![]() |
Topraklar Seni Çeker Topraklar Seni Çeker sen, yakın kentlerin unutulmuş köylerinde her yanını deve dikenleri saran çakıl taşları topuğuna batan yollarda yürüdün duvarları kerpiç, odası kireç badanalı evlerde çatlaklarından su çekerdi yüreğin bundandır bedenin bir yarısı toprak kokar o kuş uçmaz kervan geçmez dağların arasında karlar tipi yaptığında kırık pencerenden görürdün tezekler saman alevi gibi yanıp sönerken sac sobanda sen sert döşeklerde basma yorganlar örtünürdün uykusuzluğuna sebep, sırtının nasırıydı derin rüyalar görürdün belki başını acıtan yastığının hasırıydı sen hiç küçük yaşamaktan şikayet etmedin büyük konuşmadın da nedensiz yok karşılığı dedin etrafında başı boş zamanlar dolaştığında uzaklarda bütün hayatlar varmış hiç bilmezdin eski haberler okurdun sararmış gazetelerden resimler görürdün yüzleri boyalı abiye kıyafetli hayatları şaşaalıymış imrenmezdin sen küçük umutlarla kendini kandırırdın düşündüğünde kendini kendinden arınırdın küçük mutluluklardı aradığın hayal kırıklığına uğrasan da, acısını kendinden çıkarırdın ellerinle yüreğini parçaladığın zamanlar umutsuzluğun o uzun geriliminde anlardın hayata ne kadar uzakta olduğunu kaçışın yoktu, etrafında mevsimsiz hüzünler bu yüzdendir, günün de yoktu takvimlerden saatlerden sen kendini düşürmüştün kendinden yarınsız yıllara güneşi olmayan sabahlara benzerdin ışıkları sönmüş kapıları kapanmış o istasyonlarda sen hep dönüşsüz yolcular beklerdin ellerin üşüyüp dizlerin titrerken usta yüzücüler gibi vurgunlar yerdin ömrünün o yalan yarısıydı diğer yarısını arayan geleni olmayan unutulan bir yerlerde bir çocuktun özlemlerini bastıran sen yenik düşmezdin de ölümün oldu sana el uzatan |
Zaman Gitme Zamanı...! Zaman Gitme Zamanı...! sen nesin ki böylesine kutsal nasıl yakalanabilirsin mutluluk nerdesin yaralanınca yürekler acıyınca eller çok oldu üstümüzü saralı yüksek tepelerden kan rengi gölgeler sahi...! sen neden zamansız gittin duyuramadık yüreğimizdeki yangını her gece yalnızlık uğrak yerimizdi yandık söndük, bir daha, bir daha adımların kulaçladığı küllerimizdi ne çok sırlarımız vardı yuttuk bir mağrur suskunluğun kıyısına yağınca sapsarı yağmurlar mil çekti gözlerine sevdalar karıştık gökyüzünün uğultusuna vuslatı unuttuk huzurdu aradığımız bir kuşluk vakti med-cezirlerde hasreti nasır tuttu yüreklerimizin ellerimizde zincir ayaklarımızda pranga daldık uykuya ömrün yaralı yatağında, gidiyoruz işte nedensiz hayatımızın yok karşılığı ne kaldı ki alacak, kapanınca kapılar orada bir yalnızlığın bir de sessizliğin çanları çalacak zaman mutluluğun ötelerinde sahte düşlerde sahte gülüşlerde zaman gitme... zaman kahretme zamanıdır umutlarda döndü mühürlü kapılardan bizden bir söz kaldı geriye elveda |
Bulvarlaşmış Mideler Bulvarlaşmış Mideler kime yazıyorsun ki şikâyet dilekçeni uzun ihanetlerden söz edene mi? gözü görmez hiçbir zaman gel zaman git zaman ırmaksan göle gölsen çöle dönersin kuruyan dilde yok imgeli bir söz göz içinde göz içe dönük üstüne çöreklenmiş dağdır tam da şimdi çözülecek dersen sırlar sırt verdiğin sıvası dökülmüş duvarlardır ne kadar dokunmak istesen o kadar uzaklaşır çocuk sana efendilik yaraşır bunlar tanıdık bildik bu şikayet burada bitsin bırak bulvarlaşmış mideleri gidenler gitsin umarsızlığın derinliğini gösteren bir çığlıktır sesin sen neredesin, kimdesin kime ne kolundur boynunu besleyen köprü altlarıdır gözlerini sürmeleyen gel biz yazalım uzun uzun asfaltlara döşenen acıları anlatalım soğuğu, açlığı hep yokuştur, gittikçe takılan, takıldıkça yıkılan biraz da sokakların soğuk yüzünü katalım aş bir yanda, düş bir yanda, iyi ve kötüyü anlatalım karıştırmayalım ateşle külü sapkının karıştırdığı gibi sapla samanı tuzu nemliyi, gözü gamlıyı karıştırmayalım tetik adımlarla korkuyu ve utancı aşıp geçenler zorlu yeller bilemez bilemez yetimliğin kalabalığını gecenin yırtıp geçen çığlığını bilemez kararan ufkun ağzında her gün bir yıldız kaydığında yıkılan merhametin çıplaklığını değil samanın kağıdına sokaklara gel biz dilekçemizi koparılan çiçeklerin anısına yazalım bilgece susmayalım düşünce üstüne bıçak, et tırnaktan ayrılacak yine kar yağacak, yine tipi olacak bir yerlerde incecik kollar, küçücük eller yine donacak unutunca, unutulunca sokaklar umut: yine askıda kalacak el ayak çekildiğinde denizlerin kuruyan kumsalında yanıp sönen, sönüp yanan deniz fenerlerini yüreği körpelerini soğuk bedende, soluk gülüşleri yazalım yazalım toprak altında kemikleri sızlayan anneleri sessiz iniltileri yazalım bilgece susmayalım yazalım |
Öl Benimle İsmihan Öl Benimle İsmihan gönüllere vururdu gülümsemeler biz çocuklara ad takarken güzeldik kimi Can'dı, kimi Canan'dı birde gül yüzlü İsmihan vardı ki tüm kainat ona hayrandı o anları düşündüm son güne kadar ah İsmihan, nerede o eski dostlar, nerede dostluklar seni böyle yarım ağızla düşmanların da sorar etrafın sahte yüzlerle dolu, sığınma İsmihan sığınma, seni bu haller yorar gözlerine akşam çökünce şahittir kirpiklerin güneşin hep sabahı beklediği gibi , çizilir sınırlar hangi yola gitsen, hangi yöne dönsen ateşten duvar sığın çiğli şafaklara, sığın İsmihan saçların rüzgar gülü olsa ne yazar sen uykularda, sen suskularda uçan melek ölümü hiçleyerek alıştın hasretlere hüznün hazinelerine sarılarak, kaldın çapraz acıların ateşinde ağla, utanma kendini ele vermekten yazılmış alnına bir kere keder yeliyle savrulan son yaprak sendin, düştün o ağaç, seni yeniden iliştirebilecek mi dalına ağla İsmihan ağla, tükenen umutlardan pay kalır mı yarına düşün İsmihan, gülün sürgününe düşen bülbülü düşün kim kimden daha güçlü, kim kimden daha büyük, düşün İsmihan o ıssız derelerde usul usul akıp giden kimsesiz suyu düşün, bir gün bulabilecek mi diye okyanusunu biz, birbirimizi severken, biz, çocuklara ad takarken güzeldik çoğalttık kederleri kendimizde, çocukları ölümlere gönderdik ah İsmihan, kapandı oyunun son perdesi sen artık dolduramazsın senin yerini dağların çöktü, okyanusların kurudu sustu içindeki fırtınalar şimdi son akşam içime kurduğum sunaktan canımdan can koparan İsmihan ölümsüz yaram severse tükenircesine mi sevmeli insan öyleyse öl benimle öl benimle İsmihan |
Nefsin Şah Damarı Nefsin Şah Damarı arsızıyla hırsızıyla ünlenmiş metropollerin şarapla yıkanmış şehvetlerinde aylakları gizli mekanlarda yaşları büyütülen gözlerin boyandığı, namusların sınandığı cahil çaylakları... kimi geri dönemeyen, kimi kimvurduya giden evlatlar varmış, ayakları kapanlara takılı anneler varmış dokunsan ağlamaklı beni oralarda aramayın gözlerim tanımadığınız bir çocuğun gözlerinde hiç ağlamadım, olmadık şeyler için ayakkabı eskitmedim gereksiz arayışlarla lüks rafları es geçtim, markayı hiç bilmem köşe başlarında, yalınkatlı tezgahlarda büyük değerler çoğalttım acemi oyunlar oynayan etiketsiz oyuncaklardadır bakışlarım düşlerimde tekrarlayıp durduğum ömür desenli, yerli kıyafetlerle, onuruma zam yapıyorum çoğaldıkça, çoğalıyor annem küçücük yüreğime bir dünya alıyorum hiç caka satmadım sokaklarda, sabır sınadım insafla doldum, lükse gebe kalmadım yasak meyveler düşürmeden toprağın rahmine yetinmeler yazdım her dirhemine fidanlarım var, onurla besliyorum sağ yanım sabret diyor, sol yanım merhamet tepeden tırnağa bir direniş benimkisi olan bitene... ne kadar konuşsam, yine de kalır anlatamadıklarım bunlar işte bunlar, ellerim, gözlerim doğruluktan olma, sevgiden doğmayım umuttan çitler örüyorum bahçelerime aykırı duvarları yıkmalardayım genç ömrü aştım, gün gördükçe saflaştım arta kalanı da koynumda gizliyorum gözlerim iri, yüzüm bir avuç emridir, kir değmemiş ellerimin nefsin şah damarını kesiyorum beni eksiklerde aramayın çoğalmalardan geliyorum Aşk: Ölüm kadar masum değil! ! eskir bir sevdanın gözyaşları masalda dökülmüş Anka kuşunun kanatlarına bir kıvılcım bir uzun ateş ayağında çöl tuzu yan yan bitmiyor ektiği tarlada, hasretin tohumlarıyla bir kız hasadını topluyor denizci sevgilisine, yıllar önce ölen mezarının üstünde otlar soluk ay ışığında ayrılık türküleri söylüyor kulak kesildi gecenin dorukları bir bıçak düştü çığlık sessizliğine, yüreği al’a kesti bir fesleğen öldü, sardunya sararıp düştü hiç kimse duymadı yakarışını kırıldı kanatları, bir serçe köze düştü yüreği delip geçti, kınından çıkan hasret talanlara kurulan saat, ateşten bir taçla kondu kuşlar gibi zamanın akışına durup durup çatladı kabuk kanadı yara hüzün perdelerini çekti gözlerin penceresi ektiği tarlada, hasretin tohumlarıyla bir kız hasadını topladı sırtında sürgün geçmişi, köz tutar gibi tuttu geldi yangınların rahminden, denize ateş düşüren suyun alazıyla ovdu ellerini ne ay ışığı vardı gecede, ne kendine acıma adanış hazırdı yalnızca çözdü yüreğinin palamarını döktü küllerini ... gözlerini kapattılar, yüzünü örttüler ak köpüklerle hiç kimse duymadı küllerin iniltisini biraz düş, biraz gerçek, hayat yalan söyledi Açıldı Toprağın Ağzı derinden canı-gönülden bir teselli değil, sevgi kuluçkadan yeni çıkmış bir civciv gibi alınca başını kanatları altına, a n a / s ı c a k l ı ğ ı n d a dilinden dökülen merhameti tatmak kalbinden yükseleni, sevgiyi fısıldamak kulağına inançla soğuğa-açlığa ve de karanlığa katlanacak kadar direnmek her türlü felakete, a n a / y ü r e ğ i y l e hiç kimsenin dinlemediği bir ninniyle uyumak ya da bir şarkıyla uyanmak güne bir çocuk, mavi mavi sevinçlere saf gülümsemelere, a n a / s e v g i s i y l e şimdi, yürekler kısır bir döngüde zehir zıkkım dökülmüş kapı eşiklerine temeller duvarları, duvarlar çatıları taşımaz olmuş dokunsan dağılacak incelikte kurumuş dağ ırmaklarının yatağı iskelet misali, çıplak ve çorak ne zor şey, kimsesizliğin bilincinde olmak susmak, sessizliğin kol gezdiği karanlık köşelerde yalnızlık kusmak ne zor şey kah hasretle ıstırap arasında dar bir geçitte, kan ter içinde kah fırtınalı havalarda, köpüren dalgalar arasında dümeni kopmuş boş bir tekneden farksız gelişi-güzel, bata-çıka bir silahın sesini bir kayanın parçalanışını andırır gibi sızısı tarifsiz bir yara ah o kimsesizlik hep yeniden bir yankı gibi ezen-inleten, boyun eğdiren dizleri kasığa çektiren yara 11. 03. 2008 - İzmir Çatladı Çatlayacak dönüşü yok yeni baştan çiziyorum yüzünü güneşin altın yaldızları düşüyor toprağa sıcak soluğuyla bir zeytin ağacı olsa diyorum ne büyük sevinçler gizlidir adında el değmemiş umutlar uzanan dalında off… zaman çatladı çatlayacak beklemeliyim… bir bakarsın, bahar gelir serilir yollarıma salkım saçak |
Kasım Kasırgaları Kasım Kasırgaları her baharda kuşlar kanat çırparmış ben uçsam nehirler kurur, ceylanlar vurulur dağlarda kasım gelir kasıla kasıla kasırgalarıyla ben uçsam mevsim hazan olur hasret ile yola çıkmak nedir bilmez misin yazı başka ağlar kışı başka biçimsiz sızılara gebe kalır geceleri geceler sayrılı sabahlar doğurur kırılır kanatları çocukların üzerinden silkeleyerek gidenlerin ardından yetimlik kolay değil bilmez misin yıkar umudun kalesini menevişlenen hüzün boğar gözlerindeki feri sonbahar gelmeden sararıp dökülen yapraklar gibi elleri solgun gülüşler toplar gamzelerinde bırakılır gelgitlere insafı yoktur zamanın, dil acıya keser başlar aysız gecelerde ayrılığı kuşanmaya başlar türküler senin o gidişin yok mu yüreğimin orta yerine düşen dokunsam kan damlar sarkacından sussam kan-konuşsam kan hangi yana baksam hangi yana çevirsem zamanı acıdan üryan sorma…. sorma nasılım diye dilimden dökülen nağmeler amansızca bari bari bir selam yolla varsın dudaklarının buzlu yerinden olsun itirazım da olmaz inan de ki… sana umutsuzluğu gönderdim sana uykusuzluğu baştan aşağı gözyaşı, baştan aşağı hicran dudaklarımda ziftlenmiş bir keder ki küçültsem diyorum küçültsem ufalasam sensizliği bir çığlık gibi döksem yollara tükenir mi ah senin o hercai duruşların yok mu kırar sözcüklerin dilini getirir cinnetin saatini haydi… ya kutsa ölümü gözyaşlarınla içten ya da beni bana ver çek git istersen Müsade Özdemir Dünya Takılı Kaldı Eteklerine yıllar önce yıllar sonra sofralar kurulur yalçın dağlara doruklara altın oluklara masalar meşeden, sandalyeler yorgun neşeden dizilmiş geceyi aydınlatan tabaklarda sığır filetosu birkaç but veya kızarmış yavru süt domuzu sürahiler frenk rakısıyla dolu ve ak şarap kızıl şarap sıcak ve çıplak sütunlar saklanır örtü altlarında, en ufak sarsıntıda bedenleri dalgalandıran hislerde. baş döndüren jöleli turtalar nefes gevşeticiler şarap sarhoşu gecelerde iç geçirenler çoğalırken çamurlu yeşil çayırlığın sinekleri vızıldar ağırlık taşıyanlar, kuvvet gösterilerinde burunlarına kadar yulafla dolu atlar yeleleri ışıl ışıl kaşağılanan kısraklar dudaklar pembe saçlar briyantinli süsen çiçeği kokusunda kestane rengi gözler, kirpikler kara cımbızlı kaşlar yay kızıl devrik yaka içinde ak gerdan hareli yanaklar uçarak, duralayarak boyunduruk altında kıç atanlar şaha kalkanlar gece boyu arklarda zıplayıp taşlardan atlayıp dörtnala koşanlar söz cambazları koltuklamalar lakırdamalar ekşi anılarda kaynaşmalar birkaç yolunmuş çelenk yüreklerde gecenin hazzı burun deliklerinde şafak havası uyanır eğreti sabah dünya takılı kalır eteklere |
Nefsin Şah Damarı arsızıyla hırsızıyla ünlenmiş metropollerin şarapla yıkanmış şehvetlerinde aylakları gizli mekanlarda yaşları büyütülen gözlerin boyandığı, namusların sınandığı cahil çaylakları... kimi geri dönemeyen, kimi kimvurduya giden evlatlar varmış, ayakları kapanlara takılı anneler varmış dokunsan ağlamaklı beni oralarda aramayın gözlerim tanımadığınız bir çocuğun gözlerinde hiç ağlamadım, olmadık şeyler için ayakkabı eskitmedim gereksiz arayışlarla lüks rafları es geçtim, markayı hiç bilmem köşe başlarında, yalınkatlı tezgahlarda büyük değerler çoğalttım acemi oyunlar oynayan etiketsiz oyuncaklardadır bakışlarım düşlerimde tekrarlayıp durduğum ömür desenli, yerli kıyafetlerle, onuruma zam yapıyorum çoğaldıkça, çoğalıyor annem küçücük yüreğime bir dünya alıyorum hiç caka satmadım sokaklarda, sabır sınadım insafla doldum, lükse gebe kalmadım yasak meyveler düşürmeden toprağın rahmine yetinmeler yazdım her dirhemine fidanlarım var, onurla besliyorum sağ yanım sabret diyor, sol yanım merhamet tepeden tırnağa bir direniş benimkisi olan bitene... ne kadar konuşsam, yine de kalır anlatamadıklarım bunlar işte bunlar, ellerim, gözlerim doğruluktan olma, sevgiden doğmayım umuttan çitler örüyorum bahçelerime aykırı duvarları yıkmalardayım genç ömrü aştım, gün gördükçe saflaştım arta kalanı da koynumda gizliyorum gözlerim iri, yüzüm bir avuç emridir, kir değmemiş ellerimin nefsin şah damarını kesiyorum beni eksiklerde aramayın çoğalmalardan geliyorum Müsade Özdemir Aşk: Ölüm kadar masum değil! ! eskir bir sevdanın gözyaşları masalda dökülmüş Anka kuşunun kanatlarına bir kıvılcım bir uzun ateş ayağında çöl tuzu yan yan bitmiyor ektiği tarlada, hasretin tohumlarıyla bir kız hasadını topluyor denizci sevgilisine, yıllar önce ölen mezarının üstünde otlar soluk ay ışığında ayrılık türküleri söylüyor kulak kesildi gecenin dorukları bir bıçak düştü çığlık sessizliğine, yüreği al’a kesti bir fesleğen öldü, sardunya sararıp düştü hiç kimse duymadı yakarışını kırıldı kanatları, bir serçe köze düştü yüreği delip geçti, kınından çıkan hasret talanlara kurulan saat, ateşten bir taçla kondu kuşlar gibi zamanın akışına durup durup çatladı kabuk kanadı yara hüzün perdelerini çekti gözlerin penceresi ektiği tarlada, hasretin tohumlarıyla bir kız hasadını topladı sırtında sürgün geçmişi, köz tutar gibi tuttu geldi yangınların rahminden, denize ateş düşüren suyun alazıyla ovdu ellerini ne ay ışığı vardı gecede, ne kendine acıma adanış hazırdı yalnızca çözdü yüreğinin palamarını döktü küllerini ... gözlerini kapattılar, yüzünü örttüler ak köpüklerle hiç kimse duymadı küllerin iniltisini biraz düş, biraz gerçek, hayat yalan söyledi Müsade Özdemir Açıldı Toprağın Ağzı derinden canı-gönülden bir teselli değil, sevgi kuluçkadan yeni çıkmış bir civciv gibi alınca başını kanatları altına, a n a / s ı c a k l ı ğ ı n d a dilinden dökülen merhameti tatmak kalbinden yükseleni, sevgiyi fısıldamak kulağına inançla soğuğa-açlığa ve de karanlığa katlanacak kadar direnmek her türlü felakete, a n a / y ü r e ğ i y l e hiç kimsenin dinlemediği bir ninniyle uyumak ya da bir şarkıyla uyanmak güne bir çocuk, mavi mavi sevinçlere saf gülümsemelere, a n a / s e v g i s i y l e şimdi, yürekler kısır bir döngüde zehir zıkkım dökülmüş kapı eşiklerine temeller duvarları, duvarlar çatıları taşımaz olmuş dokunsan dağılacak incelikte kurumuş dağ ırmaklarının yatağı iskelet misali, çıplak ve çorak ne zor şey, kimsesizliğin bilincinde olmak susmak, sessizliğin kol gezdiği karanlık köşelerde yalnızlık kusmak ne zor şey kah hasretle ıstırap arasında dar bir geçitte, kan ter içinde kah fırtınalı havalarda, köpüren dalgalar arasında dümeni kopmuş boş bir tekneden farksız gelişi-güzel, bata-çıka bir silahın sesini bir kayanın parçalanışını andırır gibi sızısı tarifsiz bir yara ah o kimsesizlik hep yeniden bir yankı gibi ezen-inleten, boyun eğdiren dizleri kasığa çektiren yara 11. 03. 2008 - İzmir Müsade Özdemir Çatladı Çatlayacak dönüşü yok yeni baştan çiziyorum yüzünü güneşin altın yaldızları düşüyor toprağa sıcak soluğuyla bir zeytin ağacı olsa diyorum ne büyük sevinçler gizlidir adında el değmemiş umutlar uzanan dalında off… zaman çatladı çatlayacak beklemeliyim… bir bakarsın, bahar gelir serilir yollarıma salkım saçak Müsade Özdemir [/quote] |
Bedenın gunah kokuyor Sevmek dıye bır sey varmı bırakın allah askına kımı kandırıyor kımınle eglenıyorsunuz ben kokuyorum sen kokuyorsun ıcındekı seytan cırkeflesmıs bedenın gunah kokuyor aslında... kokusmus copluklerde toplarken atıkları ruhunuzu satarken karanlık odalara askı gordum askı yasadım dıyorsunuz ya sızın ardamarınız catlamıs sevgınız palavra sadece.. ne gunesı gordum ne de dogru bır sevgıyı kıme muhtactım yada neden bu kadar yalnızdım sessız bır orman gıbı yada sonunu bekleyen bır asırlık agac gıbı neden kokumu yerınden kazıyorsunuz bu tohumu ekmedınızmı yesermesı ıcın.. Yazan:kıng monster |
Karmasık ruhlar golgerde bulusuyoruz ruhlarla dans ederken sen kendı etnık savasında geceye donuk yuzerken kullerınden ben doguyordum.... ben golgerde dans edıyorsam sen bunu bana neden soruyorsun senın ruhunda *****lık gezerken benım kotu oldugumu neden dusunuyorsun zamanın kapıları acıldı bak maskeler dustu bırer bırer sımdı ellerınde sancılanan gozyasları sıslerın ıcınde kana burunurken ıcınde yuzuyordum pesıne duserken... ruhların ne kadar karmasık senın bırınden bırı ayrı bır sekıl gıbı renk degıstırıyor bukelemun gıbı maskeler duserken sımdı sonkez gor kendındekı fahıselıgı pesındekı seytan benım aslında masal anlat sor kendıne soyle neden sudan ınce ve kılıctan keskın bır sovalyenın gunlugu gıbı zamanın kapılarını arala sonsuza... Yazan:kıng monster |
Bir şeyler Bir Şeyler yaşamayı sen varken seviyorum aksiliğin kıyısında,yıldızlara koşarken yapraklar bana sarılırken arıları kovanlarından ben kovalarken yaşamayı dağlarda bayırlarda kalabalıklara çarparken asabi bakışlarımı sürerken ağız dalaşlarında dalgalara karşı dururken… sen varken seviyorum yaşamayı alıcı kuşlar gibi acımasız,havalarda özgür minik bir çocuk yaramazlığında aşırırken armutları bahçelerde çırparken dutları belki ezerken tırtılları sınırlarda nöbet tutarken çapulculara karşı kurşun yağdırırken… yaşamayı sen varken seviyorum bana aşkım deyişlerinde papatyalar yıkılıyor kıskançlıklarından yağmurlu bulutlar kaçıyor evler korunuyor,hırsızlar utanıyor anahtarlar çevriliyor dünya kurtuluyor sanrılardan… sen varken seviyorum yaşamayı umutlarımı büyütüyorum saksılarda idamlıklar asılmıyor giden kuşun hedef şaşırıyor güller açıyor kıpkırmızı kış ortasında karlarda yalınayak yürüyorum ne üşütmek,ne ölmek umurumda.. yaşamayı seninle seviyorum alışkanlıklarımın ötesinde belki ölmüşümdür, belki geldi sevgili Azrail belki vazgeçti kıyımdan çekilip gitti bir not bile bırakmadan… necmi dayan 22 temmuz 2007 |
| Saat: 20:37 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık