacık içinde yerleşen kılcal atar ve toplar damarlar; duyu sinirleri ve bütün bu yapıları koruyan bir destek dokusundan oluşur. Diş özünün dış çevresi dentin yapıcı hücrelerle (odontoblast) kuşatılmıştır. Bu hücreler, çürük ve diğer zararlı etkenlere karşı, dişi koruyan kale muhafızlarına benzer. Her hangi bir nedenle oluşan çürüğe karşı dentin yapıcı hücreler üstün gelirlerse bu hücreler diş özü kalesini dentinle sıvarlar; yenik düşerlerse diş özü açılır ve iltihaplanır. Bu etkinlik genç insanların diş özünde daha yoğundur.
  • sement: kökün etrafını kaplayan kemiksi bir tabakadır, çok incedir. diş kökünün çene kemiğine tutunmasını sağlar. %65i inorganik maddedir. Bazen kök etrafında ve kök ucunda aşırı sement birikebilir. Buna Hipersemontoz denir.

dişler ne işe yarar?
Dişler sindirim sisteminin başında besinlerin ufalanıp parçalanmasına, koparılmasına yardım eder. kendini çevreleyen destek dokuları korur ve gelişmelerini sağlar. konuşmayı ve seslerin doğru bir şekilde çıkmasını sağlarlar. estetik olarak yüzle bir bütünlük içindedir.
Dişlerin Görevlerine Göre Farklı Yapıları Vardır;
1- Kesici Dişler
Alt ve üst çenedeki ön dişler Kesici Diş olarak adlandırılır. Üst çenede genişliği 9-10 mm. olanlar orta kesici; 6-7 mm. olanlar ise üst yan kesicilerdir. Alt orta ve yan kesicilerin genişlikleri ise 6-7 mm. arasındadır.
2- Kaninler (Köpek Dişleri)
Köpek dişi ve göz dişi adı da verilen kaninler kesici dişlerden sonra gelir, alt ve üst çenede sağlı-sollu birerden dört (4)tanedir. Uçları sivri olup koparmaya yararlar.
3- Azı Dişleri
Kaninlerin arkasında, azı dişleri yer alır. Yapı olarak birbirinden farklı olan azı dişleri, her bir yarım çenede, iki küçük azı, üç de büyük azı olmak üzere beşer tane ve bir çenede toplam on (10) tanedir.
Bütün küçük azıların çiğneme ve kenetlenmeye yarayan ikişer tümsekçikleri vardır. Üst çenedeki büyük azıların dörder tümsekçiği; alt çenedeki büyük azıların beşer tümsekçiği vardır. Bu tümsekçiklere tüberkül adı verilmektedir.
4- Akıl Dişleri - Üçüncü Büyük Azılar = Yirmi yaş Dişleri
Akıl dişleri ayrı bölümde incelenmiştir (yirmi yaş dişleri). Burada, sadece şekillerinin ve kök sayılarının çok değişik olduğunu belirtmekle yetiniyoruz.



Dişlerin Düzgün Konuşmaya Etkisi:

Konuşma, insan ilişkilerinin en önemlilerindendir. Ayrıca, politikacılık, aktörlük, spikerlik, şarkıcılık gibi bazı meslekler, büyük ölçüde düzgün konuşmaya dayanır. Düzgün konuşmada dişlerin önemli rolleri vardır.
Aşağıda ki birkaç örneğin bu rolü vurgulamaktadır.
1- DE ve TE sesleri, dil ucunun, üst kesicilerin damak tarafındaki eğiminden destek almasıyla çıkar.
2- FE ve VE sesleri ise, alt dudağın, üst kesicilerin kesici uçlarına temas etmesiyle çıkar.
3- SE sesi, karışık bir işlemle çıkar. Alt ve üst kesiciler birbiriyle temas halindeyken, dilin, azıların dil tarafındaki yüzeyinden destek alması ve dil ucunun da (kesiciler arasında bir oluk yapıp) hava borusu oluşturmasıyla gerçekleşir. ŞE ve JE sesleri de buna benzer bir işlemle gerçekleşir; fakat bu sırada dil ucu göreve katılmaz.
Dişler çene kemikleri, dişetleri, dil, damak, buların hepsi, çiğneme, tat alma. yutkunma ve konuşma ile ilgili görevlerini bir bütün halinde yürütürler.


dişlerin oluşumu ve gelişimi ne zaman oluyor?
Embriyolojik hayatta (anne karnında) ağız boşluğuna ait oluşum belirtileri 3. haftada görülmesine rağmen, dişlerin gelişimine ait ilk belirtiler 6.haftaya rastlamaktadır. 7.haftadan itibaren dişlerin tomurcukları hafta hafta belirmeye başlar.
süt dişleri nasıl tanınır?
Süt dişleri, çocuk altı aylıkken çıkmaya başlar ve 2.5 yaşında alt ve üst çenede 10ardan (20) tane olarak tamamlanır. Süt kesicileri ve süt kaninleri, kalıcı dişlere göre daha küçüktür. Süt azıları da kalıcı azılara göre daha küçük yapıdadır.
Çocuk büyüdükçe, süt dişlerinin kökleri altında yer alan kalıcı dişin kökü, sürme etkisiyle erimeye başlar; kök tamamen eriyip dişin yalnız kuronu kalınca da diş kendiliğinden düşer.

Bakınız, Çocuk Ağız ve Diş Sağlığı
hangi diş ne zaman çıkar?
İlk diş yaklaşık altı aylıkken çıkar. Akıl dişleri de 18-20 yaşında... Demek ki diş çıkarma süreci, insanın 20 yılını alır. Ama hangi diş kaç yaşında çıkar? Bunu özetleyen bir tablo hazırlanmış ve aşağıda verilmiştir. Tablodaki yaşların yaklaşık rakamlar olduğunu; 1-1,5 yıl önce veya sonra sürmesi gereken dişin vakitsiz sürebileceğini, bazen de gecikmeler olabileceğini belirtmeliyiz.
DİŞLERİN SÜRME TABLOSU


SÜT DİŞLERİ



SÜRME



DÜŞME



KALICI DİŞLER



SÜRME

I
II
III
IV
V
Orta kesiciler
Yan kesiciler
Kaninler
1.süt azıları
2.süt azıları
6-12 ay
6-12 ay
18-24 ay
12-18 ay
24-30 ay
7 yaş
8 yaş
10 yaş
9 yaş
11 yaş
1 Orta kesiciler
2 Yan kesiciler
3 Kaninler
4 1. Küçük azılar
5 2. Küçük azılar
6 1. Büyük azılar
7 2. Büyük azılar
8 3. Büyük azılar
7 yaş
8 yaş
10 yaş
9 yaş
11 yaş
6 yaş
12 yaş
18 yaşından sonra






ısırma ve öğütme nasıl gerçekleşir?


Kesici dişler, yiyecekleri ısırmaya ve kesmeye yararlar. Üst diş kavisi, alt diş kavisinden daha geniştir ve onu her yönde taşar. Alt çenenin aşağıya kaymasıyla ağız açılır ve lokma kesici dişlerin arasına girer. Ağız kapatılınca, ısırma hareketi ile üst kesiciler alt kesiciler üzerinde bir makasın ağzı gibi kayar ve yiyecekleri koparır.


Öğütme işlemi alt çene eklemi ve çiğneme kaslarının uyumlu çalışması ve yana hareketlerle gerçekleşir.


Besinleri iyi öğütebilmek için diş dizilerinin düzgün ve eksiksiz olması şarttır.



diş etinin yapısı


Bir dişin dışarıdan sadece taç kısmı görülür ve diğer kısımları çene kemiği içinde gizlenmiştir; üzeri dişeti dokusu ile örtülüdür.


Diş eti, sert, lifli ve kan dolaşımı ile iyi beslenen bir yapı olup; normal rengi uçuk pembedir. Sert ve kemiğe sıkı-sıkıya yapışan 4-5 mmlik dişeti daha yumuşak bir bağlantı ile yanak ve dudak içini döşer; bu yapıya Mukoza denir. Yanak ve dudakların iç yüzü ile diş dizileri arasında Vestibül = Dalız yer alır.


tükürüğün bileşimi ve etkisi nasıldır?

Yeni doğan bebeğin ağzı sterildir (mikropsuzdur), fakat birkaç dakika sonra kirlenir ve yaşam boyu da mikroplu kalır. Öyleyse neden hastalanmıyoruz? Çünkü ağızda bulunan bakterilerin çoğu hastalık yapmayan mukoza (saprofit) türdendir. Ancak vücudun direnci kırılınca bu bakteriler hastalık etkeni olabilir. Ağızda bulunan bakterilerin hepsi Ağız florasını oluşturur.




Diğer yandan, ağız boşluğunun çok önemli bir koruyucusu daha vardır: Tükürük. Kulak önü, çene altı ve dil altı bezleri tarafından üretilen renksiz, özel kıvamda, akıcı bir sıvı olan tükürük, üretildiği bezlerden kanalcıklar aracılığı ile ağız boşluğuna taşınır. Bezler günde 5 litreye yakın tükürük üretirler. Kulak önü tükürük bezinin kanalı, üst 1. büyük azı yakınında; diğer tükürük bezlerinin kanalcıkları da dil altında ağza açılırlar. Tükürük içinde bakterilerin üremesini durduran fermentler, fluor ve kalsiyum tuzlan bulunur. Tükürük kanallarının açıldığı yerde diş taşlarının fazla birikmesi, bileşimindeki kalsiyum tuzlarının çökelmesi nedeniyledir. Tükürüğün ağız ve dişlere yararlı etkileri şöyle özetlenebilir;


1- Tükürük, dişleri mekanik olarak temizler.


2- Tükürük, dişleri çürümekten korur.


3- Tükürük, içinde bulundurduğu mayalarla ağız mukozasını korur.

çürük tedavisi:
diş sert dokularının madde kaybı ile birlikte ilerleyen hastalığına çürük denir. diş sert dokularında kaybolan maddeyi yerine koyacak bir yenileme ya da tamir olayı olmaz. yani çürükte madde kaybının dokularca tamir olanağı yoktur. ayrıca çürük boşluğu çürütücü etkenlerin yerleşmesi, gelişmesi ve korunması için bir barınak teşkil eder.bu nedenle çürük tedavisinde başlıca iki çaba vardır: Çürütücü etkenlerin barınağını ortadan kaldırmak ve dişteki madde kaybını birtakım dolgu malzemeleri ile gidererek tekrar iş görür hale getirmek... eğer elimizde çürüyerek kaybolan diş dokularını fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerine sahip ve tedavi edilecek dişe mükemmel bir şekilde yapışıp kaynaşabilecek bir dolgu maddesi bulunsaydı çürüğü temizlemek ve doldurmak basit bir işlem olurdu. ancak bugün bu özelliklerin tümüne sahip bir dolgu maddesi olmadığı için, ön dişlerde estetiği arka dişlerde de dayanıklılığı sağlayan çok çeşitli dolgu maddeleri kullanılmaktadır. bu maddelerin değişik özellikleri nedeniyle dolgu yapma tekniklerinde en uygun şekil ve yöntem dişten dişe değişmektedir.
Ayrıca bakınız, çürükler
çürük tedavisinde kullanılan malzemeler nelerdir?
  • çinko içerikli genelde geçici amaçla kullanılan maddeler
  • kalsiyum içeren dişi iyileştirici özelliğe sahip maddeler
  • gümüş, kalay, çinko,altın içeren dayanıklı maddeler
  • cam, alüminyum, fosfat ve yapay reçinelerin bir karışımı olan estetik amaçlı kullanılan maddeler
  • alüminyum silikat cam partiküllerinden oluşan çok çeşitli amaçlar ile kullanılan maddeler
  • ağız dışında hazırlanıp dişe yapıştırılan (bonding) blok malzemeler
diş gangreni nedir?
Dişin pulpa tabakasının (sinir-damar ağı) mikroorganizmalarca işgali sonucu canlılığını kaybettiği bazı durumlarda içerdiği protein, karbonhidrat ve yağların kimyasal olaylar sonucu parçalanmasıdır. çürüğe meyilli dişlere sahip bireylerin daha çocuk yaşlardayken ilk çıkan daimi dişlerinde bile aşırı çürük sonucu pulpa gangrenine rastlanabiliyor.
diş gangreninin sebepleri nelerdir?
Ani darbelerle dişin kırıldığı durumlarda olabildiği gibi sürekli ve yavaş yavaş etki yapan yüksek dolgular, sızıntılar, sinire ulaşan çürükler de dişin ölümüne sebep olabilir.
diş gangreninin tedavisi var mıdır?
Dişi canlı olarak ağızda tutmak için artık çok geçtir. yapılacak tedavi şekli dişin ortasındaki bozulmuş yapıların temizlenmesidir KANAL TEDAVİSİ. en son çare ise ne yazık ki çekimdir.


evo 25 Şubat 2007 13:53

BAŞ AĞRISINI HAFİFE ALMAYIN

SAMSUN -
Daha önce hissedilmeyen baş ağrısının beyin kanserinin habercisi olabileceği belirtildi.
Ondokuzmayıs Üniversitesi Nöroşirurji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Cengiz Çokluk, diğer organlarda olduğu gibi insan organizmasının merkezini oluşturan ve her şeyi kontrol altında tutan beyinde de kanser görülebileceğine işaret etti.
Beyin kanseri görülmesinin nadir bir durum olmadığını söyleyen Çokluk, beyinde iki çeşit kanser görülebileceğini belirterek, ''Bunlardan birisi, beyini oluşturan hücrelerden kaynaklanan kanser tipleri, diğeri ise vücudun diğer bölgelerindeki kanserin beyine yayılmasıdır'' dedi.
Diğer kanser çeşitlerinin beyine yayılması olayına ''metastaz'' adının verildiğini ifade eden Çokluk, kan yoluyla yayılan kanserlerin büyük çoğunlukla beyine de yayıldığını vurguladı.
Beyin tümörlerin fark edilmesinde baş ağrılarının ciddiye alınması gerektiğini vurgulayan Çokluk, ''Hastalar daha önce hissetmedikleri baş ağrısından şikayet ederek doktora başvururlar. Aniden hissedilen baş ağrıları beyin kanserinin habercisi olabilir.''
Hastalığın, bulantı kusma, iştahsızlık ve vücudun bir tarafında güçsüzlük gibi belirtileri de olacağına dikkat çeken Çokluk, kesin teşhis için ileri tetkikler gerekeceğini sözlerine ekledi.


MaKaLeLe 25 Şubat 2007 17:17

SAĞLIKLI YAŞAMIN SIRLARI

1-Suyu seviniz. Gune iki bardak su icerek baslayip, gun boyunca 2- 2,5 litre su tuketmeye calisiniz.

2-Her sebze ve meyveyi mevsiminde en az iki defa tuketiniz. Doganin tamamini kullanmis sayilirsiniz.

3-Cocuklar icin sutu, buyukler icin de ozellikle yogurdu her gun sofranizdan eksik etmeyiniz. Yasamin sirlarindan biri olan probiyotikleri bunyenize almis olursunuz.

4-Hasta olmasaniz bile, sifali otlari/bitkileri kullanarak vucut direncinizi (immun sistemi) kuvvetli tutunuz.

5-Evinizde kurutulmus nane, ihlamur, adacayi, kekik, kusburnu, feslegen, keten tohumu, zencefil, corekotu, gunluk, yesil cay ile sogan ve sarimsagi her zaman bulundurunuz. Her gun bunlardan en az birini kullanmaya calisiniz ki bunlar vucudunuzun koruyucu sovalyeleridir.

6-Sarimsak, sogan, tere, maydanoz, nane, dereotu, roka, feslegen turu yesillikleri fazla tuketiniz. Bunlar vucudunuzun yakin korumalaridir.

7-Salatanizi mumkun oldugu kadar cok cesitten olusturunuz.

8-Hazir corbalar yerine kendi yaptiginiz corbalari tercih ediniz. Gidanin en dogalini elde etmis olursunuz.

9-Kis icin ev yapimi domates salcasini tercih ediniz. Domates tanrinin bize armagani harika bir antioksidandir.

10-Katki maddeleri iceren gidalari, mevsim disi sebze ve meyveleri fazla tuketmeyiniz. Bunyenizi fazla dinamitlememis olursunuz.

11-Yilda dort kez, on bes gun hic et tuketilmemesi yararlidir.

12-Gunluk 3-4 adet badem, ceviz ve findik almaniz sizi her daim kuvvetli kilar,

13-Haftada en az 2 kez bakliyat ve balik tuketmege calisiniz.

14-Sicak yemekler icin toprak, celik ve cam kaplari tercih ediniz.

15-Kis aylarinda tulum peyniri, portakal, limon, greyfurt, mandalina ve kusburnu tuketimini artiriniz.

16-Kisin disarida isleriniz yogun ise; gune pekmez icerek baslayiniz. Bu uygulama vucudunuzun antifrizidir.

17-Zihinsel calisiyorsaniz kuru uzum yiyiniz. Beyniniz enerjisiz kalmasin.

18-Ekmek tercihinizi kepekliden yana kullaniniz. Bagirsaklar kepekli tam posalarla tanissin.

19-Her sabah 20 dakika derin nefes alip verme calismasi yapilmasi, her nefes alimlarinda 4-5 saniye nefesin icimizde tutulmasi cok yararlidir. Dogru nefes aldigin kadar hafiflersin.

20-Sabahlari ofis ve evinizi 5 dakika tam havalandirarak maksimum duzeyde oksijen, gunluk 30 dakika tempolu yurumekle de tum organlarinizi kazanirsiniz.

21-Gulmeyi hic ertelemeyiniz. Ruhunuzun en iyi ilaclarindandir.

22-Gece uyku ortaminin karanlik olmasi, yorgunluk durumlarinda ise ogleyin kisa sureli uykular iyidir. Vucudumuzdaki pek cok restorasyon islemi gece, kisa sureli uykularda da gunluk tamiratlar yapilmaktadir.

23-Firsat buldukca topraga ciplak ayakla basiniz. Tum olumsuzluklariniz topraga gecer.

24-Her gun 5 dakika gozlerinizi kapatip hicbir sey dusunmemeyi ogreniniz. Bu sizin yeniden dogumunuz gibidir.

25-Yasaminiz boyunca, vucudunuzu cok kotu usutmemeye calisiniz.

26-Kahvalti masanizda bali her daim bulundurunuz. Bin bir cicegin ozutudur o.

27-Yag tercihinizi genelde zeytinyagindan tarafa kullaniniz. Vucudunuz hep bunu bekler.

28-Kahvaltinin mutlaka tam yapilmasi, ogle ogununun orta, aksam ogununun de hafif alinmasi her daim iyidir.

29-Tuz ve sekeri bunyenize olculu aliniz. Bunlarin azi karar fazlasi hep zarardir.

30-Margarinleri fazla kullanmamak cildinize, kalbinize ve damarlariniza verdiginiz en buyuk oduldur.

31-Gunluk bir elma ve bir havucun bunyenizde harikalar yarattigini unutmayiniz.


Hi-LaL 6 Mart 2007 13:33

Tıp dünyasında Aspirin krizi...
 
Tıp dünyasında Aspirin krizi...
http://www.internethaber.com/images/news/30105.jpg


Aspirin'in zararları ile ilgili açıklamalar tıp dünyasında sarsıntı yarattı. Bebe aspirini de tehlikeli mi?
Harvard Üniversitesi’nin araştırmasında, her gün kullanılması halinde erkeklerde kalp krizi riskini artırdığı ortaya çıkan aspirin tıp dünyasında tartışma yarattı.

Aspirini sürekli kullananlara düzenli olarak tansiyon muayenesi yaptırmalarını öneren Amerikan Kalp Vakfı, doktorlara ise başka bir çağrıda bulundu. Vakıf, tedavinin ilk aşamasında ağrı kesici reçeteler yazmak yerine, doktorların hastalara fiziksel terapi, egzersiz, zayıflama, eklem üzerindeki baskıları azaltma ve soğuk-sıcak tedavileri uygulamalarını önerdi.

TÜRK HEKİMLER NE DİYOR?

Asprinle ilgili görüşlerini açıklayan Acibadem Kadıköy Hastanesi Kardiyoloji Kliniği Sorumlusu Dr. Nuri Çağlar, kanı sulandırmak için aspirin alanlara bebe aspirinini önerdi.

* Hergün aspirin alınabilir mi?
Her gün aspirin almayı gerektirecek bir durum yoksa alınmasına gerek yok. Aspirinin yan etkileri varsa, hiç almamak gerekir. Aspirin kanı sulandırır ve damar içi pıhtı oluşmasını engeller. Ancak doktor vermediği sürece alınmamalı.

* Hergün alınırsa ne gibi sakıncası var?
Hergün alınabilir ama eğer hastada mide kanaması veya 12 parmak bağırsağında kanamaya yatkınlık olmamalıdır. Pıhtılaşma problemi olan hastaların alması da sakıncalıdır. Bunları bilmeden hergün aldığınızda ortaya sakıncalı durumlar çıkabilir.

* Ailede kalp ve damar hastalıklarına ya da yüksek tansiyona yatkınlık varsa, hergün aspirin almak doğru mudur?
Ailede genç yaşta inme ve kalp damar hastalığı varsa, aspirin almayı engelleyen sorunlar yoksa, alınmasında yarar vardır. Yararlılık daha çoktur.

* Bebe aspirini ile normal aspirin arasındaki fark nedir?
Biri 80, diğeri 150-300 miligramdır. Etki mekanizması aynıdır. Yaptığı etki birbirinin aynıdır. Tabii ki kan sulandırma etkisinden bahsediyoruz. Ağrı kesici özelliği değil.

* Hangi durumlarda günde bir aspirin almalıyız?
İnme yatkınlığı ve inmesi olanlar, koroner arter yatkınlığı olanlar veya tespit edilenler almalıdır.

(Haber: Ayla Özcan/Vatan)


vain 6 Mart 2007 15:54

KALP KRİZİ RİSKİNİ 7 FAKTÖR İLE ORTADAN KALDIRIN

Bir kişinin hiçbir risk faktörü altında olmasa bile hayatı boyunca kalp krizi geçirme riski yüzde 1’dir. Ancak; yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, sigara kullanımı , ailede kalp hastalığı öyküsü, hareketsiz yaşam ve 40 yaş üzeri olma gibi faktörler, kişinin kalp krizi geçirme riskini yüzde 50 oranında artırıyor.

Ancak kalp krizi geçirme riskini en aza indirmek kişinin elinde. Sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam kalp krizini önlemenin en etkili ve klasik yolları. Ancak göz ardı ettiğimiz bazı ayrıntılar var ki, işte onları uygulamak bu riski en aza indirmeye yeterli oluyor.

Özel Hizmet Hastanesi Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hamulu’ya göre 7 risk faktörünü ortadan kaldırmak, kalp krizi riskini yarı yarıya azaltıyor.

Mutlu evlilik kalbi koruyor

Düzenli ve mutlu bir evlilik, kalp krizi riskini düşürmektedir. Evli olmak, genelde toplumda kabul görme anlamına geldiği için evli olan insanlar toplumda sosyal barışı yakalar ve bunun getirdiği stres faktörlerinden de uzak olurlar. Mutlu bir evlilik ve düzenli bir yaşam, kişinin kafasındaki bir takım sorumlulukların eve yönlendirilmesine neden olur. Her şeyden önce eş ve çocuklar ile belli sorumluluklar düşünülür. Bu durum kadın için de erkek için de geçerlidir. Bekar insanların konsantrasyonları dağınık olur. Sosyal açıdan da toplum tarafından kabul görmedikleri için büyük bir stres altına girerler. Bu stres de kalp krizi riskini tetiklemektedir.

Gülmek kalp sağlığı için çok yararlı

Gülmek ve ağlamak…

Klinik olarak ağlamak ve gülmek aslında aynı şey. Yani her ikisi de duyguların boşalması anlamına geliyor. Genellikle aşırı üzüntü, öfke, aşırı yük gibi faktörler ağlama ya da gülmeye neden oluyor. Kişi gerçekten durumu kafasında algılayarak mizah duygusu ile hareket ederek gülerse, büyük oranda rahatlar. Gülmek, keyif hormonlarını salgılar ve stres hormonlarının baskılanmasına yardımcı olur. Bu sayede kalbe zararlı olan faktörler de ortadan kalkar.

Çevrenizdeki olayları dert edinmekten kaçının

Savaşlar, doğal afetler ve patlayan bombalar kalbi yorar. Anlık üzülmeler kalbe çok büyük zarar vermez. Yani kişinin bir yakınını kaybetmesi halinde üzülmesi çok olağan bir durumdur, bunun dışında hareket etmesi düşünülemez. Ancak kişilik yapısı üzülmeye çok meyilli olan insanlar kendisi dışında çevresinde gelişen olaylara ve insanların yaşadıklarına çok hassas yaklaşabilir. Sürekli kederlenebilir ve olayları kendine dert edinebilir. Bu durum özellikle doğu kültürlerinde çok yaygın ve insanlar kendilerine acı çektirebiliyorlar. Günlük yaşantıda bunun dışına çıkabilmek çok önemli. Çevredeki olayların çok fazla etkisi altında kalmak ve onlar için kederlenmek, kalbe oldukça zararlı. Çünkü kişinin sürekli kendini memnun ve mutlu edecek bir şeyler bulması, kalp krizi geçirme riskini düşürüyor. Mutluluk, var olan hastalıklarının ilerlemesi de yavaşlatıyor. Bizim hastalara önerilerimiz, kendilerini mutlu edebilecek ayrıntıları yakalamaları. Bunun için bir uğraş bulmak, bahçe işleri, hayvan besleme, beyni mutluluk verici detaylarla doldurmak gerekir. Savaşlar, doğal afetler, patlayan bombaları sürekli düşünmek kalbi hırpalıyor.

Aşık olun

Kişi aşık olduğu zaman fizyolojik açıdan vücutta bazı yararlı hormonlar salgılanır. Bu hormonların kalp sağlığı üzerinde çok olumlu etkileri vardır. Aşk kişi için çok büyük bir konsantrasyondur. Kişiyi olumsuz çevreden koparıp, tek başına keyifli hale getiren bir olgudur.

Sürekli masa başında çalışıyorsanız, kol ve bacaklarınızı çalıştırın

Sürekli masa başında olan insanların kalp hastalıklarına yakalanma riski çok yüksektir. Bu kişilerin öncelikle masa başından kalkmaları gerekir. Hareketsiz olarak 2 saati masa başında geçirmek ciddi bir kalp krizi riski oluşturmaktadır. Öncelikle günlük 45 dakikalık yürüyüş yapmak çok önemlidir. Otururken yapılabilecek egzersizler çok önemlidir. Bunlar; boynunuzu çevirin, bacaklarınızı karnınıza çekip uzatın, pedal hareketi yapın ve kollarınızı arkaya doğru açarak gerin.

Öğlen bir saat uyuyun

Öğle saatlerinde ya da öğle sonrası bir saatlik uyku, son derece dinlendiricidir ve vücuttaki bütün stresi alır. Uyuduktan sonra geri kalan zamanı daha verimli değerlendirmeyi sağlar. Öğle uykusu uyuyanların uyumayanlara göre kalp krizi geçirme riski yarı yarıya düşmektedir. Çünkü uykuda beden ile birlikte ruhsal dinlenme de vardır. Fizik olarak uykusuzluğa dayanılabilir ama ruhsal olarak dayanmak mümkün değildir. Ruhsal gerilim de vücutta zararlı hormonların salgılanmasına neden olur bu da kalp krizi riskini tetikler.

Doğum kontrol hapı kullanmayın

Doğum kontrol hapı kullanımı, kalp damarlarında pıhtılaşma meylini artırmaktadır. Bu pıhtının damarların dışında akciğerlerde ve beyinde oluşma riski de çok yüksektir. Doğum kontrol hapını çok büyük bir mecburiyet yoksa kullanmamakta yarar vardır. Hele ki kişide kalp hastalığı söz konusu ise doğum kontrol hapından kesinlikle uzak durması gerekir. Çünkü uzun kullanımlarda damar içindeki pıhtı

DAHA ZAYIF OLMALIYIM DERKEN SAÇLARINIZDAN OLMAYIN

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Ayfer Bankaoğlu, şok diyetlerin saç dökülmesi üzerindeki etkisi hakkında bilgi verdi.

Şok diyetler ve bu diyetlerin yol açtığı kansızlık saçların güçsüzleşmesiyle birlikte hızla dökülmesine neden oluyor.

Şok diyetler saç dökülmesine neden oluyor!

Şok diyetler, hızla dökülen, cansız, çabuk kırılan saçlara neden oluyor. Dengeli ve uzun sürede verilen kilo ise saç sağlığını olumlu yönde etkiliyor. Kullandığınız şampuanlar ve bakım ürünlerinin saçlarımıza ne kadar etkisi olduğunun önemi yoktur. Çünkü saç, köklerinden ve kan yoluyla beslenir. Yani saçlarımızı sadece yediklerimiz besler. Bu nedenle saçlarımızın sağlıklı kalabilmesi için önemli olan yeterli ve dengeli beslenmedir. Ağır ve bilinçsizce zayıflamak için yapılan diyet sonrasında saçlar beslenemeyeceği için ciddi saç kayıpları oluşabilir. Bu kayıpların tedavisi de zaman alan bir süreçtir. Çünkü ağır diyet sonrası kansızlık dediğimiz Anemi (demir eksikliği anemisi) görülebilir. Bütün besin ve vitaminlerin eksikliğinin yanı sıra tabloya eklenen demir eksikliği saçın daha yoğun dökülmesine neden olur. Saçlar yeniden kazanılır. Ancak bu tedavinin zaman ve sabır gerektiren uzun bir süreç olduğu unutulmamalıdır.

Hangi besinler saç sağlığını doğrudan etkiliyor?

Saç sağlığını korumanın yolu düzenli ve dengeli beslenmekten geçer. Son yıllarda fast-food tarzı beslenme alışkanlıklarının hızla arttığını görüyoruz. Bu tarz dengesiz ve düzensiz beslenme alışkanlıklarının saç sağlığı üzerindeki zararları her geçen gün artıyor. Sağlıklı ve dökülmeyen saçlar istiyorsanız beslenmenizde protein, çinko, B 12 vitaminleri, folik asit ve bakır eksikliği olmamasına özen göstermeniz gerekiyor. Bu besinlerin eksikliği saç sağlığınızı olumsuz yönde etkiliyor.

Sigara kullanımının saç üzerindeki etkileri nelerdir?

Düzenli sigara ve alkol kullanımı tüm sağlığı etkilediği gibi saç sağlığını da olumsuz yönde etkiliyor. Alkol ve sigara kullanımını alışkanlık haline getirmek saçların ölmesine neden oluyor. Özellikle sigara kullananlarda saçların erken beyazladığı saptanmıştır. Ayrıca sigara saçlarda yağlanmaya ve kırılmaya da neden olmaktadır.

Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Ayfer Bankaoğlu’nun önerileri:

-Diyet yapmak isteyenlerin bunu bir beslenme uzmanının kontrolünde yapması ve bilinçsizce yapılan diyetlerden uzak durmak.

-Karbonhidrat ağırlıklı beslenmeden kaçınmak, protein ağırlıklı beslenmeye özen göstermek.

-Uyku saatlerini düzenli ve günlük yaşamınızı aksatmayacak hale getirmek.

-Stresten uzak durmak.

-Çinko, B12, bakır, folik asit içeren besinler tüketmek.

-Sigara ve alkol kullanımını alışkanlık haline getirmemek. Mümkünse ikisinden de uzak durmak.

-Antioksidan yiyeceklere (sebze meyve gibi) sofranızda yer vermek. Fast food tarzı beslenme alışkanlıklarından uzak durmak.

-Uzman kontrolü dışında saç sağlığınız için önerilen ilaçları kullanmamak.


MaKaLeLe 9 Mart 2007 09:19

BÖBREK SAĞLIĞI

“Böbrekleriniz sağlıklı mı?” Eczacıbaşı Topluluğu’ndan 8 Mart Dünya Böbrek Günü’nde anlamlı kampanya
Eczacıbaşı Topluluğu, böbrek sağlığı konusunda toplum bilincini artırmak amacıyla Türk Nefroloji Derneği ve Türk Böbrek Vakfı işbirliğiyle yeni bir kampanyaya imza atıyor. “Böbrekleriniz Sağlıklı mı?” adlı kampanya, böbrek hastalıklarında erken teşhisin önemine dikkat çekmeyi amaçlıyor. 01-11 Mart tarihlerini kapsayan “Böbrekleriniz Sağlıklı mı?” kampanyası ile böbreklerin sağlık üzerindeki kritik önemi ve tedavi seçenekleri konusunda kamuoyunun bilgilendirilmesi de hedefleniyor.
“Böbrekleriniz Sağlıklı mı?” kampanyasının duyurulması için gazete ilanlarının yanı sıra, TV ve sinemalarda gösterilmek üzere 30 saniyelik bir kısa film hazırlandı. Kanyon’da kurulan standlarda dağıtılan broşürler ve su sebilleriyle de kamuoyunun böbrek sağlığı konusunda bilinçlendirilmesine katkı sağlanıyor. Kampanyanın medya sponsorluğu ise, Kanal D, CNN Türk, Hürriyet ve Mars Entertainment Group üstleniyor.
Türk Böbrek Vakfı’ndan “Dünya Böbrek Günü” paneli
8 Mart ‘ta Türk Böbrek Vakfı tarafından Eczacıbaşı Topluluğu’nun desteğiyle düzenlenen panelde Türkiye’de böbrek sağlığı politikalarının değerlendirmesi yapıldı. Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Prof.Dr. Sebahattin Aydın ve Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. Öner Odabaş’ın katıldığı panelde Eczacıbaşı Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı da bir konuşma yaptı. Bülent Eczacıbaşı konuşmasında “Böbrek yetmezliği insanların sağlıklı yaşamasını engelleyen, hayat standartlarını zorlayan, ekonomik sıkıntıları beraberinde getiren kronik bir sağlık problemidir. Bu sebeple Eczacıbaşı Topluluğu olarak düzenlediğimiz kampanyanın yurt geneline yayılması için elimizden geleni yapacağız” dedi.
Prof. Dr. Şükrü Sever’in dünyada böbrek hastalıklarının genel durumuna ilişkin bilgi verdiği panelde, Türk Böbrek Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Timur Erk, vakıfların kronik böbrek yetmezliği ile mücadeledeki rolüne değindi.
Yaklaşık 42 bin diyaliz hastasının bulunduğu Türkiye’de son bir yılda hasta sayısında yüzde 10 artış görüldü. Son dönemde böbrek yetmezliği hastalarının yüzde 76’sı hemodiyaliz, yüzde 13’ü periton diyalizi, yüzde 11’i ise böbrek nakli ile tedavi ediliyor. Diyaliz tedavisi gören bir böbrek hastasının devlete bir yıllık maliyetinin 28 bin dolar olması, böbrek yetmezliğinin ülke ekonomisi üzerindeki önemine de işaret ediyor.
Yüksek tansiyon ve diyabet, böbrek yetmezliğine yol açabiliyor
Yapılan istatistikler her 10 kişiden birinin böbrekleriyle ilgili bir rahatsızlığı olduğunu ortaya koyuyor. Böbrek hastalıklarının sinsi bir şekilde ilerlemesi, kronik böbrek yetmezliği oluşmadan önce erken teşhisin önemini artırıyor. Diyabet ve yüksek tansiyon, böbrek yetmezliğine neden olan rahatsızlıkların başında geliyor. Bu tip rahatsızlıkları olan kişilerin bir nefroloji uzmanı tarafından takip edilmeleri ve tedavilerinin düzenlenmesi, uzun bir süre diyalize ihtiyaç duymadan hayatlarını devam ettirebilmelerine olanak sağlıyor.
Böbrek rahatsızlıklarının belirtileri arasında halsizlik, idrar anormallikleri, kusma, bulantı, vücutta şişme, kan basıncında yükselme, uyku hali, kansızlık, ciltte renk değişikliği, kaşıntı, iştahsızlık ve baş dönmesi yer alıyor. Böbrek yetersizliği teşhisi için basit bir idrar ve kan testi yeterli oluyor.


MaKaLeLe 10 Mart 2007 12:02

Çocuklu Aileler Dikkat


Çocuklu aileler dikkat! Yeni yaşam koşulları çocuklarda hastalık riskini artırıyor mu ?



Ergenliğe erken geçiş, diyabet, allerji ve hatta tiroid kanseri, çocuklarda giderek artan sıklıkta görülüyor. Bunun en büyük nedeni doğal gıdalar yerine, hazır, katkı maddeleri içeren gıdaların tüketiminin artması ve hava kirliliği. Sekiz yaşındaki kızınızın adet görmesini, onun diyabet gibi kronik hastalıklarla erken yaşta tanışmasını istemiyorsanız hekimlerin söylediklerine kulak vermeniz gerekiyor.
Acıbadem Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi, Büyüme ve Ergenlik Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz diyor ki, “Vücudumuzda değişik özelliklerde hormonlar salgılayan bezler var. Vücudumuzun gizli patronu olarak nitelendirebileceğimiz bu bezler hayatımızı sürdürmek için sürekli çalışıyorlar. Boyumuz, kilomuz gibi dış görünüşümüzde, psikolojimizde, organlarımızın çalışmasında bu bezlerin etkileri büyük. Hamilelerde, bebeklerde ve ergenlerde, bu hormonlar çok daha fazla önem taşıyor. Sağlıklı bir insanda, doğumdan itibaren gerekli bütün hormonlar, gerektiği miktarlarda salgılanarak, vücudun gelişmesini ve tüm fonksiyonların normal çalışmasını sağlıyor. Ancak, normal bir şekilde çalışan bu mekanizmaya, beslenme alışkanlıkları başta olmak üzere dışarıdan, farklı ve vücuda zararlı müdahaleler yapıldığında sistem bozulabiliyor. Hormonlu, katkı maddeli gıdalar, kirli hava, radyoaktif maddeler kısacası modern yaşam koşulları bu sistemi bozan en önemli etkenler.
Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, hazır gıdaların yan etkilerini gösteren yurtdışındaki araştırmalardan çarpıcı sonuçlar veriyor: “Belçika’da yapılan bir araştırma, tarımda kullanılan bazı ilaçların östrojenik etkiyi arttırarak kız çocuklarda erken adet, erkek çocuklarda meme büyümesi yaptığını ortaya koyuyor. Danimarka ise erkek inferfilitesinin artışını bu ilaçlara bağlıyor. Kuzey ülkelerinde yapılan bir çalışma – ki bu bölgede özellikle dondurulmuş balık tüketimi çok fazla – tip 1 diyabetin görülme sıklığının yüz binde 45’den 60’a çıktığını gösteriyor.”
Bu veriler insanı gerçekten ürkütüyor. Elbette her hazır gıda, katkı maddeli yiyecek, hormonlu meyve ve sebzeler hastalık ve erken adet riskini arttırmıyor. Kontrolsüz birtakım uygulamalar bu tehlikeye davetiye çıkarıyor. Bu risk herkes için var. Çocukluk çağında kandaki östrojenik etki yapan maddenin seviyesi düşük olduğu için dışarıdan alınan yanlış gıdalar çok daha büyük etki yapıyor.
Peki Önlem Almak İçin Ne Yapmak Gerekiyor?
Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Öncelikle üretim döneminde denetim mekanizmasının çok iyi işlemesi gerekiyor. Bir de ailelerin aynı gıdadan çok fazla miktarda çocuklarına vermemelerinde yarar var. Yani kilolarca çilek yememek, her gıdadan az az almak gerekiyor. Bir de katkı maddeli gıdaların yol açtığı hastalıkları iyi tanıyıp gereken durumlarda doktora erken başvurulması son derece önemli.”
Hazır Ve Katkı Maddeli Gıdaların Yol Açabileceği Tehlikeler Neler?
Erken Ergenlik Görülüyor
Ergenlik belirtilerinin görülmesinde kızlar ve erkekler arasında farklar var. Sadece belirtiler açısından değil zamanlama olarak da kız ve erkek çocuklar arasında belirgin ayrılıklar bulunuyor. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce giriyorlar. Kızların 10 yaşından, erkeklerin 12 yaşından itibaren ergenliğe adım attığı kabul ediliyor. Kızlarda meme büyümesi, erkeklerde cinsel organların büyümeye başlaması ile ergenlik başlıyor. Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, “Ergenlik 10 – 18 yaş aralığı kabul edilir. Buna karşın ender olarak kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerin ortaya çıkması, bir hastalık belirtisi olarak görülmeli ve tedavi edilmesi gerekir.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Hormonlu gıdalar, erken ergenliğinin sebeplerinden sadece biri. Adet döneminden sonra kızlar ancak 5 – 6 cm boy atabildikleri için ciddi bir boy kısalığı sorunu ile karşı karşıya kalabilir. Bu açıdan erken ergenlik belirtilerinin varlığında geç kalınmadan bir uzmana başvurmak gerekir.

Allerji Riski Yüksek
Kadınlar arasında sigara içme alışkanlığının artması, annelerin hamilelikte ve emzirme döneminde sigara içmiş olmaları, kapalı ortamlarda sigara dumanına maruz kalmaları dış ortamda arabaların çoğalması ile egzos dumanının, sanayi bölgelerindeki atıkların neden olduğu dumanın dış ortamdaki hava kirliliğinin artması sonucu solunan kirli havada var olan karbon monoksit, nitrojen dioksit, ozon, sülfür dioksit gibi irritan gazların solunması solunum yollarını duyarlandırarak astım gibi allerjik hastalıkların görülme sıklığını artıyor Ancak alerjik hastalıkların da tek artış nedeni bu değil. Endüstrileşme ile birlikte diyet alışkanlıklarını değişmesi, doğal gıdalar yerine hazır, katkı maddeleri içeren alerjen düzeyi yüksek gıdaların tüketiminin artması besin alerjilerine neden oluyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Alerji Hastalıkları Uzmanı Dr. Gülden Paşaoğlu Karakı, alerji riskinin önlenmesi için alınması gereken öncelikli önlemleri şöyle sıralıyor: “Allerjik hastalık gelişme riski olan yani ailede alerjik hastalık öyküsü olan bebeklerin allerjenlerle temasının önlenmesi, annenin gebelikte ve emzirme döneminde sigara içmesinin engellenmesi ve allerjik gıdaları mümkün olduğunca az tüketmesi, en az 6 ay anne sütü ile beslenmesi ve bebeğe allerjik besinlerin örneğin inek sütünün 1 yaşından önce, katı gıdaların 6 aydan önce verilmemesi sayılabilir.”
Diyabet Riski Artıyor
Çocuklarda diyabet uzun süreli hastalıklar arasında birinci sırada. Üstelik çocukluk çağı diyabetinin son 30 yıldan beri tüm dünyada görülme sıklığı giderek artıyor.
Genetik yatkınlığı olan çocuklarda çevresel faktörlerin etkisi sonucunda pankreasın insülin üreten hücrelerinde zarar olması ve vücudun insülin üretemez hale gelmesiyle diyabet ortaya çıkıyor. Çevresel etkenler arasında yanlış beslenme, şişmanlık, geçirilmiş gribal enfeksiyonlar, hareketsizlik, ve stresi saymak mümkün. Sık idrar yapma, çok su içme ve ani kilo kaybı gibi belirtilerde uzmana başvurmakta yarar var.
Soluduğumuz Hava Tehlike Saçıyor
Son yüzyılın önemli sorunlarından biri de hava kirliliğinin yaratmış olduğu sağlık problemleri. Çocuklar hava kirliliğinin olumsuz etkilerine erişkinlere göre çok daha açık. Çocukların akciğerleri gelişim süresinde olduğundan, bu dönemde havadaki toksik maddeler onları daha olumsuz etkiliyor. Arabaların çoğalması ile egzos dumanının ve sanayi bölgelerindeki atıkların neden olduğu dumanın dış ortamdaki hava kirliliğinin artması sonucu solunan kirli havada var olan karbon monoksit, nitrojen dioksit, ozon, sülfür dioksit gibi irritan gazların solunması solunum yollarını duyarlandırarak astım gibi allerjik hastalıkların görülme sıklığını arttırıyor.
Allerji riskini arttıran sadece kirli hava da değil. Şehirde yaşayan daha hijyenik ortamlarda büyüyen çocukların mikroplarla daha az karşılaşması sonucu savunma sisteminin dengesi bozularak allerjik hastalıkların gelişimi kolaylaşıyor. 1990’lı yılların başlarından itibaren ev içi ortamın hızla değişmesi, evlerin birçoğunun halı ile kaplanması sonucu ev tozu akarlarının artması da allerji gelişimini destekliyor.
Çernobilin Etkileri Halen Görülüyor
Çernobil faciasının etkileri de günümüzde çocukları tehdit etmeye devam ediyor. Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, Çernobil sonrası Beyaz Rusya ve Ukrayna’da çocuklarda tiroid kanserinde artış görüldüğüne değinerek şöyle diyor: “Bu ülkelerde tiroid kanseri görülme oranı 6 – 7 kat artmış. Facianın yaşandığı Çernobil’e yakın yer olan Gomel bölgesinde ise 10 misli fazla görüldüğünü araştırmalar ortaya koyuyor. Görülüyor ki Çernobil faciasının sonuçları, olayın üzerinden 20 yıl geçtikten sonra bile etkisini sürdürüyor. Kanser vakalarındaki çarpıcı artış uzak ya da yakın radyoaktif bulutların rüzgar ile ulaştığı her bölgede hala olayın izlerine rastlanabiliyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak sadece gıdaların değil havanın da önemi ortaya çıkıyor. Bu hastalıkların görülme oranını azaltmak için de temiz çevre şart.”
Daha fazla bilgi için : ALO ACIBADEM 444 55 44
Acıbadem Hastanesi


Pollyanna 11 Mart 2007 13:54

Daha Sağlıklı Daha Güzel El İçin
Elleriniz yıpranmadan önleminizi alın!
En çok kulladığımız ve dolayısıyla en çok yıpranan organlarımızdan biri eller... Bu yüzden onlara gerekli özeni göstermek boynumuzun borcu!
Ellere ne zarar verir?
Fazla sıcak ve fazla soğuk su
Deterjanlar, evde kullanılan temizlik ürünleri
Güneş, soğuk, yağmur, deniz ve toprak da elleri hırpalar.
Elleri nasıl korumalısınız?
Suyla yapılacak işlerde lastik eldiven giyin.
Ev işlerinde ise pamuklu eldiven kullanın.
Elleriniz için küçük yardımcılar
. Ellerinizi ıslattıktan sonra iyice kurulayın. El kremi ya da losyon sürün.
. Ellerinizi günde iki, üç kere yumuşak sabunla yıkayıp bol suyla durulayın. Günde bir kere parmakları, tırnakları fırçalayın.
. Sert olmayan bir ponza taşı da elleriniz için yararlıdır. Sert derileri aldığı lekeleri de çıkarır.
. Haftada bir kere ellere çok yağlı kremle masaj yapın. Her parmağın ucundan başlayarak dibine kadar iyice sıvazlayın. Avuç ve el üstüne masaj yapmayı unutmayın. Bunun için en uygun zaman gece yatmadan öncedir.
. Arada bir ellerinize kalın tabaka krem, vazelin sürün pamuklu eldiven takıp yatın. Uyumakta biraz zorlanabilirsiniz. Ama sabah kalktığınızda elleriniz çok bakımlı olacaktır.
. El üstlerine sürülecek parafin tabakası gözenekleri açmak için çok yararlıdır.
. Limon da eller için yararlıdır. Elin rengine iyi gelir.

Özel bakım gerektiren durumlar
1. Esmer lekeler: Bunlara yaşlılık lekeleri denir. Ellerde kahverengimsi lekeler oluşur. Bu lekelerin çıkmasını geciktirmek, hatta önlemek mümkündür. Bunun için filtreli güneş ilacı kullanabilirsiniz. Eldeki benekler için de pigmen renklerini açan bir krem yararlı olur. En kötü ihtimalde suda çıkmayan fondotenle kapatabilirsiniz. Bu yöntem aynı zamanda damarların gözükmesini engeller.
2. Soğuk kabarcıkları: Parmakların yeteri kadar hareket etmemesi, soğuk ve nemden yeterince korunmaması neden olur. En iyi yol, egzersiz yapmaktır. Çünkü bu egzersizler kan dolaşımını hızlandırır.
3. Sert deri ve çatlaklar: Bunlara soğuk hava, elleri fazla zorlayan işler yol açar. Çatlaklara kir dolabilir. Bu kirleri limonla çıkarabilirsiniz. Sonra da bir parça pamuk yardımıyla zeytinyağı sürün. Bir süre bekledikten sonra ellerinizi sabunlu suyla yıkayıp iyice durulayın. Tabii ki sonra krem sürmeyi unutmayın. Bunun her gün yaparsanız elleriniz düzelir.

El ve parmak egzersizleri
1. Yumruk açma: Yumruğunuzu iyice sıkın. Sonra parmaklarınızı öne doğru mümkün olduğunca açın. İki eli de aynı zamanda yapın. Bu hareketi en az 6 kere yapmalısınız.
2. Parmak ayırma: Ellerinizi avuçlarınızın yere bakacağı şekilde tam önünüze koyun. Parmaklar birbirlerine sıkaca yapışmış olsun. Sonra parmaklarınızı açabildiğiniz kadar açın.


Pollyanna 11 Mart 2007 21:35

Cep Telefonlarını Zararları
Beyin

Cep telefonlarının en yakın olduğu bölge başımız, dolayısıyla beynimiz. Bu da beynin, gönderilen elektromanyetik dalgaları emmesine yolaçıyor. Oysa beynin kendi içinde zaten dört ayrı elektromanyetik alan haritası var. Bunlar birbirleriyle içiçe geçmiş biçimde çalışıyor ve sinyalleri aktarıyorlar. Yani karmaşık bir düzen söz konusu.

Buna dışarıdan bir başka alan eklendiğinde, sinyaller gerçekten karmaşık bir hal alıyor. Dolayısıyla beyin, vücuda yanlış sinyaller gönderebiliyor. Dahası bu dalgalar, beyinde hücreleri çevreleyen bazı dokuları da olumsuz etkiliyorlar.

Sonuç, sinir sistemiyle ilgili hastalıklarda artış, hafıza zayıflaması, neurodejeneretif hastalıklar (beyinde dejenerasyon) ve hatta alzheimer olabiliyor.

Kulak

Cep telefonlarından etkilenen bir diğer bölge de kulak. Henüz kanıtlanmamış olmakla beraber, kulakta duyu bozukluklarının ileride yaşanabileceği varsayılıyor.

Manyetik alanlar, bir takım sesleri duymamamıza veya kalıcı çınlamalara yolaçabiliyor. Zira manyetik alan da bir gürültüdür. Bu da sinir sistemini olumsuz etkiliyor.

Gözler

Daha önce yapılan çalışmalarda, yüksek orandaki elektromanyetik dalgaların, görme bozuklukları yapabileceği ortaya konmuştu. Aynı durum, birikme etkisi sonucunda da ortaya çıkabiliyor.

Göğüsler

World Health Organization/Dünya Sağlık Örgütünün yaptırdığı bir çalışmaya göre, cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik dalgalar, melatonin hormonunu sıkıştırıyor. Bu hormonun bloke olması da bazı göğüs kanseri tiplerinin üremisine neden olabiliyor.

Kalp

Cep telefonları, kalbin ritmini hızlandırabiliyor. Özellikle kalp pili veya yapay kalp kapakçığı kullananlarda büyük tehlike yaratabiliyor. Kalbin kasılıp kalmasına yolaçıyor.

Cinsel Organlar

Yüksek frekanstaki elektromanyetik dalgaların, testisleri etkilediği biliniyor. Bunu, yapılan bütün çalışmalar kanıtlamış durumda. Bu durumda, cep telefonunu gereğinden fazla kullanan erkeklerin, ileride iktidarsızlık gibi bir sorun yaşayabilme olasılığı var.

Termoregülatör Sistem

Elektromanyetik dalgalar, vücudun termaregülatör yani ısı sistemini de etkiliyor. Bu durumda vücut ısısı ya durup dururken düşüyor ve titremeler görülüyor veya artıyor ve yüksek ateş ortaya çıkıyor. Tübitakın yaptığı bazı araştırmalar da bu yönde.

Yetkililer şöyle diyor: "Fizik tedavi araçlarından biri ısıtma tedavisidir. Elektromanyetik dalgaların dokunun üzerinde ısı etkisi yarattığını burada gözlemleyebilirsiniz. Öyleyse bu dalgaların dokunun üzerinde bir ısınma etkisi yarattığı kesin. Yalnız cep telefonlarında bu kontrollü değil".

Psikomotor Sistem

Yani kas/sinir ileti sistemi de cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik dalgaların kurbanı olabiliyor. Kasların, beynin verdiği emri yerine getirebilmesi, sinirlerin bir uçtan diğer uca yolladığı sinyaller sayesinde oluyor.

Sinirlerin bir ucunun artı, diğer ucunun da eksi olduğunu düşünün. Bu mesajlara, dışarıdan müdahele, sürekli artı veya sürekli eksi mesaj gitmesine yolaçabiliyor. Bu da kontrol ve ileti bozuklukları demek.

Hücreler

Tüm hücrelerin, içiyle dışı arasında bir potansiyel farkı var. Yani hücrenin içine sodyum-potasyumun giriş çıkışı, belli orantıda gerçekleşiyor. Manyetik alan, bunların bazılarını değiştiriyor. Bir takım hücreler hiç etkilenmezken, bazıları biraz, bazıları da çok etkilenip ters çalışmaya başlıyor. Bu ters çalışmanın da olması gerek ama, bazıları gereğinden fazla gerçekleşiyor.

İlaç İletimi

Manyetik dalgalar, vücuttaki iyonları da etkiliyor. Bu da alınan ilaçların, gerekli yerlere daha yavaş ulaşmasına veya hiç ulaşmamasına yolaçıyor.

Özetle, insan vücudu entropi kanunlarına uyuyor. Yani, insanın içi, daima bir karmaşa içindedir. Bu dengeli ve kendi içinde düzeni olan bir karmaşa. Bu kimyasal kaos içinde olduğumuzdan, yaşamımıza devam ediyoruz. Ölünce bu kimyasal reaksiyonlar düz bir hale geliyor. Cep telefonu kullanmak, bu kaosun içine, dışarıdan bir fiziksel enerji sokmak demek. Bu durumda da enerjiyi koyduğunuz yerde bir takım etkiler söz konusu oluyor.


evo 16 Mart 2007 13:29

SAHTE VE SÜRESİ GEÇEN İLACA DİKKAT

ANKARA
- Selma Bıyıklı - İstanbul ve 6 ilde düzenlenen operasyonda, piyasaya sürülmek üzere çalıntı ve kullanım süreleri geçmiş ilaçların ele geçirilmesi, dikkatleri halk sağlığını yakından ilgilendiren ilaç satışı ve dağıtım ağı üzerine yoğunlaştırdı.
TEB Genel Başkanı Mehmet Domaç, ciddi ve sağlıklı bir ilaç dağıtım ağı olduğunu söyledi. Her ülkede sahte ilaç yapıp satmaya kalkanlar bulunabileceğini kaydeden Domaç, "Vatandaşlarımız da dikkatli olmalı ve ilaçların son kullanma tarihlerine bakmalı" dedi. Eczanelerin belirli aralıklarla denetlendiğini kaydeden Domaç, operasyonun ardından denetimin sıklaştırılması için odaları uyardıklarını bildirdi.
Domaç, yasadışı faaliyeti belirlenen eczacıların meslekten mene kadar en ağır cezayla cezalandırıldığını da belirtti

a.a


Misafir 16 Mart 2007 17:09

Vatandaşın biri, hafta sonu arkadaşının evine gidiyor. Çok başı ağrıdığından, arkadaşı ona bir Apranax veriyor. Vatandaş yutmadan önce ilacı ağzında çiğniyor, bir kaç dakika. Sonra şuurunu kaybediyor. Çevresindekileri tanımamaya başlıyor. Apartopar hastaneye kaldırıyorlar ve orada anlaşılıyor ki sebep beyin kanaması. Nedeni ise, doktorların, açıklamalarına göre ağrı kesicilerin özellikle Apranax ve türevlerinin çiğnenmesi ya da ağızda bekletilmesi apranax, aprol, aprowell, naprosyn,napradol, kapnax, apraljin, aleve, synax, oprax (kısaca etken maddesi naproksen sodyum olanlar) çiğnenince etken madde beyne çok hızlı nüfuz ediyor ve ölümcül Sonuçlara yol açabiliyormuş.Aman dikkat.


Misafir 16 Mart 2007 17:28

Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı
Kınıklı-Denizli Tip laboratuarı Fordwerke'den tıbbi haber:


Kısa süre önce bir kadın son derece önemsenmeyen bir sebepten
dolayı hayatını kaybetmiştir.""


SEBEP !.....


Hayatini kaybeden kadın Genfer Gölü'nde piknikteyken, bir kutu içeceği
(Fanta,Kola
v.s.) doğrudan Kutusundan içti. Pazartesi günü Lozan'daki CHUV'ye sevk
edildi ve Çarşamba günü vefat etti. Otopsi sonucu Leptospiroz
fulgurante'den öldüğü anlaşıldı. Tekneye bardak götürmemişti ve içeceği
direkt kutudan içmişti.


Kutular kontrol edildiğinde, kutularda fare urini (idrarı) bulunduğu, yani
Leptospiras ile kirlendiği ortaya çıktı. Muhtemelen kadın, kutunun ÜSTÜNÜ
TEMİZLEMEDEN AĞZINA GÖTÜRÜP IÇMİŞTİ ...


Kutunun üstüne Fare urini bulaşmış ve kurumuş, ki bu zehirli maddeler
içermektedir, bu da Leptosiproz'u ortaya çıkaran Leptospiras içerir.


Bu kutular fare bulunan depolarda muhafaza edilir ve temizlenmeden Pazar'a
sürülür. Kutular satın alındıktan sonra buzdolabına konulmadan önce
bulaşık deterjanı ile özenle temizlenmeli.


Ispanya'da INMETRO tarafından yapılan bir araştırma sonucunda, kutular
tuvaletlerden daha da fazla kirlidir!!!


Kanton Hastanesi Gerhard Hofmann Tip ve Laboratuar Tekniği Merkezi
Anichstrasse 35, 6020


HayLaZ61 17 Mart 2007 01:01

SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ


Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genelliklekendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Doğal olarak bu aşamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düşmektedir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken önlemlerin pek çoğu günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardan oluşur. Nerede olursa olsun günlük yaşamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, sağlığın korunmasını ve diğer bireylerle paylaştığımız yaşamı kolaylaştırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, sağlıklı beslenme, bedensel ve zihinsel çalışma, düzenli yaşam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanmadır.
Çoğunlukla günlük çabalarda hedefin mutluluk olduğu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. Çünkü hayatta kalmayı sağlayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıştırılmasıyla ortaya çıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk koşulu ise bilmektir. Ancak bildiğimiz şeyi, bildiğimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranışımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim için huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye geçemez. Bir sonraki aşama ise paylaşarak çoğaltma, yandaş oluşturmadır. Bunun için bilgimize dayanan doğru bulduğumuz davranışı kurallaştırmaya çalışırız. Toplum içindeki pek çok kural bu yolla oluşmuştur. Zaman içinde altta yatan bilgi evrimleştikçe kurallar da değişecektir.
Bugün sağlıklı yaşam için bilinmesi gereken başlıca kurallar şunlardır:
I.TEMİZLİK

A.HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?
B.CİLT TEMİZLİĞİ
C.SAÇ TEMİZLİĞİ VE BAKIMI



D.YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİĞİ



E.AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI

1. Diş Çürümesi
2. Diş Eti Hastalıkları
3. Dişlerin Gelişim Bozuklukları
4. Ağız ve Diş Sağlığı Nasıl Korunur?
5. Diş Fırçalama Tekniği
6. Diş İpi Kullanımı
F.MEMELERİN BAKIMI
G. CİNSEL BÖLGENİN TEMİZLİĞİ
1. Adet Döneminde Temizlik ve Bakım Nasıl Yapılmalıdır?

2. Tuvalet Sonrası Beden Temizliği

H. EL VE TIRNAK TEMİZLİĞİ VE BAKIMI
İ.AYAK TEMİZLİĞİ
J. BANYO YAPMA

Cinsel İlişki Sonrası Temizlik

II. SAĞLIKLI GİYİNME
III. ORTAMIN TEMİZLİĞİ VE BAKIMI
A. FARKLI ORTAMLARIN TEMİZLİK ÖZELLİKLERİ

1. Yerler ve Yüzeyler

2. Buzdolabı

3. Lavabo ve Tuvaletler

B. YİYECEK VE İÇECEKLERİN TEMİZLİĞİ
C. BESİNLERLE İLGİLİ HİJYEN KURALLARI
D. MUTFAKLA İLGİLİ HİJYEN KURALLARI
E. ATIKLAR


IV. BESLENME

V. HAREKETLİ YAŞAM
VI. DÜZENLİ YAŞAM VE UYKU
VII. ÇALIŞMA ORTAMI
VIII. GÜNLÜK YAŞAMDA STRESLERLE BAŞA ÇIKMA
IX. ZAMAN YÖNETİMİ
X. SİGARA, ALKOL, MADDE KULLANIMI

1.Bağımlılık Nedir?
2.İradesiz Kişiler mi Bağımlı Olur?
3.Ne Kadar Alkol İçmek Risklidir?
4.Esrar, Bağımlılık Yapar mı?
5.Ecstasy Bağımlılık Yapar mı?
6.Uyuşturucu Bazı Ülkelerde Serbest mi?
7.Ara Sıra Kullanmak Zararlı mıdır?
8.Herkes Uyuşturucu Kullanıyor ve Onlara Bir Şey Olmuyor! (mu?)
9.Arkadaşımın Uyuşturucu Kullanması Beni Etkiler mi?
10.Uyuşturucu Sadece Kullanan Kişiye mi Zarar Verir?


Misafir 17 Mart 2007 16:49

Prof. Dr. Karadeniz, yaptığı açıklamada, Anadolu'da 'döngel' ve 'beşbıyık' olarak da bilinen muşmulanın Türkiye'de Kuzey Anadolu ve Marmara bölgesinde yetiştiğini belirtti.
Muşmula meyvesinde çeşitli şekerler, organik asitler, pektin maddeleri, C vitamini ve karoten bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Karadeniz, şöyle dedi:
''Muşmula, bağırsak hastalıklarında iyi bir kabız düzenleyicidir, bağırsakların iyi çalışmasını sağlar. Meyveleri suda pişirilip demlendikten sonra şekerle içilince, ishal ve dizanteri hastalıklarına iyi gelir.''
Prof. Dr. Karadeniz, muşmula meyvesinin rahim iltihapları, böbrek hastalıkları ve mide-bağırsak hastalıklarına iyi geldiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Gaz giderici olarak faydalıdır. Muşmula mideyi kuvvetlendirir, kan dolaşımını düzenler, sinirleri güçlendirir. Muşmula ana karnındaki ceninin düşmesini önlemektedir.''
Muşmula yaprağının kaynatılıp içilmesi halinde şeker hastalığına iyi geldiğine işaret eden Prof. Dr. Karadeniz, muşmula çekirdeğinin idrar artırıcı özelliği bulunduğunu, böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesinde faydalı olduğunu da sözlerine ekledi.


HayLaZ61 17 Mart 2007 19:19

Egzersizin yararlarını iki etapta inceleyebiliriz. Şöyle ki;

1)Egzersizin ilk etaptaki yararı günlük yaşantı kondisyonunu arttırmasıdır. Bu kondisyonun artması sonuçta, insan
vücudunun daha az yorularak iş yapmasını sağlar.
Bu günlük zorlanmaları kısaca örneklersek, merdiven çıkma, otobüse koşma, hızlı yürüme ve bir yükü aldırma veya taşıma gibi. Sonuç olarak kişinin günlük işlerini kolayca yapmasını ve yorulmadan tamamlaması sağlanmış olur. Kişi belirli bir program çerçevesinde fiziksel egzersiz
yapmasının ardından, egzersiz öncesi ve sonrasındaki günlük işler karşısındaki dayanıklılığı egzersiz periyodunun sonundaki olumlu gelişme açıkça görülebilir.

2) Egzersizin ikinci yararı tıbbi olanıdır. Yani fiziksel sakatlık ve hastalıkların oluşumunu önlemek,geciktirmek ve tedavisinde kullanılmaktadır. Bu hastalıklardan en önemlisi temel oluşum nedeni hareket azlığına dayanan koroner kalp hastalıkları, periferik damar rahatsızlıkları ve hipertansiyon gibi kardiovasküler hastalıklar grubudur. Bir diğer önemli grup ise sırt bozuklukları, yanlış durum ve eylem
anormallikleridir. En önemli vücut anormalliği şişmanlıktır. Egzersiz de en çok bu anormalliğin tedavisinde kullanılır. Yapılan araştırmalarda Amerika' da vücut anormalliklerinde şişmanlığın birinci sırada olduğu ortaya çıktı. Koroner kalp hastalıklarının oluşumundaki egzersiz noksanlığının yerini, günlük yaşantının ve etkilerinden ayırt etmek çok güçtür. Buradaki etkilerden kastımız sigara ve şişmanlığın etkileridir. Bu nedenlerden ötürü çeşitli araştırıcıların elde ettiği sonuçlarda çok değişik çıkmıştır. Egzersizin yaşamın uzunluğu ile ilgisi yıllardır tartışılan ve çeşitli iddialar ortaya atılan bir konu olmuştur.


Bazı Amerikalı uzmanlar okul ve kolejlerde yapılan zorlu egzersizlerin insan yaşamını kısıtladığını iddia etmişler. Bazıları da bunun aksini söylemişlerdir. Bu konu üzerine yapılan bilimsel araştırmalar, longiditunal(uzun süreli) incelemeler; okul çağlarında yapılan sporun ileri yaşlarda devam ettirilmesi sonucunda, egzersizin sağlık ve uzun yaşama üzerine hiçbir olumsuz etkisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.Koroner kalp hastalıklarının oluşum sıklığını ve ağırlığını düzenli egzersizin azaltıp, azaltmadığını belirlemek için yüzlerce araştırma yapıldı.Bu araştırmaların çoğunluğunun kontrolleri sırasında koşulların uygun olmayışı, denek sayısının azlığı ve yanlış vital(yaşamsal) istatistikler yüzünden inandırıcı sonuçlar vermemiştir.Tüm bunlara rağmen birçok yazar düzenli fiziksel egzersizin KALP krizini önlemede büyük rolü olduğuna inanırlar. Bu konu etraflıca 1967 yılında “The Proceeding of the International Symposion on physical activity and cardiovascular health” (Uluslararası fiziksel aktivite ve kalp-damar sağlığı sempozyumu) de incelendi.Ve bu konuda uygulanacak egzersiz programları için Cooper, Bowerman ve Harris' in kitapları önerildi. Uzun yıllardır, miyokard infarktüsü geçiren hastalar için tek tedavi yolu uzun süreli yatak istirahatiydi. 1960'lı yıllardan sonra bu görüş büyük değişikliklere uğradı. Artık, kişilere göre değişen egzersizler bilim adamlarınca, hastalar için önerilmektedir.

Şişmanlık ile diğer hastalıklar arasındaki bağın direk olarak kanıtı oldukça güçtür. Yalnız, yapılan araştırmalar sonucu birtakım hastalıkların şişman kişilerde, normal kilolu insanlara oranla daha çok görüldüğü ortaya çıktı. Şişmanlığa neden olarak yıllarca fazla yeme olarak gösterilmiştir. Ama bu konunun temel nedeni hareket azlığıdır. Şişmanlık derdinden kurtulmak için fiziksel egzersiz yapılmalıdır.Yalnız bu egzersiz yapılmalıdır. Yalnız bu egzersiz ile birlikte kalori kontrolü gerekmektedir.Bu fiziksel egzersizler düzenli diyetlerle birlikte sürdürülmelidir. İnsan organizmasının enerji gereksinimi temelde 3 maddeden sağlanır.Bu maddeler karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir. Proteinler organizmanın yapı taşı olarak faaliyet gösterirken, fiziksel aktiviteler için gerekli enerjinin %98'i karbonhidratlar(şekerler) ve lipitler (yağlar) ‘den sağlanmaktadır. Egzersiz fizyologlarının yaptığı uzun araştırmalar sonucunda fiziksel eforun süresi uzadıkça devreye giren lipit miktarının arttığı ortaya çıkmıştır. Kısa süreli ve süratli eforlarda gerekli enerjinin %100'e varan bölümü karbonhidratlardan sağlanır. Yapılan fiziksel egzersizin uzun süreli olması, organizmada deri altında biriken yağ tabakalarının erimesine neden olur.

Yağ birikimi önce karın kaslarının bulunduğu bölgede oluşur. Fazla birikim “göbeklenme” adı verdiğimiz oluşumu ortayaçıkarır. Bu nedenle fiziksel eforların süresi uzatıldığında, yağlara gereksinme duyulur ve önce karın kaslarının bulunduğu bölgelerdeki yağlar devreye girer ve düzenli bir program ile bu yağların eritilmesi sağlanabilir.Organizmada bir stres karşısında, bu strese karşı koyacak bir uyum oluşumuna neden olur. İşte, insan vücudunun bir stres karşısındaki durumunu, “egzersiz, emosyonel(heyecansal) stresin fizyolojik sonuçlarını elimine eder, ” telkini bazı uzmanlarca ortaya atılmıştır. Egzersiz bu konuda muhtemelen şu mekanizmayla haraket eder.“Egzersiz sonucunda adrenal bezlerinin uyarılma eşiği düşer. Uyarılma artar, böylece antistres streoidlerinin büyük bir depo oluşturmasına ve strese yanıt süresinin kısalmasına neden olur. ” Bu nedenle insanların iç tansiyonlarını azaltmak için de spor yapmaları gerekmektedir.


Misafir 21 Mart 2007 21:09

İngiltere'deki Manchester Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre sütün kanserden kalp krizine kadar pek çok hastalığa karşı vücudu koruduğu ortaya çıktı.

Yapılan araştırmalarda, sütün de balık gibi büyük bir Omega-3 kaynağı olduğu belirlendi ve her gün içilen bir bardak sütün, kalp krizini yüzde 15 oranında önlediği kaydedildi. Yine günde 1 bardak süt içmek, bağırsak kanserine yakalanma riskini yüzde 12 oranında azaltıyor. Ancak bilim adamları peynir veya yoğurt gibi süt ürünlerinde bu etkinin görülmediğini vurguluyor.

Sütte bulunan CLA adlı yağ asidi, metabolizmanın hızlanmasına ve kasların daha fazla çalışmasına yardımcı oluyor. Böylece süt içenlerde obezite riski azalmış oluyor. Sütün bir diğer faydası da nezle ve grip hastalıklarında gözlendi. Günde bir bardak süt, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak, nezle ve gribe yakalanma riski yüzde 27 azalıyor.


evo 5 Nisan 2007 14:02

SINAV STRESİ ÖĞRENCİYİ HASTA EDİYOR

EDİRNE
-Ebru Atar - Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, sınav dönemlerinde yaşanan aşırı stresin, gençlerde hipertansiyon, kalp ritm bozuklukları ve çarpıntıyla birlikte kalp hastalıklarına yol açabildiğini bildirdi.
Prof. Dr. Yorulmaz, okulla birlikte başlayan sınav stresinin birçok hastalığa neden olabildiğini belirtti. Özellikle liseye hazırlık sınavlarının hormonal olgunlaşmanın başladığı ve henüz dengelerin tam olarak kurulamadığı döneme rastladığını ifade eden Yorulmaz, böylece sınav stresiyle bu dönemin sıkıntılarının üst üste geldiğini kaydetti.
Stres hormonları artışının gençlerin iştahını açtığını belirten Yorulmaz, alınan yüksek kalori ve masa başında hareketsiz kalmanın kilo almayı kolaylaştırdığını söyledi.
Prof. Dr. Yorulmaz, sınav dönemlerinde yaşanan aşırı stresin çocuklarda şeker hastalığına yakalanmayı artırdığını ve aşırı stresin de diyabetli çocuklarda kan şekerini yükselttiğini söyledi.
Sınav stresinin, jinekolojik sorunlara da yol açabildiğini ifade eden Yorulmaz, en sık karşılaşılan sorunun ise adet gecikmesi, adet dışı kanamalar, adetlerin uzaması gibi düzensizlikler olduğunu bildirdi.

a.a.


evo 9 Nisan 2007 09:23

SOĞUK ALGINLIĞINA ŞALGAM

ADANA
- Adana'nın sembolleşen içeceklerinden olan ve vitamin deposu havuçtan elde edilen şalgamın, mevsimsel geçişle birlikte artan soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlara karşı vücudun direncini artırdığı bildirildi.
Çukurova yöresinde çokça tüketilen şalgama olan talep, özellikle mevsimsel geçiş dönemlerinde fazlasıyla artıyor.
Vitamin deposu olarak bilinen havuçtan, tamamıyla doğal olarak elde edilen şalgamın, yapılan seri üretimler sonucu ülke genelinde tüketimi hızla yaygınlaşırken, vücudu hastalıklara karşı koruyucu etkisinin olması, şeker ve kolesterol yapıcı maddeler bulunmaması da herkesin rahatlıkla içebilmesine olanak sağlıyor.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Boğaz Burun Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Barlas Aydoğan, mevsimsel geçiş dönemi olan şu günlerde, grip başta olmak üzere soğuk algınlığı hastalıklarının arttığını, şalgamın ise vitamin yönünden zengin olması nedeniyle tüketiminin hastalıklara karşı önleyici olabileceğini söyledi.

a.a.


green almond 11 Nisan 2007 13:41


Çay damar sağlığını koruyor
Geleneksel Türk damak tadında ayrı bir yeri olan çayın damarları koruduğu belirlendi. Berlin Üniversitesi'nde bir grup gönüllü üzerinde yapılan çalışmalarda; çaya süt katılmasının çayın bu önemli koruyucu etkisini ortadan kaldırdığı tespit edildi. Damarlarda olan genişlemenin sütsüz içilen çayda daha fazla olduğunun ve çayın damarları koruyucu etkisinin bir kez daha bilimsel olarak kanıtlandığı ifade edildi. Araştırmacılar şimdi de siyah ve yeşil çay arasında bir fark olup olmadığını inceliyor. Yeşil çayın içinde bulunan 'catechin'in damarları koruyucu etkisi bilimsel olarak daha önce ortaya konulmuştu.

Aynı yağı iki kez kullanmayın
Kızartma yapılan sıvı yağı, birden fazla kez kullanıyorsanız sağlığınızı riske atıyorsunuz demektir! Çukurova Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cahide Yağmur, 'yağda kızartma' yöntemini beslenmede çok fazla önermediklerini, ancak yapılması durumunda da yağın sadece bir kez kullanılması gerektiğini belirtiyor. Kullanılan yağın bekleme süresinde ortaya çıkan toksik maddelerin kanserojen etkiye sahip olabileceğini belirten Prof. Yağmur, şunları kaydediyor: "İkinci kez kullanılan kızartma yağının kimyasal yapısı bozulur. Birden fazla kullanılan yağlardan yiyeceklere geçen kanserojen maddeler, tüketim sırasında aynen vücuda da alınıyor. Yağdaki toksikler, vücutta hücre ve DNA yapısına etki edebilir."


vain 16 Nisan 2007 10:01

Terlemeye Pratik Çözüm" Yarım saatte uygulanabilen yeni yöntem ile terlemeye kesin ve kalıcı çözüm getirilebiliyor.


Almanya’da katıldığı bir konferansta bu soruna kalıcı çözüm için çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, sorunu kökten çözecek bir yöntemin artık uygulanabildiğini belirtiyor.

Öğle tatlinde bile yapılıyor!
Prof. Erol Kışlaoğlu, bu tekniğin, lokal anestezi altında yarım saat içinde, hatta bir öğle tatilinde bile kolayca uygulanabilecek bir yöntem olup, esas olarak özel bir liposuction aleti ile koltuk altındaki ter bezlerinin alınmasına dayandığını belirtiyor.
Operasyon lokal anestezi ile yapıldığı için hastanın aynı gün işine dönmesi sağlanıyor. Prof. Erol Kışlaoğlu, koltuk altı bölgesinin kola giden ana damar ve sinirlerin bulunduğu bir bölge olduğu için bu operasyonun mutlaka plastik cerrahi uzmanı ve bu konuda ayrıca eğitim görmüş uzmanlar tarafından yapılması gerektiğinin altını çiziyor.

İşlem liposuction ile karıştırılmamalı
İşlemin, bir liposuction olmadığını ve normal liposuction aletleriyle yapılamayacağını da belirten Prof. Kışlaoğlu, bu işlem için özel olarak tasarlanmış liposuction aletlerinin kullanılması gerektiğini ifade ediyor. Yöntem, uygun şekilde yapıldığı takdirde sonuç kalıcı ve ömür boyu oluyor. Daha önceleri koltuk altı ve vücudun diğer yerlerindeki terlemeleri gidermek için uygulanan yöntemler 6 ayda bir tekrarlanması gerekiyordu. Yöntem, ehliyetsiz kişilerce yapılması halinde damar ve sinirlerin hasar görmesine yol açabiliyor.

Merak edilenler!
Koltuk altındaki ter bezlerini nasıl emiyorsunuz?
İşlem hem emen, hem de kazıyan özel bir liposuction aleti ile yapılıyor.

İşlem anestezi altında mı yapılıyor?
Bu yeni teknik lokal anestezi altında yarım saat içinde, hatta bir öğle tatilinde bile kolayca uygulanabilecek bir yöntemdir. Hasta dilerse genel anestezi ile de uygulanabilir.

Bütün ter bezleri alınıyor mu?
Amaç aşırı terlemeyi engellemek olduğu için tamamını almıyor bir miktar bırakıyoruz.

Operasyondan sonra kişi koltuk altından hiç mi terlemiyor?
Çok az terler, aşırı terleme ortadan kalkar.

Kalıcı bir işlem mi? Tekrarlanması gerekiyor mu?
Kalıcı bir işlemdir. Tekrarı gerekmez, fakat bazı durumlarda ilk operasyon yeterli gelmezse ikinci uygulanır.

Ter bezlerinin alınması ileride soruna yol açmaz mı?
Hiçbir soruna yol açmaz, çünkü tamamı alınmıyor yalnızca aşırı terleme engelleniyor.

Kaç yaşın üstündekilere yapıyorsunuz?
16 yaşından itibaren herkese uygulanabilir.

Kimlere yapılamaz?
Herkese uygulanabilir.


vain 17 Nisan 2007 11:08

Kilo vermeye hazır mısınız?

Bu nasıl zayıflarsınız türünden bir haber değil. Sadece sizin zayıflamayı gerçekten isteyip istemediğinizi ortaya koymayı amaçlayan basit bir test. Gerçekle yüzleşmeye hazır mısınız?
Önce aşağıdaki seçenekleri okuyun ve sonra her bir seçenek için kararınızı doğru ya da yanlış olarak yazın. Daha sonra aşağıdaki cevap anahtarına bakarak doğru ve yanlış seçeneklerinizin kaç puana denk geldiğini öğrenin, toplam puanınızı çıkartın ve değerlendirmeye bakınız...
1- Yeme alışkanlığım ve fiziksel aktivite durumum hakkında çok düşündüm. Ve neleri değiştirebileceğimi çok iyi biliyorum.

2- Yeme ve fiziksel aktivite şekillerimde geçici değil kalıcı değişiklikler yapmam gerektiğini biliyorum.

3- Çok fazla kilo verirsem kendimi ancak başarılı hissedebilirim.
4- Uzun vadede kilo verirsem daha iyi olacağını biliyorum.
5- Gerçekten kendim istediğim için kilo vermeyi istiyorum. Başkası için değil.
6- Kilo vermek yaşantımdaki diğer sorunları da giderebilecek.
7- Normal fiziksel aktivitemi arttırmayı çok istiyorum.
8- Hata yapmazsam başarılı bir şekilde kilo verebilirim.

9- Beslenme ve fiziksel aktivite planımı organize etmek için her hafta çaba göstermek istiyorum.

10- Kilo vermeye başladıktan sonra kilom uzun süre sabit kalırsa, hedefime ulaşmada yardımcı olan motivasyonumu kaybediyorum.
11- Şu anda yaşamım stresli olsa bile bir kilo verme programına başlamak istiyorum.

Puan ne kadar yüksekse başarı da o kadar garanti

1, 2, 4, 5, 7 ve 9’uncu sorulara verdiğiniz yanıtlara bakın. Eğer doğru demişseniz ‘1’ puan, yanlış demişseniz ‘0’ puan verin. 3, 6, 8, 10 ve 11. sorularda doğru yanıtına ‘0’ puan, yanlış yanıtına ‘1’ puan vererek değerlendirin. Sonra puanlarınızı toplayın. Tabii ki sadece puan vererek değerlendireceğiniz bu test sizin kilo vermeye hazır olup olmadığınızı belirleyemez. Fakat toplam puanınız ne kadar yüksekse başarınız da o kadar yüksek olacaktır.

8 veya üzerinde puan: Şu an muhtemelen kilo vermek için çok önemli sebepleriniz var. Ve başarmanız için gerekli adımları çok iyi biliyorsunuz. Hemen kilolarınızdan kurtulmak için doğru yolları aramaya başlayabilirsiniz.

5 ile 7 puan: Kilo verme sebeplerinizi ve takip edeceğiniz yöntemleri tekrar gözden geçirmenizde fayda var. Skorlara tam puan verinceye kadar kendinizi hazırlayın.

4 puan ve altı:
Şu an kilo vermek için uygun vakit olmayabilir. Başlangıçta başarılı olabilir ancak hedeflerinize ulaşmada gerekli ilerlemeyi sürdüremeyebilirsiniz. Nedenlerinizi ve davranışlarınızı yeniden gözden geçirin.
Bonus: En sağlıklı öneriler
Kilonuzu korumak ve sağlıklı beslenme alışkanlığı edinmek için şu tavsiyelerime kulak verin:
Eksik veya fazla yemeyin.
Öğün atlamamaya özen gösterin.
Yatmadan en az iki saat önce yemek yeme işlemini bitirin.
Yemeklerinizi yavaş yiyin.
Öğün arasında mesafe bırakın.
Haftada en az üç kere orta tempoda yürüyüş yapın.
Meyveleri kabuklu tüketmeye özen gösterin.
Yemeklerinizi hazırlarken fırınlama, haşlama, ızgara veya çok az sıvı yağla teflon tavada pişirin.
Kazanacağınız beslenme alışkanlıklarınızı mutlaka ¤¤bir yaşam şekli halinde devam ettirin.
Canınız tatlı isterse bir kase yoğurt ve bir meyve yerine üç top normal dondurma veya bir küçük kase sütlü tatlı yiyin.


evo 19 Nisan 2007 14:55

GRİP, KALP KRİZİNİN TETİKLEYİCİSİ OLABİLİR

WASHINGTON - Gribin, ölümle sonuçlanan kalp krizinin tetikleyicisi olabileceği bildirildi.
European Heart Journal'da yayınlanan araştırmaya göre, mevsimsel grip virüsü kalp hastalıklarını artırabiliyor ve grip mevsiminde kalpten ölümlerde artış görülüyor.
Araştırma başkanı Texas-Houston Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muhammed Mecid, her yıl insanların yüzde 10 ila 20'sinin gribe yakalandığını belirterek, koroner kalp hastalıkları riski olanların aşı yaptırmasının iyi olacağını söyledi.
Mecid, St. Petersburg'da 1993-2000 yılları arasında kalpten ölen insanların otopsi raporlarını inceledi.
Araştırma kapsamındaki 11 bin 892 kişinin kalp krizinden, 23 bin kişinin de kronik kalp hastalıklarından öldüğü, kalp krizinden ölümlerin grip sezonunda üçte bir oranında, kronik kalp hastalığından ölüm riskinin de onda bir oranında arttığı saptandı.
Mecid, "Bu araştırma, gribin kalp krizlerinin önemli bir tetikleyicisi olduğunu gösteriyor" dedi.



SAÇ DÖKÜLMELERİNE KARŞI FOTOTERAPİ

İZMİR - Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı tarafından uygulanan fototerapi (ışın tedavisi) ile saç dökülmelerinin engellendiği bildirildi.
Dermatoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Can Ceylan, fototerapide iki tür ışın verildiğini, bir grup hastada ultraviyole A adı verilen ışın kullanıldığını belirtti. Bu hastalara Psovaleren denilen ışığa duyarlılığı arttırıcı ilaçlar verildiğini, 2 saat sonra özel kabinlerde tüm vücuda ışın uygulandığını ifade eden Ceylan, şunları kaydetti:
''Bu tedavi haftada 2-3 kez tekrarlanıyor. Aynı yöntem saç dökülmelerinin yanı sıra sedef hastalığında da kullanılabiliyor. Eğer olumlu cevap alınırsa tedaviye belirli bir süre daha devam ediliyor. Ultraviyole B ışınlarında ise hastaya yine özel kabinlerde ağızdan ilaç vermeden direkt ışın uygulanıyor. Işın tüm vücuda verildiği gibi, belirli bir bölgeye lokal olarak da uygulanabiliyor. Bu sayede kıl dibinde saç dökülmelerine neden olan hücreler ortadan kaldırılarak, saçların uyarılması sağlanıyor.''
Saç dökülmelerinin birçok nedeni olabileceğini anlatan Ceylan, bunlar arasında hormonal faktörler, stres, yanlış kozmetik madde kullanımlarının yer aldığına dikkati çekti.

a.a.


Sedef 21 19 Nisan 2007 14:58

SELÜLİTLE İLGİLİ SORULAR ve CEVAPLAR SELÜLİTTEN NASIL KORUNULUR?
· Kilonuzu koruyun. Günde 1500 kalori alın.
· Çok hareket edin, örneğin jogging yapın, bisiklete binin, yüzün, jimnastik yapın.
· Ayrıca vitamin ve mineral alın. A ve E vitaminleri deriyi düzgünleştirir, magnezyum metabolizmayı harekete geçirir, fosfor ve silisyum dokuları kuvvetlendirir.
· Vücudun fazla suyunu atması için beyaz ve kırmızı turp, maydanoz, kereviz, çilek ve pilav yiyin.
· Tuz, şeker, alkol, sigara, koyu çay, kahve, çikolata, kızartma ve undan uzak durun.
· Derinin kanla beslenmesini teşvik edin. Örneğin masaj eldiveni ile kendi kendinize yapacağınız masajla, bir sıcak, bir soğuk duşu sorunlu yerlere tutun. Saunanın da yararı vardır.
SELÜLİT BİR HASTALIK MIDIR?
Evet, selülit bir hastalıktır. Tıptaki adı Hidrolipodistrofidir.
SELÜLİT TEŞHİSİNİ KENDİMİZ KOYABİLİR MİYİZ?
Evet. Cilt iki parmak arasında kıstırıldığında, cildin dış tabakasında girinti ve çıkıntılar meydana gelir ki tıpta buna portakal kabuğu görünümü denir.
SELÜLİT KADINLARDA HANGİ BÖLGELERE YERLEŞİR?
Uyluğun üst kısmı, dizin ve bileğin iç kısımları, kaba et ve baldırların arkası ve üst bacaklara genelde süvari pantolonu şeklinde yerleşir.
SELÜLİT REJİMLE GEÇER Mİ?
Hayır, selülit tüm zayıflama rejimlerine karşı dirençlidir. Özel bir tedavi gerektirir, kendi kendine geçmez.
SELÜLİT NELERDEN OLUŞUR?
Selülit üç elemandan oluşur: 1-Dayanıklı hale gelmiş bölmeli bir konjonktif doku. 2-Su molekülleri ve tuz molekülleri. 3-Konjonktif doku içine hapsolmuş yağ hücreleri birikintileri. Bu bölgesel yağ birikimi, cildin hareketliliğinin azalması ve kalınlığının artmasıyla kendini gösterir. Elle dokunulduğunda cilt pütürlü, sertleşmiş ve muntazam olmayan bir görüntü verir.
SELÜLİT AĞRILI MIDIR?
Evet, selülit ağrılı olabilir. Ağrının şiddeti selülitin sinir liflerinin üzerine yapmış olduğu basınç derecesiyle orantılıdır.
ZAYIF KADINLARDA SELÜLİT OLUR MU?
Evet, selülit zayıf hatta sıska kadınlarda bile görülebilir.
SELÜLİTİN NEDENLERİ NEDİR?
1-Hormonal nedenler: Hiper folikülin, yani kadınlarda yumurtalardan salgılanan folikülin hormonunun artışı. Bu hormon, dokularda su tutma özelliği nedeniyle selülite zemin hazırlar.
2-Soya çekim: Anne selülitli ise çocuğunda da selülit görülebilir.
3-Dolaşım bozukluğu (damar yetmezliği): Selülit ve damar yetmezliği birbirine paralel gider. Yani selülit damar yollarında oluşur ve damarları sarar, sıkar. Bu durum kan dolaşımını daha da zorlaştırır ve varisler meydana gelir. Bu da damar yetmezliği, selülit, varis, daha ileri derecede damar yetmezliği olarak gittikçe ciddi boyutlara varır.
SELÜLİTİN OLUŞMASINDA DİĞER NEDENLER NELERDİR?
Kabızlık, hipotiroid, doğum kontrol hapı kullanımı, karaciğerin kötü fonksiyonu ve sinirsel düzensizlik.
KAÇ AŞAMADA GELİŞİR?
Selülit üç aşamada gelişir. Birinci aşaması dolaşım bozukluğudur, damarlardan çıkan su dokulara dolar. Dokular acılı ve duyarlıdırlar. Ödemli denilen bu devrede başarılı bir şekilde tedavi yapılabilir. Bu devrede tedavi yöntemi mezoterapidir. İkinci aşamada, ödem daha da fazlalaşır. Bu aşamada selüliti buradan atmak oldukça güç olmasına karşın, tıpta mezoterapi ile başarılı bir tedavi mümkündür. Üçüncü aşamada, bu dokularda biriken yağ, su ve tuz molekülleri organizma tarafından kullanılamaz ve selülit yerleşir.
SELÜLİTTE NASIL BİR BESLENME REJİMİ UYGULANMALIDIR?
Rejim, su açısından zengin, tuz açısından zayıf olmalıdır. Selülit tedavisinde tuzu asgari düzeye indirmek gerekir. Balık, kabuklu deniz ürünleri, kümes hayvanı ve yumurta yenilerek protein açısından zengin bir beslenme uygulanır. Proteinlerin ödemi önleyici ve iştah artırıcı bir rolü vardır. Şekerlemeler, hamur işleri, bakliyat kaldırılmalı, alkolden uzak durulmalıdır. Zira alkol kanda yağa dönüşür ve vücutta birikir.
SELÜLİT HANGİ YÖNTEMLERLE TEŞHİS EDİLİR?
Termografi, ekografi ve manyetik rezonans.
SELÜLİTTE UYGULANAN MEZOTERAPİ YÖNTEMLERİNDE HEDEFLENEN AMAÇ NEDİR?
Tedavinin asıl amacı selüliti oluşturan süreci tersine çevirmek ve yağ hücreleri düzeyinde lipolizi tekrar harekete geçirmektir. Yani, birikimi ortadan kaldırmak, lenf ve kan dolaşımını rahatlatmak, lipoliz mekanizmasını tekrar harekete geçirmektir.
LİPOLİZ NEDİR?
Yağ hücrelerinin boşluğunda depolanan yağların kimyasal olarak parçalanması ve eritilmesi, enerji olarak vücuda verilmesi olayıdır.
KİŞİ SELÜLİTLİ Mİ DOĞAR?
Hayır, kişi selülitli doğmaz. Ne bebek, ne de çocuklarda selülit vardır. Selülit gerçek olarak erişkinlik döneminde ortaya çıkar. Ancak selülitte kalıtımın önemli rolü vardır. Kalıtımın kesin surette etkili olabilmesi için, hem anne hem de babada yağ fazlalığına ilişkin sorunların bulunması gerekir. Bu durumda kişinin, ilk ergenlik belirtilerinden itibaren ve daha sonra da yaşamının değişik evrelerinde, örneğin gebelik ve menopoz gibi hormonal açıdan çok önemli zamanlarda da izlenmesi gerekir.
HAMİLELİK SELÜLİTE UYGUN ORTAMI HAZIRLAR MI?
Vakaların çoğunda hamilelik gerçekten selülitin belirmesine neden olur. Çünkü doğumdan önce ve doğumdan sonra meydana gelen hormonal değişimler, gerçek bir dengesizliğin kaynağıdır. Doğumdan sonra selülit biraz azalsa da bir miktar selülit birikimi kalır.
MENOPOZ DÖNEMİ ŞİŞMANLAMA DÖNEMİ MİDİR?
Menopoz döneminde özellikle kiloda fazlalığa doğru belirli bir eğilim vardır. Ayrıca hormonal dengesizlik, vücudun su tutması ve selülit görülür. Psikolojik açıdan, kadın cinselliğindeki değişim ve buna eklenen çeşitli olaylar kadınlarda depresyona doğru bir eğilim yaratabilir. Kadınlar da kendilerini avutmak için genellikle kontrolsüz ve hatta oburluğa varan bir yeme alışkanlığının içine düşerler ve kilo alırlar.
SPOR SELÜLİTİ TEDAVİ EDER Mİ?
Hayır. Sert sporlar, vücudun belirli bir kısmını çalıştıran ve düzensiz yapılan sporlar hiçbir işe yaramaz. Selülite karşı en etkili sporlar tempolu yürüme ve yüzmedir. Fakat tıbbi olarak, bütün sporlar içinde en iyisi jimnastiktir. Bunun bir avantajı da herkes tarafından istenildiği yerde, istenilen zamanda ve şekilde uygulanabilmesidir.
SELÜLİT ÇOK OLDUĞUNDA TEDAVİSİ DAHA MI ZORDUR?
Hayır. Tedavi daha uzun sürer, ama daha güç değildir. Yöntem her zaman aynıdır. Esas zor olan, hastaya kendini sevmeyi öğretmek, harekete geçirmek ve mücadele bilinci kazandırmaktır.
ERKEKLERDE NİYE SELÜLİT OLMAZ?
Erkeklerde selülit olmamasının en önemli nedeni onlarda başka hormonların, özellikle de yağlı hücre oluşumunda hiçbir etkisi olmayan erkeklik hormonunun bulunmasıdır.
SELÜLİT BÜYÜME ÇAĞINDA TEDAVİ EDİLMELİ MİDİR?
Selülit, genellikle büyüme çağında ortaya çıkar. Psikolojik bir sorundan kaynaklanan bir oburluğun sonucu olmadığı halde 14-15 yaşlarında selülit oluşması, hormonal bir düzensizliğin işaretidir. Genç kızlarda selülit oluştuğunda, düşük kalorili bir rejim izlenebilir, spor ve jimnastik yapılabilir ve çok gerekirse mezoterapi uygulanabilir.
ŞİŞMANLIK İLE SELÜLİT ARASINDA NE FARK VARDIR?
Bu ikisini kesinlikle karıştırmamak gerekir. Eğer kişi şişmansa mutlaka selüliti de vardır. Ama selülit cildin derin dokularını bile etkileyen, temelde hormonal kökenli özel bir bozukluktur. Ve bu bozukluk, son derece zayıf kadınlarda bile görülebilir. Fazla kiloların tüm vücuda yayılmasına karşın selülit, bacak, baldır, kol gibi belirli bölgelerde görülür.
SIK SIK KİLO ALIP VERMEKTEN NİYE KAÇINMALIYIZ?
Bazı kimseler sürekli kendilerini kısıtlamaktansa, çok kötü bir görünüş alıncaya kadar yiyip şişmanlar, sonra da bu kilolarını çok hızlı bir şekilde vermeye çalışırlar. Bu sistemin sakıncaları çok fazladır. Bu tür rejimler organizma için zararlı, metabolizma içinse korkunçtur. Ayrıca sık kilo alıp verme, mekanik faktörler nedeniyle cildin kendini bırakmasına neden olur, deride çatlaklar meydana gelir.
GÜNDE 3 LİTRE SU İÇİLMELİ Mİ?
Toksinleri ve zararlı maddeleri vücuttan atmak için, günde ortalama 1.5 litre su içmek gerekir. Ancak bu, herkes aynı miktarda su içecek demek değildir. Çünkü her insanın gereksinim duyduğu miktar farklıdır. Genel olarak içilecek sıvı miktarı kiloyla da ilişkilidir. 100 kiloluk bir kişi fazla zorlanmadan bir günde 3 litre su içebilir. Oysa 40 kiloluk biri için bu miktar fazla gelebilir. Ayrıca, vücutları su tutan kadınlar, içmeye başlar başlamaz şişkinlik meydana gelir. Bu durumda selülitten önce bu rahatsızlığın tedavisi ele alınmalıdır


vain 21 Nisan 2007 18:11

Kalbin 5 düşmanı

Hastalığa yol açan şu 5 yaşam tarzı yanlışını ve çevresel şartları da değiştirmeye çalışmalısınız.

16.04.2007 16:18
Koroner kalp hastalığı ile mücadelede kolesterol sorununu çözmek önemlidir, ama sadece bu önlem yetmez!

Yüksek LDL kolesterol, düşük HDL kolesterol ve yüksek trigliserit seviyeleri koroner kalp hastalığı ile mücadelenin sadece bir bölümünü oluşturur. Doğru bir korunma stratejisi oluşturmak istiyorsanız, sadece kolesterol sorununa takılıp kalmamalısınız. Hastalığa yol açan şu 5 yaşam tarzı yanlışını ve çevresel şartları da değiştirmeye çalışmalısınız.

1 YÜKSEK TANSİYON

Hipertansiyon da koroner kalp hastalığı için ciddi bir risk faktörüdür. Bütün aterosklerotik kalp-damar hadiselerinin yüzde 35’nden hipertansiyon sorumludur. Hipertansiyon, kalp krizi riskini iki-üç misli arttırmaktadır. Tansiyon yüksekliği olanlarda kalp-damar hastası olma şansızlığı en az iki kat daha fazladır. Hipertansiyonu olan biri, kalp krizi geçirdiğinde, karşılaşacağı komplikasyonların ağırlığı ve kalp krizinin tekrarlama olasılığı daha fazladır. Eğer, hipertansiyonlu birinde, aynı zamanda şeker hastalığı, kilo fazlalığı, ürik asit yüksekliği gibi sorunlar varsa, kalp hastalığı riski daha da fazlalaşmaktadır. Kısacası, hipertansiyon sorununun önemi, koroner kalp hastalığına yakalanmada da, bu hastalığı kontrol altında tutmada da ön plana çıkmaktadır. Eğer, hipertansiyon probleminizi halledemezseniz, kalp-damar hastalığı riskinizi ortadan kaldıramazsınız.

2 SİGARA ÖLDÜRÜYOR

İngiltere’de yapılan yeni bir araştırma, özellikle kadınlarda ikinci el sigara dumanını solumanın kalp krizini tetiklediğini ortaya koydu. Sigara, faydalı kolesterol HDL’yi azaltıyor. Zararlı kolesterol LDL ’nin damar duvarına yapışmasını ve okside olmasını kolaylaştırıyor. Kanın pıhtılaşmasına yol açıyor. Daha da kötüsü sigara, damar içini döşeyen "endotel" tabakasında yırtılmalara, zararlanmalara neden oluyor. Kısacası, sigara damarı tıkayan süreçlerin tümü üzerinde etkili. Bazı bilimsel toplantılarda, sigara içenlere kolesterol yüksekliği ile ilgili tedavilerin yapılmamasını bile önerenler var!

3 BEL ÇEVRESİNE DİKKAT

Kilo fazlalığı, özellikle obezite-şişmanlık sorunu da, koroner risk faktörleri arasındadır. Kilo fazlalığının güvenilir bir ölçüsü olan, beden kitle endeksi arttıkça, koroner hastalığı riski de yükselmektedir. Beden kitle endeksindeki bir birimlik artış bile, koroner kalp hastalığına bağlı ölümlerde yüzde 5’lik bir artışa yol açabiliyor. Özellikle, karın içindeki yağ kitlesi arttıkça, kalp krizi riski yükseliyor. Bel çevresinin kadınlarda 88, erkeklerde 102 cm’den fazla olması, koroner risk faktörü gibi kabul ediliyor (bu değerlerin son zamanlarda kadınlar için 82, erkekler için 90 cm’e kadar düşürüldü).

4 KAN ŞEKERİ YÜKSEKLİĞİ

Kalp-damar hastalığıyla ilgili önemli bir risk faktörü de kan şekeri yüksekliğidir. Üstelik böyle bir risk için kan şekerinizin çok yüksek olması şart değildir. Kan şekeri dengesizliği daha "glukoz tolerans bozukluğu" aşamasında olsa bile (latent diyabet), koroner kalp hastalığı riskini yükseltiyor. Şeker hastalarında, kalp-damar hastalığının sık görüldüğü çok iyi biliniyor. Koroner arter hastalığı, diyabetli erkeklerde iki, kadınlarda dört kat daha yüksek bulunuyor. Bunda kan şekeri artışlarının, kanın pıhtılaşma sistemini arızalandırmasının, karamelizasyon gibi süreçleri hızlandırarak, damar duvarına toksik etki yapmasının ve damar içini döşeyen hücrelerin yapısını bozmasının da etkisi var. İster bilinen bir şeker hastalığınız, isterse glukoz tolerans bozukluğunuz -latent diyabet- olsun, kan şekeri yüksekliğinin en az kolesterol sorunu kadar bir risk faktörü olduğunu unutmayın. Kontrol altına alınmamış bir diyabetin iyi kolesterolü azalttığını, trigliserit seviyesini yükselttiğini de belirtelim. Artan trigliserit seviyelerinin, en zararlı kolesterol parçacıkları olan küçük ve yoğun LDL partiküllerinin sayısını artırdığını da bir kenara not edelim. Diyabet ve kolesterol sorununu birlikte yaşayanlarda, koroner kalp hastalığı riski daha da yükseliyor.

5 TEMBELLİK VE ÖFKE

Hareketsiz bir yaşam tarzını ısrarla sürdürenlerde, yoğun kaygı ve üzüntüyü abartıp büyütenlerde, ağır depresyon sorunu yaşayanlarda da, kalp-damar hastalığı riski artıyor. Ayrıca, yoğun endişe, korku, düşmanlık, hiddet ve öfke gibi kötü "ruhsal örgütlenmelerin" de bu riski yükselttiğini hatırlatalım. Bu riskleri ayrı bir yazıda tartışacağız ama yukarıda okuduklarınız, kolesterol sorunu ile mücadelenin, kalp-damar hastalıklarından korunmada sadece bir başlıktan ibaret olduğunu size yeteri kadar anlatmış olmalıdır.

Bir kez daha tekrarlayalım: benim kolesterol sorunum yok diyerek ya da kolesterol sorununuzu ilaçla düzenleyerek yan gelip yatmamalısınız. Kolesterol sorununu çözmek ayrı şey, kalp-damar hastalığı riskini sıfırlamak ayrı şeydir. Kalbinizi koruma işini şansa bırakmayın.


vain 26 Nisan 2007 17:03

Ne Kadar Tuz Yenilmeli ? Az tuz, az risk
Günde 3 gram tuz tüketmek kalp krizi riskini yüzde 23, erken ölüm riskini de yüzde 20 azaltıyor.

21.04.2007 09:52
Dünyanın en saygın tıp dergileri arasında gösterilen British Medical Journal, Harvard Üniversitesi’nin bugüne kadar tuzun zararları konusunda yaptığı en geniş kapsamlı araştırmayı yayınladı. 12 yıl boyunca 4 bin kişi incelendiği araştırma sonucunda tuzun aslında vücuda hiçbir faydası olmadığı ve kalp rahatsızlıklarını tetiklediği belirlendi. Günlük tuz alım miktarını 9’dan 6 grama düşüren kişilerin kalp krizi geçirme riski yüzde 23 azaldı. Orta yaşlıların, yaşıtlarına göre erken ölüm riski ise tam yüzde 20 oranında düştü. Tüketilen tuzun dörtte üçünün zaten alınan gıdaların içinde bulunduğunu, günlük 6 gram tuz tüketiminin yeterli olduğunu vurgulandı.

NE KADAR TUZ YENİLMELİ

Aşırı tuz tüketiminin kalp hastalıkları, felç, yüksek tansiyon, kemik erimesi, astım ve böbrek taşı gibi hastalıklara yol açtığı için Dünya Sağlık Örgütü tuza karşı mücadele başlatmıştı. Yaşlara göre alınması gereken en fazla tuz mikarı şöyle:

1-3 yaş: 2 gram 4-6 yaş: 3 gram

7-10 yaş: 5 gram 11+: 6 gram
__________________


Misafir 26 Nisan 2007 23:58

Fazla kilolular daha az uyuyor
 
Almanya’da yapılan bir araştırma, fazla kilolu insanların normal kilolu insanlara göre daha az bir süre uyuduklarını ortaya koydu. Alman Focus dergisinin internet sayfasında yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, fazla kilolu insanlar normal kilolu insanlara göre günde 16 dakika daha az uyuyor.

Bilim adamlarının fazla kilolarla yetersiz uyku arasında bağlantı kurduğu ifade edilen haberde, yetersiz uykunun fazla kiloya yol açma olasılığının yüksek olduğu belirtildi.

ABD’de geçen yıl 1800 kişi üzerinde yapılan diğer bir araştırmada da, günde 4 saatten az uyuyan insanların fazla kilo alma risklerinin yüksek olduğunun tespit edildiği kaydedildi.

Uzmanlar, uykusuzluktan dolayı fazla kilo alınmasının, uykusuz kalan insanların televizyon karşısında hareketsiz bir şekilde yemek yemesinden kaynaklanabileceğini belirtiyorlar.


vain 29 Nisan 2007 12:02

SAĞLIKLI OLMAK İÇİN 30 İPUCU İngiliz doktorlar yeni yılda daha sağlıklı olmak isteyenler için 30 öneri getiriyor. The Independent gazetesinde yayınlanan sağlık ipuçları listesinde günde bir diş sarımsak yemek, sık sık balık tüketmek, kansere karşı koruması için selenyum almak, daha fazla su içmek gibi öneriler yer alıyor. İşte sağlıklı bir yıl için yapmanız gerekenler:
1-Her gün bir diş sarımsak yiyin.: Sarımsak vücuttaki hastalık sebebi olabilecek kimyasalların seviyesini yüzde 48 azaltırken, beynin yaşlanmasını önlüyor, kolesterolü düşürüyor.
2-Egzersizi ihmal etmeyin: Günde bir kilometre yürüyüş ya da haftada üç kez hafif egzersiz kalp hastalığı riskini düşürüyor.
3-Kepekli ürünler kanserden korur: Haftada dört kez kepek içeren ekmek, makarna ya da kabuklu pirinç tüketmek kanser riskini yüzde 40 azaltıyor.
4-Sebze-meyveyi eksik etmeyin: Sebze-meyve, özellikle de domates, kırmızı üzüm, brokkoli yiyenlerde kalp krizi, kanser ve şeker hastalığı riski düşüyor.
5-Ayaküstü yemekten vazgeçin: Hamburger, patates kızartması vs. gibi yiyecekleri tüketmeden önce kalp hastalıklarının üçte birinin bu yiyecekler yüzünden ortaya çıktığını hatırlayın ve fast food'dan vazgeçin.
6-Bel ağrısına çalışma iyi gelir: Araştırmalar bel ağrısı çekenlerin yatmak yerine normal aktivitelerine devam ettiğinde daha çabuk iyileştiğini gösteriyor. Fazla zorlamamak koşuluyla hareket etmek belinize yatmaktan daha iyi geliyor.
7-Sofrada balık olsun: Düzenli olarak balık yemek kalp riskini azaltıyor, ayrıca balıkta bulunan yağlar bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor.
8-Tuzu azaltın: "Fazla tuz felce ve kalp hastalıklarına davetiye çıkarır" diyen uzmanlar günde 5 gramdan fazla tuz tüketilmesini sakıncalı buluyor.
9-Biraz şarap kanserden korur: Günde bir-iki kadeh şarap, kanser riskini azaltırken, vücudu gripten koruyor ayrıca yaşlılıkta bunamaya engel oluyor.
10-Kahvenin faydaları: Araştırmalar günde iki fincan kahvenin kolon kanser riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azalttığını gösteriyor. Ancak kahvenin çok fazla tüketilmesi yüksek tansiyona neden olabiliyor.
11-Çaya devam: Uzmanlar, bol bol çay içenlerin kalp krizinden ölme riskinin yarı yarıya azaldığını belirtiyor.
12-Tok diyetler faydasız: "Haftada üç kilo" vermeyi vaat eden diyetlerden uzak durun. Kilo vermek istiyorsanız bunu hafta hafta değil uzun vadede yapmaya çalışın.
13-Aşırı kiloya dikkat: Yeni bir araştırmaya göre, kilolu insanların aldıkları her yeni kilo ömürlerini 20 hafta kısaltıyor. Fazla kiloları vermek kalp, kanser, eklem iltihabı hastalıklarından koruyor.
14-Selenyuma ihtiyacınız var: Kansere karşı doğal bir koruyucu olan selenyum fındık, fıstık, balık, tahıl gibi ürünlerde bol miktarda bulunuyor. Her gün selenyum alanlarda kanser riski yüzde 37 azalıyor.
15-Kolestrolü düşürün: Egzersiz yapmak ve yağı, tuzu azaltmak kolesterolü düşürüyor, bu da kalp krizi ve felçten korunmanızı sağlıyor.
16-Mucize ilaç aspirin: Ağrı kesici olarak aldığımız aspirin bizi kalp hastalığı, felç ve kanserden koruyor.
17-Düzenli seks bağışıklığı güçlendirir: Uzmanlara göre haftada dört kez seks yapmak, vücudu gripten koruyan Iga maddesini artırıyor. Ayrıca bu kişiler on yıl daha genç görünüyor.
18-Rahatlamayı öğrenin: Sosyalleşerek, hobi edinerek rahatlamak ruh sağlığına iyi geliyor. Ayrıca haftada üç kez rahatlatıcı egzersiz yapmak stres ve depresyonu önlüyor.
19- Sigaraya hayır: Sigarayı bırakmak artık daha kolay, nikotin bantları ve sakızları, akupunktur vs. gibi yöntemleri deneyebilirsiniz. Eğer tamamen bırakamıyorsanız azaltmak da sizin için yararlı olacaktır.
20-Ağız kokusunun çaresi var: Uzmanlar ağız kokusuna yol açan hastalıkları önlemek için günde iki kez fırçalama, gargara kullanmanın yanı sıra havuç gibi lifli yiyecekler yemeyi ve çok fazla kahve içmemeyi öneriyor.
21-Sağlık için şarkı söyleyin: Doktorlar şarkı söylemenin ruh ve beden sağlığına iyi geldiğini belirtiyor. Şarkı söylemek rahatlatıyor, nefes egzersizi yerine geçiyor, depresyona iyi geliyor hatta ömrü uzatıyor.
22-Sağlıklı sinüsler için mırıldanın: Mırıldanarak şarkı söylemek de sinüsleri açıyor, sinüziti önlüyor.
23-Uykusuz kalmayın: Uyku bağışıklık sisteminin iyi çalışmasında etkili oluyor. Yetersiz uyku konsantrasyon eksikliğine yol açıyor.
24-Her gün vitamin alın: Içeriğinde folik asitin de bulunduğu vitamin tabletleri sizi kanser ve kalp hastalıklarından koruyor.
25-Cildinizi nemlendirin: Cildiniz için yazın, güneşten koruyucu kremleri, kışın da çatlama ve kırışıklardan korumak için nemlendiriciyi ihmal etmeyin.
26-Elma dişlere iyi gelir: Böğürtlen bakterilerin dişe yapışmalarını engelleyerek diş eti hastalığı riskini azaltırken, elma, portakal, havuç, ıspanak gibi lifli yiyecekler de dişleri güçlendiriyor.
27-Eş seçerken dikkat: Uzmanlar kronik rahatsızlıkların kadın-erkek ilişkilerinde iki tarafı da etkilediğine dikkat çekiyor ve kronik hasta bir kişinin eşinin de hasta olması riskinin altı kat artığını söylüyor.
28-Su içmeyi ihmal etmeyin: Günde beş bardak su içen kişilerde kolon kanseri riski yüzde 50 azalıyor.
29-Dostların sağlığa yararı: Doktorlar, dostlarla ilişkilerin hafızayı geliştirdiğine dikkat çekiyor.
30- En sağlıklı meslek grubu pazarlama: Ingiltere' de satış elemanları en sağlıklı meslek grubunu oluşturuyor. Bu gruptakiler meslekle ilgili hastalıklara çok az yakalanıyor.


vain 30 Nisan 2007 12:37

Kırık çıkık mevsimi başladı !
Çocukların özellikle bisiklet, paten ve kaykay yaparken mutlaka koruyucu başlık, dizlik, el bileklik ve dirseklik kullanmaları gerektiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr.Gökhan Ulusoy, “Özellikle çocuğun yaşı uygun değilse bu tip faaliyetlerden anne-baba tarafından uzak tutulmalıdır” dedi.

“Çocuklar tehlikeye açık olabilecekleri alanlarda oynamamalı mümkünse onlar için ayrılmış oyun parklarına götürülmeli. Havuz kenarlarında çocuklara koşmamaları, ıslak zeminde kayarak düşmelerin ciddi yaralanmalara yol açabileceği mutlaka söylenmeli” diyen Dr.Gökhan Ulusoy, asfalt ve beton gibi sert zeminler her zaman daha tehlikeli olduğunu söyledi.

KIRIK VE ÇIKIK DURUMUNDA YAPILMASI GEREKENLER
Uygun zeminde ve uygun koruyucu malzemelerin kullanımına rağmen kırık ve çıkıkların oluşabildiğine dikkat çeken Ulusoy, bu nedenle anne-babanın oyun sırasında çocuğunu gözlemesinin ve çocuğuna vereceği eğitim de önemli olduğunu belirtti.

Dr. Ulusoy, “Kırık veya çıkık olduğu zaman o bölgede şiddetli ağrı, fonksiyon kaybı, şişme ve bazen deformasyon olabilir. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan anne-babaların yapacağı ilk şey en yakın sağlık kuruluşuna baş vurmaktır. Çocuklarda kırık tedavisi genellikle alçı ile tespit şeklindedir. Kırığın tipine ve yerine göre tedavi şekli değişebilir” dedi.

KIRIK ÇIKIKTA DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR

“Alçı uygulamasında sonra da anne- babaların dikkat etmesi gereken önemli noktalar var. Kırığa bağlı çevre dokularda şişlik gelişmesi kaçınılmazdır, şişlik alçının çok fazla bası yapmasına sebep olabilir. O yüzden şişliği azaltmak için ilk 48-72 saat boyunca kırık olan uzvun yastıklarla desteklenerek kalp seviyesi üzerinde tutulması gerekir. Özellikle hasar görmemiş el veya ayak parmakları mutlaka oynatılmalıdır. Alınacak bu basit önlemler şişliğin dolayısıyla ağrının azalmasını sağlayacaktır. Bütün bunlara rağmen ağrının şiddeti artıyorsa, parmaklarda hareket kaybı varsa, yine parmaklarda uyuşma oluyorsa mutlaka vakit kaybetmeden tedavinin yapıldığı merkeze gitmek gerekir” diye konuşan Dr. Ulusoy, zamanında müdahale edilmezse istenmeyen sonuçların ortaya çıkabileceği uyarısını yaptı.

Alçının mutlaka kuru tutulması gerektiğini söyleyen Ulusoy, “Alçı altında kaşınma olabilir, kesinlikle sivri bir çubuk sokarak kaşımaya çalışılmamalıdır aksi takdirde farkına varılamayan yaralar oluşabilir. Alçı aşınıp kırılırsa mutlaka doktorunuza başvurun, alçıyı kendiniz çıkarmaya çalışmayın” dedi.

Genellikle kırık iyileştiği zaman alçıyı çıkarmanın ve çocuğu normal aktivitesine bırakmanın en iyi yöntem olduğunu belirten Dr. Ulusoy, “Çocuklarda kırıkların iyileşme hızı çocuğun yaşı, yaralanmanın mekanizması, kırığın tipi, kırığın yeri gibi faktörlere bağlıdır. Kötü beslenme kırık iyileşmesini geciktirebilse de kuvvetlendirilmiş beslenme kırık iyileşme hızında bir etkisi olup olmadığı gösterilememiştir” diye konuştu.


Yumurta yağ yakıyor
Kahvaltıda yenen yumurta, fazla yağları yakıp kilo verdiriyor.
Yapılan bir araştırma, kahvaltıda yumurta tüketmenin, vücut yağlarının yakılmasında önemli rol oynadığını ortaya koydu. 10 hafta süren araştırma sonrasında kahvaltıda yumurta yiyenlerin, yemeyenlere oranla 2 kat daha fazla yağ kaybettikleri belirlendi. Uzmanlar, "Bol miktarda "Kolin" içeren yumurta, yağsız kas kitlesinin korunmasına ve vücut yağlarının yakılmasına neden olur" dedi.



Antioksidan vitaminlere dikkat

Özellikle kanser hastalığının oluşumunu engellemek için kullanılan ve çok fazla rağbet gören 'antioksidan vitaminler' ölümleri artırıyor. Bursa Çekirge Devlet Hastanesi'nden iç hastalıkları uzmanı ve onkolog Salih İyikesici, "Bu vitaminler birçok genel sağlık uzmanı, diyetisyen ve zayıflama merkezleri tarafından inanılmaz referanslarla tavsiye ediliyor. Peynir ekmek gibi satılan antioksidan vitaminler yerine doğal besinler tercih edilmeli" dedi.

Dr. İyikesici, antioksidanların günümüzde yoğun olarak görülen akciğer ve gastrointestinal (sindirimle ilgili) kanser hastalıklarının oluşum riskini azalttığı yönündeki kanının, Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesi'nin yaptığı bilimsel çalışmayla çürütüldüğünü açıkladı. Şubatta tamamlanan ve 232 bin 606 hasta üzerinde 3.5 yıl süren araştırmada, antioksidanların 'ölümleri artırdığı' sonucunun ortaya çıktığını belirten Dr. İyikesici, "Vatandaşlarımız antioksidan vitaminler almak yerine, özellikle kanserden korunmak ve sağlıklı yaşamak için bol bol taze sebze ve meyve tüketmelidir. Vitamin ihtiyaçlarını bu doğal yolla karşılamaları daha sağlıklı olur" diye konuştu.

Radikal


vain 9 Mayıs 2007 13:39

http://img.mynet.com/ha2/cilt.jpg
Sivilcelerden kurtulmanın yolları
ANKARA (İHA) - Çok gözenekli ve iyi temizlenmeyen ciltlerde siyah nokta oluştuğunu belirten uzmanlar, hem görünüm hem de sağlık açısından siyah noktaların oluşumunun engellenebileceğini kaydetti.

İHA muhabirinin derlediği bilgilere göre, gözenekler yağ üretip salgıladıkları için cildi alerjiden ve çevre kirliliğinden koruyor. Eğer gözenekler olmasaydı, yağlar derinin altına iner, yüzde kistler oluşur ve deri altında enfeksiyonlar meydana gelirdi. Ancak çok gözenekli ciltlerde, eğer cilt iyi temizlenmiyorsa siyah nokta oluşuyor.

Uzmanlara göre hem görünüm hem de sağlık açısından siyah noktanın oluşmasını engellemek gerekiyor. Yağlı ciltlerde gözeneklerin daha açık olduğuna dikkati çeken uzmanlar, herhangi bir sağlık problemi yaşayıp tedavi amaçlı ağır ilaçların kullanılmasıyla da cildin yağlanabildiğini kaydetti.

Cildin yağlandığı zaman gözeneklerin açıldığını ifade eden uzmanlar, yapılan araştırmalar sonunda ultraviyole ışınlarının da gözenekleri genişlettiğinin belirlendiğini vurguladılar. İşte uzmanlara göre sivilceyle başa çıkmanın yolları:

"Gözenekleri Daraltmak İçin: Gözeneklerin açılması için ilk etapta gözenekleri kapatmaya çalışmak yerine, yağ ifrazatını durdurmak ya da dengelemek lazım. Yağlı ciltler daima su miktarı az olan ciltlerdir. Su miktarı az olduğu zaman ölü hücrelerin doku yüzeyine çıkıp asitli tabaka ile koruma faktörü oluşturması zorlaşır.

Bu nedenle cildin yüzeyi dış etkenlerden zarar görür. O halde ciltteki su miktarı arttırılmalıdır. Yağ ifrazatının yavaşlatılması, ciltteki su miktarının artırılmasıyla mümkündür. Bunun için de su bazlı ürünler kullanılması ve doğru ürünün kullanılması şarttır.

Cildinize uygun ürünü kullanmak için de bir uzmana danışmanızda fayda var. 35 yaş altı ciltlerde, gözenekler kendiliğinden kapanır.

Dengeli bir cildin gözenekleri kendiliğinden kapanır. 35 yaşın altındaki genç ciltlerde gözeneklerin kapanması kolaydır. Eğer cildin su ve yağ dengesi düzelirse gözenekler ya kendiliğinden, ya bakımla ya da maskeyle kapatılabilir. Ama yaşınız 35'in üzerindeyse deri kalınlaşmış, çizgiler kırık çizgi haline gelmişse, bu gözenekleri kapatmak biraz daha zordur. Gözenekleri kapatmak için mücadele vermek yerine, daha fazla büyümemelerini önlemek daha iyi bir çözümdür.

Gözenekleri Temizleyen Bantlar İşe Yarıyor mu?

Siyah noktaları azaltmak için uygulanan yöntemlerden biri de bantlardır. Siyah noktaları kimi zaman tümüyle ortadan kaldıran bu bantların kullanımı çok kolaydır. Bantları yapıştırmadan önce uygulayacağınız alanı ıslatıyorsunuz, suyla birlikte yapışkan bir özelliğe kavuşan bandı yapıştırıp kuruyunca çıkartıyorsunuz. Ancak siyah noktaları alan bu bantlar, gözenekteki yağları boşaltamıyor. Oksitlenen bölümü alabilen bantların, dokunun içindeki kanalı kapatan yağ kütlesini alması mümkün değil.

Siyah Noktalardan Nasıl Kurtulursunuz?

Siyah noktalar oluştuktan hemen sonra bir uzmana başvurup temizletilerek, uygun ürünle tekrar oluşmamasını sağlamak gerekir. Oluşmaması için de cildi, sabah akşam temizlemek gerekir. Ancak bunu sabunla yapmamak uygundur.

Cildi Nasıl Temizlemeli?

Cildi, türüne göre temizleme sütü ve tonikle temizlemek en doğrusudur. Ardından sürülecek bir nemlendirici kremle bakım tamamlanabilir. Makyaj yapılmasa bile, gündüz çok kirlenen cildi akşam mutlaka temizlemek gerekir.

Siyah Noktalarınızı Siz Temizlemeyin

Yapılan yanlışlardan biri de siyah noktaları bilinçsizce sıkmak. Böylece kılcal damarlarda ve doku altı hücrelerinde tahribat meydana gelebiliyor. En iyisi bir cilt uzmanına gidip siyah noktaları temizletmek".


http://img.mynet.com/ha2/hasta2.jpg
Talasemi, en önemli sağlık problemlerinden biri

GAZİANTEP (İHA) - Gaziantep İl Sağlık Müdürlüğü, Türkiye'nin en önemli sağlık problemlerinden birisinin talasemi hastalığı olduğunu bildirdi.

İl Sağlık Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Türkiye'de yaklaşık 5 bin talasemi hastası bulunduğu belirtildi. Talaseminin önlenebilmesi için toplumun eğitilmesi, taşıyıcıların ortaya çıkarılması, uygun genetik danışmanlığın verilmesi ve doğum öncesi tanı uygulanması gerektiği kaydedilen açıklamada, "Talasemi den başka hiç bir hastalık yok ki, yaşam boyu hastaneye bağlı kalsın. Doğumda her bebek gibi sağlıklı, canlı ve gürbüz doğan bu çocuklar, ileriki aylarda solmaya başlar. İlk tanı konduktan sonra yaşam boyu takibe alınan bu çocuklara her 3-4 haftada bir kan vermek gerekir" denildi.

Talasemi taşıyıcısı olan bireylerin genellikle sağlam görünümde oldukları ve hiç bir şikayetlerinin bulunmadığı ifade edilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:
"Talasemi hastalığının en ciddi bulgusu ağır bir kansızlık tablosudur ve hastaların hayat boyu sık sık kan almaları gerekmektedir. Akdeniz ülkeleri, devletlerinin ve Dünya Sağlık Örgütü'nün desteği ile Talasemi Kontrol Programları uygulayarak hastalıkla aktif olarak mücadele etmektedirler. Talasemi Kontrol Programı; hasta bakımı, toplumun hastalık hakkında bilgilendirilmesi, taşıyıcı taramaları, genetik danışma ve doğum öncesi tanı yönteminden oluşmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre başarılı olan ülkelerde devletin sağlık otoriteleri olaya sahip çıkmış ve gönüllü sağlık çalışanları ile beraber mücadele etmişlerdir."

Talasemi'nin Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığı olduğu dile getirilen açıklamada, hastalıkla ilgili şu bilgilere yer verildi:

"Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiye'de de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı yaklaşık olarak yüzde 2,1 (1.400.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 5 bin hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. Gaziantep İlinde de bu oranın oldukça yüksek olduğu tahmin edilmektedir. İlimizde bu amaçla Kalıtsal Kan Hastalıkları Tanı Merkezi kurulmuştur. Bu merkez sağlıklı nesiller yetişmesi için atılmış en önemli adımlardan biridir. Merkezde hem yeni evlenecek bütün çiftlere hem de taşıyıcı olduklarından şüphelenilen herkese yapılacak basit bir kan testiyle hasta bir çocuk dünyaya gelme olasılığı belirlenmektedir. Eğer böyle bir olasılık varsa hem kişiler bu hastalıkla ilgili bilgilendirilecek hem de onlara bu olasılıktan korunmak için gereken yol gösterilmektedir."


evo 11 Mayıs 2007 12:05

ASPİRİN BAĞIRSAK KANSERİ RİSKİNİ AZALTIYOR


LONDRA
- İngiliz bilim adamları, uzun süreli aspirin kullanımının bağırsak kanserini önleyebildiğini tespit etti.
Oxford üniversitesi bilim adamları, sonuçlarını tıp dergisi The Lancet'de yayımladıkları araştırmalarında, beş yıl süreyle günde 300 miligramlık doz aspirin kullanımının, bu süreyi takip eden 15 yılda bağırsak kanserine yakalanma ihtimalini yüzde 74 oranında azalttığını gördü.
Mide rahatsızlıkları ve hatta mide kanamasına kadar varan yan etkilerinden dolayı uzun süreli aspirin kullanımının ancak bağırsak kanserine yakalanma riski yüksek olan kişilere tavsiye edilebileceğini belirten bilim adamları, araştırmalarını 7500 kişi üzerinde yaptı.
1970'li ve 80'li yıllarda başlayan araştırmaya katılanlara, günlük 300, 500, 1200 miligramlık doz olarak aspirin ve bir gruba placebo verildi. Araştırmaya katılanlara aspirin beş ve yedi yıl süreyle kullandırıldı. Daha sonra katılımcıların sağlık durumu 20 yıl süreyle izlendi.

a.a.


DrAm3vLH 11 Mayıs 2007 17:55

SPOR SAKATLANMALAR
Kas yorgunluğu nedir?
Antrenmansız sporculara da ağır ve alışmamış kas kasılmalarından 1-2 gün sonra ortaya çıkar.Aynı zamanda ağır sportif yarışmalardan sonra da sporcularda görülen akut (kısa süreli) kas ağrılarıdır. Söz konusu kaslar her hareket denemesi sırasında ve dokununca ağrılı, bazen şiş ve serttir. Sporcular arasında hamlık olarak adlandırılır.Kas yorgunluğu ile ilgili çeşitli hipotezler ortaya sürülmüştür.
Bunlardan bazılar şunlardır:
SPORUN FAYDALARI
Egzersizin ilk etaptaki yararı günlük yaşantı kondisyonunu arttırmasıdır. Bu kondisyonun
artması sonuçta, insan vücudunun daha az
yorularak iş yapmasını sağlar. Bu günlük
zorlanmaları kısaca örneklersek,
merdiven çıkma...

TEDAVİ
SAKATLANMA

Kas Ezilmesi
Sert bir cisim ya da sakatlanmaya yol açabilecek
bir baskının kasta bölgesel olarak bir doku bütünlüğü
bozukluğu yaratması
Önlem... .

BAHANEYİ BIRAKIN SPOR YAPIN


MİNERAL
VİTAMİN VE MİNERALLER

Kas sakatlanmalarının çogu magnezyum ve potasyum eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Sporcunun kendini bu tur sakatlanmalardan korumak için mutlaka takviye vitamin ve mineral alınmalıdır.

Önlem..
Motivasyon

Motivasyon nedir?
Sportif yüksek performansın elde edilmesi için sporcunun uzun ve yoğun antrenmanlara katlanması, ulaşılmış olduğu performansı değişik hava koşulları altında, rakip ve seyirci etkisine rağmen sergileyebilmesi onun motivasyonu ile ilgilidir.




nünü 14 Mayıs 2007 10:40

Çay Neye İyi Geliyor


Çay, ülkemiz başta olmak üzere, birçok Doğu ülkesinde sudan sonra en fazla tüketilen içecektir.

http://www.thehealthnews.org/resim/cay.jpg
Aşağıda sıralayacağımız genel faydalar, daha çok yeşil çayla alâkalı olup oksidasyon neticesi değer kaybına uğramış olan siyah çayda da mevcuttur.

Antioksidan olarak çay

Son çalışmalar, çayın C ve E vitamini gibi antioksidanlardan daha büyük bir koruyuculuk vazifesi gördüğünü ortaya çıkarmıştır.
İnsan hayatı için gerekli olan oksijen serbest radikal hâlinde insana zararlı olabilir. Aktif oksijen (elektron kaybettiğinden çevresindeki moleküllerden elektron koparmaya yatkın), vücuttaki herhangi bir maddeyle reaksiyona girerek onun oksitlenmesine sebep olur. Neticede, yağlar kolayca bozunur, DNA'da hasar meydana gelebilir ve hücre membranlarının (zar) yıkımı gerçekleşir. Bütün bunlar, kanserleşmeye öncülük eden hâdiselerdir.

Çay antioksidan tesiriyle, özellikle yağların oksidasyona uğramasını, böylece muhtemel toksin oluşmasını engellemiş olur. Yağlar başta olmak üzere, vücuttaki temel yapı taşlarının bozunması, damar sertliğinin meydana gelmesinde anahtar rol oynar.

Kanserden korunma

Çayın kansere karşı dolaylı koruyucu tesiri antioksidan özelliğinden ileri gelir. Bu hususiyet, kansere sebep olan kimyevî maddelerin çaydaki polifenoller sayesinde tesirsiz hâle getirilmesi veya bloke edilmesi şeklinde açıklanabilir. Polifenollerin önemli bir faydası da, kandaki yağların damarlarda ve kalbde kalıcı tahribat yapmasına mâni olmaktır. Bilhassa mide, ince bağırsak, pankreas ve kolon, ayrıca meme ve akciğer kanserlerinden korunmada yeşil çayın mühim rol oynadığı anlaşılmıştır. Çin Millî Kanser Enstitüsü'nün araştırmalarına göre, yeşil çay içen Çinlilerin yemek borusu kanserine daha az yakalandığı tespit edilmiştir.

Kolesterolü düşürme

Kolesterol, genellikle yetişkinlerde çeşitli hastalıklara sebep olan 'kötü molekül' olarak zikredilir. Oysa kolesterolün 'iyi' ve 'kötü' olmak üzere iki çeşidi vardır. Aslında kolesterolü taşıyan (kargo) moleküllerin büyüklüğüne ve yoğunluğuna bağlı olarak böyle kaba bir tasnif yapılmaktadır. 'İyi' kolesterol; hücrelerin sigortası olarak ve hücre zarının yapılması gibi hayatî faaliyetler için muhakkak gereklidir ve damar tıkama riski daha düşüktür. 'Kötü' kolesterol denince, damara daha rahat girip yapışan ve neticede onun tıkanmasına yol açan kolesterol taşıyıcı molekül anlaşılmalıdır.
Araştırmalarda, gerektiği kadar çay içildiğinde kötü kolesterolün düştüğü bulunmuştur. Çay içenlerin, içmeyenlerden iki kat fazla kolesterollü besin yemesine rağmen, içmeyenlerle aynı kolesterol seviyesine sahip oldukları tespit edilmiştir.

Antibakteriyal ve antiviral tesiri

Çayın ana bileşenlerinden biri olan catechin'ler, diş çürümelerinden HIV'e (insan bağışıklık sisteminin çökmesine sebep olan virüs) kadar birçok hastalığa tesir ederek bunlara yol açan mikroorganizmalara karşı kuvvetli antibakteriyal ve antiviral ajanlardır. Çalışmalar, yeşil çayın koleradan ishale kadar bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemede de yardımcı rol oynadığını göstermiştir. Ayrıca çay, gribe karşı da tesirli olabilmektedir.

Diğer faydaları

Yüce Yaratıcı Şâfî isminin bir tecellisi olarak bu bitkiye aşağıdaki hususiyetleri vermiştir:

• Ağız kokusunu giderme,
• İhtiva ettiği C vitamini ile nezle ve gribi önleme
• Tip 2 diyabetten koruma,
• Alerjik reaksiyonlarda anahtar reseptörlerin bloklanmasına yardımcı olma,
• Parkinson hastalarına yardımcı olma,
• HIV enfeksiyonunu yavaşlatma,
• Vücut sıvı dengesini ayarlama,
• Stres ve yorgunluğu hafifletme (C vitamini ile),
• Deri hücrelerinin bağışıklık fonksiyonlarını artırma,
• Osteoporozdan koruma,
• DNA hasarını azaltma,
• Yaşlanmayı geciktirmeye vesile olma,
• Kanda pıhtı oluşma riskini azaltma,
• Sahip olduğu B vitamini kompleksleriyle karbonhidrat metabolizmasına yardım etme,
• İhtiva ettiği florid sayesinde diş çürümelerine karşı dişleri koruma.



evo 15 Mayıs 2007 20:23

BADEM, KALP KRİZİNE VE KANSERE KARŞI KORUYOR

EDİRNE
- Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, bademin gerçek bir vitamin ve mineral deposu olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Yorulmaz, bademde yeterli miktarda karbonhidrat, doymamış yağ, lif, fosfor, kalsiyum, demir, potasyum, magnezyum, çinko, A, B, C ve E vitamini bulunduğunu bildirdi.
Sinirleri güçlendiren, emziren annelerin sütünü artıran ve bebeklerin gelişimine yardımcı olan bademin, böbrek, idrar yolları ve cinsel organlardaki iltihapları iyileştirdiğini belirten Yorulmaz, ''Badem, kolesterolü düşürür, kan şeker seviyesini ayarlar, cinsel güçsüzlüğe karşı etkilidir, bedensel ve zihinsel yorgunluğu giderir, ağrıları hafifletir'' dedi.
Bademin, hastalıkların iyileşmesini de hızlandırdığını vurgulayan Yorulmaz, şunları kaydetti:
''Badem, kalp krizine ve kansere karşı koruyucudur. Antioksidan e vitaminini yönünden oldukça zengin olan badem bu özelliği ile yaşlılık etkilerinden ve pek çok hastalıktan koruyucudur. Özellikle de çocuklar için sağlık deposudur.''

a.a.


nünü 17 Mayıs 2007 11:18

Kanseri Yenmek

Kanser 200'den fazla türde olan bir hastalık grubu olup, kontrolsüz çoğalan ve yayılan anormal hücreler şeklinde tanımlanır. Kanserin görülme sıklığını iki temel faktör etkiler. Bunlar kalıtımsal faktörler ve çevresel faktörlerdir. Kalıtımsal faktörler, ailemizden aldığımız genetik mikrastır ve değişmesi mümkün değildir. Çevresel faktörler ise, sigara içimi, sağlıksız beslenme, fiziksel aktivite yetersizliği, obezite, belirli bazı enfeksiyona neden olan organizmalar, bazı ilaç tedavileri, güneş ışınları, besinlerin içerisinde bulunan kanser yapıcı maddeler, çalışma alanlarında bulunabilecek kanser yapıcı öğeler ve soluduğumuz havada, içtiğimiz suda ve besinlerimizin temelini oluşturan toprakta bulunabilecek kanser yapıcı ajanlardır. Bu nedenle kanseri bir alın yazısı olarak görmek doğru değildir.Anadolu Sağlık Merkezi'nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir'in verdiği bilgilere göre; kanser oluşumunda beslenmenin çok önemli bir faktör olduğunun anlaşılması üzerine bilim adamları bitkilerde bulunan bir takım maddeler üzerine daha çok çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar neticesinde "fitokimyasal" terimi ortaya çıkmıştır. Fitokimyasal terimi, bitkisel besinler tarafından üretilen çok çeşitli bileşiklerden ileri gelmektedir. Fito Yunanca'da bitki anlamına gelmektedir, kimyasal ise bitkilerde doğal olarak oluşan kimyasal bileşikleri belirtmektedir. Bu bileşikler meyvelerde, sebzelerde, fasülyede, tahıllarda ve diğer bitkilerde bulunmaktadır. Çok çeşitli fitokimyasal içeren sebze ve meyvelerin tüketimi arttırılarak kanser riskinin yüzde 30 ila yüzde 40 oranında azaltılabileceği bilimadamları tarafından bulunmuştur. Fitokimyasalların çeşitli mekanizmalarla kanser oluşturan hücreleri etkisiz hale getirdiği bilinmektedir. Bütün meyve, sebze ve baklagiller fitokimyasal içerdiği için bu maddeleri vücuda almakta oldukça basittir. Örnek olarak havuç 100'den fazla fitokimyasal içerir. Fitokimyasalları n 8 binden fazla olduğu bilinmekte olup, günümüzde bunların 150 kadarı üzerinde çalışmalar yapılmıştır. İşte kansere karşı savaşta birkaç etkili besin.

Domatesin Gücü

Antikanserojen aktivite gösteren karotenoidlerden biri olan likopen, domateste bulunan vitamin A benzeri bir bileşik olup prostat, meme ve akciğer gibi bazı kanser türlerinde kanser riskini azalttığı yönünde araştırmalar mevcuttur. Likopenin antikansorejen etkiyi antioksidan özelliği ile yerine getirdiği düşünülmektedir. Son yıllarda 47.000 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, domates ve ürünlerini haftada 10 porsiyon ve daha fazlasını tüketenlerde prostat kanser riskinin %35 oranında azaldığı kanıtlanmıştır. 1994 yılında İtalya'da yapılan bir araştırmada yüksek miktarda domates tüketiminin sindirim sistemi kanser riskini düşürdüğü bildirilmiştir. Likopenin en iyi kaynağı domatesten yapılmış ürünlerdir. Likopen, işlenmiş domates ürünlerinin (salça, ketçap, domates çorbası vs.) yağ ile birlikte tüketilmesiyle, vücut tarafından çiğ domatese göre daha iyi kullanılır. Çeşitli araştırmalarla kanıtlanan bu özellik, likopenin yağda eriyen bir besin öğesi olmasından ve domateste Trans formunda bulunan likopenin pişirme veya benzeri işlemler sırasında cis formuna dönmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Likopen karpuz, greyfurt ve kayısı gibi kırmızı meyve ve sebzelerde de bulunur.

Karoten Zengini Mandalina

Yapılan çeşitli araştırmalar sonucu, mandalinada bulunan ve ona turuncu rengini veren karoten maddesinin sağlık üzerine birçok olumlu etkisi ortaya kondu. Japonya'da yapılan iki farklı çalışmaya göre karoten deposu olan mandalinanın, kansere yakalanma riskinin azalttığı azalttığı bulundu. Mandalinanın bunun yanında karaciğer hastalıkları, damar sertliği ve şeker hastalığı riskini azalttığı, mandalina suyu içen hepatit hastalarının ise karaciğer kanserine yakalanmadıkları tespit edildi.
Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Brüksel Lahanası
Bu gruptaki besinlerin yapısı oldukça karmaşık olduğu için, yapılarında bulunan kanser önleyen bileşikler veya bileşik toplulukları tam olarak açıklanamamaktadır. Kanser türleri arasında üçüncü sırada görülme sıklığıyla kolon kanseri ve Amerika'da yaşam boyunca her 6 erkekten birinde görülen prostat kanseri riskini azaltan bu besinler, yüksek oranda C vitamini, beta-karoten, lif, kalsiyum, folik asit ve birçok fitokimyasal madde içerirler. Bu besinlerin yapısında bulunan bileşikler DNA zedelenmesini baskılayan veya bloke Eden enzimleri tetikler, tümör büyüklüğünü ve östrojen benzeri hormonların etkinliğini azaltır.
Geçmiş Yılların İlacı, Sarımsak
Sarımsak yüksek miktarda saponin, fosfor, potasyum, kükürt, çinko, orta miktarda selenyum, A ve C vitaminleri ile AZ miktarda DA kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir, manganez ve B kompleks vitaminlerini içerir. Sarımsağa karakteristik kokusunu veren ve biyolojik aktivitesinin çoğunu sağlayan içindeki allisin, allilik sülfitler gibi organik kükürtlü bileşiklerdir. Soğan ve sarımsakta bulunan bu maddeler karsinojenlerin atılımını arttırır ve tümör hücre çoğalmasını baskılayan enzimleri uyarırlar. Ayrıca sarımsağın antibakteriyel olduğu bilinmektedir.
Sarımsağın bir başka bilinen özelliği ise midede bulunan Helikobakter Pilori adlı bakterinin üremesini önleyerek, bu bakterinin midedeki miktarını azaltmaktır. Bu bakteri mide kanseri ile ilişkilendirildiği için, sarımsak dolaylı yoldan mide kanserinden de koruyabileceği konusunda veriler bulunmaktadır. Çin'de geniş bir grupta yürütülen bir çalışmada, soğan ve sarımsak tüketimi ile mide kanseri gelişme riski arasında ters bir ilişki bulunmuştur. Kırk bin menopoza girmiş kadında yapılan bir çalışmada sarımsak tüketiminin kolon kanserine karşı koruyucu olduğu bildirilmiştir. İtalya ve İsviçre'de yapılan araştırmalara göre soğan ve sarımsak tüketen yaşlı yetişkinlerin, barsak, yumurtalık, gırtlak ve böbrek gibi bazı kanser türlerine yakalanma risklerinin en düşük seviyede olduğu bildirilmiştir.
Sarımsaktan en iyi şekilde faydalanmanın yolu, çiğ olarak doğrayıp tüketmektir. Sarımsağa uygulanan pişirme dahil çeşitli işlemler, sarımsağın sağlık için yararlı aktivitesini engellemektedir.
Antioksidan Deposu Üzüm
İnsan vücudunda meydana gelen birtakım olaylar sonucunda serbest radikaller oluşur. Serbest radikaller ise hücre hasarına neden olarak kanser gibi pek çok rahatsızlığın ortaya çıkmasına neden olurlar. Örneğin hücrenin yapısını oluşturan lipitleri etkileyerek, hücre zarını zedeleyebilir ve neticesinde hücrenin yapı ve bütünlüğünde bozulmalar meydana gelebilir. Ayrıca bir nükleik asit olan ve genetik bilgi taşıyan DNA molekülüne zarar vererek genlerde bozulmalara neden olabilirler. Serbest radikallerin bu gibi etkileri başta kanser olmak üzere, kalp damar hastalıkları ve diyabet gibi çok ciddi hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.
Üzüm içerdiği flavonoid bileşenlere bağlı olarak potansiyel antioksidan (serbest radikalleri etkisiz hale getiren) etkinlik gösterir, bu özelliği nedeniyle plazma antioksidan kapasiteyi yükselterek oksidasyona bağlı DNA hasarını ve hücrelere zarar veren bileşenlerin düzeyini azaltır. Yapılan çalışmalar üzümün bu etkisinden dolayı başta kanser olmak üzere bir çok hastalığın oluşumunu önlediğini göstermiştir.
Doğal Östrojen Hormonu Soya
Soya ve soya ürünleri fitoöstrojen kaynakları olup bu besinler insan vucudunda üretilen doğal östrojen hormonu gibi davranır. Bu bileşiklerin östrojenik etkisi zayıf olmakla beraber, insan vücudunda hem östrojenik aktivite yaparlar, hem de doğal östrojen etkilerini baskılayıcı etki gösterirler. Menopoz sonrası kemik erimesinin temel nedeni östrojen eksikliğidir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda fitoöstrojenik etki gösteren soya ürünleri önem taşır.
Fitoöstrojenler özellikle hormon bağımlı olan kanserleri kontrol ve önlenmesinde rol oynarlar. Meme kanseri, testis ve prostat kanseri gibi östrojen ilişkili kanserler fitoöstrojen alımının yüksek olduğu ülkelerde daha düşük oranlarda görülmektedir.
Soyanın kanserden koruyucu etkisinin yanı sıra, kemik erimesi, diyabet, böbrek hastalığı, menopoz semptomları, kolesterol ve kardiyovasküler hastalıklar üzerine olumlu etki gösterdiği birçok çalışma ile desteklenmiştir.
Soyafasülyesi diğer bitkisel kaynaklı besinlere göre daha yüksek protein içermesinden dolayı, doymuş yağlardan zengin et ürünleri yerine tüketilmesi oldukça sağlıklı bir tercihtir. Soya sütü ve tofu da günlük beslenmede yer verilmesi gereken besinlerdir.

Kanser Hücrelerinin Büyümesini Engelleyen Yeşil Çay
Yeşil ve siyah çay, Camellia Sinensis bitkisinin yapraklarından elde edilir. Yeşil çay, siyah çayla aynı bitkiden elde edilmesine rağmen; aralarındaki tek farklılık, işleme tekniğinden kaynaklanır. Siyah çay kurutulurken oksijenle tepkimeye girerken yeşil çayda bu işeleme izin verilemez, dolayısıyla içerisindeki antioksidan maddelerin azalmasına karşı korunmuş olur. Her iki çayda da kafein bulunur, ancak yeşil çaydaki kafein oranı daha düşüktür.
Çinliler sağlık durumlarını geliştirmek için yaklaşık 3.000 yıldır yeşil çay içmekteler. Yeşil çay özellikle Japonya ve Çin gibi Asya bölgelerinde tüketilmekte olup, sağlık üzerine olumlu etkieri ortaya çıktığından beri batı ülkelerinde de popülerlik kazanmıştır.
Çaydaki antioksidan polifenolik bileşikler kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu bilinmektedir. Çayda bulunan temel antioksidan madde kateşindir. Bu bileşik, kanser hücrelerinin büyümesi için gerekli olan enzimi bloke ederek kanser hücrelerinin büyümesini önler. Japon kadınlarda günde beş bardak ya da daha çok çay içilmesinin evre I ve II meme kanseri tekrarını azalttığı göstermiştir. Bazı araştırmalar ise yeşil çayın prostat, mide ve yemek borusu kanser riskini azalttığını belgelemiştir.
Kanserden Yüzde 75-80 Oranında Korunmak İçin...
· Günde en az 5 porsiyon çeşitli renkte meyve ve sebze tüketin.
· Sağlıklı kilonuzu sürdürebilmek için kalorisi düşük yiyecek ve içecekler tercih edin.
· İşlenmiş tahıl ürünleri yerine, tam tahıllı ürünleri tercih edin.
· Kırmızı et tüketimini sınırlandırın, işlenmiş et ürünleri (sucuk, salam, sosis, hazır köfte vs.) tüketmeyin.
· Sigara içmeyin.
· Haftada 5 gün en az 30 dakikalık orta derecede fiziksel aktivite yapın.
· Sağlıklı kilonuzu hayatınız boyunca sürdürün


vain 23 Mayıs 2007 10:16

İştah kesen yiyecekler .. İştah kesen yiyecekler
Diyet yapmak isteyen ama bir türlü sevdiği yemeklerden vazgeçemeyenler için öneriler...

21.05.2007 18:04
Zayıflamak isteyenlere eşsiz bir liste. İşte iştah kesen yiyecekler...

Karnabaharı ve Brokoli: Hafifçe haşlayıp yoğurtla tatlandırın. Bu karışım lif açısından zengin olduğundan sizi uzun süre tok tutar.

Salatalık: İyice yıkayın ve kabuklarıyla birlikte ince dilimler halinde kesip üzerine bol bol dereotu serpin. Bu sebzenin kalorisi yok denilecek kadar az ve oldukça tok tutucudur.

Mor Erik: Tatlı olarak 250 gr. mor eriği biraz tarçınla haşlayın. Bu meyve früktoz açısından oldukça zengin olmakla birlikte tatlı ihtiyacınızı da karşılayacaktır.

Yeşil Fasülye: Bir porsiyon yeşil fasulyeyi 20 dakika suda haşlayıp sirke, karabiber ve biraz tuzla tatlandırın. İsterseniz yağsız krema da katabilirsiniz.

Ananas: 200 gr. ananası incecik doğrayın ve süzgeçten geçirin. İçine 100 gr. kefir ve taze nane ekleyin. Ananasın içindeki enzimler, protein sindirimini hızlandırdığından oldukça doyurucudur. Ayrıca selülit oluşumunu da engeller.

Yeşil Salata ve Balık: Kendinize yeşil salata, uskumru veya ton balığı, kivi ve portakaldan oluşan bir ziyafet hazırlayın. Balığın içeriğindeki İyot, tiroit bezinin İşlevlerini hızlandırdığından açlık hissi giderilir.

Kuru Erik: Öğünler arasında acıktığınızda kuru erik yiyin. Kuru erik kan şekerinin düşmesini engeller. Ancak fazla abartmayın. Çünkü bir kuru erikte 8 kalori var.

Yumurta: Haftada iki yumurta yiyin. Çünkü yumurtada bol miktarda triptofan var. Bu da neşenizin yerine gelmesini sağlar.

Maydanoz: Enerjisiz kalmak için 1 demet maydanozu blenderden geçirip sebze suyla karıştırın. Bir-iki damla acı biber sosu ekleyin ve bunu bir güzel için. Bu içeceğin içindeki C vitamini ve bitkisel maddeler yağ yıkımını kolaylaştırır.

Elma: Kırmızı elmayı ince dilimler halinde kesip 1 çay kaşığı kıyılmış ceviz ve yarım çay kaşığı yonca balıyla karıştırın. Bu karışımın içeriğindeki değerli lifler hem doyurucu hem de bağırsakları çalıştırıcı etki gösterir.

Kaşar ve Zeytin: Yağsız kaşarı ince ince dilimleyin ve siyah zeytin ile süsleyin. Üzerine 1 yemek kaşığı sirke dökün. Bu, birkaç saat için açlığınızı giderecektir.

Enginar Kökü: Karaciğerlerinizi çalıştırmak için 10 adet enginar kökünü, içine 1 doğranmış soğan, karabiber tanesi ve yarım limon katılmış suda haşlayın. Daha sonra 1 çay kaşığı bal, iki sap kekik ve biraz limon suyunu kaynatın. Enginar köklerini süzün ve hazırlamış olduğunuz karışımın İçinde biraz pişirip çıkarın.

Böğürtlen: Bol bol böğürtlen yiyin. Böğürtlen sizi hem neşelendirir, hem de tok tutar. Kan şekerinizin yükseleceğinden korkmayın. Çünkü böğürtlenin içeriğindeki doğal şekerler kan şekerini hiçbir şekilde etkilemez.

Kahvaltıda Armut: Kahvaltıda armut yiyin. Armudu rendeleyin ve yulafa katın. Bu karışıma biraz da yoğurt ekleyin. Armudun içeriğindeki früktoz uzun süre açlık hissetmemenizi sağlar.

Yulaf Ezmesi: Günü canlı geçirmek için kendinize yulaf ezmesi hazırlayıp içine kuru meyveler katın. Bu, karbonhidrat ihtiyacınızı karşılayacaktır.

Portakal ve Ispanak Yaprağı: Kendinize portakal ve 50 gr. ıspanak yaprağından oluşan bir salata hazırlayın. Salatayı 50 gr. yağsız yoğurt, bir tutam tuz ve karabiberden oluşan bir sosla tatlandırın. Hem enfeksiyonlara karşı korunun hem de midenizi doyurun.

Soda: Meyve suyunun içine katacağınız soda, magnezyum ihtiyacınızı karşılayacak ve açlığınızı giderecektir.

Bezelye: Bezelyenin içeriğinde de bulunan albümin, iştahınızı kapatmak için iyi bir besindir. Bu nedenle sık sık bezelye çorbası için.

__________________


DrAm3vLH 23 Mayıs 2007 16:30

ASPİRİN BAĞIRSAK KANSERİNDEN KORUYOR

İngiliz bilim adamları, uzun süreli aspirin kullanımının bağırsak kanserini önleyebildiğini tespit etti.

Oxford üniversitesi bilim adamları, sonuçlarını tıp dergisi The Lancetde yayımladıkları araştırmalarında, beş yıl süreyle günde 300 miligramlık doz aspirin kullanımının, bu süreyi takip eden 15 yılda bağırsak kanserine yakalanma ihtimalini yüzde 74 oranında azalttığını gördü.

Mide rahatsızlıkları ve hatta mide kanamasına kadar varan yan etkilerinden dolayı uzun süreli aspirin kullanımının ancak bağırsak kanserine yakalanma riski yüksek olan kişilere tavsiye edilebileceğini belirten bilim adamları, araştırmalarını 7500 kişi üzerinde yaptı.

1970li ve 80li yıllarda başlayan araştırmaya katılanlara, günlük 300, 500, 1200 miligramlık doz olarak aspirin ve bir gruba placebo verildi. Araştırmaya katılanlara aspirin beş ve yedi yıl süreyle kullandırıldı. Daha sonra katılımcıların sağlık durumu 20 yıl süreyle izlendi.



Saat: 10:39
Sayfa 7 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık